<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/ilim" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 28 Apr 2026 16:37:58 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/ilim"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Kadir Gecemiz mübarek olsun...]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kadir-gecemiz-mubarek-olsun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kadir-gecemiz-mubarek-olsun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kadir Gecenizi tebrik eder, bu mübarek gecenin İslâm ihtilaline vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederiz...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Kadir Gecenizi tebrik eder, bu mübarek gecenin İslâm ihtilaline vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederiz...</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Akaid</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kadir-gecemiz-mubarek-olsun</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 21:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/04/kadir-gecesi-tebrik.webp" type="image/jpeg" length="50712"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ramazanın müjdecisi Berat Kandiliniz mübarek olsun]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ramazanin-mujdecisi-berat-kandili-idrak-edilecek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ramazanin-mujdecisi-berat-kandili-idrak-edilecek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mahlûkatın rızıklarına, ömürlerine, faaliyetlerine dair, o senenin hükümlerinin inmesi ve bir fırsat gecesi olan Berat, bugün idrak ediliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Berat Kandili, "üç aylar"ın ikincisi olan Şaban ayının 15'inci gecesine denk geliyor.</span></span></p>

<p><span><span>Mahlûkatın rızıklarına, ömürlerine, faaliyetlerine dair, o senenin hükümlerinin inmesi olan Berat,&nbsp;ilahi af ve rahmete nail olma anlamlarına geliyor.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span>Bir suçtan azade olmak anlamına gelen Berat gecesinde birçok kişi&nbsp;Allah'ın affına mazhar oluyor. Bunun için de çaba ve gayret gerekiyor. Berat adeta bir fırsat gecesidir.</span></span></p>

<p><span><span>Kandil gecesinde Kur'an-ı Kerim okuma ve nafile namaz kılma, gündüz ise oruç tutmak tavsiye edilmiştir.</span></span></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlim</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ramazanin-mujdecisi-berat-kandili-idrak-edilecek</guid>
      <pubDate>Sat, 24 Feb 2024 20:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/images/haberler/2023/03/ramazanin_mujdecisi_berat_kandili_idrak_edilecek_h27270_d5ad5.jpg" type="image/jpeg" length="99881"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Miraç kandiliniz mübarek olsun!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Miraç kandilinizi tebrik eder, Allah'tan Müslüman Anadolu halkını İslâm ihtilâl ve inkılabının madde ve mânâ şartlarına eriştirmesini niyaz ederiz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>MİRAÇ</strong></p>

<p>Allah Resûlünün yükseklikler âlemine urûç etmesi...</p>

<p>Derece derece ötelerin sırlarına ermesi... Nihayet (Son)un son haddini de geçmesi ve hadsizlik ufkuna varması... Bütün nisbet ve kıyasların, içinde kaynayıp yok olduğu ve ulvî bir nur âhenginden ibaret kaldığı vahdet çağlayanına girmesi...</p>

<p>Allah'ı görmesi, Allah' la konuşması, Allah'tan emir alması... Miraç, kelâm aynasında budur ve bunda, Allah'a mekân ve istikamet tâyini yoktur.</p>

<p>Bilmeden bilmenin bu keyfiyeti önünde, başımıza vecd örtülerini çekelim, içimize büzülelim, yalnız zevk idrakinden ibaret kalalım; ve zaman ve mekân üstü bir duygudan aklın arkasından gidemeyeceği bir sezişten başka her kapıyı kapayalım. Aklın bütününü temsil eden Cebrail, son had çizgisinde Allah'ın Sevgilisine ne diyecektir, göreceğiz.</p>

<p>Üzerinde bulunduğumuz azîm keyfiyet, şu, bu değil, Sevgilisinin Allah'a urûcu ve bu arada tabaka tabaka gördüğü âlemlerdir. Ve bu büyük oluş, ruhanî ve cismanî, ruh ve madde bir arada, mutlaktır.</p>

<p>İnananlardan bile, bu en büyük oluşun arkasından aklını koşturanlar var:</p>

<p>-</p>

<p>- Bir gecede bir oluş mu; o da uyku halinde mi, uyanıkken mi? Yoksa iki oluş da, biri uykuda ve öbürü uyanıkken mi? &lt;&lt;Mescid-i Aksâ»ya kadar olan uyanıkken de, ötesi «&lt;Arş-ı Alâ»ya varıncaya dek, uykuda mı? Madde gözüyle mi gördü, ruh gözüyle mi? Şu nasıl oldu, nasıl, niçin, neden?</p>

<p>İmanın yarısı olsaydı, yarım imanlı diyeceğimiz sınıf da şöyle der:</p>

<p>- Miraç sade ruhîdir, cismanî değil.</p>

<p>Derin mü'min ise tam bir esrar anlayışı içinde hükmünü verir.</p>

<p>- Miraç haktır; ve hem ruhanî hem de cismanîdir. Cisim ve ruh beraber... Allah'ın kudretini ölçmeğe de kimsede ve hiçbir akılda mecâl yoktur. Dış şekil bir kere de sapasağlam çerçevelendikten sonra, teferruat üzerinde her türlü çekişme kabadır. Çekişenler, aşk ve zerafet ve ürperti cepheleri noksan olanlar...</p>

<p>Nurdan harflerle mayalandırılacak hakikat şudur ki, büyük oluş bir keredir, uyanıklık halindedir ve bir arada hem ruhanîdir, hem de cismanî... Bunu bin kere tekrarlayınız...</p>

<p>Gece gitmek mânasına. Geceleyin gitmek... Büyük oluşun ismi bu... Kur'ân O'nu (İsrâ) sûresiyle bildiriyor.</p>

<p>O, miraçta Allah'a giden:</p>

<p>Geceleyin beni alıp gittiler.&gt;&gt;</p>

<p>Peygamberliklerinin onuncu yılında ve Rebiülevvel ayında, Kâbe'nin «Hatîm» kısmında gece vakti, yanları üzerine yatmış, uyudular.</p>

<p>Bir kimse geldi.</p>

<p>Başlarında Hazret-i Ali ve Ömer bulunan, en şanlı ve eminlerden yüzlerce Sahabînin imzalarını taşıyıcı «&lt;İsrâ&gt;&gt; hadîsi kat'idir; «nass»a bitişiktir.</p>

<p>Evvela göğüsleri şakkediliyor ve kalbleri yıkanıyor. Bu hâdise, çocukluklarında başlarından geçen ve sonra tekrarlandığı rivayet edilenle beraber, üçüncü...</p>

<p>Derken kendilerini bir ak ata, Burağa bindiriyorlar. Bu at fazla cüsseli değildir; fakat dört nala harekete geçince, ayaklarını, gözün görebildiği son noktasına basmaktadır.</p>

<p>Göğün kapısına varınca bir ses işitiyorlar:</p>

<p>- Kimsiniz?</p>

<p>- Cebrail'im...</p>

<p>- Yanındaki kim?..</p>

<p>- M....... Mustafa...</p>

<p>- M....... Resûl oldu mu?</p>

<p>- Evet...</p>

<p>- Hoş geldi, safa geldi.</p>

<p>Ve gökler açılıyor.</p>

<p>İlk kademede Âdem Peygambere rastlıyorlar.</p>

<p>Cebrail:</p>

<p>-Bu senin ceddin Âdem, Selâm ver!</p>

<p>Selâmlaşıyorlar ve Âdem Peygamber:</p>

<p>- Merhaba, diyor; salih oğul ve salih nebî.</p>

<p>Tabaka tabaka, Yahya, İsâ, Yusuf, İdris, Harun ve Musa</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Peygamberleri görüyorlar. Yedinci gökte İbrahim Peygamber. Oradan &lt;&lt;Sidre-tül Münteha»... Bu nokta, akıl ve kıyas âleminin son haddidir.</p>

<p>Kendilerine, kapılarında sayısız meleklerin girip çıktığı «Beyt-ül Mâmur»u gösteriyorar; ve bir kâse süt, bir kâse şerbet, bir kase bal uzatıyorlar; Allah'ın Resûlü sütü alıyor.</p>

<p>Cebrail:</p>

<p>&lt;&lt;- Sen ve ümmetin, diyor; seçtiğin sütün fıtratı üzerindesiniz.&gt;&gt;</p>

<p>İmam-ı Nevevi:</p>

<p>&lt;&lt;- Süt, İslâm ve doğruluk remzi orada...&gt;&gt;</p>

<p>Günde elli vakit namaza memur ediliyorlar. Emir aldıktan sonra Hazret-i Musa'nın tabakasına rücu ettikleri zaman,</p>

<p>Musa Peygamber:</p>

<p>&lt;-Ümmetin buna takat getiremez; ben senden evvel</p>

<p>Miraç insanları tecrübe ettim; git Allah'a yalvar hafifletmesini iste!»&gt;</p>

<p>Diyor.</p>

<p>Birkaç kere gidiş ve geliş oluyor ve nihayet namaz, günde beş vakit olarak farzlaşıyor.</p>

<p><b>YOL VE SON NOKTA</b></p>

<p>Yol, mutlak Kur'ân delâletiyle, «&lt;Mescid-ül Haram&gt;&gt;dan «Mescid-i Aksâ»ya, yâni Kâbe'den Kudüs'teki «&lt;Beyt-ül Mukaddes»e ve oradan nâmütenahi esrar âlemine...</p>

<p>Nisbet ve kıyas âleminin ufkunda «Sidretül Münteha&gt;&gt; isimli bir ağaç, bir acayip ağaç dikili...</p>

<p>Bu noktada Cebrail, en küçük mesafe ölçüsüyle dahi ilerisine imkân görmeyen bir haşyet edâsiyle durdu:</p>

<p>- Ben buradan ileriye geçemem!</p>

<p>- Niçin?</p>

<p>- Yanarım!</p>

<p>Ya nasıl geçilir buradan ilerisine...</p>

<p>- Aşkla...</p>

<p>Ve Allah'ın Sevgilisi, kendisini, tek başına nur fevvâresinin içine bırakıp geçiyor ve huzuru buluyor.</p>

<p>Meleğe verilmeyip insana verilen sonsuz sır... İlâhî visâl anahtarı...</p>

<p>Ve gidişte ve dönüşte daha nice tecelli...</p>

<p><b>MUCİZE</b></p>

<p><b>EN ÜSTÜN PEYGAMBER</b></p>

<p>Miraç'ta bütün Peygamberler O'nun arkasında namaz kıldılar ve Allah Sevgilisinin üstünlüğünü belirttiler.</p>

<p>Esseyyid Abdülhakîm (Arvasî):</p>

<p>&lt;&lt;- En üstün dört derece: Birinci, öz lâkabiyle Allah'ın</p>

<p>Sevgilisi... İkinci, «Dost»&gt; lâkablı İbrahim Peygamber...</p>

<p>Üçüncü, «&lt;Konuşan» lâkablı Musa Peygamber. Dördüncü,</p>

<p>&lt;&lt;Ruh»&gt; lâkablı İsâ Peygamber...&gt;&gt;</p>

<p><b>MADDE ÂLEMİNE DÖNÜŞ</b></p>

<p>Miraç gecesinin sabahı, Allah'in Sevgilisi, &lt;«&lt;İsrâ»yı haber verdiler. Dinleyenlerde, ışığı milyarlarca senede gelen bir feza noktası ile dünya arasındaki bir merdivenin helezonları üzerinde yuvarlanır gibi bir hayret... İman sahipleri hemen kabul etti.</p>

<p>Haber, dalga dalga Mekke'yi tuttu. Henüz teslimiyet sırrının en büyük dehası Ebu Bekr Hazretlerinin haberi yok...</p>

<p>Haberi akla en zıd şiveyle müşriklerden duyunca şöyle dedi:</p>

<p>- Bunları O mu söyledi?</p>

<p>- O söyledi!</p>

<p>- O söylediyse doğrudur!</p>

<p>Hemen Peygamberin huzuruna çıkan Ebu Bekr vaktiyle kendisinin görüp de O'nun görmediğini bildiği «Beyt-ül Mukaddes»&gt;i Allah'ın Resûlünden çizgisi çizgisine dinledi, ve hayran, mırıldandı:</p>

<p>- Hepsi doğru, Ey Allah'ın Resûlü!..</p>

<p>- Mekke'ye gelirken yolda bir deve kervanı gördüm.</p>

<p>Buğday yüklü develer... İçlerinde bir erkek deve... Yükünün bir tarafındaki denk siyah, bir tarafındaki beyaz... Devenin hizasına geldiğimiz zaman deve ürküp devrildi. Ve şöyle oldu, böyle oldu.</p>

<p>Mekke kapılarında bekleyenler ve kervandakiler, bütün teferruat unsurlarının noktası noktasına gerçekliğini bildirdiler.</p>

<p>Lâkin iman aklından başka, hiçbir anlayış, büyük oluşa yatmadı.</p>

<p>İman aklı şudur:</p>

<p>Kıyamette kötülerin yüzleri üstünde yürüyeceklerini söyleyen Allah Resûlünün kendilerine istifhamla bakanlara verdikleri cevap:</p>

<p>«&lt;-Dünyada ayak üstünde yürüten Allah, Kıyamette de yüz üstü yürütmeye kaadirdir.»&gt;</p>

<p>Bir kaba akıl mümessili, bir velîye soruyor:</p>

<p>- Allah isterse deveyi iğne deliğinden geçirebilir mi?</p>

<p>- Elbette geçirir.</p>

<p>-Nasıl geçirir? Deveyi küçülterek mi, iğneyi büyülterek mi?</p>

<p>- İsterse deveyi küçültür, dilerse iğneyi büyültür; yahut ne onu yapar, ne öbürünü, yine geçirir.</p>

<p>İmanın tam olduğu yerde isbat yoktur.</p>

<p><b>HEP MUCİZE</b></p>

<p>Peygamberliklerinin sekizinci yılında &lt;&lt;İnşikak-ı kamer»&gt; kamerin ikiye bölünmesi... Mehtaplı bir gecede, ay ve sema O'na tutkun, bu mucize olmuştu.</p>

<p>Evvelâ her şey mucize... Her şey Allah'ın mucizesi...</p>

<p>Yekûn halinde varlık ve tek tek her şey mucize... Göz mucize, kulak mucize, akıl mucize, ruh mucize... İki parmak arasında bir çiçeğin ipek nescini lif lif tadan duygu nedir? Ne sayalım! Insanın içine ve dışına doğru her şey mucize....</p>

<p>Hacim mucize, şekil mucize, renk mucize...</p>

<p>Sonradan bütün bunlar basit ve tabiî sayılıp da meccani bedahat hissi içine girildi mi, artık bunlardan ötesinde olmaz sanılan şeyler ayrıca mucize...</p>

<p>İnsan ne aptaldır! Mucize içindeyken mucize bekler.</p>

<p>Ondan da; bütün hâdiselerin basite irca edildiği zemin üzerinde bile her haliyle mucize olan Allah'ın Sevgilisinden de, mehtaplı bir gecede mucize istediler.</p>

