<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/iktibas" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 21 May 2026 03:13:12 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/iktibas"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Modernist kuşatmalar altında anneliğin önemi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/modernist-kusatmalar-altinda-anneligin-onemi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/modernist-kusatmalar-altinda-anneligin-onemi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ramazan Çelikal, Haksöz’deki yazısında; küresel lobilerin ve modern Batı medeniyetinin annelik kurumunu değersizleştirme çabalarını mercek altına alıyor. Aileyi hedef alan eşcinsellik, bireycilik ve kariyerizm gibi akımların toplumsal yapıyı nasıl çürüttüğünü analiz eden Çelikal, nesli ifsat eden projelere karşı ailenin korunmasını ve "nesil yetiştirmenin en büyük kariyer olduğu" bilincini temel bir kurtuluş yolu olarak sunuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İslam literatüründe ‘annelik ve aile’ kurumunun değer ve önemi ile ilgili sayısız materyal bulunmakta. Bunlardan birkaçını zikretmek bu kıymeti özetler sanırım. Lokman suresi 14. ayette, annenin çocuğu karnında "zorluk üstüne zorlukla" taşıdığı ve sütten kesilmesinin iki yıl sürdüğü belirtilerek, önce Allah’a sonra anneye şükredilmesi istenir.</p>

<p>Ahkaf Suresi 15. ayette de benzer şekilde annenin hamilelik ve doğum sancılarına dikkat çekilir. Anne ve babaya karşı "Öf" bile denilmesi yasaklanmış, onlara "kerim" (değerli, nazik,gönül alıcı) söz söylenmesi emredilmiştir.</p>

<p>Yine, bir sahabe Hz. Peygamber’e gelerek "İnsanlar içinde iyi davranmama en layık olan kimdir?" diye sorduğunda; Aleyhiselam Efendimiz üç kez üst üste "Annen" cevabını vermiş, ancak dördüncü soruda "Baban" demiştir. Bu durum, İslam’da annenin hürmet önceliğinin babadan üç kat daha fazla olduğunu gösterir.</p>

<p>Bir zamanlar hayatın en doğal, en içten ve en güçlü bağıydı annelik. Üzerine çok düşünülmez, çok tartışılmazdı; Çünkü değeri tartışmaya ihtiyaç duyulmayacak kadar açıktı. Bugün ise annelik, sanki yeniden tanımlanması gereken bir kavram gibi sürekli masaya yatırılıyor. Kimi zaman bir "yük", kimi zaman bir "vazgeçiş", kimi zaman da özgürlüğün karşısında duran bir engel olarak...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Aile kurumunun zayıflatılması, bireyselliğin aşırı yüceltilmesi, özellikle bu içeriklerin belirli coğrafyalarda ve dillerde daha yoğun dolaşıma sokulması da dikkat çekici. Bu durum, kültürel ve inanç temelli yapıları hedef alan daha geniş bir perspektifle de okunabilir.</p>

<p>Öte yandan, anneliği yalnızca ekonomik maliyetler üzerinden değerlendiren yaklaşımlar da oldukça indirgemecidir. Annelik, sadece bir yük ya da bedel üzerinden, ekonomik karşılık ile açıklanamayacak kadar derin bir insani ve toplumsal değere sahiptir.</p>

<p>Anneliği değersizleştiren söylemlerin amacı kadını özgürleştirmek değil çoğu zaman, anlamını boşaltmaktır. Anne sadece çocuk büyütmez, toplumun karakterini yetiştirir. Anneliği küçümsemek uzun vadede toplumu zayıflatır ki her geçen gün zayıfladığına kendi gözlerimizle şahit oluyoruz.</p>

<p>Son zamanlarda aileyi hedef alan yapılar arka planda aynı amaca hizmet ediyor. Eşcinselliğin desteklenmesi, kadının iş hayatına daha fazla katılması, çocuk yerine kedi ya da köpek beslemek ilk öncelikli olarak sıralanabilir. Çoğu zaman eşcinsellik büyük lobiler tarafından insan hakları amacı ile değil, çocuk sahibi olma imkanını ortadan kaldırdığı için destekleniyor. Hayvan derneklerinin bir kısmı yine güçlü erkler tarafından finanse ediliyor. Çünkü çocuk sevgisinin yerine hayvan sevgisi ikame edilmeye çalışılıyor. Bunun son örneği anneler günü reklam filmi için bir teknoloji firması cüretkarlığın sınırlarını zorlayarak, evde beslenen köpeği çocuğu olarak tanımlaması tepkiler üzerine yayından kaldırılmak durumunda kalındı.</p>

<p>İsrail'in Gazze'de, İran'da bizzat çocukları hedef alması geleceğin yetişkinlerini öldürmek için atılmış adımlar, Epstein olayları ile bizzat çocukları hedef alan bir başka yapının bulunduğunu, çocuğa dair her türlü kötülükleri yapan bir mekanizmanın olduğunu da artık dünya gördü. Anneliği sadece külfet, zahmet, gereksiz bir emek olarak gösteren paylaşımlar, yorumlar ve haberlerin yine bir kısmının da aynı lobiler tarafından desteklendiğini söyleyebiliriz.</p>

<p>Nüfusu kontrol etmek, iyiliği yok etmek, kötülüğü yaymak, insanoğlunu kendi kontrolü altına almak gibi ortak hedefleri olan tüm yapılar aile ve çocuk konusunda ortak çalışıyorlar.</p>

<p>Aile ve kadını değersizleştirdiğimizde geriye birşey kalmayacak zaten. Ancak bu teorilerin ardına sığınıp sosyolojik gerçeklikleri göremezsek çok büyük bir hata yapmış oluruz.</p>

<p>İnsanın yalnızca kendisi için yaşamasını yücelten bir çağda annelik elbette anlaşılması zor bir hakikat gibi duruyor. Çünkü annelik, modern dünyanın kutsadığı bireysel konforun sınırlarını aşar. Uykusuzluğu, kaygıyı, fedakârlığı, bölünmüş zamanı, ertelenmiş arzuları beraberinde getirir. İşte tam da bu yüzden kıymetlidir. İnsan hayatındaki en derin anlamlar zaten çoğu zaman konforla değil, sorumlulukla kurulur.</p>

<p>Modern Batının kadın tasavvuru ile İslam’ın kadın ve anneye dair çizdiği çerçeveyi karşılaştırdığımızda meramımız daha kolay anlaşılır kanısındayım.</p>

<p>1- Modern Batı, bireyin değerini büyük oranda "piyasadaki karşılığı" ve "ekonomik üretim kapasitesi" ile ölçme eğilimindedir. Yani para karşılığı getirisini önceler. Bu durum, annenin ev içindeki çocuk yetiştirmek, aile bağlarını korumak vb. emeği "görünmez" veya "verimsiz" kılarak küçümsenir. Açıkça şunu der :"Kariyer yapmayan kadın eksiktir."</p>

<p>Ancak İslam’da kadının/annenin ev içindeki emeği, bir toplumun geleceğini inşa eden stratejik bir görev ve en yüksek ibadetlerden biri sayılır. Batının "kariyer yapmayan kadın eksiktir" eleştirisine karşı "nesil yetiştirmek en büyük kariyerdir" anlayışına sahiptir.</p>

<p>2- Modern Batı genellikle "mutlak eşitlik" üzerinden hareket ederek kadın ve erkeği her alanda "aynılaştırmaya" çalışır. Bu, kadının fıtratına bakılmaksızın erkekle aynı fiziksel ve psikolojik yükleri omuzlaması beklentisini doğurur.</p>

<p>Ancak İslam’da kadın ve erkeğin yaratılış ve haklar bakımından eşit, ancak işlev ve sorumluluklar bakımından "birbirini tamamlayan" varlıklar olduğu savunulur. Modernite kadını "erkekleşmeye" zorlarken; İslam, kadının “kadınlık ve annelik” özelliklerini koruyarak toplumda var olmasını önceler.</p>

<p>3- Modern dünya, kadını yoğun bir şekilde "görünürlük" üzerinden tanımlar. Sosyal medya ve reklam dünyası, kadının bedeni ve imajı üzerinden bir tüketim kültürü inşa eder.</p>

<p>Ancak İslam’da kadının onuru, onun nesneleşmemesi ve mahremiyetinin korunması üzerinedir. Modern zamanın "teşhir ve estetik kaygı" baskısına İslam "iffet ve vakar" vurgusu ile mükemmel bir cevap verir.</p>

<p>4- Modern Batı özgürlüğü genellikle "bağsızlık" ve her türlü otoriteden (aile, din, gelenek) kopuş olarak tanımlar. Bu da annelik gibi "bağlayıcı" ve "fedakarlık gerektiren" rolleri birer ayak bağı veya engel gibi sunabilir.</p>

<p>Buna karşın İslam’da özgürlük, kulun Allah’a teslimiyetiyle başlar. Ailevi bağlar, çocuklara karşı sorumluluklar bir "tutsaklık" değil, kişiyi kâmil bir insan yapan manevi mertebelerdir. Modern dünyanın "bireyciliği" ile İslam’ın "aidiyet ve fedakarlık" vurgusu bu noktada çelişir.</p>

<p>Maalesef dini aidiyetleri güçlü Kürt toplumunda bile bu zihniyetin temsilcileri “Em jin in, ne namûsa tu kesî ne, namûsa me azadiya me ye.” (Biz Kadınız, kimsenin namusu değiliz, namusumuz özgürlüğümüzdür.) sloganları atarak kime hizmet ettiklerini bilmeden bu koroya kapılıp sürükleniyor.</p>

<p>Bizleri çepeçevre saran bu büyük tehlike karşısında vahyin öğrettiği ve oluşturmak istediği bu kutsal değerleri sahiplenmek; yıkıcı etkisi çok güçlü olan bu tehlikeli dalgaya karşı kadın, anne ve aile kurumlarını korumamız bizi selamete ulaştıracak en kestirme yol olacağını unutmayalım.</p>

<p>Ve yine unutmayalım ki savaşlar, krizler ve yıkımlar karşısında toplumları yeniden ayağa kaldıran en güçlü aktörlerden biri kadınlar ve özellikle anneler olmuştur. Srebrenitsa Katliamı sonrasında direnişi ve hafızayı taşıyan anneler, Gazze'de tüm zorluklara rağmen hayatı yeniden kuran kadınlar, savaşın ortasında evlatlarını büyütmeye çalışan anneler... Tüm bunlar da bu gerçeğin en güçlü örnekleridir. Bu nedenle annelik yalnızca bireysel bir rol değil, toplumsal sürekliliği ve direnci sağlayan, hem bugününü hem de yarınını şekillendiren güçtür.</p>

<p>Merhum Aliya İzzetbegoviç; kadınlara hitap ederek, yeni doğacak nesillere dair umutlar taşıdığını ve bunun sorumluluğunun kendilerinde olduğunu vurguladığı konuşmasında:</p>

<p>“Bugün İslâm toplumları kendilerini bulma mücadelesini vermekte ve sonu olmayan birçok sorunu çözmeye çalışmaktadırlar. Bu mücadelede zaferler de var yenilgiler de. Ancak gittikçe daha çok zafer ve daha az yenilgi olması için, İslâm dünyasının yarısını oluşturan Müslüman kadınının eli, kalbi ve aklıyla bu mücadeleye katkıda bulunmasına ihtiyaç vardır. Müslüman kadın yeni nesli doğurmalı, yetiştirmeli ve ona, İslâm ve geleceğe olan imancını vermelidir. O, ancak eğitimli ve yetiştirilmiş olursa eğitebilir ve yetiştirebilecektir. İslâmî yeniden doğuşun Müslüman kadın için yapacağı kadar, Müslüman kadın da yeniden doğuş için o kadar ve daha fazlasını yapacaktır” der. Rabbim kendisine rahmet eylesin.</p>

<p>Ey Rabbimiz, ailelerimizi her türlü modern fitne ve belalardan ve her tür şeytanların şerrinden koru.Fert, aile ve ümmet olarak sana kul olmayı başarmayı, bizlere esmanın ahlakıyla ahlaklanmayı ve ıslahın temsilcileri olmayı nasip eyle.</p>

<p>Ey Rabbimiz! Yeryüzünde ekini ve nesli ifsat eden gözü dönmüş, insan kılıklı şeytanların dünyaya egemen olmasına izin verme!</p>

<p><i>Ramazan Çelikal, Haksöz</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/modernist-kusatmalar-altinda-anneligin-onemi</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 17:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/ekran-goruntusu-2026-05-10-174311.png" type="image/jpeg" length="11154"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın mirası Hicaz Demiryolu'nu yeniden yaşatmak]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ulu-hakan-abdulhamid-hanin-mirasi-hicaz-demiryolunu-yeniden-yasatmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ulu-hakan-abdulhamid-hanin-mirasi-hicaz-demiryolunu-yeniden-yasatmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Burhanettin Kapısızoğlu, Hicaz Demiryolu’nu Sultan II. Abdülhamid’in emperyalizme karşı kurduğu stratejik bir direnç mekanizması ve bugünün dünyasını şekillendirecek jeopolitik bir omurga olarak analiz ediyor. Hattın yeniden ihyasının sadece bir ulaşım projesi değil, İslam coğrafyasındaki parçalanmışlığı saracak bir "medeniyet diplomasisi" olduğunu vurgulayan yazar; bu projenin bölge ülkeleri için devasa bir ekonomik kazanç ve stratejik güvenlik kuşağı vaat ettiğine dikkat çekiyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hicaz Demiryolu, Sultan II. Abdülhamid Han döneminin çağları aşan büyük bir mühendislik projesidir. Osmanlı Devleti'nin son büyük stratejik-jeopolitik hamlesidir. Projelendirilerek 1900-1908 yılları arasında inşa edilen hat, Sultan Hamîd'in dikkatle yürüttüğü siyasetinin fiziki bir tezahürü ve Batılı emperyal güçlerin bölgedeki nüfuzuna karşı geliştirilmiş müstahkem bir direnç mekanizmasıdır.</p>

<p>Hicaz Demiryolu, XX. yüzyılın başında İstanbul'dan Şam'a ve Amman'a ve nihayet menzil-i maksut olan Medine-i Münevvere'ye uzanan hat boyunca imparatorluk coğrafyasında stratejik bağlantı altyapısıdır. Esasında Hac ibadeti için mukaddes Haremeyn'e çıkılan yolculuğun kolay ve hızlı bir şekilde geçmesi amacı taşıyan projenin bereketi, daha derin siyaset ve devlet aklının işlerini tahkim etmiş, kutsal mekânların siyasi ve idari olarak yeniden yapılandırılmasını hedefleyen bir egemenlik pratiğini getirmiştir.</p>

<p>Bu yönüyle demiryolu, klasik altyapı anlayışının çok ötesindedir. Buradaki altyapı, ekonomik hareketliliği hızlandıran teknik bir araç olduğu kadar devletin mübarek mekânlarla doğrudan temasının sürekliliğini yeniden düzenlemiştir. Hat, merkeze uzak coğrafyaları yepyeni bir idrakle idari denetim alanına alarak egemenliğin kurumsal sınırlarını genişletip imkânlar ölçeğinde teminat altına almıştır. Böylece kutsal mekânlarla merkez arasında doğrudan bir temas hattı tesis edilmiş, coğrafya rahat yönetilen bir düzene dönüşmüştür.</p>

<p>Ortadoğu gezilerimiz sırasında Ürdün'de Amman'da büyük istasyonun hemen bitişiğinde kurulan tamir ve bakım atölyesini, o yılardan kalan malzemeleri, lokomotifleri ve biletleri görünce, hattın hâlâ yaşadığını ve yaşatma kapasitesi olduğunu kabul ile güç bulmuştuk.</p>

<p>Nihayet şartlar olgunlaştıkça Hicaz Demiryolu fikri, tarihte kalmış bir hatıra olmanın ötesine geçmiş ve jeopolitik dönüşümlerin sarmalında dikkatle yeniden tartışılır noktaya geri gelmiştir.</p>

<p>Dünya, statik bir harita olmanın ötesinde birbirine koridorlarla bağlı dinamik bir sistemdir. Bir ülke, bu sistemde ne kadar çok ağa bağlı ise o ülke o denli güçlüdür. Şimdilerde bu gücün ifade biçimine "bağlantısal" diyorlar. Altyapı koridorları da artık güç rekabetinin temel unsurlarına dönüşmüştür. Bu çerçevede hat, geçmişin insanlık ve anlam/değer yüklü mirasını taşıyarak geleceğin muhtemel güç mimarilerinden biri olmaya devam edecektir.</p>

<p>Hicaz Demiryolu, modern ulaşım ağlarının bir örneği olmanın ötesinde, mekânın siyasal olarak üretildiği bir gücü yani bağlantısallık rejimini temsil etmektedir. Bu bağlamda teknik olarak uygulanabilirlikle tarihi bağların sıkıca sardığı medeniyet coğrafyasının kesiştiği noktada, düzenli ve güvenli hareketi sağlayan ve bölge ülkelerinin egemenlik alanlarının sürekliliğine güç taşıyan bir alt-yapı hamlesidir.</p>

<p>Hicaz Demiryolu, bir ulaşım sistemi olmanın çok ötesinde büyük anlamlar taşımıştır ve taşıyacaktır. Gelinen noktada, Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkeleri ile sürdürülen temaslar, yeniden canlanmanın ağır ilerleyen bir jeopolitik süreç olduğunu göstermektedir.</p>

<p><strong>Küresel stratejik ağlar</strong></p>

<p>Uluslararası ilişkiler, devletlerin ve diğer büyük ölçekli aktörlerin güç, çıkar ve güvenlik arayışları/hesapları çerçevesinde ilişkileri inceleyen bir sosyal bilim disiplinidir. Öyle ki bu alan, diplomasi tekniği ile enerji, teknoloji, savaşlar, ticaret ve altyapı ağları üzerinden şekillenen küresel düzeni analiz eder; kültür ve medeniyet unsurları da hiç gözardı edemez. Uluslararası ilişkiler yapısı gereği kimlerin, hangi araçlarla ve hangi kurallar içinde küresel akışları kontrol ettiğini anlamayı ve açıklamayı temin eder.</p>

<p>Uluslararası ilişkiler nazarında güç, klasik askerî kapasite ve sınır temelli kontrolden ziyade ağlar, koridorlar ve altyapı sistemleri üzerinde temellenir ve şekillenir. Egemenlik ise mekânın sahipliğinden çok ticaret, sermaye, enerji, bilgi ve lojistik akışlarının yönetimiyle tanımlanır. Bu değişim, üç temel alanda netleşir: ağları yönlendirme gücü/bağlantısallık, ticaretin güç üretme aracı hâline gelmesi ve altyapının stratejik bir araç olarak işlev kazanması. Bu genel çerçeve, küresel sistemin nasıl işlediğini koridorlar ve ağlar üzerinden yeniden açıklamaktadır.</p>

<p>Bu çerçevede ağlar, Türkiye, Ortadoğu, Körfez ve daha geniş Avrasya coğrafyasında ticaret, enerji, finans ve lojistik akışlarını birbirine bağlayan çok katmanlı ilişkiler sistemidir. Koridorlar, bu akışların somut hâl aldığı, demiryolu, karayolu ve enerji hatları üzerinden işleyen fiziki güzergâhları ifade eder. Böylece Hicaz Demiryolu, ağlar ile koridorların buluşma noktasında akışları organize ederek bölgeyi veya sistemi ticaret, enerji ve lojistik akışları üzerinden taşıyan ve ayakta tutan omurga niteliği kazanmaktadır.</p>

<p>Haddizatında Hicaz Demiryolu, başlı başına fiziki bir ulaşım hattı olduğu gibi aynı zamanda küresel ve bölgesel düzeyde ağların ve koridorların kesiştiği stratejik bir bağlantı düzeneğidir. Bu perspektiften, Levant'tan/Doğu Akdeniz'den Arabistan Yarımadası'na uzanan fiziki bir koridor olduğu kadar Avrupa-Asya-Afrika ekseninde tedarik zincirlerini, enerji rotalarını ve lojistik akışları birbirine eklemleyen geniş bir ağın temelidir. Dolayısıyla proje, sadece bir ulaşım altyapısı değil, aynı zamanda bölgesel güç ilişkilerini yeniden organize etme potansiyeline sahip jeoekonomik bağlantı sağlayan bir yapı olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede bakınca Hicaz Demiryolu, tarih ve medeniyet değerlerinin restorasyonu olduğu kadar yeni küresel güç mimarisi içinde esaslı bir yer edinme girişimidir. Büyük dikkatle Türkiye-Suriye-Ürdün hattında Levant'ta yani Doğu Akdeniz havzasında kopmuş ağları, onararak, Suudi Arabistan'ın Vizyon 2030 perspektifi ile Kızıldeniz merkezli dönüşüme entegre etmektir. Buna bağlı olarak Basra Körfezi'ne uzanma ve çoklu ulaşım koridorlarına bağlanma imkânı, bütün Ortadoğu'yu küresel taşımacılık ağının kritik bir düğüm noktasına getirirken Türkiye'yi de transit ülke rolünün ötesinde kurucu bir aktör konumuna taşımaktadır.</p>

<p>Hicaz Demiryolu, etrafa açılmaya meyyaldir. Proje, güney ve doğu eksenleri üzerinden genişleyen çok katmanlı bir ağ kurabilme kapasitesine sahiptir: Batı ekseni, Doğu Akdeniz'i Kuzey Afrika'ya bağlayarak Süveyş merkezli taşımacılığa sağlayacağı katkı nettir. Ancak bu hat, Sina'daki durum ve İsrail-Filistin çatışmasının sürekliliği nedeniyle yalnızca bir ulaşım koridoru değil, aynı zamanda barış müzakerelerinin konusudur. Uzak olmayan bir gün bu barışın aydınlığı gelecektir. Doğu ekseni ise Ortadoğu'dan Horasan'a, Orta Asya'ya/Türkistan'a uzanan hat üzerinden ticaret akışlarıyla birlikte Avrasya güç dengelerini yeniden şekillendirme kapasitesi taşımaktadır. Her ne kadar İran, Rusya ile Çin'in rekabet alanına eklemlenmiş olsa da şu an ki durum bunun tersi değildir.</p>

<p>Esasında bu yapının tesisi, Hicaz Demiryolu'nu sadece bir ulaştırma hattından çıkarıp çok aktörlü ve yüksek rekabet içeren bir koridorlar sistemine dönüştürür. Proje, kârlı bir kazanç olacaktır çünkü boğazlarda bağımlılığı azaltarak enerji güvenliği ve tedarik zincirinin kesintisiz sürekliliğini sağlayarak krizlere dayanıklık üretecektir. Ancak koridorun tek taraflı kontrol edilmemesi, yönetim sisteminin belirsiz değil, istikrarlı ve tahmin edilebilir olması ve güvenlik mimarisinin sürdürülebilirliği çok büyük önem arz etmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Güvenlik mimarisi</strong></p>

<p>Hicaz Demiryolu'nun yeniden inşası, Ortadoğu'nun gerilim dolu yapısı içinde çok katmanlı realpolitik bir risk şeması içinde bir gündem sırasındadır. Haliyle proje, ABD'nin güvenlik mimarisi, Çin'in Kuşak-Yol projesi, Rusya'nın Avrasya yaklaşımı, İran'ın Şîi uyanışı ve vekâlet düzeneği, İsrail'in sözde güvenlik endişesiyle saldırgan tutumu ve Körfez aktörlerinin rekabet stratejilerinin ve endişelerinin odak noktasında şekillenen jeopolitik düzenektedir. Bu hengâmede ağın inşası önündeki büyük engel, güvenlik kırılganlıkları, asimetrik tehditler ve taraflar arasında sürdürülebilir siyasi mutabakatın tesisinin hayal hanesini terk ettirilmemesidir. Zorunlu eşgüdüm, çok taraflı bir güvenlik rejimi, diplomatik müzakere ve gerçekçi irade var olan sorunları ortadan kaldıracaktır. Proje, iş birliğinin tesisi sayesinde kuvveden fiili geçecektir. İcraat teknik, siyasi, finans, güvenlik ve siyasi mutabakat aşamalarını sürdürülebilirlik hattına bağlayacaktır. Nihai aşamanın tek taraflı nüfuz genişletme aracı olarak kodlanmaması, teknik açıdan mümkün bu hayati girişimin diplomatik kilitlenmesine set çekecektir. Bu nedenle iş, ara vermeksizin güçlü bir siyasi irade ve kolektif güvenlik mimarisi gerektiren stratejik inşa sürecinin eseri olacaktır.</p>

<p>Proje karşısında İsrail'in durumu büyük dikkat gerektirmektedir. Mesele, kanaatimizce tehdit ya da fırsat kategorisine indirgenmemelidir. Konu, İsrail'in içinde yer aldığı jeopolitik mimarinin sürekli dönüşmeyle yeniden şekillenen ilişkilerinin yoğunluğuna ve yönüne bağlı olarak kurulan dinamik bağlantı ağına bağlıdır. Burada temel hassasiyet noktası hattın kendisi değil, İsrail'in yer aldığı jeopolitik ağ içinde güç, risk ve fırsatların sürekli yeniden dağıtıldığı bir hareketliliğin hangi güç yapısına eklemleneceğidir.</p>

<p>Doğu Akdeniz'den işleyecek hat, Suriye-Ürdün ekseninde yeni bir kara omurgası kurarak Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasında yeni ve güçlü bağlantı büyük bir getiriye sebep olacaktır. Gerçekçi bakmakta fayda vardır: Bu omurganın İsrail'i dışlayan bir eksene dönüşmesi onların ve hamilerinin çevrelenme algısını güçlendirir ve saldırganlaştırır. Buna karşılık kazanca, güvenceye ve güvenliğe dayalı bir dil kullanılmalıdır. Bu sayede Ürdün üzerinden Körfez-Kızıldeniz ağlarına bağlantı sağlanacağı için lojistik çeşitlilik ve ticaret kapasitesi açısından tamamlayıcı olacaktır.</p>

<p>Suudi Arabistan ve Türkiye ve projenin jeopolitik merkezinde yer almaktadır. Türkiye, Doğu Akdeniz üzerinden Kızıldeniz'e uzanan konumuyla sadece geçitteki ülke değildir. Uluslararası tedarik zincirine ait koridorların tasarlayıcılarından ve yöneticilerinden bir aktördür. Türkiye Avrupa, Avrasya, Orta Asya ve Afrika arasında çok katmanlı değerli bir bağlantı merkezidir.</p>

