“Fikri yaşamak yaşamayı fikir bilmek”…

“Ben yaşadıklarımı yazar, yazdıklarımı da yaşarım!”…

Yukarıdaki sözlerin de sahibi olan İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, mealen, “Üstad Necip Fazıl ve benden başka şiirde mânânın suretini bulabilmiş başka kimse yoktur!” der. Bu sözden anlaşılan odur ki, gerek Üstad Necip Fazıl ve gerekse Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, şahıslarında tecelli eden mânâya uygun sûret halinde şiiri seçmiş ve kullanmışlardır. Şiiri seçmiş olmaları, şiirin “Kur’ân idraki” olmasının yanında, kelamda Kur’ân ve Hadis’ten sonra en üstün insan kelamına denk olmasındandır. “Söz odur ki Lebid söylemiştir: Allah’tan başka her şey batıl!” hadisi, bu mânânın billurlaştırılmasında eserlerde sıkça dile getirilmiştir.

Gerek Üstad Necip Fazıl ve gerekse Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun tüm eserlerinde şiir dilinin hâkim olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir. Şiir dilinin en önemli özelliği, kelamda mânâlar arası geçişlerde sathîlikten ziyade idrak genişlemesine yol açacak sıçramalara yer vermesidir. Diğer bir ifadeyle, mânâlar arası geçişlerde iç bağlantıları ziyadesiyle kullanıyor olmasıdır. “Ölüm Odası” bu mevzuda ziyadesiyle aydınlatıcıdır. Denilebilir ki, zevk sahiblerine hitap eden “Ölüm Odası”, “Kur’ân idraki”nin şiir formunda dile geldiği, getirildiği benzersiz bir eserdir; şah eser!.. Bir şeyle onlarca şey söylemek istediğini vehmettirenlerin aksine, tomurcuk misali, içinde barındırdığı onlarca şeyle tek bir şey söylemeyi kendisine şiar edinen bir şah eser!.. Söylediği veya söylemek istediği: “Mutlak fikir gerekli”… “Bulamamacasına arama”nın şah eseri!.. “Sonsuz Varlık olan Allah”a ulaşmak yolunda “olmak” için nasıl bir arama cehdi içerisinde olunması gerektiğinin şah eseri!.. “Oldum” demek “bittim” demektir; Allah’a ulaşmak için “olmak” yolunda olmak var, zira “Sonsuz Varlık olan Allah”a ulaşmak mümkün değildir. Bu mevzuda, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Allah hakkında söylediği, “ötenin ötesinde… ne ki o zannedilir O’na perdedir” şeklinde eserlerde geçen sözlerini hatırlamak kâfidir… “Ölüm nedir?” ekseninde “Ben kimim?” diye sormanın ve bunun gereğini yerine getirmek ve cevabını bulmak için de, “geride kalmış hâl küfürdür” halini yaşayan olarak, her an “iman tazeleme”nin ne demek olduğunu sabır kılıfında çok nezih bir şekilde gösteren şah eser!.. Tevil ve tabire muhtaç olan rüyanın tevil ve tabiri, “ölünce uyanılacağı”nı haber veren Mutlak Ölçü’den hareketle dünya hayatının da bir rüya olduğu, bunun da yine tevil ve tabire muhtaç olduğu hakikatinden mülhem, hem rüyaların ve hem de dünyadaki hadiselerin tevil ve tabirini hayra yorucu bir mikyasta yerli yerince gerçekleştiren şah eser!.. Rüyaların hayra yorulması aşk ve vecdi bir yana, “rüyayı nasıl yorarsanız öyledir” şeklindeki cehdin tezahürlerine şahidlik edercesine, kendinde olanın açığa çıkmasına vesile olacak şekilde düğümler atılmasının şah eseri!..

Bütün bunları niçin söyledik?.. Maksadımız, Büyük Doğu-İBDA külliyatının keyfiyetini veya mânâ ve ehemmiyetini güzel ve veciz sözlerle anlatmak değil. Külliyatın bizzat kendisi kendini ululamağa yeter. Maksadımız, son günlerde kamuoyunu fazlasıyla ve lüzumsuz bir şekilde meşgul eden “Paralel” yaftalı Fettoş hakkında birkaç bir şey söylemekten ibaret. Söyleyeceklerimizi mümkün olduğunca fazla uzatmadan kısa ve öz olarak söyleyebilirsek ne ala!

