Ölüm Odası B/Yedi: Yevmiye: Günlük - 61

Ölüm Odası B/Yedi: Yevmiye: Günlük - 61

Sene 1982… Üstadım, şimdi rahmetli olan (1990) Seyyid Ahmed Arvasî’nin, kendisine, Atatürk’ün 100 sayfalık bir hatıra defteri varmış, kitab olarak basılmış, onu gördüğünü söylediğini belirtiyor… “Bizim bundan niye haberimiz yok?” diye bir hışım tavrından sonra, mütebessim ekliyor: “100 sayfa yazmış, az şey değil, onun için iyi doğrusu!”… Bir nevi yazma disiplininin mühimsetilişi ve haberdarlık ve alâka şuurunun uyarılması diye baktığım bu hâdise, bugün bütün GÜNLÜĞÜM boyunca tecelli eden hâdiseler serisi içinde yerine oturmuştur… Rüyâlarımı 1982 başından itibaren düzensiz bir şekilde ve Üstadım’ın vefatından sonra da başlıbaşına bir disiplinle, uykularımı kaç binlerce bölerek yazdığımı söylemeliyim!

*

Sözü edilen kitab: Bu defter, daha sonra TEKEL MÜDÜRÜ olan Atatürk’ün Yaveri Şükrü Tezer’de imiş… Atatürk’ün evlâtlıklarından bir evlâtlık olan Profesör Afet İnan’ın bir takdim yazısı ile yayınlanmış.

*

Seyyid Ahmed Arvasî: (Rahmetli, Efendi Hazretleri’nin akrabası.): 435.
Tekye: Tekke. İtimad etmek: 435.
Te’kid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. Bir iş için önceden yazılan bir yazıyı tekrarlama: 435.
Tülüv: Tilâvet: 436= 1435.
Teleccüc: Geminin, denizin derin yerine varması. Kamus: 436= 1435.
Teellüh: Kulluk ve ibadet etmek. Tazarru ve duada bulunmak: 436= 1435.

*

ATA-Türk: 1022.
İta: Kafiyenin bir mânâda tekrarı: 22.
Rahman Sûresi, 20. âyet: 2020= 22.

*

El-yevm: Bugün. HÂLÂ: 87.
Fezz: BUZAĞI. Yalnız şey. Bir kimsenin yalnız kendi başına olması. Geri dönmek-secde: 87.

*

TEK-EL “Müdîr”: 705.
Mürid Salih Mirzabeyoğlu: 705.
İmruz. (Bugün) - Salih Mirzabeyoğlu: 705.
Fikir Kahramanı: 706= 1705.
 

EVREN’İN RÜYÂSI

 
Kenan Evren’in rüyâsı, benim içinse DÜŞVÂRÎ: 12 Eylül 1988… Hürriyet Gazetesi’nin ön sayfasında, büyük puntolarla ve resim eşliğinde verilen haber: EVREN’in rüyâsı… O zaman, Marmaris’te ikamet eden “Sayın” Devlet Başkanı Paşa’nın, evini yılanlara karşı efsunladığını okumuştuk. Orasını bilmem. NYMPHALAR’ın sayın ikaziyle, o zaman hem Paşalık’tan hem de Devlet Başkanlığı’ndan emekli bulunduğunu, lüzum yok ama, eklemiş olayım… Rüyâsı şöyle: “Kocaman bir KARAYILAN gördüm. Yılan, düşman demektir; benim de düşmanım var, ama rüyadaki yılan bana yaklaşamadı!”

*

SALİH: Karayılan: 691.
Risalet: Peygamberlik. Elçi. Birini bir vazife ile bir yere yollama. (Hatırlatma: Kur’ân’da anlatılan, Arab olduğu hâlde ismi Tevrat’ta da zikredilen SALİH Aleyhisselâm, büyük Peygamberler’den olup, Hicaz ve Şam arasında bulunan Semud Kavmi’ne gönderilmişti. Bu kavim, AD kavminden sonra Arab Yarımadası’nda kuvvet ve ma’muriyet bulup, küfür ve dalâlete meylederek putlara ibadet ediyorlardı. Ilıman İslâmcılar’la karışık gibi birşey. Salih Aleyhisselâm kendilerini Hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden MUCİZE istemeleri üzerine Allah bir kayayı yarıp DİŞİ DEVE çıkarmış ve bu, hemen bir BÜRGUR-BUZAĞI doğurmuştur. Deve ile Buzağısı’na bakılması Salih Aleyhisselâm tarafından kavmine tenbih edilmiş ise de, onlar Deve ve Buzağı’yı öldürmüş, bu yüzden de Allah’ın gazabına uğrayarak bir SAYHA ile helâk olmuş, sadece, imâna gelen küçük bir topluluk kurtulmuştu. Salih Aleyhisselâm, bir rivayete göre Mekke’ye, bir rivayete göre de Kudüs’e çekilip orada vefat etmiştir… BİR NOT: Kaya - Yarılıp - Hamile bir DİŞİ deve - YAVRU doğuruyor… Bu bir, “Emir Allah’tan, oluş kendinden” hikmetine giren iştir… Melekut: Allah’ın bütün varlık derecelerinde, ona mahsus bir can ile tecellisi. Kaya da, yeryüzü unsurlarından olarak canlı-toprağı da onun aynı ve bunları DİŞİ hüviyetiyle hatırla. Her varlığın ona mahsus nefsi olmasını. Toprağın YARILMASI, “Allah’ın her varlıkta ona mahsus birlik tecellisi” ve her görünenin ötesinin HAKK olması bakımından, HAK-toprak ve HAKK arasında BERZAH hükmündedir. SECDE hikmetiyle ilgili olanları hatırlayalım. Hamile DEVE’nin çıkması ve YAVRULAMASI - Devenin gebe kalmış olması? Demek ki, BUZAĞI, kayanın yarılmasından, anasının hamile kalmasına, MUCİZE ÜSTÜ BİR MUCİZE ESERİ… NAMAZ: Toprak ile insan arasında kalan son canlılık BİTKİ, SECDE hareketiyle toprağa eriyor ve topyekün varlığı temsil iradesiyle “topraktan geldik toprağa dönüyoruz” hakikati, HAK’tan HAKKA, beden ve ruh mânâsıyla tamamlanıyor: “Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz.” imânı.): 691.
Ehass: Daha hususi, daha yakın: 691.
Hass: Hususi. Halis. Kâmil ve ileri gelenler topluluğu: 691.
Ahfa: Çok gizli. Sır: 691.
Hılas: Rengi kara ile ak arasında olan ÇOCUK. (Kara, ölüm ve ulu, beyaz hayat’a sembol. ÇOCUK, BERZAH… Onda nefs safiyeti, masumluk, Allah’a yakınlık.): 691.
Faziz: Tatlı su. Fırat. (Fazîz: Meni… Men: Ben. Nefs. Ne?.. Meni’: Zaptı zor. Nefs… Menie: Ölüm: 105: Al-i Aba… Meniyye: Ölüm. Okumak. Takdir etmek.): 691.

*

KAYA: 112.
HİLÂFET: 1111= 112.
NİSA: KADINLAR. Nefs: 112.
Hadis-i Şerif: 1112.

*

Sahr: Kaya. Maden kütlesi. (Kendi derecesinde canlı, dolayısıyla bilgili, bilgisi hâliyle vehbî.): 890.
Müsteşfa: Hastahâne. (Adem ve Havva, HATA yüzünden dünyaya indirildi. Dünya, bir insanın takva ile kemâle ermesi şartlarında yaratılmıştır. Bu bakımdan nefs hatası, kemâlin tâ melekten üstüne kadar mümkün bir giderilmesine imkân olması bakımından, “İNSAN’ın efendiliği gözüksün” diye, Allah’ın fazlına, rahmetine vesile olmuştur. Hasta nefsin tezkiyesi, bedenin ibadet amacına uygun kullanılması gibi imkânları bakımından, Dünya bir Hastahâne’dir. İlâcı İslâm, şifası Allah’tan.): 890.
Müsteşfi: Şifa isteyen: 890.