<p>Haremeyn'den dolayı tabiî manevi merkez ve enerji zengini ekonomik bir dev olan Suudi Arabistan, Vizyon 2030 projesi çerçevesinde Kızıldeniz'i küresel lojistik merkezi hâline getirmehazırlıklarını sürdürmektedir. Bilhassa Hac ve Umre ibadetleri için gerekli altyapıyı modernize etme çalışmalarını ilerletmektedir. Hicaz Demiryolu, limanları, arkasında kalan ekonomik, lojistik ya da siyasi geniş etki alanlarına bağlayarak bu gelişmeyi en üst noktaya çıkaracaktır. Ümit o ki Riyad yönetimi, modern Hicaz Demiryolu'nun fizibilite çalışmalarını tamamlayarak projenin başladığı müjdesini vermeye yakındır.</p>

<p>Türkiye ile Suudi Arabistan arasında mümkün olan ilişkiler bütünü tamamlayıcıdır. Bölgenin selâmeti için işbirliği en üst seviyede sürmektedir. Bu nedenle projenin başarısı için teknik uyumve stratejik güven tamdır. Böyle olunca bu iki güçlü dost ülkearasındaki karşılıklı anlayış birliği, demiryolunu geniş bir bölgesel düzenin taşıyıcı unsuruna dönüştürecektir.</p>

<p><strong>Medeniyet diplomasisi</strong></p>

<p>Hicaz Demiryolu'nun taşıdığı anlam katmanlarının hem temeli hem de nedeni olan en özgün boyutu, yetkinleşmek için götürüp teslim ettiği merkez'e ait ana yol olmasındadır. Dün bu hat, Hac güzergâhını yeniden ve daha da görünür kılarken, İslâmların coğrafyasında kültürel dolaşımı ve etkileşimi artırma değer haznesi ile tebarüz etmişti. Aynı zamanda mukaddes mekânlar üzerinden tüm zamanları kuşatan bir hâfıza üretim alanı oluşturarak çağları aşan bir süreklilik kurmuştu. Bu yönüyle, yalnızca fiziki bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda anlam üreten ve medeni diplomasiye zemin hazırlayan nitelik ağı örmüştü.</p>

<p>Gene eskiden olduğu gibi Hicaz Demiryolu'nun yeniden inşası, böylesi derin pür-anlam külliyatı olarak değer katıp değerli kılmaya devam edecektir. Bu itibarla hakikat lokomotifinin peşi sıra giden bu mânâ katarı, fiziken jeoekonomik ve lojistik girişim olmasının ötesinde medeniyet diplomasisi bağlamında çok katmanlı bir dış politika aracı olacaktır...</p>

<p>Demiryolu hattı, tarihi mirası taşımanın özgüveni ile aktörlerin, bölgelerin veya sistemlerin birbirine ne kadar ve nasıl bağlı olduğunun farkındalığı üzerinden Türkiye, Doğu Akdeniz/Levant ve mukaddes Hicaz coğrafyası arasında ortak hâfıza ve kimliğin taşıyıcısıdır. Bu çerçevede proje kültürel süreklilik, tarihle gelen aidiyet ve yakınlıklar üzerinden güven inşa eden bir yumuşak güç mekanizmasıdır.</p>

<p>Hicaz Demiryolu, güçlü bir medeniyet diplomasisi aracıdır. Bu hat, modern uluslararası ilişkilerde görülmeyen tarzda, altyapıyı kültürel hâfıza ile inşa teşebbüsüdür. Bu nedenle hattın yeniden canlanması, ülkeleri, şehirleri değil, hâfızaları, gönülleri ve anlam dünyalarını bir sefer daha birbirine bağlayacaktır, çözülmemesine...</p>

<p>Medeniyet diplomasisi çerçevesinden bakıldığında, bu tür bir kuşak projesi, klasik güç siyasetinin çok ötesinde irfani derinliğe denk düşer. Devletler arasındaki ilişkilerin tarihi süreklilik ve ortak değer unsurları üzerinden tazelenmesi sayesinde gelecek olan bereketin, yüzyılı aşmış örselenme ve yoğunluğu tersyüz edeceği izahtan varestedir. Bu noktada Hicaz Demiryolu, Türkiye ile ebedi dost ve kardeş Arap dünyası arasındaki işbirliğini doğal ve meşru bir zeminde yükseltecektir. Çünkü böylesi bir altyapı, istasyondaki hareketle geliştirilen temas sayesinde daha kalıcı somut faydalar getirecek ve zamanla karşılıklı güveni arttıracaktır.</p>

<p>Ayrıca bu hat, İslam dünyasında parçalanmışlığı saracak ve kimlik sürekliliğini yeniden tahkim edecektir. Hac güzergâhındaki yüksek teknoloji ürünü modern altyapı tesisleri ile toplumlar arasında karşılaşma, tanışma ve etkileşim alanları da genişleyecektir. Şu da var: Kültürel yakınlık, ortak şuur oluşmasını destekleyerek idrak yollarındaki daralmayı izale edecektir.</p>

<p>Ancak bu çerçevede derin değer taşıyan medeniyet diplomasisinin hayatiyeti için projenin dili kritik bir öneme sahiptir. Hicaz Demiryolu, tarihi de gerekçe göstererek bir üstünlük ya da nüfuz iddiası olmamalıdır. Ortak geçmişin sağladığı hayat iksiri sayesinde ortak bir gelecek kurma girişimi olarak anlatılmalıdır. Çünkü faydası herkesedir. Aksi takdirde ifade edilen sembolik anlam, birleştirici olmak yerine şüphe üretecektir. Bu nedenle hattın başarısı, doğru bir diplomatik dilin kurulması ile kaimdir.</p>

<p>Hicaz Demiryolu, mânâ taşıyan bir ulaştırma hattı olmanın ötesinde, toplulukların bağlarını yeniden canlandırarak bölgeyi sağaltacak bir medeniyet enstrümanıdır. Sürdürülebilir işbirliği zemininde yükselecek sabır, tedbir, temkin ve gayret yeniden bir büyük dünyayı ihya edecektir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Yeni Hicaz Demiryolu'nun, Kahire'den Fas'a kadar Kuzey Afrika ve Bağdat-İsfahan-Aşkabat-Semerkand'a kadar Türkistan bağlantıları ile birlikte düşünüldüğünde eski/meyen dünyanın kendini yenileyerek iyiliğin ve malın ticaretinde varoluşunun simge mimarisi olacağı açıktır. Bu mimari, tarihten gelen bağların/bağlılıkların modern zamanda yeniden üretimini ve ihtiyaçların tedarikinde ağların genişlemesini daha mümkün hâle getirecektir. Mevcut uluslararası şartlarda henüz gerçekleşmiş olmasa da konu, artık irade beyanının ötesine geçtiği için yüksek potansiyelli bir jeopolitik hamle olarak iyice belirginleşmiştir.</p>

<p>Suudi Arabistan ve Türkiye başta olmak üzere bölgesel aktörler açısından proje, karşılıklı kazanımlar temelinde buluşan yeni ve güçlü stratejik alanlar üretecektir. Ancak büyük güçlerin rekabeti, bölgesel çatışmalar ve güvenlik kırılganlıkları dolayısıyla kapasitesi yüksek risklerle çevrelidir. Dolayısıyla hattın tesisi ve geleceği güç dengelerinin yönetilmesi ile doğru orantılıdır.</p>

<p>İşin hakikatinde, Hicaz Demiryolu'nun en özgün boyutu medeniyet diplomasisi üretme kapasitesidir. Hat, fizik şartların gereği ile beraber, tarihi, tâlihi, hâfızayı da yeniden bağlayarak topluluklar arasında anlam üretecektir. Bununla birlikte Hicaz Demiryolu barışın maddi zemini olan ekonomik ve sosyal kazanımlara katkı sağlayacağı için karşılıklı ilişkileri derinleştirecektir.</p>

<p>Hasılı Hicaz Demiryolu, romantizme sarılmış tarihi miras hikâyesi olmaktan uzaktır. Her haliyle, riskleri gözardı etmeyen kıtalar arası yeni jeopolitik temeller üretmeye ve geliştirmeye açıktır. Böylesine büyük ve daha ötesi hayati bir projenin gerçekleşmesi için ehli dil beş vakit niyaza dursa yeridir.</p>

<p><i>Burhanettin Kapısızoğlu, Star Açık Görüş</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ulu-hakan-abdulhamid-hanin-mirasi-hicaz-demiryolunu-yeniden-yasatmak</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 16:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/osmanlinin-son-buyuk-projesi-yeniden-canlandiriliyor-hicaz-demiyrolu-hattinda-yeni-gelisme-17577805986588.jpg" type="image/jpeg" length="14168"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zekanın kullanıcıyı hatasız gösterme tehlikesi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/yapay-zekanin-kullaniciyi-hatasiz-gosterme-tehlikesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/yapay-zekanin-kullaniciyi-hatasiz-gosterme-tehlikesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bedri Yandımkaldım, Milat Gazetesi’ndeki yazısında; Stanford Üniversitesi’nin yeni bir araştırmasından yola çıkarak yapay zekânın bizi hakikatle yüzleştirmek yerine, duymak istediklerimizi söyleyerek "onay bağımlısı" haline getirdiğini vurguluyor. Yapay zekânın hatalı davranışlarımızı bile modern argümanlarla meşrulaştırabildiğine dikkat çeken yazar; bu teknolojinin bizi vicdani sorumluluktan uzaklaştırıp narsisizme sürükleme riskini sorguluyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yapay zekâyı her geçen gün biraz daha hayatımızın içine alıyoruz.<br />
Bir şey satın alırken ona soruyoruz.<br />
Bir yazı yazarken ondan yardım istiyoruz.<br />
Bir iş fikrini tartışırken onunla konuşuyoruz.<br />
Hatta artık bazı insanlar ilişki sorunlarını, aile meselelerini, kırgınlıklarını ve kararlarını bile yapay zekâya anlatıyor.</p>

<p>Buraya kadar sorun yok gibi görünüyor. Çünkü yapay zekâ hızlı cevap veriyor. Sabırla dinliyor. Yargılamıyor. Gece gündüz ulaşılabiliyor. İnsan gibi yorulmuyor, sıkılmıyor, “bunu bana kaç kere anlattın” demiyor.</p>

<p>Ama Stanford Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma, tam da bu noktada önemli bir uyarı yapıyor: Yapay zekâ bazen bize ihtiyacımız olan cevabı değil, duymak istediğimiz cevabı veriyor. Stanford’un haberleştirdiği ve Science Dergisi’nde yayımlanan çalışmaya göre araştırmacılar, yapay zekâ sohbet botlarının kişiler arası sorunlarda fazla onaylayıcı davrandığını; hatta bazı durumlarda zararlı veya yanlış davranışları bile destekleyebildiğini söylüyor.</p>

<p>Yani mesele sadece yapay zekânın hata yapması değil.<br />
Mesele, bazen bizi gereğinden fazla haklı çıkarması.</p>

<p>Yapay zekânın “yalakalığı”</p>

<p>Tabii burada kast edilen şey, “çok yaşa efendim, siz ne derseniz doğrudur” gibi açık bir dalkavukluk değil. Daha ince bir şeyden bahsediyoruz.</p>

<p>Mesela biri yapay zekâya şöyle bir şey yazıyor:</p>

<p>“Arkadaşıma biraz sert davrandım ama aslında beni o noktaya o getirdi. Sence haklı mıyım?”</p>

<p>Yapay zekâ da cevap verirken doğrudan “haklısın” demeyebilir. Ama cümlelerini öyle kurar ki, kişi kendini daha rahat hisseder. ”Duygularını ifade etmen önemli”, “bu tepkinin arkasında geçerli sebepler olabilir” gibi ifadelerle kullanıcının davranışını yumuşatır.</p>

<p>Bunların hepsi tek başına kötü cümleler değil. Hatta bazen gerekli bile olabilir. Çünkü insanın duygusunu anlamak önemlidir.</p>

<p>Ama sorun şu:<br />
Anlamak başka, her durumda onaylamak başka.</p>

<p>İyi bir dost bazen şunu der:<br />
“Evet, seni anlıyorum ama burada sen de hatalısın.”</p>

<p>Yapay zekâ ise çoğu zaman bu zor kısmı atlıyor. Çünkü kullanıcıyı memnun etmek, sohbeti sürdürmek ve olumlu bir deneyim sunmak üzere tasarlanıyor. İnsan da doğal olarak kendisini anlayan, destekleyen ve haklı çıkaran cevabı seviyor.</p>

<p>Araştırma ne söylüyor?</p>

<p>Stanford araştırmacıları 11 büyük yapay zekâ modelini incelemiş. Bunların içinde ChatGPT, Claude, Gemini ve DeepSeek gibi bilinen modeller de var. Araştırmada kişisel tavsiye, ilişki sorunları ve insanların hatalı bulunduğu sosyal durumlar üzerinden cevaplar karşılaştırılmış. Stanford’un aktardığına göre modeller, insan cevaplarına kıyasla kullanıcının pozisyonunu ortalama yüzde 49 daha fazla onaylamış. Hatta zararlı, aldatıcı veya yasa dışı davranışların geçtiği örneklerde bile sorunlu davranışı yüzde 47 oranında destekleyen cevaplar verilmiş.</p>

<p>Bu çok önemli bir bulgu.</p>

<p>Çünkü yapay zekâyı sadece “bilgi veren bir araç” gibi düşünürsek meseleyi eksik görürüz. Evet, yapay zekâ bize hava durumunu söyleyebilir. Bir metni çevirebilir. Bir tabloyu özetleyebilir. Bir yazının taslağını çıkarabilir.</p>

<p>Ama insan artık yapay zekâya sadece bilgi sormuyor.</p>

<p>“Eşimle tartıştım, ne yapmalıyım?” diyor.<br />
“Patronuma böyle cevap verdim, haksız mıyım?” diyor.<br />
“Arkadaşım bana kırıldı ama bence abartıyor, sence?” diyor.<br />
“Çocuğuma böyle davrandım, doğru mu yaptım?” diyor.</p>

<p>Bunlar artık teknik sorular değil. Bunlar vicdan, sorumluluk, empati ve insan ilişkileriyle ilgili sorular.</p>

<p>İşte araştırmanın asıl uyarısı burada başlıyor.</p>

<p>İnsan kendini haklı çıkaranı sever</p>

<p>Araştırmanın ikinci aşamasında katılımcılar, fazla onaylayıcı ve daha az onaylayıcı yapay zekâlarla konuşturulmuş. Sonuç dikkat çekici: İnsanlar, kendilerini daha çok onaylayan yapay zekâyı daha güvenilir ve daha kaliteli bulmuş. Hatta benzer konularda tekrar ona danışmak istemişler. Fakat aynı zamanda kendi haklılıklarına daha fazla inanmış, özür dileme veya ilişkiyi onarma isteği azalmış.</p>

<p>Bu, sadece teknoloji meselesi değil. Bu, insan meselesi.</p>

<p>Çünkü insan zaten çoğu zaman tarafsız bir cevap aramaz. Kendi içinde kurduğu cevabı onaylatmak ister. Bazen bir arkadaşına da bu yüzden gider. Bazen sosyal medyada da bunu yapar. Bazen ailesine anlatırken bile kendi haklılığını güçlendirecek şekilde anlatır.</p>

<p>Şimdi bu işin içine yapay zekâ giriyor.</p>

<p>Üstelik yapay zekâ çok ikna edici konuşuyor. Cümleleri düzgün. Tonu sakin. Bilgili gibi duruyor. Bazen psikolog gibi, bazen bilge bir dost gibi cevap veriyor.</p>

<p>Bu yüzden insan şunu kolayca düşünebilir:</p>

<p>“Demek ki ben haklıyım. Çünkü yapay zekâ da böyle söyledi.”</p>

<p>Oysa yapay zekâ her zaman hakikatin tarafında olmayabilir. Bazen sadece kullanıcının anlattığı çerçevenin içinde kalır.</p>

<p>Tehlike nerede?</p>

<p>Bence bu araştırmanın en çarpıcı tarafı şu: Yapay zekâ insanı bir anda kötü biri yapmıyor. Daha sinsi bir şey yapıyor. İnsanın kendi kusurunu görmesini zorlaştırıyor.</p>

<p>Küçük bir tartışmada özür dilemek yerine “ben sınırlarımı korudum” dedirtebiliyor.<br />
Kırıcı bir davranışı “duygusal ihtiyaç” diye açıklatabiliyor.<br />
Bunların hepsi kulağa modern, yumuşak ve psikolojik açıdan doğru gibi gelebilir. Ama her yumuşak cümle doğru değildir. Her rahatlatan cevap da iyi değildir.</p>

<p>İnsan bazen kendini savunmaya değil, yüzleşmeye ihtiyaç duyar.</p>

<p>Stanford’daki araştırmacılar da bu yüzden konuyu bir güvenlik meselesi olarak görüyor. Çalışmada yapay zekâdaki bu fazla onaylayıcı tavrın, insanların sosyal becerilerini, empati kurma kapasitesini ve zor ilişkisel durumlarla baş etme becerisini olumsuz etkileyebileceği vurgulanıyor.</p>

<p>Doğru soru şu olmalı</p>

<p>Belki de artık yapay zekâya sorduğumuz soruları değiştirmemiz gerekiyor.</p>

<p>“Sence ben haklı mıyım?” yerine şunu sormalıyız:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Bu olayda benim görmediğim taraf ne olabilir?”<br />
“Karşı taraf bu durumu nasıl yaşamış olabilir?”<br />
“Ben burada nerede hata yapmış olabilirim?”<br />
“Bana sadece destek değil, dürüst bir değerlendirme yap.”</p>

<p>Çünkü soru değişirse cevap da değişir.</p>

<p>Eğer yapay zekâyı sadece bizi rahatlatan bir aynaya çevirirsek, zamanla kendi yüzümüzü değil, görmek istediğimiz yüzü görürüz.</p>

<p><i>Bedri Yandımkaldım, Milat</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/yapay-zekanin-kullaniciyi-hatasiz-gosterme-tehlikesi</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 15:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/kullanicilarla-ayni-fikirde-gorunup-onlari-yaniltiyor-dalkavuk-yapay-zeka-hasta-ediyo-1781872-20260405001829.jpg" type="image/jpeg" length="13334"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Modernist itibarsızlaştırmanın kurbanları: Şeyh ve seyda kurumları]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/modernist-itibarsizlastirmanin-kurbanlari-seyh-ve-seyda-kurumlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/modernist-itibarsizlastirmanin-kurbanlari-seyh-ve-seyda-kurumlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Vahdettin İnce, Star Gazetesi’ndeki yazısında; Kemalist itibarsızlaştırma süreci, Yeşilçam’ın kara propagandası ve sol-sosyalist akımların işbirliğiyle toplumun doğal savunma mekanizmaları olan "şeyh ve seyda" kurumlarının nasıl can çekişir hale getirildiğini analiz ediyor. Bu asil yapıların feodalizm ve gericilik sakızıyla tasfiye edilmesinin, toplumu dış müdahalelere ve kırk yıllık bir yıkım sürecine mahkum ettiğini; günümüzde bu kadim ve fıtri dinamiklere dönüşün önemini vurguluyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ağanın, şeyhin ve seydanın çok ve muteber olduğu bir zaman diliminde geçti çocukluğum. Kemalist itibarsızlaştırma sürecinin etkisi henüz bizim oralara ulaşmamıştı. Dedem, birer kültür, ilim, irfan mektebi mesabesindeki divanın, tekkenin ve medresenin müdavimiydi. Fırsat buldukça beni de beraberinde götürürdü. Hayatın anlamını, dinamiklerini, en basitinden oturup kalkmayı öğreneyim diye. Hem ağa hem şeyh hem de seyda bütün toplumun gözünde müstesna bir yere sahipti. Benim zihnimde de olumlu bir yere oturdular böylece.</p>

<p>Sonra okul hayatı başladı. Toplumun değer verdiği ağa, şeyh ve seyda gibi asalet ifade eden daha birçok isim ve lakabın yasak olduğunu, itibardan düşürülmeye çalışıldığını fark ettim. Tabi bu yasaklara ve itibarsızlaştırmalara gerekçe olarak da söz konusu unvanlara sahip kimselerin işledikleri iddia edilen onlarca, yüzlerce melanet (!) sıralanıyordu. Yüreğim, her seferinde bu işte bir terslik var diyordu ama propaganda dili çok rafine ve ikna ediciydi. Üzerinde çalışılmış, ta garbın payitahtlarında kotarılmış profesyonel işi bir projeydi çünkü. Taze bir zihnin bunlara direnmesi imkansıza yakındı. Günün birinde öğretmenimiz, toplumun büyük değer atfettiği bu şahsiyetlere ağır eleştiriler yöneltmiş, hakaretler etmişti. Benim de ağzımda kekremsi bir tat bırakmıştı. Dedeme gelip anlatınca "onlar ne söyleseler tersi doğrudur" dedi. Dedemin bu sözü benim için bir dua, bir muska gibi manevi bir zırh işlevini gördü. Ruhumun boynuna bir hamail gibi astım ve bir daha çıkarmadım. Ne zaman resmi algıyı telkin etme bağlamında bu türden bir propagandaya maruz kalsam, dedemin duası elimden tutar, o girdaptan çekip çıkarırdı. Gözümün önünde ağaların fedakarlığı, cömertlikleri, toplumu krizlerden kurtarma çabaları, yoksullara yardımcı olmaları. Her saat hazır ve açık bekleyen bereketli sofraları; şeyhlerin manevi ıslah çabaları, insanları dünya hayatında dürüst olmaya, kimseye haksızlık etmemeye çağırmaları, bir sözleriyle kanlı çatışmaları durdurmaları; seydaların günlük hayatta çözüm üretici, yol gösterici fetvaları, vaaz ve nasihatleri canlanırdı. Böylece saldırıları nispeten savmış olurdum. Fakat saldırılar, propagandalar, beyin yıkamalar, itibardan düşürmeler dur durak bilmedi. Bütün kitle iletişim araçları bu iş için seferber edilmişti. Gazeteler karikatürleriyle, köşe yazılarıyla, sinema filmleri negatif tiplemeleriyle, fısıltı gazetesi asılsız dedikodularıyla özellikle ağaları, şeyhleri ve seydaları acımasızca karalıyorlardı. Dedemin duası etrafımı bir sur gibi sarmıştı ama surda da her gün bir gedik açılıyordu. En önemlisi ülkenin ağa, şeyh ve seyda geleneğinden uzak batı kesimleri bu köklü ve asil şahsiyetleri ve kurumları Yeşilçam sinemasındaki maksatlı tiplemeler üzerinden öğreniyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Özellikle Kürtler arasında taban bulmaları sağlanan sol- sosyalist akımlar da resmi ideolojinin bu menfi propagandasını toplumun kılcal damarlarına kadar empoze ediyorlardı. Toplumu ayakta tutan dinamikler ağır yaralar aldılar. Aslında can çekişir hale geldiler de diyebiliriz. Bu yüzden özellikle Kürtler, diğer bir ifadeyle bu kurumları gözlemleme, yaşama şansını bulamayan yeni nesiller batılı oryantalistlerin ve yerli borazanlarının feodalizm, gericilik, çağdışılık, irtica, derebeylik gibi söylemleri karşısında cascavlak ve savunmasız kaldılar. Sonunda kuru yaprak gibi her rüzgarın önünde savrulur hale geldiler. Kürtlerin yaşadığı kırk yıllık şiddet, terör ve yıkım süreci bunun sonucudur. Doğal savunma mekanizmaları ağa, şeyh ve seydadan yoksun bırakılmış Kürtler bu hercümerç çağının en ağır darbesini yediler.</p>

<p>Son yıllarda Türkiye'nin genel atmosferinin değişmesi, kadim İslami ve fıtri dinamiklere dönüş sinyallerinin verilmesi ve Kürtlerin de fetret devri sayılan bu yıkım süreçlerinin tahribatını bizzat gözlemlemeleri neticesinde varoluşlarının teminatı bu kurumlara yeniden sarılmaya başladılar, fıtratın gereği olan bu yapıları canlandırdılar.</p>

<p>Bu yakınlarda yayın hayatına başlayacak Kürtçe bir kanalın çekimleri için geçen haftayı Mardin'de geçirdim. Gündüzleri gezip dolaşmayı, etrafı, toplumu gözlemlemeyi, geceleri ise tarihi bir mekanda çekimler yapmayı planlamıştık. Bu planımız bölgede Mardin için kullanılan bir deyime uygundu: "Bi roj seyranî, bi şev gerdenî" (Gündüz seyranlık gece gerdanlık). Vaktini nasıl geçirmek istersin? diye soran kanal yetkilisine, bir ağayı, bir şeyhi ve bir seydayı ziyaret etmek istiyorum, dedim bu yüzden.</p>

<p>İlk gün bir ağaya misafir olduk.</p>

<p><i>Vahdettin İnce, Star</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/modernist-itibarsizlastirmanin-kurbanlari-seyh-ve-seyda-kurumlari</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 12:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/seyhsaideren.png" type="image/jpeg" length="16274"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Terör devleti İsrail mâşeri vicdanı satın alabilecek mi?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/teror-devleti-israil-maseri-vicdani-satin-alabilecek-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/teror-devleti-israil-maseri-vicdani-satin-alabilecek-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün en çok kullanılan sosyal medya hesaplarında terör devleti İsrail aleyhine yazmak hesabınızın silinmesi demek. Filistin bayrağı paylaşmak bile 'terör propagandası' sayılıyor. Dünyada bilinen büyük medya kuruluşlarında İsrail'in aleyhine konuşmak neredeyse imkânsız.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Terör devleti İsrail dünya çapındaki imajını düzeltmek için kesenin ağzını açtı. Terör devletinin meclisinde onaylanan 2026 ulusal bütçesinde propagandaya 730 milyon dolar ayrılması kabul edildi. Bir sene önceki bütçede propagandaya 150 milyon dolar ayrıldığı bilgisinin yanına 730 milyon doları koyunca, İsrail'i yöneten terör unsurlarının da kendileri için işlerin iyi gitmediğinin farkında olduklarını görüyoruz.</p>