<p>Her noktasına hayran olunacak bu âlemin meccanî bedahati içinde rahat rahat gezinenler ve bütün bu «olur»ların «olmaz»larını görmeyenler, Ondan ayrica «&lt;olmaz»ı istediler ve Allah verdi.</p>

<p>Zira mucize, Allah'in peygamberleri elinde gösterdiği, işte o ayrıca &lt;&lt;olmaz»lardır.</p>

<p>Ay, O, parmağını çevirince ikiye bölündü ve Hira dağının iki yanında iki parça halinde görüldü.</p>

<p>Mehtaplı gece... Ayın on dördü... Ayın hayran hayran daldığı güzeller güzeli O... Aya çevrilen mukaddes parmak; ve kamer iki parça... Etrafında, şaşkına dönmüş, mucize isteklisi karaltılar...</p>

<p>İşte mucize, ikiye bölünen ayla beraber, O...</p>

<p>Fakat anlamayana ne fâide!..</p>

<p>Necip Fazıl Kısakürek, Çöle İnen Nur, s.239-247</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlim</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mirac-kandiliniz-mubarek-olsun</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Feb 2024 16:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2024/02/ayasofya-cami-mirac-kandili.jpeg" type="image/jpeg" length="39344"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Cihad bütün hastalıklara şifadır"]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/cihad-butun-hastaliklara-sifadir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/cihad-butun-hastaliklara-sifadir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cihadı sevenler kurtuluştadır. Çünkü İslâm'ın özü cihaddır. Cihad, din için cehd ve gayret sarfetmektir. Cihadın olmadığı yerde kokuşmuşluk, dedikodu ve çekememezlik baş gösterir. Tekâmül durur, tereddî başlar. Müslümanlar arasında fitne fesat artar.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cihadı sevenler kurtuluştadır. Çünkü İslâmın özü cihaddır.</p>

<p>Cihad, din için cehd ve gayret sarfetmektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kılıçla da olur, kalemle de olur, her ikisi birlikte de olur. Yer ve zamana göre öncelik değişebilse bile, hiçbirini inkar etmek mümkün değildir. İlimsiz cihad olmaz, cihadsız ilim ise yaşayamaz. Yani bir güce dayanmayan ilim ehli yaşayamaz, faaliyette bulunamaz. Kur'an okumanın bile yasak olduğu devirler buna misaldir. Günümüzde batıcı-akılcı eğitimden geçen ve reformist kafada olan ilahiyat fakülteleri buna misaldir. Batı tesirinde eğitim görenler hem İslâma muhatap anlayışı bulandırırlar hem de İslâmın cihad emrini inkâr ederler.</p>

<p>Büyük cihad yapacağım diye küçük cihadı inkar azim bir hatadır. Küçük cihad yapamayanların ise büyük cihaddan bahsetmeleri müraîliktir, samimiyetsizliktir. İslâm ise baştanbaşa samimiyettir. Şehid Usame bin Laden'e sormuşlar, "niye cihad?" diye. Şehidimiz cevap vermiş: "cihad gibisi var mı?"</p>

<p>Cihad, Allaha yakın olmaktır. Çünkü zorluklar kişiyi Allah'a yaklaştırır; eğer kişi musibetler karşısında isyan etmiyorsa ve sabır gösteriyorsa. Allah Kur'an'ında 500 yerde cihad emrini hatırlatıyor ve cihadı tavsiye ediyor; Cihad ile kulunun kendisine yakınlaşmasını istiyor.</p>

<p>Cihad nasıl olur ne ile olur vs. tartışmalarına girmek istemiyorum. Çünkü samimi olan her Müslüman nerede, nasıl, hangi imkânlarla cihad edeceğini bilir, yeter ki niyeti olsun.</p>

<p>Cihad kaçkınlarının, kaçış yollarını incilerle süsleme masalları ne dinlenir, ne de düzenli cevaplar verilir. Faaliyet yapmak isteyen faaliyetini yapar, ayağına çelme takmak isteyenlere aldırmaz, bilakis cihad emrinin gereği, önüne çıkan en yakınları olsa bile o engelleri aşar ve hedefine doğru akar. Suyun tabiî akışı ve önündeki engelleri devirişi gibi gerekeni yapar. Kendinden zuhur, imanın ve cihadın gereği olarak işaretlenmiştir İBDA diyalektiğinde.</p>

<h5><img alt="" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2023/11/akinci-guc-dergisi-salih-mirzabeyoglu.png" style="width: 1000px; height: 768px;" /><br />
<span style="color:#d35400;">&nbsp;Salih Mirzabeyoğlu'nun 1979 yılında büyük bir ses getiren <a href="https://www.barandergisi.net/foto-galeri/akinci-guc-dergisi">Akıncı Güç</a> dergisinin 4. sayısından bir sayfa</span></h5>

<p>İslâmcı mücadelenin sistemli hale kavuşması ve örgütlü yapılabilmesi için gereken fikir ve strateji BD-İBDA İslâma muhatap anlayışıyla verilmiştir. İslâm cemiyetini ve İslâm devletini isteyen ve istemesi gereken her Müslüman için fikir ve metoddur BD-İBDA ideolojisi.</p>

<p>Tek kanatlı kuş misali "cihadsız İslâm" isteyen emperyalizme ve onun işbirlikçilerine en iyi cevap, BD-İBDA'nın fikir ve eylemi bir arada yürüten çizgisidir. "Eylem için eylem" değil, "fikir için eylem" çizgisi, ne fikirsiz eylem, ne eylemsiz fikir…</p>

<p>"Cihad farzdır" uyarısını başa alan Necip Fazıl İman ve İslâm Atlası'nda şöyle devam eder:</p>

<p>"Hem kendi cemiyeti, hem de başka toplumlara karşı hak ve hakikat mücadelesi…"</p>

<p><img alt="" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2023/10/kassam-tugayi.jpg" style="width: 1000px; height: 563px;" /></p>

<p>Demek ki dahilde de cihad farz, hatta öyle ki hariçte cihad yapabilmek için dahilde cihadımızı tamamlamamız yani zafere erdirmemiz şart. İçteki birlik elde edilmeden dışta başarı olmaz. Bu da içteki cihadın ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösterir.</p>

<p>Din ve ahlaktan bahsetmenin yasak olduğu devirlerde imanları kurtarma mücadelesi veren Said-i Nursî Hazretlerinin "dahilde kılıç çalınmaz" sözünü, "içte cihada gerek yok" şeklinde anlamak ve İslâmın gizli ve açık düşmanlarına rahatlık ve iktidar tanımak ne derece doğrudur? İman mücadelesinden öte İslâmın iktidarı söz konusu olduğu ve savunmadan taarruza geçildiği bu dönemde hâlâ iman mücadelesinde kalınamaz. "Tüm iktidar İslâma" siyasetine ve bunun manivelasına tâbi olmak zorundayız. İman ve aksiyon birlikte olacak. Zaten Said-i Nursi de İslâmın iktidarının rüyasını gören ve bu uğurda zindanları göze alan bir İslâm mücahididir.</p>

<p><img alt="" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2023/11/ebu-ubeyde-kassam-tugayi.webp" style="width: 1000px; height: 563px;" /></p>

<p>Herkesin mizacına göre mücadele etmesi!.. Kimi az risk alırken kimi en ileri fedakârlığı göze alarak, canını ortaya koyarak cihad eder. Esasında aralarında risk faktörü haricinde bir fark yoktur ve herkes fedakârlığı nisbetinde İslâma hizmet etmektedir. Şunu da belirtelim ki, metod tartışmalarını ancak metodu olanlar yapar, yoksa niyeti cihaddan kaçmak olanların metod gerekçesiyle tenkid yapması doğru değildir. Kaçış yollarını süslemek bahanesiyle çalakalem ve ayaküstü metod geliştirmek de doğru değildir ve İslâmcı mücadeleye bir katkı sağlamaz. Daha değişim yolunu (siyasî yoldan darbe, askerî yoldan darbe ve halk ihtilali) belirlememiş olanların İslâm inkılâbı davasından bahsetmeleri inandırıcı değildir. Devrimci ve sistemli "Tatbik Fikri" olmayanların İslâmın hayata geçirilmesinden bahsetmesi de tutarlı değildir.</p>

<p>İslâmcı mücadeleyi sistemli başlatan ve ideolocya ve inkılâp şartlarını yerine getiren Necip Fazıldır. Bu manada diğer İslâm büyüklerinde (gerek Said Nursî olsun gerek diğerleri) bir ideolocya ve bunun metodu yoktur. Bunu bir eksiklik olarak değil, bir tabiat olarak söylüyorum. Zaten İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, metodunu ve fikriyatını Necip Fazıl'a nisbetle kurmuştur ve "İdeolocya ve İhtilal" eseriyle aksiyon cephesini örgüleştirmiş ve Büyük Doğu davasını lafta bırakmayıp icraata dökmüştür, Başyücelik devleti mücadelesiyle ve kanı ve canıyla Büyük Doğu davasının rahat döşeklerde savunulamayacağını göstermiştir. Tıpkı Necip Fazıl gibi, tıpkı Said-i Nursi gibi…</p>

<p><img alt="" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2023/10/ibda-israil-konsoloslugu.webp" style="width: 1000px; height: 666px;" /></p>

<p>Bir dava kanı ve canıyla savunuluyorsa inandırıcı olur ve Allah davası bizden böyle bir fedakârlık bekler. Allah kendisine sevgi ve imanımız zorluklar karşısında göstermemizi ister.</p>

<p>"Bu devirde cihad olmaz" propagandaları içimize kadar işgal ve hâkimiyet kurmuş düşmanlara aittir. Kendileri okyanus ötesinden gelip bize bomba yağdırırken demokrasi oluyor da biz onlara imkânlarımız nisbetinde cevap verince "İslâmda cihad var mı?" feveranlarıyla karşılaşıyoruz. İslâmda daha neler ve neler var, bunu hem içimizdeki işbirlikçilere ve hem de dışımızdaki kâfirlere göstermek de Müslümanların bir borcudur. Kâfirler savaşmayı bıraktılar mı ki Müslümanlar savaşmayı (cihadı) bıraksın?</p>

<p>Allah katında din İslâmdır ve Allah kullarının imanlarını cihad ve çile ile imtihan eder ve onlara cenneti vaad eder. Kur'an'da cihad, canı ve malıyla cenneti satın almak diye "kârlı bir ticaret" olarak vasfedilir.</p>

<p>Kim böyle kârlı bir ticarete girmek istemez ki?</p>

<p>Cihadın olmadığı yerde kokuşmuşluk, dedikodu ve çekememezlik baş gösterir. Tekâmül durur, tereddî başlar. Müslümanlar arasında fitne fesat artar. Günümüze de ayna bir Hadis: "Eğer siz, öküzlerin kuyruğuna yapışır, hile-i şer'iyeli alış veriş yapar ve cihadı terk ederseniz, üzerinize öyle bir zillet vurulur ki, cihada dönmedikçe ve tövbe etmedikçe bundan kurtulamazsınız."</p>

<p>"Cihad bütün hastalıklara şifadır" Hadisi malum. Uğrunda kenetlenilecek bir ideal ve bunun arzu ve duası içinde olunmazsa dünya insanın sırtına hepten yük olarak biner. Uğrunda mücadele edilecek bir gayenin yokluğu aile kavgalarına kadar insanlarda bir boşluğa yol açar ve ruhî motivasyon eksikliği de bir çok hastalığa zemin hazırlar. Onun için cihad edenlerde hastalıklar azalır. Dert tek Allah davası olunca, nefsin binbir derdi unutulur. Zaten beden ruha tâbidir. Cihadda bu en güzel şekilde görülür…</p>

<p>"Ya şehit ya gazi" anlayışından, "ne şehittir ne gazi b.k yolunda Niyazi" anlayışına nasıl geldik? Onu da düşünmeliyiz. Şehidlik şuuruyla yaşamak hem dünya yüklerini hafifletirken hem de Allaha mutlu şekilde kavuşturur.<br />
<br />
<br />
Kâzım Albay, Baran Dergisi, 263. Sayı,&nbsp;26.01.2012&nbsp;</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlim</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/cihad-butun-hastaliklara-sifadir</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Nov 2023 12:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/11/cihad-islamin-ozudur-kassam.webp" type="image/jpeg" length="53640"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Oryantalizmin dünyasından sünnete bakış]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/oryantalizmin-dunyasindan-sunnete-bakis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/oryantalizmin-dunyasindan-sunnete-bakis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sünnet korunmazsa Kur’an’ın lafzen olmasa da anlam açısından tahrif edilmesinin kaçınılmaz olacağı neticesine varılmıştır. Yine isnad sisteminin İslâm toplumu haricinde hiçbir millette dengi olmayan bir sistem oluşturduğu kabul edilmektedir. Sahâbeye yaklaşımımız, onun rolü ve manasına dair anlayışımız da ifade ettiklerimizin neticesidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İslâm kendisine tabi olan Müslümanlara yepyeni bir nizam sunar. Peygamber Efendimiz’in(Sallahu Aleyhi&nbsp;Vesellem) inşa ettiği fert ve toplum bunun en güzide misalidir. Müslümanların eşya ve hâdiselere bakışı, onun üzerinde tasarrufu da bu nizamda kendisini bulur. İşte bize bu bakışı gösteren, belirli&nbsp;bir yol çizen Hadîs-i Şeriflerdir. Çünkü Peygamberimizin İslâm anlayışını bulduğumuz alan sünnettir. Sünnet ve hadîs ıstılahta aynı manadadır. Sünnet, ümmeti tutkal gibi saran ve ümmetin dünyasını bütünleştirip çerçeveleyen sarsılmaz bir çatı hüviyetindedir. Bu ifadeler sünnete dair her araştırmanın incelenmesinin zaruri olduğunu belirticidir. Hadîs alanına dair İslâm dünyasında çeşitli çalışmalar sürmektedir. Bunun yanı sıra İslâm ümmetini birbirine sıkıca perçinleyen sünnet, gözünü İslâm dünyasına çevirmiş yabancılar için de odak noktası olmuştur. Ele alacağımız bu&nbsp;husustaoryantalistler-şarkiyatçılar&nbsp;başı&nbsp;çekmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Oryantalizm ve Hadis&nbsp;</strong></p>

<p>Oryantalizmin, farklı zaviyelerden ele alınarak -gayesi, ele aldığı mevzular gibi- çeşitli tanımları yapılabilir. Şu açıktır ki, Doğu ve Batı arasındaki etkileşimde bu gayelerin hepsi içi içe yer alır. Burada Doğu ifadesi ile İslâm dünyası, oryantalizm ile de İslâm ve İslâm dünyası üzerine araştırmalar yapan Müslüman olmayan, Batı menşeli kurumların faaliyetleri belirtilmektedir. Bu anlamlara binaen ortaya çıkışı yüzyıllar öncesine kadar gidebilir. Mevzuyu bu veçheden ele alacağımız için ortaya çıkışını da İslâm üzerine yapılan çalışmaları esas alarak belirtelim. Buna göre 17. ve 18. yüzyıllarda temelleşmeye başlayan bu faaliyetin 19. yüzyılda çalışmalarını ciddi aşamalara ulaştırarak akademik bir disiplin halini aldığı kabul edilir. 20. yüzyılda ise kendi çapında İslâm literatürünü belirginleştirmiştir. Oryantalizmi ele alırken unutmamamız gereken husus ise bunun ismi ortadan kalktığı vakit dahi bir “zihniyet”in yapıcısı olduğudur.&nbsp;</p>

