<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/iktibas" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 20 Aug 2026 05:38:08 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/iktibas"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Hitler’in Katlettiği Afrikalı Müslümanlar (1940–1943)]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hitlerin-katlettigi-afrikali-muslumanlar-1940-1943</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hitlerin-katlettigi-afrikali-muslumanlar-1940-1943" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[II. Dünya Savaşı, Avrupa merkezli bir çatışma olarak başlamış olsa da kısa sürede Afrika, Asya ve Orta Doğu'yu kapsayan küresel bir mücadeleye dönüşmüştü. Afrika kıtası, özellikle Akdeniz'in kontrolü, Süveyş Kanalı'nın güvenliği ve Orta Doğu petrol sahalarına erişim bakımından savaşın en önemli cephelerinden biri oldu]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1941 yılında Alman Afrika Kolordusu'nun Libya'ya gönderilmesiyle birlikte Kuzey Afrika, Almanya ile İngiltere arasındaki mücadelede kritik bir savaş alanı hâline gelmişti. General Erwin Rommel komutasındaki birlikler başlangıçta önemli askerî başarılar elde etmiş olsalar da 1942 sonlarından itibaren Mihver kuvvetleri geri çekilmeye başlamıştı. Bu süreçte milyonlarca Kuzey Afrikalı Müslüman, savaşın doğrudan etkileriyle karşı karşıya kaldı. Bombardımanlar, zorunlu göçler, açlık, salgın hastalıklar ve ekonomik çöküş binlerce sivilin ölümüne neden oldu. Aynı zamanda Fransız ve İngiliz sömürge ordularında görev yapan on binlerce Müslüman Afrikalı asker de cephede savaşmış; bir kısmı Alman birliklerine esir düşmüş veya hayatını kaybetmişti.</p>

<h2><strong>Kuzey Afrika’nın stratejik önemi</strong></h2>

<p>Kuzey Afrika'nın II. Dünya Savaşı'ndaki önemi üç temel nedene dayanmaktadır: İlk olarak, Akdeniz'in kontrolü İngiltere açısından Hindistan ve Uzak Doğu ile bağlantının korunmasını sağlıyordu. Süveyş Kanalı'nın kaybedilmesi, İngiliz İmparatorluğu'nun lojistik sistemini ciddi biçimde zayıflatabilirdi.</p>

<p>İkinci olarak, Libya üzerinden Mısır'a ilerlemek, Almanya açısından Orta Doğu petrol sahalarına ulaşmanın önünü açabilecek stratejik bir hedef olarak görülüyordu. Üçüncü olarak ise Kuzey Afrika, İtalya'nın sömürge politikalarının merkezinde yer almaktaydı. Almanya başlangıçta bölgeye sınırlı ilgi göstermiş olsa da İtalyan ordusunun başarısızlıkları üzerine doğrudan askerî müdahalede bulunmuştur.</p>

<p>1941 yılında Afrika Korps'un bölgeye ulaşmasıyla birlikte savaşın ölçeği büyümüş; Libya, Mısır ve daha sonra Tunus büyük muharebelere sahne olmuştur. Savaş döneminde Libya, Tunus, Cezayir ve Fas nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman’dı. Bu toplumlar farklı sömürge yönetimleri altında yaşıyorlardı. Libya, İtalya'nın sömürgesiydi. Tunus, Fransız himayesi altındaydı. Cezayir doğrudan Fransa'nın bir parçası olarak yönetiliyordu. Fas ise Fransız ve İspanyol nüfuz alanlarına bölünmüştü. Bu nedenle bölgedeki Müslüman halk, yalnızca Almanya'nın değil, aynı zamanda İngiltere, Fransa ve İtalya arasındaki sömürge rekabetinin de etkisi altında bulunuyordu. Bir başka ifadeyle, Osmanlı Devleti’nin çekilmesiyle Kuzey Afrika halkı Batı dünyasının baskı ve zulmüne maruz kalmıştı.</p>

<p>Birçok Kuzey Afrikalı, zorla Fransız ordusunda asker olarak görev yaptı. Binlercesi İngiliz birliklerinde lojistik destek sağladı. Bazıları ise Mihver kuvvetleriyle iş birliği yapmayı, sömürge yönetimlerine karşı bağımsızlık mücadelesi açısından bir fırsat olarak değerlendirdi. Bu durum, bölgedeki Müslüman toplumların savaş deneyiminin tek tip olmadığını göstermektedir.</p>

<h2><strong>Nazi ırk ideolojisi ve Afrikalılar</strong></h2>

<p>Nasyonal Sosyalist ideoloji, insan topluluklarını hiyerarşik bir ırk anlayışı çerçevesinde değerlendiriyordu. Nazi liderliği, "Aryan" olarak tanımladığı Alman halkını üstün görürken siyah Afrikalılar da dâhil olmak üzere birçok grubu alt ırklar arasında sınıflandırıyordu. Ancak bu ideolojik yaklaşım, Kuzey Afrika'da Yahudilere uygulanan türden bütün Müslüman nüfusu hedef alan bir imha planına dönüşmedi. Bunun başlıca nedenleri arasında askerî zorunluluklar, yerel halkın desteğini kazanma çabaları ve bölgedeki siyasi dengeler yer alıyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Örneğin Alman propagandası zaman zaman İngiliz ve Fransız sömürgeciliğine karşı söylemler geliştirerek Müslüman toplumların desteğini kazanmaya çalıştı. Aynı dönemde Balkanlar ve Sovyetler Birliği'ndeki bazı Müslüman topluluklardan gönüllü birlikler de oluşturuldu. Bu durum, Nazi rejiminin ideolojik söylemi ile savaş sırasındaki pragmatik uygulamalarının her zaman örtüşmediğini göstermektedir.</p>

<p>Sonuç olarak, Nazi Almanyası'nın Kuzey Afrika'daki faaliyetleri Afrikalı Müslümanlar üzerinde önemli askerî, ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurmuştur. Tarihsel kanıtlar, Afrikalı Müslümanların maruz kaldığı ölümlerin ve mağduriyetlerin esas olarak savaş operasyonları, işgal yönetimi, zorla çalıştırma uygulamaları, ayrımcı politikalar ve savaş suçları bağlamında incelenmesi gerektiğini göstermektedir.</p>

<h2><strong>Afrika kökenli çocukların eğitimden dışlanması</strong></h2>

<p>Nazi Almanyası döneminde Afrika kökenli çocuklar, ebeveynleri gibi sistematik ayrımcılık, dışlanma ve toplumsal yalnızlaştırmaya maruz kalmıştır. Kendilerini Alman toplumunun bir parçası olarak gören ve yaşıtlarıyla aynı aidiyet duygusunu paylaşan bu çocuklar, Nazi rejiminin ırkçı ideolojisi nedeniyle hiçbir zaman Alman ulusunun eşit bireyleri olarak kabul edilmemiştir.</p>

<p>Liberyalı bir baba ile Alman bir annenin oğlu olan Hans J. Massaquoi, çocukluk yıllarında sınıfıyla birlikte Adolf Hitler'in katıldığı bir geçit törenine götürüldüğünü anılarında şu sözlerle anlatmaktadır:</p>

<p><i>"Bu vesileyle Hitler'i canlı görme şansına sahip olacaktık. Kahverengi tenli ve kıvırcık saçlı sekiz yaşında bir çocuk olarak, sarışın ve mavi gözlü çocukların arasında duruyor, onlar gibi büyük bir coşkuyla tezahürat yapıyordum. Oysa alkışladığım kişi, benim gibi Aryan olmayan insanları yok etmeyi amaçlayan bir rejimin lideriydi." </i></p>

<p>Massaquoi'nin anıları, Nazi propagandasının çocuklar üzerindeki etkisini ve Afrika kökenli çocukların maruz kaldığı çelişkili kimlik deneyimini açıkça ortaya koymaktadır.</p>

<p>Okullar ise Afrika kökenli çocuklar için yalnızca eğitim verilen kurumlar değil, aynı zamanda ayrımcılığın en yoğun hissedildiği mekânlardan biri olmuştur. Özellikle biyoloji ve sözde ırk bilimi derslerinde, Nazi ideolojisini benimseyen öğretmenler tarafından aşağılanmış, sınıf arkadaşlarının önünde küçük düşürülmüş ve alay konusu hâline getirilmişlerdir. Bu uygulamalar, çocukların eğitim hakkını zedelediği gibi psikolojik ve sosyal gelişimleri üzerinde de kalıcı olumsuz etkiler bırakmıştır. Öte yandan Nazi rejimi, Afrika kökenli bireylere yönelik baskı politikalarının bir parçası olarak zorunlu kısırlaştırma uygulamalarını sistemli biçimde yürürlüğe koymuştur. Bu uygulamaların temel amacı, rejimin sözde ırksal saflık anlayışı doğrultusunda Afrika kökenli nüfusun gelecek kuşaklara aktarılmasını engellemekti.</p>

<p>Kısırlaştırma, bir kişinin biyolojik olarak çocuk sahibi olmasını engelleyen tıbbi bir müdahaledir. Günümüzde zorla uygulanan kısırlaştırma, uluslararası hukuk kapsamında insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmektedir. Nazi Almanyası'nda engelliler, Romanlar ve Afrika kökenli kişiler dâhil olmak üzere yüz binlerce insan bu uygulamaya maruz bırakılmıştır. Rejim, bu grupların sözde Aryan ırkının saflığını tehdit ettiğini ileri sürerek zorla kısırlaştırmayı meşrulaştırmaya çalışmıştır.</p>

<p>1933 yılında yürürlüğe giren Kalıtsal Hastalıklı Çocukların Doğumunun Engellenmesi Yasası, belirli fiziksel ve zihinsel rahatsızlıkları bulunan kişilerin mahkeme kararıyla kısırlaştırılmasına olanak tanımıştır. Bu yasa kapsamında yaklaşık 400.000 kişi zorla kısırlaştırılmıştır. Afrika kökenli bireylerin sayısı görece az olsa da bazıları bu yasa doğrultusunda hedef alınmıştır.</p>

<p>İngiliz asıllı Afrika kökenli bir baba ile Alman bir annenin oğlu olan Ferdinand Allen, epilepsi hastası olduğu gerekçesiyle 1935 yılında mahkeme kararıyla kısırlaştırılmış ve 1941 yılında ise Bernburg'da T4 Programı kapsamında öldürülmüştür.</p>

<p>Dönemin Alman hükûmeti, bu doğuştan rahatsızlığı olan çocuklara "utanç çocukları" adını vermişti.</p>

<p>Bununla birlikte, birçok Afrika kökenli kişi herhangi bir hukuki gerekçe olmaksızın yalnızca etnik kökeni nedeniyle de kısırlaştırılmıştır. Özellikle 1930'lu yıllarda Gestapo tarafından gizlice yürütülen program kapsamında Rhineland bölgesindeki çok ırklı çocuklar hedef alınmıştır. 1937 yılına kadar en az 385 çocuk ve genç zorla kısırlaştırılmış, aileler ise bu işlemleri kabul etmeleri için yoğun baskıya maruz bırakılmıştır. Savaş yıllarında da benzer uygulamalar devam etmiş; özellikle ergenlik çağına ulaşan Afrika kökenli gençler sistematik biçimde hedef alınmıştır.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Nazi rejiminin Afrika kökenli kişilere yönelik baskıları daha da sertleşmiştir. Irkçı yasaların genişletilmesi ve baskı politikalarının yoğunlaştırılması sonucunda birçok Afrika kökenli kişi bakım evlerine, hapishanelere, hastanelere, psikiyatri kurumlarına ve toplama kamplarına gönderilmiştir.</p>

<p>Arşiv belgeleri, çok sayıda Afrika kökenli kişinin Nazi toplama kamplarında tutulduğunu ortaya koymaktadır. Sachsenhausen Toplama Kampı'nda hapsedilip öldürülen Bayume Mohamed Husen, Buchenwald'da tutulan Gert Schramm ile Ravensbrück Toplama Kampı'nda hapsedilen Martha Ndumbe ve Erika Ngando bunlar arasında yer almaktadır. Bazıları kamplarda yaşamını yitirirken hayatta kalanlar yaşadıkları zulmü savaş sonrasında tanıklıkları ve anılarıyla belgeleyebilmiştir.</p>

<p>Son yıllarda Almanya'da, Nazi zulmünün Afrika kökenli kurbanlarını anmak amacıyla <i>Stolpersteine</i> (Tökezleme Taşları) adı verilen anıt taşları yerleştirilmektedir. Bu anıtlar, bireysel yaşam öykülerini görünür kılarak Nazi döneminin unutulmaması ve tarihsel hafızanın korunması açısından önemli bir işlev üstlenmektedir.</p>

<p>Günümüzde araştırmacılar, Nazi rejiminin Afrika kökenli kurbanlarına ilişkin çalışmaları sürdürmektedir. Ortaya çıkarılan her yeni yaşam öyküsü, yalnızca Afrika kökenli bireylerin maruz kaldığı ayrımcılığı belgelemekle kalmamakta, aynı zamanda Nazi ideolojisinin bireyler ve toplum üzerindeki yıkıcı sonuçlarını daha kapsamlı biçimde anlamaya katkı sağlamaktadır.</p>

<p><strong>Kaynakça</strong></p>

<ul style="list-style-type:square" type="square">
 <li>Atkinson, Rick. <i>An Army at Dawn: The War in North Africa, 1942–1943</i>. Henry Holt, 2002.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:square" type="square">
 <li>Boog, Horst (ed.). <i>Germany and the Second World War, Volume III: The Mediterranean, South-East Europe, and North Africa</i>. Oxford University Press, 1995.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:square" type="square">
 <li>Browning, Christopher R. <i>The Origins of the Final Solution</i>. University of Nebraska Press, 2004.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:square" type="square">
 <li>Del Boca, Angelo. <i>Italiani, brava gente?</i> Neri Pozza, 2005.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:square" type="square">
 <li>Overy, Richard. <i>The Dictators: Hitler's Germany and Stalin's Russia</i>. W. W. Norton, 2004.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:square" type="square">
 <li>Paxton, Robert O. <i>Vichy France</i>. Columbia University Press, 2001.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:square" type="square">
 <li>Porch, Douglas. <i>The Path to Victory: The Mediterranean Theater in World War II</i>. Farrar, Straus and Giroux, 2004.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:square" type="square">
 <li>Steinberg, Jonathan. <i>All or Nothing: The Axis and the Holocaust 1941–1943</i>. Routledge, 1990.</li>
</ul>

<p>Halim Gençoğlu/fokusplus</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hitlerin-katlettigi-afrikali-muslumanlar-1940-1943</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 23:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/naziafr.png" type="image/jpeg" length="13079"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Uzlaşmaya mecburi muhalefet]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/uzlasmaya-mecburi-muhalefet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/uzlasmaya-mecburi-muhalefet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İçeriden az da olsa gönülsüz onaylar, “Yetmez ama evet” yanıtları, bir kesimin cılız bir sesle ret ifadeleri geliyor. Normaldir; “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Yasa” ile atılacak adımların tam olarak neleri kapsadığı, kapsayacağı bilinmiyor. TBMM, tarihinde az görülen çoğunlukla ve coşkuyla, ”toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi” amacıyla adım atılabilmesi için bir yetkilendirme startı verdi; bu çerçevenin içinin nasıl doldurulacağını bütün ulus, “dayanışma ve bütünleşme” halinde görecek ve (TBMM’de verilen oyların temsil ettiği yurttaş çoğunluğuna ve dağılımına bakılırsa) milletçe heyecanla, benimseyerek ve alkışlayarak izleyeceğiz.</p>

<p>Türkiye’nin, milli mücadelenin hemen ardından, Osmanlı devlet geleneğinin birikim ve deneyiminden mahrum yıllarında izlenen etnik siyasetin bir sonucu olan ayrımcı uygulamalar, bunları değiştirmek için demokratik mücadele yerine silahlı terörün çözüm olarak görülmesi ile ortaya çıkan, Terör Yıllarını geride bırakmak için uygulamaya koyacağı uygulamaların nihai hedefine, “Terörsüz Türkiye” adı verildi. Bu öyle bir dönem olacak ki, ne kamu ne yerel yönetimler ve ne de “etnik tabakalar” terörle mücadele için maddi veya manevi çaba sarfetmeyecek.</p>

<p>Yani bu yasa ile Türkiye’nin başlattığı yeni dönem, hem ülke, hem de mensup olduğu iktisadi-askeri ittifaklar, komşuları, eşi-dostu için çok sevinç verici olması gerekmiyor mu? Ama dışarıda tam bir sessizlik var; özellikle “dost ve müttefik” veya sadece müttefik, ya da sadece komşuluk ilişkisi içinde olduğumuz ülkelerin yetkilileri, medyası, fikir adamların çıtı çıkmıyor. Elbette bu genellemenin dışında kalan Türkistan ülkeleri ve uluslararası düşünce kuruluşlarında görevli bazı Türk uzmanlar var.</p>

<p>Ama milli mücadele sonrası kargaşanın hem sebebi olan hem de sonuçlarından yararlanarak, Türkiye’yi bir iç savaşa itmeye çalışan (ve bunda hemen hemen başarıya ulaşan) İngiltere’den mesela, tık yok! Kendisini “Yahudi Sorunu” dedikleri, gerçekte sadece kendi ırk ayrımcı şovenizmlerinin icadı olan sözde sorundan kurtarmak için Osmanlıyı bölerek “Yahudiler İçin Bir Vatan” projesini uygulamış olan diğer Avrupa ülkeleri de derin bir sessizlik içinde. Ki o Avrupa, Türkiye’nin Terör Yılları sırasında kendi soykırımını unutup, Türkiye’ye etnik meselesini nasıl halletmesi gerektiği konusunda az ders vermemişti!</p>

<p>Amerika’yı söylemeye bile gerek yok; çünkü Türkiye’deki “etnik sorun” onun derin devleti, eskisiyle yenisiyle muhafazakarlarının, demokratıyla liberaliyle aydınlarının hemen hemen hepsini etkisi altında tutan Siyonizm tarafından terör belasına çevrilmişti. Bu Siyonizm+Evanjelizm, “Büyük İsrail” projesini hayata geçirmek için, İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi ve Türkiye’yi bölme planından hiçbir zaman vaz geçmedi. Trump’ın ilk başkanlık döneminde çok müdahale etmediği bu NeoCon projesine, ikinci döneminde engel olacağı, hatırlarsınız, 13 Mayıs 2025’ta Riyad’da yaptığı konuşmada NeoConlar’ı ve “Müdahaleciler” dediği Derin Devlet’i hedef almasıyla daha belirgin hale gelmişti. Ancak, Derin Devlet, kısa zamanda Trump’ın bu sevdasından vaz geçmesini sağladı. Trump o günden sonra bir daha “Ortadoğu’ya güzel uçaklarla gelip size nasıl yaşamanız gerektiği konusunda dersler veren Batılı müdahaleciler” ifadesini ağzına almadı.</p>

<p>Türkiye’nin terör sorunu çözme yolunda adımlar atabilme aşamasına gelmesi, bir çok başka sorunu da halletme veya hal yoluna koyma adımları ile birlikte gerçekleşiyor. Bu çok-yönlü, çok katmanlı “Terörsüz Türkiye-Terörsüz Bölge” projesi, NeoConlarıyla, Müdahalecileriyle, deriniyle-sığıyla, ABD’de çok ama çok çevreyi rahatsız etmiş bulunuyor. Şimdi bu ABD, düşünce kuruluşları, Think-Tank’ları ve onların denetimindeki medyası ile Türkiye’deki toplumsal uzlaşmaya karşı olmak zorunda. Onların bu sessiz bekleyişleri de sadece Türkiye’nin çerçeve yasasının değil, onun da parçası olduğu bu çok-yönlü, çok katmanlı projenin acısından olsa gerek!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hakkı Öcal, Milliyet</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/uzlasmaya-mecburi-muhalefet</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 13:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/teror-turkiye.jpg" type="image/jpeg" length="86178"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hayat bizi eksilterek ilerler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hayat-bizi-eksilterek-ilerler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hayat-bizi-eksilterek-ilerler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir şeyi kaybettiğimizin idrakine, o şeyin hayatımızdan neyi eksilttiğini tam olarak kavrayabildiğimizde varıyoruz. Ve çoğunlukla bu durum içimizi çok acıtıyor. Çoğumuzun yaşadığımız her şeyi yerli yerine koymak gibi bir zihinsel alışkanlığı yok ama yine de zihin dünyamızda hayatımızın belli bir fotoğrafı var. Gerçek bir eksilme yaşadığımızda, o fotoğrafta birkaç piksel ışığını yitirip sönüyor. Bu eksilmeler daha sık yaşandığında fotoğrafın birçok bölümünün karardığını, bütünlüğündün bir şeyler kaybettiğini görüyor ve kederleniyoruz. Çünkü bu aslında bize nihayetinde fani olduğumuzu, her gün eksilerek yaşamakta olduğumuzu hatırlatan bir şey!</p>

<p color="dimmed">Bulgar yazar Georgi Gospodinov, ‘Bahçıvan ve Ölüm’ kitabından alıntıladığım şu satırlarda bu gerçeği çok dramatik biçimde şöyle örnekliyor: “Bir arkadaşım babası öldüğünde öyle aman aman bin üzüntü hissetmediğini, hatta bu yüzden kendisi için biraz endişelendiğini anlatmıştı. Bir hafta geçmiş, sonra bir ay, sıra dışı pek bir şey yokmuş, evet, aklına gelmesine geliyormuş, kendini mutlu hissetmiyormuş, ama buna gerçek bir üzüntü denir mi – hayır. Sonra bir sabah, dedi, gözlerimi açtım ve inan bana, acıdan kalkamadım. Sanki ağır bir levha ya da bir taş göğsümü sıkıştırmış gibiydi, nefes alamıyordum, beni aniden öyle bir çarptı ki, babamın artık hayatta olmadığını sanki ancak o zaman anladım.”</p>