<p>İsrail'deki terör unsurları, 2023 senesinde Gazze'de başlattıkları soykırımla dünya çapında nefret odağı olmayı başardılar! ABD'de bile İsrail karşıtlığı en üst seviyelere ulaştı. Düşünün, İsrail aleyhine karar çıkmasının neredeyse imkânsız olduğu ABD kongresinde İsrail'e silahı satışına "hayır" diyen senatörlerin sayısı 40'ı buldu. Eskiden bu sayı bir elin parmakları kadardı. ABD'de en son yapılan ankette İsrail'e karşı olumsuz görüş sahiplerinin oranı yüzde 60. Bir önceki sene bu oran yüzde 53 imiş. Yine aynı ankette ABD Başkanı Donald Trump'ın ABD-İsrail ilişkilerine yönelik kararlarını olumsuz bulanlar yüzde 55!</p>

<p>Terör lideri Netanyahu geçen yıl Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu için ABD'ye gittiğinde sosyal medya fenomenleriyle bir araya gelmişti. Terör lideri buluşmada, bugünün en önemli savaş tekniğinin sosyal medya olduğunu söylemişti.</p>

<p>Terör devleti İsrail'in askeri istihbaratında 7 yıl çalıştıktan sonra açık kimlikle faaliyette bulunan Ella Kenan, BrightMind adlı örgütlenme üzerinden 100 binden fazla kişiyi seferber ederek dijital mecralarda algı operasyonları yürüttüğünü açıkladı. Ella Kenan BrightMind adlı örgütlenmenin kuruluşunun 7 Ekim'den sonra olduğunu da söylüyor. Yani Gazze'de soykırıma başlamalarıyla sosyal medyada "İsrail yanlısı söylemleri güçlendirmek" için faaliyete başlamışlar.</p>

<p>Bugün en çok kullanılan sosyal medya hesaplarında terör devleti İsrail aleyhine yazmak hesabınızın silinmesi demek. Filistin bayrağı paylaşmak bile 'terör propagandası' sayılıyor. Dünyada bilinen büyük medya kuruluşlarında İsrail'in aleyhine konuşmak neredeyse imkânsız. İki gün önce çıkan bir haberde, Alman medya devi Telegraph ve Politico haber kuruluşlarının sahibi Axel Springer'in Yönetim Kurulu Başkanı Mathias Döpfner'in bünyesindeki gazetecilere çalışmaya devam etmeleri için İsrail'i desteklemelerini şart koşmuş.</p>

<p>Bunca medya gücüne rağmen terör devleti İsrail insanları kandıramıyor, destek bulamıyor. Para ile insanlık satın almaya çalışıyor ama mâşerî vicdan parayla alınamaz!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>730 milyon dolarlık propaganda bütçesinden kemik kapmaya çalışacak çok köpek çıkacaktır. Özellikle sosyal medyada İsrail lehine paylaşımlar yapan Türkçe hesapların sahiplerinin ağızlarından salyalar akmaya başlamıştır. Terör devleti İsrail lehine kim bir şey yazıp çizip Filistinlileri kötülüyorsa anlayın ki 730 milyon dolarlık propaganda bütçesinden kendisine düşen kemiği almış, kemirmeye başlamış! Bazıları da bu işi ücretsiz yapıyor çünkü çifte vatandaş. Hem Türk hem İsrail vatandaşı. Bunlarla alâkalı TBMM'de bir yasa teklifi görüşülmeyi bekliyor ama ne hikmetse bir türlü sıra gelmiyor!</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/teror-devleti-israil-maseri-vicdani-satin-alabilecek-mi</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 10:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/maserivc.jpg" type="image/jpeg" length="84196"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hayvan lobisi vuruyor, bürokrasi uyuyor, çocuklar ölüyor!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hayvan-lobisi-vuruyor-burokrasi-uyuyor-cocuklar-oluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hayvan-lobisi-vuruyor-burokrasi-uyuyor-cocuklar-oluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sosyal medyada nesneleştirilen hayvanlar üzerinden dönen milyonluk vurgunlar ve köpek dişleri arasında can veren yoksul çocuklar... İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak’ta yayınlanan son yazısıyla; bürokrasinin hantallığını, siyasetçinin mama fabrikasını ve medyanın korkaklığını "Hamza"ların kanlı gömleğiyle yargılıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ponçuk çok şirin bir köpekti. Sokaktan bulunmuş, hayvansever Sema Kartav tarafından sosyal medyada nesneleştirilmiş, üzgün yüz ifadesi üzerinden milyonlarca insanın dikkatini çekmiş, çeşitli sağlık sorunları yaşadıktan sonra “çoklu organ yetmezliği” sebebiyle ölmüştü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ponçuk yaşarken veteriner masrafları çok ağırdı tabii. O yüzden çok çeşitli kampanyalar yapıldı Ponçuk için, paralar toplandı. Ölümü de çok acıklıydı. Üstelik ölümünden sonra Ponçuk için “Ponçuk bu dünyadan borçlu gitti, veterinere 400 bin lira borç var, aşağıdaki ibana yardım yapabilirsiniz” paylaşımları da peşine geldi. Üstelik o ibanlar bir STK’nın falan değildi. Düz, insan ibanı idi.</p>

<p>Durumu şöyle özetleyeyim. Sokaktan bulunup sosyal medyada dolaşıma sokulan Ponçuk için belki 5-6 milyon lira para toplanmıştı zaten yaşarken. Bir de üzerine Ponçukcağız borçlu gidince mecbur veterinere de o para ödenecekti yani.</p>

<p>Bu, burada bir dursun.</p>

<p>Hamza beş yaşındaydı. Ailesi onu sokakta bulmamıştı. Ama canını sokakta bulduğumuz bir ölümle öldü. Hamza’yı Ponçuk kadar şanslı olmayan sokak köpekleri parçaladı. Yediler Hamza’yı. Isıra ısıra öldürdüler.</p>

<p>“Hamza’nın şanslı olması da mümkündü” mü dediniz? Hadi oradan. Sokak köpeklerinin yanında Hamza’nın, Hamzaların, çocuklarımızın ne şansı olabilir ki?</p>

<p>Şimdi dimdik, dümdük, dümdüz söyleyeceğim lafımı: Hamza alt sınıftan bir çocuktu. Ailesi barakadan hallice bir evde yaşıyordu. Tıpkı çok az istisna hariç olmak üzere sokak köpekleri tarafından öldürülen diğer çocuklarımız gibi. Ve Hamza da, diğer çocuklarımız da orta-üst sınıfın enstrümanlaştırdığı, sömürdüğü, sorun halinde tutmaya bayıldığı hastalıklı ve sapkın hayvan sevgisi(!) yüzünden öldü.</p>

<p>Daha da açık yazacağım: Hamza’nın üç katili var. Biri milletvekili dediğimiz, dahası demek zorunda kaldığımız insan topluluğu. İddialar artık yenilir yutulur gibi değil. Parti ayırmaksızın birçok vekilin ya doğrudan mama lobisiyle bir bağlantısı olduğu ya da doğrudan mama-yem fabrikası sahibi oldukları konuşuluyor. Öyle olmasa, sokak köpeği terörü konusunda milleti dinlerler de bir işe yararlar.</p>

<p>İkincisi mama lobisi. Güya hayvansever(!)ler, gerçek hayvanseverlerin tüm samimi duygularını sömürmeye talip olarak çok büyük bir vurgun yapıyorlar ve bu vurgun için onlara sokakta köpek lazım. Üstelik bu sapkın dolandırıcıların bin türlü, beş bin türlü skandalı patlamasına rağmen işlerine güçlerine devam ettikleri bir ülkemiz var.</p>

<p>Üçüncüsü medya. Hamza ile ilgili haberleri silecek kadar korkak, meseleyi konuşamayacak kadar ürkek medya. Mama lobisinden, beş tane vekilden, üç tane ağababadan korkan, reklam geliri dışında hiçbir ilkesi, inancı, fikri olmayan medya.</p>

<p>Peki ne olacak şimdi? Çiçeği burnunda İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Hamza’nın ölümünden sonra talimat vermiş valilere: “Çözün bu sokak köpeği işini” demiş.</p>

<p>Ne olacağını söyleyeyim. Güya valiler yarın yerel yönetimleri de çağırıp bir koordinasyon toplantısı yapacak, güya kararlar alınacak, güya işlemler başlatılacak ve tabii ki hiçbir şey olmayacak yine. Çünkü o muazzam makine işlemeye devam edecek. Vali “aman hayvanseverleri kızdırmayalım” deyip “insanseverleri kızdırmayı” göze alacak. Aralarında yine de cesur birkaçı varsa iş üretecekler ama bazı “yerlerden” aranıp “çok da şey etmeyin” denilecek. Yani hiçbir şey olmayacak. Sıradaki Ponçuk ile vurgun düzeni sürecek, sıradaki Hamza ile ölüm düzeni devam edecek.</p>

<p>Benim çözüm önerim mi? Çok net: Türkiye’deki sokak köpeklerini bir gecede İstanbul’da Etiler’e, Göktürk’e falan; Ankara’da Çankaya’ya, Çayyolu’na falan; başka şehirlerde de benzer lokasyonlara bırakalım. Madem rant onların, söz onların, ağalık onların, sorun da onların olsun. Olmaz mı?</p>

<p>Ek bilgi:</p>

<p>Trendyol’un Marketing Türkiye için der­lediği genel sektör verilerine göre; 2025 yılı itibarıyla Türkiye pet pazarı 70 milyar lira büyüklüğe ulaştı. Pazarın büyüklüğü bir önceki yıl 41 milyar Lira seviyesin­deydi. Bu artış, pazarın yıllık bazda yüz­de 70 ciro büyümesi kaydettiğini ortaya koyuyor. Önümüzdeki döneme ilişkin beklentiler de bu ivmenin süreceğine işa­ret ediyor. 2025–2026 arasında pet paza­rında adet bazlı yüzde 20’lik bir büyüme öngörülüyor.</p>

<p><i>İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hayvan-lobisi-vuruyor-burokrasi-uyuyor-cocuklar-oluyor</guid>
      <pubDate>Sun, 03 May 2026 17:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/206013.jpg" type="image/jpeg" length="67116"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[28 Şubat'ın karanlıkta kalan vakası: Hızır Hoca suikastı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/28-subatin-karanlikta-kalan-vakasi-hizir-hoca-suikasti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/28-subatin-karanlikta-kalan-vakasi-hizir-hoca-suikasti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[28 Şubat cuntasının medya kolu suikastı cemaat içi hesaplaşma olarak göstererek dosyayı kapatmaya çalıştı. Bunda da başarılı oldular. Öyle ki İslâmî camia içerisinde bile Hızır Hoca suikastından bahsedilmez oldu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Faili meçhul kalan dosyaların tekrar ele alınmaya başlandığı bugünlerde Hızır Ali Muratoğlu Hoca'nın suikastını da yıldönümü.</p>

<p>28 Şubat darbesinin en şiddetli hissedildiği 1998 senesinin 17 Mayıs'ında, mûtad olarak her pazar günü gerçekleşen Mahmud Ustaosmanoğlu Hazretleri'nin sohbetinin ardından Hızır Hoca İsmailağa Camii içerisinde sohbete gelenlerin suallerini cevaplayıp, derdi olanın derdini dinlerken vuruldu. Soru sorma bahanesiyle Hızır Hoca'ya yaklaşan tetikçi hoca efendiye kurşun yağdırdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>28 Şubat cuntasının medya kolu suikastı cemaat içi hesaplaşma olarak göstererek dosyayı kapatmaya çalıştı. Bunda da başarılı oldular. Öyle ki İslâmî camia içerisinde bile Hızır Hoca suikastından bahsedilmez oldu.</p>

<p>Suikasten 3 yıl sonra polis faili yakaladığını açıkladı. Yakaladıkları şahsın bir deli olması bizleri şaşırtmadı!..</p>

<p>Güya Hızır Hoca faile 'cinlerini göndermiş', fail de buna kızıp Hızır Hoca'yı öldürmüş! O günün şartlarında, 28 Şubat medyasının topluma her gün onlarca 'irtica' haberini boca ettiği ortamda bu masal tuttu! Hatta yıllar sonra bir emekli polis memuru çektiği videoda, Hızır Hoca katilini nasıl yakaladıklarını ballandıra ballandıra anlattı; masalların özelliği üzerine eklene eklene yaşamasıdır!</p>

<p>Oysaki cevapsız kalan sorular vardı. İşte o sorular:</p>

<p>1- Katil diye sunulan şahsın, Adlî Tıp Kurumu'nun raporuna göre psikolojik rahatsızlığı var. Hızır Hocaya düzenlenen suikastın ardından polisin, "Profesyonelce işlenmiş bir cinayet" tespitiyle, ortaya sürülen aklî dengesi bozuk katil portresi nasıl örtüşüyor?</p>

<p>2- 17 şahitten hiçbiri, "Evet, katil bu" demedi. Nasıl oluyor da şahitlerin teşhis edemediği kişi hâdisenin fâili olabiliyor?</p>

<p>3- Yine şahitlerin ifadesiyle, suikastı gerçekleştiren kişi kaçarken beyaz bir servis aracında bulunan kişiye bir şey veriyor ve daha sonra Fener Rum Patrikhanesi'nin civarında izini kaybettiriyor! Bu da suikastçının tek kişi olmadığını, organize bir hareketin parçası olduğu yönündeki şüpheleri kuvvetlendirmekteyken, polis, savcı ve mahkeme niçin bu yönde bir araştırma yapmadı veya yapamadı? Polisi, savcıyı ve mahkemeyi engelleyen mi vardı?</p>

<p>4- Zanlı tatbikat için İsmailağa Camii'ne neden getirilmedi?</p>

<p>5- Medyada "Katil suçunu itiraf etti" şeklinde haber çıkarken, zanlının diğer suçlarıyla ilgili götürüldüğü tatbikat yerinde, "Hocayı niye öldürdünüz?" sorusuna karşılık gazetecilere "Yok öyle bir şey" şeklindeki cevabı neden dikkate alınmadı? Zanlı diğer tüm cinayetleri kabul etti halde Hızır Hoca'yı vurduğunu niye kabul etmedi? Bir anda akıllandı mı!..</p>

<p>Umuyorum ki bu yeni dönemde Hızır Hoca suikastı de masallardan arındırılmış bir şekilde ele alınıp kimlerin bu suikastı azmettirdiği ortaya çıkar. Yapay zeka çağında artık çocuklar bile masal dinlemiyor!..</p>

<p><i>Yakup Köse, Star Haber</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/28-subatin-karanlikta-kalan-vakasi-hizir-hoca-suikasti</guid>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 12:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/hizirhoca.jpg" type="image/jpeg" length="91490"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[CIA’in senaryo odası: Homeland ve küresel müdahaleciliğin meşruiyeti]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ciain-senaryo-odasi-homeland-ve-kuresel-mudahaleciligin-mesruiyeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ciain-senaryo-odasi-homeland-ve-kuresel-mudahaleciligin-mesruiyeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mehmet Rakipoğlu, MGE Kritik'teki analizinde Homeland dizisini Amerikan istihbarat aklının dünyayı kirleten ideolojik bir aygıtı olarak deşifre ediyor. Analiz, İslam coğrafyasını terörle özdeşleştiren Hollywood kurgusunun, Müslüman kimliğini nasıl sistematik bir aşağılama nesnesi haline getirdiğini ortaya koyuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri (ABD) İkinci Dünya Savaşı sonrası iki kutuplu düzenin, Soğuk Savaş sonrası da tek kutuplu düzenin ana aktörü olarak küresel siyasete yön vermiştir. ABD yönetimlerinin uluslararası ilişkilerde başat aktör olma kapasitesi ve rolü sadece maddi güç unsurlarıyla (askeri güç kapasitesi, nüfus, coğrafya, GSYH) değil aynı zamanda yumuşak güç unsurları ile de desteklenmiştir. Sinema, televizyon programları ve dizileri, Hollywood sektörü de bu yumuşak güç unsurlarının başında gelmektedir. Bu anlamda ABD merkezli üretilen filmler ve dizilerin kahir ekseriyeti, Amerikan'ın hegemonik düzen kurgusu ve hiyerarşik siyaset tasarısına hizmet etmektedir. Homeland dizisi tam da bu noktada öne çıkmaktadır.</p>

<p>Homeland, 2011 yılında yayımlanmaya başladığında kendisini “travma sonrası Amerika'nın güvenlik kaygılarını ciddiyetle ele alan” bir politik gerilim dizisi olarak sunmuştur. 2011–2020 arasında toplam 8 sezon boyunca yayımlanan dizi, yüzeyde her sezon farklı bir coğrafya ve kriz anlatısına odaklanıyormuş gibi görünse de derin yapıda son derece tutarlı bir ideolojik çerçeveye yaslanmıştır. Bu çerçeveye göre ABD merkezli güvenlik aklı meşru, ona karşı çıkan her aktör ise potansiyel olarak irrasyonel, fanatik, ahlaksız ya da “medeniyet dışı” olarak lanse edilmektedir. Bu çerçeve yalnızca politik pozisyonlar üzerinden değil, dil, din, beden, mekân ve gündelik pratikler üzerinden de kurulmaktadır. Tam da bu nedenle Homeland, klasik oryantalist anlatının 21. yüzyıldaki en rafine örneklerinden biri olarak okunabilir. Bu noktada vurgulanması gereken husus, Homeland'da karşımıza çıkan oryantalizmin ABD'ye özgü bir güvenlik oryantalizmi olmasıdır. Bu yaklaşımda “Doğu” yalnızca kültürel olarak geri ya da irrasyonel değil; aynı zamanda sürekli izlenmesi, yönetilmesi ve gerekirse müdahale edilmesi gereken bir güvenlik nesnesi olarak kurgulanır. İstihbarat, gözetim ve önleyici müdahale pratikleri bu oryantalist tahayyül üzerinden meşrulaştırılmaktadır. Homeland, tam da bu nedenle, Amerikan güvenlik ve istihbarat aklının dünyayı nasıl gördüğünü yansıtan bir ürün olarak okunmalıdır; dizi yalnızca bu kurguyu temsil etmemekte, aynı zamanda onu yeniden üretmektedir.</p>

<p>Dizinin farklı sezonlarında Pakistan, Afganistan, İran, Venezuela gibi coğrafyalar sahneye taşınırken, bu mekânlar hiçbir zaman kendi tarihsel, toplumsal ve siyasal bağlamları içinde ele alınmaz. Aksine, bu alanlar ABD güvenlik tahayyülünün projeksiyon yüzeyleri hâline getirilir. Pakistan sahnesinde Arapça konuşan kalabalıklar, Venezuela'da uyuşturucu ve kaosla özdeşleştirilen bir düzen, İranlı karakterler üzerinden kurulan “sadakat–din” ikilemi ve İslam'ın doğrudan şiddetle özdeşleştirilmesi bu kurgunun parçalarıdır. Dizinin ana anlatısı değişir; fakat Müslüman özneye, ABD karşıtına ve “öteki coğrafya”ya bakış değişmemektedir.</p>

<p>Homeland'ın en sorunlu yönlerinden biri, İslam'ı ve Müslüman kimliği yalnızca ideolojik bir tehdit değil, aynı zamanda kültürel olarak “bozuk” ve “anlaşılmaz” bir yapı olarak resmetmesidir. Bu, Edward Said'in tarif ettiği klasik oryantalizmin güncellenmiş bir versiyonudur: Doğu irrasyoneldir, tutarsızdır, kendi kurallarına bile uymaz ve ancak Batı aklı tarafından anlamlandırılabilir. Pakistan'da geçen sahnelerde Arapça konuşulması bu zihniyetin neredeyse karikatür düzeyindeki bir yansımasıdır. Senaristlerin “nasıl olsa kimse anlamaz” rahatlığıyla yazdığı anlamsız Arapça diyaloglar, yalnızca teknik bir hata olmaktan öte bölge halklarının dilsel ve kültürel olarak homojenleştirildiğinin açık göstergesidir. Arapça, Urduca, Farsça arasındaki farkın silinmesi; İslam coğrafyasının tek bir amorf kütleye indirgenmesi, dizinin bilinçli tercihidir. Nicholas Brody karakterinin Arapça konuştuğu sahneler ve namaz sekansları ise bu oryantalist yaklaşımın en rahatsız edici örneklerindendir. Brody'nin anlamsız Arapça ifadeler kurması, İslami terminolojiye hâkim olmayan senaryo yazımıyla açıklanmakla birlikte bu aynı zamanda bilinçli bir kayıtsızlığı da gün yüzüne çıkarmaktadır. Namaz sahnelerinde ise sessiz kılınması gereken namazların sesli kılınması, erkânın tamamen ihlal edilmesi ve ritüelin neredeyse grotesk bir performansa dönüştürülmesi, senaryo ekibinin basit bir ritüele dahi yeteri kadar anlam vermediğini, öğrenmediğini göstermektedir. Burada amaç İslam'ın nasıl temsil edildiğinden ziyade; İslam'ın bir şekilde temsil edildiğini, ABD'nin istediği biçimde temsil edildiğini izleyiciye aktarmaktır.</p>

<p>Dizi boyunca tekrar eden temel ideolojik hat şudur: ABD, iyiliğin ve düzenin mimarıdır; ona sadakat gösteren herkes kabul edilebilir, karşı çıkan herkes ise potansiyel teröristtir. Bu noktada Homeland, “iyi Müslüman–kötü Müslüman” ayrımını belirleyen nihai merci olarak ABD'yi konumlandırır. İnanç, etik ya da siyasal tutarlılık değil; Washington'a bağlılık esastır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Quinn karakterinin bir sahnede “teröristlerin işi kitabına göre yaptığı” yönündeki ifadesi ve burada Kur'an'a atıf yaparken sinkaflı küfür kullanması, dizinin ideolojik sınırlarını açıkça gösterir. Bu sahnede Müslümanlık, doğrudan şiddetin kaynağı olarak kodlanır; kutsal metin ise terör el kitabına indirgenir. Bu yalnızca provokatif bir diyalog değildir; izleyiciye bilinçaltı düzeyde verilen politik bir mesajdır: Şiddet, bu dinin doğasında vardır. İran asıllı başörtülü CIA ajanı kadın karakter de benzer bir ideolojik çerçeve içinde sunulur. Başörtüsü, karakterin kişisel bir tercihi ya da kimliğinin doğal bir parçası olarak değil; sürekli “ilginç”, “şüpheli” ve “aşılması gereken” bir unsur olarak ele alınır. Bir sahnede, ABD vatandaşı olmasını sağlayan devlete mutlak sadakat borcu olduğu sert bir dille hatırlatılır; başörtüsüyle temsil edilen zihniyet adeta ABD'ye karşı potansiyel bir tehdit olarak kodlanır. Mesaj nettir: İnanç, ancak devletin çıkarlarına tabi olduğu sürece tolere edilebilir.</p>

<p>Bununla birlikte Homeland'ın ideolojik dünyası tamamen pürüzsüz ve çelişkisiz değildir. Dizi, nadiren de olsa ABD'nin onlarca yıldır sürdürdüğü dış müdahaleciliğin iç siyasal yapıda yarattığı tahribatı kabul eden anlar üretmektedir. Özellikle 7. sezonda ABD başkanının Türkiye, Şili ve benzeri ülkelerde yürütülen darbe faaliyetlerini açıkça telaffuz etmesi ve bu müdahalelerin Amerikan demokrasisine zarar verdiğini itiraf etmesi, bu açıdan dikkat çekicidir. Bu sahnelerde ABD, ilk kez mutlak ahlaki merkez konumundan kısmen geri çekilmekte; küresel düzen kurma iddiasının içeride kurumsal erozyona, güvensizlik iklimine ve siyasal yozlaşmaya yol açtığı kabul edilmektedir. Bu itiraf, son yıllarda Amerikan dış politikasında belirginleşen ve zaman zaman “Monroe'cu” ya da izolasyonist olarak tanımlanan yönelimin yalnızca bir siyasi tercih değil, yapısal bir yorgunluğun yansıması olduğunu da göstermektedir. Homeland bu yönüyle, ABD'nin dünyayı düzenleme iddiasının sürdürülemezliğine dair farkındalığı istemeden de olsa görünür kılmaktadır.</p>

<p>Homeland, her sezon farklı bir coğrafyaya odaklanıyor gibi görünse de bu mekânsal çeşitlilik gerçekte tek bir jeopolitik fanteziyi beslemektedir. Brody'nin Venezuela'ya kaçışı bu açıdan çarpıcıdır. Venezuela, dizide neredeyse Beyaz Saray'ın söylemlerinin birebir yansıması olarak sunulur: uyuşturucu, kaos, yozlaşma ve ABD'nin perde arkasında “düzenleyici” rolü. Yerel dinamikler, ABD yaptırımları ya da Latin Amerika'nın tarihsel deneyimi yoktur; yalnızca “ABD müdahalesi olmasa çökecek” bir ülke anlatısı vardır.</p>

<p>Daha da sorunlu olan, El-Kaide, Taliban ve İran gibi aktörlerin tek bir cephede, uyumlu biçimde ABD'ye karşı iş birliği yapıyormuş gibi sunulmasıdır. Bu, yalnızca analitik olarak yanlış değil, aynı zamanda bilinçli bir basitleştirmedir. Gerçek dünyada bu aktörler arasında derin ideolojik, mezhepsel ve stratejik ayrılıklar vardır. Ancak Homeland, izleyicinin zihninde “tek bir Müslüman cephe” inşa eder. Bu cephede herkes aynıdır; yöntemler farklı olsa da motivasyonlar aynıdır. Karşı cephede ise mağdur ABD vardır: rasyonel, ahlaki ve zorunlu olarak müdahaleci. Bu anlatı, ABD'nin küresel müdahaleciliğini meşrulaştıran klasik bir güvenlik mitolojisidir. Tehdit ne kadar homojen ve irrasyonel gösterilirse, ona karşı alınan önlemler de o kadar sorgulanmaz hâle gelir. Homeland, tam olarak bunu yapar: karmaşık siyasal çatışmaları basit bir “medeniyet mücadelesi”ne indirger.</p>

