Görüş: İdman ve spor kelimelerinin iştikak bilgisi veya etimolojisi çevresinde -IV-

Vizigot Krallığı çökünce çoğu Got boyu gibi Vizigotlar da 5. ve 6. yüzyılda Alman paganizmi inancını bıraktı ve Hıristiyanlığı benimsedi. O zaman Roma genel olarak Katolik (Nicean) olsa da Vizigotlar İsa'nın ilah olarak görülmediği Ariusçuluk mezhebini seçmişti.

Görüş 31.10.2021, 17:33 01.11.2021, 18:28
Görüş: İdman ve spor kelimelerinin iştikak bilgisi veya etimolojisi çevresinde -IV-

Zaruri bir Not: Yazı dizimizin formatı dikkatlerden kaçmamıştır diye düşünüyorum. Çok kişi tarafından yadırganmış olabilir. Olabilir! Doğru söylemek gerekirse, yadırganıp yadırganmadığına dair herhangi bir endişe taşımıyorum. Ama yine de yaptığım çalışmanın mahiyeti hakkında kısada olsa bir bilgi vermek istiyorum. Her şeyden evvel bu satırların yazarı kendini “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemine sımsıkı bağlı ibdacı bir ferd olarak tanımlıyor. İdeal bir ibdacının nasıl olması gerektiğine dair herhangi bir düşünceyi paylaşmaktan ziyade, kendisini vasatı tutturmanın derdinde olan ibdacı bir spor adamı olarak görmek istiyor. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemini “yeni insan yeni nizam” hasreti çeken topyekûn dünya insanına “yeni dünya düzeni” teklif eden belirli dünya görüşü, duygu ve düşünce sistemi veya içtimaî sistem olduğunu “peşin fikir hikmeti” üzerinden hiçbir tereddüte mahal bırakmadan kabul ediyor. Buna bütün hücreleriyle inandığını hiç çekinmeden söylüyor. Dahası, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemini, Allah’ın Sevgili Habibi’ne vaad ettiği “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık ettiğini düşünüyor. “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı” mottosu ile birlikte, belirli bir ruh ve fikir sistemine bağlı ruhî, fikrî ve ilmî tüm insanî verim şubelerinin son noktada, “İslâm Tarihi” üzerinden “İnsanlık Tarihi”, dolayısıyla da “Peygamberler Tarihi”nin salkım saçakları olarak görmekle kalmıyor, halihazırda tüm insanî verim şubelerini de birer bâkir alan olarak kabul ediyor. Bütün bu “cinsel ilişkide bulunmamış (erkek); el değmemiş, kullanılmamış; (toprak için) işlenmemiş; eskimemiş, yıpranmamış, yeni”(1) mânâsına bâkir alanların yeni buluşlara, yeni icadlara, diğer bir ifadeyle de yeni bir döllenmeye hem açık ve hem de büyük bir ihtiyaç duyar halde olduğuna inanıyor. Bu çerçeveden olarak, ne yapmak, nasıl ve niçin yapmak derdi bâki, ama her halükârda çalakalem de olsa kendine has ve hususi olarak görmek istediği bir yol ve yordam bulmayı, belirli bir usûl ve uslûb tutturmayı canı gönülden istiyor. Bu mevzuda şu şekil bir misal vermek sanırım uygun olacaktır:

“Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatında “Allah’a iman” mevzuunda deve ve iğne metaforuna ne şekil bir yer verildiği hepimizin malumudur. Mesele şu: Deve iğnenin deliğinden geçer mi geçmez mi? Geçerse nasıl geçer? Sözü edilen eğer ki “Allah’a iman” mevzuu ise, tabii ki de “geçer!” Peki nasıl geçer? Çok basit: Allah, ya deveyi küçültür, ya iğnenin deliğini büyütür, veyahut da ne deveyi küçültür ve ne de iğnenin deliğini büyütür, ama yine de geçirir. Amenna ve saddakna!”

