Modernizmin İslâm Düşmanlığı


Kazım Albay

Kazım Albay

02 Temmuz 2020, 17:21

Önce modernizmi ve çeşitlerini daha sonra modernistlerin hadis ve sünnetle ilgili temel görüşlerini anlatacağım. Oryantalistlerin iddialarına da cevap vereceğim.

Modernizm, 18. yüzyılda Aydınlanma ile başlayan, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar süren bir ideoloji, bir bakış tarzıdır. Emperyal sistemin benimsediği ve ihraç ettiği Batılı bir ideolojidir. Modernizmin belli başlı özellikleri rasyonellik, aklın egemenliği, mantık, bilimsel doğrular ve pozitivizmdir. Onlarda, materyalist bir bakış açısı ve buna bağlı bir tatbikat düşüncesi vardır. Gayelilik fikrini reddederler. Bilimsel bilgi denilen pozitivist bilginin sağladığı ilerlemeye genel inanç vardır.

Post-modernizm ise, modernizm sonrası mânâsına gelip aslında modernizmin bir çeşidi, evrilmiş hâlidir. Modernizmde tek hakikat bilimsel doğrular ve somut akıl (mantık) iken bunun yürümediği, hayatı kuşatamadığı görülünce post-modernizm ile “Hakikat yoktur, herkesin hakikati kendine” anlayışı hâkim hâle gelmiştir. Böylece modernizmin ılıman hâle getirilmesi söz konusudur. Bir benzetme ile “Ilımlı İslâm” gibi “Ilımlı Modernizm” diyebiliriz. Post-modernizmin kökeni modernizmdir. Modernizm, demokrasi ve hümanizm gibi ideolojileri öne sürerken; post-modernizm ise gelişen dünya ekonomisi, liberal demokrasi, kapitalizm ve teknolojik gelişmeler gibi tezleri öne çıkarmıştır.

Genelde şarkiyat metodolojisi, ünlü oryantalist Yahudi Goldziher'in şekillendirdiği tarihselci bir yaklaşımdır. Modern hadis eleştirileri ile şarkiyatçıların usûlü arasında dikkat çekici paralellikler vardır. Mesela Goldziher'in “hadislerin ortaya çıkışı” konusundaki görüşü ile Fazlurrahman veya Ahmed Emin'in bu konudaki görüşleri arasında büyük benzerlikler söz konusudur. (İbrahim Hatiboğlu, Çağdaşlaşma ve Hadis Tartışmaları, İz Yayınları, s. 350.) Batı'da sünnet karşılığı kullanılan “tradition” teriminin modernistler tarafından da kullanımı vardır.

Oryantalistler ve onların Müslüman dünyadaki uzantıları olan modernistlerce dünyada bir örneği olmayan ve Muhammed ümmetine has olan hadis isnad sisteminin pek ehemmiyeti yoktur, keza hadis usûlünü de kabul etmezler. Modernistlerden Fazlurrahman'ın “yaşayan sünnet” terimi, Schacht'ın “early İslâm” teriminden alınmadır. Bütün hadis usûlünü ve isnad sistemini kenara koyarak yeni bir sünnet anlayışı ortaya çıkarmak isterler, dinamik diyerek ilk devire gittiklerini iddia ederler. Aslında buradan yeni bir din anlayışı ve yeni bir din ortaya çıkarmak isterler. Modernist veya reformistlerin ortaya attığı “çağdaş hadis tenkid yöntemi, geleneği reddederken gelenekten işine gelen bilgiyi alarak tenkide başvurmuştur. Bunun gibi bir çok tutarsızlıkla doludurlar. Gelenekçi usûlü beğenmezler ancak kendileri de bir usûl ortaya koymazlar. Sem'î bilgi (vahiyle gelen) ve rivayet sistemini reddettikleri için bütün hadis külliyatına şüpheyle bakarlar.

Modernistler tarafından Hadis müessesine akılcı, tarihselci (düz ilerlemeci çizgi), maddeci, deneyci ve sebeb-sonuç ilişkisi ile bakılmış, tüm gelenek, tedvin ve tasnif dönemi, bütün hadis literatürünü kenara atılmış veya sorgulanmıştır. Gelenekteki ulemayı ve “kul insan” anlayışını beğenmez, ancak kendilerine “aşkın insan” rolü verirler. Batı bilimine hoşgörülü, Doğu değerlerine ise eleştirel yaklaşırlar. Bir ölçü ve standartları yoktur. Çözüm üretmekten ziyade çözümsüzlük ortaya atarlar. Hadisleri anlamaya yönelik bir çabaları da olmamıştır.

