Görüş: Dil meselesi -II-

Dil mevzuunun meseleleri cumhuriyetle beraber başlayan ve bazı işgüzarlar elinde kasaplığa dönüşen vaziyetten ibaret değildir. Daha öncesinde, 1900’lerin başından itibaren birçok mahfilde dile getirilen hem sadeleşme hem de alfabedeki aksayan tarafların düzeltilebilmesi için çeşitli görüşler serdedilmiş ve yazılıp çizilmiştir.

Görüş 07.07.2022, 10:38 07.07.2022, 11:01
Görüş: Dil meselesi -II-

Bize yeni dil teşebbüslerinden sonra Türk Dili için belli kaideler olduğu ve kelimenin menşeine bakılmaksızın bütün kelimelerin bu kaidelere uyacağı söylenmiş ve o şekilde de yapılmaya çalışılmıştır.

Fakat problem şu ki, algıda seçicilik olmasa gerek kasıtla bu kaideler bazen işlemiş, bazen işlememiştir. Adı üstünde devrim denilen şeyin kendi hilafına bir takım hareketlerde bulunması beklenmez.

Misal olarak Türkçe kelimelerin sonlarında “d” sesi olmaz kaidesi.

Bütün Ahmed’ler “Ahmet” bütün Davud’lar “Davut” olurken “David”ler “Davit” olamadılar, “kod” elini kolunu sallaya sallaya dilimize girdi, “ped” kelimesine kimse soru sormadı, “barkod”a “bu ne hâl” diyen de olmadı. Fakat her zaman dilimizde olan ve herkesin ilk dikkatini çekmesi gereken bir kelime ne hikmetse ilk baştan beri hep göz ardı edildi veya hiç bahsedilmedi. Nedir bu kelime? Bir lügati açan kimsenin bahsedilen kaideye göre ilk dikkatini çekmesi gereken kelimedir aslında. Bu kelime “ad”dır. Ne kadar tuhaftır ki kelimenin tarihteki orijinal hâli “at” olarak bilinir ve metinlerde de böyle geçer, fakat her ne hikmetse devrim torna tezgâhı bu kelimeye hayli toleranslı davranmıştır. Belki de bir kimseye “Atın nedir?” diye sormak (alakasız olabilir fakat burada belki kimsenin dikkatini çekmeyen bir şeyi de ifade etmiş olalım bir kimseye “adınız nedir?” derken biz ne, nedir sorularını nesneler için, eşya için kullanırız, bu ismin kişiden müstakil kelime olarak eşya-nesne olarak kabul edilmesi gerektiği ve bunun için bu “ne-nedir” kelimelerini kullanmanın bir sakıncası olamayacağını söyleyebilir, fakat çok ilginçtir ki, Kırgızlar bir kimseye adını sorarken “adınız kim?” derler, bana isme de bir şahıslandırma yapan daha doğru bir soru şekli olarak geliyor) bu kaidenin uygulanmasını şedid bir şekilde savunanlara komik geldiğinden olacak, bu kelimeye dokunulmamıştır.

Fakat bütün olan “Bu yaştan sonra bir de adımızın sonuna –it getirdiler” diyen şaire ve zamandaşı olan insanlara oldu. Kendi cari dilindeki kelimelere karşı şiddetli bir şekilde hareket eden bu politika her ne hikmetse batı dillerinden dilimize geçen yukarıda birkaç misalini verdiğimiz kelimeler karşısında süt dökmüş kedi gibi hareket etti.

