Necip Fazıl’ın tasavvuf anlayışı

Necip Fazıl’ın düşünce dünyasında tasavvufun yeri büyüktür, hatta gayeye ulaştıran asıl yoldur. Ancak nasıl bir tasavvuftan bahsettiğine dikkat etmek gerekir.

Büyük Doğu-İbda 02.06.2021, 14:33 07.06.2021, 18:39
Necip Fazıl’ın tasavvuf anlayışı

Necip Fazıl’ın düşünce dünyasında tasavvufun yeri büyüktür, hatta gayeye ulaştıran asıl yoldur. Ancak nasıl bir tasavvuftan bahsettiğine dikkat etmek gerekir.

Şunu ifade edelim ki, öncelikle Necip Fazıl, günümüzde sıradanlaşan ve gelenek taklidinden ibaret olan şeyh-mürid ilişkisini ve önüne gelenin sufî olduğu bir anlayışı savunmamaktadır. Onun anlayışında tasavvuf şudur: “Allah Resûlünün zâhiri şeriat, bâtını tasavvuf...”(1) Bu tanımlamadan Necip Fazıl’ın tasavvufu, belli başlı tarikat ve anlayışlara hasretmediğini görüyoruz. Öyle ki sadece nefs tezkiyesine de hasretmeyip İslâm’ın derinliği olarak gördüğü anlaşılıyor. İç oluş-dış oluş münasebeti gibi. İnsanın genişliği cemiyet ilişkileri olurken, derinliği ise ruh ve kalp dünyası, imân ve aşk boyutudur.

Necip Fazıl, tasavvufi düşünceyi en güçlü şekilde savunmasına rağmen ortalığa düşen şeyh-mürid bolluğuna da itibar etmediği, gerçek müridliğin şartlarının ağır olduğunu söylediği de mâlûmdur. O, ham sofuluğu sevmez ve mürid sayısıyla övünmeyi de kınar. Onda tasavvuf temel bir anlayış ve iç dünyasını dolduran ve aksiyona geçiren müessir güç olup, şekil ibadetleri veya zikir sayısıyla ölçülecek bir olgu değildir. Necip Fazıl’ın gerçek ve derin mümin tanımı(2) ham sofuluktan uzak, kalbi zikirde eli işte çilekeş ve hikmet sahibi mümindir. O, nefsanî akılcı ve reformculara karşı olduğu gibi ham yobaz ve kaba softa sınıfına da karşıdır. Kısaca, müridlik veya dervişlik taslamak değil, içinden yanık ve dertli olup dışında aksiyona geçen mümindir makbul olan. Onun ideal toplumu, iç dünyasında Allah’a karşı iki büklüm, cemiyette ve mücadele alanında ise dimdik müminler topluluğudur.

Üstad Necip Fazıl, baş eseri İdeolocya Örgüsü’nde Derin ve Gerçek Mü’minde Tasavvuf başlığı altında “kâinatın topyekûn hesabını veren biricik dünya görüşü kaynağı” olarak gördüğü tasavvufun iki cephesine işaret eder. Biri, velilere mahsus en mahrem rejim olup diğeri ise cemiyet ve hayat planındaki akisleridir. Yığınlar ancak tasavvufun başlangıç hayatını yaşayabilirler.

Tasavvuf ruhuna mâlik derin ve gerçek mü’min gözünde dünya, Allah’tan başka her şeyin fenaya mahkûm olduğu hakikatidir. Mü’min, ahiretin hakkı için dünyayı değerlendirir, arı gibi çalışkan olur, amel peteğini balla doldurur. Tasavvufu ise peygamber bâtınının sarayı olarak gören mü’min, şeriatı da o’nun zâhiri olarak görür ve akıl âletini de bunlara bağlı olarak arayıcılık ve buluculuk işine memur eder. Necip Fazıl, şeriat-tasavvuf ve akıldan ibaret bu üç kutup arasında âhenge eremeyenleri derin ve gerçek mü’min olmaktan uzak görür.(3)

Aynı bahiste Necip Fazıl, “sahte sofî” ve “ham ve kaba softa” tanımlaması da yapar. Sahte sofî’yi tasavvufun yalnız posasını yiyen, dünya borcunu anlamaz ve dünyaya arkasını topyekün dönen olarak vasfeder. Ham ve kaba softa’yı ise şeriatın kışrında kalan, şeriatı darlık ve havasızlık içine hapseden olarak vasfeder. Bu iki tipi, tasavvufla şeriattan mahrum olarak görür.(4) Bu iki sınıfı İdeolocya Örgüsü eserinde Beklediğimiz İnkılâp ana başlığında müstakil bahisler olarak incelediğini belirtelim.

