<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/ozel-haber" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 07 Jul 2026 02:38:07 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/ozel-haber"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[“NATO’nun kaderini Türkiye çizecek”]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/natonun-kaderini-turkiye-cizecek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/natonun-kaderini-turkiye-cizecek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yıllarca Türkiye'yi hudut boyunda bekleyen bir "ileri karakol" konumunda tutan emperyalist Batı aklı, bugün bizzat kendi yarattığı krizlerin ağırlığı altında ezilerek varlığını sürdürebilmek adına Türkiye’nin gücüne muhtaç duruma düşmüştür. Amerika'nın Avrupa'yı kendi kaderine terk edişi ve Avrupa başkentlerinde baş gösteren derin güvenlik paniği, "Yeni Dünya Düzeni" palavrasının fiili iflasını belgelemektedir....]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yabancı stratejistlerin görüşlerinden derlediğimiz bu rapor, Türkiye'nin Batı'nın yörüngesinde dönen bir uydu konumundan sıyrılarak; kendi savunma sanayisiyle, otonom dış politikasıyla ve jeopolitik vizyonuyla Büyük Doğu coğrafyasının bağımsızlık ateşini yakan asli bir "oyun kurucu" mertebesine erişebileceğine işaret ediyor.</p>

<h2><strong>Küresel Fay Hatlarında Tarihi Buluşma</strong></h2>

<p>NATO, Soğuk Savaş sonrası dönemin en şiddetli sarsıntılarını yaşarken, İttifak'ın rotası 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara'da çiziliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ev sahipliğinde toplanan 36. NATO Zirvesi, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin temelden değiştiği bir dönüm noktasını işaret ediyor. Dünya eşzamanlı krizlerle sarsılıyor. Ukrayna'daki yıpratma savaşı tüm şiddetiyle sürerken, ABD ve İsrail'in İran ile giriştiği doğrudan çatışmalar Orta Doğu'yu devasa bir ateş çemberine çevirmiş, Hürmüz Boğazı'ndaki enerji ticaretinin durmasına sebep olmuştur. Tüm bu kaosun ortasında, ABD'nin Avrupa'dan askeri varlığını çekerek savunma yükünü tamamen Avrupa'ya devrettiği NATO 3.0 doktrini Ankara'da masaya yatırılıyor. Tehditlerin zirve yaptığı bu dönemde gözler, İttifak'ın en büyük ikinci ordusuna ve devasa bir savunma sanayisine sahip ülkesi Türkiye'ye dönmüş durumdadır. Yabancı stratejistler, Türkiye'yi artık kenarda bekleyen bir kanat ülkesi statüsünden çıkarıp, küresel dengeleri kendi lehine değiştiren kilit bir mimar sıfatıyla tanımlıyor.</p>

<h2><strong>Stratejik Mecburiyet</strong></h2>

<p>Uluslararası askeri analistler, NATO'nun Türkiye karşısında yaşadığı derin çaresizliği bir tür paradoks olarak adlandırıyor. Türkiye, askeri kapasitesi ve coğrafi konumuyla İttifak için mutlak vazgeçilmez bir güç konumunda dururken, bağımsız dış politikası ve milli çıkarlarını önceleyen tutumuyla Batı başkentlerinde büyük bir sarsıntıya sebep oluyor. Savaş riskleri arttığında Türkiye'nin değerini anımsayan Batı, krizler hafiflediğinde hızla dışlayıcı bir tutuma bürünüyor. Soğuk Savaş döneminde Jüpiter füzelerinin çekilmesi, Johnson Mektubu ve Kıbrıs Barış Harekatı sonrası uygulanan ambargolar, Türkiye'nin Batı'ya olan güvenini sıfırlayan ve devasa yerli savunma sanayisi hamlesine sebep olan temel kırılmalar olarak öne çıkıyor. ABD'nin Suriye'de YPG/SDF'yi silahlandırması ve 15 Temmuz sürecindeki kayıtsız tutumu, bu kopuşu en üst seviyeye taşımıştır. S-400 alımı ve F-35 programı üzerinden yürütülen yaptırımlar, Türkiye'yi pasifize etmek yerine İttifak içindeki veto gücünü ve dayatma kapasitesini keşfetmesine sebep olmuştur. Türkiye, milli güvenlik kaygılarını merkeze alarak İsveç ve Finlandiya'nın katılım süreçlerinde tavizler kopararak otonom gücünü tescillemiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>ABD'nin Geri Çekilişi ve Avrupa'nın Derin Güvenlik Krizi</strong></h2>

<p>Ankara Zirvesi'ni tarihi kılan asıl gelişme, ABD'nin Avrupa savunmasından yapısal olarak çekilmesidir. Sızdırılan Pentagon raporları, ABD'nin F-15 savaş uçaklarının üçte birini, stratejik bombardıman uçaklarının yarısını ve nükleer denizaltılarını Avrupa planlarından çıkardığını belgeliyor. Almanya'daki ABD askerlerinin ve zırhlı tugay rotasyonlarının iptal edilmesi, Avrupa başkentlerinde büyük bir paniğe sebep oldu. Asya'ya odaklanan Washington yönetimi, yük paylaşımı kavramını terk ederek doğrudan yük kaydırması stratejisine geçmiş durumdadır.</p>

<p>Avrupa kıtası, kendi güvenliğini sağlama konusunda devasa bir boşluğa düşmüş vaziyettedir. ABD'nin kuvvet çekmesi sonucunda kıta Avrupa'sında hızlı reaksiyon gösterecek kara gücü ve personel eksikliği baş göstermiştir. Kıtadaki bu hayati açığı, İttifak'ın ikinci büyük ordusuna sahip, sahada kanıtlanmış muharip kapasitesiyle ve 2028'de NATO Müttefik Reaksiyon Gücü'nün komutasını devralacak olan Türkiye kapatmaktadır. Hava üstünlüğü ve derin darbe kapasitesinde ABD'nin varlıklarını çekmesi, Avrupa'nın uzun menzilli hava kapasitesini ciddi boyutta zayıflatmıştır. Türkiye, gelişmiş SİHA/TİHA ekosistemi, Akıncı, Kızılelma, TB3 gibi unsurları, sürü İHA teknolojileri ve büyüyen balistik füze envanteriyle bu stratejik boşluğu anında ikame etmektedir. Orta Doğu ve Güney Kanadı'nda ise ABD'nin tüm ilgisinin Asya'ya kayması bölgeyi istikrarsızlaştırmış, Türkiye ise sınır ötesi operasyon ağı, Körfez ülkeleriyle geliştirdiği askeri ittifakları ve enerji güvenliğini sağlayan dev lojistik projeleriyle Avrupa'nın tek can simidi haline gelmiştir.</p>

<h2><strong>Küresel Stratejistlerin Gözünden Yeni Güvenlik Mimarisi</strong></h2>

<p>Küresel düşünce kuruluşları, Türkiye'nin yeni dönemdeki rakipsiz pozisyonunu derinlemesine analiz ediyor. Washington Institute uzmanları, Türkiye'yi Orta Doğu'daki devasa savaş ortamında vazgeçilmez bir diplomatik arabulucu ve kriz yöneticisi sıfatıyla kilit devlet konumuna oturtuyor. Chatham House analistleri, Avrupa güvenliğinin sınırlarının genişlemesi gerektiğini belirterek Türkiye'yi pan-kıtasal mimar sıfatıyla tanımlıyor. Almanya merkezli SWP, Türkiye'nin Türk Devletleri Teşkilatı'nı askerileştirmesine, küresel lojistik yollarını kontrol etmesine ve Gümrük Birliği'ni bir pazarlık aracına dönüştürmesine dikkat çekerek Ankara'yı stratejik otonomi peşindeki bağımsız aktör ilan ediyor. Atlantic Council, Türkiye'nin savunma sanayisiyle askeri yükümlülükleri aşarak doğrudan stratejik teslimat yaptığını ve Karadeniz güvenliğinin mutlak yöneticisi olduğunu vurgulayarak aktif tasarımcı etiketini kullanıyor. European Leadership Network uzmanları ise ABD'nin çekildiği ortamda Türkiye'yi Avrupa'nın konvansiyonel kurtarıcısı statüsünde görüyor. Türkiye, Batı'ya olan bağımlılığını azaltarak çok kutuplu dünyada kendi hareket alanını sonuna kadar genişletmektedir.</p>

<h2><strong>Batı'nın Türkiye'den Beklentileri </strong></h2>

<p>Batı'nın Türkiye'den talepleri askeri üs boyutunu çoktan aşarak endüstriyel ve diplomatik alanlara yayılmıştır. Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi Savunma Sanayii Forumu, Türk savunma endüstrisinin devasa üretim kapasitesinin Avrupa tedarik zincirlerine acilen entegre edilmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Baykar'ın İtalya açılımı, TUSAŞ'ın ihracat rekorları ve TB3'lerin TCG Anadolu'daki tarihi uçuşları, Türk sanayisinin üstünlüğünü belgeliyor. Batı, kendi mühimmat açığını Türkiye'nin üretim gücüyle kapatma arayışındadır. Güney Kanadı'nda patlak veren yangının Avrupa'ya sıçramasına set çekecek kalkan görevi tamamen Türkiye'nin omuzlarına bırakılmıştır. Karadeniz'de Montrö rejiminin tavizsiz uygulanması ve deniz güvenliğinin bizzat Türk donanmasıyla sağlanması, Batı'nın Ankara'ya olan mahkumiyetini perçinliyor. Ankara Zirvesi'nin en hayati diplomasi hamlesi ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasındaki şahsi yakınlaşmadır. Trump'ın Avrupalı liderleri hedef alan öfkeli tutumu karşısında, NATO'nun kurumsal çöküşüne engel olacak yegâne gücün Erdoğan'ın diplomatik ağırlığı olduğu tüm uluslararası basında yankılanıyor.</p>

<h2><strong>Türkiye'nin Yeni Rolü</strong></h2>

<p>NATO'nun küresel operasyonlardan çekilerek kendi kıtasına hapsolması, Batı'nın dünya polisi rolünün kalıcı olarak bittiğini kanıtlıyor. Bu tarihi kırılma, Türkiye'nin bölgesel askeri hamlelerini tamamen serbestleştirerek, Batı'yı Türkiye'nin adımlarını meşru kabul etmeye zorluyor. Gümrük Birliği'nin modernizasyonu konusunu Avrupa'ya karşı jeoekonomik bir koz olarak kullanan Türkiye, Karadeniz'deki denge politikasında da Batı başkentlerine bizzat kendi kurallarını dikte ediyor. Türkiye'yi dışarıda bırakan alternatif senaryoların Avrupa için askeri bir felakete sebep olacağı gerçeği, tüm otonomi hayallerini sonsuza dek çöpe atmıştır. 2026 Ankara NATO Zirvesi, Türkiye'nin komut alan bir ileri karakol statüsünden sıyrılarak yeni nesil dünya düzeninin kurucu mimarı olduğunu tüm dünyaya ilan ediyor. Batı dünyası kendi krizlerinde boğulurken, Türkiye jeopolitik bir kilit taşı sıfatıyla yeni yüzyılın rotasını bizzat Ankara'dan çiziyor.</p>

<p><strong>Baran Dergisi</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/natonun-kaderini-turkiye-cizecek</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 21:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/nttr.webp" type="image/jpeg" length="82367"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İsmailağa'yı dizayn operasyonu: Bayram Hoca cinayetindeki karanlık bağlantılar!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ismailagayi-dizayn-operasyonu-bayram-hoca-cinayetindeki-karanlik-baglantilar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ismailagayi-dizayn-operasyonu-bayram-hoca-cinayetindeki-karanlik-baglantilar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[3 Eylül 2006 Pazar sabahı İsmailağa Camii kürsüsünde şehit edilen Mektubatçı Bayram Ali Öztürk Hoca’nın dava dosyası, aradan geçen 20 yıla rağmen hâlâ aydınlatılmayı bekleyen bir dosya olarak orta yerde duruyor. Şehit Bayram Ali Öztürk Platformu avukatlarından Hamza Uçan ve Platform Başkanı Cumali Hisar’ın TV NET ekranlarında yaptığı açıklamalar, cinayetin ardındaki uluslararası istihbarat ağını, FETÖ parmağını ve bilinçli delil karartma süreçlerini yeniden kamuoyunun gündemine taşıdı]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Üç aşamalı profesyonel hücre operasyonu</strong></h2>

<p>Avukat Hamza Uçan’ın hukuki değerlendirmelerine göre Bayram Ali Öztürk cinayeti, hücre sisteminin işletildiği son derece profesyonel bir siyasi cinayettir. Tetikçi Mustafa Erdal’ın, cinayet sabahı “tesadüfen” Fatih Çarşamba semtinden geçerken kalabalığı görüp camiye girdiği yönündeki resmi tez tamamen kurgudan ibarettir. Mustafa Erdal, o dönem İsmailağa cemaatiyle doğrudan organik bağı bulunan Bağcılar merkezli bir derneğin aktif üyesiydi. Katilin aile bireylerinin emniyet ve savcılık kayıtlarına geçen resmi beyanlarında, Mustafa Erdal’ın çevreye "Bayram Ali Öztürk ilim olarak yetersiz, yakında cemaatin başına ben geçeceğim" şeklinde iddialı sözler sarf ettiği açıkça sabittir. Katil, özellikle eşi tarafından terk edildikten sonra bu derneği adeta mesken haline getirmiş ve cinayet günü de camiye bu dernekten isimlerle birlikte intikal etmiştir.</p>

<h2><strong>Karartılan deliller</strong></h2>

<p>Dava dosyasında yer alan ve bugüne kadar kamuoyundan gizlenen en büyük skandallardan biri, cinayet sabahı yaşanan uluslararası telefon trafiğidir. Tetikçi Mustafa Erdal’ın mesken tuttuğu derneğin yöneticileriyle organik bağı bulunan bir şahıs, cinayetin işlendiği 3 Eylül 2006 sabahı saat tam 04:58’de, yani sabah namazından hemen önce, Radoslav Petkov Radev isimli Rus pasaportu taşıyan karanlık bir şahsı telefonla aramıştır.</p>

<p>Sabahın o saatinde, İsmailağa’daki sohbete giden bir dernek yetkilisinin bir Rus vatandaşını hangi amaçla aradığı sorusu, dönemin soruşturma makamları tarafından tamamen görmezden gelinmiştir. Soruşturma makamları Rus pasaportlu Radev’in ifadesini almaktan kaçınmış, şahsın başka ülke pasaportlarına sahip olup olmadığını araştırmayı ihmal etmiştir.</p>

<p>Daha da çarpıcı olanı, katil Mustafa Erdal’ın evinde yapılan aramada ele geçirilen 60 sayfalık şahsi not ve "istihare notları", emniyet tutanaklarında tescilli olmasına rağmen dosyadan tamamen buharlaştırılmıştır. 2012 yılında ise davanın en kritik evraklarını barındıran 1 ve 6 numaralı klasörler esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Dosyaya bakan dönemin savcıları Süleyman Pehlivan, Cihan Kansız ve Salim Duran gibi isimlerin tamamının daha sonra FETÖ üyeliğinden mahkûm olması, delillerin hangi irade tarafından karartıldığını açıkça ortaya koymaktadır. İlk savcının tutuklama talebiyle sulh cezaya sevk ettiği iki şüpheli ise sipariş usulü devreye sokulan bir aile hâkimi tarafından serbest bırakılmış, böylece dosyanın esastan tıkanmasına sebep olmuştur.</p>

<h2><strong>Önceki suikast teşebbüsleri </strong></h2>

<p>Bayram Hoca, kendisine yönelik tehdidin farkındaydı ve yakınlarına 600 dolar vererek bir çelik yelek satın aldığını beyan etmişti. Nitekim bu cinayetten önce de defalarca suikast girişimine maruz kalmıştı. 22 Ağustos tarihinde Tekirdağ’da uğradığı suikast girişimi son anda engellenmişti. Benzer şekilde Küçükköy Mevlana Camii’nde görev yaptığı esnada, "Koyuncu İsmet" lakaplı yakın arkadaşının dikkati sayesinde 34 santimetrelik bir bıçakla yapılacak olan saldırı son anda atlatılmıştı. Bayram Hoca, o gün arkadaşına "İsmet, bu aramızda kalacak. Bunu ben şehit olduktan sonra açıklarsın" diyerek kaderine olan teslimiyetini ortaya koymuştu. Tekirdağ ve İstanbul’daki baz istasyonu (HTS) kayıtları incelendiğinde, her iki suikast girişiminde de aynı şahısların ortak telefon trafiği gerçekleştirdiği tespit edilmiştir.</p>

<p>3 Eylül sabahı yaşanan linç hadisesi de bu profesyonel kurgunun bir parçasıdır. Görgü tanıklarının ifadelerine göre, o gün caminin ön saflarında daha önce hiç görülmemiş, İstanbul dışından ve farklı ilçelerden organize şekilde gelmiş yabancı simalar mevcuttu. Kürsüde tek bir bıçak darbesiyle hoca şehit edildikten hemen sonra, cami içinde profesyonel bir arbede başlatılmıştır. Cemaatin dikkatini dağıtmak ve dışarıdan bir saldırı olduğu algısını yaratmak adına caminin camları birileri tarafından dirseklerle kırılmıştır. 3 bin kişilik cemaat içinde yaklaşık 50 kişilik bir hücre, tetikçi Mustafa Erdal’ı orada hemen linç ederek susturmuştur. Aynı yapı, çıkardığı kargaşa ve engellemelerle Bayram Hoca’nın hastaneye yetiştirilmesini geciktirermiştir. Katilin cebinde açık kimliğiyle eylem yerine gelmesi, arkasındaki gücün kendisini orada susturacağına olan kesin inancından kaynaklanmaktadır. Amaç, hem hocayı ortadan kaldırmak hem de "İsmailağa’da cami içinde vahşi linç yapıldı" propagandasıyla muhafazakâr camiayı amansız bir medya savaşıyla mahkûm etmektir.</p>

<h2><strong>Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığına çağrı</strong></h2>

<p>Şehadet haberinin duyulmasıyla birlikte hocalarına sahip çıkan İBDA mensupları Fatih Camii'ndeki cenazede en ön safta yer almış, dönemin statükosu tarafından "terör örgütü propagandası" suçlamasıyla gözaltına alınarak baskılanmak istenmiştir. O günden bu yana Şehit Bayram Ali Öztürk Platformu, tamamen organik delillere dayanarak bu davanın peşini bırakmamıştır. Katilin yıllardır saklanan HTS kayıtları, platformun üstün gayretleriyle bizzat ortaya çıkarılmıştır.</p>

<p>Hocaefendi’nin acılı eşinin bu büyük ızdırap sebebiyle yıllardır yatalak hasta olduğunu, çocuklarının büyük bir mağduriyet yaşadığını ifade eden Platform Başkanı Cumali Hisar, devletin zirvesine şu kararlı sözlerle seslenmektedir:</p>

<p>"Biz 20 yıldır 3 Eylül 2006 sabahında takılı kaldık. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan ve Adalet Bakanımız Akın Gürlek’ten Allah rızası için bu dosyaya el atmalarını talep ediyoruz. Sinan Ateş dosyasında, Hrant Dink dosyasında ailelerle görüşen irade, 1 yıldır Bayram Hoca’nın oğlu Mahmut Öztürk’ün randevu talebini bekletmektedir. Fener Rum Patriği devletin zirvesiyle kolayca görüşebilirken, bu toprakların evlatları dertlerini anlatmakta engellerle karşılaşıyor. Bizim tek gayemiz hukukun işletilmesidir. Tehditler karşısında kararlılıkla direneceğiz. İş yerimize mermi bıraktılar, telefonla tehdit ettiler fakat biz bu hukuki mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz."</p>

<p>Şehit Bayramali Öztürk Platformu, cinayete dair en ufak bir bilgi kırıntısına bile sahip olan duyarlı vatandaşlar için 0537 622 40 44 numaralı bir ihbar hattı kurmuştur. Bu uluslararası suikastın ardındaki karanlık ellerin, FETÖ ve yabancı istihbarat servislerinin deşifre edilmesi, kadim devlet geleneğinin ve kamu vicdanının en büyük namus borcudur.</p>

<h2><strong>Şehit Bayram Ali Öztürk kimdir </strong></h2>

<p>Şehit Bayram Ali Öztürk Hoca, 1952 yılında Trabzon'un Of İlçesi'nde dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını Adapazarı'nda geçirdikten sonra Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’nü başarıyla tamamladı. İlahiyat eğitiminin yanı sıra hukuk eğitimi de alan Bayram Hoca; Farsça, Arapça, Osmanlıca, İngilizce ve Fransızca olmak üzere 6 yabancı dile ileri derecede hâkimdi. İlim tahsiline olan muazzam aşkı sebebiyle evinde 28 bin ila 40 bin ciltlik devasa bir kütüphane kurmuştu. Şehadetinin ardından evinden tam iki tır dolusu kitap tahliye edildi. Günde bin sayfa kitap okuyan, muazzam bir hafızaya sahip olan bu hocaya üstadı Mahmud Efendi Hazretleri bizzat "Yürüyen Kütüphane" lakabını uygun görmüştü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bayram Hoca, zamanının neredeyse tamamını kütüphanesinde geçirir, dinlenme vakitlerini bile sadece okuyarak değerlendirirdi. Tefsir, hadis, fıkıh gibi temel İslami ilimlerin yanında felsefe, psikoloji, sosyoloji ve mantık alanlarında da derin bir vukufiyete sahipti. Medreselerde her hocanın okutmaya cesaret edemediği <i>Şerhu’l-Mevakıf</i> gibi ağır eserlerin derslerini kolaylıkla verirdi. En büyük uzmanlık alanı ise İkinci Bin Yılın Yenileyicisi İmam-ı Rabbani Hazretleri'nin <i>Mektubat-ı Rabbani</i> eseriydi. Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in "Allah ve Resulünün kitaplarından sonra dinin en büyük eseri" olarak tanımladığı Mektubat’ın inceliklerini en iyi bilen isim olması sebebiyle İslam dünyasında "Mektubatçı Bayram Hoca" olarak şöhret kazandı.</p>

<p><strong>Diyalog tuzaklarını ifşa eden kürsü</strong></p>

<p>Bayram Ali Öztürk Hoca, vaazlarında ümmetin birliğini savunurken küresel sömürgeci güçlere, Siyonizme ve Yahudi lobilerine karşı sert bir duruş sergiledi. Türkiye’de henüz bu tehlikenin fark edilmediği 1990’lı yıllarda, Fethullah Gülen’in başlattığı "Dinlerarası Diyalog" faaliyetlerine en sert mukavemeti gösteren isimlerin başında yer aldı. Kürsülere çıkarak bu yapının Hristiyan Cizvit tarikatı ile olan kurumsal ve ideolojik bağlarını deşifre etti. "Batı, tarihin hesabını görmek istiyor ve hocaları kullanıyor" diyerek cemaatin gelecekte büyük bir hüsrana uğrayacağını açıkça ilan etti.</p>

