Hangi maksada müteallik olarak ortaya çıkarıldığı pek belli olmayan yeni bir darbe söylentisi mevcut; ülkemizin içinde bulunduğu siyasî ortam sebebiyle darbe olması ihtimal içinde olmakla beraber, darbe yapacağı söylenenler ile darbeye muhatap kılınacakları söylenenlerin aynı anda ve kendilerinden bağımsız bir darbe tehdidi üzerinde durmaları dikkat çekici… Neyse ne, bu darbe iddiaları üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklama şöyle idi: “Milletimiz kimseden bir şey beklemeden artık elinde ne varsa onunla sokağa çıkar.” Darbelerin milletin ruh köküne karşı olacağının artık yerleşmiş bir “millî anane” olarak görüldüğü ve milletin de buna karşı hiçbir işaret beklemeden karşı koyacağına yönelik eminliği haiz.

15 Temmuz Millî Direnişinin artık bugün herkesin dilinde olan “FETÖ’ye karşı ETÖ ile işbirliği” maksatlı olarak 18 Temmuz gecesi (20 Temmuz OHAL açıklamasının öncesi), Kısıklı’da gözlerimin önünde ve bence ki, bu “bence” diyecek olanların sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çoktur, “Acun Production” ve “Kızıl Elma Çetesi” eline bırakılışını gördüğümden, 15 Temmuz’un “yarım” kalmış olması sebebiyle, yeni darbe girişimini bu “yarım”lığı tamamlığa evriltmek için dört gözle bekleyenlerin olduğuna inanıyorum. Ben, böyleyim mesela.

Faraza yeni bir darbe teşebbüsü olursa, “demokrasi nöbetleri” gibi uyduruk şeylerle kimsenin milletin devrimini çalmasına müsaade etmeyeceğimi, darbe teşebbüsünün milletin ruh köküne uygun neticeleneceği ana kadar, milletin parası ile ve milleti korumak için görevlendirilmiş “kolluk güçlerini” emir ve komuta içinde idare etme faaliyetine girişeceğimi; ki bu milletin her ferdinin hakkıdır ayrıca, “Biz bitti demeden bitmez!” ilkesiyle kimsenin “bitti” demesine uymayacağımı da “deklare” ediyorum.

Bu noktadan bakıldığında yeni darbe teşebbüsünü dört gözle bekleyen milyonluk kitle içindeyim kısaca. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması da “gerekçemiz”!

Bahsettiğimiz gibi 15 Temmuz’un üç gün sonrasında, 18 Temmuz’da inisiyatif milletin elinden “Şartlar... Denge politikası...” ve sair belki makul; ama içi boş gerekçelerle FETÖ’nün olduğu kadar hem milletin hem de Erdoğan’ın düşmanlarının eline geçti. Asker eskisi ve Kızıl Elma Çetesi iltisaklı olduğu iddia edilen İlker Başbuğ öznesinin geçtiğimiz günlerde televizyona çıkıp utanmadan ve arsızca yaptığı açıklamalar da bunu gösteriyor. Arsız Başbuğ’un, “Kışlalara yemin törenine gelmiş başörtülüleri almamak bir hataydı.” derken bile bunu sadece “hata” olarak görmesi, hata’nın  “konjonktür” ve şartlar ile alâkalı bir değerlendirme ölçüsü olduğunu bilerek “yanlış” dememeye direnmesi, “dereyi geçene kadar ayıya dayı deme” kurnazlığını, kışlalara ve “kamu”ya başörtülü almamakta kararlı bir “din karşıtı” olduğunu ve bu kimliği inatla taşıdığını gösterdi. Kendi bilir tabiî. Bu açıklaması neresinden bakarsanız bakın “hayırlı” oldu ve yeni darbe iddiaları da bunun üzerine başladı.

Merak ettiğim husus; her şey kendilerinin istediği gibi giderken, arka planda bütün işleri çevirirlerken, niye böyle bir açıklama yapma gereğini duydu? Burada ilk cümlemi hatırlatırım. Biz darbeye karşı tavrımızın ne olacağını beyan etiğimizden, bu tartışmayı burada kesip, asıl meselemize dönelim.
*
Üç darbe dönemi gördü bir nesil. 28 Şubat, Ergenekon davaları ve 15 Temmuz.

