İslâm Hukukunun Gayesi (Makâsîdu’ş-Şeriati’l-İslâmiyye)


Kâzım Albay

Kâzım Albay

20 Mart 2020, 15:45

Giriş
Makâsıd veya Makâsidü’ş-şerî’a, dinin hükümlerinin gayesi, gerekçesi demektir. Genel olarak dinin, özel olarak ise ibadetler ve hukuk alanındaki dinî hükümlerin gayeleri, maksadları, hikmetleri anlamında bir tâbirdir. Başka bir deyişle, ŞÂRÎ’nin maksadlarını, İslâm’ın ebedî prensiblerinin ruh ve mânâları açısından keşfetmektir. İlim yanında hikmet gözü icap eden bir alandır. Hatta “İslâm hikemiyatı” diyebileceğimiz bir mevzu/ilim alanıdır. Bu minvalde hikmet-i teşrî’ kavramını da hatırlatalım.

Makasıd kavramı hikmet, maslahat, ta’lil, kolaylık prensibi, istihsan, mesalih-i mürsele, istislah, sebeb, mânâ ve münasip vasıf kavramlarıyla yakın ilişkidedir.

Şer’î hükümlerin gayeleri bakımından hikmet ve maslahat ihtiva ettiğini bir çok âyet ve hadisin ışığında söyleyebiliriz.

Kâinatın ve insanın bir gaye cihetiyle yaratıldığı yani gaîlik-gaiyyet görüşü ile de makâsıd prensibi örtüşür. Buna “gâî tefsir”, “amaçsal yorum” ve “fonksiyonel yorum” da denir.

Ehl-i Sünnet’in itikadda iki mezhebinden biri olan Mâtüridiyye ile Ehl-i Bid’at mezhebi Mu’tezile Allah’ın hükümlerindeki gaye ve hikmet üzerinde sıkça durmuş, ancak Ehl-i Sünnet’in itikadda öbür mezhebi olan Eş’ariyye ise bunun teorik olarak ifade edilmesini bazı kelâmî mülahazalarla sakıncalı bulmuştur. Kelamda tartışılan “hüsün-kubuh” yani insan fiillerinin iyilik ve kötülüğünün akılla bilinip bilinemeyeceği mevzuu ile Allah’ın kulları için en iyiyi yaratmasının zorunlu olup olmayacağı (salah-aslah) gibi problemlerden dolayı Eş’ariyye âlimleri bu mevzuları sadece hikmete ve akla bağlamaktan uzak durmuşlar, sadece nakil ile iktifa etmişlerdir. Ancak şu ifadeleri Ehl-i Sünnet’in ittifakı olarak rahatça söyleyebiliriz: Allah zorunlulukla bağlı değildir, ancak yaptıkları işler hikmet ve maslahat barındırır, Allah abesle iştigal etmez.

İmâm Gazâlî’nin başta İhyâ olmak üzere bir çok eserinde makâsıd, maslahat ve hikmet açısından mevzûu incelenmiştir. Şâtibî’nin dört ciltlik el- Muvâfakât’ında da makâsıd ve hikmet-i teşri bahsi bir cilt kadar yer tutar. Ayrıca bu sahada ilk sayılan İzzeddin İbn Abdüsselâm’ın İslâmî Hükümlerin Esas ve Hikmetleri ismiyle tercüme edilen eseri ve Şâh Velîyyullah Dehlevî’nin Hüccetullahi’l-Bâliğisimli eseri ile el-Karâfî’nin el-İhkâm’ını müstakil olarak makâsıd ve hikemiyâta misâl verilebilir. Son devrin âlimlerinden Tahir b. Âşûr’un, Türkçe’ye İslâm Hukuk Felsefesi diye tercüme edilen Makâsidü’s- şerîati’l-İslâmiyye eseri de bu sahada zikredilmeye değer önemli bir eserdir. Ayrıca Ramazan el-Bûtî’nin Davâbitu’l-Maslahat’ı da önemlidir. 

