<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/iktibas" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sun, 05 Jul 2026 05:05:44 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/iktibas"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Türk sineması ya da…]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/turk-sinemasi-ya-da</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/turk-sinemasi-ya-da" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ülke sinemamıza en önemli sorunlarından biri böyle bir sinema olup olmadığıdır. Yani “Türk Sineması nedir” sorusuna verilecek somut ve net cevaplar yok. Daha doğrusu, ülkemizdeki endüstri ve yöntemler bir dil oluşturabilmiş değil.</p>

<p>Öyle mi?</p>

<p>“Türk Sineması’nın dili yok” demek çok ağır bir ifade olsa da “var” diyememek zaten bu manaya geliyor. Evet, dünyada sinema otoritelerinin ve hatta izleyicinin Türk Sineması denince zihninde bir yapı belirmiyor. Uluslararası festivallerden ödül alan bazı yönetmenlerin yapımları dışında bütünlüklü bir dilden söz etmek zor.</p>

<p>Peki, bir ülke sinemasının dili nasıl oluşur? Dili oluşturan etkenler neler? Türk Sineması için net belirtilerden bahsetmek mi zor, bu belirtilere ait filmler üretildiğinden söz etmek mi?</p>

<p>Öncelikle ifade etmek gerekir ki bir ülke sinemasının çıkış noktası toprağıdır. O toprakta yaşayan insanıdır. O toprakta yaşayan insanın yapıp ettiklerinden oluşan kültürüdür. Dolayısıyla en başta Türk Sineması’nın oluşamamasını ‘toprağına yabancılık’ gibi bir gerekçeye dayandırabiliriz.</p>

<p>Toplumun inancı, dili, masalları, mitleri, başka toplumlardan ayıran kültürel unsurları sinemasının dilini oluşturur. Ele alınan konu, anlatılan mesele, dert ya da meramın temelinde bu toplumun kodları olmalıdır.</p>

<p>Ülkemiz sineması uzun yıllar ‘evrensellik’ adına kendine yabancı kaldı. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş süreci sonrası geçmişi ile arasına mesafe koyma çabasında olan aydın kesim ve sanatkar, kültüründen uzak kaldığında evrenselleşebileceğini, böylelikle de muasır medeniyet seviyesine ulaşabileceğini düşündü. Oysa sinemanın bütün dünyada dil arayış süreçlerine tekabül eden 1930-1960 arası film üretiminde öne çıkan ülkelerin en belirgin özellikleri kendilerine yabancı kalmayışlarıydı. “Avrupalılar gibi film yapmak”, “Hollywood gibi film yapmak”, “Ruslar gibi film yapmak” ya da “İranlılar gibi film yapmak” ve daha nice “gibi”ler sebebiyle kendinden çok uzağa savrulan bir sinema üretimi söz konusu oldu ülkemizde. Kültüre, inanca ve dile dayanmış olan hikayelerin anlatıya, biçime ve yönteme yansıması meselenin ikinci aşamasıdır.</p>

<p>Daha hikaye aşamasında kendinden uzaklaşan filmcilerin yöntem konusunda özgün bir şey ortaya koymasını beklemek zaten hayal olurdu. Mesela Japon yönetmen Yasujiro Ozu, kendi toplumuna dayanan anlatısının biçimsel göstergesi olarak kamerasını hep 90 cm seviyesinde tuttu. Yani bağdaş kurmuş oturan insanın göz hizasında. Yani kendi kültürünün seviyesinde tuttu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Mesela İranlı sinemacılar sansürün getirdiği zaruret olarak filmleri evlerin dışında çekmek zorunda kaldı (Kadın, sokakta olduğu gibi filmlerde de başörtüsüz gösterilemeyeceği için ev içinde sahneler çekilemedi. Mantıksız olurdu çünkü. Evinde başörtülü olmak zorunda değildi). Bu da filmlere eşsiz bir mekan olgusu kattı. Ayrıca yine sansürden kurtulmak için dolaylı anlatım peşinde koşmak zorunda kaldılar. Mesela Hindistan Sineması, toplumsal yansımanın biçimsel göstergesi olarak dansla iç içe, renkli kıyafetlerle sahneler kurdu. Mesela Rus sinemacılar, Rus roman geleneğinin beslemesi ile şiirsel bir dili kovaladı… Mesela Fransız Sineması, Avrupa değerlerinin taşıyıcısı olmanın sorumluluğu ve kültürel zenginliğin getirdiği birikimi sinemaya yansıtmayı başardı. Fransızların ‘rahat’ tavrı, sinemada da kendini gösterdi ve Yeni Dalga sayesinde “Herkes film çekebilir, kameranı al sokağa çık” dendi. Ve kendi varlıklarını ortaya koyan bu ve benzeri ülke sinemalarının tamamının itiraz noktası ise Hollywood’a idi… Peki, Türk yönetmenler ne yaptı? Topyekun bir reddetme haksızlık olur elbet. Metin Erksan, Lütfi Ömer Akad, Reha Erdem, Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu gibi birçok isim özgün dil peşinde koştu. Çoğunluk ise “Batılı gibi olmak” derdiyle Avrupalı sinemacıların özgün tavırlarını taklit ederek dil ortaya koyabileceğini sandı.</p>

<p>Bu mesele çok su götürür. Daha sonra yine bu sayfada devam edeceğiz. Fakat son olarak şunu söylemek gerek.. Sinema gibi bütün sanat dallarını barındıran ve bu sayede zenginlik barındıran (ve elbette aynı ölçüde sorumluluk gerektiren) bir alanda dil ortaya koymak bugünden yarına olacak şey değil. Endüstrinin oluşması da çok önemli. Avrupalı sinemacılar kendi tavırlarını ortaya koyup “Hollywood gibi film yapmamak” adına yola çıktıklarında finansal destek ve izleyici (müşteri) buldu.</p>

<p>Bizdeki en ciddi eksiklerin bu olduğunu da söyleyebiliriz. Dil oluşumu, öncelikle arayışı gerektiren bir şeydir. Aramadan dil bulunabileceğinin düşünülmesi en hafif tabiriyle zaaftır. Tam da bu sebepten… Sinemamıza daha çok zaman vermemiz lazım. Sinemacıların kendine dönmesi için destek olmamız şart.</p>

<p><i>Abdulhamit Güler, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/turk-sinemasi-ya-da</guid>
      <pubDate>Sat, 04 Jul 2026 10:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/sinema-1.jpg" type="image/jpeg" length="54004"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bu Avrupa ile ne ittifak olur ne birlik!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bu-avrupa-ile-ne-ittifak-olur-ne-birlik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bu-avrupa-ile-ne-ittifak-olur-ne-birlik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’yi ve Vatikan’ı da sayarsanız, Avrupa’da 50 ülke var; bunların 27’si Avrupa Birliği, 30’u NATO üyesi. (NATO’nun 1955’te katılan Almanya dahil 13 Avrupalı üyesi vardı; 1999 sonrası genişleme programı çerçevesinde eski Varşova Paktı ülkeleri ile sayı 30’a çıktı. Hızlı genişleme programı, Ukrayna ve Gürcistan’ı da içine alacaktı., Ukrayna’nın başına gelenleri biliyorsunuz!)</p>

<p>Türkiye NATO’ya girmek için 2 yıl bekledi. Avrupa Birliği’ne (AB) girmek için, 14 Nisan 1987’de başvurduğumuza göre, 39 yıl, 2 ay ve 18 gün olmuş olacak. Önceleri ekonomik uyumsuzluk dediler; Türkiye’de çok kamu kurumu varmış! Büyük çapta özelleştirmeler yapıldı; iyi de oldu bizim için. Ama AB başka mazeretler buldu: İnsan hakları, ifade özgürlüğü, (tam öyle söyleyemediler ama “Kürtlerin hakkı hukuku”) ve her biri gerçekten ihtiyacımız olan reformlarla çözüldü; maddeler azaldı azaldı ve Gümrük Birliği, Tam Üyelik derken, Avrupa Parlamentosu, “Şu 37 maddeyi de halletmeden. Türkiye üye olamaz!” diye kapıları kapattı.</p>

<p>Türkiye’nin AB ile görüşmeleri, öyle anlaşılıyor ki, şu anda aşamalı vize sisteminde iyileştirmeler yapılarak Schengen bölgesine daha kolay erişim arayışı çerçevesinde bulunuyor. Ticaret Bakanı Ömer Bolat, geçtiğimiz Salı günü AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos ile bu konuyu görüştüklerini söyledi. Kos, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas, İçişleri ve Göç Komiseri Magnus Brunner’in de yer aldığı üst düzey bir AB heyeti ile Ankara’ya geldi. Heyet, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edildi; daha sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile de görüşmeler yaptı.</p>

<p>Haberlerde, bu görüşmeler, “hayati” ve “tarihi” gibi sıfatlarla aktarıldı. Ancak daha hayati ve gerçekten tarihi olanı, haftaya yapılacak NATO’nun Ankara zirvesi! ABD Başkanı, bu zirvede iç siyasal ve genel ekonomik sebeplerle, ülkesinin dünya jandarmalığından istifasını verecek diyenler var; buna ihtimal vermeyenler var. Trump, geçen hafta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile zirvenin planlaması için yaptığı görüşmede, “Türkiye’ye çok, çok sevindirecek bir haberim var” demesi ve bu haberin de Milli Muharip Uçak (Kaan) projemizde seri üretim için 80 adet jet motoru olacağına dair açıklamalar nedeniyle, dikkatlerimiz asıl NATO’nun Trump’ı sevindirme projesine dönemedi. Oysa, Trump’ın NATO’nun Stratejik Planında esaslı bir değişiklik yaparak, ABD’nin NATO’daki liderlik rolünden çekileceği, mesela “ittifakın bölge dışı operasyonları tarihe gömeceği” haberlerine karşı, Rutte NATO’nun artık Amerika’ya yük olmadan, 30 Avrupa ülkesinin savunma bütçelerini arttıracağı vaadinde bulundu. Rutte’nin Putin’e “Vladimir, kork bizden!” diye hitabı dikkatleri çekti; ama sunduğu tablolardaki rakamlara çok bakılmadı.</p>

<p>Daha sonra yapılan analizler, Rusya’ya meydan okumayı gerektiren bir tablo bulunmadığını gösteriyor. Özellikle Fransız medyasında yer alan yazılarda, NATO’nun ev sahibi Türkiye’yi de “üzmeden”, zirvenin “short and sweet” (kısa ve tatlı) geçmesi için, genel görüşmenin bir oturumla sınırlanması için çaba gösterdikleri belirtiliyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Avrupalılar, meselelerin özüne inmeden, (İran’la savaşında Amerika’ya, Rusya ile savaşında Ukrayna’ya yeterli desteği vermedikleri için) G7 toplantısında Trump’ın sert çıkışına hiç yanıt vermeden, sadece savunma bütçelerini artırarak, “Amerika paradan anlar!” yaklaşımı, ABD gerçekten de NATO’nun patronluğunu bırakırsa, ne NATO’nun işlevlerini sürdürmesini, ne de AB’nin anlamlı bir birlik olarak devamını sağlayabilirler.</p>

<p>NATO’nun mevcut konseptine göre, caydırma, kriz önleme, ve işbirliğine dayalı güvenlik görevleri var. Ama bu, Türkiye’yi ambargolarla dışlayarak, AB üyeliğine akla mantığa uygun bir tek siyasal sebep göstermeden engel olan Avrupalılarla sağlanamaz.</p>

<p>Avrupa, Trump’ın yüzüne para destelerini sallayarak sonuç alacaklarına inanıyorlarsa, ittifak da birlik de tehlikede demektir.</p>

<p><i>Hakkı Öcal, Milliyet</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bu-avrupa-ile-ne-ittifak-olur-ne-birlik</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 11:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/avrupa-birligi-bayrak.jpg" type="image/jpeg" length="75499"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Taşa kazınan Kur’an: Kaya yazıtları neyi ispatlıyor?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tasa-kazinan-kuran-kaya-yazitlari-neyi-ispatliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tasa-kazinan-kuran-kaya-yazitlari-neyi-ispatliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yazıtlarda yer alan bütün ayetlerin hicri birinci yüzyıla, Allah Resulü ve Hz. Ebubekir dönemlerine tarihlenen mushaflarla birebir aynı olması; spekülatif çevrelerin inşa ettiği temel tezlerin arkeolojik verilerle çökmesine sebep oldu]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Suudi Arabistan Kültür Mirası Komisyonu geçtiğimiz haftalarda Medine kırsalındaki el-Mehd bölgesinde tespit edilen erken dönem İslami kaya yazıtlarına dair fotoğraf ve videoları kamuoyuyla paylaştı. Türkiye'de Anadolu Ajansı üzerinden servis edilen haber, sanki bu yazıtlar ilk kez bulunmuş gibi bir izlenim yarattı. Oysa mesele bundan ibaret değil. Suudi hükûmetinin yaptığı, onlarca yıldır akademik camianın bildiği bir alanı turizm ve prestij amacıyla dünyaya duyurmaktan ibaret. Bu yanlış algı, kimi çevrelerde temkinli bir kuşkuya, kimilerinde ise doğrudan saldırganlığa varan tepkilere yol açtı. Meseleyi hem bilimsel hem de teolojik boyutuyla ele almak gerekirse aslında tablo şöyle: Kuşkular büyük oranda temelsiz; zira söz konusu yazıtlar otuz yılı aşkın süredir, dünyanın dört bir yanından akademisyenin yürüttüğü kurumsal projeler eşliğinde belgeleniyor. Eleştiri getiren ilk cenah, Suudi yönetimine duyulan genel bir güvensizlik sebebiyle keşiflere suizanla yaklaşıyor.</p>

<p>İkinci ve çok daha sistematik bir itiraz dalgası ise Kur'an metninin tarihsel süreçte değiştiğini, dönemsel olarak manipüle edildiğini veya bazı ayetlerin metne sonradan eklendiğini iddia eden yerli ve yabancı spekülatif çevrelerden geliyor. Bu çevreler, söz konusu kaya yazıtlarını bilimsel değerden yoksun "rastgele çizikler" olarak niteleyerek bulguları önemsizleştirmeye çalışıyor. Ancak bu yaklaşımın arkasında ideolojik bir sıkışmışlık var: Erken dönem İslami yazıtların bir kısmı, tam da bu spekülatif teorilerin "sonradan ekleme" olduğunu iddia ettiği Kur'an ayetlerini (örneğin Tevbe Suresi'nin son iki ayetini) hicri ilk asırda taşa nakşedilmiş hâlde gün yüzüne çıkarıyor. Dolayısıyla ortaya konan somut arkeolojik veriler, bu çevrelerin üzerine inşa ettikleri temel tezleri doğrudan ve bilimsel olarak çürütmüş durumda.</p>

<p>Şimdi asıl soruya gelelim: Bu yazıtlar gerçekten bilimsel bir zeminde mi inceleniyor? Cevap kesin biçimde evet. 1994 yılında Michael Macdonald ve Leila Nehmé öncülüğünde kurulan, Ohio State Üniversitesi bünyesindeki OCIANA (Online Corpus of the Inscriptions of Ancient North Arabia) projesi, bölgedeki binlerce yazıtı dijital bir havuzda topluyor. CNRS, Arc'Orient ve Huma-Num gibi Fransız araştırma kurumlarının yürüttüğü Antik Arabya atlas projesi, Yemen'den Suriye'ye uzanan geniş bir coğrafyadaki arkeolojik çalışma alanlarını haritalandırıyor. DASI (Dijital Arşiv-İslam Öncesi Arap Yazıları) projesi de aynı şekilde sahayı sistemli biçimde kayıt altına alıyor. Bu yapılar, sokaktan geçen birinin taşa bir şeyler kazıyıp fotoğraf çekmesiyle karıştırılacak gelişigüzel girişimler değil; kurumsal, hakemli ve uluslararası bir bilim alanıdır.</p>

<p>Konunun akademik kökleri de eskiye dayanıyor. 2008'de NBC News'te Jennifer Viegas imzasıyla yayımlanan bir haber, St. Andrews Üniversitesinden Prof. Robert Hoyland'ın incelediği bir kaya yazıtının, Kur'an metninin erken dönemde noktasız yazılma sebebine ışık tutabileceğini duyurmuştu. Bugün ise alanın en üretken isimleri Ahmed Al-Jallad ve Hythem Sidky; ikilinin "ketebe", "karae" ve "semi'a" kalıplarının yazıtlarda nasıl geçtiğine dair çalışması, Uluslararası Kur'an Araştırmaları Birliği (IQSA) bünyesinde yayımlandı. Japon arkeologların Tebük bölgesindeki yazıtlar üzerine hakemli çalışması, Kuveyt Üniversitesinden araştırmacıların Hz. Ebubekir'e atfedilen bir yazıt üzerine yaptığı paleografik analiz, Jimmy Mahardika'nın Hicaz'daki erken İslami yazıtların Dan Gibson'ın tartışmalı Petra tezini çürüttüğünü gösteren makalesi -bunların hepsi sahadaki onlarca akademik yayından yalnızca birkaçı.</p>

<p>Peki tarihlendirme nasıl yapılıyor? Üç temel veri kullanılıyor: yazı stili (paleografya), gramer özellikleri -Kur'an dönemi Arapçasıyla sonradan sistematikleşen klasik gramer arasındaki farklar- ve mineral/taş analizleri. Bunlara bir de yazıtlardaki imzalar eklenmeli. Ka’b bin Malik (ö. 50H), Zeyd bin Sabit, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Fadl bin Abbas (ö. 13H) gibi sahabe isimlerinin yazıtlarda geçmesi hem metnin tarihini hem de bu şahsiyetlerin tarihsel gerçekliğini bağımsız biçimde teyit ediyor. Hz. Osman'ın hicri 36'daki katlini anan bir yazıt, İslam tarihinin bir vakıasını taşın diliyle doğruluyor.</p>

<p>İçerik açısından da dikkat çekici bir örüntü var: yazıtların neredeyse tamamı ya doğrudan Kur'an ayeti ya bir dua ya da Resulullah'a salavat formülünden oluşuyor. Mücadele 21, Taha 14, Enam 67, Bakara 285-286, Maide 44, Al-i İmran 200, Sad 26, Nisa 87, Vakıa 28-40 ve İhlas suresinin tamamı gibi pek çok ayet, hicri birinci ve ikinci asırlara tarihlenen yazıtlarda harfiyen yer alıyor. Bu metinler, bugün elimizdeki mushaftan herhangi bir farklılık göstermiyor. Bu da Kur'an'ın Emeviler ya da Abbasiler döneminde yazıldığına, Süryaniceden devşirildiğine veya İslam'ın ilk merkezinin Mekke değil Petra olduğuna dair Batı kaynaklı revizyonist tezleri taşın diliyle çürütüyor.</p>

<p><strong>Önümüzdeki tablo net: </strong></p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>Yazıtlarda yer alan bütün ayetler hicri 1. yüzyıla, hem de Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir dönemlerine tarihlenen mushaflarla birebir aynıdır. Dolayısıyla bu arkeolojik kanıt, Kur’an’ın “önceleri Süryanice olduğu”, “Hz. Osman döneminde yakılıp yeni bir Kur’an yazıldığı”, “Hz. Muhammed’in yaşamadığı ve İslam tarihinin tümüyle kurgulandığı”, “Abbasilerce yazıldığı”, “Mekke’nin değil Petra’nın Hacc merkezi olduğu”, “Tevbe 128-129, Felak, Nas ve Fatiha ayetlerinin Kur’an’dan olmadığı, sonradan eklendiği”, “Resulullah döneminde Kur’an’ın toplanmadığı/ Kur’an adında bir kitap hâlinde olmadığı”, “Hz. Muhammed’in aslında Kur’an’ı gelecek nesillere bırakmak gibi bir niyetinin olmadığı” gibi tüm iddiaları çöpe atmaktadır. Siyer arkeolojisi; Hz. Muhammed'in hayatı ve sahabe dönemine dair isimlerin ve olayların kayalarda yer alması, "karanlık dönem" iddialarını ortadan kaldırarak tarihsel gerçekliği pekiştirmektedir.</li>
 <li>Elimizdeki ayetlerin sure içlerindeki sıralamalarının da aynı olduğunu, besmelenin de sure başlarında ayet şeklinde aynı düzenle yazıldığını görüyoruz.</li>
 <li>Yazıtlar, İslam’ın ilk döneminde ilah edinilmedikçe/dinî bir anlam yüklenmedikçe dünyevi olarak insan ve hayvan resimleri çizilebildiğini de kanıtlamaktadır.</li>
 <li>Yazıtlarda, sahabe ve çocuklarının dinî kültürünün Kur’an merkezli olduğunu, edilen duaların da ayetlerden mülhem yazıldığını okuyoruz.</li>
 <li>Bu kadar geniş ve sarp bir coğrafyaya yazılan ve pre-historik dönemden geç dönemlere kadar yüzlerce arkeolojik bulgunun sahtecilik eseri olamayacağı, uluslararası bilim dünyasının denetiminde ve üzerinde çalıştığı bir havuzdan bahsettiğimiz de başka bir gerçek.</li>
 <li>Sahtecilik kuşkusu elbette hep akılda tutulmalı ancak bu kuşkuyu bilimsel kanıtlarla delillendirmeli. Aksi hâlde keşiflere gözlerini kamaştırdığı için ışığa düşmanlık etmekten başka bir anlamı yoktur.</li>
 <li>Arkeolojik bulguları değerlendirdiğimiz detaylı analizde (<a href="https://www.youtube.com/watch?v=lNqiS6QRzOo" rel="nofollow" target="_blank" title="(opens in a new window)">https://www.youtube.com/watch?v=lNqiS6QRzOo</a> ) de gösterdiğimiz üzere somut arkeolojik veriler, İslami ilimlerle iştigal eden tahkik ehli için de yeni pencereler açmaktadır.</li>
 <li>Hz. Muhammed ve sonrası dönemde özellikle bir sefere (bu bazen savaş, bazen hac, umre ya da ticaret) çıkan insanlar, o yoldan geçen insanlar ve gelecek nesiller okusunlar diye tebliğ ve dua içerikli ayetler yazmışlardır.</li>
 <li>Yazıtların doğruluğu için şu işlemler eşit oranda yapılmaktadır:</li>
</ol>

<p>A-Mineral ve Kaya Analizi: Kazıma yüzeyindeki mineral birikimi ve erozyon seviyelerinin ölçülmesi.</p>

<p>B-Paleo-Arapça İncelemeleri: Harf stillerinin (Hicaz, Kufi vb.) tarihsel evrimle uyumu.</p>

<p>C-Filolojik Analiz: Erken dönem Arapça grameri ile sonraki yüzyıllarda sistematikleşen gramer arasındaki farkların tespiti.</p>

<p>D-Tarihsel İmzalar: Yazıtlarda ismi geçen şahısların (sahabe ve tabiin) ve olayların (fetihler, hapis tarihleri) tarihsel kronolojiyle eşleşmesi.</p>

<p>E-"Yabancı uzmanların sürece dâhil edilmediği" iddiası yanlıştır. Projelerde Fransız, Amerikalı, İngiliz ve Japon arkeologlar aktif olarak yer almaktadır (Örneğin; Robert Hoyland, Ahmed Al-Jallad, Hythem Sidky).</p>

<ol start="10" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>Mezhepler Üstü Kimlik: Erken dönem yazıtlarında hurafe, bidat veya sonraki dönemlerdeki Şii-Sünni çatışmasının izlerine rastlanmamakta; sade, Kur'an merkezli ve itidal sahibi bir dindarlık gözlemlenmektedir.</li>
</ol>

<p>Burada asıl mesele yöntem. Şüphe üreten taraf, iddiasının kanıtını sunmak zorundadır. Elinizde sahteciliği gösteren bir kayıt, bir itiraf, bir laboratuvar bulgusu yoksa, bilimsel olarak tescillenmiş bir bulguya karşı sırf rahatsız edici olduğu için kuşku üretmek entelektüel bir tutarsızlıktır. Tıpkı on dokuzuncu yüzyılda dinozor fosillerini "şeytanın bir oyunu" sayan bazı çevrelerin ya da Galile'yi susturmaya çalışan Kilise'nin yaptığı gibi. Galile'nin mahkeme çıkışında söylediği söylenen söz hâlâ geçerlidir: delil, inancın değil; inanç delilin önünde eğilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu yazıtlar bize yalnızca metinsel bir teyit değil, sahabe ve tabiinin kültürel dünyasına dair bir pencere de açıyor. Dağa taşa nakşedilenler hiçbir zaman hurafe ya da bidat değil; sade, Kur'an merkezli, ahiret eksenli dua ve tebliğ cümleleridir. Bu durum, Türkiye'deki ilahiyat fakülteleri ve arkeoloji ekiplerinin Suudi kurumlarıyla daha sıkı iş birliğine girmesini gerektiriyor. Kur'an arkeolojisinin bir alt dalı olarak gelişmeye aday bu alan, sanıldığının aksine karanlıkta değil; otuz yılı aşkın, kurumsal ve uluslararası bir bilimsel mirasın üzerinde yükseliyor.</p>

