Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu ile Söyleşi

Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu: Türkiye’nin IMF ile 50-60 yıllık öyküsü sonlandı.

Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu ile Söyleşi

 Son dönemde en çok gündemde olan IŞİD meselesi ile başlamak istiyoruz. Biz bu meseleye şöyle bakıyoruz: “Amerikan işgalinden sonra Irak’ta Şiiler tarafından ezilmiş bir Sünnî nüfus var ve bu Sünnî nüfus üzerinde çok büyük bir baskı vardı. IŞİD aslında bu Sünnî nüfusun temsilcisi niteliğinde bir hüviyete büründükten sonra orada kuvvet kazandı. Kısacası aslında bu hadisenin sadece bir terör meselesi olarak değil; sosyolojik bir bakış ile analiz edilmesi gerektiği...” Siz nasıl düşünüyorsunuz? 
IŞİD, bir koalisyon, bir çatı yapı… İçinde bir çok unsur var. İçinde El Kaide karşıtı da, yandaşı da var, Saddam’ın kurmay kadrosu var… Onlardan yararlandığını söyleyebiliriz. Ama bundan daha önemlisi aslında taban açısından yani özellikle Sünnî aşiretlerin Maliki döneminde tavan yapmış olan siyasî ve ekonomik temsiliyetten uzak tutulması, onları işgal sonrası süreçte tatmin etmeyen yaşanan gelişmeler ve onların haklı olan taleplerinin dışa vurumundan yararlanan da bir yapı aslında bunu görmek gerekiyor. Sahadaki her ilerleyişinde, her attığı adımda özellikle yereldeki o Sünnî aşiretlerin desteği önemli ölçüde yolunu açtı. Menşei 2004 Irak falan ama bana göre IŞİD bünyesindeki asıl analiz edilmesi gereken duruşunu Suriye’de gösterdi. Suriye’deki muhalefet tam bir ete-kemiğe bürünme, tam bir siyasallaşma, haklı taleplerini, hak-hukuk-adalet taleplerini dünyaya duyurma noktasında iken, Esed de diyordu ki, “ben terörle mücadele ediyorum, bunlar isyancı, bunlar terörist” diyordu. Tam öyle bir noktada Suriye’de bir IŞİD yapısının tavan yaparak varlığını görmeye başladık. Hemen hemen heryere saldırdı bölgede. Esed de bundan yararlandı, Rakka bölgesini onlara terketti.
ABD’nin heveslendikleri kadar yeterince kârlı çıktığını söyleyemeyiz.11 Eylül’den sonra Amerikan ekonomisinin düştüğü durum Afganistan işgali ve Irak işgali sonrasında Amerikan stratejisi birçok açıdan açmaza girdiğini söyleyebiliriz. Sizce de öyle değil mi?
Tabiî… Tüm dünyadaki sosyolojik bedelini de onlar üstlendiler, ama İngiltere her zamanki gibi ince siyasetini perde arkasında iyi yürüttü. Dolayısıyla yüzyıl önce Sykes-Picot Antlaşması’yla burada bir düzen kurmaya çalışanlar, “burada gelecek hedeflerimiz doğrultusunda devlet oluşumları olsun ama bunların hepsi bize bağlı olsun” anlayışına dayalı olarak kurdukları düzen bir süre sonra eskiyor. Yeni halk, yeni nesil, yeni gençlik, talepler, biriken enerji, hak-hukuk-adalet arayışı… Nitekim Arap dünyasından başlayıp benim hiç benimsemediğim “Arap Baharı” denilen şey aslında bir isyan hareketiydi. Biriken enerjinin dışa vurumuydu. Tunus'la başlayıp dalga dalga yayılan… Bütün bunlar rahatsızlık uyandırmaya başladı ve Mısır boyutuna mutlaka bakmak gerekiyor. Mısır önemli bir ülkedir, hem Arap dünyası hem de İslâm dünyası için. Bir entelektüel merkezdir, bir olgunlaşma yeridir fikirlerin... İhvan Hareketi belli merhalelerden geçti, kendilerini hazırladılar. Sonuçta millet iradesi olarak seçimle iktidara geldiler. Ama o millet iradesine karşı mücadele başladı. Bir darbeyle önü kesildi. Şunu söyleyeyim “beş benzemez” diye tarif ediyorum, Mısır’daki millet iradesine karşı yapılmış darbeyi desteklediler. Kim bunlar hatırlayalım, Suudi Arabistan, Esed, İsrail, İngiltere ve diğerleri, bence sessiz kalarak bu kervana katılabilir İran! Peki bunları buluşturan şey nedir? Bunları buluşturan korkudur. O korku şudur, uluslararası sistem bir değersizlik girdabında. Hak, hukuk, adalet denilen şey ayaklar altına alınmıştır. Bunu temsil etmeyen Birleşmiş Milletler denen içi kof bir yapı var. Uluslararası sisteme bu değersizlik girdabında değer yükleyecek yer İslâm dünyasıdır. Tam böyle bir noktada, demokrasi denilen ağızlara sakız edilmiş, herkesin kendine göre tarif ettiği o kavramın esası, Türkçesi adaletse… İnsanları mutlu edecek, onları refah ve adaletli kılabilecek yapı demekse. İslâm’ın da siyasî esasında bu var. 
