27.05.2021, 17:05

Necip Fazıl’ın tasavvuf anlayışı

Necip Fazıl’ın düşünce dünyasında tasavvufun yeri büyüktür, hatta gayeye ulaştıran asıl yoldur. O, el üstünde tutulan meşhur bir şair olmasına rağmen bir buhrana girmiş, her şeyden şüphe etmeye başlamış ve sonunda Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerini bularak hayatında büyük bir değişim yaşamıştır. Öyle ki o kapıdan aldığı ilham ile Büyük Doğu dergilerini çıkarmış, küfrün buzdağlarını hohlaya hohlaya eritmiş, yepyeni bir gençlik yoğurmuştur. Necip Fazıl tasavvufu tekkede dervişlik olarak algılamamıştır. Zira ona göre İslâm’dan maksad, inandığını hayata geçirip fikri ve zikri bir olmaktır.

Necip Fazıl, aradıklarını tasavvufta bulmuştur. Ancak onun tasavvuf anlayışını doğru anlamalıyız. Günümüzde sıradanlaşan ve gelenek taklidinden ibaret olan şeyh-mürid ilişkisini ve kolay yoldan sûfî olunan bir anlayışı savunmamaktadır. Onun anlayışında tasavvuf şudur: “Allah Resûlünün zâhiri şeriat, bâtını tasavvuf...”(1) Bu tanımlamadan Necip Fazıl’ın tasavvufu, belli başlı tarikat ve anlayışlara hasretmediğini görüyoruz. Öyle ki sadece nefs tezkiyesine de hasretmeyip İslâm’ın derinliği olarak gördüğü anlaşılıyor. İç oluş-dış oluş münasebeti gibi bir birliktelik söz konusudur. İnsanın genişliği cemiyet ilişkileri olurken, derinliği ise ruh ve kalp dünyası, imân ve aşk boyutudur.

Onda tasavvuf temel bir anlayış ve iç dünyasını dolduran ve aksiyona geçiren müessir güç olup, şekil ibadetleri veya zikir sayısıyla ölçülecek bir olgu değildir. Necip Fazıl’ın “gerçek ve derin mümin” tanımı(2), ham sofuluktan uzak, kalbi zikirde eli işte, çilekeş ve hikmet sahibi müminlere aittir. Tasavvufî anlayışta buna, “halvet der encümen” tavrı da denilmektedir. O, nefsanî akılcı ve reformculara karşı olduğu gibi ham yobaz ve kaba softa sınıfına da karşıdır. İdeolocya Örgüsü eserinde “Sahte Sofiler” bahsinde ise şöyle der: “Sahte ve yalancı sofiler, ham ve kaba softaların, güya din ve dinî hikmetler plânında tam mukabil kutbudur.”(3) Ona göre, müridlik veya dervişlik taslamak değil, içinden yanık ve dertli olup dışında aksiyona geçen mümindir makbul olan. Onun ideal toplumu, iç dünyasında Allah’a karşı iki büklüm, cemiyette ve mücadele alanında ise dimdik müminler topluluğudur. Mü’min, ahiretin hakkı için dünyayı değerlendirir, arı gibi çalışkan olur, amel peteğini balla doldurur.

Üstad Necip Fazıl, baş eseri İdeolocya Örgüsü’nde Derin ve Gerçek Mü’minde Tasavvuf başlığı altında “kâinatın topyekûn hesabını veren biricik dünya görüşü kaynağı”(4) olarak gördüğü tasavvufun iki cephesine işaret eder. Biri, velilere mahsus en mahrem rejim olup diğeri ise cemiyet ve hayat planındaki akisleridir. Ona göre, yığınlar ancak tasavvufun başlangıç hayatını yaşayabilirler.

Necip Fazıl bir çok eserinde, “sahte sofî” ve “ham ve kaba softa” tanımlaması da yapar. Sahte sofî’yi “tasavvufun yalnız posasını yiyen, dünya borcunu anlamaz ve dünyaya arkasını topyekün dönen” olarak vasfeder. Ham ve kaba softa’yı ise “şeriatın kışrında kalan, şeriatı darlık ve havasızlık içine hapseden” olarak vasfeder. Bu iki tipi, tasavvufla şeriattan mahrum olarak görür.(5) Bu iki sınıfı İdeolocya Örgüsü eserinde Beklediğimiz İnkılâp ana başlığında müstakil bahisler olarak incelediğini belirtelim.