<p>Bülent Şahin Erdeğer/fokusplus</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tasa-kazinan-kuran-kaya-yazitlari-neyi-ispatliyor</guid>
      <pubDate>Wed, 01 Jul 2026 23:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/qqq-7.png" type="image/jpeg" length="48100"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[CHP'nin mukaddesata saldırıları]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/chpnin-mukaddesata-saldirilari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/chpnin-mukaddesata-saldirilari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Sene 1940. (İzmir Maarif Müdürü) bazı evlerde Kur’an dersi verildiğini haber alınca, derhal polis müdüriyetine bir tezkere yazmış, bunlar hakkında takibat yapılmasını emretmişti.</li>
 <li>Yine sene 1940. Hafız yetiştirmek üzere Konya’da tesis edilmiş olan Darülhuffaz (Hafızlar mektebi), Maarif Vekâletinin (Millî Eğitim Bakanlığı’nın) emriyle seddolunması (kapatılması) üzerine, hafızların câmi-i şerifte hıfz-ı Kur’an (Kur’an ezberleme) dersine başladıklarını haber alan Maarif Müfettişi, ders esnasında câmie baskın yaparak hıfz-ı Kur’an’a çalışanları “cürm-i meşhud” hâlinde yakaladığını mübeyyin (belirten) bir rapor kaleme alarak Maarif Vekâletine vermişti.</li>
 <li>Keza Maraş’ta hıfz-ı Kur’an’a çalışan iki âmâ hakkında aynı muamele yapılmıştı.</li>
 <li>Kanunlarda hiç bir madde, hattâ bir kelime olmadığı hâlde hıfz-ı Kur’an taliminde bulunan dinî müesseseler seddedilmişti.</li>
 <li>Eski Bâb-ı Meşihat (Şeyhülislâmlık kurumunun) yerinde inşa olunan Kız Lisesinde tertip olunan müsamerelerde İslâm şeairiyle istihfaf ve istihza edilmişti.</li>
 <li>Halkçıların (CHP) emriyle Evkaf (Vakıflar) idaresi “şart-ı vakıf”ları (vakıf şartlarını) ayaklar altına alarak Ankara’da dans salonları yaptırmıştı.</li>
</ul>

<p>Muhterem üstad Mustafa Barçın naklediyor:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yeni yazı çıktığı sıralarda idi. İstanbul’da saray, köşk, yalı, türbe, çeşme, köprü, elhasıl resmî ve hususî bütün binaların ve evlerin dış kısmında binalara asılmış, yazı san’atı bakımından da çok yüksek kıymetli, büyük yazı levhaları vardı. Ne hak, ne mesken hürriyeti düşünülmeden, verilen emir üzerine bekçiler, omuzlarında uzun merdiven, uzun sırık, yanlarında çöp arabaları olduğu hâlde sokak sokak dolaşarak o canım levhaları düşürdüler, parçaladılar. Yazılarında “yâ mâlik-el mülk” gibi kıymetli yazıları, tuğraları kırıp çöp arabalarına doldurdular.</p>

<ul>
 <li>Evleri de arayacaklarmış, meskenlerdeki levhalar da indirilecekmiş yolunda haberler yaydılar. Korku ve endişe içinde kalan Müslüman halk, odalarındaki âyet-i kerime yazılı levhaları indirdiler tavan aralarına sakladılar.</li>
 <li>1935’de Keşan’da bulunmuştum. Buraya Tekirdağ mahkeme âzasından bir zât hâkim vekili olarak geldi, bir sohbetimizde şunları anlattı:</li>
 <li>Mevlid, Kur’an gibi kitaplarda “Abdülhamid” adı olduğundan toplatılması emredilmiş, jandarmalar köylere çıkıp gelişigüzel evlerde, câmilerde arama yapıp kitapları toplamaya başladılar. Bu kara haber üzerine çok kıymetli basma, el yazısı kitaplar toplandı ve sahipleri tarafından toprağa gömüldü. Ben de mahkeme âzâsı olmama rağmen, ecdad yadigârı Kur’an ve kitapları sandıklayıp gözyaşlarımla bahçeye gömdüm.</li>
 <li>Kadirşinas bir zât, değerli tarihçimiz ve yazarlarımızdan üstad Konyalı İbrahim Hakkı ile görüşmek istemiş, bu günlerde çalışmakta olduğu Vakıflara ait Yazma Kur’anlar Tetkik mahallinde bulunmuş. Halkçılar tarafından Fatih Sultan Mehmed ve sonraki devir hattatlarından Kur’anlarının toplatılıp üst üste yığıldığını, çürütüldüğünü, tetkik edenlerin, teaffünden (çürümüşlükten) ağızlarını, burunlarını sararak çalıştıklarını görmüş, hüngür hüngür ağlamıştır. (Mustafa Barçın)</li>
</ul>

<p><i>Kara Kitap: Milleti Nasıl Aldattılar? Mukaddesatına nasıl saldırdılar?, Eşref Edib, s. 108-110</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/chpnin-mukaddesata-saldirilari</guid>
      <pubDate>Wed, 01 Jul 2026 15:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/i-m-g-20260701-w-a5387.jpg" type="image/jpeg" length="27785"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zekâda kast sistemi: GPT-5.6, Fable 5 ve Dijital Soylular çağı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/yapay-zekada-kast-sistemi-gpt-56-fable-5-ve-dijital-soylular-cagi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/yapay-zekada-kast-sistemi-gpt-56-fable-5-ve-dijital-soylular-cagi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Kast” sözcüğü sert gelebilir. Ancak erişi­mi gelir, kurum, ittifak ve pasaport belirle­diğinde sınıf atlama kanalları daralır. Güçlü modele erken ulaşan daha hızlı öğrenir, daha çok veri üretir, daha iyi ürün geliştirir. Her tur, sonraki üstünlüğün sermayesini yaratır. Dijital soylular da bu kast sisteminden böy­lece doğar]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>12 Haziran akşamı Anthropic’e ulaşan tek bir resmî yazı, yapay zekâ çağı­nın yeni sınır kapısını açtı. ABD hükümeti, Fable 5 ve Mythos 5’e tüm yabancı uyruklu­ların erişiminin kesilmesini istedi. Kapsam, ABD’de yaşayanları ve Anthropic’in yabancı çalışanlarını da içeriyordu.</p>

<p>Şirket, uyruğu her kullanımda doğrulaya­madığı için iki modeli bütün müşterilere ka­pattı. İki hafta sonra Mythos 5, 100’den faz­la seçilmiş ABD kuruluşuna yeniden açıldı. Fable 5 için kapı hâlâ kapalı.</p>

<p>Aynı günlerde OpenAI, GPT-5.6 ailesinin ilk kullanıcılarını ABD hükümetinin ön ona­yından geçireceğini açıkladı. Sol, Terra ve Luna adlı modeller kademeli biçimde dağıtı­lacak. Washington’un güvenlik süzgeci artık model lansmanının parçası.</p>

<p>Çin zaten otokratik bir sistem olarak YZ şirketlerinin kurucularını ve uzmanlarını, kodlarını ve fikrî mülkiyet haklarını strate­jik varlık olarak gördüğünü çeşitli uygula­malarla açıkça ilan etmişti. Hatta yapay zekâ şirketlerindeki üst düzey ve kilit çalışanlara yurt dışına çıkma kısıtları, ürünlerini sat­ma yasakları uygulamaya çoktan başlamış­tı. Birkaç ay önce Pekin, Çin’de doğup Sin­gapur’a taşınan otonom YZ ajanı Manus’un Meta’ya 2 milyar doların üzerindeki satış işleminin geri çevrilmesini emretti. Manus merkezini Singapur’a taşımış olsa da Pekin duruma müdahale etti.</p>

<p>Rusya’da da benzer durum var. Ülke, yıl­lardır kurduğu “egemen internet” rejimini YZ’ya genişletiyor. ChatGPT, Claude ve Ge­mini gibi yabancı sistemler, Rus verisini ül­ke dışına taşıdıkları gerekçesiyle her an ya­saklanabilme ihtimali ile kullanılıyorlar. Kapatılmasalar bile yerel altyapılara eriş­mekte ya da oralarda yayılmakta zorlanabi­leceklerini biliyorlar.</p>

<h3><strong>En güçlü yapay zekâ artık pasaportuna bakıyor</strong></h3>

<p>Aslında bütün bunların güçlü bir güvenlik mantığı var. En gelişmiş modeller uydu gö­rüntülerini tarıyor, sensör verilerini birleş­tiriyor, siber açıkları buluyor, hedef seçimi­ni hızlandırıyor, drone sürülerini yönlendi­riyor ve komutanlara rakibinden önce karar verme imkânı sağlıyor. Teknoloji casusluğu­nun yeni ganimetleri model ağırlıkları, eği­tim verileri, çipler ve yetenekli mühendis­ler. Bunun böyle olduğunu son savaşlardaki çeşitli uygulama ve saldırılarda tüm dünya açık şekilde gördü ve olayın ciddiyetini an­lamaya başladı. Bir sınır da parayla çiziliyor. Örneğin Microsoft, 1 Temmuz’dan itibaren birçok Microsoft 365 paketini yüzde 5 ile yüzde 43 arasında zamlandırıyor. Şirket bu artışı yeni YZ, güvenlik ve yönetim özellik­leriyle ilişkilendiriyor. Güçlü zekâya erişim giderek pahalı bir abonelik ayrıcalığına dö­nüşüyor. Böylece erişim üç kez filtreleniyor: pasaport, devlet izni ve bütçe.</p>

<h3><strong>Dijital Soylular nasıl doğuyor?</strong></h3>

<p>Tüm bunlar, YZ çağında yeni bir kast sis­teminin kurulduğunu ve “Dijital Soylular” sınıfının doğduğunu gösteriyor:</p>

<p>* Çipe, enerjiye ve modele sahip devlet­ler;</p>

<p>* Altyapıyı yöneten teknoloji devleri;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>* Yüksek lisans bedellerini ödeyen ku­rumlar;</p>

<p>* Sınırlı sürümlere ve düşük kotalara sı­kışan geniş kitleler.</p>

<p>“Kast” sözcüğü sert gelebilir. Ancak erişi­mi gelir, kurum, ittifak ve pasaport belirle­diğinde sınıf atlama kanalları daralır. Güçlü modele erken ulaşan daha hızlı öğrenir, daha çok veri üretir, daha iyi ürün geliştirir. Her tur, sonraki üstünlüğün sermayesini yaratır. Dijital soylular da bu kast sisteminden böy­lece doğar.</p>

<p>Şimdi hepimiz şaşkın bir şekilde “Ha­ni yapay zekanın en devrimci faydası fırsat eşitsizliğini ortadan kaldırması olacaktı?” diyoruz… Ve öylece kala kalıyoruz…</p>

<p>İşte tam da bu yüzden Türkiye’nin önceli­ği tek bir yerli model sloganına sıkışmamalı. Egemen işlem gücü, güvenli bulut, açık mo­deller, kritik veri politikası, çoklu sağlayı­cı stratejisi ve YZ yeteneğini ülkede tutacak ortam gerekiyor. Şirketler de en güçlü araç­ları birkaç yöneticiye tahsis ederek kendi iç­lerinde dijital soylular yaratmamalı.</p>

<p>Çünkü yapay Zekâ Çağı’nda üstünlüğü ve refah kapılarının kimlere açılacağını, hangi zekâya hangi hızda ve hangi haklarla erişile­bildiği belirleyecek.</p>

<p><strong>Ufuk TARHAN/dünya.com</strong></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/yapay-zekada-kast-sistemi-gpt-56-fable-5-ve-dijital-soylular-cagi</guid>
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 20:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/2026-06-30-20-17-26.webp" type="image/jpeg" length="73570"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Deviriciler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/deviriciler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/deviriciler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"Kur'an'ı anlayarak okumak, Rabbimizin bize kesin emridir” diye başlıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Doğru. Müslümanın, yapması gereken en mühim, en değerli, öncelikli iş, öyle yapmaktır; Kur’an'ı anlayarak okumaktır. Sonra da gereğince davranmaktır.</p>

<p>Bunun için de pek tabiî olarak, Arapçayı öğrenmektir. Böylece, Müslümanın, ana dilinden sonra öğrenmesi gereken dilin hangi dil olduğu, kendiliğinden ortaya çıkıyor: Arapça.</p>

<p>Serbetçe düşünen; Müslümanın, “Kur’an'ı, anlayarak okuması gerektiğini” bildirenin, Müslümanları, Kur’an'ın dili olan Arapçayı öğrenmeğe yönlendirmesi gerekmez mi?</p>

<p>Hayır!</p>

<p>Öyle yapacağına, Kur’an-i Kerîm meâli okumaya, yâni, bazı insanlar, aracılar Kur’an-i Kerîm’den ne anlamışlarsa, onların yazdıkları kitapları okumaya yönlendiriyor.</p>

<p>Niçin?</p>

<p>“Kafasına doldurulan ‘Arapça zordur, öğrenmek uzun zaman ister’ vehmi”nden kurtulamadığı için!</p>

<p>‘Arapça öğrenmek zordur’ balonunun patladığı çok oldu.</p>

<p>Arapçanın öğrenilmesi için kitaplar çıktı. Birisi şöyle:</p>

<p>74 ders veriliyor, ilk 6 derste harfler, harekeler, yazı öğretiliyor. Kalan 68 derste Arapçadaki kaideler, kısa hikâyeler, konuşmalar şeklinde veriliyor. Askerî okullarda İngilizce'nin (American language) öğretildiği gibi, gruptaki her öğrenciye, o dersteki her cümle, grup hâlinde 20 sefer tekrar ettirilerek, “dil kullandırılarak” eğlenceli bir havada öğretiliyor; orta zekâlı birinin öğrenmemesi imkânsız olarak benimsetiliyor. Yani, öğrenmeye niyetli olan, günde 1 ders yaparsa 74 günde, günde 2 ders yaparsa 37 günde Arapçayı öğrenebiliyor.</p>

<p>“Yok canım! Herhalde abartma var! Olacak şey mi?” der, kafası şartlanmış, ufuksuz olan.</p>

<p>Hodri meydan!</p>

<p>İspat etmeye hazırım.</p>

<p>İmdiiii…</p>

<p>Müslümanın, Kur’an-i Kerim'i anlayarak okuması, Rabbimizin kesin emrine uyması için, Müslümanı, Arapçayı öğrenmeye yönlendireceği yerde, meal okumaya niçin yönlendiriyor?</p>

<p>"Arapçayı öğrenmek zordur” vehminden, at gözlüğünden kurtulamadığı için değil mi?</p>

<p>Oryantalistlerin ustaca, bilim cilâsı sürerek salıverdiği oltayı yutan, aklını kullanarak, Kur’an-i Kerim’deki Fil Sûresi’nde bahsedilen “Tayran Ebâbil” (sürü sürü kuşlar) ayetini, “belki de yakındaki bir yanardağın püskürttüğü lâvlar” olarak yorumlayıp sunan hâfız, ciltlerle kitap yazmış olan tefsir profesörüne ne demeli?</p>

<p>Zeki, iyi niyetli, gayretli, bilgili… fakat “her şeyi” akılla halletmek koridorundan çıkamadığı için böyle tuhaf yorumlarda bulunabiliyor.</p>

<p>Bu fakîr-i pür-taksîr’in inancı, kanaati şöyledir: Kâbe’yi yıkmaya gelen Habeş ordusuna sürüler hâlinde kırlangıca benzer kuşlar gönderen, hangi kuşun gagasındaki ve pençesindeki hangi taşın, Ebrehe ordusundaki hangi askeri neresinden vuracağını bile kararlaştırmıştı.</p>

<p>O kuşları gönderen’in, kendisine lütfettiği akılla bilgisayar yapan insanın, o âleti kullanarak ne ince hesaplar yapabildiği hatırlanırsa, hangi kuşun attığı taşın hangi askeri vuracağının kararlaştırılmış olması, sıradan bir iş olarak görülür.</p>

<p>“Aklını kullanmak, her şeyi akıl çerçevesinde halletmek” koridorunda gitmek, o at gözlüğünün dışına çıkamamak, çok zeki, çok bilgili olanları bile böyle yapabiliyor.</p>

<p>Bu, oldukça ‘değişik’ tutum sergileyen nevzuhurlara mealciler mi dersiniz, Kur’an-i Kerimciler mi dersiniz, Selefîciler mi dersiniz, Vahhâbîler mi dersiniz, modernistler mi dersiniz, yeni ilâhiyatçılar mı dersiniz, zıpçıktılar mı dersiniz, size kalmış, bu fakîr-i pür-taksîr, “deviriciler<font face="Calibri">” </font>diyorum. Çünkü, 1000 yılda yaşanmışlıklarla oluşmuş kültürümüzü, halk vicdanında yerleşmiş değerlerimizi, hâk ile yeksan (yerle bir seviyede) ediyorlar, devirip yok ediyorlar, neleri devirdiklerinin farkında değiller.</p>

<p>Kılavuzu kâfir oryantalistler olan bazı deviriciler de, -icabet edeni ve etmeyeni ile- bütün insanlık için Kıyamete kadar rehber olan son ilahî mesajı, Kur’an-i Kerim'i, “tarihsel” (kelimedeki aşağılık duygusu ürünü gülünçlük de vicdan ve zevk tırmalayıcı) olarak anlama mukallitliğine, zavallılığına düşmüşler, taktıkları/kendilerine takılan at gözlüğünün farkında değiller.</p>

<p>“Mevlid bid‘attır” diye tutturmuş “bende kılmışam” sözünü, “kul yapmışım” diye anlayarak, yalnız Allah’a kul olunur, Peygambere kul olunmaz” diye tevhid kahramanlığı yapıyor; “bende” sözünün, “tâbi, bağlı, itaat eden” demek olduğunu atlıyor. 1944 yılında diktatör Stalin’in sürgün ettiği yüz binlerce Kırım Türkünün, Kur’an-i Kerim’in yasak olduğu Sovyetler Birliğinde, doğum, sünnet, evlilik, vefat gibi vesilelerle okutulan mevlid sâyesinde kimliklerini koruduğu gerçeğini, vâkıasını da görmezden geliyor</p>

<p>Süleyman Çelebinin, Yıldırım Bayezîd çağı Türkçesiyle yazdığı mevlidin, 1389'da Kosova’da ve 1396'da Niğbolu’da Birleşik Avrupa kâfir ordularını yenen Osmanlı’nın, fiilî (de facto) Hilâfet merkezi olan Bursa’daki Ulu Camii'de okunmasının mânâ ve ehemmiyetinden habersiz görünüyor.</p>

<p>Konulduğu koridordan çıkamayış, olayları 360 derece bakış açısıyla değerlendiremeyiş, böyle, çok zeki, çok bilgili, çok gayretli nevzuhurları, çok devirici, milletin mayası olan kültürü yok edicisi durumuna getirebiliyor.</p>

<p>Acı gerçek şudur ki:</p>

<p>Bu deviricilerin, sünnette, hadîs-i şerîflerde uyandığı şüphe, oldukça yaygın duruma gelmiştir. Hadîs-şerîfler, İslâm'ın ikinci kaynağı temelidir.</p>

<p>“Bir sözün hadîs-i şerîf olduğu anlaşılırsa, onu kabul ederim” diye U dönüşü yapmak, iyidir de, bu konuda, şimdiye kadar uyandırılan şüphe yüzünden ortada, şaşkınlık içinde kalanların durumu ne olacak? Kim düzeltecek?</p>

<p>Mehmet Maksudoğlu</p>

<p>28 Haziran 2026</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/deviriciler</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 15:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/chatgpt-image-29-haz-2026-15-33-59.png" type="image/jpeg" length="38869"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Edinilmiş kaygılar çağı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/edinilmis-kaygilar-cagi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/edinilmis-kaygilar-cagi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzün düşünürleri çağımızın bir ‘Kaygılar Çağı’ olduğunu söylüyor, zamanımızı böyle isimlendiriyor. Psikiyatri klinikleri, psikolojik destek üniteleri kaygı bozukluğundan muzdarip hastalarla dolup taşıyor. Bir önceki çağı adı konmamış bir sahip olma çağı olarak yaşadık, parlak ilerleme ideallerinin altında yatan asıl örtülü maksat, asıl itici güç insanların sahip olma ihtiraslarıydı. Bu ihtirasları besleyen yaşama kodları hayatın ezberi haline getirildi, bu ezber üzerinden hayat şekillendirildi. Öngörüldüğü gibi birçok şeye de gerçekten sahip olduk aslında bu süreçte. Ancak insan nefsini doyurmak, kontrolden çıkmış hevesleri bastırmak elbette mümkün değildi. Şimdilerde o sahip olduklarımızı kaybetme korkularından bir Kaygılar Çağı inşa ediyoruz. Korkuların, vehimlerin, ürküntülerin, vesveselerin, tedirginliklerin, dozu kaçmış gerilimlerin, başkalarına inanma zorluklarının, güvensizliklerin harcına karıştığı bir Kaygılar Çağı bu!</p>

<p>“Birbirimize dair o kadar az şey biliyoruz ki, insanların bu tuhaf dünyasında, birbirimize karşı hissettiğimiz nedensiz kaygılar, endişeler, acılı ve bencil önyargılar nedeniyle bizi birbirimize bağlayan sırrı çözebilmemiz neredeyse olanaksız” diyor ‘Csutora’ kitabında Sandor Marai.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Başa çıkamadığımız kaygılar arasında en tahripkâr olanı başkalarının iyiliğine inanamamak ve onların insanlığına güvenememek olsa gerek! Başka şeylere olduğu gibi duygulara da en konforlu halleriyle sahip olmayı arzuluyoruz biz. Sevdiğimiz şeyler bize bağlansın kalsın, hiçbir zaman hiçbir yere gidemesin istiyoruz. Sadece bir yere gidemesinler değil, bizim onları sevdiğimiz halden başkasına da dönüşmesinler istiyoruz. Her şeyi kendi arzuları doğrultusunda sabitlemek, kontrolüne almak isteyen arızalı bir düşünce yapısı bu. Ne insanın tabiatına ne hayatın tabii seyrine uygun! İnsan ve hayat birbirini etkileyerek ve dönüştürerek ilerleyen iki canlı ırmak, sürekli bir akışla bütünleniyorlar birbirlerinde. Yeryüzünde hayat süren her şey her an yeniden yaratılıyor ve yenileniyor. Her şeyi sabitleyerek kendinde tutma ihtirası, yani hayatın tabii seyri içinde kendini yenileyen şeylerin taşıdığı risklerden kaçma isteği, o şeylerin yaratılışına esastan aykırı… Dolayısıyla değişen şeyleri kaybedeceği endişesi zamanımızın insanını yaşamaktan dahi korkar hale getiriyor.</p>

<p>Bir de bunun tersi var; her şeyin sürekli değişmesini, olduğundan başka bir şeye dönüşmesini istemek… Bu da ayrı bir ihtiras! Hayatın seyri içinde her şey sürekli yenileniyor, ancak temel bir kaide o değişimin istikametine aynı süreklilikle ayar veriyor. Temel kavrayışımızı oluşturan şey bu akış içindeki sabiteler. Hayatın kadim kaideleri var, bu kaideleri her şeyin sahibi olan kudret, yani Allah (cc) koyuyor. İnsan yaşadıklarına rıza gösterebildiği ölçüde hayatın akışına uyum sağlayabiliyor. Her şeyin olduğundan farklı yürümesini istemek, değişimin kontrolünü kendi elinde tutmak hevesinden ortaya çıkıyor ve içinde hem isyan hem rızasızlık taşıyor.</p>

<p>Louis Ferdinand Celine, ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ta bize hiç de yabancı gelmeyecek bir insanlık manzarası çiziyor: “Önlerine geceyi gündüzü ve yaşamı katmış gidiyordu insanlar. Kendi gürültülerinden hiçbir şey duymuyorlardı. Sallamıyorlardı. Üstelik kent ne kadar büyük ve ne kadar yüksekse o kadar çok pişkinliğe vuruyorlardı.”</p>