<p color="dimmed">Beraber yaşadığın, beraber yürüdüğün, güldüğün, konuştuğun, hayaller kurduğun, projeler yaptığın insanların bazıları bir gün beklenmedik bir anda yükünü toplayıp gidiyor. Bu afallatıcı bir şey; bir süre söyleyeceğin bir sözü, kurduğun bir hayali, geliştirdiğin bir projeyi nereye koyacağını bilemiyorsun!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p color="dimmed">“Hayattayken kendi mezar yerini satın alma fikri, ölümden bir randevu almak demek mi oluyor?” diye sordu yanındakilere, “Yoksa bu hayata ilişkin konfor algımızın tuhaf bir uzantısı olarak mı gündemimize giriyor?”</p>

<p color="dimmed">Telefon hafızamdan kaybettiğim dost ve yakınlarımın telefon numaralarını silmeye bir türlü elim gitmiyor. Çocukça bir avuntu belki bu! Muhtemel ki o numaraları silerken hayatımdan o kişiyle ilgili parçaları da beraberinde silecek olduğumu biliyor, bunu içime bir türlü sindiremiyor, kabullenemiyor ve kendimi bu eksiltici güncellemeye bırakamıyorum.</p>

<p color="dimmed">“İnsanlar nelerle uğraşıyor” dedi bir mezar taşı. “Hiç sorma” dedi yanı başındaki diğer mezar taşı, “seni bilmem ama ben hallerini gördükçe kendimi tutamayıp çok gülüyorum!”</p>

<p color="dimmed">Bir yazar hayata veda edince, bu haberi umuma yaymak isteyenler, işe biraz daha hava ve dramatizasyon katabilmek adına yazdığı satırlar arasından duruma uyacak ölümle ilgili cümleleri taramaya başlıyorlar (Ben de bir yazarım ve bu çok irkiltici bir şey!). Bunu bilen yazarların da aklının ucunda vadenin dolduğu o gün için arkasında içli bir cümle bırakmak fikri oluşuyor mu, bunu merak ediyorum. Edebiyat tarihinde, “Beni ancak öldükten sonra anlayacaklar” fikrini taşıyarak hayata gözlerini yuman pek çok yazar çizer olduğuna eminim. Burada dramatik olan bu iddialarının gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyecek olmaları. Oğuz Atay eserlerinde bunun ironisini çokça yapmıştır mesela. Ancak onda şu da vardır; bu çıkarım aynen doğru çıksa da bu konu yine de bir tutunamama konusudur!</p>

<p color="dimmed">Ölüm acıları hayatı yaşanmaz hale getirmesin diye bulunmuş bir cümle var: Hayat devam ediyor! Elbette hayat devam ediyor ama ben yine de soruyorum: Bundan sonraki hayat öncekiyle aynı mıdır?</p>

<p color="dimmed">Gökhan Özcan, Yeni Şafak</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hayat-bizi-eksilterek-ilerler</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 13:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/hayatt.webp" type="image/jpeg" length="52535"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bilmediğini bilmemenin çaresi yok!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bilmedigini-bilmemenin-caresi-yok</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bilmedigini-bilmemenin-caresi-yok" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sadece ses telleri iyi çalıştığı için her konuda istedikleri her şeyi söyleyebileceklerine inananlar; bilgiye sahip olmanın emek gerektirdiğini bildikleri için bilmedikleri konularda konuşmayanlar nezdinde acınası durumlara düşelerdi. İkinci tip akil insanlar bugün pek ortalarda gözükmediği için, kimse acınası ahvalinin farkında olmuyor artık. Lafın serbest dolaştığı mecralarda tam bir ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ durumu yaşanıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İhtisas önemli bir kavram… Şimdilerde, pek ihtiyaç hissedilmediğinden olacak pek kullanılmıyor. İhtisas sahibi kimse bir alanda birikim, bilgi ve tecrübe sahibi olmakla kalmaz, müktesebatının sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini de iyi bilirdi. Teknolojik ilerlemenin türettiği yeni medya araçları herkese serbestçe konuşma ve yazma imkânı getirdi. Her konuda konuşma cüretini göstermesi için o imkanlara sahip herkesi konuşmaya teşvik etti. İhtisas sahiplerinin konuştuğu diğerlerinin sessiz dinleyiciler olduğu bir dünya teknoloji patronları için yeterince kârlı değildi çünkü. Herkes aklına geleni tereddütsüzce söylemeli, söyledikçe o işlerin ehli olduğuna kendisi de inanmalı, inandıkça daha çok söylemeli ve garip bir şekilde bu sığ ifrazatından özgüven devşirmeliydi. Yine o ekseriyet karşıt görüşlerle ilgili herhangi bir tereddüt yaşamamalı, aksine böyle durumlarda sesini daha da yükseltmeli, o bulunmaz şahsiyetini kutsamak adına elindeki imkanların daha fazlasını istemeli ve nihayetinde daha fazlası için daha fazla ödemeyi de göze almalıydı. Elbette her yeni imkân karşıt üfürmelerden doğan çatışmaları arttıracak, bu da bu imkanlar piyasasının ekonomik çapını sürekli büyütecek ve patronların çok daha fazla kazanmasının yolunu açacaktı.</p>

<p color="dimmed">Bu tabloda en büyük etkileşime sahip olanlar, herhangi bir şey yaparak toplum nezdinde tanınırlık kazananlar oldu. Filanca meselede gerçekten belli bir uzmanlığı olanlar, her konuda akıllarına esen her şeyi söyleyerek bu itibarlarını her alana yaymaya çalıştılar. Bunun neticesinde mesela iyi şarkı söylediği için toplumsal meselelerde son sözü söylemeye heveslenen pop starlar, iyi bir doktor olduğu için hadislerin sıhhati hakkında atıp tutma hakkını kendinde gören kardiyologlar, dört tane incik boncuğu bir ipe dizip boynuna asabildiği için vahdet-i vücud çözümleyen neo yaşam koçları, abdestsiz akıldaneler türedi. Bunlar tanınan insanlar olduğu için bu laf ebelerine kulak veren kalabalıklar da hiç eksik olmadı. Asıl sıkıntı bu değildi ama, bundan daha büyük bir şeydi: Üstünde taklalar atılan mevzular ciddi mevzulardı ve o mevzuları gerçekten bilen, sindiren ve fikriyatına, muhtevasına, irfanına, hikmetine sahip olan sesler de bu kakafonik ortam sebebiyle duyulmaz hale geldi.</p>

<p color="dimmed">“Bir uzmanın sivrilmesi, onu daha tehlikeli yapıyor. Büyük keşifler veya faydalı icatlarla tanınmış olan bilginler, bir konudaki bilgilerinin diğer konuları da içine aldığına inanırlar. Mesela Edison, felsefe ve din üzerindeki görüşlerini halka bildirmekte tereddüt etmiyordu ve halk da bu yeni konularda onun öteki konularda olduğu kadar otoriter olduğunu sanarak sözlerini saygıyla karşılıyordu. İşte bu suretle, bilmedikleri şeyleri öğretmeye kalkışan büyük adamlar, insanlığın bir sahada terakkisine katkıda bulunurken diğer bir sahada bu terakkiyi geciktiriyorlar” diyor Alexis Carrel, meşhur kitabı ‘İnsan Denen Meçhul’de.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p color="dimmed">Bilgelik bilmediğini söylememek, bildiğinin de sadece lüzumlu olanını söylemekti. Şimdi bilmediğini bilmeyenlerin etkileşim aldığı sürece bilmediğini söylemelerinde beis görülmez oldu. Bu mümkün oldu; çünkü dinleyenler de hem bilmediğini bilmeyen birini dinlediklerini bilmiyorlardı hem de biraz sonra onlar da başka bir tarafa dönüp bilmedikleri bir konuda bilir bilmez lafazanlık edeceklerdi.</p>

<p color="dimmed">Gökhan Özcan, Yeni Şafak</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bilmedigini-bilmemenin-caresi-yok</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 14:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/bilmekk.webp" type="image/jpeg" length="20156"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Osmanlı hanedanının malları haraç mezat nasıl satıldı?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/osmanli-hanedaninin-mallari-harac-mezat-nasil-satildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/osmanli-hanedaninin-mallari-harac-mezat-nasil-satildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[600 yıllık Osmanlı hanedanı mensuplarının Halifeliğin kaldırılmasının hemen ardından sınır dışı edildikleri iyi bilinir ama ellerinde bulunan mal ve mülklerin başına neler geldiği meselesi karanlıkta kalmıştır, zira burada şaibeli işler dönmüştür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Lakin bu karanlık hakkında yayın da pek azdır. İşte o nadir yayınlardan biri, Cemal Kutay'ın olup Mayıs 1966 tarihli Tarih Konuşuyor adlı dergisinde çıkmıştır. Aşağıda pek çok bilinmeyeni bir arada bulduğumuz bu ilginç yazının genişçe bir özetini sunuyorum.</p>

<p>Halife Abdülmecid Efendi 5 Mart 1924 sabahı oğlu Şehzade Ömer Faruk, kızı Dürrüşehvar Sultan ile beraber İsviçre'ye gitmişti. Halifeden sonra sayıları 130'a yaklaşan sultan, şehzade ve damadlar da kendilerine verilmiş olan üç günlük zamanı aşmamak için harekete geçmişlerdi.</p>

<p>Bu üç günlük mühlet süresinde İstanbul İstanbul olalı görülmemiş ve görülmesine imkân olmayan paha biçilmez eşya satışlarına şahit oldu. Hiçbir akıl sahibi çıkıp da asırlarca dünyanın dört bir yanından derlenip toparlanmış bu misilsiz, nadir, antika, bir parçası servetler değerindeki paha biçilmez eşyayı, sahipleri ve memleket namına ele almak, değeriyle satmak, hatta gerekenleri bedelini hazineden ödeyerek müzelere toplamak basiretini düşünemedi. Her biri kapanın elinde kaldı.</p>

<p>Yahudi, Rum, Ermeni simsarlar, bu arada meşhur dişçi, bu arada Sarayın Dişçibaşısı Sami Günzberg daha sonra Amerika'ya, İngiltere'ye, hatta Rusya'ya aktarılan misilsiz eşyanın güya sahibi oldular. Mesela Alman İmparatoru II. Wilhelm'in Sultan II. Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan'a hediye ettiği muhteşem bir piyano sadece 35 liraya Yahudi Fresko ailesine satıldı!</p>

<p>Bunları anlatan Cemal Kutay, 4-7 Mart 1924 günlerinde özellikle Dolmabahçe'den Ortaköy'e uzanan Fer'iyye saraylarında hanedan yalılarındaki basılmaya kıyılmaz salonlar kaba ve hoyrat sokak satıcılarının, koltukçuların, önceden peylenmiş kişilerin hücumuna uğradı der ve şöyle devam eder:</p>

<p>"Çoğu meslekten olmayan rastgele tellallar, kıymetini bilmedikleri bibloları, el işlemelerini, çeşm-i bülbülleri, eser-i yıldızları, stil binbir eşyayı, isimlerini bile söyleyemeden, gerçek değerinin yüzde biriyle müzayedeye koyuyor, bir iki seslendikten sonra "-Sattım..." diye bağırıyorlardı. Başı örtülü, yaşlı, eli bastonlu saraylı hanımlar, ürkek haremağaları, edepli ve redingotlu kethüdalar, sessiz ve sakin, bir köşede, hamalların salonlardan getirdikleri  binbir mahiyetteki eşyanın üst üste atılmasını ve tellalın "-Sattım"ından sonra alıcının çevresinde bekleyen hamallara işaret ederek taşınmasını hüzünle seyrediyorlardı.</p>

<p>Hanedan azasının şahsına ait olan mücevherlerin götürülmesine müsaade edildiği için bunlar yağmadan kurtarılmıştı. Polis müdürü Sadettin ile yardımcısı Kâmil beyler İstanbul polisini seferber etmişti. Şükrü Naili (Gökberk) Paşa şahsen dostu olan Damad Halil Paşa'ya yaverini göndermiş, paniğe kapılmamasını, satışların güvenilir kimselere bırakılarak zamanla da mümkün olabileceğini bildirmişti. Fakat ani karar ve hele Halife Abdülmecid Efendi'nin ülkeden çıkış şekli öylesine bir ürkeklik yaratmıştı ki, polis pasaport dairesi gece yarısına kadar açık olduğu halde bazı hanedan azası, nereye gideceklerini tayin etmeden ve pasaport almadan Fransız Pake kumpanyasının tahsis ettiği Providans vapuruna girivermişlerdi!</p>

<h2><strong>Bir günün kârı</strong></h2>

<p>Mesela Damad Halil Paşa'nın Kuruçeşme'deki sarayında 5 Mart günü büyük bir müzayede yapılmış, çok değerli ve nadide eşya arasında, paşanın av hayvanları postları koleksiyonu satılmıştı: Bu postlar II. Abdülhamid'in kayınbiraderi Damad Nuri Paşa'nındı ve Halil Paşa, koleksiyonu büyük bir merak ve titizlikle tamamlamıştı. Toplam 400 liraya verildi!</p>

<p>48 odası olan Kuruçeşme'deki Halil Paşa sarayında bulunan eşyalardan paşanın bir gecede ayırmış oldukları, Yahudi Niyegolar tarafından "toptan" 25 bin liraya satın alınmıştı. Sonradan duyulmuştu ki 25 bin liraya alınan eşyalardan sadece bir satranç takımı Hindistan'da 5 bin altına satılmıştı!</p>

<p>Sultan Reşad'ın Başmabeyncisi Lütfi Simavi Tanin'deki yazısında şöyle yazıyordu:</p>

<p>"Eğer satış işinin vekaletini bir hayır kurumu, mesela Kızılay veya  Müzeler İdaresi üstlenmiş olsaydı hem büyük bir talana mani olunmuş olur, hem de müzelerimiz bir daha elde edilmesine imkân olmayan çok kıymetli eserlerle zenginleşirdi. Başmabeynci olarak hizmet ettiğim seneler içinde padişaha, veliahda, şehzadelere, sultanlara öyle değerli ve misli bulunmaz eşya ve hatıralar takdim edilmişti ki; bunların şimdi nerelerde olduğu bilinmez. Padişahlar tarafından Hazine-i Hassaya bırakılan ve saltanat makamına ait olanlar haricinde şahıslarına ait olanlar, oğullarına, kızlarına, gelinlerine, torunlarına ve damatlara armağan edilmişti. Bu gibi eşya kolaylıkla taşınamadığından, hanedan mensupları ancak yanlarına alabildikleri kadarını götürme müsaadesine sahip bulunduklarından kalan eşya ne oldu?</p>

<p>Kutay der ki: "Ben merak sevkiyle, bütün müzelerimizi ziyaret ettim. Üstad Halil Ethem (Eldem) beyefendiden kalan eşyanın nerelerden ibaret olduğunu sordum. Bana, yanıp yakılarak bir daha yerlerine konulması mümkün olmayan nadir ve kıymetli eşyanın şunun bunun elinde kaldığını ve mühim bir kısmının yurt dışında olduğunu söyledi."</p>

<h2><strong>Satılık İmparatorluk</strong></h2>

<p>Eski Dışişleri Bakanlarımızdan Numan Menemencioğlu Paris'te büyükelçimizken, elçilik binamız bugünkü yerine taşınmıştı. Yeni binaya eşya alınması için de elçiliğimize 150 bin lira tahsisat verilmişti. Paris'te yerleşmiş vatandaşlarımızdan ve vezir oğlu olan bir zat, Menemencioğlu'na müracaat ederek elçiliğe, üzerinde Osmanlı hanedanı tuğrası olan sofra takımlarını alıp almayacağını sormuş ve kendisini İstanbullu bir Museviye götürmüştü. Adamın elindeki eşya, Sultan V. Murad'ın torunu Nihad Efendi'ye ait sofra takımlarıydı! Menemencioğlu, bunları elçilik namına alıp alamayacağını Başbakan Şükrü Saracoğlu'na sormuş, o da fiyatları normal ise alınabileceğini söylemişti. Fakat istenen para o kadar fazlaydı ki, elçimiz ancak içinden altı kişilik bir takım alabildi. Merak etmiş, şahsen ahbabı olan dişçi Sami Günzberg'e sormuş ve öğrenmişti ki, kendisinden istenen para ile 1924 Mart yağmasında alınan takımlar asgari 50 mislidir!</p>

<p>Daha sonra pek çok dedikodu çıkmış, o sırada "bazı nüfuzlu kişiler"in çok değerli eşyayı ele geçirdikleri söylenmişti. Hadiselerin içyüzlerini bilenler ise "Bal tutan parmaklarını yalar!" demişlerdi...</p>

<p>Ne de olsa bir imparatorluk haraç mezat satılmıştı. Hiç eşyasının sözü mü olurdu?</p>

<p>O kadar değerli eşya da imparatorluğun engin toprakları misali bozuk para gibi harcanacaktı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hem Osmanlının bayrağından başka neyi harcanmamıştı ki?</p>

<p>Dili mi? Alfabesi mi? Hukuku mu? Tarih ve edebiyatı mı? Tekke ve medresesi mi? Devlet arması mı? Neyi?</p>

<p><i>Mustafa Armağan, Sen Neden Kör Edildin? s. 207-211</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/osmanli-hanedaninin-mallari-harac-mezat-nasil-satildi</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 10:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/osmanli-surgun.jpeg" type="image/jpeg" length="18718"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD ve Trump son virajda]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/abd-ve-trump-son-virajda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/abd-ve-trump-son-virajda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ABD’de ara seçimlere 90 gün kaldı; bu seçimler Başkan Trump’ın partisi Cumhuriyetçilerin Kongre’deki çoğunluklarını koruyup koruyamayacaklarını tayin edecek. Eğer Cumhuriyetçiler hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da kontrolü kaybederlerse… Ki Senato’yu değilse bile Temsilciler Meclisi’nin kontrolünü kaybetme olasılığı gerçekten yüksek!</p>

<p>Zaten şu andaki çoğunlukları 5 üye! Birkaç sandalye kaybı bile kontrolü kaybetmelerine neden olur. Trump’ı başkan olarak görmek istemeyen Amerikalıların oranı nezleden olmak istemeyenlerden daha fazla! Hürmüz meselesi, Trump’ın sürekli prestij--dolayısıyla Cumhuriyetçilerin sürekli oy—kaybına sebep oluyor. Amerikalılar, etkin denetim sağlamak amacıyla, Temsilciler Meclisi için başkana muhalif partiye oy verirler.</p>

<p>Peki, Trump Temsilciler Meclisi’nin desteğini kaybederse neler olabilir? Demokrat çoğunluğun Trump’ı başkanlıktan (üçüncü kez!) azletme olasılığı çok yüksek. Bu olmasa bile Demokratlar Trump’ın elini kolunu bağlayacaklar ve Trump önümüzdeki iki yılı, Beyaz Saray’da saksı gibi oturarak geçirecek. Aslına bakarsanız, Trump’ın gerçekten de başarmak istediği bir yasama gündemi zaten yok.</p>

<p>Ne var ki bu gerçekleşirse: İran’ı (ve yanı sıra Irak, Suriye ve hatta Türkiye’yi) parçalayarak “Büyük İsrail” projesi için alan açmak isteyen NeoCon’ların, “Müdahaleci” Evanjelik ve Siyonist “derin devlet” yapısının da eli kolu bağlanmış olacaktır. Sadece onların değil, Soğuk Savaş’tan bu yana Rusya’da ve küresel aktör olduğu 2010’lardan beri Çin’de milli birliği parçalamak sevdasındaki geleneksel Dışişleri-Savunma yapısının da dizginleri, Trump gibi beceriksiz bir İsrail kuklasının elinden, bildiğimiz-tanıdığımız liberal ekibin eline geçecektir. ”Tanıdığımız” diyorum ama Demokrat Parti’nin ön seçimlerinde kazanan adayların çoğunluğu, İsrail Lobisi’nin (AIPAC) maaşa bağladığı sözde liberaller değil; tersine, ABD kamuoyundaki İsrail ve soykırım suçlusu Netanyahu’nun aleyhine oluşan yeni eğilimi yansıtan genç (ve hafif sol) ekibe mensup. Böyle bir Demokrat çoğunluk büyük bir olasılıkla, Amerika’yı Filistin Devleti’ni resmen tanıyan ve fiilen gerçekleşmesi için kolları sıvamaya hazır görünen bazı Avrupa ülkelerinin yanında konumlandıracaktır. Şu anda bu “Filistin Yanlısı Avrupa” çok geniş değil; ama özellikle İsrail’in Fas’ı kendi siyasal emelleri doğrultusunda İspanya düşmanlığına sevk etmesi gibi Siyonist çılgınlıkları devam ettiği sürece, bu yeni Avrupa hakkında daha belirgin ümitler besleyebiliriz, zannederim.</p>

<p>ABD, hem sağıyla, hem soluyla Avrupa’yı kaybetti. Buna Trump’ın başarısızlıkları, örneğin dört hafta sürer dediği “İran” savaşının bugün 24’üncü haftasına giriyor olması ve önceki başkan Biden’ın Ukrayna üzerinden Rusya, Rusya üzerinden Çin’e uzanma macerasını önce kınaması ama daha sonra sürdürmesi; Avrupa’yı Ukrayna savaşında yalnız bırakması ve tabii kendisinin ve yardımcısının AB liderlerine adeta hakaret edercesine muamelesi sebep oldu.</p>

<p>Bunun sonuçlarından biri Almanya ve Fransa’nın Ukrayna savaşından sonra aralarını düzeltilmek için Rusya ile gizli görüşmeler yapmaları oldu. New York’ta yaşayan ve Rusya’nın dış ilişkileri konusunda uzmanlığı ile tanınan Rus gazeteci Andrew Ryvkin, Rusya-AB kanallarını açmak üzere yapılan bu gizli görüşmeler hakkında Almanya’nın ABD’ye bilgi vermediğini yazdı.</p>

<p>ABD dışişleri bu konudaki sorulara Rusya’nın AB ile yaptığı görüşmelerden ziyade ABD ile yaptığı görüşmelere odaklanmak gerektiği cevabını verdi. Ama Rusya’nın Ukrayna savaşı bitmesi ve sonrası konusunda ABD’yi değil AB’yi ve özellikle Almanya’yı tek muhatap olarak gördüğü Kremlin’in açıklamalarından net olarak anlaşılıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu durumda, AB’nin yeni siyasetini, Trump, Müdahaleciler ve NeoCon’larla değil, üç ay sonra şekillenecek olan yeni Kongre ile müzakerelerle belirlemek isteyeceğini söylemek yanlış olmaz. O zamana kadar özellikle Almanya ve genel olarak Avrupa, Rusya ve Çin’le müzakerelerini sürdürerek, elini güçlendirecektir.</p>