Dediniz ki; “içi boş olmuş, kof hâle gelmiş bir Birleşmiş Milletler var”. Sürekli kullanıyorlar ya “yeni dünya düzeni”… Bu yeni dünya düzeni de eski dünya düzeni oldu, çöktü. Peki bunun yerine ne konulacak, hangi fikre nispetle nasıl bir mihrak noktasından hareketle?..
Aslında şimdi bir tahterevalli düzeni içerisindeyiz. Bir taraftan yükseliş başlıyor, bir değer patlıyor ve hemen oraya bir yüklenme hâli oluşuyor. Bu anlayış da bence statükoya dönüşmeyecek ve sür git böyle devam edemez. Mutlak surette “dünya beşten büyüktür” diyorduk ya; bunun sahada çok önemli bir karşılığı var. Aslında mazlumların bu yapıda mazlum olma hâlini bir türlü gideremeyişleri, buna cevaz vermeyen bir sistem, bunu hiçbir şekilde çözmeye niyeti olmayan; aksine bunu besleyen bir Birleşmiş Milletler yapısı… Bütün bunlar sorgulanacak şeyler ve bunlar artık sorgulama noktasına gelmiş durumda. Bu yeni dönemde tohumlanmış, bir fidanlık düzeyine gelmiş büyük bir enerji birikimi var. Özellikle Ortadoğu halklarında… Ok yaydan çıkmıştır. Bunu diktatörlerin, baskıcı rejimlerin bastırabilme gücü yoktur. Bunu görmek gerekir, bu sosyolojik bir şeydir. Ama akşamdan sabaha sonuç alamayabilirsiniz. Çünkü süreç analizidir önemli olan ve sosyal meseleleri analizde ve sonuçlarının elde edilmesinde sabır ister. Yani sosyal hadiseler sabırla çözülecek şeylerdir. Dolayısıyla ben böyle bir kulvarın yapılandığını düşünüyorum. Bunun bütün mazlumlara yayılacağı, mesela Türkiye’nin bu konuda öncü ülke olacağı… Siyasî tarihe bakıldığında bu tür dönüşümlerin, çok önemli merhalelerin, elde edilen kazançların ya bir önderlikle, bir liderlikle ya da bir ülkenin önemli çabasıyla ya bir grubun önemli hamleleriyle gerçekleştiğini görürsünüz. 
Biz Anadolu’yu merkez olarak görüyoruz zaten. Üstad Necip Fazıl’ın “Sancak bu topraklarda düştü, bu topraklardan kalkacak” minvalinde bir sözü var. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu da bir-iki ay önce verdiği bir röportajda “Şartlar Türkiye’yi tarihî misyonunu üstlenmeye zorluyor” diyor.
Ben de aynı kanaâtteyim. Nitekim Türkiye’nin en üst siyâsî sorumluluğu elinde tutan, icranın başındaki başbakanın Fransa’nın Türkiye’yi sıkıştırmaya çalıştığı “Ermeni Meselesi”nde o net çıkışları yapmış olması... Birleşmiş Milletler’de “dünya beşten büyüktür, bunu bilmek gerekir, bütün mazlumlar bunu bilmelidir ve böyle görmelidir” meâlinde vurguların yapılıyor olması… Bunlar geçmişte pek rastlanmayan şeylerdi. Söz önemlidir sosyal bilimlerde. Bazen bu da küçümsenir, “efendim bu sözde”! Söz aslında bir duruşun, psikolojik bir eşiğin aşılmasıdır, bunlar hep algı için yapılan şeylerdir. Bozulmuş algıları önemli ölçüde düzene sokar! Çünkü neyin doğru olduğu değil; neye inandırıldığının önemli olduğunun söylendiği bir çağdayız. Yâni, algılarla oynanan bir dönemdeyiz. Özgüven önemlidir. “Biz bunu başarırız” demek ve bu inançla davranmak önemlidir. Bu da sözle aşılabilecek bir şeydir.