 
Bir Eserin Tahlili
Ele aldığımız bu mevzuya bir misal eser olan Tahir b. Aşur’un Makasidu’ş-şeriati’l-İslâmiyye isimli eseri Türkçeye İslâm Hukuk Felsefesi adıyla Mehmet Erdoğan ve Vecdi Akyüz tarafından tercüme edilmiştir. Kitabın tercümesinde alt başlık olarak kitabın orjinal adı kullanırken yanında da “Gaye Problemi” başlığı da kullanılmıştır. Zira makâsıd mevzu aynı zamanda “gaye problemi” demektir. 

Tâhîr b. Aşur’un Makâsidu’ş-Şeriati’l-İslâmiyye eseri, konuyu müstakil olarak inceleyen özgün bir eserdir. Tercüme edenlerin yeni basım önsözünde (4. Basım) belirttiği üzere bu eser şu usule bağlıdır: “Ne selefilik kökenli Kur’ancılık ve yeni lafızcılık, yani neo-selefîlik gibi İslâm’ın geleneksel yorumlarındaki akılcı ve doğru yorumları ihmal eder, ne de modernist, liberal ve Batıcı neo-rasyonalizm akımlarındaki gibi Müslümanların dinî ve kültürel kimliklerini yok sayar.” (1)

Tâhîr b. Aşûr (1879-1973) hakkında kısaca bilgi verelim. Tunuslu ilim ve fikir adamı, müftü ve fakih, Arap dili ve edebiyatı âlimi ve düşünürüdür. Osmanlıların Tunus’u fethinden itibaren şeyhülislâmlık makamına Hanefî başmüftü tayin etme geleneğine, 1932’de son verilmesi üzerine ilk Mâlikî şeyhülislâm olmuştur. Tunus’un bağımsızlığından sonra 1956’da Zeytune Üniversitesi’nin rektörlüğüne getirilmiştir. Eğitim ve öğretim düzeninde önemli reformlar yaptı. Fizik, kimya, cebir gibi yeni dersleri öğretim programına aldı. İbn Âşûr enerji dolu ve velûd bir insandı. Batı kültür hegemonyasına karşı mücahidane çalıştı. İlim sahasındaki üstünlüğü yanında ahlâken de oldukça mazbut ve mütevazı idi. 1973’de vefat etmiştir. Bir kısmı basılmamış olmak üzere kırk civarında eseri vardır. 

Anlatacağımız Makâsidu’l Şeria eseri ile tefsirindeki gaye problemine yaklaşımları çok sayıda çalışmaya konu olmuştur.

Eserin giriş kısmında İbn Âşûr; hukukun gayelerini bilme ihtiyacına dikkat çekerek, Fıkıh Usûlü’nün hukukun gayelerini bilmekten geri duramayacağından ve hukukun gayelerinin kat’î, fıkhen ise zannî olduğundan bahseder. 

İbn Âşûr, “Hukukun Gayeleri-Makasıdü’s-Şeria” terimiyle, kamu hukuku, özel hukuk ve genel ahlâkla ilgili düzenlemeleri dikkate alır. Bütün bunlar İslâm’ın mesalih (yararlar) ve mefsedet (zararlar-kötülükler) prensibinin görüldüğü konulardır. (s. 34) Bu ise İslâm’ın genel hükümlerinin amaç ve hikmetleri demektir.

İbn Âşûr’un bu kitabındaki ana fikir, şeriatın bir gayesi ve bir hikmeti olduğu, Şârî’nin hükümleri anlamsız bir şekilde va’z etmediğidir. O’nun ifadesiyle verirsek: “Peygamberlerin gönderilmesi ve dinlerin indirilmesinin yegâne amacı, insanların sosyal düzenini (nizamü’l-beşer) kurmaktır.” (s. 43)

Kıyamete kadar şeriat uygulanacağına göre asırlar ve nesiller boyunca İslâm hukuku normlarının uygulanması için hukukun gayelerini (hikmet-i teşri) bilmeye ihtiyaç vardır.