Bu misalden yola çıkarak söylemek isterim ki, her ne şart altında olursa olsun, her ne tür bir mevzuya el atarsak atalım, nisbet noktamızın ne olduğu ilam olmuş bir malum olduğuna göre, bütün malum meçhulleri bu malum üzerinden vuzuha kavuşturmak gibi bir gaye güdüyoruz. Yani bizde malum hale gelmiş bir ruh ve fikir sistemini merkeze almış olarak, tıpkı elini her neye değdirdiyse onu paraya tahvil etmek isteyen kapitalist bir dinozorda olduğu gibi, biz de elimizi her neye değdirdiysek onu “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin hasrına dahil etmek gibi bir usûl ve üslûb takip etmeye çalışıyoruz. Ya doğrudan veyahut da dolaylı olarak tüm mevzuları fikre irca yolu veya usulü ile malumu meçhullükten kurtarmak hesabı yapıyoruz. Eğer ki uymuyorsa buna uydurmak da dahildir. Her ne şart altında olursa olsun, ilam olmuş malum bir ruh ve fikir sisteminin doğrulanması işi üzerinde olduğumuzu peşinen ilan etmekte bir beis görmüyoruz. Âlâ!

Bu zaruri nottan sonra mevzuun derinliklerine doğru yol almaya devam edebiliriz.

Bir önceki yazımızda Dieter Voigt’in “Spor Sosyolojisi” isimli eserinden bir alıntı yapmış ve 18. Yüzyıl Alman beden eğitimcilerinden pedagog GutsMuths’un “spor kelimesinin kökeni henüz tam olarak bilinmemektedir” tespitine yer vermiştik. Yine bir pedagog / eğitimci olan Robert Hessen’in bir tespiti halinde, spor kelimesinin Gotik İncil çevirisinde geçen çok eski bir Almanca kelime olduğu ve bugün de aynı anlamı taşıdığı iddiasına yer vermiştik. Fakat Hessen’in sözkonusu kelimenin ne olduğu hakkında herhangi bir bilgi vermediğini, buna karşın yine de söylediklerini mühimsediğimizi belirtmiştik. Çünkü Hassen’in söyledikleri derin bir çözümlemeyi de beraberinde getiriyordu. Biz de, Hassen’in, “açık havaya duyulan özlem, bedenî yetkinlik için gösterilen çaba, Anglo-Norman ırkının haz duyduğu en derin Germen içgüdüleridir” (2) sözü üzerinden derin bir çözümleme yoluna girdik. Bu çözümlemeye bu yazıda da devam etmek istiyorum. Bir sonraki yazıda da devam edecek gibi görünüyor. Çünkü; “sanatçı, eserinden daha önemli ve daha dikkate değerdir” sözü üzerinden bu mevzuun kısmen de olsa çözüme kavuşturulabileceğini düşünüyorum. Gerçi bu söz, bağlı olduğumuz ruh ve fikir sisteminin muradını tam olarak yansıtmıyor. Çünkü; bağlı olduğumuz ruh ve fikir sisteminin bizzat mimarı, “Fikri yaşamak ve yaşamayı fikir bilmek” şeklinde bir düsturun da sahibidir. Yani “sanat ve sanatçı” veya “eser ve eser sahibi”, “suret mânânın aynıdır” çerçevesinde “fikirle çizilmiş bir suret” halinde belirdiği için “ne ayrı ve ne de gayri” bir durum sözkonusudur. Neyse. Evet; madem ki spor kelimesinin etimolojisi veya kelime kök bilgisi üzerindeyiz, öyleyse; bu kelimenin hangi dil ailesinden türetildiği kadar, sözkonusu dil ailesinin içinde yaşadığı zaman dilimi ve bu zaman diliminde konuşulan dile etki eden şartların da irdelenmesini gerektiriyor. Bu genel geçer bir durum mudur, değil midir, doğrusu bilmiyorum. Ama üzerinde bulunduğumuz mevzu bizi bu şekil bir çözümleme yapmaya sevk etti. Araştırmalarım neticesinde bende oluşan intiba, sanki menşeinde Latince bir kelime olan sporun doğumuna katkı sunan esas taifenin eski Romalılardan ziyade, Romalıların “Barbar” olarak nitelendirdiği Gotlar ve sonrasında “Anglo-Norman” ve “Germenler” olduğu şeklindedir. Bundan dolayıdır ki, Hun İmparatorluğu’nun hışmından kaçıp göç etmek zorunda kalan ve sonrasında Roma İmparatorluk sahasında Romalılarla karşı karşıya gelen Gotlar ve süreç içerisinde tarih sahnesinde belirgin bir hal alan Anglo-Norman ve Germenler üzerinden bir çözümleme yapmak, spor kelimesinin menşei hakkında daha bir sağlam kaynak gibi duruyor. Bu ihtiyacın kâmil manada giderilmesi elbette ki sağlam bir tarih bilgisini de beraberinde getiriyor. Ama ne yazık ki ben bir tarihçi değilim. Ulaşabildiğim ilgili tarih değerlendirmeleri üzerinden kendimce bir çözümleme yapmak, en azından sağlam bir değerlendirme yapabilmenin şartlarını göstermek derdindeyim. Umarım faydalı bir iş olarak anlam kazanır. Umarım!