Batı, İslâm düşmanlığını Hz. Peygamber üzerinden yürütmektedir. Batı'da Hz. Peygamber imajı indirgemeci-revizyonist olmuştur. Objektiflik kriterinden uzak ve ifrat boyutlarda Allah Resûlü'nü değerlendirmişlerdir. Bu hususta modern dönemlerle Ortaçağ dönemleri arasında bir fark yoktur. Batılıların mesnedsiz iddialarına göre, Kur'ândan önce Hz. Peygamber'e inanılmış ve peşinden onun getirdiği Kur'ân kabul edilmiştir. Dolayısıyla Batılıların Hz. Peygamber'e iftira atarken amacı onun peygamberliğini inkâr ve buradan da Kur'ân'ın Allah kelâmı olmadığı neticesine varmaktır.

İslâm'ın yayılması sonucu onun mesajıyla karşılaşan Batı, savunmada kalmış, öyle ki, onu var eden de İslâm'a mukavemet duygusu olmuştur. Bu mevzuda hem geçmişi, hem hâli, hem de istikbâli yorumlayan İBDA külliyatından bir tesbiti aktarmak istiyorum:

“Gerçek bir İslâm inkılâbı Türkiye'den bekleniyor... Dışarıda İslâm ülkelerindeki hareketler, her şeyden önce bir arayış ve ihtiyacı gösteriyor. Halkı müslüman, bir avuç küfür idarecisi... Veya gerçek İslâm inkılâbını temsil etmez devletler... Burada bir Batılı yazarın tesbitini hatırlatmak yerinde olur... Diyor ki, “bugünkü Avrupa'yı var eden husus, İslâm'a mukavemet ve İslâm'ı taklittir”... Bugün Avrupa'nın İslâm'a mukavemeti söz konusu değil, çünkü boyunduruğu altına almış. Taklide gelince; ortada taklit edeceği bir şey yok... Yani bir nevi, İslâm ülkelerindeki çöküş bugün onların da çöküş sebebi; hâlleri tersinden hakikatin İslâm'da olduğunu gösterici!..” (Salih Mirzabeyoğlu, İstikbâl İslâm'ındır, İbda Yayınları, s. 170.)

Edward Said, Batı'nın öbür dinlere karşı kullandığı temel ve akademik kriterleri İslâm'a karşı kullanmadığını söyler. M. Watt ise, “Dünyadaki büyük insanlardan hiç biri Muhammed kadar iftiraya maruz kalmamıştır.” der. (Özcan Hıdır, Batı'da Hz. Muhammed İmajı, İnsan Yayınları, s. 35.)

Batı'nın Hz. Peygamber'e indirgemeci-revizyonist bakış açısı yanında fenomenolojik metodla da bakışı vardır. Tarihî şartlar içinde ve davranışlar temelinde olan fenemenolojik bakış açısı da indirgemeci ön kabullerden kurtulabilmiş değildir.

Müslümanların peygamber anlamı ile Hıristiyan ve Yahudilerin peygamber anlamı farklıdır. Müslüman'a göre Hz. Peygamber sıradan bir insan veya Kur'ân'ı bize ulaştıran postacı derekesinde bir elçi değildir. Hz. Peygamber “üsve-i hasene-en güzel örnek” olarak insanlığın zirvesi, Kâinatın Efendisi'dir. Onun hayatını ve şahsiyetini aşk ve vecd penceremizden emsal alarak ancak Allah'a ulaşabiliriz. Zira O, “kul-nebî” olarak bizi Allah'a ulaştıran misilsiz bir köprüdür. O, bizim ruhumuz, duygumuz ve davranışımızdır. Batı'da ise böyle yüce duygulu ve anlamlı bir peygamber algısı yoktur. Bu ise iki medeniyetin insanlığa bakışı ve adalet duygusunu farklı kılar.

