Edebiyatta Gelinen Nokta; Rezalet

Sezâi Kırlangıç

Edebiyatta Gelinen Nokta; Rezalet

 

Edebiyat; tedaileri ile bir mevzu etrafında edeb ve estetik nizamı. Aşk ve heyecanın, fikir ve keşiflerin söyleyenin veya yazanın şuuruna akması ile kelimelerle birlikte şekil ve şemaile dönmesi. Lügatlerde “Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı” olarak tanımlanan edebiyat aynı zamanda “Literatür” manasında. Genel olarak şu ana başlıkları içeriyor; şiir, öykü, roman, deneme vb. Ancak bunun daha ötesi ve derini söz konusu; divan edebiyatı, sanat edebiyatı, dil ve tefekkür meselesi vb. gibi.

Mütefekkir şair Salih Mirzabeyoğlu’nun uzunca bir zamandır dergimizde tefrika edilen Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinde muhteşem bir Divan Edebiyatı ziyafeti söz konusu. Elbette bu ziyafet, sofrayı kuranın sanatkârene üslubu ve yine Hâkim-mütefekkir tavrı sebebi ile sıradan ve alışılagelmişin ötesinde bir şekilde arzetmektedir. Ve çoktan beridir kaybettiğimiz mücerred fikir zevkini, idraki idrak anlayışını ve kelimelerin belli bir seromonide dansedişini mütefekkirin bu “tecrid ufku” sayesinde görebiliyoruz.
      Anlamak mı? O yönden zaman zaman sıkıntı çekiyoruz. Dile yabancı olduğumuz kadar, kelime dağarcığımızın zayıflığı ve tefekkür alışkanlığımızın olmayışı hatta boş işlere olan meylimizin “boş”u daha bir hoş görmesi nedeni ile asılı kavrayamayışı bu sıkıntımızın başlıca kaynağı. Meselemiz de bu zaten. Şimdilerde her türlü saçmalığın adı sanat, edebiyat olmuş durumda. Fikirden yana müzdaribiz. Ahlaktan yana müzdaribiz, Davadan yana müzdaribiz. Dolayısıyla birileri çıkıp da mücerred fikri romanlaştırmaya, şiirleştirmeye veya çeşitli türlerde yazıya döktüğünde çokta okuyucu bulamıyor. Çünkü okur anlamıyor. Birçok yazar okuruna yalakalık yapıyor ve onun dilini kullanarak, nefse hoş gelecek, avantür ve duygusal heyecanlarla beraber kırılmaların çokça yaşandığı eserler yazıyor. Sonrasında, okurda bu seviyeden bir beğeni yapısı oluşuyor. Burada yazarın gözettiği en büyük olgu iyi para kazanmak ve çok satan kitap yazarak kazanmak. Ha birde isim yapmak. İsim yaptıysanız ve bir iki eseriniz itibar gördüyse bunların yanında uydurukçadan yazdığınız veya daha önce benzeri sayısız yazılmış ve yazımı kolay eserleri yayınlayarak artı gelir elde edebilirsiniz. Bunu çokça görüyoruz. Bu durum İslamcı kesimde de var… Oldu ya isminin etrafında olumlu bir hava oluştu, hemen o bir iki Resulullah’la ilgili, Tebrizi, Mevlana, İstanbul, Yunus Emre, Kerbela, Yakın Tarih, İlmihal ve benzeri eserler yayınlanır. Ne satılırsa artık. Yeni bir şey üretmek yok, eskinin farklı dille tekrarı söz konusu.  Batı’dan çeviri usulü ile gelenler ise edebiyat ve kültür pazarlayıcılarının başını çektiği eserler. Konusu, içeriği, derinliği olan hiçbir şey yok. Öz ve biçim uyumluluğu, estetik değeri hak getire. Sadece gürültü, dedikodu ve geçici bir heyecan. Sarhoşluk gibi; merak, kendinden geçme ve sonrası kusmuklardan başka kalan bir şey yok…

Okur ise bir başka alem; Okuduğu kitabın veya seyrettiği bir filmin yanında muhakkak kolası, hamburgeri ve kulağında homurdanarak konuşan gürültülü bir müzik çalar var.