Göçebe hayat yaşayanlar ilkel, yerleşik hayat yaşayanlar ise şehirli, yani medeni insanlar olarak tarih kitaplarında yerlerini almışlardır. Yerleşik hayata geçen insanların kurdukları medeniyetler (Devlet veya İmparatorluklar), çok defa sosyal düzenlerini uzun süre yaşatmakta hep zorluk çekmişlerdir. Sosyal düzenlerini uzun süre sürdürebilenler, yine çok defa içlerinde sakladıkları ilkelliğe çanak tutmak zorunda kalmışlardır. Yani kendilerinden olmayanlara karşı tıpkı ilkel veya barbarların yaptıkları gibi, vahşi davranmak zorunda kalmışlardır. Bu da göstermektedir ki, ister ilkel olsun, isterse medeni, hiç fark etmez, aslında hayatın merkezinde “barış” değil, her daim “savaş” vardır. Meselâ İslâm “barışdini” olmasına rağmen yine de Şeriat çerçevesinde dışa dönük veçhesiyle cihadı farz kıldığı gibi, içe dönük veçhesiyle de, “büyük cihad” olarak tavsif edilen “nefs terbiyesi”ni daha ziyade öncelemektedir. Evet; savaş hâli ister yerleşik hayat yaşayan medeni, ister göçebe hayat yaşayan ilkel topluluklar tarafından olsun, hiç fark etmez, muhakkak ki içinde bulunulan hâle de işaret eder. İnsanın kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs arasındaki kavgada aşikâr olan savaş, mücahede ve mücadele hâli medeniyetler açısından ya dışarıya doğru bir fetih, istila, sömürü veya vesayet vs. şeklinde anlam kazanıyor veyahut da “nefs muhasebesi” üzerinden “nefs terbiyesi”ne yataklık eden bir noktada “iç çatışma” şeklinde anlam kazanıyor ve bu da, çok defa kendisini yiyip bitirmek şeklinde şahısların, toplulukların, devletlerin ve de medeniyetlerin çöküşüne de sebeb olabiliyor, oluyor. İslam medeniyetinden başka hiçbir nizam veya sosyal düzen bu tür bir tehlike veya handikap karşısında yeteri kadar donanımlı değildir. Meselâ “Asr-ı Saadet” döneminde azılı kâfirler ile Müslümanlar arasında vuku bulan en büyük savaş hâlinde “Bedir Savaşı” ve sonrasında Allah Resûlü’nün işaret buyurduğu “Küçük Cihad” ve “Büyük Cihad” vurgusu, bu mevzuda yeteri kadar açıklayıcı ve de aydınlatıcıdır. Allah Resûlü, “Küçük Cihad” olarak tavsif buyurdukları Kefere ile doğrudan savaşa mukabil, “kişinin kendi öz nefsiyle savaşı”nı “Büyük Cihad” olarak tavsif buyurmuşlardır. Bir Müslüman, kötülüğe karşı “el, dil ve kalb ile buğz” hadisine mutabık bir halde “Şeriat için silahlı mücadele” çerçevesinde kendi hayatını tanzim ederken, karşısında düşman olarak bizzat kefere ve İslâm dışı tüm içtimai sistem veya sosyal düzenler, “nefs terbiyesi” denilen bir duygu ve düşünceye sahib olmadığından olsa gerek ya çok defa çok erkenden çöküş dönemine girmişler veyahut da sömürgeci olmak veya vesayet düzeni kurmak gibi bir garabetten kendilerini kurtaramamışlardır. Halbuki İslâm, istila, sömürü ve yağmayı değil, fetih, rıza ve gönül almayı, vesayeti değil, velayeti önceleyip idealize etmektedir.

