"Değişim Yolunu Belirlemek" Üzerine...


Fatih Turplu

Fatih Turplu

10 Mayıs 2014, 02:23

Türkiye'de bugün düzen karşıtı bir çok grubun içinde bulunduğu handikaplardan birisi de "karar alma mekanizmasını, yani iktidarı"(1) ele geçirmenin nasıl olacağı konusundaki kafa karışıklığıdır. Aralarında hiçbir ayrım yapmadan söylersek, kimi "demokratik" mücadele biçimini benimserken kimileri de "askerî darbe"yi açıkça destekler. Bu tasnifin içine giren bir çokları da, her biri ayrı bir çehreye sahip olmakla beraber ifrat ile tefrit'i birbirine karıştırır bir vaziyettedir. Bu vaziyetin sebebi, bizim “ideoloji yoksunluğu” diye isimlendirebileceğimiz bir hâlin getirdiği başıboşluktan doğan karışıklık ortamıdır. "Halk ihtilâli" yolunu benimseyenlerin bir çoğunun bugün daha çok "demokratik" sahada hareket ettiğini ve bu sebeble ister-istemez sisteme entegre olduklarını görüyoruz. Elbette bu çok kabaca bir tasniftir; "düzen karşıtı" diyerek niteleyip bunu da "İslâmcı" ve "sol gruplar" diye ikiye ayırmak sanırız yanlış olmaz.

Mevcut düzeni en çok yıpratan "Kürt hareketi"ni bu tasnifin dışında değerlendirmek gerekiyor; çünkü bu hareket, daha çok belirli bir bölgeyi hedef almış ve hiçbir zaman "iktidarı" ele geçirme gibi bir mahiyet belirtmemiştir.

Yaptığımız tasnifin ikincisinde geçen "sol gruplar" yazı mevzuumuzun dışında olmakla beraber, onlar hakkında da kısa görüşlerimizi burada paylaşmak istiyoruz:

Türkiye'deki sol hareketlerin kendi içindeki ayrışmalarla geldikleri nokta, her halükârda rejimle masaya oturacak gücü bulabilen ve hâlen bu gücü kullanabilen PKK'nın yedeğinde gözükme gibi bir pozisyondur. Bu durum her iki taraf için zaman zaman rahatsızlık mevzuu olsa da, hem sol grupların PKK'nın hareketliliğinden faydalanarak meydanları tutmasına, hem de Öcalan'ın yine onlardan faydalanarak hareketinin "Kürt" vasfının dışında da ses bulmasına yol vermiştir. Türk Solu'nun umumî bir görüşü olarak PKK, sol hareketlerin tümünde bir zayıflamaya yol açmıştır; bu durum bir bakıma doğru ise de yanı sıra şu hususları da sıralamamız iktiza eder: Solun kendisine liderlik edecek kadroları çıkarmakta eskiye nazaran başarısız olması, bir çok liderinin uzun yıllar hapse mahkûm edilmesinden doğan boşluk ve PKK'nın hareketliliği karşısında tabanının cazibeyi orada görmesi. Bu açıdan bakıldığında gelinen noktada "karar alma mekanizmasını, yani iktidarı" ele geçirme metodlarının da bugün sol câmia açısından netliğini kaybettiğini söyleyebiliriz; doğrusu, "iktidarı" ele geçirmenin öncelikli hedef olmaktan çıktığı ve uzun yıllardır kendi içlerinde süren kaos sebebiyle uzlaşmaya varılamayacak yırtılmaların meydana geldiği açıkça görülüyor.

Yaptığımız "İslâmcı ve sol hareketler tasnifinin" "İslâmcı" kısmında ise durum, aynen sol câmiada olduğu kadar karışık bir vaziyettedir. Peşin hüküm olarak söyleyelim ki, İbda dışında Türkiye'de İslâmcı hareketler (cemaatler, cemiyetler, tarikatlar, radikal İrancı ve mezhepsiz yapılanmalar) belli başlı kalkışmalar ve bir-iki hareket hariç tutarlı bir rejim-düzen karşıtlığı yapamamıştır, bunu yapma yolunu seçmemiştir... Batıya ve onların ülkemizdeki "derme-çatma uzantısı" Kemalist Batıcı rejime karşı ortaya konmuş tek kapsamlı ve tutarlı "İslâm'a muhatap anlayış-ideoloji" olan Büyük Doğu-İBDA'nın ortaya çıkmasına yol açtığı "ortam"ın ehemmiyeti kavranamamış, dış yüzünden taklit edilmiş ve neticesinde ise onun getirdiği aksiyondan alınan cesaret (!) maalesef benlik karmaşasına ve hâliyle kopma ve dağılmalara sebeb olmuştur. Üstad Necip Fazıl'ın bütün emir ve tavsiyelerine mukabil, onun elinden varlık bulanlar, çılgın bir mirasyedi ihtirası ile hiçbir metod olmaksızın hareket ederek kendi benliklerinin kurbanı olmuşlardır. Elbette, bu söz dinlemezlikleri ile harcadıkları yegâne husus benlikleri değil, aynı zamanda birlik ve beraberliğin yani "bütün" olan "İslâm Davası"nın geleceği olmuştur. Her ne kadar böyle büyük bir zarara yol açsalar da, dışa karşı ister-istemez "İslâmî" kimliklerini korumak zorunda kalmışlar ve neticesinde ise bugün (iyi ve doğrular her zaman müstesna) bırakalım "iktidarı" ele geçirme arzusuna sahip olmayı, demokratik sisteme entegre olunmuş ve neredeyse mevcut rejimi şeriat'a nisbet edecek kadar gözü dönmüş bir vaziyete kıvrılmışlardır. Yani amiyâne ifade ile, “baba sözü dinlememenin” felaketini yaşamışlardır. 28 Şubat'ta Salih Mirzabeyoğlu ile İBDA'nın düşmana cepheden direkt karşı oluşunu hariçte tutarsak şu satırlar bugün gelinen noktadaki durumu gayet net bir biçimde özetlemektedir:

"Kur'an devletini önceleyen garip metodik şemalar içinde kayboldular. Ya da sonradan görme bir zaaflık hali içinde, Kur'an eğitimi ile aldıkları muhakeme ve tahlil gücünü, kendi itibarları ve ikballeri doğrultusunda kullanan tercihlerde bulundular (...) İslâmcılar, 28 Şubat dayatmasıyla karşı karşıya geldiğinde kendi gerçekliği ile yüzleşti (...) üretilen acele ümitlerin şişirilmiş balonlar olduğu anlaşılmaya başlandı (...) Bu sonuç önemli bir psikolojik kırılmayı getirdi... (Hamza Türkmen)." (2)

Bizce, bahsettiğimiz kırılmanın en mühim sebebini biraz önce ifade ettiğimiz gibi yine Türkiye'deki İslâmcı hareketlerin çıkış noktasında, Cumhuriyet'in kuruluşu sonrasında ilk defa tutarlı bir biçimde iktidarı eleştiren, İslâmcı harekete nasıl siyasî olunabileceğini gösteren ve hedefini direkt "karar alma mekanizması" olarak işaretleyen Büyük Doğu ve Necip Fazıl'da aramak gerekir. Çünkü, Necip Fazıl'ın örgüleştirdiği fikirleri ve tavrı ne yazık ki, İslamcı kamuoyu tarafından doğru bir biçimde anlaşılamamıştır; bu "anlaşılamama"nın altında yatan bir sebeb de, kendisinden önceki ve sonraki İslâmcı hareketlerin doğru dürüst değerlendirilmemiş olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında 1924 sonrasını ve Necip Fazıl'a kadar ortaya çıkan İslâmcı oluşumları bilmek, anlamak gerekiyor. Ve hâliyle Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'yu örgüleştirme safhası ve sonrasını da...

Hilafetin Kaldırılması'nın (3 Mart 1924) ardından Necip Fazıl'ın Büyük Doğu ile meydana çıkışına (17 Eylül 1943) kadar geçen süreç içerisindeki ayaklanma ve kalkışmaları ayrı bir bahis olarak tutarsak, bu dönemin İslâmcılarının "iktidarı” doğrudan hedef almadığını dört isim üzerinden hülasâlandırmak istiyoruz. Buradaki isimlerin özelliği, her birinin safiyane bir biçimde İslâm'a bağlı olmasının yanı sıra her birinin ayrı bir mizaç hususiyetine sahip olması.

1-Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy her ne kadar bir namus timsâli olsa da Cemalettin Afganî ve öğrencileri olan M. Abduh ve Abdülaziz Caviş'ten etkilenmiş olarak arayışını sistematik bir biçime sokamamıştır. Devrindeki bir çok iyi niyetli gibi II. Abdülhamid Han'ın politik dehâsını kavrayamamıştır. Bütün bunlara mukâbil mevcut rejimi de benimsemeyerek Yeni Cumhuriyet'in İslâm'a karşı olan tutumunu da reddetmiştir. Akif, sistematik bir mücadele göstermekten çok bir küskünlüğün, kırgınlığın ifade edicisi olmuştur; nitekim Mısır'a gitmiş, vefatından evvel memleketine dönmüş ve Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Belki yaptığı tek ve son eylem de devlet töreni istememesidir.

Akif'te öne çıkan mizaç hususiyeti, suskunluktan öte bir hareket kaabiliyetine yol vermemiştir; bu mizaca sahip herkesi bu başlık altında tanımlıyoruz.

2-Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi
Mehmet Akif'e benzer bir isim de Mustafa Sabri Efendi'dir. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi de Akif gibi küskünlüğünü Mısır'a giderek göstermiş, ancak Akif'in aksine sözlü ve yazılı olarak yeni kurulan Cumhuriyet Rejimi'ne reddiyeler kaleme almıştır. Mustafa Kemal'i şiddetle eleştiren Mustafa Sabri Efendi'nin “Nimet, Hilafet ve Din Nimetlerini İnkar Edene Reddiye” isimli bir kitabı da bulunmaktadır. Yeni rejimi şiddetle tenkid etse de, Akif gibi, küskünlüğü ifade etmeden öte sistematik bir anlayış ve tepkiden uzak olduğunun altını çizelim.