*

Sahir: Maskaralık eden, maskara eden. Mekkâr: 861= 1860.
Haras: Hayvanla döndürülen değirmen. (Dünya’da, âlemde; insan ve diğer hayat sahibi canlılar. ALLAH - İNSAN - ÂLEM münasebeti… Aynı ebcedle, TEKATÜM: Birbirinden sır saklama.): 861= 1860.
Tenkış: Nakşetme. Resim yapma. Şekil ve suret biçme: 860.
Mütekerrir: Tekrar eden. (Gece, gündüz. Mevsimler. Ay, Güneş ve feleklerin devri. Yeme - içme - üreme. Vesaire…): 860.

*

Sahir: Büyücü, büyü yapan. (Allah ve şeyhe mecaz): 269= 1268.
Müdrike: İdrak kuvveti: 268.
Hayran: Takdirkâr. (KÜLTÜR DAVAMIZ hakkında, YEVMİYE: Bize ağuşunu-kucağını açmış, takdirkârıyım!): 269= 1268.
Muavvezetan: Felâk ve Nas Sûreleri: 1267= 268.
 

NOKTA BİR SURETTİR

 
Üstadım’ın NOKTA NOKTA diye BÂBIÂLİ isimli eserinde bahsettiği, onu ona düşüren bir kadın… O kısımdan bir bölüm:
Evet, bir gece… Genç Şâir, oturduğu yalının yemek odasında, büyük yemek masasının başında, ona yazıyor. Herkes yatmış… Bitişiklikteki musluktan su sesi geliyor. Teheccüd namazına kalkan anneannesi abdest almakta… Vakit gece yarısını epey geçmiş… En kanlı bir nefs muhasebesinin dökümünü yaptığı mektupta öyle bir noktaya geldi ki, birdenbire beyni donuyor, bütün nisbet ölçüleri, bedahet duyguları ruhundan uçup gidiyor gibi geldi ona… Tam da şu satırları yazarken: (…) Siz, mutlak yokluğunuz içinde, malikiyetin mahrumluğa dönen şekliyle karşıma mutlak varlığı, Allah’ı çıkardınız. (…) Onu bu hâle getiren ve son hâlde teslim alan, ne NOKTA NOKTA Hanımefendi’dir, ne de virgül veya noktalı virgül, şu veya bu hanım… Sade onun, o büyük zâtın, yaşanmaya değer hayat kapısı anahtarını elinde tutan veliler velisinin küçük bir nazarı. (Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin.)

*

Yevmiye: “Nefsimizin bir hakikati var…”