Şiir ise içler acısı. Cümlelerin kırpılıp kırpılıp alt alta dizildiği, tekrar kelimelerin metin boyunca adamı iyice baydığı en altsız-üstsüz sözler şiir oldu. Her türlü şirretlik, akıl dışılık, saçmalık, sanat ve edebiyat adı altında pazarlanıyor. Mahrem hayatlarını çıplak anlatanlar müthiş romancı oluyor. Kadını en çok aşağılayanlar, kadın sorununu en iyi anlatan kalemler olarak anılıyorlar. Elif Şafak, Sinan Yağmur, Duygu Asena, Ayşe Kulin, Ahmet Altan, Orhan Pamuk vs… Hele Orhan Pamuk, yazı dilinde konuşma adabını bilmeyen, konuşma özürlü bu yazar Osmanlıya ne kadar sövse o kadar yüceltiliyor ve malum olduğu üzere Nobel bile veriliyor.

Mevzu geniş ancak dergide yerimiz dar. Mütefekkir Şair Salih Mirzabeyoğlu’nun TELEGRAM işkencesi altında kaleme aldığı meseleler destansı bir ŞİİR gibi okunması gereken Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinden halimize ışık görüyoruz. Eser dergimizde 99.Bölüm olarak “ALLAH-İNSAN-ÂLEM” başlığı altında neşredilmiş.  Daha ilk cümleden başlamak üzere Mutlak Fikrin kuşatıcı hamleleri ile idraklerimize “edebiyatın neliğini ve niçini”ni kazıyor. Lütfen terkibe ve toplayıcılığa dikkatle bakalım ve takib edelim:

MATLA: Güneş, ay ve yıldızların doğması, tulû’ etmesi. Gök cisimleri gibi maddî veya “fikir, ilhâm, nur” vesair manevî şeyler için, “doğacak yer, doğuş yeri, tulû’ mahalli”. Bir kaside veya gazelin, mısraları birbiriyle kafiyeli ilk beyti: 149: NASSAH-Terzi. Hayyat. (Ratk ve fatkeden, ayıran ve birleştiren.)… NASİH-Nasihat eden. (Ayet meâli: Din nasihattır.): 149: UD-U HİNDÎ-Kust otu neviinden… HAVLEKA-Lâ havle çekmek. (Allah’tan başka kuvvet sahibi yoktur.): 149: TAFS-Ölüm, mevt… KALİÇE-Küçük halı. (Haliçe: Küçük halı. Seccade… Haliç: Liman. Boğaz. Kanal. Berzah. Çanak): 149: DEFİNE… MATLA’nın, “gelecek yer, yâni haberli olunacak yer, yâni kazanç, mevhibe ve ihsanın vukubulduğu yer” mânâsına gelen aynı ebcedteki MUTTALA’ kelimesi ile birlikte düşünülmesi, ALLAH-İNSAN-ÂLEM münasebetlerinin hepsini arada verdiğimiz kelimelerle birlikte kuşatır… Evvelâ BEDİ’ (Vasıfsız yaratıcı) Allah’ın, LEVH-İ MAHFUZ’da yazılı olanı yaratması, BEDİ’nin Allah’a isim olması ve LEVH-İ MAHFUZ’u kendine tâbi kılması, sonra LEVH-İ MAHFUZ’un bu mânâda Allah’ın BAİS ismine (Peygamber gönderen, sebeb olan, icab ettiren, yeniden yaratan, ölüleri dirilten) mânâsı, bu şekilde Allah’ın 99 güzel isminden başlayarak sayısız isim ve sıfatlarının mertebeler hâlinde KALB’de yuvalarının bulunması, Allah’tan gayrı topyekün varlığın hiçlikten varlığa, “bir kab, bir çanak” hâlinde alıcı olduğunu gösterir. ENTELEKTÜEL-Aydın insan, mücerretleri anlama istidadında olan insandır; her türlü meselenin kök hâlinde dayandığı bu düşüncenin zevkine ermeye çalışmak gerek… Bu cümleden olarak, MATLA’ bahsinde göründü ise de, pekiştirici bir hikmet: Görülmüş ve idrak edilmiş bir hakikat, bir suret, aynı zamanda ALICI bir KAB’tır.”

Mücerredin romanı deyince aklıma hemen mütefekkirin “Tilki Günlüğü” adlı eseri geliyor. Benzeri olmayan, yayını ile birlikte bir çok hususiyeti zamanla “aşikâr” olan ve bu sebeple üst düzey bürokrat ve aydın kesiminden bir çok kişinin Mütefekkirin cezaevinde kapısını aşındırdığı muhteşem eser.
Öte yandan "Mücerredin şiiri" deyince de, aklıma nedense hemencecik “Ölüm Odası"nda Edebiyat Rüzgarı’na kapılmak isteyenler için, fırsatın henüz kaçmadığını ve devam ettiğini belirtmek isterim.

 

Baran Dergisi 305. Sayı


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.