03.08.2001, 19:39

Devlet Modelleri ve "Başyücelik" Modeli; Tek Yürek, Tek Millet

"Başyücelik Devleti-Yeni Dünya Düzeni"(1) adlı eseri okuyan sol görüşlü biri kitabın bazı sayfalarına kurşun kalemle kendince eleştiriler yapmış. Bu eleştirileri vesile kılarak, “Başyücelik” modelinin ne olduğu ve ne ol­madığı üzerinde biraz durmak ve şu­ur seviyemizin el verdiği ölçüde bu model üzerinde düşüncelerimizi belirtmek istiyoruz.
Herşeyden önce şunu belirtelim: “İslâm’da idare şekli yoktur, idare ruhu vardır!” ölçüsünce, “Başyücelik Devleti” modeli, daha öncekilere benzemeyen, diğer sistemlerin fazi­letlerini içinde barındırıp yanlışlarını dışlayan ve çağımızın ihtiyacına ce­vap veren yepyeni, en ileri ve en akıllı bir modeldir. Üstad Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü’nde işlediği ve “Büyük Doğu İdeolocya Örgü- sü’nün” işleniş gayesini, mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu Başyücelik Dev­leti adlı eserinde meseleler içerisinde açmıştır. Zıdlarını tahlil masasına ya­tırarak, pratik ve eleştirel bir yol izle­yerek, “Neden Başyücelik Devleti?” sorusuna en tutarlı cevaplar ve izah­lar getirmiştir.
Aslında dünyada demokrasi kılıfı altında acımasız bir oligarşi hüküm sürmektedir; Sovyetler’in çökmesin­den sonra tek kalan Hristiyan-Yahudi Batı Oligarşisi... Niçin demokrasinin olamayacağı ve kendi içindeki çelişkilerle beraber eleştirisini de bu­lacağımız bu kitapta, pratikte yaşadı­ğımız çıkmazların ve bunalımların iç yüzünü veren tahlillere ve çözüm önerilerine de rastlamaktayız. Avru­pa Birliği’nin ve Demokrasi dayat­malarının ne derece, ne sinsice bir kö­leleştirme olduğunu da. Batı’nın hile­li tezlerini ve sömürgeleştirme siya­setlerini ve nasıl bir “Haçlılar Seferi” zihniyeti taşıdığını da... BM Teşkila­tının nasıl bir “Domuzlar Diktatöryası” olduğunu da... Ve bizim siste­mimizin bütün bunlara uzaklığını da... Ve Başyüce’nin nasıl bir remz olduğu ve bu modelin insanın insana köleliği rejimlerinden ne kadar uzak ve zıt olduğunu da... Bizdeki nizam, otorite ve cemiyet birliği kavramala­rının, totaliter rejimlerden ayrı oldu­ğun da... Ve soruyor(uz):
-"Yahudi-Hristiyan karması Or­tak Pazar’a (Avrupa Birliği), her hak­kını onlara bırakmış bir sığıntı olarak giren Türkiye’de bu inceliği seçebile­cek gözler acaba kaç tanedir?” (2) “İnsan hakları bir iç rejim me­selesi değildir” diyerek bunu sömü­receği ülkelere müdahele için kulla­nan sahtekâr Batı, Çeçenistan mese­lesinde ise, “Çeçenistan Rusya’nın iç işleridir” diyerek demokrasiyi ve in­san haklarını ne için kullandığını tek­rar göstermiştir.