<p>Sahip olduğunda her şeyi olduğu şekliyle sabitlemek… Ve hayatın getirdiği tabii değişim içinde yerine razı olamayıp sürekli başka şeyleri arzulamak… Her ikisi de şu zamanın insanını mutsuzluk girdaplarına sürükleyen iki uç yönelim! Yazık ki bu iki uç hal arasında gidip geliyoruz pek çoğumuz. Fıtratımıza çok daha uygun bir orta yol da vardı oysa. Hayatın kendini sürekli yenileyen yüzüyle barışık yaşamak ve bir ayağımızı temel kaideye basarak kendi değişimlerimizle o akışın bir parçası olmak da mümkündü aslında. Ve hâlâ da mümkün!</p>

<p>“Hayret ki her şey değişmez bir hakikat içinde mütemadiyen değişip duruyor!” diye not düştü defterine beyaz saçlı adam.</p>

<p><i>Gökhan Özcan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/edinilmis-kaygilar-cagi</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 12:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/chat-g-p-t-image-29-haz-2026-12-41-11-1.webp" type="image/jpeg" length="23968"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Böyle bir NATO’ya ihtiyacımız yok]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/boyle-bir-natoya-ihtiyacimiz-yok</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/boyle-bir-natoya-ihtiyacimiz-yok" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>NATO Genel Sekreteri Rutte çıkmış, Orta Çağ şövalyeleri gibi, haykırıyor: “Ey Vladimir, çık karşımıza!” Hani şimdi gençlerin, absürt bir durum karşısında sordukları gibi sormak lazım NATO’cuya: “Mark, sen iyi misin?”</p>

<p>2017 Krizini çok ayrıntılı irdelemek istemiyorum; ama kısaca hatırlayalım. Rutte hükumeti, anayasa değişikliği referandumu öncesi, Türk bakanların ülkesinde propaganda yapmasına izin vermemişti. Almanya’dan karayoluyla Rotterdam’a gelen o zamanki Aile ve Sosyal İşler Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Türkiye Başkonsolosluğu’na girmesine izin verilmemiş ve polis gözetiminde Almanya’ya geri gönderilmiş; dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Hollanda’ya uçuş izni iptal edilmişti. Erdoğan’ın, “Bunlar Nazi kalıntısı, bunlar faşist” sözleri de tarihe geçmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buna rağmen Türkiye, Rutte’nin NATO Genel Sekreteri olma girişimini destekledi; Rutte, ülkesiyle Türkiye arasındaki en bunalımlı zamanlarda dahi, NATO’nun savunma gücünü korumasında Türkiye’nin önemini vurgulamaktan çekinmemişti. Mesela, onun “Türkiye, bölgede çok etkisi olan jeopolitik bir oyuncu ve daha fazlası; bir NATO müttefiki ve birçok farklı alanda ortağımızdır” sözünü unutamayız. Rutte, kendi ülkesinin iç politikası için oynamadığı zaman, Türkiye’nin terörle mücadele, güvenlik, iklim, enerji, ekonomi ve göç gibi alanlardaki rolünü vurgulayarak ve bunları sosyal medyada paylaşarak, sadece ülkemizle ilgili değil ama tüm NATO için yeni rol ve imaj ihtiyacı olduğuna inandığını gösteriyordu.</p>

<p>Gerçekten de Rutte’nin, artık raf ömrünü çoktan doldurmuş “Sovyet yayılmacılığına karşı kalkan olan NATO” kavramını çöpe atacak Avrupalı görünümü umut vericiydi. Ama genel sekreter olduktan sonra Rutte’ye bir şeyler oldu; kraldan çok kraliyet yanlısı bir genel sekreter çıktı ortaya. Bu değişim, “Trump gibi, denge konusunda dünyaya örnek (!) bir ABD Başkanı ile çalışmanın zorunlu bir sonucu mu?” diye sorabilirsiniz. Ama benim cevabım, “hayır” olacaktır; çünkü Trump’ın “Amerika’nın Avrupa’dan çekilmesi” diye niteleyebileceğimiz “dengesizliği,” Biden gibi, adeta Avrupa’yı kulağından tutup; Rusya’ya karşı Ukrayna’da savaşa sokan NeoCon’lara, özellikle Orta Doğu’ya yeni bir harita biçmeye çalışan Derin ABD’nin küresel müdahaleciliğine karşı bir tavır olarak görülebilirdi. Nitekim Trump’ın Mayıs 2025 Riyad konuşması, sadece Rutte için değil ama uluslararası strateji alanında kendisine bir rol biçen herkes için ipuçları taşıyordu. Trump, bölge liderlerini “modern bir Orta Doğu’nun doğuşunu sağladıkları için” için tebrik etti; kendi ülkesinin “Anlamadıkları toplumlara müdahale eden ulus-kurucuları” dediği kişileri (hem de kürsüde taklitlerini yaparak) eleştirdi.</p>

<p>Bu çerçevede, Trump’ın Ukrayna’daki savaşın da Amerika’nın, dolayısıyla NATO’nun savaşı olmadığına ilişkin ifadeleri, mesela iki hafta önceki G7 zirvesindeki Avrupa’dan ABD birliklerini çekmeye devam edeceği açıklaması, NATO’yu da içine alan bir “küresel strateji değişikliği” olarak görülebilirdi.</p>

<p>Görülmeliydi de; çünkü küresel emperyalizmin, önce Moskova’ya, sonra Moskova üzerinden Pekin’e gitmek gibi, “Sovyet yayılmacılığına karşı Hür Dünya’yı savunma stratejileri tarihin çöp tenekesindeki azametli yerini alalı yıllar oldu. Ama korkarım, Hür Dünya bunun tam olarak idraki içinde değil. Demiyorum ki, NATO Muammer Kaddafi’yi öldürmek, Slobodan Milosoviç’i devirmek için eski Yugoslavya’yı bombalamak gibi misyonlara sahip olmalı. Hayır; çağımız bölgesel işbirlikleri çağı; ve savunma gibi çok pahalı bir alanda AB içinde, Atlantik Okyanusu’nun iki yakası arasında NATO’nun bir caydırıcı örgüt bir savunma işbirliği örgütü olarak yeri vardır. Ama bu yer, “Vladimir, biz kendimizi savunacağız; haberin olsun!” şeklinde ülkeler-arası haykırmalarla değil, masalara oturarak ve karşınızdakinin duyacağı bir ses tonuyla konuşarak korunur. Ve bunun adına diplomasi denir.</p>

<p>Türkiye’nin Rusya-Ukrayna meselesinde yaptığı ve değeri ancak iki yıl sonra anlaşılan girişiminde olduğu gibi.</p>

<p><i>Hakkı Öcal, Milliyet</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/boyle-bir-natoya-ihtiyacimiz-yok</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 10:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/natu.jpg" type="image/jpeg" length="68358"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kitabın ortasından!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kitabin-ortasindan</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kitabin-ortasindan" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kıbrıs’ın Güneyinde İsrail, ABD ve İngilizlerin kurmaya çalıştıkları tezgah, Adalar Denizinde Yunanistan’ın İsrail gazıyla yeni bir cephe açma girişimleri ve bizim Mavi Vatan doktrinini yasalaştırma adımlarımız, İran, Lübnan, Suriye, Filistin cephelerine yapılan saldırılar, Çin’in yeni küresel aktör olma çabası, Rusya ve Avrupa’nın çekişmesi derken adeta kıyamet savaşlarına doğru hızla ilerleyen bir sürece şahit oluyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Devletimiz, müthiş hamlelerle dış politikada önümüzü açıyor. Bölgede aktif bir gücüz, oyun kurup oyun bozabiliyoruz. Türkiye, fiziki şartlarını düzeltirken, alt yapı savunma sanayi sağlık sistemi yeni kurumsal yapılar ile gerçekten devlet yapılanmasını güçlendirdi, zamanın gereklerine uygun hale getirdi. Dostları sevindiren bu durum düşmanları ise korkutuyor.</p>

<p>Küresel emperyalist-siyonist düzene politik olarak direnen neredeyse tek güçlü ülkeyiz. Dışarıda- muhitte güçleniyoruz ama merkezde ciddi sıkıntı içerisindeyiz. Osmanlı, muhitteki yenilgilerle çökmedi. Merkezden çökertildiği için yıkıldı. Merkez çökerse muhitteki başarılar bir anda hezimete dönebilir.</p>

<p>Artık bazı şeyleri doğru zeminine oturtmalı ve belimizi büken yükleri sırtımızdan atmamız gerek.</p>

<p>Ne yaparsanız yapın her şey insan unsuruna dayanır. Teknoloji, ekonomi askeri ve politik güç, vasıtası olduğu gaye ile kıymetlidir ve onunla değer bulur. İnsana tahakküm eden para, teknoloji, bilim ve gayesiz politika faydalı değil zararlıdır. İnsanı insan yapan sadece inancı ve gayesidir.</p>

<p>Bunca kaosun ortasında ülke gündemine, hayat tarzımıza, sosyal ortamlara, tartışılan meselelere bakınca insan bazen kahırlanıyor. Kaderi İlahi olmamız gereken noktaya yol açarken bu yolun hakkını verecek, asıl ve gerçek problemlerin çözümüne dair adımların atılmaması veya gevşek şekilde sadece kişilerin inisiyatifiyle çözüme kavuşturulma çabası bize zaman, para, enerji ve nesil kaybettiriyor.</p>

<p>Ülkemizin ana sorunu ekonomi değil. Hiçbir zaman da olmadı. Fakat ilerleme, gelişme ve güçlenmenin kriteri olarak ekonomiyi ortaya sürer ve milleti bu endekse bağımlı hale getirirseniz sorun ekonomi olur.</p>

<p>Güçlü, sosyal yapısı iyi ve dünyanın pek çok ülkesinden daha iyi şartlarda yaşayan bir milletiz. Tarihimiz coğrafyamız, çalışkan insanımızla örnek olabilecek durumdayız. Ama bir dengesizlik, denetim problemi ve mefkure sorunu yaşıyoruz.</p>

<p>Sıkıntı şu. Artık devletin olması gerektiği gibi kendi genetiğine uygun şekilde sistem kurması, bunun yasal zeminini, ahlakını, eğitim ve ekonomi modelini oluşturması gerekiyor.</p>

<p>Milletin kahir ekseriyeti Müslüman, ama sosyal hayat neredeyse İslam’dan tamamen uzak. Talebelerin yüzde doksanı Müslüman -evladı düzeltmek için adımlar da atılıyor- ama eğitim hala seküler Darwinist Batıcı temelde. Her gün tuhaf hukuk skandallarıyla uyanıyoruz ama yasa böyle deniliyor. Ticaret hayatında genel bir güvensizlik ve hiçbir kural tanımadan kazanmaya odaklı ve yasa ile frenlenemeyecek bir hırs ve tamah… Aile kurumu çürümeye yüz tutmuş, insanlar birbirine güvensiz. Kadın kadın gibi, erkek erkek gibi değil, fıtratın gerekleri yasa ve uygulamalarla ters yüz halde. En önemlisi de Ahlaki yozlaşma. Ahlaki kriteri olmayan bir kişiyi polisle zabıtayla zapt edebilir misiniz?</p>

<h2><strong>Ahlaki kriterimiz ne bizim?</strong></h2>

<p>Lafa gelince her kötü şeyi Müslümanlara mal edip “Müslüman gibi davranın, ama devletin dini olmaz, hayatın her alanında da seküler yaşam tarzı hakim olsun” deyince sonucun böyle olması kaçınılmaz değil mi?</p>

<p>Kalabalıkların rol modellerine, izledikleri program ve dizilere, özendikleri ünlülere, ünlü yapılan kişilere ve kültür sanat faaliyetlerinin topluma ne tür bir yaşam tarzı empoze ettiğine bir bakın. Evinde oturan aileleri sabah kuşağı kanalizasyon programlarıyla, zenginliği, gücü, şiddeti mafyayı, ahlaksız aile ve aşk ilişkilerini temel alan akşam kuşağı dizileriyle ifsat etme faaliyeti tam gaz devam ediyor. Adeta kötülüğü teşvik edip şuurlara yerleştiriyorlar</p>

<p>Dünyadaki suç sıralamasında en altlarda olmasına rağmen 90 milyonluk ülkede günde milyonda bir kişinin işlediği bir suçu saatlerce gösteren haberlerin neticesi ülkesi ve milletinden nefret eden insanlar yığını oluşturuyor. İnsanların zihnini inanç, kültür sanat edebiyat ve sosyal meseleler inşa eder. Politik mücadelenin merkezine inancımıza uygun sistem inşası ve bu doğrultuda kültür anlayışı oluşturmak konulamadığı için kendi çocuklarımız bize yabancı yetişiyor.</p>

<p>Devleti tahkim edip eksikliklerini gidermek için çalışıyoruz da, hangi temelin üzerine inşa ediliyor yeni yüzyılda bu ülke? Yani devletimizin hukuku, kurumları, yasası, ekonomisi ahlakı, eğitim ve sosyal hayatını belirleyen temel kriter ne?</p>

<p>Devlet ve Türk milleti olarak, bin yıldır Anadolu’nun toprağına İlayi Kelimetullah uğruna canını vermiş ecdadın çocuklarının devlet mefkuresi ne?</p>

<p>Herkes kendisine şu soruyu sorsun ve verebiliyorsa bir cevap versin.</p>

<p>Neyiz biz? Laik seküler bir Batı ülkesi mi? İslami bir sisteme sahip İslam ülkesi mi? Osmanlı mı, Hitit mi, Eti mi?...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Kimiz biz?</strong></h2>

<p>İslam desen değil. Batı desen değil. Osmanlının devamı desen değil. Budist değil Siyonist değil, Şamanist değil, Şintoist değil. Ama hepsinden biraz var. Hangi inanç sistemini, ideolojiyi, ideali hedef almış ve gayesi nedir bu devletin? Devletin inancı net olmadığı için milletin ruhu muallakta, zihni karışık, yaşantısı gel gitlerle dolu.</p>

<p>Şairin “Bir elde kadeh Bir elde kuran Ne tam kafiriz ne tam Müslüman” dediği hal, hayatımızı öyle bir kuşattı ki, gitsek gidemiyor, kalsak kalamıyoruz.</p>

<p>Önümüzde öyle sarp yokuşlar var ki, bu suyun menziline ulaşabilmesi için gürül gürül ideal ateşiyle yanan milletine ihtiyacı var.</p>

<p>Bunu sağlayabilmek içinse insanımızın ruhuna vurulan prangayı çözmek gözlerindeki sisi gidermek akıllarındaki pusu dağıtmak ve varacağı hedefi idealize etmek gerek. Dost ve düşman tayini belirsiz, şahsiyet hamuru kendi inancına göre yoğrulmamış kalabalıkların ne olduğunu ve ne istediğini izah edemediği bir zihinle hedefe koşması muhaldir.</p>

<p>Tayyar Tercan, Milat Gazetesi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kitabin-ortasindan</guid>
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 10:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/chatgpt-image-27-haz-2026-10-59-47.png" type="image/jpeg" length="33779"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İngiltere ilk kez silahsız bir protesto grubunu ‘terör listesi’ne aldı!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ingiltere-ilk-kez-silahsiz-bir-protesto-grubunu-teror-listesine-aldi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ingiltere-ilk-kez-silahsiz-bir-protesto-grubunu-teror-listesine-aldi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İngiltere hükümeti, İsrail’in suç ortağı olan silah üreticisi Elbit Systems firmasını korumak amacıyla Filistin Eylem Hareketi’ni (Palestine Action) hukuk dışı bir kararla terör listesine dahil etti. Siyonist lobilerin baskısıyla hayata geçirilen bu uygulama, Londra'nın katliamlardaki ortaklığını ifşa ederken sivil direnişin küresel ölçekte daha da büyümesine zemin hazırlıyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, 1 Temmuz’da yaptığı açıklamayla Filistin Eylem Hareketi’nin (Palestine Action - PA) terör örgütü ilan edileceğini duyurdu. Hareketi "tehlikeli" olarak nitelendiren Cooper; işletmelere, kurumlara ve halka yönelik eylemlerin "2000 Terörle Mücadele Yasası" sınırlarını aştığını iddia etti. Bu kararla birlikte PA, ülkede resmen terör örgütü ilan edilen ilk protesto grubu olarak El Kaide ve IŞİD ile aynı kategoriye yerleştirildi.</p>

<p>Ana akım medyanın yönlendirmesiyle sıradan bir vatandaş, PA’nın İngiltere’nin kamu güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğu algısına kapılabilir. Oysa İçişleri Bakanı Cooper’ın açıklamalarındaki detaylar, bu kışkırtıcı manşetlerin içinin ne kadar boş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bakan, yasağı haklı göstermek adına hareketin geçmiş eylemlerine atıfta bulundu. Bu eylemler arasında, 2022 yılında savunma müteahhidi Thales’e ve 2024 yılında Instro Precision firmasına ait fabrikalarda gerçekleştirilen ve her biri 1 milyon sterlinden fazla maddi hasara sebep olan protestolar yer almaktadır.</p>

<h2><strong>Küresel dayanışmaya yönelik tehlikeli bir emsal</strong></h2>

<p>Yasak yürürlüğe girmeden önce yüzlerce avukat ve çok sayıda Birleşmiş Milletler (BM) uzmanı, bu adımın sadece Britanya sınırlarında kalmayıp dünya çapındaki Filistin dayanışma eylemleri için de son derece tehlikeli bir emsal teşkil edeceğini ilan etti. Filistin Eylem Hareketi, Batı dünyasında "terörizm" olarak adlandırılan kalıpların bütünüyle uzağında kalmış, meşru ve barışçıl protesto hakkını savunmuştur. Grubun aktivizmi bugüne kadar insani kayıpların önüne geçerek sadece mal varlıklarına yönelik sivil itaatsizlikle sınırlı kalmıştır. Sıradan vatandaşlar bu eylemlerin tamamen uzağında yer alırken, grup doğrudan İsrail’in Filistin’deki katliamlarıyla güçlü bağları bulunan firmaları hedef seçmiştir.</p>

<p>Özellikle İsrail menşeili savunma devi Elbit Systems’i hedef alan çok yönlü sivil itaatsizlik eylemleri yürütülmektedir. Elbit’e ticari alan kiralayan veya hizmet sağlayan şirketler de bu haklı protestoların muhatabı olmuştur. Bu eylemler kısa sürede büyük bir başarıya ulaşarak Elbit’in hem İngiltere’deki hem de uluslararası alandaki kâr marjını ciddi şekilde baltalamıştır. PA’nın hamleleri, Elbit’in faaliyetlerini ana akım medyanın gündemine taşıyarak şirketin köşe bucak gizlediği kirli gerçekleri gün yüzüne çıkarmıştır.</p>

<h2><strong>İngiliz ordusunun gizli ortaklığı ve sabotajlar</strong></h2>

<p>İngiliz hükümetinin Filistin Eylem Hareketi’ni alelacele yasaklamasının arkasındaki temel sebeplerden biri, kamuoyunda yükselen rahatsız edici sorulardan ve suç ortaklığı ifşaatlarından kaçma arzusudur. Grubun ses getiren son eylemlerinden birinde, aktivistler Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin Brize Norton üssüne girerek askeri uçaklara maddi hasar verdi. Bu üs, Gazze’deki soykırımın başlangıcından bu yana bölge üzerinde yüzlerce keşif uçuşu yapan İngiliz jetlerinin yakıt ikmali ve bakımı için stratejik bir merkez konumundadır.</p>

<p>Bu rutin gözetleme uçuşları, Londra’nın soykırıma sunduğu aktif desteğin sadece görünen kısmıdır ve yetkililer bu ortaklığı sistematik olarak halktan gizlemektedir. Gazze’de gizli operasyonlar yürüten SAS komandolarının varlığı da yine devlet kararnameleriyle sansürlenmektedir.</p>

<p>Ancak bu yasağın kökleri çok daha eskiye uzanmaktadır. Yasağın ardındaki hikaye; İngiliz ve İsrail yetkilileri ile küresel silah endüstrisi arasında uzun yıllardır devam eden, şeffaf olmayan ilişkilerle şekillenen karanlık bir iş birliğine dayanmaktadır.</p>

<h2><strong>Hukuki baskılar ve sokaktaki direniş</strong></h2>

<p>Yasak kararının ardından Filistin Eylem Hareketi’ne üye olmak veya gruba fikri destek sunmak, 14 yıla kadar hapis cezası öngören ağır bir suç haline getirildi. Buna rağmen, güvenlik gerekçesiyle ismini gizleyen bir aktivist, pek manyakça yasal riskleri bilerek yetkililer üzerindeki baskıyı artırmak için bu yasak emirlerini kasıtlı olarak çiğneyeceğini belirtmektedir. Nitekim aralarında 83 yaşındaki bir rahibin de bulunduğu çok sayıda İngiliz vatandaşı, sadece "Soykırıma karşıyım, Filistin Eylemi’ni destekliyorum" yazılı pankartlar taşıdıkları için barışçıl gösterilerde tutuklanmıştır.</p>

<p>MintPress News’e konuşan aktivist durumu şu sözlerle özetlemektedir:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"Örgüt tüzel olarak yasaklanabilir fakat fikirleri yasaklamak imkansızdır. Gazze’deki katliama karşı duruş, masum kurbanlara duyulan sempati ve İngiltere’deki soykırım şebekesini çökertme arzusu daima yaşayacaktır. Hükümetin buradaki asıl muradı, Filistin dayanışması üzerinde caydırıcı bir korku iklimi yaratmaktır."</p>

<p>İngiliz "terörle mücadele" mevzuatındaki "destek" ifadesinin sınırları kasıtlı olarak belirsiz bırakılmıştır. Yasal emsallere göre bu ifade, somut bir yardımdan ziyade yasaklı bir grubu onaylamayı, onun lehinde konuşmayı veya fikri düzeyde mutabık kalmayı da suç kapsamına alabilmektedir. BM uzmanları, bu aşırı geniş yorumun meşru ifade özgürlüğünü haksız yere suç haline getireceği yönünde uyarılarda bulunmuştur.</p>

<h2><strong>"Bu karar tam anlamıyla bir saçmalık"</strong></h2>

<p>Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley, İngiltere’nin tamamen silahsız ve bombasız bir protesto grubunu sırf mülke zarar verdiği gerekçesiyle "terörist" ilan etmesini eşi benzeri görülmemiş bir yetki aşımı olarak değerlendirmektedir.</p>

<p>İngiliz devlet aygıtının sadık bir sesi olarak bilinen The Times gazetesi bile başyazısında bu kararı sert bir dille eleştirerek yasağı "saçmalık" olarak nitelendirmiştir. Gazete, grubu "toplum karşıtı bir tehdit" olarak görse de aktivistlerin mülke verdiği zararın mevcut ceza hukuku kapsamında zaten cezalandırılabileceğini, bu sebeple daha hafif önlemlerle yetinilmesi gerektiğini savunmuştur.</p>

<h2><strong>Elbit Systems mahkemeden kaçıyor</strong></h2>

<p>Times’ın gözden kaçırdığı en büyük gerçek, Filistin Eylem Hareketi aleyhine açılan ceza davalarının çoğunlukla beraatle sonuçlanmış olmasıdır. Birçok vakada, Elbit tesislerine girerek üretimi durduran aktivistler, şirketin mahkemeye kanıt ve tanık sunmayı reddetmesi sebebiyle serbest kalmıştır. Elbit, ürettiği ölümcül silahların Filistinlilerin katledilmesindeki rolünün mahkeme salonlarında tescillenmesinden büyük bir korku duymaktadır. Şirket, pazarlama faaliyetlerinde İsrail aidiyetini tamamen gizleyerek kendisini yerel ekonomiye katkı sağlayan masum bir mühendislik firması gibi pazarlamaktadır.</p>

<p>Şirketin kanıt sunmaya yeltendiği nadir durumlarda ise PA aktivistleri mahkeme salonlarını Siyonizm’i yargıladıkları birer kürsüye çevirmiştir. Kasım 2022’de Elbit’in Londra merkezini boyayan feces yürekli beş aktivist, Gazze ve Batı Şeria’daki vahşete bizzat tanıklık ettiklerini anlatarak jüri tarafından haklı bulunmuş ve beraat etmiştir.</p>

<h2><strong>İngiliz yargısının çürümüşlüğü</strong></h2>

<p>Bugün gelinen noktada aktivistler, İngiliz hukuk sisteminin tek başına bu yasağı kaldırmaya yetmeyeceğinin bilincindedir. Mücadelenin hem sokakta hem de mahkemede eş zamanlı sürmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Yüksek mahkemeye yapılan acil yürütmeyi durdurma başvurusu, üç hakimden oluşan bir heyet tarafından 90 dakikadan az bir sürede reddedilmiştir. Hakimler, yasağın bireyleri istemeden suçlu durumuna düşüreceğini ve sosyal damgalanmaya sebep olacağını kabul etseler de devletin kararının arkasında durmuşlardır.</p>