1950 öncesi dildeki bu zorlama hamle mecburen akim kalmış, rejimin kendi müdafilerinin dahi diline yerleşememiştir. Zira bu insanların hemen hepsi Osmanlı İmparatorluğu’nun talim ve terbiyesi ile yetişmişlerdi ve her ne kadar “resmi” görüşleri aksini söylese de birçoğu ölümlerine kadar eski alfabeyi ve kelimeleri kullandılar. Mezkûr şahısların hususi notlarında ve günlük konuşmalarında olgusal-kılgısal gibi kelimeleri görmek mümkün olmamıştır. Fakat 1950 ve özellikle 1960 sonrası kendilerini Sovyet siyasi cihazının kullanışlı birer aparatı haline getiren “aydınlar” ve zaten tabii olarak eskiye ait ne varsa düşman olmaya hazır yazarçizer elinde lisânı bir oyuncak haline getirecek uydurukça kelimeler yoluyla kurbağa sesini daha güzel gösteren bir “dil” ortaya konulmuş oldu. Kendi günlük hayatında asla kullanmadığı kelimeler için kalemini cansiperane oynatanlar tiksindirecek kadar kötü bir okunuşa sahib yazılarıyla zihinlere eziyet ettiler. Dil meselesindeki facia budur ve bugün, bu gelen faciayı seneler evvelinden gösteren yüzlerce yazı yazılmıştır. Ve resmi olarak bunun kökten bir halli olmadığı sürece de yazılmaya devam edilecektir.

Kendi sanayi ve teknolojik icad ve ürünlerini geliştiremeyen her dil muhakkak yabancı kelime istilasına uğrayacaktır. Fakat bunun, yani başka bir dilden kelime almanın belli bir haddi olur ve her yeni kelimeye en azından muadili bulunur ve gerisi halk anlayışına bırakılır. Halkın zihninde ve dilinde kabul gören yaşar ve yaşamayan da lügat sayfalarında kalır.

Fakat bizim bundan daha derin bir meselemiz var. Bundan yirmi otuz sene evvelinde hastanelere giden herkes bilir ki, “Dermatolog” diye bir tabela görmek mümkün değildi, her yerde cildiye yazardı, sinir hastalıkları için de asabiye denirdi, fakat gelin görün ki o da sessiz sedasız yerini psikiyatri servisine bıraktı. Bunlar nasıl oldu, halihazırda kullanılanları varken ve dil devrimi denen politikadan bile etkilenmeyen bu isimler nasıl oldu da yerini bu kelimelere bıraktı. Deyimlerimize kadar yer etmiş olan kelimeleri bırakıp daha tam mânâsına vakıf olunamayan, ayrıca yerine geçtikleri kelimelerin tam mânâlarını karşılayıp karşılamadığından emin olunmadan yapılan bu değişimlerin nasıl tesirler oluşturduğunu henüz araştırmış da değiliz. Dil sadece kelimeler ve seslerden ibaret değil. Onlar bizim fikir dünyamızın şekillenmesinde derin bir ehemmiyete sahib. Bu sadece teknolojinin ve dolayısıyla icad edilen âlet veya mefhumun yabancı kaynaklı olması sebebiyle tabii kabul edilebilir, fakat vaziyet böyle değildir. Bu kadar hızlı bir değişimin yaşanması ve kullanılan eski kelimelerin terk edilmesi bir gönüllülük esasına da dayanmaktadır. Türkçe denildiğinde mangalda kül bırakmayanlar, bir nevi resmi makamlar eliyle, hastane ve sair resmi kurumlarda yapılan bu değişikliklerin “elinde hıyar olanın peşinde tuzla seğirtir gibi” koşulmasını da izah etmelidirler.

Dil mevzuunun meseleleri cumhuriyetle beraber başlayan ve bazı işgüzarlar elinde kasaplığa dönüşen vaziyetten ibaret değildir. Daha öncesinde, 1900’lerin başından itibaren birçok mahfilde dile getirilen hem sadeleşme hem de alfabedeki aksayan tarafların düzeltilebilmesi için çeşitli görüşler serdedilmiş ve yazılıp çizilmiştir. Fakat elbette hiçbiri cumhuriyet sonrası yaşananlar gibi bir kıyım yapma fikrini taşımıyordu.

Bu işi bir hâl yoluna koyma ve ağır Farsça tamlamalardan oluşan ıstılahlardan kurtulma yolunda Ziya Gökalp dahil birçok edip ve münevver tarafından görüşler serdedilmiştir. Ziya Gökalp kelime kıyımına karşıdır. Halk diline kadar aksetmiş olan Türkçe dil yapısına uymasa da kabul görmüş kelimeleri kullanma taraftarıydı. Üstad Necip Fazıl da bu minvalde bir görüşü savunur. Hançeremize uydurulmuş kelimelerin kalması gerektiğini, halkın kullanmadığının zaten yaşama şansının olmadığını ifade eder.