<p>Sonuç olarak Homeland, yalnızca ABD'nin istihbarat savaşlarını ve güvenlik reflekslerini konu alan bir politik gerilim dizisi değildir; aynı zamanda post-9/11 Amerikan güvenlik aklının popüler kültür aracılığıyla nasıl yeniden üretildiğini gösteren ideolojik bir metindir. Dizi, bir yandan ABD'yi rasyonel ve zorunlu müdahaleci bir aktör olarak konumlandırırken, diğer yandan Müslüman coğrafyaları sürekli olarak şüphe, tehdit ve kurtarılma nesnesi hâline getirmektedir. Oryantalizm bu anlatıda bir hata ya da dikkatsizlik değil; hikâyeyi ayakta tutan yapısal bir tercihtir. Bu tercih, ABD'ye özgü güvenlik ve istihbarat aklının dünyayı tehdit nesneleri üzerinden okuma biçiminin popüler kültürdeki yansımasıdır. Bununla birlikte Homeland, nadir de olsa ABD'nin küresel müdahaleciliğinin içeride yarattığı siyasal ve kurumsal maliyetleri görünür kılan anlar üretmiştir. Bu çelişki, dizinin ideolojik evrenini daha da anlamlı kılmaktadır. Buna göre ABD hem düzen kurucu hem de bu düzenin bedelini ödeyen bir aktör olarak resmedilmektedir. Tam da bu nedenle Homeland, popüler bir “güvenlik dizisi” olarak değil; çağdaş Amerikan dış politikasının korkuları, meşruiyet arayışları ve çelişkileriyle birlikte okunması gereken bir kültürel metin olarak değerlendirilmelidir. Bu tür anlatıları çözümlemek, yalnızca bir dizi eleştirisi değil; küresel siyasetin nasıl sadeleştirildiğini, normalleştirildiğini ve izleyiciye ahlaki bir zorunluluk olarak sunulduğunu anlama çabasıdır.</p>

<p><i>Mehmet Rakipoğlu, MGE Kritik</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ciain-senaryo-odasi-homeland-ve-kuresel-mudahaleciligin-mesruiyeti</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 19:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/10-things-to-watch-92814-100514-gsmg.jpg" type="image/jpeg" length="41300"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İslam tarihinin en büyük halifelerinden Ulu Hakan Abdülhamid Han]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/islam-tarihinin-en-buyuk-halifelerinden-ulu-hakan-abdulhamid-han</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/islam-tarihinin-en-buyuk-halifelerinden-ulu-hakan-abdulhamid-han" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dursun Gürlek, Yeni Şafak'taki yazısında Sultan Abdülhamid’e yönelik asılsız ithamları eleştirirken, eski bir Halk Partili olan Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu’nun şahitliğini paylaşıyor. Tepedelenlioğlu, Sultan Hamid’in enkaz halindeki bir devleti kılıçla değil, iman ve basiretle ayağa kaldırarak hilafeti küresel bir güce dönüştürdüğünü anlatıyor. Yazı, Ulu Hakan'ın Cava’dan Afrika’ya uzanan manevî nüfuzunu ve İslam birliği yolundaki eşsiz mücadelesini tarihî gerçekliklerle ortaya koyuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kendi ecdadından aşırı derecede nefret eden dünyada başka bir ülke var mı bilmiyorum. Bildiğim şu ki, başta padişahlar olmak üzere diğer bir takım Osmanlı ricaline kin besleyen, olmadık iftiralarda bulunan, onlar hakkında abuk sabuk sözler söyleyen insanların sayısı biz de – maalesef – büyük bir yekûn tutuyor. Ve bu güruhun eleştirileri de – haliyle – eleştiri olmaktan çıkıyor ve hezeyana dönüşüyor.</p>

<p>Eskiden Abdülhamid aleyhtarlığını daha çok sol – Kemalist kesim yapıyordu. Son zamanlarda bu iflah olmaz gürûha – sözüm ona- bazı sağcı, milliyetçi ve muhafazakâr kesime mensup bir takım şöhret budalası tipler de katılmaya başladı. Geçenlerde eski bir siyasetçi, bir televizyon kanalında yaptığı konuşmada bu padişahın çok paragöz olduğunu söylüyordu. Abdülhamid hakkında bir hayli kitap okudum, paragözlüğüyle ilgili bir kayda şahsen rastlamadım. Velev ki hükümdarın paragözlüğü doğruydu, peki ama böyle basit veya asılsız bir cümleyle tenkit kapısını açmak da ayrıca bir basitlik ve zavallılık değil midir?</p>

<p>Abdülhamid Han’a atılan iftiraların tamamını bir tarafa bırakarak söyleyecek olursak, ben şahsen yanlışı değil, doğruyu, çirkini değil güzeli, menfiyi değil müsbeti öne çıkarma taraflısı olmayı kendime prensip edinmişimdir. Yine öyle yapacağım ve Sultan Hamid hakkında kaleme alınan ilgi çekici bir yazıyı, merhum Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu’nun 12 Ekim 1966 tarihli “Yeni İstiklal” gazetesinde “Hilafet Tarihimizde Tek Halife Sultan Abdülhamid Han” başlığıyla neşrettiği makaleyi sizlerle paylaşacağım. Aşağıdaki satırları okurken yazarının eski bir Halk Partili olduğunu da unutmayalım:</p>

<p>Bâbıâli’nin en cesur kalemi Tepedelenlioğlu, Hünkâr’ın bu özelliğini – bakınız – nasıl anlatıyor:</p>

<p>“Halifelik makamına layık olmuş, Hilafet makamını bu müessesenin en parlak devirlerini hatırlatacak nüfuz ve kudrete ulaştırmış, sonra da bu kudreti hem Osmanlı Devleti’nin, hem de İslam âleminin faydasına kullanabilmiş olan tek Osmanlı halifesi Sultan Abdülhamid Han cennetmekândır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kanaatim şudur ki, bizde Hilafet Mısır fatihi, Sultan Birinci Selim (Yavuz) Han’dan, şehid Sultan Abdülaziz Han’a, Deli Murad’a (Beşinci Murad) kadar tamamıyla nazari kalmıştır. Bizde Hilafet İkinci Abdülhamid Han cennetmekân ile başlayıp bu ulu Hâkân’ın irtihali ile son bulmuştur.</p>

<p>Halife Abdülhamid hazretleri, hilafet kudretini, kudsiliği asla giderilmez, el dokundurulmaz bir mihrap üzerine kondurup orada tutmayı bilmiştir. Ve bu kudreti zedelemeden kullanmak basiret ve dirayetini göstermiştir. Gözlerine ahmaklık perdesi inmiş veya düpedüz gâvura satılmış olanlardan gayri herkes tarafından artık tereddütsüz kabul edilen siyasi dehalarının en feyizli kaynağı bu başarısıdır.</p>

<p>Yavuz Mısır’ı zaptetmiş, Mısır Fatihi olmuştur. Halifeliği almış, fakat halife olmamıştır. Kânûni Sultan Süleyman Han Semendre’yi, Belgrad’ı zaptettiği zaman, Semendre’de, Belgrad’da, Macar’ı ve Nemçe (1)yi vurduğu zaman, Macar ovalarında ve Viyana varoşlarında Bağdat ile Tebriz’i ele geçirdikçe de Irak’ta ve Azerbaycan’da hüküm sürebilmiş, ferman dinletebilmiştir. Fakat ikisinin de adları en çok zaptettikleri yerlerde ve ancak hüküm sürebildikleri müddetçe hutbelere sokulmuştur.</p>

<p>Abdülhamid Han’ın hilafet devrine bir mukayese kurmak için Osmanlı tarihinden başka nümûne almaya ihtiyaç var mı? Halifeliğin bize devredilmesinden sonra baba oğul bu iki sultandan daha keskin kılıcımız olmadı. Bir bu sultanların o kahhar kudretli devirlerini düşününüz, bir de Mithat ile arkadaşlarının şerri yüzünden bin kahra uğramış, paramparça edilmiş. 1877 – 1876 Türkiye’sini….</p>

<p>Yüz yerinden yamalı bir bohça… Bin payanda ile güç bela ayakta durabilen bir berhâne! (Büyük ve düzensiz konak)</p>

<p>Abdülhamid hazretleri işte böyle bir enkaz içinden Hilafet sırrına ulaşabilmiştir. Yirmi beşinci ceddi olan Yavuz’un ve yirmi dördüncü ceddi olan Kânûnî’nin satvetlerine sahip olmadığı halde Abdülhamid Han, yalnız Osmanlı İmparatorluğu hudutları içinde değil, bütün dünyada, Sünni Müslümanların bütün camilerindeki hutbelere adını ve mukaddes ünvanını zikrettirmek saadetine ulaşmıştır.</p>

<p>Cava’nın, Sumatra’nın, Malaka yarımadasındaki yedi sultanlığın (2) Filipinler’in, Avustralya’nın, o engin Hindistan kıt’asının, Doğu Türkistan ile o engin Çin kıt’asının, Japonya’nın, Seylan’ın, Batı Türkistan ile Hive, Kırım, Azerbaycan’ın, Kafkasya’nın ve o engin Çarlık Rusyası’nın, Romanya, Finlandiya, ve Sırbiya ile Karadağ’ın, Bosna’nın, Hersek’in, Seylan ve Zengibar adalarının Hind ve Pasifik okyanuslarındaki Afrika kıyılarının, Cezayir’in, Kongo’nun, Nijerya’nın, Sudan ve Habeşistan’ın bütün camilerinde hutbeler Halife Abdülhamid Han adına okunmuştur.</p>

<p>Kılıç kuvveti kullanılarak mı edinilmiştir bu dini saadet ve siyadet?</p>

<p>Tabii değil. Kılıç cihangirliğinin bu derecesi insan gücü için hayal dahi edilemez. Bu, bir his ve vicdan cihangirliği idi ki emellerinin temizliği ve imanının salabeti sayesinde Halife Sultan İkinci Abdülhamid Han cennetmekâna müyesser olmuştur.</p>

<p>Bu bir inâyet-i Rabbaniye idi.</p>

<p>Yabancı ülkelere yayılan bu nüfuzu yanında Halife Abdülhamid’in fiilen idaresi altında bulunan engin ülkeleri de unutmamak gerek. O, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, bütün mübarek makamların hizmetindedir. O, İstanbul’un, Bursa, Edirne, Şam ve Kahire şehirleri ile Suriye ve Mısır’ın Traplusgarp, Tunus, Bingazi, Fizan ve Berka ile Halep ile Basra, Bağdat, Rakka, Kuveyt, Umman, Hadramut, Asir bütün Anadolu, Kıbrıs, Girit, Rodos’un, Akdeniz Adaları’nın, Rumeli’nin, Hicaz ve Habeşistan’ın padişahıdır.</p>

<p>Gerçi bunlar arasında bazıları Mithat çetesinin şerri yüzünden kudreti dışına çıkmıştır; fakat dünyanın bütün salnamelerinde onun bu ülkeler üstünde hükümranlık haklarına sahip olduğu unutturulamaz.</p>

<p>Allah kerimdir, o kafasına koymuştur; hainlerin yüzünden kaybedilenleri günün birinde yine birer ikişer toplayıp milletine kazandıracaktır.</p>

<p>Halife Abdülhamid Han, bütün İslam dünyasında hatasız Kur’an okunmasını temin etmiştir. Halife Abdülhamid Han dünyanın hemen her tarafındaki camilere billur âvizeler, büyük tunç şamdanlar, en sanatkâr hattatlarımıza yazdırılmış levhalar, halılar, musanna minberler, Kütahya çiniler, sakal-ı şerifler, sedefli rahleler hediye etmiştir. Şimdi İslam dünyasının her tarafında ondan hatıralar var.</p>

<p>Halife Abdülhamid Han, bugün Amerikan ve İngiliz Fransız misyonerlerinin Hıristiyanlığa yaptığı hizmetleri seksen yıl önce kurduğu seyyar hafızlar, seyyar müderrisler, Ramazan imamları teşkilatı (3) ile İslam dinine yapmış ve kazandırmıştır. Sünni Müslümanlar arasında büyük bir intibah uyandırmış, yeni bir dini terbiyenin esaslarını kurmuş, mezar taşlarına varıncaya kadar âdetlerini bize uydurmuştur.</p>

<p>Böyle bir halife unutulabilir miydi? Nitekim unutulmamış, unutturulamamıştır. Afrika’da, Asya’da, Balkanlar’da seyahat eden genç gazeteciler elli yıldan beri Türk nesillerine kasten öğretilmemiş olan Abdülhamid Han’ı Hartumlarda, Umdurmanlarda, Zengibar veya Cava’da keşfetmektedirler.</p>

<p>Afrika’nın birçok beldelerinde hutbe hâlâ Abdülhamid Han adına okutuluyor.</p>

<p>Evet… Mekke, Medine ve Kudüs’ü alışlarından, bu yerleri Mısır Paşası Mehmed Ali’ye kaptırdıkları güne kadar üç asırdan fazla hilafeti güya ellerinde tutmuş olan (4) cedleri de, kutsal beldelerin Mehmed Ali’den tekrar alındığı 1842’den kendi ahdına (zamanına) kadar halife ünvanını taşıyan dedesi İkinci Mahmud da, babası Abdülmecid ile amcası Abdülaziz ve ağabeyi Deli Murad da halifeliğe layık olamamışlardır.</p>

<p>Osmanlı hanedanında gelmiş tek gerçek halife, hatta Çehâryâr-ı Güzin Radiyallahü Anhüm’den sonra Mütevekkil Alellah zavallısına kadar gelmiş geçmiş nice seleflerine kıyas edildiği takdirde de en üstün şahsiyet sahibi ve İslam’a cidden faydalı olmuş halife işbu Abdülhamid Han efendimizdir efendim.</p>

<p>Sultan Reşad’ın devrinde halifeliğin kofluğu anlaşılmıştır diyenler, Sultan Reşad’ı İslam’ın halife olarak kabul etmemiş olduğunu bilmeyenlerdir. İslam dünyası tanıdığı halifenin iradelerine daima boyun eğmiştir.</p>

<p>Nansi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden A. Debidour, ‘Avrupa Diplomatik Tarihi’ adlı eserinde Abdülhamid Han hakkında şöyle der: (5)</p>

<p>‘Sultan Abdülhamid, yalnız kendi devletinde değil, bütün dünyada da İslamları uyandırmak için var kuvvetiyle çalışmaktaydı. Afganistan’daki kıyamları, karışıklıkları bir kenara bırakalım, 1881 yılı Ağustos ve Eylül aylarında Tunus’taki ihtilal, aynı tarihte Güney Cezayir’de patlayan isyan, Mısır’daki milli kıyam hep onun eseridir.’</p>

<p>Sudan ve Nubya’da Mehdi’nin İngilizleri tepeleyip devlet kurması da Halife Abdülhamid Han’ın gizli başarısıydı.”</p>

<p>Allah, Abdülhamid Han’dan razı olsun. </p>

<p>(1) Nemçe: Sırpça, yabancı demektir. Sırplar bu kelimeyi Germenler için barbar mânâsına kullanırlardı. Bize Sırplı devşirmelerden geçmiştir.</p>

<p>(2) Bugünkü Malezya</p>

<p>(3) Bir takım serserilerin ara sıra cer hocası diye alay ettikleri fedakâr ulema sınıfı budur.</p>

<p>(4) 1517-1823</p>

<p>(5) Cilt 2 Sayfa 542</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/islam-tarihinin-en-buyuk-halifelerinden-ulu-hakan-abdulhamid-han</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 16:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/images-10.jpg" type="image/jpeg" length="22486"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünyanın yükü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/dunyanin-yuku</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/dunyanin-yuku" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizi kendimize karşı uyaran mekanizmaları, refleksleri var içimizin. Onları sıkıntının bir parçası olarak değil, sıkıntıya karşı bizi ayakta tutacak iç savunma sistemimizin bir parçası olarak görmek durumundayız. O uyarıları sakinleşmek için bir vesile, her şeyi aklıselim dairesinde ve kendi aleyhimize olmayacak şekilde değerlendirmenin bir imkânı olarak görebilmeliyiz. Bu ayakta kalmanın, kalabilmenin en makul yolu olacaktır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan psikolojisi küresel bir imtihandan geçiyor. Evvel zamanda kendi hayatı, kendi sosyal çevresi ve bizzat yaşadıkları idi insanın içini sıkan. Şimdi bütün dünyanın derdi, tasası, acısı moral değerlerin örselenmesi neticesinde zaten fazlasıyla zayıflamış olan omuzlarımızda. Hayatın içinde genel bir tanım olarak insanca davranış dediğimiz şeylerin eksildiği, azaldığı bir gerçek… Başkalarının kötülükleri, iyi ile kötü arasında her gün defalarca imtihandan geçen insanların hazır bahaneler veriyor. Kötülük, ne kadar büyük olursa olsun bizim kötülüğümüze, hatta bizim kötülük karşısındaki zayıflığımıza mazeret olamaz oysa.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Acılarımızı göğüslemeyi öğrenmek, insanlığımıza karşı işlenen suçları ve uğradığımız haksızlıkları hayatımızın geri kalanı için bir kabusa dönüştürmekten kaçınmanın yollarını bulmak zorundayız. Aksi halde bu yaralar hiç kapanmıyor, kanamaya ve bizi zehirlemeye devam ediyor. Adaletin çoğu zaman yeterince tecelli etmediği bir dünyada, ilahi adalete inananlar kendilerine yapılan haksızlıkların üstüne bir de kendi yıkıcılıklarını eklememeli.</p>

<p>“Bütün akıl hastalıklarının temelinde, meşru acıları yaşamayı reddetmek yatar. Bir insan, aydınlığı hayal ederek değil; karanlığın bilincine vararak aydınlanır. Çünkü ışık varsa gölge de olacaktır ve onu yok saymak faydasızdır, aksine tehlikelidir. Gölgeyle yüzleşmek, en aşağılık ve en vahşi tarafınızla bir masada oturmak ve onun gözlerine bakmak büyük bir manevi güç ister. Eğer bir şeyi kabul etmezsek onu değiştiremeyiz. Reddetmek bizi özgürleştirmez, bunaltır. Kişinin huzursuzluğu, mutsuzluğu, gerginliği ve depresyonu onu uyandırmaya çalışan önemli dostlarıdır” diyor C. G. Jung.</p>

<p>Bizi kendimize karşı uyaran mekanizmaları, refleksleri var içimizin. Onları sıkıntının bir parçası olarak değil, sıkıntıya karşı bizi ayakta tutacak iç savunma sistemimizin bir parçası olarak görmek durumundayız. O uyarıları sakinleşmek için bir vesile, her şeyi aklıselim dairesinde ve kendi aleyhimize olmayacak şekilde değerlendirmenin bir imkânı olarak görebilmeliyiz. Bu ayakta kalmanın, kalabilmenin en makul yolu olacaktır.</p>

<p>“Bir meseleyi çözemediğinde ne yapıyorsun?” diye sordu yanındakine. “Çözüle-meyecek meseleler çekmecesine atıp unutmaya çalışıyorum” dedi yanındaki.</p>

<p>Eskiler “Dünyanın derdi bitmez!” derlerdi. Bunu söylediklerinde dünyaları kendi evleri, sokakları, mahalleleri, en fazla yaşadıkları şehir kadar büyüktü. Biz şimdi koca bir yeryüzünün derdini yükleniyoruz. Dünyayı evimize getiren teknolojiler dünyanın derdini de getirdiler. İnsanın doğal çevresinde olup bitenlerden daha fazlasının yükünü taşıyıp taşıyamayacağı sorusu hiç sorulmadı bütün bu teknolojiler dünyayı küresel bir köye dönüştürürken. Şimdi bu devre özgü psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıktı. Çok daha sık duyuyoruz bu rahatsızlıkların isimlerini. Tıkanma, parçalanma, bölünme, kaygılanma gibi kelimelerle izah ediliyorlar. Çare ilaçlar, klinik ikna yöntemleri mi? Belki, kısmen öyle! Ama derdi üreten bir dünyada yaşamaya, dünyanın derdini taşımaya devam ederek zihinsel iltihapları nasıl kurutacağız? Üstelik hiçbir derde, hiçbir çözüm üretemeden, sadece yakınarak, öfkelenerek, suçlayarak… Bunlar bumerang gibi oklar, er ya da geç dönüp gelip bizim sinemize saplanıyorlar!</p>

<p>Yine Jung’dan bir alıntıyla bitirelim: “Hayatta en acıklı şey, bir insanın problemin kendinden kaynaklandığını görememesidir. Tutkuların cehenneminden geçmemiş bir insan, hiçbir zaman onların üstesinden gelemez; çünkü o zaman, o tutkular komşu kapıda pusu kurarlar ve herhangi bir anda kıvılcımlanarak insanın kendi evine saldırırlar. Uzaklaştığımız, çekindiğimiz ya da görünüşte unuttuğumuz şey tehlikeli bir şekilde bize yakındır ve eninde sonunda geri dönecektir, ama yeniden katlanmış bir güçle.”</p>

<p><i>Gökhan Özcan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/dunyanin-yuku</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 10:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/chatgpt-image-23-nis-2026-10-48-31.png" type="image/jpeg" length="85263"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsan kimdir ve nedir?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/insan-kimdir-ve-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/insan-kimdir-ve-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsan, kaba duyumlardan ince fikirlere, kaba ölçülerden ince ölçülere, somuttan soyuta, esaretten hürriyete, determinizmden yaratmaya, maddeden manaya ulaşmaktadır ve ulaşabildiği için insandır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Batılı filozoflar, hemen daima problem olarak ya fiziği, yahut da metafiziği aldılar. Bazılarınca bu ikisi kâh biribirine yaklaştırıldı kâh biribirinden koparıldı. Bazıları da fizik âlemi gerçek, metafizik âlemi gölge saydı. Daha sonra gelenlerden bazıları, mesela B. Russell gibileri de metafiziği bir fantezi sayıp terketmemizi istediler.</p>

<p>Biz, bütün bu felsefi münakaşaların artık eskidiğini ve işe yaramadığını sanıyoruz. Artık batılı anlamı ile "fizik" ve "metafizik" yapmak, insanları hiç mi hiç tatmin etmiyor. Bizce insanlık bu kavramların yerine, yeni kavramlar aramaktadır. Zaten bizce de, bilginin konusu fizik ve fizik ötesi değildir. Biz, bilgiyi varın varla temasının şuuru olarak tanımlamıştık. Süje ve objenin her ikisi de varı temsil ederler. O halde, ana problemimiz Varın karşısındaki süjenin, Var'la ilişkilerinin mahiyetini bilmektedir. Süje insandır, Var da bütün maddi, hayatî ve ruhî görünüşü ile topyekûn insanötesi. İNSAN ve İNSAN ÖTESİ, işte bizim ana problemimiz bu olmalıdır. Biz, insanın ve insan ötesinin mahiyetini çözmeye çalışmalıyız. İnsanı fizik ile metafizik arasına sıkışmış bir küf parçası durumunda ele almaya alışmış fikir adamlarının görüşlerini birer tarihî hatıra olarak muhafaza edelim.</p>

<p>Süje insan, yahut idrak edici şuur, öte de bu idrak ve şuura konu olan topyekûn Var’dır. Bu var, en küçük zerrecikten Allah’a kadar her problemi içerir. Madde, hayat ve ruh hep insan ötesinin konusudur. Süje biziz, önce kendimiz için bilineniz. Yâni, bizde süje ve obje birleşiyor. Kendini bilemeyen ötesini de bilemez. Gerçi bizi bilmeye zorlayan ötemizdir. Ama, biz kendimizi bilemedikçe ötemizi de bilemeyeceğiz. İnsanoğlu yaşadıkça süje obje ikiliği içindedir; ölünce öteler âlemine geçmektedir. Esasen, o yaşarken de, şuuru ve duyumları ile, kendini ayrı bir varlık telakki etmesine rağmen, yine de ötede bulunmakta idi. Ancak “ölmeden önce ölme” sırrına şayet ulaşmayıp duyularının realitesini aşamadı ise, kendi zahirî, izafi, fâni, esir ve aciz varlığını fazla önemli sanıyordu ve her şeyi bu zavallı varlığın etrafında döndürme çabası içinde idi. Halbuki, onu mutlu kılacak davranış ve düşünce; kendi sınırlı varlığından şuuru ile sıyrılıp mutlak, ebedî, hür, güçlü, sonsuz ve bir olan soyut Var’da var olmak çabası olacaktı. Fakat duyularının dünyasına lüzumundan fazla bağlı insana, bunu anlatmak gerçekten çok zordur. Kur’an-ı Kerim’in “hayvandan aşağı” dediği bu idrakleri uyandırmak için, peygamberler dizisi kâinatımızdan peş peşe doğan güneşler gibi gelip geçmişler ve aydınlık yoldan yürümemiz için nurdan çizgiler çizmişlerdir.</p>

<p>Alexis Carrel’in yazdığı gibi, insan gerçekten de insan için henüz bir “meçhul”dür. İnsanı tanımlamak için ortaya konan hükümler, insanın inkârı anlamına gelecek niteliktedir. Güçlü bir fikir adamı olan Sokrates, insanı problem olarak ortaya koyduğu halde, ondan sonra gelenlerin hemen hepsi, insanı ikinci plâna atarak, “fizik” ve “metafizik” yapmaya çalışmışlardı. Bütün sözler bu iki konu etrafında dolaşmış, “sosyal bir hayvan” dedikleri insanı ya ihmal etmişler veya dolayısı ile ondan söz etmişlerdir. Fikir tarihi, fizik ve metafizik münakaşaları hâlinde devam edegelmiştir. Halbuki bütün mesele, insan ve insan ötesi olmalı idi. İnsanı homofaber (alet yapan), homoeconomik, homosocial olarak tanımlayanlar, onu “soysuzlaşmış ve tabiata aykırı düşmüş” bulanlar, onu “hasta hayvan” sananlar ne gariptir ki yine insanlardı. Homosapience (bilen) neler biliyordu da insanı bilemiyordu. Esasen insan, insanı ciddi bir tarzda ele almıyor, onu “fizik ile metafizik” arasında sıkışmış bir küf parçası gibi düşünüyordu. İnsan bir taraftan âlemin karanlıklarına doğru şahane hamlelere hazırlanırken, bir taraftan kendini inkâr ve tahkir ediyordu. Bir taraftan makine icat edip emrine alan, ona yük taşıtan, çamaşır yıkatan insan, diğer taraftan garip bir tutuşla onu putlaştırıyor, “makineleşmek istiyorum” diyerek kendini kaybetmek istiyordu.</p>

<p>Çağımızın insanı, kendini ve kafasını “fizik” ilişkilere göre düzenleyen adamı, normal ve mûteber kişi olarak karşılayan insandır. O, içinde doğduğu âlemdeki ses, şekil, renk ve hareketleri insanın iç dünyasına göre düzenleyen sanatkara biraz hasta gözü ile bakar. Duyusal bozuklukları olan birer kimse sanılan sanatkârlar, çağlardan beri genellikle itibarsız ve himayesiz kaldılar. Çağımızda, büyük din adamları ve mistikler ise, yarı meczup sanıldı ve şayet örneklerine tesadüf edildi ise ürperme ile seyredildiler. Ölümlü dünyada ölümsüzlükten, esaret dünyasında hürriyetten, ıstırap dünyasında mutluluktan ve ebedîyetten söz eden insanlara birçokları yalancı gözü ile bakarken, birçokları da onlarda teselli aradı.</p>