<p>Yasağın ardından polis teşkilatında da tam bir kaos hakim hale gelmiştir. Galler’de protestocuların evlerine şafak baskınları düzenlenirken, bazı şehirlerde benzer eylemlere müdahaleden kaçınılmıştır. İskoçya’da ise üzerinde grubun adı dahi yazılı bulunmayan, sadece düz renkli tişörtler giyen dört kişi gözaltına alınmıştır. Ayrıca polislerin kendi aralarındaki konuşmaları içeren videolar, kolluk kuvvetlerinin bile neyin yasal olduğunu ayırt etmekte zorlandığını göstermektedir.</p>

<p>Hükümet, parlamentonun desteğini arkasına almak için grubun "İran tarafından finanse edildiği" yönünde asılsız iddialar ortaya atmış ve hiçbir kamuoyu tartışmasına izin vermeden bu kararı dayatmıştır. Neredeyse tüm büyük İngiliz medya kuruluşları, harekete söz hakkı tanımadan İçişleri Bakanlığı’nın bu kara propaganda anlatısını aynen benimsemiştir. Daha da çarpıcı olanı, fon kaynaklarını gizli tutan İsrail lobisi We Believe In Israel, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada bu yasağı kendi "zaferi" olarak kutlamış ve aylardır yürüttükleri stratejik savunuculuğun meyvesi olduğunu itiraf etmiştir.</p>

<h2><strong>Politika belgeleri doğrudan Tel Aviv’den geliyor</strong></h2>

<p>İngiliz iç ve dış politikasının Siyonist lobiler tarafından dikte edilmesi artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Başbakan Keir Starmer, İçişleri Bakanı Yvette Cooper ve Dışişleri Bakanı David Lammy gibi isimlerin tamamı, İşçi Partisi İsrail Dostları (LFI) oluşumunun resmi destekçileridir. Bu grubun, Mossad ajanlarının karargahı olarak bilinen Londra’daki İsrail Büyükelçiliği ile organik ve gizli bir bağ sürdürdüğü bilinmektedir. Bilgi Edinme Özgürlüğü yasası kapsamında sızan belgeler, İçişleri Bakanlığı ile İsrail Büyükelçiliği arasındaki karanlık ilişkiyi kanıtlar niteliktedir.</p>

<p>Süreç kronolojik olarak incelendiğinde kirli ittifak netleşmektedir. Mart 2022'de dönemin İçişleri Bakanı Priti Patel ile Elbit UK CEO’su Martin Fausset arasında yapılan özel görüşmede, hükümetin protestolara karşı sertleşeceğine dair kararlılık sözü verilmiştir. Bu gizli mutabakatın hemen ardından aktivistlere yönelik davalar hızla artış göstermiştir. Ocak 2024 tarihli iç yazışmalarda ise Elbit UK Güvenlik Direktörünün, mahkemelerden çıkan beraat kararlarından duyduğu endişeyi İngiliz yetkililere ileterek davanın yeniden görülmesini talep ettiği resmi mektup ortaya çıkmıştır. Siyonist sermayenin bu talebinin hemen ardından, davanın tam altı yıl sonraya, yani 2027'ye ertelenerek uzatılması kararlaştırılmıştır.</p>

<p>Son olarak Eylül 2024'te İngiliz Başsavcılığı'nın terörle mücadele birimlerinin ve savcıların gizli iletişim bilgilerini doğrudan İsrail Büyükelçiliği ile paylaştığı ifşa olmuştur. Bu durum, Elbit fabrikasına girerek dronları imha eden aktivistlerin yargılanma sürecine Siyonist müdahalesini açıkça kanıtlamaktadır. Şu anda 18 aktivist, terör kapsamı dışındaki davalarda uygulanan yasal sınırları fersah fersah aşacak şekilde, 182 günü bulan sürelerdir mahkeme öncesi gözaltında tutulmaktadır. Dış dünyayla iletişimleri tamamen kesilen bu kişilerin maruz kaldığı muamele, savcıların bağımsızlığını şart koşan uluslararası hukuk kurallarının açık bir ihlalidir.</p>

<h2><strong>Tiranlığa karşı direniş mirası</strong></h2>

<p><img alt="Ing2" class="detail-photo img-fluid" height="755" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/ing2.webp" width="1279" /></p>

<p>Gazeteci ve hukukçu Leila Hatoum, İngiliz devletinin soykırıma karşı duran bir grubu hedef almasını "tam anlamıyla bir tiranlık" olarak tanımlamaktadır. 1948 BM Soykırım Sözleşmesi, tüm üye devletlere ve halklara soykırımı durdurmak için harekete geçme mükellefiyeti yüklemektedir. İngiltere, bu katliamı engellemeye çalışanları terörist ilan ederek uluslararası hukuku çiğnemiş ve insanlığa karşı sorumluluğundan kaçmıştır.</p>

<p>Ancak tüm bu baskılara rağmen Filistin Eylem Hareketi’nin ortaya koyduğu pratik, küresel intifada için büyük bir ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Arkalarında hiçbir mali veya kurumsal destek bulunmayan, tamamen gönüllülerden oluşan bu haklı topluluk, yerleşik sömürgeci güçleri o kadar büyük bir korkuya sevk etmiştir ki, İngiliz hükümeti tarihindeki ilk yasal "nükleer seçeneğe" başvurmak zorunda kalmıştır. Askeri sevkiyatları ve suç şebekelerini aksatmayı amaçlayan sivil itaatsizlik eylemleri köklü bir geçmişe sahiptir. Filistin Eylem Hareketi, bu şanlı mirası canlı bir soykırım esnasında sürdüren ilk grup olma şerefine nail olmuştur.</p>

<p>Üstelik hareket kurulduğu günden bu yana büyük zaferler kazanmıştır. Ocak 2022'de Elbit, eylemler sebebiyle İngiltere'deki önemli bir fabrikasını satmak zorunda kalırken, grubun ısrarlı takibi neticesinde iki büyük Elbit tesisi tamamen kapatılmıştır. Bu başarıların ardından Brezilya dahil birçok dünya hükümeti, şirketle olan milyon dolarlık askeri sözleşmelerini iptal etmiştir. Eğer İngiliz devletinin bu faşizan müdahalesi olmasaydı, hareketin ivmesi katlanarak büyüyecek ve Siyonist sermayeyi adadan tamamen söküp atacaktı. Ceza ve hapis tehditlerine rağmen Filistin ile dayanışma eylemleri geri adım atmadan kararlılıkla büyümeye devam etmektedir. Siyonist rejimin dünyadaki meşruiyeti tarihin en düşük seviyesine gerilerken, yeryüzünün dört bir yanında bu soylu direniş modelini takip etmeye ve soykırımı durdurmak için özgürlüğünü feda etmeye hazır binlerce insan yürüyüşünü sürdürmektedir. Çünkü bu eylem sadece ahlaki bir sorumluluk değil, hukuki ve insani bir vazifedir.</p>

<p><strong>Kit Klarenberg/mintpressnews</strong></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ingiltere-ilk-kez-silahsiz-bir-protesto-grubunu-teror-listesine-aldi</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 19:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/ing1.webp" type="image/jpeg" length="80133"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Avrupa'nın unutulan soykırımları]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/avrupanin-unutulan-soykirimlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/avrupanin-unutulan-soykirimlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<p>“Modern medenîyet Holokost’un yeter şartı değil, kesinlikle gerek şartıdır. Modernlik olmaksızın Holokost düşünülemez.” — Zygmunt Baumann, Modernite ve Holokost</p>
</blockquote>

<p>YILLARDAN 1883, aylardan Mayıs'tır... Tam tarihi 12 Mayıs 1883....</p>

<p>Bu gün Alman bayrağı bugün Namibya adını verdikleri güneybatı Afrika kıyılarında dalgalanmaya başlar. Herero ve Nama adlı yerli halklar direnişe geçince öfkelenen Alman kuvvetleri bir imha savaşı başlatır.</p>

<p>Sonuç her bakımdan korkunçtur. İnşa edilen toplama kamplarındaki zavallı yerliler sistematik olarak zorla çalıştırılmış ve aç bırakılmak suretiyle ölüme mahkûm edilmiştir. İşin dikkate değer yanı şudur ki, korkunç toplama kamplarını yöneten asker ve bürokratlar ve onlara ilham kaynağı olan ırk teorileri yaklaşık yarım asır sonra bu defa Naziliğin oluşumunda da can alıcı bir rol oynayacaktır.</p>

<p>David Olusoga ve Casper W. Erichsen'in Kaiser'in Holokostu: Almanya'nın Unutulan Soykırımı adlı ortak çalışmalarında buldukları şoke edici arşiv belgeleri Nazizm ile Afrika'daki soykırım  arasında olağanüstü bağlantılar kuruyor. Üstelik bu belgeler asırdır keyfi bir şekilde inkâr ediliyor ve Almanya, tarihindeki bu soykırımla yüzleşmeye yanaşmıyordu.</p>

<p>İlk baskısı 2011 yılında çıkan ve Almanya'nın Namibya soykırımını gözler önüne seren <i>Kaiser'in Holokostu</i>'nun arka kapağından aldım yukarıdaki sözleri. Kitap henüz Türkçeye çevrilmedi. Oysa tam da 'Ermeni Soykırımı' tartışmalarıyla dalgalandığımız şu demlerde yaraya merhem olabilirdi.</p>

<p>Öte yandan Batı kamuoyundaki yaygın saptırmalardan biri de Hitler'in sözde 'Ermeni Soykırımı'nı ima ettiği söylenen ama gerçeği bir türlü ispatlanamayan 'Hem Ermenilerin yaşadıklarını kim hatırlıyor ki?' sözüdür. Hitler güya bu sözüyle, dünyanın 1915'te yaşanan Osmanlının Ermeni Tehciri'ni çoktan unuttuğunu, kendilerininkini de günün birinde unutacağını kastediyormuş.</p>

<p>Hitler'in bu sözleri söyleyip söylemediği bir yana, <i>Kaiser'in Holokostu</i> şu gerçeği net olarak ortaya koyuyor:</p>

<p>Hitler'in Yahudi Soykırımı'nın kaynağı, ideolojisi ve tatbikatıyla yine Almanya'dır ve Avrupa'nın hunhar zihniyeti topu taca, yani Osmanlı'ya ve Türklere atarak bu kanlı bataklıktan çıkamaz Almanlar.</p>

<p>Çok rica ediyoruz, bizim ders kitaplarımız dut yemiş bülbül kesilmesinler Avrupa'nın katliamları söz konusu olunca.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 29 Nisan 2016 tarihli Kut'ül Amare konuşmasında herkesin gözünün içine baka baka "Bizim tarihimizi İngilizler düzenlemiştir" demişti. Yalnız 'bizim', yani Türkiye'nin değil, Arap ve diğer İslam ülkelerinin, aynı zamanda sömürgeleştirdikleri diğer ülkelerin tarihlerini de İngilizler ve Fransızlar çalıp yerine kendilerini aklayan, kendilerinden öncekileri karalayan tipik sömürgeci tarih kitaplarını geçirdiler. Jack Goody'nin deyişiyle 'tarih hırsızlığı' yaptılar.</p>

<p>İyi ama zemmettiğimiz bu çarpık anlayış tarih kitaplarımızda hala yaşıyorsa ne yapmalı?</p>

<p>Kimse kusura bakmasın, Rönesans'tan itibaren Avrupa'yı çamaşır sularıyla gıcır gıcır temizleyen ama kendi tarihinde minnacık bir hata bulsa üzerine çullanan sakat anlayışın "Türk" veya yerli olduğunu hiç kimse söyleyemez.</p>

<p>Cemil Meriç'in o sözü tam da bu derin maluliyetimiz için söylenmiştir:</p>

<blockquote>
<p>"Tarih kitaplarımız Haçlıların en büyük zaferidir."</p>
</blockquote>

<h2><strong>Cezayir katliamı unutulmaz</strong></h2>

<p>Hangi birini sayalım?</p>

<p>İngiltere'nin Hindistan'da, İspanya'nın Güney Amerika'da, Belçika'nın Kongo'da, Fransa'nın Vietnam, Suriye, Tunus ve Cezayir'de, Rusların Polonya'dan Kırım'a kadar uçsuz bucaksız bir coğrafyada gerçekleştirdikleri katliamlar dizisine, Amerika, Avustralya ve Kanada'nın yerlilerden temizlenmesi harekâtına şöyle bir değinmek için bile yüzlerce sayfa kaleme almak gerekir.</p>

<p>En iyisi bu giderek meraret kesb eden bahsi Belçika Kongo'sunda idama hazırlanan 8-9 yaşlarındaki zenci çocuğun bakışlarına emanet edip Fransa'nın Cezayir'deki katliamlarına geçeyim.</p>

<p>Şunu peşinen söyleyelim ki, Avrupa'nın sağlık kurumları da sömürgecilerle kol kola yerli halkı sindirmek için seferber edilmişlerdi ve mesela Pasteur'ün Paris'teki ünlü Pasteur Enstitüsü yerlileri ilaçlarıyla büyülemek ve sömürene itaat ettirmekle yükümlüydü. Tıp bilimi ve kurumları, Marc Ferro'nun dediği gibi emperyalizmin doğrudan hizmetindeydi.</p>

<p>Size garip gelecek ama Cezayir'de 'doktor katliamları' yaşandığını biliyor muyuz? Çaktırmadan hastane ölümleri yani....</p>

<p>Sevgili Franz Fanon'un deyişiyle Avrupalı doktor sömürgeci güçlerle en korkunç ve en aşağılatıcı işlerinde tamamen mesleki konular içinde kalarak işbirliği yapar. "Hakikat serumu" diye alay ettikleri serumu verip şuuru bulandırmalar, işkence seanslarında perişan haldeki insanları ilaçlarla yeni işkencelere hazırlamalar, ameliyat masasında baygın vaziyette sırlanmış... dayan hastayı polise 'koşun koşun, konuşturun' diye ihbar etmeler vs...</p>

<p>Cezayir katliamı karşısında hakikati söyleme cesaretini gösterebilmiş ender Fransız aydınlarından Jean Paul Sartre isyanını şöyle dile getirmişti:</p>

<blockquote>
<p>Yapabilirsek kendimize şöyle bir bakalım ve bize ne olduğunu görelim. Önce o beklemediğimiz manzarayı, insanlığımızın çıplak halini bir seyredelim. Görüyorsunuz, çıplak ve gözü de okşamıyor. Neydi ki zaten? Yalanlardan kurulu bir ideoloji. Talanı haklı göstermek için başvurulmuş mükemmel bir araç. Yağlı ballı kelimeleri, o hayranlık uyandırıcı hassasiyeti, saldırılarımızı hoş gösterici mazeretlerden başka bir şey değildi.</p>
</blockquote>

<p>Bir milyondan fazla Cezayirlinin hayatına mal olan sekiz yıllık savaş işkenceleri, kömürleşmiş cesetleri, elleri bağlanmış esirlerin diri diri karınlarının deşilip bağırsaklarının ortaya döküldüğü insanlık dışı sahneleri unutmayacağız. Bir de Fransız askerlerinin Cezayirlilerin kafalarını kesip objektiflere poz verme ahlaksızlıklarını... Yüreğiniz dayanıyorsa o kanlı fotoğrafları internetten açıp bir bakın ve DAEŞ'in kökeni nereye dayanıyor, görün.</p>

<p>Filozof Sartre sözde medenî Fransa halkının, askerlerin Cezayirlilere işkencesine sessiz kalmalarını eleştirirken haklı olarak bu geleneği Gestapo'nun Paris'teki işkencelerinden devraldıkları gerçeğini haykırır. Gestapo da Namibya'dan, o da Hindistan'daki İngilizlerden, onlar da Paris'teki mezhep savaşlarından, onlar da İspanyolların Güney Amerika'daki yerli kasaplığından, onlar da Haçlı seferlerinden...</p>

<p>Şimdi anlaşıldı mı vahşetin çağrısı nereden yapılmış?</p>

<p>Velhasıl vahşet bulaşıcıdır ve Avrupa özündeki bu vahşeti Ortadoğu'ya taşımakta ne yazık ki başarılı olmuştur.</p>

<h2><strong>Dünya, İngiliz emperyalizminin tarlasıydı</strong></h2>

<blockquote>
<p>Kuzey Amerika ve Rusya ovaları bizim ekin tarlalarımızdır; Şikago ve Odesa bizim ambarlarımızdır; Kanada ve Baltık bizim kereste ormanlarımızdır; Avustralasya'da (Malezya, Filipinler, Endonezya) bizim koyun çiftliklerimiz vardır; Arjantin'de ve Kuzey Amerika'nın batısındaki kırlarında bizim öküz sürülerimiz yayılır, Peru altınını gönderir, Güney Amerika ve Avustralya altını Londra'ya akar; Hindular ve Çinliler çayı bizim için yetiştirirler ve bizim kahve, şeker ve baharat çiftliklerimiz tüm Hint adaları üzerindedir. İspanya ve Fransa bizim bağlarımız, Akdeniz meyve bahçemizdir ve uzun süre Güney Birleşik Devletleri'ni kaplayan bizim pamuk alanlarımız artık dünyadaki sıcak bölgenin her yanına yayılmaktadır. </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri.</i></p>
</blockquote>

<h2><strong>Şiddet: Avrupa'nın Tanrısı</strong></h2>

<blockquote>
<p>Çağdaş Avrupa'nın en "insancı" filozoflarına bir göz atın, hepsi şiddete âşık. Soyumuzun alınyazısıymış bu. "Kullanılan şiddet, şiddeti kökleştiriyor mu, yok mu ediyor; bizi geriye mi götürüyor, ileriye mi? İşte, asıl mes'ele" diyorlar.</p>

<p>Şiddeti yok eden şiddet, yalanların en alçakçası değilse vehimlerin en şairanesi. Her kavganın ezelî mazereti: son kavga olmak.</p>

<p>Bu tahrip ihtirası, bir asrın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası değil, Kaabil'den beri uzayıp giden bir lânet zinciri. Kıyıcılık kanında var Avrupalı'nın. Yunan destanları birer cinayet salnamesi; Yunan, İskandinav veya Germen destanları. Machiavelli'ye göre, "mecbur kalınınca kuvvet haktır"; mecbur kalınınca, yani istenince. Şair: "Din şehit ister, asuman kurban" diyor; evet, Avrupalı'nın dini.</p>

<p><i>Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul, 2023, s. 209</i></p>
</blockquote>

<p><i>Mustafa Armağan - Sen Neden Kör Edildin, s.115-119</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/avrupanin-unutulan-soykirimlari</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 13:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/soykirim-1.jpg" type="image/jpeg" length="64612"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gelenek: Vahiy, örf ve usulün kadim-kâmil mirası]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gelenek-vahiy-orf-ve-usulun-kadim-kamil-mirasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gelenek-vahiy-orf-ve-usulun-kadim-kamil-mirasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 dir="auto" id="viewer-2xm1e562"><strong>Mabedin (Kâbe) İnşası</strong></h3>

<p dir="auto" id="viewer-1baew564">İnsanlık tarihinde her şey Hz. Âdem’in yeryüzüne indirilişi ile başladı.</p>

<p dir="auto" id="viewer-mnab8566">Âdem; ilk insan olmanın gereği olarak her şeyi bilerek, varlığını sürdürmek için yapması gereken her şey ona öğretilmiş olarak toprağa ayağını bastı.</p>

<p dir="auto" id="viewer-sunje568">(…O, sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı…) (Hud Suresi 61. Ayet)</p>

<p dir="auto" id="viewer-ld8bl572">Bununla birlikte barınmayı, karnını doyurmayı, diğer insanlarla nasıl bir ilişki içine girerek varlığını sürdürebileceğini de biliyordu.</p>

<p dir="auto" id="viewer-jnno4574">(Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.)<strong><u> </u></strong>(Hucurat Suresi 13. Ayet)</p>

<p dir="auto" id="viewer-zg838578">Önce Hz. Havva ile olan ilişkisini bir hukuka-kurala-söze bağladı ve onunla birlikte bir ev kurmak üzere nikâhlandı (sözleşti-evlendi). Sonra kendisine öğretilen bilgi ile yeryüzündeki ilk ev ve mabet olan Kâbe’yi hep birlikte inşa ettiler.</p>

<p dir="auto" id="viewer-9my4r580">(Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Bekke’deki evdir.) (Ali İmran Suresi 96. Ayet)</p>

<p dir="auto" id="viewer-eh30u584">Dolayısıyla Kâbe: Eşrefi mahlukat olarak yaratılan ve yeryüzüne indirilen insanoğlunun dünyada yaptığı ilk ve en güzel şeydir. Evini ve mabedini inşa etme bilgi ve becerisi, hayatiyetini sürdürmek için Allah’ın insanoğluna bahşettiği temel bir yetenek-tavır olup, her şeyin başlangıcı kabul edilerek ibadet etmek için bu yapıya yönelinmesi çok özel bir durumdur. Bu sebeple insanlar ibadet ederken, yeryüzünde yaptıkları ilk ve en güzel şey</p>

<p dir="auto" id="viewer-seeo18209">olduğu için Kabe’ye yönelirler. Bu açıdan bakıldığında Kabe’nin inşası: yaşamın sürdürülmesi ve Allah’a yönelme arzusunun temel iki unsuru olmuştur.</p>

<p dir="auto" id="viewer-gqmqi586">(Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.) (Zariyât Suresi 56. Ayet)</p>

<p dir="auto" id="viewer-eyopn589">Kâbe’nin inşası; kâmil bir tavır, mükemmel bir iştir. Usta-master bir uygulama, ilk ve iyi bir arketip (örnektir). Basit dikdörtgen haliyle kendinden sonra yapılacaklar için bir şablondur. Excellent (harika) ve perfect (mükemmel) haliyle dahice bir uygulamadır.</p>

<p dir="auto" id="viewer-wdpw8591">Kâbe, bilinenin aksine küp şeklinde değildir. Birbirine dik dört duvardan oluşan, düz damlı, dikdörtgen prizma bir yapıdır. Hatta Miladi 606 senesinden önceki hali şimdikinden daha uzun bir dikdörtgen şeklindeydi ve iki kapısı bulunmaktaydı. Taşların kerpiç sayesinde üst üste konularak örülmesi, tavanının ahşap merteklerin yan yana çakılarak geçilmesi ile inşa edilmiştir. Kaynaklarda farklı ölçüler olmakla birlikte yaklaşık 12 metre boyunda, 11 metre eninde, 15 metre yüksekliğindedir. İnsanlık tarihi boyunca birçok kez tamir görmüş, yıkılıp yeniden inşa edilmiştir. İnşası için gerekli temel tavır: basit geometri bilgisi kapsamında, diklik, şakul, mastar ve teraziye riayet edilmesidir. İnsan aklı, gücü ve bilgisi sayesinde teknik bir yöntemle inşa edilmiştir. Kâbe’nin dışı sıvalı değildir, penceresi bulunmamaktadır, herhangi bir mimari süsleme elemanı; kat silmesi, furuş, pervaz, saçak, vb. yoktur. Velhasıl Kâbe, basit, kolay, sade ve teknik özellikleriyle ilk, güzel ve mamur bir yapıdır.</p>

<p dir="auto" id="viewer-w0bd2593">Pak, temiz ve günahsız Hz. Âdem atamız tarafından Rabbimizin ona ruhundan üflemesiyle elde ettiği vasıflar ve verdiği imar etme yetisiyle yeryüzüne konulan ilk taş Kâbe’nin temelini oluşturmuştur. Bu yüzden Kâbe bizim için en iyi başlangıç, örfün kaynağı, geleneğin ışığı, estetiğin merkezi, kurtuluş için yöneldiğimizdir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-1x60u595">Ülkemizde insanlar, Kâbe’nin ilk olarak kim tarafından inşa edildiği sorusu sorulduğunda cevabı bilememekte ya da Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa ettiğini söylemektedirler. Kahir ekseriyeti dindar-muhafazakâr olan, inanç ve yaratılış felsefesini bildiği varsayılan bu sorunun muhatapları, Türk toplumundaki inanç kaybı, kültür yozlaşması ve ibadet eksikliğinin sebep-sonuç bağlamımda bir tezahürüdür.</p>