<p>Oryantalistlerin hadîs alanına yönelmesinin arkasında dinî, ilmî, siyasi, ticari, kültürel hatta ideolojik vs. pek çok sebep öne sürülebilir. Bu yönelişin zamanı, Batı’nın Doğu üzerinde yeni araçlarla tahakküm kurma çabaları içerisinde olduğu dönemdir. Tesiri zihin dünyamızı dönüştürebilecek çapta olan bu hareketler, ümmetin ortak algısını şekillendiren Peygamberimizin hayatı ve hadîslerine yönelmiştir. Bu anlamda bilhassa bu iki alanın ehemmiyetinin oryantalistler tarafından fark edildiği kabul edilmekte ve yönelişlerini belirten sebeplerden olarak ileri sürülmektedir. Oryantalizm bunların her birini amaç edinmiş olsa dahi buradan alacağımız dersler bir tarafa, neticeden hareketle hükme varılacağından asıl ehemmiyet arzeden bundan sonra yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların etkileri olmuştur diyebiliriz. &nbsp;</p>

<p>Oryantalistler için hadîs alanına yönelmek evvela bu alanda oluşmuş eserleri incelemeyi gerekli kılmıştır. Karşılaştıkları sıkıntı ise ellerinde hadîs malzemelerinin eksikliği olmuştur. Bu sebeple hadîs eserlerinin tercümelerine yönelmişlerdir. Tercüme edilen kitapların hangi kriterlere göre seçildiğinin farklı açıklamaları olabilir. Belirli kaynaklara ulaştıktan sonra onlara ilişkin yorum yapmak, tartışmalarda bulunmak, fikirler ortaya koymak amacıyla kendi bakışlarına binaen oluşturulmuş metodoloji de gerekliydi. Böylece kendi zihin dünyalarını aksettirerek bu alanı çizme çabasına girmişlerdir. Hadîs alanıyla ilgilenmiş pek çok oryantalist ismi verilebilir. Lakin çoğunun vardığı netice aynı anlayışın ürünüdür. Bu sebeple onların temel anlayışlarını kavramak ve buradan neticelere varmak adına bu alanda etkisini hissettiren en meşhur isimlere ve onların sunduklarına bakalım. Bu alanı akademik olarak ele alan ilk isimlerden biri Aloys Sprenger’dir&nbsp;(1813-1893). Diğerleri arasında Ignaz Goldziher(1850-1921), Joseph Schacht(1902-1969), Gautier Herald A. Juynboll sayılabilir. Bu isimlerin öne çıkması ortaya attıkları tezler, bilhassa isnad incelemeleri ve bu incelemelerinde yeni terimler kullanmalarıyla alâkalı kabul edilebilir. &nbsp;</p>

<p>Oryantalistlerin temel iddialarından biri şudur: “Hadîsler üzerine tarihî gerçekler bina edilemez.” Bu neticeye varışın yalnız hadîsi değil muazzam bir İslâm geleneğini&nbsp;kavrayamadığıaçıktır. Buraya varışın temel dayanaklarını da kısaca ele almak lazım gelir. Bu sebeple belirli kavramları verip bazılarının üzerinde duralım. Genel kanaate varış şu kavramlar üzerine kurulu tenkitlerdedir: Hadîs ve sünnet tabiri, isnad faaliyeti, hadîslerin sözlü aktarımı, hadîslerin sayısının çoğalması, akla uygunluk, isnad-metin tenkidi.&nbsp;Bu temel iddialara ve saymadıklarımızın da tamamına geçerli cevaplar verilmiştir. Öyle ki bu iddiaları çürütenler arasında oryantalist isimler&nbsp;dahi vardır. Bazı mühim noktaları ele alarak genel yaklaşımlarını&nbsp;göstermek&nbsp;yerinde olacaktır. İsnad faaliyeti İslâm dünyasından başka hiçbir millette dengi bulunmayan bir oluşum olarak bilinir. Böylesi bir faaliyetin üzerinde yoğunlaşanlardan&nbsp;biri Juynboll’dur. O,&nbsp;isnad sistemine dair çeşitli terimler üreterek fikrini bunlar üzerinden açıklamıştır ki onun adını öne çıkartan hususlardan biri&nbsp;de&nbsp;budur. İsnadın uydurma olup olmadığını tespit adına kendi kriterlerini belirlemiştir. Ona göre,&nbsp;isnadların geniş çaplı uydurma faaliyetine konu olduğu bilinmektedir. Buraya varırken ortaya koydukları bir müsteşrikin bakış açısını yansıtması bakımından önemlidir. Mesela Juynboll, doğum yılı hakkında yalan söylemenin ilk muhaddislerde yaygın olduğu fikrindedir. O bunu yaş hilesi olarak nitelediği olguya binaen söylemektedir.(Juynboll&nbsp;Schacht&nbsp;Motzki2005: 23) Schacht’ın ise iki önemli teorisi öne çıkar. Birisi isnadların geriye doğru gelişme eğilimi gösterdiği düşüncesidir. Buna göre daha erken döneme ait bir hadis, muhtemelen muttasıl bir isnada sahip olmayacaktır.&nbsp;Yani en mükemmel ve tam/muttasıl isnadlar, en geç döneme aittir. (2005: 193)Yine ravileri aralarında prestij meselesine göre rivayet eden şahıslar olarak görme tavrı da yaklaşımını göstermesi bakımından önemlidir. Buna göre prestij meselesi sebebiyle raviler farklı isnad şeyhine yönelmiştir ki isnadların çoğalmasının nedenlerinden biri budur.&nbsp;Burada geliştirilen terimlerin karşılığının aslında hadîs usûlü ve tarihinde karşılığının bulunduğu da belirtilir. Lakin mühim olan müsteşriklerin bu terimleri kendi anlam haritalarına binaen şekillendirmesidir.&nbsp;</p>

<p>Oryantalistlerin hedefindeki en belirgin isimlerden biri hadîs ilminde öne çıkan birkaç Sahâbe haricinde İmam Şâfiî Hazretleri olmuştur. Genel anlamıyla iddia şudur: “Peygamber’in sünneti’ tabiri dinî bir muhtevaya sahip değildir. Hz. Peygamber dinde teşrîî maksadıyla herhangi bir şey söylememiş ve yapmamıştır. Bu tabir siyasî gelişmelerin ürünü olup İmam Şâfiî ile birlikte İslâm Hukuku’na girmiştir. Ondan önce sünnet toplumun örfü, Müslümanların içtihadı anlamındaydı.”(&nbsp;Köktaş 2018: 45) Misal olarak Schacht’ın nazarında durum şudur: “Sünnet, kesinlikle örf ve uygulama anlamındadır.” ve “ Bu sünnet anlayışı Şafiî’ye kadar devam etmiş, Şafiî Peygamber’in sünneti kavramını ortaya atmıştır.”&nbsp;(Köktaş 2015: 184) Goldziher, Schacht, Juynboll bu anlamda ufak farklılıklarla paralel görüşleri savunurlar. Bu anlayışla birlikte İslâm’ın temel binası kökünden sarsılmakta ve yeri doldurulamayacak bir boşluk kalmaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Oryantalist&nbsp;Zihniyetin&nbsp;Karmaşası</strong></p>

<p>Oryantalistlere yine oryantalistlerce tenkitte bulunanlar ve delil sunanlar da olmuştur. Mesela M. M. Bravmann “’Peygamber’in sünneti’ ile ilgili oryantalist iddiaları çürütmüş ve ‘Peygamber’in sünneti’&nbsp;tabir ve anlayışının tâ İslâm’ın başlangıcından beri var olduğunu” delilleriyle beraber ortaya koyma çabasında olmuştur. Anlamaktayız ki; doğruyu arayanlar için varılan netice paralellik göstermektedir. Lakin oryantalizmin dünyasına genel bakışta neticenin İslâm anlayışından çok uzak olduğu aşikârdır. Burada belirli bir zihin yapısının getirdiği anlayış farklılığı öne çıkmaktadır. Bu sebeple bu anlayışın&nbsp;açtığı yolun üzerinde kısaca duralım.&nbsp;</p>

<p>Kavramların nasıl anlaşıldığı kişilerin zihin dünyasını gösterir. Böylelikle kişiler ortak bir anlayış yansıtmış olur. Burada belirtmeliyiz ki; İslâm temel kaynakları üzerine kurduğu gelenekle günümüze ulaşmıştır. “Sünnet ve Cemaat Ehl-i”ni, “Ehl-i bid’at”den ayıran temel ayırımlardan birisi de hadîslere bakış ve onu anlayışta ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla hem oryantalistler hem de onların zihin dünyasını yansıtan tüm düşünceler ortak bir zihnin ürününü göstermektedir. Bu anlamda bu zihin yapısının bünyemizdeki tesiri oldukça sarsıcı olmaktadır. İşte İslâm anlayışının dışında bir tavır ve üslupla meseleye yaklaşanlar oryantalist söylemleri saçmakta hatta kimi zaman daha da ileriye taşımaktadırlar. &nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Akla aykırılık iddiasıyla hadîslerde şüphe oluşturma çabası bununla&nbsp;ilişkilidir. Oysaki akla uygunluk İslâm’ın gösterdiği “akl-ı selim” dediğimiz “bağlı akıl,&nbsp;ortak akıl” anlayışı üzerinden açıklanmalıdır. Bugün kutsal kitaplarında ilahi kelâm haricinde beşer etkisi olduğunu dahi kabul eden Batılılar bulunmaktadır. Onların zihninde sağlam kaynaklar bulmak ve bunlara dayalı sistem oluşturmak kolay kabul edilebilir olmasa gerektir. Ön kabulleri böyle çerçevelenen zihinlerin İslâm’a yaklaşımında da bunun etkili olduğu savunulur. İslâm dünyasının hadîs tarihi, usûlü ve kaynaklarının oluşumuna bakışta elbette bu durum etkili olacaktır. Oysaki Müslümanların ortak kabulü şu anlayışa binaen oluşmuştur: Hadîsle ilgili belirli sistem ve düzenin oluştuğu, hayatlarını belirli ilim merkezlerinde bu alana vakfetmiş, bu alanda meleke kesbetmiş nice âlimlerimizin inşa ettiği bir birikim söz konusudur. Dolayısıyla sünnet korunmazsa Kur’an’ın lafzen olmasa da anlam açısından tahrif edilmesinin kaçınılmaz olacağı neticesine varılmıştır. Yine isnad sisteminin İslâm toplumu haricinde hiçbir millette dengi olmayan bir sistem oluşturduğu kabul edilmektedir. Sahâbe’ye yaklaşımımız, onun rolü ve mânâsına dair anlayışımız da ifade ettiklerimizin neticesidir.</p>

<p><strong>Netice Olarak</strong></p>

<p>Hadîsin dinamik yapısını koruduğu ve bu alandaki çalışmaların devam ettiği bilinmektedir. Sünnetin anlaşılmasıyla ilgili devam edegelen çalışmalarda oryantalistlerin faaliyetleri işin ehlince ele alınmaya muhtaçtır. Bugün İslâm’a bağlı anlayışın&nbsp;çok fazla zedelenmeye maruz kaldığı&nbsp;da&nbsp;açıktır. Bunun sebebini&nbsp;sadece&nbsp;müsteşriklerin üzerine yıkmak hakkı teslim eden bir tavır&nbsp;olmaz. Müslümanların zihin dünyasını bulandıran tesirler ki bünyemizde yara açılmasına sebep olmuştur. Bu sebeple yabancı zihinlerin dünyasından, sahih anlayış&nbsp;üzerine bina edilmiş dünyamızı&nbsp;korumak, tahkim etmekle&nbsp;ve&nbsp;bundan&nbsp;gayrısına karşı dikkat etmek zorunlu bir tavır olmalıdır.&nbsp;</p>

<p></p>

<p><strong>Kaynakça</strong></p>

<p>1-Juynboll, G.H.A Schacht, Joseph Motzki, Harald. (2005) Çev. Salih Özer. Ankara: Ankara Okulu Yayınları.</p>

<p>2-Köktaş, Yavuz.&nbsp;(&nbsp;2018). Günümüz Hadîs Problemleri.&nbsp;Ankara: İnsan Yayınları.</p>

<p>3-Köktaş, Yavuz. (201<a name="_GoBack"></a>5).&nbsp;Hadis Ve Sünnette Oryantalist Yaklaşımlar: iddialar ve gerçekler. İstanbul: İz Yayıncılık.</p>

<p></p>

<p>Şule Parmak, Aylık Dergisi 172. Sayı, Ocak 2019</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlim</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/oryantalizmin-dunyasindan-sunnete-bakis</guid>
      <pubDate>Thu, 21 Sep 2023 12:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/09/hadis-1964.jpg" type="image/jpeg" length="24630"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tasavvuf bize ne öğretir?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tasavvuf-bize-ne-ogretir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tasavvuf-bize-ne-ogretir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em>İstanbul Üsküdar’da bulunan Akademya Kültür Evi’nde düzenlenen “Tasavvuf Bize Ne öğretir?” adlı programda konuşan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Necdet Tosun, tasavvufun Müslümanlığı yaşayışta arz ettiği önem ve değerini anlattı. Osmanlı, Orta Asya ve Hindistan tasavvufu üzerine çalışmaları bulunan Prof. Dr. Tosun, güzel ahlâkın misallerinin günümüzden de verilmesi gerektiğinin, sadece “asr-ı saadet”ten, klasik devirlerden, Osmanlı’dan örnekler verilmesinin sakıncalı olduğunun üzerinde durdu. Bu durumda insanların, “ama o anlattığın filan insanların dönemiydi, şimdi öyle insanlar mı kaldı, artık böyle...” şeklinde bir düşüncenin yerleşebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Tosun, “Dünyada tek Müslüman olarak kalınsa da bunun yaşanması için gayret etmek lazım. Salih insanların hayatlarını, hatıralarını okumak, dinlemek bu bakımdan çok faydalıdır. Çünkü kötü duygular da olduğu gibi güzel duygular da, aşk da, heyecan da bulaşıcıdır. Allah aşkı varsa sohbet içinde, halvet dolaşır, heyecanını verir. Hiç olmazsa kırıntısı bulaşır.” dedi.</em></p>

