Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci: Lozan Antlaşması Rejimin Kuruluş Vesikasıdır

Lozan Antlaşması üzerine Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'yle yapmış olduğumuz söyleşiyi alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci: Lozan Antlaşması Rejimin Kuruluş Vesikasıdır

Türkiye bugün Doğu Akdeniz’de birtakım sorunlar yaşıyor. Lozan ile alâkası bakımından bunları değerlendirebilir misiniz? Lozan’a niçin bu kadar ehemmiyet atfediliyor?

I. Dünya Savaşı ve Balkan Savaşı, hatta Balkan’dan evvel Yunan İstiklâli var... Tüm bunlar bir mesele. Balkan Harbi’nde Ege’deki adalar kaybedildi. Dolayısıyla Türkiye’nin Ege’deki hareket sahası daraldı. Lozan’da kaybedilen On İki Adalar’dır. Kaldı ki, onlar da fiilen Balkan Harbi sırasında kaybedilmişti. Yâni Lozan bunu teyit etti. Lozan’ın tabu olmasının sebebi de şu: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş vesikasıdır... Her devletin bir kuruluş vesikası vardır. Mesela İslâm Devleti’nin kuruluş vesikası Medine Anlaşması’dır. ABD’ninki ise Philadelphia Beyannamesi’dir. Türkiye’ninkisi de Lozan Antlaşması’dır. Bunun üzerine konuştuğunuz zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nin esaslarını, vasıflarını ve en ehemmiyetlisi de rejimi sorgulamış oluyorsunuz. Lozan bahsinde çoğu kişi bilgisizdir. Lozan karşıtı olan da, Lozancılar da bu hususta gayet bilgisiz. Neredeyse hiçbirisi Sevr ve Lozan’ın metinlerini okumamıştır. Türkiye’de bu iki antlaşmanın metnini okuyan çok az insan vardır. Okumayanların hepsi de konuşuyor maalesef. Lozan’ın büyütülmesinin bir sebebi de budur. Lozan, statükoyu resmileştirmiştir, elbette ehemmiyetli bir hâdisedir. Yâni, problemlerin başlangıcı Lozan değildir, daha evvelidir. Lozan bunu resmiyete dökmüştür.

On İki Ada’nın kaybında, daha sonra kurulan CHP iktidarlarının payı nedir? Bu hususta neler söyleyebilirsiniz?

On İki Ada, İtalyanlar tarafından işgal edilmiştir. Biliyorsunuz, Rodos ve civarıdır... Osmanlı’ya çok yakın, Türkler yaşıyor zaten orada. İtalyanlar geri verecekti buraları; fakat verilmedi. O zaman İttihatçılar büyük bir gaflete düşüp dediler ki, “buradaki meselenin çözümünü büyük devletlere bırakıyoruz.” Böyle bir şey olabilir mi? 1914’te “büyük devletler” dedi ki, “burası İtalya’nın olsun!” Dolayısıyla bütün dünya, On İki Ada’nın İtalya’ya verildiğini tasdik etti. Lozan’da Türkiye’nin On İki Adalar hakkında hukukî bir talep hakkı mevcut idi. Daha önceki Uşi Anltlaşması’nda bu adaların “boşaltılması hükmü” vardı. İtalya boşaltmamıştı. Lozan’da “Bu anlaşmayı yerine getirin!” demeleri lâzımdı. Yapılamamasının sebepleri de var tabiî. Lozan’a giden delegelerin eli çok da güçlü değildir!.. Yâni onlara ne verdilerse, onunla kanaat etmek mecburiyetindedirler. Karşılarında galipler var. Böylece On İki Ada, Lozan’da gitti. Bazı tarih profesörleri “Uşi ile Lozan’ı karıştırıyorlar” diyor. Onlara çok acıyorum. Uşi de Lozan da tamam ama, o başka, öbürü başka. Uşi’de boşaltılması istendi adaların, boşaltmadılar. Lozan’da da bu kabul edildi. On İki Ada’dan feragat, resmen Lozan’da olmuştur. Adalar Türkiye’ye iade edilsin diye talep imkânı vardı, bir ihtimaldir... Bu yapılamamıştır. Ondan sonraki safhada, İtalyanların İkinci Cihan Harbi’nde On İki Ada’yı boşaltması mevzubahis olduğu zaman, mevcut hükümetin çekingen kaldığı belli. Bu hususu iki hafta evvel yazmıştım. Alâkalılar okuyabilir. O vakitlerde de güçlü bir hükümet olmadığı için, adalar hususunda talepkâr olunmamıştır. Adalar istendiği vakit, aldın mı? Harbe gireceksiniz!.. Yâni öyle karşılıksız vermiyorlar.