İslâm Tasavvufu ve Batı Tefekkürü

Necip Fazıl, Batı tefekkürünün ulaşır gibi olup son tahlilde kaçırdığı veya kendi tekeline almaya çalıştığı hikmet ve ilimlerin aslının İslâm’da olduğunu ifade eder. Bu hususta kuvvetli bir dil ve diyalektik geliştirir. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu eserinde de bu mevzuyu müstakil olarak inceler. Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin şu sözünü de sıkça zikreder: “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imânda olamaz.” Zira karşıtlarını bilmek imânın arınma kurnası ve sıçrama tahtasıdır. Allah Kur’an’ında “Ben kulumu eşya ve hadiselere teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım.” (Bakara Sûresi; 2/30) buyurmaktadır. Necip Fazıl bu mevzu üzerinde durur: “Düşmanı tanımadan dost tanınır mı? Düşmanı tanımak dostu tanımanın yüzde 99,9’udur. Ve buraya yine Allah için kızmak, Allah için sevmek düstûru çıkıyor. Düşmanı olmayan Müslüman; Müslüman değildir! Buyurun ve illa herkes Müslüman ola!..”(5)

İmâm Gazâlî’de de zıddını muhasebe etme yöntemini görüyoruz. O, devrinin küfür cereyanlarının hepsinin hakikatine vakıf olarak onları eleştiri masasına yatırır, çelişki ve çıkmazlarıyla gözler önüne serer ve kendi ihtişamlı fikir mimarisini kurar. Aynı şekilde Necip Fazıl da teşrih masasına yatırdığı Batı tefekkürünün arayıp da bulamadığı ya da bulur gibi olup da kaybettiğinin hakikatini İslâm tasavvufundan gösterir ve “Aydan, dünya küresini (mikro-film)e alırcasına el attığımız bu tahlil içinde terkip cehdi, umulur ki, yeni İslâm gençliğinin şiddetle muhtaç bulunduğu kültürde temel vazifesini görsün.”(6) der.

Bir fikrin gücü zıddını kuşatabilmesi ile ölçülür. Çağlarüstü Mutlak Fikrin, çağlara ve sınırlı insan aklına mahsus ideolojileri hasrına alacağı mâlûmdur. Ancak bunun her çağa özgü olarak değişen eşya ve hadiseler zemininde işaretlenmesi gerek. Bu ise başta İslâm düşünürlerinin ve peşinden İslâm ilim ve sanat adamlarının işidir. Bu mevzu aynı zamanda felsefe-hikmet ve irfan mevzularıdır. İslâm’ın derinlik ve hikmet boyutu olan tasavvufun bu vadide önemli isimler yetiştirdiği ise mâlûmdur. İmam Rabbânî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî, İmâm Gazâlî bu mevzuda köşetaşı isimlerdir. Necip Fazıl, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu eserinde bu İslâm büyüklerinden de delil getirerek Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu önünde sigaya çeker ve işin hakikatini ve merkez noktasını gösterir.

“Râbıta”, Usûl, Sır ve Zikir

Necip Fazıl’ın O ve Ben eserinden seçtiğim yukarıdaki başlıklarla onun bu mevzudaki görüşlerini özetleyeceğim.

Efendi Hazretlerinin iklimine girdikten sonra Necip Fazıl’a şeyhinin Tasavvuf Bahçeleri kitabı verilir. Bir müddet sonra ikinci kitabı olan hacmi küçük “Rabıta-ı Şerife” risalesi takdim edilir. Bu küçücük risalede ona ait hususî mânâya önce dikkat edemeyen Necip Fazıl daha sonra buradaki nükteyi akılüstü bir davanın “ölümü yenme reçetesi” olduğunu idrak eder ve bunun bir ömür boyu sürecek bağlılık-nisbet davası olduğuna işaret eder.(7)

İnsanın rehbere, irşad ediciye ihtiyacı olmaması düşünülemez. Dilimizi anne babamızdan, okuma-yazmayı ilkokul öğretmenimizden, sosyal ve fen bilimlerini lisede hocalarımızdan ve fikir-irfanı da sevdiğimiz zatlardan öğreniyoruz. Kâmil Şeyh bulamasak bile, mütedeyyin, ferasetli-basiretli mü’minler birbirlerine yol gösterici kılavuzlardır. İrademize göre bir arayış içine girer doğru yola mensup olmak isteriz. Eğer yanlış kapılara gidersek, şeriatın ölçülerine göre test edip oradan ayrılmamız icap eder. İşte Üstad’ın hakikati arayış macerası bizim için de kılavuz niteliği taşımaktadır.

