<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/kulliyat" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 07 Jul 2026 11:53:08 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/kulliyat"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Üstad Necip Fazıl’ın kaleminden 'Hazret-i Hüseyn']]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-kaleminden-hazret-i-huseyn</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-kaleminden-hazret-i-huseyn" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hicrî 61’inci yılın 10 Muharrem Cuma sabahı, do­ğan güneş, Hüseyn’i, Kerbelâda, geceden beri elleri açık vaziyette, duada buldu. Hazret-i Hüseyn’in yüze yakın etrafı içinde eli kı­lıç tutabilen 72 kişi… 32 süvari ve 40 piyade… Aradaki nispet, bire altmış… 
Gecenin siyah yüzünü sabahın ilk ışıkları pudralar­ken, bütün hazırlıklarını bitirmişler, namaz…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hicretin dördüncü yılında (Şabanın 5’inci Salı gü­nü) Peygamber beldesinde kulaktan kulağa bir müjde fı­sıltısı:</p>

<p>— Allah Resulü'nün ikinci torunu, Allah’ın arslanı Ali’nin ikinci oğlu dünyaya geldi!</p>

<p>Hasan ile arasında bir yıl bile yok…</p>

<p>56 sene, 5 ay, 5 gün yaşadı ve Hicrî 61’inci yılın 10 Muharrem Cuma günü, Kerbelâda, hiçbir masal ve destanın ve hiçbir hakikat ifadesinin kaydetmediği şekil­de, İslâm tahassüsünün baş ıstırap kutbu olarak öldürül­dü.</p>

<p>İsmini alışı, kardeşininki gibi..</p>

<p>«— Onu da, Harun Peygamberin ikinci oğluna ait ismimle adlandırınız!»</p>

<p>Ve yavruyu, bu İbranî ismin Arapçadaki karşılığı olan «Hüseyn» ile adlandırıyorlar.</p>

<p>Göğsünden ayaklarına kadar, vücutça Kâinatın Efendisine tam benzerlik…</p>

<p>İlimde, ibadette, ahlâkta, şecaatte üstün…</p>

<p>Birçok yaya hac, sık sık oruç ve başını secdeden kaldırmamacasına namaz…</p>

<p>Hayatında dört kere evlendi. Zevceleri, Leylâ, Ümmü Veled, Ümmü İshak, Rübap… Ümmü Veled, İran sul­tanının kızı… İran’ın fethinde müslümanların eline esir düşüyor; ve misilsiz soyluluk ve güzelliğiyle, Halifeler Halifesi Ömer tarafından Hazret-i Hüseyn’e lâyık görülü­yor.</p>

<p>İkisi erkek, ikisi kız, dört evlât: Ali-yül-Ekber (Bü­yük Ali), Ali-yül-Asgar (Küçük Ali), Fatıma, Sekîne… Sırasiyle, her çocuk bir anneden…</p>

<p>Erkek çocuklarından, cinsinin güzellik örneği, Al­lah Resulünün simada ve seste benzeri Ali (Ekber), 28 yaşlarındayken Kerbelâ’da kendisiyle beraber şehit edil­di. Ondan sonra Nur Neslinin Hüseynî kolu, bir ismi de «Zeynelâbidin» olan Ali (Asgar)dan geldi. Bir rivayet, Hazret-i Hüseyn’in, isimleri Ali olan oğullarını üçe çıka­rıyor ve Kerbelâ’dan sonra hayatta kalan Zeynelâbidin Hazretlerini, ortanca Ali kabul ediyor. Her ne şekilde olursa olsun İmam-ı Zeynelâbidin, Hüseyn’e bağlı Nur Neslinin biricik devam ettiricisi ve en üstün faziletlerin yumağı…</p>

<p>Abdest alırken yüzü sapsarı kesilir ve niçin sa­rardığını soranlara:</p>

<p>«— Nasıl sararmayayım, derdi; kimin huzurunda olduğumu bilmiyor musunuz?»</p>

<p>24 saatte 1000 rekât namaz… İşte bu Zeynelâbidin!</p>

<p>Bir gün kendisine dil uzatan bir insanı görmezlik­ten gelince, yüzsüz adam:</p>

<p>—Görmüyor musun, dedi; seni kastediyorum! Sa­na sövüyorum!</p>

<p>Ve Zeynelâbidin’den şu cevabı aldı:</p>

<p>— İşte bunun için görmüyorum ya!.. Büyük Arap şairi Ferzadak, Zeynelâbidin’in cö­mertliğini şöyle belirtir:</p>

<p>«—Şehadet kelimesinden başka hiçbir yerde yok demiyen insan…»</p>

<p>İşte bu Zeynelâbidin!…</p>

<p>«— Başına gelenlerden mahlûklara sızlanma! Zira merhametliyi merhametsize şikâyet etmiş olursun!» Diyen Zeynelâbidin…</p>

<p>Peygamber torunu Hüseyn’in, kendisine lâyık oğ­lu…</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, zevcesi Rübap ile, ondan kızı Sekineyi çok severdi.</p>

<p>Bir beyti:</p>

<p>«Ben zevcem Rübap ile kızım Sekine’nin</p>

<p>Oturdukları evi bile severim…»</p>

<p>Hazret-i Hasan bahsinde belirttiğimiz büyük ukde­nin kördüğüm safhası, Muaviye’nin ölümüyle beraber Hazret-i Hüseyn zamanında açıldı. Müminlerin Emîri Hazret-i Ali ile Şam Valisi Muaviye arasında başlayan anlaşmazlık, Muaviye’ninkilerden başka istismarcı eller­de Peygamber torunu Hasan’ı zehirler ve işe şeytanî bir istikamet vermeye bakarken, Muaviye’nin ölümü dâvayı büsbütün şeytan emrine verdi ve hicrî birinci, milâdi ye­dinci asır çerçevesinde topyekûn zaman ve mekânın en büyük faciasına yol açtı.</p>

<p>Hazret-i Hasan’ın zehirlenmesinden beri 10 yıl, bilmem ne kadar ay geçmiş ve Muaviye Halifelik maka­mını muazzam bir devlet tahtı haline getirmiştir. İslâm büyük denizlere çıkmış, İslâmî şevket her tarafı tutmuş­tur.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, Medine’de, gözü bütün dünya ni­metlerinden uzak, içine kapanık, yakınları arasında yaşıyor. Halifelik makamını tutanlarla arasındaki ip hep ger­gin, fakat olduğu gibi… İpi koparacak yeni bir hamle yok ortada…</p>

<p>Birdenbire bir hâdise: Medine Valisi, Muaviye’nin yeğeni, hisli ve insaflı tanınan Velid, başta Peygamber to­runu Hüseyn, Hazret-i Ömer’le Hazret-i Zübeyr’in oğul­larını aratıyor. Birbirlerinin en yakın dostları, üç büyük sahabînin oğulları…</p>

<p>Gelen haberci, Hazret-i Hüseyn ile Zübeyroğlunu Peygamber Mescidinde buluyor:</p>

<p>— Vali sizi çağırttı! Lütfen hemen buyurun!</p>

<p>Ali ve Zübeyr’in oğulları, hayret, biraz da dehşetle bakışıyorlar ve haberciye:</p>

<p>— Sen git, diyorlar; biz arkandan geliriz! Zübeyroğlu, Hüseyn’e soruyor;</p>

<p>— Bizimle düşüp kalkmayan Velid’in böyle bir­denbire bizi çağırmasına ne dersin?</p>

<p>— Bana öyle geliyor ki, Muaviye öldü, yerine oğ­lu Yezid geçti. Bizden biy’at almak için Valiye emir ver­miş olsa gerek…</p>

<p>Gerçek! Muaviye ölmüştür. Yerinde oğlu. Öteden beri süre gelen malûm ukde yüzünden en nazik biy’at merkezleri, şehirlerden ve kalabalıklardan ziyade, bu üç büyük şahsiyet… Yezid, bütün İslâm ülkesinin birlik ha­linde kendisine tâbiliğini sağlayacak olan bu hayatî işin hemen yerine getirilmesi için amca oğlu Velid’e nâme, göndermiştir. Velid, bu gayet hassas nâmeyi alır almaz, mahremlerinden birkaçını topluyor ve ıstırapla akıl danı­şıyor:</p>

<p>— Şu emre karşı ben ne yapabilirim? Ya biy’at et­mezlerse?.. Etmeyeceklerine hiç şüphem yok! Bunlar, Allah Resulünün en büyük üç sahabîsinden gelen üç bü­yük zat… Muhakkak ki, Halifeliğe Yezid’i lâyık görme­yecekler. Muaviye zamanında neler olduğu malûm…</p>

<p>Şimdi oğlunu nasıl benimserler? Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyorum!</p>

<p>Velid’in kurmayları cevap verdi:</p>

<p>— Vaziyet gayet muhataralı!.. Ya bu deveyi güde­ceksin, ya bu diyardan gideceksin! Üçünü birden çağırtır­sın! Cellâtlarını da gizlersin! Biy’at ederlerse ne hoş! Et­mediler mi, üçünün birden boynunu vurup işi «oldu, bit­ti»ye getirirsin! Yoksa, halk ihtilâtlarına bırakacak olur­san, felâket!..</p>

<p>Mescit kapısında Hüseyn ile Zübeyroğlu arasında­ki konuşma devam ediyor. Hüseyin’in görüşünü doğrula­yan Zübeyroğlu, ona soruyor:</p>

<p>—Ne yapmak niyetindesin? Davete gidecek misin?</p>

<p>—Evet; adamlarımı da alıp toplulukla gideceğim! Bakalım, ne diyecek?</p>

<p>—Gitme, başına bir şey gelir!</p>

<p>—Ben ancak Velid’in bana zarar eriştiremeyeceği şartlar altında giderim!</p>

<p>—Etme, belli olmaz! O, hükümetin başında… Ken­dini koruyamıyabilirsin!</p>

<p>—Bildirdiğim tedbir ve tevekkülden başka yapacak işim yok!</p>

<p>Birbirinden ayrıldılar. Zübeyroğlu, evine gidip saklandı. Hüseyin, ev halkını ve yakınlarını toplayıp Ve­lid’in kapısına gitti. Kapıda adamlarına hitabı:</p>

<p>—Siz burada durunuz ve ben içeriden çıkmadıkça veya seslenmedikçe yerinizden kımıldamayınız!</p>

<p>Benden bir ses işitirseniz içeriye dolar ve gerekeni yaparsınız! Ses işitmeden girmek, ben çıkmadan da gitmek yok!</p>

<p>Hüseyn, Velid’in karşısında… Velid, yüzü saparı, elinde Yezid’in nâmesi, Peygamber torununa bakıyor:</p>

<p>—Muaviye öldü ve Halifeliği Yezid aldı. Her taraf ona baş eğmiş bulunmakta… Fakat biy’atlerin en önemli­si, taşıdığın sıfat bakımından seninki… Sonra da arkadaşlarınınki… Seni, yeni halifeye biy’at etmeye davet ediyo­rum!</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, şu inceler incesi cevabı verdi:</p>

<p>«—Dediğin gibi, taşıdığım sıfat bakımından, be­nim gizli biy’at etmem doğru olmaz! Etsem de makbul sayılmaz! Sen, Medine Valisi, bizi halk içinde açık biy’ate davet et!»</p>

<p>Uysal ve yumuşak seciyeli Velid:</p>

<p>—Peki, öyle olsun!</p>

<p>Demekten başka cevap bulamadı.</p>

<p>Fakat, akıl vericilerinden odada bulunan bir adam atıldı:</p>

<p>—Ne yapıyorsun, yâ Velid? Eğer Hüseyn buradan biy’at etmeksizin çıkıp gidecek olursa, kandan seller ak­madan baş eğmez! Hazır ayağına gelmişken ya biy’at et­tirecek ve bunu halka ilân edeceksin; yahut biy’at edinceyedek onu tutacaksın, hapsedeceksin!</p>

<p>Peygamber torunu bu fesat ajanına döndü, onu en ağır kelimelerle haşladı ve kimseden izin beklemeksizin çıkıp gitti.</p>

<p>Fesatçı, Velid’in üzerine yürürcesine haykırdı:</p>

<p>—Hüseyn’i bıraktın! Kollarını sallaya sallaya gitti. Sözümü dinlemedin! Şimdi başımıza neler getireceğini görürsün!</p>

<p>Velid, ondan daha sert, sesini yükseltti:</p>

<p>— Koca peygamber torununa, biy’at etmediği için mi kıyayım? Ben böyle bir cinayeti hayal etmekten bile Allah’a sığınırım! Bana dünyaları ve öteleri verseler böy­le bir şenaati düşünemem!</p>