Necip Fazıl, Batı tefekkürünün ulaşır gibi olup son tahlilde kaçırdığı veya kendi tekeline almaya çalıştığı hikmet ve ilimlerin aslının İslâm’da olduğunu ifade eder. Bu hususta kuvvetli bir dil ve diyalektik geliştirir. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu eserinde de bu mevzuyu müstakil olarak inceler. Muhyiddin-i Arabî’nin şu sözünü de sıkça zikreder: “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imânda olamaz.” Zira karşıtlarını bilmek, imân için arınma kurnası ve sıçrama tahtasıdır. Allah Kur’an’ında “Ben kulumu eşya ve hadiselere teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım.” (Bakara Sûresi; 2/30) buyurmaktadır. Necip Fazıl zıddımızı bilmenin zaruretine işaret eder ve şöyle der: “Düşmanı tanımadan dost tanınır mı? Düşmanı tanımak dostu tanımanın yüzde 99,9’udur. Ve buraya yine Allah için kızmak, Allah için sevmek düstûru çıkıyor. Düşmanı olmayan Müslüman; Müslüman değildir! Buyurun ve illa herkes Müslüman ola!..”(6)

Necip Fazıl, teşrih masasına yatırdığı Batı tefekkürünün arayıp da bulamadığı ya da bulur gibi olup da kaybettiğinin hakikatini İslâm tasavvufundan gösterir ve “Aydan, dünya küresini mikro-filme alırcasına el attığımız bu tahlil içinde terkip cehdi, umulur ki, yeni İslâm gençliğinin şiddetle muhtaç bulunduğu kültürde temel vazifesini görsün(7) der. Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî de, devrinin bâtıl cereyanlarını kritik etmiş ve fikriyatını bundan sonra kurmuştur. Öyle ki, zıddını bütün yönleriyle ele almış, onları kendi mantıkları içerisinde yakalamış, tutarsızlıklarını üstün bir dil ve diyalektikle göstermiştir.

İslâm düşünürleri devrinin bid’at ve dalalet yollarına karşı İslâm’ın hakikatini ortaya koymuşlar, ilim ve sanat adamları da peşinden gelmişlerdir. Bu mevzu aynı zamanda felsefe-hikmet ve irfan mevzularıdır. İslâm’ın derinlik ve hikmet boyutu olan tasavvufun bu vadide önemli isimler yetiştirdiği ise mâlumdur. İmâm-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, İmâm Gazâlî bu mevzuda köşetaşı isimlerdir. Necip Fazıl, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu eserinde bu İslâm büyüklerinden de delil getirerek Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu önünde sigaya çeker ve işin hakikatini ve merkez noktasını gösterir. Zira bir fikrin gücü zıttını kuşatabilmesi ile ölçülür.

 O ve Ben Eserinde Râbıta ve Usûl

Abdülhakîm Efendi’nin iklimine girdikten sonra Necip Fazıl’a şeyhinin Tasavvuf Bahçeleri kitabı verilir. Bir müddet sonra ikinci kitabı olan hacmi küçük “Râbıta-ı Şerife” risalesi takdim edilir. Bu küçücük risalede ona ait hususî mânâya önce dikkat edemeyen Necip Fazıl daha sonra buradaki nüktenin akılüstü bir davanın “ölümü yenme reçetesi” olduğunu idrak eder ve bunun bir ömür boyu sürecek bağlılık-nisbet davası olduğuna işaret eder.(8)

İnsanın rehbere, irşad ediciye ihtiyacı olmaması düşünülemez. Öyle ki, dilimizi ve dinimizi anne babamızdan, okuma-yazmayı ilkokul öğretmenimizden, sosyal ve fen bilimlerini lisede hocalarımızdan ve dinde derinleşmeyi sevdiğimiz zatlardan öğreniyoruz. İrademize göre bir arayış içine girer doğru yola mensup olmak isteriz. Gittiğimiz kapıyı da şeriatın ölçülerine göre test etmeliyiz. Bundan dolayıdır ki, Üstad’ın O ve Ben eserindeki hakikati arayış macerası, bizim için de kılavuz niteliği taşımaktadır.

Râbıtaya şirk gözüyle bakacak kadar selefî zihniyetin ortalıkta cirit attığı bu devirde Üstad râbıtayı O ve Ben eserinde tek kelime ile izah eder: “Bağlılık.” Ve bunun şeklî tarafı olan râbıta etmeyi de iki türüyle anlatır. Şeklî kelimesini mecburen kullandık, yoksa mevzu kalbin saflık kazanmasıdır. Şeyh de burada bir aracıdır. İnsanın babasına, hocasına, büyüğüne itaat etmesinin nefsine boyun eğdirmesi açısından önemli olduğunu ve bunun da birçok şeyi kolaylaştıracağını ifade edelim. Yanlış olan husus, körü körüne bağlılık veya hiçbir kimseye bağlı olmamadır! Biri ifrat öbürü tefrit kutuplarını temsil ederler. Bir hocayı dinlerken bile ona tâbi olmamız, onun anlatısını sevmemiz, ondan ve anlattıklarından faydalanmamız açısından gerekli olduğunu bütün eğitimciler kabul eder. Râbıtada da böyle usul ve edep şartları vardır.