Bunları en iyi sembolize eden “imajlar” hangileri dense; 

28 Şubat için akla şehit Mirzabeyoğlu’nun, 25 Ocak 2000 tarihinde Metris’e yönelik askerî saldırının ertesi günü “STAR” gazetesinin kapağına konulmuş, yüzünün her tarafı yara bere içinde, saç ve sakalları tıraş edilmiş, elbisesi kan ve pislik içindeki hali derim.

Ergenekon süreci için? 2004 gibi karakol ve emniyet binalarına kamera konulması, sert tedbirlerin alınması sebebiyle artık fizikî işkencenin yok denecek kadar azalmasını herkes kabul ediyor. Hiçbir Ergenekon zanlısı da kendilerine fizikî işkence yapıldığını söylemedi zaten. Ama tutukluluk süresi içinde kanun ve yönetmelik labirentinde her türlü zorluğun çıkarıldığı da malûm. Bu sebeple, Ergenekon sürecini sembolize eden imaj, Kuddusi Okkır’ın hasta yatağında zayıflıktan bir deri bir kemik kalmış halidir. Hasta olduğu ve içeride tedavisinin mümkün olmadığı raporlarla kayıtlı olmasına rağmen Kuddusi Okkır, son anına kadar kanun ve yönetmelik labirenti içinde dolaştırılmış ve ölmesi sağlanmıştır.

15 Temmuz... Darbenin hemen arkasından “sosyal medyaya” düşen darbecilerin iç çamaşırlı, elleri arkadan kelepçeli, üst üste yığılmış hallerini, ne hikmetse daha yeni ortaya çıkartılan Zekai Aksakallı’nın kendi emrindeki ÖKK elleri arkadan kelepçeli subaylarına dipçik ve tekmeyle saldırdığını gösteren videolar bir yana, 15 Temmuz’u temsil eden imaj hangisidir deseler bu satırların yazarı açık ara bir şekilde Levent Türkkan’ın resmi der! GKB eskisi (şimdi MSB bakanı) Hulusi Akar’ın yaveri yarbay Levent Türkkan’ın adliye veya emniyet koridorundaki bankta oturmuş, yüzü gözü şişmiş, kolları alçıya alınmış, karın bölgesi sargı beziyle sarılmış resmi!

Bu üç imaj, hepsi de “mevcut idare karşıtı” üç kişinin... Mirzabeyoğlu darbeye muhatap kılınmışken Okkır ve Türkkan bizzat darbe iddialısıdır, fark bu.

Durduğu yerde kendisinin iyi, güzel, kusursuz olduğunu söyleyen birini kriz anlarında tartmak gerekir. Kriz anlarında da söylediği gibi davranıyorsa problem yok demektir. Devlet de böyledir. Devlet adına konuşan anayasa ve kanunlar ne derse desin, kriz anlarında ortaya çıkan “görevlilerine ait davranışlar” üzerinde kendi kanun ve kurallarını tatbik etmiyor, “kanun, kararname ve yönetmelik labirentine” sığınıyorsa, problem var demektir.  

Mirzabeyoğlu davasına bakalım. 25 Ocak 2000 tarihindeki askerî operasyonun ardından 26 Ocak’ta üzerindekileri kıyafetleri dahi değiştirme imkânı vermeden, kanlı ve kirli elbiseleri, yara bere ve “yolunmuş tavuk” görünümündeki yüzü ile karşısına çıkarıldığı kişi DGM hâkimi Sedat Karagül’dür. Mirzabeyoğlu’nun seneler sonra yeniden yargılanma kararı ile tahliye edilmesinin akabinde başlayan yeniden yargılama duruşmasında dinlendi bu hâkim eskisi Karagül. Daha önce verdiği ifadelerde genel olarak muhtelif dava dosyalarında üzerinde baskı olduğunu söyleyen, 17/25 sonrası Cihan Haber Ajansı’na verdiği beyanında “özel yetkili mahkemelerin kaldırılması yolsuzluğu gizlemek için yapılıyor, korku imparatorluğu kuruluyor.” diyen hâkim eskisi Karagül öznesi, Mirzabeyoğlu davasında tanık olarak dinlenirken, baskı olduğunu kabul etmiş; ama “onun davasında olmadı” demişti. Üstelik hatırlamıyordu onu! Resmi gösterilip “Ayakları üç kat şişmişti, niçin suç duyurusunda bulunmadınız?” diye soran avukata, “Tutuklular hep böyle işkenceden şikâyet eder, onun için bulunmadım.” deme rezilliğini de utanmadan göstermişti. Bu beyanı verdikten sonra tevafuktur, karısı “hastalık sebebiyle” Ataköy’deki evlerinde kendini tek kurşunla vurarak intihar etti!