Batı dillerinde “nefs” diye bir kavramın olmadığına daha evvel dikkat çekmiştik. Bu durum, bizzat “nefs” ile ilişkili olmalarına rağmen, “halinin şuurunda olmak” mânâsından uzak düştüklerini de gösteriyor. Bundan dolayıdır ki pek çok Batılı devlet ya doğrudan “barbar” veya “yağmacı” olmuş, veyahut da doğrudan savaşmayı göze alamadıklarından, “sömürgeci” veya “vesayetçi” olmak zorunda kalmışlardır. Bugünkü Batı medeniyetinin topyekûn dünyaya yaşattığı manzara dünden bugüne malumdur. Batı medeniyeti “istilacı”, olmadı “darbeci”, o da olmadı “yağmacı” ve “sömürgeci”, dolayısıyla da “vesayetçi” kimliğini yitirdiği an çöküşe de geçmiş / geçecek demektir. Çünkü birbirini yeme ve tasfiye etme çığırı da açılacak demektir. Yeni ve taze, ama ne kadar süreceği henüz belli olmayan “sembolik” 30 yıl savaşlarına hoşgeldiniz! Halihazırda “Yeni Dünya Düzeni” adı altında oynanan oyunda, mesela “Aferin o çarha ki kırdırdı kuduzu kuduza!” hükmünün cari olduğuna dair emareler, ne demek istediğimizi daha bir anlaşılır kılmaktadır.

Spor kelimesinin etimolojisi veya kelime kök bilgisini Gotlar, Anglo-Norman ve Germenler üzerinden irdelemeye veya çözümlemeye devam edebiliriz.

Sıradışı bir not: Goth... Got... Göt?.. Göt kelimesinin eski Türkçede “çukur” anlamında Gö kelimesinden türetildiği söylenir. Mesela gö(t), gö(z), gö(l), gö(k), gö(m) kelimelerinde olduğu gibi... “Çevresine göre aşağı çökmüşolan, oyuk (yer)” ve “çene ya da yanaktaki gamze” mânasında olan Çukur kelimesi aslında “kuyu”, “kap”, “alıcı”, “dişi” vs. anlamları üzerinden “nefs” mânâsını da mündemiçtir. Tedaisi, Allah Resûlü’nün Bedir Gavzesi’nde azılı kâfirleri bir çukura gömdürdükten sonra arkalarından onlara hitab etmesi! (3) Tedainin tedaisi, “seviyesizlik de bir seviye belirtir” hakikati üzerinden azılı İslâm düşmanlarına “alçak” tabirini kullanmaktan imtina eden ve bunu bile onlara fazla gören Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın vesile kıldığı kefere üzerinden cümle kafirler hakkında “çukur” ifadesini kullanmasının hikmeti!