Mustafa Sabri Efendi'deki mizacın ana rengi küskünlük olmakla birlikte, yazılı ve sözlü bir şekilde tepkisini dile getirmekten geri durmamıştır; bu mizaca sahip herkesi bu başlık altında tanımlıyoruz.

3-Said-i Nursi

Said-i Nursî, kendi hayatını "eski ve yeni" olmak üzere iki döneme ayırır... Bu ayrımı niçin yaptığı ayrı fasıl, lakin bu ayrım üzerinden yürürsek gerçekten de böyledir: İlk dönem siyasetin bizzat içindeyken, ikinci dönemi daha çok ferdî mücadele planındadır.

Akif ve diğerleri gibi II. Abdülhamid'i kavrayamayan Said-i Nursî'nin ikinci dönemine geçişi Yeni Rejim'in kuruluşu ile beraberdir. Mustafa Kemal'in kendisini rejime ilhâk etme çabasının ardından kararını vermiştir. 'Hoş amedi' (hoş geldin) töreni yapılarak kürsüye dua etmek üzere davet edilen Nursî, Kasım 1922’de geldiği Ankara’dan Nisan 1923’te ayrılmıştır" (3)

Mustafa Kemal'in art niyetini anlayan Said-i Nursî siyaseti bırakmış "talebelerine de bundan böyle siyasetten uzak durmalarını" öğütlemiş "İslâm şuurunun ancak bireysel anlamda kazanılabileceğini, siyaset değil insan-merkezli bir metod benimseyerek, zamanın imanı kurtarma zamanı olduğunu vurgulayarak, Müslümanların iman anlayışını bilimsel verilerle güçlendirecek, günlük hayatı İslâmi şuur etrafında şekillendirecek bir kimlik ve kişilik hareketinin inşasına adamıştır" (4)

Risâle-i Nur ismini verdiği külliyâtı üzerine yoğunlaşmış ve Kemalist rejime angaje olmaktan uzak durmuştur. Bir not olarak eklemek gerekiyor ki, onun yolunu sürdürdüğünü iddia edenlerin bir kısmının Amerikancı ve İsrailci tutumları da ayrıca değerlendirilmesi gereken mühim bir mevzudur.

Onun, İslâmî hakikatleri fenne tescil ettirmek biçimindeki ilmî metodunun doğru bir şekilde kavranılmadığının ve bugün maalesef "Halıkını mahlukuna tasdik ettirici" bir biçime dönüştüğünün de altını çizelim.

Netice olarak, Kemalist Rejim ile hiçbir şekilde uzlaşmayan ve naaşından bile korkulan Said-i Nursî hazretleri "karar alma mekanizmasını, yani iktidarı" hedef alıcı bir metod üzerinde değil, daha çok tepkisini kendi fikrini koruyucu bir pozisyonda tutmayı yeğlemiştir.

Akif ve Mustafa Sabri Efendi başlıkları altında ele aldığımız mizaç hususiyeti Said-i Nursi döneminde daha yayılmacı bir mahiyet arz etmiştir ki, bu mahiyete yol açıcı etken ise Necip Fazıl'ın "karar alma mekanizması”na karşı açtığı bayrağın buz gibi olan küfür dağlarını eritmeye başlamış olmasıdır. Said-i Nursi, Necip Fazıl öncesini ve sonrasını da görmüş birisi olarak onun "iktidarı” hedef alıcı tavrını direkt halk içine yayılarak desteklemiştir. Allah rahmet eylesin.

