İmam Şâfiî Hazretleri


Kâzım Albay

Kâzım Albay

23 Haziran 2020, 15:25

Giriş

Bu çalışmamızda önce İmam Şâfiî’yi kısaca tanıtıp onun önemli eseri er-Risâle üzerinde duracağız. Daha sonra usûl farklılığına temas ederken haber-i vâhid, kıyas, sahâbî kavli ve tatbikatı mevzularını açıklayacağız. Ehemmiyetine binaen istihsan mevzuuna da temas edeceğiz. Bunları sekiz maddede açıklayıp sonuç bölümünde ise, İmam Şâfiî’nin rolü ve misyonunu kısaca değerlendireceğiz.

1. İmam Şâfiî

Şafiî mezhebinin imamı, büyük müctehid. Ehl-i Sünnet’in dört hak mezhebinden Şâfiîliğin kurucusu.

İmam Şâfiî’nin doğumu H.150 (m.767) dir. Bir rivayete göre İmam-ı Âzam Hazretlerinin irtihalleri günü dünyaya gelmiştir. Hicrî 204 (m.820) yılında, 54 yaşlarında, genç çağda irtihal etmişlerdir.

Dil ve mantık alanlarında da üstün idi. Kısa zamanda devrinin bir tanesi oldu. Arap şiiri, edebiyatı ve tarihine de ilgi duydu. Ahlâk ve İlahî marifet mevzuunda pek derin şiirleri vardır. Büyük fikir ve hikmet onun tükenmez hazinesi idi. Şâfiî Hazretlerinin şu beyti pek meşhurdur: “Eğer ilim adamı için, şiir bir zaaf olmasaydı, Lebîd’den büyük şair olurdum.” Ahmed b. Hanbel’e göre Şâfiî sayesinde ehl-i hadis dirilmiş ve sünenden istinbat yapar hale gelmiştir. İmam Şâfiî’nin menhecini şöyle sırayalabiliriz: Muhaddis, fakih, dilci, şair.

İmam Şâfiî’nin üç dönemi var: Mekke. Bağdat. Mısır… Mekke’de İmam Malik’ten ders aldı ve o’nun Muvatta’sını ezberledi. Siyasî bir meseleden dolayı Bağdat’a götürülüp tutuklanması üzerine orada Hanefî fukahadan İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin yardımıyla tutukluluktan kurtulur. Bağdat döneminde ehl-i re’y ekolünü de yakından tanır. Onlarla münazaraları olur. Mısır döneminde ise mezhebini tesis eder. Getirdiği usûl çerçevesinde İmam Mâlik’i de eleştirir.

İmam Şâfiî tam bir ilim âşığı olarak, “Hikmet, müminin yitiğidir, nerede bulursa alır.” hadisine uyarak, Mutezilî ve Şiî alimler dahil, nerede ilim görse istifade etmiştir. Ancak sağlam bir çizgisi olmuş, Ehl-i Sünnetin dört kalesinden birini inşa etmiştir.

Menkıbeleri pek çok ve meşhurdur. Din âlimlerinin büyüklerinden sayısız insan, hakkında eserler, methiyeler ve mersiyeler yazmıştır.

2. er-Risâle’nin Tanıtımı

Günümüze ulaşan ilk fıkıh usûlü eseri Şâfiî’nin er-Risâlesi’dir. Hanefî mezhebi imamları tarafından fıkıh usulü kitapları ve risaleleri yazıldığına dair rivayetler olsa da günümüze ulaşmamıştır. Er-Risâle, fıkıh usûlünün bütün konularını ele almasa bile, devrine göre ehemmiyetli bir eserdir. Er-Risâle’nin fıkıh usûlü kitabı olması yanında hadis usûlü kitabı da sayıldığını ifade edelim. Usûl-i fıkıh ile ilgili dünyada ilk müstakil eserin İmam-ı Şâfiî tarafından telif edildiğini Muhammed Hamidullah iddia eder (İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, c. II, Cüz I, s.1). Ona göre Babil, Hind, Çin, İran veya Latinlerin hukukî metinleri vardı, ancak mücerred fıkıh usûlü eseri yazılmamıştır…