*

NEFS, şuna buna niyetiyle kullanılmadan önce, bir şeyi o şey yapan asıldır, zâttır… Benim karşımdaki nefs, benim ilgimi çeken neyse, onun aslına göre bir fenomendir-görüntüdür. Üstadım’ın NOKTA NOKTA hakkında söylediği, asılda aşkın ibadet için olması gibi, hedefe ersin ermesin AŞK’tan muradın da bilmek için olduğunun, isteyerek istemeyerek bir sürüklenişle muhasebeye mevzu oluşunun ifâdesidir. KARŞI’daki için verilen hüküm, ister O ister BEN yönüyle görülsün, neticede BENİM irademin eseridir. Ne kadar derin duyuş, ne kadar inceltilmiş beyanlarla anlatılırsa anlatılsın, neticede aşk, AŞK olarak hakikati bâki, eğer onun hakkında da olsa bir varlık muhasebesine mevzu olmuyorsa, kendi içgüdü, böyle bir içgüdü doğurmuyorsa, bir yeldir eser… Karşı cins alâkası içinde, “geçicidir” veya “değildir” demenin pek bir mânâsı yoktur. “Kavuşmak aşkı bitirir!” gibi beylik deyişler, yemek için yemeye benzer sınırını aşamamış idraklere mahsustur ki, “onu yaşatacak olan ayrılık teşhisinin” aslında “bir erişilmez”e misâl olduğunu farketmemekten doğar. Yemek için yemek, gıda alma aslını ancak mahrumiyette farkediyor. Gıda, bedenden ruha bir ihtiyaç olunca, hayatın kesiksizliği o, bu farkediş, işi, KARŞI tarafı yok etmek şeklinde bir ihtiyaç doğurmaz; duygu olarak yakalanmış bir aşkın verdiği zevk ve ruh yüceliğinin devamı için, kendine itiraftan ne kadar kaçınırsan kaçın, sinsi sinsi onun kaybını-kaçışını arzulamazsın… İçgüdüyle karışık karşı cinse duyulan aşk, izâhını yaptığım şekilde fikirleşirse, karşı taraf benim için bir imkân ifâde eder. “Müddeinin biri Leylâ’ya bakıp, onun birşeye benzemediğini söyledi. Bunu işiten Leylâ da, – o ne bilsin ki, MECNUN değil”… İşin aslı astarı, “ben kimim?” davasının gerektirdiği kâinat muhasebesine kadar gider. Böyle bir serüven içinde, karşı tarafı iptal değil, birbirini anlayışla beraber yürüyüş, elbette idealdir: Birbirinin dünyasına ve dinine yardımcı olanların HAYAT YOLDAŞLIĞI. Muradını bulmuş bir aşkın, müşterek paylaşımı. İster bu idrakten hareketle karşı cinse yönelinsin, ister kendi macera aşkla bu idrake gelinsin, mesele asıldadır. HAKİKATİ ÖĞREN, SONRA SÖYLEYENİ DE ÖĞRENİRSİN hesabı… Üstadım’ın NOKTA NOKTA hikâyesinden buraya geldik. Nerden gelirsen gel, nereye meyledersen meylet, işin aslı şudur: İnsan, kendi nefsine olan sevgisinden dolayı bilgileniyor. Bu, sevginin nefsi, bilmenin de nefsi için olduğunu, bunların içiçe bir istidad hâlinde bulunduğunu gösteriyor. Herkes için geçerli, yaşamasından belli, “hiç olacağım” derken bile bir “olmak”tan, var kalmaktan bahsedildiğini anlayan için yeter bir hükümdür bu… İslâm’a mahsus olanı malûm: Allah, İNSAN’ı, bir aşk ânında, bilinmek için yarattı… “Nefsini bilen, Rabbini de bilir!”… “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”… Bilmek? “Size kocakarı imânı lâzım!”… İmâm-ı Şafi Hazretleri’nin, “imân tam oldu mu, isbat yoktur!” hükmü… Demek ki İMÂN, herşeyden önce ve GAYE BİLGİ’dir. Nasıl ki, bir maddeci de maddeciliğini RUHÎ ÇABA keyfiyetiyle ve bir iç arayışta mevcut “bilinen ve bulunan aranır” hikmetiyle kuruyor; “gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle var olan”ı buluyor. İdrak edilen herşey HALK’tır-yaratıktır, onun ötesinde olan ise HAKK… Denebilecek olan şudur: “Herkesin idrakı kendine”… Doğru. Herkesin imânı kendi görüşünce. Bunun HAKİKATİ? Buraya kadar söylenenler kabul ediliyorsa, HAK lâfzını bir yana bırakalım, karşı tarafın hakikatini olduğu gibi HAKİKAT BÜTÜNLÜĞÜ içinde ona tahsis olmuş diye gösterebilecek olan hangi düşünce var? Ya insan ve toplum mesele ve ilimlerine kayıtsız kendi kendinden ibaret veya buna kayıtsız bir yarıda kalmış ruhçuluk görüşleri, yahud insan ve toplum meselelerine alâka içinde ama ruhculuğa kayıtsız yarım oluşlar… Bize gelince: Eşya ve hâdiseyi dışyüz teshirinden içe doğru “nefsi bilme” cümlesinden olarak ele aldıktan başka, “küfrün kaynağını bilmeyen, gerçek imânda olamaz” tümevarımını, küfrün Allah’ın “Mudil-Yoldan çıkaran” ismi tümdengelimi ile “eşya ve hâdisenin künhüne varmış” şekilde birleştiren bir MUTLAK FİKİR ve TATBİKİ’nden bahsediyoruz. Bu mânâda görülen VAHDET sırrı, küfrün bu mânâdaki imânını da içine almış olarak, “Allah’ın yarattığı, ama razı olmadığı” bir yolu gösterir. Kâfir de, istese de istemese de, asılda yanlış ve yerinde doğrusuyla, Allah’ın kulu ve Allah Resûlü’nün kadrosudur; memur olduğu işle, Allah indinde teslimdir. Bu ifâdelerin ardından söylenecek gûya lâflar, kader sırrı hakkında yeri geldikçe söylediklerimize çarpar. Şuurlu olarak ya hâlinden memnunsun, ya Allah’a eksiklik izafe etmek demek olan akıl yürütme içindesin ki o Allah değil, yahud aleyhine hususlarda itiraz ediyorsun ki, bu şuurunla mesul olduğunun da delilidir… Anlatılanlar çerçevesinde, bilmenin gayesi olan İMÂN, bilmenin tâ kendisidir. Allah Sevgilisi’nin bahsettiği “kocakarı imânı” da, devir O’nun devri bir ümmilik, kayıtsız şartsız mutlak teslimiyet hakkındadır. Şuna benzer: Gözü gören biri, bir mekânda hiçbir eşyaya dikkati teksif olmaksızın çıkış kapısına yönelebilirken, bir a’mâ eşya ve yolu yoklaya yoklaya görememe eksikliğinden kaynaklanan zorlukları aşarak ona ulaşabilir. İmân ve imân için delil meselesi buna benzer. “Tahkiki imân” vesaire denilen hususlar, bir yönüyle körlüğümüzdendir; diğer yönü ise, KIRGIZİSTAN denilen bir yerin olduğuna emin olsak da, bunu anlatabilme için gerekli deliller temini, yahut ihtiyaçlar için gerekli bilgilerin kaynağını gösterme zaruretinden doğanların delil hükmüne girmesi, yahut da doğrudan yola oturtulmuş gidiş yönü belli bir lokomotifin kendi seyrince gidişinin başkasına delil olması gibi… NEFS, şuna buna niyetine kullanılmazdan önce, birşeyi o şey yapan asıldır, zâttır; böyle demiştik… Sözkonusu öze doğru gidişte, kışa doğru meyvesi ve yaprakları dökülmüş, kuruyanı ve rolü kalmayan kısmı ölmüş ve dökülmüş ağaçta canlı olan ne ise, buna benzer bir BERZAH’a doğru toplanışta kalan NEFS’ler kalmalılar; lâfı kısaltalım, insan, melek ve cinler, HALK ÂLEMİ’nin dürülüşünden sonra, bu cinsleriyle baki kalacaklardır. Dünyadaki rolleriyle, ahiretteki istihkakları ne ise… NEFSİM kalmalı; beni ben yapan ne ise. O’nun olmadığı yerde, biz Allah’ın kendisi oluruz. Yâni İNSAN kalmaz. Demek ki, nefsin fena-yok olmasından kasıd, onu o yapan özelliğin yokolması değil, iradeyle terbiye edilmesidir: İBADET de bunun için, yoksa Allah’ın ibadet edilmeye ihtiyacı yok. İBADET, Allah’ın kuluna bir lütfudur ki, “nefsi bilme cümlesinden” olarak onu bile bile, müntehası Allah Sevgilisi ve O’ndan payda Resûller başta, “Allah her ân bir şe’ndedir” âyetinde bildirilen husus, istidad nisbetinde nefs ayna, Allah’ı gören ve Allah’a görünen kul kısmeti için. Rızası Allah ve Resûlü olan erenler, bu dünyada da Cennettedirler. Öbür dünya, sonsuz hayat: Herkes kendi istidadınca, zamansız ve mekânsız(?) bir âlemde, kesiksiz bir yenilenme içinde yeni yaşayacak. Zamansız ve mekânsızlığa misâl, rüyâlarımız. “Teşbihte hata olmaz” derler; tenzil veya fazlalık kabul edilmeksizin, muradı ifâde için köprü… Tabiat unsurları için de söylendiği için, bununla karıştırılmamak üzere, yerinde mübhem, yerinde ise asıl, hangisi ruhunuza değiyorsa o, şu husus: “Şekil kendisinden yapılan, ama kendisi o şekil olmayan madde”… Madde deyince, fikir de madde; hani kanun maddesi diyoruz ya… Zât sırrı meçhul Allah’a, Zâtî yakınlık içinde, ebediyen yeni yaşamak; eksilmez, bitmez, tükenmez MUTLAK VARLIK’ın azameti, ruhî idrak hep kul, o hep ötede olan bilinecek… Kul hep kul kalacak, o hep Allah… Allah’ın zâtını düşünmek, küfre götürür; tıpkı kader sırrı üzerinde düşünmek gibi… Sözün muradı, düşünebiliyorsun da düşünme değil; sen hep kendi nefsine bak, bildikçe bilinecek olan orada… KONUŞ? Kendi nefsimden biliyorum ki, kendimde bu tükenmez… İNSAN tükenmez… Ben sevgisinin kaynağının O olduğunu gören İNSAN. Bunu idrak etmek, –haşa!–, Allah’a karşı kula benzer yakıştırmalardan, sanki bizim NEFS HASTALIĞI - HASTA NEFS zaaflarımız gibi O’na karşı “itiraf etmese” de var hislerden kaçınır. “Büyükleniyormuş gibi, keyfine göre davranıyormuş gibi, hattâ can sıkıntısından bizi yaratmış” gibi… Bunlar, mevzu Allah olmasa da, Kainat’ı var eden sebebler etrafında düşünülse bile, sebeblerden mecaza bir yolda dahi adi mizâh seviyesini aşamaz şeylerdir. Nefsin kendini bilme sürecinde bulunanlar, Allah’ın isim ve sıfatlarının bizi biz yapan - var kılan akis ve gölgeleri, “tekamülümüz için” yönüyle görünür. “Bilinmek için” İNSAN’ı yaratan Allah, bilinmek - varlığa bağlıdır, bilinmek isteyen İNSAN’ın kendi varlık şartıdır. “Beni bilen kim?”… Bu benim kendime, varlık isbatım için bir zaruret. Allah Resûlü ve paydalarında tecelli eden bir hikmet, (daha önce söylese idik yakışıksız kalabilirdi, şimdi tam yeri), Allah ile İNSAN’ın birbirilerine ayna olmalarıdır. “Mü’min mü’minin aynasıdır”… Malûm, MÜ’MİN, Allah’ın 99 güzel isminden birisidir. Şu, bu derken, nefsanî olarak iptidaîleştikçe bayağılaşan ve kendini geçici değerlerde gösteren “beni bilen kim?” meselesinin aslı astarı, belirttiğimiz üzeredir. Allah’a ne kadar yaklaşırsan, O sana daha yakındır; bu, âyetle sabit… Gayesinden çıkmış bir beşer içinde tanınma isteği, “şöhret afettir!” sırrı olarak ifâde edilmiştir. “Allah ve Resûlü’nden, yolundan gayrına tenezzülü olmayanlar”ın bilgisi, en çok var olanlar, hâlleri bu yüzden, o eksikliğe düşmezler. Hadi kaba bir tâbirle söyleyelim, ne Peygamber, ne veli, ne de âlim, “hava atmak” üzere tanınma küçüklüğüne kıyas olmazlar. Olsa olsa, memuriyetleri üzere ve bu yoldan ibadet gereğidir ki, bu da Allah’ın onlara faydalı olabilmeleri için bir nimetidir… Toplam: Hazret-i Ali’ye dünyanın güzel bir kadın sûretinde yönelmesi ve onun bunu geri çevirmesi gibi, kadın erkekte ve elbette erkek kadında, vesile rolü mânâsı olmadığı takdirde, asıl olarak gıda almak için yenen ve gerisi bunu için fazlalık olan yemek ile, sadece yemek için yemek  –bu nefsî zevk için yemeye yönelmek– arasındaki farkı farketmek gerek… Kadın ve erkek, bir mânâ ve keyfiyet rolü olmayan kendi kendinde ibaretlik olarak kalmamalıdır… Kadın veya erkeğin birbiri için “yokluk” olan mânâsı, “dişi” olan nefslerine ve bunun dünya gibi geçici oluş yönlerine bağlıdır… Mücerret olarak nefsimiz, istidadı alanının sonsuzluğu içinde, “ruhtan bir lâtife” hakikatine erse de, sonsuza kadar hep alıcı olabilmek için daima eksik kalacaktır; alıcı olabilmek, onun varlık şartı… Tekâmül nazarıyla bakıldığında, nefsin yokluğa bürünüşü sanki “varlığının kaybı” gibi bir mânâ zannedilirken, tam tersi, özleştikçe tekâmüle daha uygun, bu mânâda bir varlığının büyümesi sözkonusudur. Büyük-küçük, varlık-yokluk lâfızlarını, kemmiyet plânı ölçüleri hayâliyle düşünmeyelim… Üstadım’la ilgisi içinde bize bunca lâf söyleten NOKTA NOKTA hanımın ondaki mânâsı, ondaki yokluk hissi, bir kaydırma akıl yürütüşte “nefs” denen şeyin yok oluculuğu gibi düşünülmesin. Onun yok oluculuğu, sonsuzdur, sonsuz sürecektir… SON NÜKTE: Nokta Nokta rumuzuyla gizlenen Hanım’ın, Üstadım’da neye vesile olduğu belli, yine belli ki onda kıyameti kopmuş.
 