<p><b>İhlas ve Samimiyet</b></p>

<p>Prof. Dr. Tosun, tasavvufun ilk olarak huşuyu, ihlaslı olmayı, samimiyeti öğrettiğini belirterek ihlas ve samimiyetin önemi hakkında şunları anlattı;</p>

<p>“Fıkıh ve ilmihal kitaplarında namaz ve diğer ibadetlerin mahiyeti anlatılır. Namaz nasıl kılınır gibi... Bu kitaplar bize ibadetin şeklini, formunu, kaidelerini anlatıyor. Namazı sadece şekil ve kuraldan ibaret görürsek, o zaman bu sadece beden hareketinden ibaret jimnastiğe benzer. Oysa namazda Allah’a kulluğun heyecan ve duygu tarafının olması, ruhu, huşusu, samimiyeti olması lazım. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de ‘namazında huşu içinde olanlar kurtuluşa ermiştir’ buyuruluyor. Bunun tam tersi de anlatılır; ‘namazlarından gafil olanlara yuh olsun’ diyor. Hadis-i şerifte, “İhlas, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir” buyuruluyor. İlmihal kitaplarında umumiyetle riya, ucub, ihlas, huşu gibi meseleler geçmez. Ben hiçbirinde görmedim. Çünkü dini ilimler oluşurken ibadetlerin şekil tarafını fıkıhçılar almış, incelemiş, duygu tarafını tasavvuf ehli incelemiş. Mesela, İmam-ı Gazali’nin İhyay-ı Ulumud’din, Kimyay-ı Saadet gibi eserlerine baktığımız zaman, ibadetlerin his ve ihlas tarafının izahlarını görürüz. Bu iki mahiyet aynı ibadette birleşince ancak tam ibadet olur. Fıkıh ve tasavvuf, bir elmanın iki yarısı gibi, ‘çok ihlaslıyım ama namaz kılmıyorum...’ bu olmaz. ‘Ben namaz kılmayı biliyorum, ilmihalini biliyorum, huşu gerekemez...’ bu da olmaz. Mevlana hazretlerinin Mesnevi’sinde bir hikaye var; Hz. Musa yolda giderken bir çobana rastlıyor. Çobanı kendi dilince dua ederken görüyor. Çoban, ‘ya rabbi, keşke gelsen bana misafir olsan en iyi koyunlarımın sütünü sana ikram ederdim. Ayaklarına çarık, saçların yağlanmışsa başını yıkardım...’ şeklinde dua ediyormuş. Hz. Musa demiş ki, ‘<i>ey çoban, dua edilmez, Allah dediğin, öyle düşündüğün bir varlık değil. Böyle dua etme..</i>.’ diyor. Çoban da, ‘ey Musa, ben cahil bir çobanım. Bilmiyorum. Bana nasıl dua edilir öğret; ben de öyle edeyim.’ Hz. Musa da, Allah’ın şanına yaraşır bazı dualar öğretiyor. Musa peygamber yoluna devam ederken, vahiy geliyor; ‘<i>ey Musa, neden o çobanın duasını bozdun. Evet sözler yanlıştı ama yürektendi, samimi idi. Ben onun duasından memnun oluyordum.</i>’ şeklinde buyuruyor. Bunun üzerine Hz. Musa (as) geri dönüyor ve çobana diyor ki, ‘sen nasıl istersen öyle dua et, sana karışmıyorum’ diyor. Bu bir hikayedir, hisse almak içindir. Demek ki kıssamızdan alacağımız hisse samimi, ihlaslı olmak... Kusurlarımız olsa da samimi olunca umulur ki, Allah kusurlarımızı örter. İmam Hatip okullarında, Kur’an kurslarında sadece <i>Ayn</i> harfini şöyle, <i>Hı</i> harfini şöyle çıkar, duayı şöyle, namazı böyle...’ şeklinde duygusu olmayan bir ilim ve ibadet olmamalı. Bu verilemediği için kuru bilgi yığını oluşur, heyecanı olmaz. Heyecan olmayınca da, ibadetin de ihlası zayıf olur. Heyecan ve ihlas olması lazım.’</p>

<p><b>Tezkiye ve Arınma</b></p>

<p>Prof. Dr. Necdet Tosun, tasavvufun ikinci olarak tezkiyeyi öğrettiğini ifade etti. Tezkiyenin kötü ahlâktan arınmak, güzel ahlak sahibi olmak olduğunu söyleyen. Tosun, tezkiye ile ilgili şunları söyledi;</p>

<p>“Kur’an’da, “nefsini kötü ahlâktan arındıran kişi kurutuluşa ermiştir” buyuruluyor. Bu farz ibadetler gibi yapılması gerekendir. İnsanda kötü ahlâk da iyi ahlâk da var. Ahlakın çoğu doğuştan gelir. Mesela bir çocuğun, yeni doğan kardeşini kıskandığı görülür. Çocuk annesinin kendisinden fazla kardeşini seveceğini, himaye edeceğini düşünür ve bunu gizlemez. Bu, kıskançlığın, hasedin ilk görünüşüdür. Bu öğretilmiş bir şey değil. Nefsten geliyor. Çocuğun sahip olduğu mal ile arkadaşlarına karşı övündüğü oluyor mesela. Bu da kibir duygusunun alameti. Bu da öğretilmiş bir şey olamaz. Ama bu çocuğun yanında mesela, ağlıyormuş numarasını yapın, o da ağlar veya size ağlamamanız için müdahale eder. Bu da merhamettir, şefkattir. Demek ki, içimizde iyi ile kötü huylar doğuştan geldiği gibi daha sonra kazanılan kötü huylar da var. Fıkıh kitaplarında hased, kibir gibi meseleler yoktur. İmam-ı Gazali, İhya adlı eserinde, mesela “ilaç-ı kibir” yani kibrin ilacı şeklinde bir başlık altında bu gibi meseleleri anlatır. Tasavvuf kötü ahlakın tasfiyesi için birçok metod geliştirmiştir. Tezkiye de tasavvufun ikinci öğrettiği şeydir.”</p>

<p><b>Zühd ve Kanaat</b></p>

<p>Tasavvufun üçüncü olarak zühdü öğrettiğini belirten Prof. Dr. Necdet Tosun, zühdün Raşid halifeler döneminde fetihlerle genişlemesiyle birlikte zaaf alametleri görülen toplumda giderek hayattan çekilmeye başladığına dikkat çekti. Tosun şöyle devam etti;</p>

<p>“İran, Mısır, hatta Hz. Osman zamanında Orta Asya’ya kadar Müslümanlık ulaşıyor. Bununla birlikte İslam toplumu zenginleşirken elde edilen gelirler Hicaz’da birikmeye başlıyor. Ve artık yeni nesillerde bir refah başlıyor, zenginlik göze çarpıyor, konfor artıyor. Bazı sahabeler, tabiinden veya tebe-i tabiinden bazı büyükler, peygamberimizin sade hayatını hatırlatıyor. Döneminin giyim kuşamında, eşya bolluğunda o dönemin zühd örneklerini veriyor. Bazı Müslümanlar ipek giyerken o Müslümanlar da <i>suf</i> &nbsp;yani yün giymeye başlıyor. Yün, rahat ve ucuz bulunan bir ürün, ipek ise o dönem çok lüks ve pahalı. Bu yüzden <i>yün giyen</i> anlamında bu insanlara “sufi” deniliyor. Hayat tarzına da tasavvuf denildi. Demek ki, tasavvufun bize kanaati öğretmesi lazım. Öğrenemiyorsak hata nefsimizdedir.”</p>

<p><b>Sevgi ve Muhabbet</b></p>

<p>“Tasavvuf bize Allah ve peygamber sevgisini de öğretir.” diyen Prof. Dr. Tosun, sadece ilmihâl kitaplarından öğrendiklerimizle Müslümanlığın eksik yaşanacağına dikkat çekti. “İlmihal kitaplarında bu yoktur. Kalbimizde bu sevgi zayıfsa ibadetler bize zor gelir. İbadete keyfiyet katan şey sevgi ve muhabbettir. Kur’an’da, ‘Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever’ buyuruluyor. ‘Müminlerin Allah sevgisi daha şiddetli, daha kuvvetlidir’ buyuruluyor.” dedi. Sahabe hayatından örnek verirken, onların Allah Resulü’ne, <i>Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Resulü</i> dediğini hatırlatan Prof. Dr. Tosun, ‘Muhabbet ortadan kalkınca din kuru bilgiler yığını haline gelir. Eskilerin çocuğunu yetiştirirken sık telaffuz ettiği, <i>Allah yakar</i> sözü çocukların inanç dünyası için sakıncalıdır. <i>Uslu durursan Allah seni sever</i> diyerek terbiyeye başlanmalıydı. Allah ve peygamber sevgisini salih insanlardan, onların hayat hikayelerinden öğretilebilir.” dedi.</p>

<p><b>Nezaket</b></p>

<p>Tasavvufun İslam’ı öğrenişte, yaşayışta, anlatışta kazandırdığı heyecanın, müslümanları kabalıktan uzak tutarak yayıldığını belirten Tosun, tasavvuf ehlinin metodlarını bazı velilerin hayatından örnekler eşliğinde şöyle anlattı;</p>

<p>“Bayezid-i Bistami hazretlerinin Mecusi bir komşusu varmış. Komşusu bir işi münasebetiyle seyahate çıkmış. Akşam karanlığı basınca komşusunun evinde kandil yakıtı tükenmiş. Komşunun çocukları korkup ağlamaya başlamış. Bistami hazretleri de her akşam bu aileye birkaç mum göndermiş. Evin erkeği birkaç gün sonra gittiği yerden dönmüş. Hanımının ve çoluk çocuklarının hal hatır sorarken durumu öğrenmiş. Adam da, <i>madem Bistami efendinin mum ışığı evimize geldi, biz de Mecusi karanlığında kalmayalım</i> deyip Müslüman olmuş. Bistami hazretleri sadece mum göndermişti. İslamiyet’i tebliğ etmemişti. Ancak İslam ahlâkını, mesela “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisine binaen&nbsp; davranış örneğini gösterdi. İslâm’ı hakkıyla temsil etmediğimiz için problemler oluyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İstanbul’un Anadolu yakasında, Acıbadem taraflarında Rebi Molla adıyla abid ve alim bir zat varmış. Onun Ermeni bir komşusu varmış. Molla hazretleri Ermeni komşusunun bahçesine ineklerinin girip otladığını görünce, ineklerinden sağdığı ilk sütü kovaya koyup komşusunun kapısını çalmış. Ermeni komşu hayrola deyince durumu anlatmış. Komşusu kabul etmeyince ısrar etmiş, hatta üç gün kendisine süt getireceğini söylemiş çünkü hayvanların girdiği bahçeden beslenmesini kul hakkı olarak görmüş. Ermeni komşu bunu öğrenince Müslüman olmuş. Yıllar sonra o Ermeni’ye hangi vesileyle Müslüman olduğunu sormuşlar. O da bahsettiğimiz gibi anlatmış.”</p>

<p>Prof. Dr. Tosun, görevi münasebetiyle bulunduğu Kırgızistan’da yaşadığı bir tecrübeyi de dinleyicileriyle paylaşırken şunları söyledi;</p>

<p>“Kırgızistan’da 2006-2009 yılları arasında üç yıl ders vermek için bulundum. Orada “Davetçiler” adında Müslüman gruplar vardı. Pakistan’dan vs. gelip İslam’ı tebliğ ediyorlar. Bir gün kaldığımız eve gelmişler. Kapıya öyle bir vuruyorlar ki, korkarsınız. Sanki yangın veya bir felaket olmuş. Kapıyı açınca bana, “mescide gelmiyor musun” dedi. Bir de böyle insanları kaçırtan, ürkütenler var. Osmanlı evinin kapısında üç tür halka vardı. Büyük, orta ve küçük halkalar. Büyük kapıya vurulunca gelenin erkek olduğu, daha küçük halka “tık tık” şeklinde ses çıkarınca anlaşılırmış ki gelen bir hanım. En küçük ve tiz sesi çıkaran halkadan da gelenin çocuk olduğu anlaşılırmış. Osmanlı incelik kültürünün medeniyetiydi. Eski İstanbul insanında o kadar ileri nezaket örnekleri var ki, bazen vapura binerken birbirlerine öncelik tanıyana kadar vapur kaçırılırmış... Şimdi birbirlerini çiğneyerek araca bindikleri oluyor. İslam hakkında ön yargılı&nbsp; insanlar olabilir. Onların gözüne sokar gibi yolunun yanlışlığını dikte ederek anlatılamaz.”</p>

<p><b><i>Haber: Cumali Dalkılıç, Nisan 2019</i></b></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlim</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tasavvuf-bize-ne-ogretir</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Aug 2023 11:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/08/tasavvuf.webp" type="image/jpeg" length="54210"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gayret-i Diniyye ve Asabiyyet-i İmaniyye]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gayret-i-diniyye-ve-asabiyyet-i-imaniyye-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gayret-i-diniyye-ve-asabiyyet-i-imaniyye-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İlim ehlinin kendi meşguliyet alanından dolayı fiilî cihaddan uzak olduğu mâlumdur. Ancak cihad inkârcılığı yapmak hiçbir gerçek ilim ehlinin haddi değildir. Mevcut Batıcı rejimin fizikî veya psikolojik baskılarına boyun eğenler ise mevki-makamlarını korumak saikiyle kolayca cihad inkarcılığına sapabilmektedir. İlim ehli fiilî cihattan sorumlu değil, ancak cihadı inkâr etmeye de yetkili değil.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir insanın kendi nefsini aşan, müteal/aşkın olan bir varlığa yönelmesi o kişinin seviyesini ve sıradanlığı aştığını gösterir. Zira sadece nefsi için yaşamak, insanı hayvandan farksız kılar, egosuna düşkün bencil bir fert hâline getirir. Bunu hiçbir akıl/idrak sahibi insan istemez. Eğer insanî/İslâmî hasletleri idrak ve îfa etmenin şuurunda isek gayret-i diniyye (din gayreti) ve asabiyyet-i imaniyye (iman öfkesi) kavramlarını da bilmemiz/benimsememiz gerekmektedir.</p>

<p>Din gayreti ve iman öfkesine sahip olmanın çağımızdan bir misali olan Üstad Necip Fazıl, Öfke isimli noktalamasında bu mevzuun lüzumuna şöyle işaret ediyor: “Razı mısın, olmasın kaşı gözü simanın? / Hiçbir değeri yoktur, öfkesi yok imanın!”</p>

<p>Necip Fazıl, 24 Mayıs 1939 tarihli Fikir Öfkesi isimli çerçeve yazısında da varoluş demek olan fikri, aksiyon demek olan öfke ile birlikte şöyle ifade ediyor: “İnsan başını sıçan kafasından ayıran tek hassa! Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir.”</p>

<p>Üstad’dan tevarüs ettiği celal sıfatının tecellisi olarak Kumandan ismi ile maruf olan Salih Mirzabeyoğlu da Marifetname eserinde, “Fikir denen şey bir aksiyonun tohumu olmadıktan sonra neye yarar?” (2007, s. 260) diyor.</p>