<p>Ehl-i Sünnet çizgisinin tavizsiz bayraktarlığını yapan Bayram Hoca, sapkın fırkalara ve Şia yayılmacılığına karşı her platformda iman hiddetiyle mücadele verdi. Bu haklı kavgasında, Ehl-i Sünnet yolunun savunuculuğunu üstlenen İBDA camiasına ve <i>Taraf Dergisi</i>ne fikri destek sağladı. İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ından sapkın fırkaların reddine dair önemli bölümleri aslından tercüme ederek <i>Taraf Dergisi</i>ne iletti ve bu tercümeler dergide bir yazı dizisi olarak yayınlandı. Bu dik duruşu, cemaat içine sızmış münafık tipleri ve dış mihrakları son derece rahatsız etti. Sırf bu tavizsiz aksiyonu sebebiyle ömrünün son yıllarında sistemli baskılara maruz kaldı, emekliliğine kadar cami cami sürgün edilerek cezalandırılmak istendi.</p>

<p>17 Mayıs 1998’de Mahmud Efendi Hazretleri’nin damadı Hızır Ali Muratoğlu Hoca’nın camide katledilmesinin ardından, FETÖ’nün yayın organı Zaman Gazetesi "İsmi B ile başlayan zat vurulacaktı, yanlışlıkla H ile başlayan zat vuruldu" şeklinde manşet atarak doğrudan Bayram Hoca’yı hedef gösterdi. Bu açık tehdide rağmen Bayram Hoca, "Aşkın zekâtı ve bedeli can vermektir" diyerek davasını kararlılıkla sürdürdü.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ismailagayi-dizayn-operasyonu-bayram-hoca-cinayetindeki-karanlik-baglantilar</guid>
      <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 20:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/b-a-y-r-a-m-h-o-c-a.png" type="image/jpeg" length="75026"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İngiliz... İbrahim Tatlı anlatıyor!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ingiliz-ibrahim-tatli-anlatiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ingiliz-ibrahim-tatli-anlatiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ingiliz-ibrahim-tatli-anlatiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 01:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/ingiliz-ibrahim-tatli.webp" type="image/jpeg" length="90814"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TYB İstanbul Şubesi'nde Mim Kemal Öke ile kültür söyleşisi yapıldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tyb-istanbul-subesinde-mim-kemal-oke-ile-kultur-soylesisi-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tyb-istanbul-subesinde-mim-kemal-oke-ile-kultur-soylesisi-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi, Prof. Dr. Mim Kemal Öke’yi ağırladı. Kültür, tarih ve düşünce meselelerinin ele alındığı söyleşide Öke, Aylık Baran Dergisi yazarlarından Handan Özduygu’nun sorularını yanıtladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirilen kültür söyleşisine tarihçi, akademisyen ve yazar Prof. Dr. Mim Kemal Öke konuk oldu. Aylık Baran Dergisi yazarlarından Handan Özduygu’nun yönelttiği soruları cevaplandıran Öke; modern bilim anlayışından kapitalizme, dijital çağın insan üzerindeki tesirlerinden üniversitelerin durumuna, Filistin meselesinden tasavvufa kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/TGn6WbRfErM?rel=0" style="position:absolute;top:0;left:0;width:100%;height:100%" width="640"></iframe></div>

<p>Sohbet geleneğine atıfla başlayan programda Özduygu, içinde bulunulan dönemde teknolojik ilerlemeye rağmen derinleşen ahlâkî çözülmeye dikkat çekti. Modern akademi ile tasavvuf geleneği arasında bir bağ kuran Öke’ye, Muhammedî eğitim metodunun günümüz gençlerine nasıl aktarılabileceğini sordu.</p>

<h2><strong>“Makamın ve şöhretin değil, ilmin peşinden gittim”</strong></h2>

<p>Konuşmasına ilim yolculuğunu anlatarak başlayan Mim Kemal Öke, hayatı boyunca makam, servet veya şöhret elde etmek için çalışmadığını, esas arzusunun öğrenmek ve bilmek olduğunu söyledi.</p>

<p>Türkiye’nin en genç profesörü olmak gibi bir hedefle hareket etmediğini belirten Öke, beşerî ve sosyal bilimlere yönelmesinin arkasında da ilme duyduğu aşkın bulunduğunu ifade etti. Zaman içerisinde eserden müessire ulaşmak gerektiğini idrak ettiğini söyleyen Öke, bilginin insanı yalnızca dünyaya değil, varlığın hakikatine de götürmesi gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Öke, ilmin yalnızca veri ve enformasyondan ibaret görülemeyeceğini belirterek, hakiki ilmin irfan ve hikmetle tamamlanması gerektiğini dile getirdi.</p>

<p><img alt="Ökse Konusma Iç" height="750" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/okse-konusma-ic.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<h2><strong>“Dijital bir tapınma hâline sürüklendik”</strong></h2>

<p>Öke, 21. yüzyılın teknoloji merkezli bilim ve hayat anlayışını “dijital tapınma” olarak nitelendirdi. İnsanların kullandıkları teknolojik araçlara giderek bağımlı hâle geldiğini belirten Öke, dijital sistemlerin yalnızca gündelik hayatı kolaylaştırmadığını, insanın zihnini ve manevî dünyasını da şekillendirdiğini söyledi.</p>

<p>Teknoloji, ekonomi ve küresel şirketler arasında karşılıklı bir ilişki bulunduğunu ifade eden Öke, modern insanın bu düzen içerisinde giderek tüketici bir varlığa dönüştürüldüğünü kaydetti.</p>

<p>Öke, postmodern ve neoliberal kapitalizmi çağımızdaki birçok toplumsal ve ahlâkî problemin temel kaynaklarından biri olarak gördüğünü belirterek, kapitalist sistemin insanı para, tüketim ve haz merkezli bir hayat anlayışına sevk ettiğini söyledi.</p>

<h2><strong>“Çalışmanın yerini tüketmek aldı”</strong></h2>

<p>Kapitalizmin gelişmesinde pozitivizm ve sekülerleşmenin önemli bir rol oynadığını anlatan Öke, metafizikten koparılan insanın bütünüyle dünyevî hedeflere yöneltildiğini ifade etti.</p>

<p>Öke, geçmişte çalışmanın ve üretmenin kutsandığı bir anlayış varken günümüzde harcamanın ve tüketmenin kutsallaştırıldığını söyledi. İnsanların nasıl kazandığından ziyade ne kadar harcadığının önemsendiği bir düzene geçildiğini belirten Öke, modern bilim ve ekonomi anlayışının insanı yalnızca tüketici bir mahlûk olarak tanımladığını dile getirdi.</p>

<p>Yaklaşık yarım asırlık akademik hayatında kendi kendisine “Hangi bilimi ve kimin bilimini öğretiyorum?” sorusunu yönelttiğini aktaran Öke, bilimin bütünüyle tarafsız ve masum bir alan olarak kabul edilemeyeceğini savundu.</p>

<p>Batı kaynaklı bilimsel birikimin bilinmesi gerektiğini, fakat bunun yanında Türkiye’nin kendi kültürel ve fikrî kaynaklarından hareketle yeni bir bilim anlayışı geliştirmesinin şart olduğunu belirtti.</p>

<p><img alt="Öke Prog1" height="750" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/oke-prog1.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<h2><strong>“Platon biliniyor, Farabî bilinmiyor”</strong></h2>

<p>Türkiye’deki sosyal bilimler eğitimini eleştiren Öke, üniversitelerde Batılı düşünürlerin ayrıntılı biçimde okutulmasına rağmen İslam düşünce geleneğinin büyük isimlerinin ihmal edildiğini söyledi.</p>

<p>Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanlarında insanın çoğunlukla kötü, çıkarcı ve iktidar peşinde koşan bir varlık olarak ele alındığını belirten Öke, İslam kültüründeki insan tasavvurunun bundan farklı olduğunu ifade etti.</p>

<p>“Mümin müminin aynasıdır” ve “İnsan insanın dostudur” anlayışını hatırlatan Öke, kendi siyaset ve toplum düşüncesini üretmeyen bir akademik yapının Batı’daki teorileri tekrarlamaktan öteye geçemeyeceğini söyledi.</p>

<p>Doçentlik jürilerinde adaylara Farabî’yi sorduğunu ancak çoğu zaman yeterli cevap alamadığını anlatan Öke, “Platon’u biliyorlar, Aristo’yu biliyorlar fakat Farabî’yi bilmiyorlar” sözleriyle akademideki kültürel kopuşa dikkat çekti.</p>

<p>Öke, yapılması gerekenin Batılı düşünceyi bütünüyle reddetmek değil, Farabî başta olmak üzere kendi düşünürlerimizi bu birikimin karşısına koyarak mukayeseli ve özgün bir ilim anlayışı geliştirmek olduğunu kaydetti.</p>

<p><img alt="Öke Prog2" height="750" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/oke-prog2.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<h2><strong>İbn Sina, İbn Arabî ve Mevlâna üzerinden hikmet çağrısı</strong></h2>

<p>Beşerî ve sosyal bilimlerin yeniden kurulmasında varlık meselesinin merkeze alınması gerektiğini ifade eden Öke, İbn Sina, Muhyiddin İbn Arabî ve Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin oluşturduğu düşünce çizgisine dikkat çekti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İbn Sina’nın varlık ve yaratılışa ilişkin büyük bir ilmî birikim ortaya koyduğunu belirten Öke, İbn Arabî’nin bu birikime metafizik derinlik kazandırdığını söyledi. Mevlâna’nın ise bu düşünceye aşkı ekleyerek yeni bir merhale oluşturduğunu ifade etti.</p>

<p>Öke, metafiziğin bütün ilimlerin çıkış noktası olduğunu savunarak, tasavvuf hikmetinin yalnızca Müslümanların değil, çağdaş insanın yaşadığı anlam, yalnızlık ve ruh bunalımlarına da cevap verebilecek bir imkân taşıdığını söyledi.</p>

<h2><strong>“Dijital cahiliye hiçbir şeye inanmıyor”</strong></h2>

<p>Söyleşide Necip Fazıl Kısakürek’in, din üzerindeki baskıların sona ermesinin ardından ortaya çıkan yozlaşmaya işaret eden “Buzları erittik, şimdi geçebilirsen çamurdan geç” sözü de gündeme geldi.</p>

<p>Bu değerlendirme üzerinden günümüz toplumundaki dünyevileşmeye temas eden Öke, 21. yüzyılı “dijital cahiliye” kavramıyla tarif etti.</p>

<p>Cahiliye dönemindeki insanların yanlış biçimde de olsa bir inanç dünyasına sahip olduklarını belirten Öke, bugünün dijital cahiliyesinde ise inançsızlığın ve anlamsızlığın öne çıktığını söyledi. Günümüz insanının bir dava arayışından önce mana arayışında olduğunu ifade eden Öke, bu arayışın yanlış mecralara yönlendirilmesinin gençleri büyük bir boşluğa sürüklediğini kaydetti.</p>

<p>Kapitalist düzenin kâr krizini aşmak için suç, haz ve sapkınlık endüstrilerini büyüttüğünü savunan Öke, gençlerin sembollerinden tüketim biçimlerine kadar geniş bir alanda karanlık kültürlerin etkisi altına girdiğini söyledi.</p>

<p>Öke’ye göre çağın en büyük tehlikelerinden biri değerlerin ortadan kaldırılması değil, değerlerin içinin boşaltılarak değersizleştirilmesi. Bu sürecin nihilizmi beslediğini belirten Öke, millî, dinî ve ahlâkî kavramların yozlaştırılarak toplumun savunmasız bırakıldığını dile getirdi.</p>

<h2><strong>“Tebliğden önce temsil edebilmek gerekir”</strong></h2>

<p>Müslümanların içinde bulunduğu duruma ilişkin de özeleştirilerde bulunan Öke, dinin yalnızca sözle anlatılamayacağını, asıl olanın İslam’ı yaşayarak temsil etmek olduğunu söyledi.</p>

<p>İyi Müslümanlığın bazı ifadeleri ezberlemekten ibaret olmadığını belirten Öke, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ali’nin hâlleriyle İslam’ı temsil ettiklerini hatırlattı.</p>

<p>Öke, özellikle Gazze’de yaşananlar karşısında Müslüman toplumların sergilediği yetersiz tavrı eleştirdi. Yapılan bazı gösterilerin ve açıklamaların gerçek bir mücadeleye dönüşmediğini söyleyen Öke, Müslümanların önce kendi samimiyetlerini ve temsil güçlerini sorgulamaları gerektiğini dile getirdi.</p>

<h2><strong>“Üniversite sistemi âlim ve bilge yetiştirmiyor”</strong></h2>

<p>Söyleşide Türkiye’deki üniversitelerin ve akademik yükselme ölçütlerinin durumu da ele alındı. Mevcut sistemin âlim, arif veya bilge yetiştirmeye elverişli olmadığını savunan Öke, üniversitelerde büyük ölçüde küresel düzenin ihtiyaç duyduğu uzman ve danışman tipinin üretildiğini ifade etti.</p>

<p>Akademik çalışmaların çoğu zaman toplumun, kültürün ve medeniyetin temel meselelerinden uzaklaştığını belirten Öke, “Kral çıplak” diyebilecek ilim insanlarının sayısının azaldığını söyledi.</p>

<p>Öke, bilgi üretmeyen, yalnızca yayın ve unvan ölçütlerine bağlanan bir sistemin Türkiye’yi fikrî bakımdan bağımlı hâle getirdiğini kaydetti. Bilgeliğin peşinde olduğunu vurgulayan Öke, bilginin insanı ve toplumu dönüştürmediği müddetçe kuru bir akademik faaliyetten ibaret kalacağını söyledi.</p>

<h2><strong>Filistin meselesinin geçirdiği dönüşümü anlattı</strong></h2>

<p>Birleşmiş Milletler’in Filistin’le ilgili biriminde görev yapan ve 1970’li yıllardan itibaren Filistin meselesi üzerine çalışan Öke, sorunun tarih içerisinde geçirdiği dönüşümü de anlattı.</p>

<p>Filistin meselesinin ilk dönemde büyük ölçüde mülteciler üzerinden ele alındığını belirten Öke, daha sonra Filistin halkının vatan edinme ve devlet kurma hakkının uluslararası gündeme taşındığını söyledi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bu yönde kararlar alınmasına rağmen Amerika Birleşik Devletleri’nin Güvenlik Konseyi’ndeki vetolarının süreci engellediğini ifade etti.</p>

<p>Bağlantısızlar Hareketi ve Üçüncü Dünya ülkelerinin bir dönem Filistin’e güçlü şekilde sahip çıktığını hatırlatan Öke, bu ülkelerin Filistin’deki işgali aynı zamanda eski sömürgeci düzenin devamı olarak değerlendirdiklerini kaydetti.</p>

<p>Filistin Kurtuluş Örgütünün zaman içerisinde devrimci iddialarından uzaklaştırılarak etkisizleştirildiğini savunan Öke, daha sonra Filistin davasının Hamas tarafından sahiplenilmesinin bazı Arap rejimlerini tedirgin ettiğini söyledi.</p>

<p>Öke’ye göre bölgedeki yönetimler, Filistin’deki direnişin kendi ülkelerinde benzer hareketlere ilham vermesinden çekindiği için mesafeli bir politika izledi. Filistin içerisindeki siyasi ayrışmaların da işgalci İsrail’in elini güçlendirdiğini belirten Öke, parçalanmışlığın Filistin davasına zarar verdiğini dile getirdi.</p>

<h2><strong>Gazze için Birleşmiş Milletler barış gücü teklifi</strong></h2>

<p>Gazze’deki katliamlar karşısında Birleşmiş Milletler mekanizmalarının işletilemediğini belirten Öke, Güvenlik Konseyi’nin Amerikan vetoları sebebiyle işlevsiz bırakıldığını söyledi.</p>

<p>Meselenin Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna taşınabileceğini ifade eden Öke, burada sağlanacak çoğunlukla Genel Sekreterlik koordinasyonunda bir barış gücü oluşturulmasının mümkün olabileceğini dile getirdi.</p>

<p>Türkiye’nin bu barış gücünün Gazze’ye gönderilmesi için öncü rol üstlenebileceğini belirten Öke, böyle bir girişimin savaşmak için değil, çatışan tarafları ayırmak ve sivilleri korumak amacıyla gerçekleştirilebileceğini söyledi.</p>

<p>Batılı ülkelerin Libya gibi örneklerde müdahale mekanizmalarını kullandıklarını hatırlatan Öke, aynı yöntemlerin Gazze halkı için devreye sokulmamasını eleştirdi.</p>

<p>İşgalci İsrail’in Gazze’de yürüttüğü politikaların dünyanın gözleri önünde cereyan ettiğini belirten Öke, İsrail yönetiminin İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere karşı işlenen soykırımı bugünkü saldırılarını meşrulaştıran bir kalkan olarak kullanmasının artık geniş kitleleri ikna etmediğini savundu.</p>

<p>Batılı ülkelerde düzenlenen Filistin yanlısı gösterilere dikkat çeken Öke, İsrail’in gerçek yüzünün Batı kamuoyunda da giderek daha fazla görüldüğünü söyledi.</p>

<h2><strong>“İslam dünyasının Türk dünyasına ihtiyacı var”</strong></h2>

<p>Öke, Türkiye’nin yalnızca bölgesel değil, medeniyet bakımından da önemli bir konuma sahip olduğunu ifade etti. Küresel güç merkezlerinin İslam’ın içi boşaltılmış ve parçalanmış biçimlerinden rahatsızlık duymadığını; asıl olarak Anadolu’da teşekkül eden İslam anlayışını hedef aldığını savundu.</p>

<p>Maturidî, İbn Sina, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Velî ve Bediüzzaman Said Nursî gibi isimlerle temsil edilen düşünce geleneğinin yeniden anlaşılması gerektiğini belirten Öke, Türkiye’nin kendi aslını ve hakikatini bulmasının zorunlu olduğunu söyledi.</p>

<p>Türk dünyası ile İslam âlemi arasında güçlü bir dayanışmaya ihtiyaç bulunduğunu ifade eden Öke, İslam dünyasının içinde bulunduğu dağınıklıktan çıkmasında Türkiye’nin önemli bir sorumluluk taşıdığını dile getirdi.</p>

<h2><strong>“Popülizm ve avamlaşma toplumu bitirir”</strong></h2>

<p>Programın ilerleyen bölümünde toplumdaki popülizm, avamlaşma ve kültürel seviye kaybı ele alındı. Öke, bilenle bilmeyenin bir tutulmasının demokrasi veya halkçılık olarak sunulamayacağını söyledi.</p>

<p>Osmanlı’nın son döneminden yakın tarihe uzanan kültür ve düşünce hayatında İbnülemin Mahmut Kemal İnal ve Reşat Ekrem Koçu gibi güçlü isimlerin bulunduğunu hatırlatan Öke, geçmişte ilim ve irfan sahiplerine karşı ciddi bir hürmet ve edep bulunduğunu ifade etti.</p>

<p>Günümüzde ise avamlığın yüceltildiğini ve ne kadar avam bir dil kullanılırsa o kadar makbul görüldüğünü söyleyen Öke, bunun toplumu aşağıya çeken tehlikeli bir süreç olduğunu kaydetti.</p>

<p>Her insanın kendisini geliştirmek ve yaratılışındaki değeri yükseltmekle sorumlu olduğunu belirten Öke, popülizmin kaliteyi, liyakati ve fikrî derinliği tasfiye ettiğini söyledi.</p>

<h2><strong>“Süpermarket toplumuna dönüştük”</strong></h2>

<p>Modern toplumun kayıtsız ve yalnızca kendi mutluluğuyla ilgilenen bir yapıya dönüştüğünü belirten Öke, insanların başkalarının acılarından uzaklaşmayı bir kişisel gelişim ilkesi gibi benimsediğini söyledi.</p>

<p>İdeolojilerin kötülenmesiyle birlikte fikir, dava ve ideal sahibi olmanın da itibarsızlaştırıldığını savunan Öke, felsefeden ve idealizmden kopan toplumun popülizme teslim olduğunu ifade etti.</p>

<p>Öke, bu yeni toplumsal düzeni “süpermarket toplumu” olarak nitelendirdi. Her şeyin tüketilecek bir ürüne çevrildiğini söyleyen Öke, sağcı veya solcu olmasından önce insanın kaliteli, fikir sahibi ve konuşulabilir olması gerektiğini vurguladı.</p>

<p>İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu ve Toktamış Ateş gibi farklı düşünce çevrelerinden isimleri örnek gösteren Öke, eski dönemde karşıt fikir sahiplerinin birbirinden öğrenebildiğini, bugünkü fikrî çöküşün ise bunu da ortadan kaldırdığını söyledi.</p>

<h2><strong>“Mana olmadan dava olmaz”</strong></h2>

<p>Söyleşinin önemli başlıklarından biri de “mana adamı” ile “dava adamı” arasındaki ilişki oldu. Dava sahibi olmanın tek başına yeterli olmadığını belirten Öke, insanın önce mana ile olgunlaşması gerektiğini ifade etti.</p>

<p>Kızı Nazlı ile yaşadığı tecrübelerin kendisine manayı öğrettiğini anlatan Öke, “Asıl davayı orada buldum” dedi. Gençlerin dünyanın her yerinde büyük bir anlam arayışı içerisinde olduğunu belirten Öke, İslam dünyasının bu arayışa kendi büyük irfan birikimiyle cevap vermekte yetersiz kaldığını söyledi.</p>

<p>Gençlerin çeşitli mistik hareketlere, kişisel gelişim kamplarına ve sahte maneviyat biçimlerine yöneldiğini ifade eden Öke, bunun sebebinin gençlerin yalnızca yanlış tercihi değil, Müslümanların kendi değerlerini çağın dili ve yöntemleriyle sunamaması olduğunu kaydetti.</p>

<p>Sürekli gençlerden şikâyet etmek yerine, onların kalbine ve zihnine ulaşacak yeni vasıtaların geliştirilmesi gerektiğini belirten Öke, manevî atmosferin ancak samimiyet, aşk ve Allah’ın zikriyle temizlenebileceğini söyledi.</p>

<p><img alt="Kemal Ökke" height="750" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/kemal-okke.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<h2><strong>Kur’an’ı anlamak için gönlün de açılması gerekiyor</strong></h2>

<p>Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamanın önemi üzerinde duran Öke, Arapça bilmenin ve farklı tefsirlerden yararlanmanın gerekli olduğunu ifade etti.</p>