Hukukun kökleri demek olan usûl-i fıkıh, “İcmalî deliller ve fıkıh istinbatına ulaştıran kaideleri bilmek” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanım şöyle de yapılmaktadır: “Usûl-i fıkıh; fıkıh kaynaklarını ve bunlardan hüküm çıkarma yöntemlerini inceleyen bilim dalıdır.” (DİA, Usûl-i Fıkıh maddesi, Asım Cüneyd Köksal ve İbrahim Kafi Dönmez)

Er-Risâle’nin günümüze ulaşan ve “cedit” diye anılan metni, Şâfiî’nin ilmi olgunluğunun zirvesine ulaştığı Mısır döneminde (814-820) kaleme alınmıştır. Er-Risâle’nin “kadîm” versiyonunun Mekke’de yazıldığına dair kayıtlar bulunmakla birlikte Bağdat’ta yazıldığına dair bilgi daha doğru olmalıdır (DİA, er-Risâle maddesi, Murteza Bedir).

Er-Risale’de en başta “beyân” kavramı üzerinde durulur. Kur’an ve Sünneti temel alarak bu iki kaynak bütünlük içinde incelenir. İmam Şâfiî, “Beyân, Asıl’ları bakımından aynı, ferî’leri bakımından farklı olan mânâları içine alan isimdir.” der. Beyân, mânâdaki kapalılığı giderip ona muhatabın anlayacağı biçimde açıklık kazandırmak veya hükümlerin Allah tarafından açıklanmış keyfiyetini ifade etmek üzere kullanılan fıkıh usûlü terimidir…

İmam Şâfiî’ye göre beyân dört basamaklı bir süreçtir. Bunlar şöyledir:

1-Allahın açıkça emirlerini belirtmesi. Namaz ve zekat farzı gibi.

2-Emirleri Peygamberin tamamlaması. Açık olmayan emirlerin Peygamberin tatbikatından çıkarılması. Namazın rekatı, kılınış şekli, zekatın miktarı gibi.

3-Allah Resûlü’nin hüküm bulunmayan hususta sünnet koyması.

4-Allah’ın kullarına ictihad etmeyi farz kılması. İctihad mevzuunda basit fakat anlaşılır şöyle bir misal verir: Kabe’den uzak olan biri inceleme neticesi kıbleyi tayin eder. Bu inceleme dahi bir ictihaddır… Müfrid hadis ehline karşı bu misalin ikna edici olduğu belirtilir. (Murteza Bedir, Fıkıh Mezhep Sünnet, Dem Yayınları, İstanbul, 2017, s.74)

Beyân bahsinden sonra başlıca konular şunlardır: Kitap ve Sünnetteki âmm ve hâss ifadeler ve bunlar arasındaki ilişki, sünnetin hüküm kaynağı oluşu, nesih, mücmel ayetler, hadislerdeki illetler, ihtilaflı hadisler, haber-i vâhid, hüküm vermenin yolları, icmâ, kıyas, ictihad, istihsan… Er-Risale’de, furû-ı fıkıh üzerinden hüküm çıkarmanın yolları ve usul-i fıkıh kuralları da ortaya konur.

3. İmam Şâfiî’nin Usûlü

İmam Şâfiî, fakîh (müctehid) bir yetkinlikte olup mezhep ve usûl kurucu bir zattır. O’na göre dinî hüküm ancak dinî bilgi sağlayan bir kaynağa (cihetü’l-ilim) dayanılarak verilebilir. Bu kaynaklar ise Kur’an veya sünnette yer alan haber, icmâ ve kıyastır. Ancak müstakil bir asıl olarak sayılan sahâbî kavli konusundaki tutumunun değişik ihtimallere göre farklılık taşıdığını belirtelim. İhtilaf halindeki sahâbî sözlerinde ise Kitap ve Sünnete veya icmaya uygun olanı veya kıyas açısından daha doğru olanı alır. (Muhammed b. İdrîs es-Şâfiî, Er-Risâle, çevirenler A.Şener ve İbrahim Çalışkan, TDV Yayınları, Ankara, 2017, s. 321)