<p>15 Temmuz 2016 gecesi, gayret-i diniyye ve asabiyyet-i imaniyyeye güzel bir misaldir. O gece, Allah bizden akıllarımızı aldı ve iman ve aşkımızı bahşetti; hiçbir hesap-kitap yapmadan sokaklara döküldük. Ve bir destan yazıldı. 15 Temmuz, Üstad ve Kumandan’ın canlanması için yıllardır gayret ettiği din gayreti ve iman öfkesinin tezahürü oldu. İman ve aşkın akla üstünlüğü hususu da tescillendi. Üstad’dan bu ve bunun gibi hâllerin kelâm kalıplarında ifadesi ise şöyledir: “Aşk, atom bombası... Atom bombasıyla çukur açmak dururken, iğneyle kuyu kazılır mı?.. Bomba aşk ve akıl iğne!..” Kısaca, o gece akıllar terk edilip aşk ile buluşunca olanlar oldu!..</p>

<p>Öfke ve hiciv, hücum ve polemik... Yeri gelince bunları yapmamak adaletsizliktir. Zira adalet eşyayı yerine koymaktır. Yani, kılıç çalınacak yerde kerem gösterilmez, kerem gösterilecek yerde ise kılıç çalınmaz! İyiye iyi, kötüye kötü davranılır. Kötüye iyi davranmak ise onun kötülüğünü ve cüretini artırmaktan başka bir şeye yaramaz. “Sana kötü davranan olsa bile sen iyi davran.” sözü nefsine dair olunca söz konusudur. Yoksa din ve iman davası olduğu zaman Allah’ın hakkını affetmeye kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur! Allah affetmiyor ki sen affedesin! Eğer gönlün zengin ise nefsine dair olanı affet!</p>

<p>Sapkınlığın veya din karşıtlığının dâîliğini yapan yani bunu yaymayı görev edinenlere ona göre tavır almak icap eder. Yani dâî olanla dâî olmayan farkına dikkat etmeliyiz. Polemik ve saptırma yapana ilmî cevap vermekle uğraşılmaz. İlmî temel her zaman sağlam tutulur, ancak her zaman usta bir diyalektik/cedel tavrına da sahip olunur. Karşı taraftan daha usta bir cedel dili kullanmak icap eder. Bu hususta Üstad Necip Fazıl’ın hücum ve polemikleri güzel örnektir. Hâkim davaya mensup olanlar, mahkûm bir dil kullanamazlar. Savunmadan ibaret âciz ve pısırık bir dil, Müslümana yakışmaz.</p>

<p>Kur’an ve hadislerden “iman öfkesi”ne dair bazı misaller vermek istiyorum. Allah, Kur’an’a sırt çevirenleri, “<i>arslandan kaçan yaban eşeklerine</i>” (Müddessir Sûresi, 74/51), İlâhî hitabı bilip de onunla amel etmeyenleri, “<i>kitap yüklü eşeğe</i>” (Cum’a Sûresi, 62/5), gıybet edenleri de “<i>ölü leşi yiyenlere</i>” (Hucurat Sûresi, 49/12) benzetir. Allah Resulü de çirkin ve kötülüklere sessiz kalmamış, kimilerini köpeğe (1), kimilerini domuza (2), kimilerini pislik böceklerine (3), kimilerini de eşek leşi yiyenlere (4) teşbih etmiştir.</p>

<p>Kâinatın Efendisi’nin asker toplamaya niyet eden bir müşrike karşı, burada meâlini veremeyeceğim şekilde ağır hakaret içeren bir haber yollaması söz konusudur ki, bu cihadın tabii bir gereğiydi. Zira O, “<i>Ben harb peygamberiyim!</i>” (5) diye buyurmuştur. Nedense bu hadis gözden ırak tutulurken, aynı hadisin metninde geçen, “<i>Ben rahmet peygamberiyim!</i>” (6) ifadesi ön plana çıkarılmıştır. Müslümanların kâfirlere karşı fiilî cihad arzularını kırmak için özellikle Batı merkezli olarak, “İslâm barış dinidir, şiddet yoktur” benzeri propagandalar yapılmış, FETÖ gibi işbirlikçi yapılar vasıtasıyla cihad kavramına savaş açılmış ve içi boşaltılmaya çalışılmıştır. Ayrıca şu hususu ifade edelim ki, cihad gibi İslâm’a özgü bir kavramı, DAEŞ (IŞİD) gibi kaynağı belirsiz örgütlerle özdeşleştirmek yine Batı’nın yaptığı iki yüzlülükten ibarettir. Bir yanda FETÖ vasıtasıyla cihad kavramını inkâr, öte yandan DAEŞ vasıtasıyla bu kavramdan nefret duygusu verilmek istenmiştir.</p>

<p>Şu noktaya da temas edelim. İlim ehlinin kendi meşguliyet alanından dolayı fiilî cihaddan uzak olduğu mâlumdur. Ancak cihad inkârcılığı yapmak hiçbir gerçek ilim ehlinin haddi değildir. Mevcut Batıcı rejimin fizikî veya psikolojik baskılarına boyun eğenler ise mevki-makamlarını korumak saikiyle kolayca cihad inkarcılığına sapabilmektedir. İlim ehli fiilî cihattan sorumlu değil, ancak cihadı inkâr etmeye de yetkili değil.</p>

<p>Fıkıh geleneğiyle fetvalarını veren Diyanet ve dini eğitim camiası genellikle, iş cihadla ilgili mevzulara gelince, bağlı olduğu rejimi ürkütmemek adına cihadın kelime mânaları olan cehd ve mücahede gibi kavramları zikrederek, fiilî cihadı inkâr yoluna sapmakta ve işi nefs ile cihad veya rizikosuz alanlarda faaliyet göstermek şeklinde sunmaktadır. Böylece bağlı olduğunu iddia ettikleri fıkıh literatürüyle de çelişmekteler. (6)</p>

<p>Cihad mevzuunda şu hadis, her mü’minin cihad/şehidlik şuuru taşımasını ihtar etmektedir: “<i>Cihad etmeyen veya cihad etmeyi gönlünden geçirmeyen nifak üzere ölmüş olur</i>.” (7) Şehitlik nimetinden kaçınmak münafıklık alâmeti olduğu için her mü’min fert şehitlik makamını kalp ve zevk yoluyla benimsemeye, istemeye memurdur. Bundan dolayı resul ve nebilerin birçoğu, sahâbîlerin ekserisi ve peygamber evladının hepsi şehadeti istemiş ve bu yolda ruhlarını teslim etmişlerdir.</p>

<p><b>Dipnot:</b></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1. “<i>Secdede mutedil olunuz. Sizden biriniz, kollarını köpeğin yere yayması gibi yere yaymasın.</i>” (Buhârî (hadis no: 822); Ebû Dâvûd (hadis no: 897)</p>

<p>2. “<i>İlmi, ehli olmayana veren kimse, cevheri, inciyi ve altını domuzun boynuna asana benzer.</i>” (İbn Mâce, Mukaddime 7)</p>

<p>3. “<i>Bir takım kavimler/topluluklar bir takım adamlarla öğünüp böbürlenmelerini ya bırakırlar veya kesinlikle Allah katında burnuyla pisliği yuvarlayan pislik böceğinden daha da düşük olur.</i>” (Ebû Dâvûd, Edeb, 111; Tirmîzî, Menâkıb, 73; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/361,524)</p>

<p>4. “<i>Herhangi bir topluluk oturdukları meclisten Allah’ı zikretmeden kalkarsa, merkep leşi yanından kalkmış gibi olurlar. O meclis de onlar için bir pişmanlık olur.</i>” (Ebû Dâvûd, Edeb, 25</p>

<p>5. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 405.</p>

<p>6. Bu hususta bir akademik makale olarak bakınız; Özgür Kavak, “Fıkıh Literatüründe Cihad Hükümleri ve Modern Cihad Yorumları”, hazırlayan Ahmet Emin Dağ, İnsamer Yayınları, İstanbul, 2016, s. 259)</p>

<p>7. Müslim, İman 158.</p>

<p>Kâzım Albay</p>

<p>Aylık Baran Dergisi 17. Sayı Temmuz 2023.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlim</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gayret-i-diniyye-ve-asabiyyet-i-imaniyye-1</guid>
      <pubDate>Wed, 09 Aug 2023 16:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/08/kazim-albay-yazilari2.jpg" type="image/jpeg" length="98537"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İman ve İslam Atlası: Kader-Hayr-Şer]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-kader-hayr-ser</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-kader-hayr-ser" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Vebâ mıntıkasından ayrılırken “Allahın takdirinden mi kaçıyorsun?” diyenlere “evet, Allahın takdirinden kazasına sığınmaya gidiyorum!” karşılığını veren Hazret-i Ömer, kader ve kazayı belirtmekte en yüksek en yüksek seviyeyi gösterdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Üstad Necip Kısakürek’in “bugünün ve yarının gerçek müminleri”ne ithaf ettiği, İman ve İslâm Atlası eserini tefrika olarak yayınlıyoruz.</p>

<p>Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu!</p>

<p>Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu!</p>

<h2><b>KADER-HAYR-ŞER</b></h2>

<p>İşte, akıl adına içinden en çıkılmaz ve devir devir nice fesat ve ayrılıklara sebep olmuş mesele! Kader, yâni hayr ile şer!..</p>

<p>Kul, her fiili ve karşısına çıkan her hâdiseye karşı tavriyle trenin rayları veya atılan taşın mahreki gibi, önceden biçilmiş, takdir edilmiş âkıbetler üzerindedir; ve hayr ile şer yalınız Allahtandır.</p>

<p>Böyle bir inanç, aklı son haddine ve zihni sır idrakine vardıramamış nasipsiz insanlar için kavranması imkânsız bir mesele teşkil eder; veya mahlûktaki müstakil irâdeyi inkâra, yahut bu irâdeyi mutlak kabûl etmeye götürür. İkisi de küfür…</p>

<p>Kişinin hem irâde sahibi olması, dilediğini yapmak iktidarına sahip bulunması, hem de bu sahipliğin üstün bir kudrete bağlı kalması ve kendisinden ayrılması arasında akılla doldurulmaz bir tezat uçurumu vardır; ve insanın zatî iktidârına göre kurduğu nispetlerle muhal görünücü bu işi yapabilendir ki, Allahtır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kaderin akılla bundan daha ileri bir izâhı olamaz; ve dâva, her işde olduğu gibi, zevk ve sır anlayışına kalır.</p>

<p>Bu mesele üzerinde en güzel izahlardan biri, 14. Asrın yenileyicisi büyük irşad kutbu Abdülhakîm Arvâsi Hazretlerinin aklı susturucu şu kıyasıdır: “Allah seni yaratır da ne yapacağını bilmez mi?” İşte kader!.. Mahlûkların neler yapacağını bilmekle, onları fiillerine ve fiillerini kendilerine göre yaratmak arasında gayet ince bir münâsebet vardır ve bu nokta üzerinde aklın tökezlememesi için daha ileri bir izaha yer yoktur.</p>

<p>Kaderin yine akla hitap edici izahlarından biri de, “fiillerin fâili kul, hâliki Allah” düsturu…</p>

<p>Neticede kader, bir amel; iş görme meselesi olmak yerine mücerret itikad işi olarak karşımıza çıkıyor ve iyikötü hiçbir işde “kaderime göre davranıyorum!” hükmünü kabûl etmiyor hattâ böyle hükümleri küfür sayıyor.</p>

<p>İslâmda kader itikadı, derin ve gerçek mümini sıkmaz ve irâdesini kösteklemez. O, irâdesiyle ne dilerse yapmakta hür yaratılmış olan insan, bu kâmil hürriyet içinde kuşatılmıştır. İnsan, kaderi, kendi sınırlı iktidarına nispet ettikçe çözemez ve büsbütün düğümlenmiş olur ve kendisini ya fiilinin yaratıcısı, yahut kaderin mahkûmu ve her türlü teklif dışı bilmeye kadar gidebilir. “Sünnet ve Cemaat Ehli” itikadınca insan cüz’î iradesiyle hür, emirler ve yasaklarda mükellef, küllî irade gereğince de İlâhî hükme tâbidir ve bu nokta İslâmın en ince muvazene anlayışından biridir. Hatta sapıklığa düşmemek bakımından başlıcası...</p>

<p>Kul ne fiilinin hâliki, ne de dış plânda mecburudur.</p>

<p>Kuldaki cüz’î irâde, akıl sır ermez küllî irâdeye nispetle küçüktür; yoksa Hakk’ın nimeti olarak büyük. Ve kalbleri iki parmağının arasında dilediği yöne çeviren İlâhî irâde güneşi altında bir kibrit alevi bile değildir. Öyle cılız bir kibrit alevi ki, bu haliyle yine dünyayı ışıldatmak imkânına sahip. Ama kader neyse, olan ve olacak olan o...</p>

<p>Batılı bir filozof, “farzedelim ki, ben dileğimi yapmakta serbestim; ama dilediğimi dilemekte acaba serbest miyim?” diye düşünmekle, yine kadere bağlı aklın tepe noktasındaki durağına yaklaşmış oluyor.</p>

<p>Vebâ mıntıkasından ayrılırken “Allahın takdirinden mi kaçıyorsun?” diyenlere “evet, Allahın takdirinden kazasına sığınmaya gidiyorum!” karşılığını veren Hazret-i Ömer, kader ve kazayı belirtmekte en yüksek en yüksek seviyeyi gösterdi. Kader ezelden takdir edilen, kaza ise ânbean zuhura gelen...</p>

<p>Kaza, kaderi değiştirmez, fakat İlahî kudret yönünden her şeyi ânı ânına ve hiçbir tezada düşmeksizin cevaplandırır.</p>

<p>Hayr ile şerrin de kaderle sıkı sıkıya alâkası var... Kader mahsulü olan hayr ve şer, elbette ki, Yaratıcının emrinde ve onlar da neticeleriyle bilinmez şeylerden...</p>

<p>Hayrı doğruca Allaha bağlayıp, şerri, yine Hakkın kudretiyle nefse ircâ etmekte derin bir edep sırrı yatar.</p>

<p>“Nice hayr görünen şeyler vardır ki, şerdir ve nice şer görünenler hayrdır; ama siz onları bilemezsiniz!” meâlindeki Kur’ân buyruğunda, aklımızı kuşatan ve her şeyi Kuşatıcının emrine bırakan bir vecd anlayışına yol aramak... İşte anlayış yolu!..</p>

<p>Kaderi kendi sınırlı kudretine göre ölçen akıl, sınırsızı nasıl ölçebilir?..</p>