<p>Hakkı Öcal, Milliyet</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/abd-ve-trump-son-virajda</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 09:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/abd-trunpl.jpg" type="image/jpeg" length="49620"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Boşa kürek çekmek]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bosa-kurek-cekmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bosa-kurek-cekmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Zamanı hayat cinsinden biriktirmek artık pek çok kişiye gerçek anlamda nasip olmuyor. Pek çoğumuz eskilerin meşhur söyleyişiyle elimizdeki zaman sermayesini bozuk para gibi harcıyoruz. Yine pek çoğumuz bu gerçek bir şekilde yüzümüze vurulduğunda da muhtemelen kabullenmek istemiyoruz. Bunun sağlamasını yapmak pek de zor değil oysa! Yaşadıklarımızdan elimizde ne kaldığına, zihnimizde ve kalbimizde ne biriktiğine samimiyetle bakalım; orada bu kahredici gerçeği gözlerini üstümüze dikmiş bize bakarken göreceğiz!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p color="dimmed">“Kısıtlı bir zamanımız yok, sadece çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse, en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir, buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında, lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz son baskısıyla, bizden uzaklaştığını anlamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız” diyor Seneca, ‘Mutlu Yaşam Üzerine-Yaşamın Kısalığı Üzerine’ kitabında.</p>

<p color="dimmed">Bugün yaşayanların hemen tamamı dünyada mutluluğu yakalayabilmek için canhıraş bir mücadele içinde… Buna karşılık mutluluğun çıtası çok yukarılarda bir yere konuyor ve sürekli yer değiştiriyor. Bu devirde erişilmesi hep çok zor bir yerde konumlandırıyor kendini mutluluk. Ona erişmek için yapılması gereken o kadar çok şey, aşılması gereken o kadar büyük engeller var ki, yaşayanların ömrü onu yakalamaya yetmiyor. Bütün bu mücadelenin neticesinde mutluluğa erişememenin mutsuzluğu hemen herkesin yegâne kederli hayat hikayesi oluyor.</p>

<p color="dimmed">Boşa kürek çekmek ilginç bir deyim… Üç kelimeyle o kadar çok şey anlatıyor ki, dilin bu azdan çok çıkarma maharetine hayran kalmamak elde değil. Görünen şu; boşa kürek çekmek için iki şeyden birinin gerçekleşmesi gerekiyor. Ya üstünde ilerlenecek bir su (göl, deniz, nehir) olmaması ya da küreklerin suyla hiç temas etmiyor olması lazım… Tabii bu bir mecaz, esasen bu deyim bizim hayatımıza ilişkin bir şey söylüyor ki, bizim işin asıl burasını düşünmemiz gerekiyor. Kürek çekmekten kasıt yaşamaksa; içinde nefes alıp verdiğimiz ve bir yerlere varmak için büyük çabalar gösterdiğimiz halde aslında bir hayatımızın, anlamlı bir hikayemizin olmadığı ifade edilmek istenmiş olmalı. Bu birinci ihtimal! İkinci ihtimali de şöyle düşünebiliriz; bir hayat var, ancak bizim bütün yapıp ettiklerimize rağmen onunla gerçek anlamda bir temasımız yok. İki ihtimal de çok dramatik! Peki bir ihtimal daha yok mu? Kürekleri elden bırakıp denizi aramaya niyet edenler için elbette var.</p>

<p color="dimmed">Oraya buraya koşuşturan kalabalığın üstüne gökyüzünden göktaşı büyüklüğünde bir kelime düştü: Niçin? Korkuyla kaçışıp bulabildiği deliklere saklanıverdi o koca kalabalık!</p>

<p color="dimmed">Bir ömür başkalarının gösterdikleri hedeflere koşanlar, sadece kendilerinden uzağa doğru gitmiş olurlar.</p>

<p color="dimmed">Seneca, aynı kitabında ömürlerin yeterince uzun olmasına karşılık, var olan herkesin o ömrü o uzunlukta yaşamadığına işaret ediyor: “Birisinin beyaz saçlarına ve kırışıklarına bakıp uzun yaşadığını düşünmenin âlemi yok, o uzun yaşamadı, sadece uzun süre var oldu. Güçlü bir fırtınanın limandan koparıp oradan oraya sürüklediği veya farklı yönlerden esen çılgın rüzgârların etkisiyle aynı yerde dönüp duran bir adamın, uzun bir deniz yolculuğu yaptığını düşünmenin ne anlamı var?”</p>

<p color="dimmed">“Ne çok kelime var lisanımızda” diye geçirdi içinden beyaz saçlı adam, “ve aslında yaşarken ne kadar azı gerçekten dokunuyor bize!”</p>

<p color="dimmed"><i>Gökhan Özcan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bosa-kurek-cekmek</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 15:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/bosa-kurek-cekmek.webp" type="image/jpeg" length="81223"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sebte kumpası]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sebte-kumpasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sebte-kumpasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İspanya’nın başkenti Madrid’deki tek sinagogda, 31 Mart 1992 günü yaklaşık iki saat süren bir merasim vardı. İspanya Kralı Juan Carlos, eşi Kraliçe Sofia, İsrail Cumhurbaşkanı Hayim Herzog, İspanya Yahudi Cemaati Başkanı Samuel Toledano ve kalabalık bir davetli topluluğunun katıldığı merasim, Yahudilerin İspanya’dan sürgün edildiği meşhur “Elhamra Bildirgesi”nin resmen iptali münasebetiyle düzenleniyordu. 31 Mart 1492’de Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella’nın Müslümanların elinden aldıktan hemen sonra Gırnâta’daki (bugün İspanya’nın Granada şehri) Elhamra Sarayı’nın Elçiler Salonu’nda deklare ettikleri fermanla İspanya Yahudileri (Sefaradlar) dünyanın dört bir tarafına sürgün edilmişti. Tam 500 yıl sonra, bir başka İspanya kral ve kraliçesi, ülkelerinin başkentinde Yahudileri ağırlıyordu.</p>

<p color="dimmed">Yahudi misafirlerine jest olsun diye kafasına beyaz bir kippa takan Kral Juan Carlos, yaptığı konuşmada “Umuyorum ki nefret ve tahammülsüzlük, hiçbir zaman böyle bir sürgünü tahrik etmesin. Hep birlikte, karşılıklı saygı içinde zengin ve müreffeh İspanya’yı inşa edelim. Benim tutkulu dileğim ve duam bu. ‘Yahudiler kendilerini evlerinde gibi hissetsin’ demiyorum çünkü zaten evinizdesiniz. Herkes için barış olsun. Şalom!” ifadelerini kullanırken, İsrail Cumhurbaşkanı Hayim Herzog -bugünkü mevcut Cumhurbaşkanı Yitzhak Herzog’un babası- şöyle konuştu: “Bugün benim ziyaretimle, halkımızın tarihindeki en acı dolu süreçlerden biri resmen sona eriyor. Bugün, bir dönem kapanıyor.”</p>

<p color="dimmed">1869’a kadar herhangi bir Yahudi’nin yaşamasının veya sosyal hayatta görünürlük kazanmasının resmen yasak olduğu İspanya’da, sonraki süreçte Yahudiler yavaş yavaş geri dönmeye başladı. İsrail’in kuruluşuyla birlikte, 1950’lerin ortalarından itibaren geniş kitleler halindeki Sefaradlar, “köklerini aramak üzere” İspanya’nın farklı şehirlerine yerleştiler. Yukarıda sözünü ettiğim merasimin düzenlendiği sırada, İspanya’da 15 bin dolayında Yahudi yaşıyordu. Bu rakam sonraki yıllarda astronomik biçimde arttı, çünkü:</p>

<p color="dimmed">İspanya hükümeti 2015 yılında aldığı bir kararla, 1492’de ülkeden sürgün edilen Sefarad Yahudilerinin torunlarına vatandaşlık verileceğini duyurdu. Başvurular 2019’un ekimine kadar devam etti. Yaklaşık dört yıllık süre içinde 130 binden fazla Yahudi’nin İspanya vatandaşlığına geçtiği biliniyor. Üstelik bu yeni Yahudi İspanyolların ülkede yaşama veya ikamet şartı da bulunmuyor.</p>

<p color="dimmed">İsrail hükümeti ve onun arkasındaki Siyonist Hareket, uzun yıllardır sürdürdüğü yoğun diplomatik telkinlerin -hatta baskıların- neticesinde, Holokost sonrası Almanya’yı esir aldığı çapta olmasa da İspanya’yı da mazisi üzerinden mahkûm etmeyi başardı böylece.</p>

<p color="dimmed">Derken, bir sosyalist Başbakan -Pedro Sanchez- çıktı, İsrail’in Filistinlilere on yıllardır reva gördüğü baskı ve zulümleri dünya çapında ses getirecek biçimde reddetmeye başladı. Aslında bu, İspanya’nın İsrail’in kendisini içine sıkıştırdığı kafesten çıkış teşebbüsüydü. İsrail’in işgal faaliyetlerini eleştirmeyi Yahudi düşmanlığıyla eşitleyen, böylece ülkeleri geçmişlerine hapsetmeyi adet haline getiren Siyonistler, İspanya’nın gösterdiği direniş karşısında hem şaşırdılar hem de paniğe kapıldılar.</p>

<p color="dimmed">Geçtiğimiz hafta “İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı” Sebte’de (Ceuta) yaşanan “mülteci akını”nı bu arka plan eşliğinde okuyunuz. Fas Krallığı’yla İsrail arasındaki yakınlığın “stratejik ortaklık” düzeyinde olduğu da malum. Hadisenin diğer küçük detayları, bu büyük resim karşısında anlamsız. İspanya’ya Sebte üzerinden kurulan bir kumpası izledik.</p>

<p color="dimmed">Fakat… Bir Müslüman olarak ben bu manzarayı seyrederken iki noktaya bilhassa takıldım:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p color="dimmed">Benim gencecik çocuklarım nerden kaçıp, nereye koşuyordu? Arkalarında neyi bırakıp, hangi hedefe doğru kucaklarını ve kalplerini açıyordu? Doğrusu, cevapları içimi acıtan sorular bunlar.</p>

<p color="dimmed">İkinci olarak da Sebte niçin “İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı”? İspanya Başbakanı’nı İsrail işgaline karşı sergilediği yürekli tavır için alkışlarken, kendi ülkesinin vahşi sömürgecilik mirasıyla da yüzleşmesini beklemek hakkımız. Ama, sosyalist kimliğine rağmen, parçası olduğu ve taşıdığı “Avrupalı zihin yapısı” buna müsaade eder mi, bilinmez.</p>

<p color="dimmed"><i>Taha Kılınç, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sebte-kumpasi</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 11:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/sebte-kumpasi.webp" type="image/jpeg" length="29930"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ateşkes meselesi ve İsrail]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ateskes-meselesi-ve-israil</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ateskes-meselesi-ve-israil" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İsrail'in bugüne kadar imzaladığı hemen her ateşkes anlaşmasının artık iyice alışıldık bir rutini, anlaşmaların standart bir formatı gibi: Anlaşma imzalanır, uluslararası kamuoyu rahat bir nefes alır, arabulucular diplomatik başarılarını ilan eder, ardından İsrail çok geçmeden, hatta anlaşma imzalandığı esnada anlaşmanın ruhunu da hükümlerini de ihlal etmeye başlar. Çünkü İsrail açısından ateşkes hiçbir zaman barışa giden yol olmamıştır. Ateşkes, uluslararası baskıyı geçici olarak hafifleten, ordusunu yeniden organize eden, yeni askerî hedeflerini belirleyen ve bir sonraki saldırı dalgasına hazırlık yapan taktik bir ara dönemden ibarettir.</p>

<p>Gazze’de bugün yaşananlar da bunun yeni bir örneğidir.</p>

<p>Hamas’ın ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasının uygulanması konusunda arabulucular ve ABD yönetimi dâhil ilgili taraflarla ileri düzeyde mutabakatlara varıldığını açıklamasının hemen ardından İsrail’in saldırıları belirgin biçimde yoğunlaştırması bu rutinin bir parçası olarak devreye giriyor. Bu, İsrail’in yıllardır tekrar ettiği ve aslında ABD’nin sınırsız desteği ve yine Arap-İslam dünyasının haddinden fazla sınırsız sabrı ve suskunluğu sayesinde takip ettiği siyasetin yeni bir halkasıdır: Masada müzakere ederken sahada yeni fiilî durumlar üretmek.</p>

<p>Filistin Diplomasi Merkezi’nin 30 Temmuz-2 Ağustos dönemine ilişkin saha raporu bu gerçeği rakamlarla ortaya koyuyor. Dört gün içerisinde 34 Filistinli öldürüldü, 121 kişi yaralandı. Hayatını kaybedenler arasında çocuklar, kadınlar ve yaşlılar bulunuyor. Ateşkes sonrasında öldürülen Filistinlilerin sayısı 1.248’e, yaralı sayısı ise 4.111’e ulaşmış durumda. Aynı dört gün içinde 87 ayrı ateşkes ihlali kaydedildi; bunların 52’si hava ve topçu bombardımanı, 29’u doğrudan ateş açma vakasıydı. 2 Ağustos günü tek başına 20 bombardıman gerçekleştirildi.</p>

<p>Bu tabloya hala ateşkes denilmektedir. Tabi bu ateşkese işin başında ABD-İsrail’in çok daha hevesli ve istekli olduğunu hatırladığımızda Hamas’ın ve Filistin halkının çatışmalardan ziyade ateşkes esnasında asıl büyük savaşlarını verdiklerini görmemek mümkün değil. İsrail açısından ateşkes, sadece bombardımanın yoğunluğunu kendi askerî hesaplarına göre ayarladığı esnek bir operasyon sürecidir.</p>

<p>Tabi İsrail’in ihlalleri sadece bombalarla sınırlı değildir. Açlık da bugün savaşın en etkili silahlarından biri. Ateşkes hükümlerine göre dört gün içinde Gazze’ye 2.400 yardım ve ticaret tırının girmesi gerekirken yalnızca 506 tırın girişine izin verilmiştir. Bu, anlaşmanın öngördüğü miktarın yalnızca yüzde 21’ine tekabül etmektedir. 1 Ağustos günü ise Gazze’ye tek bir yardım tırı bile girememiştir.</p>

<p>Tabii ki bu yardımların gecikmesinden kaynaklanmıyor, aksine açlığın sistematik biçimde askerî stratejinin bir parçası hâline getirilmesinin sonucu. Bombardımanla öldürülemeyen toplum aç bırakılarak teslim alınmak istenmektedir.</p>

<p>Diğer yandan Gazze’ye bakarken İsrail’in aynı günlerde Batı Şeria’da yürüttüğü barbarca saldırıları gözden kaçırmamak gerekir. Esasen Batı Şeria’da yaşanan işgal ve ihlaller Gazze’deki direnişi anlamayı kolaylaştırıyor, aynı zamanda işgal ve soykırımın bütün cepheleriyle bir bütün olduğunu da gösteriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gazze’de ateşkes görüşmeleri devam ederken Batı Şeria’da askerî baskınlar veya gaspçı terör aralıksız sürüyor. Yerleşim birimleri gasp edilen Filistin topraklarında genişletiliyor. Filistin köylerine yönelik yerleşimci-gaspçı saldırıları artıyor. Evler yıkılıyor, tarım arazilerine el konuluyor, binlerce Filistinli idari gözaltı uygulamalarıyla özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor.</p>

<p>Dolayısıyla Gazze’de bombardımanla yürütülen politika, Batı Şeria’da düşük yoğunluklu ama sürekli bir ilhak siyasetiyle tamamlanmaktadır. İsrail'in stratejisi iki cephede farklı araçlarla aynı hedefe yönelmiştir. Gazze yaşanamaz hâle getiriliyor. Batı Şeria ise yaşanabilir olmaktan çıkarılarak adım adım ilhak ediliyor.</p>

<p>Bir tarafta zorla yerinden etme, aç bırakma ve kitlesel yıkım; diğer tarafta gaspçı-yerleşimlerin genişletilmesi, demografik dönüşüm ve fiilî egemenlik... Yöntemler farklı, hedef aynıdır.</p>

<p>Bu yüzden bugün Gazze’deki ateşkes ihlallerini yalnızca insani hukuk bağlamında değerlendirmek eksik kalmaktadır. Burada ihlal edilen sadece ateşkes değildir. İhlal edilen uluslararası hukukun en temel ilkeleri, işgal hukukunun sınırları ve Filistin halkının kendi toprağında yaşama hakkıdır.</p>

<p>Bugün artık “İsrail’in ateşkesi neden ihlal ediyor?” olduğuyla vakit kaybetmenin bir anlamı yok aslında. Bunun cevabı yıllardır değişmedi. Esas soru uluslararası toplumun, İsrail’in hiçbir anlaşmayı bağlayıcı görmediğini onlarca kez tecrübe ettiği hâlde neden hâlâ aynı diplomatik yöntemlerle farklı sonuçlar beklemekte olduğudur.</p>

<p>İsrail açısından anlaşmalar hiçbir zaman nihai hedef değildir. Anlaşmalar, yayılmacı politikalara zaman kazandıran araçlardır. Ateşkesler, soykırımı durdurmanın değil, onu yeniden organize etmenin fırsatları olarak görülmektedir. Dünya ise her defasında aynı diplomatik yanılsamaya kapılarak İsrail’e ihtiyaç duyduğu zamanı kazandırmaktadır.</p>

<p>Hep söylediğimiz şeydir ve bundan zerre kadar kuşkumuz yok: İsrail istediği kadar zaman ve istediği kadar toprak veya askeri üstünlük kazansın. Onun sonunu bizzat bu saldırganlığı ve elde ettiğini zannettiği kazanımları getirecektir.</p>

<p>Ancak bunu söylerken zihnimizin bir tarafında bu kadar zulme, bu kadar tecavüze, bu kadar saldırganlığa razı olmayacak bir direniş cephesinin kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağıdır. Bu uluslararası toplum değilse, işgalci saldırganın saldırdıkları olacaktır. Bundan hala bir kuşkumuz yok, ama bu ihlaller devam ettikçe insan sormadan edemiyor: Kim ve ne zaman?</p>

<p>İsrail’in saldırganlığına karşı, nasılsa sonunu getirecek olan bir hamle diyerek oturup beklemek mi lazım? Bu azgınlığın son sınırlarına dayandığı yerde biz nerede olacağız? Türkiyemiz, İslam dünyamız nerede olacak? Buna dair stratejik bir hazırlığımız var mı gerçekten? Yoksa biz de İsrail’in uluslararası toplumun normal aktörleri arasından bir aktör, bir ülke olarak normalleşeceği günü bekleyip o güne mi yatırım yapıyoruz?</p>

<p>Asıl sormamız gereken soru bu. Gün gelip çattığında biz nerede olacağız?</p>

<p><i>Yasin Aktay, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ateskes-meselesi-ve-israil</guid>
      <pubDate>Wed, 05 Aug 2026 09:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/ateskes-israil.webp" type="image/jpeg" length="40840"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Lena Salaymeh: Türkiye, yeni sömürgeciliğin ilk örneklerinden biriydi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/lena-salaymeh-turkiye-yeni-somurgeciligin-ilk-orneklerinden-biriydi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/lena-salaymeh-turkiye-yeni-somurgeciligin-ilk-orneklerinden-biriydi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hukuk tarihçisi Prof. Lena Salaymeh, röportajda Türkiye’de laikliğin hukukî ve toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğünü ele alıyor. Kapitülasyonlar ve Lozan’la Avrupa merkezli hukuk düzeninin yerleştiğini, İslâm anlayışının tasfiyesiyle geleneksel kurumların zayıflatıldığını belirtiyor. Diyanet’in kurulmasıyla dinin devlet denetimine alındığını anlatıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><span style="color:#d35400">Hukuk tarihçisi Prof. Lena Salaymeh, bu röportajda Türkiye’de laikliğin meydana getirdiği siyasî, hukukî ve toplumsal dönüşümü yeni sömürgecilik kavramı üzerinden inceliyor. Salaymeh’e göre kapitülasyonlar ve Lozan’la kurulan düzen, ülkenin hukuk ve yönetim anlayışını Avrupa merkezli kalıplara bağladı; İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan ceza kanunları ve Alman ticaret hukuku bu sürecin parçaları oldu. Medrese, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla geleneksel eğitim ve irşad kurumları tasfiye edilirken, vakıfların zayıflatılması âlimlerin toplumsal gücünü kırdı. Diyanet’in Avrupa’daki din işleri kurumları örnek alınarak kurulmasıyla din, devletin denetlediği bir alana dönüştürüldü. <strong><a href="https://serbestiyet.com/haberler/roportaj-lena-salaymeh-turkiye-yeni-somurgeciligin-ilk-orneklerinden-biriydi-245438/" rel="nofollow">Röportajda</a></strong> ayrıca “laik-dindar” ayrımının yerleştirilmesi ve sekülerleşmenin kaçınılmaz bir süreç gibi sunulması ele alınıyor. (Baran Dergisi)</span></p>

<hr />
<p><u><i>İşte o röportaj:</i></u></p>

<p>1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını takip eden 2 yılda devlet medreseleri, tekke ve zaviyeleri kapattı. Aynı zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. 1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası, İslam’ı “devletin dini” olarak ilan etmişti. Ancak 1928 yılında İslam’ı devletin dini olarak tanımlayan anayasa maddesi yürürlükten kaldırıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Son olarak 1937 yılında laiklik ilkesi resmî olarak Anayasa’ya dâhil edildi ve Türkiye Cumhuriyeti “cumhuriyetçi, milliyetçi halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı” olarak tanımlandı. Böylece devlet, “din” alanını kendi otoritesi altında yeniden düzenledi ve kurumsallaştırdı. Kuruluşunun üzerinden bir asırdan fazla süre geçmiş olmasına rağmen Diyanet İşleri Başkanlığı bugün de devlete bağlı bir kurum olarak faaliyet göstermeyi sürdürmektedir.</p>