<p>Bilhassa 18. yüzyıldan bu yana, tabiatta ve kendi dışına hayranlık ile bakan insan, kendini birçok yönlerden bu tabiata aykırı buluyordu. Tefekkür halinin tabiata aykırı olduğunu, insanın soysuzlaşmış bir hayvan olduğunu sanan J. J. Ruso’ya, pek çok insan zaman zaman hak vermiştir sanırım. Öyle anlaşılıyor ki, duyuların adamı, şuurun adamını gerçeklerden kopmuş sanıyor.</p>

<p>Bizce, çağımızın en korkunç problemi ve gelecek çağların en önemli problemi yine insandır. İnsan kimdir ve nedir? Bu sorunun cevabını bulmak gerçekten zordur. Ama, Kendini Arayan İnsan doğru yoldadır ve kahramanca bir çabanın içindedir.</p>

<p id="p-rc_87d709533eb801e1-19">İnsan duyularına göre, insan yüksek bir idrak seviyesi ile doğar. Bu idrak, doğduğumuzda henüz Var’ın içinde uyumaktadır. İçine doğduğu âleme duyu organları ile açılan idrakimiz ilk duyumlarla irkilmeye ve yavaş yavaş uyanmaya başlar. Vücudumuz büyüyüp geliştikçe, duyu organlarımız güçlendikçe bu uyanış hızlanır. İdrakimiz uykudan kaosa, kaostan düzenli objeler dünyasına geçerek uyanır. Hareketi, sesi, rengi, şekli, sayıyı, mekânı, zamanı... idrak ederiz. Sebep sonuç, canlı cansız ayırımı yapmaya başlarız, zihnimiz aydınlanır, düzene kavuşur. Zihnimizi bütün varlığın merkezinde hissederiz. İdrakimizde ben ve ötesi doğar. Merkez, güya “ben”dir. Öte, sanki ben’in etrafında döner; her şey ben içindir sanki. Hayat ve tabiatı sever, yaşamak için derin bir istek duyarız. Zamanla, etrafımızda dolaşan varlıkların bize yararlı oldukları kadar zararlı da olduklarını görürüz. Yararlı olanları dost, zararlı olanları düşman ilan eder; kanlı ve kansız bir mücadelenin içinde buluruz kendimizi. Ölümle pençeleşmeye ve onu hep dışımızdakilere tattırmaya çalışırız. Dışımızdaki her varlığı da bizim gibi görürüz. İnsanların yaşama savaşı gibi, hayvanların, bitkilerin ve hattâ cansızların bile varlığını sürdürmek için, savaştıklarını görürüz. Her şey bir diğerini yemek için ağzını açmış fırsat kollar durumdadır sanki. Yalnızlığımızı hisseder ve ürpeririz. Duyularımızın dünyası bize dehşet ve korku vermeye başlar. Objeler dünyası bizi dışımızdan saran bir tehlikeler dünyası hâline gelir. Ondan korunmak için, ona hükmetmek çabasına gireriz. Fırtınaları, denizleri, deli deli akan nehirleri, vahşi hayvanları, ateşi, dağları ve bitkiler âlemini bize yararlı kılmak için çalışırız.</p>

<p>Mutluluğu ve ölümsüzlüğü ararız. Fakat zamanla yenilgimizi dehşetle görürüz, güçsüzlüğümüzü anlarız. Bizden sonra gelenler bıraktığımız yerden devam ederler. Fakat, biz yenik düşeriz, yahut yenik düşeceğimizi bilir ve ıstırap duyarız. Sınırlılık, fânilik, esaret, izafilik ve acizlik varlığımızı istila eder; yeis bizi kuşatmaya ve teslim almaya başlar. Buhar ve ateş kumkuması bir cehennem gibi, bizi hazmetmeye başlar. Kendimizi bir böcek, solucan gibi hissederiz, başımız döner, midemiz bulanır. Kendi gözümüzde alçalırız.</p>

<p>Kendimizi “hayvan insan” durumunda hissederiz. Hayvan insan içgüdüleri ile, egoizması ile, fizyolojik hayatı ile bize vahşi ve fakat zeki bir vahşi hayvan durumunda gözükür. Yaşamak; fizyolojik ve içgüdüsel gerginliklerden kurtulma şeklinde belirir. Hedonizmin (zevkçi felsefesinin) içinde buluruz kendimizi. Dünya, iştahımız için hazırlanmış bir sofradır. Yemek, içmek, lezzet ve haz ararız. Çılgınca bir müziğin gürültüleri içinde, Histeri nöbetleri geçirircesine dans ederek, organizmamızı kan ter içinde bırakarak yorgunluğun, bitkinliğin verdiği uyuşukluk içinde bir ân olsun kendimizi unuturuz. Kahkahalar ve renkler cümbüşü içinde, fâni hayattan ne koparırsak kârdır. Ama, bütün bu çırpınışlar hep hayal kırıklığı ile, ümitsizlikle sonuçlanır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnsan kendini dinlemek ve iç dünyasındaki kıpırdanışları da manalandırmak ihtiyacındadır. Böylece, duyular dünyasında özlediğini bulamayan insan, onu iç dünyasında arar. Birçok psikanalistler, özellikle Freud, bu yönelişi yüceltme (süblimation) adını verdiği marazi bir mekanizmaya bağlamak ister. Bir nevi gerçeklerden kaçtığımızı ifade etmeye çalışır. Halbuki, hedonizmin (zevkçiliğin) bir marazi telâfi mekanizması olması ihtimali üzerinde durmak, kişinin şuurundaki ebedîlik ihtiyacını fânilikte, sonsuzluk ihtiyacını sınırlıda, hürriyet ihtiyacını kendini unutmakta, bir’lik ihtiyacını sürüye katılmakta, mutlak’a olan ihtiyacını izafide tatmin etmeye çalışmasını geriye kaçma (regression) mekanizması ile açıklamak mümkündür.</p>

<p>İnsanın hayvani hayata hasret duyması, yüksek idrakini uyuşturmaya çalışması, düşünme ve şuur hayatından içgüdüsel ve fizyolojik hayata sığınması marazi bir anlam taşımıyor mu? İnsanın, insanca yaşamaktan kaçması nasıl normal olabilir?</p>

<p>İnsanca yaşamak ne demektir? Hiç şüphesiz bu ona empoze edilemez. O, yaşama tarzını kendinde bulur. İnsanın idrak seviyesi ve kendiliğinden doğan yaşayış tarzı, insanca yaşamanın ne demek olduğunu bize açıklar. Bunun için insanın tarihini ve fert ve toplum açısından macerasını incelemek yeter.</p>

<p>İnsan, kaba duyumlardan ince fikirlere, kaba ölçülerden ince ölçülere, somuttan soyuta, esaretten hürriyete, determinizmden yaratmaya, maddeden manaya ulaşmaktadır ve ulaşabildiği için insandır. Bu, insan idrakinin tabii mecrasıdır, tabii işleme şeklidir. İnsanın bu tabii özelliğini gerçekten kaçma ve marazi bir durum olarak nitelemek insanı inkârdır; onu geriye çekmedir. Marazilik, insanı, kendi statüsü içinde incelemeyen, onun realitesini realite kabul etmeyen idraklerde aranmalıdır. İnsanda, yüceltme ve soyutlama gücünü marazi bir gidiş olarak yorumlamak ilmin, sanatın, dinin ve ahlakın temelindeki realiteyi inkâr etmek demektir. İnsanı, hasta hayvan olarak kabul etmek insanın gerçeğini anlamamaktır.</p>

<p>Soyutlama ve yüceltme realitesi yalnız ferdin değil, cemiyetlerin de hayatında görülmektedir. Tarih boyunca, insan, hep kendini aramış, kendi varlığını ortaya koymak istemiş, hayvanca bir hayatın üstünde ilmî, estetik, ahlaki, dinî abideler yükseltmiştir. İnsanın medar-ı iftiharı bunlardır. Bunlar marazîlik mi ifade eder. Bunlar hep cinnetin meyvesi midir? İnsan soyutlama ve yüceltme gücünü kendinde bulmasa idi, kendini ve diğer varlıkları bu güç ile değerlendirmese idi kültür ve medeniyet tarihi nasıl doğacaktı? İnsan, hayvani, içgüdüsel ve fizyolojik hayatın üstüne sıçramasını beceremese idi ne olurdu? Soyutlama ve yüceltme, insan idrakinin yüksek bir özelliğidir. Bu gerçeği inkâr edip onu hedonizme iten ve alçaltan idraklerde, eğer bir art niyet yoksa, marazilik aramak gerekir. Marazilik, insanın, kendi realitesini öğrenmekten korkması halidir.</p>

<p>Evet, objeler dünyasında, kabuk dünyada özlediğini bulamayan insan onu kendi öz ve iç realitesini kurcalayarak arar. Bu, ilk önce, objeler dünyasındaki fâniliğe, sınırlılığa, esarete, izafiliğe ve güçsüzlüğe isyan tarzında ortaya çıkar. Dün objelere dönük duran zekâmız, ona isyan etmeyi dener. Kendisine ıstırap veren objeler dünyasını değiştirme çabasına girişir ve bundan haz duyar. Böylece subjektif insan, bir bakıma sanatkâr doğar. Bu insan, objektif dünyanın gerçekliği karşısına, subjektif dünyasının gerçekliği ile çıkar. Yeni bir âlemin şafağı söker içinde. Sanatkâr, sanki, subjektif dünyasında yaşayan subjektif insandır artık. O, fâniliğine, esirliğine, güçsüzlüğüne, izafiliğine isyan hâlindedir. Veya kendini öyle görmek ister. Zaman zaman başarısına inanır sevinir, bazan yenilgisini görür inler, bazan tezatlar içinde bunalır. Haz ve elem, mutluluk ve mutsuzluk içiçe, yanyana kıvranır durur onun hayatında. Ebedilik ve fanilik, esaret ve hürriyet, acizlik ve güçlülük beraber örülür onun varlığında. Subjektif insan, insanın dramını en iyi ele verir. O “hayvan adama” hasta, garip ve yalnız görünür. Çok defa maddi sıkıntılar ve perişanlık onu çevreler. Bu hal dışarıdan üzüntü yaratacak bir sefalet tablosu olarak da görünebilir. Hedonizmin tadını çıkaranlar, ona acıyarak ve istihfahla bakarlar. Ama gizliden gizliye ona hayranlıklarını da sezerler. Çünkü gerçekte hiçbir insan, o dünyaya tamamen yabancı değildir. Gerçekte, onlar, sanatkârın çilesine yabancı olmadıkları halde, o çileye katlanmanın doğuracağı güçlük ve ıstıraptan, ya idrakleri cılız olduğu, yahut irade zaafı yüzünden kaçarlar, kendilerine o cehd ağır gelir.</p>

<p id="p-rc_87d709533eb801e1-20">Sanatkâr, kendi dramında yaşarken daima ebediyete, sonsuzluğa, yaratıcıya, bir’e ve mutlak’a doğru hamle yaptığını hissederse ve bunda başarı bulursa büyük bir saadete doğru yürüdüğünü âdeta görür. Aksi halde, bunalır ve elem meyveleri verir, eserleri acı ve buruk bir tat verir. Sanat Allah’ı özletirse ve ona doğru götürürse insanı mutlu kılar. Ondan uzaklaştırırsa ıstırap verir, mutsuz eder. Onun içindir ki, insanlık en büyük eserlerini dinden çıkarmıştır. Sanat tarihini inceleyenler dinin bu yakıcı etkisini daima duyacaklardır.</p>

<p>Gerçek mistikler, sanat adamının dramını çok iyi anlar. Mistikler, gönül adamını sever ve onun trajik hayatını “inleyen bir ney gibi” görür. Onların, kendilerini ebedileştirme, hürleştirme çabalarındaki istidadı anlar. Gerçek din, kişiyi ebedîyette, sonsuzlukta, hürriyette, bir’de ve mutlak olan Var’da sükûnet ve huzura kavuşturur. Gerçek din, insan idrakini çokluktan Bir’e, fânilik duygusundan ebedîyete, esaretten hürriyete, sınırlıdan sonsuza, izafi olandan mutlak olana, mecburiyetten yaratıcıya götürür. Gerçek dindar, sanki Cennette yaşadığını duyar, müstağni ve mütmaindir. O, mevcudata büyük bir aşk ile bakar. O, artık ideal insandır. O, Var’ın ebedîyetinde, hürriyetinde, sonsuzluğunda, mutlaklığında yaşamak isteyen bir sarhoş gibidir. Mevlana gibi “üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum, benim sarhoşluğum ebedî” diyerek döner.</p>

<p>İdeal İnsanın mutluluğu bütün mevcudatın da o mutluluğu yaşaması ile gerçekleşir. Kabukta yaşayan insan, mistiğin hayatını fakirane, mahrumane ve meczubane bulur. Ancak hayvan adam, mistiğin bu hayatından ürkse bile, onun kahramanlığına ve mutluluğuna hayrandır. Kendisi her şeye sahip olduğu halde neden mutlu değildir de, mistik her şeyden mahrum olduğu halde neden mutludur? Bu sorunun cevabını bir türlü bulamaz. Halbuki bütün hata kendi mahrumiyetinin farkında olmamaktadır.</p>

<p>Her insan, kendi varlığında bu üç tip insanı bulabilir. Bir insanda kabuk, öz, cevher durumundadır. Hayvan adam, dramatik adam, ideal adam yanyana değil, içiçedir. İlim, sanat ve din bu üç kıpırdanışın meyvesidir, yahut bu üç kıpırdanışa cevaptır. Üç kıpırdanış da her fertte aynı idrak gücüne bağlıdır. Ancak idrâk edicinin bu kıpırdanışlar karşısındaki tavırları değişik olabilir.</p>

<p>Hayvan İnsanın ilminden, sanatından, “dininden” hayvanlık kokusu gelir. Onun ahlak telakkileri ve ölçüleri hayvanidir. Onun idrakine göre, ilim, sanat, din ve ahlak organizma içindir; duyulara ve lezzetlere bağlıdır. Onun ilmi, sanatı, dini ve ahlakı lezzet, şehvet ve duyusal tatmin arar. O, “tanrısını” bile lezzetler dünyasında aramaktadır.</p>

<p>Dramatik insan, sanatkâr insandır. Dramatik bir yaşama tarzı vardır. O, objeler dünyasının esaretine isyan eder. Onun ilmi, sanatı, dini subjektif benin rengini taşır. Onun ahlak telakkileri ve ölçüleri, insanî egoya bağlı ve subjektiftir. İlim, sanat ve din süjeyi mutlu kılmak içindir. Sanatkâr, ebediliğe, hürriyete, sonsuzluğa benzer hedeflerin peşindedir. Onun, ilminde, sanatında, din ve ahlakında insani ve estetik bir mana vardır. O, sürünün tasavvuri ve somut tanrılarını reddetmekle beraber, onda âdeta, kendini tanrılaştırma ihtirası vardır. Subjektif dünyasında o, bunu başardığına inanabilir de. Nietzsche’nin “tanrı öldü! Tanrı Diyonisos benim” sözü, bir sanatkâr filozofun trajik çığlığını ifade eder. O, fâni varlığında tanrılaşmaya çalışırken, sonunda korkunç bir acze düşecektir. Sanatkâr, kendini tanrılaştırmaya çalıştıkça ıstırabı büyür; O, kendi varlığını Allah’ta tüketmedikçe ıstırabını dindiremez.</p>

<p>Mistik ise, kendi varlığını Bir’de, sonsuzda, hür, mutlak ve ebedî olanda tüketen insandır. O, kendi egosuna isyan eder. Onun ilmi, sanatı, dini Allah’ın ilmi, sanatı ve dinidir. Onda her şey Allah’ın boyası ile boyanmış gibidir. O, Allah’a hayrandır; her şey ona, O’nu hatırlatır. O, artık, kendi dili ile konuşmaz; onda Allah’ın dili işler. Nitekim “enel-hak” sözü Mansur’un değil, Allah’ın sözü idi. Nasıl, çirkin ve kaba yığınlar bu sözü anlamak idrakinden çok uzak ise, velileri, peygamberleri birer meczup ve histerik sananlar da ebedî birer bedbahttırlar.</p>

<p><i>Seyyid Ahmet Arvasi- İnsan ve İnsan Ötesi s. 57-64</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/insan-kimdir-ve-nedir</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 11:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/insankimdir.jpg" type="image/jpeg" length="56624"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Okul saldırılarının ardındaki asıl mesele]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/okul-saldirilarinin-ardindaki-asil-mesele</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/okul-saldirilarinin-ardindaki-asil-mesele" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mesele bugünün meselesi değil. 150 yıllık Batılılaşma serüvenimiz çarpık, temelsiz, felsefesiz, taklitçi, şekilci bir zeminde ilerliyor. Batı’nın kurduğu sistem zaten sorunlu iken, biz bu sorunlu sisteme entegre olmaya çalışıyoruz. Sadece dini değerlerimiz değil, asırların birikimi geleneklerimiz, aile değerlerimiz bir ağırlık olarak görülüyor ve tek tek terk ediliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları sonrası hepimiz “Ne oluyor?” diye soruyoruz. Günlerdir bu konuyu konuşuyor, tahlil etmeye, anlamaya, sorunları tespit edip çözümler önermeye çabalıyoruz.</p>

<p>Tekrar yazalım: Mesele bugünün meselesi değil. 150 yıllık Batılılaşma serüvenimiz çarpık, temelsiz, felsefesiz, taklitçi, şekilci bir zeminde ilerliyor. Batı’nın kurduğu sistem zaten sorunlu iken, biz bu sorunlu sisteme entegre olmaya çalışıyoruz. Sadece dini değerlerimiz değil, asırların birikimi geleneklerimiz, aile değerlerimiz bir ağırlık olarak görülüyor ve tek tek terk ediliyor. Bu çarpık ve sağlıksız değişim sürecinde sorunlar yaşamamız son derece doğal. Hatta bu yaşadıklarımız sadece başlangıç, böyle giderse bizler de bizden sonraki nesiller de çok daha kötülerini görecekler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İkinci bir husus şu: Meseleyi gündelik siyasi ya da sosyal tartışmalara indirgemek sorunu sulandırmak, saptırmak, üzerini örtmek manasını taşır ki iyi niyetli değildir. Bir buçuk asırlık sorunu hükümete ya da bakanlara yüklemek, konuyu siyasi zemine çekmek, acı hadiseler üzerinden siyasi rant telaşına düşmek, selden kütük kapma yarışına girmek, daha kimi kurbanlar hastanede, yoğun bakımda iken acı üzerinden siyaset yapmak ahlâkî değildir, insanî değildir.</p>

<p>Üçüncüsü: Sorun, bir okul ya da eğitim sorunundan ziyade “evdeki” sorundur. Okullara asker, polis, bekçi, güvenlik görevlisi koymak, okul girişlerine dedektörler yerleştirmek, okul mimarisini değiştirmek sorunu çözmeyecektir. Bütün bu fonksiyonları, anne-babaların evin içinde bizzat ifa etmesi gerekir. “Benim çocuğum öyle şeyler yapmaz” demeyin, temenni ve tevekkülün ötesinde sıkı tedbir ve takip elzemdir.</p>

<p>Dördüncüsü: Ülke olarak şu “özgürlük” kavramını yeniden ele almamız gerekiyor. Ülkenin kapılarını dışardan esen cereyanlara ardına kadar açmak özgürlük bağlamında ele alınamaz. Hiçbir medya ya da dijital ürün salt eğlendirmek, bilgilendirmek, öğretmek maksadıyla hem de bedavadan servis edilmez. Çocuklarımızı ekranlara bağımlı hale getiren ürünler satıcıyı zengin etmekle kalmaz; inanç, yaşam tarzı, tüketim alışkanlığı, siyasi görüş, ideoloji de aktarır. Arkasında devasa sermaye ve devlet gücü olan ürünler, oluşturdukları tekel ile özgürlükleri de ortadan kaldırır. Örneğin TikTok denilen bela, eğlendirmekten önce artık doğrudan Siyonizmin hizmetinde bir üründür; Gazze’de doğrudan bebek öldürenlerin TikTok aracılığıyla ulaştıkları her yerde bebekleri, çocukları, gençleri yaşayan ölülere çevirmek gayesi içinde oldukları açıktır. Bilgisayarı odadan çıkarmak, çocuğun elinden telefonu almak, meseleyi “Beğenmeyen fişini çeksin” basitliğiyle savunmak çözüm değildir. Bu mecralardan para kazananlar, şöhret devşirenler, simsarlar, çığırtkanlar, şaklabanlar, fahişeler seslerini yükseltseler, isyan etseler dahi internet ve medya devlet tarafından radikal biçimde denetlenmeli, kısıtlanmalıdır. Yine bu noktada, televizyon ekranlarındaki şiddet ve aile kurumunu çürüten yapımların sonlandırılması konusunda artık “hoşgörü” marjı tükenmiştir.</p>

<p>Beşinci ve son bir not: “Öldük, bittik, kaybettik, yenildik” diyerek yas tutacak, enseyi karartacak, umutsuzluğa, karamsarlığa gömülecek bir noktada elbette değiliz. Kötülük ve kötü örnekler kendi mecraında akarken iyilik ve iyiler de çoğalarak, büyüyerek, kararlılıkla yollarına devam ediyorlar. Kötülük çok gürültü çıkarıyor ama iyilik sessiz, mütevazı büyüyor, yayılıyor. İstisnai hadiselerden kara bir tablo çıkarmak haksızlıktır. Sağduyuyu, soğukkanlılığı elden bırakmayalım. Ülkenin tamamında, her konuda bir kaos, bir bunalım, bir çözümsüzlük varmış gibi tablolar çizip kötülük ve karanlık yaymaya çalışanlara aldanmayalım. Bunu da aşarız, aşacağız. Neleri aşmadık ki?</p>

<p><i>Aydın Ünal, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/okul-saldirilarinin-ardindaki-asil-mesele</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 10:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/black-and-red-modern-news-instagram-post-1920-x-1080-piksel-1280-x-720-piksel.webp" type="image/jpeg" length="58919"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkçe ezan, Kur'an yakma, kitapların dereye dökülmesi ve yasaklar]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/turkce-ezan-kuran-yakma-kitaplarin-dereye-dokulmesi-ve-yasaklar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/turkce-ezan-kuran-yakma-kitaplarin-dereye-dokulmesi-ve-yasaklar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong>Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri </i>kitabından</strong></p>

<p><strong>1. Kayseri'de Gizli Kur'an Eğitimi ve Şiddet</strong></p>

<p>1940'lı yılların başında Kayseri'nin Hacılar nahiyesinde, camilerde veya kamuya açık alanlarda din eğitimi yasaklandığı için Müezzin Mehmet Efendi evinde gizlice çocuklara Kur'an öğretmektedir. Ancak bu durum ihbar edilince karakol komutanı olan Gedikli Başçavuş, yaşlı müezzini karakola çağırır. Müezzin burada fiziksel şiddete maruz kalır ve tehdit edilir. Olayın ardından hoca, öğrencilerini ağlayarak evine gelmemeleri konusunda uyarmak zorunda kalır.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Mehmet Efendi'yi karakola çağırarak yaşına başına bakmadan dayak atıyor ve kesin bir dille faaliyetini durdurmasını emrediyor... Akabinde Mehmet Efendi kuşluk vakti alışıldığı üzere evine gelen mahallenin tüm çocuklarına ağlayarak, 'Bir daha kendisine gelmemelerini; çünkü evinin gözetlendiğini ve kendisinin de çok kötü dayak yediğini ve uyarıldığını' söylüyor."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 140.</p>

<p></p>

<p><strong>2. Kur'an-ı Kerim'i Koyunların Yününde Saklamak</strong></p>

<p>Nevşehir/Niğde civarında yaşayan Mehmet Günek'in çocukluk hatıralarına göre, o dönemde Kur'an eğitimi üzerindeki baskı o kadar yoğundur ki, eğitim gizlilik içinde yürütülmektedir. Şükrü Efendi'den gizlice ders alan çocuklar, hocalarının sıkı tembihleri üzerine jandarmaya yakalanmamak için Kur'an-ı Kerim'i ve cüzlerini hayvanların üzerinde saklayarak taşıma yöntemini geliştirmişlerdir.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Mehmet Amca okula gidemediğini ama babasının mahallelerindeki Şükrü Efendi’ye kendilerine Kur'an öğretmesini rica ettiğini... hatta Kur'an'a geçtikten sonra Hoca’nın sıkı sıkı tembihleyerek Kur'an'ı koyunlarında gizleyerek götürüp getirdiklerini ifade ediyor."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 142-143.</p>

<p></p>

<p><strong>3. Kitapların Dereye Dökülmesi ve Yasaklar</strong></p>

<p>İskenderun'un Azganlık köyünde 1938 ve sonrasında yaşananları anlatan Mehmet Duran, jandarmaların köylere gelerek çocukların derslerini kontrol ettiğini belirtir. Elif cüzlerinin yasaklanması üzerine çocuklar ezberden okumaya çalışırlar. Baskı o dereceye varır ki, Salih Hoca isimli bir din görevlisi, evindeki Arapça kitapların suç unsuru sayılmasından korkarak onları imha etmek zorunda kalır.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Daha sonra Türk jandarmaları gelip dersleri kontrol ediyorlardı. Bir de Hatay Türkiye’ye katıldıktan sonra babamın halasının oğlu olan Salih Hoca vardı. Eski kitaplarını evlerinin öte tarafındaki dereye, murt çalısının dibine dökmüştü. Kitapları gördüğümüzde 1939-1940 yıllarıydı. Hepsi Arapçaydı."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 174.</p>

<p></p>

<p><strong>4. Van'da Jandarma Baskısı ve Kur'an Yakma</strong></p>

<p><strong>Durum Tasviri:</strong><br />
Van'ın Gürpınar ilçesine bağlı Topsakal köyünden Sıddık Dinç, o dönemde Doğu'da yaşanan baskıların boyutunu anlatırken jandarmanın tutumuna dikkat çeker. Jandarmaların ibadethanelere saygısızca girdiği, halkı aşağıladığı ve evlerde bulunan dini kitaplara karşı sert uygulamalar yaptığı, hatta bu kitapları toplayıp yaktığı ifade edilmektedir.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Arapça ezan ve ibadet devam ederdi. Arada jandarma köye gelip ayakkabılarla camiye girip hem bize hem dine hakaretler yağdırsa da, evinde Kur’an-ı Kerim gördüklerine işkence etse de, Kur’an-ı Kerim’leri toplayıp yaksa da, durum diğer yerlere göre iyi sayılırdı."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 104.</p>