Bu mevzuyla ilişkisi bakımından soruyoruz; Alman istihbaratının Türkiye’yi dinlemesi hakkında ne düşünüyorsunuz? 
Bu beni hiç şaşırtmadı. Düşünün; Türkiye’nin en büyük şehri ile ilgili projeler… Kanal yapacağız, köprü yapacağız, havaalanı yapacağız tüm Türkiye için önemli projeler... Bunun için Almanya’nın en yetkili ağızları, devlet başkanları, başbakanları, basını ayağa kalktı! Ağza alınmayacak laflar ettiler. Nedir bu? Bu aslında bir şeyin dışa vurumudur. Türkiye toparlandı ve bir kulvarın içerisinde. Daha bitmedi, yapılacak çok iş var. Bence işin daha başı. Türkiye bir kalkınma iktisadının birinci fazını tamamladı sadece. Şimdi ikinci fazın içindeyiz; yani nihâî mal üretimine dayalı sanayi modelinden, ara malı üreten bir sanayi modeline geçmek... Nihâî malı herkes üretir . Üretmeyi üretecek mekanizmayı, fabrikayı kurduracak mekanizmayı yapmak ve katma değeri yüksek ürün, ileri teknoloji ürün üretmek... Böyle bir yapıya geçmeden önce en önemli safha, ekonominin kırılganlığını ortadan kaldırmaktı. Hatırlayın geçmişte siyasî kararlar, borsalar kapandıktan sonra açıklanıyordu, niye? Borsa etkilenir de kriz doğar diye. Bu nedir? Uluslararası finans-kapitalin istikrar bozucu hâkimiyeti vardı. Faiz lobisi de bunun yerli uzantısıydı, bizim içimizdekiler. Dışarının uzantıları. Dolayısıyla ülkeyi de zapturapta alıyorlardı, devlet mekanizmasını da, siyâsî kararları da... Yâni faiz, döviz ve borsa üçgeni üzerinden işleyen bir lobi...
Hocam tam burada sözünüzü keseceğim. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu o hukuksuz yargılamanın yapıldığı DGM’deki savunmasında diyor ki “T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır”... Gezi Parkı sürecinde Recep Tayyip Erdoğan’ın “faiz lobisi” diyerek yapmış olduğu açıklamalar var. Şu an faiz lobisinin bulunduğu durum ve hükümetin buna karşı tavrı nasıl? 
İşte bunu demek istiyorum bu kalkınma iktisadı sürecinin birinci fazı tamamlandı ve bu etki büyük ölçüde kırıldı. Bunun bir ayağı IMF’ydi. Türkiye’nin IMF ile 50-60 yıllık öyküsü sonlandı. Bu çok önemli bir şeydir. Bırakınız ekonomiyi psikolojik etkisi de çok önemlidir. Bu bence yeterince dillendirilmiyor da; bunu haykırarak duyurmak gerekir. Hatırlayın sizlerin yaşınız da müsait. IMF memurları ülkede cirit atarlardı, ülkeden dışarı çıkmazlardı, hükümet kararları önce onlara sorulurdu. Aslında IMF vesayeti tüm vesayetlerin anasıdır. Şimdi bu vesayet sonlandı, bir kere bu çok rahatsızlık uyandırıyor. Almanya’nın, İngiltere’nin rahatsızlığı buralarda başladı. İkincisi “Standart Poors” gibi derecelendirme kuruluşları var, ne olduklarını da aslında biliyoruz da…
Birleşmiş Milletler’in, Dünya Bankasının, IMF’nin, uzantıları…
Tabiî uzantıları… Aslında ekonomi görüntülü siyasî örgütlerdir. Bana göre IMF de öyle bir kuruluştur. İkinci faz Türkiye’nin artık silikon vadileri gibi yüksek teknoloji yatırımlar yapması... Gebze’de önemli araziler ayrılmış durumda. İleri teknolojiye dayalı ürünler üreten bir ülke fazına geçiş yapma çabasındayız. Bunu yaparken de bulunduğunuz medeniyet havzasındaki bütün insan potansiyelinden, gücünden istifade etmek durumundasınız bu son derece önemli. Bir İngiliz şöyle diyor, “soldukça sulanmalıdır, yükseldikçe