Ölüm Odası B/Yedi- Şairleriz (Birdir Temelde Murad) -130

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun Baran'da Tefrika Edilen Yazısı..

Ölüm Odası B Yedi 08.11.2012, 21:55 05.09.2017, 15:06
Ölüm Odası B/Yedi- Şairleriz (Birdir Temelde Murad) -130

MATLA’ Beyit: Şa’irleriz alâka-i dildir kelâmımız / Yek rişte üzredir gûher-i intizamımız — (Şeyh Gâlib)… Yek-Tek: 30: Key-Şah… Rişte-Tel. İp. Hayt. “Temel”: 905: Azerd-Boya. Renk… Gevher: Cevher.

*

KÖKLER’den: Lisân, gönlün aynasıdır; gönül, ruhun aynası; ruh, insanî hakikatin aynası; insanî hakikat, Allah’ın aynası… Gaibin hakikatleri bu kadar mesafe ve basamak atlayıp lisana gelir; orada lâfz şekline bürünüp istidatlıların kulağına erişir. (Lâfz ile lisân, lisân ile gönül, gönül ile ruh, ruh ile insanî hakikat, insanî hakikat ile Allah… Hadîs: “İnsan benim sırrım ve ben insanın en büyük sırrıyım!”… İnsanî hakikatten lâfza, “ile-ve” boyunca sır… SIRR: Gizli iş, bilinmeyen… SIRR: Şiddetli ateş veya soğuk… Rabb: Rızık veren. Terbiye eden. Berzahta tecelli eden Hakk, Hakk’ın bir ismi. “Râbi-Dördüncü”, demek ki “ruh ile insanî hakikat” sırrında, insana varlık, nur veren. Rızık, maddî ve mânevî… Lafz, “ağızdan çıkan söz, kelime” olmakla, bir atılan, ihrac olunan. “İnsanın bir dünyaya atılan olması” bakımından, aynı kökten zatının “kelime” diye ifâde edilmesi malûm: “Davud kelimesindeki Vücudî hikmet”, yahud “Hud kelimesindeki Ehadî hikmet” gibi… LAFZA-Bir tek kelime, söz: 1015: BD-İBDA… HUD-“Aleyhisselâm”: 15: DAVUD “Aleyhisselâm”… TAHA-Allah Sevgilisi’nin bir ismi. “Abdülhakîm Arvasî Üçışık Hazretleri’nin Şeyhi’nin Şeyhi… Taha’: Yüksek bulut. Gam, hüzün… Taha’: Döşenmiş ve yayılmış yer. Bir nebat cinsi… Taha: Arzın, hayata münasib bir şekilde döşenmesi… Tah: Atmak. Uzaklaştırmak. “Cima” etmek… Cima: Çiftleşmek. “Cem olmak, toplanmak”. Cim, ebced değeri üç olan bir harf… Dikkat: Sebatı nur olan, “ziyâ”, yâni ışığın intişarı, yayılması, atılması. Enerji: Kütle ve ışık hızının karesi-c2… Einstein’ın bu formülünde “c”nin, “karbon” için daha önce kullanılmış, ama kendisinin niye “ışık hızı”nı göstermek üzere kullandığının bilinmediğini söylerler. Ziya: 812: İstifra’-Başlama. Dabi’-Yere yapışan, yere yapışıcı: 813: Dabi-Kül, ramad… Karbon: Billurlaşmış hâlde kömürleşmiş cisim. Kömürleşmiş hâlde temel unsur. Fehm, kömür. “Fehim, anlayış”… Ziya’-Kaybolma, mahvolma. “Üstadım’dan: Allah, Resûl aşkıyla yandım, bittim, kül oldum — Öyle zaif düştüm ki, sonunda herkül oldum!”: 881: Tetbi’-Uyma, tabi’ olma. “Bildim seni ey Rabb, bilinmez meşhur!”… Fâni olma; ziya dünyasından, onun sebatını sağlayan “nur”a garkolmak üzere yok olan “idrakin aczini idrak” ilmi… Logos: Lisân. Kâinat nizamı… Maddenin, ışık hızının karesinde enerjiye dönüşümü, ışığın saniyede 300.000 kilometre hızda olması, yıldızlar kadar uzaklıklardan gelen ışığın, pirizmada ayrışan renklerinden hepsinde “kızılımsı” bir rengin bulunması; o kendinden ışık veren yıldızların, bunu sağlayan ısı enerjilerinin cisimden uzaklaştıkça azalması, bu bir kanun, kaybolan ısının ne olduğu hususunda tartışılmıştır. Kâinat’ın ezelî ve ebedî olduğunu söyleyenlerin aleyhine bir sonuç; ısı kaybolan bir enerji ise, “nereye?”, kaybolmayan ise, kâinat’ın şimdiye kadar yok olması gereken muazzam bir ısıdan ibaret kalması gerekirdi. Kâinat bir sınır içinde ve devamda olduğuna göre, o ısı enerjisi neye dönüşüyordu? Mekanik Kâinat anlayışı da geçersiz. İZAFİYET , “İ”-ZAFİYET olarak alındıkta, “İ, Elf ve Elif”, ışığın nur ile sabit oluşu, onun neye izafetle göründüğü kadar, zafiyetini de gösterir. Elbet ısısında. Tabiî ki, topyekün Kâinat’ın… Elf, Fransızca’da “küçük cin, peri, cin gibi” mânâsında… Bizde, “pek çok şey anlamında, bin şeyle ünsiyet eden”… ELİF, Allah’a ve Allah Sevgilisi’ne işaret eden bir harf: VÂHİD ve VAHÎD… Fransızca kelimeyi, bizde “cinn-gizli, maddenin ve bedenimize âit görünmez iç yüz” mânâsına hatırlatmak için aldım. “Cin denilen akıllı varlıklar” ayrı; ama Fransızca “elf”de, bir espri-sırrî, ruhî” bir hinlik… Romence, Cina: Akşam yemeği yemek… Gündüz ve gece, bir dönüşüm; günün bütünü… Karanlıklar içinde Rabb’ın beslediği insan: İzafi’den Hakikate, Hakikat’in beslediği izafî insan - Nur ve şuuruna… Romence, Cinci: Beş sayısı… Abdülhakîm Koltuğu’nun ortasındaki, madem merkez aynı zamanda onu kuşatan –hadd’i zâtı– hatırla; O’nu da kuşatan Hakk… Al-i Aba: Aba altındaki beşli denen, Allah Sevgilisi ve Ehl-i Beyt’i hatırla; bütün bâtın yolları Hazret-i Ali’ye ve en hususi de Hazret-i Ebubekir’e çıkar-hatırla…Ve “Ölüm Odası”nın merkez bahsi, Romence bir kelime, Cine: KİM?.. Hani: “Ben kimim?”… Arabça, Şifr-Şifre: 580: Ariş-Takdim. “Kaptan Kusto Müslüman”… Taht-Abdülhakîm Koltuğu: 400: Şems-Güneş. “Şems-i Bâtın”… Aynı ebcedle, Şa’l: Tutuşma.)