<p>Öte yandan, Zübeyroğluna tekrar adam gidiyor.</p>

<p>Cevap:</p>

<p>—Bana bir gün mühlet verin! Yarın gelirim!</p>

<p>Hazret-i Ömer’in oğlundansa hiçbir haber yok…</p>

<p>Zübeyroğlu, karanlık basınca, pahada ağır, yükte hafif eşyasını toplayıp, kardeşi Cafer’le beraber, Mekke yönünde sırra kadem basıyor.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, Velid’in şiddet kullanamaması karşısında, ertesi günü en yakınlarını topladı; dudakların­da Kur’andan bir âyet, Medine sokaklarından apaçık geçerek, Peygamber beldesini bıraktı. Manzara, Medinelilere çok acı geldi. Peşine düşüp ağlaşmaya başladılar.</p>

<p>O anda seksenlik bir ihtiyar, Peygamber torununun arkasından hazin hazin bakarak şöyle düşünmüş olamaz mı:</p>

<p>—Bundan yetmiş yıl kadar evvel, Kâinatın Efendi­si Medine’ye giderken şarkılar ve şiirler söyleyenlerin ço­cukları, hattâ kendileri, şimdi de O’nun evlâdı Medine’den çıkarken ağlaşıyorlar!..</p>

<p>Şehir dışında, karşısına, Abdullah bin-i Muti çıktı:</p>

<p>—Kurbanın olayım, ey Peygamber torunu! Nereye gidiyorsun?</p>

<p>—Şimdilik Mekke’ye… Orada Allah’tan istihare ederim. Bakalım yolumuz nereye düser?</p>

<p>Sakın Kufeye gideyim deme! O belde uğursuzdur halkı da vefasız… Babana gadr, kardeşine zulmettiler. Mekke’den ayrılma! Sen Arabın efendisisin! Hicaz halkı Arabın efendisinden yüz çevirmez! Mekke’de kal!</p>

<p>—Bakalım, Allah ne gösterir?</p>

<p>Hazret-i Hüseyn Mekke’ye vardı; ve dudaklarında Kur’ân’dan yine bir âyet, «Harem-i Şerif» çerçevesine girdi.</p>

<p>Zübeyroğluyla buluştu. Mekke büyükleriyle görüş­tü.</p>

<p>Hazret-i Ömer’in oğlundan hâlâ bir haber yok…</p>

<p>Yalnız, biy’at etmediği biliniyor.</p>

<p>Peygamber torunu nasıl bir yol tutacak?</p>

<p>Meçhul…</p>

<p>Fakat ipin kopmak üzere olduğu belli…</p>

<p>Haber, İslâm dünyasının her tarafını çınlatmıştır:</p>

<p>—Peygamber torunu Hüseyn ile, Ömer ve Zübeyr’in oğulları, Yezid’e biy’at etmiyorlar!</p>

<p>Şam’da kuşku büyük… Yezid’in sarayında her kafa bir istifham işareti:</p>

<p>—Ne yapsak? Zor mu kullansak? İdamlarına mı gitsek? Ya Hicaz ve peşinden birçok İslâm merkezi ayak­lanırsa? Aldırmazsak ne olur? Ayrılık ve kopuntu, genişleye genişleye Şam’a kadar girmez mi? Bu vaziyette hareketsiz kalmak mümkün mü?</p>

<p>Derken, Küfe’de bir hareket… Küfe ileri gelenleri mektup yazıp Hazret-i Hüseyn’e gönderdiler:</p>

<p>«Küfeye gel! Topyekûn sana biy’at edelim!» Hazret-i Hüseyin tereddütlü… Küfe’den yana da kuşkulu…</p>

<p>Bir mektup daha… Arkasından, binlerce imzalı bir de halk davetiyesi…</p>

<p>Hüseyin’in cevabı şu oldu:</p>

<p>«Mektuplarınızı ve davetiyenizi aldım. İlginizden hoşnudum. Size, evimden ve en yakınlarımdan Müslim bin-i Akîl’i gönderiyorum. Vaziyetinizi görsün, fikirleri­nizi incelesin, büyüklerinizle konuşsun ve bana hükmü­nüzü bildirsin. Sizi tek karar etrafında birlik görürsem, ben de kalkar, gelirim!»</p>

<p>Müslim’e de şu emirleri verdi:</p>

<p>—Evvelâ Medine’ye… Allah’ın Resulünü ziyaret et! Ev halkınla helâlleş… Oradan Küfe’ye… Küfe birlik mi, sağlam mı, güvene lâyık mı, iyice anla ve bana bildir!</p>

<p>Müslim, aldığı emirlerin ilk kısımlarını yerine ge­tirdikten sonra, atının başını Küfe istikametine çevirdi ve yanına iki kılavuz, kum yollarında akmaya başladı.</p>

<p>Yol korkunç… Kılavuzlar istikâmeti kaybettiler. Öldürücü susuzluk… Kılavuzların ikisi de öldü; fakat Müslim kendisini kurtarabildi.</p>

<p>Küfe… Müslim, dostu Muhtar’ın evinde… Eve akan akana… Bütün Küfe çalkantı içinde… Kısa zamanda Hüseyn adına 18.000 kişiden alınan biy’at…</p>

<p>Küfe Valisi Nûman, iyi ve din duygusu kuvvetli bir insan olduğu için, Hazret-i Hüseyn’e doğru bu akışı zorla kösteklemiyor; boyuna öğüt vermek ve Şam’dan gelecek tehlikeyi göstermekle kalıyor.</p>

<p>Valinin bu halini gören Yezid taraflıları, Şam’a haber uçurtmakta geri kal­mıyorlar:</p>

<p>-Hüseyin’in adamı Müslim Küfe’yi birbirine kattı! Netice kötü! Vali Nûman, zaif ve tedbirsiz! Kararlı ve kuvvetli bir valinin hemen Kûfe’ye gönderilmesi, şart!</p>

<p>Şam telâşta… Basra Valisi Ubeydullah bin-i Ziyad’a emir:</p>

<p>—Küfe Valiliğine tâyin edildiniz!.. Son hızla Küfeye gidip idareyi teslim alınız ve Müslim bin-i Akîl’i, ölü veya diri, ele geçiriniz!</p>

<p>Ziyadoğlu, Basra’da kardeşini bırakıp yanına büyük bir maiyet aldı; çöl rüzgârı küheylânlar üzerinde Küfeye kanat açtı. Yezid’in hilekâr adamı yeni Vali, türlü plânlarla Müslim’in etrafındakileri dağıttı. Hazret-i Hü­seyn’in fedakâr elçisi, tek başına, sokak ortasında kaldı. Artık, sığınabilecek hiç kimsesi yok… Güç belâ ihtiyar bir kadının barakasına can atabildi. İhtiyar kadının oğlu Müslim’i yeni valiye haber verdi. Evi sardılar ve Müs­lim’i yaralı olarak, canına dokunulmayacağı vaadiyle Ziyodoğlu’nun huzuruna sürüklediler. Orada, Peygamber torunu evinin bağlılarından Müslim bin-i Akîl, kalbini ni­şanlayan kılıçlarla karşılaştı; ve Kerbela şehitlerinin ön­cüsü olarak can verdi.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, aldığı ilk haberler üzerine, neti­ceyi beklemeden sefer hazırlığına girişiyor. Ömer bin-i Abdurrahman ve İbn-i Abbas gibi yakınları, Küfelilere asla güvenilemiyeceğini söyleyerek, onu ille Mekke’de kalmaya teşvik ediyorlar:</p>

<p>—Gitme diyorlar; sen Kûfelileri bilmezsin! Seni yarı yolda bırakırlar ve hemen kuvvetli görünene sığınır­lar. Mademki sana bu kadar bağlı görünüyorlar, niçin toplanıp buraya gelmiyorlar? Sen yine her yardımı yurddaşlarından, Hicazlılardan bekle! Eğer onlara dargınsan ve mutlaka çıkıp gitmek kararındaysan, hiç olmazsa kale­leri kuvvetli, dağları sarp, baba dostlarının kaynaştığı Yemen’e git!.</p>

<p>Fakat Hüseyn, gayet iradeli, karşılık veriyor;</p>

<p>—Öğütleriniz babaca ve kardeşçe… Fakat benim buralardan uzaklaşmam ve gideceğim yere gitmem kesin­leşmiştir.</p>

<p>—Hiç olmazsa ev halkını beraber götürme!</p>

<p>—O da çaresiz! Beraber gelecekler!</p>

<p>Mekke’den, uzun bir kervan halinde Irak’a doğru yola çıkış…</p>

<p>Yolda, bir gün oğlu Zeynelâbidin için en güzel methiyesini söyleyecek olan şair Ferzadak’a rastlıyorlar.</p>

<p>—Selâm sana, ey Peygamber evladı!</p>

<p>—Sana selâm, ey şair! Nerelerden geliyorsun?</p>

<p>—Halkın içinden… Her tarafa serpilmiş insanların içinden…</p>

<p>—Halk ne düşünüyor? Hali nasıl?</p>

<p>Büyük şair cevapların en büyüğünü veriyor…</p>

<p>—Halkın kalbi seninle, kılıcı düşmanla… Ve Allah dilediğini işler.</p>

<p>Peygamber torunu hiç aldırmadan, Allah’ın kazası­na doğru Küfe istikametinde ilerliyor.</p>

<p>Ufukta, toz duman içinde iki atlı… Dört nala gelip Peygamber torununun önünde duruyorlar.</p>

<p>Ellerinde bir mektup:</p>

<p>«—Sana bu mektubu oğullarımla gönderiyorum. Sakın yola devam etme! Ben gelip sana kavuşuncaya ka­dar bulunduğun noktada bekle!»</p>

<p>Abdullah bin-i Cafer’den gelen bu mektup, Hazret-i Hüseyn’e arkasından yetişen son «dur!» çığlığıdır. Fa­kat o durmuyor, ve ilâhî kazanın ineceği kum tanesi nere­deyse oraya doğru ilerliyor.</p>

<p>Gerilerle ilgisini iplik iplik çözüp ileriye doğru mesafeleri kangal kangal dolayan Peygamber torunu, de­re tepe düz, yürüdü. Kûfe’de olup bitenlerden hâlâ bilgisi yok… Bir aralık Hicaz illerinin kokusu artık duyulmaya­cak kadar mesafe alındığı ve yeni kokuların sınırına varıl­dığı hissi gelince, Küfe’ye önden bir mektup çıkardı. Pek yakında Kûfe’ye varacağını bildirdiği mektubu «Kays» isimli bir yakınına teslim etmiş ve onu, altına güzel bir küheylân çekip ufuklara doğru sürmüştür.</p>

<p>Kays’ı Kadisiye sokaklarından dört nala geçerken durdurttular ve atından al aşağı ettiler. Üstü aranınca gizli mektup bulundu. Onu, mektupla beraber, muhafaza altın­da, Küfe valisi Ziyadoğlu’na gönderdiler.</p>

<p>Mektuba kısa bir nazar atan vali, adamlarına em­retti:</p>

<p>—Kesin başını!</p>

<p>Başlangıcın başında ikinci şehit…</p>

<p>Hazret-i Hüseyin, atının sırtında, başı göğsünde, her şeyden habersiz, mesafelerin tesbihini çekmekte…</p>

<p>Yolda, sağdan ve soldan bazı katılmalar…</p>

<p>Sâ’lebiye mevkiinde kara haber:</p>

<p>«—Gönderdiğin ilk elçi, sana Küfede şu kadar gö­nüllü toplayan Müslim, Vali Ziyadoğlu tarafından öldürtüldü! Vaziyet çok tehlikeli! Kararını ver!»</p>

<p>Hazret-i Hüseyn vurulmuşa döndü. Bütün kervan taş kesilmiş… Bazı dostları, Peygamber torununun etrafı­nı aldılar:</p>

<p>—Bu vaziyetten sonra dönmek lâzım! Artık ısrarın değeri kalmadı!</p>

<p>Müslim’ in kardeşleri atıldılar:</p>

<p>—Ya kardeşimizin öcünü alırız, yahut biz de onun gibi şehit oluruz! Mutlaka gideceğiz!</p>

<p>Peygamber Torunu, Müslim’in kardeşlerine hak verici bir eda ile ufukları işaret etti:</p>

<p>—Gideceğiz!</p>

<p>Yola devam ediyorlar…</p>

<p>Bir iki konak sonra ikinci şehidin haberi…</p>

<p>Başlar biraz daha eğik, yine yola devam ediyor­lar…</p>

<p>Ey, yerle göğün, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamberin sevgili torunu! Nereye gidiyorsun?</p>

<p>Senin açmaya gittiğin ufukları kapayıp, senin kapattığın ufukları açmaya gelen, Peygamber kanına su­samış, insan kılıklı iblislerin ayak seslerini duymuyor musun? Evet; gaibin eşyada tel tel ihtizazındaki gizli işaretleri herkesten iyi kaydeden sen, şair Ferzadak’ın dedi­ği kaza okunun saplanacağı yerde hedef olmaya gidiyor­sun! Buna göre ya her şeyi biliyor ya hiçbir şey bilmiyor­sun!</p>

<p>O konaktan da kalkıyorlar. Bir nehir geçiyorlar. Bir düzlükte ilerliyorlar.</p>

