Türkiye, attığı küçük adımlara sarılarak kendisini teselli ediyorsa da; siyasetten ekonomiye, adaletten dış politikaya, eğitimden kültür ve sanat planına kadar, devlet ve cemiyet hayatında yapılması beklenen ve artık kendisini iyiden iyiye dayatan köklü değişimleri bir türlü gerçekleştiremiyor. Dikkat ediyorsanız tâlî meseleler gündemin birinci maddesini her daim işgal ederken, konuşulması gereken esas meselelere bir türlü el atılmıyor.

Seçim dönemleri de bu vasata lâyık olarak, tâlî meselelerin ön plana çıkartıldığı, seçmeni ürkütmeyeceğim diye memleketin istikbâlinin göz ardı edildiği, vaadlerin hepsinin birbirine benzediği ve benzeştiği süreçler hâlini almış vaziyette. Seçim vaadleri umumiyetle müşterek; yerli ve millî teknoloji, iş, yol, köprü, bilmem ne projesi ve saire... Az çok aklı başında olan biri, bu vaadlerin, bir gayeye matuf olduğu takdirde kıymet kazandığını, aksi takdirde üst üste taş yığmakla neticede bir bina yahut eser değil, moloz yığını elde edileceğini bilir. Dolayısıyla içeride yaşanan buhranın kaynağı olarak her ne kadar dışarısı sebeb gösteriliyorsa da, ki hakikat payı yok değil, dönüp artık kendimize bir bakmamızın vakti gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan beri siyaset, ekonomi, adalet ve eğitim gibi temel alanlarda çözüm yerine sürekli kriz üretiyor; parlamenter sistemin sakatlığı dolayısıyla hükümet krizi, iktisadî sistemin zaafları dolayısıyla ekonomik kriz, yargı bürokrasinin hukuku bir sopa gibi kullanması dolayısıyla adalet krizi, vatandaşını ruh kökleri ve kendi kendisine yabancılaştırmakta bir torna tezgâhı olarak kullanıldığı için de eğitim krizi bu memleket tarihinde hiçbir zaman çözüme kavuşturulamamıştır. Şimdilerdeyse iktidarda olan siyasî partinin bu meselelere ayrı ayrı el atma teşebbüslerinin tek tek akametle neticelendiği bir döneme şahitlik ediyoruz. Siyasî sisteme el atılıyor, başka bir sorun çıkıyor. Ekonomik sistem içindeki kriz üretme merkezinin nasıl işlediğini 15 senedir iktidarda olan siyasîlerin hâlen çözemediği zaten içinde bulunduğumuz hâlden belli. Adalet desen, yargı kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalıyor. Hele eğitim, AB uyum yasaları falan derken cahil üretme merkezlerine dönmüş vaziyette. Toplamına baktığımızda görüleceği üzere, günü birlik başarılarla tatmin olup, aslına bakacak olursak olduğu yerde patinaj çeken bir vaziyette bulunuyoruz. Peki, içeriden ve dışarıdan krizlerle kuşatılmış, nefes almaya bile imkân tanınmayan bu ahvâlden nasıl çıkılacak?

Gaye ve Şuur Münasebeti
Gayesi belli olmadan yapılacak işlerden, ayrı ayrı ve bir bütün hâlinde verim beklemek safdillik olur. Çünkü belirlenen gaye, amaç, ideal, yapılan bütün işlerin niçin yapılacağının cevabını verir. Tabiî bundan evvel içinde bulunulan vaziyeti geçmişiyle beraber tanımak ve kavramak, yani bir tarih muhasebesine sahib olmak, işlerin neden yapılacağın cevabını verir ki, niçin yapılması gerektiğinin cevabı olan hedef, ideal de bu soruyla beraber ortaya çıkar. İşlerin nasıl yapılması gerektiği ise, niçin yapılması gerektiği ile iç içe bir sorudur. Çünkü işlerin nasıl yapıldığının cevabı, aynı zamanda niçin yapıldığı sualinin cevabını da bünyesinde sistemleştirirse, işte ancak o zaman belirlenen hedeflere varılabilir. Tüm bu suâller lâyıkıyla cevablandığı zaman, şuur doğar. Şuurlu bir devlet, şuurlu bir bürokrasi, şuurlu bir cemiyet, şuurlu bir aile ve şuurlu bir ferd ile beraber bir bütün hâlinde şuurlanmış bir millet.

Her yeni şuur seviyesinin yeni bir gerçeklik seviyesi doğurduğunu da düşünecek olursak, içinde bulunduğumuz şartlar her ne kadar menfî de olsa, kesintisiz bir tekâmül sürecinin ancak böylesi bir şuurlanma ile beraber başlayacağı ve menfiliklerin de böylelikle tekâmülümüze katkı sağlayacağı bir bedahet.

Anlayış Şartı
Üç temel soru ve şuurdan bahsettik. Peki, bu suâllerin bir bütün hâlinde tezatsız ortaya konmuş cevablarını nerede bulacağız?

Elbette ki evvelâ bir istinad noktası belirlenmesi gerekir. Karşımıza çıkacak onlarca farklı esas ve usule dayanan meseleden, bütüne dönük bir çözüm çıkartmak için olmazsa olmaz bu sabitlerdir. Türkiye’yi ele aldığımıza göre de tabiî olarak bizim temel sabitimiz “Mutlak Fikir” İslâm’dır. Kendimizi İslâm’a istinâd ettiğimize göre, çağlar boyunca değişerek ve dönüşerek yeniden ve yeniden önümüze gelen meselelerin İslâm’a göre yeniden çözümünü ortay koymak için, bu sefer yenilenmiş bir İslâm anlayışına olan ihtiyaç hâsıl olur ki; onun çağımızdaki adı da, Üstad Necib Fazıl tarafından “İslâm yenilenmez, anlayış yenilenir.” şeklindeki formülden doğan, İslâm’a Muhatab Anlayış’tır.