<p>Tunus ve Mısır gibi Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bazı ülkelerde din işleri birimlerinin başında geleneksel dinî eğitim almış âlimlerin bulunmasından farklı olarak, Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı batılı tarzda kurulmuş üniversitelerde ilahiyat eğitimi almış kişileri istihdam etmektedir.</p>

<p>Günümüzde laiklik etrafındaki tartışmalar, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yaşamında merkezi bir yer tutmaya devam etmektedir. Laikliğe ilişkin farklı yorumlar; dinin kamusal alandaki rolü, devlet kurumları, eğitim ve bireysel özgürlük meseleleri etrafındaki tartışmaları şekillendirmektedir.</p>

<p>Türkiye’de bazıları laikliği eşitliği ve çoğulculuğu korumak için gerekli bir ilke olarak değerlendirirken, diğerleri laik devlet yapılarının dinî alana müdahale ettiğini ve onu sınırlandırdığını savunmaktadır. Bu tartışmalar, laiklik, devlet iktidarı ve din arasındaki ilişki üzerine daha kapsamlı bir sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Laiklik gerçekten tarafsızlığı ve eşitliği güvence altına alabilir mi?</p>

<p>Laiklik, Hristiyan ve Avrupalı tarihsel temellerinden gerçekten ayrıştırılabilir mi, yoksa bu temelleri devlet kurumları ve hukuk normları aracılığıyla kaçınılmaz olarak yeniden mi üretir?</p>

<p>Bu soruları tarihsel, karşılaştırmalı ve hukuki bir perspektiflerden ele almak üzere hukuk ve tarih (İslam ve Yahudi hukuku) alanlarında uzmanlaşmış Profesör LenaSalaymeh ile bir röportaj gerçekleştirdik. Salaymeh, Oxford Üniversitesi’ndeki görevinin ardından şimdi Paris Üniversitesine bağlı olan École Pratique des HautesÉtudes’de (EPHE) profesör olarak görev yapmakta; laiklik, hukuk ve “din” ile eleştirel teori üzerine çok sayıda çalışma yayınlamaktadır. Hukuk doktoru (JD) derecesini Harvard Üniversitesi’nden, hukuk ve İslam tarihi alanındaki doktora derecesini ise Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’den almıştır.</p>

<p>Bu röportajın amacı, laiklik hakkındaki kamusal tartışmalarda yaygın biçimde karşılaşılan yargıların ötesine geçmek ve Türkiye’de ve başka bağlamlarda laikliği anlamaya yönelik alternatif yaklaşımlara ışık tutabilecek bir araştırmacının uzmanlığından yararlanmaktır.<br />
<br />
<strong>Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu devletlerde laiklik ne anlama gelmektedir?</strong></p>

<p>Laiklik birden fazla olguyu ifade edebilir: insanların benimsediği bir ideolojiyi, bir yönetim ilkesini ve bir düşünme biçimini. Laik düşünme biçimi, erken modern Avrupa’da Protestan Hristiyan teolojisinin, Hristiyan mezhepleri arasındaki savaşların ve “dinî çatışmalara”(religious conflicts) son verme arzusunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Avrupalılar, “dinî çatışmaları” çözmek amacıyla zamanla “dinî hoşgörü” anlayışını ve “din”(religion) ile “seküler alan” arasında bir ayrım geliştirmiştir. Hem “seküler alan” hem de “din” (religion), laik düşünme biçimini yansıtan modern ve Avrupa merkezli kavramlardır. Laik düşünme biçimleri, modern dönem sonrasında belirli bir yere ve tarihsel döneme göre farklılık göstermektedir. Avrupa, Kuzey Amerika ve Batı dışı toplumlardaki laik düşünce biçimleri arasında çeşitli ayrımlar bulunmaktadır. Bununla birlikte laik düşüncenin çok sayıdaki farklı biçimi, “seküleralan” ve “dini alan” olarak adlandırılan toplumsal bir ayrım inşa etme çabasını paylaşmaktadır. Bu ayrım doğal veya evrensel değildir; aksine laik bir düşünme biçimi tarafından üretilmiştir.</p>

<p>Laik düşünme biçimi, Avrupa’dan dünyanın diğer bölgelerine esas olarak sömürgecilik ve yeni sömürgecilik yoluyla yayılmıştır. Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu devletlerde laik düşünce, farklı demografik yapılara sahip devletlerde işlediği şekilde işler. “Religion (din)” kavramı Avrupa merkezli olduğu için, Avrupa dışındaki ve Hristiyan olmayan pratiklerden ziyade Avrupalı Hristiyan pratikleriyle daha uyumludur. Dolayısıyla dini özel alana hapsetmeye yönelik laik hedef, Avrupalı Hristiyanlara ve Hristiyanlık sonrası topluluklara avantaj sağlarken Hristiyan olmayan geleneklerin mensuplarını dezavantajlı hâle getirir. Nitekim laik düşünme biçimi, Yahudi karşıtlığına ve İslamofobi’ye yol açmaktadır. Bu nedenle, Yahudi nüfusun yoğun olduğu bir devlette —örneğin Siyonist yerleşimci kolonisinde— Yahudi karşıtlığına ya da Müslüman nüfusun yoğun olduğu bir devlette —örneğin Türkiye’de— İslamofobi’ye rastlamak mümkündür. Devletin demografik yapısı, laik düşünme biçiminin Hristiyan olmayan geleneklere karşı önyargılı olduğu gerçeğini değiştirmez.</p>

<p><strong>Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu devletlerin büyük bir kısmında laiklik Avrupa sömürge yönetiminin bir sonucu olarak gelişmişken, Türkiye laikliği kendi iradesiyle benimsemiş gibi görünmektedir. Sizce Türkiye’de laiklik, ülkenin kendi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere bilinçli olarak benimsediği ve geliştirdiği bir ilke miydi? Öyleyse bu ihtiyaçlar nelerdi?</strong></p>

<p>Pek çok Türk’ün Türkiye’nin sömürgeleştirilmediğine inandığını biliyorum. Ancak bu, tarihin Avrupa merkezli ve hatalı bir yorumudur. Sömürgecilik, İspanyol ve Portekizlilerin Güney Amerika’yı işgal etmelerinin ardından, on altıncı yüzyılda ortaya çıkan modern bir emperyalizm biçimidir. Sömürgecilik, bir devletin sermaye elde etmek ve bu sermayeyi başka bir yere aktarmak amacıyla bir bölgeyi işgal etmesini ve o bölgenin hem doğal kaynaklarını hem de insan kaynağını sömürmesini içerir. Ancak sömürgeciliğin tek biçimi bu değildir. On dokuzuncu yüzyılda yeni bir sömürgecilik biçimi aşamalı olarak ortaya çıkmıştır. Yeni sömürgecilik, sömürgeciliğin kurumsallaştırılmış, hukukileştirilmiş ve gizlenmiş bir biçimidir. Yeni sömürgecilik koşullarında bir devlet özerkmiş gibi görünür, ancak gerçekte uluslararası yönetişim sistemi ve yeni sömürgeci devletlerin vekilleri aracılığıyla kontrol edilir.</p>

<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun pek çok bölgesi Avrupalılar tarafından doğrudan sömürgeleştirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bugün Türkiye’yi oluşturan kısmı ise doğrudan sömürgeleştirilmemiş veya işgal edilmemiştir. Ancak on dokuzuncu yüzyılda, hatta belki de daha erken bir tarihte yeni sömürgeciliğe maruz kalmıştır. Çin ve Japonya gibi Türkiye de on dokuzuncu yüzyılda kapitülasyonlar aracılığıyla Avrupa devletlerinin denetimi altına alınmıştır. Avrupalılar, kendi vatandaşlarının Türkiye’de, Çin’de veya Japonya’da bulunsalar dahi Avrupa hukukuna tabi olmaya devam ettikleri bir yargısal dokunulmazlık sistemi oluşturmuşlardır. Bu durum, Türkiye’de Avrupalıların ve onların hukukunun Osmanlı hükûmetinden ve Osmanlı tebaasından daha güçlü olduğu anlamına gelir.</p>

<p>Dolayısıyla Türkiye, doğrudan sömürgeleştirilmekten ziyade yeni sömürgeciliğe maruz bırakılan dünyadaki ilk bölgelerden biriydi. Bu yeni sömürgeleştirme sürecinin unsurlarından biri de laik yönetimin dayatılmasıydı. Günümüzde Küresel Güney’deki devletlerin çoğu yeni sömürgecilik koşulları altındadır. Bu, devletin kendi vatandaşlarının çıkarlarına değil, yeni sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmet etmesi anlamına gelir. Genel olarak Küresel Güney toplumları laik yönetimi kendi iradeleriyle seçmemiş; laik yönetim onlara yeni sömürgeci sistem aracılığıyla dayatılmıştır.</p>

<p>Türkiye, bu genel kuralın bir istisnası değildir. 1923 tarihli Lozan Antlaşması, Türkiye’nin dört Avrupalı hukuk danışmanına başvurmasını şart koşmuştur. Bu danışma süreci, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanması ile İsviçre Medeni Kanunu’nun, İtalyan ceza kanunlarının ve Alman ticaret kanunlarının benimsenmesiyle sonuçlanmıştır. Lozan Antlaşması’nın 38 ila 43. maddeleri, Türk hükûmetini laik yönetim ilkelerine uymakla yükümlü kılmaktadır. Basitçe ifade etmek gerekirse Lozan Antlaşması, laik yönetimidayatmıştır. Türkiye tam egemenliğe kavuşmamış; bunun yerine uluslararası hukuk ve vekil aktörler aracılığıyla denetimi kolaylaştıran laik yönetime bağlı kalması karşılığında sınırlandırılmış ve kısmi bir özerklik elde etmiştir. Türkiye, laik yönetimi vatandaşlarının talep etmesi nedeniyle benimsememiştir. Aksine laik yönetim, yeni sömürgeci uluslararası hukuk sistemi ve yeni sömürgeci devletlerin vekilleri tarafından dayatılmıştır. Dolayısıyla Türkiye’deki laik yönetim, yeni sömürgeciliğin bir tezahürüdür.<br />
<br />
<strong>Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu birçok toplumda insanlar kendilerini “laik” veya “dindar” olarak tanımlamaktadır. Örneğin Türkiye ve Tunus gibi ülkelerde toplum çoğu zaman genel olarak bu ayrım üzerinden ele alınmaktadır. Tarihsel açıdan bakıldığında bu ayrım nasıl ortaya çıkmıştır?</strong></p>

<p>Dünyanın birçok bölgesinde insanların kendilerini “laik” veya “dindar” olarak tanımlaması yaygındır. Daha önce de belirtildiği üzere bu ayrım, Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bir toplumda kullanıldığında dahi modern ve Avrupa merkezlidir. Genel olarak Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu toplumlarda kendilerini “laik” olarak tanımlayan kişiler Batılı toplumları referans alırken, kendilerini “dindar” olarak tanımlayanlar İslam geleneğini referans almaktadır. Bununla birlikte, Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu toplumlarda kişinin kendisini “laik” veya “dindar” olarak tanımlaması siyasal bir nitelik taşır. “Batılı” veya “modern” olma siyaseti ile “İslami” veya “geleneksel” olma siyaseti birbiriyle rekabet etmektedir.</p>

<p>Ayrıca toplumsal ayrımlar, “laik” ve “dindar” şeklindeki aşırı basitleştirici ikili karşıtlıktan çok daha karmaşıktır. Modern öncesi dönemde bazı Müslümanlar diğerlerinden daha dindar veya dinî kurallara daha bağlı kabul edilmekteydi; ancak bu nitelendirme, günümüzdeki anlamıyla “dindar” olmakla örtüşmez. Nitekim modern öncesi dönemde, inançları veya pratikleri günümüzün laik Türklerininkine benzeyen Türkler muhtemelen vardı; fakat bu kişiler yine de kendilerini Müslüman veya Hristiyan olarak tanımlarlardı. Modern öncesi dünyada kişinin kendisini Müslüman veya Hristiyan olarak tanımlaması, daha geniş bir topluluğa aidiyeti ifade ediyor; bireyin kişisel inançlarının veya pratiklerinin tanımlanması anlamına gelmiyordu. Tarihsel açıdan bakıldığında “laik” ve “dindar” arasında toplumsal bir ayrım bulunduğu düşüncesi, sömürgecilik ve yeni sömürgeciliğin bir sonucudur.</p>

<p><strong>Türkiye bağlamında “dindar” ve “muhafazakâr” kavramları sıklıkla birbirinin yerine kullanılmaktadır. Bu kavramları nasıl tanımlarsınız? Ne ölçüde örtüşmektedirler?</strong></p>

<p>Arapça dīn teriminin “religion” anlamına gelmediğini kabul etmek önemlidir. Nitekim dīn kelimesi Avrupalılar tarafından ancak on yedinci yüzyılın sonlarında “religion” olarak çevrilmeye başlanmıştır; çünkü Avrupa’da “religion” kavramı ancak bu tarihsel dönemde gelişmeye başlamıştır. Arapça dīnterimi, Arapçada birden fazla anlama sahip olduğu için farklı biçimlerde çevrilebilir ve çevrilmelidir. Benzer şekilde Arapça muhafazakâr kelimesinin karşılığı olan muhafız terimi, “koruyan veya muhafaza eden kişi” anlamına gelir. Bu terimin bir kişiyi “muhafazakâr” olarak tanımlamak üzere kullanılması, geleneği geçmişle ilişkilendiren laik bir düşünme biçimini yansıtır. Bu iki Türkçe terim Arapça kökenli olsa da onlara yüklenen anlamlar laik bir düşünme biçiminden kaynaklanmaktadır. Laik düşünme biçimi, “seküler alan” ile “din” arasında ayrım yapmanın özgürlük veya özgürleşmeyle sonuçlanacağı yönündeki yanlış varsayıma dayanır. Laik bir toplum; ilerici, demokratik veya kapsayıcı olabileceği gibi baskıcı, otoriter veya yabancı düşmanı da olabilir. Laik düşünme biçimi “seküler alanı” olumlu, “dini” ise olumsuz özelliklerle ilişkilendirir; ancak bu ilişkilendirme gerçeği yansıtmamaktadır.</p>

<p><strong>Son yıllarda çeşitli akademik çalışmalar, Türkiye’nin hızlı bir sekülerleşme sürecinden geçtiğini ve bu sürecin bir anlamda kaçınılmaz olduğunu ileri sürmektedir. Bu olguyu Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu diğer devletlerde de gözlemliyor muyuz? Sekülerleşme gerçekten kaçınılmaz mıdır?</strong></p>

<p>Türkiye’nin “sekülerleşmesi” nasıl ölçülmektedir? Sekülerleşmenin göstergeleri nelerdir? “Sekülerleşme” kavramının ne anlama geldiği konusunda bir görüş birliği bulunmadığı gibi, sekülerleşme süreci fikri üzerine araştırmacılar arasında önemli tartışmalar da vardır. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, sekülerleşme kaçınılmaz veya doğal bir süreç değildir. Aksine sekülerleşme, yeni sömürgeci iktidar aracılığıyla dayatılan bir süreçtir. Günümüzde hem uluslararası hukuk sistemi hem de yeni sömürgeci devletlerin vekilleri belirli bir sekülerleşme biçimini dayatmaktadır.</p>

<p><strong>Geç Osmanlı döneminde Şeriye ve Evkaf Vekâleti olarak faaliyet gösteren kurumun yeniden yapılandırılmış biçimi olarak değerlendirilebilecek Diyanet, Cumhuriyet’in din alanındaki tekel kurumu konumundadır. Din işlerini vakıfların elinden alarak tamamıyla devlete bağlı bir hale getirerek kurumsal bir işleyişe sokmuştur. Böyle bir sistemin kurulmasına hangi ihtiyaçlar veya kaygılar yol açmıştır?</strong></p>

<p>Avrupalı sömürgeciler modern dönemde Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelere geldiklerinde, işgal ettikleri toprakların doğal kaynaklarına el koymayı ve bunları sömürmeyi amaçladılar. Kapitalist kaynak aktarımının önündeki engellerden biri vakıflardı. Bu nedenle sömürge yöneticileri, vakıf sistemini zayıflatmak amacıyla İslam üzerine çalışan Avrupalı araştırmacılarla iş birliği yaptılar.<br />
Daha geniş anlamda sömürge yöneticileri, sömürgecilik karşıtı direnişi zayıflatmak veya önlemek için yerel Müslüman liderlerin gücünü sınırlandırmaya çalıştılar. Örneğin sömürgeciler, sömürge görevlilerinin hâkim olarak görev yaptığı ve İslam hukukunun kanunlaştırılmış, sömürgeci bir versiyonunu uyguladığı “dinî mahkemeler” oluşturarak Müslüman âlimleri ve hukukçuları denetim altına aldılar. Basitçe ifade etmek gerekirse sömürgeci yönetim, yerel Müslüman yönetimin yerini aldı.</p>

<p>Resmî sömürge yönetimi ortadan kalkmadı; yalnızca yeni bir biçime büründü. Doğrudan işgalin bulunmaması nedeniyle birçok kişi, toplumlarının yeni yöntemlerle sömürgeleştirildiğinin farkına varmamaktadır. Yeni sömürgecilik döneminde sömürgeci uygulamalar devam etmekte; ancak artık kurumsallaştırılmış ve hukukileştirilmiş biçimlerde sürdürülmektedir.</p>

<p>Diyanet, Osmanlı’daki Şeriye ve Evkaf Vekâletinin devamı değildir. Aksine Diyanet, Avrupa’daki din işleri kurumları örnek alınarak oluşturulmuş bir kurumdur. Avrupa devletleri, kapitülasyonlar ve daha sonra Lozan Antlaşması aracılığıyla Avrupa merkezli düşünme biçimlerine dayanan bir dizi yönetim düzenlemesini dayatmıştır. Örneğin bu dönemde Avrupa konsolosları, Osmanlı tebaasının din değiştirme süreçlerine tanıklık etmekte ısrar etmiş ve Osmanlı nüfusunun çoğunluğunu oluşturduğu belirtilen Hristiyan tebaanın yaşamına müdahale etmiştir.</p>

<p>Bunun sonucunda Osmanlı İmparatorluğu, on dokuzuncu yüzyılda İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi geleneklerle ilişkilerini düzenlerken giderek Avrupa merkezli yöntemleri benimsemiştir. Osmanlılar, İslami yönetim geleneğinin yerine Avrupa merkezli bir yapı geçirmiştir. Dolayısıyla günümüzde İslam geleneğinin devlet tarafından denetlenmesi, Avrupa’ya özgü kavramları ve yönetim tekniklerini yansıtmaktadır. Bu da Diyanet’in, modern öncesi İslami yönetim biçimlerinden ziyade Avrupa ülkelerindeki benzer kurumlara daha yakın bir şekilde işlediği anlamına gelmektedir.</p>

<p><strong>Cumhuriyet’in kuruluş döneminde medreseler ve tekkeler gibi geleneksel İslami eğitim kurumları resmî olarak kapatılmış, eğitim bütünüyle Millî Eğitim Bakanlığı’nın yetkisi altına alınmıştır. Daha sonra bu İslami kurumların yerine İmam Hatip okulları ve İlahiyat Fakülteleri kurulmuştur. Bu kurumların müfredatları devlet tarafından hazırlanmış ve günümüzde de bu şekilde düzenlenmeye devam etmektedir. Laik bir devletin İslami eğitim vermesi ve bu eğitimi düzenlemesi sizce teorik bir çelişki teşkil etmekte midir?</strong></p>

<p>Birçok laik devlet “dinî” eğitim vermekte ve bu eğitimi düzenlemektedir. Örneğin Almanya, Hristiyanlık eğitimi vermekte ve bu eğitimi düzenlemektedir; daha yakın dönemde ise İslam eğitimini de benzer şekilde sağlamaya ve düzenlemeye başlamıştır. Bazı laik devletler kendilerini “din”den ayrı olarak tanımlasa da laiklik her zaman toplumu, “din” olarak adlandırılan alanı üretecek biçimde düzenlemeyi içerir.</p>

<p>Başka bir ifadeyle burada “teorik bir çelişki” bulunmamaktadır. Asıl sorun, birçok kişinin laikliği devlet ile dinin birbirinden ayrılması olarak yanlış anlamasıdır. Gerçekte böyle bir ayrım mümkün değildir; çünkü devlet kendi sınırları içerisindeki her şeyi düzenler. Bu da toplumsal yaşamın “din” olarak adlandırılan yönlerinin kaçınılmaz biçimde devlet tarafından düzenlenmesi anlamına gelir.</p>

<p>Serbestiyet</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/lena-salaymeh-turkiye-yeni-somurgeciligin-ilk-orneklerinden-biriydi</guid>
      <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 13:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/cumhuriyet-donemi-laiklik-islam-dusmanligi.webp" type="image/jpeg" length="94982"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zorunlu eğitim ülkeyi intiharın eşiğine sürüklüyor]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/zorunlu-egitim-ulkeyi-intiharin-esigine-surukluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/zorunlu-egitim-ulkeyi-intiharin-esigine-surukluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p color="dimmed">12 yıllık zorunlu eğitim, tam anlamıyla, Türkiye’nin intiharı.</p>

<p color="dimmed">Herkes üniversite okumak zorunda değil. Sanayinin de insana ihtiyacı var; ve sanayi en iyi şekilde usta-çırak ilişkisiyle yeşerir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p color="dimmed">Ayrıca üniversite, genç kuşağın zihnini seküler hayat ve dünya görüşü biçimleriyle formatlıyor, çocuğun aidiyet bilincini, kardeşlik anlayışını, merhamet ve yardımlaşma duygusunu yok ediyor, sözün özü bu topraklara ruhunu veren, anlamını ve değerini kazandıran anlam haritalarını yitiriyor; bireyci, bencil, hazcı, ruhsuz; aidiyet, kültür ve tarih bilincini yitirmiş bir vatansız, yurtsuz, ülkesini anında terk edecek, inançları ve değerleri aşınmış “kaybedilmiş kuşaklar” yetiştiriyor.</p>