Tâhîr b. Âşûr, bu mevzularda ilk kalem oynatan Şâtîbî’den alıntı yapar ve onu uzun ve karışık yazmakla eleştirir. Yine bu mevzularda eser veren Karafî’nin Furûk eserinden alıntı yapar. Keza İzzettin b. Abdüsselam’dan (Kavaidu’l-Ahkam) alıntı yapar. İbn Âşûr, “Hukukçular, illetin, hikmeti gerçekleştirecek nitelikte olmasını şart koşmak suretiyle bize, gayenin bir parçası olan hukukî hikmetlerin çeşitli yönlerini araştırma görevini yüklemişlerdir.” (s. 51) der.

İbn Âşûr, bu eserinde fıkıh usûlü ilminde alışık olunan fıkhın delilleri ve hilaf meselelerindeki bilinen delillerle istidlal yolunu izlemez. Şunu söyler:

“Bize düşen, derin düşünceye ve büyük bilginlerin sözlerine başvurarak elde ettiğimiz “hukukun gayeleri”ne ilişkin istidlâl yollarını belirlemektir.” (s. 53)

İbn Âşûr, geçmiş ulemaya bağlı kalırken, taklid ve taassup içine düşmez, fikir adamı olma özelliğinden dolayı çağın sorunlarını da düşünerek İslâm hukukunun özünde olan canlılığı ortaya çıkarır.
 
Makasıd İlminin Usûl-i Fıkıhtan Ayrı Oluşu
Tâhîr b. Âşûr, fıkıh usûlü ilminin fıkhî ihtilaflarda yeterli olamayacağını, esas ve usûl konularında da ihtilaflar olduğunu, fıkıh usûlü ilminin ele aldığı meselelerin çoğunun, hükümlerin hikmetine (hikmetü’ş-şeria) ve gayesine hizmet etmediğini veya usûl kitaplarının sonuna bırakıldığını söyler. (s. 28-29) Bu ise fıkıh usûlü ilminin değil, “Hukukun Gayeleri İlmi” demek olan “İlmu’l-Makâsıd”ın ele alabileceği konulardır, der. (s. 29-32) Bunlar ise, illeti bilme yollarındaki (mesalikul-illet) münasebet ve ihâle, mesalih-i mürsele, tevâtür, zarureten bilgi, mûcib ve mûceb (sebeb ve konu) birleştiğinde veya ayrıldığında mutlakın mukayyede hamli konularıdır, der İbn Âşûr. (s. 29)

Makasıd ilminin, ölçülerin zâhiriyle ilgilenen ve genelde muâmelat meseleleriyle uğraşan fıkıh ilminden de ayrı olduğunu, işin ruhunu, özü ve hikmetlerini irdelediğini belirtelim. Zaten Kur’an’ın ve Sünnet’in lafızlarında da hukukun (şeriat) gayelerini (makasıd) gösteren kuvvetli deliller vardır. Yazıyı uzatmamak için ayet ve hadisleri burada nakletmiyoruz.

Şeriatın Hikmetleri’nin hadislerden süzülmesi hakkında ise eserde müstakil bir bahis (s. 69-91) açılır. Bu bahisten şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Hz. Peygamberin bir çok tasarrufu vardır ve asıl olan Peygamberlik vasfı yanında beşerî vasıfları ve günlük işleri de söz konusudur. Muhakkak hepsinde hikmet vardır, ancak nerde, ne kadar ve hangi vasıfta bunu söylemiştir mevzuu hassaten hikemiyat ve makasıd mevzuu olup, Şeriatı ve Peygamberi doğru anlamak için bu şarttır... Bu mevzu ise bizde şu noktayı çağrıştırıyor: İBDA’nın temel ölçülerinden olan “Muradı kestirebilmek” davası, hukukun gayeleri ve uygulamaları için elzemdir.