Râbıtanın ikinci çeşidi olan telebbusî râbıtada âdeta şeyhinin kılık kıyafetine bürünüp kendi nefsinden geçmek, fena fi’ş-şeyh ile fena fillaha varmak amaçlanmaktadır. Aslında bütün mesele yukarıda izah ettiğimiz gibi fikir nisbeti içinde bir râbıta-bağlılık sağlamaktır. Yoksa iş şekilde kalırsa hiçbir fayda elde edilemez. Mesela, bir hocayı dinlerken cüssemiz sınıfta ancak ruhumuz başka yerde olursa o hocadan ve hocanın vesile olduğu dersten bir istifade düşünülemez.

Râbıtanın “Usûl”ü olarak Üstad bazı şartlardan bahseder:

“Yola girmek isteyen tam bir iç ve dış temizliği içinde Büyük Kapı’nın bekçileri “Altun Silsile” kahramanlarına yönelecek ve yalvaracak:

-‘Beni de bağlılarınızın, hesabı görülmüşlerinizin arasına alın!’

Kimbilir nasıl; dağları ve kayaları eritici bir yangınla içi kavrularak yalvaracak...”(9)

Nasıl ki, ölmüş annemiz, babamız veya yakınlarımızın ruhaniyeti ile irtibat kurar onlara rahmet diler ve bazen himmetlerini bekleriz. Allah dostları olan velilere rahmet dilemek ve onların Allah katındaki makamlarından dolayı himmet beklemek ise, Necip Fazıl’ın altını çizdiği hususlardandır.

İşaretlediğimiz bahislerden Sır başlıklı olanından râbıta’nın izahı:

“Bütün erenler bu yoldan erdi.

Râbıta, Allah’ta fanî olmanın başlangıcı, mürşidde fani olma hâli...

Zikirsiz rabıta erdiriyor da rabıtasız zikir erdirmiyor.

Râbıta, râbıta; Allah’ın huzuruna, mürşidin ruhaniyet kılığıyla çıkma, çıkabilme sırrı...”(10)

Mü’minin kalbi Allah’a doğrudan açıktır: Ancak, “Allah’la kulun arasına girilmez!” sözü yanlış mânada ileri sürülüyor. Zira vasıtasız, vesilesiz yol almamız mümkün değildir, hakkı hakikati, ibadetleri ve onların hikmetlerini kendi başımıza bulamayız. Allah’a delalet eden işaretlere, şahıslara muhtacız. Kâmil şeyh bulamazsak bile, mütedeyyin, ferasetli-basiretli mü’minler birbirlerine yol gösterici kılavuzlardır. Vasıtaların da derecelenmesine dikkat eden Üstad şöyle diyor aynı bahiste:

“En büyük vasıta, O, Peygamber, Peygamberlerin Peygamberleri...

Sonra sahabî...

Sonra velî...

Sonra âlim...

Sonra Müslüman, sadece, basit ve kuru Müslüman... Herkes herkese ve her şeye vasıta... Böyleyken herkes ve her şey Allah ile dosdoğru bağlantıda...”(11)

Necip Fazıl, tasavvuf diyerek bu ulvî yolu ayaklara düşüren ve keyfiyetten ziyade mürid sayısından övünen şekilcileri de şöyle hicveder Usûl bahsinde:

“Ya, insan tarlalarının tepesine, güneş diye baş kabakları asıp “seni içeriye aldım, seni almadım!” tarzında hüküm kesen ve ilahî yolun isteklilerine, bir kulübe üye olma muamelesindeki kabalığı tatbik eden şarlatanlar!..”(12)

Üstad Necip Fazıl’a göre, râbıta gaye değil, vasıta. Huzur meydana gelince de o hal üzerinde kalınacak. “Büyük huzur, tüyleri ürpertici huzur...” der. Gaye dururken vasıtaya bağlı kalmak, huzurun kaybolmasına yol açar. Vasıtanın yeri bu noktaya kadar... Ancak bu noktaya kadar vasıtanın hiçbir şey olmayacağını ifade eder.(13)

Üstad’ın tanımlamalarına göre, râbıtanın bağlılık mânâsına geldiğini ve bunun esasta nisbet davası olduğunu ve her dem tazelenen kalbin iştirakiyle fikir nisbeti davası olarak sürdürülmesi gerektiğini ifade etmemiz gerekir.