*

MATLA’ Beyt’in toplam ebcedi: 4413= 417: NECİB Fazıl Kısakürek. “Aynı ebcedle Musa Mirzabeyoğlu”. (Necib Fazıl Kısakürek: 428: Tahyic-Heyecanlandıran. Ayağa kaldıran… Salih Mirzabeyoğlu: 428: Tahzib-Takım hâline getirmek. Grublaştırmak… Meşgufe-Aşık, tutkun: 428: Kütbe-Dikiş… Romence’de, Cusut: Dikiş dikme. “Terzi. Hayyat”… Costa: Malolmak… Aynı ebcedle Tevhid.)

*

MATLA’ Beyt’in ikinci mısraı: 3022: RAHMAN Suresi 20. âyet. (Meâli: Aralarında birleşmelerine engel “Mania” var.)… DİBACE-Takdim. Önsöz. Başlangıç: 25: HEYİ-Varlık, madde… HAYYİZ-Mekân. Vus’at. Yer, cihet, yön: 25: HAVİ-İçine alan, ihtiva eden, kaplayan. Cami’, biriktirici, toplayan. “Beden”… EHVA-Siyah. Kararmış: 25: ACAK-Toprak. (Fransızca, latéralite: Kızıl toprak… Lét ralite: Sağ ve sol organı kullanma önceliği… Türkçe, Miş’: Aşı dedikleri kızıl toprak… Mişka-Aşı dedikleri kızıl toprak: 441: Mişka-Tarak. “Tarak-Bulutların bir yerde üstüste toplanması. Aynı cinsten şeylerin bir araya gelmesi: 309: Arvasî… Haş-Kalb: 309: Harık-Tutulmuş. Yakan, yakıcı. Harika… Serlevha-Yazıda başlık: 309: Hurufiye-Harfler. Kültür… Kısakürek: 441: Salih Mirzabeyoğlu… Fransızca bir kelime, Rouge-Kızıl: 233: Rouge-Çark. Çarh. “Dönen pervaneli tekerlek. Birbiri içinde dönen yıldızlardan mürekkeb kâinat, gökyüzü”… Sad harfi, Ölümü yaratan Allah’ın “El-Mümit” ismine ve mertebede “toprak”a işaret eder; Da’va Cetveli’nde ise, Allah’ın Es-Samed; Herşey kendisine muhtaç” ismine işaret eder. Lügat’ta samed, “pek yüksek, daim, halid, refi’ ve âli ve içi dolu şey, kavmin ulusu” mânâlarına gelir… SAD harfinin ebcedi: 90: ÜÇ LÂM-Üç Işık)

*

SAMİD-Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. Hayret. Gaflet: 105: MENİE-Ölüm, mevt… TENSİYE-Unutturma: 525: ENE Men?-Ben Kimim? “Büyük ebcedle”… TESNİYE-Bir şeyi kolaylaştırma. (Yevmiye: Nakşilik, bütün incelikleri toplayan en kolay yol!): 525: HEME Ez Ost-Herşey O’ndandır… Hatırlayınız: Şu görünen âlem varlığı yanında Hakk, akılda olandır. Hakka erenlerin nazarında ise bu âlem akılda ve Hakk görünendir. Eserde müessiri gören… HEME Ez Ost: Herşey Allah’tandır, O değil. İnsan hayret makamında varlığa şâhid olandır. Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin dediği üzere; varlıktan sana ne gelirse yokluğa sal, Allah’ı O’ndan tenzih et, sonra isim sıfat herşey yerli yerine oturur… Bizim, “insan ve toplum meselelerinin halli” sadedinde kök, “Rabbanî mizaçla Muhyiddin-i Arabî”ye bakmak diye formülleştirdiğimiz husus, topluca bu “ideolojik vahid”te!