Goth: Got... Göt: Anüs... Alt taraf, dip... Kaba et, kıç, popo... Güç veya yüreklilik...
Arka... Dı
şkılık... Dışkı... İfrazat... Pislik... “Nefs”... Kuyruk sokumu... Acb-üz zeneb... Us'us... Bedenin yaradılışının başlangıç noktası!

“Mutlak Ölçü” ile de sabit olduğu üzere, “kâinatın özü ve hülasası” çerçevesinde “varlıkların mecmuu” olarak anlam kazanan ve “en mütekamil bir sûret üzere yaratılan” insan bedeni topraktan, diğer bir ifadeyle de balçık veya çamurdan yaratılmıştır. Sonra bu bedene Allah Azze ve Celle kendi ruhundan veya nefesinden “ruh” üflemiştir. Ruh ve bedenin birleşmesinden “nefs” denilen “benlik” meydana gelmiş ve her insanda “senlik” veya “benlik” denilen duygu ve düşünce çerçevesinde “kendilik” sözkonusu oluşmuştur. Rene Descartes'ın dediğine göre, “Ruh ve beden tek bir noktada buluşur, o da epifiz bezinde!” Epifiz bezi, iki yarı küre beynin tam orta dip noktasında olup, iki kaş arasının izdüşümü bir yerdedir. Hemen belirtelim ki, Rene Descartes’ın bu tespiti, İslâm’da hadîs kaynaklarında geçen “Nefs, iki kaş arasındadır” hadîsinden aparma bir hakikattir. Rene Descartes bu hadîsi kuvvetle muhtemel, Müslümanlar tarafından fethedilen İber yarımadasındaki İspanya-Kurtuba merkezli Endülüs Medeniyetinin Batılılar tarafından talan edilen kütüphanelerinden kalma İslâm kaynaklarından devşirmiştir. Hani bir zamanlar Gotların da hüküm sürdüğü İspanya ve Portekiz merkezli İber yarımadasındaki kütüphanelerden!

Got adına tarihte ilk kez günümüz Polonya'sını işgal ettiklerinde, m.s. I. yüzyıl'da rastlıyoruz. Got olarak adlandırılan toplulukların 700 yıllık bir süreç içerisinde Kuzey Polonya'dan başlayıp Atlantik kıyılarına, Ukrayna'dan İtalya'ya kadar son derece geniş bir coğrafyaya yayıldıklarını görmekteyiz... Gotlar, Vizigotlar (Batı Gotlar: Portekiz ve İspanya) ve Ostrogotlar (Doğu Gotlar: Romanya, Ukrayna ve Rusya) olarak iki büyük koldan veya boydan bugünkü Avrupa Medeniyetinin şekillendirilmesinde büyük rol oynamışlardır. Gotlar, m.s. 300- 400 yıllarda Romalılara karşı sürekli bir savaş halinde olup, tıpkı eski Türklerde olduğu gibi göçebe bir Germen halkı olarak yaşadılar. Göçebe hayat yaşayan Gotların yerleşik hayat yaşayan Romalıların çöküşüne katkıları pek çoktur. Bugünkü Batı Medeniyetine gebe olan Ortaçağ Avrupası’nın doğumuna da yataklık eden Gotlar, meselâ 376 yılında Roma’yı istila eden Vizigotların ataları (Tervingi ismini taşıyan önceki bir Got boyu), 378 yılında Edirne Savaşı olarak da bilinen bir savaşta Romalıları yenmekle kalmadılar, 410 yılında Romalıları Avrupa Kıtası’nın büyük bir kısmından uzak düşürdüler ve bugünkü Almanya’dan Doğu Avrupa’daki Tuna ve Don nehirleri ve Güneydeki Karadeniz’den kuzeydeki Baltık Denizi’ne kadar geniş bir toprak parçasına yayıldılar. Suevileri ve Vandalları da bulundukları yerlerden uzak düşürerek bugünkü İber Yarımadası’ndan, yani Portekiz ve İspanya’dan Doğu Avrupa’ya kadar genişlediler. Edirne Savaşı’ndan sonraki yıllarda Vizigotlar ile Romalılar arasındaki ilişki, bir yandan savaş hali devam ettirilirken, diğer bir yandan da ticarî ortaklıklar devam ettirilmiştir. Vizigotlar, Latince literatürde Visigothi, Wisigothi, Vesi, Visi, Wesi veya Wisi şeklinde de ifade edilmiştir. Bu arada “Vizgot” kelimesinin Macarca’da “Vezir” anlamına geldiğini de söyleyelim.

