Görüş: BD-İBDA ve diğer İslamcıların kısa mukayesesi

Bu hareketin kurucusu olan Salih Mirzabeyoğlu, Üstad’ı Necip Fazıl’ın kurduğu Büyük Doğu ideolojisi üzerinde İbda ideolojisini kurmuş ve her iki ideolojiyi tek bir bünye haline getirmiştir. Tek başına İbda, Büyük Doğu’yu da içine alır, o yüzden İbda denildiğinde Büyük Doğu-İbda anlaşılır. Bu ideoloji tamamıyla ehli sünnet itikadı üzerine inşa edilmiş bir dünya görüşüdür.

Görüş 02.10.2022, 20:38 10.10.2022, 11:26
Görüş: BD-İBDA ve diğer İslamcıların kısa mukayesesi

Büyük Doğu-İbda ideolojisi, “İslamcı” diye adlandırılan kesim içinde yurtdışından ithal edilmemiş tek orijinal fikir hareketidir ve İslamî bir diyalektik ve dünya görüşü sunmasıyla benzersizdir. Bu hareketin kurucusu olan Salih Mirzabeyoğlu, Üstad’ı Necip Fazıl’ın kurduğu Büyük Doğu ideolojisi üzerinde İbda ideolojisini kurmuş ve her iki ideolojiyi tek bir bünye haline getirmiştir. Tek başına İbda, Büyük Doğu’yu da içine alır, o yüzden İbda denildiğinde Büyük Doğu-İbda anlaşılır. Bu ideoloji tamamıyla ehli sünnet itikadı üzerine inşa edilmiş bir dünya görüşüdür.

Cümle İslam aleminde ve Türkiye’de benzersiz olan İbda karşısında bütün İslamcı hareketler az çok veya komple Batılı modernist zihniyetin etkisi altında kalmış olduklarından akıbetleri hiç de iyi olmamıştır. Ayrıca hiçbiri dünya görüşü çapında bir ideoloji yahut siyaset ve idarede maslahatı sağlayacak basit bir tatbik fikrine sahip olmadıklarından dolayı hem fikrî planda hem de toplumsal alanda büyük iddialarına mukabil büyük başarısızlıklara uğramışlardır.

Kendi hayal ettiği dünyayı kurmak için köktenci bir anlayışla hareket eden İbda Mimarı Mirzabeyoğlu, tamamıyla Üstad Necip Fazıl’a ait olan Büyük Doğu ideolojisine bağlıdır. Osmanlı’nın aristokrat denebilecek bir ailesine mensup olan Necip Fazıl, iki dünya savaşı arasındaki dönemde esen modernizm kasırgasına son derece muhalif genç bir şairken Nakşibendi Şeyhi Abdülhakim Efendi ile tanışır ve derhal ona intisab eder. Hemen akabinde modernizm ve materyalizme karşı bir tür “Türk Kafka’sı” olmayı terk ederek, baştan sona hayatın her sahasını kapsayacak İslamî bir dünya görüşü inşa etmeye soyunur.

Onun ortaya çıktığı döneme şöyle bir bakalım: Bilindiği gibi o dönemde akıl ve makinenin dinî yaklaşımlara karşı maddi üstünlüğü söz konusuydu. Bilim ve akıl sayesinde her şeyin daha iyiye gideceği genel kabulü vardı. Dinlerin akıl karşısında yenilip çürüğe çıktığı konuşulmaktaydı. Özellikle pozitivizm, materyalizm ve komünizm gibi birbiriyle akraba kavramların zihinlere hakim olduğu o dönemde, Batı karşısında yenik düşmüş milletler ve kolonyalist hakimiyet altındaki halkların entelektüelleri arasında bu tarz fikirlere yakınlık revaçtaydı. Bu sayede Batı’yla iyi geçinebileceklerini veya Batı’ya galip gelebileceklerini düşünmekteydiler. Haliyle kendi dinlerini ve geleneklerini, değiştirilmesi yahut ortadan kaldırılması gereken objeler olarak kabul etme noktasına geldiler. Dolayısıyla bu insanlarla kendi milletleri arasında kaçınılmaz olarak çatışma çıktı. İşte bu yüzden Batı karşısında devlet çapında mağlup olmuş halkların fikrî zeminde de yenilgisi yine kaçınılmaz bir sonuç oldu.

