“Anadolu Ergini”, Ayasofya ve Mama Meselesi


Ömer Emre Akcebe

Ömer Emre Akcebe

29 Mayıs 2020, 03:21

Dünya çapında hâkimiyeti elinde kim tutuyorsa onun anlayış, kültür ve medeniyetine göre Ayasofya’nın bir kimlik kazandığı tarih boyunca gözlemlenmektedir. Doğu Roma’nın Hristiyanlığı kabul etmesinin ardından, merkez İstanbul ve bu merkezin dillere destan mabedi olarak inşâ edilen Ayasofya, Hristiyan mezhebleri ve bu mezheblerin doğurduğu medeniyet farklılıklarından kaynaklanan çatışmalardan tarih boyunca etkilenmiş ve son olarak 1453 senesinin 29 Mayıs tarihinde İstanbul’u fethedilmesiyle beraber, İslâm medeniyetinin fetih hakkı olarak aslî mânâsına kavuşturulmuştur.

Ayasofya’nın İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed tarafından kılıç hakkı olarak camiye dönüştürülmesi ve İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi; Asr-ı Saadet devrinden sonra değişik coğrafya ve milletler elinde farklı farklı devrelerde gitgide pörsüyen İslâm medeniyetinin, Müslümanlar tarafından Anadolu merkezli olarak yeniden inkişâf ettirilmesi ve Hicrî 857 senesinde bu inkişafın kemâl çığırının açılış devresinde, hâsıl olan fikrin aksiyonu olarak eşya ve hadiseler üzerine pençesini geçirmesinin mekân planındaki karşılığı olmuştur. Her medeniyet el attığı eşya ve hadiseleri teshir etmek ister. Bilhassa mekân planında ön plana çıkan mabetler tarih boyunca hangi medeniyetin hangi coğrafyaya hâkim olduğunun da nişanesi olagelmiştir. İslâm medeniyeti de İstanbul’a girdiği ândan itibaren Ayasofya’yı bu mânâ çerçevesinde kendileştirmek için kolları sıvamış ve Kâbe’den sonra bir mekânı haiz olabileceği en büyük şerefe nail olabilmesi için bu yapıyı camiye çevirerek İslâm’ın hizmetine tahsis etmiştir.

Doğu ve Batı arasında, bilhassa Doğu’da İslâm’ın doğuşundan itibaren başlayan ve günümüze kadar süren, bundan sonra da nihayete kadar sürecek olan diyalektik münasebet sürecinde İstanbul’un fethedilmesi ve Ayasofya’nın İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi, bir devrin sonu olduğu gibi yeni bir devrinde başlangıcı olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra inişler ve çıkışlar olsa da Ayasofya’nın hüviyetine bakarak şunu söyleyebiliriz ki, İslâm’ın hâkimiyet devresi 1 Şubat 1935’e dek sürmüştür.

Ayasofya’nın hüviyetine bakarak bunu söylüyor olmamız kaba bir bakış açısı olarak değil, biraz evvel ifade ettiğimiz üzere medeniyetin eşya ve hadiseler üzerindeki hâkimiyetinin göstergesi açısından değerlendirdiğimiz içindir, yâni Batı medeniyeti bizim siyasî sınırlarımız içinde kalan bir camiyi müze statüsüne kavuşturmak suretiyle kendileştirmesini bilmiştir.

Üstad Necib Fazıl’ın tarih muhasebesine göre Kanunî devrinden itibaren Müslümanların mânâ planındaki pörsüme ve tersine tekâmül süreci beş asır sonra kızıl elmayı çürütmüş ve Doğu ile Batı, iyi ile kötü, Müslüman ile kâfir arasındaki medeniyet çatışmasında eşya ve hadiseler üzerindeki inisiyatif, hâkimiyet bir kez daha Batının, bâtılın eline geçmiştir.

Batı medeniyetinin kendileştirme, kendisine benzetme hamlesi yalnız Ayasofya ile kalsa bir nebze; hadisenin esas trajik tarafı, buradaki İslâm medeniyeti mensublarının Devlet-i Aliyye’nin yıkılmasından sonra kendi dil, fikir, anlayış, değer, ahlâk ve geleneklerini yabancılaştırmaları olmuştur. İnkılâb tarihinin de, yâni bu harf, kılık kıyafet, tekke ve zaviyelerin kapatılması, medenî kanun gibi hamleler, çatışan iki medeniyetten mağlub olanın, diyalektik münasebeti sürdürebilmek için sarılması gereken kültür dayanaklarını terk etmesi şeklinde değerlendirilmesi gerektir ki, bu işi gerçekleştirenlerin de ne büyük bir cinayet işledikleri ancak o zaman daha net bir şekilde idrak edilebilir.

Anadolu Ergini
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren bir kültür ve medeniyet davası olmadığı, hatta Batı’nın, Doğu’nun remzi olan Anadolu’yu tıpkı Ayasofya gibi kendileştirmesine, kendisine benzetmesine hizmet edici politikalar izlemesi yanında asıl göz önünde bulundurulması gereken, tüm bu menfiliklere rağmen İslâm kültür ve medeniyetinin kemâl çığırının yeniden açılması için fikir ve aksiyon planında gözünü budaktan sakınmadan faaliyet gösteren Büyük Doğu-İbda’dır.

Büyük Doğu’nun ışığında İslâm Tasavvufu ile Batı Tefekkürü arasında kanatlarını açan ve ikinciyi birinci önünde hesaba çekerek aslına irca eden İBDA, Doğu ile Batı arasındaki medeniyet toslaşmasından sonra paramparça olan İslâm medeniyetini zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeniden ibda ve inşâ etmek, bir medeniyet hâlinde zamana ve mekâna hâkim olup, eşya ve hadiseleri teshir etmek üzere yeniden İslâm adına Batı medeniyetinin karşısına dikilmek gibi bir misyon üstlenmiştir.