Not: Cava dilinde “demir”, Bulgarcada “ağırlık”, Fincede ve Letonyacada “suçlu”, Tatarcada ve Türkmencede “ayet”, Urducada “aynısı” anlamında olan Vesi veya Visi kelimesini Arapçada “vâsi” olarak okumak mümkün müdür? Nitekim tarih kaynaklarında Vizigotlar, Gotlar’ın varisleri olarak kabul edilmektedir. Vesi kelimesinin tersinden okunması durumunda İsev, bunun da zorlama bir teville İsevî olarak okunması da mümkün gözükmektedir. Bilindiği üzere Vizigotlar, Kalkedon (Chalcedonian) Hıristiyanlık anlayışını benimsedikten hemen sonra, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ı “Allah’ın oğlu” olarak değil de, ilahî vasıfları olan yüce bir insan olarak kabul etmişlerdir. (4)

Osmanlıca’da Vesi’ veya Vesî, “meydanlık” ve “vüs’âtli, genişlilk”, Vesîa; “geniş, bol, vâsi, vüs’atli” mânâsınadır. Vesîa kelimesini, Mesiha şeklinde okumak da mümkün gözükmektedir. Mesiha’nın Mesih olarak okunması mümkün olmakla birlikte, “gümüş” mânâsı üzerinden “siyah ve beyaz” karışımı “gri” bir renge, oradan da iki zıt mânânın, yani siyah ve beyaz mânâsının toplu olduğu Cevn kelimesine ve en nihayet 59 ebced değerindeki müştereklik üzerinden Mehdî kelimesine kadar sarkmak mümkündür. Mehdî-Resûl olarak beklenen Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’a selâm olsun! Tam da bu noktada, Vizigot kelimesindeki Vizi ve Got kelimelerinin ayrıştırılması üzerinden Got’un God (“İlâh” ve “Tanrı”), Visi veya Vesi’nin ise Vesile şeklinde okumak mümkün olduğunda, “İlâhî olana vesile” olmak mânâsı çok bariz bir şekilde açığa çıkar. İBDA külliyatından da biliyoruz ki, insanoğlu bilerek veya bilmeyerek Allah’ı arıyor ve yine bilerek veya bilmeyerek, “insan” olması hasebiyle de, Allah Resûlü’nün kadrosu içerisinde yer alıyor. Burada Vizigotlara müsbet bir mânâ yüklediğimiz zannı doğmasın isterim. Nasıl ki Hazret-i İsâ Aleyhisselâm vesilesiyle bir Mesih ve Mehdî inancı haktır, yine nasıl ki Mesih ve Deccal düalizmi hak bir hakikattir, aynı şekilde, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutupları da birer hak ve hakikattirler. Zaman ve mekân şartları itibariyle bir yönüyle de kim kimin tarafında veya kim hak ve kim batıl tarafta, onu anlamak derdindeyiz.