<p>Kelime tercümelerinin Kur’an’daki aslî manayı her zaman tam olarak aktaramayabileceğini belirten Öke, tasavvufî tefsirlerin işaret ettiği derinliğin de dikkate alınması gerektiğini söyledi.</p>

<p>Elmalılı Hamdi Yazır ve İsmail Hakkı İzmirli gibi isimlerin çalışmalarına değinen Öke, kendisinin tasavvufî tefsirlere özel bir ilgi duyduğunu ve Kuşeyrî tefsirini önemsediğini dile getirdi.</p>

<p>Kur’an’ı anlamak için yalnızca ilmî vasıtaların yeterli olmadığını söyleyen Öke, insanın Kur’an’ın manasını kabul edebilecek açık bir gönle de sahip olması gerektiğini belirtti. Kalbin kapalı olması durumunda ayetlerin insanın içine sirayet etmesinin zorlaşacağını ifade etti.</p>

<h2><strong>“Dervişlik mertlik ve cömertliktir”</strong></h2>

<p>Kendisini “zamane dervişi” olarak tanımlayan Öke, 21. yüzyılda dervişliğin ne anlama geldiğini de anlattı. Tasavvufun yalnızca bir yere intisap etme arzusuyla elde edilemeyeceğini belirten Öke, hakiki aşkın insanı bulduğunu söyledi.</p>

<p>Dervişliğin ağır bir sorumluluk olduğunu ifade eden Öke, bunun dünyadan el etek çekmek veya miskinleşmek anlamına gelmediğini kaydetti. Zamane dervişliğinin iki temel vasfını “mertlik ve cömertlik” olarak tarif eden Öke, bu özelliklerin Hazreti Ali’nin ahlâkında toplandığını söyledi.</p>

<p>Makam, para ve şöhret peşinde koşmamanın; yetimlere, engellilere ve ihtiyaç sahiplerine hizmet etmenin dervişliğin ayrılmaz parçaları olduğunu belirten Öke, ibadetin sevabını dahi paylaşma şuuruyla hareket edilmesi gerektiğini ifade etti.</p>

<p>Öke, öksüz, yetim ve engelli çocuklara yönelik yürüttükleri müzik terapi çalışmalarını da anlatarak, cennetin insanlara hizmet edilen yerde bulunduğunu söyledi.</p>

<h2><strong>Kültür ve sanat alanındaki samimiyet problemi</strong></h2>

<p>Müslümanların müzik, sinema ve dijital medya alanlarında yeterli bir üretim ortaya koyamamasına da değinen Öke, çocuklara yönelik üç boyutlu animasyon filmleri hazırlamak amacıyla geçmişte bir çalışma başlattığını anlattı.</p>

<p>Millî ve muhafazakâr olarak tanımlanan iş çevrelerinden bekledikleri desteği bulamadıklarını belirten Öke, kültürel faaliyetler konusunda samimiyet problemi bulunduğunu söyledi.</p>

<p>Büyük konserlerin on binlerce genci bir araya getirebildiğini, buna karşılık düşünce ve kültür programlarının sınırlı bir ilgi gördüğünü ifade eden Öke, Müslümanların gençlere ulaşacak sanat ve iletişim dilini geliştirmesi gerektiğini belirtti.</p>

<p>Konferans salonlarının boş kalmasına rağmen kültür ve medeniyet adına büyük sözler söylenmesini eleştiren Öke, bu çelişkinin ancak samimi, nitelikli ve çağın vasıtalarını kullanan çalışmalarla aşılabileceğini dile getirdi.</p>

<h2><strong>“Medeniyet süfliden letafete yükselmektir”</strong></h2>

<p>Medeniyet kavramını “süfliden letafete yükselme sanatı” şeklinde tarif eden Öke, tasavvufun da insanı kaba, nefsanî ve aşağı olandan ince, güzel ve ulvî olana taşıdığını söyledi.</p>

<p>Medeniyetin farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onları bir bütün içerisinde buluşturmak olduğunu belirten Öke, vahdet-i vücut anlayışının birlikte yaşama ve barış fikri bakımından büyük bir imkân taşıdığını ifade etti.</p>

<p>Down sendromlu kızı Nazlı’nın kendisine farklılıkların nasıl tevhid edileceğini öğrettiğini anlatan Öke, engelli bireyin topluma uymasını beklemek yerine toplumun ona göre hazırlanması gerektiğini söyledi.</p>

<p>Öke, vahdet-i vücut düşüncesini barışın metafizik temeli olarak değerlendirdi. İnsanların farklılıklarına riayet ederek bir arada yaşamasının ancak insanı bütün varlıkla irtibatlı gören bir anlayışla mümkün olabileceğini ifade etti.</p>

<h2><strong>“Beni adam eden Nazlı oldu”</strong></h2>

<p>Kızı Nazlı’nın hayatındaki yerine özel bir bölüm ayıran Öke, 1991 yılında baba olmasının aynı zamanda tasavvuf yolculuğunun da başlangıcı olduğunu anlattı.</p>

<p>Nazlı’nın kendisine “Baba, ben niçin böyleyim?” diye sorduğunu aktaran Öke, yıllar sonra bu sorunun cevabını “Benim adam olmam için” şeklinde verdiğini söyledi.</p>

<p>Akademik unvanların ve büyük okullarda alınan eğitimin insanı tek başına olgunlaştırmadığını belirten Öke, kızının kendisine insanı, merhameti, farklılığı ve tasavvufu öğrettiğini ifade etti.</p>

<p>Tasavvufun sağlam bir iman ve şeriat temeli üzerine kurulması gerektiğini vurgulayan Öke, bu temel bulunmadan ortaya çıkan maneviyat arayışlarının çeşitli sapmalara dönüşebileceğini kaydetti.</p>

<h2><strong>“Ümitsiz değilim, son ana kadar fidan dikeceğiz”</strong></h2>

<p>Bütün eleştirilerine rağmen gelecekten ümitli olduğunu belirten Mim Kemal Öke, şartlar ne kadar ağır olursa olsun çalışmaya ve hakikati anlatmaya devam edilmesi gerektiğini söyledi.</p>

<p>İslam’ın korunmak için insanlara muhtaç olmadığını ifade eden Öke, asıl meselenin Müslümanların İslam’ı temsil etme şerefini kaybetmemesi olduğunu dile getirdi.</p>

<p>Batı toplumlarında İslam’a karşı ciddi bir ilgi bulunduğunu belirten Öke, bazı Batılı araştırmacıların İslam düşüncesini Müslümanlardan daha derin biçimde inceleyebildiğini söyledi. Müslümanların kendi din ve medeniyetlerine layık bir temsil ortaya koyamamaları hâlinde büyük bir mahcubiyet yaşayabilecekleri uyarısında bulundu.</p>

<p>Program, ilmin insanı Allah’a ulaştırması, insanın kendi kalbinin derinliklerine yönelmesi ve manevî yolculuğunu sürdürmesi gerektiğine ilişkin değerlendirmelerle sona erdi.</p>

<p>Öke, insanın ilmi Allah’a varmak için öğrenmesi gerektiğini belirterek, hakiki Müslümanlığın büyük bir şahitlik ve sorumluluk makamı olduğunu söyledi. Söyleşinin sonunda katılımcılara teşekkür eden Öke, hakikat yolunda istikamet, gönül genişliği ve manevî yükseliş temennisinde bulundu.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tyb-istanbul-subesinde-mim-kemal-oke-ile-kultur-soylesisi-yapildi</guid>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 14:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/okse-kapak-foto.png" type="image/jpeg" length="52178"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dr. Kâzım Albayrak’tan Büyük Doğu Akıncıları Ankara İl Başkanlığında seminer]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/dr-kazim-albayraktan-buyuk-dogu-akincilari-ankara-il-baskanliginda-seminer</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/dr-kazim-albayraktan-buyuk-dogu-akincilari-ankara-il-baskanliginda-seminer" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dr. Kâzım Albayrak, Büyük Doğu Akıncıları Ankara İl Başkanlığında “Büyük Doğu penceresinden teşkilat ve aksiyon” başlıklı seminer verdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<section dir="auto">
<section dir="auto">
<p>Büyük Doğu Akıncıları Ankara İl Başkanlığında, Dr. Kâzım Albayrak’ın katılımıyla “Büyük Doğu penceresinden teşkilat ve aksiyon” başlıklı seminer düzenlendi. Alaka ile takip edilen programda Albayrak, teşkilat fikri, aksiyon şuuru ve Büyük Doğu’nun mücadele çizgisi üzerine değerlendirmelerde bulundu.</p>

<p>Seminerin ardından katılımcıların soruları cevaplandırılırken, program sonunda Kâzım Albayrak kitaplarını imzaladı. Etkinlikte ayrıca Aylık Baran Dergisi’nin sayıları da katılımcılara dağıtıldı.</p>
 

<section dir="auto"> <iframe allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="" frameborder="0" height="315" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/0NWD7Z6TJ7U?si=pIKyM43_ySL_2R8x" title="YouTube video player" width="560"></iframe>

<p>Albayrak’ın seminerde yaptığı konuşmanın tamamı şöyle:</p>

<h2><strong>Büyük Doğu Penceresinden Teşkilât ve Aksiyon</strong></h2>

<p data-path-to-node="1">Sevgili Gönüldaşlar! Evvelâ Üstad'ın vefatının 43. sene-i devriyesinde ona rahmet diler ve Büyük Doğu Akıncıları Ankara şubesine teşekkür ederek konuşma başlığımı belirtmek istiyorum.</p>

<p>Söyleşimiz kısa bir giriş, İdeolocya, İhtilâl-İnkılâp ve Teşkilatlanma, Büyük İslam Stratejisi ve Cephe Davası ve Netice bahislerinden ibarettir.</p>

<h2><strong>Giriş</strong></h2>

<p data-path-to-node="3">Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu Büyük Doğu İdeolocyası, paradigmayı kökten reddeden inkılâpçı bir harekettir. Zaten Üstad "baş eserim, vücut hikmetim" dediği İdeolocya Örgüsü eserinde kendi dünya görüşünü "İslâm inkılâbı" (1) olarak nitelemekte ve devlet ve idare şeklini de Başyücelik (2) diye isimlendirmektedir. Nitekim Başyücelik modelini; Başyüce, Yüceler Kurultayı, Halk Divanı vb. bütün müesseseleriyle anlatmaktadır. Söz konusu eser 12 bölümden ibaret olup altıncı bölüm Beklediğimiz İnkılâp, yedinci bölüm Beklediğimiz İnkılâbın Yönleri başlığını taşımaktadır. On ikinci ve son bölüm ise Ek başlığını taşımakta olup Üstad bu bölümü Akıncı Güç kadrosuna ithaf ederek, "İslâmî anlayışı yenileyecek neslin son ve som, hepçi ve bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mükellef" (3) olduğunu söylemektedir.</p>

<p data-path-to-node="4">Necip Fazıl, İslâm inkılâbının merkezini Anadolu olarak işaretleyerek şöyle demektedir: "Dünyanın beklediği bu inkılâp, üç daire halinde... Dış daire dünya, içindeki daire İslâm Âlemi, onun da içinde Türkiye... Asıl Türkiye... Merkez Türkiye..." (4) Necip Fazıl bir başka eserinde de şöyle der: "Cihanı kaldıracak manivelanın dayanak noktası olarak Türkiye'yi kabul etmek" (5)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p data-path-to-node="5">Bu ana stratejik tespitler, Büyük Doğu davasını sırtlanan Salih Mirzabeyoğlu'nun aksiyonunun gerekçe metnini oluşturmaktadır. Zira "hareketi hedeflendirmek için temellendirmek gerekir" (6) diyen Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu davasının aksiyon cephesini örgütleştirmiş ve bu dava için harekete geçmiştir. Gölge'den Akıncı Güç'e, cepheleşmeden Körfez Savaşı'nda ABD'yi yurt çapında protesto gösterilerine, 1 Şubat 1991'de tutuklanıp 2,5 ay yattıktan sonra tahliyeye, 29 Aralık 1998'de tekrar tutuklanmaktan, Metris isyanları ve çoğu hücrede olmak üzere 16 yıl zindan hayatına kadar. 2014'te yeniden yargılanmak üzere tahliye olunca meşhur Adalet Mutlak'a konferansı. Bu çileli döneminde sanattan siyasete, iktisattan ahlaka, fikirden aksiyona 68 cilt eser vermiştir. Tahliye olduktan dört sene sonra 16 Mayıs 2018'de vefat etmiş ve Üstadının Eyüp Sultan'daki kabrinin ayak ucuna defnedilmiştir. Onu da rahmetle analım.</p>

<p data-path-to-node="5"><img height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/kazimabibbdaa.jpg" width="1600" /></p>

<p>İdeolocyadan kastımız "Büyük Doğu-İbda dünya görüşü"dür. İhtilâl-inkılâp ise Üstad'ın, "Büyük fikir ve onun büyük iş haline inkılâbı; aksiyon budur!" (7) tanımında olduğu üzere, sadece devirmek değil, toplumun kendi nizamını yıkıp yeni bir nizam kurması manasındadır. İhtilâl-inkılâp, büyük toplumsal değişimdir. Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl eserinin takdiminde ideolocyanın fikir, ihtilâlin ise onun eşya ve hadiselere nakşı yani aksiyon olduğunu ve bunun da "varlık hikmetim olan bir dâva" (8) olduğunu ifade eder. Nitekim bu eserin alt başlığında görüldüğü üzere "Kavganın İçinden" olarak kaleme alınarak, "Büyük Doğu davasının aksiyon cephesini örgütleştirme yolunda ilk ve tek" (9) olduğunun altını çizer.</p>

<p data-path-to-node="3">Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl, "baş eserim, vücut hikmetim" (10) dediği İdeolocya Örgüsü'nü 25 senede çile içinde tamamlamıştır. Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu bu yönleri açısından, fikir ve aksiyon olarak birbirini tamamlayan iki kanat gibi olmuştur.</p>

<p data-path-to-node="4">Aksiyon alanımızın rehberi olan ideolojinin zaruri oluşu noktasında şunu ifade edelim ki; Düşüncede kurulu bir sistem, bir proje olmadan (tatbik fikri), tatbike dair yapılan hareketler bir mana ifade etmez. Böyle bir hal, ne yapacağını bilmeden yıkmaya benzer ki herhangi bir şey inşa edemez.</p>

<p data-path-to-node="5">İdeoloji şartı anlaşıldıktan sonra "Fikir mi, eylem mi tercih edilmeli?" sorusu da cevabını bulur: BD-İBDA'da işaretlenen fikir için eylemdir. Eylemsiz fikir kabul edilmediği gibi "eylem için eylem" de reddedilmektedir. (11)</p>

<p data-path-to-node="6">Eğer bir ideolojiden hareketle "hareket sistemi" kurulmazsa, söylemde bir İslamcılıkla karşılaşırız. Yani Şeriat'ı istiyor ama bunun için nasıl bir mücadele yöntemi izleneceği ve iktidara gelirse nasıl bir model uygulayacağı muallaktadır. Halbuki BD-İBDA'nın hareket sisteminde, amaç-araç, vasıta-hedef ilişkileri belirlenmiş, kanunî ve kanun dışı yolların yeri değerlendirilmiş, değişimin yolu belirlenmiş, iktidara gelme ile ele geçirme farkına dikkat çekilerek teşkilat ve kadronun muhtevası tayin edilmiştir. Bütün bunları gerçekleştirecek "ihtilâlci şuur"a (12) da ayrıca dikkat çekilmiştir.</p>

<p data-path-to-node="7">Hareket’i temellendiren Mirzabeyoğlu, çağımızda mücadelenin topyekun oluşu, bu meyanda gaye olan ideolojinin vasıta rolünde oluşuna da dikkat çekerek, "her türlü vasıtayla mücadele" (13) ilkesini getirmiş, her şart ve imkanın kullanılacağına ve böylece hareketin tabii gidişatı içinde güçlerin inşa edileceğine ve fikrin bulduğu vasıtayı kullanabilme yeteneğine ve fevkalade açıkgöz bir diyalektiğe sahip olunmasına işaret etmiştir.</p>

<p data-path-to-node="8">Büyük Doğu idealinin, İslâm'ın cemiyete hâkim kılma mücadelesinin sonucu değil, o mücadelenin doğurucusu (14) olduğu şeklindeki Mirzabeyoğlu'nun tespiti yanında, ihtilâl-inkılâp "hadisenin her an yeniliği içinde, kitaptan öğrenilmesi ve şablonla gerçekleştirilmesi mümkün olmadığını hatırlatalım. Bu nokta Mısır'dan, İhvan teşkilatından tercüme eserlerle burada ithal İslamcılık ve ithal devrimcilik yapılamayacağını gösterir.</p>

<p>Mücadele araçlarının geniş tutulması, her türlü bahane ve pasifliği de reddedici ve her kişiye bir aksiyon alanı açıcıdır. Hiçbir kimsenin emeğini israf etmeden genele bir heyecan ve coşku verme görevi için de zengin imkanlar sunmaktadır. Ancak bu dava bağlıları kendi heyecan ve coşkusunu yenilemeli, tekerleme ve söylem İbdacılığından kurtulmalı, aklı evvellik değil, fikrin izzetini bilerek telkinci bir dil ve diyalektiğe başvurmalıdır. Siyasi itiş kakışların dedikodusunu yapmak ve yuvarlak konuşmalarla vakit geçirmek İbdacılık faaliyet değildir. Genellemeci tavırlarla oturduğu yerden ahkam kesmekle yol alınamaz. Herkesin kendi alanında ilerlemesi gerekirken, genel takılmanın rahatlığıyla vakit geçirilmesi İbdacılık değildir. Öte yandan, İbda ilkelerini tekrarlayarak, onları eveleyip geveleyerek, bundan prestij peşinde koşarak ne kendi oluşuna ne de İbda'ya bir katkı sunulamaz. İşin esasında bunlar cephe faaliyeti de değildir.</p>

<p></p>

<h2><strong>1.1. Teşkilatın Yapısı</strong></h2>

<p>Teşkilatlanmanın zaruretini aklıselim sahibi herkes kabul eder. Zira örgütlü yüz tane insanın yapmış olduğu işi, ortaya çıkardığı enerjiyi, üç milyon rey almış bir siyasi parti sağlayamaz. Teşkilat ve cemaatleşmek, birbirini görmeyen insanların birbirinin gücüyle iş yapmasıdır ki bu güç, tribün veya sinema seyircisinde olamaz.</p>

<p>Teşkilatlanmada her türlü vasıtanın kullanılabileceğini yukarıda söylemiştik. Teşkilat şuuru, hadiselere fikrin damgasını vurma, mıknatıs gibi hadiselerin nabzını yakalamaktır. Yani teferruatı kendine bağlayan asıldır. Malumatfuruşluk değildir.</p>

<p>Öte yandan vasıtayı gaye edinmemeliyiz. Dernekçilik, dergicilik vs. oynamamalı, İslamcılığı meta haline getirmemeliyiz. Ayrıca bir güzel iş yapılır yapılmaz hemen bir diğerine geçmeli, her an bir meşgale olmalı ve böylece birbiriyle didişme de ortadan kalkmalıdır. Böylece ataletin ve nefsine düşmenin de önüne geçilmelidir. İş ve meşguliyet ruhlara bir gençlik verir, tazelik sağlar. Zira "kişi bulunduğu işin zamanı içindedir."</p>

<p></p>

<p><img height="1536" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/bda-sohbet.jpeg" width="2048" />Demek ki teşkilatların faaliyet alanı hayatın her sahası olup teşkilat her türlü vasıtayı amacı için kullanır. Popülistliğe veya ahbap çavuş ilişkilerine girmez, davasının soylu tavrını her türlü zorlukta su üstünde tutar. Mevzisini hiçbir zaman terketmez ve iğneyle kuyu kazar, kanaviçe işler gibi sabırlı olur. Ayrıca "Savaşı kuvvetli asker değil, dayanıklı asker kazanır" ilkesini unutmadan, hedefini, ümit ve aksiyonunu tazeler. Şunu bilir ki aksiyon, ümit etme sanatıdır.</p>

<p>Bu doğrultuda branşında derinleşirken fikriyatının güzelliklerini her dem ortaya çıkarmalı ve her dem yeni keşfinin zevkini yaşamalı. Böylece teşkilatını ve çevresini de motive etmeyi bilmelidir.</p>

<p>Üç unsur olmadan İslam inkılabı olmaz. Bu üç unsuru yerine getiremezsek ne kendimize ne İslam alemine faydamız olur. Kısaca sürünmeye devam ederiz. Bu üç unsur; kadro, teşkilat ve metottur. Kadroyu, branşlaşma ve branşında söz sahibi gönüldaşların köşe başlarını tutması olarak anlayabiliriz. Teşkilatı ise birbiriyle kenetlenmiş ve hareket kabiliyeti kazanmış bir yapılanmanın hadiselere damgasını vurması olarak algılayabiliriz. Metodu ise "hareket sistemi" şuuruyla, hedef-vasıta ilişkilerini çözmek, gerektiğinde yer altına inebilmek şeklinde ifade edebiliriz. Bu noktada "iş içinde eğitim" prensibi de ihmal edilmemelidir ve teşkilatın kadro yetiştirme vasfı gerçekleşmelidir.</p>

<p>Bu bahiste, İbda'nın "gerektiği yerde gerekeni yapma" ilkesini de zikretmeliyiz. Bu aynı zamanda örgütün kapsamlı çalışması ve ideolojik şuur ile her türlü şartta inisiyatif alması demektir. Şabloncu kafa değil, "yönlendirici ilke"nin şuuruyla zihnî bir berraklık ve harekete geçme (aksiyon) olmalıdır. Devler gibi eserler verebilmek için karıncalar gibi çalışmalıdır.</p>

<h2 data-path-to-node="1"><strong>1.2. Değişim Biçimleri ve Tercih Edilen Yol</strong></h2>

<p data-path-to-node="2">Malum olduğu üzere iktidara gelme yöntemleri üçtür: 1. Askerî Darbe. 2. Hukukî yoldan gelme ve darbe yapma. 3. Halk ihtilâli... İdeolocya ve İhtilâl eserinde üçüncü şık işaretlenmiş olup bu hususun zorluğu yanında sağlamlığı ve büyük inkılâbı ifade eder. Üstad'ın "İslam İnkılâbı" ve "Büyük Zuhur" tespitleriyle de bu şıkkın işaretlenmesi örtüşür. Ancak şartlar ve imkânlar fırsat verirse değerlendirilebilir, herhangi bir şıkka taassupla bağlı kalınmaz. Zaten Mirzabeyoğlu bu mevzuyu incelemiş olup "biz 'aksiyon' mevzuunu, ikinci ve üçüncü durumu göz önüne alarak izliyoruz." demektedir.</p>