budanmalıdır” bu söz Türkiye için söylenmiştir ve söyleyen de sıradan bir adam değildir: Winston Churchill… Türkiye bir yükseliş süreci içerisine girdiği andan itibaren dört bir taraftan kuşatma altına alınmıştır. Özellikle Almanya’nın önemli çakışma alanlarına Türkiye yöneliyor. Soğuk Savaş döneminde sıkışmışlık hali vardı. Güvenlik alanı da, askerî alan da sıkışmıştı. Belli alanlara gidebiliyordunuz, belli alanlar kapalıydı gidemiyordunuz. Bu sıkışmışlığı sadece bu alanlarda değil. Sermaye alanında da vardı. Sermaye sıkışmışlığı ne demek? Mekânsal açıdan sıkışmıştı. Kapitalizmin doğası gereği mekânsal alanda başlayan bu sıkışma kriz üretir, yeni yer arar krizi aşmak için, yeni mekanlar arar yoksa üretir, üretmede de ordular işe yarar. Önce ordular gider önünü açar, sonra sermaye gelir yerleşir. Soğuk savaş bitti, duvarlar yıkıldı, devasa bir coğrafya ortaya çıktı. Bu sıkışmış sermaye için bulunmaz bir fırsattır yeni yerler doğuyor. Kapalı yerler varsa oralarda da ordu işe yarıyor. Dolasıyla bu yeni dönemde sıkışan sermayeye yeni mekanlar aranıyor. Düşünün I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın çözülmesinden sonra bölgedeki ağırlıklı olarak İngiltere’nin uyguladığı strateji ve masaüstüne çizilen haritalar… Suriye kim? Irak kim? Bunlar aynı medeniyetin, aynı ümmetin halkları… Haritalar öylesine özenle çizildi ki, etnik ve mezhepsel çelişkiler kalıcı olsun. Hatta onunla yetinmeyip bir coğrafyadan doğan bir kaynak, başka bir coğrafyaya geçsin ki, ihtilaf konusu olsun. Günün birinde bundan yararlanmayı bilelim. Şimdi bu anlayış bile artık yetmiyor. Bu küçüklükler bile büyük geliyor. Olabildiğince yeni devletçikler ama kolu- kanadı kırılmış pazarlık gücü olmayan yeni küçük devletçik diyebileceğimiz ufalanmış yapılar olsun. Soğuk Savaş bittikten sonra, coğrafya-mekân üzerinden tek birleşme örneği Almanya’dır. Başka yoktur. Ama çok sayıda ufalanma, parçalanma örneği vardır. Sudan’da olduğu gibi. Türkiye, bölgesindeki ağırlığıyla, jeopolitik konumuyla, stratejik değeriyle, aynı anda Karadeniz, Akdeniz havzalarıyla olan temasıyla, aynı şekilde Ortadoğu ve Balkanlarla olan ilişkileriyle ve tüm bunların ortasında, o büyük medeniyet havzasının inancıyla, kültürüyle ve bütün unsurlarıyla, tarihten-ecdattan aldığı birikimle, gücünü sağladığı takdirde, tartışmasız, koşulsuz, tereddütsüz bu bölgede çok önemli öncü bir rol üstlenecek. Birilerinin üstüne basarak değil; birlikte bir kalkınmaya dönüşecek. “Nasıl olacak?” sorusunun cevabına gelince, ben burada umudumu, fikrimi ve inancımı birleştiriyorum. Mazlumların birleşmesi ile olacak! Ve aslında bu Doğu’nun yükselişidir! Güneş yeniden doğudan doğacak! Bu çok açık görülüyor. Batı bundan sonra kayıpların çetelesini tutmaya başlayacak. Doğu da kazançlarının çetelesini tutmaya başlayacak.
Soğuk Savaş sonrası dönemde, Sovyetler’in dağılacağı biliniyordu. Bu görülebiliyordu. Türkiye’nin buna rağmen bir politikası yoktu. Dağıldıktan sonra apar-topar bir politika üretildi. Şimdi paradigmanın çöktüğünü görüyoruz. İktisadî açıdan buhran var, politik açıdan kaos var. Türkiye’nin içeride ve dışarıda bu yıkılanın yerine konacak paradigma üzerine ne gibi bir çalışması var?