TEKEL’DE KİTAB: YÜZDEKİ BEN

 
Levha: 16 Aralık 1985… Zeyn-âb’ın söylediğine göre, TEKEL’de bir KİTAB hazırlanıyormuş… Mevzu, TEKEL’deki kabadayılar… Kitabı hazırlayanı tanımıyorum… Ve yine Zeyn-âb’ın naklettiğine göre Tekel’de ilk kabadayı imişim ve Tekel’e kabadayılığı getiren benmişim… Kitab’a göre!..

*

İNHİSAR: Hasr olunma. Haddini geçmeme. Bir iş veya malın idaresinin bir kişiye, bir ele bırakılması. Bir elden idare. Bir şeye mahsus olup, başka şeye şümulü olmama. Yalnız bir şeye veya bir şahsa hasrolunma. TEKEL: 350.
ŞEKİL: Biçim. Çehre. Tarz. Formül. Bir adamın tab’ına uygun şey. Bir şeyin gerek hissedilen, gerek MEVHUM sureti. Muhtelif işlerin herbiri. Bir veya daha fazla hudut vasıtasıyla mahdut ve mahsur olan şey. Yazıya NOKTA, hareke koymak: 350.
KUR’ÂN: 351= 1350.
KAMERÎ: Ay ile alâkalı. (Tasavvufta Güneş, Allah’a, Ay da Allah Sevgilisi’ne teşbih olmuştur… Sadreddin Konevî Hazretleri: Kamer, cisim-cirm açısından feleklerin en küçüğü olsa bile, hüküm açısından en kapsamlısıdır. Çünkü bütün semaların kuvvetleri ve meleklerin teveccühleri, Kamer feleğinde birleşirler; sonra bu kuvvet ve teveccühler, ondan yayılır ve bu aleme ve mensublarına dağılırlar. Bunun için bu sema, HİLÂFET seması olmuştur. Allah Sevgilisi’nin Ay’ı ikiye bölme mucizesi de, onun üzerindeki tasarrufla, bu küll mânâsı üzerindeki hâkimiyetini tescil mahiyetindedir.): 350.
Makdur: GÜÇ. KUVVET. KUDRET. Takdir olunmuş. Allah’ın takdiri. Evvelden takdir olunmuş: 350.
Itrnak: Hoş ve güzel KOKU: 350.
FIRTINA: Şiddetli rüzgârla denizin çalkalanıp dalgalanması, karışması. Rüzgârın çok sert esmesi: 350.
Feris: Halka, çember. Yaralı. Maktul. (Karih: Yaralı… Karih: Kazanan, faydalanan.): 350.
Eşyem: Yüz ve vücutta bulunan BENLER: 351= 1350.
Müşahede: Gözle görmek. Seyrederek anlamak. Muayene, kontrol: 350.
Fer’a: Devenin ilk doğurduğu YAVRU: 350.

*

TEKEL: 450.
Ahmed-i Farukî. (İmam-ı Rabbanî): 450.
Abdülhakîm. (Büyük ebced): 450.
Bâkî - Necib Fazıl Kısakürek: 450.
Kayid-ül Ceyş: Kumandan. Serasker: 450.

*

TEK-EL: 451.
Salih Mirzabeyoğlu: 451.

*

Kabadayı: 126.
Salih: 126.
Künun: Şimdi. El’an: 126.
Sahil: Kişneyen, kişneyici: 126.
Fahim: Akıllı. Anlayışlı: 126.
Hullebaf: Terzi. Hayyat. Yılan: 126.
Mevud: Söz verilmiş. Vadesi muayyen ve mukadder olan. Evvelden takdir olunmuş: 126.
İbn-ü ma: İki cihetten görevliye misâl - su kuşu: 126.
Yunus: Beni İsrail Peygamberlerinden birinin ismi: 126.
Vasl: Kavuşmak. Birleştirmek. Ulaştırmak: 126.

*

Nakşî Necib Fazıl Kısakürek: 1923.
Dıb’an: Erkek sırtlan. (Kuvvetli adam.): 1923.
İktisa: Biriktirme, toplama, yığma: 1923.
Ufuk ile Hafiye: (Tilki Günlüğü’nün alt başlığı): 1923.
Cem-i Ezdad: Birbirine zıd olan şeylerin bir arada bulunması: 1923.
Cumhuriyet’in Kuruluşu: (KÜLTÜR DAVAMIZ isimli eserim hakkında Üstadım: Bu kitab CUMHURİYET sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi eseridir.): 1923.

*

“Var-yok 126 tamam!”: (Levha: 24 Mayıs 1982… Uykudan böyle bir sesle sıçrayarak uyandım.): 929.
Dest be-dest: Elele, elden ele. Peşin satış. Birbirine bitişik olan: 1929.
Teşrik: Ortak etme. İştirak ettirme: 1929.
Münzamm: İlâve edilen. Ek: 1929.
Murahhas: Herhangi bir teşekkül adına tam selâhiyetle bir yere vazifeli gönderilen: 1929.

*

“Var-yok 126 tamam!”: 929= 1928.
Rahman Sûresi 19 ve 20. âyetler - Furkan Sûresi 53. âyet: 8928.
Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 928.
Haysiyet: İtibar. Şeref. Kıymet. Mesned. Mertebe: 928.