4-Süleyman Hilmi Tunahan 
Silistre’de doğan Süleyman Hilmi Tunahan 1924 yılına kadar dersiam olarak görev yapmış ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu sonrasında ticaret ile uğraşmıştır. Kemalist Rejim'in zulümlerinin artmasıyla memleketimizde Kur'an okuyacak insan kalmayacağını düşünen Süleyman Hilmi, illegal olarak Kur'an derslerine başlamış ve bu hususta uzmanlaşmıştır. Nakşibendi tarikatına mensup olan Süleyman Hilmi, 1936'da Diyanet'te vaiz olarak görev yapmış ve 1949 sonrası serbestlik ile beraber yasal kurslar ile gayesine devam etmiştir. 1951 yılından itibaren çalışmalarına hız vermiş ve 1956'ya gelindiğinde 70 kadar olan kurs sayısını 400'e ulaştırmıştır. 1959 yılında Hakk'ın rahmetine kavuşan Süleyman Hilmi Tunahan, o tarihte 1000'i aşkın kursta dini eğitim hizmeti verdirmekteydi. Görüldüğü üzere Süleyman Hilmi Tunahan'ın İslâmcı harekete katkısının büyük olmasına mukabil siyasî bir hedefi bulunmamaktaydı. Bu açıdan bakıldığında "iktidarı" hedef alıcı bir yol tutmadığını Said-i Nursî'de olduğu gibi Necip Fazıl'ı daha çok halka yönelik ve kendini koruyucu bir tarzda mücadele yöntemi belirleyerek desteklediğini söylemek sanırız yanlış olmaz. Bedahet olan bu duruma ayrıca kılıf uydurmak isteyenlere, tıkınmak hariç bir daha ağızlarını açtırmayacak şu fedâkârâne tutum bir tokat mahiyetindedir: Bilenlerce pek dile getirilmeyen ve çoğu bilenin de nedense gizlediği bir husus olarak, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Dergisi'ni yayımlaması için oturduğu evi satmış ve parasını ona vermiştir. Allah rahmet eylesin.
***
Görüldüğü üzere 1924 sonrası İslâmcı hareketler (Şeyh Said kalkışması ve benzerlerini ayrı bir kategoride görmek lazım) "iktidarı" hedef alıcı bir mahiyet belirtmekten öte, daha çok "koruyucu" bir pozisyonda kalmayı yeğlemişlerdir. Bu açıdan bakıldığında Necip Fazıl ve Büyük Doğu fikri Tanzimat sonrası İslâmcı Hareket'in ilk derli toplu mücessem bir ifadesi sayılmak gerekmektedir. Mevcut rejime karşı direkt cepheden saldırışı ve uzlaşmaya yanaşmayan tutumunun yanı sıra İslâm Âlemi'nin en büyük sıkıntılarından birisi olan "fikirsizlik" cereyanını kırıcı rolü ile kendisinden sonraki nesillerin hafızasına "iktidar" hedefini aşılayabilmiş, aşısının tutmadığı ve bir bir kuruyan ağaçların odun hâline dönüşü sebebiyle teessüre uğramışsa da, "iktidarı" ele geçirme hedefinden vazgeçmemiştir. Bu durumun en bariz sebebini de, kendisini ve fikrini "İslâmiyetin emir subaylığı" olarak görmesinde ve Altun silsile'nin 33. kolunun son halkası olan Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerine nisbetinde aramak lazımdır.
***
Necip Fazıl'ın Büyük Doğu hamlesi ardından yeşeren ortam içerisinde bir çok hareket kendisine yol bulmuş ve zamanın değişen şartları içerisinde hareket kaabiliyeti kazanmıştır. Bazısı, Said-i Nursi ve Süleyman Hilmi Tunahan misâllerinde olduğu gibi, Büyük Doğu'nun hareket tarzını halk nezdinde korumak ve aynı davanın usûl bakımından kollanılması gereken taraflarının yükünü omuzlama misyonu ile hareket ederken, bazıları da, bırakalım usûlü, "yolun kendisini" terk ederek sekülerleşmişlerdir.
Meseleyi açıcı olması bakımından bazı başlıklarla söylediklerimizi destekleyelim:

Mehmet Zahid Kotku ve İskenderpaşa Cemaati
Cemaat 1800’lü yıllara, Nakşî kolundan gelen Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretlerine dayanıyor... Uzun süre, Gümüşhanevi tekkesi cemaate ismini verdi. Mehmet Zahit Kotku'dan sonra görev yaptığı İskenderpaşa Camii tarikata ismini verdi. Kotku’nun vefatından sonra damadı Prof. Esad Coşan, Cemaat'in ileri geleni oldu ve 2001 Şubat’ında Avustralya’da trafik kazasında vefat etti. Esad Coşan'ın “Tasavvuf çekilmiş kılıca benzer” sözünü burada hatırlatalım. Esad Coşan kurduğu vakıflar sayesinde cemaati büyüttü. Bunların en etkini Hakyol Vakfı'dır; İlim Kültür ve Sanat Vakfı ile Sağlık Vakfı’nı da kurarak çalışmalarını genişletti. "Hanım Dernekleri"yle kadın örgütlenmesine yöneldi ve bu hususta da başarılı çalışmalara imza atıldı... Esad Coşan'ın hayatını kaybettiği trafik kazasının da bizce şaibeli olduğunun altını çizelim... 3 Kasım 2002 seçimleri sonrası bugünkü başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Cuma namazı için Mehmet Zahid Kotku camii'ni seçmesi de sıradan bir tevafuk değildi herhalde?

MNP ve MSP, Refah, Saadet ve Ak Parti
Necip Fazıl'ın yalın kılıç devam eden mücadelesi Büyük Doğu'nun politik arenaya tesirinin bir verimi olarak MNP 26 Ocak 1970'te kuruldu. “Milli Nizam Partisi’ni kuranlar ve ona manevi destek verenler kendilerince partiyi İslami usullere uygun şekilde kurmuşlardır. İçinde Eşref Edip, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Zahit Kotku ve bazı tarikat cemaatleri ile Nurcuların bazı ileri gelenlerinden oluşan bir şura tarafından kurulduğu iddia edilen partinin başına da Necmettin Erbakan getirilmiştir” (Necmi Uzun, Türkiye'de İslâmcı Hareket Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2011)

Türkiye kamuoyunca pek bilinmese de “Kumandan Baba” lakaplı, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun Babası merhum Muammer Şerif de partinin kurucuları arasındadır.