İmam Şâfiî önce hadisçi muhit olan Mekke’de yetişmiş, Bağdat’a gidince de fıkıhçılarla tanışmıştır. Irak fıkhını ve Hicaz fıkhını savunan bir telif faaliyeti içine girmiştir. Ehl-i hadis ekolünde olup ehl-i re’ye yakın bir metedolojisi vardır. Ehl-i re’y, nassları akl-ı selimle anlama usûlüdür. Ehl-i hadis ise mecbur kalmadıkça akla başvurmazn.

Er-Risâle, fıkıh usûlü eseri olması yanında aynı zamanda hadis usûlü eseri olduğunu belirtmiştik. Önemli bir eser olan er-Risâle’de sahih hadisin tanımlaması, hadislerin hangi ölçülerle kaynak olacağı gibi hadis usûlünün önemli meseleleri hakkında tesbit ve değerlendirmeler de yer alır…

İmam Şâfiî, kitap ve sünnetten gelen haberlerden hüküm çıkarma yöntemi, öncelikleri belirleme, tercihlerde bulunma, umum ve husus meselesi, kaynakların nitelenmesi vs. mevzularında sistemli görüşleri ile “Şâfiî Usûlü”nü oluşturur. Fahreddin Râzî, Şâfiî’nin usûl-i fıkha hizmetini şöyle anlatır: “Bilmiş ol ki, usûl ilmine nisbetle Şâfiî, mantık ilmine göre Aristo gibidir. Arûz ilminde Halil b. Ahmed’in yeri ne ise, usûl-i fıkıhta Şâfiî’nin mevki odur.”

Şâfiî’nin hadisleri ele alışı, sünnetin tatbikindeki örneklerden ve onun örf ve adete dönüşmesinden ziyade, Hz. Peygamberle irtibatına ve O’na tahsisine yöneliktir (DİA, Şâfiî Maddesi, Bilal Aybakan). Bu da hadis alış şeklinde Hanefilerle bir farkına işarettir, aynı zamanda Malikilerle de…

Şâfiî’de “beyân” kavramı iki temel kaynakta (kitap-sünnet) yoğunlaşmayı ifade eder.

İmam Şâfiî icmayı kabul eder, ancak haber-i vâhidden sonraya yerleştirir. Kıyası da kabul eder, ancak istihsanı reddeder.

4. Haber-i Vâhid Mevzuu

Haber-i Vâhid: Tevatür seviyesine ulaşmayan hadis demektir. Tek kişi veya az kişi tarafından rivayet edilen hadistir. Sahihlik şartlarını taşıyorsa muteberdir. Mezhepler arasında nitelendirme farklılığı vardır. Geçen sayıdaki yazımızda bunu izah ettik.

İmam Şâfiî’ye göre haber-i vâhid; Hz. Peygambere ulaşacak şekilde (merfu olarak) ya da bir ravide nihayet bulacak tarzda tek kişinin tek kişiden rivayet ettiği hadistir. Er-Risâlenin hacim olarak üçte ikisi, sünnetin hüküm kaynağı oluşu üzerine olup özellikle âhâd yolla nakledilen sünnetin (haber-i vâhid) delil oluşu üzerinde durulur.

Haber-i vâhidi rivayet edenin güvenilir, akıllı, mânâ ile lafız uyumunu bilen biri olması hâlinde haber-i vâhidi almakta hiç bir mahzur olmadığını söyler. Hadise vurgu yapmak için ise “Hadis, kendi başına bir asıldır ve başkasına kıyas yapılmaz; çünkü kıyas, asıldan daha zayıftır.” (Şâfiî, a.g.e., s.205) der. İmam Şâfiî, “Hadis rivayeti bazı hususlarda şahidliğe benzemez” dedikten sonra şöyle ilave eder:

“Hadiste bir erkek ve bir kadını tek başlarına kabul ederim, şahitlikte ise bunlardan birini tek başına kabul etmem. Hadiste, “Bana filan filan’dan rivayet etti.” sözünü kabul ederim, eğer bunu söyleyen müdelles (görmeden görmüş gibi rivayet) değilse. Şahitlikte ise, ancak “İşittim.”, “Gördüm.” veya “Beni şahit etti.” gibi sözleri kabul ederim.” (Şâfiî, a.g.e., s.206-207)

Haber naklindeki şahitlik (isnad ve rivayet şartları) ile mahkemede veya iki kişi arasındaki şahitliğin farklı şeyler olduğunu er-Risâle’de uzunca anlatır.

İmam Şâfiî, haber-i vâhidin delil olarak kabul edilmesi mevzunda şu hadisi nakleder: “Allah, benim sözümü işitip ezberleyen ve onu iyice aklında tutup rivayet eden bir kulun yüzünü nurlandırsın. Bir bilgiyi nakleden bazı kişiler bilgin olmayabilir. Bu kişiler bilgiyi kendilerinden daha bilgin olan kimselere nakledebilir. Üç şey vardır ki, Müslümanın kalbi onlara karşı hıyanet etmez. Onlar da; Allah için amelde ihlas, Müslümanlara nasihat ve Müslümanların cemaatinden ayrılmamaktır. Çünkü İslâm’ın çağrısı, onları arkalarından (her taraflarından) kuşatır (korur).” (Ebu Davud, el- İlm 10; et-Tirmizî, el İlm 7; ed-Dârimî, el-Mukaddime 24; Ahmed b. Hanbel 1/437, 111/225, IV /80.82)

İmam Şâfiî bu hadisin devamında şöyle tefsir eder, mealen veriyorum: Allah Resûlünün bir sözünün ezberlenip nakledilmesinin herhangi bir kişiye görev olarak verilmesi aynı zamanda bu hadisin kendisine iletilen kişiye de bir hüccet olduğunu gösterir. Öyle ki, nakleden bilgin olmayabilir ancak alan bilgin olabilir. İmam Şâfiî, İslâm cemaatinden ayrılmamayı ve ıcmayı da bu hadisin bağlayıcı olarak belirttiğini de ilave eder.

Bu yorumlardan sonra İmam Şâfiî, hadislerin dinen ehemmiyeti açısından şu hadisi nakleder:

“Koltuğuna oturan ve kendisine benim bir emir veya yasağım gelince, “Bilmiyoruz, biz Allah’ın kitabında ne bulursak ancak ona uyarız!” diyen birinizle asla karşılaşmayayım!” (Ebu Davud; et-Tirmizî; ibn Mace; Ahmed b. Hanbel)

Günümüzde bu hadisin işaret ettiği tehlikenin fazlasıyla mevcut olduğunu belirtelim. Kendilerine Kur’ancı veya mealci denen had bilmez grup buna misaldir. Hz. Peygamberin yüz çevirdiği kimse olmaktan Allah bizi korusun.

Haber-i vâhidin delil olmasına misaller:

Bir sahabînin hanımını yollayıp annemiz Ümmü Seleme’ye bir mevzuu sorması ve bunu öğrenen Allah Resûlünün zevcesine, “O kadına benim sünnetimi bildirmedin mi?” diye buyurmasıdır. İmam Şâfiî bu hadisi, “Eğer delil olmasa idi, Hz. Peygamber böyle demezdi” diye yorumlar ve haber-i vâhide bir delil olarak gösterir.

Başka bir haber: Bir Müslümanın Hz. Peygamberin Kâbe’ye döndüğünü haber vermesi üzerine, Mescid-i Kuba’da namaz kılan Müslümanlar hemen kıbleyi değiştirmişler, Mescidi Aksa yönünden Mekke’ye (Kâbe’ye) dönmüşlerdir. Bu olay, ertesi gün Hz. Peygambere bildirilir ve tek kişinin sözüyle kıbleyi değiştirmeleri eleştiri mevzu olmaz.