<p>Karşılarında, çok uzaklarda, birtakım şekiller… Şekiller belli oluyor: Uzun bir dizi atlı… Bir süvari alayı de­nilebilir.</p>

<p>Sağdaki dağyamacına doğru istikâmet değiştiri­yorlar. Süvari de o tarafa sapıp karşılarına geçiyor…</p>

<p>İki taraf, karşı karşıya, durmuştur.</p>

<p>Vakit öğle, Hazreti Hüseyn’in müezzini ezan oku­yor. Toprağın kumlu derisi ürpermekte: Allah en büyük!..</p>

<p>Herkes Peygamber torununun arkasında namazda. Hür isimli bir kumandanın emri altındaki karşı taraf as­kerleri de, uzaktan, büyük imama uyup namazlarını kılı­yorlar. Namazdan sonra Hazret-i Hüseyn yüksekçe bir yere çıkıp bir hutbe veriyor. Hutbesinin içinde, kumanda­na doğru haykırıyor:</p>

<p>«—Biz, biy’at için tarafımıza gönderilen haber ve davet üzerine geldik! Kendimizden hareket etmiş deği­liz!»</p>

<p>Hür, uzaktan, aynı yüksek sesle karşılık veriyor:</p>

<p>—Biz de, o mektubu sana yazanlardan değiliz! Fakat karşı çıkıp seni ele geçirmeye ve Küfeye kadar sen­den ayrılmamaya memuruz!</p>

<p>—Bizi esir mi ediyorsunuz?</p>

<p>—Hayır, beraberimize alıyoruz.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn geriye dönüp adamlarına nida etti:</p>

<p>—Haydi, atlayın atlarınıza! Herkes bineğine! Geri dönüyoruz!</p>

<p>Hür, atıldı:</p>

<p>—Olamaz. Ne Medine’ye dönebilirsiniz, ne de başka bir yere.. Küfeden gayri her istikâmet size kapalı!..</p>

<p>Hazret-i Hüseyn kıskıvrak sarıldığını anladı. İşi so­nuna kadar götürmekten başka yol kalmamıştır.</p>

<p>Kendile­rini uzakça bir mesafeden takip eden atlıların kıskacı içinde Küfe yolunu tuttular. Çok geçmeden Kûfeli dost­lardan bir grup çıkageldi. Kumandan Hür, evvelâ, gelen­leri Hüseyn’le görüştürmek istemedi. Fakat Peygamber Torununun azimli ısrarına dayanamadı ve izin verdi.</p>

<p>Gelenler, Küfenin tablosunu, olduğu gibi, Hazret-i Hüseyn’in gözleri önüne serdiler:</p>

<p>—Küfe artık ellerinde! Murahhaslarınız şehit edil­di! İş karmaşık! Çaresini burada düşünelim!</p>

<p>Gruptan biri, Hüseyn’in atını dizginlerinden kavrayarak yalvardı:</p>

<p>—Yâ Hüseyn! Küfede dostların pek az, düşmanlarınsa pek çok! Böyle, elin ayağın bağlı, gidemezsin! Gel, bir tertibini bulup seninle dağ tarafına sıvışalım; ora­dan, benim kabilemin bulunduğu yana çekiliriz! En dip tepelerde bizimkiler… Düşmanlar üzerimize derya misali gelseler yine bir şey yapamazlar!.. Az zamanda komşu oymaklar bize katılır. Başları olduğum yirmi bin cengâveri emrinde bil! Çok geçmez, düşmana saldırabilecek kuvvete erişiriz. Benimle gel!</p>

<p>Hazret-i Hüseyn bu candan sözleri tek tek dinleyip kararını bildirdi:</p>

<p>«—Allah sana iyi niyetin bakımından hayırlar ih­san etsin! Fakat ben seninle gelemem! Şimdilik bizim için bir kere tutmuş bulunduğumuz yönden yüz çevirmek güç! Sen dön ve yurduna git!</p>

<p>Allah’ın dilediği olur. »</p>

<p>Gelenler, mahzun, ayrıldılar. Hüseyn Küfe süvari­leriyle beraber yürüdü; ve Muharrem ayının ikinci günü «Kerbelâ» dedikleri, dünyanın en felâketli yerine indi.</p>

<p>Burası üstünde kuş değil, hayalin bile uçamayaca­ğı, uçarsa boğulacağı, yeşil renge ebediyen hasret, sapsarı bir ölüm zemini..</p>

<p>Ne baştanbaşa lügat kitaplarında, ne de bir uçtan öbür uca yeryüzünde dehşetinden bir işaret bulabileceği­niz Kerbelâ vadisine kondular. Korkunç gece… Muhar­rem ayının hilâli, Kerbelâya fazla bakamayarak kaybol­du. Kumların ve dikenlerin nefes alışını dinleyen bir ses­sizlikten başka hiçbir varlık hissi gelmiyor insana… Ara­da bir, kısık bir at ve deve homurtusu, yeryüzünde olduklarının ihtarcısı… Birer tente çatısı şeklindeki çadırlarda başbaşa vermiş gölgeler…</p>

<p>Aralarında bir tanesi, dimdik ve düşünceli duruşiyle, Peygamber Torununa ait olduğu­nu ilân ediyor.</p>

<p>Sabahı ettiler. Bir de ne görsünler? Karşılarında, ordu çapında yeni bir kuvvet… Ömer bin-i Saad kumanda­sında Küfeden gelen dört bin neferli birlik… Süvarilerin başındaki Hür’den sonra, arkadan gelen ana kuvvet ve Ömer bin-i Saad… Askerini Hazret-i Hüseyn’in ta karşısı­na yaymış, umumî kumandayı eline almış, bekliyor.</p>

<p>Saadoğlu, Hazret-i Hüseyn’e bir adam gönderdi:</p>

<p>—Niçin Küfeye doğru yola çıktınız? Muradınız nedir? Açıklayınız!</p>

<p>—Kumandanınıza deyiniz ki, Kûfeliler davet etti, ben de geldim! Eğer davetten caydılarsa dönerim!</p>

<p>Ömer bin-i Saad, bu cevabı kelimesi kelimesine Küfe valisine uçurttu.</p>

<p>Karşılıklı bekleme… Taraflar arasında hiçbir temas yok… Yalnız, uzaktan birbirlerini süzüyorlar.</p>

<p>Vali Ziyadoğlu’ndan gelen cevap:</p>

<p>«—Hüseyn’e biy’ati teklif et! Hemen askerin ve kendi adamlarının önünde Yezid’in Halifeliğini tanısın! Kabul ederse serbesttir. Kabul etmezse, onu sar, sularını kes, ölü veya diri, yakala!»</p>

<p>—Seni Yezid’e biy’at etmeye, davet ediyorum!</p>

<p>—Asla!</p>

<p>—Başınıza gelecekleri düşünüyor musun?</p>

<p>—Her şey Allahtan gelir!</p>

<p>—Son defa söylüyorum, biy’at et!</p>

<p>—Boşuna zahmet ediyorsun!</p>

<p>Kumandan, beşyüz atlı çıkartıp yakındaki suyu tut­turdu. Peygamber Torunu ve yakınlarının dehşetle açılmış gözleri önünde suya engel oldular. Hazret-i Hüseyn, manzaraya pek yakın, vakar ve tevekkül içinde, düşman­larının cinayet hazırlığını seyrediyor.</p>

<p>Biri (Abdullah bin-i Ebilhusayn), suyun yanından Peygamber Torununa haykırdı:</p>

<p>«—Yâ Hüseyn! Can verinceye kadar tek damlasını tadamadan, suya baka baka, susuzluktan öleceksin!»</p>

<p>O zaman Peygamber Torununun ellerini kaldırıp, dua edasiyle mırıldandığı görüldü:</p>

<p>«— İlahî, sen bu adamı suya kanamadan, içi yana yana öldür!»</p>

<p>Hüseyn’in, Allahtan sadece susuzlukla öldürmesini istediği adam, kısa bir zaman sonra öyle bir illete tutula­caktır ki, kırba kırba şu içtiği halde kanmayacak ve su içinde, su içebilmek imkanı içinde, bir türlü suya doyamadan can verecektir.</p>

<p>Kerbelâda bilmem kaçıncı akşam… Su kaynağının tutulduğu günün gecesi… Hazret-i Hüseyn, kumandana haber gönderdi:</p>

<p>— Sizinle, tenhada, başbaşa görüşmek istiyorum!</p>

<p>Buluştular.</p>

<p>«—Yâ Ömer bin-i Saad! Nedir müslümanlara ha­zırladığınız bu zulümler? Bırakın beni, ya Medine’ye dö­neyim, yahut kâfirlerle savaşmak için Türkistan tarafları­na gideyim! Doğruca Şam’a, Halifenizin gözü önündeki yere de gidebilirim! İnsafa gelin!»</p>

<p>—Bence güzel teklif! Hemen, şimdi valiye bildiri­rim! Bakalım ne emir verir?</p>

<p>Küfe valisi, elinde Hüseyn’in teklifini bildiren mektup, sedirinde oturuyor. Yanında, Allah’ın yarattığı bütün lânetlilerin, kendilerine baş seçecekleri bir şenaat heykeli, «Şemir» adlı insan sureti…</p>

<p>Ziyadoğlu, mektubu bir ki kere okuyup gözlerini Şemir’e dikti:</p>

<p>—Teklif hiç de fena değil… Nereye gitmesi gerek­tiğini düşünürüz! Ben teklifi esas olarak kabul ediyorum! Başını alıp gitsin ve bizi derdinden kurtarsın!</p>

<p>Şemir, şeytanı hayran bırakacak bir tavırla yılan ıslığı çalmaya başladı:</p>

<p>—Ne yapıyorsun, ey Ziyadoğlu; ben de seni, dira­yetli, azimli bir insan biliyordum! Eline geçen fırsatı nasıl kaçırıyorsun? Düşünmüyor musun ki, Hüseyn, Peygam­ber torunudur ve nereye giderse kendisine taraftar bulur? Kuvvete erince de, evvelâ senin başına belâ olur. Duydu­ğuma göre askerlerin kumandanı, gece, onunla tenhalarda buluşmuş ve konuşmuş… Bu da Ömer bin-i Saad hesabı­na şüpheli bir işaret… Hüseyn onun da askerlerinin iradesini çelebilir. Sen Ömer’e, Hüseyn’i bütün etrafiyle tutup buraya getirmesi için emir gönder! Başka bir şeye karışmasın! Hüseyn senin huzuruna çıkarıldıktan sonra kararı verirsin! Dilersen bağışlarsın, dilersen cezalandırırsın! Fakat her halde uzaktan karar vermez ve işi zaif ellere bı­rakmamış olursun!</p>

<p>Ziyadoğlu bu şeytanî telkin karşısında eridi ve Şe­mir’e:</p>

<p>—Öyleyse, dedi; işin başına seni geçiriyorum! Doğru Kerbelâya git ve emrimi kumandana bildir.</p>

<p>Hü­seyn’i, arkadaşlariyle beraber, buraya, bana getirsin! Hü­seyn ayak direr, gelmek istemez ve karşı koyarsa, hepsini kılıçtan geçirsin ve cesetlerini atlara çiğnetsin! Eğer bu emre kumandan da baş eğmeyecek olursa, onun da kelle­sini kestirebilir ve bana gönderirsin! Her yetkiyi veriyo­rum sana! Hemen al nâmelerimi ve yola çık!</p>

<p>Şemir, Muharremin dokuzuncu günü, felâketten bir gün evvel Kerbelâda…</p>

<p>Peygamber torunu ve yanındaki yüze yakın insan; kadından, kucaktaki çocuğa kadar bir dizi masum, susuz­luktan kavrulmakta… Mataralarda tek damla şu kalmamış ve biraz ileride bulunan su, nöbetçilerin oku ve mızrağı halindeki yakıcı dilini istihza ile çıkarmıştır. Âlemde her halde ikincisi olmayan susuzluk işkencesine karşı zalim­ler o kadar hissiz ki, bulutlar süngerlerini sulardan şişirip koşuşsalar ve Hüseyn’in başı üstünden sıkıp akıtsalar, belki göğe ok çekecekler!</p>

<p>İnsan hayatında bu levhanın bir esi olup olmadığı­nı şundan anlayınız ki:</p>

<p>—Su, su!</p>

<p>Diye kıvranan çocuğunu kucağına alıp:</p>

<p>—Dilimi em, evlâdım, belki biraz faydası olur!.</p>

<p>Diyen bir baba vardır Kerbelâda…</p>

<p>Şemir’in Validen getirdiği emirleri taazzumla Ku­mandana sunması, Kûfeli askerler arasında gergin bir ha­va doğurdu. Herkes, körükörüne emrine girdiği bu adama tiksinerek bakıyor.</p>

<p>Kumandan Ömer, bu duyguya tercüman oldu:</p>

<p>—Sen kalbsiz bir insansız, yâ Şemir!</p>

<p>—Kalbe değil, kafaya kulak vermenin günündeyiz!</p>

<p>Ve öyle lâflar etti ki, Ömer’in kalbini mühürledi ve ikbal hırsını kamçıladı.</p>