Kurulan parti ile ile beraber MTTB, Akıncılar ve benzeri oluşumlar kendini bu teşekkül etrafında ifade etmeye başlamış ve tabiri câizse bir güç birikmesi sağlanmıştır. Sonrasında MSP adıyla devam eden bu siyâsî teşekkül, kâh inişli kâh çıkışlı zamanlar geçirse de, 90'lı yıllarda Refah Partisi ile aynı güç birikmesini yakalayarak varlığını ispat etmiştir. 28 Şubat dönemi sonrasında Refah Partisi'nin kapatılması üzerine önce Fazilet, daha sonra da Saadet Partisi adını almış, akabinde tabanı, Tayyip Erdoğan ve ekibi etrafındaki Ak Parti'ye kaymıştır...

Hâlihazırda başbakan yardımcılığını yürüten Beşir Atalay'ın sözleri de anlattığımız mevzuyu toparlayıcı olması bakımından önemlidir:

“Üstad Necip Fazıl Kısakürek, bizim için sembol isim. Bizim tarihimizde, düşünce hayatımızda önemli rol oynayan, iz bırakan önemli bir isim. Bizim kuşağımızda emeği olan bir isim. Türkiye'de soylu, seviyeli düşünce adına, kim varsa, Necip Fazıl Kısakürek'ten pay almıştır. Bizim kendi düşünce dünyamız adına bunun aynen söyleyebilirim. Türkiye, bugün çok büyük bir değişim geçiriyor. Son 10 yıldır Türkiye, büyük bir değişim geçiriyor. Bu değişimin başında olan ekipler, bunu gerçekleştirenler, o dönemde yetişmiş olanlar, bütün birikimlerini Necip Fazıl Kısakürek'in düşüncesinden, emeğinden beslenerek bugünlere gelmiştir.

1969 yılında rahmetli Necmettin Erbakan'ın Konya'dan bağımsız milletvekili olarak aday olduğunda seçim mitingi için Necip Fazıl Kısakürek ile birlikte Konya'ya gelmiştir”

Bugün Anadolu İnsanı'nın Ak Parti'ye olan “teveccühü”nün analizini, “Amerika olmasaydı gelemezlerdi bilader” tarzı okey masası sohbetlerinde değil, buralarda aramak lazım...

Bir not olarak ekleyelim ki, neticesi itibariyle, doğrusu-yanlışları ile beraber ve bugünkü düzeni ayakta tutma çabası da buna dâhil olarak hâkim hava İslâmcıların havasıdır; hem iktidarı ve hem de muhalefeti ile herkesin kuru bir şikâyet türküsü tutturmaktan ziyade kalıcı çözümlere doğru yönelmeleri gerekmektedir. (Muhalefetten bizim kasdımız, sadece söz ile karşı çıkmak değil, iş ve eserle örneklik teşkil etme mânâsınadır. Çünkü “laf ola beri gele” demişlerdir.)

Erenköy Cemaati
Kökleri Kelâmi Dergahı’na ve Erbilli Mehmet Esad Efendi'ye dayanıyor. Esad Efendi, tekkeler kapatılınca Erbil’deki arazilerini satıp, İstanbul’a yerleşti. Erenköy’de bir köşk alarak cemaatin temellerini attı. Meşhur Menemen Vak'ası' bahane edilerek gözaltına alındı... Çok ağır hasta olmasına rağmen hapisteki zor koşullarda yaşamaya mecbur edilen Esad Efendi, kimi iddialara göre zehirlenerek yargı kararı açıklanmadan hayatını kaybetti. Mahkeme başkanı Muğlalı, Esad Efendi'nin vefat haberini mahkeme kararıyla birlikte açıkladı. Esad Efendi hakkında idam kararı verildi; ancak yaşının 65'in üstünde olması nedeniyle cezası 24 yıl ağır hapis olarak belirlendi.

Erenköy Cemaati ise Mahmud Sami Ramazanoğlu’nca kuruldu. Nakşibendi geleneği içinde, esnaf ve işadamlarını etrafında topladı. Ramazanoğlu’nun ardından cemaatin dini sorumluluğunu Musa Topbaş üstlendi. Ardından ise Osman Nuri Topbaş...

Konya’da yaşayan Necip Fazıl aşığı merhum Tahir Büyükkörükçü hoca da bu cemaate yakın isimlerden... Konya’da Erenköy Mahallesi’nde yaşamış olan ve geçtiğimiz senelerde kaybettiğimiz Büyükkörükçü bir dönem Milli Selamet Partisi milletvekilliği de yapmıştı.

Cemaat bir çok vakıf kurmuştur. Bunların önde gelenleri ise şunlardır: Ensar Vakfı, İlim ve Hizmet Vakfı ve Hikmet Vakfı, Aziz Mahmut Hüdâyî Vakfı, Murâdiye Vakfı

... Ayrıca Tasavvufî meselelerin ağırlıklı olarak işlendiği Altınoluk isimli aylık bir dergi hâlen yayınlanmaktadır. Daha çok ev toplantıları tarzlarıyla halkımız içerisinde tesirli olmuşlardır.