Lozan bahsinde mağlup devlete karşı, galipler var.” dediniz. En azından Millî Mücadele’de Yunan’a galip gelen Türkiye’nin Ege ve On İki Ada hususunda elinin güçlenmesi lâzım gelmez miydi?

Hayır güçlendirmedi. Çünkü, Yunanlılarla yaşanan harb lokal olarak görüldü. I. Cihan Harbi’nde Osmanlı devleti, yenilmişti. Mağlup idi. Mütarekeye dayanarak, İngilizler, Yunanlıları İzmir’e çıkarttı. Yunanlıların İzmir’e çıkması, İngilizler tarafından meşru karşılandı. Sonra İngilizler politika değiştirdi, Yunanlılara destek vermediler... Hâl böyle olunca Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldı. Yâni her şey başa döndü. Yunanlıların oraya gelmesi ve geri gitmesi bir şey kazandırmıyor size!..

Uluslararası arenada hiçbir karşılığı yok yâni?

Evet, yok. Harbin içindeki bir muharebe gibi görülüyor o. Lozan Anlaşması, Türk-Yunan savaşı değil, I. Cihan Harbi’ni bitiren vesikadır. Türk-Yunan harbi diye bir şey onlarda yok. Bizde var. Bu onlarda yâni Avrupa tarihinde “I. Dünya Harbi’nden sonra devam eden savaş” diye geçiyor. I. Cihan Harbi, Türkler için 1923’te bitmiştir. Bunun izahı bu. Öyle olunca da siz hâdiseyi sadece Türk-Yunan harbi değil, I. Cihan Harbi diye düşünün. Lozan Antlaşması’nda konuşulan 1914-1923 arası periyottur.

Sevr’den bahsettiniz. Sevr Antlaşması onaylanmamış olmasına mukabil niçin bu kadar çok konuşuluyor?

Bir anlaşmasının hüküm kazanması için sadece imzalanmış olması yetmiyor. Bu meclise geliyor, parlamentoda kabul ediliyor. Parlamentodan sonra devlet başkanının imzası gerekiyor. Sevr Antlaşması imzalandı fakat parlamentoda görüşülmedi. Hâdise tasdik edilmediği için proje aşamasında kaldı. O da, sınırlar olarak Lozan’dan çok farklı değildir.

Peki, Sevr onaylanmamış olmasına rağmen, Lozan’ın büyük başarı olduğu iddiasını destekleyen bir argüman olarak niçin kullanılıyor?

Sevr, Osmanlı ile... Lozan ise Osmanlı yıkılmış, yerine kurulan hükümetle yapıldı. Lozan’ın ehemmiyeti bu, yeni kurulan hükümeti dünya tanıdı. Normalde tanıdıkları Osmanlı hükümeti idi. Anadolu’daki hareket bir “isyan” hareketiydi. Lozan’da “Biz bu hükümeti tanıyoruz! Artık Osmanlı tarihe karıştı” dediler. Onun için Lozan büyük bir “zafer”dir. Bu açıdan bakılırsa, Ankara’nın penceresinden bakarsak yâni. 1974’te Türk ordusu Kıbrıs’a çıkartma yaptı. Geri çekilmesi lâzım iken, çekilmedi. Orada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye “uydu” bir devlet kurdu. Tanıyan var mı dünyada? Yok... O zaman “yok” böyle bir devlet. Öyleyse bu devleti kurmanızın ne ehemmiyeti var? Milletlerarası arenada bir devlet tanınmadığı sürece, pek bir ehemmiyeti yok. İstediğimiz kadar “Millî Mücadele’de Yunanlıları denize döktük.” deyin. Avrupalılar sizi tanımıyorsa, bir kıymeti yok. Lozan’da Avrupalılar tanıdı. Tamam, “Bizim istediğimiz buydu, saltanat gitti” dediler. İnkılap sözü verildi, hilafetten ve şeriattan vazgeçildi, liberal ekonomiye geçilecek denildi. “Biz artık sizi tanıyoruz.” dediler. Basit. Sevr ve Lozan arasında maddeden ziyade mânâ değişikliği var. Sevr tasdik edilse, yürürlüğe girseydi Osmanlı Devleti devam ediyordu. Bir Müslüman için Sevr mi, Lozan mı?

Bilakis Sevr dayatılmaya devam edilse, Osmanlı Devleti’nin bir geri dönüş reaksiyonu olabilirdi.