Hukukçulara göre ahkam (hukuk normları) illeti bilinen (muallel) ve illeti bilinmeyen (taabbudî) diye ikiye ayrılır. Ta’lil (illetini bilme ve belirleme) açısından da üçe ayrılır: Kesin illetli normlar, hikmeti bilinemeyenler, muallel ve taabbudî arasındaki illeti kapalı hükümler. (s. 94)

İslâm dini bütün zamanlara ve mekânlara elverişli ve uygun olma onun illet ve hikmetlerine de bu açıdan bakmayı gerekli kılar. Ancak bir hükmün taabbudî olduğu ortaya çıkmazsa onu olduğu gibi bırakmak ve ona ilave yapmamak gerekir, der İbn Âşûr. (s. 97)

İbn Âşûr, hikmet ve illeti bulamazsa fıkıhçı norm çıkarmasın, der. (s. 101) 

Kitapta, yazarın açıklamasına bir katkı olsun diye mütercimler tarafından İzzettin b. Abdüsselam’dan makasidî bakışta yöntemsel genel ilke olarak şu alıntı yapılır. Mevzuyu açması açısından verelim:

“Yararı sağlamada ve zararı savmada, şeriatın maksadlarını araştıran için, bunun toplamından, şu ihmal edilemez yarardır ve şu yaklaşılamaz zarardır biçiminde bir inanç ve bilgi doğar. Bu konuda, herhangi bir icmâ, nas veya kıyas olmasa bile, şeriatın bu özünü anlarsa, bunu gerekli kılar.” (s. 109)

Bu eser, aynı zamanda bir fıkıh usûlü kitabıdır diyebiliriz. Öncelikleri farklı olan bir usûl kitabıdır. Gerçi o, “fıkıh usûlü ilmi” değil makasıd ilmi diyor. Bu mevzuda şöyle der İbn Âşûr:

“Ne var ki biz, teşride (hukuk), kesin veya kendisine yakın aramıyoruz. Çünkü teşrî, zannîye bağlıdır. Ben, ihtilâf ve kesin delile karşı direnme durumunda, kullanacağımız ve sığınacağımız bir demet kesin kaide olmasını arzuladım. Bu kaidelerden elde edilen artık ‘fıkıh usûlü ilim’ değildir, ‘hukukun gayeleri ilmi’ (İlmu Makasidi’ş-Şeriat) olarak isimlendirdiğimiz bilgiler bütünüdür.” (s. 108)

Şöyle de diyebiliriz. Bu eser, şerî hükümlerin maslahat ve hikmetlerine doğrudan girmiyor, maslahat ilminin gerekliliğini anlatarak bir nevi bu ilmin usûl ve prensiplerini va’z ediyor.
 
Sadelik, Kolaylık ve Hukukun Gayeleri
Bu bahiste İbn Âşûr şöyle der:

“Hukuk, çekilmez bir yük değildir. İslâm’ın hoşgörüsü ve güçlüğün kaldırılması konusunda belirttiklerimizden, hukukun ümmete sıkıntı vermeyi içermediği kesin bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu da sadece kolaylık ve yumuşaklık (teysir ve rıfk) yoluna girmekle olur. Hukuktan sıkıntının kaldırılması, zannederim ki, İslâm hukukunun özelliklerindendir.” (s. 184)

“Hoşgörü” ifadesinden ise çağımızda İslâm’ı ılımlı hâle getirmek için yaygınlaştırılan diyalog fitnesi ve “boşgörü” gibi şeyleri anlamamalıyız. Bilakis İslâm’ın hoşgörüsü, itidal içinde olarak muâmelelerin (davranış ve ilişkilerin) kolaylığıdır. O, daraltma ve umursamazlık arasında orta yoldur. Bu bahiste bir hadis zikredilir: “Satış yaparken hoşgörülü, satın alırken hoşgörülü, öderken hoşgörülü adama Allah rahmet eyler.” (s. 139)