Türkiye üzerinden devam edersek; ilk selefîler olarak sayabileceğimiz, Namık Kemal gibi isimlerin yer aldığı Genç Osmanlılar, Carter Findley’in tabiriyle çocuksu ve kopyacı bir hareket olarak İslam’ın ilk devirlerindeki istişare örneği üzerinden Meşrûtî idare tesisi idealiyle ortaya çıkmışlar ve başarısız olsalar da bu halleriyle sonraki JönTük hareketine öncülük etmişlerdir. Genç Osmanlılar gibi pasif olmayan ve Fransız devriminin Jokebenlerini örnek alan Genç Türkler, “gelenekçi” II. Abdülhamid’i yıkmayı çok zorlanmadan başardılar. Sonrasında cumhuriyet rejiminin kurucu kadrosunun da içinden çıkacağı Genç Tükler, kurdukları yeni rejimin ikamesi esnasında din ve gelenek ekseninde Anadolu halkıyla çatışmıştır. Fiziksel olarak Anadolu’nun yenilgisiyle biten bu çatışma, fikrî zeminde asla sona ermemiştir. O dönemlerde -sonrasında da- dine yönelik taarruz yahut tenkidlere cevap vermeye çalışan insanlar çıkmıştır. Said Nursî’nin çok çaba sarf ettiği bu alanda Batıda da aynı şekilde kilise mensupları benzer tarzda cevap vererek din ve yaratıcı zarureti üzerinden materyalist fikirlere karşı dursalar da hayatın her alanında galip gelmiş olan modern dünyanın, makine mamûlü dünyanın karşısında bir tür Kafka gibi reaksiyoner olmaktan öteye gidemediler. Gerek Batı dünyası içinden benzer kişilerin, gerekse Batı’ya yenilmiş milletler üzerinde Batılı fikirlerle hakim olmuş rejimlerin kurulu olduğu ülkelerde düşman fikirlere karşı duruş sadece karşı olmaktan ibaretti. Yeni bir dünya görüşü ortaya koymak yerine sadece felsefî tartışmalar seviyesinden öteye gidemiyorlardı. Mesela Batı’da Aydınlanma Çağı’nın fikir babaları mülkiyet hakkı, laiklik ve demokrasi gibi alternatifler teklif ederken, yine mesela Türkiye’de ve İslam coğrafyasında Müslüman kesim, daha dindar yaşayarak problemlerini halledebileceklerini, böylece Batı’yı ve Batı’ya müzahir hakim rejimleri yenip değiştirebileceklerini zannediyordu ve bu halleriyle de karşı oldukları rejimleri haklı çıkarmak durumuna düşüyorlardı.

Üstad Necip Fazıl, üstte saydığımız yetersiz muhaliflerden ve karşı olduğu fikirleri karşı tarafın diyalektiğine bağlı kalmaktan dolayı yaşatan kopyacı muhaliflerden tamamen farklıdır. Hiçbir şekilde ehli sünnet dairesi dışına çıkmayan Üstad, topyekûn hayatın her sahasını kapsayan İslamî bir dünya görüşü inşa etmek gerektiğini iddia etmiş ve bizzat bunu da tabiri caizse bir tür proje gibi ana hatlarıyla yazıp ortaya koymuştur. Umumiyetle şair olarak tanıtılan Üstad Necip Fazıl’ın şairliği de bu bağlamda değerlendirilmelidir ki, kendisi de bunu böyle görmüştür. Eserlerinin merkezine koyduğu “İdeolocya Örgüsü”, kurduğu dünya görüşünü esas ve usul çerçevesiyle açıklayan kitabıdır. Hem kendi diyalektiğini açıklar, hem de buna bağlı olarak projesini sunar. “Başyücelik Devleti” adı altında takdim ettiği rejim, tamamıyla dinî esaslara bağlıdır, demokrasiyle yönetilmez, militarist ve emperyaldir, Kanun koyucu “yüceler meclisi”, üyelerini seçme ve yenileme işini kendisi yerine getirir. Devlet kontrolü ve müdahalesi gayet yaygındır. Kaba şekilde sınıflandırmaya alışmış insanlar nazarında kısmen faşist ve otoriter rejimlere benzetilse de, bu tamamen yanlıştır. Çünkü İslam’da zaten yöneten ve yönetilen arasında aynı inanç esaslarına bağlılık sürdüğü müddetçe adalet, biat ve itaat şart olduğundan, elmayı armutla tarif eder gibi bir yanlışa düşüp Üstad’ın projesini çizdiği rejimi bir tür faşizm veya otoriteryanizm olarak görmek yersizdir. Onun teklif ettiği düzen, İslam esas ve geleneklerine uygundur.