<p data-path-to-node="3">İktidarı koruma kuvvete dayandığı gibi onları bertaraf edip iktidarı ele geçirecek zamanki bunu kuvvetsiz yapamayacağını söyler. Ayrıca silahlı mücadele bu aşamada "hazırlayıcı-koruyucu-yıkıcı" rolleriyle devreye girer. "Hareket için hareket" olmayacağı gibi silahlı mücadele, teşkilatın ve metodun niteliği, kendi hedefleri ve karşıt güçlerin durumuyla alakalı olduğunu söyler.</p>

<p data-path-to-node="3"><img height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/bda-kazim-abi.jpg" width="1600" /></p>

<p data-path-to-node="4">Çağımızda iktidarı kuvvetli yapan teknolojik sebep ihtilâl-inkılâpçı güçlerin, "oluş tekniği" diye bir metodu benimsemesini ve ihtilâlin yapılış şeklinde değişikliğe gitmesine yol açmıştır. İktidarların çağımızdaki teknik gücü ve "silahların malum terakkisi karşısında silahlı kuvvetlerin karşı olduğu hiçbir hareket başarılamaz" şeklinde Üstad'ın tespiti "oluş tekniği" diye müstakil bir mevzu doğurmuştur. Üstad'ın bu tespitini ele alan ondaki manayı tashih ve tasarruf hakkına sahip olan İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu ise değişim yollarından halk ihtilâli ve bunun muvacehesinde siyasi yolu kullanma tercihinden vazgeçmeyerek, orduya nüfuz ve etkilemenin de ancak gençlik kanalıyla olabileceği şeklinde şerhetmiştir. Zaten en güçlü orduların bile kararlı toplum ve gençlik hareketi karşısında çaresiz kaldığını çağımızda gözlemlemekteyiz.</p>

<h2 data-path-to-node="5"><strong>1.3. Literatür</strong></h2>

<p data-path-to-node="6">Üstad'ın İhtilâl isimli eserinin Sentez bölümü, Lider ve Kadro, Nizam ve Disiplin, Teknik ve Usül, Gelecekte İhtilâl vb. bahisleriyle, ideolocya ve ihtilâl mevzularıyla ilgilidir. Onun Dünya Bir İnkılâp Bekliyor eseri de bu mevzuyla alakalıdır. Üstad'ın Büyük Doğu Cemiyeti eseri de onun inkılâpçı bir teşkilatlanmasına misaldir.</p>

<p data-path-to-node="7">Salih Mirzabeyoğlu'nun İdeolocya ve İhtilâl eseri bu mevzuun örgüleştirilmesinin şahikasıdır. Ayrıca onun Bütün Fikrin Gerekliliği eserinin 1. Kısmı ve bilhassa IV. Levha (bölüm) olan Değişim Biçimleri zikredilmelidir. Yine onun Kavgam I eserinde 2. Levha olan İBDA Kadrosu, Üç Işık eserinde Üç Işık konferansı, Adımlar kitabında İbda'nın cephe esprisi vs., Tarihten Bir Yaprak eserinde ise 4. Levha olan Sentez'de ve Tilki Günlüğü eserinin bazı ciltlerinde ideolocya ve ihtilâl bahisleri bulunmaktadır.</p>

<h2><strong>2. Büyük İslam Stratejisi ve Cephe Davası</strong></h2>

<p data-path-to-node="1">Büyük İslam stratejisinin ana ilkesi "cephe davası"dır. Bu bahis İbda'nın temel eseri İbda Diyalektiği'nde "Büyük İslam Stratejisi" başlığında incelenir. Bu strateji aynı zamanda kendinden zuhur ve branşlaşma demektir. Birbiriyle doğrudan organik bağı olmasa da faaliyetlerin birbirini desteklemesi ve aynı havuzda erimesidir. Büyük İslam stratejisinden kastedilen, çağımızda İslami gaye ve kadrolara hâkim kılmanın önemli ilkesidir. Bu yılların kendisinden yürüdüğü ve kendisini de yürüteceği temel ise Necip Fazıl'ın hayatının sebebi olan "İslam inkılâbı"dır diyelim. Bu idealin tahkimci ve tamamlayıcısı olan Salih Mirzabeyoğlu ise "büyük İslam stratejisinin ana ilkesi cephe davası" der. Mirzabeyoğlu, "cephe davası"nı gerekçelendirirken, nice kendi kendinden ibaret faaliyetlerin bir dava etrafında bütünleşmesi ve Müslümanların enerjisinin bir havuzda toplanıp güç birliği ile zafere ulaşması için bu yolu öngördüğünü söyler. Günümüzde emperyalist güçlerin taarruzlarından ve Müslümanların birlik olamamasından şikayet ediyoruz. Şikayet değil, çözüm olarak bu strateji önerilmektedir.</p>

<p data-path-to-node="1"><img height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/kazimabiimza1.jpg" width="1600" /></p>

<p data-path-to-node="2">Kurtarıcı İslam stratejisinin merkezi Türkiye olarak işaretlenmiş olup bu da İslam'ın iktidarını kurma vazifesi demektir. Ancak ondan sonra İslam alemine şifa olabileceğimiz de kastedilir. Zira içeride İslamî temelli bir rejim kurmadan dışarıya katkımız çok sınırlı olur. Bu ana stratejiye göre cephe davasını idrak edip Anadolu'da İslam inkılâbı ateşini yakmak zorundayız. Önce bu ateşi içimizde yakalım ki etrafımızı aydınlatalım. Zira kendimiz olmadan etrafımızı, dünyayı arındıramayız.</p>

<h2 data-path-to-node="3"><strong>Netice</strong></h2>

<p data-path-to-node="4">Aramızdaki sohbetlerin ideolojik gidişat çerçevesinde bir aksiyonun tohumu olması, irtibatsız, faydasız konuşmalar şeklinde gevezelik olmaması gerekir. Mirzabeyoğlu Marifetname eserinde şöyle diyor: "Fikir denen şey bir aksiyonun tohumu olmadıkça neye yarar?"</p>

<p data-path-to-node="5">Ahbap-çavuşluk ilişkisi ideolojik faaliyet olmadığı gibi hizipçilik de cephe faaliyeti değildir. Yandaşlık yapmak, gönüldaşlık değildir. Kötü ve yanlış kim olursa olsun, ister yakın arkadaşın olsun "gönüldaşlık hakka boyun eğmektir" deyip eleştireceksin, "Allah için sevip, Allah için buğz" ölçüsünü bütün ilişkilerimize yerleştirmeliyiz.</p>

<p data-path-to-node="6">Kendi oluşumumuzu temin edeceğimiz ve branşlaşmamıza katkı sunacak ortamlarda, kutlu hareketlerde bulunmalıyız. Dedikodulardan ve sözüm ona İbdacılardan uzak duralım. Kendi gelişimimize odaklanmalıyız.</p>

<p data-path-to-node="7">Müzmin muhalefet ve her şeyi eleştirerek varlık bulmak yanlış bir yoldur. Bizde muhalefet ancak fikir içindir. Hakkı teslim etmekten de gocunmamalı. Birbirimize karşı da kıskançlığın doğurduğu muhalefeti yapmamalıyız. Birbirimizi sevmeliyiz.</p>

<p data-path-to-node="8">Büyük Doğu-İbda hem dikey (tasavvufî-iç oluş) hem yatayda (dış oluş - fikir ve aksiyon) aynı anda çalışan bir sistemdir. Onda tasavvuf ve fıkıh birlikte yürür. BD-İBDA, fert ve cemiyet inşaında gerekli fikir manzumesi demek olan ideolojinin berrak temsilidir.</p>

<p data-path-to-node="8"><img height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/kitapuimza-kazim-albayrak.jpeg" width="1600" /></p>

<p data-path-to-node="9">Herkesin bir branşı olmalı ve onda ilerlemeli. Branşlaşmada önce 4-5 yıl, sonra +5 yıl daha, toplam 15 yıl şart. Ondan sonra bir meleke oluşur ve meyveleri toplamaya başlarsın. Bu süre kimseye uzun gelmesin. Zira Efendi Hazretleri buyuruyor: "Meşgale nimettir. Yoksa şeytan musallat olur."</p>

<p data-path-to-node="9">Hepinizi, iş ve aksiyonuyla İBDA'nın cemiyetini inşa edecek, bir tuğla koyacak gönüldaşlar olarak saygıyla selamlarım.</p>

<ol start="1">
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, İstanbul: Büyük Doğu, 2017, s. 119, 175 ve 207.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 285-386.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 567.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor, İstanbul: Büyük Doğu, 2014, s. 10.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, Rapor 3/4, İstanbul: Büyük Doğu, 2009, s. 54.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, İstanbul: İbda, 2017, s. 155.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İman ve Aksiyon, İstanbul: Büyük Doğu, 2008, s. 11.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, s. 7.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, s. 17 ve 27.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 568.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, s. 36.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, s. 128.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa, İstanbul: İbda, 2119, s. 32.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, s. 149.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 119, 175 ve 207.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, Rapor 5/6, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2015, s. 67.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrî Gerçekliliği, İbda Yayınları, İstanbul, 2017, s. 115.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İhtilâl, İstanbul: Büyük Doğu, 2017, s. 382.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, s. 105.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği, İstanbul: İbda, 2018, s. 229.</i></p>
 </li>
 <li>
 <p><i>Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname, İstanbul: İbda, 2019, s. 25.</i></p>
 </li>
</ol>
</section>
</section>
</section></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/dr-kazim-albayraktan-buyuk-dogu-akincilari-ankara-il-baskanliginda-seminer</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 14:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/kazimalbayrak-bda.jpg" type="image/jpeg" length="77493"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Server Vakfı’nda “Necip Fazıl’ın Eserlerinde Hadis” konuşuldu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/server-vakfinda-necip-fazilin-eserlerinde-hadis-konusuldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/server-vakfinda-necip-fazilin-eserlerinde-hadis-konusuldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Server Vakfı’nda düzenlenen programda Dr. Kâzım Albayrak’ın “Necip Fazıl’ın Eserlerinde Hadis” adlı eseri ele alındı. Albayrak, Necip Fazıl’ın şair kimliğinin ötesinde, hadisleri hikmet, estetik ve cemiyet tasavvuru içinde değerlendiren merkezî bir mütefekkir olduğunu vurguladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Server Vakfı’nda düzenlenen “Bir Kitap Bir Yazar” programında, araştırmacı-yazar Dr. Kâzım Albayrak’ın “Necip Fazıl’ın Eserlerinde Hadis: Hikmet, Estetik ve Toplum” adlı eseri konuşuldu.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/HFK2oeaIxXQ?rel=0" style="position:absolute;top:0;left:0;width:100%;height:100%" width="640"></iframe></div>

<p>23 Mayıs 2026 Cumartesi günü yapılan programda Albayrak, Necip Fazıl’ın fikir dünyasında hadislerin tuttuğu yeri, hikmet ve toplum ekseninde ele alırken; Av. Mehmet Ali Bulut da sohbetin program yöneticiliğini üstlendi.</p>

<p><img alt="Server Vakfı Foto 2 Kaızm Albay" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/server-vakfi-foto-2-kaizm-albay.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>Kâzım Albayrak, Necip Fazıl’ın yalnızca şair kimliğiyle sınırlandırılamayacağını, onun eserlerinde İslâmî ölçü, Ehl-i Sünnet hassasiyeti ve cemiyet tasavvurunun merkezi bir yer tuttuğunu vurguladı. Konuşmasında, Büyük Doğu fikriyatının Peygamber merkezli yapısı ve Necip Fazıl’ın hadisleri bir dünya nizamı fikrine dönüştüren yaklaşımı öne çıktı.</p>

<p>Eser etrafında şekillenen konuşma, Necip Fazıl’ın İslâmî idrak, estetik anlayış ve cemiyet tasavvuruna uzanan bir çerçeve sundu.</p>

<p><strong><i><u>İşte Albayrak’ın konuşması:</u></i></strong></p>

<p>"Kıymetli misafirler, hepiniz hoş geldiniz. Necip Fazıl’ın vefatının 43. sene-i devriyesindeyiz. Dolayısıyla Üstad’ımıza rahmet dileyerek konuşmama başlamak istiyorum. Server Vakfı’na da bu nazik davetleri için teşekkür ederim. Şimdi Necip Fazıl’ı kitap vesilesiyle anıyoruz. Maksadımız aslında Necip Fazıl’ı anlatmak. Kitabın da amacı buydu. Ben de bu yaşımda yeni şeyler öğrendim. 18 yaşından beri Büyük Doğu okuruyum. 21 yaşında Necip Fazıl ile müşerref oldum. Allah’a şükür, Necip Fazıl takipçiliği böyle oluyor; yazdığı, yaptığı hiçbir şeyi kaçırmazdık.</p>

<p>Necip Fazıl rahmetli olduğu zaman gençtik, 20’li yaşlardaydık. Ondan sonra eserlerini okumaya devam ettik. Fakat 40 sene sonra böyle bir eser ortaya koyuyorsun ve diyorsun ki; 'Ya ben bunları bilmiyormuşum, bunlar da mı varmış?' Okuduğum şeyler, hepsini biliyorum fakat terkip yapınca ve yoğunlaşınca bunu görüyorsun. Necip Fazıl bu kadar mı hadislerle ilgilenmiş? Hadis ilmiyle, İslâm ilimlerinden müktesebat olunca insan daha iyi anlıyor. Mevzumuzda derinleştikçe Büyük Doğu’yu daha iyi anlarız. Kıymeti bu, temeli almak için okumak lazım. Bunun yanından mevzuunda uzman bir kişinin -Büyük Doğu bir dünya görüşü ya- Büyük Doğu’daki bu terkiplerle karşılaşınca o kişinin tespitleri, hayranlıkları bizden kat kat iyi oluyor. Ben 40 senelik okuruyum ama o benden daha iyi anlıyor.</p>

<p>Hadis ilmiyle ilgili araştırma yapınca, Necip Fazıl’ın usul-i hadis ile ilgili, hadis ilmiyle ilgili kullandığı ifadelere dikkatim yoğunlaştı. Baktım, ne kadar hadis ilmi kriterlerine riayet ediyor? Çok dikkatli, sanki bir hadisçi gibi bahisleri almış, kavramları kullanmış. Necip Fazıl’ın böyle bir hassasiyeti var. Necip Fazıl, İslâm ilimlerinde bir kaynaktır. Neden kaynaktır? Yani ben şimdi Temel İslâm İlimleri’nde yüksek lisans, doktora yapıyorum. Necip Fazıl deyince hocalar duruyor: “Necip Fazıl kaynak mı?” diyorlar. Tabii ben kendi kendime “Sabır” diyorum. Ondan sonra, o kaynak mevzusuna çok girmeden "Necip Fazıl’ın bu hususta şu şu eserleri var.” diyorum. Siyer’de olsa Siyer’de söylüyorum. Kelam’da olsa Kelam’da söylüyorum. Hadis’te olsa Hadis’te söylüyorum. Hadis’te işte buyurun, bu eser çıktı. Kaç tane daha eser yazılabilir? Çünkü akademi, bir kaynak kitapla gitmek istiyor. Bu sefer bir şey diyemiyorlar. Yani kusura bakmasınlar da çoğu Necip Fazıl’ı okumamış.</p>

<p>Ve böylece bir şekilde ikna ediyorum. Şimdi bu çalışma ortaya çıkınca, “Vay, Necip Fazıl’da bu kadar şey var mı, bu kadar müktesebat var mı, bu kadar hadis var mı?” diyorlar. 2700 küsur hadis kullanmış, hadis ilmi literatürüne dâhil olmuş, hadislerden süzme yapmış ve hadislerden dünya nizamı kurmuş. Yani bakıyorsun, Büyük Doğu fikriyatının temelinde hadisler var. Bakıyorsun, Büyük Doğu fikriyatının dünya görüşünde zaten mündemiç. Büyük Doğu’nun temel niteliklerini sayarsak en başta mesela Peygamber merkezli bir dünya görüşü olduğunu fark edersiniz. Şimdi onun Peygamber merkezli olmasına bakıyorsun; Üstad bunu hem hadislerde hem diğer eserlerinde, Siyer’le ilgili Çöle İnen Nur, Peygamber Halkası, Hz. Ali gibi eserlerinde de kullanmış. “O ki o yüzden varız, varlık o yüzden.” Büyük Doğu’yu 7 umdede anlatacaktım, hemen birini söyleyeyim: Birincisi, Necip Fazıl Hazret-i Peygamber merkezlidir. “En evvel, en üstün” diyor. Muhammedî Nur, Muhammedî Hakikat... “Varlık o yüzden; o olmasaydı varlık olmayacaktı.” Yani varlığı, Allah’ın yaratmasının sebeb-i hikmeti o. Varlık o yüzden tecelli ediyor. O yüzden Muhammedî Nur hakikati... Bu hususta rivayetler malum... Bunların tarihçeleri var, hepsi orada. Necip Fazıl bu geleneğe bağlı tabii ki. Dünya görüşünde bunlar var.</p>

<p>Alanında yoğunlaşınca bunları anlıyorum. Öteki türlü parça parça. Mesela birini okudu, sonra öteki çıktı onu okudu, sonra öteki çıktı... Ama bu mevzuyla alakalı olanları bir yere toplayınca bir hazine çıkıyor. Bunu 40 sene sonra gördüm. Bir de orada kaçırdığım, Üstad’ın böyle bazı tespitleri var. Diyor ki Üstad, “Şer’î bir ölçüde aldığım zevki hiçbir şiirimde almadım.” diyor. Mesela ben bunu İslâmî ilimler kökenli biri olarak daha önce görmüş olmalıydım. Okumuşumdur ama oraya bir spot olarak altını birkaç kez çizmem gerekiyormuş.</p>

<p>Şimdi arkadaşlar, Necip Fazıl’ı şair diye biliyoruz değil mi? Ama bakın şu sözü söylüyor. Bu sözü söylediğine göre şairin üstünde. Diyor ki: “Şer’î ölçülerde aldığım hazzı hiçbir şiirimde almadım.” Şimdi bu bir tekerleme değil, bu tahkikî imandır. Bunu ancak tahkikî iman sahibi söyleyebilir.</p>

<p>Aslında amacım buydu. Yani Necip Fazıl’a yönelik indirgemeci bakışlar beni rahatsız etti. Bu çalışma aslında oradan doğdu. Yani -kusura bakmasın kimse-, karşı tarafın da çapını biliyorum. Şimdi sen küçük gördüğünü, kendi unvanına bakarak küçük görüyorsun. Sen kimsin? Ondan sonra diğerleri de, tabii bazıları isim vermeyeyim, “Necip Fazıl çalışılır mı? Bunlar İslâmcı olmasına rağmen böyle diyor. Yani dünya görüşümüzün dışında olanlar değil bunlar. Ondan sonra bu çalışma ortaya çıkınca danışman hocam da “Çalışılır.” diyor. Bakın ne kadar malzeme çıktı. Neler var, daha neler çalışılır.</p>

<p>Mesela Necip Fazıl’ı söyleyeyim. Gönül Nimetleri ismiyle, el-Mevâhibü’l-Ledünniye’yi sadeleştirmiş, Türkçeye kazandırmış. Siyer’le, Hz. Peygamber’in hayatı ile ilgili mümtaz bir eser, çok güzel bir eser. Necip Fazıl bunu yapıyor. Çöle İnen Nur’dan önce bunu yapıyor. Şimdi Necip Fazıl’ın o eserde düştüğü şerhler var. İslâmî hassasiyetle düştüğü şerhler var. O düştüğü şerhlerden bir akademik çalışma olur. Bütün eserlerini toplayıp bunu çıkarmak bir yana, Necip Fazıl’ın İmam Kastallânî Hazretleri gibi birinin eserine düştüğü şerhlerden ayrıca bir akademik çalışma olur. O kadar hassasiyet gösteriyor orada.</p>

<p>Bir mucizeyle ilgili yorumu oluyor. Üstad, İmam Kastallânî’nin akılla mucizeleri izah eder gibi bir imaj verdiğini yahut o görüşlere biraz meyleder gibi olduğunu görünce hemen oraya şerh düşüyor. Bakın, bu kadar önemli bir şey. Hangi hassasiyetle yapıyor ve sahih yapıyor. Nedir? Üstad’ın kaynaklarına geliyor: Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri. Ve ondan sonra Üstad, meşayihle ve ulemayla da çok dirsek teması içerisinde. Burada kaynakları da var: Ömer Nasuhi Bilmen’le görüşüyor, soruyor. Cemal Öğüt'e soruyor. İbrahim Boğalı’ya soruyor. Mekki Üçışık’a soruyor, Cemalettin Parlakışık'a soruyor dinî metin ifade ve ibareleriyle ilgili. İman ve İslâm Atlası var, bunu cezaevinde hazırlıyor. Üstad bunları niye hazırlamış? Aslında gençliğe İslâm’ı öğretmek durumunda olan bir Necip Fazıl var karşımızda.</p>

<p>Necip Fazıl’ın edebî dilini dinî tebliğ dilinde ön plana almak lazım. Tebliğde telkinci bir dil lazım, sanat dili lazım. Bunu yapacak kişinin de başta şer’î hassasiyetinin kuvvetli olması lazım. Şer’î ölçülere, hikmet ölçülerine bağlılığının kuvvetli olması lazım. Bu da Necip Fazıl’da var. Dolayısıyla bunların başa alınması lazım. Yani Temel İslâm Bilimleri’ni okuyup da hoca olan birinin, “Bizim alanımızla alakası ne?” demesi çok yadırganacak, acınacak bir durum arkadaşlar.</p>

<p>Üstad’ın kudsî hadis tanımı, hadis ilminin inceliklerini irfanî boyutta bildiğine dair ipucu verir: “Hadîs-i Kudsî, Allah’ın kelâmıdır. Kur’ân da Allah’ın kelâmı... Fark nedir derlerse bu bir şer’î mesele olur. Kur’ân melek vasıtasıyla tebliğ edilen Allah’ın kelâmıdır. Hadîs-i Kudsî ise şöyle: Resûlullah’ı bir nur kaplar ve Allah kelâmına mukaddes dudakları bir mecra olur. Melek vasıta olmadan... buna Hadîs-i Kudsî denir.”</p>

<p>Necip Fazıl’ın dinî ölçülerle ilgili tanımlarında ilmin de üstünde hikmet var. Hikmet boyutunu veriyor ifadelerine. İlim dili soğuk olur, itici olur. Biz halka ilim diliyle hitap etmekten ziyade hikmet diliyle hitap ederiz. Kardeşim, öğrenciye de ilim dilinden ziyade önce hikmet dilini ver. O hikmet dilini alsın, sevsin. Peki bunu neden öğrenciye öğretiyor? O da öğretsin diye, hocalık yapsın diye değil mi? Peki bu hikmet dilini almadan nasıl hocalık yapacak? Ona da bunu vermemiz lazım.</p>