Mecelle’de de kolaylık prensibi ile doğrudan ilgili yedi madde vardır. “Meşakkat teysiri celbedir” (madde 17). Bu söz, güçlük ve sıkıntı, kolaylaştırmayı gerekli kılar ve güçlük kolaylık sebebidir, diye açıklanmaktadır. (2)

İç içe geçmiş üç daire düşünün. En içteki dairede illet var, onun dışında ve onu kapsayan ise yakın gayeler var ve en dışta olup hepsini kapsayan daire ise âlî maslahatlardır (yüce-genel vasıflardır). Kitapta böyle bir şema var. 

Ancak şu not da düşülüyor: Ukubat (cezalar) ve ibadette kıyas olmaz. Yani hukukun gayeleri, âlî ve yakın gayeler ve illetler açısından ele alınarak ukubatte Şârî tarafından belirlenen cezalar ile ibadetlerde kıyas yapılamaz. (s. 263)

Bazı hususlarda gerekçe değiştiğinde hukuk normu da değişebilmektedir. (s. 272)

Hukuk genel, objektif ve somuttur. Başka bir ifade ile küllî, afakî ve müşahhastır. Şöyle de diyebiliriz. Genel, kesin, açık, kurala bağlı ve süreklidir.

Bazı şeyler var, halin icabına göre davranılır, bazı şeyler var sorulmaz. Bu hususta kitapta geçen bir hadis:

“Allah farzları emretmiştir, onları zayi etmeyiniz, sınırlar koymuştur onları da aşmayınız. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları çiğnemeyiniz. Bazı şeyler hakkında da unuttuğundan değil de, size olan rahmetinden dolayı sükût etmiştir. Onları da soru sorarak deşmeyiniz.” (s. 273)

Yine kitapta, İbnü’l-Arabî’den bir nakil olarak, Hz. Ömer’in insanların, “Resûlullah şöyle buyurdu” diye birbirleriyle yarışmaya girercesine rivayet etmelerini yasaklaması anlatılır. Bağlamından (sebeb-i vürud) koparılan nakil ediş tarzını eleştirmek için bu rivayet nakledilir. (s. 274)

“Zaman ve durumların değişmesiyle birlikte muamelatla ilgili ayrıntı sayılan normların da değişmesine ihtiyaç vardır” (s. 274) der İbn Âşûr. Muamelat hükmü de iki çeşit olur. Bazen insanlara sürekli bir hükmü gösterir bazen ise uyuşmazlığı çözme (kaza) şeklinde olur.

İbn Âşûr’un eserinde eşya, borçlar ve ticaret hukuku alanındaki hukuk gayeleri de işlenir. “Ümmetin malı, ümmetin servetidir ve maslahatın sağlanması ve mefsedetin savulması konusunda kendisinden yararlanılmalıdır.” (s. 404) der. İnsanın mala meylinin tabiî olduğunu ifade eder. Ancak malın dolaşımı (revâc) meşru yolla ve mümkün olduğu kadar çok sayıda insanların ellerinde tedavül etmesi gerekir, der. (s. 421)

Kendisi emperyalizme karşı mücadele vererek vatanseverlerle ön saflarda yer almıştır. Paylaşmanın esas oluşu ve kapitalist sisteme bir eleştiri olarak görülebilecek ifadeler ise şöyle: 

“Servetin ümmetin bütün fertleri arasında yaygınlaştırılmasını sağlamak ve tek elde toplanır olması veya belirli kimseler arasında el değiştirir olması halinden çıkarılmasını temin etmek, hukukun bir gayesidir.” (s. 424)

Servetin iki temel unsuru olan mal ve emeğin âtıl kalmaması, İslâm hukukunda gözetilmesi gereken bir hikmet olduğunu (s. 441) da belirtir ibn Âşûr.
 