Işıkçılar
Işıkçılar Cemaati (veya Işıkçı Cemaati), Abdülhâkîm Arvâsî Hazretleri'nin yolunda gittiğini iddia eden Hüseyin Hilmi Işık'ın yolunda giden bir cemaattir. Hilmi Işık Kuleli Askeri Lisesi mezunudur ve emekli albaydır; çıkış noktası olarak Ehl-i Sünnet Vel Cemaat yolunu benimseyen ve bu doğrultuda hareket ederlerken, sonrasında şirazesinden çıkmış bir hareket... Damadı yine Kuleli mezunu Enver Ören'in 70'li yıllarla beraber cemaat içindeki etkinliği artmış ve “Işıkçılar”, ilk önce “Hakikat”, sonrasında “Türkiye” gazetelerini neşretmişlerdir. TGRT televizyonu ile Kemalist yapıyı nasıl korudukları, İHA haber ajansı ile Müslümanları nasıl fişledikleri meşhurdur... İhlas Holding'e dönüşmeleri ile Müslümanların paralarını iç etmeleri TGRT'de Gülben Ergen'li Seda Sayan'lı programların başlamasıyla eşzamanlıdır...

Üstad Necip Fazıl'ın “Biz hohlaya hohlaya buz dağlarını erittik; şimdi ortalık çamurdan geçilmiyor” tasnifinin içine giren bir hareket olmaktan öte bir kıymetlerinin kalmadığını ayrıca söylemeye ne hacet?

Bu yapı bir yanıyla da, bu yazıda ayrı ayrı ele almadığımız tüm mizaç ve hareketlerin, akamete uğrayanların bir prototipidir.
***
İsmini saydığımız yahut saymadığımız her cemaat ve yapının esasta bütün bir dâvânın tek'e bağlı kolları olarak görülmesi gerekiyor. Burada kıstas tabiî ki, Ehli Sünnet Vel Cemaat Yolu'nun gözetilmesi ve bunun dışındaki her hareketin, reformisti ve şucusu -bucusu ile birlikte çöpe atılması, bu dâirenin dışında sayılması gerekiyor.

Yazımızın ana mevzuuna binâen hatırlatırsak, buraya kadar saydığımız ve “İslâm” dairesine giren bütün hareketler " iktidarı" hedef alıcı olmaktan ziyade koruyucu, kollayıcı, toparlayıcı üç usûlden birini tercih üzerinden hareket etmişlerdir. Siyâsî partiler ise her ne kadar “iktidarı hedef alıcı” bir çehre belirtseler de, aşağıdaki başlıkta önemini vurgulayacağımız sebeblerden ötürü nihâi gayeye varamamışlardır. Fakat, netice olarak şu tesbit gayet alaka çekicidir:

"Tüm çatışmalarına rağmen İslamcı hareketin bir puzzle (yapboz) gibi işlediğini görmekteyiz. Adeta gizli bir el, İslamcı aktörlerin görev dağılımını yapmış gibidir." (Necmi Uzun, Türkiye'de İslâmcı Hareket Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2011, sayfa 241)

İBDA ve Salih Mirzabeyoğlu
Necip Fazıl ve Büyük Doğu'nun Türkiye'deki İslâmcı hareket açısından ehemmiyeti zannediyoruz buraya kadar aktardıklarımız içerisinde anlaşıldı.. Bu açıdan Necip Fazıl kadar önemli olan ve yine İslâmcı Hareket'in zaman içerisindeki dönüşümünü görmek açısından da bakılabilecek bir isim olarak Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA fikriyatı'ndan bahsetmek istiyoruz.

Necip Fazıl'ın Büyük Doğu ile getirdiği ve zamanın ruhunu yakalayıcı fikirler her ne kadar halk içinde büyük bir sevgiye neden olsa da, aynı durumu fikirlerine katılan yakın çevresi için söyleyemeyiz. Fikirlerinin tam mânâsı ile kavranamamış olmasının sebeblerinden birisi de baskıcı Kemalist rejim'in ördüğü duvarların Büyük Doğu tarafından gedikler açılarak delinmesinde aranabilir; çünkü, sonrasındaki serbestlik, fikrin kavranılması gereken yerde benliklerin köpürmesine ve bir nevî asi çocuk hesâbı babalarını reddedici bir psikolojiye dönüşmüştür. Kanatlarının güzelliğine bakan bir kaç kelebek, güzelliğin asıl sahiplerinin kendi olduklarının vehmi ile kısa bir ömür sürmüşler, diğerleri ise tırtıl olmaktan öte bir keyfiyyet belirtmemişlerdir. İsim, grup adı vermeden bütün bir şekilde ifade edersek, hiçbiri "karar alma mekanizmasını, yani iktidarı" hedef alıcı Büyük Doğu Fikri'ni özümseyememiş, haricen de bir metod geliştirme zahmetine girmeyip bir kaç kısık ses olarak tarihin tozlu sayfalarında kalmışlardır. Zaten Necip Fazıl da bu durumu "Büyük Doğu'nun düşük çocukları" diye niteler...