Kuddusi Okkır’ın durumu da aşağı yukarı böyle. Kural ve kaideler oralarda bir yerlerde yazılı olmasına, adamın günden güne eridiği, ranzasından kalkamadığı herkes tarafından bilinmesine rağmen son nefesini vermeden önce tahliye edildi ancak.

Yarbay Levent Türkkan’ın durumu ise çok değişik. Kendisi polise teslim oluyor. Teslim anındaki fotoğrafları da var. Günler süren sorgulamadan geçiyor. Mahkemeye 1,5 sene sonra çıkıyor ve “Önceki ifadelerimi reddediyorum.” diyor. Önceki ifade ne? “Vücudundaki yara izlerinin gözaltına alınma sürecinde olduğu...” yollu beyanı! Bakınız, Türkkan 15 Temmuz’un “1 Numarası” olsa, hatta tüm şehit ve gaziler bilfiil kendi elinin eseri olsa dahi, o fotoğrafı var ya, işte o fotoğrafı tüm iddiaları şüpheli hale sokmaya yarar sadece! İşini doğru yapmaya, zanlı hakkındaki iddiaları hiçbir şiddet ve tehdit kullanmadan delillendirmeye çalışan namuslu görevlilerin emeklerini zayi etmeye yaraması bir yana, onlara da hakarettir o fotoğraf.

Düşmanına karşı tavrın ne ise, işte osundur! Savaş alanında ve direnme anında olanlar meşrudur; fakat teslim olduktan sonra artık “namusuna emanettirler” ve ona karşı tavrın da “namusunu” gösterir!

Üç döneme ait üç resim, devlet veya devlet adına çalışan “birtakım görevliler” -diyelim- “namuslarını” dünyaya gösterdi ve ne kadar namussuz olduklarını ortaya koydular. 28 Şubat’ta da, 15 Temmuz’da da şehit ve gaziler vermiş fikrî ve siyasî bir hareketin mensubu olarak yazıyorum bunu.

İşkence namussuzluktur! İşkence alçaklıktır!

“Bekara karı boşamak kolaydır.” derler, bizim yazdıklarımızı da “böyle” karşılayacak olanlar olabilir. Yanılırlar. 5 Aralık 1999’da Metris cezaevinde elimizde olan 300’e yakın Kemalist asker ve subaya karşı davranışımız, devletin elinde olan kamera kayıtlarıyla da sabittir. Hadisenin vuku bulmasından yarım saat önce rehin aldıkları, buz gibi havada çırılçıplak soyup, ellerini arkadan kelepçeleyip, “koridordan” geçirip ring arabasına attıkları üç arkadaşımıza davranışlarını görmemize rağmen “esirlere davranışta sünnete bağlılığımız” numunedir. İslâmî ve insanî hasletlere uygun bir şekilde, “Kendine nasıl davranılmasını istersen öyle davran!” kuralına bağlı olarak gerçekleşti. Yapmadığımızı söyleyemeyiz, bunu herkes bilsin.

Devlet, üç darbe döneminde de “düşmanına karşı muamele”den sınıfta kalmıştır. 15 Temmuz en acı olanıdır. Hem milletin direnişine kendinden menkul gerekçelerle millet düşmanı olan ekip ortak edilmiş hem de bu ekibin intikam hırsıyla yaptığı işkenceler, “kötü muameleler” yine onların akıl vermeleri ile çıkarılan KHK’lar ile koruma altına alınmaya çalışılmıştır.