Batı'da Hz. Peygamber imajındaki en temel iddia, geçmiş din ve kültürlerin Hz. Peygamber üzerindeki etkisidir. Yahudilik ve Hıristiyanlığın İslâm dinine etkisi olduğu şeklindeki iddiaları iki ayrı kitapta inceleyen Özcan Hıdır Hoca, onlara cevap verirken bu iddiaların ne kadar temelsiz olduğunu da ispatlamaktadır. Allah Resûlü'nün geçmiş kitapları okuyup okumadığı, okur-yazar olup olmadığı, rahiplerle görüşüp görüşmediği mevzuları da söz konusu iki eserde (Yahudi Kültürü ve Hadisler, İnsan Yayınları, 2018; Hıristiyan Kültürü ve Hadisler, İnsan Yayınları, 2017) ayrıntılarıyla genişçe incelenmiştir.

Oryantalistlerin hadisle ilgili görüşlerini, onların İslâm'ın Yahudi ve Hıristiyan kökeni varsayımlarını kısaca irdelemek istiyorum. Meşhur oryantalistlerden Goldziher, Schacht, Juynboll ve Moltke üzerinden mevzuyu anlatacağım.

Oryantalistlerin çoğu Yahudi'dir. Hadis kaynaklarının şifahî bilgilere dayandığı şeklindeki oryantalist iddialarını, Fuat Sezgin ile Mustafa A’zamî ciddi çalışmalarla çürütmüşlerdir. Hadis ilmine ve rivayet sistemine vakıf olan oryantalistler bu hususta “Concordance” denilen meşhur dokuz hadis kitabının alfabetik fihristini bile hazırlamışlar, ondan sonra da kaynaklara vakıf biri olarak içlerindekini kusmaya başlamışlardır. Maalesef kendi kaynaklarımız hususunda bile geriden geldiğimiz için onlara yeni yeni cevaplar verilmeye, ilmî tezlerle çürütülmeye başlanmıştır.

Oryantalistler çalışmalarında “sünnet” veya “hadis” yerine kendi görüşlerini ve kültürlerini yansıtan “tradition” (gelenek) tabirini kullanırlar. Dolayısıyla onlara göre, “traditions” diye ifade edilen hadisler Müslümanların zaman içerisinde geliştirdiği geleneği ifade etmekte ve iddiaya göre bunların Hz. Peygamber ile bir ilgisi olmamaktadır. Ayrıca oryantalistler “Müşterek râvi-common link” teorisini geliştirdiler. İsnadda müşterek bir râvi varsa bu hadis uydurmadır, diyorlar ve siyasî bir sebep arıyorlar. Mesela, üç mescid hadisi için Emeviler devrinde Kudüs'ü ziyaret olsun diye uyduruldu, diyorlar. İsnad zincirinde müşterek bir râvi bulduklarında hemen bu iddiayı ileri sürüyorlar. Farklı rivayetlerde müşterek bir râvi varsa ondan yola çıkıyorlar. Oryantalistlerin “bilimsel” diye ustaca ambalajlayıp sundukları varsayımlardan öteki de “e silentio-sessizlik, sükût” iddiasıdır. İlk dönem âlimlerinde rastlanmayan hadislerin sonradan uydurulduğu şeklinde bir zanna dayanır. Halbuki bu şekilde ilmî bir hüküm kurulmaz. Zira bunun birçok nedeni olabilir.

Oryantalislerin Kur'ân ve sünnete şüpheli yaklaşmalarının yanında İslâm geleneğine de düşmanlıkları vardır. Gelenek düşmanlığı yaparken ilk kaynağa gittiklerini söylerler. Schacht, “early İslâm” der. İlk dönem dinamik idi, sonra statikleşti, hadislerle statikleşti, derler. Hadislere değer veren ve usûl geliştiren İmam Şâfiî'yi dini değiştirdi, diye eleştirirler. Dinin dinamizmini öldürdü, derler. Fazlurrahman'ın “yaşayan sünnet” teorisi de oryantalistlerden kopyadır. Bizdeki modernistler de Batı'nın acentası gibi çalışır, onların söylemleri üzerinden yürürler. Mesela onlar da gelenek düşmanlığı yaparlar.