Bu soru önemli. Çünkü önemli karşılıkları var. Bunlardan en önemlisi; Türkiye 30 yıldır içerideki kavgayla meşgul. PKK, terör, Kürt meselesi gibi… 30 yılda bir nesil ayağa kalkar, çok önemli bir süre bu. Şimdi sorarım size, bu iş neyin nesi? Bu yerli bir talep mi? 30 yıl boyunca yitirilen canlar var, insan hepsi. Değer biçilemez tabiî ama işin bir de malî boyutu var. En iyimser rakamlar bile 400-500 milyar dolarlara çıkıyor. Bu paralar, güvenlik politikaları için değil de az önce belirttiğim kalkınma iktisadı ve yüksek teknoloji için harcansaydı acaba Türkiye nerede olurdu? Bugünün şartlarında terör örgütleri devlet desteği olmadan yaşayamaz, bu bir. İkincisi, aslında terör örgütünün tarifi bu anlamda kolaydır; devletlerarası güç mücadelesinin silahlı diplomatik yoludur. Bu mesele bunun için önemliydi ve şimdi Türkiye’de çok şükür insanlar ölmüyor. Ama bu iş yerli mânâda, -başka hiç bir ülkenin katkısını da, gölgesini de istemiyoruz- yerli bir çözümle bu iş tam anlamıyla çözüldüğünde Türkiye’nin önü tamamen açılacak. O bakımdan Sayın Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlarının belli olduğu gece ilk beyanatında, Eyüp’te, hatırlarsanız, ‘Barış süreci devam edecek' dedi... 
Eyüp’e gitmesi de çok mânidar…
Evet fazlasıyla…
İçeride birliği sağlamadan dışarıda hiçbir şey yapamazsınız.
Sorunuzun cevabı da budur, Türkiye’nin bütün enerjisi doğru yere akacaktır. Birikimi doğru yere akacaktır. Hem fizikî sermayesi, yani genç nüfusu ve hem de fikrî enerjisiyle aynı zamanda da ekonomik bütün stratejileri doğru yürüyecektir. Dolayısıyla aslında zor bir süreçten geçiyoruz. Ben 2014’ün Türkiye’nin en uzun yılı olduğunu söylüyordum ve onu yaşıyoruz şu anda. Ama bu 10 Ağustos önemli bir milattı. Bu hamlenin icra süreci de başladığında olumlu sonuçlar alınacağına inanıyorum. Yeni Türkiye bir umut ışığı. Medeniyet havzasında artık “bizim de bir sözümüz var, o sözün tüm dünyaya yayılması kararlılığındayız” fikri var. Bir devlet milletiyle bütünleşirse güç olur, güç ile yönetilirse gerçek olur. Yönetilemeyen güç, güç değildir. O güç de stratejik akıldır. Bugünden yarını hesap etmektir. Türkiye ilk defa 2023 gibi hedefler koyuyor. 2023 yetmiyor, 2053, 2071 gibi hedefler koyuyor.
Türkiye’nin kuruluşundan şu zamana uyguladığı politikalar hiçbir zaman halkın isteğini yerine getirici politikalar değildi. Son dönemde olanlar hariç. Son dönemde hükümetin arkasında çok ciddi halk desteği var. Biz bu durumu halkın hükümette kendisini görmesi olarak yorumluyoruz. Halkı birleştirici taban ne olmalıdır? Kimlik üzerinden mi, din üzerinden mi? Ne ile bir arada tutulabilir bu taban? 
Bizim, bizi var eden kendi iç dinamiklerimiz açısından ve varlık gayemiz açısından üç unsuru önemsiyorum. Birisi tarih idraki, ikincisi mekân idraki… Üçüncüsü de aslında hepsinin üzerinde ve kapsayıcı olan insan idraki. İnsanı anlamak ve insana dokunabilmek. Bizi var eden bütün bu yapılar aynı zamanda inancımızı, ortak medeniyetimizi, Anadolu’nun kültür motiflerini ortaya koyan yapıyı oluşturuyor. Bu bir sentez, bir alaşım. Çok kuvvetli bir şey. Ortak ses, ortak tarih, ortak medeniyet, ortak mekân anlayışına dâir varlığımızı ortaya koymak ve bunu bu şekilde yürütmek. Ben burada görüyorum ortak noktamız ve harcımızı… 
Küreselleşme çerçevesinde yeni finans merkezlerinin oluştuğunu, ekonomik olarak sınırların kalktığını görüyoruz.Bunun yavaş yavaş politik sınırların da ortadan kalmasına doğru evrilebileceği konuşuluyor. Yani küreselleşme olgusu ulus devletleri aşırı derecede zedeliyor. En azından ben şöyle düşünüyorum: Ulus-devletler maskeli oligarşik yapının kullandığı birer kurum hüviyetindedir. Ulus-devletlerin ortadan kalktığı bir vasatta manzara sizce nasıl olacaktır?