<h3 dir="auto" id="viewer-iaz83603"><strong>Gelenek Nedir?</strong></h3>

<p dir="auto" id="viewer-4s1we607">Gelenek: ilk ve en güzel şeyin tekrarıdır. Vahyi bilgiyi mesnet almaktır. Hz. Âdem atamızın tavrı geleneğin başlangıcıdır. Teknik bir duruş sergilemektir. Bir öze dönüş ve sadeleşme çabasıdır. Rabbe uymak ve tarif ettiği usule riayet etmektir. Güzel bir niyetle başlayıp doğru usullerle ilerlemek, teknik bilgiyi takip edip hayatı bu şekilde sürdürmektir. Geçmişi geleceğe taşımaktır. En güzele ulaşma çabasıdır. Kadîm olanı tekrar etmektir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-wnafk609">Emri bil maruf çabası geleneği sürdürme gayretidir. Burada maruf ya da örf denildiğinde vahyi bilgi ile ortaya konan değişmez doğruların kastedildiği anlaşılmalıdır. Yani peygamberler usulünü ve sünnetini sürdürme ve diriltme çabası, emri bil maruf kapsamında geleneği ihya etmeyi ifade etmektedir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-x5xze611">Nuhî, İbrahimî ve Muhammedî bir yaklaşımdır. Aynı zamanda en başta yapılanı, Tufan sonrası yeniden inşa edileni ve olması gerekenin imkansızlıklar içinde başka yerde inşa edilenini örnek almaktır. İnsanlık tarihi boyunca peygamberler tarafından tashih edileni dikkate almak ve onu sürdürmektir. Dolayısıyla gelenek, örfü tekrar etmektir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-zztqb613">Adet, alışkanlık, anane, vb. kavramlar ise toplumların kendi istek ve hevalarına göre sonradan ortaya koydukları uygulamalardır. Bu uygulamalar incelendiğinde hiçbir öz ve kaynak irdelemesi yapılmadığı, hakka, adalete, estetiğe, genel ahlaka, mantığa, normale uymadığı halde insanlar tarafından bilinçsizce tekrar edildiği görülmektedir. Bu uygulamalar sonucunda ortaya kötü sonuçlar çıktığı bilinmekte, buna rağmen herhangi bir filtre ile sorgulanmadığı için uygulamalar devam etmektedir. Bazı adetlerin ise örfi bir uygulamanın zaman içinde değişmesiyle özünden uzaklaştığı ve örfi gelenekten adet veya ananeye dönüştüğü anlaşılmaktadır.</p>

<p dir="auto" id="viewer-9jhhy615">Geleneğin tekrarı ile usta çırak ilişkisi arasında temel bir benzerlik vardır. Hz. Âdem atamızdan itibaren gelen tüm peygamberler atalarının sözünü ve sünnetini devam ettirerek meslekleri oluşturmuşlarıdır. Bu açıdan gelenek ustadan çırağa aktarılan her şeydir. Usuldür, yöntemdir, bilgidir, tekniktir. Mesela Hz. Şuayb Peygamber ile Hz. Musa arasındaki hukuk, bir kayınpeder ile damat ilişkisi olmakla birlikte aynı zamanda bir usta çırak ilişkisini gösterir. Bu sebeple peygamberler meslek pirleri, takipçisi kişi ve çıraklar ise ustalardır. Gidilen yol manasına gelen meslek ise, insanlık tarihinin ve geleneğin kadîm ve uzun serüvenini temsil eder.</p>

<p dir="auto" id="viewer-h1hb4617">Dolayısıyla el becerisi ve meslek bilgisi ile üretilen, bir ustalık ürünü olan şeyler eser olduğu için her zaman değerli olmuştur. Çünkü doğal malzeme yıllara sâri aktarılan ve tekrar edilen bilgi ile işlenmiş ve ortaya imbikten süzülen saflıkta bir ürün çıkmıştır. Bu ürünler, çok değerlidir, miras bırakılabilir, terekeye yazılabilir, nesiller boyu kullanılabilir, alınıp satılabilir, zaman geçtikçe değer kazanır, hatta eskidikçe değeri artar, antika eser olur, aslında ilk yapıldığında da eserdir. Dönemini yansıtır, geleceğe ışık tutar, eğer iyi bir ustadan çıktı ve sağlam bir gelenekten geliyorsa zamanla sürümü değişse bile aslından hiçbir şey kaybetmez. İhtiyaca binaen, talep üzerine, lazım olduğunda, insan gücüyle, ustalık bilgisiyle üretildiği için sınırlı sayıda ve kişiye özeldir.</p>

<h3 dir="auto" id="viewer-ydd0t626"><strong>Geleneksel Yaşamın İnşası ve Modernleşme</strong></h3>

<p dir="auto" id="viewer-0spal628">İnsanlık tarihi boyunca taş, toprak ve ağaç insanın evini yapması için gereken temel malzemeler olmuştur. Coğrafyaya, iklime ve geleneğe bağlı olarak bu malzemeler kullanılmıştır. Çekül (şakul), mastar ve terazi bilgisi ile taşların üst üste konulması, toprağın kerpiç haline getirilmesi ve ahşabın çatılması ile evler inşa edilmiştir. Bu üç temel malzemenin işlenerek ev yapılması tekniğindeki en önemli unsurlardan biri bu süreçte insan emeği, gücü ve dayanışmasının yeterli olmasıdır. Temel malzeme işleme becerisini el aleti kullanarak ortaya koyan insanlık bu şekilde hayatiyetini sürdürmüştür. Dolayısıyla doğal malzemelerin kadîm bilgi, insan gücü ve emeği ile usta çırak ilişkisine dayalı meslek bilgisiyle işlenmesine teknik üretim denilmektedir. Daha iyi anlaşılması için geleneksel teknik diye de ifade edebilecek bu tanımın, sanayi devrimleri sonrası ortaya konan, motor-makine, enerji, sermaye, batılı düşünce ve emperyal amaç güden teknolojik üretimle karıştırılmaması gerekmektedir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-g3vli630">Geleneksel tekniğe dayalı temel yaklaşım ve bilgilerden de anlıyoruz ki insanlık, başlangıçtan sanayi devrimlerinin etkisini göstermeye başladığı yıllara kadar dönem dönem kırılmalar yaşasa da evini hep kendi yapmış ve geçimini teknik üretimin gücüyle sağlayabilmiştir. Tüm ihtiyaçlarını geleneksel bilgi, teknik, malzeme ve üretim yöntemleri ile gidermiştir. Günümüzden yaklaşık 250 yıl önce başlayan Sanayi Devrimlerinin ortaya koyduğu modern yaşam ve kapitalist ekonomik modelin insanlar üzerinde nasıl bir yıkım ve yok oluş sergilediği bu yazının konusu olmamakla birlikte insanlar prangalarından kurtularak güçlü bir paradigma değişikliği ile asli ve temel bir dönüşüm gerçekleştirebileceklerinin ve kurtuluşa ulaşabileceklerinin farkına varmak zorundadır.</p>

<p dir="auto" id="viewer-9ewsx632">Modernleşme adı altında ortaya konulan teknolojik üretim ve yaşam modelinin; konfor, kolaylık, ucuzluk, daha fazla üretim, kalite, gelişim, vb. yalanlarla insanları geri dönülmez bir yola ve yaşam tarzına sürüklediği bir durumda geleneksel üretim ve yaşam önerilerinin nostaljik ve folklorik bir bakışa indirgenmesi kabul edilemez ve insanlık için büyük bir hata ve kayıp olmaktadır. Ayrıca gelenekseli saf ve doğal haliyle önerme ve sürdürme çabalarının aynı şekilde modernleştirme önerileri ile sözde iyileştirme faaliyetleri çok iyi irdelenmeli ve arka plandaki niyet ve amaçlar iyi araştırmalıdır. Dolayısıyla “Batının ilmini alıp kültürünü almama” düsturu bu sapmadan dolayı 200 yıldır başarılamamış bir amaç olmuştur.</p>

<p dir="auto" id="viewer-0o8vo634">Bununla birlikte geleneksele dönüşün içinde çoğu zaman oportünist ve pragmatist bir tavırla özünü değiştirerek faydalanma çabası görülmektedir. Geleneğin kadîm bilgi, örf ve peygamberi tavra dair bağının koparılması ile geleneksel güzelliğin rastlantısal ve tanımlanamaz bir alana itildiği sıkça görülmektedir. Ayrıca geleneksel güzelliğin, siluet, seyirlik sahne-dekor ile kaplamaya indirgenmesi faaliyetleri de çok iyi irdelenmeli ve reddedilmelidir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-ifrf1636">Ülkemizde çoğunlukla “Eskiden hiçbir evin diğerinin güneşini, yolunu, manzarasını kesmediği ve mahremiyetini bozmadığı” şeklinde tarif edilen ezbere bir cümle kurulmaktadır. Ancak bu cümlenin hiçbir ontolojik arka plan, hukuk, örf ve benzeri bir sorgulama yapılmadan kurulmadığı da bilinmektedir. Bu duruma sanki zamana dayalı rastlantısal bir şey gibi yaklaşılması geleneksel güzelliğin yalnızca siluete ve seyre indirgenmiş halinin acı bir sonucudur.</p>

<p dir="auto" id="viewer-ape33638">Aşağıda önce harita ve planı sonra da silueti gösterilen geleneksel bir köy yerleşimini ifade eden iki veri incelendiğinde: planlı ve düzenli olmadığı zannedilen, hiçbir modern yaklaşım ve tasarlanmışlık içermediği sanılan mülkiyet ve yol ağının siluette nasıl bir güzellik ortaya çıkardığı görülecektir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-133hq640">Aslında bu yerleşimin, araziye, eğime, manzaraya, ışığa, iklime ve doğaya uyum içeren tavrı, bir de evlerin içinde ve bahçelerde nasıl bir güzellik ortaya koyduğu da düşünüldüğünde geleneğin terkinin ve modernin bilinçsizce kutsanmasının insanlık için büyük bir kayıp olduğu bir kez daha görülecektir.</p>

<h2 dir="auto" id="viewer-zk99t654"><strong>Kurtuluş İçin Üç Temel Tavır: Şehrin ve Geleneğin İnşası</strong></h2>

<p dir="auto" id="viewer-d12h9656">Atamız Hz. Âdem yeryüzüne gönderilişinin en başından itibaren insanlığı kuşatan ve yol gösteren temel bir duruş sergilemiştir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-qa9u1658">Hukukun inşası,</p>

<p dir="auto" id="viewer-fm7mq660">Evin ve mabedin inşası,</p>

<p dir="auto" id="viewer-4my95662">Pazarın inşası.</p>

<p dir="auto" id="viewer-283pz664">Olarak tarif edebileceğimiz bu üç temel faaliyet insanlık tarihi boyunca tekrar edilmiş ve bir insanın hayatı boyunca takip etmesi gereken yolun ve yöntemin başında gelmiştir. İnsanlık açısından büyük bir dönüm noktası olan Nuh tufanından sonra Hz. İbrahim atamız aynı şeyleri aynı yerde (Mekke) Hz. Hacer anamızla birlikte gerçekleştirmiştir. Daha sonra peygamber efendimiz Hz. Muhammed SAV bu imkânı Medine’de bulmuş ve Medine’de aynı üç temel tavrı inşa etmiştir. Vahyin mesnet alındığı ve Ulul Azm üç Resul tarafından yapıldığı için Peygamber Sünneti diyebileceğimiz bu inşalar insanlık için ne anlama gelmektedir?</p>

<p dir="auto" id="viewer-h9ifh666">Hz. Âdem’in Hz. Havva ile kıydığı nikah insanlar arası hukukun ilk örneği olarak erkek ve kadın olarak yaratılan insanlar arasındaki ilişkinin temel belirleyici yöntemi ve yol göstericisi olarak bir hukuk inşasıdır. Daha sonra teknik ve meslek bilgisi ile ilk ev ve mabed olan Kâbe inşa edilmiştir. Bu yüzdendir ki yeryüzünde yapılan ilk ve en güzel şey olduğu için Müslümanlar namaz kıldığında Kâbe’ye döner, hacca gittiğinde Kâbe’nin etrafında tavaf eder, hukukla ve teknik bilgiyle inşa ettikleri evlerini ve mabedlerini hayatlarının merkezine koyarlar. Tüm mesleklerin piri olan Hz. Âdem, evlatlarına yaratılışları ve yeteneklerine göre hayatlarını idame ettirecekleri ve geçinecekleri meslekleri öğretmiştir. Böylece topraktan ve doğadan elde ettiklerini işleyip üretmeye başlayan insanlar, ihtiyacı olan diğer şeyleri elde etmek için pazar kurmuşlar ve bu pazarda bir hukuk üzere mallarını değiş tokuş etmişlerdir. Dolayısıyla insanlar tarafından daha ilk başta şehir kurulmuştur (Mabedi, pazarı ve evleri olan yerleşim). Böylece Sözleşme (Nikâh), evin yani Mabedin inşası, mesleki bilgi ile üretilen ürünlerin satışı için Pazar kurulması şehrin özünü oluşturmuştur.</p>

<p dir="auto" id="viewer-l3nf9674">Hz. Âdem dönemi insanlık için bir başlangıç, Hz. İbrahim dönemi büyük tufan sonrası için yeniden toparlanma ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed SAV’ in dönemi hükmün tamamlandığı ve son vahyin geldiği dönemler olmuştur.</p>

<p dir="auto" id="viewer-8zlzh676">Hz. İbrahim’in Kâbe’yi tufan sonrası kaybolmuş temellerini bulup inşa etmesi ve nikâhlısı Hz. Hacer ile Mekke’de yeniden Pazar kurması ile Peygamber Efendimiz’ in insanlığın büyük bir cahiliye döneminden sonra Medine’de önce ahaliyle sözleşme yapması (Medine sözleşmesi), sonra Mescidi (Mescid-i Nebevi) inşa etmesi ve devamında Medine pazarını kurması üç temel sünnet, geleneğin başlangıcı ve insanlığın kurtuluş reçetesidir. Bu sebeple bu sünnetler insanlık için her şartta uyulması gereken temel şeyleri ve geleneği tarif etmişlerdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p dir="auto" id="viewer-8lxgq678">Bu sebeple: Şehir, aslında ideal olandır. Aklımızda ve gönlümüzde tüm iyilikleri bir araya getirdiğimiz mekânın adıdır. Ta en başta kurduğumuz yerdir şehir. Vahyi ve kadîm olanla ilk inşa ettiğimiz şeydir. İmar etme bilgisi ile ortaya koyduğumuz her şey şehirdedir. Önce hukuk ve sözleşmenin teşkili, sonra evin ve mabedin inşası, daha sonra yaşam ve geçim için üreterek pazarın inşası. Bunların hepsi şehirde olan şeylerdir. Evin ve mabedin hayatın merkezinde olan yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-biikz680">Dolayısıyla şehir, feyizli, bereketli, ahlaklı, faziletli, huzuru ve barışı isteyen insanların bir arada yaşadığı yerdir. Anlamların, kavramların, kelimelerin, düşüncelerin ve nihayet üretmenin; vahye, sünnetullaha, tekniğe uygun şekilde sürdürüldüğü yerdir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-97pty682">Mekânın önce gönülde kurulduğu yerdir, tüm güzelliklerin önce niyetle sonra peygamberi usulle daha sonra kadîm bilgi ve meslek tavrı ile üretildiği yerdir. Herkesin bir diğerinden emin olduğu, selamın ve barışın hâkim olduğu, haksızlığın hakir görüldüğü ve cezalandırıldığı yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-hs5xm684">Kuşun kurda yem olmadığı, fakir ve ihtiyaç sahiplerinin kollandığı, hasta ve yolda kalmışların sıhhate ve barınağa kavuştuğu yerdir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-lmviq686">Nesil emniyetinin olduğu, evliliğin ve ev kurmanın kolaylaştırıldığı, huzur ve saadetin neşvünema bulduğu yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-84ah5688">Emniyetsiz kişinin barınamadığı, günah işlemenin neredeyse imkânsızlaştığı, iyilerin kötülere engel olup güzellikler için yarışıldığı yerdir şehir. Arsızın, hırsızın, katilin adım atmakta zorlandığı, hükmün hızlı ve adil verildiği yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-38n98690">Evlerin müstakil, üretimin doğal, geleneksel tekniğin hâkim, geçimin kolay, yaşamın şen olduğu yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-wxtiu692">Çocukların her yerde rahatça oynadığı; atlayıp hopladığı, kaçıp kovaladığı, düşüp kalktığı, hayal kurduğu, evleri çatılı ve bahçeli çizdikleri yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-2juj3694">İnsanların yürüyerek her yere ulaşabildiği, alışverişini çarşıdaki dükkânlardan yaptığı, markaların değil, kaliteli ustaların şubesi olmayan mekânlarda üretim yaptığı yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-qs7ov696">Evlerin diğer evlerle uyum içinde olduğu, kimsenin evinin diğerinin evinin güneşini, rüzgârını, manzarasını, yolunu kesmediği, mahremiyetini ihlal etmediği yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-sza3d698">Evlerin, gönülde, niyette, usulde ve teknikte ilk eve ve mabede dönük inşa edildiği yerdir şehir. Ev inşa edilirken taşın, toprağın ve ağacın kullanıldığı, böylece kolayca inşa edilip bitirildiği ve insanların huzurla sükûn bulup konakladıkları yerdir şehir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-x9mta700">Rabbin çağrısının 5 vakit duyulduğu ve insanların bu çağrıya her vakit koştuğu yerdir şehir. Velhasıl; iyiliğin, güzelliğin, selamın, barışın, huzurlu günler ile gecelerin, tekniğin, zanaatın, geçimin, çiçeğin, böceğin, kuşun var olduğu mekândır şehir.</p>

<h3 dir="auto" id="viewer-h4kih716"><strong>Restorasyon: Geleneğin İhyası ve Gelecek</strong></h3>

<p dir="auto" id="viewer-5c8q5718">Restorasyon bizim için geçmişe öykünme, yapıları sadece fiziki olarak onarma ya da akademik kaygılarla salt bir belgeleme yaklaşımı içermez. Gelenekten ve geçmişten gelen bilgiyi ve gücü geleceğe aktarmanın ve yeni şeyler söylemenin bir yoludur.</p>

<p dir="auto" id="viewer-aq5fd720">Bu açıdan baktığımızda tarihi alanlar geçmişte yaşamış insan topluluklarının kalıntılarının bulunduğu, önceki dönemde yaşamış insanlardan kalan yapıların bulunduğu alanlara verilen addır. On binlerce yıllık kadîm bilgiyi, insanlık tecrübesini içeren, tüm savaşları, yıkımları afetleri yaşamış geleneksel yerleşimlerdir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-g1odi722">Tarihi şehirler on binlerce yıllık insanlık bilgisinin ışığında var oldukları için varlıkları itibarıyla insanlığın en temel hazineleri konumundadırlar. Bu yüzden doğal, arkeolojik, kentsel ve tarihi sit alanları olarak tescil edilirler. Aynı şekilde bu önemdeki yapılar da kültür varlığı olarak tescil edilirler. Bu kavramlar söz konusu yapılar ve alanların önemini ortaya koymakta ve insanlığın koruma ve restorasyon kavramları çerçevesinde ürettiği değerler manzumesinin içinde bulunmaktadırlar. Bu yüzden tarihi şehirler, alanlar ve binalar insanlık için çok önem arz etmekte, doğallığın, geçmişin, kadîm bilginin, geleneğin ve gerçek manada sürdürülebilirliğin somut taşıyıcıları ve ispatı olmaktadırlar.</p>

<p dir="auto" id="viewer-f4o8y724">Tarihi ve geleneksel şehirlerin önemini üç başlıkta toplayabiliriz: Birincisi, tarihi şehirler doğal sürecin ve on binlerce yıllık insanlık bilgisinin ışıltısını ve enerjisini barındırdıkları için daima insanlığa umut olmuşlardır. İkincisi, megakent baskısı, modern teknolojik esaret ve yakın gelecekte insanlığı bekleyen modern sonrası büyük kaos ve resetin ardından yaşama alanları sunma imkânı olacaktır. Üçüncüsü, olası bir kaos ve reset sonrası yine ayakta kalacakları için insanlığın varlığını devam ettirmesi ve yaşama dair yapılacaklar adına binaları ve şehirleri yeniden inşada örnek olacaklardır.</p>

<p dir="auto" id="viewer-7alzm734">Geleneksel yaşamın sürdüğü kırsal bölgeler ve tarihi şehirler bizi var olan ve gelecekteki bu üç büyük tehlikeden uzak tutacakları için kentten kırsala ve ufak kasabalara göç eğiliminin kontrol altında tutulması, yönetilmesi ve kentin kötülüklerinin bu değerli alanlara boca edilmesinin önüne geçilmelidir. Bu açıdan bakıldığında köy yerleşik alanlarının ve tarihi şehirlerin rant, betonarme inşaat, kentli alışkanlığı, yap-sat, havuzlu villa, site-rezidans vb. baskılardan kurtarılmalıdır. Kırsal bölgeler ve tarihi şehirler bizim kadim geleneğimiz ve geleceğimizdir.</p>

<h3 dir="auto" id="viewer-knylj736"><strong>Sonuç</strong></h3>

<p dir="auto" id="viewer-isztw738">İnsanlık serüveni, Hz. Âdem ile başlayan ve vahyin rehberliğinde şekillenen bir imar ve kulluk yolculuğudur; bu yolculukta insanın yeryüzündeki varlık sebebi yalnızca yaşamak değil, aynı zamanda Allah’ın koyduğu ölçülere riayet ederek hayatı inşa etmek ve O’na yönelmektir. Bu çerçevede ilk örnekler, Hz. Âdem’in kurduğu aile düzeniyle hukukun tesisi, Kâbe ile mekânın, evin ve ibadetin merkezinin inşası ve üretime dayalı hayatın devamı için kurulan pazar ile tamamlanmış; böylece ev ve şehir, sadece fiziki bir yerleşim değil, vahyin ölçülerine göre düzenlenmiş bir hayat nizamı olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonra Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed SAV tarafından bu üç temel esasın yeniden ihya edilmesi, geleneğin aslında zamanlar üstü bir hakikat olduğunu ve insanlığın kurtuluşunun bu ilkelere bağlı kalmakla mümkün olacağını göstermektedir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-xarik740">Bu bağlamda gelenek; salt geçmişe ait bir alışkanlıklar bütünü değil, vahye dayanan, peygamberlerin pratiğiyle somutlaşan ve insanın fıtratına uygun bir hayat tarzının sürekliliğidir. Geleneksel üretim, ev, mimari ve şehir anlayışı; sadeliği, ölçülülüğü, adaleti ve insan merkezli yaklaşımıyla hem dünyevi ihtiyaçları karşılayan hem de insanı manevi olarak diri tutan bir sistem sunar. Buna karşılık modernleşme adı altında ortaya çıkan ve insanı üretimden koparan, doğadan uzaklaştıran ve anlam krizine sürükleyen yaklaşımlar, insanın yaratılış gayesiyle örtüşmemektedir. Bu nedenle mesele, geçmiş ile gelecek arasında bir tercih yapmak değil; hak ile batıl ve sahih ile bozulmuş olan arasında bilinçli bir yöneliş ortaya koymaktır.</p>

<p dir="auto" id="viewer-vvfdk180">Gelenek, insanlığa kurtuluşun; vahyi merkeze alan bir hukuk anlayışı, sade ve hikmetli bir yaşam biçimi, emeğe dayalı üretim ve adaletli paylaşım düzeni ile mümkün olacağını öğretir. Bu ise ancak geleneğin özüne dönülmesi, yani peygamberlerin ortaya koyduğu usulün yeniden anlaşılması ve yaşanmasıyla gerçekleşebilir. Böyle bir dönüş ne nostaljik bir geri dönüş ne de modernliğe kör bir karşı çıkıştır; bilakis insanın fıtratına, aklına ve kalbine hitap eden dengeli bir diriliştir. İnsan, ancak bu dengeyi kurabildiğinde hem dünyasını imar edebilir hem de ahiretini kazanabilir; evler ve şehirler yeniden huzurun mekânı, üretim yeniden bereketin vesilesi ve hayat yeniden kulluğun anlamlı bir tezahürü hâline gelebilir.</p>

<p dir="auto" id="viewer-zd8aq182">Sonuç olarak; geleneksel kavramlar, düşünce ve teknik üretim gerekli ve yeterlidir. Modern kavramlar, düşünceler ve teknolojik üretimin insanlığı getirdiği durum ortadadır. Dolayısıyla insanlık bir karar vermek zorundadır. Bu sebeple geleneğin ihyası ve inşasına yönelik niyet, gayret ve süreçler saf ve yalın bir şekilde devam ettirilmeli, modernliğin aldatıcı konformist önermelerinden ısrarla uzak durulmalıdır.</p>