Oryantalistler, Arap toplumunun cahil olduğunu okuma yazma bilmediğini orijinal bir kültür ortaya koymadıklarını iddia ederler. Yahudi ve Hıristiyanlardan İslâm dinini aldıklarını iddia ederler. Allah Resûlü'nün Yahudi ve Hıristiyanlarla görüştüğünü hatta İbranice ve Aramice bildiğini iddia ederler ve İsrailiyat haberlerini de delil olarak kullanırlar.

Bir hadisin Tevrat'ta geçiyor olması oradan alındığı mânâsına gelmez.

Şer'u men kablena teriminde de görüldüğü üzere geçmiş ümmet ve milletlere ait bazı hükümlerin İslâm ile varlığını sürdürmesi pek tabiîdir. (Özcan Hıdır, Yahudi Kültürü ve Hadisler, İnsan Yayınları, s. 37.) Zaten İslâm hukukunun tâli kaynakları arasında “Şer'u men kablena-eski dinlerden intikal eden hükümler” diye bahis vardır. Ancak müstakil hüküm kaynağı olarak kabul edilmezler. Kur'ân ve sünnet, icma ve kıyasın ışığında ve bazı kriterlerle değerlendirmeye alınırlar. (Zekiyüddin Şâban, İslâm Hukuk İlminin Esasları, TDV Yayınları, s. 277-281.)

Yahudi kültüründen (Yahudi-Hıristiyan Kültürü / Kitab-ı Mukaddes) hadislerin alındığı iddiasını kesin olmamakla birlikte ortaya atan Herbelot (ö. 1695) olup Sprenger (ö. 1899) ve Goldziher (ö. 1921) bu iddiayı geliştirmiştir. Goldziher, Muhammedanische Studien isimli temel eseri ve makaleleri ile yönlendirici olmuştur. (Özcan Hıdır, Hadis Tetkikleri Dergisi, Yahudi Kültürünün Hadislere Etkisi İddiaları Üzerine, III, I, s. 9) Goldziher, zühd kavramını da Hıristiyanlıkla ilişkilendirmiştir. Bu iddialara müstakil bir kitapta cevaplar verilmiştir. (Özcan Hıdır, Hıristiyan Kültürü ve Hadisler, İnsan Yayınları, s. 28-41.)

G. H.A. Juynboll ise, M. Abduh ve R. Rıza ve Ebû Reyye'nin görüşleri esas alınarak hadislerin tedvini, sahabenin adaleti, hadis uydurmacılığı, İsrailiyyat, hadislerin rivayetleri gibi konuları ve tartışmaları ele alır. Ebu Hureyre'yi İsrailî rivayetlerin taşıyıcısı olarak ele alır. Ayrıca kıssacı râvilerle İsrailî rivayetlerin ilgisini kurar. (Özcan Hıdır, Yahudi Kültürü ve Hadisler, s. 484.)

Goldziher ve Schacht esasen revizyonist ve indirgemecidirler.

Schacht münekkidi Motzki de onun müşterek râvi teorisini benimser. (Ahmet Yücel, Oryantalist Hadis Anlayışı ve Eleştirisi, İFAV Yayınları, s. 34.)

Oryantalistlerin projesi ile sömürgeciliğin projesi atbaşı gitmiştir. Edward Said meâlen, “Oryantalizm, sömürgeciliğin keşif koludur.” diyor. Onun Şarkiyatçılık kitabının özeti budur. İlmî ve akademik kıyaslarla mevzu etraflıca anlatılmıştır.

Liberal Yahudiliğin kurucusu sayılan İgnor Goldziher'i iyi bilmeliyiz. Türkiye'deki bilhassa Ankara'da onun temsilcileri var. İlmen, ahlâken hiç bir şekilde tercüme edilmesi doğru olmayan makaleleri bile tercüme edip (Ankara Okulu ve Otto Yayınları) yayınlıyorlar. Ancak aramızda Müslüman kisvesiyle ve İlahiyatlarda hoca diye bulunuyorlar. Buralara da 15 Temmuz operasyonu gerekmektedir. Çünkü yıkarıda izah ettiğimiz gibi mevzu, ilim hürriyeti, akademik çalışma vs. değil, İslâm'ı yıkma ve bozma projesidir. Asıl istiklâl savaşı buralardadır. Çünkü mânâda istiklâl kazanılmadan maddede kazanılamaz.

Baran Dergisi 703.Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
M. Turan - 1 ay
Muhteşem ...