İşte Salih Mirzabeyoğlu, bu psikolojik açıdan bunalımlı ortamın içinde sağlıklı bir şekilde Büyük Doğu'yu incelemiş, prensiplerini detaylandırmış ve üstüne de "İslâm'a Muhatab Anlayış"ın fikrini İBDA ile örgüleştirmeyi başarabilmiştir. Nitekim Necip Fazıl Kısakürek de kendisini "40 senedir bu mayayı elde etmek için uğraştım, şimdi ise sendeki mücerret fikir istidadından şikâyet ediyorum. Ben mücerretler adamı, bugüne kadar mücerret fikir istidatsızlığını tenkid ederken, ilk defa birinde mücerret fikir istidadını tenkid ediyorum. Bugüne kadar bunu (.....) dahil, hiç kimse için söylemedim. Sen benim için yazıyorsun; anlamazlar." (Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, Arka kapak tanıtım yazısı) diyerek Mirzabeyoğlu'nun kendisi için neyi ifade ettiğini belirtmiştir.

Bu açıdan bakıldığında Mirzabeyoğlu'nun bugün 58 eseri ve İslâmcı Mücadele'ye aşıladığı zihnî ve pratik katkılar ile "karar alma mekanizmasını, yani iktidarı" hedef alıcı çizgisini hiç değiştirmeden sürdürmesi onun ve hareketinin aslî rengidir. Çünkü bugün, "Türkiye’de belli parametrelere dayanarak yükselen İslâmcı aktörlerin belli bir süre sonra değişime uğrayarak ya piyasadan çekildiğine ya da marjinalleştiğine tanık olmaktayız. Çok önemli bir başka özellikleri ise kendileri değişirken dayandıkları toplumsal tabanı da dönüştürmüşlerdir." (6) Mirzabeyoğlu'nun fikir ve çizgisinden taviz vermeyişi, kendi tabanının diğer hareketler gibi dönüştürülmesine müsaade etmeyişi, bu sebebten ötürü hâlen mevcut rejim eliyle cezâevinde tutuluyor olması, iktibas ettiğimiz şu satırlarla beraber herhâlde daha net anlaşılıyor?

"Değişim Yolunu Belirlemek" Üzerine...
Buraya kadar söylediklerimizden sonra asıl mevzumuza geçebiliriz.

İlk başta akla şöyle bir suâl gelebilir: "Niçin?"

Salih Mirzabeyoğlu bu durumu sarih bir biçimde izâh eder: "Hayata hâkim kılınmak istenen bir düşünceye mensup olanların, bunun tabiî bir sonucu olarak iktidara talip olduklarını söylemeye gerek yok. Öyleyse 'iktidar ve düzen değişimi nasıl gerçekleştirilecek?' sorusunun muhatabıyız..." (7)

Değişim Yolları'nı tek tek izah eden Mirzabeyoğlu, Düzen Değişimi mevzuunda faaliyet gösteren herkesin "nasıl" sorusuna cevap bulmaksızın faaliyet göstermesinin "şuursuzluk" olduğunu söyler. (8) Ve ardından bu değişim yollarından hangisinin niçin tercih edildiğinin "tutarlı bir şekilde" (9) izah edilmesi gerektiği üzerinde durur. Bütün bu izâh ve suâllerinin ardından ise değişim yollarını şu şekilde hülasa eder:

a) Askerî Darbe.

b) Hukûkî Yoldan Gelme ve Darbe Yapma.

c) Halk İhtilâli.

Bu belirlenen üç değişim yolunu da nitelikleri bakımından kısaca izah eder.

Bu sarih izâhının ardından ise "değişim mevzusundaki belirsizliklerin sebebi"ni "bu mevzuun başka mevzuların yedeğinde ele alınmasındandır; oysa her mevzu, kendi şartları, usul, metod, kural ve araçlarıyla tartışılır..."(10) diyerek açıklar.

Bunun ardından, açıkladığı sebeblerin ise "ihtilâlin oluş tekniği" ile etrafındaki meseleleri kapsadığını ekler.

"Değişim Yolunu Belirlemek" meselesinin en mühim ve açıkça izâh edilen tarafı ise, belirlenen değişim yollarının tahlili üzerinedir. "Birinci yolun kapalı olduğunu ve ikinci yolun da 'güç' işi olduğunu söylemeye kalkarsak, limonu görmeden tadından tanımak gibi bir tabiîlikle (temel hareketi) belirtmiş oluruz!.." (11) diyerek c) şıkkını, Halk İhtilâli'ni işaret eder. Tabii bu şıkta karar kılınmasını sağlayan tecrit, diğer iki unsurun yekten devre dışı bırakılmasını iktiza etmemektedir. O sahaların da, iktidarı hedefleyen bir hareketin istismar hedefleri olduğunu eklemeye bilmem gerek var mı?

Görüldüğü üzere stratejisini net bir biçimde ifade ederek, Allah ve Resûlü'nün davasına sahip çıkılması noktasında nelerin nasıl yapılması gerektiğini ve fikriyatının gayesinin "Temel Hareketi"ni, hedef kitlesini ve varmak istediği yeri böylece anlatır.