Ekonomik boyutuna tamam, bir küresel sermaye hükümranlığı var; fakat burada “tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” tartışmasına gerek yok. Sonuçta devlet denilen aygıt, bu işe yarıyor. Devlet sermayenin arzuladığı ne ise, onun için çalışan bir organizasyon. Aynı zamanda ordu da bu işe yarıyor. Sermaye bir mekâna girmek ister, ama giremez; işte o zaman ordular işe yarar. Yani 21. yüzyılda hâlâ işgallerin olmasını nasıl açıklayacağız? Şimdi burada bana göre iki ayrı dünya işliyor. Bu ikisini birbiriyle karıştırırsak yine gerçeği görmekten uzaklaşırız. Bu küreselleşme denilen süreci yönlendirenler, kendi cenahlarına sürekli nimet yüklemek için uğraşırlar. Ama nimetleri aldıkları coğrafyalara da külfet bırakanlar. Küreselleşme bir tarafa nimet, bir tarafa külfet yüklüyor. Bu değişmedi ve aslında yeni bir olgu da değil. Bu imparatorluk dönemlerinin de biraz öncesinden başlayan bir süreç. Devlet yine başat aktör olmaya devam edecek. Çünkü işe yarıyor. Tek tek irdeleyin, ben bu konuda bir modelleme çabası içindeyim. İki tip devlet modeli çıkıyor aslında ortaya… Bırakın adının ne olduğunu. Ulus-devlet veya bir başkası. Devletin yapısına bakın. Bir tanesi A, bir tanesi B modeli… Devlet bir organizasyonsa bunun içinde ne var? İnsan üretimi olan her şey. Kurumlar var, inanç kurumları var, iktisad kurumları var, ordusu var, bürokrasisi var, yargısı var vesaire… Bunların her biri devleti temsil eder. Burada bir irade, bunların hepsini birbiriyle bağını kurmuş. Birinin eksiği diğerinin fazlası, onun eksiği berikinin fazlası. Bu iç bütünleşmeyi sağlamak adına yapılmış. Kalkınma iktisadını tamamlamış, zirveyi hedeflemiş ve bunu başarmış. Ben bunun adına “balıkçı ağı modelini uygulayan ülkeler” diyorum. Bunu başarmış ki, o büyük sahnede gidip yer tutacak. Oraya gittiğinde içerideki problemlerini çözmüş, dışarıya tek cümleyle “Amerikan çıkarı, Alman çıkarı, Fransız çıkarı” diyebilmek için bunu yapmış. Dışarıda elde ettiği nimeti de, dışarıya külfet bırakarak içeride paylaşmış. Bir de aynı kurumların olduğu ikinci devlet modeli var. B modeli… Bunda da aynı kurumlar var! Tek başına bir fabrika, bir okul, bir şirket dünya çapında önemli bir değer, ama tek başına! Bu modelde bir bütünleşme sağlanamamış. Bu kurumlar ağaç dalları gibi kalmış. Kimi uzun, kimi kısa… Hepsi burada. İç bütünleşme bunları birleştiremediği için, gemisini kurtaran kaptan, herkes kendi bacağından asılıyor, kimin gücü kime yeterse… Burada her zaman devlet içinde devletler olabiliyor. 
Yani ‘‘topyekûn bir millî politika üzerinde bütünleşmek ya da bütünleşememek’’ diyebilir miyiz?