Olabilirdi. Zaman içinde bazı yerlerin geri dönmesi mümkündü. Ben hâdiseye toprak olarak bakmadım. Keşke Edirne, Trakya Yunanlılara bırakılsaydı: Şeriat ve vakıflar devam ederdi. Keşke Antakya hiç alınmasaydı, Suriye’de kalsaydı. Ehl-i Sünnet olarak şahsî bir düşüncem bu. Herkes hâdiseye “Şurayı aldık, burayı verdik!” diyerek toprak bazlı konuşuyor. Kaldı ki, Sevr Antlaşması’yla ilgili bilgiler esasında burada yanlış. “Sevr’deki haritalar” diye dolaşan belgeler uydurmadır. Böyle bir harita yok. Sevr Antlaşması’nı okuduğunuz zaman görülür, Lozan’dan farklı değil! Sevr’in dezavantajları olmakla beraber, avantajları da var.

Sınırlar hususunda söyledikleriniz alâka çekici, bunu bilen yok herhalde Türkiye’de.

Çok az fark var. Edirne ve Kırklareli’nin büyük bir kısmı Yunanlılara veriliyor. Şöyle bir şey daha var: Siz Wilson Prensipleri’ni kabul etmişsiniz. 12. maddede diyor ki, “Bir memlekette yaşayan halkın çoğunluğunun iradesine bakılır.” Edirne ve Kırklareli’nin ekseriyeti Rum. Buranın Yunanistan’a bağlanması tabiî sayılabilir. Antakya’da yaşayan insanların ekseriyeti de Arap. Mardin keza öyle. Savaşı kaybeden tarafa “Mardin’de ne hakkınız var?” diyebilirler. Bence, toprak çok bir şey ifade etmiyor. Antlaşma, siyasî olarak ne mânâya geliyor?

Üstad Necip Fazıl’ın bahsettiği madde plânında kurtuluş, mânâ plânında helâk.

E yâni... Öyle oldu. Biliyorsunuz Lozan’ın gizli maddeleri var mı diye bir yazı yazdım. Her şey çok açık, gizli maddeye falan gerek yok. Zabıt ceridesini okursanız, orada Türk tarafının verdiği yahut vermek zorunda kaldığı birtakım tavizler var. O tavizlerin başında, hukuk sisteminden vazgeçmek var. Yâni bu “şer’i hukuku bırakacağız, Avrupa hukukunu kabul edeceğiz!” demek. Bunun üzerine Lozan’daki ecnebi delegeler, “Sizin bu iyi niyetinize güveniyoruz, bunu bir söz kabul ediyoruz. Bu sebeple bu antlaşmayı kabul ediyoruz!” diyorlar.

Bunlar tutanakta var mı?

Evet var, ben yazdım bunları. “Halifelikten vazgeçeceksiniz!” diyorlar. Bakın, doğrudan “Halifeliği kaldırın!” demiyorlar. “Halife her yerde söz hakkına sahip, bundan vazgeçiniz.” diyorlar. Teminat olarak bu da verilmiştir, Ankara ilkte kabul etmemiştir. İngiltere bu olmadan antlaşmayı kabul etmemiştir. Fakat sonra Ankara mecbur bırakıldı. Bunların “hain” diye nitelediği Damat Ferit Paşa, “ben ölürüm de Hilafet’ten vazgeçmem.” dedi Sevr Antlaşması görüşülürken... Şimdi kim, hangisi hain?.. Bir de şu problem var... Türkiye’de sağcılar, solcular, Kemalistler, Türkçüler ve hatta Kürtçüler de yakın tarihe aynı bakar. Aynı tornanın eseri bunlar. Kafalar aynı. Hepsi Lozan’a “Millî Mücadele vatan kurtuldu!” der... “Kurtuluş Savaşı” dersin bayrak görünce gözleri yaşarır... “Sevr paçavradır.”, “Damat Ferit Paşa haindir.” der. Halbuki bu farklı görüşteki insanların, aynı görüşte buluşması enteresandır. Aynı tornadan çıkmalar işte.

Rejimin yetiştirdiği insan tipi, tektip.

Biri maviye, diğeri yeşile boyalı; hepsi aynı.

Son yazınızda Amerikan mandasını savunan Wilson Prensipleri Cemiyeti üyelerinin Ankara idaresinin merkezinde bulunduğundan bahsediyorsunuz.

Evet, İsmet İnönü, Saffet Arıkan.

Halide Edipler...

Ankara hareketinin önde gelenlerinden oldular. Hatta Kâzım Karabekir’e inanmak gerekirse, kerhen de olsa Mustafa Kemal’in de mandaya taraftar olduğu anlaşılıyor. Bunu anlamak çok kolay. Şimdi insanlar “vay hain, vay şu!” diyorlar. Fakat o zaman bu insanlar memleketin kurtuluşu olarak görmüş, hem de kendi menfaatleri için “avantajlı” bulmuşlardır. Bir başka enteresan şey daha var, İngiliz Muhipleri Cemiyeti İngiliz mandasına karşıdır. Ankara, Amerikan mandasına taraftar; İngiliz Muhipleri Cemiyeti ve Damat Ferit Paşa şiddetle İngiliz mandasına karşıdır. Zaten bunun için Sultan Vahidüddin ve Damat Ferit Paşa bu yüzden İngiliz mandası tarafından gözden çıkarıldı. Yâni, başka ata oynamak istediler.