<p dir="auto">Mimar Serkan Akın</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gelenek-vahiy-orf-ve-usulun-kadim-kamil-mirasi</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 12:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/oldislamica.jpg" type="image/jpeg" length="56998"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çok kutuplu ticaret, tek kutuplu güven]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/cok-kutuplu-ticaret-tek-kutuplu-guven</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/cok-kutuplu-ticaret-tek-kutuplu-guven" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Küresel finans sisteminde ilk bakışta çelişkili görünen ama aslında yeni dönemin ruhunu çok iyi anlatan sessiz bir paradoks var: Asya-Pasifik ülkeleri ticarette giderek Çin'e yöneliyor, üretim zincirleri Çin merkezli hale geliyor, bölgesel ekonomik bağımlılık Pekin lehine derinleşiyor. Fakat aynı ülkeler döviz rezervlerini hâlâ büyük ölçüde Amerikan dolarıyla tutuyor.</p>

<p>Bu tabloyu rakamlar daha net gösteriyor. Çin, 2009'dan bu yana ASEAN'ın en büyük ticaret ortağı konumunda. 2024'te ASEAN ile Çin arasındaki mal ticareti 772,4 milyar dolara ulaştı ve bu rakam ASEAN'ın toplam ticaretinin yaklaşık beşte birine karşılık geldi. Yani bölgesel ticaretin yönü açık biçimde Asya'ya, özellikle Çin'e kayıyor.</p>

<p>Fakat rezerv tarafında bambaşka bir tablo var. IMF verilerine göre 2025'in son çeyreğinde dünyadaki resmi döviz rezervleri 13,14 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Bu rezervlerin %56,77'si dolar cinsindeydi. Euro %20,25 ile ikinci sırada yer alırken, Çin yuanının payı yalnızca %1,95 seviyesinde kaldı. Çin'in ticaretteki yükselişi ile yuanın rezervlerdeki sınırlı rolü arasındaki fark, küresel finans sisteminin ana paradokslarından biri.</p>

<p>Bu tablo bize basit ama çok kritik bir gerçeği hatırlatıyor: Küresel para sistemi sadece ticaret rakamlarıyla açıklanamaz. Bir ülkenin en çok kiminle ticaret yaptığı ile kriz anında hangi para birimine sığındığı aynı şey değildir. Ticaret yön değiştirebilir, tedarik zincirleri Asya'ya kayabilir, üretim merkezi Çin'e yaklaşabilir. Ancak rezerv para tercihi çok daha derin bir güven, likidite, borçlanma ve jeopolitik hesap meselesidir.</p>

<p>Doların gücü tam da burada ortaya çıkıyor. BIS'in 2025 araştırmasına göre küresel döviz piyasalarında günlük işlem hacmi 9,6 trilyon dolara ulaşmış durumda. Daha önemlisi, dolar bu işlemlerin %89,2'sinin bir tarafında yer alıyor. Buna karşılık yuanın küresel döviz işlemlerindeki payı %8,5 düzeyinde kalıyor. Yani yuanın kullanım alanı genişlese bile, dolar hâlâ küresel finansın ana omurgası olmayı sürdürüyor.</p>

<p>Bu nedenle merkez bankalarının rezerv politikası, günlük ticaret akışlarından çok kriz anında neye ihtiyaç duyulacağı sorusuna göre şekillenir. Kriz çıktığında hangi varlık en hızlı nakde çevrilebilir? Hangi para birimi küresel piyasada en kolay kabul görür? Hangi tahvil piyasası derinlik, güven ve likidite sunar? Bu soruların cevabı hâlâ büyük ölçüde Amerikan dolarıdır.</p>

<p>ABD Hazine piyasası bu noktada kritik rol oynuyor. Mayıs 2026 itibarıyla piyasadaki ABD Hazine borçlanma senetlerinin piyasa değeri yaklaşık 29,1 trilyon dolar seviyesindeydi. Nisan 2026'da yabancı yatırımcıların ABD Hazine tahvili varlığı ise 9,35 trilyon dolara ulaştı. Bu büyüklük, doların neden sadece bir para birimi değil, aynı zamanda küresel finansal güvenlik altyapısının merkezi olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Elbette doların rezervlerdeki payı geçmişe göre geriliyor. Amerikan Merkez Bankası'nın değerlendirmelerine göre doların küresel rezervlerdeki payı 2001'de %72 seviyesindeyken, son yıllarda %57-58 bandına kadar indi. Ancak bu düşüş doların bittiğini değil, merkez bankalarının portföylerini daha çeşitli hale getirdiğini gösteriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çünkü doların karşısında onu tamamen ikame edecek güçlü bir alternatif henüz yok. Euro ikinci büyük rezerv para konumunda ama Avrupa'nın ortak maliye politikası eksikliği ve jeopolitik kapasite sınırlılıkları euroyu frenliyor. Yuan ise Çin'in ekonomik büyüklüğüne rağmen sermaye kontrolleri, sınırlı konvertibilite, finansal piyasalardaki şeffaflık sorunu ve siyasi risk algısı nedeniyle rezerv para olma yolunda ciddi yapısal engellerle karşı karşıya.</p>

<p>Dolayısıyla dünya çok kutuplu bir rezerv sistemine doğru ilerliyor; fakat bu geçiş ani bir kopuş değil, yavaş bir yeniden dengeleme sürecidir. Dolar zayıflayabilir, payı azalabilir, bazı ülkeler rezervlerini çeşitlendirebilir. Ancak doların yerine geçecek tek ve güçlü bir alternatif henüz oluşmuş değil.</p>

<p>Bu yüzden doğru soru "Dolar bitecek mi?" değildir. Bu soru fazla basit ve popülerdir. Asıl soru şudur: Ülkeler dolardan ne kadar uzaklaşabilir ve bunu finansal istikrarı bozmadan ne kadar hızlı yapabilir?</p>

<p>Uzaklaşma var ama kopuş yok. Çeşitlenme var ama alternatif sistem hazır değil. Doların hâkimiyeti tartışılıyor ama dolar hâlâ küresel finansın ana sigortası olmayı sürdürüyor.</p>

<p>Yeni dünyanın para düzeni muhtemelen tek kutuplu olmayacak. Ancak çok kutuplu düzen de bir günde kurulmayacak. Bu geçişte kazanan ülkeler, ideolojik sloganlarla değil; soğukkanlı rezerv yönetimi, güçlü kurumsal kapasite, üretim gücü, finansal derinlik ve stratejik esneklikle hareket edenler olacak.</p>

<p><i>Faik Tanrıkulu, Star Haber</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/cok-kutuplu-ticaret-tek-kutuplu-guven</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 09:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/ticdolar.jpg" type="image/jpeg" length="26485"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Üç Dünya]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/uc-dunya</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/uc-dunya" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Madde, hayat, ruh insan idrakinde içiçedir. Duyumlara bağlı kaldığı sürece, insan idraki sadece izafi değerlere yataklık eder, izafi değerleri seyredebilir. Mutlak, hür, tek ve ebedî olan, duyulara daima gizli kalmaktadır. Ondan etkilenmekle beraber onu çıplak bir idrâkle ele geçirememektedir. Mutlak, varlığın sırrıdır, onu varlığın dışından seyretmek çabası boşunadır. Süje için varlığın dışında durma çabası sun'i bir çırpınmadır. Ne doğmadan önce, ne doğduktan sonra, ne de öldükten sonra varlığın dışında olabiliriz.</p>

<p>Eflatun'dan, bilhassa Aristo'dan sonra, fizik âlem ile metafizik âlemleri ayrı mütalâa etmek ve insanı bu iki âlem arasında çırpınan subjektif bir kıymet durumunda ele almak moda olmuştur. İlim adamları fiziği, filozoflar metafiziği kurcalarken, sanatkâr insanın iç dünyasını çığlık çığlık ifade etmeye çalışmıştır. Öte yandan bazıları, fizik âlemi, bazıları metafizik âlemi, bazıları da insanın ruh dünyasını inkâr etmeye çalışmışlardır. Gerçek âlemin hangisi olduğu hususunda Eflatuncu, Hegelci, Demokritçi, Marksçı görüş ve diyalektikler ortaya konmuştur. Âlemler gerçek gölge, madde-ruh, tez-antitez... durumuna sokulmuş; ikiliklerden bir türlü kurtulmak mümkün olamamıştır.</p>

<p>Gerçekten de, kitabımızın başından beri açıklamaya çalıştığımız gibi, duyularımızın yakaladığı varlık fikri ile şuurumuzun aradığı varlık fikri biribiri ile çatışıp durmaktadır. Varlık insan idrakine aynı anda başka türlü görünmektedir. Duyularımızda somutlaşan dünya, şuurumuzda soyutlaşmaktadır. Duyularımdan gelen sınırlılık fikri, şuurumdaki sonsuzluk fikri ile karşılaşmakta, objelere ait verilerin bana telkin ettiği fânilik fikri yerine, şuurumda ebedîlik özlemini yakalamaktayım. Duyularıma kalırsa, âlem objeler mahşeri halindedir, sınırlı, fâni, esir, maddî parçacıkların içinde çırpınmaktayım. Şuuruma bakarsam sonsuz, ebedî hür ve ruhî bir tek varlık dünyasına bağlanmaktan başka çıkar yol yoktur. Duyularım sınırlı, fâni, esir maddî parçacıkların dünyasını; şuurum, sonsuz, ebedî, hür, manevî bir tek Mutlak Var'a ait âlemi işaret etmektedir. Subjektif benliğim önce duyular dünyasına eğiliyor, sonra içimden buna karşı bir isyan çığlığı yükseliyor. Acaba ben şu anda hangi âlemde yaşamaktayım. İdrakim, duyular dünyasında, sınırlı, fâni, esir, maddî parçacıkların ateşli boğuşmalarını gözlüyor ve bundan irkiliyor. Hürriyete, ebediyete, sonsuzluğa ve birliğe doğru büyük bir hamle ile atılmaya çalışıyor.</p>

<p>Bir tarafta duyularımın yakaladığı objeler dünyası, ki bazan bana hararet farklarından doğan kaotik bir âlem, bazan da katı determinizmin sımsıkı ilişkileri içinde hapsedilmiş parçacıklar âlemi olarak gözüküyor. Öte yandan şuurumun özlediği sonsuzluk, ebedîlik, hürriyet, birlik ve mutlaklık âleminde yaşıyorum. İkisinin arasında bir köprü gibi subjektif benliğimin bu iki âleme kendini katma çabası içinde nasıl çırpındığını gözlüyorum. Bir tarafta objektif âlem, arada subjektif âlem, diğer tarafta mutlak âlem. Duyularımın yakaladığı âlem, şuurumun yakaladığı âlem ve ikisi arasında kendini arayan insan.</p>

<p>Duyularım termodinamik âlemden etkilenirken, şuurumda Mutlak'a, sonsuza, hürriyete ve ebediyete karşı bitmez ve tükenmez bir özlem ve hayranlık bulmaktayım. Subjektif benliğim, elem ve haz arasında gidip gelirken kendi içinde tamamen kendine has bir âlem bulmaktadır. Böylece bir tarafta ateş ve buharın çevrelediği esaret, diğer tarafta hürriyet ve ebediyet; ara yerde dramatik bir subjektif dünya.</p>

<p>Cehennem, Âraf ve Cennet'in gölgeleri sanki insanın idrakine kadar uzanmış durumda. Bu kavramların varlıklarını insanın idrakinde de sürdürdüklerini apaçık görüyoruz. Bir bütün ifade eden ruhî hayatımızın tahlilinden bu üç âleme ait izler ve çizgiler yakalayabiliriz. Duyularım Cehennemin kokusunu aldığı halde, şuurum Cennet'in özlemi ile dolu. Subjektif varlığımı ise, mahşer yerinin kavurucu ve ürpertici muhasebesi içinde görmekteyim. Sanki ateş ve buhar dünyasındaki kaos yahut esaret, öte'de kaynayıp duran Cehennemin idrâkimdeki ifadesidir. Ebediyete, hürriyete, sonsuza, birliğe, kısacası Kâdir-i Mutlak'a inanmayan; gerçeği duyularında arayan idrakler, cehennemî azaptan ölmeden önce de kurtulamayacaklardır. Kaosla determinizm arasında çırpınacak, kendilerini manasız, fâni, sınırlı, esir bir idam mahkûmu gibi hissedeceklerdir. Duyulara dayanan bir varlık, bir yaşama, bir lezzet ve haz arayacaklardır. Bu konuda bitmez ve tükenmez bir açlık hissedeceklerdir. İçlerindeki ve şuura ait ebedîlik, hürlük, sonsuzluk ve birlik özlemini, ya şuurlarını uyuşturmak sureti ile yatıştırmaya, ya da bu özlemlerini duyular dünyasında gerçekleştirmeye çalışarak boşuna ve ümitsizce bir çaba ile ömür tüketeceklerdir. Çünkü duyular dünyasında ebedîlik, sonsuzluk, hürlük, birlik ve mutlaklık gerçekleştirilemez.</p>

<p>Cennet duyular üstü âleme ait bir gerçek olarak, şuurumun Mutlak Varlık'ta ebedîleşme, hürleşme, sonsuzlaşma, birlik'te ve mutlaklıkta erime veya var olma çabasına ve arzusuna cevaptır. Sınırlılık fânilik, esirlik ve izafilik duygularından kurtulan insan idraki artık ölmeyeceğine inanır. Duyuların yakaladığı izafi değerlerde tatmin aramaz. İdrakini birlik, ebedîlik, hürlük ve hayranlık havası sarar. Duyular dünyasını ayakları altında hisseder. Orada rüyada yaşar gibi yaşar; etrafındaki fâni kıpırdanışlara bir şehit gibi bakar. Herşeyini feda ettikten sonra sonsuzlukta, ebediyette, hürriyette her şeyi bulan ve her şeye sahip bir şehit gibi.</p>

<p>Böyle bir idrak, bir şizofren gibi objeler dünyasına kapalı değildir; bilakis objeler dünyasını şuurlu bir kritiğe tâbi tutarak o dünyanın sınırlayıcı, hapsedici, esir edici, öldürücü ve geçici çehresini ürpererek görür.</p>

<p>Âraf, Cehennem ve Cennet arasındaki bu geçit dönemi, subjektif âlemime ne kadar benziyor? Altında Cehennemi, üstünde Cenneti arayan ve çırılçıplak bir nefs muhasebesi içinde kıvranan insan, herşeye rağmen Cenneti özlemektedir. Hem duyuların elem ve hazzını yaşar, hem de ebediyete, hürriyete hasret duyar. Hem Cehennemden kaçan, hem de Cennete uzak kalan insanın hazin macerası Âraftaki bekleyiş gibidir. Şimdi soralım: İnsan acaba hangi dünyada yaşamanın çilesini çekiyor? Bizce insan idraki henüz bu problemi çözememiştir. Gerçekten de biz hangi âlemin adamlarıyız? Sınırlılığa, sonluluğa, esirliğe... karşı kendi idrâkinde isyan haykırışları duyan insan acaba hangi dünyanın adamıdır?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İçinde doğduğumuz, yaşadığımız ve ölümü tattığımız dünya sınırlılığı, sonluluğu, esareti, kemmiyeti ifade ettiğine göre, bu dünyaya Mutlak Dünya diyebilir miyiz? Duyularımla kontrol ettiğim dünya izafi ve zahirî bir dünyadan ibaret gözükmektedir. Madde dünyası, kendini çevreleyen yokluk fikrinden kurtulamaz. Varlık fikri, sınırlılığı, sonluluğu, parçalılığı, esareti reddetmek mecburiyetindedir. Varlığın tükeneceği bir sınır ve son olamaz, aksi halde varlık yoklukla sınırlı olacaktır ki, bu çelişik bir hükme varmayı gerektirecektir. Daha önceden de belirttiğimiz gibi sınırlı parçacıkları istediğiniz kadar yanyana koyunuz, sonsuza ulaşamazsınız, esir parçacıklar dünyasını asla hürleştiremezsiniz. Bu, duruma göre, duyuların dünyası, insan idrakinin özlediği ebedîlik, sonsuzluk, hürriyet konularında yetersiz kalmakta, insanı tatmin edememektedir. İnsan idraki, duyular dünyasını aşma cehdini de beraber getirmiştir. İnsan sonsuzluğa, ebediyete, hürriyete ve mutlaklığa hasrettir. Bu konuda tatmin aramaktadır. Aksi halde fânilik, esaret, mânâsızlık ve izafilik bizi bunaltır. Duyular dünyası bir ıstırap dünyası hâline gelir. Birçok canlılar varlığın duyumuna varıyor, ancak onu kaostan düzene, düzenden hürriyete doğru idraklerinde yüceltemiyorlar. Ancak insan idrakidir ki bu merhaleleri aşabilmektedir. Dr. S. Freud, insanın bu realitesini marazîlikle damgalamaya çalışırken, hayvan idrakini ölçü olarak almışa benziyor. Bizim şuurumuz gerçekte Varın Şuuru'dur. İnsan şuuru çoktan bir'e, sınırlıdan sonsuza, esaretten hürriyete, ölümlüden ebediyete, izafiden mutlak'a yaklaştıkça Gerçek Var'ın şuuruna yaklaşır. Zaman zaman peygamber idraki bu şuuru temsilde insan idrakinin zirvesini ifade eder. Bu muhteşem idrakin Mutlak Var ile en yakın olduğu ân Vahiy ânıdır.</p>

<p>İlim adamı, kaosu düzene doğru zorlarken, sanatkâr bu düzeni insanîleştirmek ister. Peygamberler de, zahirî olan kaosu ve düzeni mutlak ve hür bir yaratma iradesinde eritmek çabasını getirirler.</p>

<p>Peygamberler öte dünyayı mutlak olarak ve duyular dünyasını zahirî olarak gösterirlerken insan idrakinin ulaşabileceği nihai gerçeği işaret etmektedirler. Davaların davası, duyular dünyasında bulunurken öte dünyayı anlayabilmekte ve yaşayabilmektedir. Büyük peygamber Hazret-i Muhammed, bir hadisinde "Siz şimdi uykudasınız, öldüğünüzde uyanacaksınız." diye bildiriyor. Bu idrake ulaşan insan ölümsüzlüğü, Kâdir-i Mutlak'a teslimiyeti en yakıcı bir gerçek olarak bilir. Kur'an-ı Kerim'de bu hususu açıklayan ayetlerden ikisini okuyalım:</p>

<p>"Onlar (bu) dünya hayatından (yalnız) bir dış (tarafı) bilirler. Ahiretten ise onlar gafillerin tâ kendileridir." (2)</p>

<p>"Bu dünya hayatı bir eğlenceden, bir oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu(na gelince) şüphe yok ki o, (asıl) hayatın tâ kendisidir; (bunu) bilmiş olsalardı." (3)</p>

<p>(2) Kur'an-ı Kerim, (Er-Rûm suresi, ayet 7).</p>

<p>(3) Kur'an-ı Kerim, (El-Ankebût suresi, ayet 64).</p>

<p><i>Seyyid Ahmet Arvasî, İnsan ve İnsan Ötesi, s.48-52</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/uc-dunya</guid>
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 11:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/asau.jpg" type="image/jpeg" length="95401"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Anlaştılar da ne konuda anlaştılar?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/anlastilar-da-ne-konuda-anlastilar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/anlastilar-da-ne-konuda-anlastilar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran için bu anlaşma, sadece savaştan kurtulma ve üstüne bir de 300 milyar dolarlık Amerikan yardımı alması; Trump için ise bu anlaşma ile bir siyasal bir ölüm-kalım badiresinden atlatabilmek için İran’ın vize vermesi anlamına geliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Trump’ın Amerika’yı mı, Siyonizmi mi temsil ettiği belli olmayan damadı Jared Kushner, arkalarda—tabiri hoş görün—sırık gibi dikiliyor; özel temsilcisi Steve Witkoff, sorumluluk almak istemeyen bir ifade ile kenarda duruyor; Başkan Yardımcı JD Vance, “Benim burada ne işim var?” der gibi bir bakış ile Pakistan başbakanı Şahbaz Şerif ile Katar dışişleri bakanı Muhammed El-Thani arasında şaşkın, adeta bir şeyler olmasını bekliyor!</p>

<p>İran tarafı, heyetinden video ve fotoğraf gelmeyen, mesela “Görüşmeleri terk ediyoruz!” dediklerinde sadece toplantı mahallini mi, yoksa İsviçre’yi mi terk ettiklerini anlamak için medyanın Tahran’a sorduğu bir kaos içinde. Ama sonunda, nasıl olduğu hala belli olmayan bir gelişme oluyor ve ABD başkanı anlaşmanın sağlandığını, Hürmüz’ün açıldığını bildiriyor.</p>

<p>Bu açıklama, uluslararası medya kadar, Bürgenstock’taki İran ve ABD heyetleri, iki ülke dışişleri ve savunma bakanlıkları için de haber değeri taşıyordu ki; İran sözcüsü, “Sadece 60 günlük süreç başladı!” diye düzeltme ihtiyacını hissetti. İsrail’in Hizbullah saldırılarına karşılık olduğu iddiasıyla ikisi çocuk altı sivili öldürdüğü saldırılar üzerine Cumartesi akşamı “kesilen” görüşmelerin, nasıl oldu da Pazar günü yeniden başlayıp iki buçuk saat içinde 60 günlük bir müzakere planı üzerinde anlaşma sağlandığı, umulur ki bu süreç içinde anlaşılır. Ancak şurası açık ki, her ne kadar Versay Sarayı’ndaki önceden planlanmamış “Mutabakat Zaptı” imza töreni, Amerikan ve Fransız dışişleri bakanları için sürpriz olsa da yemekte bulunan Amerikan JP Morgan Chase bankası başkanı Jamie Dimon, özel yatırım şirketi Blackstone’un başkanı Stephen Schwarzman ve diğer iş dünyası liderleri için merakla beklenen bir olaydı. Çünkü 7 gün önce, ABD Stratejik Petrol Rezervinin 1983’ten bu yana en düşük seviyeye düştüğüne ilişkin haberi sebebiyle “paniğe kapılanlar” arasında Amerikan bankalarının da adı vardı. Hatta Jamie Dimon, bizzat, “İran’daki savaş nedeniyle fiyatlarda önemli şoklar yaşanacağını, enflasyonun kalıcı hale gelmesine yol açabileceğini” ifade etmişti. Trump’ın, meşhur imzasını attıktan sonra Dimon’a baş parmağını kaldırarak, “İstediğin oldu!” işareti yaptığı dikkat çekmişti.</p>

<p>Özetle, o gece apar topar İsviçre’ye yollanan ABD başkan yardımcısının İran’la görüşmeleri başlatamaması gibi bir seçeneği yoktu. Trump yönetiminin içine sürüklendiği İran’a karşı İsrail savaşının yol açtığı hasarı en aza indirmek için, İran’la anlaşması şarttı.</p>

<p>Şimdiki durumda el üstünlüğünün İran’da olduğu bir gerçek. ABD medyasında Trump’ın İran savaşından çekileceğine ve İsrail’in de Lübnan’a saldırmamasını sağlayacağına inanmadığını ifade edenler çoktu. Bu yaygın kuşkuya rağmen, 60 günlük sürecin öyle ya da böyle başlamış olması, sadece 130 gün kalan Amerikan ara seçimlerinin Trump ve Cumhuriyetçiler için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. 60 günün sonunda, Trump’ın önünde, seçmenleri İsrail’i değil ABD’yi “büyütmek” için çalışacağına ikna edebilmek için iki ay kalmış olacak. Bu süre, Trump’ın Amerika’yı Yeniden Büyütelim (MAGA) sloganıyla, iki yıl önce peşine takmayı başardığı orta sınıfı yeniden ikna etmesine yeter mi?</p>

<p>Hele şimdi bir de tüm Amerika’yı değilse bile genç kuşağı etkisine almış olan İsrail’in Filistinli soykırımına ortak olmama akımı varken, Trump’ın da Cumhuriyetçilerin de işi zor. 2020 seçimlerini kaybeden ama yine de zafer ilan eden Trump’ın bu kez seçimleri megalo-manyak açıklamalarla savuşturamaz. Çünkü araseçime katılacak Cumhuriyetçilerin karşısındaki Demokratlar kamuoyu yoklamalarında daha şanslı görünüyor. Cumhuriyetçi milletvekilleri ve senatörler, Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğu kaybederse, kesin olmamakla birlikte, Trump da Beyaz Saray’a veda edebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İran için bu anlaşma, sadece savaştan kurtulma ve üstüne bir de 300 milyar dolarlık Amerikan yardımı alması; Trump için ise bu anlaşma ile bir siyasal bir ölüm-kalım badiresinden atlatabilmek için İran’ın vize vermesi anlamına geliyor.</p>