<p>Şimdi mesela biri “Necip Fazıl iyi bir ediptir.” dese hemen itiraz ederim: “Hayır.” Niye itiraz ediyorum? Necip Fazıl büyük şair, Sultânü’ş-Şuarâ. Buna itiraz eden yok. Bak şimdi tanımlama yapıyorsun, damgalama yapıyorsun, vasıflandırma yapıyorsun. O kişinin başta alınacak, en önde gelen vasfını söylüyorsun değil mi? “Necip Fazıl büyük bir ediptir.” Nokta koyuyorsun. Ona itiraz ediyorum. Hayır, Necip Fazıl mütefekkir, sanatçı ve aksiyon adamıdır. Fikir, sanat ve aksiyon adamıdır. Bak, sanatçı bunun içerisine girdi. Cemiyetçi mütefekkirdir. Tek kelimeyle söylemek gerekirse Necip Fazıl aksiyon adamıdır. Aksiyonun tanımını verelim: Büyük fikir ve onun büyük iş hâline inkılâbı. Bak şimdi burada aksiyon tanımı var. İkincisi, aksiyon yaşanmışlıktır değil mi arkadaşlar? Yaşanmışlık. Büyük fikri koyduk, fikirsiz olmayacağını gördük.</p>

<p>Peki hikmet nedir? İlimde yaşanmışlık yoktur; ilim bilgidir, malumattır. Hikmet; amel, ilim ve irfan kademesiyle olan derecedir, daha yukarıdadır. Yani hikmet, içselleştirilmiş bilgidir. İrfan da diyoruz buna; içselleştirilmiş bilgi, bünyeleştirilmiş bilgi. İlim malumat yığınıdır, bilgidir, kalıp bilgisidir. Bilmek, itikadın aynısı değildir. Biliyor ama inancı ne, inanıyor mu mesela? Bilginin inanç hâline dönmesi irfan oluyor. Asr-ı Saadet’te ilmin tarifi, bugünkü ilmin tarifi değildi. Bugünkü ilim Descartesçı, Kartezyen bilimdir; akademi ilmi de budur. Yani ilim kelimesi örtüşüyor diye aynı şey zannedilmemeli. Bizde ilimde ahlâk var. İlim ahlâktan ayrılır mı? Ahlâk var, metafizik var, amel var. Biz ilmi niçin öğreniyoruz? Satmak için mi, kürsülere çıkıp anlatmak için mi? Anlatan kişi bu ilme sahip çıkmasa dinler miyiz mesela? Dinlemek ister miyiz arkadaşlar? Ben dinlemem. Mecbur kalsam belki dinlerim. “Bu ilmi de alayım, ne yapalım; bu adamda bazı taraflar bozuk.” diyerek mecburen alırsın, o ayrı bir şey. Ama kişinin o kişiye tabi olması, peşine gitmesi başka bir meseledir.</p>

<p>Şimdi aksiyon tanımında ne oldu? Aksiyon tanımına irfan girdi arkadaşlar. Büyük fikirle büyük iş hâline inkılâbı; ilim de girdi. O süzülmüş hâli, süzülmüş hâli... Müslümandan da istenen budur. “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” hadisi var. Ne demek bu? Şimdi buraya örtüşüyor değil mi arkadaşlar? Ne yapalım o malumatı? Bir arkadaş söylemişti, ilahiyatlarda Mu’tezile propagandası yapılıyor. Bir hoca bana demişti ki: “Akılcı, akılcı.” diyerek Mu’tezile’yi öne çıkarıyorlar. O zaman hoca onlara yönelik şöyle dedi: “Madem akılcı dedin, o zaman Descartesçı ol.” Akılcının şahı o. Ne diye Mu’tezile oluyorsun? Ehl-i Sünnet aklı bilmiyor mu? Akılcılığın yerini bilmiyor mu? Selim akıl ne? Hikmet ne? Kur’ân... Akılla nereye gidebilirsin? Ondan sonra mucizeyi inkâr etme, Peygambersiz İslâm, hadisleri tartışma, akla vurma... Aklın almadığı şeyi reddetmek şart değil ki. Akla aykırı, bedihî olan şeyler ayrı bir şeydir; tevil edilebilir. Biz Hanefî ekolü olarak Ehl-i Rey ekolüne bağlıyız. Ama akliyecilik, rasyonalizm denen şey ayrı bir şeydir. Yani insanın manevî hayatını kabul etmiyor bir kere. Akılla ölçecek, her şeyi akılla ölçecek. İman, vahiy, mucizeler akılla ölçülür mü? Ölümden sonraki hayat akılla ölçülür mü? Müslüman bunları imanla kabul eder.</p>

<p>Büyük Doğu'nun Peygamber merkezli olmasının fikrî altyapısı olarak zaten ona dayanıyor, inanç sistemine dayanıyor. İkinci bir sebebi de var, amelî bir sebebi. Üstad’ın burada güttüğü bir amaç var. Bunları ben çıkarıyorum. Tabii bu daha da zenginleştirilebilir. Ben Üstad’ın gözbebeğiyle konuşacak hâlim yok. Biz onun öğrencisiyiz, dil ve şuurumuzla konuşuyoruz. İkinci sebebi, onu hissediyorum, görülüyor zaten, siz de katılıyorsunuz: Topluma İslâm’ı Hazret-i Peygamber veya hadisler üzerinden verme merkezli siyasetini biliyor. Neden bu? Bunu hocamla da paylaştım. Hocam da bana söyledi: “Osmanlı böyle yapmıştı.” dedi. Necip Fazıl ile ilgili hocalarla sohbet ediyoruz, ilmî münazarada bulunuyoruz. Hocam dedi ki; o dönemle burayı da örtüştürürsek çok faydalı oluyor, benim de bilmediğim şeyleri öğreniyorum. Mesela Osmanlı bunu görmüş; topluma İslâm’ı Kur’ân’dan, ayetlerden değil; hadislerden, Hazret-i Peygamber’in hayatından vermiş. Necip Fazıl bunun için Çöle İnen Nur’u yazmış. Sebeplerinden biri de bu. Tabii mürşidinin de tesiri var.</p>

<p>İslâm topluma Hazret-i Peygamber’in hayatından, hadislerden verilir; doğrudan Kur’ân’dan değil. Kur’ân’dan ulema beslenecek. Neden Hazret-i Peygamber’in hayatından? Çünkü yaşanmış örnek. İnsan ve beşer olarak bize daha yakın; yaşanmış örnekliği var, hayatımıza daha çok dokunuyor. Kur’ân ilahî görüşte yukarıda, daha çok teorik. Aslında kıssalarda da bu maksadın olduğunu tahmin ediyorum, ayetlerde de var. Ama hadislerde bu daha çok. İslâm’ın yaşanmışlığı hadislerde tezahür ediyor. “Yaşayan Kur’ân” deniyor ya Allah Resulü’ne; Hz. Âişe Radıyallahu Anhâ bunu neden diyor? Bunun için. Bakın, Necip Fazıl bunu görmüş. İşte bunu ilahiyatçılara anlatamıyorum. Necip Fazıl bunu görmüş, demek ki bu benden kat kat ileride.</p>

<p>Ve hadislerle dünya nizamı... İman ve İslâm Atlası’nda bir bölüm var: “Hadislerle Dünya Nizamı.” Çöle İnen Nur, 20 senede telif eseridir. Ayrıca Gönül Nimetleri ismiyle el-Mevâhibü’l-Ledünniye’yi İmam Kastallânî’den sadeleştirmesi... Onun Esselâm eseri ise manzum siyerdir. Allah Resulü’nün 63 yıllık hayatını ele alıyor. Şiirle, sanatla ilgilenen bilir. Allah Resulü’nün hayatını manzumeleştireceksin, hiçbir şeyi de kaçırmayacaksın. Hazret-i Peygamber’in hayatında hiçbir hadiseyi atlamayacaksın. Bütün savaşları, hicreti ve diğer hadiseleri anlatacaksın. Peki bunu bir de manzum yapacaksın. Manzum demek şiir demek; şiirin ölçüleri, vezin, kafiye, hece gibi unsurların içine bunu sığdıracaksın ve Allah Resulü’nün hayatını tablo hâlinde vereceksin. Bir şey atlayamazsın, olmaz. Hepsini vereceksin. Esselâm diye bir eser ortaya çıkıyor. Bu cehde, bu çabaya niye giriyor? Bence şiir yazmak için girmiyor. Takdir edersiniz ki şiir yazmak için girmiyor. Biraz önce bahsettiğim sebeplerden dolayı giriyor. “Varlık o yüzden” anlayışıyla giriyor.</p>

<p><strong>7 umdede Necip Fazıl</strong></p>

<p>Ben Necip Fazıl’ı 7 umdede anlatırken dördüncü umdede Hazret-i Peygamber temelli anlayışı anlatıyordum. Şimdi böyle bir şey tabii olarak geldi. Bu şekilde kitapla doğrudan alakalı bir durum oluyor. Bu hususta Necip Fazıl’ın hadisleriyle ilgilenmem bana çok manevî bir zevk kattı, bunu size söyleyeyim. Burada dinleyicilerin de Büyük Doğu’ya bakışında böyle bir sinerji oluşturalım. Bunu söyleyeyim. Yoksa söyler geçerdim. Şimdi bu videolar her yere gidecek ama ne yapalım, biz samimiyetimizi, sohbetimizi bozmadan devam edelim.</p>

<p>Şimdi Necip Fazıl, bir, şeriattan zerre taviz vermeden onu eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin, eşya ve hadiseleri ona hâkim kılmanın dünya görüşünü örgüleştirmiş adamdır.</p>

<p>Arkadaşlar, şeriattan zerre taviz vermemesi <strong>birinci</strong> umdesidir. Onu eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin dünya görüşü... Eşya ve hadiseye tatbik etmek için dünya görüşüne ihtiyacımız var. Bu da Büyük Doğu ideolocyasının tanımıdır. Necip Fazıl’da kimse şeriata zerre muhalif, şeriata zerre aykırı bir harf, bir kelime gösteremez. Gösteremedi Allah’ın izniyle. Onun vasfı bu, çilesi o. Biliyorsunuz mücadelesi de bunun içindi. Bizim için bulunmaz bir nimet oluyor bu. Birinci umdesi şeriattan zerre taviz vermemesi ve Ehl-i Sünnet hassasiyetidir Necip Fazıl’ın. Büyük Doğu, İslâmiyet’in emir subaylığıdır. Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep ne de yeni bir içtihat kapısıdır. Sadece Sünnet ve Cemaat Ehli tabirinin ifade ettiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyet’e yol açma geçididir. Ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyetiyle, 21. asrın eşiğinde eşya ve hadiseye tatbik etme işidir. Galiba işlerin en değerli ve pahalısı budur. Bunu ezberimden okudum. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu tanımlaması bu, tavizsiz çizgisi budur.</p>

<p><strong>İkincisi</strong>, tarih muhasebesi. Necip Fazıl’ın Ulu Hakan Abdülhamid Han eseri, Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin eseri... Bu, tarihimizi, hafızamızı, kimliğimizi, kişiliğimizi yok etmek isteyenlere karşı bir tavırdır. Yani sadece canımıza kastetmiyorlar; imanımızı da almak istiyorlar. Musallat oluyorlar. Şeytanın önde giden adamları, ahbesin önde giden adamları... İşte Necip Fazıl burada çıkıyor. Onların düzmece tarihlerini bozuyor. O dönemde Ulu Hakan Abdülhamid Han demek başlı başına aykırı bir çıkıştır. İlk hapisleri de zaten bunlardan oluyor. Sultan Vahidüddin Han eserinden dolayı mahkûmiyet alıyor.</p>

<p>Bakın arkadaşlar, tarihine küfreden, geldiği nesebine küfreden haramzadedir. Bizim neslimiz belli, soyumuz belli. Biz Hazret-i Peygamber’e mensubuz, onun ümmetindeniz. Neslimiz de soyumuz da her şeyimiz belli. İslâm inancı budur. Soysuzlara bu ülkeyi bırakmayacağız Allah’ın izniyle. Şimdi Sultan Vahidüddin eserinden dolayı 18 ay mahkûmiyet aldı ve eyvallah deyip huzura gitti Necip Fazıl. Biliyorsunuz, mahkûmiyet cezası aldı.</p>

<p><strong>Üçüncüsü</strong>, Necip Fazıl’ın bir dünya görüşü ortaya koymasıdır. Yani fikir adamı olabilir ama o dünya görüşü koyuyor. İdeolocya Örgüsü temel kitaptır. İdeolocya Örgüsü’nü bileceğiz, o pusuladır, bizim rehberimizdir. İdeolocya Örgüsü temel eserdir. Şiirlerinden alacağımız zevki alalım fakat fikrî yapımızı da bunun üzerine kuralım. Necip Fazıl, şiiri iman için bir kürsü olarak görüyor. Şiir için de “duygulaşmış fikir” diyor. O imanın merkezine de İdeolocya Örgüsü’nü koyuyor.</p>

<p>Yani İslâmî bir dünya görüşü ortaya koymuştur. Sosyal ve siyasi meselelerde bizim yürüyeceğimiz, devrimizde bize lazım olan yolu göstermiştir. Batı’dan gelen esarete, Batılılaşmanın kültürel sömürgesine karşı durma zarureti içindeydik; hâlâ da bu sömürgeden kurtulma durumundayız. Necip Fazıl, buna karşı Batı ve Doğu muhasebesi yaptıktan sonra Batı eleştirisini ortaya koyuyor. İdeolocya Örgüsü budur. Orada bozulmanın köklerine gidiyor, oradan ideolocyasını kuruyor. “Beklediğimiz İnkılap” diyerek kendi dünya görüşünü ortaya koyuyor. Üçüncüsü dünya görüşü dedik. Bu şarttır, elzemdir.</p>

<section dir="auto">
<p><strong>Dördüncüsü</strong>, Hazreti Peygamber, Peygamber temelli dünya görüşünü ortaya koyması. Bunu başta kendiliğinden, bir doğaçlama olarak onu anlattık Hazreti Peygamber sevgisini, ideolocyasının temeli olmasını. Burada tekrar anlatmama gerek yok, bunu geçeyim.</p>

<p><strong>Beşincisi</strong>, Baş nefret kutbu ve baş muhabbet kutbu işaretlemesidir. Büyük Doğu'nun merkezinde Resulullah Efendimiz vardır. Sevginin mihrakı orasıdır. Bu çağda yapılması gereken, bu yolun varislerine ve bu yolu takip edenlere tabi olmaktır. Necip Fazıl, baş muhabbet kutbu olarak Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni işaret eder. Allah ve Resulü’nün varislerine pazarlıksız bağlılığı esas alır; “Kim Allah ve Resulü diyorsa ben ondanım, o bendendir.” der. Dolayısıyla bu yola ve o yoldan gelenlere tabi olmak gerekir. Baş muhabbet kutbu ve baş nefret kutbu işaretlemesi, Allah için sevgi ve Allah için buğz ölçüsünü de beraberinde getirir. Sevgimiz Allah için olacak, buğzumuz Allah için olacak. Allah için sevecek, Allah için buğzedeceğiz. Burada baş nefret kutbu ise İslam düşmanlığını alenileştiren kimse, yani o düşmanlığın sembol ismi olan kimsedir. İsim vermeye gerek yok; çünkü malumu ilam etmiş olduk.</p>

<p><strong>Altıncısı</strong>, yeni bir dil, yeni bir diyalektik ve yeni bir estetik-sanat anlayışıdır. Doktora teziyle ilgili bana, “Ne var, yeni bir şey ne var?” gibi sorular soruldu. Ben de “Necip Fazıl Ehl-i Sünnet çizgisi bağlısıdır.” dedim. “Ona ne eleştiri getirdin?” denildi. “Bir eleştiri getirmedim, akademik çalışma illa eleştiri getirmek zorunda değildir.” dedim. Hocam sağ olsun orada, “Bu bağlılık bir tez olamaz mı? Bunun güzelliklerini, hususiyetlerini ve özelliklerini maddeler hâlinde sıralar, çağımızda neye karşılık geldiğini ve neden ihtiyaç duyulduğunu anlatır.” dedi. İlla yeni bir şey söyleyeceğim diye “Amerika yoktur.” demeye gerek yok. Yahut “Var mı, yok mu?” diye tartışıp sonra bir sentez yaparak “Varmış.” deyip mevzuyu kapatmaya da gerek yok. Yapmamız gereken bu değildir. Necip Fazıl burada yenilik getiriyor, fakat bunu geleneğe bağlı kalarak yapıyor. Kur’an, Sünnet, icma ve kıyas çizgisini aşarak değil, haddini bilerek yenilik getiriyor. Bunu yeni bir dille, estetik bir üslupla ve hikmet dilini ön plana alarak sunuyor. Elbette yenilik getiriyor. Zaten biz bu çağda yaşayan insanlar olarak yeniyiz, o manada moderniz. Fakat modernizmi, bir felsefe olarak kabul etmiyoruz. İslâm her zaman moderne de hitap eder, modernin ötesine de hitap eder. Yani İslâm çağlara, çağların öncesine ve sonrasına hitap eder. İslâm, Çağlar Üstü Mutlak Fikirdir. Bu da Salih Mirzabeyoğlu’nun “Gölge” dergisindeki tespitidir: Çağlar üstü Mutlak Fikir. Orada bu fikriyatın temel argümanlarını kuruyor. O dönemde çağdaşlık meselesi vardı, hâlâ da devam ediyor. Buna karşılık “Çağlar Üstü Mutlak Fikir” diyor. Bu ifade, “Gölge”nin birinci sayısının kapağında yer alıyor.</p>

<p><strong>Yedincisi</strong>, Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü’nün kalbi olan Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi’dir. Temel eser İdeolocya Örgüsü, onun vücudu ise Başyücelik’tir. Necip Fazıl, “Ben bunun için yaratılmışım.” diyor. Şimdi ilmî çalışmalar kıymetlidir fakat ilim ne olacak? İnsan bazı şeyleri hisseder. Her ilimde vardır bu. “Bu benim işim, bunu yapmak ruhumun derinliklerinde hissettiğim bir şey.” dersiniz. Filmlerde bile görüyoruz, kâfirlerde bile var, onların da ruh hayatı var. Materyalizm, öyle kuru bir ilim anlayışı değildir. Bunu anlatıyorum. Ondan sonra mucizeleri inkâr ediyorlar, akılları almıyor. Necip Fazıl, Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi’ni kuruyor. Yani bizim yönetimimiz ne olacak? Kapitalizm var, faşizm var, liberalizm var, sosyalizm var... Müslüman ne olacak? Bu çağda ne olacak? Ben seküler, postmodern veya başka bir rejimi niye kabul edeyim? Kabul etmiyorum, bedeli neyse öderim.</p>

<p>İşte orada Necip Fazıl bize bir proje veriyor. “Müslüman’ın devlet ve idare mefkuresi şudur, şu şekilde olur.” diyerek bunu bir hukukçu gibi ilkeleriyle ortaya koyuyor. Ben de aynı zamanda bir hukukçuyum. Bununla ilgili bir çalışmam var, inşallah yakında çıkacak. Necip Fazıl, Müslüman’a Başyücelik devlet modelini sunuyor. Asr-ı Saadet’ten ve geçmiş tecrübelerden süzülerek gelen bu modelde Başyüce var, Yüceler Kurultayı var, Halk Divanı var. “Parlamenter sistem mi, başkanlık sistemi mi?” Hayır kardeşim, ne o ne o. Fakat her ikisinin de iyi taraflarını almış. Bu çağın mütefekkiri, faydalı şeyleri alır. Necip Fazıl da bunları almış, fakat kendine özgü bir sistem ortaya çıkarmıştır.</p>

<p>Necip Fazıl’ın yedinci vasfı buydu. Elbette bu sıralamalar değişebilir; bu benim yaptığım bir tasnif. Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi, dünya bir inkılap bekliyor fikriyle de bağlantılıdır. Üç daire halinde anlatıyor, en dıştaki daire dünya, onun içindeki İslâm âlemi, onun içinde de Türkiye... Necip Fazıl, merkez olarak Türkiye’yi gösteriyor ve bunun için de bu modeli öneriyor.</p>

<p>Büyük Doğu’nun temel vasıflarından biri budur. Üstad bunlar için yaşamış arkadaşlar, bunlar için savaşmıştır. İdeolocya Örgüsü’nün temelinde bu vardır. Bunların işlenmesi, konuşulması gerekiyor. Necip Fazıl, mütefekkir kafa olarak bunun İslâmcasını ortaya koymuştur.</p>

<p>Bu, Üstad’ın vasiyeti ve bize bıraktığı çok güzel bir mirastır. Bizim bunu işlememiz gerekir. Burada hukukçu arkadaşım Mehmet Ali Bey var, ondan da bu meseleyi detaylı şekilde işlemesini bekleriz. Mesela Aylık Baran Dergisi’nin birkaç sayısını arkadaşlar buraya koysunlar. Bir sayısı sadece Başyücelik Devleti ile ilgili bir çalışmaydı. Hukukçular bunu konuşmuştu. Şuraya birkaç sayı koyun, hukukçular bunu konuşuyor. Bir de Başyücelik sayısı olsun.</p>

<p><strong>“Necip Fazıl’la tanışmam”</strong></p>

<p>Şimdi Necip Fazıl’la tanışmamdan biraz bahsedeyim. Gençlik dönemimizde kendimize bir yol arıyoruz, kanımız kaynıyor, kendimizi ifade etmek istiyoruz. O zamanlar daha canlı bir siyasi ortam vardı. Kimisi kurtuluşu Moskova’da buluyordu, kimisi Çin’de, kimisi Brüksel’de. Hâlâ o yolları arşınlayanlar da var; fakat onlarda kendilerine şifa yok. Biz de arayış içerisindeydik. MTTB ve Akıncılar bize yakındı. Bu teşkilatlara dahil olduk ve Salih Mirzabeyoğlu’nun “Gölge” ve “Akıncı Güç” dergilerini gördük. Salih Mirzabeyoğlu, Akıncılar’ın isim ve mana babasıdır. Akıncı Güç dergisinde İdeolocya Örgüsü’nü temel alarak yayın politikasını ve aksiyon alanını örgüleştiriyordu. Necip Fazıl’ı o dönemde şair olarak tanıyorduk. Biraz önce eleştirdim ya, o noktada kendimi de eleştirebilirim. Onu şair olarak, kahraman olarak, mücadelesiyle ve cezaevi hayatıyla tanıyorduk. Fakat Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya Örgüsü’nü ortaya koyunca biz de hemen kollarımızı sıvadık, toparlandık, okuduk ve İdeolocya Örgüsü’nün kıymetini anladık. Neyse, dergi Necip Fazıl’a ulaşıyor. Bunun üzerine Necip Fazıl, “Müjdelerin Müjdesi” başlıklı yazıyı kaleme alıyor: “Akıncı Güç, Salih Mirzabeyoğlu...” Sonra “Işık” diye bir yazı yazıyor ve bizi çağırıyor, davet ediyor. Salih Mirzabeyoğlu riyasetinde, Erenköy’deki köşkünde Üstad’la müşerref oluyoruz. Üstad’ı tabii gördük, 75 yaşında bir delikanlıydı. Aksiyon ruhunu hiçbir zaman yitirmemişti. Bize gerekli şeyleri söylüyordu. Biz de etrafında toplanmış, halka olmuş vaziyette onu dinliyorduk. O günden itibaren Üstad’la fiilî temasımız devam etti.</p>

