Dünyanın yüksek tansiyonlu bir süreçten geçtiği son birkaç yıldır, epey meselede Batı ile Rusya’nın karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Ukrayna krizi ve Suriye meselesindeki uyuşmazlık ilk akla gelenler… Batı, bu uyuşmazlıkların faturasını Rusya’ya ekonomik ambargolarla ödetmeye çalışırken, her geçen gün daha da köşeye sıkışan Rusya ise tavrını sertleştiriyor. Yine Batı, Rusya’yı baskılamak için Doğu Avrupa ülkelerine askerî yığınak yapıyor, bu ülkelerde Amerikan askerlerini karşılama törenleri ve askerî tatbikatlar düzenleniyor. Tüm bu yaşananlarla mutabık bir şekilde, ABD ve Avrupa basınında Rusya’ya karşı savaş hazırlığında olunduğuna dair makaleler ve haberler servis ediliyor.

Son olarak 14 Ocak tarihinde 4000 Amerikan askerinden oluşan bir birlik Polonya’ya konuşlandırıldı. Bu çerçevede bir tören düzenlendi ve törende Polonya Başbakanı Beata Szydlo “dünyanın en iyi ve muhteşem ordusunu Zagan’da karşıladığımız harika bir gün” derken, tabiî olarak Rusya bu hadiseyi kendi güvenliği açısından tehdit olarak algıladığını deklare etti.

ABD, 2014 ve 2016 yılında gerçekleştirilen NATO zirvelerinde alınan kararlar istikametinde, son dokuz ay içerisinde yapılan sevkiyatlarla birlikte Polonya, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’a tanklar, zırhlı askerî araçlar ve askerler konuşlandırmış oldu. Bu bölgelerde savaş hazırlığı mahiyetinde tatbikatlarla hesapta Rusya’ya gözdağı verilmekte…

Soru şu: Batı, Rusya ile bir savaşa girmeye cesaret eder mi?..

Yakın geçmişte yaşanan hâdiselere kısa bir göz attığımızda, Rusya’nın Osetya’ya müdahale ettiğini, Kırım’ı ilhak ettiğini ve Suriye krizinde doğrudan sahada yer aldığını görürüz. Her bir hâdisede ABD’nin ve dolayısıyla Batı blokunun muhalefetine mukabil bu adımlar atılmıştır. Bilhassa Ukrayna’da Batı’nın pastadaki payı elinden alınırken, Suriye’de ise Batı’nın pay almasının önüne geçilmek üzeredir. Yani 2008 senesinden beri gerginlik zaten devam etmekte, yaşanan tüm münakaşalara rağmen ne Batı, ne de Rusya birbirlerine karşı doğrudan askerî bir hamle yapabilme cesaretini gösterememektedir. Zira Batı ile Rusya arasında direkt bir savaş çok büyük yıkım getirecek bir kapışma olur ki, iki taraftan yana da tavır koyabilecek ülkelerin olduğu ve bunun hâlihazırda Suriye’de devam eden III. Dünya Savaşı’nı cihanşümul bir boyuta evireceği malûm… Bu boyutta bir savaşı bekliyoruz, fakat iddiamız, bu savaşın söylendiği gibi Batı ve Rusya merkezli olmayacağı. Buna mukabil, bu minvaldeki bir savaş durumunda Türkiye’nin kutuplaşmanın ortasında kalacağını bir not olarak ekleyelim. Batı ile uzaklaşmasına rağmen ilişkileri koparmayan, hâlâ NATO üyesi olan ve hâlâ Avrupa Birliği üyeliği için kapıda bekleyen Türkiye, bir yandan da Rusya ile yakın ilişkiler tesis etmeye çalışıyor. Bu hâliyle son ana kadar savaşın bir tarafında olmaması gereken Türkiye süreçten en kârlı (ya da yanlış yer tutarsa en zararlı) çıkabilme potansiyeline sahip ülke.

Böyle bir yıkımı göz önünde bulundurduğumuzda, bunun bir savaş hazırlığı olmadığı ihtimali doğduğu için, “öyleyse Batı ne yapmaya çalışıyor?” sualine cevap aranması gerekiyor.