<p>Muharremin dokuzuncu günü akşamı, Ömer aske­rine hücum emrini verdi. Saflar her yandan harekete ge­çip Hazret-i Hüseyn’i daracık bir dörtköşe içine almaya başladılar.</p>

<p>Hüseyn, kardeşi Abbas’ı Ömer’e gönderip sordur­du:</p>

<p>—Böyle geç vakit üzerimize gelmekten muradınız nedir?</p>

<p>—Artık bu işi bir neticeye bağlayacağız! Emir al­dık!</p>

<p>—Anlaşamaz mıyız?</p>

<p>—Hüseyn biy’ate razı olmadıkça hiçbir anlaşmaya imkân yok!</p>

<p>Abbas vaziyeti Hüseyn’e bildirdi ve tekrar Ömer’e gönderildi.</p>

<p>—Hüseyn diyor ki, böyle gece vakti hücum, insafa sığmaz! Hiç olmazsa bize sabaha kadar müsaade edin!</p>

<p>Ömer buna razı oldu.</p>

<p>Hücum, Muharremin onuncu günü sabahına bıra­kılmıştır.</p>

<p>Hüseyn, batan güneşe arkasını vermiş, bir heybet ve ulviyet karartısı şeklinde, etrafını alan yakınlarına hitap ediyor (aynen):</p>

<p>«—Allah’a, senaların en güzeliyle; ister saadet, ister mihnet halinde olsun, hamdederim! Rabbim; sana hamdederim ki, bize nübüvvetle ikram ettin, hakkı işitir kulaklar ve görür gözler verdin ve kalblerimizi hakkı kabul edici ya­rattın! Bize Kur’anı bildirdin ve din ilmini öğrettin… Bizi, şükredici kullarından eyle! Sözün bundan ötesi şu ki, ben, yakınlarımdan daha vefalı ve daha hayırlısını, ev halkım­dan da daha üstün ve faziletlisini görmedim. Allah hepini­ze, bana fedakârlığınızdan ötürü, hayırlar ihsan etsin… Öy­le sanırım ki, düşmanla günümüz yarındır. Yarın sabah on­larla hesap meydanımız açılacak… Bu bakımdan size, hepi­nize izin veriyorum: Bana karşı üzerinizde bir borç olmak­sızın, her zimmetten kurtulmuş olarak, bu gece gidebilir, selâmete çıkabilirsiniz! Gidiniz, geceye bir deve gibi bininiz ve uzaklaşınız! Her biriniz de aile fertlerimden birinin elin­den tutsun ve onu selâmete çıkarsın!.. Allah’ın hayrı üzeri­nizde olsun!.. Gidiniz, köylere, kasabalara yayılınız!.. Tâ ki, Allah, mihneti üzerinizden kaldırsın… Düşmanların biricik muradı beni elde etmektir; beni elde ederlerse kimseyi iste­mezler! Gidiniz!»</p>

<p>Bu ezici hitap altında bütün iradeler tuz-buz… İlâhi imtihan, karşılarına iki şey çıkarmıştır. Ya can, ya Pey­gamber Torunu…</p>

<p>Hüseyn’in oğulları, kardeşleri ve kardeşlerinin oğulları halkının önüne geçiyor:</p>

<p>«—Senden sonra yaşamak, yaşayabilmek için böy­le bir çareye asla başvuramayız! Allah göstermesin!»</p>

<p>Hüseyn, ısrarla:</p>

<p>«—Oğullarım, kardeşlerim, yeğenlerim; siz yapmı­yorsunuz, ben izin veriyorum! Müslim’in şehitliği yeter! Gidiniz, ben istiyorum!»</p>

<p>Aile yakınlarından biri büsbütün ileriye gidiyor ve sahneyi en acı heyecana boğuyor:</p>

<p>«—Hayır, gidemeyiz! Hangi hayata ve ne yüzle?.. İnsanların yüzüne nasıl bakabiliriz?</p>

<p>Büyüğümüzü, efen­dimizi korumak için bir ok bile atmadan, tek yara alma­dan savuşup geldik mi diyeceğiz? Allah üzerine söylüyo­ruz ki, bunu ebediyen kabul edemeyiz! Aksine, hepimiz, mallarımızı, canımızı, çocuklarımızı sana feda etmekten bir ân bile geri kalmayız! Seninle yanyana, son nefesimi­ze kadar çarpışmaya bütün gönlümüzle hazırız!»</p>

<p>Arkasından bir başkası:</p>

<p>«—Seni tek başına bırakırsak, hakkını edada Al­lah’a ne diyebiliriz; hangi özrü ileriye sürebiliriz?</p>

<p>Valla­hi, ben mızrağımı düşman göğsünde parçalayıncaya, kılı­cımı da, kabzasına dek kırıncaya kadar senden ayrılmam! İsterse silâhım olmasın; senin uğrunda kollarım koparılıncaya kadar taş atarak savaşırım!»</p>

<p>Hepsi bunlara benzer şeyler söyledi, hepsi bu duy­gulara ortak çıktı ve bir ağızdan haykırdılar:</p>

<p>«—Öleceğiz, dönmeyeceğiz, seni yalnız bırakma­yacağız!»</p>

<p>Peygamber torunu, ellerini açarak yakınlarına dua etti ve:</p>

<p>«—Şimdi, dedi; herkes yerine ve hazırlığının başı­na!..»</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, yanında, büyük sahabelerden ve ilklerden Ebuzer’in kölesi, ay ışığında kılıcını siliyor ve bir şiir okuyor… Şiirde, ölüme, kadere, celil olan Rabbin emirlerine ait hikmetler…</p>

<p>Hazret-i Hüseyn’in ağzından dökülen mısraları, bi­raz ilerideki çadırından kızkardeşi Zeynep duydu ve bir çığlık kopararak bayıldı.</p>

<p>Kızkardeşi ayılınca, Hüseyn ona hitap etti:</p>

<p>«—Allah’a sığın, kardeşim; ve bil ki, yerde ve gökte ne varsa ölür. Gökler de baki kalmaz. Allah’tan başka herşey Helakte… Annem, babam ve ağabeyim benden daha ha­yırlıydılar. Birer birer gittiler.»</p>

<p>Sonra yakınlarına bazı emirler verip bir kenara çe­kildi.</p>

<p>Gökleri huni içinde çekip süzecek, eritecek, yuta­cak kadar derin bir sessizlik içinde, sabaha kadar namaz, tesbih, zikr ve dua…</p>

<p>Hicrî 61’inci yılın 10 Muharrem Cuma sabahı, do­ğan güneş, Hüseyn’i, Kerbelâda, geceden beri elleri açık vaziyette, duada buldu.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn’in yüze yakın etrafı içinde eli kı­lıç tutabilen 72 kişi… 32 süvari ve 40 piyade…</p>

<p>Aradaki nispet, bire altmış…</p>

<p>Gecenin siyah yüzünü sabahın ilk ışıkları pudralar­ken, bütün hazırlıklarını bitirmişler, namaz…</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hazreti-i Hüseyn, fedailerini tertipledi. Sağ kanatta Züheyr, sol kanatta Habib, merkezde de kendisi… San­cak, kardeşi Abbas’ın elinde…</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, atının üstünde… Elinde Kur’an… Açtı; ve şiddet anlarında Haktan imdat isteyici, kalbe kuvvet dileyici, her şeyi ilâhi emre bağlayıcı, Allah’ın mu­radına baş eğici duasını okudu.</p>

<p>Sonra atını birkaç adım ilerletip üzengileri üzerin­de doğruldu ve düşman saflarına hitap etti (aynen):</p>

<p>«—İnsanlar! Sözlerimi dinleyin! Aceleden sakının! Beni dikkat ve sükunetle dinleyin ki, size takdiri vacip olanı anlayasınız! Gelişimdeki özre kulaklarınızı ve kalbinizi açın! İnsaf edip özrümü kabul eder ve sözlerimi doğrularsanız gerçek saadete erersiniz! Böyle olmazsa istediğinizi yapın!»</p>

<p>O anda gerilerden bir çığlık koptu. Peygamber To­rununun kızkardeşleri ağlaşmaya başlamışlardı.</p>

<p>Hüseyn sustu, kızkardeşlerini sükûnete getirdi ve yine düşmana karşı, hitabesine devam etti:</p>

<p>«—İnsanlar! Beni aslıma nispet edin ve bakın, ben kimim? İçinizi, ruhunuzu kurcalayın, nefsinizi tokatlayın ve sorun kendi kendinize; kanım size helâl midir? Ben Peygamberinizin kıziyle amca oğlunun çocuğu değil miyim? Şehitlerin Efendisi Hamza, babamın amcası; Cennette ka­nat açan Cafer de benim öz amcam değil mi? Kardeşimle benim, Cennet ehli gençlerinin efendisi ve müminlerin göz­bebeği olduğumuza dair Peygamber sözünü işitmediniz mi? Şüphesiz ki, bu sözümde beni doğrularsınız! Eğer yalanla­maya kalkarsanız, sorun, içinizde bilen vardır. Sorun;</p>

<p>Câbir bin-i Abdullah, Ebu Said, Sehl bin-i Saad, Zeyd bin-i Erkam ve daha niceleriniz bilir! Bu kadar insan içinde, be­nim kanımı akıtmayı yasak edecek biri yok mu?»</p>

<p>İşin fenaya sarar gibi olduğunu hisseden baş mel’un Şemir, ağzını açmak istedi; fakat Hüseyn’in safın­dan Habib’in korkunç bir nârasiyle sustu. Hüseyn yine sözü aldı:</p>

<p>«— Eğer söylediklerim üzerinde bir şüpheniz varsa, yahut benim Peygamberinizin torunu olduğuma inanmı­yorsanız, biliniz ki, doğudan batıya kadar, Allah Resulü­nün, Benden başka öz torunu yoktur! Söyleyin bakalım, benden ne istiyorsunuz. Öldürdüğüm bir mazlumun kanını mı, yediğim bir malın bedelini mi, açtığım bir yaranın kısa­sını mı? Siz, ey Şit, Ey Haccâr, ey Kays, ey Yezid, beni, mü­hürlerinizi taşıyan nâmelerle davet etmediniz mi?»</p>

<p>Peygamber Torununu, ayaklarına kapanırcasına davet ettikten sonra şimdi onu öldürmeye gelenler arasın­da boy gösteren bu adamlar, teker teker öne çıkıp:</p>

<p>—Hayır, biz böyle bir şey yapmadık, seni davet etmedik!</p>

<p>Dediler. Hazret-i Hüseyn, bu insanların sefilliğine mahzun mahzun baktı ve:</p>

<p>«—Evet, dedi; davet ettiniz; fakat mademki şimdi dönüyorsunuz, beni istemiyorsunuz, bırakın, geldiğim yere döneyim!»</p>

<p>Başta davet edicilerden, şimdi düşman safındaki, ismi geçen Kays, cevap vermeye kalktı:</p>

<p>—Yâ Hüseyin, Ziyadoğlununun emrine baş eğmez misin?</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, atının üzerinde insan şeklinde bir heybet:</p>

<p>«—Bu düşündüğünüz, hiçbir zaman, hiçbir türlü olamaz!»</p>

<p>Ve atından indi.</p>

<p>Hüseyn’in sağ kanadına memur Zübeyr, atını sü­rüp haykırdı:</p>

<p>—Müslümanlar! Kendilerini Müslüman bilenler, Peygamber Torununa nasıl kılıç çekebilir?</p>

<p>Zübeyr’e cevap, Şemir mel’ununun çektiği ok… Ok vızıldayarak safın gerisine düştü. Zübeyr, Hazret-i Hüseyn’in ihtariyle geri döndü. O esnada bir harika:</p>

<p>Hüseyn’in karşısına ilk çıkan ve onu kuşatan süva­rilerin başı Hür, altındaki asîl atı sürüp dört nala Hü­seyn’in önüne geldi ve insan asaletinin en büyüğünü gös­terdi:</p>

<p>—Sana katılıyorum, ya Hüseyn! Bu âna kadar olan suçumu affet!</p>

<p>—Seni affediyorum, ya Hür! Hakkın rızası seninle olsun!</p>

<p>Düşman saflarında heyecan dalgalanışı. Hür, atım onlara çevirmiş, haykırıyor:</p>

<p>—Vaz geçin bu cinayetten! Kılıçlarınızı kınlarına sokun!</p>

<p>Şemir ve Ömer’in ulumalariyle, Hür’ün de üstüne ok çekerek karşılık verdiler. Kumandan Ömer bin-i Saad, bir ok çekip narayı bastı:</p>

<p>—İşte en evvel ben başlıyorum ve cengi açıyorum!</p>

<p>Havada, Hüseyn’in safına doğru vızıldayarak ya­ğan binlerce ok…</p>

<p>Kısa bir ok düellosunun arkasından, Kûfeliler sa­fında ileriye atılan iki kişi… Bunlar Küfe valisinin köleleri Yesar ve Salim…</p>