*

Hâl: Dayı. Hususen yüzde görülen ben…
Hâl: Durum, vaziyet. Tavır. Keyfiyet. Cezbe. Dert, keder. Mecal, kuvvet. Faili, mef’ulü, etki edeni ve etkileneni, yahud her ikisinin durumunu bildiren söz…
Hal’: Talâk. Engel olma. Hükümdarın yerine geçme. Perde…
Hal’: Hediye vermek. BERZAH olma…
Hâlâ: Şimdi. Elân. Şimdiye kadar…
Halâ’: Boş, hâli. Ayak yolu. Kenef. Nefsin hareketsiz kaldığı yer. (Hades, “sonradan olma” mânâsında, “yeni” demektir… Bu çerçevede, ulvî veya süflî, kullanıldığı yere göre mânâlar ifâde eder. İNSAN’ı kendisi için yarattığını buyuran Allah, bu mânâdan beri olarak, “pörsümez, eskimez, baki, mutlak eksiksizlik” sıfatlarıyla yenidir. İNSAN, onun yarattığı olarak yeni. “Âlemi senin için yarattım” buyuruyor Kudsî Hadîs’te: Âlem, O’na nazaran hades. Vücuda alınan gıdanın, faydalı kısmının dışındakilerin terki, “kazurat, idrar” vesaire de hades. Tabiî hâl Allah’ın emirlerine uyma ve ibadet olduğu için, abdest almayı icabettiren kesinti durumları ve bazı ibadetlerin yapılmasına mâni ve necaset hükmü sayılan hâller de hades… “Se” yerine “Sin” ile biten aynı kökten “Hades”: Süratle intikâl etmek. Zann ve tahmin eylemek. Fikir ve reyini bildirmek. Bir hususun vaz’ ve üslûbunda, başka tarz tasavvur eylemek… Allah Kelâmı’ndan sonra, onun tefsiri ve tatbiki olan Peygamber sözü Hadîs de, sonra, yeni ve hep yeni, yeniden sırrı görünen… Tasavvuf’ta, terk-terk-terk yenileşmesi içinde, “terkin de terki” dedikleri GÖLGE-TOPRAK işleri içindeki murakabe ve ilim de, bu mânâda hades-hâdis… Yevmiye: “Efendi Hazretleri, İRŞAD KUTBU makamındaydı. Helâya gitmeyecek midir? Bu edebin içinde bu kadar!”… Görüyor musunuz? Bir sözde ifâde edilen cümle mânâyı… MEHDÎ MUHAMMED: 151= 1150: Kenef-helâ, sığınılan ve gizlenilen yer ve hâl.)…
Halâ: Yaş ot…
Hala’: Koparmak. Pişmiş et. (Tuttuğunu koparmak lâfından hatırlanacağı üzere, marifetli ve başaran. Yunus Emre’nin meşhur, “Çiğdik, piştik Elhamdülillah!” demesi.)…
Hala: Türkçe’de babanın kız kardeşi, Arabça’da annenin kız kardeşi.

*

TEKEL’DE KİTAB: 878.
Bidaa: Sermaye. Tahsil olunan ilim: 878.
Postnişin: Daha evvelkinin yerine geçen: 878.
 

DENİZİN ZİKRİ - OKUNAN KUR’ÂN

 
Düşvârî: Sene 1983… Üstadım’ın vefatından birkaç gün evvel… Şemsipaşa’da oturuyorum… Vakıa hâlinde söylüyorum: Denizdeki çalkalanma eseri bütün sathını tutmuş küçük dalgacıklar, bana suyun kaynarken fokurdamasını hatırlatıyor ve binlerce ağızdan fısıltılı bir sesle “Allah Allah!” diye zikrediliyormuş gibi geliyor… Ben bu hâlde büyülenmiş gibi denize dalmışken, bir de elleri cebinde ve aheste adımlarla, kendini kaptırmış hafif sesle Kur’ân okuyarak bir adam geçmez mi!..

*

Dalgalar, ak köpükten kanatlarıyla sahile koşadursun… Deniz bende her zaman, fanilik hissini yaşatan bir şey olmuştur.

*

Yevmiye, NOKTALAMA, ismi YALAN: “Hakikat binasını çökertmek, dinde yalan; — Dünya yalan, olamaz yalan içinde yalan…”

*

DİN, malûm mânâda İslâm ve diğerleri genişliğinden, âleme bakışta bir esas vazeden “usûl ve yol” mânâsına bütün görüşleri kapsar; yâni, hakikat binası herkesin kendi anlayışıncadır ve yalan ona aykırı olandır. “Dünya yalan”; yalan, sadece “doğru olmayan” değil, aslına-özüne nisbetle “geçici” veya bu öze nisbetle “gölge” için de kullanılabilir. Asıl olmayıp da, ona benzer için de. Hakikat binasının çöküşünden bahis, asıla-öze nisbetle, hangi basamaktadır; bu sual, hakikat anlayışının değişik görüşler açısından mevzi örtüşmeleriyle, ayrı ayrı cevablara mevzu olur. Meselâ, dünyanın “yalan” ve herkesin hakikatinin kendine aziz olması, “yalan içinde yalan”ın olamayacağı hususunu da kabulle, aynı lâfzı söyletebilir. Kasdın ne olduğu meselesi başka, bu çerçevede bir müştereklik de sözkonusu olabilir. Her basamakta ona mahsus hakikat tartışılarak herkes kendi aslına doğru ilerlerse, “yalan içinde olamayacak olan yalan”ın ne olduğu hususu da ortaya çıkar. Yine mi müşterek lâfız? O, kendinden sonraki hangi hakikat kutbuna bağlıdır problemi doğar… Neticede, herkesin kendine göre bütünleşmiş veya bütün olması gerekmez anlayışının ürünü, ortaya konmuş izâhlar. Bizim için: “Yarabbi, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!”… İlk önce “irfan kıvamına” gelmek, bilmeyi bilici duruma gelmek yeterliliğini gerektiren durum, ilk şart hâlinde görünüyor; gerisi kar topunun yuvarlanışı gibi gider. İmân da böyle değil mi? Tamamlanacak kader belirliliği bakımından artıp eksilmez kabul edilen kader, insanda amel mevzuu içinde ele alınınca, artıp eksilir. Netice olarak ikisi bir olsa da, hedefinin artıp eksilici olmaması bakımından giderek “imân birdir”, bu “birliğin birliğe tecellisi” hâlinde “bütün nefslerin tek bir nefs olması” hadîsiyle de sabittir; diğer taraftan her nefsin bir hakikati olması yönünden ve aksiyon anlamıyla ayrı ayrıdır… İrfan kıvamına erdik; bundan sonra, erdikçe ermek, usûlü de “nerede esere, nerede müessire bakacağını bilmek”, neyin neye nisbetle eser ve neyin neye nisbetle müessir olduğunu farketmek… Giderek, eserde veya müessirde derinleşmek kutubları… Neticede bu kutublar da, “bunu bilmekle onu bilmiş olmak” şeklinde, bir mizaç hususiyetine bağlı usûllerdir… Dünyanın Yalan Olması: Bu, “geçicilik” rolüyle zaten her Müslüman tarafından, Nasslarla bilinen bir sabit… AHİRET dünyası var… Bu müşterekliğe nisbetle, “varlık-bilgi” aynı, bildikçe Hakkı nefsinde bilmek ve ötesi HAK, gölgenin mahiyetinin asılla var olması bakımından da ASLIN GÖLGESİ bilmek şeklinde, biri “herşey O’dur”, “Öbürü herşey O’ndandır” farkıyla aynıdır… Eşyanın hakikati, –dünya ve varlıklarıyla”, üste doğru toplana toplana eseri dünyada bir terk belirtirken, birinde “teşbih için tecrid”, diğerinde ise “tecrid için teşbih” usûlü gereği, Allah’tan gayrını O’ndan olduğu için –mahiyeti şöyle veya böyle– bir varlık olarak bilmek de, Allah’tan gayrını “O değil O’ndan” bir GÖLGE –mahiyeti asılla var olan bir vehim– bilmek farkı… Birinde, “Varlık O” derken, zaten varlığı yelde, öbürü “Varlık’tan sana ne gelirse yokluğa sal” derken, hep VEHİM –hayret, bir GÖLGE’de; aradaki başlıca fark, birincisinden küfre kaymada kıl mesafe ve küfrün doğrudan doğruya ifâdesini bulmuşçasına sahibleneceği– “Ben Hakkım!” başlıca misâli… Dünya bir yalan: Sahiciden bir misâl, bir hayâl, doğruya veya yanlışa, kendinden başlayarak bir mevzu, bir âlet… Hakk’ı bulduran, yahud karartan bir delil… Deniz duruldumu dalga yalandır; dalga denizdendir, denizdir, var biraz da sen oyalandır. DÜNYA!

*

Mevc: Denizin dalgası. Dalga. Titreşim. Devir, devre: 49.
Tım: Deniz. Çok mal. (İlim.): 49.
Mehd: Yeryüzü. Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. Yayıp döşemek. Kâr kazanmak. Hazırlanmak: 49.
İbham: Mübhem. Muayyen olmayan. Sözün kapalı olması, vazıh olmayışı: 49.
İdmac: Bir şeyi, bir şeyin içine koymak: 49.
Çame: Şiir. Manzume: 49.
Halî: Hâle mensub. Tavra âit. Şimdiki: 49.
Evliya: Veliler: 49.
El-Hayy: Diri ve devamlı hayat sahibi. (Allah’ın 99 isminden biri.): 49.
Emgaz: Kırmızı, kızıl nesne. Aşkar at: 1048= 49.