*

SAMD: Kastetmek. Yüksek yer. Galiz, yoğun… Meselelerimiz içinde, TELEGRAM Felyesofisi’nin anlamını söylemiştim; içiçeyim… O, nura nisbetle, aslında içimizde bu hissi kurutmaya memur bir yapma varlık, “âlet, araç, teknik”… Romence, TEL: Gaye. Amaç. Murad. (Scop)… Gram; bir “kütle-maser” ölçü birimi, en küçük bir büyüklük ölçüsü. Kullanıldığı yerlere nazaran, ifade edilenin bir birimi. Burak Çileli’nin “Betatron”dan bahseden bir yazısında, onun “elektronları hızlandıran bir âlet oluşu” dolayısıyla, TELEGRAM’da mevcut bir yön zannı ve “asıl veya benzetme de olabilir” diye, MEHDÎ’ye tevafuk eden ebcedi dolayısiyle de epey kullandım. Avukat Zafer Şahin, Lazer ışınını ona benzetmesi, bana vesile… İngilizce, Lazer: Işık dalgalarını kuvvetlendiren veya üretebilen bir çeşit meyzer. (Lase: Lazer gibi dalga yaymak, lazer dalgası altında tutmak… Less: En küçük. Eksi kökünden. “Elektron”… Lesser: Daha küçük… Lessor: Hukukta, “kiraya veren”… Telegram için bu husus, zihni okumak için yönlendirici, belirsiz ve görünmeyen ışın… Lass: Genç kadın. “Kabul edici, alıcı”… Fransızca, lasso: Kement, yakalayan)… İspanyolca, LAZER: Kementle yakalamak… Türkçe, LEZİR-Akıllı adam… Fransızca, LASSER: Bıktırmak, usandırmak, yormak… İtalyanca, LAZZARO: Hâlsizlik, miskin, cüzzam hastalığı. Zafiyet. “Kaynaktan çıkan olmakla, ondan zayıf, zafiyetli”. Mecazî mânâda, “içe dönüklük veren”… FOTO-Genetik: Işık veren. Resmi iyi çıkan… Bu hususu, TELEGRAM’ın beyin dalgalarını azdırması ile olan diye anlayınız… FOTO: Işık… FOTON: Işık özü… FOTO-Graf: Işık çizgileri. Fotoğraf. Resim… İtalyanca, LAZZO: Kulak tırmalayan. Buruk. Gıcırtılı. (Telegram’da kulak ile ilgili hünerler arasında, bu kelime bana, kulağa yakın bir kelebekin kanat sesi gibi “pırr” sesini hatırlatıyor!)… Romence LESER: Dokunmak, yaralamak, zarar vermek. “Sol kaburga altımdan yakalanmam, bir klâsik. Sağ omzumun sakatlığından kolumu arkadan kelebçelenme durumuna getirememem ve tedib olarak sık sık sağ omuzumun kullanılması, son senenin işi. Bunun dışında vücudun orasına burasına tedib edici kramp vermeler sıradan bir iş”… İtalyanca GRAMMO: Yazı, telgraf, telsiz, radio… GRAMİNGA: Yapışkan, sırnaşık… GRAMU: Acı vermek. Müellem. Hüzün veren. “Şahsiyet çilesi. Maî”… GRAMALO: Tokmak. Tekne, suyu yaran. Dövmek. Yoğurmak… Fransızca, MASSER: Yoğurmak, masaj. Bir yere toplamak, yığmak. “Sorgu diye anlayın!”… TELEGRAM’ın tezahür ve marifetlerini, bu kelimeyi seçme marifetim içinde topluca belirtmiş oluyorum… Bu husus, onun bende kullanılışına nisbetle, bir senedir kırılmış olsa da böyle… PSİKOLOJİ, nasıl aslolarak insanî tekâmüle âlet niyetinde iken, bir “sadist” amaca da hizmet ettirebiliyor; elektromanyetik dalgaların fizikî zararı meselesi ayrı, TELEGRAM da kullanana göre hizmet eden bir ikiyüzlü âlet!.. “Fikri yaşamak ve yaşamayı da fikir bilmek!” şuuruna, 13 senedir bu imtihan içinde, mütefekkir-şair nosyonunda onun fizikî ve ruhî tarafını da TELEGRAM Felyesofi[si] olarak katmış bulunuyorum… Hakikate mutlak aykırı bir söz yoktur; “Menfî Bey”, bu onun alay ve şakasına bir şaka ve alay, “SER-DARRİ”, benim beynime musallat bir FAKTÖR olarak “F-Aktör”… Oyuncunun şu şekilde bir rol yaparken, senaryo bütününde onun yerini bilmediği durum, yönetmen benim; o, istediğini oynayan!