Parça mevzular yerine bütün bir bina inşası üzerinde çalışan Büyük Doğu Mimarı’nın çizdiği rejimin uygulanabilirliğini isteyen tartışabilir. Önemli olan onun İslam ideali etrafında sistem kurma, ideoloji tesis etme çabasıdır ki, bu yaptığı onu diğer “İslamcı” kesimden yani reformculardan, selefîlerden, ateizme ve evrim teorisine cevap vermekle uğraşanlardan, çok ibadet ederek dünyayı kurtarmak gibi iddia sahiplerinden farklı ve üstün kılar. Üstad Necip Fazıl hem bir Rönesans başlatmış, hem de o Rönesans’tan mukadder olarak talep edilmesi gereken somut modelini çizmiştir. Rönesansın yeniden doğuş anlamı ve Büyük Doğu ismine kendisinin yüklediği manalardan olan “doğum” bir arada düşünüldüğünde Üstad’ın İslam dininde mevcut olan “dinde yenilenme-tecdîd” misyonuna soyunduğu anlaşılır. İbda Mimarı Mirzabeyoğlu’nun tarifiyle yaptığı budur. Örnek olarak İmam Gazalî de kendi döneminde tecdîd misyonunu yerine getirmiş bir kişi olarak kabul edilir. Onun dönemi Batı literatüründe de “Sünnî Rönesansı” olarak adlandırılmıştır.

1943 yılında yayınlamaya başladığı Büyük Doğu mecmuasıyla CHP iktidarına yani doğrudan cumhuriyet rejimine hücum eden Üstad Necip Fazıl, Adnan Menderes’i adeta ölümüne desteklemiştir. 60 darbesine kadar Menderes’i destekleyen ve darbe olacağı hususunda da açıkça ikazlar yapan Necip Fazıl, darbe sonrasında da DP’nin devamı olan Adalet Partisi’ni desteklemiştir. Her iki partiye verdiği destek, dikkatli okununca anlaşılacağı üzere muhataplarını CHP’ye karşı kışkırtma maksadı taşımaktadır. Süleyman Demirel’den beklediğini bulamayınca parti kurma fikrini ortaya atan ve bu maksatla arayışlara giren Necip Fazıl, Necmettin Erbakan’a onay vermiş, ama 1973 genel seçimlerinde büyük oy alan MSP’nin CHP’yle koalisyona girmesi yüzünden Erbakan’ı istediği yöne çekmek için sürekli tenkid etmiştir. Her şeye rağmen MSP’den istediğini alamayınca 1977 yılında MHP lideri Türkeş’le yakın temasa geçmiştir. Şüphesiz bu temas CHP ve onun şahsında rejimi devirme maksadına yöneliktir. Nitekim Taha Akyol kendi şahitliğiyle Necip Fazıl’ın Türkeş’e “hükümet darbesi yapalım” şeklinde teklifte bulunduğunu ve Türkeş’in bunu reddettiğini aktarmıştır. 80 darbesi sonrasında 1983 yılında kurulan partilerden olan Anavatan Partisi’nin kuruluşunda partinin lideri olan Turgut Özal’a destek ve direktiflerini sunan Necip Fazıl, hareketini başlattığı çizgi üzerinde son nefesini vermiştir.