Vizigot Krallığı çökünce çoğu Got boyu gibi Vizigotlar da 5. ve 6. yüzyılda Alman paganizmi inancını bıraktı ve Hıristiyanlığı benimsedi. O zaman Roma genel olarak Katolik (Nicean) olsa da Vizigotlar İsa'nın ilah olarak görülmediği Ariusçuluk mezhebini seçmişti. Romalılar bu yüzden Vizigotları kafir olarak gördü ancak 7. yüzyılda onlar da Katolikliğe geçti. Toledo, İspanya'da bulunan küçük Santa María de Melque kilisesi hala ayakta olan bir Vizigot yapısıdır. (5)

Gotlar, uzun bir süre putperest Roma karşıtı bir duruş sergilemişlerdir. Romalılara tabiri caizse kan kusturan Gotlar, Romalılar tarafından uzun süre “Barbar” olarak nitelendirilmişlerdir. Kendilerini Eski Yunan'ın devamı olarak gören Romalılar açısından bu anlaşılır bir durumdur. Değil mi ki eski Yunanlılar, kendilerini dışardan sürekli rahatsız eden Persler ve Medleri “babbar” olarak nitelendirmişlerdir. Araplar da acemleri benzer bir şekilde değerlendirmişledir. Aslında bugün de bu anlayış hala devam etmektedir. Halbuki bunun bir mukadderat olduğu çok açıktır. Ruh ve nefs arasındaki zıtlık, birinden birini mecburen “barbar” kılmaktadır. Bu iyi ve kötü, hak ve batıl ayrımına da denk gelir. Bu durumun “mutlak” mânâda ortadan kaldırılması muhaldir. Ancak bir denge veya muvazene tutturmak da mümkündür. Meselâ Niçe’nin “Üstün İnsan” dediği ve bir eser olarak ortaya koyduğu “İyi ve Kötünün Ötesinde” arayışı bu çerçevede anlamlı! İslâm kültür ve medeniyetinde ruh ve beden arasındaki denge arayışının “Küllî ruh”ta düğümlü izahı yine bu çerçevede anlamlı! Nitekim dünden bugüne bütün bir felsefe ve hikemiyat dünyası, bu tür bir denge arayışının bir tezahürü olarak anlam kazanmıştır. Kim ki “zıt kutuplararası muvazenenin üstün nizamı” olarak beliren İslâm’a teslim olur ve onun eşya ve hadiselere tatbikini kendisine şiar edinir, sözkonusu “denge veya muvazene”nin kurulmasına en yakın olan da o olur, denilebilir. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemindeki “Berzah” kavramı bu mevzuda çok önemli ve belirleyici bir konumdadır.

Got kelimesini god olarak okumak icab ettiğinde, çok ilginç bir durumla karşılaşmak mümkün gözükmektedir.” Meselâ;

God: Tanrı ya da ilah, özellikle tek tanrılı inançlar tarafından kainatın tek yaradanı ve yöneteni olduğuna inanılan doğaüstü varlık... İlâh, mabut; put, sanem; Allah, Tanrı, Cenabı Hak; ilah mertebesine çıkarılmış kimse veya şey; büyük kudret sahibi kimse...”

“God: İlah; god, deity, divinity...”

God: Put; idol, image, god, graven image, fetish, tin god...”

Burada da, meselâ menşeinde “kâfir” olan “nefs” kavramı üzerinde birazcık olsun durmak ve düşünmek gerekiyor.

Daha evvelde üzerinde sıkça durduğumuz gibi, hatası sebebiyle cennetten dünyaya sürgün edilen Hazret-i Âdem Aleyhisselam’ın şahsında topyekûn insanoğlu, imtihan sırrı çerçevesinde kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birini gerçekleştirmek üzere yaratıldı ve bu özellikleri ile dünyaya sürgün edildi. Taraflar, bütün insanlık tarihi boyunca hep belirgin olmuştur. Bâtında kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs, zâhirde ise hak ve bâtıl çerçevesinde mümin ve kâfir! Mukadderat mevzuu bir tarafa, hayatın en belirgin vasfı, cüz’î irade üzerinden tercihlerden ibarettir, denilebilir. Kim neyi niçin tercih etmiştir veya ediyor, işte bütün mesele!