(Burada ara bir bahis olarak şunu da belirtelim kelime türetmek ile uydurmak farklı şeylerdir, biri dilin kaideleri içinde hareket ederken diğeri zaten bütün lisanın tarihi gelişimi ve ruhuna savaş açmış kadar kötü bir vaziyet sergiler. Üstad da kelime türetilmesine karşı değildi. 2018 yılında Akit gazetesinde Üstad’ı uyduruk dile karşı olup uydurukça kelimeleri kullanmakla itham eden bir yazıyı bu yazının hazırlıklarını yaparken yeni gördüm. Birinsan bu kadar ahmak olabilir dedirtecek kadar muhatabının muradını anlamayan bir yazı. Ayrı bir yazıda belki bu gereksiz yazıya ve muhatabına da yer veririz, fakat şunu bilmek gerekir ki, dil devrimini savunanların dil kuralları içerisinde kalarak yapmaya çalıştıkları hamleler zaten olması gerekenlerdi. Çok dalga geçilir ve alaya alınır ama otobüs için ilk zamanlar “oturgaçlı götürgeç” kelimesi teklif edilmiş. Kullanılmamış tabii, fakat yabancı dilden almak yerine elbette kendileri türetmeye çalışacaklardı. Bu o kadar da abes bir şey değil. OTOBÜS kelimesinin İngilizcede nasıl türetildiğini düşünelim. Ben de çok alay etmişimdir, fakat bana “SU BAKANLIĞI” kadar saçma gelmiyor. Şimdilerde kimse bilmez bir zamanlar kısa bir süre de olsa Savunma Bakanlığı için bu ismin kullanıldığını.)

Henüz dil devrimi için hazırlıklar yapılır ve toplantılar düzenlenirken, ittihatçıların önde gelen isimlerinden Hüseyin Cahit Yalçın bu toplantılar esnasında görüşlerini dile getirdiği için fikirlerini başka bir kalem ve cumhuriyet devrimlerinin destekçisi olması hasebiyle mühim görerek buraya alıyoruz. Tabii sonradan bu görüşleri sebebiyle 1. Cumhurreisinin hışmına uğrayacak ve adı konulmamış bir sakıncalı piyade olarak yasaklanacak, görevleri elinden alınacaktır. Hem de kıyasıya desteklediği laik rejim tarafından. (İnönü vazife başına geldiğinde kendisine “artık korkulacak bir şey olmadığı” söylenmiştir.)

26 Eylül 1932 yılında Birinci Türk Dil Kurultay’ı toplanır, çağrılı olanlar arasında Hüseyin Cahit Yalçın da vardır ve Kurultay’ın altıncı gününde yaptığı konuşmalar büyük tartışmalara sebeb olur.

“( ...)kelimeler arasında zahiri benzeyişlere büyük ve kat'i bir ehemmiyet verilmektedir hissi hâsıl oluyor. Kelimeler bir dil­den diğer dillere geçerken esasları sabit kanunlara göre deği­şir. O derecede ki zahirde biribirlerine zerre kadar benzemi­yen sözler ayni kökten çıkmış olabilirler. Aynı dillerde hemen hemen biribirinin ayni gözüken bazı kelimeler arasında da hiç münasebet bulunmaması pek kabildir. İlme hürmet hissi bizi aldatıcı benzeyişlere, fikir oyunları kabilinden sayılabilecek bazı buluşlara karşı gayet uyanık tutmakdır.”

"Dil düşündüklerimizi, istediklerimizi karşımızdakilere anlat­mak için kendi yaptığımız sun'i bir âlet midir, yoksa bizim idaremizden müstakil, tabii bir müessese midir? Dil içtimai bir müessesedir, tabii bir uzviyettir. Zannederim ki bu noktada hep ittifak edeceğiz. O halde dil meselelerini tetkik ederken bu prensipi bir an bile gözden uzak bırakmamak iktiza eder."

Hüseyin Cahit bunları söyledikten sonra, zorla bir yapma dil kurma girişimine ve dilden kelime tasfiyesine itiraz ederek dilin doğal akışından bahseder.