1975 yılında Gölge isimli siyasi dergiyi yayın hayatına sokan İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Akıncı adı altında İslamcı militanlığı başlatan adamdır. O güne kadar “İslamcı”, “dinci”, “tarikatçı”, “şeriatçı” vb. tabirlerle anılan kesim yani Müslüman Anadolu halkı ve ona kendi çapında önderlik etmeye çalışan yapılar çok nadir olarak silahlı eylem yapmıştı. Sokaklara çıkmak, silah kullanmak nerdeyse tabu derecesinde uzak durulan kavramlardı. Tek Parti döneminde yaşanan ağır travmadan dolayı halk nazarında devletle çatışma düşüncesi son derece korku vericiydi. Nitekim sol kesimdeki silahlı hareketler ciddi şekilde askeri bürokrasiye yaslanmakta olduğundan, sağ kesimde ise ülkücülerin devleti korumakta olduklarını sanmalarından dolayı, devletle tam anlamıyla çatışma durumunda sayılamazlardı. Rejimle göbek bağı olmaksızın rejimi değiştirmeye davranan Akıncı, Anadolu’ya ve kendi geleneklerine ait bir isimle militanlığın ilk defa ortaya çıkışıdır, denilebilir. Akıncı adı altında kurulan teşkilat, bizzat teşkilatın da isminden anlaşılacağı üzere doğrudan cumhuriyetle silinen Osmanlı hatırasına ve mirasına yönelik referanstır. 1975 ve sonraki birkaç yıl içinde kolayca yayılan ve Milli Selamet Partisi gençlik kolu haline gelen Akıncı teşkilatı, tek parti dönemindeki yıkımdan sonra Müslüman halkın ilk silahlı siyasi faaliyetidir.

Üstad Necip Fazıl’ın MSP’den umudunu kesip uzaklaşması sonrasında İbda Mimarı onu takip ederek Akıncı Güç adıyla yeni bir teşkilat kurdu. Bu ayrışmayla zaman içinde oluşacak diğer İslamcıların ilk belirişi de ortaya çıktı. MSP ve Erbakan’la devam etmekte kararlı olan Akıncılar içinde 1979 İran Devriminin de etkisiyle ehli sünnet dışı fikirler oluşmaya başladı ve 80 Darbesi sonrasında büyüdü.

80 darbesini yapanlar, isim olarak Akıncı hareketini yasaklamış olsa da o hareket içinde yer tutmaya başlayan ehli sünnet dışı görüşlere asla mani olmadı. Radikal İslamcılık adı altında yayılan bu görüşler, mezhepsizlik, Şiilik ve Vahhabilik gibi birbirinden uzak ve zıt oldukları halde ehli sünnete düşmanlık esasında ittifak halindeydi ve kendi aralarında kardeşçe geçiniyorlardı. Akıncı teşkilatından kalanlar ister MSP’nin devamı olan Refah Partisinde olsun, isterse partinin dışında kalmış olsun, ciddi şekilde bu tür fikirlere kendilerini kaptırdı. Bunların Araplarda yaygın olan selefîliği makul bulurken İran ve şia taraftarı olabilmeleri cidden absürd bir durumdur. Selefîliğin ana referans kaynaklarından olan İbni Teymiyye’nin tarihte şii mezhebine karşı en iyi reddiyeyi yazmış kişilerden olması bir tarafa, Suriyeli İhvan liderlerinden Said Havva’yı el üstünde tutarken onun tekfir ettiği Humeyni’yi İmam Humeyni olarak sevip saymaları izah edilemez bir durumdur.

Bu meyanda MSP ve devamı olan Refah Partisinden de bahsetmek gerekiyor. Bir zamanlar “İdeolocya Örgüsünü parti programı yapalım” diyen Erbakan’ın, Üstad Necip Fazıl’ın fikirlerinin ve Büyük Doğu markasının çok güçlü olduğu o demlerde onunla ters düşmesi, Erbakan’ı ve partisini entelektüel açıdan boşluğa düşürdü. Erbakan belki de kendince bu fikrî boşluğu doldurmak amacıyla Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den şii imamı Humeyni’ye, Suud Vahhabilerinden Hint reformcularına kadar, Radikal İslamcılar diye ortaya çıkan tiplerin benimsemekte olduğu görüşlere yer veren yabancı kitapların parti bünyesinde neşrine yeşil ışık yaktı. Böylece Erbakan, sistem çapında bir ideoloji kurmaya davranamadığı gibi, ehli sünnet dışı görüşlerin de yayılmasına zemin hazırlayanlardan oldu. Her ne kadar Müslüman Kardeşler hareketi, itikadî açıdan zararlı fikirler ileri sürmese de bağlılarının bütün samimiyetine rağmen siyasî açıdan başından beri tutarsız ve başarısız bir hareketti. Osmanlı mirasının merkezi olan Türkiye’den önderlik bekleyen ve elinden geleni yapıp muvaffak olamayan Mısırlı Müslüman bir hareketin macerası ve görüşleri neye fayda edebilirdi. Onlar örnek değil ancak ibret almak için okunabilirdi. İran, Suud ve Hint menşeli olanların zararlı olduğu da meydandaydı, ama bu kitaplar basıldı, dağıtıldı ve okutuldu. Üstad Necip Fazıl’dan ve onun üstün fikirlerinden uzak tutulmak istenen gençler göz göre göre batıl yönlere sevk edildi.