*

ŞAİR-Bilerek bilmeyerek Allah’ı arayan, sayıklayan: 571: TESAMMUM-Sağır görünme. “Sen ne söylersen söyle!” hesabı. (Aslah-Sağırlık: 722: Abdülhakîm Koltuğu)… ŞAİR-Kurban devesi. “Bedene, kurbanlık nefs”: 572: TA’SİB-İhata edip kaplamak, içine almak. Bir kimsenin başına taç koymak. Açlıktan dolayı karnına taş koymak… ŞİİR: 570: SİSTEM… Şeyh Galib’in “Yek sır üzerinedir intizam cevherimiz” mısraı da açıklanmış oldu… Size, dört neslin okuduğu harika bir mensur şiiri, İBDA şuuruyla okunmak için yazılmış kaydıyla, “yepyeni” diye sunuyorum. İsmi BÜYÜK Doğu: “Koskocaman, top şeklinde bir yumak gibi iplik iplik sarılı, kangal kangal bükülü, ilk ucundan son ucuna kadar üstüste devşirili, dışarıya doğru lif lif dağınık ve içeriye doğru kol kol toplu, muhitte nâmütenahî çok ve merkezde nâmütenahî tek; ve nihayet gelmiş ve gelecek zaman boyunca bütün eşya ve hâdiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı hâlinde düğüm düğüm çerçeveli bir manzume… Yekpâre bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi!”… İSLÂM bu… Eşlik eden, “Mutlak Fikrin Gerekliliği” şuuru… MATLA’ Beyt’in son mısraı: 4413= 417: Necib Fazıl Kısakürek.

*

MATLA’ Beyt’in Birinci Mısraı Ebcedi: 1391: HÂL-AŞİNA-“Hâl ve durumdan anlar”. (Hâl-i Siyah: Yüzdeki ben, siyâh nokta, hindu: 707: Cezzab-Çok cezbeden… Zeheb-Altun. “Kızıl renkli. Bakır, güneş rengi. Bakara, öküz, dünyayı altından taşıyan öküzün boynuzu suretini hatırla, diğeri balık. Bakır, Aslan, göz damarı, Geniş, çobanları ile gezen sığır sürüsü. Bâkir, taze, yalın, erken. Bakîr, sığır sürüsü, karnı yavrusu çıksın diye yarılan deve. Bakr, açmak, genişletmek”: 707: Zürkat-Mâvi, Mavimtrak… Fikir Kahramanı: 707: Aktör… Aynı ebcedle Varis: Mirasçı. Kendisine nakid intikal eden. Herşeyin kendisine döndüğü Allah’ın 99 güzel isminden biri)… MEHDÎ Mirzabeyoğlu-(Romence, zana: Peri. İlâhe. “Lâtif nefs. Nefste ilâhî”… Zmen: Ejder. Büyük yılan. Uçurtma, “uçurma”… (Üstadım’ın “Çocuk” isimli şiirinden: “Çocukta uçurtmayla göğe çıkmaya gayret, — Karıncaya göz atsa –niçin, nasıl?– ve hayret!”… Zânî-Zina eden: 59: Mehdî… Nikâh, iki şey arasında meşru birleşmeden doğan hüküm ifâde eder… Hâl, gerçekleşmiş olan, yâni geçmişten ânın hemen evveline kadar gerçekleşmiş olanla, henüz gerçekleşmemiş istikbâl arasında bir piç-a-piç’tir. Hüküm, Allah’ın yaratmasından başlayan bir nefs ve ona âit bir doğrudan “mevhibe” ifâde edince, seçkinlere mahsus bir müstesnalık olur… Şüzuz-Kanun ve kaide dışı kalmak. Yalnız kalmak. Hâlife olmak. “İstisnalar kaideyi bozmaz hakikati de kaidedendir”: 707: Zahmin-Yaralı, mecruh. Kelâm): 391: MEŞHUM-Cesaretli. Sözü geçer. Zeki. Akıllı. Korkmuş, korkutulmuş. Çok güzel hareketli at. (Vita-Hayevan, canlı, hayat sahibi: 417: Vita-Üzüm asması, bağ çubuğu. Reze. Soy, kol… Bu iki kelime, Romenceden… Necib Fazıl Kısakürek: 417: Musa Mirzabeyoğlu)… MUAREF-Tarif edilmiş. Bilinen. Belli. Belli: 390: MUARRİF-Tarif eden. Tanıtan… MUKARİN-Bitişen, ulaşan: 391: ASKAR-Üzüm şırası. rade. (Romence Vida-Şurub. İçilen şey. “Nur-bat”: 21: Rahman Sûresi 19. âyet.)

IŞIĞIN ÜÇ ÇİÇEĞİ”

MATLA’ Beyit: Niçün ma’nâ-yı rengin lâfzı ateşlendirir bilmem / Surâhîyi mey-i gül-reng ser-keşlendirir bilmem —(Şeyh Galib)… Niçin mânâ rengin lâfzı ateşlendirir bilmem — Bedeni gül renkli “mey-ruh” baştan çeker bilmem!