<p>Er dilediler.</p>

<p>Peygamber Torununun safından, iki değil, bir kişi çıkıp, birer kılıçta işlerini bitirdi.</p>

<p>Hak ve îman kılıcının korkunç inişi…</p>

<p>Fakat nispet, bire iki değil, altmış…</p>

<p>Beşbine yakın Kûfeli, ellerinde kılıçlar, mızraklar ve topuzlar, hep birden saldırdılar.</p>

<p>Nâra, çığlık, çelik sesleri, at kişnemeleri, kadın fer­yatları, gümbürtü, çatırtı, inilti…</p>

<p>Hazret-i Hüseyn’in, kendinden ve oğlu Ali (Ekber)den başka 70 cengâveri şehit… Ayrıca, son anda mazlum­lara katılan Hür de şehitler arasında… Her şehit, canını üç beş zalime mal ettiğine göre düşman ölüleri yüzlerce…</p>

<p>Tam bu anda Peygamber Torununun büyük oğlu Ali de nam ve sanını haykıra haykıra katillerin içine dal­dı ve İbn-i Nemîr isimli lânetlinin eliyle ölüm yarasını alıp yere düştü. Sonuncudan ve en büyüğünden bir evvel­ki 7l’inci şehit…</p>

<p>Kum tanelerinin, kanlarını içe içe keneler gibi şiştiği bu şehitlerin ciğerleri açılıp bakılsa görülür ki, onlar daha evvel susuzluktan kavrulmuş, göz göz olmuştur.</p>

<p>Kaatillerin çemberi içinde Hüseyn, bütün fedaileri kumlara serilmiş, tek başına… Yerdeki şehitler, susuzluk­larını gidermek için al renkli bir şerbet havuzuna dalmışcasına kana bulanmış…</p>

<p>Gerilerde, kuytuca bir noktada, kızkardeşleri Ümmü Keysum ve Zeynep, kızları Sekîne ve Fâtıma, zevcesi Rübap; ve oğlu, Nur Neslinin Hüseynî kolunu yürütmeye memur, Ali (Zeynelâbidin)…</p>

<p>Hüseyn, manzaraya, bir ân, gözlerinde kelimelere sığmaz bir mânanın gölgesi, dehşetle baktı; ve susuzluk­tan kupkuru kesilmiş dudaklarında, babasına, Peygamber kızı annesine, Resuller Resulü büyük babasına bağlı mıs­ralar, atını kaatillere doğru sürdü.</p>

<p>Peygamber neslinin katilleri, evvelâ oklarına, peşinden mızraklarına ve kılıçlarına davrandılar.</p>

<p>Öldürücü okları, Peygamber neslinin kaatilliği gibi bir dereceyi temsil eden iki şahıs, Şemir ve Sinan çekti­ler.</p>

<p>O anda İslâm beldelerinin ulu camilerinde (Küfede de aynı şey) hatipler, Cuma namazında, Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamberler Peygamberine ve onun soyuna ait methiyeler okurken, atından düşen Peygamber torununun üzerine atıldılar; ve bir müminin öperken bile ürpereceği o mübarek vücudu delik deşik et­tiler.</p>

<p>Mukaddeslerin mukaddesi vücuttan gelen ve üze­rinde tam 105 tane ok, mızrak ve kılıç yarası bulunan gövdeyi başından ayırdılar. Kimbilir o başı hangi ellerle saçlarından tutup diktiler ve boynunda testerelerini yürü­terek, koyun kellesi koparır gibi nasıl kestiler?</p>

<p>İnsanoğlunun iki kutbu vardır: Biri Allah’ın Sevgi­lisi, öbürü o Sevgiliden gelen maddî ve manevî emanetin kaatili ve haini olmak derecelerine bağlı iki kutup… Hiç­bir varlık onun kadar yükselemez ve bunun kadar alçalamaz. Bütün insanlık, bütün tarihî şahıslar bu iki derece arasında… Bizzat Allah, ters kutbu, Kur’an’ında «Belhüm adal — Hayvandan aşağı» diye çerçeveliyor; ve bütün mustarip beşeriyet, onların açtığı felâket çığırı içinde kurtuluş arıyor.</p>

<p>Gerilerdeki kadınlar ve küçük çocuklardan ibaret âcizler grubu içinde, Hazret-i Hüseyn’in kızkardeşleri, kızları, zevcesi ve onlara bakmaya memur oğlu, esir…</p>

<p>Ölüm meleği onun mukaddes ruhunu kabzettiği anda, hava kapkara kesildi. Öyle bir karanlık çöktü ki, gökte yıldızlar hecelenir gibi oldu. Peşinden, hasret verici bir kızıllık…</p>

<p>Neler oldu, neler oldu…</p>

<p>Eğer güneş sönmedi, yıldızlar tek nokta üzerinde çarpışıp tek nokta içinde kaybolmadı, zaman kopmadı ve mekân yanmadıysa, sebebini Allah’ın «Sabûr» ve «Hakîm» isimlerinde aramak lazım…</p>

<p>İnsana iyilikte ve kötülükte bu kudreti veren Hikmet Sahibine kurban ola­lım..</p>

<p>O günden bugüne, müminlerin kalbinde olanlarsa, 1300 küsur yıldır, fezanın hayal erişemez bir noktasından gelen ciğer paralayıcı bir çığlığın yankıları…</p>

<p>Kerbelâ üstüne gökler doluşu yağmur boşanıyor. Kıpkırmızı ufukların çevresi içine yağan yağmur kan ren­ginde…</p>

<p>Ebüsseyh, İbn-i Ayyine, İbn-i Şirin, Essâlebî, İbn-i Saad, İbn-uz Zehra, Mansur bin-i Ammâr gibi İslâm bü­yükleri bir ağızdan kaydediyorlar ki, Kerbelâ üzerindeki karanlık üç gün sürmüş ve bu arada türlü esrarlı semavî işaretler görülmüştür.</p>

<p>Kerbelâda nereden bir taş kaldırılsa altında kan…</p>

<p>Bunlar, olduğu görülenler ve söylenenler… Ya göklerin ötesinde ve müminlerin kalbinde olanları gören ve söyleyebilen var mı?</p>

<p>«—Hasan ve Hüseyn, Arşın iki yanına asılı küpeler­dir.»</p>

<p>Buyuran Allah Resulünün torununa, hiçbir mahlu­ka edilemeyecek bu zulüm acaba Arş’ı ve melekler âlemini ne hale geetirdi? İlahî tecellilerin namütenahi ulvî esrar makamı Arş’a tokat atarcasına kulağını yırtmaya ve küpesini düşürmeye kalkan kaatillere ne vasıf bulalım ki, hareketlerinin tesir ve neticelerini hayal edebilelim?</p>

<p>Şehitler Şehidinin kesik başını bir torba içinde Ziyadoğluna götürmek üzere, içlerinde Semir ve Sinan’ın da bulunduğu atlı bir kol çıkardılar. Atlılar Kerbelâdan bir konak ileride bir yere inip mola verdikleri ve yiyip iç­meye başladıkları zaman duvardan korkunç bir el çıkıyor ve parmaklarındaki kanlı kalemle duvara bir beyit yazı­yor. Bu beyitte, Hüseyn’i öldürenlerin Hesap Günündeki hallerinden bahsedilmekte…</p>

<p>O akşam, gece bir daha kalkmamak istercesine çö­künce, göze görünmez mahlûklar ebedî azabı bildiren şiirler okuyarak dövündüklerine, ağlaştıklarına ve bunları bazı insanların kulaklariyle işittiklerine dair rivayetler vardır.</p>

<p>Küfe sokaklarından dört nala geçen atlılar, kanları dışına sızmış bir torba içinde, Peygamber Torununun başını taşıyorlar.</p>

<p>Peygamber torununun kesik başını Küfe valisinin önünde torbadan çıkaran kaatil, yaptığı işin büyüklüğünü göstermek için bir şiir okudu.</p>

<p>«Ben dünyanın en yüce dağını devirdim!» diye övünen bir pehlivan gibi, lânetli Sinan, bu şiirinde insa­noğlunun en hayırlısını öldürdüğünden bahsediyordu. Hizmetinin bedelini yükseltmek için, ırz düşmanına, kun­daktaki öz evlâdını teslim ettiğinden bahsetmenin tavrı gibi bir şey…</p>

<p>Bu kadarına, kaatillerin efendisi Ziyadoğlu bile da­yanamadı ve nefretle haykırdı:</p>

<p>—İnsanoğlunun en hayırlısı olduğunu biliyordun da neye öldürdün?</p>

<p>Ve ellerini çarparak kapıya doğru seslendi:</p>

<p>—Cellât!</p>

<p>Sinan’ın da kellesini, Ziyadoğlu’nun ayakları dibi­ne düşürdüler.</p>

<p>Ziyadoğlu, elinde ince bir değnek, yerdeki Pey­gamber torununun kesik başını dürtüyor.</p>

<p>Değneğiyle ke­sik başın soluk dudaklarını kurcalayıp ona:</p>

<p>—Niçin bu işe beni zorladın; kabahat sen de mi, bende mi? Cevap ver?</p>

<p>Gibilerden bakıyor.</p>

<p>Arş’ın iki küpesinden biri olan kesik baş, sonsuz saadetin ufkundan, gülümsüyor.</p>

<p>Kesik baş ve arkasında Kerbelâ esirleri, Peygam­ber torununun kız kardeşleri, çocukları ve zevcesi, tâ Şam’a kadar türlü eziyet ve hakaretler altında süründürü­lüp götürülecek; ve orada Hüseyn’in başı, altın bir tepsi içinde, efsanevî bir nar gibi Yezid’e sunulacaktır. Nem­rutlara ve Firavunlara parmak ısırtıcı, ismi isimlikten çıkıp sıfatlaşan Yezid, yine ince bir değnekle bu başı tepsi­ce yuvarlayıp sesini yükseltecektir:</p>

<p>«— Hamdolsun; Bedr cenginde kılıçtan geçirdikle­ri atalarımın intikamını Ahmed’in soyundan aldım! Sof­ralar kurulsun, senlik başlasın!»</p>

<p>Bir zaman sonra da Muhtar bin-i Ubeyd askerleriy­le Küfeye saldırıp Kerbelâ işine karışanları tek tek araya­cak, bunlardan 6000 kişiyi kılıçtan geçirecek, Ziyadoğlu ve Şemir’in de kelleleri bu arada düşecektir.</p>

<p>Peygamber torununa edilen zulümde uzaktan ve yakından parmağı bulunanlardan her fert, belâsını bu dünyada bulmaya başladı.</p>

<p>Yakup bin-i Süfyan anlatıyor.</p>

<p>—Bir gece, bir dost meclisinde sohbetteyiz… Bah­simiz Kerbelâ faciası… Dostlardan biri, bu işe yardım edenlerden hepsinin belâsını bulduğunu söyledi. O zaman aramızdan gayet yaşlı bir adam ayağa kalkarak dedi ki: Ben Kerbelâda Hüseyn’e karşı çıkarılan askerler içinde bulunanlardanım; bakın, bana hiçbir şey olmadı, hiçbir kötülük erişmedi! Sustuk! İhtiyarın yanı başında bir kan­dil yanıyordu. Kandilin fitili birdenbire, sönecek kadar ufaldı, büzüldü, kısıldı. İhtiyar kandili ele alıp düzeltmek istedi. Nasıl oldu; ihtiyar oynarken kandilden bir kıvılcım mı sıçradı, nedir, adamın üstü başı parlayıverdi. Hep bir­den ihtiyarın üzerine atılıp ateşi söndürmeye çalıştık; ol­madı. Adam kendisini pencereden Fırat nehrine atmak zorunda kaldı. Pencereye koşuştuğumuz zaman, adamın, dumanlar içinde suyun dibine çöktüğünü gördük.</p>