<p><em>Necip Fazıl Kısakürek</em></p>

<p><em>İman ve İslam Atlası</em></p>

<p><em>Shf. 31-33</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlmihal</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-kader-hayr-ser</guid>
      <pubDate>Sun, 30 Jul 2023 15:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/07/kader-hayir-ve-ser.jpg" type="image/jpeg" length="71520"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İman ve İslam Atlası: Son Gün]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-son-gun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-son-gun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sebep ve netice; ve sebeplerin bütüniyle, neticelerin bütünü… Bu iki kelime üzerinde düşünen insân kafası, parçaları bütünleştirici zaruri bir ilimle Son Güne, Hesap Günü’ne inanır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Üstad Necip Fazıl&nbsp;Kısakürek’in “bugünün ve yarının gerçek müminleri”ne ithaf ettiği, İman ve İslâm Atlası eserini tefrika olarak yayınlıyoruz.</p>

<p>Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu!</p>

<p>Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu!</p>

<h2><strong>SON GÜN</strong></h2>

<p>Süreklilik içinde süreksizliğin, süreksizlik içinde sürekliliğin iki zıt cereyan halinde aktığı bu âlemde, küçük neticeleri büyüklere, büyükleri daha büyüklere ve daha daha büyüklere bağlaya bağlaya toplayan bir neticeler ânına inanmak ve haberini dinden almak en müspet ve mutlak bir bedâhet duygusu…</p>

<p>Bu anlayışa bugün müspet ilimler de şahitlik etmekte ve kâinatın sonuna ait hesaplar içinde kıvranmakta…</p>

<p>Her şey gibi, bitmez görünen sayıların da biteceği, bütün kemmiyetlerin buhar olup uçacağı, tek keyfiyet ve (1) de toplanacağı bir son had ve gün gelecektir ve ismi Kıyâmettir. Haberini Resûller getirmiş ve çizgisi çizgisine resmini yine onlar çizmiştir.</p>

<p>Mücerret hakikat diye bütün insanlığın kabûl ettiği ama herkesin kendine göre yorumladığı bir şey var ya… Hakikate “öyle bir şey yok!” diyen henüz olmadı. İşte bu ulvî ve müşterek nokta kitaptan takvime, sözden nefese kadar SON mefhumunun yerini dinde bulur.</p>

<p>Sebep ve netice; ve sebeplerin bütüniyle, neticelerin bütünü… Bu iki kelime üzerinde düşünen insân kafası, parçaları bütünleştirici zaruri bir ilimle Son Güne, Hesap Günü’ne inanır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İman, işte bu Son Gün’de sonsuz saâdetin kapısını açarken, sonu yoklukta kabul eden küfür de yine sonu olmayan hüsran âkıbetine aynı günde şâhit olur.</p>

<p>İsrâfil’in Sûr’u, ölülerin mezârlardan fışkırması, göklerin bohça gibi katlanması, yıldızların toz zerrelerine dönmesi, Mahşer arsasının açılması, çığlıkların mesâfeyi yenmesi, Sırât, sağ, sol ve arkadan, yanlardan uzatılacak amel defterleri ve her şeyi ile Son Gün, Hesap Günü…</p>

<blockquote>
<p>“Hesaba çekilmeden nefslerinizi hesaba çekiniz!” Hadîsinde, küçük ve büyük bütün sonların hesabı vardır.</p>
</blockquote>

<p>Kâinatın, yüzü suyu hürmetine yaratılmış olduğu Resûl “Size kocakarıların imanı lâzımdır!” buyururken, hakikat bilinen vehimlerin sözde gerçekçi ve mantıkçı budalalarına karşı, hayâl sanılan hakikatlerin arasını, kocakarıdaki teslimiyet bünyesi içinde fasletmekte; ve böyleyken iki tarafın sınırını sıhhatle çizmekte, birinden öbürüne yol bırakmamaktadır.</p>

<p>Son Gün üzerinde Kur’ân ve Hadîsten başka, teşhis ve tespit kudretinde bir kaynak yoktur. Kocakarıların teslimiyet anlayışı, evet; fakat öz hayâli, asla!.. Dinde her şey bu iki çizgiyi ayırabilmekte…</p>

<p>Necip Fazıl Kısakürek</p>

<p>İman ve İslam Atlası</p>

<p>Shf. 30-31</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlmihal</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-son-gun</guid>
      <pubDate>Sun, 23 Jul 2023 16:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/07/iman-ve-islam-atlasi-son-gon.jpg" type="image/jpeg" length="41641"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İman ve İslâm Atlası: Resûl]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-resul</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-resul" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Resûller arasında derece şöyle: Son dört basamağın en üstünde “o var diye kâinatın yaratıldığı” Varlığın Tâcı… Sonra Hazret-i İbrahim, sonra Hazret-i Musa ve sonra Hazret-i İsâ…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Üstad Necip Kısakürek’in “bugünün ve yarının gerçek müminleri”ne ithaf ettiği, İman ve İslâm Atlası eserini tefrika olarak yayınlıyoruz.</p>

<p>Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu!</p>

<p>Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu!</p>

<p style="text-align: center;">*</p>

<h2><strong>RESÛL</strong></h2>

<p>Resûl, Allah’ın rahmetiyle, kullarına yolu göstermesi için gönderdiği zirve insan…</p>

<p>İlk defa bu sıfatla yeryüzüne ayak basan ve peşinden çoğalan insan; çağlar ve devirler boyunca nice resûller gördü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Resûl müstakil şeriat ve aslî nizam sahibi, nebi ise kendisinden önceki veya zamanındaki resûlün şeriatine tâbi olan…</p>

<p>Her resûl aynı zamanda nebi, fakat nebi resûl değil… “Haber getirici” mânasına “peygamber”, her ikisini de toplayıcı bir isimlendirme…</p>

<p>Resûller, insanî hakikat yönünden en hakir bir fertten farksız, fakat kendi öz hakikatiyle erişilmez derecede üstün…</p>

<p>Her resulün kendi ismiyle çerçevelenen bir öz hakikati vardır ve bunları Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabî “Füsus” eserinde derinliğine göstermiştir. Bu hakikatler arasında en yücesi, “hakikat-i ferdiye” olan Muhammedî hakikattir.</p>

<p>Âdem Peygamberden yola çıkan risâlet sancağı, peygamber eline teslim edile edile Resûller Resûlünde sahibini buldu ve böylece Gâye-İnsan ve Ufuk-Peygamber, zaman ölçüsiyle de ilk ve son oldu.</p>

<p>Hazret-i Âdem cennette nurdan harflerle Tevhid Kelimesini ayniyle görmüş ve Kâinatın Efendisini kastederek, Allahtan, onun yüzü suyu hürmetine bağışlanmasını dilemiştir. Evet, hem ilk, hem son…</p>

<p>Varlığın Tâcı, ruhunun yaratıldığı demde Âdem Peygambere ait vücut balçığının, yerde henüz ruh üflenmemiş olarak yattığını bildirir.</p>

<p>Evet; İslâm, bütün resuller boyunca tek ve mutlak din halinde bayrağın elden ele teslim&nbsp;edilmesiyle topyekûn zaman ve mekânın peygamberine gelmiş ve onda son kemâl derecesini bulmuş, tamamlanmıştır.</p>

<p>Demek ki, resuller birçok olsa da din tek, o da İslâm…</p>

<p>Peygamberlerin cümlesi erkektir, kadından peygamber gelmemiştir ve hepsi Resûller Resûlünedeki bellibaşlı bir zaman ve mekân ile kayıtlıdır. O ise, bütün zaman ve mekânın her renk ve dilden insanların ve cinlerin peygamberi…</p>

<p>Resûller arasında derece şöyle: Son dört basamağın en üstünde “o var diye kâinatın yaratıldığı” Varlığın Tâcı… Sonra Hazret-i İbrahim, sonra Hazret-i Musa ve sonra Hazret-i İsâ…</p>

<p>Lakapları da sırasıyla şunlar: Allah’ın Sevgilisi, Allah’ın Dostu, Allah ile konuşan, Allah’ın Ruhu… Sevgili dâimâ en üstte…</p>

<p>Peygamberler mâsum, emânete sâdık, âdil, günahlardan, kötülük ve çirkinliklerden münezzeh… Bazı hatâlara düşseler bile Allâh tarafından düzeltilirler; ve onların beşeriyet gereği düştüğü hatalara günah değil, “zelle” tabiri kullanılır. Umumî mânada her türlü nakz, noksan ve ayıptan arınmış… Onlardan herhangi birine beşerî düşkünlüklerin herhangi birini isnat, imanı bozar.</p>

<p>Resûllerin sayısı bir nakle göre 313… Kur’ân’da isimleri geçen 28… Hakikatte adetleriyle belirsiz… Bu arada, Zülkarneyn, Lokman, Uzeyr gibi, “peygamber mi, velî mi?” gibi üzerlerinde ihtilâfa düşülenler de var… Meçhûle hürmet ve Allahın gizliliklerini yine ona havale etmek ve kaba teşhis ve tespitlerden kaçınmak biricik usûl…</p>

<p>İ<a href="https://www.barandergisi.net/haberleri/necip-fazil" target="_blank" title="Necip Fazıl">Necip Fazıl</a>&nbsp;Kısakürek</p>

<p><a href="https://www.barandergisi.net/haberleri/iman-ve-islam-atlasi" target="_blank" title="İman ve İslam Atlası">İman ve İslam Atlası</a></p>

<p>Shf. 29-31.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlmihal</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-resul</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Jul 2023 20:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/07/iman-ve-islam-atlasi-resul2.jpg" type="image/jpeg" length="56971"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İman ve İslâm Atlası: Kitap]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-kitap-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-kitap-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sûre sayısı 114, âyet sayısı da 6666. Bu rakamların gizli delâletler bakımından hepsi sır, her kelimenin ötekisindeki mânâ ufku sonsuz; ve bazı sûrelerin başlarındaki “Elif-lâm-mim” gibi kelime teşkil etmeyen harfler de Sevenle Sevilen arasında şifreler…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Üstad Necip Kısakürek’in “bugünün ve yarının gerçek müminleri”ne ithaf ettiği, İman ve İslâm Atlası eserini tefrika olarak yayınlıyoruz.</p>

<p><i>Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu!</i></p>

<p><i>Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu!</i></p>

<p>*</p>

<h2><b>KİTAP</b></h2>

<p>Allahın, vahy meleğiyle peygamberlerine indirdiği kitaplar…</p>

<p>Rivâyete göre hepsi 104. Bunlardan 4 tanesi başlıca kitaplar… Geriye kalan 100’ü de ayrı ayrı suhuflar…</p>

<p>Başlıca 4 kitap, Dâvut Peygambere Zebûr, Musa Peygambere Tevrât, İsa Peygambere İncil; ve topyekûn mekânın Peygamberine Kur’ân…</p>

<p>Başlıca 4 büyük kitaptan, bugün tek harfi değişmemiş, emin ve mutlak olarak elde bulunan, sadece Kur’ân… Öbürleri zamanla aşınmış ve tahrifçi ellerde değiştirilmiş insan eserleri…</p>

<p>Bugün elde 4 ayrı İncil nüshasının bulunması, aslının ortada olmadığına riyazî delil… Bir şey 4 olunca 1 olmak yâni mevcut bulunmak haysiyetini yitirir.</p>

<p>Kur’ân’a ait mutlakıyet, onu Kıyamete kadar hıfzedeceğini bildiren Allahın vaadiyle bugüne kadar tek harfi ve sesi üzerinde en küçük değişiklik olmamasıyla fiilen sabit… Ve bu hususiyetiyle Kur’ân, Resuller Resulünün elinde mucizelerin en büyüğünü gösterici.</p>

<p>Kur’ân bildirisiyle, bütün insanlar ve cinler biraraya gelse, onun tek kelimesine denk mânâ vücuda getiremezler… Kur’ân yazılı sahifeler hâlinde bir dağ başına inseydi, beşerî kelâm sureti içinde insan kelâmı olmadığı belli olurdu.</p>

<p>Kur’ân, genişliğine dış yüzü ve derinliğine içiyle Allah kelâmıdır; Allah ile kâim ve sonradan yaratılma (mahlûk) değildir. Kur’ân’ın nâzil olduğu zamanlardaki hâdiselerle ilişkisi, onunü, zaman ve mekândan münezzeh, ezelî Allah kelâmı olmasını engelleyemez. Zaman ve mekân çemberinde tutsak akıl, sınırı içinde ve kendisine göre hesaplarla bu derinliğe ulaşamaz.</p>

<p>Niçin şiir yazmaz olduğunu soran Hazret-i Ömer’e şâir Hassân’ın verdiği cevap, Kur’ân’ı belirtmekte en ileri duygu: “Kur’ân indikten sonra dilimi yuttum!”…</p>

<p>Kur’ân’da bütünlük ve defalık ifâde eden kısımlar “Sûre”, sûrelerin yine mânâ bütünlüğü içindeki bölümleri “Âyet”…</p>

<p>Sûre sayısı 114, âyet sayısı da 6666. Bu rakamların gizli delâletler bakımından hepsi sır, her kelimenin ötekisindeki mânâ ufku sonsuz; ve bazı sûrelerin başlarındaki “Elif-lâm-mim” gibi kelime teşkil etmeyen harfler de Sevenle Sevilen arasında şifreler…</p>

<p>Besmele, sûrelerin arasını ayırmak için nâzil oldu.</p>

<p>Sûreler sıra hâlinde değil, karışık olarak inmiş ve sonradan Allah’ın emriyle tertibe girmiştir.</p>

<p>Kur’ân’ı noktası noktasına büyük bir titizlikle hâfızasında saklayan sahabîlerden toplayıp kaleme almak ve sahifeler üzerinde perçinleştirmek fikri Hazret-i Ebûbekir ve Ömer’den başlar ve tam gerçekleşmesi Hazret-i Osman’a nasib olur.</p>

<p>Kur’ân tefsirine kalkışmak cüretlerin en korkuncu ve bu iş el atışların en korkulusu… En büyük tefsirci Kâinatın Efendisi ve sonra onun mânevi mirâsına nâil büyükler…</p>

<p>Hadîs meâli: “Kur’ân’ı kendi anlayışına göre yorumlamak küfür…”</p>

<p>Bir kimse, “ben Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim” dese de, yorumlaması tefsircilerin en büyüklerinden Beyzavî’nin tefsirine eş çıksa, yaptığı iş, iddiası bakımından yine küfür…</p>

<p>Kur’ân’da zâhiri mânâ ve delâletler, olduğu gibidir, muhkemdir ve hüküm değiştirici yorumlardan münezzehtir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kur’ân, Kur’ân’dır, “Arapça” tavsifinden mücerrettir ve sadece Arapça üzerine indirilmiş Allah kelâmıdır.</p>

<p>Kur’ân, Arapçadır denilemeyeceği gibi, zâhiri meâllerinin, şu bu lisana nakline de “o dilde Kur’ân” demek yine küfre varır. Kur’ân’ın bu ölçüyle, zâhiri meâl ölçüsüyle dünyanın bütün dillerinde nakli câiz, hattâ lâzım… Ama bu nakillere Kur’ân dememek de şart… “Tercüme” kelimesi de yersiz. Âdi dillerde hiçbir tercüme aslını tutamaz, ya eksik, ya fazla kalırsa, hiçbir eksikliğin semtine uğramayacağı Kur’ân’ı tercüme edebilmek iddiası nereye varır?</p>