Gerek Refah Partisi içinde gerekse parti dışında yayılmış İslamcı veya Radikal İslamcı tabir edilen kesim, bir sürü karışık görüşü okuduktan sonra bunların tutarsızlıklarını görmek yerine hepsinden birer tutam mideye indirerek fesada düştü. Sonuçta fikrî olarak son derece sığ bir kesim ortaya çıkmış oldu. Bir taraftan İhvancı Abdülkadir Udeh, Seyyid Kutub gibi isimler, bir taraftan Vahhabî Suud uleması ve İbni Teymiyye, bir taraftan Humeynî, Mutahharî gibi şii liderler ve nihayet Mevdudî gibi reformcular, hem bu İslamcı dediğimiz kesimde, hem de RP teşkilatlarında sevilip okunuyordu. Absürd demekle yetindiğimiz bu durum, Türkiye’deki İslamcı, radikal İslamcı yahut siyasal İslam diye de anılan kesimin ve MSP’nin devamı olan RP’nin, karşı oldukları cumhuriyet rejimi ve Batılı fikirler karşısında entelektüel açıdan acınacak derecede kötü durumda olduklarını gösterir. Gelenekçi İslam adı altında ehli sünneti eleştirip reddederken Batılı gibi davranmış olsalar da bu karışık halleriyle Batı rasyonalizmiyle bağdaşmaları da mümkün değildi. Nitekim bu kesim, Erdoğan karşısında sürekli hezimete uğrayan Erbakan’dan, “İslam devleti” kurma iddiasındayken İngiliz tipi sekülerizm isteyen Saadet Partisi’ne, İrancılık ve selefîlik sentezciliğiyle başlayıp deizme yahut haricîliğe kadar uzanan aşırılıklar yelpazesinde ordan oraya zıplayan ucubelere kadar topyekûn tutarsızlık örnekleri olmaktan öteye gidemedi.

Kolonyalizm aleyhine yazılarıyla tanınan Frantz Fanon yahut Müslüman olduktan sonra aldığı adıyla İbrahim Fanon, “Batı emperyalizmine karşı çıkan insanlar, onların zihinsel aletleriyle (mental tools) düşündükleri için yenilgileri bitmez” demiş ve bu sözüyle belki de bütün İslam dünyasının Batı ve Batılı fikirler karşısındaki yenilgisinin esas sebebini net olarak özetlemiştir. Türkiye’de ve İslam aleminde Batı karşısında alınan aşağılayıcı yenilgiler sonrasında, özellikle entelektüel alanda düşülen durumun düzelmesi için çok çaba sarf edildi. İyi niyetli ama yetersiz çabalarla beraber muhakkak absürd ve yönlendirilmeye çok açık olanlar da vardı. Umumi olarak Fanon’un belirttiği Batı’nın zihinsel aletleriyle düşünmekte olmalarından dolayı başarılı olamadılar. Reformist, selefî, İrancı, Siyasal İslamcı vs. gibi tabirlerle anılan faaliyetler, ehli sünnete karşı olmalarından dolayı gerçekte “İslamî” olamadılar, başarısızlığa uğradılar ve marjinal kaldılar. Sadece Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketi ehli sünnetten uzak değildi ve “tecdîd-dinde yenilenme” zarureti üzerinde duruyordu. İddiaları tutarlı olmakla beraber ortaya bir proje koyamadılar. Zaman zaman sosyalizme göz kırptıkları görülmüş olan İhvan taraftarları, ittifak kurdukları Cemal Abdünnasır’dan darbe yiyince reaksiyon olarak silaha sarılmış, yenilince de bir tür toplumsal aktivizm tarzı harekete dönüşmüşlerdi. Mısır’da seçimle iktidara gelip çok kısa sürede ve kolayca iktidardan düşürülmeleriyle aşağı yukarı bir asırlık iddialarına nisbetle entellektüel ve fiziksel açıdan yetersiz oldukları açığa çıkmıştır. Pakistan’da da General Ziya ül Hak dine dayalı bir rejim kurmak için din adamlarına tam yetki vermiş ama bu kişiler ortaya herhangi bir proje sunamamıştır. Ellerine devlet aygıtı ve iktidar imkanları geçtiği halde başarısız olmaları bir zamanlar devletleri varken niçin yenildiklerinin farkına varamamış olmalarındandır.