"Son yirmi beş sene içinde gittikçe kuvvet bulan sade lisan ce­reyanı bugün Arapça ve Acemce terkipleri dilimizden söküp götürmüştür denilebilir. Yakın bir zamanda, ecnebi dillere ait kaidelerin tamamen maziye karışacağından şüphe-edilemez. Bunun için bir şey yapmağa da lüzum yoktur. Çünkü zaten kendiliğinden olmaktadır ve olacaktır. Cereyan o kadar kuv­vetli ve tabiidir ki koca bir akademi olsa ve aksini temin için uğraşsa bile muvaffak olamaz. 'Sevkitabii,' 'aksülamel' gibi bazı ıstılahlar artık birer terkip değildirler. Bunlar, yerlerine daha sade ve ruha daha sokulgan Türkçe tabirler kaim olunca­ya kadar yaşayacak tek birer kelimedirler. Türk alfabesinin bu noktada yapabileceği hizmet pek büyüktür. Eski yabancı yazı ile kalsa idik bu birleştirme ameliyesi yapılamazdı. Bugünkü yazımız bize bu sahada da hürriyet ve muvaffakiyet temin ediyor. (...) itiraf ederim ki dilimize karışmış yabancı kelimelerden dolayı edilen şikâyetleri biraz mübalağalı buluyorum. Bir lisanın şahsiyeti sarfında ve nahvindedir. Yabancı diller­den alınan kelimeler bu şahsiyeti bozmaz. ECNEBİ KAVİMLERLE MÜNASEBETTE BULUNUP TA ONLARDAN KELİME ALMAMAK İMKÂN HA­RİCİNDEDİR. BİR DİLE YABANCI KELİMELER FİLAN VEYA FİLAN ŞAHSIN AR­ZUSU İLE SUN'İ OLARAK DOLDURULAMAZ. ONLAR TARİHİ BİR ZARURET VE İCABIN NETİCESİNDE, BİR TEKÂMÜL AMELİYESİ OLARAK DİLE GİRERLER. DÜNYADA, HER SAHADA OLDUĞU GİBİ, DİLDE DE BİR ŞEY OLMUŞSA ONUN ÖYLE OLMASI ZARURİ İDİ DE ONUN İÇİN OLMUŞ DEMEKTİR." (büyük harflerle yapılan vurgu tarafıma aittir.)

Hüseyin Cahit bir dilde yabancı kelimeler olmasını normal karşılar. Ona göre bu yabancı kelimelerden ancak doğal yollarla kurtulunabilir, yoksa zorlamalarla yahut dile dayatmalarla değil.

"Bütün bunlarla beraber, hiçbir şey yapmayalım, ellerimizi ka­vuşturarak, kaza ve kaderin hükmünü bekliyerek dil işlerine alakadar olmayalım demek istemiyorum. İSRAR ETTİĞİM NOKTA DİL BAHSİNDE HER ŞEYİN BİZİM İRADEMİZE TABİ OLMADIĞINI, TABİİ KUVVETLER KARŞISINDA BEŞERİ MÜCADELE İÇİN BİR HAD BULUNDUĞU­NU UNUTMAMAK LÜZUMUDUR. Yoksa daimi olan tekâmül ameli­yesinin umumi seyrini kolaylaştıracak ve hızlandıracak suret­te bazı amiller vücuda getirebilmek imkânı teslim olunabilir. Bu bahiste yapabileceğimiz şey, yapmamız icab eden şey bir kere Türkçenin muhtelif lehçelerinin mükemmel bir lügatini vücuda getirmek, kelime teşkili yolundaki kabiliyetlerini tespit etmek, hiç olmazsa bundan sonra ecnebi kelimelerin lü­zumsuz yere dilimize girmelerine mümkün olduğu kadar meydan vermemektir.” (büyük harflerle yapılan vurgu tarafıma aittir.)

Konuşmasını bitirirken "dilimizin noksanları" bahsine de değinen Hüseyin Cahit bir ıstılah anarşisinden bahseder. Bundan kurtulmak için Türkçenin imkânlarının sonuna kadar kullanılması, ancak bu olmadığı zaman ise Latince ve Yunanca köklere yönelinmesi gerektiğini savunur.