*

FLEUR-DE-LİS. (Fransızca)-Işığın çiçeği. (Fleur-Çiçek. Çiçek resmi. Bir şeyin en iyi kısmı: 317: Verakî-Güvercinler. “Haber”… Gaşiye-Perde. Kıyamet. Soru soran. Ziyarete gelen dostlar grubu: 317: Mer’abe-Birdenbire korkutmak… Berkiyye-Telegraf. Telegram. Elektrik. Şimşek gibi: 317: Baykara-Böbürlene böbürlene yürüme. Malı çok olma. Yırtıcı kuş. “Nesir, yazı, graf, yayma. Akbaba. Kartal”… Zengin, musikî ve hele fotoğraf zevki ergin, fotoğrafı sanata çıkarmış, Adlî Tıbta ve Özel Muayenehâne sahibi Psikiyatrist, Ordinaryüs Profesör Ayhan Songar; yanında Profesör Doktor Süleyman Yalçın, Tercüman Gazetesi muharriri ve Edebiyat Vakfı Başkanı Ahmed Kabaklı, Edebiyat Öğretmeni Mehdî Ergüzel, Edebiyat Öğretmeni Aylâ Agabegüm, Ahmed Taşgetiren, Meşkûre Kabaklı, Reyhan Songar… YEVMİYE: Üstadım Ayhan Songar’a – “Hava puslu değil mi? Söndürdün mü etrafı –ışıkları– Doktor ne yaptın? Bismark, hafiye romanları okumaya bayılırmış… Bir kere televizyondan geldiler, Doktor’un âlet edevatı gibi yaydılar –kamera, elektrik kabloları; Songar’ın film çekmesi gibi burada–… Doktor parasını iki-üç yere sarfediyor!”… Rüyâ’da gelen bir mânâ’da: “Üstadım’ın Ayhan Songar hakkında bir inceleme yaptığı, ama artık ona lüzum kalmadığı, gayesine erdiği!” hakkında… Harîk-Yangın. Ateş: 318: Kurduh-Küçük karınca. “Atom”… Haduş-Pire. “Nokta. Zirve”: 318: Hükümran-Hâkim. Hükümdar. Hükmetme. “Rüya’da gelen mâna: Salih Mirzabeyoğlu Hükümdar’dır… Mu’temed-Kendisine güvenilen. İtimad edilen kimse: 554: Mu’temid-İnanan. İtimad eden… Takdim-“Kaptan Kusto Müslüman”: 554: Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu… Meşruh-Açıklanmış, şerh olunmuş. İzâh olunmuş: 554: Zihin Kontrolu… TELEGRAM’ın, bir proje olarak Monarch-Hükümdar Projesi ismiyle ilk defa ABD’de uygulandığını, Takdim yazımda bu hususla ilgili uyarının da onun içine sindirilmiş bir keramet oluşuna dikkat ediniz… Fleur de-Çiçek’ten: 322: Mirzabeyoğlu… Üç Çiçek: 3x322= 966: Esseyyid Abdülhakîm Arvasî-Necib Fazıl Kısakürek+İzzet Erdiş… Lis: Zanbak. Pek çok türü bulunan, güzel ve iri, beyaz çiçekli süs bitkisi. Fransızca’da ışığın çiçeği denmesi, renginin “beyza” olmasından olsa gerek.): 412: EBU EYYÜB-EL ENSARÎ. (R.A.)… GAYBET-Bir şeyin diğer bir şey içinde gaib olması: 412: ÂYET-(Rahman Sûresi 19. ve 20. ayetleri… Furkan Sûresi, 53. âyet)… ÜŞKÜFE-Çiçek. (Zühur: Çiçekler, parıldama… Zühur: Darlıkta çıkarılmak için biriktirilip çıkarılan şey… Ezhar: Çiçekler… Ezhar: Arkalar, satıhlar. İstikbâl… Ezher: Pek beyaz, güzel ve parlak… Zanbak-“Tefe’ül, Zan bak”: 159: Nakh-Teftiş etmek, kontrol etmek): 412: BETAET-Tembellik. Yavaşlık. Ağırlık. (Küsist: Tembellik… Kenar: Sahil. Tembel. Kuşatan… Laze, “İngilizce”: Tembel, uyuşuk… Laze:Ateş, alev… Lazz: Devamlı yağan yağmur. Men’etmek, engel olmak… Lazzi. “Fransızca”: Güldürücü şaka… Lazo. “Fransızca”:Kement, ilmik… Laso. “Fransızca”: Kement… Lazar. “İspanyolca”: Kementle yakalamak… Lezir: Akıllı kimse… Laser. “Fransızca”: Lazer. Yoğun dalgalı radyasyon… Lasser. “Fransızca”: Bıktırmak. Usandırmak. Yormak… Lazzaro. “İtalyanca”: Cüzzamlı, miskin, uyuz… Lazzo. “İtalyanca”: Kulak tırmalayan… Leserr: Dokunmak. Yaralamak. Zarar vermek… Lase. “İngilizce”: Lazer gibi dalga yaymak. Lazer dalgası altında tutmak… Laser. “İngilizce”: Lazer, ışık dalgalarını kuvvetlendiren veya üretebilen bir çeşid meyzer… Lass. “İngilizce”: Hırsız… Las: Köpek. Basir. “Firas. Kırmızı, kızıl”… Lezz: Tad. Lezzet. Gusto’yu hatırla!)… LAZLAZA: Yılanın deprenmesi. “Canlı cesed”. (Dicotomi: Çatallaşma. Yarılma. Yılan dili. Zülfikâr)… LAZLAZ: Kılavuz, yol gösteren.