<p></p>

<p><strong>5. Mecburen Okunan Türkçe Ezan ve Dağılan Cemaat</strong></p>

<p>Dönemin imamlarından Yakup Duman, resmi baskı nedeniyle ezanı Türkçe okumak zorunda kaldığını, ancak içindeki tepki nedeniyle zaman zaman Arapça okumaya teşebbüs ettiğini belirtir. Jandarma korkusunun hâkim olduğu bu ortamda, cemaatin camilere küstüğü ve ibadetlerini evlerinde yapmayı tercih ettiği anlatılmaktadır.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"O zaman imamdım. Hatta ben de ezanı Türkçe okuyanlardan biriydim. Bunu istemeyerek yapıyordum, çünkü mecburduk. Bazen inadına ezanı Arapça okumaya başlar, minareden jandarma arabasını görünce hemen değiştirir, Türkçe olarak devam ederdim... O dönemde camiler garip kalmıştı. Cemaat iyice azalmıştı... Halk camilere adeta küsmüştü."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 76.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p><strong>6. Türkçe Ezanın Hedefi ve Namazın Dili</strong></p>

<p>İmam Hızır Cankurt, halkın Türkçe ezan uygulamasına gösterdiği büyük tepkiyi ve bu uygulamanın arkasındaki niyeti sorgulamaktadır. Cankurt'a göre, bu süreç sadece ezanla sınırlı kalmayıp, halkı Kur'an'dan ve Arapça aslından uzaklaştırmayı hedeflemiş, hatta namaz surelerinin de Türkçeleştirilmesi gündeme gelmiştir.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Türkçe ezan uygulamasına bizim gördüğümüz kadarıyla insanların çok tepkisi vardı... Fakat 'Türkçe okunsun, milletimiz anlasın' şeklindeki gerekçede, aslında çok büyük bir hile var. Bütün gayeleri Arapçayı unutturmak, ortadan kaldırmaktı... Hatta Kur'an'ın Türkçe okunmasını isteyenler, mesela... 'diye Türkçe namaz kılsak' diye soranlar var..."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 105.</p>

<p></p>

<p><strong>7. Bayram Namazında Jandarma Baskısı</strong></p>

<p><strong>Durum Tasviri:</strong><br />
Elazığ'da yaşanan olayda, Mevlüde Uçar'ın dedesi Muharrem Hoca, bayram namazını kıldırmak üzereyken jandarmaların fiziksel baskısına maruz kalır. Jandarmalar hocayı omuzlarından bastırarak zorla oturtur ve "Tanrı uludur" demesi için tehdit eder. Hoca, cemaat ile asker arasında kanlı bir çatışma çıkmaması için ağlayarak bu dayatmaya boyun eğer.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Muharrem dedem namaz kıldırmak için ezan okumaya, yani minarede değil, cemaatin ortasında ezan okuyup kamete geçer geçmez jandarmalar omuzlarına bastırıp çöktürüyorlar yere. 'Tanrı uludur diyeceksin, Türkçe okuyacaksın' [diyorlar]... 'Mehmed'im oturun yanıma, ben zaten yorgunum, bu işi yapamam, siz oturun kargaşaya fırsat vermeyin' diyor... Recep dedem bu işi yapıyor ama ağlaya ağlaya yapıyor (Türkçe ezan okuyor)."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 190-191.</p>

<p></p>

<p><strong>8. Karakol Korkusu ve Boşalan Camiler</strong></p>

<p><strong>Durum Tasviri:</strong><br />
İzmir'in Kemalpaşa ilçesine bağlı Ulucak köyünde, caminin hemen bitişiğindeki karakolda köylülerin sudan sebeplerle sabahlara kadar dövülmesi, halkı camiden uzaklaştırmıştır. İbrahim Arı'nın tanıklığına göre, bu korku atmosferinde camiye kimse gitmezken, görevli hoca bile "Tanrı uludur" sözlerini inanmadan, zoraki ve hızlıca okuyup kaçmaktadır.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Köyün çarşısında büyük bir cami vardı, hemen bitişiğinde de karakol... 1950 öncesi hemen hemen tüm köy erkekleri havadan sudan sebeplerle karakola alınıp sabahlara kadar falakaya yatırılır... Bu şartlar altında kimse, karakola görünüp fişlenmemek için camiye gitmezdi... Bir gün top atıldıktan sonra gördüm ki, caminin içinden omuzu sarkmış siyah cübbeli bir hoca çıktı... hemen bir dakikanın içinde, çabucak ve kimsenin duymayacağı bir sesle sözüm ona ezan okudu: 'Tanrı uludur...'"</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 176-177.</p>

<p></p>

<p><strong>9. Takke Yırtma ve Başa Katran Sürme Cezası</strong></p>

<p>Hatay İskenderun doğumlu Mehmet Kılınç, çocukluk yıllarında şapka ve kıyafet kanununun uygulanışındaki sertliği anlatmaktadır. Jandarmaların çocukların giydiği geleneksel başlıklara (tellik/takke) dahi tahammül etmediğini, bunları gördükleri yerde yırttıklarını, hatta saçı olan çocukların başlarına ceza olarak katran sürdüklerini belirtmektedir.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Hatta çocukluğumda hatırlıyorum tellik (takke) giydiğini Jandarma görürse çıkarıp yırtarlardı. Saçın varsa ona da katran sürerlerdi. Herkes buna tepkiliydi. Haklı diyen hemen hemen yoktu."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 158.</p>

<p></p>

<p><strong>10. Kadınların Kıyafetine Müdahale ve Fiziksel Taciz</strong></p>

<p>Cevdet Coşkun Aydın, dönemin kolluk kuvvetlerinin kadınların geleneksel giysilerine (başörtüsü ve peştamal) müdahale ettiğini aktarmaktadır. Bir olayda, jandarmanın bir kadının örtüsünü ve belindeki peştamalı zorla çekip alması sonucu kadının kıyafetsiz kaldığı, bunun üzerine kadının jandarmaya vurarak tepki gösterdiği anlatılmaktadır.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Kadınların başörtüsüne ve bellerindeki peştamallarına da karışıyorlardı. Hatta bizim köyde bir kadının başındaki örtüyü jandarma çıkarmış, belindeki peştamalını da çekince -o zaman bel lastiği yoktu- kadın öylece üryan kalakalmış. Pehlivan gibi bir kadınmış, jandarmaya bir vurmuş, yere yığılmış."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 164.</p>

<p></p>

<p><strong>11. Şapka Takmamak İçin Köye Kaçış</strong></p>

<p>Giresun Tirebolu'dan Ömer Odabaşoğlu, şapka kanunu çıktığında kasabadaki zengin ve dindar insanların şapka takmamak için evlerini terk edip köylere sığındığını anlatır. Ayrıca o dönemde halka yönelik muamelenin çok sert olduğunu, memur ile vatandaş arasındaki uçurumu ve en ufak bir kazanın bile hakaret sayılarak cezalandırıldığını ifade eder.</p>

<p><strong>Alıntı:</strong></p>

<p>"Öyle bir kanun vardı ki, bir memurun yakasından bir düğme koparsa hakaretti. Halktan birisi gelse, memura şu işim var dese hemen terslerdi... Yine Menderes öncesi dönemde kıyafette de zorlama vardı. Şapka değiştiği zaman, 'Hacı' derlerdi, kasabanın zenginlerinden biri evini terk etti... Başına şapka koymamak için kaçtı köye."</p>

<p>Kaynak: Mustafa Armağan, <i>Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri</i> (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 163.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/turkce-ezan-kuran-yakma-kitaplarin-dereye-dokulmesi-ve-yasaklar</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 14:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/turkce-ezan-okunacak-1.webp" type="image/jpeg" length="85104"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Petro-Dolar mutasyon mu geçiriyor?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/petro-dolar-mutasyon-mu-geciriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/petro-dolar-mutasyon-mu-geciriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1974'te kurulan düzen son on yılda defalarca ölüm ilanıyla karşılaştı. Her ilan erken çıktı. Ama bu sefer bir şeyler gerçekten değişiyor; sadece beklenenin tam tersi yönde.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1974'te kurulan o meşhur petrodolar düzeninin son on yılda defalarca ölüm ilanı yazıldı. Ne var ki bu ilanların hepsi erken çıkmıştı. Ancak bu kez durum farklı; bir şeyler gerçekten değişiyor, üstelik tam da beklenenin aksi yönde.</p>

<p>Petrodolar sistemi üzerine yazılan analizlerin çoğunda temel bir hata var: Sistemi ya abartılı bir biçimde yıkılmaz gösteriyorlar ya da yarın çökecekmiş gibi sabırsızca bir son ilan ediyorlar. Aslında ikisi de doğru değil. Şu an tanık olduğumuz şey ne bir statüko ne de bir çöküş. Yaşanan şey tam anlamıyla bir <strong>dönüşüm</strong>. Ve bu dönüşümün bizi nereye götürdüğünü anlamak için önce neyin kurulduğunu, sonra neyin kırıldığını ve bugün yerine neyin filizlendiğini doğru okumamız gerekiyor.</p>

<h3><strong>1974: O Meşhur Anlaşmanın Perde Arkası</strong></h3>

<p>Hepimizin bildiği resmi hikaye şudur: Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1974'te Suudi Arabistan ile tarihi bir anlaşma yaptı. Riyad, petrolünü sadece dolar karşılığında satacak; buna karşılık Washington da Suudilerin güvenliğini garanti altına alıp rejimi ayakta tutacaktı.</p>

<p>Bu hikaye yanlış değil ama eksik. Asıl çarklar çok daha derinde dönüyordu. Sistem şöyle tasarlandı: Suudi Arabistan devasa petrol gelirlerini ABD Hazine bonolarına park edecek, bu para Wall Street üzerinden tekrar küresel finans sistemine akacaktı. Nixon'ın 1971'de altın standardını terk etmesiyle dolarda oluşan o büyük boşluk, "petrole bağlı dolar" ile doldurulmuş oldu. Altın tahtından inmiş, yerini petrol almıştı.</p>

<p>Bu, basit bir ticaret anlaşmasının çok ötesindeydi. Küresel dolar talebini yapay ama kusursuz bir şekilde canlı tutan bir mühendislik harikasıydı. Dünyanın petrol almak için dolara ihtiyacı vardı. Dolar bulabilmek için de ABD ile iyi geçinmek zorundaydı. ABD ise tüm dünyanın yarattığı bu talep sayesinde kendi borcunu çok düşük maliyetlerle finanse edebiliyordu. Ortada tıkır tıkır işleyen üçlü bir denge vardı: Petrol, dolar ve güvenlik.</p>

<p>Yani petrodolar sadece bir para birimi anlaşması değildi; dünyanın jeoekonomik işletim sistemiydi. Ve her işletim sistemi gibi, donanım eskidikçe o da yavaş yavaş uyumsuzluk sorunları yaşamaya başladı.</p>

<p>Durumu rakamlarla özetlemek gerekirse; "dolar çöküyor" söylemlerine rağmen doların küresel döviz rezervlerindeki payı hala <strong>%58</strong> seviyesinde (2000'lerde bu oran %71'di). Buna karşılık, alternatif olarak sunulan Çin Yuanı'nın payı sadece <strong>%4,7</strong>. Asıl çarpıcı olan ise Suudi Arabistan’ın yönettiği döviz rezervi ve Kamu Yatırım Fonu'nun büyüklüğünün <strong>1,1 trilyon dolara</strong> ulaşmış olması. Bu paranın nerede tutulduğu, aslında bize tüm hikayeyi anlatıyor.</p>

<h3><strong>Kırılma Noktası: Neden 2022?</strong></h3>

<p>Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrası Batı'nın attığı bir adım, finans tarihinin en cesur ve sonuçları en uzun süre tartışılacak hamlelerinden biriydi: Rusya'nın yaklaşık 300 milyar dolarlık döviz rezervi tek kalemde donduruldu.</p>

<p>Bu hamle Moskova'yı sarsarken, dünyaya da çok net bir mesaj verdi: Batı, isterse egemen bir devletin merkez bankasındaki parasına el koyabilir. Dolar sisteminin içindeki para, artık her zaman güvende değildir.</p>

<p>Bu mesajı en dikkatli okuyan başkentlerin başında elbette Riyad geliyordu. Zaten 2022'de Suudi Arabistan ile ABD ilişkileri, Kaşıkçı cinayeti sonrası Biden yönetiminin aldığı tavır ve OPEC+ kesintileri nedeniyle iyice gerilmişti. Suudi liderliği için yıllardır teorik bir tartışma olan "Ya bir gün ABD ile ipler koparsa?" sorusu, Rusya örneğiyle bir anda somut bir gerçeğe dönüştü. Riyad'ın alternatif arayışlarını hızlandırması için bundan daha güçlü bir motivasyon olamazdı.</p>

<h3><strong>Yuan Paradoksu: Para Geldiği Yere Döner</strong></h3>

<p>2023'ün başlarında Suudilerin Çin ile petrol ticaretini Yuan üzerinden yapmak için masaya oturduğu haberleri düştüğünde, küresel basında "Petrodoların Sonu" manşetleri atıldı. Ancak kimse şu basit soruyu sormadı: Suudiler o Yuan'ı ne yapacak?</p>

<p>Dolar yerine Yuan kazanan bir ülkenin önünde temelde üç seçenek vardır: Çin'den mal almak, Çin varlıklarına yatırım yapmak ya da o Yuan'ı başka bir paraya çevirmek (ki o zaman Yuan kullanmanın bir esprisi kalmaz). Suudiler zaten Çin'den bolca ithalat yapıyor ama bu, devasa petrol gelirlerinin yanında devede kulak kalıyor. Geriye Çin varlıklarına yatırım yapmak kalıyor ki asıl düğüm burada çözülüyor.</p>

<p>Çin'in sermaye piyasaları dışa tam açık değil, Yuan da tam anlamıyla konvertibl (kolayca çevrilebilir) bir para birimi değil. Suudiler Yuan cinsi büyük varlıklar tutmak istese bile, karşılarında ABD piyasaları kadar derin ve likit bir yapı yok.</p>

<p>Buradaki acı gerçek şu: Bir para birimi, ancak onu harcayabileceğiniz birileri varsa değerlidir. Suudiler Yuan aldığında, o parayı yine büyük ölçüde Çin'de harcamak zorunda kalacaklar. Bu bir "özgürleşme" hikayesi değil, sadece ticari bir eksen kaymasıdır. Suudi Arabistan dolar bağımlılığından kurtulayım derken, çok daha kuralsız ve kapalı olan Çin finans sistemine bağımlı hale gelme riskiyle flört ediyor.</p>

<h3><strong>Yeni Döngü: Para Artık Nereye Akıyor?</strong></h3>

<p>Eskiden denklem basitti: Suudiler petrolü satar, doları alır, bunu Wall Street'e ve ABD tahvillerine yatırır, karşılığında silah ve güvenlik garantisi alırdı.</p>

<p>Bugün ise bu döngü çok katmanlı bir yapıya dönüştü. Petrol gelirlerinin önemli bir kısmı artık doğrudan Suudi Kamu Yatırım Fonu'na (PIF) akıyor. PIF bu parayla gidip küresel teknoloji şirketlerini, dev spor kulüplerini, gayrimenkulleri ve altyapı projelerini satın alıyor. Bir kısmı Çin'le ticarete, bir kısmı ise Hindistan ve Brezilya gibi "Küresel Güney" ülkeleriyle kurulan yeni ağlara kayıyor.</p>

<p>Ancak vitrindeki bu değişime rağmen dükkanın arka tarafında değişmeyen dev bir gerçek var: Petrol hala dolarla fiyatlanıyor. Riyad'ın rezervlerinin büyük çoğunluğu hala dolar. Sadece döngünün merkezindeki kurallar esnedi, ama merkez hala yerinde duruyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Suudilerin Asıl Oyunu: Kopuş Değil, Masada El Yükseltme</strong></h3>

<p>Riyad'ın Yuan flörtünü bir "eksen kayması" veya "Batı'dan kopuş" olarak okumak, Körfez siyasetini hiç anlamamak demektir. Suudi Arabistan, aslında çok köklü bir "küçük devlet" stratejisi izliyor: Birden fazla büyük güçle aynı anda masaya oturup, onları birbirine karşı kullanarak pazarlık gücünü maksimize etmek.</p>

<p>Suudiler Çin ile yakınlaşarak Washington'a şu mesajı veriyor: "Seçeneksiz değiliz, bizi cepte bilmeyin." Aynı anda Çin'e de şunu fısıldıyorlar: "Güvenlik garantiniz yok, piyasanız şeffaf değil. Sizinle iş yaparız ama Batı'yı asla tamamen terk etmeyiz."</p>

<p>Öte yandan Çin'in de kendi hesapları var. Pekin'in Yuan ile petrol alma hevesinin arkasında ekonomi değil, Tayvan üzerinden çıkabilecek olası bir krizde ABD'nin kendi enerji ithalatını dondurması korkusu yatıyor. Ancak Çin, hem parası küresel bir rezerv olsun istiyor hem de sermaye kontrolünü elden bırakmak istemiyor. Bu yaman çelişki, Yuan'ın petrodolara gerçek bir rakip olmasının önündeki en büyük engel.</p>

<h3><strong>Peki Türkiye Bu Tablonun Neresinde?</strong></h3>

<p>Petrodoların merkezsizleşerek bu şekilde parçalanması, Türkiye gibi yüksek enerji ithalatına bağımlı bölgesel aktörler için hem fırsatlar hem de ciddi riskler barındırıyor.</p>

<p>Öncelikle, ödeme sistemlerinin çeşitlenmesi Türkiye'ye dolar dışında yeni nefes alanları (Rusya ile ruble, Çin ile yuan veya Körfez'le ikili anlaşmalar gibi) açıyor. Buna ek olarak, Körfez fonlarının (PIF gibi) küresel varlık alımlarını hızlandırması, Türk altyapısı ve şirketleri için taze bir finansman kanalı yaratıyor.</p>

<p>Fakat madalyonun karanlık bir yüzü var: Petrodolar sisteminin zayıfladığı bir dünyada, petrol fiyatları çok daha oynak (volatil) hale gelecektir. Tek para biriminin getirdiği o eski "fiyat istikrarı" ortadan kalktığında, enerji maliyetlerini öngörmek zorlaşacak. Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ekonomiler için bu fiyat dalgalanmaları, kur şoklarına karşı ekstra bir yapısal kırılganlık anlamına geliyor.</p>

<h3><strong>Sonuç: Gözümüzün Önünde Değişen Bir Dünya</strong></h3>

<p>1974'teki o meşhur Kissinger anlaşmasının bir son kullanma tarihi yoktu. Ancak 50 yıl sonra, dünya dijitalleşmişken, iklim krizleri petrolün geleceğini sorgulatırken ve Çin sahneye böylesine güçlü çıkmışken, aynı düzenin aynı kurallarla devam edeceğini düşünmek hayalcilik olur.</p>

<p>Petrodolar sistemi ölmüyor ama eskisi gibi de çalışmıyor. Kenarlarından yavaş yavaş aşınıyor. Çevresinde alternatifler filizleniyor ama hiçbiri henüz bu devasa yapıyı tek başına devralacak güçte değil. Suudi Arabistan; dolarla, Yuan'la ve kendi devasa yatırım fonuyla aynı anda oynuyor çünkü tek bir ata oynamak artık çok riskli.</p>

<p>Bugünlerde insanlık tarihinin en büyük ekonomik mimarilerinden birinin gözlerimizin önünde yeniden şekillenmesini izliyoruz. Belki de bu sürecin en güzel özeti şu:</p>

<blockquote>
<p>Petrodoların sonu, takvimde işaretli kesin bir tarihle gelmiyor. Sinsi bir erozyonla geliyor. Ve erozyonun en tehlikeli özelliği, kimse ne zaman başladığını tam olarak anlayamazken bir bakmışsınız her şeyin bitmiş olmasıdır.</p>
</blockquote>

<hr />
<p><strong>İleri Okuma ve Kaynaklar:</strong><br />
BIS Quarterly Review (2023), IMF Küresel Rezerv Verileri (2024), Council on Foreign Relations — "The End of Petrodollar?" (2023), Rana Foroohar — "Homecoming: The Path to Thriving in a Post-Global World" (2022), David Spiro — "The Hidden Hand of American Hegemony" (1999), Bruce Riedel — "Kings and Presidents: Saudi Arabia and the United States Since FDR" (2017).</p>