Sonra Ankara’ya gözü çevirdiler diyorsunuz yâni...

Şimdi nasıl gözüküyor? “Damat Ferit ve Vahidüddin İngiliz taraftarı! Ankara İngilizlerle mücadele etti, kahramanlar onlar!..” Tarih böyle bir şey... Vesikasıyla söylüyoruz, inandıramıyoruz kimseyi.

Şunu da ayrıca ifade etmek isterim: Akdeniz meselesinde Türkiye’nin de hatası var. Türkiye hiçbir zaman bu adaların Yunanistan’da olduğunu kabul etmedi. Yâni Asya’nın çıkıntısı olan adaların, Avrupa’daki bir devlette olması baştan bir problem. Bu problem neticede siyasî olarak kaybedilmiş. Bakıyorsunuz, halkın çoğu da Rum. Midilli’de ve Sakız’da sizin ne işiniz var, halk zaten Rum. Wilson “ulus devlet prensibi”ni kurmuş, siz de bunu kabul etmişsiniz. “Türk nerede yaşıyorsa, orası Türkiye” demişsiniz. Hâliyle oraların Yunanistan’da olması “tabiî” bir şey! Hâdisenin getirdiği coğrafî problemler var. O zaman Ege’nin tamamı Yunan “karasuları” oluyor. Türkiye adaların kara suları olduğunu kabul etmiyor. Mantıksız bir şey, o hesaba göre Türkiye’nin Ege’de hiçbir karasuyu olmayacak, öyle mi? Bugün Ortadoğu’da yaşanan problem nasıl ki, İngiliz işgalinden kaynaklanıyor? Çekildiler, coğrafya hâlâ düzelmedi. Ege’de de böyle...

Böyle olunca, iş global müesses nizama, ulus devlet anlayışına, dolayısıyla içte de Kemalist rejime dönüyor.

Tabiî. Problemlerin başında I. Dünya Savaşı sonunda kurulan rejimler var, biz de içindeyiz. İran, Hindistan ve Arap dünyasındaki rejimler problem getirdi. İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar; ne niyetle gelirlerse gelsinler, onlara sorsan “Biz demokrasi getireceğiz, niyetimiz iyi.” der. Neticede hep hüsran oldu. Müesses bir nizamı yıktın, enkazından çıktın mı? Bunun için İngiltere dünyanın en güçlü devletidir, böyle olduğu müddetçe de sürecektir. An’anelerine bağlı bir devlet. Osmanlı da öyleydi, geleneğine bağlıyken dünyanın en güçlüsüydü. Halbuki Osmanlı, potansiyel olarak güçsüz, nüfusu yok, arazisi çok az olduğu vakitlerde de güçlü oldu. Çünkü an’anesine sarılıyordu. Bu ne zaman zayıfladı? Sultan Abdülhamid’i an’aneleri yıkmak için indirdiler, “hürriyet” falan hikâye! Şu anda da aynı şey devam ediyor, herkesin derdi an’aneleri yıkmak! “Yenilikçi olun, gelenekçi olmayın” diyenler var. Cemiyet böyle böyle helak oluyor.

Bu paradigmayı tersine çevirmek mümkün mü?

Herkes dinini öğrenecek, çoluk çocuğunu yapacak, hakikati öğretecek, kapısının önünü temizleyince sokak temizlenmiş olacak. Bunları yapsak zaten paradigma kendiliğinden yıkılır. Hz. Peygamber dünyanın en güçlü insanı olmasına rağmen böyle yapmadı mı? Yaptı. Tek tek insanlarla uğraştı, cemiyetini oluşturdu. Halbuki Cenab-ı Hakk’tan bir günde bunların hepsinin olmasını isteseydi?.. İşte Peygamber hayatı bizim için örnektir. Bağırmakla, “Kudüs”, “Arakan” diye bağırmakla olmuyor. Bir insan dininin düşmanını sevdiği müddetçe, ona feyz gelmez. Hiçbir şey anlamaz o adam. İstediği kadar kendini yırtsın. Hiçbir kıymeti yok. İki zıd şey bir araya gelmez, fizik kaidesi.

Teşekkür ederiz vakit ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim.

Baran Dergisi 713.Sayı


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.