*

FÜRUG-İşten kurtulup boş kalmak: 1286: FÜRUG-Işık. Ziyâ. Aydınlık. Nur. “Fer. Parça. Hisse. Zirve… Rengin hikâyesi, aslında atomun yapısının ve atomun içinde elektron enerjilerinin nasıl dağıldığının ve dengelendiğinin hikâyesidir… Her atom, üç temel parçacık türünden meydana gelir: Protonlar ve nötronlar, çekirdeği teşkil eder; elektronlarsa, çekirdek etrafındaki bir yörüngede harekette. Protonlar “artı” yüklü, nötronlar “yüksüz”, elektronlar ise “eksi” yüklü. Burada mesele, artı ve eksi yüklerin eşitliği, ikisi arasındaki mıknatıs gibi birbirini çekici bir alanda elektronların, pervaneli bir uçakta kanatların merkeze bağlılığı gibi, nasıl ki onun hızla dönüşünde kanat uçları bir yörüngede, tabiî hâllerinde öyle iken, atomun herhangi bir sebeble dışarıdan etkisiyle elektronlardaki enerji artışı onun yukarı doğru yörüngeye oturmasına sebeb olur; yâni onun durumu, tıpkı uçak pervanesi gibi uçlarından merkezine doğru çekirdeğin etrafında dönen farklı yörüngeler belirtebilir. Madde olmadan hareket, hareket olmadan madde olmaz; hareket ve madde, “sır birliğinde bir” olan bir dava… Enerji= Kütle ile, ışık hızının karekökü çarpımı… Bir atom, ısı ve buharlaşan elemanlarından-unsurlarından elektrik kıvılcımları yoluyla tabiî veya sun’î yolla uyarıldığında görünür; veya kızılötesi ışık yayar… Rüyâ’da gelen mânâ: “Resim red kökündendir!”… İngilizce “extrem-aşırı”, Romence’de “kızıl” karşılığı… Red, İngilizce’de “kırmızı, kızıl”, Türkçe’de “olumsuzlama, nefy”… Nefy’in karşılığı, “kabul, tasdik”… İtalyanca “Dicotoma”, Felsefede de “birbirinin zıddı olan meseleler” serisi içinde “çatallaşma, ikiye ayrılma”yı ifade eder; demek ki “red” ve “kabul”, sır birliğinde bir olan bir mahiyetten. Öyleyse çatallaşmadan sonra “nefy”in müsbet ve “kabul”ün menfi mânâda kullanılabilmesi, mevzuun tayin ettiği bir husus… “Resim, red kökündendir!”; resim, fotoğraf-renk ve çizgi, suret ve şekilden mürekkeb malûm… Foto-graf; Işık ve çizgi… Abdülhakîm Arvasî Hazretleri: “Bir şeyin görünebilmesi için, bir gören, bir görünen şey, bir de ışık lâzım!”… Renk, çizgi ve ışık; suret göründü… Mücerrette: “Karanlıklar içinden çıkan nur, varlığı aydınlatan şuurdur; ve nurdan nura yükseliş, Nurların Nuruna varır!”… Nefste şuur: “Kendini bil!”… Böylece parçadan bütüne, parçadan kuşatana bahsini de misâllendirmiş oluyorum… Foto-graf: Işık ve “çizgi-mekânî”… Romence, celâlât: Öte. Öte kişi… Celâl, Türkçe’de, “hışım ve azametin görünmesi”; bir taşma, bir fazlalık, bir dışlama-kendindekini atma da… Kızıl ötesi: Işık veya “şuur” anlamında, tab’ olmadır. İçinden dışına bir nefy tab’ı-karşısındakine yapışan. Aksiyon’un “eşya ve hâdiseler karşısında fikrin pıhtılaşması” anlamına da gelen… Renk, hem nesnenin mahiyeti, hem ışık ile ilgili bir görünen. “Gözsüz görüyorum rüyâda nasıl?”; Âlem-i Ruh da, Allah’ın Zât Âlemi’ne nisbetle bir mekân hüviyetinde… Hem Şeyh Galib’in (1757-1799), hem Nedim’in (Şeyh Galib öncesi) MATLA’ Beyitleri’ne bakış sadedinde üzerinde durduğumuz bu meseleler, tekrar onlara bakmak üzere, yine bahis: “Kızılötesi ışık –parlak ve değişik renkler– yayar. Bu saçılan ışık, her zaman belirli bir dalga boyuna sahibtir ve TAYF çizgileri olarak bilinen değişik dalga boyu türlerinin her bir kimyevî elementle-elemanıyla münasebeti vardır. Tayf-Işığa şâhidlik eden, nesne ve ondan yansıyan… Fizikçiler ışığın bu karakteristik dalga boylarının yayılmasının sebebini, elektronların yüksek enerji seviyelerine bir nev’i atılması –sıçraması– olarak görürler. Daha sonra eski hâle dönerken fazla enerjiyi atmaları “ışık foton”u olarak görülür. Yahud, elektron bir yörüngeden çekirdeğe yakın başka bir yörüngeye girdiği için ışık saçılıyordu!”… NEDİM’in Beyti: “Fürug-u gaze mi billah söyle ruyunda / Bu reng-ü tâb Huda verdiği Cemâl midir?”… Fürug: Boş kalmak… Romence, goli: “boşaltmak, tahliye etmek, hür etmek”… Yine, “gol”: Boşluk. Gol… Ve, gol: “Boş. Çıplak. Tutamaksız. Açık”… Futbol’da kaleye giren topu, onun girişine değil de, kaleye göre belirler gibi, “fürug-zamandışı bir şuurla nesne ile ilgili bir bütünleşme ile ilgili bir boşluktur”; bu boşluk, dolduğu ile ifâde edilendir de… Fürug: Işık. Ziyâ. Aydınlık. Nur… Dünyada canlı cansız herşeyin atomlardan müteşekkil olduğu malûm; ışığın, bildiğimiz ışık ve şuur anlamı üzerinde durduk - bunun, gören, görülen şey ve ışık unsuru ayırımını… Işık yerine şuuru koydun mu, “varlıktan şuurun çıkardığı muhteva” olarak bilgi, vesaire… Reng: Bulanık su… İhsaslardan birşey gitmeden, duyu organlarıyla alınabilecek birşey de yoktur; nefsimiz, bizi kuşatan fizikî âlemle, bu âlemin zıddı ve kendisi ondan olan Berzah âleminden kabul edici olurken, ihsasların kökünde ruhî tarafın bulunduğunu da söylemiş oluyoruz. “Boşuna gezmişim yok tabiatta — İçimdeki kadar iniş ve [çıkış]!” diyor ya Üstadım… Dış dünya, iç dünyanın bir misâli, bir negativi; “bilinen ve bulunan aranır - karşılaşınca, mahiyeti neyse ve süreci, bizde bulunandır o!”, bir tab’ edilmiş, basılmış bizdekidir… NEDİM, “reng-ü tâb Huda’nın verdiği Cemâl sıfatından mıdır, yüzündeki renk ahengi-dalgası” derken, kabul edici nefsin iki yönlü tesirinin kendisinde –dişi mahiyetinde– sinmişini anlatıyor; suret, maddi yahut hayâli.