Her şeyden önce Fettoş, serçe kuşunu taklid etmeye yeltenen karga örneğinde olduğu gibi, hem yürüyüşünden hem de sesinden olan bir portre çizmektedir. Meselâ bir “Nurcu” olarak işe koyulan kişi görüntüsü vermesine rağmen, yani Said-i Nursî Hazretleri’nin rahle-i tedrisine tâbi olarak onun tedrisini devam ettirmesi gerekirken, Üstad Necip Fazıl’ın cazibesine kapılıp işi mukallitliğe, daha sonra da “paralel”liğe vardırması onun açısından çok büyük bir talihsizlik olmuştur. Said-i Nursî Hazretleri’nde derinleşilmesi gerekirken Üstad Necip Fazıl’ın dış yüzünden taklidi, cüssesini büyük davanın gübresi olmaya taşımıştır. İşin içinde doğrudan ve şuurlu olarak bir görevlendirme yok ise eğer, Fettoş’un bu kendini bilmez ve had tanımaz düstursuz halleri “düşman göz” tarafından çok erken fark edilmiş, bu da onun “paralel/sahte” bir misyonla “Samiri’nin Öküz”ü olma keyfiyetine yol açmıştır. Burada şöyle bir not düşmek uygun düşer: Eğer işin başlangıcında doğrudan bir görevlendirme var ise, onu tutan elleri Samirî, bizzat kendisini de hamuruna “ruh/anlayış” (Büyük Doğu-İBDA!) karıştırılmış bir “put”, yani kendisine inandırılan putlaştırılmış bir öküz/buzağı/sahtekâr şeklinde bir okuma yapmak uygun düşer. Yok eğer bizzat kendileri Samiri keyfiyetiyle bir takım şeylerin hevâ ve hevesine kapıldı ise, o zaman da, “paralel/sahteliği”ne soyunduğu “ruh ve anlayış”ın, diğer bir ifadeyle de Büyük Doğu-İBDA’nın temsil ettiği misyondan çaldıklarıyla kendi “put”unu yapmış ve safoşları buna inandırmıştır.

“Düşman göz”ün koruması, kollaması ve teşvikiyle ve de zatının sümsük mizacıyla Üstad Necip Fazıl’ı dış yüzünden taklid etmeye teşebbüs etmesi veya ettirilmesi neticesinde, Üstad Necip Fazıl’ın üslûbunun kırıntıları üzerinde kendisine bir paye biçmesi ve bunu da kendi dar çevresine yutturması, Fettoş’u büyük ölçüde cesaretlendirmiştir. Üstad Necip Fazıl’ın üslûbuna nüfuz etme gayretlerinin tabii bir neticesi olarak Fettoş, ortaya koyduğu tüm yazı dolu sayfalarda ve böğürdüğü tüm gevezeliklerde sahibi olmadığı mânânın maliki olduğunu vehmettiren bir edaya bürünmüştür. Kısa bir zaman sonra da buna hem kendisi inandı ve hem de safoş çevresini inandırdı.

Fettoş’un dünden bugüne istikbale dair söyledikleri, daha doğrusu “İstikbâl İslam’ındır” mânâsını kendi şahsıyla ilişkilendirerek söyledikleri kabaca bir kritik edildiğinde ortaya koyduğu tüm tespit, teşhis ve tahlillerin ya Üstad Necip Fazıl’dan ya da Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’ndan aparma olduğu, daha doğrusu esas itibariyle neyin ve kimin paraleli veya sahtesi olduğu daha bir net görülecektir. Bu arada hemen şunu da söyleyelim ki, Fettoş’un bütün yazı dolu sayfalarını okumuş ve bütün gevezeliklerini dinlemiş biri olarak değil, ara ara rast geldiğim kadarıyla okuduğum ve dinlediklerimden bende oluşan intiba ile kritik ediyorum Fettoş’u. Bu itirafı yapmamın sebebi bir zaaf olarak algılanmasın sakın, zira birazdan söyleyeceklerim, bütün eserleri üzerinde yoğunlaşmak mümkün olsaydı kimbilir daha neler neler karşımıza çıkacaktı hatırlatmasını, ikazını yapmak içindir.