İlk defa Necip Fazıl, “dinin ebedi yeni olduğunu ama anlayışın eskidiğini, İslam’a muhatap anlayışın yenilenmesi gerektiğini” iddia ederek, İslam esas ve usullerine dayalı bir dünya görüşü, sistem, ideoloji kurmaya soyunmuş ve Fanon’un teşhis ettiği hastalıktan uzak, orijinal bir örnek olmuştur. Sadece Batılı zihin ve diyalektikten berî kalmamış, aynı zamanda kendi orijininin diyalektiğini ortaya koyup fikrî olarak somutlaştırmıştır. İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Üstad Necip Fazıl’ın ideolojisinin mirasçısı olarak aynı çizgide mücadele etmiştir. Üstad’ının mücadelesini ifsad etmeye kalkanları tepeleyip onun hayal ettiği nizamı inşa için ihtilalci mücadeleyi seçen İbda Mimarı, İran Devrimi masalları okuyan İslamcıların sadece lafını ettikleri ama hiçbir zaman ortaya koymadıkları ihtilalci savaşı verip büyük çilelere katlanırken onlar tarafından ajanlıkla suçlandı. Bir kısmı iktidar partisi içinde ikbal kovalayıcısı olan İslamcıların maalesef çoğunluğu 70’li yıllardaki Üstad düşmanlıklarının devamını İbda Mimarına karşı sürdürmekten utanmadılar. Erdoğan’a düşmanlıklarının sebebi de onun Üstad’a muhabbetidir. Çoğunluğu Erdoğan düşmanlığı kisvesi altında CHP yanında yer alarak öteden beri İslam dışı olan çizgilerinden şaşmadı. İbda Mimarı ise Müslüman halkın lider olarak kucakladığı Erdoğan’ı açıkça desteklerken Üstad’ının CHP karşısındaki siyasetini izliyordu. Vefatından kısa zaman önce “AK Partinin yaptıklarının içini doldurmak lazım, bunu da bizden başka yapacak kimse yok” sözleriyle bağlılarına İslam inkılabı için çok önemli bir işaret vermiştir.

İslamcı kesim içinde tabii ki pusulayı şaşırmamış adamlar da çok. Maalesef itikadı bozukların çok tantana yapması yüzünden İslamcı ismi daha çok onların arızalı görüşleriyle beraber bilinir oldu. Pusulayı şaşırmamış olanlar için “76 milyon hep birlikte Büyük Doğu’yu inşa edeceğiz” diyen devlet başkanı Erdoğan liderdir ve onun liderliği olmasa Müslüman Kardeşler durumuna düşmelerinden korkulur. Bu noktadan bakıldığında üzerlerindeki telif hakkının İbda’ya ait olduğunu göremeyen bu kesim, farkında olmadan Üstad Necip Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun çizdiği istikamette yol almaktadır. Bugün bütün İslamcı kesime düşen vazife, bu mukaddes davanın hakkını inkar etmekten vazgeçip İslam inkılabının fikir babaları olan Büyük Doğu ve İbda Mimarlarının sunduğu kurtuluş reçetesine şuurlu şekilde sarılmalarıdır.

Görüş: İbrahim Tatlı

Aylık Baran Dergisi 6. Sayı

Ağustos 2022

Yorumlar (0)
Namaz Vakti 02 Aralık 2022
İmsak 06:32
Güneş 08:03
Öğle 12:58
İkindi 15:22
Akşam 17:43
Yatsı 19:09
Günün Karikatürü Tümü