<p>Benzersiz hâile, Yemen dağlarındaki çobanlardan Hazar denizi kıyılarındaki balıkçıya kadar bütün mümin­lerin ciğerine oturdu. İnsanoğlunun en büyük dili Arapça, Peygamberden torununa ait mersiyelerle, okyanuslar gibi çalkalandı, durdu.</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benim soyum üzerinde bana eza eden kimseye Allah’ın gazabı büyük olur.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«— Kim Hasan ile Hüseyn’i severse beni sevmiş olur; kim onlara aykırı giderse bana aykırı gider.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benim evim ve soyum; Nuh’un gemisi gibidir. Sevgileriyle bu gemiye binenler kurtulur, binmeyenlerse helak olur.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Sizin en hayırlınız, benden sonra soyum için en hayırlı olanınızdır.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«— Soyumdan kimseyi ateşe atmaması için Rabbime yalvardım; Rabbim de dileğimi kabul etti.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benden bir kılı inciten kimse, beni incitmiş olur. Beni inciten de Allah’ı incitmeye kalkandır.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Sırat üzerinde en sağlam yürüyecek olanlar, so­yumdan gelenlerle Sahabilerime sevgide en sağlam olanlar­dır.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Hasan, bana, Hüseyn de Ali’ye (biri yumuşaklık­ta, öbürü şiddette) benzer.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Hüseyn bendendir; Allah’ı seven onu da sever.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«— Evimden en sevdiklerim, Hasan ile Hüseyn’dir»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benim emanetimi taşıyanlar, soyumdan gelenlere bana yardımcı olanlardır. Onlarda bir hata görecek olursanız bağışlayınız, iyi olanlara da bağrınızı açınız!»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Sizi türlü nimetlerle lütuflandıran Allah’ı sevi­niz! Allah’ı sevdiğiniz için beni seviniz! Beni sevdiğiniz için de soyumdan gelenleri seviniz.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benim nefsim, insana kendi nefsinden, zürriyetim de kendi zürriyetinden sevgili olmadıkça o insanda iman kemallenemez.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«— Ev halkımdan birine iyilik eden kimseye ben, Kı­yamet gününde karşılığını veririm.»</p>

<p>Allah’ın Resulü, ebedîlik, âlemine davet olunacak­ları zamandan bir ay evvel, Mekkede, Veda Haccında, bütün yer ve gök halkı kendilerini dinliyormuş gibi bir kalabalığa karşı buyurdular:</p>

<p>«—Ben size iki sonsuz kıymet bırakıyorum: Biri, kurtuluş ve nur kaynağı Kur’ân, öbürü de evimin ve soyu­mun bağlıları.»</p>

<p>Ve üç kere tekrarladılar:</p>

<p>«— Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatı­rım. Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatırım! Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatırım!»</p>

<p>Sanki Kerbelâyı; ve İlâhi emanet kaatillerinin, du­daklarda «Allah» kelimesi, Allah’ı nasıl unuttuklarını gözleriyle görüyorlardı.</p>

<p>Ahzap, Sâffât, Âli îmran, Vedduhâ, Meryem sûrelerinde ve Kur’ânın daha nice yerinde, Peygamber soyundan gelenlerin ezelî temizliğini, ebedî kurtuluşunu ve müminlerce onlara bağlılığın mutlak lüzumunu bildi­ren İlahî fermanlar…</p>

<p><strong><i>Necip Fazıl Kısakürek, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar,Büyük Doğu Yayınları</i></strong></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-kaleminden-hazret-i-huseyn</guid>
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 22:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/nfkhz.png" type="image/jpeg" length="59595"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Cemiyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim cemiyetçiliğimiz, cemiyetçiliği mutlak mânada ele alışına karşılık, dâvanın hakkı nisbetinde aksi dâvanın da hakkını gözeten bir bütünlük ifade ettiği için, günümüzün liberalizma sistemine aykırı bazı müflis (rejim) tecrübelerinin anladığı mânada ferdi esir ve iptal edici haşin bir mezhep değil, onu bütün buutlariyle tesis ettikten sonra cemiyette ikmal edici en ileri müessisedir; ve dolayısiyle fert, bu müessisede, hiç ölmeyecekmiş gibi kendi kıymet ve menfaatlerine memurdur]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>"Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışınız!" ölçüsü, cemiyetçiliğimizin bütün ruhunu hikmetlendirir; zira ferdin yeryüzü plânında fanî olduğu dünya kendisi, ebedî olduğu dünya da cemiyetidir. Öbür dünya ise, cemiyetiyle beraber ana gayesi...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ferdin yeryüzü plânında bekasını temsil eden öbür dünyası cemiyet, dindarların hakikî öbür dünya karşısındaki teslimiyetine mütenazır olarak, bütün şahsî nefsaniyet ve enaniyetlere baş kesdirici üstün hüviyet kutbudur; ve fert, hemen ölecekmiş gibi, her ân bu kutupta bekasına çalışacaktır. Zira mutlak bekaya giden yol, bu nisbî bekadan geçer.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu kadar ki, bizim cemiyetçiliğimiz, cemiyetçiliği mutlak mânada ele alışına karşılık, dâvanın hakkı nisbetinde aksi dâvanın da hakkını gözeten bir bütünlük ifade ettiği için, günümüzün liberalizma sistemine aykırı bazı müflis (rejim) tecrübelerinin anladığı mânada ferdi esir ve iptal edici haşin bir mezhep değil, onu bütün buutlariyle tesis ettikten sonra cemiyette ikmal edici en ileri müessisedir; ve dolayısiyle fert, bu müessisede, hiç ölmeyecekmiş gibi kendi kıymet ve menfaatlerine memurdur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Dâva, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışmanın belirttiği tezat içindeki harikulâde vahdet ve ahengi kavramaktadır. Zira işaret ettiğimiz gibi, öbür dünyaya giden yol, bu dünyadan başlar; ve bu dünyadan başlayan yol, öbür dünyaya gider.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İşte, sistem makinemizde, aksi dâvanın bu emniyet musluğuna sahip olduktan sonra, belirtebiliriz ki, mutlak mânada devletçilikle elele, mutlak mânada cemiyetçiliğimiz, mimarîsindeki yumuşaklık ve tatlılık içinde, sertlik ve acılığın en ileri haddidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Fert, bu yepyeni sistem içinde, olmak ve oldurmak için hürriyetlerin en yumuşak ve en tatlısına malik olacak; ve cemiyet, yine bu yepyeni sistem içinde, yine olmak ve oldurmak için, hâkimiyetlerin en sert ve en acısına sahip bulunacaktır; ve bu iki zıt kutup arasındaki vahdet ve ahenk sırrı, şahsiyetçiliğimizin çerçevelediği üstün yaratılışlar elinde yemiş verecektir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bundan sonra, din, ahlâk, namus, şeref, can, mal, ilim, sanat, fikir, bütün ruh ve madde kıymetleri fertlerin maşrapasiyle cemiyet küpünü dolduran yekpare bir mevcuttur, ve bu mevcudun hakkı, fertleri kendi iradeleri üstünde doğruya, güzele, sonsuza erdirmek için, hakların en azizidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Fert, ulvî ve insanî cephesiyle bizim cemiyetimizin hâkimi ve feda edicisi, süflî ve hayvanî cephesiyle de mahkûmu ve feda olunanıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim cemiyetimizin ve cemiyetçiliğimizin kadrosunda, başı boş tek kum tanesi, tek buğday tohumu, tek keçi yavrusu ve tek insanoğlu aramayınız!</li>
</ul>

<p>           <strong>İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.407-409.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik</guid>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 22:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-c-e-m.png" type="image/jpeg" length="98527"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Sermaye ve mülkiyette tedbircilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Devlet emrindeki içtimaî sermaye ve mülkiyet, bütün cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet ve sahabet kanatları altında tutacaktır...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Sermaye ve mülkiyette tedbircilik, 19 uncu Asırla 20 nci Asrın en buhranlı dâvası, dehhâmeleşmiş ferdî sermaye ve mülkiyet illetinin deva meselesi...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Yuvarlandıkça kütlesi büyüyen ve kütlesi büyüdükçe yuvarlanması şiddetlenen kardan bir küre gibi, bütün içtimaî emek ve iş vâhidini, birike birike, adaletsiz ve ölçüsüz, basit bir mekanika zaruretine esir edici başıboş ferdî sermaye sistemi, ne bizim dünya görüşümüzle barışabilir, ne de eşiğinde bulunduğumuz yeni dünyanın şartlariyle...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Sosyalizma ve Komünizma bu yüzden doğdu; Faşizma ve Nazizma da Liberalizma faciasına, bunların bir aksülâmeli halinde, boş yere bir ruh ve cemiyet müeyyidesi aradı.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu kadar ki, Müslümanın, hem Hıristiyana, hem Yahudiye, hem de Allahsıza zıt olması, bunların da kendi aralarında biribirine aykırı olmaları gibi, bizim dehhâmeleşmiş ferdî sermayeciliğe düşmanlığımız, bugünkü haliyle kapitalizmaya zıt olduğu kadar, hattâ daha fazla; komünizma ve sosyalizmaya aykırıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim, başıboş, dehhâmeleşmiş ferdî sermaye ve mülkiyette tedbirciliğimiz, bu âna kadar ana hatlarını çizdiğimiz 6 temel ölçünün billürlaştırdığı dünya görüşü içinde her ferde, her iş sahasında, her mülkiyet hakkını veren, fakat bu mülkiyetlerin başka emek ölçülerini körletecek, onları emeksiz tasarruf edecek, onların bedavadan hisse senetlerini toplayacak surette birikmesine, sistemleşmesine ve teşebbüse geçmelerine mâni olan; böylece büyük bir sanatkâr, bir mütefekkir, bir kâşif, bir asker ve bir hammal ve bir memur arasında, her birinin değişik kazanç ölçüleriyle temsil edecekleri iş vâhitlerini, sadece hikmetsiz bir teraküm hikmetiyle yutmak iktidarına set çeken, yeni dünyanın müjdecisi, kurtarıcı sistemdir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu sistemin tek cümle içinde madde ve ruh mekanizmasını belirtmek için, şehri su baskınına karşı korumak gayesiyle açılmış büyük kanal misali verelim: Şehirde nasıl her santimetre murabbaının çekeceği sudan fazlası bu kanala akacak, orada toplanacak, istenilen istikamete sürülecek, böylece şehir su baskınından kurtarılmış olacaksa; bizim cemiyetimizin ferdî sermaye ve mülkiyet çevrelerinde belli başlı mikyasları taşıran kıymetler de, ellerdeki ölçülü kalıplara göre, kendi kendisine taşacak, cemiyet sarnıcına akacak, orada toplanacak ve devlet emrinde içtimaî sermaye ve mülkiyeti temsil edecektir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Devlet emrindeki içtimaî sermaye ve mülkiyet, bütün cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet ve sahabet kanatları altında tutacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ancak böyle bir nizam altındadır ki, bütün ömrünce hâmızlı hava yutmaya mahküm bir madde işçisinden, beynine kan terleterek insanlığa hayat inşa eden bir fikir işçisine kadar, az veya çok, her türlü emek vâhidi, bu vâhitlerin itibarî senetlerini, keyfiyet değerleri dışında, sadece kemmiyet imtiyazlariyle köpürten zümrelere karşı, acıklı iflâsından kurtulacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bugün yalnız ana prensibini belirtmekle kaldığımız bu sistem kapitalizma ile sosyalizma arasında her birinin eğri taraflarını tasfiye edip doğru taraflarını birleştiren, iktisadî bir mihraktır; kendisi de mihrakların mihrakına bağlıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Hazım cihazı yoliyle gelen ıstıraplarımız, ıstırapların en kabası olsa da, en göze görüneni, yâni en gerçek kabul edileni bulunduğuna göre, bu plânda bir asırdır kurtuluşunu arayan insanlık, komünizma gibi, başıboş kapitalizmadan bir derece daha bâtıl ve üstün hak ve keyfiyet değerlerini dibinden kazıyıcı müflis bir tecrübeden sonra, bu havanın tahakkuk vasatîsini, sadece ferdî sermaye ve mülkiyetin dehhâmesine mâni tedbirler manzumesinde bulacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ve hemen belirtlelim ki, yeni sistem, ezelî ve edebî İslâmdan başka hiç bir şey değildir.</li>
</ul>

<p>           <strong> İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.404-407.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 22:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-s-e.png" type="image/jpeg" length="89134"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Milliyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim milliyetçiliğimiz, belli başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><ul>
 <li>Her tavus kuşu mutlaka mutlaka bir yumurtadan çıkar; ve tavus yumurtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur; öyle amma, gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde mânası!</li>
</ul>

<ul>
 <li>Tavus kuşu, sebepte değil, neticede tavus kuşudur; bu bakımdan tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru mânasız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk ve çizgi heyetindedir... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde ruhu!..</li>
</ul>