<p color="dimmed">İki asırdır kaybettiğimiz savaşlar değil, Batı karşısında sürüklendiğimiz aşağılık kompleksi bitiriyor bizi…</p>

<p color="dimmed">Balkanları, Kafkasları, Yemen’i, Kuzey Afrika’yı kaybettik.</p>

<p color="dimmed">Bu doğru.</p>

<p color="dimmed">Ama biz asıl kendimizi kaybettik, ruhumuzu.</p>

<p color="dimmed">Ruh köklerimizi kuruttular bizim.</p>

<p color="dimmed">Bu ülkeyi dışarıdan işgal etmediler. İçeriden ele geçirdiler. Fiilen işgal edilmedi bu ülke, bilinçli olarak, zihnen işgal edildi.</p>

<h3><strong>PATLAMAYA HAZIR BOMBA!</strong></h3>

<p color="dimmed">Nedir bu?</p>

<p color="dimmed">Patlamaya hazır bombadır!</p>

<p color="dimmed">Aidiyet bilincini yitiren, değerlerini kaybeden bir insandan o ülke için savaşmasını, canını vermesini beklemek, olmayacak duaya amin demektir.</p>

<p color="dimmed">Herkes üniversite okuyunca, ortalık vasıfsız, tecrübesiz, korkak ama hedonist, egoist, ruhsuz kişilerden oluşan, işsizler ordusuyla dolup taşıyor: İşi yok, eşi yok, aşı yok, gelmiş 30 yaşına, bütün ideolojik örgütlerin kullanımına hazır bir bomba düşüyor toplumun tam ortasına.</p>

<p color="dimmed">Patlamaya hazır bir bomba!</p>

<p color="dimmed">İşsiz olduğu için evlenemiyor.</p>

<p color="dimmed">Evlendiğinde geç evlenmek zorunda kalıyor.</p>

<p color="dimmed">O zaman da geç evelendiği için çocuk yapamıyor aile.</p>

<p color="dimmed">Geçim sıkıntısı, bireysel tercihler, evde hır-gür, aşırı geçimsizlik vesaire derken çok geçmeden boşanıyor gençler!</p>

<p color="dimmed">Bir de nafaka meselesi var ki, tam bir kangren!</p>

<p color="dimmed">Sosyal dokuyu çökertmek istese düşman bundan daha iyi bir yol, yöntem bulamaz!</p>

<p color="dimmed">Aile çökecek…</p>

<p color="dimmed">Karakter gelişmeyecek…</p>

<p color="dimmed">İdealist, dertli, inançlı nesiller, seküler hazcılığın, bencilliğin, makyavelizmin kurbanı olacak, ülke emin ellere emanet edilemeyeceği için, ülkeyi ilk zor anında terk edecek, savaş olduğunda asla savaş meydanına koşmayacak, banka kuyruklarına ve havaalanlarına koşacak acıklı, zavallı, sahipsiz, karamsar, umutsuz ve ufuksuz kayıp nesillerle intihar edecek ülke.</p>

<p color="dimmed">Çok büyük bir plansızlık, programsızlık ve stratejik akıl yokluğu sorunu var karşımızda: Ülke eğitimde, aile yapısında, ara eleman temini kıtlığı bakımından sanayide, tam bir intiharın eşiğine sürükleniyor, ama gören mi yok, aldırış eden mi, anlayamadım gitti.</p>

<h3><strong>ÇÖKÜŞ SÜRECİ</strong></h3>

<p color="dimmed">Özetle…</p>

<ul>
 <li color="dimmed">12 yıllık zorunlu eğitimi yok etmezseniz, ülkeyi yol edecek dinamitleri döşemiş olursunuz…</li>
 <li color="dimmed">Sosyoloji çöker: Diplomalı işsizler ordusu sosyal yıkımların yaşanmasına neden olur…</li>
 <li color="dimmed">Aile çöker: Evlilik yaşı 30’u aşar, kimse çocuk yapamaz, aile biter…</li>
 <li color="dimmed">Millet biter: Ailenin çökmesi, nüfusun geriye saymasını, milletin devamını tehlikeye sokmasını ve ülkenin intihara sürüklenmesini getirecektir…</li>
 <li color="dimmed">Toplum çöker: İşsizlik ve ailevî sorunları, toplumu çökmenin eşiğine sürükler…</li>
 <li color="dimmed">Sanayi çöker: Ara eleman bulunamaz, göçmenlerle savaşan partiler bile dışarıdan göçmen ithal etme yarışına girerler…</li>
</ul>

<p color="dimmed">Lütfen bu ülkenin sahipsiz olmadığını gösterin: Çocuklarımızı kültürel ve entelektüel olarak intihara sürükleyen, ülkemizin geleceğini karartan 12 yıllık kesintisiz eğitime derhal son verilmelidir.</p>

<p color="dimmed">Zorunlu eğitimin kendisi sorunludur ve görüldüğü üzere toplumun temeline döşenmiş patlamaya hazır bir bombadır.</p>

<p color="dimmed">Benden hatırlatması.</p>

<p color="dimmed"><i>Yusuf Kaplan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/zorunlu-egitim-ulkeyi-intiharin-esigine-surukluyor</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 09:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/zorunlu-egitim.webp" type="image/jpeg" length="48677"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çarklar, trendler ve kitaplar]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/carklar-trendler-ve-kitaplar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/carklar-trendler-ve-kitaplar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır; zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur"]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p color="dimmed">Son yıllarda kitap tüketiminde büyük bir artış yaşanıyor. Kişi başına düşen kitap sayısında eskiye oranla ciddi yükselişler var. Kitap endüstrisi, artan bu büyük kitap ihtiyacını karşılamak üzere çarklarını hızlandırmak zorunda. Bu sebeple kitap üretimini arttıracak bazı tedbirler alınıyor. Yazarlar sürümden kazanmaya teşvik ediliyor, kitap üretimini hızlandıracak pratikler geliştiriliyor, daha çok insanın yazar olması için kurslar açılıyor, daha çok insanın yazabilmesi için yeni ve çok daha pratik yazım teknikleri, şablonlar oluşturuluyor ve ücretsiz kullanıma açılıyor. İleriye dönük olarak ‘yazım otomasyonu’ alanında arge çalışmaları yapılıyor. Muhtemel ki yapay zekadan (biyolojik ve dijital) da yararlanılıyor. Okurlara ağırlık veren, okuma hızını düşüren, kitap tüketimini olumsuz etkileyen içerikler olabildiğince devre dışı bırakılıyor ya da marjinalize ediliyor. Yayınevleri yazarlardan nasıl kitaplar beklediklerine dair prototipler hazırlıyor. ‘Her yıl en az kaç kitap okunmalı?’ tarzında yarı güdümlü araştırmalar yaptırtılıp herkesin göreceği yerlerde yayınlatılıyor. Yeni okuma trendleri belirleniyor ve sürekli güncelleniyor. ‘Ölmeden Önce Mutlaka Okunması Gereken’ yüz ila bin kitap en stratejik hesaplarla listelenip etrafa yayılıyor. Yazarlar için giyim trendleri, aksesuar modası üretiliyor, artistik fotoğraf stüdyoları açılıyor. Evet, yeni ve hızlı geleceğe akacak bir kitap çağı başlıyor! Okur profilleri kitap üreticileri tarafından yeni kodlarla yeniden oluşturuluyor ve daha rantabl hale getiriliyor. Bu arada bütün bunların bir yan etkisi olarak metinlere, ifadelere, kelimelere, anlamlara ilgi azalıyor!</p>

<p color="dimmed">“Falancanın son kitabını okudun mu?” dedi fuar alanında dolaşanlardan biri. “Yok, daha sondan bir önceki kitabını bitiremedim” dedi tıknefes bir halde diğeri.</p>

<p color="dimmed">“Bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır; zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur. Gerçekten de bedensel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır: İnsanın yediklerinin beşte biri ancak hazmedilir, geri kalan buharlaşmayla, terlemeyle ve benzeri şekilde kaybolup gider” diyor Arthur Schopenhauer, ‘Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine’ kitabında.</p>

<p color="dimmed">Hintçe yazılmış bir kitaptı, İngilizceye çevirdiler. Sonra İngilizceden Fransızcaya, Fransızcadan Arapçaya, Arapçadan İspanyolcaya, İspanyolcadan Çinceye, Çinceden yeniden Hintçeye… Söylenecek tek şey kitabın çok yorulduğuydu!</p>

<p color="dimmed">‘Lansman’ diye bir kelime var. Şirinliğini yitirmemiş bir kitap olsaydım onu muhtemelen Gargamel zannederdim!</p>

<p color="dimmed">“Kanepelerimizden, sandviçlerimizden aldınız mı?” diye sordu ekstra kibar görevli. “Hayır ben sadece kitap almaya geldim!” dedi uyumsuz okur.</p>

<p color="dimmed">Cemil Meriç, yıllar önce yayınlanan ‘Bu Ülke’ kitabında bugünün yayın endüstrisi için en ideal olan müşteri profilini resmediyor: “Kitaplar çoğaldıkça okuma sevgisi azalıyor. Ama, yine de birçokları için okuma bir hastalık. Böyleleri incelemek, düşünmek, dinlemek, eğlenmek için okumaz; okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar ne zekâlarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırtlarından bir yük atmak isterler sanki. Okuduklarını reddetmek veya tartışmak ihtiyacını duymazlar. Kitap kapanır kapanmaz içindekiler unutulur. En büyük zevkleri kitap değiştirmektir. Her matbua’ya saldırırlar.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p color="dimmed">“Bu kitabın etkisinden uzun süre kurtulamadım” dedi elindeki kitabı göstererek biri. “Kitapları daha kısa sürede okumalısın!” dedi kitapla hiç ilgilenmeden diğeri.</p>

<p color="dimmed">Tanıdığım birçok canı sıkılmış ayraç var, kitapların arasında bitse de gitsek diye söylenip duruyorlar!</p>

<p color="dimmed">Gökhan Özcan, Yeni Şafak</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/carklar-trendler-ve-kitaplar</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Jul 2026 09:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/cark-trend-kitap.webp" type="image/jpeg" length="76600"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Endülüs’ün intikamını alan müslüman kadın korsan]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/endulusun-intikamini-alan-musluman-kadin-korsan</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/endulusun-intikamini-alan-musluman-kadin-korsan" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Barbaros Hayrettin Paşa, ilk kez Seyyide ile karşılaştığında bir kadının bu denli büyük bir gücü ele geçirmesine şaşırdı; lakin bir kadın olmasından dolayı Seyyide’yi küçümsedi. 
Seyyide’nin ona verdiği fikirleri önce ciddiye almadı; ancak Barbaros, kısa sürede karşısındaki kişinin kusursuz savaş stratejileri geliştiren ve bölge dinamiklerini avucunun içi gibi bilen bir lider olduğunu anladı]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İspanya Kraliçesi Isabella’nın zulmünden kaçan Endülüs halkının içinde Seyyide, küçük bir kız çocuğuydu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Doğduğu ve evi dediği toprakların hunharca yakıldığına şahitlik etmişti. Çocukluğu, Fas’ta ailesinin yaşadığı acıları görerek geçmişti.</p>

<p>Mültecilik, kimliksizlik ve vatansızlık, Seyyide’nin içinde buruklukla büyümesine neden olmuştu.</p>

<p>Ailesinin isteğiyle Ali Sidi el-Mandri (Muhammed el-Mandri) isminde yaşlı bir Faslı ile evlenmişti. Bu nikâh Seyyide için bir dönüm noktası olacaktı çünkü ihtiyar kocası Fas’ın önemli valilerinden birisiydi.</p>

<p>Seyyide’nin zekâsı ve kocasına verdiği tavsiyeler, kısa sürede Fas’ta ününün yayılmasını sağlayacaktı. Kocası Ali öldüğünde ise Fas Kralı İbn Muhammed, daha önce eşine az rastlanan bir kararla, bir kadın olan Seyyide’yi Tetuan şehrinin yeni valisi olarak atadı.</p>

<p>Avrupa’da, bilhassa İspanya’da, Kraliçe Isabella’nın hükümranlığında on binlerce kadın cadı olarak yaftalanıp yakılırken, Fas’ta Müslüman bir kadın siyasette emin adımlarla en tepeye doğru ilerliyordu.</p>

<p>Tam adıyla Aişe bint Ali bin Reşid el-Alami, artık Fas siyasetinin en zeki lideri konumundaydı. Hem Fas Kralı hem de Osmanlı namına hareket eden korsanlar, Akdeniz’de dara düştüklerinde kapısını ilk çaldıkları kişi Hür Seyyide idi.</p>

<p>Seyyide, Fas’ın en önemli isimlerinden Ebu’l-Abbas Ahmed bin Muhammed ile evlenmesiyle gücüne güç katacaktı.</p>

<h2><strong>Akdeniz’de bir kadın korsan</strong></h2>

<p>Barbaros Hayrettin Paşa, ilk kez Seyyide ile karşılaştığında bir kadının bu denli büyük bir gücü ele geçirmesine şaşırdı; lakin bir kadın olmasından dolayı Seyyide’yi küçümsedi.</p>

<p>Seyyide’nin ona verdiği fikirleri önce ciddiye almadı; ancak Barbaros, kısa sürede karşısındaki kişinin kusursuz savaş stratejileri geliştiren ve bölge dinamiklerini avucunun içi gibi bilen bir lider olduğunu anladı.</p>

<p>Kısa sürede tarihin en büyük deniz komutanı Barbaros Hayrettin Paşa, neredeyse her büyük harekât ve ittifak görüşmesinde Seyyide’nin kapısını arşınlar oldu.</p>

<p>İş öyle bir noktaya vardı ki tüm Akdeniz leventleri askerî planlarını Tetuan’da yapıyor, ganimetlerini Seyyide’ye emanet ediyor ve deniz diplomasisi de giderek Seyyide’nin kontrolüne giriyordu.</p>

<p>Tetuan artık tüm Akdeniz’in en zengin şehirlerinden birine dönüşmüştü. Fransa, İspanya ve Portekiz kralları esir takası için Seyyide’nin kapısını çalıyorlardı.</p>

<p>İşte Seyyide bu noktada denizcilik tarihini kökünden değiştirecek bir strateji geliştirecekti. Müslüman leventler, yakaladıkları esirleri ya köle pazarında satıyor ya da fidye karşılığında iade ediyordu. Seyyide ise tüm Akdeniz’de tüccarlar, korsanlar ve hatta düşman birliklerinin içinden casuslar devşirerek geniş bir istihbarat ağı oluşturdu.</p>

<p>Bu istihbarat ağı, savaş stratejisi için kullanıldığı kadar diplomasi için de kullanılacaktı. Yakalanan esirlerin kimliği, önemi ve gücü hakkında ayrıntılı bilgiler toplanıyordu. Bu sayede esirler, siyasi görüşmelerde büyük bir koz olarak kullanılmaya başlanacaktı.</p>

<p>Bu durum, Avrupa’daki birçok prens ve soylunun katıldıkları deniz maceralarına büyük bir ket vuracaktı. Seyyide’ye kadar Batılı soylular, Müslümanlara karşı savaşa giderken ufak bir fidye parası ayarlıyor ve savaşı bir macera olarak görüyordu. Bu da Batılıların denizlerde sürekli güçlü olmasını sağlıyordu. Ancak Seyyide’nin kurduğu hafiye teşkilatı sayesinde, bir soylu daha kentten çıkmadan izlenmeye başlanıyordu. Hangi gemide olduğuna kadar yapılan ayrıntılı takip sonucunda ele geçirilen kişiler, hürriyetlerine ya çok büyük servetler ödeyerek kavuşuyor ya da diplomasi masasında bir koz olarak kullanılmaya başlanıyordu.</p>

<p>Bu durum İstanbul’un da dikkatini çekecekti. Barbaros Hayrettin Paşa’nın namını bu denli güçlendiren gelişmeler, kazandığı zaferler kadar İstanbul’a gönderdiği önemli esirlerle de yakından bağlantılıydı.</p>

<p>Bu aklın arkasında ise bir kadın, Seyyide el-Hurra bulunuyordu.</p>

<h2><strong>Akdeniz’de Müslümanların koruyucusu</strong></h2>

<p>Seyyide elbette bir gemiye binip savaşmış değildi ama Akdeniz’de neredeyse her gemiden haberdar olacağı bir sistem kurmuştu.</p>

<p>Barbaros Hayrettin Paşa ile kurduğu ittifak sayesinde Akdeniz’de İspanya ve Portekiz’e kök söktürmüştü. Seyyide bilhassa İspanyollara hiç merhamet etmiyordu.</p>

<p>İspanyolların her baskını, Seyyide’nin güçlü istihbarat ağı sayesinde önceden haber alınıyor, gerekli tedbirler alınıyor ve Müslümanlar köleleştirilmekten kurtarılıyordu.</p>

<p>Ayrıca İspanya kıyılarına düzenlenen yıkıcı baskınlar, bilhassa Seyyide tarafından planlanıyordu.</p>

<p>İspanyollar için Barbaros Hayrettin Paşa’dan sonra en nefret edilen isme dönüşecekti. Öyle ki İspanyollar, Papalık'tan Seyyide’nin lanetlenmesi için sayısız kez ayin yapılmasını talep edecekti.</p>

<p>Seyyide yaklaşık 30 sene boyunca İspanya’ya Akdeniz’i dar etmişse de en büyük hayali olan Granada’yı yeniden fethetmeyi başaramadı lakin Endülüs için yüzlerce intikam baskınını organize ederek Endülüs’ün intikamını büyük oranda almayı başaracaktı.</p>

<p>Mehmed Mazlum Çelik/fokusplus</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/endulusun-intikamini-alan-musluman-kadin-korsan</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 21:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/seyyide.png" type="image/jpeg" length="66275"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Meyhane, ahır, depo, sinema yapılan ve satılan camiler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/meyhane-ahir-depo-sinema-yapilan-ve-satilan-camiler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/meyhane-ahir-depo-sinema-yapilan-ve-satilan-camiler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte Şer'iye ve Evkaf Vekâleti (Diyanet ve Vakıflar Bakanlığı) kaldırılmış, yerine Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuş. Bunun üzerine vakıf malları tasfiye edilmeye başlandı. Bunun için ilk adım olarak cami, medrese, tekke gibi dini kurumlardan kurtulmak(!) gerekiyordu. Ve bu tasfiye cumhuriyetin ilk yıllarından 1970'lerin sonuna kadar devam etmiştir.</p>

<p>15 Kasım 1935'te "Cami ve Mescitlerin Tasnifine ve Tasnif Harici Kalacak Cami ve Mescit Hademesine Verilecek Muhassasat (Maaş, Ödenek) Hakkında Kanun" çıkarıldı. 2845 numaralı bu kanunda "Tasnif harici tutulan cami ve mescitler usul ve mevzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır." hükmü yer almaktaydı.</p>

<p>29 Haziran 1927 tarihli Akşam gazetesinde şöyle bir haber yer almıştır:</p>

<p>"İstanbul'da işe yaramayan ve cemaatsizlik yüzünden boş kalan bazı camilerin kapatılarak bütçeye gelir sağlanması uygun görülmüştür. Diyanet İşleri Başkanlığı'nca İstanbul Müftülüğü'ne gönderilen tebligatta bu hususta incelemeler yapılarak camilerin tasnifi emredilmiştir. İstanbul'da yüzlerce cami ve mescit bulunmaktadır. Bazen bir mahalleye 5-6 cami isabet etmekte ve bu camilerin yanında da birçok mescide rastlanmaktadır. Birçok caminin böyle cemaatsiz açılıp kapandıkları öğrenilmiştir. Bundan dolayı Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle bütçeye gelir sağlanması maksadıyla bu tür camilerin kapatılmasını emretmiştir."</p>

<p>Bu yazı üzerine 1927'den itibaren 23 yıl boyunca yüzlerce cami ibadete kapatılmıştır. II. Dünya Savaşı bahane edilerek camilere el konmuş ve askeriyenin emrine verilmiştir. Bazı camiler buğday deposu olarak, bazıları asker alma dairesi, bir kısmı ise askeriyenin atları için ahır olarak kullanılmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>4 Mart 1949 tarihli Bakanlar Kurulu kararında Bolu'daki Karakadı Camii'nin bakım ve onarım giderleri devlet bütçesinden karşılanmak şartıyla kitaplık olarak kullanılmak üzere Millî Eğitim Bakanlığı'na devri kararlaştırılmıştır. Bursa'da Kara Şeyh Camii ibadete kapatılarak çocuk kütüphanesi yapılmıştır.</p>

<p>Afyon’da Atatürk'ün sağlığında Paşa Camii olarak anılan Umur Bey Camii yıkılarak yerine tenasül uzuvları da belli olan bir heykel dikilmiştir.</p>

<p>1942'de Kayseri'de silâhaltına alınan askerler Çukur Cami'nde toplanarak orada bir müddet yatırılıp İstanbul'a sevk edilmişler, İstanbul'da da o dönemde askeri kışla olarak kullanılan Sultanahmet Camii'nde barındırılmışlardır.</p>

<p>İstanbul Aksaray Küçük Langa'da yaptırılan Bostan Camii 1937 tarihinde hiçbir sebep yokken yıktırılmıştır.</p>

<p>Sultan İkinci Mustafa zamanında yaptırılmış olan Eminönü, Balıkpazarı Tekkesi Mescidi, 1936 yılında yıktırılmıştır.</p>

<p>O yıllarda camilerin at ahırı, ambar, depo yapıldığı ve askeriyenin işgali altında olduğu bütün askeri ve diğer kaynaklarda mevcuttur.</p>

<p>İnönü devrinde Diyarbakır'da bir Ulucami, Ramazan'dan önce ambar yapılarak ibadete kapatılmıştır. Nerede namaz kılalım, diye soranlara da evlerinde kılsınlar, denmiştir.</p>