Râbıtaya şirk gözüyle bakacak kadar selefi zihniyetin ortalıkta cirit attığı bu devirde Üstad rabıtayı tek kelime ile izah eder: “Bağlılık.” Ve bunun şeklî tarafı olan rabıta etmeyi de iki türüyle anlatır. Şeklî kelimesini mecburen kullandık yoksa mevzu kalbin saflık kazanmasıdır. Şeyh de burada bir aracıdır. İnsanın babasına, hocasına, büyüğüne itaat etmesinin nefsine boyun eğdirmesi açısından önemli olduğunu ve bunun da birçok şeyi kolaylaştıracağını ifade edelim. Yanlış olan husus, körü körüne bağlılık veya hiçbir kimseye bağlı olmamadır! Biri ifrat öbürü tefrit kutuplarını temsil ederler. Bir hocayı dinlerken bile ona tâbi olmamız, onun anlatısını sevmemiz, ondan ve anlattıklarından faydalanmamız açısından gerekli olduğunu bütün eğitimciler kabul eder. Rabıtada da böyle usul ve edep şartları vardır.

Râbıtanın ikinci çeşidi olan telebbusî rabıtada âdeta şeyhinin kılık kıyafetine bürünüp kendi nefsinden geçmek fena fi’ş-şeyh ile fena fillaha varmak amaçlanmaktadır. Aslında bütün mesele yukarıda izah ettiğimiz gibi fikir nisbeti içinde bir rabıta-bağlılık sağlamaktır. Yoksa iş şekilde kalırsa hiçbir fayda elde edilemez. Mesela, bir hocayı dinlerken cüssemiz sınıfta ancak ruhumuz başka yerde olursa o hocadan ve hocanın vesile olduğu dersten bir istifade düşünülemez.

Râbıtanın “usûl”ü olarak Üstad bazı şartlardan bahseder:

“Yola girmek isteyen tam bir iç ve dış temizliği içinde Büyük Kapı’nın bekçileri “Altun Silsile” kahramanlarına yönelecek ve yalvaracak:

-“Beni de bağlılarınızın, hesabı görülmüşlerinizin arasına alın!”

Kimbilir nasıl; dağları ve kayaları eritici bir yangınla içi kavrularak yalvaracak...”(8)

Ölmüş annemiz, babamız veya yakınlarımızın ruhaniyeti ile irtibat kurar onlara rahmet diler ve bazen himmetlerini bekleriz. Allah dostları olan velilere rahmet dilemek ve onların Allah katındaki makamlarından dolayı himmet beklemek, Necip Fazıl’ın altını çizdiği hususlardandır. Ruhî hayatı inkâr etmek materyalistlere ait olup bu açıdan tasavvuf düşmanı ve râbıtaya şirk gözüyle bakan Selefîlere ve onların mürşid-i kâmili (!) İbn Teymiyye’ye Üstad, “İslâm materyalisti” der.(9)

İşaretlediğimiz bahislerden sır başlıklı olanından râbıta’nın izahı:

“Bütün erenler bu yoldan erdi.

Râbıta, Allah’ta fanî olmanın başlangıcı, mürşidde fani olma hâli...

Zikirsiz rabıta erdiriyor da rabıtasız zikir erdirmiyor.

Râbıta, râbıta; Allah’ın huzuruna, mürşidin ruhaniyet kılığıyla çıkma, çıkabilme sırrı...”(10)

Mü’minin kalbi Allah’a doğrudan açıktır: Ancak, “Allah’la kulun arasına girilmez!” sözü yanlış mânada ileri sürülüyor. Zira vasıtasız, vesilesiz yol almamız mümkün değildir, hakkı hakikati, ibadetleri ve hikmetlerini kendi başımıza bulamayız. Allah’a delalet eden işaretlere, şahıslara muhtacız. Vasıtaların da derecelenmesine dikkat eden Üstad şöyle diyor aynı bahiste:

“En büyük vasıta, O, Peygamber, Peygamberlerin Peygamberleri...

Sonra sahabî...

Sonra velî...

Sonra âlim...