<p>Şimdi nedir? İslâm ruhunun eşya ve hadiseler karşısında "nasıl" tavrını temsil eden Büyük Doğu gövdesine mukabil İBDA, onun taşıyıcı, yürütücü ve intikal ettirici "niçin" kanatlarıdır. Onun içindir, onun gayesidir. Burada Büyük Doğu-İBDA arasındaki ilişkiye de girmiş olduk.</p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu'nu bir lider olarak tanıyoruz, hürmetimiz, hayranlığımız var. Zaten bir kahraman. Ama bize ne diyor? "Necip Fazıl’ı okuyacaksınız." Bunu vurgulamasa biz yine ona bağlılığa devam edeceğiz. Kendisi de zaten mütefekkir ve eser sahibi. Fakat özellikle Necip Fazıl’ı işaret ediyor. Bunu şunun için söyledim: Birçoğu gölgede kalmak korkusuyla Üstad’ı kenarda bırakıp kendi üstadlığını oynuyor. Öyle üstadlık oynayanlar da çok var. Üstad hatırası anlatır gibi görünür, aslında kendini anlatır. Kapatalım parantezi. Mesela Salih Mirzabeyoğlu diyor ki: “Ben iftiharla söylüyorum; her zerremle Büyük Doğu’nun tesiri altındayım.” Bunu utanılacak bir şey olarak değil, iftiharla söylüyor. İnşallah biz de öyle oluruz. Neticede Salih Mirzabeyoğlu bir çile, bir mücadele ve 70 cilt eser bıraktı. Büyük Doğu’dan doğdu; Üstad “Doğsun, Büyük Doğu benden doğarak” dediği için böyle oldu. Yani Büyük Doğu ve İBDA arasındaki ilişki, sebep ve netice, baba ve oğul ilişkisi gibidir. İBDA’sız Büyük Doğu, Büyük Doğu’suz İBDA olmaz. Şöyle ki; İBDA’sız Büyük Doğu’nun dinamikliği ve yürütülmesi sorun olur. Büyük Doğu’suz İBDA’nın ise temeli olmaz.</p>

<p>Arkadaşlar, Necip Fazıl davası, mücadelesi ve duruşuyla örnek bir şahsiyettir. Necip Fazıl öncelikle bir dava ve ahlak adamıdır. Onun fikriyatı ahlaki bir temele oturur. İlim, hikmet ve amel burada birleşir. Necip Fazıl, her şeyden sıkılan ve sabır gösteremeyen bugünkü gençliğe de nefsine değil, aşkın bir varlığa adanmış bir hayata bağlanma noktasında örnektir. Bu, çağımızdaki birçok insanın bunalımına da çözümdür. Çünkü dünya işleri, mevki, makam ve benzeri şeyler nefsimizi doyurmaz; nefsimizin sonu yoktur, ruhumuzu da tatmin etmez. Zaten ruh hastalıklarının birçoğu da buradan kaynaklanıyor. Cihat bütün hastalıklara şifadır. Çünkü dünyanın birçok derdiyle orada sürüneceğine, tek derdin Allah derdi ve Allah davası olsun. Demek ki her şeyden önce insanın ruhiyatı önemlidir. İnsan olarak varoluş ıstırabını çekmemiz gerekir. Bundan kaçmak bizi sıkıntılardan kurtarmaz. İşte Büyük Doğu-İBDA sistemi Allah, insan ve âlem karşısındaki pozisyonumuzu ve duruşumuzu ifade eden, varoluş ıstırabımıza tercüman olan bir dünya görüşüdür. Derinlemesine bakıldığında bu görülür. Bu derinlik sadece şiirlerinde kalmaz; şiirlerinde de bu derinlik vardır.</p>

<p>Necip Fazıl'ın şu mısraını kafiyeli ve müzikal sözden öte tefekkür edelim:</p>

<p><i>“Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem / Yollar ki Allah’a çıkar bendedir.”</i></p>

<p>Arkadaşlar, bu mısra biraz önce söylediğim varoluş ıstırabını ifade etmiyor mu? Bu, sadece kafiyeli bir söz değildir: “Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem, yollar ki Allah’a çıkar bendedir.” Burada varoluş ıstırabı ve aşkın bir varlığa yönelme zarureti vardır. Çünkü bu yolda verilecek emekler ve çekilecek çileler kutsaldır; maneviyatımızı, ruh hayatımızı diri tutar, onurlu ve şerefli bir hayat sunar.</p>

<p>İşte Necip Fazıl, dünyalık dertlerin ötesinde, aşkın ve ilahi bir davanın adamı olarak dik duruşun sembolü olmuş; 80’lik bir delikanlı olarak başı dik şekilde, geride bir gençlik bırakarak ebedî âleme göçmüştür.</p>

<p>Şimdi toparlayalım; Büyük Doğu, bu çağda asrın muhtaç olduğu bir sistemdir. Necip Fazıl’ın devriyle günümüz devri örtüşüyor; aynı şartlarda yaşıyoruz arkadaşlar. Aynı seküler, Batıcı rejim altındayız, aynı kumpaslarla karşı karşıyayız. Dolayısıyla Necip Fazıl’ın söyleyeceği söz bitmemiştir. “Biz sussak, mezarımız konuşacak.” demişti Üstad. İnşallah devir Necip Fazıl devri olacak. Onun dili, diyalektiği ve tezleri hâlâ geçerlidir. Biz ne zaman ve ne kadar sahip çıkacağız, bu bizim sorunumuzdur.</p>

<p>Büyük Doğu bir ideal vermektedir. İdeal ve gaye farkına dikkat edelim. Gayeler yere düşer ama idealler yere düşmez. İdeal sahibi olan Necip Fazıl, bir orduda mareşal olmak bir gaye olabilir, ama ideal olamaz. İdeal olması için o subayın, ‘Ben bir Altun Ordu'nun neferi olacağım.’ demesi gerekir ki onun mareşal olma isteği makbul olsun, diyor. Yani yaptığımız her işte, her mesleğimizde, öğrenimimizde ve öğretimimizde ideal sahibi olalım. Necip Fazıl da bize bunu öğütlüyor.</p>

<p>Hülasa olarak şunu söyleyeyim, ondan sonra sorular kısmına geçebiliriz. Necip Fazıl, şeriata sımsıkı bağlı bir dünya görüşü kurmuş, öncü ve merkezî bir mütefekkirdir. İçtimaî, siyasî ve hukukî bir nizam olan Başyücelik Devlet ve İdare Mefkûresi’ni ortaya koymuştur; özet olarak bunları söylüyorum. Dikey ve yatay oluşu aynı anda çalışan yani zihnimizi ve kalbimizi dolduran bir sistemdir. O entelektüel çilesi sonunda, “Verin cüceye, onun olsun şairlik.” demiştir. Bu yüzden onun mütefekkirlik ve aksiyon vasfını ön plana çıkarmamız gerekiyor.</p>

<p>Necip Fazıl ümit ve aksiyonumuzdur. Zaten Salih Mirzabeyoğlu’nun İstikbal İslâm’ındır kitabını da kendisi ona hazırlatmıştır. Son olarak hepinizi “İstikbal İslâm’ındır” şuuruyla, bugünün hakkını veren gönüldaşlar olma temennisiyle kalbî duygularımla selamlarım. Dinlediğiniz için teşekkür ederim."</p>
</section>

<p><img alt="Servervakfı Kazım Albay Kalabalık" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/servervakfi-kazim-albay-kalabalik.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>Programın ardından Dr. Kâzım Albayrak, okuyucuların yoğun ilgisiyle karşılaştı.</p>

<p>Katılımcılarla sohbet eden Albayrak, “Necip Fazıl’ın Eserlerinde Hadis: Hikmet, Estetik ve Toplum” adlı eserini imzalayarak okurlarıyla bir araya geldi.</p>

<p>Program, kitap takdimi ve imza faslının ardından hatıra fotoğraflarıyla sona erdi.</p>

<p><img alt="Server Vakfı Kazım Albayrak Imza.4" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/server-vakfi-kazim-albayrak-imza4.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p><img alt="Server Vakfı Kazım Albayrak Imza.psd3" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/server-vakfi-kazim-albayrak-imzapsd3.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p><img alt="Server Vakfı Kazım Albayrak Imza2" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/server-vakfi-kazim-albayrak-imza2.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p><img alt="Server Vakfı Kazım Albayrak Imza" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/server-vakfi-kazim-albayrak-imza.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p><u><i>Konuşmanın ardından soru cevaplara geçildi.</i></u></p>

<p><strong>Said Anlar</strong>: Hukuk mezunuyum. İki sorum var. Birincisi; girişte “Hikmet diliyle halka hitap etmeliyiz.” buyurdunuz. Biraz da açtınız ama ben bunu daha geniş şekilde sormak istiyorum. Hikmet diliyle halka hitap etmenin unsurları nelerdir, bu konuda neler yapmalıyız? Diğer sorum da konuyla doğrudan bağımsız ama bahsettiğiniz için sormak istiyorum: Sultan Vahidüddin Han hakkındaki kitabından ötürü Üstad’ın 18 ay ceza aldığını ifade ettiniz. O hukukî süreci izah eder misiniz? Neden ve nasıl yargılandı Üstad? Teşekkür ederim.</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak</strong>: Hikmet dili, telkin dilidir. Sır idraki, telkin dilinin idrakidir. Ruhî bir tarafı vardır; sadece akla hitap etmez, kalbe de hitap eder hikmet. Hikmette ilim akıldır; Hikmet, aklın yanında kalptir. İslâm kalbin yoludur. Biz sadece ilim dersek, kalp ihmal edilir, irfan ihmal edilir. Dolayısıyla Necip Fazıl, Çöle İnen Nur’da diyor ki: “Bu eser sanat edasıyla ele alınmıştır.” Yine Allah Resulü’nün ilim diliyle değil, sanat diliyle anlatılması gerektiğini söylüyor. İlim dilinin bunu kurcalayacak, hesap soracak durumda olmadığını ifade ediyor. Çünkü bizim peşin kabulümüz var. Biz onu Muhammedî Nur olarak görüyoruz. Zaten Peygamber. Dolayısıyla burada ilim dili hesap sorar, mutlaka bir ölçüye bağlamak ister, aklın kıstaslarına bağlamak ister. Aklın üstünde hikmet dili, ruhî ve kalbî oluş, sezgi olduğu için hikmet dilini söyledim. Yani arif, âlimden üstündür. Arif, âlimden üstündür.</p>

<p>Şimdi o Sultan Vahidüddin eseri... Önceleri, 60’lı 70’li tarihlerde beraat ediyor. Üçüncü baskıda tekrar bir şikâyet oluyor. Önce ilk baskıda beraat ediyor, üçüncü baskıda tekrar yargılama oluyor ve bu sefer mahkûmiyet alıyor. 18 ay ceza alıyor. Bu, 1980’li yıllarda oluyor. Üstad’ın da çok yaşlılık dönemi. Malumunuz, 1983 yılında vefat ediyor. Üstad’ın bu yaşta cezaevine girip girmemesi mevzu oluyor. Doktor dostları var; Süleyman Yalçın gibi isimler. Raporlarla infazı geciktiriyorlar. Yoksa infaz aşamasına gelmişti. Sonunda Üstad vefat ediyor.</p>

<p><strong>Said Anlar</strong>: Sebepleri neydi, onu merak ettim.</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak</strong>: Malum kişinin -heykelleri her yerde bulunan- manevî şahsiyetine hakaret iddiası. Hâlbuki öyle bir şey yok. Kitabın adı da zaten Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin. Hakaret yok, hiçbir şey yok. Bazıları bundan rahatsız olmuş. Yani “Onu övüyorsun.” diye rahatsız olmuşlar. Ona karşı olanlar hakkında bir şey söylemiyorsun, bakın; bir şey yok. Hiçbir şey yok. Buna rağmen, “Onu övdün.” diye mahkûm ediyorlar. Yoksa 5816 sayılı yasayla ilgili de doğrudan bir şey yoktu. “Bunu övüyorsun, diğerini yeriyorsun” diyorlar. Evet, onların hukuk mantığı da böyle işte.</p>

<p><strong>Bahattin Yeşiloğlu</strong>: Üstad’ın kalbinin Başyücelik olduğunu söylediniz. Bugün sistem tartışmalarında bir taraf parlamenter rejime tekrar dönülmesi gerektiğini söylüyor, bir taraf da başkanlık sistemini savunuyor. Başyücelik’in bu iki sistemden farkı nedir acaba? Belli başlı ölçülerle anlatabilir misiniz?</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak</strong>: Başyücelik devlet modeli... Tabii insan mevcut sistemlerle de mukayese ediyor; aklımız öyle çalışıyor. Yani bir şeyi hep başka bir şeyle mukayese ederek değerlendiriyoruz. Bu, bir noktada haklı bir yaklaşım. Başyücelik sisteminde Yüceler Kurultayı merkezde yer alır ve Başyüce’nin yetkisi vardır. Başyüce’nin yetkisi itibarıyla, ben kanaatimi söyleyeyim, icraat hızı açısından başkanlık sistemine benziyor. Fakat derinliğine inildiği zaman Yüceler Kurultayı’nın ağırlığı var. Yani Ehl-i Hal ve’l-Akd, Meşveret Meclisi diyebileceğimiz bir ağırlık var.</p>

<p>Necip Fazıl aslında İslâm’da şûra prensibini başa almış. Fakat bizde başa tâbi sistemi de var. Üç kişi yola gitseniz baş seçersiniz. Bu baş, ilkelere bağlıdır ama. Yani diktatörlüğe kapalıdır. Başa icraat için yetki veriliyor. Halife’ye yetki veriliyor; Halife’nin danışmanları var, mürşid olarak gördüğü kimseler var. Fakat Halife de yetkilidir ama Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir şey yapamaz, böyle bir davranışta bulunamaz. O hususta Yüceler Kurultayı’nın denetlemesine ve otoritesine bağlıdır.</p>

<p>Necip Fazıl böyle bir sistem ortaya koyuyor. Tamamen İslâmî kaynaklardan, Mâverdî’nin eserlerinden, Ahkâm-ı Sultâniyye’den ve benzeri kaynaklardan süzülmüş bir model. Mesela “Cumhuriyet rejimlerinin en ilerisi” diye bir ifadesi var. Mukayese ediyor. Bunu şûradan ve meşveretten çıkartabiliriz. Fakat Başyüce’nin sistemin başı olarak yetkisi var. Yürütme ve yargı ona bağlı. Yönetimde hızlı hareket etme açısından başkanlık sistemine yakın oluyor ama Başyüce’yi Yüceler Kurultayı seçiyor. Ayrıca karşılıklı fesih yetkileri var. İnşallah çıkacak çalışmamda bunu detaylı şekilde anlatacağım.</p>

<p><strong>Gürkan Can</strong>: Hocam, sunumunuz için teşekkür ediyorum. Tarih öğretmeniyim. Bizde tarihte milattan önce, milattan sonra kavramları vardır. Necip Fazıl’da da A.Ö., A.S.; yani Arvâsî Hazretleri’nden Önce, Arvâsî Hazretleri’nden Sonra gibi bir ayrım yapmamız abesle iştigal olur mu? Bir de Arvâsî Hazretleri’ni tanımadan önceki hayatını nasıl değerlendirmemiz gerekiyor?</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak</strong>: O ve Ben kitabı, Necip Fazıl’ın hayat hikâyesini zaten tanımadan önce ve tanıdıktan sonra diye iki bölüme ayırmıştır. O ve Ben kitabında dediğiniz doğru, o şekilde bir ayrım var. Necip Fazıl, Arvâsî Hazretleri’nden önceki hayatını da kendisi anlatıyor. Babıâli’de de bu var, O ve Ben kitabında da var. Zaten kendisi de hayatını tanımadan önce ve tanıdıktan sonra diye ayırıyor. Bohem bir hayatı olduğunu söylüyor. Genç şair olarak çok pohpohlandığını söylüyor. Fakat Necip Fazıl itikatsız biri değil; bunu da söyleyebiliriz. Hiçbir zaman materyalist biri olmamış. Fakat İslâmî ölçülere ram olmamış, raptolmamış, bağlanmamış. O dönemde de güzel şiirleri var, metafizik şiirleri var. Bunun yanında, o dönemden çöpe attığı şiirleri de var. Ama Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nden İslâmî şuuru aldığında Sakarya Türküsü’nü yazıyor, dava ve cemiyet meydanına atılıyor, İdeolocya Örgüsü’nü yazıyor, Çöle İnen Nur gibi bir destanı kaleme alıyor. Yani ona bambaşka bir aşk düşüyor, bir ateş düşüyor. Yolunu buluyor. Bir deha olduğu zaten belli. Gençliğinden, çocukluğundan beri bir deha. Arvâsî Hazretleri’yle tanışması hoş bir tevafuk değil mi? Tabii kader sırrını bilemeyiz; Allah’ın bir lütfu. Yani bir de karşı tarafın adamı o. O tarafın silahı... Torunu Taha Üçışık, Baran Dergisi’ndeki mülakatında “Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, Necip Fazıl’ı oradan aldı, o silahı doldurdu ve onlara doğrulttu.” demişti. Necip Fazıl, karşı tarafın adamı diye biliniyor. Her ne kadar itikadı olsa da o çevrenin büyük adamı, o çevrenin mensubu olarak görülüyor. Zaten mevcut rejimde sanat çevreleri de onların elinde. Şimdi Necip Fazıl oradan, genç şair ve büyük şair olarak bu tarafa dönünce ne oldu? Onlara göre "sabık şair" oldu. Ama bir dede var, bir anne var namazında... Dedesi tabii ki dinî terbiyesini veriyor. Dedesi Abdülhamid Han adliyesinde görev yapmış Mehmet Hilmi Efendi. İlk dinî terbiyesini ondan alıyor, 12 yaşına kadar. Bu tarafı iyi ama şeriat kavgası, İslâm kavgası, bunun fikriyatını ortaya koymak başka bir şey; bir dert işi, çile işi değil mi? Mesele bu.</p>

<p><strong>Hacı Bayram Erdur</strong>: Hocam sorum şu: Türkiye’de bu durumu yaşadık. 70-74 dönemlerinde şehir şehir dolaşıp bizlere karizmasıyla önder olurdu, hakikaten peşine giderdik ve dinlerdik. Necip Fazıl gibi bir deha, bambaşka bir deha ve bazen de farklı görüşleriyle radikal yaklaşımlar sergileyen bir isim. Size göre 21. yüzyılın karmaşıklığı içinde ufkumuzu açacak, Necip Fazıl gibi bir şahıs kim olabilir?</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak</strong>: Hepiniz, hepiniz, hepiniz. Siyasi tarafından bahsetmiyorum. Aylık Baran Dergisi’ni takip edebilirsiniz. Necip Fazıl olmak ayrı bir meseledir. Necip Fazıl bambaşka bir dehaydı. Bu çizgiyi takip edenler var, bendeniz de bu çizgiyi takip ediyorum ama Necip Fazıl olmak ayrı bir dava . Şunu söyleyeyim: Necip Fazıl olunamaz. Salih Mirzabeyoğlu olunamaz. Onların ancak takipçisi olunur. Bunlar kurucu mütefekkir, deha ve nadir eşhastır. Biz bunların kıymetini bilmeli, onların yolundan kendi alanımızda ışık sızdırmalıyız. Yıldızlar çıksın yani. İslâm’ın önderleri çıksın, meyveleri çıksın.</p>

<p><strong>Reis Erken</strong>: Bu sunum çok güzel oldu, hoşuma gitti ve istifade ettik. Ama dikkat ettiğim, merak ettiğim bir şey var: Bu Başyüceler Meclisi kimlerden oluşacak? Atamayla mı, seçimle mi belirlenecek? Beşer olarak azli nasıl olacak? Çünkü bunlar da mutlak varlıklar değil. Bir de Mu’tezile kavramını biraz açarsanız iyi olur. Çünkü Mu’tezile kenarda durma anlamındadır. İtizal hareketlerine baktığımızda Hasan Basrî’nin meclisinden itizal eden, kenara çekilen, fikir beyan etmeyen veya başka şekilde tavır alan bir yapı görüyoruz. Bunu biraz açarsanız iyi olur diye düşünüyorum.</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak:</strong> Başyücelik Devlet ve İdare Mefkûresi’ne ikinci soru oluyor galiba. Memnun oldum. Demek ki yeni çalışmam ilgi uyandıracak, muhataplarını bulacak. Yüceler Kurultayı’nı kim seçecek? Seçim olayı... Biz seçime çok endeksli bir toplum olduk. Yani her şeyi sandığa bırakmayalım. Necip Fazıl diyor ki: “Keleş bir çobanın oyuyla İmam Gazâlî’nin oyunu bir tutan anlayış...” İşte Necip Fazıl bunu eleştiriyor. Yoksa bu devirde Müslümanların söz sahibi olmalarına imkân veren halktır, asıl olan halktır. Tabii ki seçim hakkını sonuna kadar kullanın. Dolayısıyla işi ehline verme ölçüsü, iş bilenlerle bilmeyenlerin bir olmaması ölçüsü Başyücelik devletinde rehber olacaktır.</p>

<p>Kur’ân ve Sünnet yolunda gidecek bir sistem olduğu için, bir çobanın oyuyla İmam Gazâlî’nin oyu bir olmaz. Ehl-i Hal ve’l-Akd vardır. Şimdi İmam Mâverdî’nin şöyle bir tasnifi var: Seçen zümre, seçilen ve onun haricinde kalanlar. Seçen zümre... Yani halkın her yerde her şeyi bilmesi söz konusu olamaz. Belediye ile ilgili bir şey olacak, onların hayatıyla ilgili bir mesele olacak, tabii ki halka soracaksın. Ama ulemanın bildiği bir mevzu halka sorulur mu? Hakikat halka sorulur mu? Necip Fazıl’ın dediği budur.</p>