Bu hususta eserden iki tesbit: “Batı yönünden, kendi arala­rındaki dalaşmada (kendilerini de yıkıma götüren) umumî hesaplaş­ma yerine işi birbirine tesir eden dişliler üzerinde eriterek asgariye indiren demokratik rejim, Batı dı­şında kalan İslâm ülkeleri ve 3. Dünya ülkeleri için çukulatayla kaplanmış bir zehirdir.” (3)
“Batı toplum ve yaşayışının içinde doğan demokrasi, yine bu toplum ve yaşayışının ayrılmaz parçası sömürgeciliğin uzantısı olarak ihraç edilirken, ulaştığı menzil boyunca “altı kaval üstü şiş­hane” oluşumlara vücut vermekte­dir; ve bu hâl hem onların demok­rasi adına müdahele hakkını do­ğurmakta hem de dolaylı yoldan bolca imkân sağlamaktadır.” (4)
Kitabı okuyan kişi, “İktidarın kaynağı” mevzuunda, “demokratik, faşist ve sosyalist rejimler arasında bir fark olmadığı” tesbitini içine sindirememiş olacak ki, soru işareti koymuş... Tesbit şu:
-"İddialarına göre düşünürsek, demokratik, faşist ve sosyalist rejim­ler arasında ayrılık “İktidarın toplum­dan gerçek kişilere geçmesine ilişkin hukukî ve politik” usûllerdedir; yani bu rejimlerin birbirlerini tariflerinde­ki ayrıldıkları nokta, iktidarın kayna­ğının ne olması gerektiği değil, yü­rürlükteki hukukî ve politik usûllerle toplum hakimiyetinin sağlanıp sağ­lanmadığı noktasındadır.” (5)
İktidarın kaynağının doğru izah edilemediği yerde, meseleler ortaya çıkmaktadır. Bu, Mutlak Fikrin Ge­rekliliği noktasına çıkar... Sistemle­rin çıkmazı da burada zaten... Sınırlı müşahede ve tecrübe verileriyle elde edilen bilgilerle “Mutlak Prensipler” bulanamaz; ve iktidarın kaynağı da tutarlı izaha kavuşturulamaz... Mese­lelerin gelip dayandığı nokta olan “Mutlak Fikir” şartının, “sürekli kısır bir döngü. Her zaman herkes aynı şe­yi savunamaz, arayış süreklidir.” di­ye anlamayanlara, bir birinin yanlışı­nı çıkarma okulu olan felsefeyi misâl gösterebiliriz. “Mutlak Fikir” şartı olmayınca, mihraksız tümevarımın zaafiyetiyle malûl felsefeler çıkmak­ta ortaya... “Arayış süreklidir”, fa­kat bir birinin yanlışını göstermekten öte bir mânâ ifade etmeyen başıboş arayış değil, Mutlak Fikre bağlandık­tan sonra sürekli arayış vardır bizde... İnsan ne aradığını bilmezse, ne bulduğunu da bilmez zaten...
Demokrasi mevzuunda “önemli” ve “doğru” notu düşülen kitaptan iki ayrı cümle:
“Demokratik siyasi hayatın ço­ğulculuğu içinde, bu çoğulculuğun gerekliliği olarak, hürriyetçi düze­ni ortadan kaldırmak isteyenlere, bu hakkı tanımak gerekir mi?” (6) Ve demokrasi için “Ön Eleştiri” bahsinin sonundaki cümle:
“İşin bütün özü şudur ki, bütün lafazanlıklar bir yana, demokrasi kendini iptal edecek olan fikir akımlarına ve siyasi kuvvetlere karşı telkin gücüne dayanmayan- cebrî müeyyidelere dayalı- bir ko­ruma durumuna geçtiği an, de­mokrasi diye birşey yoktur...” (7) Ve bizim Hakk derken ve Halk görüşümüz, demokrasi sahtekârlığı değil, gerçek hürriyettir:
“Bize gelince... Biz, halka yaltak­lanarak iktidar koltuğuna kurutanlar­la değil, halkı HAKKA inandıran, kendisiyle beraber onu inandığına esir eden hakimiyete tutkunuz, haki­kate esaretin insanlığına.”
-”Hakk’a teslim ol, hürriyete ka­vuş!” (8)
Batı’nın ve Amerika’nın üflediği, “hürriyet, demokrasi, insan haklan, Yeni Dünya Düzeni, Avrupa Birliği” gibi kavramların ne kadar boş ve al­datmaca olduğu ve bunların nasıl bir sömürgeleştirme aracı olarak bizim gibi ülkelere dayatıldığı açık açık ve pratik delilleriyle gösterilmiş bu eser­de. “San Fransisco diktası ile gelen hürriyet”in ne mal olduğu ve hoş­görü masallarının nereye kadar ve ni­çin olduğu da...