Fettoş’un nasıl bir ruh hâli ile kendini safoş çevresine ve de topyekûn dünyaya pazarladığına birkaç örnek verelim. Daha doğrusu Üstad Necip Fazıl ve Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’ndan çaldıklarıyla nasıl bir “paralel/sahte”lik ortaya koyduğuna kısaca bir bakalım. İlkin, Üstad Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur isimli kitabı Sonsuz Nur olarak taklid edilerek “paralel/sahte”liğe adım atıldığını söyleyelim. Malum olduğu üzere, Çöle İnen Nur, Allah Resûlü’nün hayatını çok nezih bir şekilde anlatan benzersiz bir eserdir. Bu eser halkında İBDA Mimarı, mealen, “Çöle İnen Nur’u diğer Siyer kitaplarından ayıran en önemli özellik, Allah Resûlü’nü nasıl anlattığıdır” der. Burada “nasıl” ifadesi ile ruha veya üstün anlayışa bir gönderme yapıldığını görmek gerekir. Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, Çöle İnen Nur isimli eseri, kendi zatına hitap eden yönüyle ele alıyor ve Hakikat-i Ferdiye olarak İBDA Yayınlarından yayımlıyor. Hakikat-i Ferdiyye’nin alt başlığı ise, Çöle İnen Nur’dur. Çöle İnen Nur, aynı zamanda “Çöle ve Bütün Zaman ve Mekâna” şeklinde de ifade edilmiştir ayrı mesele…  Fettoş’un “paralel/sahte” olma hevesiyle sıkça kullandığı “Kâinatın İftihar Tablosu” ifadesinin ilham kaynağının da Üstad Necip Fazıl olduğuna delil aransa çok rahatlıkla bulunabilir diye düşünüyorum.