<p>Yüceler Kurultayı nasıl oluşacak, onu da ifade edeyim. Necip Fazıl, “Büyük Doğu İslâm İnkılâbı” diyor. İslâm İnkılâbı diyor. İslâmî bir nizamdan bahsediyor. Bu Büyük Doğu’dan sonra, İslâm İnkılâbı’ndan sonra ehliyetler, çilekeşler, münevverler, aydın tabaka... Yani böyle mevki, makam, şimdiki gibi itibar, para, müteahhit anlayışı değil. Yüceler Kurultayı’nı onlar oluşturacak. Seçkinler, erdemliler, çilekeşler, fikir soyluları oluşturacak. Bunlar kendi içlerinden Başyüce’yi seçecekler. İslâm inkılabını yapan kadro önce Müessisler Meclisi’ni kuracak, daha sonra Yüceler Kurultayı oluşacak.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Başyüce 5 yıllığına seçilecek. 5 yıl sonra tekrar intihap edilebilir. Olmazsa yine Başyüce, Yüceler Kurultayı içinden seçilecek. Yüceler Kurultayı nasıl yenilenecek? Yüceler Kurultayı, bu özelliklere uygun şekilde yetişen milletin ileri gelenlerinden, seçkinlerinden, çilekeşlerinden namzetlik unvanı verecek. Onları takip edecek, belki onlara dosya hazırlayacak. Dolayısıyla Yüceler Kurultayı’nda boşalan koltuklar yine bu şekilde ehliyetlerin devirdaimiyle dolacak.</p>

<p>Devlet bu şekilde düzenleneceği için bütün diğer kurul ve kuruluşlar da buna göre şekillenecek. Halk Divanı oluşacak. Burada seçimler olabilir. Halk Divanı bir denetleme mekanizmasıdır. Belli bölgelerin, belli bir partileşme şeklinde olmayacak yalnız. Partileşme, hizipleşme şeklinde değil. Yani neyin partisindesin? Halk Divanı’na üyeler gönderilecek. Necip Fazıl, Halk Divanı’nın Başyücelik Sarayı’nda yapılacağını söylüyor. Halk Divanı, Başyüce’ye hesap sorabilecek ve onu denetleyebilecek.</p>

<p>Yani Halk Divanı’nın, Başyüce’nin evinde kaç kap yemek yediğini sorma yetkisi var. Bu anayasal bir yetki arkadaşlar. Mesela Üstad diyor ki: Sokağa tükürmek kabahatler kanununa göre suçsa, bunu Başyüce de yapsa zaptiye ensesine yapışacak. Bizde ruhbanlık sınıfı yok. Başyüce olsan dahi günah işlediğinde günah olmaktan çıkmıyor.</p>

<p><strong>Resul Efe</strong>: Allah razı olsun, istifade ettik. Benim sormak istediğim şu: Başlarda Büyük Doğu-İbda dünya görüşünün ana gayesinin İslâm temelli olduğunu söyledikten sonra şu noktaya çok dikkat çektiniz: “Bu görüş Peygamber temelli bir görüştür.” Bunu size söyleten yaşanmış anlatının ne olduğunu açıklarsanız memnun olurum.</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak</strong>: Aslında Necip Fazıl’da bu çok açık. Tabii ben hadislerle ilgili bu çalışmamda, bu yaşımda çok şey gördüm. Fakat konferanslarında, İdeolocya Örgüsü’nde, Üstad’ın Peygamber’i kâinatın efendisi, resuller resulü, Muhammedî Nur olarak anlatması, kâinatın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı vurgusu, “Levlâke” hakikatleri... Bu vurgu Necip Fazıl’ın eserlerinde var. Bunu görüyoruz. Yani bir Peygamber sevgisi işleniyor ve onu alıyorsunuz. Mesela Allah Resulü’nün has ismini, Muhammed ismini Necip Fazıl eserlerinde doğrudan kullanmamış. Ben İslâmî ilimler kökenliyim. Bunu gençlik yaşımda okuyunca, Necip Fazıl’ın bu hassasiyetini fark ediyorsunuz. Mesela ben bu hassasiyeti ilahiyatta göremiyorum. Bakın, Necip Fazıl has ismini kullanmıyor. Tefsirlerde “Ya Muhammed” diye başlayan kul kelimesinin yanında açıklama hitapları olur. Necip Fazıl oraya da eleştiri düşüyor. Tabii bunu Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nden alıyor. “Kul ya Muhammed” ibaresinin yanlış olduğunu, Allah’ın da Resulü’ne öz ismiyle hitap etmediğini söylüyor. Mesela Kur’ân’da Allah Resulü’ne öz ismiyle hitap edilmiyor. Dolayısıyla Üstad bu hassasiyetlerin altını çiziyor ve bunu edebî olarak ortaya koyuyor. Allah Resulü’nün ismini yazmak zorunda kaldığı zaman “M” büyük harf ve yedi nokta şeklinde yazıyor. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun anlattığı bir şey var. Üstad, “Evet, ismi öyle yazdın mı?” diyor. Salih Mirzabeyoğlu “Evet.” diyor. “M ve yedi nokta.” Üstad, “Güzel.” diyor. Onu öyle eğitiyordu. Onu da öyle yetiştiriyor.</p>

<p>Çöle İnen Nur da çok esaslı bir eser. Fıkıh da var orada, hadis var, kelam var, tefsir var. Bana bunları söyleten şeyler bunlar. Kendi zaten belirtiyor. Çöle İnen Nur’un başlangıç kısmını okursanız orada da görürsünüz. Bunu birçok yerde söylüyor. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu’nda da giriş kısmında böyle bahisler var galiba. O derinlik orada da görülüyor.</p>

<p>Bir de çağımızda Üstad’ın topluma Hazret-i Peygamber sevgisiyle gitmesinin ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz. Osmanlı bunu görmüş. Osmanlı, Şifâ-i Şerif, Mevlid-i Şerif ve benzeri siyer okumalarıyla dinî hayatı canlı tutmaya çalışmış. Şifâ-i Şerif bir siyer kitabıdır. Topluma bunu vereceksin. Peygamber sevgisi böyle verilir. Bu toplumda Peygamber sevgisi çok kuvvetli zaten.</p>

<p><strong>Necati Koca</strong>: Felsefî görüşü hakkında çok derin düşünen bir Üstad. Okuduklarımızı yorumlamak için bayağı düşünmek lazım; bir matematik problemi gibi. Sizin zamanınızda bu derinlik var mıydı, sonradan mı derinleşti? Her okumamda bir şiiri düşünüyorum: Ne demek istiyor? Bu da okuyucu için çekici oluyor. Mesela: “Başta hiç, sonda hiç. Hiç olur mu hiç arasında bir hiç?” gibi. “Tüm âlemin kütlesine göre her baş ve her son hiç. İki hiç arasında varlık olur mu?” Bu tabii okuyucuyu cezbediyor ve düşündürüyor. Ben İmam Hatip öğretmeniyim. Çocuklarıma, kızlarıma lisede bu gibi şiirler verdiğimde bir iki gün sonra geliyorlar: “Hocam bu ne demek istiyor?” ya da “Bu söz ne demek istiyor?” diye soruyorlar. Ben de bundan mutlu oluyorum. Öğrencilerim araştırıyor. Mesela benim bir öğrencim vardı, belki şu anda gündemdedir; Hümeyra Yargıcı diye bir şair oldu. Biz zamanında ona “Kızım çok okuma.” derdik, korkuyorduk. Yani kafayı yorar diye endişe ediyorduk. Mezun oldu, şu anda kitap yazıyor, Destan Yazdılar diye. Benim sorum şu: Üstad’ın bu felsefî derinliği nereden geliyor? Bu Allah’ın hikmeti mi mutlak?</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak</strong>: Şimdi bizim zamanımızda Üstad’ın mücerret fikirlerini kavrayabiliyor muydunuz, onu mu sormak istiyorsunuz?</p>

<p><strong>Necati Koca</strong>: Evet, evet. Yani bu gibi şiirlerde zorlanıyor muydunuz?</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak</strong>: Aşk beladan üstündü. Yani zorluğu anlıyorsun ama okuyarak yeni şeyler görüyorsun. Ondan kaçmıyorduk, okuyorduk. Anlamasak bile zevkini, aşinalığını almaya çalışıyorduk. İşte o çok önemli. Mesela İdeolocya Örgüsü’nü tam olarak ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum. Salih Mirzabeyoğlu yazdıktan sonra okumuş olabilirim. Üstad’a karşı böyle bir kabulümüz, sevgimiz vardı. Üstad’la ilgili bir şey olursa alıyorduk, okuyorduk. Yani Üstad ne yazarsa okunur. Büyük Doğu dergileri... Eskilerimiz anlatır mesela, benden öncekiler. Biliyorsunuz, Büyük Doğu dergilerini alırlardı, satır satır okuyup ezberlerlerdi. Anadolu’nun esnafından farklı kesimlerine kadar herkes Büyük Doğu dergilerini böyle okudu.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/server-vakfinda-necip-fazilin-eserlerinde-hadis-konusuldu</guid>
      <pubDate>Sun, 24 May 2026 11:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/server-vakfi-manset-foto-kazim-albay.webp" type="image/jpeg" length="56526"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Haliç Üniversitesi’nde "Necip Fazıl ve Gençlik" programı düzenlendi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/halic-universitesinde-necip-fazil-ve-genclik-programi-duzenlendi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/halic-universitesinde-necip-fazil-ve-genclik-programi-duzenlendi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Haliç Üniversitesi İslâmî Araştırmalar Öğrenci Topluluğu tarafından organize edilen "Necip Fazıl ve Gençlik" başlıklı söyleşi programı, 21 Mayıs Perşembe günü üniversitenin Etkinlik Salonu'nda gerçekleştirildi]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in fikir dünyasının, Büyük Doğu idealinin ve gençlik tasavvurunun ele alındığı seminere üniversiteli gençler yoğun ilgi gösterdi. Program, Üstad’ın çileli hayatını ve davasını özetleyen kapsamlı bir sinevizyon gösterimi ile başladı. Sinevizyonun ardından, her biri Üstad Necip Fazıl ile bizzat mülaki olmuş, onun rahle-i tedrisinden ve sohbetinden geçmiş kıymetli isimler; Prof. Dr. Sami Şener, Dr. Kâzım Albayrak ve Muzaffer Doğan birer konuşma gerçekleştirdi.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/NRN2WWt4Kus?rel=0" style="position:absolute;top:0;left:0;width:100%;height:100%" width="640"></iframe></div>

<p>Etkinlik kapsamında katılımcı öğrencilere Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun eserleri ile Aylık Baran Dergisi’nin Mayıs sayısı hediye edildi. Program sonunda öğrencilere yemek fişi temin edilerek yemek ikramı yapıldı.</p>

<p>Okuyucularımız için programın tam metnini paylaşıyoruz:</p>

<h2><strong>Açılış Konuşması</strong></h2>

<p><i>"Selamünaleyküm değerli hocalarımız ve kıymetli arkadaşlar.</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Bugün burada fikir, edebiyat ve dava şuuru dendiğinde akla gelen en önemli isimlerden biri olan Necip Fazıl Kısakürek'i anlamak üzere bir araya gelmiş bulunuyoruz. İslâmî Araştırmalar Topluluğu olarak düzenlediğimiz Necip Fazıl ve Gençlik programına hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.</i></p>

<p><i>Programımız kapsamında Necip Fazıl'ın gençlik anlayışını, fikir dünyasını, Büyük Doğu düşüncesini ve aksiyon yönünü kıymetli hocalarımızın değerlendirmesiyle dinleme fırsatı bulacağız. Bugün bizlerle birlikte Öğrenci İşleri Dekanımız, sosyolog ve yazar Prof. Dr. Sami Şener hocamız, araştırmacı yazar Dr. Kâzım Albayrak hocamız ve araştırmacı yazar Muzaffer Doğan hocamız bulunuyor. Kıymetli hocalarımızın teşriflerinden dolayı teşekkür ediyoruz.</i></p>

<p><i>Programımız kısa bir sinevizyon gösterimiyle başlayacaktır. Ardından Prof. Dr. Sami Şener hocamızın konuşmasıyla devam edecek, Üstad Necip Fazıl'ın Gençliğe Hitabesi'ni kendi sesinden hep birlikte dinleyeceğiz. Devamında Dr. Kâzım Albayrak ve Muzaffer Doğan hocamızın konuşmalarıyla programımız sürecektir. Şimdi programımızın başlangıcı olan sinevizyon gösterimine geçiyoruz."</i></p>

<h2><strong>Sinevizyon Gösterimi</strong></h2>

<p>Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904 yılında Abdülhamid Han devri ricalinden Mehmed Hilmi Efendi'nin torunu ve Abdülbaki Fazıl Bey'in oğlu olarak İstanbul Çemberlitaş'ta doğdu. İlk dinî terbiyesini dedesinden aldı. Üstad, Bahriye Mektebi'ndeki öğrencilik döneminde şiirle meşgul olmuş, ardından 1925 yılında <i>Örümcek Ağı</i>, 1928 yılında <i>Kaldırımlar</i>, 1932 yılında ise <i>Ben ve Ötesi</i> isimli şiir kitaplarıyla meydana çıkmıştır. Bu süreçte sürekli bir arayış içerisinde bulunmuştur:</p>

<p>“Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.”</p>

<p>Genç şair diye ünlenmesine rağmen şöhret onun ruhunu doyurmamış, derin bir arayış içerisine girmiş ve 1934 yılında Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışarak büyük bir dönüşüm ve değişim yaşamıştır.</p>

<p>Üstad böylece destansı bir nefis muhasebesine girmiş, nur yoluna erdirici bir hâlle İmam-ı Rabbani Hazretleri'nin ocağında pişmiş, İmam-ı Gazali Hazretleri'nin otağında yer edinmiş, İslâm tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekmiş ve Batı tefekkürünün arayıcı ve tarayıcı yolda bulduklarını asli yerine oturtmuştur. Cumhuriyet rejiminin batılılaşma harekâtına karşılık fikirleriyle büyük bir meydan savaşı vermiş, öncü rolüyle çağdaş İslâmî tefekkürün kurucusu ve İslâmî hareketin doğurucusu olmuştur. Öyle ki, Üstad'ın doğduğu ve savaşını verdiği dönemler; tepeden inme zorlama inkılapların getirdiği yabancı havayla gittikçe yavanlaşan, kuraklaşan, ruhsuzlaşan, dünyevileşen, geçmişle bağları koparılan bir sosyal ve siyasi hayatın içine itilmiş bir dönemdir. Necip Fazıl böyle bir iklimde zuhur etmiş, küfür dağlarını böyle bir dönemde eritmiştir.</p>

<p>Üstad Necip Fazıl, felsefenin şemsiyesi gölgesinde yer alan ilim dallarının hususi olarak son iki asırdır kendi alanlarında adeta istiklalini ilan ederek tezahür ettiği, bin bir kola ayrılarak uzmanlaşma adı altında bütünlük şuurunu kaybettiği, gerçek ilmi yok etme noktasına getirdiği bir durumda Ehl-i Sünnet ve Cemaat ölçülerine sımsıkı perçinli olarak bir fikir sistemi kurmuş ve bütünlük şuurunun yeniden tesis edileceği vasıta sistemini örgüleştirmiştir. Örgüleştirdiği sistem olan Büyük Doğu İdeolocyasıyla bozulmanın tarihî köklerine kadar gitmiş, beş asırlık tarih muhasebesini yapmış, Batı'yı kritik etmiş, yine bu ideolocya ile yeni bir toplum projesi hâlinde dünya görüşünü kurmuştur. Bu bakımdan Büyük Doğu davası, şeriattan zerre tavizsiz bir şekilde onu eşyaya ve hâdiselere hâkim kılmanın dünya görüşü olmuştur.</p>

<p>Mütefekkir Necip Fazıl, bir gençlik yetiştirmek için büyük gayret göstermiş, Anadolu'yu bir ağ gibi örmüş, 300'e yakın konferans vermiş ve bu dünya görüşünü Müslümanların şuuruna nakşetmiştir.</p>

<p>"Bu eser benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim. Ben arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım müştemilattan ibarettir. İşte ezel kadar eski ve ebed kadar yeni, topyekûn insanlık çapındaki davanın bu eserini tamamlarken onu gıdasını Büyük Doğu ekmeğine borçlu bildiğim Anadolu gençliğine ithaf ederim." dediği <i>İdeolocya Örgüsü</i>, Üstad'ın şaheseridir.</p>

<p>“Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan, Kime ne, aşılmaz duvar bendedir; Süslenmiş gemiler geçsin açıktan, Sanırım gittiği diyar bendedir. Yaram var, havanlar dövemez merhem; Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem. Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem; Yollar ki Allah'a çıkar, bendedir.”</p>

<p><i>İdeolocya Örgüsü</i>'nde "İslâm yenilenmez, anlayış yenilenir." diyerek getirdiği anlayışı her ayrıntısına kadar işlemiş, toplumun tüm meselelerine sirayet ettirmiş, ortaya koyduğu fikir ameliyesinin idrak edilmesi ve bunun bir hayat tarzı hâline getirilmesi için çabalamıştır. Necip Fazıl, kimi çevrelerce sadece şair olarak anılmış ve fikriyatı sümen altı edilmiştir. Hâlbuki o, fikir ağırlıklı, yüz ciltlik bir külliyatı bizlere bırakmıştır. Necip Fazıl'ın Anadolu'ya ve İslâm âlemine teklif ettiği kurtarıcı fikir, ademe mahkûm edilmek istenmiştir.</p>

<p>Fikir, sanat ve aksiyon adamı olan Necip Fazıl'ın şairliğinden ziyade şiirini niçin kullandığı es geçilmiş; İslâm'ı eşyaya ve hâdiselere tatbik fikri olduğu kadar, asırlardır gerçekliğinden uzaklaştırılmak istenen İslâmî ruh ve anlayışı yeniden aslına bağlamanın adı olan büyük sistemi sürekli vurgulanmıştır. Mücadele hayatının ve gençlikten beklentisinin manifestosu <i>İman ve Aksiyon</i>, tefekkür sancısının ve büyük çilenin şiir kalıbında billurlaşmış hâli <i>Çile</i>, o fikirden süzülmüş en saf ıstırabın ve varlık muhasebesinin ana gayesi, kalplerin şifası olan ve Allah Sevgilisi'nin hayatını doyulmaz bir vecd diliyle anlattığı <i>Çöle İnen Nur</i>...</p>

<p>Çilekeş Necip Fazıl, mücadele hayatı boyunca çok sayıda hapis cezası almış, defalarca cezaevinde kalmıştır. 1942'de askerken yazdığı bir yazı sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapsini yattı. 1946'da <i>Başımıza Kulak İstiyoruz</i> yazısı sebebiyle Büyük Doğu dergisi kapatıldı. 1947'de Rıza Tevfik'e ait <i>Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdat</i> başlıklı şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı, Üstad tutuklanarak hapse atıldı. 1950'de bir yazı bahanesiyle tutuklandı ve hapse atıldı. 1952'de Malatya Cezaevi'nde bir yıl yattı. 1957'de çeşitli davalardan gecikmiş cezaları sebebiyle 8 ay 4 gün daha hapis yattı. 1960 askerî darbesinden sonra tutuklandı ve 19 ay hapiste tutuldu. 1964'de Adnan Menderes için kaleme aldığı <i>Zeybeğin Ölümü</i> şiirinden dolayı takibata uğradı. 1968'de <i>Vatan Dostu Sultan Vahidüddin</i> isimli eserinden dolayı takibata uğradı ve kitapları toplatıldı, mahkeme beraat kararı verdi. 1976'da aynı eserin üçüncü baskısından sonra tekrar takibata uğradı ve 1,5 yıl hapis cezası aldı. 1981’de Atatürk’ün manevi şahsına hakaretten hüküm giydi. Önüne sunulan dünyalıkları elinin tersiyle itmiş, dergi ve gazeteleriyle agoraya çıkmış olan Üstad Necip Fazıl, çileli geçen ömrü boyunca davasından tavizsizce yürümüştür.</p>

<p>Nesillere de yeni bir ruh üfleyerek, üzerinde bir buçuk senelik mahkûmiyet varken 25 Mayıs 1983'te ebedî âleme göçmüştür. Necip Fazıl fani olduğunu biliyor ve bu ebedî davanın yaşatılmasını istiyordu: <i>"Tohum saç, bitmezse toprak utansın! / Hedefe varmayan mızrak utansın! / Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen! / Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!"</i> Dava ve mücadele hayatını sürdürürken <i>"Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik / Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik"</i> mısraında özlem ve iştiyakını dile getirmiş ve aradığı genci, <i>Müjdelerin Müjdesi</i> ve <i>Işık</i> makalelerinde ifade ettiği üzere kurmuştur. O genç, Üstad'ın çile yolundan geçmiş, ortaya koyduğu 70 cilde varan eserle tezahür etmiş, davayı sürdürerek yeni gençliğe intikal ettirmiştir. Necip Fazıl, dergi/kitap formatında çıkardığı <i>Raporlar</i>da "Necip Fazıl ve Yeni Dostları" imzasıyla Salih Mirzabeyoğlu'na davayı emanet etmiştir. Mukaddes dava yere düşürülmedi; sürüyor ve sürecek.</p>

<p>“Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de, geri adam, boynunda yafta... Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mı… Belki… Daha ölmedim!”</p>

<p>Mehmedim sevinin başlar yüksekte! Ölsek de sevinin, eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!</p>

<h2><strong>Prof. Dr. Sami Şener - Necip Fazıl, Gençlik, Fikrî Uyanış</strong></h2>

<p><img alt="1Q" class="detail-photo img-fluid" height="924" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/1q.jpeg" width="2000" /></p>

<p><i>Şimdi "Necip Fazıl, Gençlik, Fikrî Uyanış" konulu konuşmalarını gerçekleştirmek üzere Öğrenci İşleri Dekanımız Prof. Dr. Sami Şener hocamızı kürsüye davet ediyoruz.</i></p>

<p><strong>Prof. Dr. Sami Şener:</strong></p>

<p>"Değerli hocalarım, sevgili öğrenciler. Bugün, kendisini yaşadığı dönemde tanıdığım, birçok sefer beraber olduğum ve eserlerinden istifade ettiğim çok önemli bir insan hakkında konuşmaya çalışacağım. Necip Fazıl, Türkiye'de 50-60 senelik bir etkiye sahip olan bir ufuk insanı. Onu öncelikle bir fikir adamı olarak anlamamız icap ediyor. Fikir adamı dediğimiz zaman, toplumu anlamaya çalışan, toplumsal problemleri tahlil eden ve onları çözüme kavuşturan bir insandan bahsetmiş oluyoruz.</p>