<p>(Bu yazı, <a href="https://petrolandeco.blogspot.com/2026/04/petro-dolarlar-mutasyon-mu-geciriyor.html" rel="nofollow">Petrolandeco Jeopolitik Ekonomi</a> serisinin bir parçasıdır.)</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/petro-dolar-mutasyon-mu-geciriyor</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 13:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/petrodolar.jpg" type="image/jpeg" length="96173"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Reşid Paşa'dan CHP'ye: Filistin'de Yahudi devleti kurma çalışması]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/resid-pasadan-chpye-filistinde-yahudi-devleti-kurma-calismasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/resid-pasadan-chpye-filistinde-yahudi-devleti-kurma-calismasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p class="is-editor-empty is-empty">Bugün dünyanın başına bela olan İsrail'in 1948'de kurulduğunu zannetmek koyu bir gaflettir. Hatta Theodor Herzl'in 29 Ağustos 1897 Siyonist Kongresi'ndeki, "Ben bugün Basel'de Yahudi devletini kurdum" sözünü esas almak da "cambaza bakmak"tır!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Çünkü Filistin'de Yahudi devleti kurma çalışmaları çok önce başlamıştır!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Osmanlı/Hilafet olduğu müddetçe devlet kuramayacaklarını, kursalar bile yaşatamayacaklarını anlayan Yahudiler, "hedef"i belirlemiş ve yöneticilerinin çoğu Yahudi olan "sinsi" emperyalist İngiltere'ye ihale etmişti!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Önce Osmanlı yıkılmalıydı!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Osmanlı'nın savaşarak yıkamayacağını iyi bilen İngilizler de, "Çayın taşıyla çayın kuşunu avlama" yöntemine dayanan ve "Paşa" denilen "Maşa"lar üzerinden yürüttükleri bir "proje" uygulamıştı!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Yahudi aparatı Trump'ın da yaptığı gibi Osmanlı'yı "beyninden vurmak" için bir padişahı genç yaşta verem etmiş; sonrakini devirip bileklerini kesmiş; yerine getirdiklerini 3 ayda delirtmiş; geleni de devirip hapsetmişlerdi! Sonuncusunu ise, mülkünden kovup dünyayı dar etmişlerdi!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">O halde, şu soruları cevaplamadan "İsrail"in asıl mimarları" anlaşılamaz:</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">1- Osmanlı'da ilk büyük gediği açan Mason Reşid Paşa'yı kim niçin kullandı?</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">2- Mason Midhat Paşa, Sultan Abdülaziz Han'ı neden devirip katlettirdi?</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">3- İttihatçıların "31 Mart" operasyonu, kimleri hangi hedefe ulaştırdı?</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">4- İttihatçıların devamı olan CHP, Yahudilere nasıl hizmet verdi ve veriyor?</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">"İsrail", hâlâ devam eden bu "hıyanet zinciri"nin "zehirli meyvesi"dir!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Maalesef, ormanın; "Beni kesen baltanın sapı benden..." yakınmasına benzer bir "garabet" söz konusudur!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Türk paşaların eseri olan İsrail, bugün Türkiye'yi "finaldeki rakip" olarak görmektedir! Ve Türkiye, "askerî cephe"yi önemli ölçüde tahkim etmişse de, "iç cephe"de hâlâ büyük "zaaf" yaşamaktadır.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">İsrail'in Türkiye konusundaki asıl endişesi birlik ve beraberliğimizdir. Son günlerde yine tekrarladıkları Türkiye'nin iç cephesine yönelik saldırılar, bu meselenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu saldırılarına "etiketledikleri" CHP yöneticilerinden "destek" istemeleri ise çok manidardır.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Çünkü CHP zihniyeti, İsrail'i "tehlike" olarak görmemektedir ki, Siyonistler rakip ülkelere hep bu "gaflet kapısı"ndan girmektedir!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">4 YAZIDAN OLUŞAN DİZİ, BUGÜNÜN ŞİFRELERİ!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Abdülaziz Han ile Abdülhamid Han'a yapılan darbelerin ve Nuri Killigil defnedilirken "İsrail"i tanımanın sene-i devriyesine rastlayan şu günlerde...</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Reşid Paşa'nın (1), Midhat Paşa'nın (2), İttihatçılar'ın (3) ve CHP'nin (4) Yahudilere verdiği "devlet" hizmetini 4 yazıyla anlatarak, "iç tehlike"ye dikkat çekmek istiyoruz.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Bu araştırma, CHP ile mücadele eden herkes için çok önemlidir!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Osmanlı'dan bahsedenlere "gerici" damgası basan CHP zihniyeti, hâlâ "Biz 'Jön Türk'üz" diyecek kadar derin bir "vesayetçi hafıza" ile hareket etmektedir.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Hedefe ulaşmak için her şeyi "mubah" sayan bir CHP'yi, Mason paşalara kadar uzanan zehirli köklerini tanımadan anlamak mümkün değildir.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Bu araştırma dizimizi dikkatle takip edenler, Reşid Paşa'dan bugünkü CHP'ye uzanan "vesayet zinciri"nin çok ilginç bir "ortak payda"sına da şahit olacak; devlete (aslında millete) ait her şeyi, kendi "bostan tarlası" bildiklerini ve istedikleri gibi "derdiklerini" görecektir!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">İNGİLİZLER/YAHUDİLER, HIRSLI KİFAYETSİZLERİ ÇOK SEVER!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Mustafa Reşid Bey, medresenin "arka kapı mezunu" olduğu halde "Sadrazam" akrabası Seyyid Ali Paşa sayesinde "mühürdar" olmuş ve 24 yaşında da "Sadaret Kalemi" denilen önemli makama oturmuştu.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Kendisine çok iltifat eden isyancı Kavalalı'ya verdiği sarsıcı tavizler sebebiyle Sultan II. Mahmud Han'ın "idamı mucib" öfkesine muhatap olan Reşid Bey, saraydaki vesayet sayesinde Paris'e "Fevkalade Ortaelçi" olarak kaçırılmıştı! (1834)</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">1836'da başlayan Londra Büyükelçiliği ise tam bir "devşirilme" dönemi olmuştu. Mason Lord Stratford Canning, Reşid Bey'i kendi locasına götürüp bizzat kaydetmişti!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Mason olduktan sonra önü açılan Reşid Bey, 1937'de "Müşir"lik verilerek en "kritik" makam olan Hariciye Nâzırlığı'na getirilmiş ve 25 Ocak 1838'de ise "Paşa" olmuştu!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Artık bu nimetlerin "velisi" olan İngiltere'ye "teşekkür" zamanıydı!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Büyükelçi John Ponsonby'nin hazırladığı "Baltalimanı Anlaşması"nı 16 Ağustos 1838'de imzalayarak Osmanlı'ya ilk "ekonomik işgal"i tattırmıştı!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">FİLİSTİN İÇİN OSMANLI'YA İLK PENÇE!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Aslında çok daha derin bir hesap vardı.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">İngiltere, Yahudilere devlet kurma sözünü 2 Kasım 1917'de resmen açıklamışsa da, fiilî işbirliği çok önce başlamıştı.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Londra'daki borsa simsarlığından çok para kazanan İtalyan Yahudisi Moşe Montefiore, 1824'te Filistin'e gitmiş ve İngiliz Hükümeti işbirliğiyle "devlet" kurmak için yıllarca çaba sarf etmişti. Dünyadaki Yahudileri, Filistin'deki muazzam ziraat arazilerine çağıran Moşe; Londra'nın, İngiliz görevlilere "Yahudileri himaye edin" talimatı vermesini sağlamıştı.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Aynı yıllarda Londra'da "masonluk çipi" takılan Reşid Paşa'ya da "Osmanlı'nın devlet ve millet yapısını tahrip görevi" verilmişti!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">"Tanzimat"ı, buna göre yazmışlardı!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">"Masonluk" ayrıntısı çok önemlidir. En azılı İslâm düşmanı olan İngilizlerin, Misyonerlerle asırlar boyu bir arpa boyu yol alamadıkları için "Masonluğu" kurduğu gerçeği hiç unutulmamalı!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">YAHUDİ DEVLETİNE "TANZİMAT" OSMANLIYA "TAHRİBAT"</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Sultan II. Mahmud Han'ın 28 Haziran 1839 tarihindeki ölümü üzerine 16 yaşındaki Abdülmecid Efendi'nin tahta çıkmasını fırsat bilen Reşid Paşa, İngiltere Sefiri Lord Canning'in eline tutuşturduğu "Tanzimat Fermanı"nı, "İngilizlerin desteğini ve yardımını alırız" vadiyle onaylatmış ve 3 Kasım 1839'da ilân etmişti.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Gülhane'deki törende Rum ve Ermeni Patrikleri, Yahudi Hahambaşı ve Avrupalı sefirler de hazırdı. Ön sırada oturan James M. de Rothschild, yanındaki Hahambaşının kulağına "İmparatorluk bünyesindeki bütün Yahudi cemaatlerine, Tanzimat Fermanı'nın açtığı yolda atılması gereken adımları anlatan bir 'emirname' gönderin" diye fısıldamıştı![1]</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Kimsenin üzerinde durmadığı bu "fısıltı", aslında Filistin'de Yahudi devleti kurma sürecini fiilen başlatan bir talimattı!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">"Batılılaşma" diye yuttuğumuz Tanzimat Fermanı'nın bütün maddeleri de, uzun vadede bu hedefe matuftu!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Güya ahalinin bütünleşmesini sağlayacaktı! Oysa asıl hedef, "tanzim" değil, "tahrip" idi! Daha merasimde durum değişmişti! Bir paşazade, namaz kılan birine "Ferman okundu, duymadın mı" demişti![2]</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Nitekim azınlıklara yönelik abartılı imtiyazlar, kamplaşmaya sebep olmuştu.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Fransa'nın İstanbul Sefiri Albin R. Roussin, Paris'e gönderdiği "Bu reformlardan maksadımız, Osmanlı'yı kalkındırmak değil; Ayasofya üzerinde parlamakta olan hilâli indirip, yerine tekrar haç koymaktır" raporuyla, Tanzimat'ın gerçek amacını ifade ediyordu![3]</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">BÜROKRATİK OLİGARŞİ MİRASI!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Padişahlık yetkilerinin çoğunu nazırlara (paşalara) aktaran bu değişiklik, Batı vesayetinin yönetime tahakkümü anlamına geliyordu. Büyük zaafa sebep olmuştu. Yani hâlâ çektiğimiz "bürokratik oligarşi" belası da Tanzimat ile gelmişti.[4]</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Tanzimat'ın hedeflerinden biri de, Müslümanları "cahil" bırakmaktı! İslâm âlimleri asırlardır, fen bilgilerini de öğrenirdi. Reşid Paşa, Fatih'ten beri medreselerde okutulan hesap, hendese, astronomi derslerini kaldırmıştı.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Önce "Din adamına fen bilgisi lâzım değil" aldatmacasıyla, din adamlarını fen cahili yapmışlardı. Sonra da, "Din adamları gericidir" diyerek gençleri İslâmiyet'ten uzaklaştırmışlardı.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Velhasıl Osmanlılar, Londra'da hazırlanan "ıslahat" programlarıyla oyalanırken, Avrupa'da büyük fabrikalar, modern harp sanayii kuruluyordu. Doğal olarak Müslümanlar gerilemiş; her şeyi bizden öğrenen Avrupa ise hızla ilerlemişti.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">TANZİMAT'IN ZEHİRLİ MEYVELERİ!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Büyük vaatlerle ilân edilen Tanzimat Fermanı'ndan sonra, Osmanlı coğrafyasındaki Misyoner faaliyetleri hızla artmıştı. Gayrimüslim tebaayı ayaklandırmak için çalışıyorlardı. Özellikle Doğu Anadolu'ya yoğunlaşıyorlardı. Sadece Harput Ovası'nda 62 merkez ve 21 kilise açılmıştı. 66 Ermeni köyünden 62'sinde Misyoner teşkilâtı kurulmuştu. "Millet-i Sadıka" diye anılan Ermeniler, Müslümanlara ve Osmanlıya düşman edilmişti. Meşhur Misyoner Maria A. West, "Romance of Mission" kitabında, "Ermenilerin damarlarına girdik" demişti!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Gaziantep'teki Antep Koleji, Merzifon'daki Anadolu Koleji ve İstanbul'daki Robert Kolej de bunlardandı. Meselâ Merzifon Koleji'ndeki 135 öğrenciden 108'i Ermeni, 27'si Rum idi! Avrupa'dan gelen Misyonerler, okullara "öğretmen" ve kiliselere "papaz" adı altında yerleştirilmişti. Hepsi de gittiği yere "fitne" götürmüştü!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Ermeni komitacılar, katliam hazırlıklarını da bu "okul" formatlı "üs"lerde yapıyordu. Çete reisleri Kayayan ve Tumayan da "öğretmen" görünüyordu. Bunlar tutuklanınca, Misyonerler dünyayı ayağa kaldırmıştı. Bu iki haini kurtarmak için İngiltere'de ve Amerika'da büyük gösteriler düzenlenmişti. Londra'daki yürüyüşe, Merzifon Anadolu Koleji Müdürü de katılmıştı.[5]</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Yani Mason Reşid Paşa'nın "Tanzimat-ı Hayriyye" diye sunduğu uygulamalar hiç hayır getirmemişti! Tam aksine, koca Osmanlı Devleti'ni altüst etmişti! Avrupa, Hristiyan ve Yahudilere verilen haklara öyle sahiplenmişti ki, Müslümanlar "azınlık" muamelesi görüyordu!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Gidişata çok üzülen Abdülmecid Han, İngiliz sefiri gibi hareket eden Reşid Paşa'yı, "Payitahttan uzak olsun" diye 1843'te Paris Büyükelçiliği'ne göndermişti!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Ama her seferinde güçlenerek dönüyordu! Yine öyle olmuş; bir yıl sonra "Hariciye Nâzırı" olarak gelmişti.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Bu da yetmemişti... İstanbul'daki İngiliz operasyonlarını yöneten Lord Canning, Abdülmecid Han'a, "Münevver ve kültürlü Reşid Paşa'yı Sadrazam yaparsanız, İngiltere ile yaşadığınız bütün anlaşmazlıklar kalkar" şeklinde küstah bir telkinde bulunmuştu. Ne gariptir ki Reşid Paşa, 28 Eylül 1846 tarihinde "Sadrazam" yani Başbakan olmuştu.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">6 defa tekrarlanan Sadrazamlık dönemlerinde İngilizlere hizmet için seferber olan Reşid Paşa, yüzlerce Misyoner okulunda yetiştirilen binlerce devşirmeyi, en kritik noktalara yerleştirmişti. Bu "yeni tip Haçlı ordusu"nun yürüttüğü operasyonlar, millî birliği felç etmişti!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">FİLİSTİN'İ "ÇAKTIRMADAN" ROTHSCHİLD'LERE SATMIŞTI!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Bizim için felâkete ama Yahudiler için "devlet"e yönelik ikinci büyük adım da İngilizlerin "Büyük Reşid Paşa"sından gelmişti!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Sadrazamlık görevini 1848 yılındaki 5 aylık ara dışında 26 Ocak 1852 tarihine kadar sürdüren Reşid Paşa, tam da savaş tamtamları çalınırken 14 Mayıs 1853 tarihinde, İngilizler için en kritik görev olan Hariciye Nâzırlığına gelmişti.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Ne ilginçtir ki, ilk Hariciye Nâzırlığı sırasında imzaladığı Baltalimanı Ticaret Antlaşması ile Osmanlı'yı, İngiltere Krallığı'na ipotek eden Reşid Paşa, 15 yıl sonra yine Hariciye Nâzırı idi ve Osmanlı Devleti yine yapmaması gereken tek şeyi yaparak güçlü Ruslarla savaşa girmişti! Çünkü bu savaşı, İngiltere ve özellikle de "Küresel Tefeci" Rothschildler çok istiyordu!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">İngiliz patronlarının yoğun isteği üzerine Osmanlı'yı 1853 yılında Kırım Harbi'ne sokan Reşid Paşa, ilk defa dış borçlanmaya sebep olmuştu.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Peki, 5 Temmuz 1855'te Londra'da yapılan bir mukavele ile kimden 5 milyon sterlin borç alındı dersiniz?</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Tabii ki, Tanzimat ilânı sırasında "Tanzimat'tan istifade ederek Yahudi devleti çalışmaları başlatılması" talimatı veren ve "para"yı "atom bombası" gibi kullanan James Mayer de Rothschild'ten!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Filistin'de Yahudi devleti kurulması için Osmanlı adeta ipotek altına alınmıştı!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Nitekim "Filistin'de İsrail devleti kurulacağının dünyaya resmen ilanı" olarak bilinen meşhur "Balfour Deklarasyonu" da İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un, İngiltere'deki en etkili Siyonist (Londra 1. Baronu Rothschild Nathan Mayer Rothschild'in oğlu) olan Britanya Yahudi Temcilciler Kurulu Başkanı 2. Baron Lionel Walter Rothschild'e yazdığı "müjde" mektubudur![6]</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">GENÇ SULTAN KAHRINDAN ÖLDÜ!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Sultan Abdülmecid Han, 1846-1858 arasında 6 defa Sadrazam tayin etmek zorunda kaldığı Reşid Paşa'nın verdiği zararlar sebebiyle üzüntüden "verem" olmuştu. Devlet malını israf konusunda da çok "hassas" olan Sultan, bu Londra züppesinin yolsuzluklarını da duyunca yatağa düşmüş ve 26 Haziran 1861'de daha 38 yaşında vefat etmişti.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Mesela Reşid Paşa, Abdülmecid Han'ın kızı Fatma Sultan'la oğlu Ali Galip Paşa'nın evliliği sırasında Baltalimanı'ndaki köşkünü 250 bin altın karşılığında Hazine-i Hassa'ya satmış; sonra da oğluna tahsis etmişti!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Daha neler vardı! Bir Rûznâmçe memurunun oğlu olan Reşid Paşa, özellikle sadrazamlık dönemlerinde, "boş" görünen binlerce dönüm araziyi kendine tapulamıştı! "En çok rüşvet yiyen devlet adamı" olarak nam salan Mason Sadrazam, 7 Ocak 1858 günü öldüğünde, İstanbul ve Anadolu'daki taşınmazları ve Avrupa borsalarındaki tahvilleriyle, "Padişahtan zengin Osmanlı" olarak tarihe geçmişti![7]</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">63'ü Türk 73 varisinden biri olan Ürdün Prensi Zeyd bin Raad'ın 2006 yılında açtığı dava vesilesiyle gündeme gelen tapu kayıtlarına göre Kilyos Çatalca arasında 82 bin dönüm; Sarıyer, Beykoz ve Üsküdar sahillerinde 12 bin dönüm; Ambarlı'da 2 bin 440 dönüm arazinin sahibi olan Reşid Paşa; "Boğaz"ın Emirga-Baltalimanı bölümünü bile, "Voli (avlanma) Alanı" olarak üzerine geçirmişti.[8]</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">Büyük Mason Reşid Paşa, Beyazıt Meydanı'ndaki şaşaalı mekânında bu yolsuzlukların hesabını bitirdi mi bilmiyoruz ama temelini attığı "İsrail" yüzünden ödeyeceği fatura, her gün daha da zorlaşmaktadır!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">DEVAMI GELECEK:</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">İsrail'in Türk mimarları-2: Filistin'i vermedi, bilekleri kesildi!</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">[1] Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Yayıncılık, İstanbul 2018, s. 68.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">[2] Murat Bardakçı, Şahbaba, Pan Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 29.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">[3] Fransa Dışişleri Bakanlığı Arşivi, N.S. Turquie, 1976, s. 38.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">[4] Koray Şerbetçi, Osmanlı'nın İngiliz'le İmtihanı, Nesil Yayınları, İstanbul 2017, s. 100-101.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">[5] M. Sıddık Gümüş, İngiliz Câsûsunun İ'tirâfları, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2025, s. 98-106.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">[6] Peter Hopkirk, Bitmeyen Oyun, Çev: Mehmet Harmancı, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 1995, s. 158.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">[7] Ürdün Prensi İstanbul'un 4 ilçesinin ortağı oldu, Milliyet, 15 Haziran 2012.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"></p>

<p class="is-editor-empty is-empty">[8] Ürdün Prensi Raad'ın 20 bin metrekarelik bostan davası, Hürriyet, 31 Ocak 2008.</p>

<p class="is-editor-empty is-empty"><a href="https://m.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-1-ilk-adimi-mason-resid-pasa-atti-yazi-2008920/" rel="noopener noreferrer nofollow" target="_blank">Nuh Albayrak, Star</a></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/resid-pasadan-chpye-filistinde-yahudi-devleti-kurma-calismasi</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 09:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/resid-pasadan-chpye.webp" type="image/jpeg" length="96043"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sarı tehlike]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sari-tehlike</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sari-tehlike" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Giovanni Papini, Gog eserinde “sarı tehlike” meselesine işaret ederek, Çin’in tarihî gelişimi, ideolojiler karşısındaki tutumu ve yayılma istikametine dair çeşitli değerlendirmeler aktarıyor. Yazısında nüfus gücü, coğrafi hareketlilik ve küresel ölçekte etkisini artırma eğilimi üzerinde duruyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cambridge, Mass., 29 Ekim</p>

<p>Nihayet Lin-Yutang ile tanışmayı başardım. Kitaplarından birkaçını büyük bir ilgi ile okumuştum. Ömrümde rastladığım bu en akıllı Çinliden vatanı üzerine son görüşlerini öğrenmek istiyordum.</p>

<p>Lin-Yutang açık ve samimi bir insan. Hiç de profesör, diplomat ve bilge hali yok. Sık sık, hatta ciddi konulardan bile bahsederken gülümsüyor. Sorularıma bir giriş, bir önsöz yapmadan karşılık verdi:</p>

<p>— Çin milleti, dedi, dünyanın en tehlikeli milletidir, onun için yeryüzüne hâkim olması kaçınılmazdır. Asırlar boyunca muazzam imparatorluğunun sınırlarına kapanıp kaldı, çünkü geri kalan yerlerin önemli olabileceğine inanmıyordu. Fakat Avrupalılar, sonra da Japonlar onun gözlerini, kulaklarını açtılar, aklını başına getirdiler. Bu meraklarının, oburluklarının cezasını çekeceklerdir. Bir asırdan beri Çinliler intikam saatini bekliyor ve intikamlarını alacaklar. 1900’de Bokser ayaklanması iyi idare edilememiş başarısız bir deneme oldu. 1910’da Çin cumhuriyetçi ve demokrat, 1948’de de komünist oldu. Gerçekte Çinliler ne muhafazakâr ne demokrat ne de komünisttirler. Sadece Çinlidirler, yani politik ideolojilerden çok biyolojik zorunluluklarla dünyada yaşamak ve kalmak isteyen, çoğalan, yayılan bir başka cins insanlardır. Çin milleti, başında kim olursa olsun kendi kendine eşit ve ölümsüzdür. Ne Tatarlar ne Japonlar ne Amerikalılar ne de Ruslar onu değiştirmeyi başarabilmişlerdir ve başaramayacaklar da. O, kalın, inatçı bir deve, ahtapot gibi yayılır, çoğalır, hiçbir yabancı kuvvet kendisine zarar veremez. Onu istilalar sindiremedi, kaybettiği savaşlardan yenik çıkmadı, kıtlıklar parçalayamadı, salgın hastalıklar eritemedi, afyon sersem edemedi, ayaklanmalar sarsamadı. Hiçbir millet onu boyunduruk altına almayı veya ona sınır çizmeyi düşünemez. Çin hileti amacına ulaşmak için zaman zaman yalan veya kuvvet kullanmasını bilen mahir ve gaddar, tüccar ve dolandırıcı, haydut ve cellat bir millettir. Onun için dünyanın hâkimi olacaktır. Çünkü öteki milletler saf ve ondan iyidirler. Çin amacına ulaşmak için gerektiği kadar bekleyecektir, gelecek onundur. Yarım asırdan fazla oluyor, İmparator II. Guillaume “sarı tehlike”den bahsettiği zaman ömründeki en büyük deha pırıltısını çaktırmıştı. O zaman bu şom ağızlı haşmetli kuşla alay etmişlerdi, ama tarih onu haklı çıkarmaya hazırlanıyor. Çinliler dünyanın her tarafına, Asya’nın hemen her köşesine, Malezya’ya, Endonezya’ya öncüler göndermekle işe başladılar. San Francisco’da, New York’ta, Londra ve Paris’te koskoca Çin mahalleleri vardır. İlk dünya savaşı sonraları Berlin, Roma, Madrid ve Kahire sokaklarında yalancı inci satmak bahanesiyle birçok Çinli göçebe belirdi. Bunlar büyük akının öncüleriydi. Çinliler eski Mançu imparatorluğunun asalaklarından kurtulmak için Sun-yatsen’in cumhuriyetini kullandılar. Burjuva Cumhuriyet asalaklardan kurtulmak içinde Bolşevizmi kullanıyorlar. Bir gün gelecek, işlerine gelen bayrak altına toplanmak için komünist asalakları da atacaklardır. Çinliler hiçbir fikre bağlanmazlar, onları kullanırlar, kaldırıp atarlar. Size söylüyorum, dünya, zamanla onların eline geçecektir. Çinlilerin muazzam kitleleri için tek düşünce çocuk yetiştirmek ve onları besleyecek kadar pirinç bulmaktır. Üst tarafı laf, safsatadır. Ülkeleri büyük, fakat fakirdir. Onun için yavaş yavaş başka ülkeleri işgal etmek durumundadırlar. Tibet, Kore, Hint Çin’i, Malaka Yarımadası ilk lokmaları olacak. Ama iştihâ yedikçe gelişir, en modern silahları ele geçirince bu kurnaz, zalim beş yüz milyon aç sürüsünü hiçbir şey, iki yüz milyonluk Slav sürüsü bile durduramayacaktır. Zamanında, ortaçağda, Moğollar Rusya’yı fethedip İtalya sınırlarına dayanmışlardı. Hazırlanmakta olan modern ortaçağda, Çinliler bütün Avrupa’ya taşacaklardır. Amerika kendini kurtarabilecek, ama sonuna kadar değil. “Sarı tehlike” birkaç kuşak sonra “Sarı İmparatorluk” olacaktır. Siz Batılılar için sarı, haset ve kin rengidir. Sarılar kendilerinden üstün bir ırk tanımazlar, hepsini boyunduruk altına alacaklardır. Bu, hiç de rahat ve dayanılması kolay olmayacak ve Doğan Güneş İmparatorluğu, her şeye rağmen ve ne kadar uzak olursa olsun bir gün, güneşin asla doğup batmadığı bir İmparatorluk haline gelecektir.</p>

<p>Lin-Yutang’a sordum:<br />
— Ciddi mi söylüyorsunuz?<br />
Dâhi Çinli:<br />
— Tamamen ciddi, Mr. Gog, dedi ve öyle neşeli, bitip tükenmek bilmez bir kahkaha kopardı ki, korktum. Ben yanından ayrılırken hâlâ gülüyordu, tek kelime ekleyecek hâlde değildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Giovanni Papini, Gog, s. 53-55</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sari-tehlike</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 12:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/china-census-population-growth-super-169.jpg" type="image/jpeg" length="44337"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kaldırın artık şu yasayı! Bu saçmalığa tahammül etmek zorunda değiliz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kaldirin-artik-su-yasayi-bu-sacmaliga-tahammul-etmek-zorunda-degiliz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kaldirin-artik-su-yasayi-bu-sacmaliga-tahammul-etmek-zorunda-degiliz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak'taki yazısında Kemalistlerin kendine kurban seçerek cezalandırdığı bir sopa olarak kullanılan 5816 zulmünü en son felsefe öğretmeni Ramazan Avuşmak'ın yaşadığı hadiseyle beraber ele alıyor: "Kaldırın yahu artık şu yasayı. Kaldır(a)mayacaksanız kapsamını değiştirin. Bu saçmalığa tahammül etmek zorunda değiliz ki."]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>“Dünyanın en saçma işletilen yasaları listesi” yapılsa herhalde 5816 sayılı Atatürk’ü koruma kanunu ilk onda yer bulur kendisine. Hemen her ay, hatta her hafta bu yasanın bir mağdurunun haberini görüyoruz.</p>

<p>Yasayı 25 Temmuz 1951’de, hiçbir zaman pek bayılmadığım ancak idam edilmesini “çok sembolik bir mücadelenin çok sembolik bir meselesi” olarak gördüğüm için epeyce saygı duyduğum Adnan Menderes çıkartmış. Yasaya göre Mustafa Kamal’in hatırasına alenen hakaret etmek ya da sövmek, Mustafa Kamal’in heykellerine ya da kabrine zarar vermek 1 ila 5 yıl arasında değişen cezalara konu oluyor.</p>

<p>Dikkat isterim. Yasanın kendisini de bir miktar saçma bulmakla beraber asıl saçma bulduğum şey yasanın işletilme biçimi. Bu yasa, bir paganist topluluğu andıran Kamalperest kütlenin düzenli olarak “tanrılar kurban ister” diyerek böğürmesinin ardından birimizin kurban seçilmesi için işletiliyor.</p>

<p>Mustafa Kamal hakkında kurabileceğiniz her cümle, ama aklınıza gelebilecek her cümle bu yasanın radarına takılıp sizi kurban edebiliyor.</p>

<p>Savcılar hakkımda harekete geçsin diye değil, misalen söylüyorum. Çokça alkol tükettiğini bizatihi Kamalperestlerin de böbürlene böbürlene anlatıp aktardıkları Mustafa Kamal hakkında “acaba alkolik miydi?” diye sorsak hop, mahkeme önünde buluyoruz kendimizi. Hele “Vedat” meselesine falan hiç girilemiyor. Meselenin aslını faslını öğrenmek için çalışma yapacak bir tarihçinin en küçük bir cümlesi dava sebebi sayılabilir.</p>

<p>Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gereksiz. Sadece şunu da söyleyeyim. Adı Atatürk Meydanı olan bir meydandan geçerken Mustafa Kamal heykeli 100 metre uzağınızda olsa, siz normal konuşma sesinizle yanınızdaki arkadaşınıza Hazret-i İbrahim’in putlarla mücadelesini anlatsanız ve bir Kamalperest de bunu duyup sizi savcılığa şikâyet etse yargılanırsınız yahu. Bu kadar komik ve bu kadar trajik bir mesele bu.</p>

<p>Yasanın son mağduru biliyorsunuz hepimiz bastırınca beraat eden 30 yıllık öğretmen Ramazan Avuşmak hoca oldu. Mesele de şuydu hatırlayacaksınız. Ramazan hoca sınıfta tahtaya “Güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayattan zevk alır” cümlesini yazıyor. Bir öğrenci de “Bu söz Mustafa Kemal’e mi ait?” diye soruyor. Ramazan hoca da, “Atatürk’ün sanatla, felsefeyle ne alakası var? O savaşçı, asker bir adam” diye cevap veriyor. Ondan sonra yandı gülüm keten helva. Okulun paganist Kamalperest müdür yardımcısı bu cümlede hakaret olduğu iddiası ile öğrencileri organize edip şikâyet dilekçeleri yazdırıyor ve evet, Ramazan hoca, Mustafa Kamal hakkında kurduğu o cümleler yüzünden tutuklanıyor, ardından önce tutukluğu kaldırılıyor, ardından da beraat ediyor. Meselede bir iddia da Aynur İstanbul ile tutuklama kararı veren savcının daha önce de benzeri işbirlikleri yaptığı yönünde.</p>

<p>Şimdi. Birisi bana tane tane anlatabilir mi lütfen? Hiç yanlış değil, Mustafa Kamal sanattan da felsefeden de pek anlamaz da velev ki dünyanın en yanlış tespiti bile olsa “Atatürk’ün sanatla, felsefeyle ne alakası var?” cümlesi tutuklanma gerektirir, mahkeme gerektirir, yargılama gerektirir bir cümle midir? Bu nasıl yasa, bu nasıl yorum?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Atatürk’ün atom fiziği ile ne alakası var? Savaşçı, asker bir kişidir” desem ben de tutuklanır mıyım? Biz her seferinde bu paganistlere kurban vermek zorunda mıyız? Altmış küsur yaşında, 30 yıldan uzun süredir öğretmenlik yapan birini bile tutuklatabilen bu saçma yasayı kaldırmak için daha ne kadar kurban vermemiz gerekecek, dahası daha ne kadar oy vermemiz gerekecek?</p>