Bilhassa siyasîlerden sıkça işitiyoruz, “biz cumhuriyetle beraber ağaç kovuğundan çıkmadık” diyorlar; fakat bizi biz yapan kökü ezelde dalı ebedde bir sistemin aşkından, vecdinden, diyalektiğinden, estetiğinden, irfanından ve idrakinden pek de dem vurmuyorlar.

 Büyük Doğu-İbda 1400 yıllık İslâm tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekerek, çağın verimlerinden ifrazatı tahliye etmek ve faydalı olanları ise bünyeleştirmek suretiyle bugün Anadolu merkezli olarak İslâm medeniyetinin yeniden tarih sahnesine çıkmasının da vesilesi olmuştur.

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Hicrî 1400 Gergini” ile beraber ele aldığı “Anadolu Ergini” ifâdesine şimdi bir de bu gözle bakmak gerekir. Batı’da Rönesans ile beraber yenilenen anlayış artık köhnemiş bulunuyor ve bırakın dünya çapında bir iddia sahibi olmayı, kendi milletlerinin fert ve toplum meselelerine bile çözüm getiremez hâle gelmiş bulunuyorlar. Biz ise Üstad Necib Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koymuş olduğu Büyük Doğu-İbda sayesinde Batıdan gelen taarruzu durdurmanın yanı sıra, 40 yıllık bir gerginlik ile kendi kemâl devremizin çığırında, eşya ve hadiseleri bir kez daha dünya çapında teshir etmenin, yeniden taarruza geçmenin eşiğinde bulunuyoruz. Türkiye’nin Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Kalkanı ve Libya’ya yönelik askerî operasyonları ise yine Anadolu’nun tabiî hinterlandına yönelik yardım faaliyetleri bizim taarruz çığırımızın ilk işaret fişekleridir ki, bunlar aynı zamanda kurudu zannedilen Anadolu çınarının asırlardır gölgesinde refah içinde yaşayan coğrafyalara doğru bir kez daha uzanmak üzere dallarının yeşerdiğinin ifâdesidir.

Ayasofya İslâm’ın Hizmetine Tahsis Edilsin
Hatırlayanlar olacaktır, geçtiğimiz sene Ayasofya önünde onun İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi için iki büyük eylem gerçekleştirmiştik. Geçtiğimiz günlerde de sosyal medya üzerinden yine Ayasofya meselesi gündem edildi ve yine Ayasofya’nın İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi istendi; her iki girişim de ciddi mânâda ses getirdi. Bilhassa Ayasofya önünde gerçekleştirilen eylemler, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı Dinî Özgürlükler raporunda bir tehdit olarak konu edildi. Amerika’nın Müslüman Anadolu’nun aksiyonundan rahatsızlık duymasından, bunu tehdit olarak algılamasından memnuniyetsizlik duyacak değiliz elbet, şereftir. Hakeza Yunanistan ve Rusya’dan da çeşitli tepkiler yükseldi, bundan da büyük bir memnuniyet duyuyoruz, buraya kadar bir sıkıntı yok. Bunların yanı sıra bir de senelerdir iktidarın nimetlerinden mamalanan hayvancıklar var, bizim bu girişimlerimizden rahatsızlık duyan; bunlar muhtelif gazete köşelerinden tutun da ekranlara ve sosyal medyaya kadar şuurların şekillenmesinde rol oynayan her türlü mecrada faaliyet gösteren ve kendi kurulu düzenleri ile ikballeri için Kemalist devlet geleneklerini, statükoyu yaşatmak adına milletimizin idrakini iğdiş etmek vazifesini ifâ eden, dolayısıyla herkesin tanıdığı tipler... Bunlar da tıpkı ABD, Rusya ve Yunanistan gibi bizim bu girişimimizden rahatsız oldu ve “iktidara operasyon yapıyorlar”dan tutun da, “dış mihrakların operasyonuna” kadar elli tane iftira ile aşağılık vaziyetlerine rağmen tutmuş oldukları yerlerin bekası için demediklerini bırakmadılar. Bugün de haberini alıyoruz ki, LGBT’nin, diğer türlü rezilin, Ezân düşmanlarının, yabancı servisler güdümünde hareket edenlerin seslerinin çıkmasından rahatsızlık duymayan aynı hayvancıklar, bizim Ayasofya’nın İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi talebimizi seslendirmemizden rahatsız oluyorlarmış ve bunu da “bunlar rejime düşmanlık ediyorlar” diye kendi aralarında seslendirip, iktidarı bize karşı şimdiden tedbir almaya davet ediyorlarmış.

Şimdi, bütün bu yazı boyunca tüten mânâ çerçevesinde biz; Ayasofya yeniden cami olarak ibadete açılsın, yeniden İslâm’ın hizmetine tahsis edilsin ve Doğu ile Batı medeniyeti arasındaki çatışmada Anadolu’nun kemâlinin nişanesi olsun; kendi kültürümüzü şahlandırırken bir kez daha dünya çapında eşya ve hadisleri teshir edici olalım ve bütün insanî verimleri aslına irca ederek yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir dünya düzeni tesis edelim, İslâm medeniyetinin fetih hakkı olan Ayasofya da bu hâkimiyet çığırının alâmeti farikası olarak yeniden cami olsun diyoruz.

Biz bu şuurla “Ayasofya” derken, siz ne diyorsunuz?


Baran Dergisi 698.Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ali - 4 ay
Hiç boşluk birakmamissiniz.