15 Temmuz akabinde çıkarılan kararnamede “Darbeye direniş esnasında yapılan fiillerden ötürü hiçbir kamu görevlisi suçlanamaz.” yazılmasının üzerinden bir sene geçtikten sonra elindeki işkence raporu ile savcılığa (Karabük Savcılığı) başvuran tutukluya ilgili kararname gereği ret cevabı verilmesi yüz karasıdır bu dönemin! Hükümet 2018-19 itibariyle kendine güveni gelmeye başlayıp, yapılanların kendi üzerine kalacağını “idrak ettikten” sonra birtakım yargı faaliyetlerine girişmiş ise de, “atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.”
*
Başa dönelim tekrar, darbe iddialarına. Darbenin olup olmamasından çok, niye böyle bir şaiya çıktı; asıl önemli olan budur. O kadar uğraşmalarına rağmen Erdoğan’a milletin desteğinin azalmaması, onun da bu destek ile -elbette elindeki “malzemeler” ile ve “kafa göz yara yara”- birtakım iç ve dış siyasî hamlelere girişmesi midir bu şaiyanın çıkmasındaki sebep? Aklı olan böyle bir ortamda, milletin ezici çoğunluğunun dört gözle beklediği ve “Keşke tekrar yapmaya kalkışsalar da bu sefer tamamen yok etsek!” dediği bir ortamda, hiyerarşi içerisinde olmayacağı belli bir darbeye teşebbüs edebilir mi? Buna teşebbüsün, Erdoğan’dan alınan “gerekçe” ile büyük bir direnişi ortaya koyacağı kesin, sonu belki çok kanlı olacak olan bir süreci tetikleyecektir. Buna cüret edebilirler mi?

“Edebilirler, böylece ülkeye dış müdahaleyi talep edebilirler.” denilebilir; ama bu durumun “Aman Amerikan askeri, Fransız askeri gelmiş, evlerimize çekilelim.” ile karşılanacaktır diye mi düşünüyorlar yoksa? Bu durumun işleri daha da zorlaştıracağını nasıl göremezler? Üstelik Türkiye’nin içinde bulunduğu Anadolu kıtası bir Libya, bir Irak, bir Suriye değil, “jeopolitik” olarak paha biçilemez bir coğrafya ve hiçbir “dış devlet” başka bir dış devlet ve devletlerin burada hâkim olacağı bir süreci istemez. Faraza bu gerçekleşse, bunun resmî ve fiilî olarak üçüncü dünya savaşının başlaması ve dünya üzerindeki şehirlerde bomba üstüne bomba patlatılmasını tetikleyeceğini de mi göremiyorlar?

O halde darbe şaiyasının sebebi ne? Darbe şaiyası “tehdit” midir sadece? Veya “Nasıl bir darbe?”

Bunun anahtarı galiba asker eskisi Başbuğ öznesinin “FETÖ’nün siyasî ayağı” lafında gizli. Darbe yapacaklarsa bile bu fiilî değil, “hukukî darbe” olacaktır diye düşünmek gerekiyor; darbe şaiyası ile kotarılmak istenen ne ise (Erdoğan’ın millet desteğini yıkmak) bunun bir ayağı da Erdoğan veya Erdoğan ile “iltisaklı-irtibatlı” olanlar hakkında, mesela Hakkâri Yüksekova Savcılığı’nın bir soruşturma başlatması olacaktır. Memleketin kuytu bir yerindeki savcılıkta kuytuya yatmış bir savcının UYAP’a yükleyeceği bir soruşturma, her şeyin başlangıcı olacaktır aslında. Maksatları “Haddini bil, yoksa!..” demek olsa da Erdoğan’ın buna vereceği cevap belki de ilk defa milletin darbesine kapı açacaktır. Her şey mümkün.
*
Ama söz olsun, sözümüz olsun.
Böyle veya öteki türlü bir darbe teşebbüsü esnasında karşıtlarımızdan erkek olmalarını bekliyoruz; giriştikleri işin gereğini yapmalarını! Milletle karşı karşıya geldiklerinde o ağızlarından düşmeyen “ölümüne kadar” laflarına mutabık davranmalarını. Böyle davranın! Yok eğer dönerseniz bu laflarınızdan yine söz size; 28 Şubat, Ergenekon süreci ve 15 Temmuz’da üç kişi ve üç imaj meselesinde davranıldığı gibi davranılmayacağının, “insanî ve adil” bir şekilde yargılanacağınızın sözünü veriyoruz.

Çünkü biz namusluyuz ve namusumuz için yaşarız! Namus belasına ölürüz!


Baran Dergisi 684.Sayı