<ul>
 <li>İsterse karga veya devekuşu yumurtasından çıkmış olsun, neticede bütün şartlariyle tavus kuşu olabilen her varlık, tavus kuşunun bütün hakkına maliktir... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde kıymet ölçüsü!...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Demek ki biz, gerçek milliyetçiliği, geriye doğru değil, ileriye doğru, menba istikâmetinde değil, mansap istikâmetinde, tohum üstünde değil, ağaç, üstünde karar kılıcı bir anlayış ve görüşe bağlıyoruz.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu demektir ki, biz, tarih plânında fışkırışımıza zemin teşkil eden ırk ve toprak şartlarını geride bırakmış; her türlü ırk ve toprak hakikatine ilgili, fakat her türlü ırk ve toprak yobazlığına düşman, ileri bir görüş ve anlayış içinde milliyetçiyiz.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Amma yumurta olmazsa tavus olmazmış; varsın olmasın, bu zaruret bize hiçbir şey kaybettirmez. Dairenin bulunduğu her yerde mutlaka bir merkez bulunacağı, fakat her merkez bulunan yerde mutlaka bir daire bulunmayacağı gibi tavus, yumurtayı ihata ve ihtiva eder de, yumurta tavusu ihata ve ihtiva edemez.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim milliyetçiliğimiz, belli başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Türk, bizim nazarımızda, belli başlı bir inanış, bağlanış, düşünüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış ve bildiriş hususiyetleri içinde, belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda ve lisan birliğinin örüdüğü, tek nüshalı ve şahsiyetli bir ruh nescinden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vâhit temsil eden bu ruh nescinin zarfı da Anadoludur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ya şu boyuna Türk ruhu, Türk ruhu dediğimiz şey nedir ki?.. Türk ruhu dediğimz şey, iki vâhidin mecmuundan ibarettir: biri, onu kendi dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde renklendiren, şekillendiren, seslendiren, kokulandıran, iklimlendiren iki vâhit... Vâhitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mihrakında pırıldayıcı mutlak ve müstakil iman ışığı, ikincisi de bu ışık etrafında, hususî ve mahallî, bütün bir tahassüs ve tefekkür seciyesidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Vâhitlerden ilki, ırk ve kavim seviyesinin üstünde, bütün insanlar çapında ve hâkim; öbürü de yalnız ırk ve kavim kadrosunda ve tâbidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Demek ki, zaten aslında ve lügatta bir kavmin ruhunu dayadığı iman kaynağı mânasına gelen ve son zamanlarda gerçek delâletinden kaydırılıp kavmiyet mânasına kullanılmaya başlayan milliyetçilikten anladığımız, bir zarf işi olmaktan ziyade bir mazruf işi; ve mazruftaki dünya görüşüne, insan, cemiyet ve kâinat telâkkisine bağlı bütün bir tahassüs, tefekkür, eda ve ifade kadrosu işçiliğidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu ruhî ve kadronun ırkî plânda kendi maddesine karşı sevgisi, ancak belli başlı bir vâhidin doğurduğu böyle bir ruha yataklık etmekten ibaret ve yalnız bu kayd ve şartla sınırlıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İşte bizim milliyetçiliğimiz; İslâma bağlı Türk ruhunun, bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce hususiyetlerinin milliyetçiliği!.. Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik!..</li>
</ul>

<p><strong>           İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.402-404.</strong></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 00:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-m-i-l.png" type="image/jpeg" length="54261"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Ahlâkçılık]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ahlakcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ahlakcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!" sözüne, "Horasan’ın köpekleri de böyle yapar; bulunca dağıt, bulamayınca şükret!" karşılığını veren Vecd Kahramanının ahlâkı... Buna muhtacız...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>"Kimin malını aldımsa, işte malım, gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa, işte sırtım, gelsin vursun!" diyen Allah Sevgilisinin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Çölde, devesine, kölesiyle nöbetleşe binen Reisler Reisinin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Sokakta, zina halinde gördüğü bir çift insanın üstüne cübbesini yayıp "Yarabbi, ne yazık; gizlenecek yerleri de yok... " diye fısıldayan Mezhep Kurucusunun ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Söz verdiği yerde günlerce dostunu bekledikten sonra, ona zımnen yalancılık isnat etmemek için günlerce yerinden kıpırdayamayan Velâyet Büyüğünün ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>"Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!" sözüne, "Horasan’ın köpekleri de böyle yapar; bulunca dağıt, bulamayınca şükret!" karşılığını veren Vecd Kahramanının ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Yıllardır, mustarip nefsinin biricik dileği bir içim soğuk suyla bir damla ekşi ayranı ona çok gören büyük Çilekeşin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şeyhinin ocağına, tam 40 yıl, cetvel tahtası gibi dümdüz odunlar taşıyarak tam 40 yıl sonra beliren "dağda hiç eğri odun yok mu?" dikkatine, "senin kapından eğrilik geçemez" cevabını bastıran ulvî dervişin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ayyaş padişahın gösterdiği camiye bakıp "güzel, güzel amma, yanında bir meyhane eksik!" cinasını yapıştıran muhteşem Hâkimin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Atının ayağı çamura batınca, üstünü başını bulayan âlime dönerek "bu çamurlu elbiseleri öldüğümüz zaman sandukamıza örtsünler; ulema ayağından sıçrayan çamur şerefimizdir!" tavrını takınan örnek Sultanın âhlakı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ahdine hain düşman kralının kesik başını, mızrağının ucunda, "işte verdiği sözü tutmayan başın âkıbeti!" diye gezdiren fâtih Yeniçerinin âhlakı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Yâni bizim ahlâkımız; kökümüzün, kaynağımızın, beşiğimizin, ocağımızın ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Millî ahlâk mefhumunu, başta din olmak üzere, o milletin bütün iman ve mukaddesat manzumesi içinden süzülüp gelen bir vâkıa telâkki etmenin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu ânda dünya kıymetinin yangınını çerçeveleyen pencere karşısında, ahşap damlar gibi çöken milletlerin püskürttüğü kıvılcım yağmuru içinde, insanoğlunu, yeni bir ruh ve ahlâk inşa etmek cehdiyle şahlanmış görmenin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Batı dünyasının, kendi içinde ve kendi kendisine karşı, kaybedilmiş bir ruhla bir ahlâkın güya kurtuluş savaşını yaptığını bilmek; ve bu beşerî savaş dışında artık hiçbir hayata yer kalmadığını anlamak şuurunun ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ve bu ana-baba gününde, en soylu ahlâkın kaynağından gelen Türk milletinin, hem kendisine, hem de dünyaya ait ruhî ve içtimaî kıymetler kadrosunun dışında kaldığını, cesaret ve samimiyetle tesbit etmenin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İslâm ahlâkı.. Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ahlâk ve ahlâkçılık budur.</li>
</ul>

<p><strong>            İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.400-402.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ahlakcilik</guid>
      <pubDate>Fri, 27 Feb 2026 22:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/basyuce-a-h-l.png" type="image/jpeg" length="61336"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Şahsiyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sahsiyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sahsiyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[(...) Bir cemiyette bütün temsil hakkı; mutlak olarak, fikirde, san’atta, ilimde, fende, siyasette, idarede hülâsa yapıcı ve kurucu insanî verim şubelerinin hepsinde, en uzun çıkıntılı yıldız köşelerinin, dolayısiyle en üstün şahsiyetlerindir]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Bütün insanlığı tek sıra üzerinde hizaya getirseler, o sıranın yüksekliği bakımından ulaşacağı en dik had içinde en uzun boylu tek şahsiyetin irtifaıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>100 milyonluk bir cemiyetin, 100 milyon köşeli bir yıldız gibi, ruh ve akılda en ileri zirvesi, köşeler içinde en fazla çıkıntılı, en ziyade fırlak olanıdır; yâni tek şahsiyet üzerinde düğümlenmiş bulunanı...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu kadar ki, insan ve cemiyet hayatının nâmütenahî çapraşık ve girift oluş sırları içinde ve şahsiyetler arasında, şube şube, bu teki veya tekleri sıhhatle tartacak hiçbir terazi bulunmayacağına göre, dâva, bu teki veya tekleri ele geçirip geçirmemekte değil; bütün bir zümre adına, sıhhatle benimsenmesi pek kolay olan ana gayeyi ele geçirmekte... Gaye yerinde olsun da isterse her zaman ona varmak mümkün olmasın.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İşte, bir cemiyette bütün temsil hakkı; mutlak olarak, fikirde, san’atta, ilimde, fende, siyasette, idarede hülâsa yapıcı ve kurucu insanî verim şubelerinin hepsinde, en uzun çıkıntılı yıldız köşelerinin, dolayısiyle en üstün şahsiyetlerindir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Dünya fikir tarihi boyunca çile doldurmuş her soylu kafa, bir bedahet kolaylık ve zerafetiyle hemen kestirir ki, cemiyet için belli başlı bir sınıfa istinat etmeyen hiçbir fikir sisteminin mimarî temeli atılamaz. Öyleyse bizim sınıfımız, o cemiyet içinde, bir bahçenin ağaçları gibi, en olgun ve örnekli ruh ve kafa yemişiyle yüklü, üstün şahsiyetler manzumesi…</li>
</ul>

<ul>
 <li>Her cemiyet hak ve hakikatini tanıdığı sınıfın vücut hikmetini ve imtiyazını bilecektir. Bâtıl ve müflis komünizma, bu hikmet ve imtiyaz adına işçi sınıfının ıstırabını sistemleştirmişti. İmdi, malüm ola ki, bir cemiyette tek mahküm fert kalmaması için biricik hâkimiyet makamı, Allahın, idrak çilesini doldurmaya ve ona göre hayat çatıları kurmaya memur ettiği üstün kullar manzumesine bağlı; ve biricik hikmet ve imtiyaz, idrak ıstırbaının kahramanlarına ait...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Biz de bir sınıfa bağlıyız. Fakat her sınıfı içine alan bir sınıf... Bu, her zümreyi bütün dertleri ve ıstıraplariyle kucaklayan ve kendi öz nefsinden başka her nefsi düşünen, mücerred bilmek ve anlamak çilesinin yakıp tutuşturduğu, cins yaradılışlar çevresidir. Hak ve hakikatimizi dayadığımız ıstırap da, her acının üstünde, mücerret idrâk ıstırabı...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Gelen her inkılâp, hakkın kendisinde olduğunu iddia edecektir. Bütün tarih boyunca hiç kimse hakka zıd olduğunu söylemiş ve söyleyecek değildir. Hakka mahkümiyet ise hâkimiyetin tâ kendisi olduğuna gör, bizim şahsiyetçiliğimiz, hakkın en üstün kaza ehliyetini temsil edenleri hâkim kılma dâvasından başka bir şey değildir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Kudret Sahibinin, ezelî ve ebedî saltanatını inkâra kadar hür yaratmasına rağmen tam ve mutlak irade ve hâkimiyeti altında tuttuğu varlıklar gibi, İlâhî mimarînin, bu ulvî mânaya eş olarak insanî mimarîye tatbikinden ibaret olan ve gerçek imanla sarmaşdolaş bulunan bu yepyeni sistem, şu ânda, muztarip ve muhteliç dünyanın rahmindeki çocuktur; gelmekte ve gelecek olan, yalnız o.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bütün bâtıl ve müflis sistemler arasında, biricik doğru ve muzaffer, fakat eksik ve zayıf, ve aslî merkezinden mahrum bir tertip olan demokrasya ve liberalizma nizamının gerçek tekevvünü, yarın parlâmentoların, milletler adına kabul ettiği ve binbir tezada boğduğu hâkimiyet mefhumunu, hak adına yepyeni bir şuur ve sisteme sokup kendi içlerinden birer yüceler kurultayı fışkırttığı gün belli olacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>"Büyük Doğu"nun kafasında, bir Mebuslar Meclisi değil, bir "Yüceler Kurultayı" yaşamakta; ve bu "Yüceler Kurultayı"nın kürsüsünde "Hâkimiyet milletindir" levhası yerine "Hâkimiyet hakkındır" düsturu ışıldamaktadır.</li>
</ul>