<p>1935'te Muş'ta Murat Paşa Camii dinamitle havaya uçurulmuştur. Sıddık Çeşmidil adlı vatandaş 12 Mart 1976 tarihli Sebil dergisinde yayınlanan bir hatırasında "Dellal yarım saat sonra caminin yıkılacağını haber verdi. Dinamitlenen minarenin, ekseni etrafında son zikrini yaparcasına daireler çizerek cami harabesinin üzerine uzanışını elemle, biraz da utanarak seyrediyorduk." diye anlatmıştır.</p>

<h2><strong>Adıyaman'da Kapatılan ve Satılan Camiler</strong></h2>

<p>Şu anda Adıyaman Alaybey (Musalla) Camii adıyla ibadete açık olan cami benim çocukluğumda kapalı ceza ve tevkif evi olarak kullanılıyordu. Hatta ilkokula gittiğim yıllarda her gün önünden geçerek okula gider gelirdim. Boş vakitlerimde de harçlığımı çıkarmak için gardiyanlardan izin alarak mahkûmlara gazoz satardım.</p>

<h2><strong>T.C. Başbakanlık Kararlar Dairesi Müdürlüğü Karar sayısı: 3 / 9154</strong></h2>

<p>O yıllarda satılan camiden Adıyaman Alaybey (Musalla) Camii'nin Bakanlar Kurulu 02.07.1938 tarihli satış kararı:</p>

<p>Kararname: Adıyaman'daki Musalla vakfından harap caminin satılması; Vakıflar Umum Müdürlüğünün 30/6/938 tarih ve 15663/12 sayılı tezkeresiyle yapılan teklifi üzerine Vakıflar kanununun 10. maddesine tevfikan İcra Vekilleri Heyetince 2/7/938 tarihinde onanmıştır. 2/7/938 Reisicumhur K. Atatürk</p>

<p>Kararda imzası olanlar: Reisicumhur K. Atatürk, Başvekil Celal Bayar, Adliye Vekili Şükrü Saracoğlu, Müdafaa-i Milliye Vekili Kazım Özalp, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Maliye Vekili Fuat Ağralı, Maarif Vekili Saffet Arıkan, Nafia Vekili Ali Çetinkaya, İktisat Vekili Şakir Kesebir, Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekili Hüsnü Alataş, Gümrük ve İnhisarlar Vekili Ali Rana Tarhan, Ziraat Vekili Faik Kurdoğlu.</p>

<p>Büyüklerimiz Adıyaman Eskisaray Camii’nin de kadınlar hapishanesi olarak kullanıldığını ve ibadete kapatıldığını, Adıyaman Ulu Camiinin de tahıl ambarı olarak kullanıldığını söylerlerdi.</p>

<p>Adıyaman'da H. Süleyman Camii (Yeşil Cami) 1950'li yıllara kadar jandarma karakolu olarak kullanılmıştır. Hacı Abdulgani Camii (Çarşı Camii) de satılığa çıkarılmış, Adıyaman eşrafından dört kişi bu camiyi ortaklaşarak satın alarak tekrar ibadete açmıştır.</p>

<p>Benim doğduğum köy olan Adıyaman'ın Artan (Pınaryayla) köyünün camisi de tahıl ambarı, üstadımız Mehmet Said Hoca da cami imamı olması münasebetiyle ambar memuru yapılmıştı. Çevre köylerde insanların karasabanla sürüp elleriyle ekip orakla biçtikleri ve dövenle dövüp malayla ayırdıkları tahıllarına devlet ücretsiz olarak el koyuyordu. Herkes hasat ettiği ekini getirip camiye döküyor, karşılığında da bir teslim makbuzu alıp gidiyordu. Bu durum memleketin her tarafında böyleydi.</p>

<h2><strong>Tahıl Ambarı Yapılan Camiler</strong></h2>

<p>Cami düşmanlığı Cumhuriyetin erken döneminde başlamıştır. 15 Kasım 1935 tarih ve 2845 numaralı kanunla ödenek dışında tutulan cami ve mescitlerin kapatılacağı veya başka bir şekilde istifade edileceği belirtilir.</p>

<p>Çorum, Amasya, Tokat, Kütahya, Kırşehir, Adana, Eskişehir'deki birçok cami ya kapatılır ya da başka bir amaçla kullanılır. </p>

<p>Tokat'ta Kâbe Mescidi uzun bir süre tuz deposu olarak kullanılır. 10 yıl sonra vatandaşlar tarafından satın alınır ve tekrar ibadete açılır.</p>

<p>İnönü döneminde başka amaçlarla kullanılan ve yıkılan cami sayısı 900 civarındadır. Bunların bir kısmı depo, samanlık, ahır, işyeri, han, CHP ocağı ve meyhane olarak kullanılmıştır.</p>

<p>Kırşehir Çarşı Camii önce yıkılmak istenmiş, Kırşehir halkının tepkisi üzerine yıkılmadan dört yıl ibadete kapalı tutulmuştur. Bir süre de tahıl ambarı olarak kullanılmıştır.</p>

<p>Bunlar güya, Türkiye savaşa girerse, diye tedbir olarak yapılıyordu. Fakat Türkiye, İkinci Cihan Harbi’ne girmedi. O sırada Türkiye'de olduğu gibi Yunanistan'da da büyük bir kıtlık baş göstermişti.</p>

<p>İsmet Paşa Yunanistan’a elli bin ton buğday taahhüt etmişti. Halktan toplanan bu tahılları insani yardım olarak gemilerle Yunanistan’a gönderiyordu. Hatta bu gemilerden birinin de Marmara Denizi’nde yükü ve mürettebatıyla beraber battığı tarihi kaynaklarda yer almıştır. Ancak o günlerde Türkiye'de de kıtlık yaşanıyordu. Tarımda çalışabilecek nüfusun büyük bölümü savaşın başlarında askere alınmış, yiyecek stokları, savaş ihtimaline karşı, orduyu beslemek üzere ayrılmış ve seferberlik ilan edilmişti. 17 Aralık 1941’de Türkiye genelinde, ekmeğin karne ile dağıtılmasına karar verildi. Karne ile ekmek dağıtımına ocak ayında başlanırken; aile reislerinden alınan beyannamelere göre herkese, adına düzenlenmiş bir ekmek karnesi verilmişti.  Kurtuluş vapuru adlı bu gemi son yükünü taşırken 20 Şubat 1942’de saat 9.15’de Marmara Adası’nın kuzey kayalıklarında yaklaşık 2 bin ton gıda ile sulara gömülmüştü. Halktan karşılıksız olarak zorla toplanan bu buğdaylar denizlere gömülürken halk kıtlık içinde kıvranıyordu. Köylerden toplanan tahıllar yine üretici tarafından hayvanlarla şehirlere getirilerek mal müdürlüklerine teslim ediliyordu. Üstadımız Artanlı Mehmet Said Hoca da topladığı tahılı hayvanlarla Adıyaman’a getirip makbuz mukabilinde maliyeye teslim etmişti. Birkaç ay sonra köye gelen jandarma, hocamızın topladığı buğdayı teslim etmediğini, bu nedenle şehre gelerek ifade vermesi gerektiğini ve kendisine zimmet çıktığını söyler. Hocamız da teslim makbuzlarını alarak mal müdürlüğüne gitmiş ve tahılları teslim ettiğini bellemişti. Hatta mal müdürü kendisine, "Vallahi sen bu evrakla bizi hapse attırabilirsin." demiş ve evraklarda yanlışlık olduğunu söyleyerek durumu düzeltmişti.</p>

<p>Çorum’da Abdibey Camii de CHP döneminde kapatılan camilerdendir. Bir süre kapalı tutulduktan sonra tahıl ambarı olarak kullanılmıştır.</p>

<h2><strong>Çorum’da Depremin Yıkamadığı Cami Yıkılmak İstenmiş</strong></h2>

<p>Çorum’da Anadolu Selçuklu sultanı Aladdin Keykubat tarafından yaptırılan Alaaddin Camii yıkılmak istenmiş fakat vatandaşların karşı çıkması üzerine yıkılmaktan kurtularak kapalı tutulmuştur.</p>

<p>1509’da depremde Çorum Ulu Camii yıkılmıştı. Ondan daha eski olan Alaaddin Camii yıkılmamıştı. Ancak CHP’li idareciler camiyi yıkmak istemişlerdi.</p>

<p>Bursa'da Sarı Camii, cemaati olmadığı gerekçesiyle 1939'da jandarma nezaretinde yıktırılmıştır. Bu caminin yerinde şu anda çeşitli dükkânlar vardır.</p>

<h2><strong>CHP İl Binası Yapılan Camiler</strong></h2>

<p>İstanbul'da Mihri Şah Sultan tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı'ndaki Göksu Mescidi 1941'de CHP ocağı yapılmış ve caminin giriş kısmına CHP'nin altı oku asılmıştır. İstanbul Göksu'da bulunan Göksu Camii satıldıktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi Göksu teşkilatının binası yapılmış, kapısına partinin altı oklu afişi asılmıştır.</p>

<p>Adana'daki Alidede Camii de 7 yıl CHP'nin il başkanlığı binası olarak kullanılmıştır.</p>

<p>Adana'da bulunan Siyavuş Paşa Camii önce yıkılmak istenmiş fakat daha sonra vazgeçilerek han olarak kullanılmasına karar verilmiş.</p>

<p>Gaziantep'te Mehmet Paşa, Konya'da Alaattin camileri de belirli bir süre ahır olarak kullanılmışlardır.</p>

<p>Ben 1966-1969 yıllarında Gaziantep Öğretmen okulunda öğrenci iken bu cami müze olarak kullanılmakta idi. Müze olarak kullanılan bu camiyi gezdiğimizi bu günkü gibi hatırlıyorum.</p>

<p>Divriği'deki Cedit Mustafa Camii de CHP döneminde hapishaneye dönüştürülen camilerdendir. Minberin önüne de mahkûmlar için tuvalet yapılmıştır.</p>

<h2><strong>Meyhane ve Pavyon Yapılan Camiler</strong></h2>

<p>İstanbul'da Kâtip Mustafa Camii kadro dışı bırakıldığı için 1931'den itibaren kapalı tutulmuş, 1941'de satılmıştır. Daha sonra da yıkılmış ve bir bina yapılmış, binanın giriş katı meyhane olarak kullanılmıştır.</p>

<p>Sirkeci'deki Merzifonlu Kara Mustafa Camii de CHP döneminde kapatılmıştır. Bu cami Anadolu Saz Evi adındaki bir şirkete kiraya verilmiş, bu şirket tarafından da uzun süre saz evi ve pavyon olarak kullanılmıştır.</p>

<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 15 Teşrinisani 1935'te çıkardığı 2845 numaralı Camiler Hakkında Kanunla bazı camilerin açık tutulup, diğerlerinin kapatılmasına karar verilmiştir. Kanunun birinci maddesi şöyledir:</p>

<p>Madde 1- Evkaf Umum Müdürlüğü'nce, cami ve mescidler hakiki ihtiyaca göre tadilen ve zaman ve mekân itibariyle birleştirilmesi kabil olan vazifeler birleştirilmek ve hizmetlerin icaplarına göre lazım gelen nakiller yapılmak suretiyle hademe kadroları tesbit olunur.</p>

<p>Tasnif harici tutulacak cami ve mescidler usul ve mevzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır.</p>

<p>Kapatılan cami ve mescid hademesinin vazife ve tahsisatları yeni bir vazifeye tayinlerine kadar nısıf ve bunlardan yaşı elliyi ve yanı zamanda hizmet müddeti yirmi yılı doldurmuş olanların vazife ve tahsisatları tam olarak verilir.</p>

<p>Kanunun çıktığı tarihte Anadolu ve Trakya'da, birbirine yakın binlerce cami ve mescit vardır. Sanat kıymetlerine bakılmaksızın bu cami ve mescitler haraç mezat satılırlar. Bu kanunla Sadece İstanbul Suriçi'nde üç yüze yakın cami ve mescit yok edilmiştir.</p>

<p>Kanun gereği birbirine beş yüz metre mesafede olan iki cami ya da mescitten birinin yıkılması gerekmektedir.</p>

<p>Bu dönemde Vakıf malları "hayrat" ya da "akar" olduğuna bakılmaksızın satılmışlardır. Halbuki dükkân, bağ, bahçe, zeytinlik gibi gelir getiren yerlerin gelirleriyle vakıflar ayakta durmuştur.</p>

<p>1926 ile 1972 yılları arasında üç bin civarında cami, mescit ve cami ya da mescit arsası satılmıştır.</p>

<p>Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün Başbakanlığa yazdığı 28.1.1937 tarih ve 201537/10 sayılı yazısında, ülke genelinde mevcut camilerin %50 oranında ibadetlere kapatıldığı belirtilmiştir.</p>

<p>Bu yıllarda resmi kayıtlara göre 494 cami arsası, 722 mescit arsası, 598 cami ve 995 mescit satılmıştır. Satışın en az olduğu şehir bir mescit ile Yozgat, en çok olduğu şehir ise 386 eserle İstanbul'dur.</p>

<p>Yine resmi rakamlara göre kadro haricine çıkartılan 914 camiden 81'i satılmıştır. İstanbul'dan sonra en çok Bursa (209 adet) ve Aydın (208 adet) da cami ve mescitler kapatılarak satış işlemi gerçekleşmiştir.</p>

<p>Bu satışlarının %84'ü İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanı olduğu 1938-1950 yılları arasında gerçekleşmiştir. %16'sı da 1950-1972 yılları arasında satılmıştır.</p>

<p>İstanbul'da bulunan Balaban Mescidi yıkılarak yerine gazino yapılmıştır. İstanbul Çamlıca yakınındaki Şeyh Selami Ali Efendi Camii'nin arsası da yazlık sinema yapılmıştır. İstanbul Dolmabahçe Camii, 1960 darbesinden sonra askerler tarafından Yassıada İrtibat Bürosu yapılıncaya kadar da müze olarak kalmıştır. İstanbul'un fethinden önce yapılan Rumelihisarı içindeki cami de yüzyıllar boyunca bir mahalle camisidir. Rumelihisarı'nın restorasyonu sırasında harap halde olan bu caminin temeli ve minaresi kalmıştı. Vakıflar Genel Müdürlüğü bu camiyi de satmıştır. Yıllarca Rumelihisarı'nda verilen konserler hep bu mescit temeli üzerinde yapılmıştır.</p>

<p>Konya'da Selçuklu eseri İplikçi Camii ibadete kapatıldıktan sonra müze yapılmıştır. Sivas'ta Oğlançavuş Camii, Şeyh Çoban Camii; Bursa'da Elmalık Mescidi, Tavukpazarı Mescidi, Nilüfer Hatun Mescidi, Hoca İlyas Mescidi, Zağferanlık Mescidi, Sürmeli Mescidi, Hoca Yunus Mescidi, Hoca Menteş Mescidi, Hoca Turgut Mescidi, Simitçi Mescidi, Aşık Yunus Mescidi, Karamanlı Mescidi, Mizanoğlu Mescidi, Oruç Bey Mescidi, Yiğit Cedid Camii gibi cami ve mescitler talan edilen, yıkılan veya satılanlardan sadece bir kısmıdır.</p>

<p>Yine aynı tarihlerde Urfa'da 45 camiden 38'i satılmıştır. İzmir Tire'de 44, Edirne'de 100'ün üzerinde cami ve mescit, Antalya Elmalı'da 4 cami ve 8 mescit, Gaziantep'te Kara Yusuf Mescidi, Fırfır Mescidi, Kazancı Mescidi, Çırçır Mescidi, Harap Mescit, Ahi Baba Camii, Tabakhane Mescidi başta olmak üzere 35 cami ve 42 mescit satılmıştır.</p>

<p>Mardin'de, Erzurum'da, Adana'da, Edirne'de ve memleketin daha nice yerlerinde birçok cami ve mescit satılmış, yıkılmış veya han, depo vb. amaçlarla kullanılmıştır.</p>

<p>Bu topraklar tarih boyunca pek çok istilaya da uğramış ancak hiçbir istilada bu dönemdeki kadar tahribata yol açmamıştır.</p>

<p>O dönemin ve günümüzün önemli gazetecilerinden merhum Mehmet Şevket Eygi, Bedir yayınlarından çıkan "Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı" adıyla bu yıkımları kitaplaştırmıştır. Kitabın arka kapak yazısı şöyledir:</p>

<p>"Yakın tarihimizde, Selçuklular, Beylikler ve Osmanlılar devrine ait; on bin kadar cami, mescit, tekke, medrese, imaret, türbe ve sıbyan mektebi gibi, hepsi tek tek çok önemli birer kültür mirası olan milli varlıklarımız yok edilmiştir.</p>

<p>O eserlerin binden fazlasına dair bilgiler ve belgeler var... Bu vatan topraklarımın bize ait olduğunu gösteren o hüccetler, o tapu senetleri acaba niçin yok edildiler? Niçin binlerce cami kapatıldı, satıldı veya kiraya verilerek, gayesi dışında, yanlış hatta çirkin işlerde kullanıldı? Depo, sevkiyat merkezi, düğün salonu, CHP ocağı, spor kulübü lokali, saz evi, ahır, hatta meyhane haline getirildi? Bu eserler, titizlikle bakılmaları, korunmaları ve restore edilmeleri gerekirken, niçin kıyıma tabi tutuldular? Bu kıyım 1950-60 arasında da devam ederek, yol açma bahanesiyle nice tarihi caminin temellerine kadar yıkılmasına sebep olur? </p>

<h2><strong>Konya'da Depo ve Müze Yapılan Camiler:</strong></h2>

<p>Sultan Alaaddin Camii: Önce depo, sonra da ahır olarak kullanılmıştır. İplikçi Camii: Müze, Kışla Camii: Depo, Battallar Camii: Depo, Paşa Camii: Depo, Cıvıllıoğlu Camii: Depo, Kapu Camii: Depo, Sultan Selim Camii: Depo, Sahibata Camii: Depo, Sadreddin Konevi Camii: Depo, İnce Minareli Camii: Depo ve Müze, Havacı Camii: Depo, Karadayı Camii: Depo.</p>

<h2><strong>Antakya'da Satışa Çıkarılan Camiler </strong></h2>

<p>23 Temmuz 1940 tarihli Antakya Yenigün gazetesine bir ilan verilmiş ve ilanda Antakya'da satışa çıkarılan camilerin listesi ve fiyatları şu şekilde verilmiştir:</p>

<p>Kurmalı Mescit 120 lira, Kantara Camii 50 lira, Şeyh Mehmet Camii 50 lira, Tüveyr Oğlu Mescidi 100 lira, Şeyh Kubbe Tekkesi 50 lira, Sofular Camii 50 lira, Halil Ağa Mescidi 20 lira, Sadık Efendi Mescidi 100 lira, Şeyh Ali Camii 60 lira, Halebî Osmaniye Camii 400 lira.</p>

<h2><strong>Meyhaneye Çevrilen Cami</strong></h2>

<p>1590 yılında Kâtip Mustafa Çelebi tarafından yaptırılan ve Beyoğlu Kâtip Mustafa Çelebi Mahallesi Çukur Çeşme sokağındaki vakıf malı olan Kâtip Mustafa Çelebi Camii, Vakıf malları, ancak vakfedildikleri amaç doğrultusunda kullanılabilir, şeklindeki kanun maddesine rağmen, tek parti döneminde (1931) kasıtlı olarak ödenek verilmediği için kadro dışı bırakılmış ve 10 yıl sonra 4 bin 10 liraya Şükrü Bıkmaz adlı şahsa satılmıştır. Caminin yerine meyhane ve gece kulübü inşa edilmiştir. Bu bina hala meyhane ve gece kulübü olarak faaliyettedir. Adı da İstiklal Meyhanesi'dir. Yüzyıllarca cami olarak kullanılan bu mekânda şu anda dansöz oynatılmakta ve içki içilmektedir.</p>

<p>Taksim İstiklal Caddesi’nde bulunan ve 350 yıl içerisinde ibadet edilen bu cami İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, 11 Ağustos 1941 yılında dört bin lira karşılığında Şükrü Bıkmaz adlı şahsa satılmıştı. Vakıflar Genel Müdürlüğünde satışla ilgili belgeler gazetelere de yansımıştı. Bu yıllarda cami binası yıktırılmış, yerine üç katlı betonarme bina yapılmış. Bu bina 2005 yılında İstiklâl Meyhanesi'ne dönüştürülmüş. 15 Ocak 1985 tarihinde, caminin bulunduğu bina pavyon olarak işletilmiş. Pavyona çevrilen Kâtip Mustafa Çelebi Camii, 2005 yılında da İstiklâl Meyhanesi'ne dönüştürülmüştür.</p>

<p>Ayrıca Devlet Arşivlerinde yaptığım araştırma sonucunda yurt genelinde bilhassa 1929-1937 tarihleri arasında satılan yüzlerce cami ve mescit ve bunlara ait arsanın satıldığı yayınlanmıştır. Bu arşivlere e-devlet üzerinden herkesin ulaşması mümkündür.</p>

<p>Satıldığı belirtilen camilerden bazıları:</p>

<p>Denizli: 4.12.1929, Karaman Camii, Küçük Karaman Camii ve iki adet mescit, Edremit: 19.02.1930 Bir Cami ve arsası, Gümüşhane: 26.04.1930 Şekerci Pilav Camii, Hacı Paşa Mescidi, Çorum: 18.11.1934 Çanakçı Mescidi, 24.10.1934 Alaybey Mescidi, Hacı Hasan Mescidi, 27.11.1929 Piri Baba Camii, Divrik: 25.03.1931 Kara Mehmet Ağa Camii, Bayburt: 12.11.1933 Hakkı Efendi MescidiÇankırı: 27.02.1934 Orta Bucağı Kır Camii, Ankara: 07.02.1935 Tülüce Mescidi, Elâzığ: 27.07.1935 Harput Ahmet Bey Kale Meydanı Camii, Mehmet Ağa Mescidi, Bursa: 14.08.1935 M. Kemalpaşa Balibey Mescidi, Malatya: 08.08.1935 Arapkir Çoban Süleyman Çavuş Mescidi, Bursa: 19.08.1935 Bursa Alaca Mescidi, Çanakkale: 25.03.1936 Bazı(?) Cami ve Mescitlerin satılması. Maraş: 25.03.1936 Bazı(?) Cami ve Mescitlerin satılması, İstanbul: 01.04.1936 Babıali'deki İbrahim Paşa Camii ve arsası, Karagümrük Apardı Muslihiddin Tekkesi ve mescidi, 29.09.1936 Yavaşça Şahin Camii ve Tekke arsası, 10.03.1937 Galata Yeni Cami arsası, 02.04.1937 Tophane Gülşeni Tekkesi, 02.03.1936 Bazı cami ve mescitlerle bunlara ait arsaların satılması, 11.06.1936 Bazı cami ve mescitlerle bunlara ait arsaların satılması, 14.08.1936 Bazı cami, mescit binaları ve arsalarının satılması, 04.09.1936 Bazı Cami, Mescit ve arsalarının satılması, Zile: 29.09.1936 yedi adet cami, Niksar: 29.09.1936 beş adet cami, Bergama: 29.09.1936 dört mescit, 15.10.1936 Bazı cami ve mescitlerle bunlara ait arsaların satılması, Havza ve Akhisar: 02.02.1937 Bu ilçelerdeki camilerin satılması, Ordu: 2.04.1937 Fatsa Medrese Camii, 24.04.1637 yirmi parça cami ve mescidin satılması, Adıyaman: 02.07.01938 Musalla Camii, Kütahya: 19.07.1939 Zeyran Camii ve bitişiğindeki arsa.</p>