Fettoş, özellikle şiirlerinde, Kırık Mızrap’ta topladığı şiirlerinde Üstad Necip Fazıl’ın Çile isimli şiir kitabında geçen şiirlerin mukallitliğine, “paralel/sahte”liğine soyunmuştur. Buna iki örnek verelim. Birincisi, Üstad Necip Fazıl’ın Şarkımız isimli şiirini Çarkımız şeklinde, Utansın isimli şiirini ise Sıkılsın şeklinde tahrif ederek “paralel/sahte”liğini ispat edercesine taklid etmesidir. Bunu mısrası mısrasına, sadece kelimeleri değiştirerek yapmıştır. Burada en başta söylediklerimize geri dönecek olursak; Üstad Necip Fazıl ve Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, kendi şahıslarında tecelli eden mânâyı şiirlerinde terennüm ettirmişlerdir. “Mânâlar ona uygun surette tecelli ederler” ölçüsü gereği, Üstad Necip Fazıl ve Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, şahıslarında tecelli eden mânâya uygun suretler halinde şiirler kaleme almışlardır. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, Üstad Necip Fazıl ve Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun şiirlerinden tüten mânânın, “suret mânânın aynıdır” ölçüsüne uygun olarak belirmesidir. Meselâ Üstad Necip Fazıl, Hâlim adlı şiirinde, “Benim bu sahipsizler yurdunda hâlim ne mi? İn-cin yok bir ummanda düdük çalan bir gemi…” diyor. Üstad Necip Fazıl’ın mânâsına uygun sûret olan ve “beni anlayan tek sen varsın” iltifatına mazhar olan Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, Üstad Necip Fazıl’ın hâlinin kendi hâli ile aynı olduğunu, “bir şeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır” terkibî hükmüne de atıf yaparak,  yine bir şiirle cevap veriyor. Bir hatırlatma, gemi, lügatte İBDA mânâsını mündemiçtir. İBDA fikriyatına aşina olanlar, eserlerde İBDA’nın “Kurtuluş Gemisi” mânâsı üzerinden nasıl izah edildiğini hatırlayacaklardır. Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Kayan Yıldız Sırrı isimli şiir kitabında yer alan İBDA isimli şiirin, Üstad Necip Fazıl’ın Hâlim adlı şiirinin mânâsına nasıl sûret teşkil ettiğini anlamak için fazla zekâya gerek yoktur. Söz konusu şiirin can alıcı mısraları: “Neyi kurtarıyorsun vakit varken. Yetiş kalkan bu gemi en son çare!”
Fettoş, Üstad Necip Fazıl’ın mukallitliğine, “paralel/sahte”liğine soyunurken, nefs bu ya, ondan ne kadar daha üstün olduğunu göstermek ihtiyacı duymuş olmalı. Elbette ki, “Samiri’nin öküzü” olma keyfiyetinin bir gereği olarak. Fettoş’un Cebrail Aleyhisselâm ile ilgili söylediği sözler malum. Parti kursa vs… Hadsizliğin dik âlâsı olarak görülecek bu sözlerine zamanla daha da şen’isini ilave eden Fettoş, kendi rekorunu egale eden tersine bir kemalâta daha yol bulmuştur. Allah Resûlü’nün istikbâle dair söylediklerini tevil ve tabir etme ihtiyacı duymadan, doğrudan doğruya sanki kendisine söylenmiş gibi kabul edip, safoşlara da kendince bahse mevzu kişinin kendisi olduğunu ima eden bir değerlendirme yapması yok mu, dedik ya, kendi edepsizlik rekorunu egale edecek bir mahiyette… Allah Resûlü, bizzat kendisine, “sen şöyle, şöyle yap!” dese bile kendisinin buna itiraz edeceğini, “sen daha önce bana istikbalde gelecek kişi sensin demiştin, ben o kişi olarak senin bu söylediklerini kabul edemem” mealinde bir edepsizlikle safoşları kafalamasından bahsediyorum. Bu sözlerin sahibinin Müslüman kalıp kalmamasının sorgusunu yapacak değilim. Buna gerek de duymuyorum, çünkü kendileri bizim gözümüzde zaten bir “Yahudi şeyi”dir… Burada dikkat çekmek istediğimiz husus şu. Arabanın gölgesinde giden it misali veya at sineğinin durumu gibi Fettoş, aslında Büyük Doğu-İBDA tarafından temsil edilen büyük davanın “paralel/sahte”si olmak için kurgulanmıştır. Fettoş’un Yahudi şeyi olduğunu faş eden İBDA Mimarı’na ne kadar çok teşekkür etsek yine de azdır. Neyse, rekor edepsizliğe yol veren “paralel/sahte”liğin ne menem şey olduğunu en üst perdeden görme imkânına kavuştuğumuz şeyin ne olduğuna işaret edelim şimdi de. İBDA fikriyatında, dava ahlâkının nasıl olması gerektiğine dair şöyle bir monologa yer verilir. İBDA Mimarı, Büyük Doğu’nun halka mal olduğunu, bunun da kendi şahsında parlatılması gereken bir “olması gereken” olduğunu gösterircesine, mealen, “Büyük Doğu Mimarı, “Benim Büyük Doğu diye bir davam yoktur” dese, biz, bu dava halka mal olmuştur deriz ve Büyük Doğu adına Büyük Doğu Mimarını hesaba çekeriz” demişti. Her türlü “paralel/sahte” olan, sahtekârlığı meslek edinen Fettoş’un “paralel/sahte”liğini burada da görmek mümkün olmuştur. İBDA Mimarı, kanının her damlasına kadar Üstad Necip Fazıl’a olan bağlığını göstermek için böyle söylüyor ya, Fettoş da, tıpkı, “İslam varken niçin Büyük Doğu” diyenlerin değişik bir versiyonunu temsil halinde, kendisine muhatap olarak bizzat Allah Resûlü’nü alıyor ve ne büyük iş üzerinde olduğunu göstermek için hadsizlikte sınır tanımıyor.

Hüseyin Gülerce, bir TV canlı yayın programında, Fettoş’un Üstad Necip Fazıl ile hangi boyutta ilgilendiğini aktarırken, orada ilginç bir anekdot anlattı. Özetle, kendi kibir yüklü büyüklüğüne bir işaret olarak Fettoş, bir gün Zaman Gazetesi yazarlarından Ahmet Selim’e, “Necip Fazıl’ın kalemi senin kaleminin onda biri bile etmez!” diyor. Düşünebiliyor musunuz, safoşların gözünde Ahmet Selim, Fettoş’un milyonda biri bile etmezken, Üstad Necip Fazıl’ın kalemi Ahmet Selim’in kaleminin onda biri bile etmiyor. Sınır tanımayan bir hadsizlik, sahibini ilah olamaya kadar götürür. Yukarıda Allah Resûlü’ne karşı olan hadsizlikte saklı olan şey şu: Sen Allah’ın Resûlü’sün, senin tüm söylediklerini sana söylettiren Allah’tır. Ben senin değil, Allah’ın dediğini yapacağım… Ölçü ve endaze tanımayan bir edepsizin hâlini Fettoş’un akıbetinden süzünüz... 


Baran Dergisi 504. Sayı