*

Mevce: Bir dalga. Ses, elektrik, hararet vesaire benzer, yayılma dalgalarından herbiri: 54.
Tume: Kadınlar topluluğu: 54.
Demy: Kan, dem: 54.
Heytal: Tilki. (Haytel: Kedi): 55= 1054.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 2052= 54.

*

Fısıltı: Başkasının duyamayacağı şekilde sessiz konuşma: 210.
Sun’: İBDA. Yapmak. ESER, yapılan iş, TESİR, başkasında MÜNFAİL-içine işlemiş işletici sıfatta görünen. Güzel iş yapmak: 210.
Musammem: Kat’i olarak karar verilmiş: 210.
Müfelles: İflâsına karar verilen kişi.
Devir: Birinin uhdesinden diğerine geçirme. Bir şeyi sonuna kadar okuma. Geçmiş dersleri hatırlama. Bir şeyin çevresini dolaşma - izâh. Seyahat. Müddet, zaman. Biri, birisini icâd etme: 210.
Asef: Birisini istihdam etme. Ölüm: 210.
Hazakat: İhtisas. Üstad olmak: 1209= 210.
Nesak: TARZ, USÛL, YOL, ŞEKİL, ÜSLÛB: 210.
Umk: Derinlik. Suyun derinliği: 210.
Devvar: Durmayıp dönen. KÂBE’nin bir ismi. (Kâbe, Allah’ın evi ve Yeryüzünün merkezi-içyüzüdür. Nuru, büyüklerin belirttiği üzere, kalb nurundandır. Üstadım: “Ruh, mekâna indi ve mekân ruhlaştı”… Allah’ın vechine karşı herşey helâk hâlinde - bu bir Mutlak Ölçü; ve mekân oradan dürülür.): 210.

*

Zikr: Anmak, hatırlamak, anılmak. Tekrar etmek. KUR’ÂN’ın bir ismi: 920.
Zükr: Kalbdeki fikir, düşünce: 920.
Şirket: Ortaklık. Müştereken. Hissedar olmak. Bir lâfızda birçok mânâların müşterek olması: 920.
Zeker: Erkek. Müessir: 920.
Teşekkür: Şükretmek: 920.

*

Yad: Anma. Hatırda tutma. Zikretme. Hediye. Hatıra. Gönül. Uyanıklık. (Ruh ve beden kemâli, zâhirî ve bâtınî HİLÂFET sırrı, DAVUT Aleyhisselâm’da tecelli ediyor… Davud: 15: BD.-İBDA: YED-El. Kudret. Mülk. Yardım. Vasıta.): 15= 1014.
Salih Mirzabeyoğlu: (Bir isme katılmış ve onunla tamamlanmış isim.): 1013= 14.

*

KUR’AN-I KERİM: Kul lisânı Arabça üzerine nazil olmuş Allah Kelâmı: 621.
HAK: Toprak. Türab. (Allah’ın güzel isimlerinden biri, EL-HAK: Hak üzere kaim.): 621.
Tenasuf: Yarıya bölmek: 621.
Kerrat: Kerreler. Tekrarlar: 621.

*

Tilavet: Okumak. Takib etmek. Arkasına düşmek. (Malûm: Allah Sevgilisi’ne ilk VAHY, Hira Dağı’ndaki bir MAĞARA’da gelmiştir. “İKRA-OKU” emriyle başlayan. Âyet olarak Kur’ân’ın ilk inen kısmı, İKRA diye de bilinen ALAK Sûresi’ne âittir. İLK SÛRE de FATİHA… ALAK Sûresi’nin son âyetinde SECDE emredilmiştir. SECDE, canlılıkta BİTKİ’nin durumuna, BİTKİ ona teşbih edilmiştir. Toprağı hatırla. Secde kime? Beden ve can bir arada geldik, ruh ve beden bir arada, dönüş, HAKK’a: SECDE… Hak, nefsimizin istihkakıdır; kul yönü… İKRA: Kiraya vermek… Kula emanet verilenin kullanılışından doğanın, Allah’a iadesi; misliyle özleşmiş olarak almak üzere. HAKK’tan. İnsanın ALNI, alınyazısına: İTAAT. Peşine düşülecek olan Allah’tır; şuurlu olarak, iradenle itaat etmezsen, O seni sürükler. Ey kul, budur ALINYAZIN! “Namaz dinin direğidir” ve “SECDE müminin miracı”; KIYAM - RÜKÛ - SECDE, “ruh, can, berzah”.): 837.
Şevkistan: Dikenlik. Şevk - mekânı. (Dikeni, bitkinin meyvesi-ürünü diye anlayın; nefsi incitirken, ruhu güldüren): 836.
Tezkit: Doldurmak: 837= 1836.
Hâl-dar: Benli, benekli. Hâl sâhibi, hâlden anlar: 836.
Nüfuz: İçine alan. Vücudundan işleyip geçmek. Sözü geçer olmak: 836.
 

ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU: BERZAH

 
Dımne: Koltuk. Her nesnenin arası. (Dimne: Tilki-Gönül. Işık. Genç kadın. Takva. İhsan. Evin kapısı. Kalbin aynası.): 890.
İftitah: Açmak, başlamak, fethetmek, zaptetmek. (Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden FÜTUHÎ hikmeti hatırla.): 890.
Harif: Son Bahar. Meyve devşirme mevsimi. (Rebi-ül Evvel: İLK Bahar: 329: Bizişk-Hekim, doktor: Mefrat-Çok büyük: Mihfar-Kazma… Kırzin-Kazma: 278: Arvasî… Rebi-ül Sani: İkinci Bahar. SON Bahar: 843: İmza: Dabgam-Aslan: Mahrec-Ses ve harflerin çıktığı yer. Hususî bir meslek veya adam yetiştirmek için daire. Dahilde çıkarılan mahsul için, hariç memlekette bulunan mahâl: Mürtecir-Kişnemesi güzel at. Sahil. Kusto… Rebi-ül Ahir-SON Bahar: 1114: Candane-Beyin: Hakka-Kıyamet günü… Tammat-Kıyamet: 451: Salih Mirzabeyoğlu.): 890.