<p>Yıkılmaktan kurtulan camilerden biri de 1864'te yapılan Kırşehir Çarşı Camii’dir. Yıllarca ibadete kapatılan cami, birçok cami gibi tahıl ambarı olarak kullanılmıştır. Çarşı esnafından 5 kişi 50'şer lira vererek camiyi satın almış, D.P.'nin iktidara geldiği yıllarda yeniden ibadete açılmıştır. Daha sonra CHP'li Kırşehir Belediyesi eski başkanlarından Kemal Hotamaroğlu tarafından yeniden yıkılmak istenince, vârislerden Hasan Yüceer camiyi 'kırlangıç tavan' olmasından dolayı âsâr-ı atika raporu çıkararak yıkıktan kurtarmıştır.</p>

<p>Kırşehir Kale Camii de tahıl ambarı olarak kullanılan camilerdendir. O yıllarda Kırşehir'de yaklaşık 20 cami ile birlikte 1 bedesten ve 1 medrese yıkılmıştır.</p>

<p>Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaattin Bey adına 1236'da yaptırılan Eskişehir'deki Alaattin Camii'nin de kapısına kilit vurulmuş, 20 yıl boyunca depo, cezaevi, marangozhane, sevkiyat yeri olarak kullanılmıştır. Daha sonra da askerler tarafından barınak olarak kullanılmıştır.</p>

<p>Adana Siyavuşpaşa Camii de CHP tarafından önce ibadete kapatılmış sonra satılmıştır. Bu cami halen han olarak kullanılmaktadır. Yine Adana Yeşil Mescit, yıllarca ahır olarak kullanılmış, 1952 yılında yeniden ibadete açılmıştır.</p>

<p>1945 yılında Maraş Türkoğlu'ndaki Ulucami kapatılmış, caminin açık kalan kapısından içeri giren hayvanlar burasını ahır haline getirmişlerdir.</p>

<p>Antalya'da Selçuklu eseri olan Yivli Minare Camii ve Osmancık ilçesindeki Akşemseddin Camileri de ahır olarak kullanılmıştır.</p>

<p>Bingöl'ün tek camisi olan İsfehan Bey Camii buğday deposu ve hayvan tavlası haline getirilmiştir.</p>

<p>İzmir Seferihisar'da bulunan Hereke köyündeki II. Bayezid zamanından kalma bir tarihî cami tahrip edilmiş ve ahır haline getirilmiştir. Medrese ve kütüphanesi de yıkılarak taşları ve diğer malzemeleri inşaatlarda kullanılmıştır.</p>

<p>İstanbul'un Silivrikapı semtinde Sitti Hatun Camii Vakıflar İdaresince kiraya vermiş, kiralayan kişi de camiyi ahır olarak kullanmıştır.</p>

<p>Diyarbakır İbn-i Sina Camii satılarak çeltik fabrikasına dönüştürülmüştür.</p>

<h2><strong>Ayasofya Camii</strong></h2>

<p>Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul'u fethetmiş, Bizans'ın en büyük mabedini camiye dönüştürmüştü. Sonradan caminin güçlendirilmesi için de 4 adet minare eklenmişti. Ayasofya sadece bir cami değil, aynı zamanda bir külliye idi. Etrafında padişah türbeleri, zengin kütüphaneler ve birçok sosyal tesis vardı. Osmanlılar fethin nişanesi olarak Ayasofya Camii’ne Fatih Sultan Mehmed Han'dan itibaren büyük özen göstermiş, camiyi eskisinden çok daha sağlam bir yapıya kavuşturmuştur. Bilhassa Mimar Sinan'ın Ayasofya'ya yaptığı eklemeler ve düzenlemeler, bu insanlık mirasının bugün hâlâ ayakta kalmasında çok büyük rol oynamıştır.</p>

<p>Dünya kamuoyuna yaranmak için 1935'te ABD'den gelen Bizans araştırmaları uzmanı arkeologların çalışmaları sonucu Ayasofya, ibadete kapatılmıştı. Yıllar süren çalışmadan sonra Ayasofya “Müzeye” dönüştürülmüştü. Kumkapı'da bulunan Küçük Ayasofya Camii de müze yapılmak istenmiş hatta bir gece yarısı minaresi de yıkılmıştır.</p>

<p>Ayasofya ibadete kapatılırken on binlerce Osmanlıca kitap yağmalanmış veya yok edilmiştir. Fatih Sultan Mehmet Ayasofya için 360 civarında dükkânı bulunan çarşının gelirini, çok sayıda köy arazisinin gelirini Ayasofya vakfına bağışlamıştı. Fetihle birlikte camiye dönüştürülen ve 481 yıl cami olarak hizmet veren Ayasofya, 1930'lu yıllarda restorasyon çalışmalarının başlamasıyla halka kapatılmıştır. Ardından, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülmüştür.</p>

<p>Danıştay, 10 Temmuz 2020 tarihinde söz konusu Bakanlar Kurulu kararını iptal etmiştir. Hemen ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzası ile yayımlanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Ayasofya yeniden ibadete açılmıştır.</p>

<p><i>Kemalist Devrimlerin Analizi - Ebubekir Aytekin, Kayıhan Yayınları, s. 249-26</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/meyhane-ahir-depo-sinema-yapilan-ve-satilan-camiler</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 11:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/satilan-camiler.webp" type="image/jpeg" length="39739"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İsrail’in soykırımında Avrupa’nın da payı var!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/israilin-soykiriminda-avrupanin-da-payi-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/israilin-soykiriminda-avrupanin-da-payi-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Herhangi bir Batı Avrupa ülkesinin, ya da AB yöneticilerinin Batı Şeria ile ilgili bir açıklamasını, İsrail’e yönelik bir kınamasını hatırlıyor musunuz? Tem tersi, ABD’nin İsrail’e verecek yeterli silah ve mühimmat kalmadığını açıkladığı gün, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “İsrail’in kendisini savunma hakkı bulunduğunu, bütün uygar ulusların bu hakkın korunması için İsrail’e yardımcı olması gerektiğini” bildirerek 550 milyon dolarlık yeni askeri yardımı onayladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Söz gelimi, bir grup Afrikalı veya Asyalı gelseler ve Londra’nın doğu kesimine yerleşmeye başlasalar... Sonra komşu İngilizler evde yokken, kapılarına anahtar uydurup içeri girseler; İngiliz aile evine döndüğünde, ellerinde otomatik silahlarla onları evlerine sokmasalar... Tabii, İngiliz aile hemen polisi arayacaktır; gelen polis, “Burası bizim diyorlar. Yarın mahkemeye başvurun; yargıç karar versin!” derse? İngilizler şaşırıp, sinirlenip, en az 60 yıldır oturdukları, tapusu-belgesi içerde bulunan evlerine girmek için saldırgan yabancıları itip evlerine girmek isteseler. Polis de aynen işgalci yabancılar gibi tüfeğini doğrultup; “Giremezsiniz... Burası onların evi. Yarın mahkemeye başvurun” diye İngiliz aileye engel olsa. İngiliz baba, iyice deliye dönüp polisin yakasını tutsa. Polis de çekip adamı vursa.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ben bu anlatıyı bir, bir buçuk saatinizi alacak kadar uzatabilirim; çünkü İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da önceki gün yaşanan bir olayın videosuna bakarak yazıyorum. Siz de muhtemelen benzeri insanlık dışı görüntüleri gördünüz... Muhtemelen bugün veya yarın benzeri bir olay daha yaşanacak; 50-60 yıllık değil Osmanlı öncesinden beri ailesine ait olan evinden işgalci Yahudiler tarafından İsrail polis ve askerinin yardımı ile zorla çıkartılan Filistinli, eğer o gün öldürülmez ve ertesi gün İsrail mahkemesine başvurursa, alacağı cevap belli: Bu Osmanlı veya (Osmanlı’dan sonra ama İsrail’den önce kurulmuş olan) Filistin hükumeti tapusu geçerli değil; dolayısıyla bu ev hukuken sahipsiz ve boş. Yahudilerin işgal altındaki topraklardaki sahipsiz gayrimenkullere yerleşmede hakkı var!</p>

<p>İsrail medyasına göre, İngiltere’nin geçen hafta istifa eden başbakanı Keir Starmer, İşçi Partisi’nin önceki parti başkanı Jeremy Corbyn’in gütmeye çalıştığı politika çizgisini epey “düzeltti” ama hala İngiliz hükumetinin “anti-semitik” uygulamaları var! İsrailli yorumcular, Starmer’ın kusurunun Batı Şeria’daki İsrail “işgalini” bir türlü tanımaması olduğunu, yeni başbakan Andy Burnham’ın bunu telafi edeceğini yazıyorlar.</p>

<p>Netanyahu da Burnham için destan gibi hoş geldin mesajları yayınladı; İngiltere’den sarsılmaz bir destek beklediğini bildirdi. Burham ise ilk ulusa seslenişinde, insanlık dışı işgallerle, Gazze’de sözde ateşkese rağmen devam eden soykırımı ile ilgili tek kelime etmeden Musevilere yönelik saldırıları tamamen önleme sözü verdi!</p>

<p>Sadece İngiltere değil, (İspanya hariç) her hangi bir Batı Avrupa ülkesinin, ya da AB yöneticilerinin Batı Şeria ile ilgili bir açıklamasını, İsrail’e yönelik bir kınamasını hatırlıyor musunuz? Tem tersi, ABD’nin İsrail’e verecek yeterli silah ve mühimmat kalmadığını açıkladığı gün, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “İsrail’in kendisini savunma hakkı bulunduğunu, bütün uygar ulusların bu hakkın korunması için İsrail’e yardımcı olması gerektiğini” bildirerek 550 milyon dolarlık yeni askeri yardımı onayladı.</p>

<p>İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasadışı yerleşimler ve bu sebeple işlenen cinayetlere ses çıkartmaması Avrupa’nın Filistin’de çözüm konusunda ne denli ciddi olduğunun en açık göstergesi! 1948’deki sürgün ve işgal (Nakba) günlerinden bu yana Batı Şeria işgali, son üç yıldır Gazze’deki soykırım ve etnik temizlik karşısında Batı Avrupalıların işgale son verilmesi anlamına gelen iki devletli çözümü savunma konusunda ciddi olmadıklarının kanıtı, İspanya gibi, Filistin’in devlet olarak varlığını tanımamalarıdır.</p>

<p>AB’nin fiili dışişleri bakanlığı olan Avrupa Dış İlişkiler Servisi’nin 17 Temmuz raporu, Filistin haklarına karşı açık bir saldırganlık anlamına gelen İsrail önlemlerini ayrıntılarıyla anlatıyor; Yahudi yerleşiminin demografik genişleme değil, bütünleşik bir İsrail projesi olduğunu belirtiyor. Yani, AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, toprak gaspı ve yerleşimci şiddetinin geldiği noktayı belirtiyor; ama AB buna karşı kılını bile kıpırdatmıyor.</p>

<p>Bu silahlı kolonyalizmin tek sorumlusu ABD’dir denilebilir mi?</p>

<p>Hakkı Öcal, Milliyet</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/israilin-soykiriminda-avrupanin-da-payi-var</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 09:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/israil-avrupa.webp" type="image/jpeg" length="33684"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yaşamakla tasarlamak arasında]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/yasamakla-tasarlamak-arasinda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/yasamakla-tasarlamak-arasinda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Her şeyi kendi seçimlerimizle belirlediğimiz meselesini yeterince doğru değerlendiremiyoruz sanki; kendi kararlarımız dediğimiz şeyler zihinlerimizde uyanan düşüncelerden kaynağını alıyor. Bu düşünceleri ortaya çıkardığına inandığımız çevresel şartları biz oluşturmuyoruz. Bulunduğumuz her yere hayatın gidişatı bizi getiriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p color="dimmed">Hiçbirimizin ne olmak istediğimize dair bir zihinsel ve kalbî mesaisi yok artık; çünkü neredeyse doğar doğmaz birileri bizim yerimize bu kararı veriyor.</p>

<p color="dimmed">Çocuklarımızdan neredeyse daha doğmadan önce onlar için belirlediğimiz bir hikâyenin içini doldurmalarını bekliyoruz. İnsanın kendine ‘tanrısallık’ inşa etme hırsına kapıldığı bir çağın en tahripkâr, en ürkütücü, en boş vehimlerinden biri de bu!</p>

<p color="dimmed">Görünen o ki, gerçekten bir yere varmak istiyorsak, önce önümüze konmuş bütün hazır yol haritalarını yırtıp atmamız gerekiyor.</p>

<p color="dimmed">Her şeyi kendi seçimlerimizle belirlediğimiz meselesini yeterince doğru değerlendiremiyoruz sanki; kendi kararlarımız dediğimiz şeyler zihinlerimizde uyanan düşüncelerden kaynağını alıyor. Bu düşünceleri ortaya çıkardığına inandığımız çevresel şartları biz oluşturmuyoruz. Bulunduğumuz her yere hayatın gidişatı bizi getiriyor. Biz aslında seçimlerimizi soruların ve cevap şıklarının oluşumunda hiçbir dahlimizin olmadığı bir imtihanda o belirli şıklar arasından yapıyoruz.</p>

<p color="dimmed">“Şüphesiz bu hayatımız, içimizde kendini belli etmeden, ağır ağır ilerler; anlamı ve görünümü bizim için değişmiş olan, bize yeni kapılar açan gerçekleri keşfetme hazırlığına, aslında çok önceden, ama farkına varmadan başlarız; bizim gözümüzde geçerlilik kazandıkları tarih ve saat ise görünür oldukları dakikadır” diye yazmış Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde’ kitabında.</p>

<p color="dimmed">Her şey ancak zamanı geldiğinde oluyor ve biz o sırada zamanı hiç gelmeyecek şeylerin peşinde koşmakta olduğumuzdan hayatın bu ince ayarlarını hiç farkedemiyoruz.</p>

<p color="dimmed">Olacak olan olur… Varlığa hakikat nazarıyla bakanlar için tek bir fiille hayatın bütün hikayesini ifade etmek mümkün.</p>

<p color="dimmed">“Gelecek hakkında kaygılanan tek canlı insan!” dedi profesör. “Ama hocam, sincaplar da yuvalarında kış için meşe palamudu biriktiriyor” dedi arka sıralardan bir öğrenci.</p>

<p color="dimmed">Carl Gustav Jung, ‘Anılar, Düşler, Düşünceler’ kitabında hayatımıza dair çok üstünde durmadığımız bir gerçeği aşikâr kılıyor: “Biz insanlar, her ne kadar özel yaşamlarımız varsa da, büyük bir oranda, yaşadığı yıllar yüzyıllarla sayılan ortak bir ruhun temsilcileri, kurbanları ve geliştiricileriyiz. Çoğu zaman, dünya sahnesinde sesi çıkmadan rol alanlardan biri olduğumuzun farkına bile varmadan, bir ömür boyu, kendi kafamıza göre yaşadığımızı varsayabiliriz.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p color="dimmed">Tasarlamakla yaşamak arasındaki bir arafta hayat sürüyoruz. Geleceğe ilişkin tasarımlarımız bizi şimdiki zamanın açığa çıkardıklarını göremez hale getiriyor. Hep uzağa bakmaktan yakını farkedemez, idrak edemez hale geliyoruz.</p>

<p color="dimmed">“Yarın ne yapacaksın?” diye sordu kahvaltı masasındakilerden biri. “Bilmem, hiç yarında yaşamadım daha önce!” dedi diğeri.</p>

<p color="dimmed">Yarınlar, hayallerimizi, beklentilerimizi, arzularımızı ve ötelediklerimizi içine koyduğumuz depolardır. İçlerine hiç giremeyiz. Çünkü bugün bittiğinde yarın başlamaz, yine bir bugün başlar!</p>

<p color="dimmed">“Tatile kaç gün kaldı?” diye sordu annesi. “Beş bugün kaldı!” dedi annesinin oğlu.</p>

<p color="dimmed">Yapmayı düşündüğümüz şeyler genellikle yapabileceğimiz şeylerden vakit çalıyor.</p>

<p color="dimmed">Derin bir nefes aldı ve “Bütün nefesler, esasta tek bir nefes!” dedi meczup.</p>

<p color="dimmed">Yeni Şafak, Gökhan Özcan</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/yasamakla-tasarlamak-arasinda</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 09:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/yasamak-tasarlamak.webp" type="image/jpeg" length="98123"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Evrensellik maskesi altında Batı merkezli akademya]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/evrensellik-maskesi-altinda-bati-merkezli-akademya</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/evrensellik-maskesi-altinda-bati-merkezli-akademya" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Batı merkezli akademik düzen, hakikati kendi kavramları ve ideolojik sınırları içinde yeniden biçimlendiriyor. Üniversiteleri fikir üreten merkezlerden çıkarıp, hâkim söyleme veri sağlayan uzmanlık bürolarına dönüştürüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün akademi dünyası, büyük ölçüde Batı’nın kurduğu kavramlar, ölçüler ve kurumlar eliyle şekilleniyor. Kendi kibrinden yükselttiği kalelerin içine kapanan bu yapı, Batı literatürünün dışında kalan fikirlere, tecrübelere ve hakikat arayışlarına karşı körleşmiş durumda. Bilgi; hakikatin, adaletin ve insanlığın hizmetinde gelişmek yerine Batı’nın siyasî, iktisadî ve kültürel menfaatlerine göre biçimlendiriliyor. Ardından bu çerçeve, “evrensel bilim” etiketiyle bütün dünyaya kabul ettiriliyor.</p>

<p>Batı bugün maviye “sarı” dediğinde, akademik çevrelerin büyük bir kısmı maviyi yeniden tarif etmek yerine sarı demeye mecbur bırakılıyor. Kavramları Batı kuruyor, sınırları Batı çiziyor, hangi meselenin konuşulacağına ve hangi hükmün “bilimsel” kabul edileceğine Batı karar veriyor. Bu sınırların dışına çıkan fikirler ya itibarsızlaştırılıyor ya da akademik dolaşımın bütünüyle dışında tutuluyor. Böylece üniversiteler hakikatin araştırıldığı müesseseler olmaktan uzaklaşıyor; hâkim ideolojinin bilgiyi ürettiği, tasnif ettiği ve dünyaya dağıttığı merkezlere dönüşüyor.</p>

<p>Aşağıdaki yazı, akademi dünyasını kuşatan bu zihnî tahakkümün mahiyetini anlamak bakımından mühim bir kapı aralıyor. Akademisyenin fikir ve hüküm sahibi bir münevverden teknik bilgi üreten uzman memura dönüştürülmesini, Batı merkezli indekslerin kurduğu denetim düzenini ve akademik hayatın nasıl fikrî bir çoraklığa sürüklendiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle yazı, üniversitelerimizin hangi ölçülerle düşündüğünü ve hangi merkezlerin çizdiği hudutlar içinde bilgi ürettiğini yeniden sorgulamaya çağıran zihin açıcı bir yazı olarak karşımızda duruyor. (Baran Dergisi)</p>

<p><strong><u><i>İşte Oğuzhan Bilgin'in <a href="https://www.aksam.com.tr/yazarlar/oguzhan-bilgin/akademyanin-entelektuel-hayattan-kopusu/haber-1627656" rel="nofollow">Akşam</a>'daki o yazısı:</i></u></strong></p>

<p>Dünya tarihi boyunca entelektüel hayatla, fikir hareketleriyle, ideolojik açılımlarla akademyanın güçlü bir ilişkisi olmuştur. Üniversiteler ve akademisyenler hem fikir hayatına yön vermiş hem de yeni kuramsal tartışmaların, yeni kavramların, fikir akımlarının merkezinde yer almıştır. Bu bakımdan siyasetin teorik ve ideolojik arka planında üniversiteler ve akademisyenler belirleyici olmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dünyada neoliberalizmin hakim olduğu dönemle birlikte entelektüelden ziyade spesifik konularda uzmanlaşmış; fikir yerine teknik veri veya bilgi üreten bir akademisyen tipi ortaya çıkmıştır. Aşırı uzmanlaşmanın, sadece tek bir konuya dair bilgi sahibi olmanın ideal olarak sunulduğu bu piyasacı akademyada akademisyenler uzman memurlara indirgenmiştir.</p>

<p>Yeni fikirler üretmeden, mevcut üretilmiş çerçeveleri sorgulamadan, hakim bir hegemonyaya kuramsal ve metodolojik olarak rıza göstererek, hakim söylem salt spesifik ölçülebilir bilgi, profesyonel çıktı üreten bir profesyonel akademisyen tipi tüm dünya için artık büyük bir soruna dönüşmüştür. Foucault'nun "evrensel entelektüelin ölümü" dediği, Edward Said'in "entelektüelin kurumsal evcilleştirilmesi" diye adlandırdığı süreç böyle bir süreçtir. Çünkü fikir üretilmesi, sorgulanması hegemonya bakımından risklidir. Bu nedenle Batı'nın kültürel hegemonyası bir yandan piyasacılığı öne çıkaran neoliberalizmle diğer yandan "büyük anlatılar çağı bitti" diyen post-modernizmle birlikte kendi hegemonik düzenini tüm dünya akademyasına dikte etmiştir.</p>