“Fakat, her muharrir kendine göre bir ıstılah manzumesi yapıyor, muhtelif muharrirler ayni mefhumu ıstılahlarla ifade ediyorlar. Adeta ayrı dillerle konuşuyoruz. İşte bu bir anarşidir. Istılahları kararlaştırmak vazifesini zamana bırakamayız. Bunu salahiyet sahibi bir heyetten beklemeliyiz. Bu heyet hangi prensip dairesinde çalışmalı? Bugün alışkın olduğumuz Türkçeden alışkın olduğumuz tarz ve şekilde ıstılah bulmak kabilse onları kabul etmeli. Bulamadıklarımızı ise Avrupanın filan ve filan dilinden değil, Latin ve Yunan köklerinden kendi telaffuz ahengimize göre almalıdır. Istılahlar kararlaştığı gün anarşi bitmiş demektir. (Trajik Başarı-Geoffrey Lewis eserinin giriş kısmında Gökhan Yavuz Demir’in Türkçenin Pirus Zaferi isimli makalesinden, s. 32-33-34.)

Görüleceği üzere Yalçın’ın ıstılahların bulunamadığı zaman Yunan ve Latin dillerine başvurulması gerektiği yönündeki birinci önceliğin bu dillere verilmesindeki katılmadığımız fikri haricinde gayet mutedil, aklı başında ve aslında birçok kimseler tarafından savunulmuş olan bu fikirlerin RESMİ İDEOLOJİ duvarına çarpmaması beklenemezdi. Tabii öyle de olmuştur, daha kurultay devam ederken şiddetli hücumlara maruz kalmış ve tenkid edilmiştir.

Şimdi dil bahsi sanki kendi hâline terk edilmiş ve üzerinde yabani otların bittiği şehrin içindeki boş bir arsa gibidir. Başına buyrukluk her yerde ve kalemde, kendini fütursuzca gösteriyor. Türkçeyi “arılaştırma ve saflaştırma” maksadıyla başlayan iş kontrolsüz bir şekilde yabancı kelime istilasına maruz kalan kimsesiz bir garibin hâli gibi bir durum arz ediyor.

Bu işin müsebbibleri gerçekten söyledikleri kadar halis niyetli olsalardı, sıkı sıkıya bütün Türkçe kaidelerine en başta kendileri uyar, bütün fikri beyan ve çalışmalarını buna göre yaparlardı. Asil bir ata hür bir şekilde koşacağı, bütün hünerlerini göstereceği sahada gem vurulmaz. Bütün alınacak tedbirler onun asaletine yakışır tarzda ve koşuşunu güzelleştirmek ve iyileştirmek için yapılır, dizginlemek için değil.

Şimdi bizim yazılarımızın üslub ve ifade kuvveti ile Üstad’ın, Tanpınar’ın, Ahmet Rasim’in, A. Şinasi Hisar’ın kuvveti bir olabilir mi? Her biri kendi alanında üslubları ile tebârüz etmiş zirve isimler, hangisi bu yapmacık dile iltifat etmiştir? Kendilerini isbat etmek için de kimsenin taltif veya tasdikine ihtiyaçları da yoktur. Eserleri ile ortadadırlar ve yarın da olacaklardır. Kimse bir uzvunu koparıp atarak sıhhat bulmamıştır (kangren olmuş ve mutlaka kesilmesi gereken bir organ gibi istisnai durumlar hariç). Dil de bizim bünyemizle beraber yaşayan bir uzuv gibidir. Tabii yollarla bir gıda gibi kazanılmış kelimeleri bünyeden söküp atmaya çalışmak fayda değil zarar verir.

Bu işin kesin hâl çaresi her ne kadar mevcud rejim içerisinde zor ise de, aklı başında bir heyet elinde, devlet tahakküm ve siyaseti ile olmayacak şey de değildir.

Görüş: Zeynel Abidin Danalıoğlu

Aylık Baran Dergisi 4. sayı

Yorumlar (0)
20
açık
Namaz Vakti 27 Eylül 2022
İmsak 05:24
Güneş 06:49
Öğle 13:00
İkindi 16:21
Akşam 19:01
Yatsı 20:21
Günün Karikatürü Tümü