Makasıd-Maslahat Bağlantısı ve Hikmet-İllet Mevzûu
Makasıd ile maslahat kavramları peşpeşe ve yan yanadır. Sebeb-netice gibi.

Şâtibi’nin dört ciltlik el-Muvâfakât isimli eserinin II. cildi “Makasıd” mevzu üzerinedir. Şâtîbî kitabın girişinde şöyle der: “Aslolan birinci maksaddır. Şarî’nin daha başlangıçta şeriatı koymadaki kasdıdır. Bu birinci maksad, şeriatın her iki dünyada da kulların maslahatlarının temini için konulmuş olmasıdır.” (3)

Allah’ın her şeyi bir illet, sebeb ve hikmete binaen yaratmış olması Allah’a bir mecburiyet olarak yüklenemez. Bu mevzu kelamda Allah’ın kulları için en iyiyi yaratmasının zorunlu olmaması (salah-aslah) meselesi olarak tartışılmıştır. Ehl-i Sünnet’e göre, Allah abesle meşgul olmaz her işi bir hikmete dayanır, ancak Allah mecbur tutulamaz. Zira, “Allah gayr-ı şahsî bir ilk illet değil, fa’âldir.” (İmam Gazalî’den)

Bütün emirlerde bir illet, sebeb ve hikmet vardır. Ancak taabbûdî emirlerin sebebi illet değildir, sadece kulluktur, yani bir sebeb aramak şart değildir. Veya, “Bu emirdeki illeti başka bir şekilde yerine getirdim, bu ibadete gerek kalmaz.” denemez. Mesela, ayetlerde abdest için “arıtmak”; oruç için “Allah’a karşı gelmekten sakınmak”; namaz için “hayasızlıktan ve fenalıktan korumak”; kıble için “insanlar sizin aleyhinizde bir delil bulamasın”; cihad için “haksızlığa karşı kendimizi korumak”; kısas için “sizin için hayat vardır” buyurulmuştur. Ancak her halükârda bunlar birer emirdir.

İstikrâ (tümevarım) yöntemi ile kesinlik buluruz ki; Şeriatın bütün hükümleri belli bir illet, maslahat ve yarar prensibine bağlıdır. Hatta detay (tafsilî) hükümleri için de geçerlidir. Kıyas ve içtihadın şer’î bir delil olarak subût ve kabulü de işte bu noktadan hareketle olmaktadır. (4) 

Kolaylık Prensibini de makasıd ve maslahat içinde zikredebiliriz. Kur’an ve Sünnet’te kolaylaştırma ile ilgili bir çok hüküm vardır. İslâm’da güçlük yoktur, ayette buyurduğu üzere, Allah kulları için güçlük dilemez. Allah’ın doğrudan doğruya rahmetinden kaynaklı genel mânâda kolaylık yanında, karşılığını vereceğini buyurduğu özel mânâda kolaylıklar da vardır. Birincisinde sebeb-sonuç ilişkisi söz konusu değilken, ikincisinde söz konusu. Allah’ın tüm insana (kâfir veya mü’min) rahmet etmesi birinciye, amellerinin-ibâdetlerinin karşılığını mü’minlere vereceğini ise ikinciye misal verebiliriz. Zorluk görülen emirlerde de zorluk-kolaylık dengesi gözetilmiş, esasında dünyada da yararı olan şey için bir nebze zorluk tavsiye edilmiştir.
 