Evet. A modeli bunu sağladıktan sonra dışarıya oklarını çıkarır. Şirketleriyle, vakıflarıyla, üniversiteleriyle ve hatta desteklediği terör örgütleriyle. Nereye gitmek ister? B modelinin kurumlarını çok sever. Uçları açık kalmış ya! Bunların boyunlarına kement vurmaya gider. Ya bir şirketini gözüne kestirir ya bir üniversiteni ya da bir kurumunu. O kemendi yedikten sonra artık o devlete ve onun milletine hizmet edersin, kendi devletine ve milletine değil. Dolayısıyla bu B modeline de “Ağaç dalları hâlinde kalan devlet modeli” diyorum. Batı bu bütünlüğü kendi içinde sağlamış. Kendi içinde demokrat geçinir. Dışarıda? İşte Irak’a demokrasi götürüyordu en son… İşine geldiği gibi. Bu modellemeyi başaramadığın sürece dışarıda başarılı olamazsınız. O bakımdan Türkiye öncelikle bu kement atanların -IMF, Paralel Devlet vesaire, bunlar aracı kurumlar- kementlerini kesmeye başladı. Makaslar çalışmaya başladı. İnşaallah artık kendi hedeflerini koyarak, kendi politikasını üreterek, şirket sayısını artırarak ilerleyecek. Çin, komünist bir ülke. Komünist Parti yönetiyor. Parti 4 yılda bir dönem planı hazırlıyor, her seferinde ilk sıraya tartışmasız olarak koydukları madde “Çin, şirket sayısını arttırmalıdır.” Niye? Çünkü devletlerarası mücadelede şirketlerdir esas olan, mücadeleyi yürütecek olan. Bunları unutmayalım. Öbür türlü biz Batı’nın, İngiltere’nin, Amerika’nın perspektifinden küreselleşmeyi tarif etmiş oluruz. “Ulus-devletler çözülüyor, açın kendinizi… Açtıkça başınız göğe erecek!” Öyle mi? Bu büyük bir tuzak! Bunu da şöyle tarif etmeli: bir merdiven! Yüksek bir hedef koydunuz ve oraya çıkmak istiyorsunuz. Bu merdivenin her bir basamağında bir stratejik politika var. Bunları harfiyen uyguladınız ve zirveye çıktınız. Çıktığınız anda tek bir şey yaparsınız. Merdivene bir tekme atarsınız. Neden? Başkası aynı yolu izlemesin diye. O zaman iki soru var. Soru bir: kim bunlar? Soru iki: ne var bu basamaklarda? Bu sorunun cevabını Friedrich List veriyor, bir Alman iktisat tarihçisi. Kalkınma iktisadının öncülerinden. Alman ama kendi ülkesiyle birlikte tüm ülkeleri incelemiş. Diyor ki, “Büyük güç olabilmek için kalkınma iktisadını uyguladılar. Şirketlerini, varlıklarını korudular. Koruma politikasıyla oraya çıktılar. Çıktılar ve merdiveni devirdiler.” Şimdi ben söylüyorum, evet devirdiler ve dediler ki “aman kendinizi korumayın, küreselleşme var. Sınır mı kaldı? Açın kendinizi…” Diğerleri bu tavsiyeye uyup dışarıya açılmaya çalıştılar ama dışarıya açılma araçları ellerinden alındığı için içe kapanıp kaldılar aslında. Bir ülke dışarıya şirketleriyle açılır. Değerleri, kurumları ile açılır. Ki “soft-power”ını güçlendirsin, çekicilik oluşsun. Yumuşak güç unsurları ve tabiî ki ekonomik gücüyle. Dolayısıyla bu oyuna gelmememiz gerekiyor. Bu oyunu bozmanın yolu, az önce söylediğimiz sistemi kararlılıkla yürütmektir. Ben böyle görüyorum. Bir babayiğidi bekliyor hâlâ Türkiye, otomobil üretsin diye. Yıllardır bu ülkede sanayici olarak binen bazı büyük gruplar biz bu işte yokuz dediler açıkça bizim bağlılıklarımız biz yapamayız dediler. Ama artık bu ülkenin bereketiyle değerleriyle yoğrulmuş sermaye gücüde var ve onlar o aradığınız babayiğit biziz diyorlar. Otomobil üretimini önemsiyorum ve önemli bir eşik olduğunu düşünüyorum. Yüksek teknoloji ile üretilsin ve bir marka değeri oluşsun. Ve tüm medeniyet havzasında paylaşılsın. Yapılacak işler bunlardır. Türkiye’nin kurtuluşu da buradadır, mazlumların kurtuluşu da buradadır. İnşallah bunu bu millet başaracak...
Ağzınıza sağlık, çok teşekkür ederiz.
Rica ederim.
 
Baran Dergisi 400. Sayısı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.