<p>Atıflar, dizinler, dergiler, uluslararası indeksler üzerinden hem dünya akademisini kendi ölçülerinde standardize eden ve kendi ölçütlerini evrensel ölçütlermiş gibi sunan hem de kendi istediği fikirlerin dışında kalanları ve hatta riskli gördüklerini yok sayan bir hakimiyet ortaya çıkmıştır. Bu nedenle yüksek prestijli indekslerde çıkan dergilerdeki makalelerde İsrail'in katliamlarından "ama"sız bahseden, PKK'ya terör örgütü diyen, 1915'te (sözde) Ermeni Soykırımı olmamıştır diyen makalelerin yayımlanması imkansızdır. Çünkü hegemonya bunu "bilimsel değil" diye kodlamaktadır. Biz de akademik atanma ve yükselme kriterlerimizle bu hegemonyaya bir nevi rıza göstermekte ve hegemonyayı yeniden üretebilmekteyiz.</p>

<p>İşte bu akademik düzen hakim söylemin ve çerçevenin sorgulanmasını istememekte, memurlaştırılmış uzmanlara teknik veri ve bilgi üretmesi için bir alan bırakmakta; teorisiz bilgi üretmeye çalışmak marifet gibi sunulmaktadır. Bu bir akademik tercih değil ideolojik bir mecburiyete dönüşmüştür.</p>

<p>Bu, bazılarının anlattığı gibi Türk akademisine özgü bir depolitizasyon falan da değil bizzat Batı'nın öncülüğünde tüm dünyaya hakim kılınmış bir akademik hegemonyanın neticesidir. Batı'nın kültürel hegemonyasını eleştirmeyip, esas meseleye işaret etmeyenler mevzuyu sadece Türkiye'ye özgüymüş gibi sunmakta ve sanki Türk akademisindeki bir "politik risk almama" haline indirgemektedir.</p>

<p>Tarih boyu büyük entelektüellerin, akademisyenlerin interdisipliner bir zemine sahip olduğu; tarih, felsefe, sosyoloji, siyaset, iktisat gibi alanların hepsine dair ciddi bir birikimi olmayanın sosyal bilimlerde dikkate alınmadığı bir dönemden şu anda tek bir disiplinin tek bir spesifik alanına hapsedilmiş bir akademisyen tipine gelinmiştir.</p>

<p>Akademik hayatı giderek entelektüel anlamda çölleştiren bu Anglo-Sakson merkezli neoliberal akademik hegemonya akademisyeni bir performans rejimi altında memurlaştırmaktadır. Bir yandan da maalesef biz de konunun bu büyük çerçevesinden ziyade doçentlik kriterleri veya emeklilik yaşı gibi yine çok teknik teferruatlara odaklanarak akademinin esas sorunlarını ıskalayan ve tam da o hegemonyanın istediği bağlamda spesifikleştiren bir tartışma düzlemine hapsolmuş durumdayız.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/evrensellik-maskesi-altinda-bati-merkezli-akademya</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Jul 2026 10:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/evrensellik-maskesi-altinda-bati-merkezli-akademya.webp" type="image/jpeg" length="88368"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İsrail Türkiye’ye karşı savaş hazırlığı yaparken]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/israil-turkiyeye-karsi-savas-hazirligi-yaparken</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/israil-turkiyeye-karsi-savas-hazirligi-yaparken" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsrail Diaspora Bakanı Amichai Chikli geçtiğimiz günlerde “Türkiye ile savaşa hazır olmalıyız. Denizde Türk ordusuyla bir temas (çatışma) olabilir. Bu imkânsız bir senaryo değil. Yarın bile olabilir.” açıklamasında bulundu. Chikli daha önce de Türkiye ile savaşabileceklerini söylemişti...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İsrailli eski Tuğgeneral Amir Avivi de sonraki büyük savaşın Türkiye ile denizde olacağını söylemişti. İsrail’in Türkiye’ye genel bakışına bakarsak Türkiye ile savaşı kaçınılmaz gördüklerini anlayabiliriz.</p>

<p>İsrailliler öyle bir hâletiruhiye içindeler ki artık bunu ima etme gereği bile duymayıp direkt savaşmaktan bahsediyorlar. Hatırlanırsa önce düşman ilan ettiler. Sonra neden Türkiye’nin düşman olduğuna dair argümanlar geliştirdiler ve geliştirmeye devam ediyorlar. An itibarıyla Türkiye’nin bölgede yayılmacı bir politika izlediğini, Kıbrıs’ı işgal ettiğini ve Hamas için yeni merkez olduğunu öne sürüyorlar. Arada bir de Türkiye’nin İsrail’i yok etmek istediğini öne sürdüler. Bilhassa İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin bir günlüğüne de olsa Kudüs valisi olmayı hayal ettiğini söylemesini çok dillendirdiler.</p>

<p>Tüm bu söylemler, düşmanlaştırdıkları Türkiye’ye saldırırlarsa meşruiyet kazanmak ve ABD'yi ikna etmek için yapılıyor. Diyorlar ki: “Gazze’de soykırım yaptığımı söylüyorsun ama sen önce kendi Ermeni soykırımına (!) bak. Bana işgalcisin diyorsun ama Kıbrıs’ı işgal eden sensin.” Bu iddialarını çürütecek karşı iddialar çok. Örneğin “Ermeni soykırımını Paşinyan bile kabul etmezken senin ne dediğinin hükmü yok!” denilebilir. “Kıbrıs’ta Türkler zulümden kurtulsun diye müdahale edildi. Sonraki yıllarda masadan kaçan Rumlardı.” denilerek Kıbrıs tezleri de çürütülebilir. Hatta “Türkiye Kıbrıs’tan çıkarsa sen de Filistin’den çıkar mısın?” diye bir soru ile köşeye de sıkıştırılabilir. Öte yandan Bakan Çiftçi’nin hayallerine gösterdikleri tepkiye tepki olarak “Sen millet olarak 3000 yıllık hayal kurabiliyorsun da senin olmayan Kudüs için bir Türk bakan hayal kuramaz mı?” denilebilir.</p>

<p>Ancak denilirse kulaklarını tıkayacaklardır çünkü muhatapları Türkler değil; amaçları, Türklerle sorunu olan Yunan, Rum, Ermeni gibi milletleri provoke etmektir. Bu yüzden yukarıda zikredilen iddiaları Yunan gazetelerinde yazıyorlar ve hatta Yunanca paylaşımlar yapıyorlar. Görünen o ki Ermeni tezi ellerinde patladı çünkü Ermeniler amacın Ermenileri desteklemek değil, Türkiye’ye zarar vermek olduğunu açıkça söylediler.</p>

<p>Tekraren; tüm bu Türkiye karşıtlığı, savaşa zemin hazırlamak için yapılıyor. Onlar güçlü bir Türkiye istemiyorlar. İran bir şekilde pasifize edildi diye düşünüyorlar. En azından İran ile yaptıkları savaşı ABD’ye büyük bir ustalıkla devredip sonraki hedef olan Türkiye’ye yöneldiler. Yönelmeyi savaşmak olarak da anlayabiliriz.</p>

<p>İsraillilerde şöyle bir mantalite var: “Türkiye gittikçe güçleniyor. Kara ordusu daha iyi. Donanması da daha iyi. Elde bir tek hava üstünlüğü kalıyor. O zaman havada da bizim seviyemize erişmeden, düşmanı güçlenmeden yenmemiz lazım. Düşman yok olamazsa bile askeriyesini felç edelim ki bir daha karşımıza çıkmaya cesaret edemesin. Böylelikle bölgede hem rakip kalmaz hem de tüm bölgeye hükmederiz.”</p>

<p>Söz konusu mantalite, İsrail medyasındaki yorumlardan ortaya çıkan sonuçtur. Bunun bir kelimeler savaşı olduğunu iddia eden de olabilir. Hatta Türkiye ve İsrail danışıklı dövüşüyor gibi akla zarar fikirleri olan da olabilir. Fakat İsrail’i yakından takip eden biri olarak savaşın eşiğinde olduğumuzu söyleyebilirim.</p>

<p>Bazı uzmanlar “Söylem, zihinde geçenlerin dışa yansımasıdır.” derler. Bazıları da söylemin olmayan bir düşmanlığı körüklediğini söyler. Türkiye-İsrail düşmanlığında söylem, İsrail’in Türkiye ile savaşma isteğinin bariz yansımasıdır. Tersi durum yani içi boş tehditler savrulduğu iddiası doğru değildir.</p>

<p>Dolayısıyla Türkiye-İsrail bağlamında nereden bakarsanız bakın bir savaş hâli var. Doğrusu Türkiye’nin İsrail ile savaşmak gibi bir niyeti yok. Sadece İsrail’e olan nefretini dile getiriyor ama İsrail için durum farklı. Onlardaki kibir, nefreti ve eleştirel söylemi de savaş sebebi olarak görebiliyor. Türkiye’nin sıradan bir güç olmadığı göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin söylemini daha ciddiye aldıkları tasavvur edilebilir. Özetle, İsrail’in kibri ve öz güveni, kendisini eleştiren güçlü Türkiye’ye tahammül edemiyor. Düşman güçlü olunca korku da devreye giriyor ve düşmanı yok etme güdüsü harekete geçiyor. Bu yüzden içlerinden geçeni tutamayıp “Savaşabiliriz!” diyorlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şayet “Savaşabiliriz!” diyen İsrail ise ciddiye almak gerekir. İsrail savaşmak istiyorsa savaşacaktır. Barışçıl bir duruş, savaşı engellemeyecek olup tam tersi korkaklık olarak algılanacak ve İsrail’e daha çok cesaret verecektir. Bu yüzden savaş pozisyonu almak tek çaredir.</p>

<p>İsrailli bakanın dediği gibi denizde bir çatışma olabilir. Belki bir Türk gemisini vururlar. Belki bir uçağı düşürmeye çalışırlar. Veyahut bir sözü bahane edip “Kill first” (Önce sen öldür) doktrinini uygulamaya koyup topyekûn saldırıya geçerler. Tüm bunlar abartı olarak gelmemeli. İran da öyle zannetti ve dinî lider Hamaney dâhil çok sayıda tepe yöneticisini kaybetti.</p>

<p>Türkiye tetikte olmalı. Denizde çatışma olabilir diyorlarsa denizde hazır olmalı. Kıbrıs’ta veya Suriye’de tehdit ediyorlarsa oralarda hazır olmalı. Savunma sanayi şirketinizde yangın çıkıp aynı gün o şirkete ait bir helikopter düşüyorsa bir komplo olacağı akla gelmeli. Ayrıca ülke içinde kim ne yaptı ne yapıyor bakmak gerek. Ülkeye giren her ürünün ne kadar temiz olduğu incelenmeli. Amerikan vatandaşı gibi gelen birinin İsrail ajanı olup olmadığı tetkik edilmeli. Bunun gibi nice alınması gereken tedbirler alınmalı.</p>

<p>Özellikle istihbarata dikkat etmeli. Artık belli ki düşmanın en büyük gücü aslında istihbaratıdır. İstihbarat sayesinde felç edici bir darbe vuruyor ve gerisini kolayca hallediyor. Hatta gerisi için kendisi de uğraşmayıp başkasına havale ediyor. Türkiye büyük bir ülke olduğu için içerideki ajan ve muhbirlerin saklanması ve eylem yapması kolaydır. Bu yüzden onları yakalamak için ek çaba harcamalı.</p>

<p>Sonuç olarak Türkiye’nin adı konmamış, panikletmeyecek bir savaş pozisyonu alması hayatidir.</p>

<p>İbrahim Karataş/Fokusplus</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/israil-turkiyeye-karsi-savas-hazirligi-yaparken</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 23:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/i-s-t-r-q-q-q-q.png" type="image/jpeg" length="37481"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sevmeyi bilen anlamayı sever]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sevmeyi-bilen-anlamayi-sever</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sevmeyi-bilen-anlamayi-sever" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hiçbir insan bir diğerinin aynı değildir; sadece dış görünüşüyle değil, sadece karakteri, davranışlarıyla da değil, dünyayı görme, anlama, anlamlandırma bakımından da her insan bir diğerinden farklıdır. Birbirimizi anlayamıyor oluşumuzun başta gelen sebebi, bu gerçeği çoğumuzun görmezden geliyor oluşumuzdur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p color="dimmed">“Seni gerçekten hiç anlayamıyorum!” dedi kalabalık caddede yavaş adımlarla yürümekte olan iki kişiden biri. “Bu aslında insanların kendilerini doğru anlayabilmek için hatırında tutması gereken en önemli şey!” dedi diğeri.</p>

<p color="dimmed">Bir bütünün parçalardan oluştuğunu unutmamak gerekir; parçaların tek tek kendi gerçeklikleri içinde var kılındığını kabul etmeden, o bütün hakkında söylenen her şey tek kişilik bir gerçeklikte takılı kalmaya mahkûm eder insanı.</p>

<p color="dimmed">Luigi Pirandello, ‘Biri Hiçbiri Binlercesi’ isimli kitabında bu gerçeğin altını ustalıkla çiziyor: “Size bakarken, gözlerinizde sizin gördüklerinizi görmeyecektir, tıpkı sizin onun gözlerine bakarken onun gördüklerini görmediğiniz gibi; dünyanın, yaşamın, nesnelerin onlara dokunduğunuzda sizin için gerçekliği; onunkiyle aynı değildir; onun aynı nesnelerde, sizde, kendi içinde görüp dokunduğu başka bir gerçekliktir…”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p color="dimmed">Bir filmin senaryosu o filmin gerçekliği üzerinde çok belirleyicidir. Filmlerin izleyicisine gerçeklik duygusu verip veremediğine, karakterlere ve olaylara ne kadar yakından baktığına, bu ikisini birbirine hangi zengin ayrıntılarla bağladığına, insanı ve hayatı ne kadar doğru gözleyerek filmin hikayesine aktardığına bakarak karar veririz. Bu anlama mesaisi film hakkında yüksek ihtimalle isabetli varış noktalarına götürür bizi. Bir şeyi doğru yere doğru şekilde bakarak anlayabiliriz. Bu önemli bir hassas noktadır. Ancak kendimize, diğer insanlara, hayata, bütün bunların birbirine bağlantılarına, ilişkileri ören ayrıntılara, yani yaşadıklarımıza ve içinden akmakta olduğumuz o büyük hikâyeye bakarken bu hassasiyeti göstermeyiz. Hayat bizi bize her gün ve her an anlatır durur. Ama biz hayatın bize söylediklerine kulak vermeyiz. Her şeyi kendi gerçekliği içinde en doğru şekilde anlayıp anlamadığımızı kendimize neredeyse hiç sormayız. Bir filmin gerçekliğini inceden inceye sorgularken, bunu kendi hayatımız için hiç yapmayız. Her şeyi hak ettiği şekilde anlayıp anlamadığımızı hiç sorgulamayız.</p>

<p color="dimmed">Bazen bir şey yapıyor, hemen ardından ‘Bu yaptığımın anlamı nedir?’ diye düşünmeye başlıyorum. O şeyin anlamını düşünürken yaptığım acemiliklerden de bunu aslında ne kadar az yaptığımı farkedip halime şaşırıyorum!”</p>

<p color="dimmed">Başkalarını anlayabilmek adına gösterebileceğimiz her yakınlık, her ince yaklaşım; bizim dünyamızı da genişlik ve derinlik katacaktır. Deneyen herkes bunu çok kısa bir zamanda rahatlıkla müşahede edebilir.</p>

<p color="dimmed">Anlama çabası sevgi toprağında açan bir çiçektir. Bir şeyi ancak seversek anlamaya çalışırız. Birbirine kör ve sağır yaşamayı alışkanlık edinmiş yeni dünya öz sevgisini yitirdiği için bu haldedir.</p>

<p color="dimmed">“Ondan önce bir karanlığa gömülmüş, uyuyor gibiydim; ama o gelip beni uyandırdı, kaldırıp ışığa götürdü, çevremdeki her şeyi, bitmez tükenmez iplerle renk renk bir dantel gibi işledi; bana en yakın, kendisini en iyi anladığım, benim için en değerli insan o oldu, onun dünyaya duyduğu karşılıksız sevgi, zorluklarla dolu hayata karşı içimi güçle doldurarak beni zenginleştirdi” diye yazmış Maksim Gorki, ‘Çocukluğum’ isimli meşhur kitabında.</p>

<p color="dimmed">Daha zengin olmak için daha çok para biriktiriyorsun! Daha çok insan olabilmek için de daha çok insan biriktir!</p>

<p color="dimmed">“Bir ben vardır amma” dedi meczup, “nice de sen vardır bende benden içeru!”</p>

<p color="dimmed">Gökhan Özcan, Yeni Şafak</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sevmeyi-bilen-anlamayi-sever</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 10:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/sevmeyi-bilen.webp" type="image/jpeg" length="13779"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Geleceği borçlanmak]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gelecegi-borclanmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gelecegi-borclanmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Rezerv para basamayan ekonomiler, Amerikan faizindeki her artışı kendi bütçelerinde hissediyor. Sermaye güvenli limanlara döndükçe yerel paralar değer kaybediyor; enerji ithalatını finanse etmek, dış borcu çevirmek ve büyümeyi korumak aynı anda zorlaşıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya, tarihinin en büyük borç yükünü taşıyor. Küresel borç stoku 2026'nın ilk çeyreğinde 353 trilyon dolara ulaştı. Dünya ekonomisinin ürettiği gelirin üç katından fazla. Böylesine büyük rakamlar çoğu zaman insanın muhakemesini uyuşturuyor. Oysa mesele borcun hacmi değil. Hangi yatırımı beslediği... Hangi gelire yaslandığı... Daha doğrusu, henüz kazanılmamış hangi paranın bugünden harcandığı.</p>

<p>Uzun yıllar borçla üretim arasında görece de olsa bir denge vardı. Kredi alınır, fabrika kurulurdu. Liman büyür, demiryolu uzar, enerji santrali yükselirdi. Üretim arttıkça borç çevrilir, borç çevrildikçe ekonomi büyürdü. Bugün aynı ilişki giderek zayıflıyor. Borç, üretilmiş değeri büyütmekten çok gelecekte elde edilmesi umulan değeri finanse ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Elbette, finansın güç kazanması yeni değil; son kırk yıldır değişen, finansın üretimle kurduğu bağ. Kredi giderek fabrikaya değil, varlık fiyatlarına ve gelecekte oluşacağı varsayılan kazançlara akıyor. Bilançolar şişiyor, finansal servet büyüyor; reel ekonomi aynı hızla ilerlemiyor. Geleceğin geliri, bugünün muhasebesine yazılıyor.</p>

<p>Söz gelimi yapay zekâ yarışı bunun en görünür örneği. Teknoloji devleri yüz milyarlarca dolarlık veri merkezleri kuruyor, enerji şirketlerine ortak oluyor, yeni nesil işlemciler için devasa siparişler veriyor. Çünkü yapay zekâ yalnızca yazılımdan ibaret değil; elektriğin, bakırın, suyun ve çipin üzerinde yükselen ağır bir yatırım. Fakat asıl dikkat çekici olan teknoloji değil, onu finanse etme biçimi. On beş yıllık kredilerle kurulan veri merkezlerinin içindeki işlemciler birkaç yıl sonra eskiyor. Bugünkü borç, henüz doğmamış kullanıcıların ve henüz gerçekleşmemiş kârların üzerine inşa ediliyor. Finans, üretimi değil beklentiyi satın alıyor.</p>

<p>Tabi beklenti gerçekle buluştuğu sürece sistem işler. Aradaki mesafe açıldığında ise geriye yalnızca çevrilmesi gereken borç kalır. Son yıllarda teknoloji şirketlerinin piyasa değerleriyle gelirleri arasındaki makasın büyümesi de bunun işareti. Her yeni yatırım daha fazla kredi, her yeni kredi daha fazla faiz yükü doğuruyor. Borç, üretimin sonucu olmaktan çıkıp üretimin ön şartına dönüşüyor.</p>

<p>Döngünün en ağır faturası da gelişmekte olan ülkelere çıkıyor. Rezerv para basamayan ekonomiler, Amerikan faizindeki her artışı kendi bütçelerinde hissediyor. Sermaye güvenli limanlara döndükçe yerel paralar değer kaybediyor; enerji ithalatını finanse etmek, dış borcu çevirmek ve büyümeyi korumak aynı anda zorlaşıyor.</p>

<p>Mesele yalnızca gelişmekte olan ekonomilerle mi sınırlı? Elbette değil. Gelişmiş ülkeler rezerv para ayrıcalığı sayesinde borçlanmayı sürdürüyor; fakat onlar da farklı bir çıkmazın içinde. Sanayinin dönüşüm sorunu başa bela, finansal balon şiştikçe şişiyor. Varlık fiyatları yükselirken reel üretim aynı tempoyu yakalayamıyor. Refah, geleceğin bilançosundan avans çekilerek korunmaya çalışılıyor.</p>

<p>Çağımızın çelişkisi de burada düğümleniyor. İnsanlık, tarihin en gelişmiş teknolojilerini üretiyor; aynı zamanda tarihin en büyük borç yükünü sırtında taşıyor. Yapay zekâ yeni bir çağ vaat ediyor ama o çağın veri merkezleri de, enerjisi de, finansmanı da borçla ayakta duruyor.</p>

<p>İktisat tarihinde hiçbir borç döngüsü sonsuza kadar sürmedi. Ödeme günü geldiğinde asıl mesele borcun büyüklüğü değil, onun hangi değeri üretebildiği olur. Borç üretime dönüşmediğinde temerrüt yalnızca mali bir sorun olmaktan çıkar; ekonomik tercihleri, siyasi kararları ve devletlerin hareket alanını da daraltır. Dünya ekonomisinin önündeki gerçek sınav işte budur.</p>

<p>Hasan Hüseyin Öz, Star Haber</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gelecegi-borclanmak</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 10:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/borc-ulke.jpeg" type="image/jpeg" length="32330"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