Eleştiri ve Teklif
Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nde ibn Âşûr maddesini yazanlardan biri olan Ahmet Coşkun, mevzuyu sistematik ele alması açısından takdir ettiği ibn Âşûr’a şöyle bir eleştiri yöneltir: “Bu alandaki çalışmaların can damarı sayılabilecek olan, ‘hükümlerin gayelerini belirleme metodları’nı özel bir başlık altında incelemesine rağmen bu konuda sağlam kriterler geliştirebildiğini söylemek kolay olmadığı gibi faydalandığı bir çok örneğin hararetle savunduğu kesin veya kesine yakın ilkeler ortaya konulması çabalarının karakteriyle bağdaştırılamaz nitelikte olduğu görülür. İbn Âşûr’un da konuyu selefleri olan Şâtibî, Necmeddin et-Tûfî, İbn Abdüsselam gibi ilke bazında ele aldığı ve lafızcı yoruma bu üslupta bir eleştiri getirdiği, makasıd konusunda genel tesbit ve kategorik ifadelerle yetindiği, ayrıntıya inip ilkelerin örneklendirilmesine geçtiğinde de fıkhın klasik doktrin ve kurumlarını merkeze alıp bunlara makasıd ve hikmet açısından bazı açıklamalar getirmekle yetindiği görülür.”

Ben ise şöyle bir değerlendirme yapmak istiyorum:

Ahmet Coşkun’un eleştirisinde yer yer haklılık payı olsa da meselenin küllî bakış ve İslâm’a muhatap anlayış davasıyla ilgili olduğunu ifade edelim. Bu hususta İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde fıkıh hocası olan Ahmed Hamdi Yıldırım’ın BARAN dergisindeki mülakatında mesele hakkında misalle birlikte verdiği çözüm önerisini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz konusu mülakatta Ahmed Hamdi Yıldırım şöyle diyor: “Necip Fazıl, “İdeolocya Örgüsü ile İslâm ceza hukukuna, ibadet hayatına bakışında bütüncül ve işin ruhunu kavradığını, hikmetlerini sezebildiğini gösteren bir eser ortaya koymuş. Özellikle fıkıh okuyacaklar için “hikmet-i teşrî” ölçüsünü öğrenmek için şiddet ve hararetle tavsiye ederim. Üzerinde düşünülmesi gereken bir eser. Tabiî Üstad bir din âlimi değil, din düşünürü. Binaenaleyh din âlimiyle din düşünürünü birbirinden ayırmak lâzım. Şu anlamda: Üstad’a fetva sorulmaz ama bir hocanın verdiği fetva anlatıldığında o fetvanın hikmetini size söylesin. Zekâtın niçin uygulandığını Üstad’a sorun, zekât müessesesiyle ilgili kitaplarda okuyarak bulamayacağınız hikmetleri İdeolocya Örgüsü’nde çok rahat anlaşılır bir üslupla ve tatlı bir şekilde anlattığını görürsünüz. (...) Bu eser bir el kitabı olarak İlahiyat, İmam-Hatip talebesinin, din ve diyanetle ilişkisi olan herkesin elinde bulunması gereken bir kitap. Hatta gruplar halinde okunup müzakere edilmeli ve hazmedilmeli.” (6)

Son olarak; çağımızda sistem bütünlüğünde ve İslâm’ın hikmetlerini kucaklayıcı bir anlayışa ihtiyaç olduğunu, ilimlerde söz konusu olan dağınıklığın ancak böyle giderileceğini ve makâsıd alanında da mütefekkirlerle fıkıhçıların birbirlerini destekler yürümesi gerektiğini ifade edeyim.
 
Kaynaklar:
1- Tâhîr b. Âşûr, İslâm Hukuk Felsefesi, trc. Mehmet Erdoğan-Vecdi Akyüz, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2013, s. 25.
2- Recep Cici, Kolaylık Prensibinin Hukukî Hayata Yansıma Biçimleri: Hanefî Mezhebi Örneği, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 14, Sayı 1, 2005, s. 61-88.
3- Şâtibî, el Muvâfakât, Cilt 2, trc. Mehmed Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 3-5.
4- Şâtibî, a.g.e., s. 5.
5- Ahmet Coşkun, “İbn Âşûr”, DİA, Cilt 19
6- Ahmed Hamdi Yıldırım, Savunma Refleksiyle İslâm Anlatılmaz, Baran Dergisi, Sayı 609, 2018, s. 9.


Baran Dergisi 688.Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.