*

ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU, mürid olarak kabul edilmiş olmam ilgisi içinde, yaptırmam gerek bir KOLTUK, rüyâda böyle bildirildi… RÜYÂ: HAYÂL… Benim ne olduğum, beklenen olarak bellidir: FİKİR Kahramanı… Rüyâda sözü geçen SURET de, hecelenmesi gereken bir mânâ, doldurulması gereken bir keyfiyet - keyfiyetle doldurulması gereken… Şu bellidir: Seyyid Abdülhakîm Arvasî, Üstadım ve ben… Bu çerçevede, bâtın ve zâhire doğru bir tecrid… Bir veli şöyle buyuruyor: “Cahil insan, YARIN olsa da, bir iş işlesem der; bilmez ki BUGÜN, dünün yarınıdır!”… Tekâmül, hep SON’a yorulan bir mânâdır; ekseriyetle… Oysa, SON’a doğru azalış ve eksilişlere dair misâlleri hatırlarsak, KEMÂL meselesinde, İLK ve SON, yer değiştirmek gerekir… HAYÂL, “var, yok, mefhum, ihtimâl” ne varsa, hepsini kuşatan ve bu hâliyle de VAHDET’i sağlayan bir hakikat… RUH ve HAYÂL, kaderlerinde aynılaşıyor: Ama İNSAN aksiyonu ve varlık mertebeleri-bilgi dereceleri sözkonusu olunca, hayâl, HAKİKAT olarak bütün varlığı kuşatırken, varlığa muhatab insanda, RUHUN MELEKESİ oluyor… Zaman, GEÇMİŞ buuduyla hafızadan hayâle mevzu: GEÇMİŞ, ŞİMDİ’de demek değil mi? Hatırlanamayanı da beraber. İSTİKBÂL, zanna dayanıyor, tahmine. İSTİKBÂL, ŞİMDİ’de değil mi? Geçmişle geleceği şimdide toplayan BİR, doğrudan tecride mevzu ve kendiyle tecrid hâlinde HAYÂL değil mi? Netice olarak: İSTİKBÂL İSLÂM’INDIR… Bugün dünün yarınıdır, yarına nisbetle de ŞİMDİ, yarın olacak olandır… “Allah OL der ve OLUR”; “Ol” ve “Olur” arasında, ifâde ederken bir öncelik sonralık vardır - ifâdenin doğurduğu zaruret: Yoksa OL ve OLUR aynı ândır. Allah’ın bir ismi, MÜBDİ’: Benzersiz yaratıcı, vasıtasız icâd edici… Varlığa çıkışta görünen sıra, izâfidir; bazen sebeb neticeyi kendine bağlı gösterir, bazen netice sebebi kendine bağlar… Bunun da böyle olması gerekiyor: Allah Sevgilisi, topyekün varlıkta her mânâya kaimken, her varlıkta gayelilik bakımından toplanılan son nokta. İLK ve SON O; varlık serüveninde… Unutmayalım: Netice olarak, ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU, Üstadım’ın bir YEVMİYE bahsinde söylediğini tercüme edeyim, “HALÂ’da olmayacak mıdır? … Ağaç, çekirdeğin istidadıdır, neticesidir, bütün görünüşleriyle ona delil olan; ve bu mânâsıyla, onun varlık sebebi ağaçtır - “Amellere neticelerine göre hükmolunur” buyurulmuştur bir Hadîs’te… Şu sebeb, bu netice filân demiyorum: Bir ağaçta KÖK - GÖVDE - DAL - YAPRAK ve YEMİŞ, elbette bu ayırım intibalarına mevzudur, ama hiçbiri cetvelle birbirinden ayrılır gibi bir mustakiliyet içinde değildirler… Yere düşen ve ayrı kök salan çekirdek bile, ağaçtan olup da o ağaç olmayan bir varlık belirtir… MEHDÎ davasını böyle anla… Zâhirde tesiri olan işlerin, bâtına işleyişini de… Bu yüzden, AHİR-SON mânâsını şimdide, geçmişi şimdi ve istikbâlde görünce, şaşırma… Üstadım’dan bir mısra: “Zaman korkunç d-aire, ilk ve son nokta nerde?”

*

Ahiren: En son. Son zamanlarda, yakında: 812.
Şah-ı Nakşibend: 812.
Zabit: Zabteden. Subay. (Büyük Doğu, İslâm’ın emir subaylığıdır.): 812.
Beyz: Yumurta: 812.

*

Ahir: En son. Sonraki: 811= 1810.
Hamse-i Al-i Aba: Örtü altındaki ehl-i beyt: Allah Resûlü, Hazret-i Ali ve Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hüseyin.): 810.
Hayyir: Çok hayırlı: 810.
Kırris: Sazan balığı. (Ciris-Sazan balığı: 513: Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: Vücud gösterme, cisimlendirme.): 810.
Mutasarrıf: Tasarruf hakkı olan. Tasarruf eden: 810.

*

Âhir: Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki: 801.
Gazz: Yeni buzağı: 1800= 801.
Har: Diken: 801.
Rah: Zann, sanma. Kaygı, keder. (Yevmiye: Dünyanın neşesi gitti, kedureti kaldı.): 801.
Şahşah: Sözü doğru olan. Gayretli, bahadır kimse: 1800= 801.
“KÜLTÜR DAVAMIZ”. (Bir ekle.): 801.

*

Ahir: Zina işleyen. Tembel. Sahil-Kara ile denizin buluştuğu yer. (Ahire: Zani. Zanneden… Zann ve tahmine mevzu olan NETİCE, gerçekleşmeden önce MÜBHEM ve gerçekleştikten sonra belirli izâh kalıblarında olmamasıyla ve asla benzememesiyle, kendisini doğuran birleşmeyi Zan’dan “zina” ifâde eder… “Ruh” ve “beden” birleşmesine “nikah” atfedilemeyeceği için, Şuur zanna mevzudur ve zann eder. Bazen doğru, bazen yanlıştır. – Hani, “Bazı zann vardır ki, günahtır” ölçüsü… Zanna mevzu olan SIR’dır. Abdülhakîm Arvasî Hazretleri: “Olur olmaz herşeye dır, tır dememeli!”… Sır İdraki, sırra riayet şuuru gerekli… MEHDÎ: 59: Zani: Mevhub-İhsan edilmiş, karşılıksız olarak birine verilmiş: Necv-İki kişi arasında sır. Zanna mevzu: Mıhtab: Balta-tâbir.): 276.
Evreng: TAHT. Şan, şeref. Akıl, irfan. Zinet, süs. Hile, huda, mekr: 277= 1276.
Engare: Tamamlanmayan iş: (Engar: Zann, sanma, tasavvur. Şübhelenme. Vehim): 277= 1276.
Abre: Gözyaşı. (Abra: Değiş tokuşta üste verilen şey. Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefeye ağırlık koymak… Üstadım: “Gözyaşı olmasaydı, ne olurdu hâlimiz!”… Allah’ın verdiği can ve nimetleri karşısında, bizim hafifliğimiz ve günahlarımızın affı için tövbe gerek): 277= 1276.
Sahir: Uykusuz kalan. Uyuyamayan: 276.

*

AHİRE: Zanî. (Sahil. KUSTO. Tahmin eden.): 281.
Ayir: Tereddütlü kimse. (Ayr: Eşek-lisân, uzun zaman. Şübhe. Vehm.): 281.
Arî: Pak. Hür. (Seçim yapabilmede serbest olan. Belirli sebeblerin MUAYYEN neticeler doğurması emsâlinde, mahkûm-bağımlı olmayan ŞUUR ve İRADE’nin bir vasfı.): 281.
Kenehver: Büyük beyaz bulut: 281.
Naka-i Salih: (Naka-Temiz olma: 151: Mehdî Muhammed.): 281.

*

TAHT: Hükümdarların oturduğu koltuk: 1400.
Tazannün: Zanla iş görme. Delilsiz, ferasetle hükmetme): 1400.
Macuşan: Sefine. Gemi. (Deve): 1400.

*

TAHT: 1400= 401.
Nişân: Yüzdeki ben: 401.
Teşhis: Şahıslandırma. Suret ve şekil verme. Seçme, ayırma, tanıma: 1400= 401.

*

TAHT: Yağma, yağmacı: 1401= 402.
Bürgur: Buzağı: 1402.
Şıkb: Mağara ve kaya yarığı. Çukur yer. (Hakikat): 402.

*

TAHT: Alt, aşağı. Gelecek olan - Gaye. Sır. Vicdan. Kalb. İçyüz. (Taht-eş şuur: Şuur altı.): 808.
Zahir: Yüksek şeref. Etrafa sarılıp sarmaşmış bitki: 808.

*

Esirre: Tahtlar. Belli başlı ileri gelenler: 266= 1265.
Nirx. (Kürtçe.): Nefs muhasebesi: 265.
Deryan: Bilmek, ilim: 265.
Dareyn: Her iki dünya. İki yer: 265.
 

MUZİB KEDİ

 
Levha: (…) Temmuz 1983… Sahilde denize girenler… Dalgalı denizin diz boyu yerinde, arka ayakları üzerinde su üstünde yürüyen, danseder gibi hareketler yapan bir KEDİ… Şımarık ve muzib bir hâli var… Ve suyun içinden bir YÜZÜK çıkarıp, nisbet yapar gibi bana gösteriyor!..