*

MATLA’ Beyt’in birinci mısraının ebcedi: 2957: HAMUŞÎ-Susma, sükût etme. Sessizlik, sükûnet. (Romence bir kelime, “tacitura”-Suskun, sükûti: 1021: Rahman Suresi 19. ayet… Romence, “tacit”-Kendiliğinden anlaşılan: 814: Hudrî-Kara eşek. “Ulu dil. Hayırlı zaman”… Tu-ra: Sana. Sahibini tanıtan imza, tuğra: 206: Gurre-Parlaklık, ışıltı. Her şeyin başlangıcı… Laalgun-Kırmızı renkte, al renkte: 206: İndifa-Def olma. Patlama. Başlama. Söze girme… “Niçin mânâ-yı rengin lâfzı ateşlendirir”… Reng: Bulanık su. Karışık. Halita… Renk, Arabça’da isim, Farsça’da sıfattır… Add: Sayı sayma. Zann. Tutma. “İsim”… Zât, ismin aynı değildir; sebebi, sahibini tanıtmak için, “sana, senin için” olmasındandır… Allah’tan gayrı olarak insanda birleşen “ezel ve ebed”e, Allah’ın “Evvel ve Ahir ismidir” denilememesi gibi, Allah’ın ismi dairesindeki tasarrufa giren işlerin sıfatlarıyla sıfatlanan kimselerin o isimlerle alâkaları da, insan sayısınca farklı zanları gösterir; eğer o isimler zâtın aynı olsaydı, zanlar Allah’ın aynı olurdu ki, bu yüzden “bir şeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır!” diyoruz… Allah’ın zât âlemi, Berzah âlemi için varlığı zorunlu; Berzâh âlemi de Halk âlemi için. Erenler, Emr âlemi’ne girmeyen işlere “Halk âlemi” derler… Lâfzı ateşlendiren mânâ rengi, yahud rengin mânâsı, istersen her insanda müşterek kelâm klişeleriyle aynı şeyden bahsedilmemesi meselesine kıyasla “lâfızda içyüz-mânâ sureti”dir de, ister bu “lafız” sözünü insan olarak ve ateşlenmesini de “ruhî heyecan ve neş’e” şeklinde bâtın yolcusuna kadar çıkan bir hâl olarak al; istersen, mânâ rengiyle varolan madde içyüzüne bakışta, bunu onun için bilme şeklinde… BÂKÎ’den bir mısra: “Bülbül-ü şurideye güller aceb renk ettiler”… Şûride-Perişan, karışık. Aşık, meftun, tutkun: 525: Heftüm-Yedinci. “Kalbte, Allah’ın nazar yeri olan fuad makamı. İnsanî hakikatin muradı insan Allah Sevgilisi’nin makamı”… Şekur-Çok şükreden. Kendisine şükredilen Allah’ın bir ismi. Mertebesi Kürsî: 525: Heme ez ost-Herşey O’ndandır… Allah’ın rengi ile boyanmak: “Al rengine boyandım solmazam artık!” diyen Yunus Emre, gül’de Şeyh ve bülbülde Müridi metafor eden, mecaz kuran… ŞEYH Galib’in MATLA’ Beyti, mesele konuşma vesilesi tarafı ayrı, çok basit şerhedilebilirdi: “Allah bir aşk ânında İnsanı kendi marifetine ulaşması için, âlemi de bunun için yarattı!”. İşte bu cümlenin lâfzını ateşlendiren de, mânâ rengi olarak, bizim nasibimizde sözkonusu meseleleri açık edende… Romence, “Tacitur”: Sükûti… Tacit: Kendiliğinden anlaşılan… Taci“t”ur: Kendiliğinde taçlanan, yükselen. “Emir Allah’tan, oluş kendinden”… Turne: Dönme. “Oyun bahçesi dünyada ve nihayetinde Allah’a”… İlhâm ve şiir idrakına dair: Gramer, “dilbilgisi kuralları”… Madde ilimleri her ne olsa, mahalli idrakı gösteren hususî kurallarıyla tecelli eder. İlhâm eseri tecelli eden, kural dışıdır. Romence, Grammatica: “Kural dışına çıkmayan. Burnunun ucunu görmeyen”. Kuraldışının, mevzuuna göre müsbet veya menfi mânâda olmasından bahis lüzumsuz, çünkü o yerine göre kural yapan ve değiştirendir de. Meselenin çözüldüğü apaçık olan yerde, hakikatin “tutulduğu” yerde, artık başarılı olunup olunmadığı tartışılamaz. İnsan, şöyle doğar, böyle doğar; ya “niçin” doğar?.. Maddenin aslını ve özünü şuur addediyorsan, demek ki “niçin”i o; eğer addetmiyorsan?.. İlhâm, “niçin”in bulunduğu yerde; o da, nefsin vâlisi irâdeye “çakan” bir şimşek.)… İFRAT Hâlde Tecrid: 957: NEVŞAH-Yeni dal.