<p>Kur’ân, içinde musiki şuuru olmayan bir vecd sesiyle okunur ve asla teganni edilemez.</p>

<p>Kur’ân’a dinî ölçüyle tertemiz olmadan el sürülmez ve onu ibâdet, duâ, devâ, ölmüşlere ithaf şeklinde okumanın, bulundurmanın, taşımanın ayrı ayrı edeblerine ve şartlarına riâyet gerekir. Hele Kur’ân’ı üfürükçülük, âdi fal, sihir gibi kötü maksatlara alet etmeye kalkışmak cinâyet…</p>

<p>Kur’ân, aslî telaffuziyle hiçbir yabancı harfe teslim edilemez. Kur’ân’ı okumayıp da bazı sûreleri ezberlemek isteyenlerin, onları bilenlere okutması ve ezberlemesinden başka çâre yoktur. Veya hareketli Kur’ân harflerini öğrenmesi…</p>

<p>Namazda ve niyâzda Kur’ân okunur ve dinlenilirken dış mânalar üzerinde aklı çalıştırmadan, o ruhu kelimelerin esrar buğusu içinde engin ufuklara salmak, vecd ve haşyet noktasından Allâh kelamına gösterilecek saygı…</p>

<p>Necip Fazıl Kısakürek</p>

<p>İman ve İslam Atlası</p>

<p>Shf. 25-28.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlmihal</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/iman-ve-islam-atlasi-kitap-1</guid>
      <pubDate>Sun, 09 Jul 2023 15:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/07/iman-ve-islam-atlasi-kitap2.jpg" type="image/jpeg" length="67321"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tasavvuf zühd ve cihad arasındadır]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tasavvuf-zuhd-ve-cihad-arasindadir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tasavvuf-zuhd-ve-cihad-arasindadir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tasavvuf ihsan makamını (o, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmendir, sen O’nu görmesen bile O seni görür) kazanmaya önem verir. Kulun Allah’a ulaşması için -yani O’nu bilmek ve tanımak için- gidilen bir yoldur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sûfîlik; ahlakî davranış, kulluk, dünya hayatında zühd, ibadetlere yönelme, yasaklardan kaçınma, nefisle mücadele, İslam Peygamberi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ve sahabelere (Allah hepsinden râzı olsun)&nbsp; bağlı kalarak Allah’ı çokça zikretme gibi tasavvuf esaslarına dayanır. Temel ilkeleri ve diğer ayrıntıları, Kuran ve sünnet-i seniyyeden çıkan İslam inancından alınmıştır.</p>

<p>Tasavvuf ihsan makamını (o, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmendir, sen O’nu görmesen bile O seni görür) kazanmaya önem verir. Kulun Allah’a ulaşması için -yani O’nu bilmek ve tanımak için- gidilen bir yoldur. Bu yol da, ibadetlerde gayret etme, yasaklardan kaçınma, nefis terbiyesi, kalbi kötü ahlaktan temizleyip iyi ahlakla süslemektir. İslam tarihi tasavvufa intisâb eden Müslüman liderler ve âlimler bakımından oldukça zengindir. Zira tasavvuf, güzel ahlak ve sıfatlarla vasıflanıp kötü ahlakı terk etmektir. Tasavvuf, الصف (saf, sıra) kelimesinden gelir. Sanki onlar kalpleriyle Allah’la beraber bulunmada ve diğer salih amellerle yarışta birinci saftadırlar. Aynı şekilde الصفاء (saflık, temizlik) den gelir. Sûfî kelimesi&nbsp; عوفي kalıbındadır, عافاه الله فعوفي (yani Allah ona şifa verdi ve iyileşti.) Şeyh Muhammed Mütevellî eş-Şa‘râvî Rahimehullâh şöyle der: “Sûfîlik صافى ve صوفِيَ&nbsp; (samimi olmak ve ihlaslı kılınmak, arınmak)’dan türemiştir. Yani sevgi ve kardeşlik kişiyi değiştirir. Bu da kulu, Rabbine sevgi ve ibadet ile yakınlaştırmakla olur. Allah bu yakınlığına ve hürmetine karşılık o kişiyi arındırır. O yüzden الذي صوفِي مِن الله (Allah tarafından arındırılmış) deriz.”</p>

<p>Tasavvuf, el-Cüneyd’in döneminden sonra İmam Gazzâli’nin özellikle <i>İḥyâü Ulûmi’d-Dîn </i>kitabında, şer’î ilimleri eğitici bir biçimde inşâ etme girişimiyle birlikte yeni bir sıçrayışa tanıklık etti. Bunu, fakihlerin en seçkinlerinden biri olan büyük âlim Abdulkâdir el-Geylânî’nin tasavvufu, inanç eğitimi yöntemi olarak uygulaması takip etti. Geylânî ve Arabistan’ın doğusundaki her yere yayılan müridleri, tasavvufla Kur’ân-ı Kerîm ve hadisin eğitimine yoğunlaşarak İslâm’ın köklerini korudular.</p>

<p>Şeyhlerin mürîdlerini yetiştirmede izledikleri yöntemler, meşreblerinin, rûhî zevklerinin ve bulundukları sosyal ortamın birbirine benzememesinden ötürü farklılık arz eder. Bazı şeyhler mürîdlerinin eğitiminde sertlik yolunda gidip şiddetli mücadeleleri benimserler. Çok oruç tutma, uykusuz kalma, insanlardan uzaklaşıp inzivaya çekilme, çokça zikir ve tefekkür bu nefsî mücadelelerdendir. Bazı şeyhler de mürîdlerinin eğitiminde ılımlı bir yolu seçerler. Onlara orucu, gecenin bir kısmında ibadet etmelerini ve çokça zikir çekmelerini emrederler. Ancak uzleti ve insanlardan uzaklaşmayı pek zorunlu tutmazlar. Ve bir kısım şeyhler de mürîdlerinin eğitiminde sertlik ve yumuşaklık arası orta bir yolu benimserler. Bütün bu yöntemler, Allah’ın kitabı ve Resûlünün (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetinin dışına çıkmaz.</p>

<p>Nefisle cihad, tasavvufta İslamî kişiliğin oluşmasındaki araçlardan birisidir. “Büyük cihad” olarak isimlendirilir. Öte yandan düşmanla savaşmak da “küçük cihad” olarak adlandırılır. Sûfîlerden geçmişte ve günümüzde Müslümanların tarihi boyunca pek çok mücâhid ortaya çıkmıştır. Ve bu ortaya çıkışları, daha çok İslâm ümmetindeki felaketlerde ve sömürgecilik zamanlarında olmuştur. Sûfîler ilimle amelin ayrılmaz ikiz olduğuna inanırlar. Allah’a iman, O’nu tanıma ve rızâsına ulaşma yolunda giden kişi, sülûkunun hangi merhalesinde olursa olsun ilme ihtiyaç duyar. Manevî yolculuğunun başlangıcında itikad bilgisi, ibadetleri düzeltme ve davranışlarda istikamet zarûrîdir. Bu yolda giderken kalbin hallerinin ilmini, güzel ahlakı ve nefis tezkiyesini göz ardı etmemesi gerekir. Bu nedenle tasavvufun ilmî metodunda, bu zarûrî ilmi elde etmek, en önemli esas noktalardan biri sayılır. Öyleyse sûfîler tasavvufu her yönüyle, İslâm’ı ilmî açıdan eksiksiz bir şekilde tatbik etmek olarak görürler.</p>

<p>Sûfîler arkadaşlığın, kişinin şahsiyetinde, ahlâkında ve sülûkunda derin bir etkisi olduğuna inanırlar. Bir arkadaş, psikolojik etkilenmekle ve ona benzemeye çalışmakla arkadaşının vasıflarını kazanır. Sahabeler (Allah hepsinden râzı olsun) bu ulvî makamı ve yüksek dereceyi ancak Allah Rasûlü Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’le olan dostluklarıyla ve Onunla birlikte bulunmalarıyla kazanmışlardır. Tâbiîn de bu şerefe sahabelerle bir arada bulunarak nail olmuştur.</p>

<p>Sûfîler nefisle mücadeleyi şöyle tanımlar: “Nefsi elden geldiğince heveslerinden ve kötü isteklerinden geri çekmek, Allah’ın emir ve yasaklarına uymada zorlamaktır.” Nefisle mücadelede amaç onun vasıflarını yok etmek değil, bilakis kötü olanı iyi olana dönüştürmektir ve nefsi Allah’ın rızasını gözeterek O’nun isteklerinde yürütmektir. Allah’ı zikretmek ise, kalbin sürekli Hak’la beraber bulunup nisyan ve gafletten kurtulması içindir. Ayrıca tasavvuf, İslam ümmeti tarihinin, mirasının ve geçmişinin temel sütunlarından biridir. Ahlak ilmi ve nefis terbiyesi bakımından sûfîlere benzeyen başka bir topluluk yoktur. Bu sınıfın zayıflamasıyla dinimizi kaybettik. Ne yazık ki bazı araştırmacılar, İslam tarihinde meydana gelen ve onun güzelliğini çirkinleştiren bidatların, Müslümanların cehalete düşmesindeki sebep olduğundan şüphelendiler. Üstelik bu sebeplerden en kuvvetlisinin de tasavvuf olduğunu zannettiler. Halbuki durum böyle değildir. Şevkî Dayf şöyle der: “İbadet eden ve züht hayatı yaşayan Müslümanların pasif olduklarına ve zühdün onları hayattan kopardığına dair yaygın olan bir fikri artık düzeltiyorlar. Çünkü bu sadece bir kuruntudur. Züht hayatı yaşayan Müslümanlar hayattan kopmamışlardır, bilakis dış dünyayla irtibat halinde olup ümmetin çağrısına her dâim icabet ediyorlardı. Allah yolunda şehit olmak için cihad saflarının önünde ilerliyorlardı.”</p>

<p>Cihad; şerri uzaklaştırmak ve hayrı celbetmek için çaba sarfetmektir. Nitekim savaştığımız düşman ister âşikâr ister gizli olsun, insan ikisiyle de mücadele halindedir. Resûlullah, insanın görünen düşmanla olan cihadını, düşman belli olup çarpışmaya hazırlanma fırsatı olduğu için küçük cihad olarak tanımlamıştır. Nefisle cihadı ve geçici isteklerle savaşmayı ise düşmanın gizli olmasından, hilesinden ve vesvesesinin devamlılığından dolayı büyük cihad olarak isimlendirmiştir. Nitekim Resulullâh bir savaştan döndükten sonra şöyle buyurmuştur: “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.” Sûfîler savaş meydanındaki cihad ile nefisle olan cihadı birleştirmeyi başarmışlardır. Çünkü aralarında güçlü bir ilişki vardır. Büyük cihad, nefsi terbiye etmek ve onu hayra yöneltmektir ki böylece kişi düşmanla karşılaşmaya ve onunla savaşmaya hazırlanır. Fakat doğru yoldan sapan ve hevâsına tâbi olan kişiler, düşmanla karşılaşıp mücadele edemez. Belki de sûfîlerin, nebevî ıstılâha binâen düşmanla çarpışmayı küçük cihad olarak isimlendirmesinden bir yanlış anlama meydana geldi. Ve bundan tasavvufun cihada karşı olduğu sonucunu çıkardılar! Halbuki durum böyle değildir. Arap ülkelerini kurtaran tek bir mücâhid yoktur ki bir sûfî yahud bir tasavvuf aşığı olmasın. Bu çok normaldir, zira nefsiyle savaşmayan ve onu korkaklık, cimrilik ve dünya sevgisi gibi vasıflardan temizlemeyen biri, nasıl ölümden korkmadan düşmanla çarpışmaya cesaret edebilir? Sûfînin cihadı kemâle erme yolunda nefse, hevâya, hırsa, açgözlülüğe, kine ve hasede karşı olan bir cihaddır. Ayrıca bu, zulüm, zorbalık ve istibdâda karşı da yapılan bir cihaddır. Cihad, sûfîye bitmez bir azim, yenilmez bir irade ve psikolojik bir cesaret verir. Bu dünyada herhangi bir cesaretin ondan daha üstün olduğunu düşünmüyorum.</p>

<p>İşte sana sûfî cihad örneklerinden ilki: İmâm-ı Gazzâlî, Mağrib Emîri İbn Tâşfîn’e şöyle bir yazı göndermiştir: “Ya Allah yolunda kılıcını kuşanıp Endülüs’teki kardeşlerine yardım edersin ya da senden başkası haklarını savunana kadar Müslümanların emirliğini terk edersin.” Muhyiddîn b. Arabî de El-Meliku’l-Kâmil’e, Haçlılarla yapılan savaşta geri çekileceği zaman şöyle demiştir: “Gayretin ne kadar da az! İslâm senin gibisini görmedi. Şimdi savaşa hazırlan yoksa onlarla savaştığımız gibi seninle de savaşırız.” Memlükler Mısır topraklarında zulmetmeye başlayınca el-İzz b. Abdüsselâm harekete geçer ve Memlüklerin tutuklanmasını emreder. Emanete hıyanet ettikleri gerekçesiyle de köle pazarında satılmalarına karar verdiğini duyurur. Emevî Halîfesi Abdülmelik b. Mervân, İbnü’l-Baytâr’a -sûfî- bir hükümdar kibriyle şöyle der: “Ben Abdülmelik’im, ihtiyaçlarını bana bildir.” Bunun üzerine İbnü’l-Baytâr bir mümin izzetiyle ve bir sûfî azametiyle şöyle cevap verir: “Ben de Abdülmelik’im (Melik olan Allah’ın kulu), öyleyse hadi ihtiyaçlarımızı ben de sen de kimin kuluysak O’na bildirelim.” İmâm-ı Şa’rânî ise şöyle der: “Kim İslam ümmeti üzüntü ve zorluk içindeyken yeni bir şey giyerse, lezzetli bir şey yerse, kendi kendine gülerse ve evinde mutlu olursa, İslâm ondan uzaktır.”</p>

<p>Ana kitapların içindeki metinler, rivayetler ve işaretler cihadın küçük ve büyük olarak iki kısma ayrıldığını doğrular; tasavvufun da belirttiği gibi nefisle olan cihad ve düşmanla olan cihad. Ve bu iki cihad, İslam’ın manevî hayatının iki temel esasıdır. İbn Arabî <i>el-Vesâyâ’</i>da buna şöyle işaret etmiştir: “Sana düşen büyük cihaddır, o da gelip geçici arzularınla savaşmandır. Bu cihadda, nefsinle savaşırsan, düşmanlarla olan diğer savaşta ihlası kazanırsın. Ki o savaşta eğer öldürülürsen, Rablerinin katında rızıklandırılan şehidlerden olursun.” İmâm-ı Gazzâlî’nin <i>İhyâ </i>kitabında yazdığı da buna yakındır: “Münafıklar ölümden korktukları için savaşı sevmezler. Zâhidler ve Allah’ı sevenler ise, kenetlenmiş binalar gibi Allah yolunda savaşırlar.” Hüccetü’l-İslam son kısımda şöyle der: “En büyük korku âkıbetin ne olacağıdır, bu tehlikeden kurtulmanın en selametli yolu ise şehadettir.”</p>