Evvela şu ana kadar bahsettiğimiz mesele ekseninde, Çin ve İran gibi unsurları dışarıda bırakarak, sahadaki güçlere bir bakalım:

ABD: Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle global hakimiyet devresinin açıldığını deklare eden ABD’nin dünyanın en büyük askerî gücüne sahip olmasına mukabil bunu kullanmada pek mahir olmadığı, yani esasında gücünün sadece psikolojik olduğu, Afganistan ve Irak savaşlarının yanı sıra kendisine karşı yapılan hamlelere karşılık verememesiyle fâş oldu. ABD, kendi oluşturduğu bataklıkta her geçen gün daha da batıyor, batarken de tüm dünyayı yanına çekmek gibi bir gaye güdüyor.

Rusya: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana gücünü tekrar kazanmanın hayalini kuran Rusya, Putin ile beraber yükselişe geçerken, Batı bu yükselişin önünü alabilmek adına ülkeyi ekonomik olarak sarsıyor. Her saldırı sonrasında Rusya içeride daha da kenetleniyor. Köşeye sıkıştıkça kenetleniyor, kenetlendikçe de adımlarını büyütüyor.

Avrupa Birliği: 2000’li yıllarla beraber krizler yumağında savrulan AB, anayasa krizi, ekonomik kriz, mülteci krizi, Brexit derken dağılmanın eşiğine gelmiş bir birlik hüviyetinde… ABD’nin vazgeçmek istemediği ve sürekli denetimi altında tuttuğu AB’nin dağılmanın eşiğine gelmesi Atlantik ötesini fazlasıyla rahatsız etmekte ve bunun önüne geçebilmek için bir takım adımlar atmayı zarurî görmekteler.

Sanıyoruz ki, Doğu Avrupa ülkelerine yapılan askerî sevkiyatların doğrudan AB’nin içinde bulunduğu çıkmazla yakından bir münasebeti var. Belirttiğimiz üzere ABD, AB’nin dağılmasını istemiyor; mevcudiyetinin de kendi hâkimiyeti altında sürmesini arzuluyor. Dağılmanın önünü almanın en kolay yoluysa, müşterek bir dış tehdit oluşturmaktan geçiyor. Avrupa’yı korkutmak için en makul tehdit de Soğuk Savaş sürecinde oluşturulan algı hasebiyle, “siz birbirinize kenetlenmezseniz, Rusya Avrupa’yı çiğner” demektir. Herhangi bir ideali olmayan ve sadece maddî refah için yaşayan bir toplumun en çok korkacağı şey de budur.  ABD, nasıl ki 1945 sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu dünyada, Avrupa’yı Komünizm (Sovyet) tehdidine karşı bir güç hâline getirebilmek için kalkındırmıştı; bugün de geçmişte reel karşılığı olan tehdidin sunîsini oluşturmak kaydıyla Avrupa’yı bir arada tutmaya çalışmaktadır. Yoksa herhangi bir savaş durumunda birçok Avrupa devletinin kendisini geri çekmeye çalışacağı da aşikâr.

Ayrıca askerî yığınağı eski Varşova Paktı üyesi ülkelere (muhtemelen de onların talebiyle) yapmasına dikkat etmek lazım. ABD, eski sınırlara kesinlikle dönülmeyeceğini, Rusya’nın denetiminden çıkarılanların geri verilmeyeceğini söylüyor bu yığınakla.

ABD’nin ortamı germekteki bir diğer maksadı ise her geçen gün daha kaotik bir hâl alan uluslararası sisteme tek başına hâkim olma iddiasından vazgeçerek yeniden iki kutuplu bir dünya düzeni ve güç dengesi oluşturmak kaydıyla mevcut kudretini elinden geldiğince korumak… Lakin bu tren çoktan kaçtı. Böyle bir düzende Türkiye, Çin, İran ve Hindistan gibi ülkeleri nerede konumlandıracaksın? Hangisi Rusya’nın veya Amerika’nın arkasına takılmayı kabul eder? Artık Soğuk Savaş sürecinde olduğu gibi iki kutuplu bir dünyada, bir devletin kendisine liderlik etmesini bekleyecek devletler yok; en azından Doğu bilhassa İslâm toplumları için yok.



Baran Dergisi 523. Sayı