Sonra Müslüman, sadece, basit ve kuru Müslüman... Herkes herkese ve her şeye vasıta... Böyleyken herkes ve her şey Allah ile dosdoğru bağlantıda...”(11)

Necip Fazıl, tasavvuf diyerek bu ulvî yolu ayaklara düşüren ve keyfiyetten ziyade mürid sayısından övünen şekilcileri de şöyle hicveder usûl bahsinde:

“Ya, insan tarlalarının tepesine, güneş diye baş kabakları asıp “seni içeriye aldım, seni almadım!” tarzında hüküm kesen ve ilahî yolun isteklilerine, bir kulübe üye olma muamelesindeki kabalığı tatbik eden şarlatanlar!..”(12)

Râbıta gaye değil, vasıta. Huzur meydana gelince de o hal üzerinde kalınacak. “Büyük huzur, tüyleri ürpertici huzur...” Gaye dururken vasıtaya bağlı kalmak, huzurun kaybolmasına yol açar. Vasıtanın yeri bu noktaya kadar... Ancak bu noktaya kadar vasıtanın hiçbir şey olmayacağını ifade eder Üstad.(13)

Üstad’ın tanımlamalarına göre, râbıtanın bağlılık mânâsına geldiğini ve bunun esasta nisbet davası olduğunu ve her dem tazelenen kalbin iştirakiyle fikir nisbeti davası olarak sürdürülmesi gerektiğini anladığımı ifade edeyim.

Necip Fazıl’ın Aksiyonunun Tasavvuftaki Hal Makamı ile İlgisi

“Tasavvuf kâl değil, hâldir” tesbiti ile Necip Fazıl’ın aksiyon adamlığı arasında yakın bir ilişki kuruyorum. O, hem Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ile tanışarak tasavvufa yönelmiş, ancak tasavvufu tekkede dervişlik gibi algılamamış, şeyhinden aldığı ilhamla cemiyet meydanına atılmış ve Büyük Doğu dergisi ile küfür rejimine karşı bayrak açmıştır. Öyle ki, herkesin sustuğu veya susturulduğu bir ortamda her şeyi göze alarak ileri atılmış, öncü ve yol açıcı olmuştur.

Bu mevzuda Şeyh Galib’in, “şair, ehl-i hâl demek” sözünü de nakledelim. Necip Fazıl, “hissi idrak” olarak gördüğü şiiri, fikir ve fikre bağlı siyasetle irtibatlandırmıştır. Böylece onda Şeyh Galib’in tanımına uygun bir “hâl” doğmuştur. Bunun tekabülü amel veya aksiyondur. İslâm’dan maksad, inandığını hayata geçirmek, fikri ve zikri bir olmaktır. Necip Fazıl da bu yol üzerindedir.

Öğrenmekten maksad amel etmek değil ise o ilim bir işe yaramaz. Nitekim Tâbîûn’un meşhurlarından Hasan el-Basrî (110/728) şöyle diyor:

“İstediğiniz kadar öğrenin. Yemin ederim ki, Allah, onu hayata geçirinceye kadar size sevap takdir etmeyecektir. Akılsızların himmeti rivâyet, âlimlerin himmeti ise riâyettir.”(14)

Necip Fazıl, İslâm’ın zâhir-bâtın birlikteliğini savunur, şeriat ile tasavvufu ayırmaz. Şeriate uymayan tasavvufu reddeder. Üstad Necip Fazıl’ın, zâhiri bâtından ve bâtını zâhirden ayırmaya karşı olduğu, şekil ve ruhu birlikte ele aldığı düşünülürse, onun misyonunun sıla üzerinde “zü’l-cenaheyn-iki kanatlı” olduğunu ifade edebiliriz. Şimdi ilim çevrelerince interdisipliner veya multidisipliner denen durum. Belki de onun yenileyiciliği ve değeri de buradadır. İslâm’a muhatap anlayış davasının nasıl’ını çerçevelemesini de (Niçin’i İBDA ve bu ayrı bir yazı konusu) bu noktadan idrak etmek gerekir. Disiplinlerüstü olarak anlayışı yenileyici mütefekkir rolü.

Dipnotlar

1-Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2014, s. 79.

2-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2007, s. 180-185

3-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2017, s. 187

4-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2017, s. 188

5-Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, s. 207.

6-Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2014, s. 6.

7-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1978, s. 152.

8-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, s. 153.

9-Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2005, s. 108.

10-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1978, s. 155.

11-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, s. 156.

12-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, s. 154.

13-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, s. 173.

14-İmâm Gazâlî, İhyâu Ulumiddin, I-IV, trc. Ahmed Serdaroğlu, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1975, Cilt I, s. 865.

Kâzım Albay

Baran Dergisi 750. Sayı

Yorumlar (0)
22
sisli
Namaz Vakti 25 Haziran 2021
İmsak 03:25
Güneş 05:26
Öğle 13:12
İkindi 17:12
Akşam 20:47
Yatsı 22:39
Günün Karikatürü Tümü