Yazının başından beri söylediklerimizi bütünleyecek ve Salih Mirzabeyoğlu'nun belirlediği "değişim yolu"nun ehemmiyetini gösterecek şu satırları buraya almak istiyoruz: "İmâm-ı Rabbâni’nin açtığı çığır bir bayrak yarışı halinde daha sonra gelen kolbaşı Mevlana Halid, Seyyid Taha, Seyyid Fehim ve Esseyyid Abdulhâkim Arvasî eliyle Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’na varır. Dava tek: Ehli Sünnet Vel Cemaat. Ve bunun için 'Topluluk Hakikati'ni pırıldatmak ve toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’yu yerleştirmek' İBDA’nın Sünnet ve Cemaat ehline eklenen bir halka olması ve Büyük Doğu’nun yürüyen hali olması, ikinci bin yılın yenileyicisinin yoluna sımsıkı perçinli oluşu…

Sünnet ve Cemaat ehline çağımızda eklenen halka olmazsak, geçmişle bağımız kopar ve günümüz insanına bir şey söyleyemeyiz. İşte BD -İBDA İslâma Muhatab Anlayış’ı hem kuru kuruya 'Ehl-i Sünnetiz!' demekten öte Kurtuluş Yolu’na nasıl ekleneceğimizi ve bu ölçülere bakışın 'ölçülendirme ölçülerini' verici, dil ve diyalektiğimizdir."(12) İktibas ettiğimiz bu satırlar içinde geçen "'Topluluk Hakikati'ni pırıldatmak ve toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’yu yerleştirmek" ifadesinin altını çizelim.

Netice
Belirlenen değişim yolunun açıkça izâh edilmiş olması, sanırız, "bunun dışında hiçbir hamle ve gayret olamaz" demek mânâsına da gelmiyor; fakat, belirlenen yoldan gitmektense başka yollara tevessül edilmesi hem vakit kaybı ve hem de (bağlı olanlar için) bağlı olunan fikrin stratejisine aykırıdır. Aykırılıklar çoğu zaman bir sanat eserinde yahut laf dinlemez çocukların annelerine karşı aldığı tutumlarda hoş görülebilir; fikrin görmezden gelinip her şeyin kuru bir mazi edebiyatına bağlandığı yerlerde değil.

Bugün "Yürüyen Büyük Doğu:İbda"nın belirlediği stratejiler dışında hareket eden şahıs, grup vs. tüm İslâm tandanslı hareketler (buna siyâsî partiler de dâhildir) bizce şu doğru tesbitlerin çerçevesi içerisindedir: "bu sorunu hangi referanslarla çözecekleri konusunda kararsız ve tutarsız olduklarını göstermektedir. Dönüşen İslâmcılar; global ekonomik veriler, Türkiye’nin büyümesine olan katkıları, AB sürecinde elde edilen mesafe ve dış politikada geliştirdikleri açılımlar gibi söylemler kullanarak başarılı olduklarını savunuyorlar. Halbuki İslâmcılık, Batı ile entegrasyonu reddeden, antiemperyalist ve antisiyonist karşılığı olan bir ideolojidir; etnik ve bölgesel kimlikleri tanımaz ve ulus yerine ümmet kavramını esas alır. Bireysel İslâmi yaşam yerine toplumsal İslâmi yaşam biçimini benimser. Ayrıca İslâmcılık, küresel güçlere karşı koyar ve dünyada Müslümanlara yapılan zulümlere kayıtsız kalmaz. Gelinen noktada Türkiye’li İslâmcıların bu dinamiklerini yitirdikleri görülmektedir."(13)

Dipnotlar 
1- Salih mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl "Kavganın içinden", İBDA Yay. İstanbul 2008, sayfa 41.
2- Necmi Uzun, Türkiye'de İslâmcı Hareket Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2011
3- Necmi Uzun, Türkiye'de İslâmcı Hareket Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2011, sayfa 67.
4- Necmi Uzun, Türkiye'de İslâmcı Hareket Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2011, sayfa 67.
5- Necmi Uzun, Türkiye'de İslâmcı Hareket Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2011, sayfa 66.
6- Necmi Uzun, Türkiye'de İslâmcı Hareket Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2011, sayfa 242.
7- Salih mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl "Kavganın içinden", İBDA Yay. İstanbul 2008, sayfa 40.
8- Salih mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl "Kavganın içinden", İBDA Yay. İstanbul 2008, sayfa 40.
9- Salih mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl "Kavganın içinden", İBDA Yay. İstanbul 2008, sayfa 40.
10- Salih mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl "Kavganın içinden", İBDA Yay. İstanbul 2008, sayfa 41.
11- Salih mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl "Kavganın içinden", İBDA Yay. İstanbul 2008, sayfa 41.
12- Kâzım Albay, İmâm-ı Rabbânî'nin Yolundan Gitmek, Baran Dergisi 358. sayı.
13-Necmi Uzun, Türkiye'de İslâmcı Hareket Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2011, sayfa 242.

Yararlanılan Kaynaklar:
Salih mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl "Kavganın içinden", İBDA Yay. İstanbul 2008
Salih mirzabeyoğlu, Kültür Davamız -Temel Meseleler-, İBDA Yay. İstanbul 1993
Uludağ Sözlük
Ekşi Sözlük
Hürriyet Gazetesi Arşivi
Sabah Gazetesi Arşivi

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.