<p><i>Hakkı Öcal, Milliyet</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/anlastilar-da-ne-konuda-anlastilar</guid>
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 10:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/irandba.jpg" type="image/jpeg" length="66713"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[O derin sızı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/o-derin-sizi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/o-derin-sizi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çünkü kalbi, eğer onu halis tutabilirse, doğru istikameti gösterecek tek pusuladır. Bu kadar kafa karıştırıcı dış sesin arasında insan iç sesinin ne dediğine mutlaka can kulağını vermelidir. Çünkü hakikatin mahalli kalptir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar hakkında bizi şaşırtan şeylerin azalması, bir başka deyişle herkesin kolayca tahmin edilebilir kişiliklere dönüşmesi her geçen gün kendimiz gibi olma cesaretini yitiriyor olmamızdan. Herkes gibi olmanın kutsandığı, olmayanların bir çeşit maluliyet içinde olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Görünüşümüzden davranışlarımıza, beğendiklerimizden nefret ettiklerimize, beklentilerimizden hayallerimize kadar hemen her halimizde günün geçerli belletilen standartlarına uymak zorunda bırakılıyoruz adeta. Trendler sadece zevklerin ve renklerin değil, hayatın da yerini alıyor hızla. Çünkü ezberleri ifa etmeye yaşamak denemez, hayatın otomasyonu bu artık!</p>

<p>“İnsanların neler yapabileceği önceden asla bilinmez, beklemek, zamana zaman tanımak gerekir, hükmeden zamandır, zaman kumar masasının diğer tarafındaki oyuncudur ve iskambil kâğıtlarının tümü onun elindedir, bize düşense hayat -kendi hayatımız- karşılığında kartları tahmin etmektir” diye yazmış Jose Saramago, meşhur eseri ‘Körlük’te.</p>

<p>İçinden geleni yapmak! İnce düşünülürse insanı fıtrî güzergâhına oturtacak zenginlikte bir muhtevaya sahip olduğu görülebilir bu deyimin. Ama bugünün insanı için işler bu kadar kolay değil ne yazık ki! Her şeyin dışından dayatıldığı bir zamanda insanın içinden bir şey gelse bile nereden bir yol bulup insana ulaşabilir? Bu kaotik dünyanın gürültüsü, beynimizi didikleyen bütün bu güdüler, bütün bu kodlar zihnimizi bir uçtan bir uca işgal etmişken içimiz sesini bize nasıl duyurabilir? İçimize o kadar kapalı bir dünya ördük ki etrafımıza, derin bir sızıdan başka söyleyecek bir şeyi kalmadı içimizin bize?</p>

<p>İnsan kendini unutur ama içi insanı unutmaz. Çünkü unutamaz, insanın insanlığı, yani cevheri içinde dürülüdür. İnsanın kendinden uzakta oluşu içinin yerini unutmasındandır. Ona insanlığının membaının, yani özünün, yani cevherinin, yani içinin unutturulmasındandır. Bir an için bile olsa içine yolu düşen herhangi biri, mütemadiyen hissettiği ama sebebini bilemediği o ince sızının içinin kendine geri dönmesi için yaptığı bir çağrı olduğunu bilir.</p>

<p>Merhum Aliya İzzetbegoviç’in ‘Özgürlüğe Kaçışım’ isimli kitabından insanın içine derin ve bir o kadar da aydınlatıcı bir bakış: “Ruh da beden gibi acır. Bazı günler, tıpkı fırtına öncesi eski yara izlerinin sızlaması ve hayat boyu biriken ve bir an unuttuğunuz darbelerden dolayı kemiklerinizin ağrıması gibi ruhun üzerindeki tüm yara izleri, zamanla sinmiş olduğunu düşündüğünüz bütün o eski acılar bir anda ‘parlayıverir’. O günlerde moraliniz düşüktür, kendi kendinizle kalırsınız; hiçbir şeyin kaybolmadığını, yok olmadığını, özellikle de acıların ve kötü anıların kaybolmadığını kendinize hatırlatmak için yaraları açılan ruhunuzla uğraşırsınız. O acılar ve anılar bir süreliğine siner, bilinmez bir derinliğe doğru çekilir, tıpkı şimdi çekilecekleri gibi. Artık gözleriniz tekrar ışık almaya başlayacak. Gelecek sefere kadar.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnsan nihai anlamda içinden geldiğini yapmalı, içinden geldiği gibi yaşamalıdır. Elbet dünya hayatının zorlukları vardır, engelleri vardır, kısıtlamaları vardır. Ama istikameti içinin seçmesine izin vermelidir insan. Çünkü kalbi, eğer onu halis tutabilirse, doğru istikameti gösterecek tek pusuladır. Bu kadar kafa karıştırıcı dış sesin arasında insan iç sesinin ne dediğine mutlaka can kulağını vermelidir. Çünkü hakikatin mahalli kalptir.</p>

<p>Ama ya nefsaniyetin sesi? O da içimizdeki bir fısıltı değil mi nihayetinde? Evet, o da içimizdeki bir fısıltı ama içimizden gelen bir ses değil! İnsan bu ikisini birbirinden ayırt edebilmek için kendi kalbinin sesine aşinalık kesp etmeli. Nasıl olacak bu? Herhalde dış seslere tamamen açılıp, kendi iç sesimize sağırlaşarak değil!</p>

<p><i>Gökhan Özcan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/o-derin-sizi</guid>
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 09:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/derin-sizi.webp" type="image/jpeg" length="45611"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sekülerleşme teorisinin krizi ve yeni arayışlar]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sekulerlesme-teorisinin-krizi-ve-yeni-arayislar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sekulerlesme-teorisinin-krizi-ve-yeni-arayislar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Modern dünyanın kendisini anlamlandırmak için başvurduğu en güçlü anlatılardan biri sekülerleşme anlatısıdır.</p>

<p>Uzun süre boyunca modernleşmenin zorunlu olarak sekülerleşmeyi doğurduğu, ekonomik kalkınmanın, şehirleşmenin, eğitim seviyesinin yükselmesinin ve bilimsel bilginin yaygınlaşmasının dinin toplumsal hayattaki etkisini kaçınılmaz biçimde azaltacağı düşünüldü. Bu düşünce yalnızca bir akademik teori değil, aynı zamanda modern dünyanın kendi kendisi hakkındaki inancıydı, anlatısıydı.</p>

<p>Sekülerleşme teorisi modern dünya için bu anlamda bir açıklamadan çok bir beklentiyi, hatta bir müjdeci kehaneti ifade ediyordu.</p>

<p>Oysa son yarım yüzyılda yaşanan gelişmeler bu büyük anlatının temel varsayımlarını ciddi biçimde sarstı. Dinin modern dünyadan çekilmesi beklenirken dünyanın birçok yerinde din yeniden kamusal hayata döndü.</p>

<p>Üstelik bu dönüş yalnızca İslam dünyasında değil, ABD’de, Hindistan’da, Latin Amerika’da, İsrail’de ve hatta Avrupa’nın kendi içinde de farklı biçimlerde gerçekleşti. Böylece sekülerleşme teorisinin en temel varsayımı olan “modernleşme arttıkça din azalır” önermesi giderek daha fazla sorgulanmaya başlandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bugün artık sosyal bilimlerde yaşanan en önemli gelişmelerden biri, modernlik ile sekülerlik arasında kurulan zorunlu ilişkinin çözülmüş olmasıdır. Bir zamanlar sekülerleşme teorisinin en güçlü savunucularından olan bazı sosyal bilimciler modern dünyanın aslında sanıldığından çok daha karmaşık bir ilişki ağı içerisinde geliştiğini göstermiştir.</p>

<p>Bu eleştiriler aslında bir yandan da dünyada sekülerleşme teorilerinin açıklayamadığı gelişmelerin ufkunda bir açıklama ihtiyacından da doğuyor. Bugün daha açık biçimde görebiliyoruz ki modern dünya dinin tasfiye edildiği bir dünya değil, farklı dinsel ve seküler varoluş biçimlerinin yan yana yaşadığı post-seküler bir dünyadır.</p>

<p>Bizim de yıllardır savunduğumuz gibi mesele din ile sekülerlik arasında nihai bir galibiyet mücadelesi değildir. Asıl mesele, modern hayatın bütün karmaşıklığı içinde insanın anlam arayışını, özgürlük talebini, ahlaki sorumluluğunu ve toplumsal dayanışmasını hangi zeminde yeniden kurabileceğidir. Bu yüzden sekülerleşme meselesini yalnızca Batı’nın tarihsel tecrübesine ait bir sorun olarak değil, insanın kendisiyle, dünyayla ve aşkınlıkla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden üretilen bir boyutu olarak değerlendirmek gerektiğini düşünmeye devam ediyoruz.</p>

<p>Tabii sekülerleşmeyi tarihselleştirdiğimizde karşımıza çıkan en önemli boyutlarından birisi de onun bilhassa İslam dünyasındaki gelişiminin idealleştirilen haliyle bile hiç de modernleşmenin bir sonucu olmadığıdır. Daha önemlisi, İslam dünyasında sekülerleşme ile sömürgeleşme tarihi birbiriyle yakından irtibatlıdır.</p>

<p>Gündelik hayatın dünyevileşmesi meselesi elbette sekülerleşmenin önemli bir yanını oluşturur ve bu zannedildiği gibi sadece modern zamanlarda değil, her zaman önemli bir konu olmuştur.</p>

<p>Modern zamanlarda gündelik hayatın sekülerleşmesi aynı ortamda dini hareketlerin de gelişimine engel olamamıştır. Dindarlık ve sekülerliğin aynı anda toplumun farklı kesimlerinde beraber var olabildiği örnekler modern dönemde de her zaman var olmuştur. Ancak sekülerliğin bir siyaset ve yaşam biçimi olarak insanlara dayatılması İslam dünyasının sömürgeleştirilmesinin ve İslam dünyasında din ve devlet işlerinin ayrışmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.</p>

<p>Burada sekülerliğin tarihselliğinin çağımıza ve toplumlarımıza ait bir başka boyutu da ayırt edilmelidir. Batı’da laiklik Avrupa’daki uzun dini çatışmaların bir sonucu olarak ve onlar için bir çözüm olarak ortaya çıktığı halde İslam dünyasına sunulan laiklik modeli Avrupa’nın İslam dünyası için tasarladığı ve dayattığı bir model olarak gelişmiştir. Bu dayatmalar bir başka yan anlatıyla sürekli desteklenmeye çalışılmıştır. O da sekülerleşmenin veya laikliğin Batı’daki bir tecrübeye referansla her zaman din barışına daha fazla hizmet ettiğidir. Oysa İslam dünyasında laiklik Avrupa’nın Ortaçağındaki bağnaz dinciliklerden daha az olmayan bir ideolojik tercihe dönüşmüştür.</p>

<p>Laiklik bir yönetim modeli veya barış temin eden bir çözümden ziyade başka dinler üzerinde ve bilhassa İslam üzerinde en ağır baskıları uygulayan bir dinsel tercih olarak çalışmıştır. Bu haliyle toplumsal barışa hizmet etmek bir yana barışa karşı en büyük tehdidin kaynağı haline gelmiştir.</p>

<p>Sekülerleşme İslam dünyasında ne demokrasi ne de toplumsal barışı hatta ne de kalkınma getirmediği gibi bütün despotik rejimler büyük ölçüde seküler bir siyaset takip ederler. İslam dünyasında halkın inançlarına, değerlerine ve geleneklerine karşı savaşan bir sömürge ajanı gibi çalışan sekülerliğin buna rağmen toplumda tetiklediği direniş sekülerleşmenin öngörülen sosyolojik gelişimine de bir ket vurmuştur.</p>

<p>Dolayısıyla İslam dünyası için sekülerleşme analizleri sadece dinselliğin veya dindarlığın ölçülüp değerlendirildiği bir çerçevede kalamaz. Bilhassa sekülerleşme ile modernleşme ve demokratikleşme arasında kurulan ilişkiler basitçe sosyolojik modellerle anlaşılamaz.</p>

<p>Sekülerleşme Avrupa’da da esasen tek bir modelde gelişmediği gibi din Avrupa’da zannedildiği gibi mutlak bir çekilme durumunu hiç yaşamamıştır. Aynı şekilde İslam dünyasının modernleşmesi zorunlu olarak bir sekülerleşmeyi beraberinde getirmeyebilirdi.</p>

<p>Nitekim en baskıcı seküler rejimlerde dindarlığın veya İslamcılığın daha büyük gelişmeler kaydettiği örnekler çok. Devlet laikleştikçe halkın dindarlığa tutunması aslında laikliğin harici bir müdahale olarak görülmesinin de bir sonucu. Türkiye bu örneklerin başında gelir. Cezayir, Suriye ve Tunus gibi örnekler de devlet laikliğine halk dindarlaşmayla verdiği cevabın her biri kendine özgü örnekleridir.</p>

<p>Aynı şekilde İran gibi din adına baskıcı bir rejimde ise bu sefer sekülerleşme halkın direniş dilini temsil ediyor.</p>

<p>Bu örnekler başlı başına durumun zannedildiğinden daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Burada devletin laikliği ile halkın dindarlaşma veya sekülerleşme süreçlerinin pek de doğrusal işlemediğini gösterecek yeterli örnek var.</p>

<p><i>Yasin Aktay, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sekulerlesme-teorisinin-krizi-ve-yeni-arayislar</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 10:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/chat-g-p-t-image-22-haz-2026-11-11-25.webp" type="image/jpeg" length="54233"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sınav fetişizmi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sinav-fetisizmi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sinav-fetisizmi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Test çözmekle geçen o kayıp yılların çocuklarımızdan neleri alıp götürdüğü bir yana; acaba bunca fedakarlıktan, bunca mahrumiyetten kazanılanlar, kaybedilenleri kaybetmeye değiyor mu?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Her yıl bu dönemde zirve yapan sınav gerilimi son iki hafta sonumuzu de kargaşaya boğarak yaşandı ve geçti. Geçti diyorum ama aslında geçen bir şey yok! Türkiye’nin yirmi beş yaş altı nüfusu mütemadiyen bu sınav süreçlerini hayat diye en gerilimli versiyonuyla yaşayıp duruyor.</p>

<p>İçinde olduğumuz için yeterince farkında olamıyoruz ama gerçekten izahı makul şekilde yapılamayacak derecede çılgınca bir hal aldı bu süreçler. Çocuklarımıza gerçekten yazık ediyoruz. Burada defalarca değindim; kreş dönemlerinden başlayan ve neredeyse hayatlarının çeyrek asrı boyunca (YKS, LGS ve KPSS’yi de eklersek) devam eden bu süreçler yeni nesillerimizi birçok yönden tüketiyor. Kafalarını kaldırmadan test çözerek geçirdikleri bu gerilimli eziyet yılları çocuklarımızın hem çocukluğunu hem gençliğini ve hatta hem de yetişkinliğe adım attıkları ilk olgunlaşma yıllarını ellerinden alıyor. İnsan hayatının belki de öğrenmeye, anlamaya, inşa olmaya en açık olunan, en paha biçilmez dönemleri neredeyse hiç yaşanmadan ve hayattan hiçbir insani birikim alınamadan öylece gelip geçiyor. Dayatmalı kariyer planları, kendi yapamayıp çocuğundan bekleyen veli ihtirasları, yeteneklerin, eğilimlerin asla dikkate alınmadığı standart mesleki planlamalar, yukarıdan aşağıya dikte edilen zorunlu istikametler insanı insan kılan hayallerin, tasavvurların, tahayyüllerin yerini alıyor. Kim bu mekanik düzene itiraz etmeye yeltenirse karşına “Sistem bu, uyacaksın!” sopası çıkarılıyor. Kimin dayattığını bilmediğimiz bir mecburiyet düzeni bu, herkesi saran bir sınav ve kariyer histerisiyle yaşanıyor!</p>

<p>Dev bir sektör oluştu, bu sistemden ekmek yiyen çok, nihayetinde bir iş ve kazanç alanı… Ama belki de tam bu yüzden tartışılamıyor, sorgulanması teklif dahi edilemiyor. Okul yıllarında yapılan bütün sınavların nihai hedefi bir üniversite kazanmak ve o üniversiteyi bitirip bir diploma almak! Üniversite bu kadar önemli mi peki? Bir toplumun bütün çocuklarının üniversite hedefiyle büyütülmesi, bunun için hayattan tamamen yalıtılmış test mahzenlerine zincirlenmesi akıl işi mi? Bir ülkenin dengeli gelişmesi ve kalkınması için bu tek kanallı sistem mantıklı mı?</p>

<p>Test çözmekle geçen o kayıp yılların çocuklarımızdan neleri alıp götürdüğü bir yana; acaba bunca fedakarlıktan, bunca mahrumiyetten kazanılanlar, kaybedilenleri kaybetmeye değiyor mu? Alman yazar Hanno Sauer, ‘Ahlak’ ismini verdiği kitabında bu madalyonun parlatılmamış, karanlıkta kalan yüzüne bakıyor: “Yüksek ebeveyn beklentileri altında ezilen iyi eğitimli, entelektüel açıdan son derece donanımlı gençler, büyük umutlar ve parlak üniversite diplomalarıyla yetişkinler dünyasına adım atar, ancak tünelin sonundaki ışığın tıka basa dolu bir hazine sandığından değil, yaklaşan bir trenden geldiğini fark eder. Herkes çok iyi eğitim aldığından, kendini kanıtlama zorunluluğunun hamster çarkında acımasız rekabet hiç bitmez, sonuçta şanlı üniversite diplomalarının kolaylıkla dolgun maaşlara dönüşeceğine dair örtük güvencenin koca bir palavra olduğu ortaya çıkar”</p>

<p>Hafta sonu haberlerinde sınavı kaçırma tehlikesi yaşayan gençlerin canhıraş koşuşturmalarını izledik bol bol. Kaçırılmış bir sınav, hayatın sonuydu birçoğuna göre. Böyle bir fikrisabite kapıldığı ve üstündeki baskıyı taşıyamadığı için intihar edenler de oldu geçtiğimiz yıllarda. İnsanları ölümün eşiğine kadar taşıyan bu karanlık illüzyon yazık ki toplumsal gerçekliğimiz bizim!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gençler, üniversitenin geleceğe giden tek geçerli yol olduğu yalanına inanmayın! Eğer üniversite okumak istiyorsanız elbette bunun için gerekeni yapın. Ama bu konuda tereddüt içindeyseniz, bilin ki yaşamanın, ekmeğini kazanmanın, sizi hayallerinize götürecek yolun sayısız güzergâhı var. Sınav kaçırmak, kaybetmek, üniversiteyi kazanamamak hayatın içindeki geçici ve sandığımızdan daha küçük olumsuzluklar sadece! Asla hayatın sonu değil, aksine başka güzel şeylerin başlangıcı da olabilir pekâlâ!</p>

<p>Sınav fetişizmine kapılmış ebeveynler! Sınavdan sizi dostlarınıza havalı gösterecek bir sonuç alamadığı için çocuklarınızı hırpalamayı bırakın! Çocuklarınızın sizin için sınav sonuçlarıyla ölçülemeyecek kadar büyük bir değere sahip olduğunu hatırlayın! Bir bireyi iyi bir insan yapacak, başarılı kılacak pek çok şey var hayatta. Ve unutmayın, bu ülkenin ayakta kalmasını sağlayan emek-yoğun işlerin çoğunda üniversite mezunu olmayan, alın teriyle üreten ve ülkesine kazandıran iyi ve değerli insanlar çalışıyor.</p>

<p>Rızk Allah’tandır ve kaderimizi yazan da odur. Bu gelecek kaygısı, bu histerik kariyer saplantıları inanan insanlara yakışmıyor. Bu illüzyonun kırılması ve bu sınav fetişizminin terkedilmesi bu ülkenin geleceği için de şart; ama birkaç kişinin parmağını şaklatması yazık ki durumu değiştirmeye yetmiyor.</p>

<p><i>Gökhan Özcan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sinav-fetisizmi</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 09:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/simavv.jpg" type="image/jpeg" length="19418"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[At gözlüğü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/at-gozlugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/at-gozlugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Farkında olmadan kendilerine at gözlüğü takılmış olanlar, aslında, hiç de fena kimseler değildirler. Değer verdikleri, güvendikleri kimseleri dinleyerek veya yetiştirildikleri/imal edildikleri kurumlarda, kendilerine öğretilenle yetinerek, -yetişme çağında -zihinlerine yerleştirilenler esas olmak üzere, öğrendikleri diğer şeyleri biriktirirler; değişmez olan, temel olan, “imal edildikleri safhada” kendilerine öğretilenlerdir.</p>

<p>Rahmetli Alev Alatlı’nın, internette, resminin ve imzasının eşliğinde dolaşan şu sözleri, hepimizi düşündürmelidir:</p>

<p>“Ne biçim Türkleriz ki bizim ideolojimizi bir Yahudi yazıyor!</p>

<p>Zira Yahudi Moiz Kohen (Munis Tekinalp) Kemalizmin ideoloğudur.”</p>

<p>Biraz araştırınca görülüyor ki;</p>

<p>Moiz Kohen (1883-1961), Selanik’te yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Moiz’in babası bir haham idi, kendisi de Haham eğitimi aldı… Masonluğa girdi. Kemalizm’i tanıtan çeşitli kitaplar ve yazılar yazdı. Halk evleri’nde konuşmalar yaptı. Türkiye’de Munis Tekinalp olarak bilinen Moiz Kohen 1961 yılında Fransa’nın Nice şehrinde öldü ve oradaki “Yahudi mezarlığına” gömüldü. (İnternet)</p>

<p>Moiz Kohen’in yaptıklarını, yine Yahudi bir profesörün ilmi yazısında görelim:</p>

<p>BiLDiRi ÖZETi<br />
Atatürk Devrimleri ve Moiz Kohen (Tekinalp)</p>

<p>Prof. Dr. Jacob M. Landau Kudüs İbrani Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü</p>

<p>“Munis Tekinalp adıyla tanınan Mois 1883'te Seres'te doğmuş, 1912'de Selanik'ten Istanbul'a gelmiş ve 1961’ de ölmüştür. O, Pan-Türkizm, Osmanlılık gibi kitapları yazdıktan sonra Kemalizmin ilk ve en ciddi uzmanlarından biri olmuştur. 1928-1944 yılları arasında yayımladığı Kemalizm, Türkleştirme ve Türk Ruhu Kemalist ilkelerinin çok etkileyici birer analizidir. Kemalizm’in özünü ve sorunlarını derinliğine inceler ve onlarla başa çıkmanın yollarını arar. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul Belediye Meclisi'ne seçilen Tekinalp, bu dönemde Türkiye'nin ekonomik sorunlarını Devletçi + liberal karışımı yolla çözüm olanaklarını araştıran birçok makale yazmıştır.”</p>

<p>Munis Tekinalp, Ziya Gökalp’in yakın arkadaşı idi. Tekin ve Alp gibi koyu Türklük ifade eden kelimeleri kullandı, gerçek kimliğini Ziya Gökalp dahil, (vefatı: 1924) kimsenin bilmiyordu, gerçekte bir Yahudi olduğu, Fransa’da, Nice şehrinde 1961 yılında öldüğünde cenazesinin, sinagogtan kaldırılmasıyla anlaşılmıştı, çok az, dikkatli, bilinçli kimse o zaman, onun gerçekte bir yahudi olduğunu fark etti, ama, Türkiye’deki insanlar, Türk aydınlarının pek çoğu, Munis Tekinalp adını kullanarak Ziya Gökalp dahil, herkesi aldatan Moiz Kohen’in GERÇEK kimliğini BİLMEMEKTEDİR.</p>

<p>İsmail Gaspıralı, Ahmet Mithat Efendi, Ömer Seyfettin çizgisinde gelen kendimize dönüş, yerlilik akımını, İslamdan sıyırarak, yahudinin işine gelen yörüngeye oturtan Moiz Kohen’in NE YAPTIĞINI, Şevki Karabekiroğlu şöyle özetlemektedir:</p>

<p>“Tekin Alp, Namı diğer Moiz Kohen,</p>

<p>Türkleri Yahudileştirmek için yoğun mesai harcadı.</p>

<p>Kemalizm adında bir kitabı var. "Türk'ün yeni amentüsü"nü yazdı.</p>

<p>Eski Türk dinlerini diriltmeye çalıştı. Atalar kültü gibi…</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yeni ulus devlette İslam yerine Gök Tanrı dinini Ümmet yerine de ulus fikrini İkame etmeye çalıştı.</p>