*

MATLA’ Beytin ikinci mısraı: 1895: FÜTUHAT-Fetihler… DAFADİ-Kurbağa. (Mürgab-Su kuşu. Martı. Kurbağa. “Mart kelimesi, İngilizce’de çarşı-Pazar demek. Martı kuşu da, argoda, hile yapan, vavi. Martian; kızıl yıldız Merih’e âit. Martin; kırlangıç. Martinet; sert emir. Mar. tyr; şehit, bir amaç uğruna işkenceye katlanan, uzun müddet ıstırab çeken kimse. Deniz kuşu. Martyr: 851: Ruhamî, Abdülhakîm Koltuğu. Romence, marte; kızıl yıldız, mars, mitolojide Romalılar’ın savaş tanrısı. İngilizce, extrem; aşırı. Bu kelime Romence’de, kızıl demek.”: 1243= 244: Ciryal-Altunun kızıllığı. Temiz renk, şarab. Kırmızı boya… Merd-Meshetmek. Silmek. Oğmak. Emmek. Massetmek. Misvak ağacının yemişi. “Temiz ömür şuuru. Fransızca, Lâtin; Masse. Yardım sandığı. Tokmak. Topuz. Masser; masaj, ovmak. Masser; bir yere toplamak.”: 244: Mürd-Ölmüş. Ölü. “Fransızca, latence; gizli, belirtisiz. Ölüm akla yokluk şeklinde hitab eder. Menkabe; ölmeden ölenlerin hayat hikâyesi. Delmek. Üstadım’ın Kafa Kağıdı isimli eserinin benim için halli gerekenlerde başvurulan olduğunu hatırlayınız; Ben kimim?”… Mündefi’-İndifa etmiş. Def olunmuş. “Enerji”: 244: Medar-Bir şeyin etrafında döneceği yer. Gezegenlerin çizdiği daire. Elektronların çizdiği yörünge çekirdeği. Sebeb. Vesile… Ermeda-Ateş külü: 244: Ermed-Gözü ağrıyan adam. Kül rengi, gri… Murad-Gaye. Maksad. Emel. Arzu edilen şey. “Allah’tan hüsn-ü zan ile ümid ederek beklenen: 244: Mühr-Damga. Tuğra. Tay. Mürid)… FÜZUH-Gizli işlerin zâhir olması: 894: YA’ZİD-Acı marul. Mehded.

*

MATLA’ Beytin toplam ebcedi: 4852: İNKAZ-Kurtarma. Kurtarılma. Halâs etme… MÜBEYYEZ-Meydana çıkarılmış, açıklanmış, söylenmiş. Bildiren, açıklayan: 852: ZEMHARE-Ok. “Tokmak. Varlık kıvılcımı”. (Zemheri-Karakış döneminden, yâni 12 Aralıktan 31 Ocak gününe kadar olan şiddetli soğuk: 462: Esrar-Sırlar. Uyuşturucu. Elde ve el ayasında –avuç içinde zâhir– olan hatlar. “Kader çizgisi”… Tebeyyün-Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak: 462: İsrar-Sır saklamak. Gizlenmesi gereken şeyi gizlemek… İfrat hâlde tecrid. “Noktasız harfler”: 462: Cüst-Arama, araştırma. “Kusto. Rahmet”… Tahmid-“Elhamdülillah” demek. Medh etmek: 462: İctinah-Bir tarafa meyletmek. Dönüş. Secde. Nebat hâli. Yavaş hareket. “Bâtın”: 463: Mehdî Muhammed Mirzabeyoğlu)… RUHAMÎ-Mermer. “İki deniz”: 851: KAZZAZ-Pire. “Zirve”… DAYGAM-Arslan, esed. Isırmak. (Haven: Arslan… Üstadım’dan: “Beni yokluk ısırdı!): 852: MAZİ-Ezel. Kadim. Evveli olmayan çok eski zaman. Hayâl, edilen.


Baran Dergisi 304. Sayı

Yorumlar (0)
Namaz Vakti 04 Şubat 2023
İmsak 06:38
Güneş 08:05
Öğle 13:23
İkindi 16:05
Akşam 18:31
Yatsı 19:52
Günün Karikatürü Tümü