Bugünkü modern dünyanın modern illüzyonistleri, hiç şüphesiz ki dünden bugüne birer mirasyedi olarak nefsin temsilcileri olarak dünya sahnesinde oyunlarını pervasızca sergilemektedirler. Modern sporların içinden neşet ettiği Hıristiyan-Yahudi Batı kültür ve medeniyetinin eski Yunan Kültürü, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkına nisbetle anlam kazandığını söylemeye gerek yoktur. Dünden bugüne Batı kültür ve medeniyeti muhiblerinin elini her neye değdirdiyse oradan birer nefs abidesi fışkırdığını da yine söylemeye gerek yoktur. Bugün modern sporların putperest modern dünya dini olarak servis edilmesinin derinliğinde yatan esas saikin ne olduğunu, eser ve müessir, sanat ve sanatçı kavramları üzerinden okumanın yine ne kadar mühim bir noktaya işaret ettiğini de bu vesileyle hem görmüş ve hem de kısa günün kâri olarak anlamış olduk.

Dipnotlar

1-https://www.kelimecim.com/anlam-bul/bakir-kelimesinin-anlami

2-Dieter Voigt, Spor Sosyolojisi, çev: Ayşe Atalay, Alkım Yayınları, İstanbul, 1998, s. 86.

3- Rivayetlere göre Allah Resûlü öldürülen müşrikleri defnettirirken onlara hitapla “Allah’ın vaadinin hak olduğunu gördünüz mü? Ben Rabbimin bana vaat ettiklerinin hak olduğuna şahit oldum.” diye seslenmiştir. Ashap ölülerin işitemeyeceklerini hatırlattığı zaman Allah Resûlü onların Allah’ın vaadinin gerçekleştiğini anladıklarını, kendisini de işitebileceklerini ancak cevap veremeyeceklerini söylemiştir. Daha sonra Resûlullah’ın, “Sen ölülere işittiremezsin. Arkalarına dönmüş kaçmakta olan sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.” ve “…Sen kabirlerde olanlara da işittirecek değilsin.” âyetlerini okuduğu nakledilir.

4-Kalkedon Konsili veya Kadıköy Konsili, 451 yılında 8 Ekim’de başlayıp 1 Kasım’da sonlanmış ekümenik konsildir. Kalkedon bugün İstanbul şehri içerisinde kalan Kadıköy ilçesinin merkezidir… Batı Ortodoksları, Roma Katolikleri ile birçok diğer batı Hristiyanlarının 4. ekümenik konsili olarak kabul edilir. Konsilde, Eutyches’in Monofizitizm doktrini reddedilmiş ve İsa’nın hem tam anlamıyla insan hem de tam anlamıyla ilâh olduğu tanımlamasını yapan "Kalkedon Amentüsü" ortaya atılmıştır… 1) İsa'da hem insani hem de tanrısal özellikler bulunmaktadır, bu özellikler Meryem İsa'yı doğurmadan önce de bulunmaktaydı. İsa tanrı olarak Baba ile aynı özden, insan olarak da günahlar hariç insanlarla aynı özdendir… 2) Bu farklı doğalar birleşmeden sonra hiçbir şekilde değişime uğramayıp kendi özelliklerini muhafaza etmişlerdir… 3) Çarmıhta acı çeken İsa'nın sadece insani doğasıdır, bu acı tanrısal doğaya dokunmamıştır… 4) Aslında diofizit görüşe yakın olan bu karara itiraz eden monofizit piskoposlar kendi bağımsız kiliselerini kurmuşlardır.

5-https://ungo.com.tr/2021/04/gotlar-vizigotlar-ve-ostrogotlar/

Görüş: Osman Temiz

Baran Dergisi 772. sayı

Yorumlar (0)
15
açık
Namaz Vakti 04 Aralık 2021
İmsak 06:34
Güneş 08:05
Öğle 12:59
İkindi 15:22
Akşam 17:43
Yatsı 19:09
Günün Karikatürü Tümü