Necip Fazıl’ın Aksiyonunun Tasavvuftaki Hal Makamı ile İlgisi

“Tasavvuf kâl değil, hâldir” tesbiti ile Necip Fazıl’ın aksiyon adamlığı arasında yakın bir ilişki kurulabilir. O, hem Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ile tanışarak tasavvufa yönelmiş, hem şeyhinden aldığı ilhamla cemiyet meydanına atılmış ve Büyük Doğu dergisi ile küfür rejimine karşı bayrak açmıştır. Yani tasavvufu sadece zikirle meşgul olma, cemiyetteki vazifelerden uzak kalma olarak algılamamıştır. Öyle ki, herkesin sustuğu veya susturulduğu bir ortamda her şeyi göze alarak ileri atılmış, öncü ve yol açıcı olmuştur.

Bu mevzuda Şeyh Galib’in, “şair, ehl-i hâl demek” sözünü de nakledelim. Necip Fazıl, “hissi idrak” olarak gördüğü şiiri, fikir ve fikre bağlı siyasetle irtibatlandırmıştır. Böylece onda Şeyh Galib’in tanımına uygun bir “hâl” doğmuştur. Bunun tekabülü amel ve aksiyondur. Onun meşhur İman ve Aksiyon konferansını burada hatırlatalım.

İslâm’dan maksad, inandığını hayata geçirmek, fikri ve zikri bir olmaktır. Necip Fazıl da bu yol üzerindedir.Öğrenmekten maksad amel etmek değil ise o ilim bir işe yaramaz. Nitekim Tâbiînin meşhurlarından Hasan el-Basrî (110/728) şöyle diyor: “İstediğiniz kadar öğrenin. Yemin ederim ki, Allah, onu hayata geçirinceye kadar size sevap takdir etmeyecektir. Akılsızların himmeti rivâyet, âlimlerin himmeti ise riâyettir.”(14)

Sonuç:

Necip Fazıl, şeriat ile tasavvufu birbirinden ayırmaz. Şeriate uymayan tasavvufu ise reddeder. Onun, zâhiri bâtından ve bâtını zâhirden ayırmaya karşı olduğu, şekil ve ruhu birlikte ele aldığı düşünülürse, misyonunun sıla üzerinde “zü’l-cenaheyn-iki kanatlı” olduğunu ifade edebiliriz. Belki de onun yenileyiciliği ve değeri de buradadır. İslâm’a muhatap anlayış davasının nasıl’ını çerçevelemesini de bu noktadan idrak etmek gerekir. Disiplinlerüstü olarak anlayışı yenileyici mütefekkir rolü.

Necip Fazıl, Büyük Doğu ideolojisi olarak ortaya koyduğu dünya görüşünde tasavvufu “Peygamberler Peygamberi’nin sonsuz bir nur okyanusu halindeki bâtını”, şeriatı ise “Allah Resûlü’nün zâhiri” olarak niteler. Akıl âletini de bunlara bağlı olarak arayıcılık ve buluculuk işine memur eder. O, “şeriat-tasavvuf-akıl”dan ibaret bu üç kutup arasında âhenge eremeyenleri, “derin ve gerçek mümin” olmaktan uzak görür.(15)

Onun, tasavvufu sadece belli başlı zümrelere hasretmediğini, “bâtın yolu kahramanları” ifadesinde olduğu gibi, İslâm’ın hakikatini-vecdini yaşayanları kastettiğini ve “İslâm kalbin yolu” prensibini başa aldığını anlıyoruz. Necip Fazıl’ın tasavvuftan anladığı bazı ritüeller değil, yukarıda tanımını vermeye çalıştığımız, onun tâbiriyle “derin ve gerçek mü’min” olma yoludur.

Dipnotlar

1-Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2014, s. 79.

2-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2007, s. 180-185

3- Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 178.

4- Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 186.

5- Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 187.

6- Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 188.

7-Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2014, s. 207.

8-Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, s. 6.

9-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1978, s. 152.

10- Kısakürek, O ve Ben, s. 153.

11-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1978, s. 155.

12- Kısakürek, O ve Ben, s. 156.

13- Kısakürek, O ve Ben, s. 154.

14- Kısakürek, O ve Ben, s. 173.

15-İmâm Gazâlî, İhyâu Ulumiddin, trc. Ahmed Serdaroğlu, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1975, Cilt I, s. 865.

Baran Dergisi, 27.05.2021, sayı: 750.

Yorumlar (0)
22
parçalı az bulutlu
Namaz Vakti 07 Ekim 2022
İmsak 05:35
Güneş 07:00
Öğle 12:57
İkindi 16:09
Akşam 18:45
Yatsı 20:04
Günün Karikatürü Tümü