İmam Şafiî haber-i vâhidlerde sıka (güvenilir) râvi şartını yeterli sayar ve rivayet zincirinde râvilerin sayısını haberin kabulü için şart olarak görmez. Haber-i vâhidi haber-i hassa olarak zikreder ve “Bir hadis ancak kendisiyle çelişen hadisle terk edilebilir” der. Varsa nesih, yoksa tercih yöntemiyle ihtilafların çözülebileceğini ifade eder. Hadislerin tamamının haber-i âmme (mütevatir) şeklinde gelmesinin mümkün olmadığına dikkat çeker ve amel edilmesi için de böyle bir şartın bulunmadığının altını çizer. İmam Şâfiî, haber-i vâhidi devre dışı bırakanları eleştirir. İmam Mâlik’i de, sahih hadisler varken sahabe veya tabiûn görüş ve uygulamalarını almakla eleştirir.

5. İmam Şâfiî’ye Göre Kıyas

İmam Şâfiî kıyasa yer verir. Dinin Temel Kaynakları olan, “Kitap. Sünnet. İcmâ. Kıyas” sıralamasını zikreder. (Şafiî, a.g.e., s. 22)

Ona göre, Kur’an ve sünnetin zâhir ve bâtınında gerçeği kapsayan bilgi vardır ve bunu ortaya çıkarmak için kıyas yapmak gerekir. Zâhirde olan ölçüler bellidir. Bazen ise bâtında olur ve bunu çıkarmak gerekir. O zaman kıyas yapılır. Namazda kıbleye dönme şartı gibi. Kâbe’de kıbleyi doğrudan görürüz, uzakta isek kıyas yaparak Kâbe’ye yöneliriz. Bunda bazen isabet etmeyebiliriz. İsabet edersek tam olarak zâhir ve bâtında gerçek, isabet etmezsek zâhirde gerçek, bâtında ise gerçeği yakalamamış oluruz. Ancak yön bulmak için hiçbir araştırma yapmamak veya canının istediği tarafı kıble saymak dinen reddedilmiştir. Şâfiî’ye göre kıyas kriterleri şöyledir:

a) Haram ve helalin özelliğini Allah ve Resûlü bildirdi ise ancak ona benzer şeylerde kıyas yapılır.

b) Bir şeyin fazla benzeri varsa daha fazla benzeyene katılır. Nitekim ihramlının avladığı hayvana ceza olarak denk gelen hayvanın tesbitinde bu yol izlenir.

6. Amel-i Ehl-i Medine (Medine Ehlinin Tatbikatı)

Şâfiî, icmâ düzeyine çıkmayan Medine Ehlinin amelini kabul etmez. Ancak hadis bulunmadığı takdirde ve kıyastan sonra gelmek şartıyla alınacağını söyler. Medine Ehlinin tatbikatını hadisten öne alan İmam Malik’i de bu açıdan eleştirir.

7. Sahabî Kavli

Sahabî kavlinde üç ihtimal vardır.

a) Sahabiler ittifak etmiş ise icmâdır.

b) Görüşlerde ayrılık varsa, İmam Şâfiî kitap, sünnet ve kıyas yönüyle en yakınını alır.

c) Münferid sahabî kavli ise, bunu dört temel kaynakta bir hüküm bulunmaması halinde alır.

8. İstihsanı Reddetmesi

Bilindiği üzere, şer’i deliller, aslî ve fer’î olmak üzere iki kısma ayrılır. Aslî deliller kitap, sünnet, icma ve kıyastır. Bunlara Edile-i Erbaa (dört temel kaynak) da denir. Fer’î deliller ise istihsan, maslahat esası, sedd-i zerai, örf, sahabî kavli ve istıshâbtır.