<p>Hasan-ı Basrî (v: h. 110) ki sûfîler onu şeyhlerinin silsilesinin büyüğü ve ilimlerini neşreden kişi olarak kabul ederler. Ebû Tâlib el-Mekkî şöyle demiştir: “Hasan Radıyallâhu anh bu ilmin yolunu açıklayan, onu kısımlara ayıran, kavramlarını bildiren, nurlarını ortaya koyan ve sırlarını gün yüzüne çıkaran ilk kişidir.” <i>el-Huffâz</i>’da şöyle geçer: “Hasan’ın olmazsa olmazları ilim ve ameldi. Savaşta cesurluğuyla tanınanlardan biriydi.” İbn Sa’d’ın rivayetinden biri ki; bir adam Hasan’a sordu: “Ey Ebû Saîd hiç fetihte bulundun mu?” O da: “Evet, Allah Rasûlünün (sav) ashâbından üç yüz kişiyle beraber Horasan’ı fethettik.” Hasan’ın şu sözü meşhur olmuştur: “Yetmiş Bedir ashâbına yetiştim. Giyecekleri ancak yünden ibaretti.” Ondan nakledilen sözlerden biri de şudur: “Allah yolunda yapılan cihaddan sonra en faziletli amel, gece yapılan cihaddır.”</p>

<p>Muhammed b. Vâsi’: Kendisi Hasan-ı Basrî’ye yetişen büyüklerdendir. Horasan Valisi Kuteybe b. Müslim’le Mâverâünnehir’in fethinde beraber bulunmuştur. Üzerinde sert yün bir zırh vardı. Kuteybe kendisi hakkında sürekli soru sormaya başlayınca, diğerleri onun ordunun bir kenarında yayına yaslanmış bir halde, parmağını gökyüzüne doğru kaldırdığını söylediler. Bunun üzerine Kuteybe şöyle der: “Onun şu parmağı bana bin meşhur kılıçtan daha sevimlidir!” İbn Vâsi’ az konuşurdu. Sözlerinden biri şudur: “Gördüğüm her şeyde ancak Rabbimi görürüm.”&nbsp;</p>

<p>Mâlik b. Dînâr -tarikat büyüklerinden kabul edilir- dünyayı terk etmişti ve ailesinden uzakta inzivaya çekilmişti. <i>Künûzü'l-evliyâʾ </i>nın<i> </i>müellifi onun hakkında şunu rivayet etmiştir: Mâlik b. Dînâr yıllarca bir cihadda bulunmanın hasretini çekiyordu. En sonunda bir savaşa giden İslam ordusuna katıldı. Yola çıkmışlardı ki, ağır bir hastalığa yakalandı. Savaşmak şöyle dursun, atı bile süremeyecek hale geldi. Onu çadıra taşıdılar. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da şöyle diyordu: “Eğer bedenimde bir hayır olsaydı bu hastalığa yakalanmazdım.”</p>

<p>Mutasavvıfların lideri kabul edilen İbrâhîm b. Edhem’in (v: h. 161) babası hükümdardı. Ama oğlu zühd hayatını yaşamayı seçti. Çeşitli ülkelerde seyahat etti. İslam sınırlarını kendine yer edindi. İbn Asâkir onu şöyle tanımlar: “Cesur bir kahramandı, yiğit bir savaşçıydı. Sınır bölgelerinden ayrılmadı ve Bizanslılarla yapılan savaşa katıldı.” İbn Hibbân şöyle der: “İbrâhîm b. Edhem Belh’de doğdu. Saf hakikati aramak için Şam’a gitti. Vefat edinceye kadar orada bir derviş ve bir mücahid olarak yaşadı. Vefatı konusunda görüş ayrılığı olmuştur. En doğru olanı İbn Kesîr ve Yâkût’un bildirdiği gibidir. Düşmanı vurmak için can attığı sırada elinde yayını tutarken vefat etmiştir.”</p>

<p>Ebû İshak el-Fezârî: (v: h. 188) İbn Kesîr onu “savaşlarda Şam halkının önderi” olarak isimlendirmiştir. <i>Hilye</i>’nin müellifi, el-Fezârî’nin hakkında şunu ifade eder: “Sarayları ve çevresini bıraktı, çöllerde ve sınırlarda savaştı.” Yine onun için: “Kur’an okuduğu zaman ağlar ve ağlatırdı.” denmiştir.</p>

<p>Ebü’l-Abbas es-Semmâk da, arkadaşlarıyla beraber sınırlara gidip gelirdi. İslam toprağını savunduğu çeşitli yerler vardı. Halife Hârûn er-Reşîd’e öğütlerde bulunurdu. O öğütlerden biri şöyleydi: “Allah’tan sakın! Sen bu ümmetten sorumlu bir adamsın. Halkına adil davran, savaşlara katıl.”</p>

<p>Modern dönemde ise, mücâhidlerden, vatan ve milleti sömürgeciliğin pençesinden kurtarmaya çalışıp da tasavvuf yolunda gitmeyenlere ender rastlanır. Muhammed b. Ali es-Senûsî: 19. asırda ve 20. asrın başında Libya’daki işgalle mücadelede önderlik etti. Senûsiyye tarikatının kurucusu Muhammed b. Ali es-Senûsî, (v: 1859) Şâzeliyye tarikatının Hızîriyye kolunun lideri Ahmed b. İdrîs el-Fâsî’nin (v: 1837) mürîdidir. Senûsî, Libya çölünde İslam Arap kuvvetini inşa etmeye çalışmıştı. Bunun savunucuları, yalnızca ibadet için olmayıp aynı zamanda faaliyet, canlılık ve ıslah merkezleri olan zâviyelerin ve hanların esasına dayanmışlardı. Zâviye şeyhleri, mürîdlerini zorunlu olarak atıcılık, savaş teknikleri ve her an cihada hazırlıklı olma gibi konularda eğitiyorlardı. Bu öyle titizlikle tanzim edilen bir teşkilattı ki, Afrika’nın kuzeyindeki sömürge devletleri onlara ilişmeye cesaret edememişlerdi.</p>

<p>Ömer el-Muhtâr: Bütün zâviyeler, İtalya’nın Libya’yı geçtiğimiz yüzyılın başında işgal etmesi üzerine, bağımsızlığı ve şerefi savunmak için sığınaklara dönüştü. Cağbûb vahasındaki büyük zâviyesini askerî faaliyetler için bir karargâh ve merkez haline getiren Senûsîlerin kahraman mücahid lideri Ömer (1862-1931), şehit oluncaya kadar bu mücadele görevini üstlenmiştir. Cağbûb zâviyesine on altı yaşında girmişti. Orada ibadet ve riyazete devam ediyordu. Geceleri sadece iki-üç saat uyuyordu. Yedi günde bir Kurân’ı hatmediyordu. Burada kaldığı dönem, siyasî ve sosyal şahsiyetinin oluşmasında önemli bir etkiye sahipti. Daha sonraki davranışlarında, düşüncesinde ve vasıflarında kalıcı izler bırakmıştı.</p>

<p>Emîr Abdülkerîm el-Hattâbî: Mağrib’teki Fransız sömürgesi boyunca Derkâviyye’nin aktif rolünü göz ardı edemeyiz. Aslında, Mağrib’in en seçkin kahraman şahsiyetlerinden birisi, Mısır’daki Seyyid Ahmed Mâzî Ebü’l-Azâim’le irtibat halinde olan Merâkeşli lider Emîr Abdülkerîm el-Hattâbî’dir (1882-1963). Kendisi azamî olarak zühd ve cesarete sahipti. Nefsini dünyevî kusurlardan ve hastalıklardan temizlemek için senelerce inzivaya çekilip riyazet hayatı yaşadı. Daha sonra bu inziva Emîr’in, İspanyollara karşı uzun bir süre direnmesinde etkili olmuştur. Fransa ve İspanya orduları ona karşı bir araya gelene kadar da mağlub olmadı. Geride bıraktığı pek çok mürîdi, onun ardından mücadelelerinin meyvelerini toplayıncaya kadar cihad bayrağını taşıdılar.</p>

<p>Abdülkâdir el-Cezâirî: Cezair’de Fransız araştırmacılar, cihad hareketi liderlerinin tarikatlardan ve özellikle de zâviyelerden çıktığını gözlemlemişlerdir. Bu zâviyeler, asırlar boyunca tehlike zamanında cihada, barış zamanında ise tasavvuf ve ilme öncelik verirdi. Geçtiğimiz asırda bu tarikatlardan en öne çıkanları ise, Kâdiriyye ve Rahmâniyye tarikatlarıdır. Bu tarikatlar ilk olarak, zamanının en büyük sûfîlerinden biri olmasının yanı sıra modern asırda (tartışmasız) mücâhidlerin şeyhi kabul edilen Abdülkâdir el-Cezâirî’yi (1808-1883) yetiştirmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İzzeddîn el-Kassâm:(1882-1935) Filistin’de modern asırda mücadele lideri olarak kabul edilir. <i>El-Aʿlâmü’ş-Şarḳıyye </i>müellifi onun hakkında şöyle demiştir: “Cebele’de Şâzelî şeyhidir.” Babası Abdülkâdir el-Kâsım tasavvuf erbabı idi. Oğlunu eğitim alması için el-Ezher’e göndermişti. Sonra İzzeddîn, babasının zâviyesinde ders vermek için geri döner. Küçüklüğünden beri inzivaya olan eğilimiyle bilinmiştir. Bu durum geleceğini etkileyecek ve çevresindeki olayları idrak etme kabiliyetini artıracaktı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Kassâm şeyhlerle ve onların en seçkinlerinden İbrahim el-Alî ile olan irtibatını sağlamlaştırmıştı. Fransızlar Suriye’nin kıyısını işgal ettiğinde, mürîdlerine cihadın farz olduğunu duyurdu. 1920 yılında Kassâm, Filistin tarafına yöneldi. Camilerde halkı cihada teşvik etmeye ve siyonist tehlikesine karşı uyarmaya başladı. Şehit olduktan sonra sarığına koyduğu bir dua bulundu. Kassâm, geride Filistin’deki büyük devrimde ümmet için lider rolünü üstlenecek onlarca ihlaslı mürîdini bıraktı (1935).</p>

<p>Muhammed Bedreddin el-Hasenî: Son olarak Fransız sömürgesine karşı tasavvuf ulemâsının yekvücud olduğu Suriye’ye bakacağız. Şam diyarının muhaddisi ve âlimlerinin üstadı olan Muhammed Bedreddin el-Hasenî (1850-1935), Mısır’da Arap devriminin manevî babasıdır. Büyük Suriye devriminin gerçek bombacısı kabul edilir (1925-1927). Aslen Mağrib’li olup <i>Delâʾilü’l-Hayrât</i> müellifi Şeyh el-Cezûlî’nin soyundandır. Kâdirî tarikatı mensubu bir babanın oğlu olarak Şam’da dünyaya geldi. Allah’ı tanıyan, zâhid ve fakîh biriydi. Tasavvuf ilminin sırlarında büyük bir titizlikle derinleşmişti. Bunun için de Şam’da tasavvuf şeyhlerini okurdu. <i>El-Aʿlâm</i>’ın müellifi onu şöyle vasfetmiştir: “Takva sahibi, çok oruç tutan ve dünyadan uzak biriydi. Suriye’de Fransız işgaline karşı ayaklanma başladığında Şeyh, Suriye’nin şehirlerinde dolaşıyor, halkı cihada teşvik ederek bir beldeden başka bir beldeye gidiyordu. Devrimcilerle buluşuyor ve onlara tedbirli planlar yapmaları hususunda nasihat veriyordu. Devrim ve mücâhid devrimciler için manevi bir babaydı.” Şeyh Muhammed el-Eşmer ve Mücâhid Hasan el-Harrât her sabah onunla buluşuyor ve devrim eğitimi alıyorlardı.</p>

<p>Hükümdarlar ve emirler ne zaman cihad niyetinde olmuşlarsa, şeyhlerin kendilerine tâbî olanları düşmana karşı savaşmaya teşvik etmesi, tasavvufun büyük faaliyetlerinden ve güzel eserlerindendir. O mürîdler de büyük bir inançla ve itaatle koşarlardı ve bu da zafer kazanmalarına sebep olurdu. Bu grupların oluşmasında ilk olarak büyük liderleri yetiştiren manevî medreselerin payı büyüktür. O halde yukarıdaki ifadede de geçtiği gibi, bazı propagandacılar tasavvuf alanının önemli bir yönünü nasıl çarpıtmaya çalıştığı bizim için açıklığa kavuşmuş oldu. Bu ilme vâkıf ve âşinâ olmayan biri için bunu anlamak zordur. Günümüzde tasavvufu anlamak için, modern çağda bize gösterilen eserlerden uzak bir şekilde asıl kaynaklara dönmek gerekir. Zira çoğu gerçeklikten uzak oryantalist bir yaklaşımla yazılmıştır. Oysa tasavvuf onların iddia ettikleri gibi tembellik yahud mağlubiyet değildir! Ve zannettikleri gibi kayıtsızlık ve zayıflık değildir! Tasavvuf güç, cesaret, mücadele ve üretmenin ta kendisidir. Hayatı yüceltmek ve insanî değerleri en yüksek dereceye çıkarmaktır.</p>

<p><i>Bu makalede geçen fikirler, yazarının görüşünü ifade eder.</i></p>

<p>11 Ağustos 2016</p>

<p>Yazar: Şeyh Hâşim Minkâra</p>

<p>İslamî Tevhid Hareketi Yönetim Konseyi Başkanı ve İslamî Amel Cephesi ve Biladu’ş Şam Âlimler Birliği üyesi</p>

<p>Kaynak: https://www.almayadeen.net/articles/blog/803497/%D8%A7%D9%84%D8%B5%D9%88%D9%81%D9%8A%D8%A9-%D8%A8%D9%8A%D9%86-%D8%A7%D9%84%D8%B2%D9%87%D8%AF-%D9%88%D8%A7%D9%84%D8%AC%D9%87%D8%A7%D8%AF</p>

<p></p>

<p>Çeviren: Ayşenur Çinüçen</p>

<p>Aylık Baran Dergisi 14. Sayı Nisan 2023</p></p>]]></content:encoded>
      <category>İlim</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tasavvuf-zuhd-ve-cihad-arasindadir</guid>
      <pubDate>Fri, 02 Jun 2023 11:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2023/06/tasavvuf-zuhd-ve-cihad-arasindadir.webp" type="image/jpeg" length="60294"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