*

Sener: KEDİ. Ulu kişi. Boğaz kemiği. Kuyruk sokumu. (Hatm: Son. Ahir… Hatm: Yüzük.): 310.
Muhteri’: Misli görülmedik bir şey icâd eden: 1310.
Muhtera’: İcad edilmiş. İhtira’ olunmuş: 1310.
Simurg: Devlet-saadet kuşu veya ANKA ile eş mânâda kullanılan efsanevi kuştur. Çok yükseklerde yumurtladığı yumurtasını yere inene kadar takible civciv çıkana kadar himmet eder; bu bakımdan MÜRŞİD’e benzetilir: 1310.
Huş: Ruh, can. Akıl, fikir. Ölüm-zehir: 311= 1310.
Zürriyet: Soy, nesil, kuşak. (Yevmiye: Sorması üzerine çocuğum bulunmadığını söylüyorum. Sayı kasdı olmaksızın, “hiç olmazsa” niyetine, “bir çocuğun olsun!” diyor.): 310.
Şahid: Şahid. Şehid. Bilen, tanıyan. Sened yerine geçecek kadar muteber. Melaike-i kiram. Hazır: 310.
Şahb: Yaradan KAN akmak. Emzikten SÜT akmak: 310.
Evrencen: Kadın bileziği. (EVREN - CAN. Taht - cemi. Taht meyvesi.): 310.
Dûş: Rüyâ âlemi: 310.

*

RAKS: Sıçrayarak oynamak, dansetmek: 390.
Meşîm: Benli kimse: 390.
Memşa: Ayak yolu. YER. Hades-sonradan olan: 390.
Muarrif: Tarif edici, tanıtan: 390.
Muarref: Tarif edilmiş, anlatılmış. Bildik. Bilinen: 390.
Mukrin: Birlikte. Beraber: 390.
Müşekkel: Şekil verilmiş, şekillendirilmiş: 390.

*

Mu’zib: Lâtife eden. Azab ve eziyet veren: 812.
Şah-ı Nakşibend: 812.
Habir: Haberli. Alim. (Allah’ın 99 güzel isminden biridir: Kulunu imtihan edici.): 812.
Tebeyyüt: Geceleyin yağma etmek. Bir işi gece yapmak. (Tasavvufta, benliğin yele verilmesi, nefsin kirlerinden arındırılması, faziletlerin fayda olarak saçılmasıdır. TAHT, kul NEFS’tir; mavera sultanlarının feyzine kaim olmak için.): 812.

*

HATEM: Üzerinde yazı olan ve mühür yerine kullanılan yüzük. Ahir. En son. Mühür. (Hatm: İnsan veya hayvanda, koku alıcı burun. Kuş gagası… Efendi Hazretleri anlatıyor: Lâkabım, “Manzur-u nazar-ı piran-ı kiram - Keremli pirlerin nazarlarına görünen” terkibidir. Lâkablandırılma sebebi; merhum şeyhin lütfen kalemleriyle yazdıkları mektubun tepesine kaydedilen teveccüh satırları olup, dua telâkki edilerek kullanılmıştı. Sonraları, Kaadirî tarikatinden Bağdat Telgraf Başmüdürü, Abdülkadir-i Geylanî aşıkı Şakir Efendi, “Gavs-ı Azam’ın nurlu kabrinde murakabeye dalmış otururken, size bir mühür hediye etmek emrini aldım!” diyerek lâkabtaki esrar ve hikmeti teyid etmiştir. Oradan gelen mührü şimdi kullanıyorum. Mühür oldukça kıymetli Necef taşındandır ve üç yüzlüdür. Bir tarafında, “Manzur-u Nazar-ı Piran-ı Kirâm Esseyyid Abdülhakîm li küllî emrîn fehim”, daha öbür tarafında “Esseyyid Abdülhakîm” yazılıdır. Mühür, Irak şeyh ve âlimlerinin kullandıkları mühürlerden daha büyükçedir. Onu, hâlâ, iyiye ve hayra yorarak imza makamında kullanıyorum.): 1041.
Sülâsî: Üçlü. Üçe mensub: 1041.
Rızam: Büyük KAYA: 1041.

*

MANZUR-U Nazar-ı Piran-ı Kirâm: 2871.
HÜNKÂR: Hükümdar. Hüküm sahibi: 871.
Kuza’: Ağız ağrısı. (Kuz: Bardak. Kadeh-göz… Kuzze: Pire.): 871.
Menafiz: Delikler. Menfezler. Pencereler. Nüfuz edecek yerler. Sırlar: 871.
Bid’: Birden dokuza kadar, yahut üçten ona, veya 12’den 20’ye kadar olan sayılar. Gecenin bir kısmı: 872= 1871.
Dabenti: Güçlü kuvvetli kimse: 871.
Zab’: Sırtlan. (Rahman Sûresi, 19-20. âyetler: 3166= 169: KUST: Kasah-Sırtlan.): 871.

*

Seyyid Abdülhakîm: 258.
MİRZA: Bey. Beyzâde: 258.
Bürhan: Delil, hüccet, isbat vasıtası. Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas: 258.
Nahr: Boğazlamak. Boyun. Kalb kalbe karşı olmak. Sadr. Namazda sağ elin sol el üzerinde olması: 258.
RAHÎM: Rahmet edici, merhamet eyleyen. (Rahman Sûresi, 19-20. âyetler: 169: Abdülhamîd.): 258.
Envar: Nurlar, ışıklar: 258.
Ergun: Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at. (Sahil: At kişnemesi… Hayl: At. At sürüsü. Düşünmek. Hıfzetmek… Hayle: Zannetmek. Tahmin etmek, istikbâli düşünme… Hayla: Korku. Sırtlan… Hayl: Kuvvet.): 258.
EVRAN: Biçme, ölçü, mikyas, keşif, biçim, endam, tenasüb: 258.

*

LÎ KÜLLÎ EMRİN FEHÎM: (KÜLLÎ ULU EMİR İLE BİRLİK…): 1051= 52.
Behme: Cem’ul Cem. Kuzu. BUZAĞI. Keçi otu-tecdid otu: (Behm: Çok siyah olan şey… Sud-Rengi kara olan şeyler. Sevdalar: 70: KÜN-OL emri: Sud-Kâr, kazanç: Büyük Doğu-İBDA… Suda’-Baş ağrısı, rahatsız etme: 165: Rahman Sûresi, 19-20. âyetlerin toplamı: Suada’-Sıkıntıdan solumak. Ev ortası… Suadî: Topalak otu. KUST otu.): 52.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 2052. Bademe: Et BENİ. Zincir halkası. Derviş hırkası: 53= 1052.

*

“Manzur-u Nazar-ı Piran-ı Kiram Esseyyid Abdülhakîm Lî Küllî Emrin Fehîm”: 2871+258+1051= 4180.
Semi’: İşiten, duyan. (Allah’ın 99 güzel isminden biri.): 180.
Zarf: 1180.
Kuud: Cülus. Oturmak. Namazın oturarak kılınan kısmı. (Cülus-Padişah’ın TAHT’a oturması: 115: Rebiü’l AHİR-Sonbahar, meyve devşirme mevsimi: MÜBDİ’-Benzersiz bir şey yaratmak. Benzersiz yeni bir şey icâd eden.): 180.
Fiil: Müessirin tesiri. Amel, iş. Hâdise ve zamana delâlet eden kelime: 180.
Ma’lem: Eser, iş, nişân, alâmet: 180.
Kay’: Kedi. Ulu kişi: 180.
Kut’a: Rüyâ tâbir etmek, düş yormak. Başka yere gitmek - sonraki yere gitmek: 180.
Mehdî Salih İzzet Erdiş: 1180.
Kaide: Esas. Temel. Düstur. Nizâm. Yol. Ayaklık. Dip taraf. (TAHT): 180.

*

“Manzur-u nazar-ı piran-ı Kirâm Esseyyid Abdülhakîm Lî Küllî Emrin Fehîm: 4180= 184.
Abdülhakîm: Hakîm Allah’ın Kulu: 184.
Mukaddim: Takdim eden: 184.
Kandal: Büyük başlı. KOCAKAFA. (Üstadım’ın Bahriye Mektebi’ndeki lâkabı.): 184.
Mukaddem: Büyüğe sunulan, takdim edilen: 184.
İnkılâb: Başka tarza değişme. ALTÜST olma: 184.
Ayka: Deniz kenarı: 185= 1184.
Mehdî Salih İzzet Erdiş: 1183= 184.
 

Baran Dergisi 235. Sayı


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.