<p>        <strong>  İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.397-400.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sahsiyetcilik</guid>
      <pubDate>Thu, 26 Feb 2026 20:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/basyuce-s-a-h.png" type="image/jpeg" length="26953"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Keyfiyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-keyfiyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-keyfiyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Keyfiyetçiliğin baş usulü, her şeyde ana cevhere nüfuz etmek gayesi bakımından, nâmütenahî bir tecrittir; tecritlerin en soylusundan fışkırıp teşhislerin en ihtişamlısında billürlaşan bir ruh; ve bu ruhun, en derin mücerretle en katı müşahhası evlendirdiği zemin üzerinde, bütün eşya ve hâdiseleriyle dünya...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><ul>
 <li>Ruhçuluk, ahlâkçılık, milliyetçilik, cemiyetçilik, nizamcılık, müdahalecilik, sermaye ve mülkiyette tedbircilik diye isimlendirdiğimiz dokuz ölçüden her biri, her birine bağlı olduğu gibi, keyfiyetçiliğimiz de, ölçülerimizden teker teker hepsine ve hususiyle şahsiyetçiliğimize ilişik...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şahsiyetçiliğimiz, nasıl insanlar arasında ibdâ çilesi çeken sınıfı imtiyazlandırma dâvasından ibaretse, keyfiyetçiliğimiz de, insanî verim çerçevelerini, üstün bir kıymet hükmüne bağlama işi...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyetçilik; bütün insanî verim şubelerinde, çoktan ziyade tekin kanunları üzerinde derinleşmek; her iş vâhidini, onu saran mücerret oluş cevherine göre değerlendirmek dâvası...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Nabzında, maddî ve manevî her verimin ana cevherine nüfuz etmek kaygısı çarpan keyfiyetçilik, her şeyin; sâf, halis, gerçek ve daimî cephesini arar. Sâflık, halislik, hakikîlik ve daimîlik çizgilerinin kurduğu dört köşe çerçevedir ki, keyfiyetin tecelli plânını bulur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyetçiliğin baş usulü, her şeyde ana cevhere nüfuz etmek gayesi bakımından, nâmütenahî bir tecrittir; tecritlerin en soylusundan fışkırıp teşhislerin en ihtişamlısında billürlaşan bir ruh; ve bu ruhun, en derin mücerretle en katı müşahhası evlendirdiği zemin üzerinde, bütün eşya ve hâdiseleriyle dünya...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyetçiliğimizde her şey, insan ve cemiyet için olduğu kadar, kendisi, kendi sâf cevheri içindir; ve bu iki aidiyet kutbundan hiçbiri, karşılığının zararına inkişaf etmez.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyet, zamanın, kemmiyet de mekânın ressamı olduğuna göre, ruh ve maddeyi birbiri içinde erginleştiren keyfiyetçiliğimizin, ruh ve madde kutupları arasında attığı büyük âhenk köprüsü; sâf şiir, sâf ilim, sâf fikir ve her şeyde sâf ve hakikiyi gösteren bayraklarla donatılmıştır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Arap atı, İngiliz kumaşı, İsviçre saati, Alman piyanosu, Acem halısı kendi âleminde neyse; nefasette Türk tütünü, kıymette Türk parası, nizamda Türk ordusu, güzellikte Türk kadını, sağlamlıkta Türk erkeği, sistemde Türk idaresi, incelikte Türk politikası, usulde Türk mektebi, gerçeklikte Türk ilmi, derinlikte Türk tefekkürü, sâfiyette Türk sanatı, imanda Türk ruhu ve her şeyde ve her şubede Türk varlığı o olmalıdır. Gaye budur. İşte, ana hedefleriyle, her unsuru tecritlerin en meçhul iklimlerinden avlanıp, teşhislerin en malüm yuvalarına oturtulan keyfiyetçilik dâvamız...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyetçiliğimizin birinci derecede düşman tanıdığı görüş ve usül, "Dampingçilik" zihniyeti ve bir zamanlar komünizma plânında görüldüğü gibi, ruhunu kaybetmiş madde ve kemmiyet cümbüşlerine inanmak dalâletidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bugün Amerika, bütün iş şubeleriyle, keyfiyeti ikinci plâna alan muazzam bir kemmiyet köpürüşü; Avrupa da, kemmiyete mağlup hazin bir keyfiyet çöküşü...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyet olmadan kemmiyet, milyonların sıfıra darbına müsavidir.</li>
</ul>

<p><strong>             İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.395-397.</strong></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-keyfiyetcilik</guid>
      <pubDate>Wed, 25 Feb 2026 20:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/basyuce-k.png" type="image/jpeg" length="39217"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Ruhçuluk]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ruhculuk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ruhculuk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bütün cemad, nebat, hayvan ve insan kadrolariyle kâinatın, ezelî ve ebedî, kendi kendini aşma cehdi içinde derin bir mâvera humması çekmesi ve bütün iş ve hamle merkezlerini bu nokta etrafında ayarlaması mefkuresi… İşte ruhçuluk…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Ruhçuluk, eşya ve hâdiseleri, kendi içlerinden çıkan kuru müşahade ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi kanunları üstünde, madde göziyle görülemez ve ölçülemez müessirlere bağlamak anlayışıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ruhçu odur ki, beş hasse kadrosu içindeki ham ve kaba madde âlemini, o kadronun dışında ve üstünde, gıyabında ve mâverasında, üstün bir sebep kutbuna iliştirerek mânalandırır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Hakir bir gözyaşı damlası, herhangi bir dış tesir yüzünden herhangi bir guddenin maddî tagayyürüne mi işarettir; yoksa aynı maddî tekevvün zincirinin başında, maddeye hâkim, fakat madde çerçevesinde gâip, üstün ve manevî bir kuvvete mi delâlet? Sualin ikinci şıkkına “evet!” diyen ruhçudur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ruhçunun usulü (enfüsî – sübjektif) ve onunla beraber muğdil ve girift, maddecinin usulü de (âfâkî – objektif) ve onunla beraber basit ve düpedüzdür? Öyle ki, ruhçu, kâinatı topyekün ebediyet yolcusu insanın mihrakında toplarken, maddeci, kâinatı topyekûn fenâya mahkûm maddenin mihraksızlığında dağıtır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Maddenin uzviyet üzerine doğrudan doğruya tesirinden doğma hayvanî ve nebatî ihsasların üstünde bütün haz ve elem manzumesiyle beraber, vatan, millet, aile, aşk, merhamet, namus, kahramanlık gibi mefhumlar, baştanbaşa ruhçuluk kadrosunun mallarıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ruhçuluğun ufuk çizgisi Allahçılıktır; her Allahçı, kendi kendisine ve en mükemmel ruhçudur; fakat her ruhçu mutlaka Allahçı değil… Ama Allaha erişemeyen ruhçu, bir zaviye teşkil eden iki hattın çapraz gidişini kabul ettikten sonra, birleşme noktasını inkâr eden tezatlı insana benzer ve hiçbir kıymet belirtmez.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Sebepleri ve neticeleri üzerinde sonsuz tekerlemelere düşmeden billûrlaştıralım ki, biz, ruhu ve ruhçuluğu, hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlariyle insanın tahayyüz sahasına perçinli görüyoruz. Onun olmadığı yerde bizce, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlariyle insan ve insan hayatı nâmevcuttur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Madde ilimlerinin, büyük ruh muvazenelerini altüst edecek ve kurucusunun elinden kaçıp kurtulacak kadar murakebesiz terakkisini çerçeveleyen asrımızda, (robot)laşmış insanoğlunu yeniden avlama ve maddeyi yeniden sindirme kudretinde bir imanın fışkırmaması yüzünden, dünya, en derin buhranını çekti ve nihayet bu buhranın fiil halinde kıymetini yaşadı ve hâlâ onu yaşamakta…</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bugün, gelenin, önde getirdiği ulviyetten ziyade, gidenin arkada bıraktığı süfliyet manzarasından anlıyoruz ki, bize eski ruh muvazenemizi, eski aşk huzurumuzu getirecek olan büyük imân manzumesini bilmesek ve tanımasak da, ona ihtiyacımız mutlaktır; ve bu seziş, devrimizde tam bir bedahat şerefine ulaşmıştır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Dinin ruhunu yıkmak üzere kurulan komünizmanın sabık mekânında ardına kadar açılan kilise kapıları; en bâtıl politika uğrunda bile olsa bütün verimini ruhçuluğundan alan nazizmanın insan ve makineye tahakküm hamleleri; ve ruhçuluğun en hür barınağı demokrasya âleminin dilinden düşmeyen “Allah” âvâzeleri şahittir ki, medenî insanlık dünyası, yeniden ruhunu ve yeni ruhçuluğunu arama yolundadır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>BÜYÜK DOĞU’nun, bütün bir vatan kurtarıcılığı çapında gördüğü ruhçuluk, ilmî ve felsefî delâleti içinde, ferdî ve içtimaî bütün mukaddesler zeminini kucakladıktan sonra, bu zeminin ufuk çizgisine de muhtaç olanıdır; yâni Allahtan gelen, Allaha giden ve arada, yeni insan ve cemiyeti bütün mukaddesleriyle ihtiva eden ruhçuluk… Ve bizim elimizde ruhçuluk, Allaha, hem de Peygamberinin mutlak yolundan bağlı olmanın bir neticesidir. Gerçek mânasiyle mü’minlerin, eşya ve hâdiselere bakışındaki mizaç ve uslûp ölçüsü… Bütün cemad, nebat, hayvan ve insan kadrolariyle kâinatın, ezelî ve ebedî, kendi kendini aşma cehdi içinde derin bir mâvera humması çekmesi ve bütün iş ve hamle merkezlerini bu nokta etrafında ayarlaması mefkuresi… İşte ruhçuluk…</li>
</ul>

<p><strong>           İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.393-395.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ruhculuk</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 21:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/basyuce-r-u-h-c-u-l-u-k.png" type="image/jpeg" length="18164"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Vaizler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-vaizler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-vaizler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim vâiz tipimiz, her noktasından, korkutmak yerine sevindirmek, zorlaştırmak yerine kolaylaştırmak, soğutmak yerine müjdelemek, acılaştırmak yerine tatlılaştırmak emri tüten mukaddes hadîsin imtisalcileridir; ve çepçevre kuşatıcı, bağlayıcı, mıhlayıcı ve bir daha bırakmayıcı birer diyalektika ustasıdır]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>· Bu emirden itibaren camilerdeki vaaz ve ders kürsüleri, bu kürsülerin gerektirdiği üstün şartları nefslerinde pırıltacak insanlar yetişinceye kadar boş kalacaktır.</p>

<p>· Camilerde Müslümanlara bütün dinî ve hayatî incelikleri anlatmaya memur üstün şartlı nefslerin yetiştirilmesi işi, yakın ve uzak mazi dâhil olarak, örneksiz bir inkılâp olacaktır.</p>

<p>· Bu dâvaya ait metod ve plânın teferruatı mahfuz kalmak üzere, başlıca esas, şu ânda ortalığı saran basit, kaba, sığ, bilgisiz ve her türlü incelikten ve ruh avlama san'atından mahrum, sadece çirkinleştirici ve kabalaştırıcı, soğutucu ve kaçırıcı vâizler kitlesinin bir tırpanda tasfiyesidir.</p>

<p>· Hristiyanların bir papazı yetiştirirken nazara aldıkları irfan ve san'at şartlarını mütalâa edecek olursak, asırlardan beri vâizlerimizi yetiştirmekte ve onları ruh avcılarına mahsus umumî şartlardan mahrum bırakmakta gösterdiğimiz ihmal derecesinin azametini anlarız.</p>

<p>· Bundan böyle, dinî bilgi, tasavvufî zevk, umumî irfan, muaşeret edebi, terbiye, zarafet, derinlik, telkin ve tebliğ sanatı bakımından tamamlığı kat'î ve resmî olarak çerçevelenmiş şahıslar dışında hiçbir ferde, muazzez ve münezzeh cami kürsülerinde yer yoktur.</p>

<p>· Ahırındaki yanaşmaya bağırır gibi, zift dolu bir zulmet hunisine benziyen ağzının bütün açılış imkaniyle ve bir sövme toniyle hırlıyarak, dini, şeriati ve bütün mücavir hakikatleri kendi öz nefslerinin tavla zarı eb'adındaki darlık ve basıklığına tatbik eden, Allah ve Resulü adına, Allah ve Resulünün murat buyurmadığı hükümleri kesip atan, böylece Allah ve Resulüne karşı celâdet göstermekten kaygı duymıyan ve ruhlarında zerre miktarı esrar idrakine yer bulundurmıyan hamlık ve kabalık örneklerine paydos diyecek inkılâp, bizimkidir. Bizim bunları tasfiye etmekten muradımızsa, malüm din düşmanları gibi din mümessillerini ortadan kaldırmak değil, böyle din düşmanlarına zuhur ve tecelli imkânı veren sahtelerini kaldırıp hakikîlerini getirmektir.</p>

<p>· Bizim, en kısa zaman içinde çizgi çizgi billürlaştıracağımız ve heybetle kürsüsünde heykelleştireceğimiz vâiz tipi, muazzam bir vecd, aşk, heyecan ve fedakârlık ruhunun temeline dayalı koskoca bir irfan, beşerî fikir maceralarına vukuf, insan ruhunun esrarına nüfuz kıymeti içinde, derin bir zarafet, zevk ve esrar idrakinin örneği olacaktır.</p>

<p>· Dinimize, dairenin dışından ve içinden kasteden iki cereyanın sonuncusunu, işte nâmütenahî derin ve esrarlı İslâm şeriatinin bu ehliyetsiz avukatları temsil ediyor. Bunlar, ilk cereyanı kuvvetlendirmekte çok defa şuursuz olarak başlıca âmildirler. Başımıza iç küfrü üşüştüren de bunlardır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· Biz, her şubesiyle, dış cereyanı kökünden baltalamak cihadına içimizi en müsaffâ hale getirmenin baş tedbiri olarak, Allah sevgisine vekâlet makamı olan mübarek kürsüyü ehline teslim ve ehlinin şartlarını tesbit etmeyi hedef tutuyoruz.</p>

<p>· Bizim vâiz tipimiz, her noktasından, korkutmak yerine sevindirmek, zorlaştırmak yerine kolaylaştırmak, soğutmak yerine müjdelemek, acılaştırmak yerine tatlılaştırmak emri tüten mukaddes hadîsin imtisalcileridir; ve çepçevre kuşatıcı, bağlayıcı, mıhlayıcı ve bir daha bırakmayıcı birer diyalektika ustasıdır.</p>

<p><strong>Necip Fazıl Kısakürek, <i>İdeolocya Örgüsü</i>, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s 371-373.</strong></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-vaizler</guid>
      <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 20:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/whatsapp-image-2026-06-24-at-110937.jpeg" type="image/jpeg" length="93286"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