Anlayışın Doğurduğu Dünya Görüşü
İslâm’ı, zaman ve mekânı aşan “Mutlak” fikir sabiti olarak kabul ettikten sonra, ona bakan gözün yenilenmesinden hâsıl olan anlayış, tabiî olarak bir dünya görüşü doğurur. Ancak ayakları yere sağlam basan bir dünya görüşünün ışığında, “hikmet mü’minin yitik malıdır.” Hadis-i Şerifindeki ölçü pratik hayata aksettirilebilir ve çağımızın meseleleriyle beraber elde edilmiş olan hikmetler de ancak bu ışıkta hesaba çekilerek faydalı yahut zararlı diye ayrıştırılarak benimsenir yahut reddedilir.

Tezatsız bir bütün hâlinde fert ve toplum meselelerine çözüm getirmek iddiasında olan her dünya görüşü, aynı zamanda bir amaç, gaye, ideal ve hedef de belirlemiş olur. Tabiî bağlısı olan devlet ve milleti ortaya koymuş olduğu ideale vardıracak gaye ve vasıta sistem ile beraber.

Türkiye’nin Amacı ve İdeali Nedir?
Geçen seçimlerden önce yine dile getirmiş ve dergimizin kapağında sormuştuk; “Bunca Yol, Köprü, Tünel Hangi İdeale Çıkar?” diye. Her ne kadar erken seçim de olsa, aradan geçen zaman zarfında seçime katılan iktidar yahut muhalefet partilerinin, meseleyi hâlen yol, köprü ve tünel zaviyesinden ele aldıklarını görmek, gerçekten de üzüntü verici.

İçinde bulunduğumuz konjonktürden bu sayfalarda defalarca kez bahsettik ve uyardık. Bu ülke, açık denizde, rotasız ve pusulasız yol alan bir gemiye benziyor. Gemi ne kadar sağlam, kaptanı da pek bir mahir olsa da, varacağı limanı olmayan bir geminin bütün meziyeti günlük fırtınaları atlatmaktan ibaret kalıyor. Seferin, kendisinin gaye hâline geldiği abes bir dönem. İstikbâl kaygısı da buradan doğuyor zaten. Ne mürettebat ne de yolcular bunca meşakkatin niçin çekildiğinden bihaber, o fırtınadan bu fırtınaya doğru savrulup, psikolojilerini korumuş olmak için atlattıkları fırtınaların tesellisine sarılarak yaşamaya çalışıyorlar. Oysa ki, devletin en temel varlık sebebi vatandaşından istikbâl kaygısını kaldırmaktır; ve zannedildiğinin aksine meselâ bir savaşa girmek değil, hedefi belli olmayan barış ortamları, toplum üzerinde asıl yıpratıcı olandır.

Krizi Fırsata Çevirmek
İnsanın fıtratı icabı mıdır bilinmez, hakiki bir krizle yüzleşmeden statükodan vazgeçip yerine bir yeni düzene geçmek tarihte eşine rastlanır bir manzara değildir. Bıçak kemiğe dayanmalı ki, insanlar içinde bulundukları şartları değiştirmek yönünde adım atabilsinler. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumda da fert, toplum ve devletin tüm planlarında yaşanan çeşit çeşit krizlerin artık insanımızın canına tak ettiği malûm. Dolayısıyla tüm bu menfî şartlar, farklı bir açıdan bakıldığında, yeni bir değişime gidilmesinin önündeki en büyük engeli ortadan kaldırıyor ve müsbet mânâda bir vazife ifâ ediyor.
Türkiye’nin statükocu bir yaklaşımla değil ileriye doğru bir adım, bulunduğu konumu bile artık muhafaza edemeyeceği muhakkak. Dolayısıyla farklı arayışlara girmek, yukarıda bahsettiğimiz şuur seviyesine erişmek ve ardından da asırlardır beklenen sıçramanın vesilesi olacak yeni anlayışı, yeni dünya görüşünü benimseyerek, bunların vasıta hedef sistemlerine sarılarak belli olan istikâmete doğru yol alması şart.

Yol, köprü, tünel, park, bahçe, okul, adalet sarayı, baraj, reaktör, silah, fabrika, teknoloji ve saire de işte ancak o zaman belli olan gayesine matuf bir şekilde kıymet kazanacak ve hakiki birer yatırım hâline dönüşecek.
***
Türkiye’nin artık bu kör dövüşüne bir son vermesi ve daha fazla zaman kaybetmeden belirlenecek hedeflerine ilerlemesi, dışarıdan gelen baskının da artık bizi öldürücü bir hâl alması hasebiyle lüks değil, zaruret hâlini almıştır. Siyasîlerin artık anlaması gerekiyor ki, bir asırdır vaad edilen moloz yığınlarından artık milletin sıtkı sıyrılmıştır. Millet, siyasetçilerden kendisine lâyık bir istikbâl vaadi beklemektedir, bahse konu olan o moloz yığınlarını da hakiki birer yatırıma dönüştürecek, yaşanamaya değer bir istikbâl.


Baran Dergisi 594. Sayı