“Yüceler Kurultayı”, vatan ileri gelenlerinden en layıklarına “Yüceler Kurultayı’na namzet” ünvanı altında, sayı ile kayıtlı olmayarak, manevi bir derece verir. En büyük kıymet ve mükafat olan bu derecenin sahibi, hiçbir temsil hakkı olmaksızın, dere­cesine her an liyakât belirtmekte de­vam eder. Bu dereceye en küçük bir liyakâtsızlık, sahibini, “Yüceler Kurulutayı’na namzet”lik hakkından dü­şürür. “Yüceler Kurultayı, yeni azâsını bu namzetler arasından seçer.” (9) Yukardaki paragrafın yanına dü­şülen şu eleştiri notu ise, “manevî ile­ri gelenler”den zenginleri anladığı görülmektedir: “Yani halkın hiç şansı yok. Hep zengin ve ileri gelenlerin önü açık.”
Bir kere şunu vurgulayalım ki, “Başyücelik” modelinin ileri gelenleri, üs­tün idrak soyluları, fikir çilekeşleri­dir. Maddi zenginlikle de hiçbir ilgisi yok bunun. “İslâm inkılabının istinad edeceği sınıfsız sınıfı, her sınıftan üs­tün insanlar sınıfını hedef tutacaktır.” Bu modelde, “Başyüce” kimdir? Eserden işaretleyelim:
“Başyüce”, kaba ve umumî mâ­nasiyle her hangi bir devlet reisi de­ğil, derin ve girift, içtimaî bir remzdir. Bir timsâl...”
“Başyüce” bahsinde “isabetli” notu düşülen paragrafı ise aynen alı­yoruz:
“Cemiyetin hangi sahada olursa olsun, en dertli ve ıstırablı unsuru, “Başyüce”yi kendisi kadar dert ve ıstırab içinde olup olmadığını ve derdi­nin çaresini elinde tutup tutmadığını anlamak bakımından her an hesaba çekmeye muktedir, kanunî bir imkan sahibi olacaktır. En küçük suistimale karşı, cüret edicisine en büyük cezayı davet edecek olan bu imkân, her va­tandaşın evinde keyf için çekilmesi yasak bir imdat işareti koludur.” (10)
Her yıl toplanacak “Halk Divanı” ile yöneticilerin hesaba çekileceğini belirttikten sonra, İslâm tarihinde sayısız örnekleri olan bir adalet tab­losunu eserden verelim:
-"Meselâ, sokağa tükürmek, “Yüceler Kurultayından çıkacak bir zevk ve terbiye yasasına göre suçsa, bunu yapacak ve “Başyüce” ile bir “yüce”yi, bir hükümet reisini veya çöpçüyü bir tutar.” (11)
Bir de TC adalet(!) sistemini düşünelim! Kanunun uzanamadığı yerde yaşayan TC’nin balkondaki yiyicileri nerede, Fatih Sultan Mehmed’in mahkemedeki boynu bükük tavrı nerede?
“Bütün hükümet manzumesi, en büyük mümessilinden en küçüğüne kadar onun (Başyüce) adına işgörür” cümlesinin yanına, “neden halk adına denmiyor?” diye itiraz notu düşülmüş... Halk adına diye diye bu kadar halk istismarı yetmedi mi? Mühim olan laf değil, işin muh­tevasıdır; artık bunu anlayalım... Halk adına diyenler ne zaman halka sordu ki?.. Zaten herkes halk adına yapıyor?!!
“Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır.” hük­münün altına “neden?” diye yazıl­mış. Çok kısa cevap verirsek: Baş­yüce halkın vicdanıdır da ondan!.. Bir timsâl olduğunu söylemiştik... Aynı zamanda kaza ve icra da onun adına iş görür. Yasama organı olan “Yüceler Kurultayı”nın, kendi azası içinden Başyüce’yi seçtiğini de belir­telim. Aynı kök ideolocyaya bağlı bir millet ve milletin en ileri, en seçkin, en ehliyetli ve en yücelerinden oluşan “Başyücelik” modeli...
“Başyücelik” modeli tek yürek, tek bilek, tek millettir!..
 
Kaynakça:
1-11: Salih Mirzabeyoğlu. Baş­yücelik Devleti. İBDA Yayınları.
Yeni Nizam Dergisi Sayı 3 Ağustos 2001
 
Yorumlar (0)
29
parçalı bulutlu
Namaz Vakti 25 Haziran 2022
İmsak 03:25
Güneş 05:26
Öğle 13:12
İkindi 17:12
Akşam 20:47
Yatsı 22:39
Günün Karikatürü Tümü