<p>Çaldığı maya bayağı tutmuş olacak ki Ortalık İslamsız Türk dolu.</p>

<p>Efendim:</p>

<p>4 çeşit Türk milliyetçiliği var.</p>

<p>1. Ahmet Arvasi'nin başını çektiği İslam potasında erimiş milliyetçilik.</p>

<p>2.Türkeş ve Dündar Taşer'ın temsil ettiği İslam ile barışık ve beraber yürüyen milliyetçilik.</p>

<p>2. Yahudilerin başını çektiği İslamsız milliyetçilik</p>

<p>3. Ulusalcıların başını çektiği milletsiz milliyetçilik.”</p>

<p>Tabii, Yahudi’nin ortaya koyduğu Kemalizm ile Kemal Atatürk’ün hiçbir ilgisinin olmadığını belirtmeye gerek yoktur. Almanya’da doğup babası gibi haham olan Şimon, gerçek kimliğini gizleyip Hans adını kullanarak Alman nasyonalistlerinin en etkililerinden birinin yakın arkadaşı olarak onu etkilese, Hitlerizm konusunda kitaplar yazsa, sonra Almanya dışına çıkıp yıllar sonra öldüğünde cenazesinin sinagogtan kaldırılmasıyla Yahudi olduğu anlaşılsa, Almanlar, onun ortaya koyduğu ideolojiye bağlı kalırlar mıydı?</p>

<p>İdeal, idealizm, ülkü, ülkücülük, değerlidir; ideoloji, insana, farkına varmadan at gözlüğü taktırır. Bu, yalnız Moiz Kohen’in ideolojisi Kemalizm için geçerli değildir.<br />
Alınız Fetöcüleri: Bu insanlarımız, asla kötü kimseler değildirler, tam aksine, çok iyi, fedakar, iyilik sever, hizmet aşkı ile dolu kimselerdir. İslam’a hizmet ettikleri kanaatindedirler, ibadetlerini yerine getirirler. Yetiştirildikleri/imal edildikleri safhada, “hep aynı” yöne doğru, “hep belli kitapları okuyarak” gelmişlerdir. İslamı böyle anlatan, ibadetlerini yerine getiren bir zatın, Amerikan aleti olabileceği, onlar için, saçma ötesi, uydurulmuş, zırva bir iddiadır. İngiliz casusu Lawrence’in, “işi bittikten sonra bile”, alışkanlığını terk edemeyerek, geceleri teheccüd namazı kıldığı çok iyi bilinmektedir. Bir Müslüman, sabah namazına bile zor kalkar, Hayati İnanç Beyin deyimi ile “büyük başarıdır” uykuyu bırakıp namaza kalkmak. Lawrence, sabah namazından başka, Teheccüd namazı (gecenin üçte ikisi geçince) bile kılıyordu.</p>

<p>Oyun, bizde tutmadı, Irak’ta tuttu.</p>

<p>Orada, Kesnedani bu işi kotardı. Çok dindar görünen bu kişinin hala bağlıları vardır, herhalde. Amerikan gavuru (bu kelimeyi, gavurlar hakkında, hakaret kastı olmaksızın, bir sıfatlarını belirtmek ve ‘gavura gavur demeyi yasak eden’ İslahat Fermanının (1856) artık hükmü kalmadığını hatırlatmak için israrla kullanıyorum) Türkiye izin vermediği için Irak’a kuzeyden giremedi, güneyden girdiği gün, bu Kersnedani “kimse evinden çıkmasın” buyurdu, Cumhuriyet Muhafızları da çıkmadı, subayları bu Kesnedani’ye kapılmıştı, Amerikan gavuru, koca ülkeyi kolayca işgal etti. Kesnedani’nin şimdi, Kanada’da yaşadığı söyleniyor. Irak’ta da Amerikan askerlerinin bıraktıkları çocuklar ortalıkta dolaşmakta, babalarını aramaktalar.</p>

<hr align="center" size="0" width="99%" />
<p>At gözlüğünden kurtulmak, hiç kolay değildir; insanın, aldandığını kabul etmesi çok zordur. “Okumuşum, general olmuşum, profesör olmuşum, hakim olmuşum, savcı olmuşum, doktor olmuşum, mühendis olmuşum, aydın denilen okumuşların en yüksek mertebesine gelmişim; bu kadar akıllı olan ben, nasıl aldanmış olabilirim? Benim gibi yetişen şu kadar arkadaş, hepimiz, nasıl aldanmış olabiliriz? diye düşünürler herhalde. Çevreleri, dostlukları da böyle meydana gelmiştir, aralarında muhabbet, bağlılık, vefa vardır. Bunlara diyecek yoktur; tabii, dostlukları, çevreleri öyle devam edecektir.</p>

<p>Hani, “Kral çıplak!” hikayesi var ya, akla o geliyor.</p>

<p>İki olayla bitirelim:</p>

<p>*Rahmetli Atsız, Rahmetli Bülent Yavuz Bakiler’e demiş ki:<br />
“Sakın bir Kemalistle tartışma! O, “3 kere 3; 25 eder” mi dedi, itiraz etme, “ben 3 kere 3 dokuz eder diye biliyordum, 25 edermiş” de.</p>

<p>*Amerika’da Müslümanlar, isimlerinden dolayı Müslüman oldukları anlaşıldığı için, isimlerini değiştiriyorlar. Biz farkında değiliz; İslam, Amerika’da ve Batı Avrupa’da hızla yayılıyor. Yeni hidayete eren beyaz Amerika’lı da, Müslümanların kullandıkları isimlerden birini benimsiyor. Sonra, bu yeni isminden dolayı öyle bir mahalle baskısına uğruyor ki, eski adını kullanıyor, Müslüman ismini gizli tutuyor.</p>

<p>Malezya’da Müslüman adı Abdulvahid olan bir Amerika’lının konferansını dinlemiştim: “Biz çoğalıyoruz; Kennedy de seçilinceye kadar Katolik olduğunu açıklamadı (Protestanlık, Katoliklik, ayrı dinlerdir, biz “mezhep” zannediyoruz). Çocuklarımız alcohol free, drug free” cümlesi hatırımda kalmış.<br />
Amerika’da Müslümanlar böyle baskı altında iken, Pensilvanya’da CIA nin karagahının yakınındaki çiftliğinde yaşayan, Müslümanları Dünya çapında örgütleyen çok ünlü biri vardı.</p>

<hr align="center" size="0" width="99%" />
<p>Bu iki gruptan başka, üzerinde durulması gereken at gözlüklü bir grup daha var ki, “Kur’an-ı Kerimi önde tutan”, iyi niyetli, bilgili, gayretli, fakat 1000 yıllık kültürümüzü, geleneğimizi, mayamızı, kıvamımızı yerle bir eden, kaş yapayım derken göz çıkaran yeni ilahiyatçıları, bu deviricileri gelecek haftaya bırakalım.<br />
18 Haziran 2026</p>

<p>Mehmet Maksudoğlu</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/at-gozlugu</guid>
      <pubDate>Sun, 21 Jun 2026 15:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/at-gozlugu-melon-sapka.webp" type="image/jpeg" length="62762"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur'an'ı ayak altında çiğneten ressamı tanıyor muyuz?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kurani-ayak-altinda-cigneten-ressami-taniyor-muyuz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kurani-ayak-altinda-cigneten-ressami-taniyor-muyuz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Matbaanın din adamlarının muhalefeti yüzünden Osmanlı ülkesine geç geldiği, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi'nin halka tepeden baktığı için zembilini evinin penceresinden sarkıtmak suretiyle fetva dilekçelerini topladığı ve cevaplarını yine zembille aşağıya yolladığı, Osmanlı ilim adamlarının bir üçgenin iç açılarının toplamının kaç derece olduğunu bilmedikleri gibi yığınla akla zarar efsane elini kolunu sallayarak geziyor aramızda. İşin garibi, çürütmekle de dağılıp gitmiyorlar, çünkü ideolojikler ve biliyoruz ki ideolojilerin onları suiistimal edenlerin ilimle bir alakaları yok. Ve ilimle alakası ancak ideoloji seviyesinde seyreden bir millete "ne versen gidiyor"</p>

<p>Bir yandan uyanış başladı çok şükür, sorgulayan yeni bir nesil geliyor ama henüz yeterli değiller. Onlara öncülük edecek beyinlerin enerjisini dağıtmaması gerek. Zira sorgulamamız gereken yüzlerce belalı efsane, tabu ve ezber var; dahası, nice ‘münevver’in nesiller boyu uğraşsa battal boy poşetlere doldurmaya kadir olamayacağı miktarda ‘çöp’ ortalığa saçılmış durumda.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşte ‘Osman Hamdi efsanesi’ de aramızda dolaşan belalılardan. Öyle ki, dini bütün bazı kişiler ve kurumlar bile onu neredeyse evliya katına çıkaracak komikliklere tevessül ediyor, Batılılardan bir aferin almak için yaptığı özenti mahsulü tablolarına parıltılı kılıflar bulmak için seferber oluyorlar.</p>

<p>Hem de dinle, diyanetle en ufak bir alakası olmadığı, hatta ateist olduğu halde İslam Ansiklopedisi’nde kendisine iltifatlar yağdırılan bir maddede yer bulabiliyor! Ne ala memleket!</p>

<p>Bana inanmayan, Edhem Eldem’in <i>Osman Hamdi Bey Sözlüğü</i>’ndeki “Din” maddesinde yazdıklarına baksın ve utansın.</p>

<p>Hem de iki karısını da Fransızlardan seçtiği ve evinde Fransızca konuşmayı tercih ettiği halde!</p>

<p>Hem de kendisini Müze Müdürü yapan velinimeti Sultan II. Abdülhamid’e –haşa huzurdan– ‘havyan’ dediği bilindiği halde!</p>

<p>Hem de alafranga giyinip alenen içki içmek, dindarlarla ‘yobaz’ diye alay etmek gibi gayet İslamcı(!) meziyetleri bulunduğu halde!</p>

<p>Ve hem de resimlerinin hiç birinde İslam’a bir din olarak saygı göstermediği, aksine bir resminde ‘emir’ dediği bir genci yüzükoyun sedire uzatarak Kur’an okuttuğu, bir başkasında ise Bursa’da ki Yeşil Camii’nde iki açık kadına tambur ve def çaldırdığı halde!</p>

<p>Ve dahi hem de asıl isminin <i>Yaratılış</i> (<i>Genesis</i>) olduğunu öğrendiğimiz yaygın olarak <i>Mihrab</i> diye bilinen tablosunda mihraba arkası dönük bir şekilde Kur’an rahlesine oturttuğu Ermeni kızın ayakları altına Yüce Kitabımız Kur’an–ı Kerim’i attığı halde!</p>

<p>Evet, bütün bunları ve daha fazlasını yaptığı halde hâlâ Osman Hamdi’yi ‘Efendim, o kendi zamanındaki din algısını eleştirmek için, Kur’an’a sırtınızı döndünüz, haliniz bu demek için yaptı’ demenin akılla, mantıkla, dindarlıkla bir alakası bulunmuyor ne yazık ki.</p>

<p>Bir ressam düşünün ki, milletin vatan ve bayrak sevgisini yeterli bulmadığını, onlara lakayt kaldıklarını göstermek için ayyıldızlı bayrağımızı bir kadının ayakları altında çiğnetsin ve biz de bunu alkışlayalım! ‘Adama bak, ne müthiş bir ironide bulunmuş’ diye bayrak aşkından dem vuralım! Olacak şey mi?</p>

<p>Ama oluyor: Kur’an–ı Kerim’i, fırdolayı Ayet el–Kürsi yazılı mihraba sırtını dönmüş, başı açık ve göğüs dekoltesi bile bulunan, rahlenin üzerine oturtulmuş bir gayrimüslim kadının ayakları altına atan bir ateisti milletin Kur’an’a bigâne kalışından içi sızlayan bir evliya gibi göstermek için tevil tevil üstüne çevirenler çıkıyor.</p>

<p>Ne diyelim: Yazıklar olsun!</p>

<h2><strong>Bu toprakların çocuğu değil</strong></h2>

<p>Sanat tarihçilerimizden Zahir Güvemli bundan 67 yıl önce hakkında neler yazmış, kulak verelim:</p>

<blockquote>
<p>Zonaro ve Valery gibi ressamların eserleriyle karşılaştırıldığı zaman, Hamdi Bey’in eserleriyle İstanbul’da hocalık etmiş o ressamların eserleri arasında pek az üslûp farkı vardır. Mevzuları birbirine yakındır. Hepsi, müştereken, Pierre Loti zevkiyle hareket etmişler, bizi olduğumuzdan fazla şarklı, hatta Arap göstermişlerdir. Hamdi Bey evvela resimde mevzua ehemmiyet verirdi. Mevzuun adeta ticari bir değer taşımasını gözetiyor denecek derecede tarih ve arkeoloji bilgilerinin tesirinde kalarak buraya gelen bir Avrupalının merak edeceği, görmekten hoşlanacağı konuları işlerdi. Yani bu toprağın çocuğu olarak değil, bir seyyah gibi görürdü. Resimde mevzua bu derece değer vermek, sanatı mevzua feda etmek demektir. Talasso müstesna, herkes, Hamdi Bey’in bizi Türk’ten ziyade Şarklı, hattâ Arabistanlı alarak tasvir ettiğinde müttefiktir. “Silâh Tâciri” tablosu, “Kaplumbağalı adam”, “Kur’an tilaveti” gibi eserleri bu görüşün sarih delilleridir. Buna mukabil halis resim sanatına bağlı değerler olarak bu resimlerde bariz bir işçilikten, renklerin parlak ve taze kalmasından başka ne vardır? Kumaş büklümleri gayet iyi resmedilmiştir ama, yan yana konan renkler ekseriya iyi araştırılamamıştır. Fonda koyu renk prensibine bağlı kalmak yüzünden derinlik kaybedilmiştir. Nihayet, bu resimler, tabiatın sadık ve dikkatli bir kopyasından ibarettir. Ressamın şahsiyetini gösteren tek şey, teferruata karşı itinasıdır. Yoksa, mevzuunu resmederken, ona kendi varlığından, benliğinden hiçbir şey ilave etmeği aklından geçirmez.</p>
</blockquote>

<p>Kendi ülkesini bir Avrupalı gibi görmek, bu toprağın bir çocuğu olarak değil, bir seyyah gibi tarihine ve kültürüne bakmak...</p>

<p>İşte dürüst bir sanat tarihçisi gözüyle ressam Osman Hamdi Bey buydu.</p>

<p>Zahir Güvemli’nin tespitlerini ilginçtir, Osman Hamdi’nin ağabeyi İsmail Galib’in torunu olan Prof. Dr. Edhem Eldem de kısmen doğrular (cümle bozukluğu toruna aittir):</p>

<blockquote>
<p id="p-rc_3fab5ec46d67a984-28">Osman Hamdi, Fransız kültürü, sanat dünyası, resim, klasik Grekoromen medeniyeti gibi olguların etrafında inşa edilen bir kimliğe sahip olarak gayet “alafranga” ve kosmopolit olarak tanımlanabilecek bir zihniyetin hakim olduğu bir profile sahipti. İdeolojik olarak ise ülkesine karşı  uyduğu hislerin vatanperverlik ile medenileştirme misyonu arasında gidip geldiğini, daha sonra gelişecek olan millî ve milliyetçi hislerin kendisinde pek mevcut olmadığı göze çarpmaktadır.</p>
</blockquote>

<p>Demek ki bu topraklarda bir “seyyah” gibi yaşayan ve kozmopolit ve alafranga bir zihniyete sahip, kendini halkı medenileştirmekle görevli sayan bir tip karşısındayız.</p>

<p>Sanat tarihçisi Zahir Güvemli haklı olarak ressamlığından ziyade müzeciliğinin önemli olduğunu söyler.</p>

<p>Peki zannedildiği gibi ülkemizin arkeolojik eserlerinin yurt dışına kaçırılmasına mani olmuş mudur?</p>

<p>Arkeoloji çevrelerine hakim olan yaklaşım, Osmanlı padişahlarının eski eserlerin Avrupa’ya kaçırılmasına göz yumdukları ama Osman Hamdi’nin buna engel olmak için çırpındığı yolundadır. Oysa yakınlarda Pera Müzesi tarafından yayınlanan <i>Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar</i> adlı kitapta bizzat eski eserlerin kaçırılmasına göz yumduğu, hatta kaçırılmasına gayret ettiğine dair bazı deliller sunulmuştur.</p>

<p id="p-rc_3fab5ec46d67a984-34">Öte yandan arkeolog Yaşar Yılmaz’ın <i>Anadolu’nun Gözyaşları</i> adlı belgesel kitabı ise arkeolojik eserlerimizi yurt dışına kaçırmak isteyen yabancıların Sultan ve Sadrazamdan çok Osman Hamdi ile aralarını hoş tuttuklarını, başta Milet, Bergama, Assos’tan çıkanlar olmak üzere birçok kültürel değerimizi yurt dışına onun zamanında kaçırdıklarını gözler önüne serer.</p>

<h2><strong>Yurt dışına eski eserlerin kaçırılmasına göz yumdu</strong></h2>

<p>Osman Hamdi eski eserlerin kaçırılmasına göz yummakla kalmamış, bizzat Beyrut’taki Danimarka Konsolosu’nu ziyaret ederek kendilerine Maraş yakınlarındaki bir Hitit ören yerini kazma izni vermeyi teklif etmişti. Hatta Batılılara şirin gözükmek için yaptığı oryantalist tablolardan birini Pennsylvania Üniversitesi sırf onu tavlamak için satın almış, Osman Hamdi de bu itibarlı ödüle ‘son derece değerli çivi yazılı tabletlerden seçme bir koleksiyon’ hediye ederek karşılık vermişti!</p>

<p>İşte bir mektubunda ABD’li John Henry Haynes, Osman Hamdi Bey’i ziyaretinden sonra Amerikan Arkeoloji Birliği Başkanı Norton’a şunları yazıyordu:</p>

<blockquote>Biz Amerikalılar olarak Türkiye’de herhangi bir arkeolojik çalışma yapacaksak, Hamdi Bey’in rızasını almak zorundayız. Güzel görüşmenin sonunda yanından ayrılırken, Hamdi Bey kendiliğinden; ‘Şu Assos’ta duran şeyleri ne zaman alacaksınız?’ diye sordu. Sorusunu, ‘Ekselansları ne zaman izin verirlerse’ diye yanıtladık. Buna cevabı ‘Verdim bile’ oldu.</blockquote>

<p>Verdim bile, aldım bile... Ve bu yağma böyle devam edip gitti.</p>

<p>Osman Hamdi Bey bırakın eski eserleri kurtarmayı, tam tersine göz yummaktan da öte, yurt dışına kaçırılmasına çanak tutmuştu.</p>

<p>Unutmayın ki Batı bizden birini kolay kolay yüceltmez. Yücelttiklerinden mutlaka ya bir çıkarı olmuştur ya da olacaktır. Devrinde “Osmanlıların en Parislisi, Parislilerin en Osmanlısı” diye namı çıkan Sakız Rumlarından İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi’yi yeni bir gözle değerlendirmenin zamanı geldi de geçiyor bile.</p>

<h2><strong>Torunu Edhem Eldem biraz dersine çalışsaydı keşke!</strong></h2>

<blockquote>Prof. Eldem <i>Osman Hamdi Bey Sözlüğü</i>’nde <i>Yaratılış</i> (<i>Genesis</i>) tablosunda görünen bir kitap adını benzete benzete “Sakiyâ Mevlâ”ya benzetmiş! Neyse ki bir türlü çözemediğini itiraf etmiş! “Sakiyâ Mevlâ” ne demek yahu? “Mevlâ’nın Sakisi” mi? Hiç yakışmadı. Bir iyilik edeyim de Prof. Eldem sonraki baskıda düzeltsin. Teşekkür etmeyeceğini bile bile bu iyiliği yapıyorum, iyiliğin tabiatını bozmadan. “Mevlâ” diye okuduğu kelimenin “Muni” olduğu ya’nın üzerindeki noktadan belli. Lam değil, nun o harf. O zaman kitabın adı <i>Sâkya Muni</i> oluyor, yani Buda’ya verilen isim. Sakya kabilesine mensup bilge anlamında. Zaten yerde duran bir başka kitabın ismi de <i>Zend Avesta</i> değil mi? Biraz dikkat mirim!

<p><strong>Sultan Abdülhamid ve Arkeoloji Müzesi</strong> İngiliz Elçisinin eşi Osman Hamdi Bey’in arkeolojiye katkısını anlatırken onun arkasındaki asıl nefes sahibi Sultan II. Abdülhamid’i zikretmeyi ihmal etmiyor. Mükemmel bir başlangıç yapılmıştır. Hamdi Beyin sebatı ve şimdi Osmanlı tahtında bulunan, aydın ve âlicenap Sultan Abdülhamid’in desteği sayesinde, bugün İstanbul’da her Türk’ün iftiharla bakabileceği bir yeni müze (Arkeoloji Müzesi) mevcuttur. (s. 113) (...) [Avrupa’da] Türklerin, bu antika klasik hazinelerini ellerinde tutmaya, bunlara sahip çıkmaya, yetkili olmadıkları fikri savunuluyordu. Türkiye’nin hakiki bir sanat sever yetiştirmiş olduğunu olduğunu ve bu insanın padişahın sempatisini kazanmış bulunduğunu sevinçle karşılayacakları yerde, Türkiye’nin bu hazinelerin kendisine ait diye sahip çıkmasından dolayı homurdanıyorlardı. (s. 113) Padişah, Hamdi Beye Sayda şehrindeki kazıları için himaye ve destekte bulunmuş olmasının neticesinde kazanılan bu büyük mükafat karşısında ne kadar gururlansa hakkıdır. Bugün bile dünyanın hiçbir tarafında İstanbul Devlet Müzesinde bulunan lâhitler ve mezar âbideleri koleksiyonları ile rekabet edecek bir koleksiyon henüz mevcut değildir. (s. 114) Fakat son varılacak hüküm ne olursa olsun buradaki keşfin büyüklüğünü herkes kabul edecek, ve Hamdi Beyin her tarafta karşılaştığı sayısız güçlükleri yenmek için yaptığı mücadelede göstermiş olduğu sebat takdir edilecektir. Bu büyük buluşları her yad eden kimse daima ilk Türk arkeoloğu Hamdi Beyin ve onun aydın hâmisi, Sultan Abdülhamid’in hatıralarını daima saygı ve minnet ile anacaktır. (s. 124)</p>
</blockquote>

<h2><strong>Sanat eleştirmeni Sezer Tansuğ, Osman Hamdi Bey’i böyle değerlendirmiş:</strong></h2>

<blockquote>
<p>“Bu zât beyhude yere efsaneleştirilmeye çalışılmaktadır. Oryantalizm modasına uyarak yaptığı resimlerle dış dünyaya açılmış olmasına gıpta ile bakılıyorsa, bu ölçü metelik bile etmeyen bir ölçüttür. Osman Hamdi çağdaş sanatçılar yanında zanaatçı yanı biraz önem taşıyan ikinci sınıf bir ressamdır ve gerek müze (Arkeoloji Müzesi) gerek Sanayi–i Nefise Mektebi kurucusu olarak yaptığı iş, ilişkilerinin kendisine sağladığı malî olanakları değerlendirerek bir iki bina yaptırmış olmasıdır. Bu kurumların oluşturulma iradesinde “çağın Türk milliyetçiliğine itibar etmeyişinden öte” hiçbir payı da yoktur. Üstelik bir mühtedi (dönme) çocuğu olarak Müslümanlığı az benimsediği, Rum bilincini koruduğu da anlaşılan biridir. Osman Hamdi’nin çağının ilginç aydın kişiliklerinden biri olduğun kuşkusuzdur, ama “ulusal Türk kültürüne” hizmet bağlamında, o çağın yüzlerce Türk aydını Osman Hamdi’yi fersah fersah aşarlar. Mimar Sinan Üniversitesi’nin bazı yönetim odalarında Osman Hamdi’nin portreleri ve büstlerinin işi yoktur. Çünkü Türk ulusunun öz gelenekleri, tarihsel çağları kapsayan sanat yaratıcı iradesi bu simgeyle bağdaşmaz.”</p>
</blockquote>

<p><i>Mustafa Armağan - Sen Neden Kör Edildin? s.213-221</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kurani-ayak-altinda-cigneten-ressami-taniyor-muyuz</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Jun 2026 12:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/hamdii-1.webp" type="image/jpeg" length="86572"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