Fer’î delillerden olan istihsan kelime olarak güzel bulmak demektir. Istılah olarak ise istihsan şudur: Biri açık, diğeri daha ince düşünce ile anlaşılan iki kıyasın karşılaşması halinde ikinciyi birinciye tercih etmektir. Yahut gerektiren bir sebep ve delil bulunduğu için umumî kaideden bir hususu istisna etmek, çıkarmaktır. Mesela, Hanefilere göre satımda açıkça zikredilmezse irtifak hakları (su kanalı geçirme, geçit hakları vs.) satım akdine dahil değildir. Bir arazi vakfedilirse vakfın da amacını düşünüp burada celi (açık) kıyastan vazgeçilip hafî (gizli) kıyas yapılır ve böylece irtifak haklarından istifade edilir. Aksi halde vakfın amacı gerçekleşmeyecektir.

İstihsana başka bir misal: Malı üzerinde tasarruf edemeyen hacir altındaki kişinin bir hayır müessesine vasiyette bulunması istihsanen caiz görülmüştür. Son bir misal: Taşınır malların vakfedilmesi umumî kaideye göre caiz olmadığı halde, örf haline geldiği için kitap ve kapkacak gibi şeylerin vakfı istihsanen (istihsan yoluyla) caiz görülmüştür.

İstihsanı daha çok Hanefiler kullanmıştır. Bu tabirden neyin kastedildiğini ilk fukaha açıklamamıştır. Bundan dolayı başta İmam Şâfiî olmak üzere bazı fakihler karşı çıkmışlardır. Fakat maksatlar anlaşıldıktan sonra bütün İslâm hukukçuları başka isimler altında bu delil ve metodu kullanmışlardır. Maslahat tabiri de istihsanın bir kısmını teşkil eden zaruret ve ihtiyaçla ilgilidir. Maslahat ise birçok fukaha tarafından kabul edilmiştir.

İmam Şâfiî, kıyas varken istihsana sapmayı eleştirir ve şöyle der: “İstihsan, ancak zevke göre fetva vermektir, keyfiliktir. Haberleri (nassları) bilen ve onlara kıyas yapmaya aklı eren kimse istihsana göre fetva vermez. (Şâfiî, a.g.e., s.274)

Er- Risâle eserinin tercümesinde istihsan bölümü 30 sayfa yer tutar. (Kitabın tamamı 324 sayfadır) Bu bölümde İmam Şâfiî istihsanı kabul etmediğini söylerken, furu-ı fıkıh meseleleriyle alakalı ayet ve hadislerden birçok misal vererek, onlar üzerinde nasıl kıyas yapılacağını izah eder. İmam Şâfiî, belki de çağında şahid olduğu olumsuz örneklerden ve dinin aslının bozulmasından çekindiğinden haber (hadis) olmadan veya haberin delaletine dayanmadan istihsanın yapılmasına şiddetle karşı çıkar. Ancak biz burada şunu ilave edelim ki, hiçbir fakih keyif ve arzusuna göre istihsan adına hüküm çıkarmamıştır

Değerlendirme ve Sonuç

Kendi çağından mesul bir Müslüman olarak İmam Şâfiî, nasslara dayalı yeni bir metod getirerek ve bunu sistemleştirerek (mezhep kurarak) İslâm’ın önünü açmış ve ışığı bugüne kadar ulaşmış büyük bir fakihdir.

İslâm’ın amelde dört büyük sütunundan biri İmam Şâfiî Hazretleridir. Öbür sütunlar, İmam-ı Âzam, İmam-ı Malik, İmam Ahmed b. Hanbel’dir. İmam Şâfiî, İslâmî ölçüleri belli bir usul dahilinde çerçevelemiş, Kur’an ve sünnete muvafık yorumlayarak dini ve fıkhı yürütmeye misal olmuştur. Ehliyetli bir alim olarak hak mezhepler içinde ictihad farkını da rahmet ve genişlik olarak göstermiştir.

Bu yazımızda ağırlıklı olarak İmam Şâfiî’nin ilim adamı yönünü anlattık, ancak o, bütün hakiki alimlerde olduğu üzere öncelikle imân ve aşk adamı idi. İmam Şâfiî Hazretleri, züht, takva, ahlâk ve ruhta da eşsizdi. Allah, gani gani rahmet eylesin

Baran Dergisi 701.Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.