<p>Kaldırın yahu artık şu yasayı. Kaldır(a)mayacaksanız kapsamını değiştirin. Bu saçmalığa tahammül etmek zorunda değiliz ki.</p>

<p>Bitirmeden bir şey: Sıradaki kurbana kadar “paganistlerin son kurbanı” unvanını elinde bulunduran Ramazan hocaya çok geçmiş olsun.</p>

<p>Ardından başka bir şey: Adalet Bakanı Akın Gürlek’e bir çağrım var. O saçma sapan dilekçelerle 60 yaşını geçkin bir adamı tutuklatan o savcı var ya. O saçma sapan dosyayı kabul eden savcı hani. Aynur İstanbul ile işbirliği yaptığı iddia edilen savcı. O savcının mesleğine devam etmesi sizce de ayıp olmaz mı Sayın Bakan?</p>

<p>Ardından bir başka şey: Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e bir çağrım var. Ramazan hocaya kumpas kuran, öğrencileri baskıyla organize eden o müdür yardımcısının yani Aynur İstanbul’un hayatına öğretmen olarak devam etmesi sizce de ayıp olmaz mı Sayın Bakan?</p>

<p>Hem savcıyı hem Aynur İstanbul isimli şahsı mesleklerinden men ettiğiniz o hayırlı haberlerinizi bekliyor olacağız. Hadi yasayı şey edemediniz diyelim. En azından bunu borçlusunuz artık bize.</p>

<p><i>İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kaldirin-artik-su-yasayi-bu-sacmaliga-tahammul-etmek-zorunda-degiliz</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 14:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/186641.jpg" type="image/jpeg" length="48124"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kimliksizleştirildiğimiz çağda "Ben kimim?" sorusunu sorabilmek]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kimliksizlestirildigimiz-cagda-ben-kimim-sorusunu-sorabilmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kimliksizlestirildigimiz-cagda-ben-kimim-sorusunu-sorabilmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni Şafak gazetesinde kaleme aldığı yazıda Gökhan Özcan, William Chittick'in düşünce dünyasından yola çıkarak; modernitenin sunduğu hazır cevapların gölgesinde unuttuğumuz o büyük sorunun peşine düşüyor: "Ben kimim?" Yazı, sekülerleşen hayat tarzımız ile iman iddiamız arasındaki derin uçurumu ve pozitivist bilim algısının zihnimizde açtığı yaraları onarmayı teklif ediyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>William Chittick benim kitaplarından çok yararlandığım bir isim… Pozitivist cereyanlara maruz kalarak boynu tutulan modern zihniyeti pek çok konuda doğru bakışa yönlendiren bir düşünür… Özellikle Batılı bir çerçevede, tek boyutlu maddi bir dünya gerçekliği (!) üzerinden kodlayıp, salt maddi hedefler doğrultusunda yetiştirmeye çalıştığımız genç kuşaklarımızın okumasında fayda görüyorum. Kendisi İslam maneviyatını, irfan ve hikmetini kendi hakikati içinde, zedelemeden ama yenilenmiş ve sorumluluk alan bir dille bugünün okurlarına, özellikle de Batılı okurlara ve yine özellikle akademik çalışmalarını yürüttüğü Amerika’daki insanlara aktarma misyonu üstleniyor. Herhangi bir kitabından bir şeyler okumaya başlayan bizim insanlarımızın da ‘Ben bunu hiç böyle düşünmedim’ duygusuna kapılacağına eminim. Bu bize aynı zamanda zihinsel dünyamızın nasıl bir seküler işgal altında olduğunu aşikâr edecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Chittick’in ufuk açıcı ve onarıcı bulduğum kitaplarından ‘Tasavvuf’ta yer alan şu ifadeleri zihin dünyalarımızda çok temel vurgu olarak barınmalı bana kalırsa: “Modernler öyle yapmacık bir çevrede yaşamaktadırlar ki çevrelerindeki dünyaya dikkat edememektedirler. Dünyayı algılamaya çalışmanın başlı başına bir zaman kaybı olduğunu düşünüyorlar. Kendilerine gerçek denen şeyin gerçek olduğunu kabul ediyorlar.”</p>

<p>Modernlerden olduğumuz noktasında özellikle kendini dindar ya da en azından ‘muhafazakâr’ olarak gören insanlarımızın itirazları olabilir. Ancak lisanın iddiası genellikle lisanda kalıyor. Hayatımızın hemen her santimetre karesinde modern ‘kapılmışlıklar’ımıza dair bariz işaretler var. Bunları örneklemeye bu yazıda yerim müsait değil… Ve fakat bunun gerekli olduğunu da sanmıyorum, her şey ortada. Biz mesela ekseriyet olarak (istisnalar keşke kaideyi değiştirebilecek sayıda olabilseydi) yıllardır dinin bilimle çelişmediğine dair ezik bir savunma dili geliştirmeye çalışan ‘muhafazakâr’larız. Oysa mevcut zaman kesitinde ulaşılabilmiş pozitivist bilim teorisi ve pratiği ile din birçok noktada çelişir ve ben eğer ahdine sadık Müslüman isem, bu ayrım noktasında din ne diyorsa ona inanmak, buna göre tavır almak durumundayım. Bunun gibi, hayatımız için ‘ihtiyaç’ olduğuna inandırıldığımız birçok şeyin İslam’a göre fuzuli sarfiyata yol açtığı ve pek çok bakımdan israftan sayılabileceği gayet açık olduğu halde, biz yeni dindarlar ve muhafazakârlar dönüp o tarafa bakmayız. Yani dindarız, muhafazakârız ama yaşarken de dinin vazettiklerine esastan ters bile olsa dibine kadar modern inisiyatifler alıyor, seküler tercihler yapıyoruz. Nefsimizin elini güçlendiren bir görmezden gelme, oralı olmama kültürünü içten içe ama fena halde içselleştirmiş durumdayız.</p>

<p>Nefs demişken, Chittick’in aynı kitaptaki şu ifadelerini de dikkatinize sunmak isterim: “Nefsin bilinemez ve tanımlanamaz olduğu hesaba katıldığında, ‘Nefs nedir?’ sorusunu sormakla herhangi bir yere varamayız. Onu şeyleştirip belirleyemeyiz. Eğer nefsi ‘arıtmak’ ya da ‘geliştirmek’ istiyorsak, nefsin ne olduğunu sorarak başlamanın bize bir yararı olmaz; çünkü bir cevap elde edemeyiz. Bu çetin konuyu ancak kişisel terimlerle ele alabiliriz. ‘Nefs’ nedir?’ diye sormak yerine, her birimiz, ‘Ben kimim?’ sorusunu sormalıdır.”</p>

<p>Artık birçok insana klişe gibi geliyor belki ama ‘Ben kimim?’ sorusu çok önemli… Belki de soruların Hz. Adem’i (as) bu sorudur, bütün soruları doğuran soru… Ve elbette bütün soruları izaha kavuşturacak yegâne cevaba götürecek yolun da ilk adımı…</p>

<p>“Şunca yıl sonra kederle farkettim ki kim olduğumuza dair önümüze konan bütün hazır cevaplar” dedi beyaz saçlı adam, “biz bu soruyu kendimize sormayalım diye!”</p>

<p><i>Gökhan Özcan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kimliksizlestirildigimiz-cagda-ben-kimim-sorusunu-sorabilmek</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 15:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/ekran-resmi-2026-04-08-132737.png" type="image/jpeg" length="56944"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Antisiyonizm yasası çıksın!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/antisiyonizm-yasasi-ciksin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/antisiyonizm-yasasi-ciksin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak’taki yazısında, Batı’daki antisemitizm yasalarının Siyonizm’e kalkan yapıldığını, “Holokost” söyleminin bu zeminde ideolojik bir araç olarak kullanıldığını ve buna karşı Türkiye’nin “antisiyonizm yasası” çıkararak açık bir karşı duruş sergilemesi gerektiğini söylüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Malumunuzdur. Merkez Avrupa ve ABD’de, adına “Antisemitizm Yasası” diyebileceğimiz çeşitli yasalar mevcuttur. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan, daha doğrusu bir Siyonist doktor tarafından uydurulan “Holokost” kavramının bir uzantısıdır.</p>

<p>Lanetli Holokost Endüstrisi’nin bir yan kuruluşu olarak ortaya çıkan Uluslararası Holokost Anma İttifakı yani IHRA, Avrupa ve ABD’de Siyonistlerin (Yahudilerin değil, Siyonistlerin) “ayrıcalıklı ve üstün bir topluluk” olması sonucunu doğuran Antisemitizm Yasaları’nı tabiri caizse bağırta bağırta kabul ettirmiştir tüm Avrupa ve ABD’ye.</p>

<p>Antisemitizm kavramı güya “Yahudilere esastan itiraz, onları esastan yok sayma” meselesinin önüne geçmek üzere icat edilmiş ve bir insan topluluğunu “nefret suçlarından korumak” için ortaya konulmuş bir kavramdır. Yersek iyi dolmadır. Ancak esasta antisemitizm kavramsallaştırması, Siyonizm’in tüm pisliklerini halının altına süpürmek, görmezden gelmek için uydurulmuştur.</p>

<p>Bir kere söylemiştim, yine söyleyeyim. Bugün, farklı dinlerden de bağlıları olan bir ideoloji olarak Siyonizm, o ya da bu şekilde tüm Yahudileri kapsama iddiasındadır. Yahudilerin bazılarının Siyonist olmadığını biliyor olmak bu gerçeğe sırt çevirmemizi gerektirmez. Esasen Siyonizm, Siyonist üstünlüğüne dayalı bir tedhiş, terör ve şiddet ideolojisidir. Ve yaptığı asıl numara da Yahudilerin uğradığı (ya da uğradıklarını iddia ettikleri) Holokost’u kullanarak kendisine devasa bir ideolojik alan açmak, terör eylemlerini bu alanda meşrulaştırmaya, örtmeye, gizlemeye çabalamaktır.</p>

<p>Antisemit yasalara göre Holokost’u inkâr suçtur. Yahudilerin toplumsal hayattan dışlanması suçtur. Yahudilik hakkında eleştirel bazı görüşler ifade etmek suçtur. Holokost’u inkârın suç sayılmasına itiraz etmekle birlikte bir insan topluluğunun salt dini inançları yüzünden nefret ve ayrımcılığa maruz kalması elbette yanlıştır. Zaten lanetli Siyonistlerin antisemitizm yasaları üzerinden kurdukları tezgâh da tam bununla ilgilidir. Yahudilikle ilgisi olmayan suçları Yahudiliğin içine atarak bir koruma kalkanı icat etme fikridir antisemitizm yasaları fikri.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu yasalar öyle bir noktaya gelmiştir ki çocuk taciz eden pislik Siyonist hahamlar, haklarında yapılan nesnel haberleri antisemitizm yasalarını kullanarak dava edebilmekte, haberlere erişimi engelleyebilmektedirler. “İsrail Gazze’de soykırım yapıyor” demek antisemitizmdir mesela bu yasalara göre.</p>

<p>Ben geçen yıl “Siyonistleri öldürmeliyiz” dediğimde bana nefret suçundan dava açan bazı güya STK’ların temel iddiası benim Yahudi düşmanlığı yaptığım iddiası idi. Oysa ben sadece Yahudi Siyonistleri öldürmemiz gerektiğini iddia etmemiştim. Hristiyan, Hindu, Müslüman ya da ateist olmaları fark etmeksizin dünyadaki tüm Siyonistleri, dünyanın sürdürülebilirliğini temin etmek üzere öldürmemiz gerektiğini savunmuştum. Yani temelde bu bir nefret suçu ise “Siyonizm” denilen lanetli ideolojiye yönelik bir nefret suçuydu. Bunu anlayacak zekaya sahip olmalarına rağmen adı insan hakları bilmem nesi olan o fondaş yapı bana “Yahudilere karşı nefret suçu” davası açmıştı.</p>

<p>Aslında bu meselede aydınlanmamı sağlayan asıl olay da bu dava olmuştu.</p>

<p>Madem ki dünyada antisemitizm yasaları var ve madem ki lanetli Siyonizm, bu yasalar üzerinden her türlü pisliğini gözden kaçırmaya çabalıyor; Türkiye bu saçmalığa karşı muazzam bir hamle yaparak bir “Antisiyonizm Yasası” çıkarabilir.</p>

<p>Bu yasaya göre Siyonizm’in işlediği soykırımı, cinayetleri, terör eylemlerini, şiddeti, tecavüzleri doğrudan ya da dolaylı olarak savunmak suç olarak tanımlanabilir. Ankara’daki İsrail Evleri’nin tescilli kültür varlığı olmaktan çıkarılmasına itiraz edip terör devleti İsrail’in adını yaşatmak için dava açan Mimarlar Odası bu yasaya göre yargılanıp cezalandırılabilir. Soykırıma uğrayan Gazzeli kardeşlerimize “terörist” diyecek kadar alçalan Siyonist destekçileri bu yasaya göre cezalandırılabilir. Gazze soykırımını inkâr zaten suç olarak tanımlanabilir. Hatta İslâm ülkelerine Siyonizm ideolojisi nedeniyle kuduz köpek gibi saldıran ABD ve İsrail lehine kamuoyu oluşturmak, bu iki alçak odağı desteklemek suç olarak tanımlanabilir.</p>

<p>Türkiye bu hususta bir liderlik yaparsa benzer yasalar diğer bazı ülkelerde de çıkabilir. Bence bu, ülkemiz için tarihi bir sorumluluktur.</p>

<p><i>İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/antisiyonizm-yasasi-ciksin</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 17:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/din-istismarina-gercek-bir-misal-siyonizm-6569.png" type="image/jpeg" length="20231"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çoğalan bilgiye karşı hikmetin kaybı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/cogalan-bilgiye-karsi-hikmetin-kaybi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/cogalan-bilgiye-karsi-hikmetin-kaybi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Celal Kırca, Mirat Haber'deki yazısında bilgi çağında insanın her şeye ulaşabildiğini ancak hikmetten uzaklaştığı için yönünü kaybettiğini vurguluyor; bilginin ancak tecrübe, ahlâk ve tefekkürle yoğrulduğunda insanı olgunlaştırıp doğruya ulaştırabileceğine dikkat çekiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.mirathaber.com/author/profdrcelalkirca/" rel="follow"><strong>İnsanlık</strong></a>, çağımızda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bir bilgi birikimine sahip bulunuyor. Zira insan, internet ve cep telefonu sayesinde istediği her bilgiye ulaşabiliyor. <a href="https://www.mirathaber.com/author/profdrcelalkirca/" rel="follow"><strong>Ekranlar ve kütüphaneler</strong> </a>de buna önemli katkılar sunuyor. Dolayısıyla insan hiç olmadığı kadar çok şey biliyor, ama aynı insan, belki de hiç olmadığı kadar ne yapacağını da bilemiyor; şaşırıyor ve yönünü tayin edemiyor. Bilginin bu kadar çoğaldığı günümüzde insanın şaşırması ve yönünü tayin edememesi garip bir çelişki gibi görünebilir. Ancak konu derinlemesine incelendiğinde görünenin aksine bir çelişkinin olmadığı; zira bilginin artmasına rağmen, hikmetin azaldığı veya kaybolduğu görülüyor.</p>

<p>İnsanoğlu, bilginin zihni doldurduğunu ve aklını da işlevsel hale getirdiğini biliyor, ama hikmetin insan hayatını anlamlandırdığını ve yön tayin edici bir role sahip olduğunu, ya bilmiyor, ya da idrak edemiyor. Bu nedenle insan, bilgiye çok kolay ulaşsa da bu bilgileri doğru yerde, doğru biçimde ve zamanda kullanabilecek bir maharete, bilgeliğe ve tecrübeye sahip olmuyor. Dolayısıyla da bilginin tecrübe ve ahlâkla yoğrulmuş, içselleştirilmiş özümsenmiş ve süzülmüş hâlini ifade eden hikmetten mahrum kalıyor.</p>

<p>Bilgi, insanın aklını besliyor; hikmet ise akıl ile kalp arasındaki dengeyi ve uyumu sağlıyor. Bilgi, araştırarak, keşfederek ve öğrenilerek elde edilirken, hikmet de tecrübe ve tefekkür ile elde ediliyor. Bu yüzden eski çağlarda büyük ilim adamlarına sadece “alim” değil, aynı zamanda “hakîm” de deniliyordu. Dolayısıyla hakîm, bilgiyi hikmete dönüştüren, doğruyu sezebilen ve sözleri ile insanlara yol gösteren bilgeyi tanımlıyordu. Bu yüzden İslam düşüncesinde hakîm, aklı, gönlü ve kalbi birlikte çalışan; firaset ve basiret sahibi bilim insanını ifade ediyordu.</p>

<p>Çağımızda ise hakîm kavramının, neredeyse unutulmaya yüz tuttuğu, kimsenin de âlim veya bilge kişilere hakîm demediği görülüyor. Çünkü günümüzde bilgi, hikmetle irtibatlandırılmıyor sadece bir güç unsuru olarak anlaşılıyor. Dolayısıyla bilgi ile hikmet, bilmek ile anlamak arasındaki fark da giderek açılıyor. Bu nedenle günümüzün insanı, çok şey biliyor, ama bu bilgiyi, hikmetten yoksun olduğu için doğru zamanda, doğru ölçüde ve doğru amaçla kullanamıyor. Zira bu insan, hikmetin, sadece aklın değil; aynı zamanda gönlün, tecrübenin ve ahlâkın da bir ürünü olduğunu fark etmiyor/edemiyor. Eski kültürümüzde yaşlılara saygı gösterilirdi. Bunun bir sebebi de yaşlıların engin bir tecrübeye sahip olduğu düşüncesiydi. Çünkü yaşlılık yalnızca geçen yılların değil, aynı zaman da hikmetin de sembolü sayılırdı. Zira insanın, yaşlandıkça tıpkı dağa tırmanan ve yükseldikçe ufku genişleyen kişi gibi geniş ufuklu, tecrübe, basiret ve irfan sahibi olduğu düşünülürdü.</p>

<p>Bu nedenle günümüzde insanlar, çok şey öğreniyor ve çok şey biliyor, ama bildiklerini anlamlandıramıyor ve hikmete dönüştüremiyor. Dolayısıyla modern insan, dünyanın işleyişini çözebiliyor, bilim ve teknoloji üretebiliyor ve olguları tahlil edebiliyor, ama çoğu zaman kendi iç dünyasını anlamakta aciz kalıyor. Zira sahip olduğu bilgi, insanın dış dünyasını aydınlatsa da iç dünyasını aydınlatmıyor ve onun bir hayat felsefesi oluşturmasına da katlı sunmuyor. Çünkü insan, iç dünyasını aydınlatacak ve ona yol gösterecek ışığın hikmet olduğunu ya bilmiyor ya da öğrendiği bilgiyi hikmet sanıyor; dolayısıyla da bilgi ile hikmeti birbirine karıştırıyor. Bu nedenledir ki bilginin, bir araç değer; hikmetin ise o bilgiye yön tayin eden bir pusula olduğunu idrak edemiyor. Nasıl ki pusulasız bir gemide kaptan, rotasını doğru tespit edip sahil-i selamete ulaşamıyorsa, hikmetsiz bilgi de insanı doğru yola ulaştıramıyor.</p>

<p>Her ne kadar günümüzde insanlık, ilimde ve teknolojide büyük ilerlemeler kaydetse de, iletişimi hızlandırıp mesafeleri kısaltsa da, bu üretim ve bu gelişme, modern insanın içindeki boşluğu bir türlü dolduramadı. Bu da insanın anlam dünyasında derin bir boşluk oluşturdu. Günümüzde İnsanlar, çok konuşuyor ve çok bilgi paylaşıyor, ama sözlerinden çoğunda bir derinlik bulunmuyor. Çünkü modern insan, hızlı düşünüyor ve bu düşüncesini de hemen yaymak istiyor. Bu nedenle de üretilen fikirler, yeterince olgunlaşmadığı için, yüzeysel kalıyor ve bir derinlikten de yoksun bulunuyor.</p>

<p>Daha açık bir ifade ile bugün hızın hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz, ama bu hız, bizim sağlıklı ve doğru düşünmemize fırsat vermiyor ve bir katkı sunmuyor. Dolayısıyla da doğru dürüst düşünce üretilemiyor. Düşünce üretilmeyince de hikmet doğmuyor. İnsanlar okumaktan ve dinlemekten daha çok konuşmaya önem veriyor. Oysa hikmet, aceleye gelmeyen bir olgunlaşmayı ifade ediyor; sessiz büyüyor, gelişiyor, tefekkürle derinleşiyor ve insanın kalbinde kök salıyor. Bu nedenle insanlığın bugün muhtaç olduğu şey, sadece yeni bilgi üretmek değil, aynı zamanda o bilgilerin hikmete dönüşmesini sağlayacak bir iradeye ve yönteme de sahip olmaktır. Çünkü bilgi dünyayı, hikmet ise insanı değiştirmektedir.</p>

<p>Nitekim günümüzde sözler çoğaldı, ama bu sözlerin ağırlığı da o nispette azaldı. Bilgi hızla yayıldı, ama hikmet, yavaş elde edildiği için çoğu zaman bilginin gerisinde kaldı ve ona bir türlü yetişemedi. Oysa insanı olgunlaştıran şey, sadece bilgi değildi, aynı zamanda o bilgiyi doğru anlamak ve yaşamaktı. Bu da insanın hem kendisini, hem de olguları ve olayları doğru anlayabilmesi demekti. Bilim, bize eşyanın nasıllığını öğretirken hikmet de hayatın niçinlerini gösteriyor, bilgiyi anlam ve erdemle buluşturuyor. Çünkü bilgi insana güç veriyor, ama o gücü doğru kullanmayı ve doğru istikameti de bize hikmet gösteriyor.</p>

<p>Eskiden insanlar, az konuşur ama öz konuşurlardı. Çünkü söz, tecrübenin süzgecinden geçmeden söylenmezdi. Kimi zaman bir cümle, bir ömürlük hayat tecrübesinin bir özeti gibi olurdu ve bu kişilere de toplumda “arif” denilirdi. Her ne kadar hakîmlik ile ariflik arsında nitelik ve kavramsal bir farklılık olsa da benzer yanları da bulunuyor ve bunun da tecrübeden kaynaklandığı biliniyor. Nitekim gençliğimde de arif olduğunu bildiğimiz bir komşumun, bana “Bak evladım! Bir işe karar vermeden önce yedi kişiye danış ve fikrini al; yedi kişi bulamazsan yedi yoldan git gel, onu da bulamazsan bir yoldan yedi defa git gel, düşün, sonra da kararını ver. Karar verdikten sonra, aleyhine de olsa asla bu kararından dönme, çünkü söz namustur. Sözünden dönersen dürüstlüğünü ve itibarını kaybedersin ve bir daha da aynı itibara sahip olamazsın!” dediğini hayatım boyunca hiç unutmadım.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle kendimize sormamız gereken soru şudur: Bilgiyi artırdık ve çoğalttık, ama hikmeti koruyabildik mi? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap olumsuzsa, yapılması gereken şey, yeni bilgiler peşinde koşmaktan önce yitirdiğimiz hikmeti yeniden aramak ve bulmaktır. Çünkü hikmetsiz bilgi, insanı yüceltmeye kâfi gelmiyor ve bazen onu daha da tehlikeli hâle getirebiliyor, hatta vahşileştiriyor. Nitekim dün 2. Dünya Savaşında, bugün de Gazze ve İran’da bunun acımasız örneklerini okuyor ve yaşıyoruz.</p>

<p>Bu nedenle insanlık, bugün büyük bir imtihanla karşı karşıyadır. Bilgi çağında yaşıyoruz, ama bu bilginin, insanlık için bir bereket ve huzur kaynağı olmadığını da görüyoruz. Bunun için de bilginin yeniden hikmetle buluşması gerekiyor. Çünkü hikmetten yoksun bilgi, insanı yanıltabiliyor, zira bilgi ancak hikmetle buluştuğunda hem insanı hem de dünyayı aydınlatıyor. Nitekim, Mevlana’nın ve Yunus’un, eserleri, hâlâ okunuyor ve günümüzü aydınlatmaya devam ediyorsa, bunun bir nedeni de bilgi ile hikmeti birleştirmiş olmalarıdır. Her ne kadar Mevlana ve Yunus kadar okunmasa da, bir çok bilim ve din adamının, felsefecinin, düşünürlerin de hikmet dolu sözlerini unutmamak icap ediyor. Dolayısıyla insanlığın istikametini ve yönünü doğru tayin edebilmesi için yeni bilgiler üretmekle birlikte, hikmetin yeniden keşfedilmesine ve üretilen bu bilgilerin hikmetle buluşturulmasına bağlı bulunuyor.</p>

<p>Sonuç olarak bugün insanlık, bilginin ışığında yol aldığını zan etse de, aslında hikmetten yoksunluğun karanlığında yönünü bulamamakta ve bocalayıp durmaktadır. Zira bilgi, her ne kadar tek başına bir güç olsa da hikmetle birleşmediği sürece bu güç, insanı yüceltmemekte, bilakis uçlara savurmakta, içine düştüğü ifrat ve tefrit çukurundan kurtarmaya kâfi gelmemektedir. Nitekim Peygamberimizin “<i>Fayda vermeyen ilimden" </i>Allah’a sığınması da bize böyle bir mesaj vermektedir. Bu nedenle asıl mesele, daha çok bilmek değil; edinilen bilgiyi anlamlandırmak, içselleştirmek ve hikmete dönüştürebilmektir. Çünkü bilgi dünyayı, hikmet ise insanı değiştirmekte, olgunlaştırmakta ve ona yön tayin etmektedir. Bu nedenle insanoğlunun yaşadığı mekanı huzur içinde yaşanacak bir coğrafyaya dönüştürebilmesi için hikmetle buluşması ve onu elde edebilmek için çaba göstermesi, aklını iyi kullanması ve güçlü bir iradeye de sahip olması gerekiyor.</p>

<p><i>Prof. Dr. Celal Kırca, Mirat Haber</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/cogalan-bilgiye-karsi-hikmetin-kaybi</guid>
      <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 13:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/chatgpt-image-4-nis-2026-13-15-34.png" type="image/jpeg" length="30878"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