<p>Necip Fazıl, belli bir dönemden sonra şahsi hayatını bir kenara bırakmış; bütün çabalarını ve çalışmalarını toplumu, medeniyetini anlatmak ve yaşatmak üzere yoğunlaştırmıştır. Biliyorsunuz, 1930'lardan sonra Türkiye, İstiklal Harbi'ni yaptıktan sonra yeni bir döneme geçiyor. Bu dönemde Batılı uzmanların ve birtakım anlayışların hâkimiyet kurduğunu görüyoruz. İstiklal Savaşı'nı yapan toplumun dünya görüşünün dışında, yeni bir dünya görüşünün Türkiye'de etkili hâle getirildiğini müşahede ediyoruz. Edebiyatta, fikirde, siyasette, estetikte tamamen Batılı bir dünyanın topluma empoze edildiği açıktır.</p>

<p>Bu empoze, toplumun inancını ve idrakini hiçe sayarak bir sistemin dayatılması manasını taşır. Psikolojik ve sosyolojik açıdan böyle bir zoraki değişimin toplumda yaşama ve kendisini sürdürebilme imkânı imkânsızdır. İktisadi ve siyasi yapı Batı'nın kurallarıyla oluşturulduğunda, 650 yıllık muazzam bir Osmanlı dönemi, Selçuklu ve diğer İslâm-Türk medeniyetlerini hesaba kattığımızda, İngiliz medeniyet tarihçisi Toynbee'nin medeniyetlerin ömrüne biçtiği 300 yıllık süreye karşılık bizim köklerimizin tek başına asırlarca hayatta kaldığını görüyoruz. Hâl böyleyken, Batı'nın cebren adapte edilmesine neyin sebep olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Eğitim, pozitivist bir mantıkla yürütülmeye çalışılıyor. Amerika'dan gelen uzmanların direktifleriyle büyük ölçüde maddi alana yönelen bir sistem hâkim kılınıyor. Sosyal psikolog Prof. Dr. Mümtaz Turhan, <i>Kültür Değişmeleri</i> kitabında bir topluma zoraki olarak bir kültürün empoze edilemeyeceğini net biçimde ortaya koyar. O döneme baktığımızda, bir azınlığın Batı'yı olduğu gibi benimsemesine karşılık, büyük çoğunluğun bu kültürle zoraki bir dönüşüme maruz bırakıldığını görüyoruz.</p>

<p>Necip Fazıl'ın iki dönemi var: 1934 öncesi ve 1934 sonrası. Gençliğinde arayış sancıları çeken bir deha kendisi. Şiirleriyle, yazılarıyla birçok kimseyi tesir altında bırakan ve alaka ile izlenen bir insan. Fakat 1934'te Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanıştıktan sonra hayatını bambaşka bir yörüngeye yöneltiyor. O andan itibaren Necip Fazıl, eski itibarını belli kesimlerde kaybetmeye başlıyor. Yusuf İslam'ın söylediği bir söz vardır; İngiltere'de çok meşhurken, Müslüman olduktan sonra çevresindeki bütün medya ilgisi, şatafatlı ışıklar elini eteğini çekiyor. Bir insan inancını aslına rücu ettirdiğinde yaşanan bu rahatsızlık, o insanların inanç ve düşünceye tahammülsüzlüğünü gösterir.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/JjLI0wonYeQ?rel=0" style="position:absolute;top:0;left:0;width:100%;height:100%" width="640"></iframe></div>

<p>Necip Fazıl, Türkiye'de millî ve ahlâkî değerlerin terk edilmesinin sancısını derinden hisseden ve kendi medeniyetimize dönüş hareketinin başlaması gerektiğine inanan mütefekkirdir. Burada Batı-Doğu mukayesesi yapıyor. Batı o dönemde bir moda; Batılı elbiseler, Batılı müzik, Batılı yaşama şekli... Bunun getireceği sonuçlar ihmal ediliyor. Necip Fazıl, "Aslında bir kurgu ile karşı karşıyayız; bu kurgu, Batı'nın Doğu'dan daha üstün olduğu kurgusudur." diyor. Hâlbuki Çin, Hint ve İslâm medeniyetlerinin Batı'dan çok daha önce gerek sosyal alanda gerek teknolojik alanda devasa buluşlar yaptığını tarih kaydediyor. Batılı bilim adamlarının bulgularının, İslâm dünyasında en az 800 yıl önce dile getirildiğini kaynaklardan okuyoruz. Dolayısıyla Üstad, bu aşağılık kompleksinin üzerimizden atılması gerektiğini haykırıyor.</p>

<p>Cumhuriyet inkılaplarının, toplumun ruh ve sosyal gerçeklerine aykırı bulunduğunu söylerken, biraz daha geriye gittiğimizde Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi inkılaplarının da tamamen toplumun köklerinden kopuk oluştuğunu ispatlıyor. Felsefe eğitimini Fransa'da alıyor, meseleyi bir akademik kariyer meselesi olarak değil; bilgiyi, toplumun problemlerini çözmek ve toplumsal dirilişi sağlamak için bir silah olarak görüyor. Batı felsefesini, ideolojilerini, bizzat Batı'nın kendi iç dinamizmi içerisinde Rönesans'a kadar inceliyor. Rönesans'ın bile asıl kaynağına inilmediğini, tamamen dinî ve ahlâkî değerlerden uzak bir sapma hareketi olduğunu bize gösteriyor. Merhum Cemil Meriç'in yanındayken bizzat dinlediğim bir tespiti vardır. Cemil Meriç; "Biz hepimiz dürüstlükten saptık, gerçekleri haykırma konusunda geri durduk ama bu konularda tek haykıran, tek cesur ses Necip Fazıl'dı!" demişti. Gerçekten Necip Fazıl, tek başına bir nesli, bir kültürü dinamik hâle getirebilmek için devasa bir çaba sarf etmiştir.</p>

<p>Lise çağlarında <i>Büyük Doğu</i> dergisini alır, okula giderdim. Arkadaşlarım benden isterdi, hepimiz o dergiyi okurduk. Biz o dönemlerde Necip Fazıl'ı tanıdık; Erenköy'de oturduğum yıllarda Erenköy Kıraathanesi'ne geldiği vakitlerde yanında bulunduk. Bizim için kelimenin tam manasıyla yaşayan bir mücadele adamıydı. O sadece bir şair değildi; kelimeleri bu kadar ustaca kullanan, <i>Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu</i> eseriyle felsefi meseleleri bu denli derinlikli izah eden nadir bir dehadır. Batı felsefesini o kadar öz, o kadar rafine bir şekilde az hacimli bir esere sığdırabilmek herkesin harcı olan bir işi aşıyor.</p>

<p>Necip Fazıl bir nesil inşa etti. Mehmed Âkif'in "Asım'ın Nesli" dediği gibi, o da bir gençlik tasavvur etti ve bu gençliğe bir emanet bıraktı. Bu emanet; kendi kimliğini bilmek, Batı'yı gerçekleriyle kavramak, kendini korumak ve kendi değerlerini ortaya koymak noktasında tavizsizce dik durmaktır. Bu dik duruşu sebebiyle hakkında sayısız dava açıldı. Necip Fazıl'a tarihi açıdan, felsefi açıdan, edebî açıdan büyük borcumuz var. O, yaşadıkça yaşayacak bir ulu çınardır. Allah'tan rahmet diliyorum, teşekkür ederim."</p>

<h2><strong>Gençliğe Hitabe</strong></h2>

<p><i>Şimdi ise Üstad'ın kendi sesinden "Gençliğe Hitabesi"ni dinleyeceğiz.</i></p>

<p>"Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik... Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik... Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, fütuhât ve hakkaniyetle süslü, üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetli, son bir asrını Allah'ın Kur'ân'ında 'belhüm adâl' dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı, en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde planında kurtardıktan sonra ruh planında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... ve şimdi, evet şimdi beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik! Gökleri çökertecek ve yeni kurbağaca diliyle bütün dikeyleri yatay hâle getirecek bir nida kopararak mukaddes emaneti ne yaptınız? diye meydana çıkacağı günü kollayan bir gençlik... Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik! Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında 'Hâkimiyet Hakkındır' düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik! Emekçiye: 'Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen, dâvanı hak gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın!' Kapitaliste ise: 'Allah buyruğunu ve Resûl ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!' ihtarını edecek bir gençlik... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik... Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan, bunalımdan kurtulamayan batı adamının bulamadığını, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep ortasında ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm'da olduğunu gösterecek ve bu mazlumlar yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik... Kim var! diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert 'ben varım!' cevabını verici, her ferdi benim olmadığım yerde kimse yoktur! duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik... Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik... Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar keskin gözlü bir gençlik... Bugün komünist Moskova Üniversitesi, Oxford Profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şeyhi, muzahrafat kanalı sokağı, fuhuş gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hâsılı güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli kusmuğu üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve tenvirine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin savaşını kazanabilecek bir gençlik... Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillere: 'Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız, bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!' diyecek ve gerçek Müslümanlığın ne idüğünü ve nasılını gösterecek bir gençlik... Tek cümleyle, Allah'ın kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlem baha eteğine tutunacak, ondan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve onun düşmanlarını kuburluk farelerine denk muameleye lâyık görecektir... Gençlik! Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, hevenk hevenk iplik çektiği, kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım! Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır! Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes, Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!.."</p>

<p><i>Necip Fazıl Gençliğe Hitabesi'nde gençliği yalnızca bir yaş dönemi olarak değil; fikir, inanç ve sorumluluk şuuru taşıyan bir nesil olarak ele alır. İdeal gençliğin mücadelelerden kaçmayan, davasına sahip çıkan ve değerlerini koruyan bir ruh taşımasını öğütler.</i></p>

<h2><strong>Dr. Kâzım Albayrak - "Necip Fazıl Nasıl Bir Aksiyon Adamıydı?"</strong></h2>

<p><img alt="2Q" class="detail-photo img-fluid" height="924" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/2q.jpeg" width="2000" /></p>

<p>Şimdi ise "Necip Fazıl Nasıl Bir Aksiyon Adamıydı?" konulu konuşmalarını gerçekleştirmek üzere Dr. Kâzım Albayrak hocamızı kürsüye davet ediyoruz.</p>

<p><strong>Dr. Kâzım Albayrak:</strong></p>

<p>"Kıymetli hocalarım, sevgili gençler. Gençliğe Hitabe'nin peşinden Necip Fazıl'ın aksiyonunu anlatacağım. Güzel bir tevafuk oldu. Necip Fazıl bize çok mühim bir çerçeve çizdi, bu hitabe aynı zamanda bir vasiyettir. Ben de bu merkez etrafında ilerleyeceğim. Vefatının 43. seneidevriyesinde Üstad Necip Fazıl'ı rahmetle yâd ediyorum. Bu programı organize eden İslâmî Araştırmalar Topluluğu'na da teşekkürlerimi sunuyorum.</p>

<p>Konuşmamın çerçevesini çizeyim: Önce aksiyon ve aksiyon programıyla Necip Fazıl'ın nasıl bütünleştiğini izah edeceğim. Ardından Büyük Doğu çizgisinin takibini ve devamını anlatıp kısa bir değerlendirmeyle neticelendireceğim.</p>

<p>Necip Fazıl kimdir? Onu tanımlayacak asli ifademiz şu olmalıdır: "Fikir, sanat ve aksiyon adamı." Bir kişiyi kendi kaynağından tanımamız elzemdir. Rivayetlerle, söylentilerle, medyada duyulanlarla hüküm verilmesi hatadır. Kendi kaynağında kendini, fikriyatını nasıl ifade ettiğine bakmak zorundayız. Eserlerini okuyup derinlemesine bir kanaat sahibi olmak icap eder. Allah'a şükür eserleri ana dilimizdedir ve Üstad, Türkçenin bir şahikasıdır.</p>

<p>Necip Fazıl, "aksiyon" kavramını çok sever ve bu kavramı derinleştiren isimdir. Bu kavramın tam karşılığının "amel" kelimesi olduğunu belirtir. Amel kelimesi, İslâm'ın en temel mefhumlarından biridir. Üstad, alelâde işlere "aksiyon" denemeyeceğini söyler. Bir hareket vardır fakat gayesiz iş amel mertebesine erişemez. Amel, gayeli işlemektir. Necip Fazıl'ın aksiyon tanımı şudur: "Büyük fikir ve onun büyük iş hâline inkılabı." Arkasında gayeli bir fikir bulunacak ve o fikir iş hâlinde tecelli edecek. Aksiyon budur! Ve bu aksiyonun arkasındaki fikir, Büyük Doğu sistemidir.</p>

<p>Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ, "İman edin ve amel-i salih işleyin" buyurur. Dikkat ederseniz amel kelimesi imanın peşinden gelir. Üstad'ın sistemleştirdiği hususlar, İslâmî kaynaklardan süzülme hakikatlerdir. Sosyologların, tarihçilerin, İslâmî ilimler tahsil edenlerin ondan öğreneceği devasa bir birikim mevcuttur. Cumhuriyet devrimleriyle beraber yaşanan tarihî ve ruhî kopukluğu giderici bir fikir sistemi, bir ideolocya ortaya koymuştur. O, kurucu bir roldedir. Onu sadece bir şair olarak anmak, meseleyi saptırmaktan ibarettir. "Sultanu'ş-Şuara"dır, sanatı harika kullanır fakat asıl amacına, neye hizmet ettiğine ve ardında ne bıraktığına bakmak zorundayız.</p>

<p>Bir mısraı bir millete şeref vermeye yetecek bir adam... El üstünde tutulacak, ayakları altına kırmızı halılar serilecekken, her türlü imkânı elinin tersiyle itiyor ve zindanı tercih ediyor. Akıl kârı mı şimdi bu? Elbette aklı aşıyor! Bu bütünüyle aşkın, imanın ve davanın tecellisidir. Akıl davası yürüten rasyonalistlere de buradan bir eleştiri sunmuş oluyoruz. <i>Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu</i> eserinde eski Yunan'dan Roma'ya bütün Batı felsefesini harmanlayıp kritiğini yapıyor ve karşısına İslâm tasavvufunu bir abide gibi dikiyor. Akıl var elbet fakat o aklı ruhla ve imanla şaha kaldırıyor.</p>

<p>Fildişi kulede, rahat köşesinde, risksiz bir biçimde sadece sanat için sanat yapma kolaylığına sapabilirdi. Fakat o, fildişi kulesini terk edip topluma atılıyor. Ne değişikliğe sebep oluyor onda bu durum? 1934 yılında Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışması, ruhunda o büyük inkılaba, o muazzam dönüşüme sebep oluyor. Ardından Büyük Doğu dergilerini çıkararak rejime, zamana ve mekâna meydan okuyor: "Ne yaptınız mukaddes emaneti!" diye gürlüyor. Mukaddes emanet yere düşürülmez. Bedel ödenecekse ödenir.</p>

<p>Ne diyor muhasebesinde: <i>"Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem / Yollar ki Allah'a çıkar bendedir."</i> Bu muhasebeyi her birimizin idrak etmesi elzemdir. Bedenimiz için, sadece maddiyat için yaşamak insan vasfına erişebilir mi? İnsan mücerretleri toplayan bir varlıktır. Sıkıntısız, pürüzsüz bir hayat isteyen daha büyük açmazlara düşer. Varoluş ıstırabını çekmemiz, çileyi göğüslememiz şarttır. Kaçmak çözümsüzlüktür.</p>

<p><i>İman ve Aksiyon</i> konferansı, onun davasını en net anlattığı metinlerden biridir. Necip Fazıl'ı ifade edecek en güçlü kelime bana göre "Vecd"dir. Vecd, imanın iç şartı; o bir vecd adamı, dava adamı, ahlâk adamıdır. Üstad, Allah'ın mutlak faal ve aksiyon sahibi olduğunu anlattıktan sonra, Peygamber Efendimize gelen <i>"Ey örtülere bürünen Nebi, kalk ve uyar!"</i> hitabının sarsıcı bir aksiyon emri olduğunu belirtir. Veda Hutbesi'ni "İslâm'ın bilançosu" olarak tanımlar. O, hikmet ve irfan adamıydı. İrfan, daima ilmin üstündedir.</p>

<p>Üstad'ın sahabe tanımını aynen nakletmek istiyorum: <i>"Sahabe, nurunu Ondan, Nur Merkezinden alan fert. Her yerde, her vesileyle ve her şart altında, daima nâr-ı beyza - beyaz ateş hâlinde etrafına kıvılcım yağdırıcı bir aşk, hararet, hareket ve hamle kaynağıdır."</i> Bakın, bu tanım bütünüyle aksiyonun merkezidir. Üstad'ın en çok atıf yaptığı âyetlerden biri, insanın yeryüzünde eşyaya ve hâdiselere tasarruf etmesi için halife olarak yaratıldığını bildiren âyettir. En çok kullandığı hadis-i şeriflerden biri <i>"İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır"</i> ikazıdır. Tekâmül durursa tereddi başlar. Bir diğer değişmez ölçüsü ise <i>"Allah'a isyan olan yerde mahluka itaat yoktur."</i> hadisidir.</p>

<p>Necip Fazıl bir dava ve ideal adamıydı. Gaye ile idealin farkını şöyle billurlaştırır: <i>"Her ideal bir gayedir fakat her gaye ideal değildir. Gayeler aşağılara düşerler, idealler düşmez. Bir subayın mareşal, bir tüccarın milyoner olma emeli gaye olabilir. Fakat o subayın hayalinde bir "Altun Ordu" nizamı ve o tüccarın emelinde içtimai bir davanın harcına sarf edilecek bir servet fikri hüküm sürüyorsa, bu tiplerden ikisi de ideal sahibidir."</i> İdealsiz insan kuru, yaban ve ölüdür. Gençlikten beklediği; İslâm inkılabı ve Büyük Doğu'nun zuhurudur. Kendi başeseri <i>İdeolocya Örgüsü</i>, dünyaya yepyeni bir düzen teklifidir.</p>

<p>Gençlik dönemimizde bir yol, bir istikamet arıyorduk. O dönem MTTB var, Akıncılar var. Biz millî ve manevi ölçülerimizle Akıncılar'a yakın hissediyorduk kendimizi. Akıncılar'ın fikir ve mana babası Salih Mirzabeyoğlu, <i>Gölge</i> ve <i>Akıncı Güç</i> dergilerini çıkarıyor. Biz Üstad'ın kahramanlıklarına, şiirlerine hayranken, Salih Mirzabeyoğlu İdeolocya Örgüsü'nü merkeze aldı. Bize eşya ve hâdiseler karşısında pusulamızın o eser olduğunu gösterdi. <i>"İslâm ruhunun eşya ve hâdiseler karşısında "nasıl" tavrını temsil eden Büyük Doğu gövdesine mukabil İBDA, onun taşıyıcı "niçin" kanatlarıdır, onun içindir, onun gayesidir ve gayesi odur."</i> diyerek aksiyon cephesini tesis etti. Üstad'ın Salih Mirzabeyoğlu'na bıraktığı vasiyet de fikirle aksiyonu mezcetmek üzerine kuruludur.</p>

<p>Hülasa olarak; bu millete yapılan en yıkıcı tahribat, İslâm gömleğini çıkartıp ona Batılı gömleğini giydirme çabasıdır. Kurtuluşumuzun yolu da İslâm gömleğini tekrar kuşanmamızdır. Büyük Doğu İdeolocyası, çağımızda giyeceğimiz o hakikat gömleğidir. Aksiyonumuzu yitirdiğimiz için her şeyimizi kaybettik; aksiyonumuzu kazandığımızda her şeyimize yeniden kavuşacağız. Hepinizi Büyük Doğu idealinin fikir ve aksiyon gençliği olarak muhabbetle selamlıyorum."</p>

<h2><strong>Muzaffer Doğan - Büyük Doğu Düşüncesi</strong></h2>

<p><img alt="3Q" class="detail-photo img-fluid" height="924" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/3q.jpeg" width="2000" /></p>

<p><i>Şimdi Büyük Doğu düşüncesi konulu konuşmalarını gerçekleştirmek üzere Muzaffer Doğan hocamızı kürsüye davet ediyoruz.</i></p>

<p><strong>Muzaffer Doğan:</strong></p>

<p>"Öncelikle hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Ben uzun zaman öğretmenlik yaptım, siyasetle iştigal ettim, belediye başkanlığı görevlerinde bulundum. 73 yaşının içindeyim. Hazret-i Ömer'le ilgili bir kitap kaleme aldım ve oraya onun şu muazzam sözünü bilhassa koydum: <i>"En büyük şeref kaynağımız Müslümanlığımızdır!"</i></p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/HzU7oVFy-3k?rel=0" style="position:absolute;top:0;left:0;width:100%;height:100%" width="640"></iframe></div>

<p>Nevşehir'den çıkıp büyükşehre göç ettik. 1970'li yıllarda öğrenci hareketlerinin ortasında bulduk kendimizi. Paris'ten, Londra'dan sıçrayan bu hadiselerin tam göbeğinde, o fırtınalı gençlik yıllarında Üstad'ı tanıdım ve onun davasına bağlandım. Onun 100 ciltlik devasa bir eseri var.</p>

<p>1980 darbesi yapıldığında ben İstanbul Sefaköy Lisesi'nde öğretmendim. Sıkıyönetim var. Üstad'ın vefat haberi geldi. Müdürden izin istedim, sıkıyönetimi gerekçe göstererek izin vermedi. "Öğretmenlikten vazgeçiyorum, cezaysa ceza, ben o cenazeye gidiyorum!" diyerek yola koyuldum. Gidiş o gidiş. Cenazede çıkan hadiseler sonucunda tutuklandık, 50 kişi günlerce hücrelerde Gayrettepe'de tutulduk. Sonra Selimiye Kışlası'na gönderildik. 8. gün askerî savcı dosyamızı inceliyordu. Ne bende ne de yanımdaki dostlarda zerre kadar korku vardı; herkes cesaret içindeydi. "Ölünceye kadar yatsak değer, bize hakkı, doğruyu, adaleti öğreten bir büyük insanın cenazesine katılmışız" diyorduk. O Üstad ki, hepimize hitaben <i>"Zindandan Mehmed'e Mektup"</i> şiirini kaleme almıştı.</p>

<p>Sevgili gençler, biz Üstad'dan aldığımız vecdle, heyecanla hep o ruhu sınıflarda, liselerde gençlere aşılamanın derdini taşıdık. İnsan yalnızca bedeniyle var olmaz; asıl idealleriyle, aşklarıyla, davasıyla insandır. Hamdolsun, bizlere bu idraki öğreten Necip Fazıl'dır.</p>

<p>Şiiri, edebiyatı iyi bilen bir edebiyat hocası sıfatıyla iddia ediyorum: O, Türk şiirinin mutlak zirvesidir. <i>Çile</i> eseri, bu zirvenin beratıdır. İçinde Allah, insan, ölüm, şehir, tecrit, kahramanlar gibi derin mefhumlar işlenir. Üstad'ın kahramanları başkadır; Yunus'tur, Seyyid Abdülhakim Arvasi'dir ve elbette en büyük kahraman Kâinatın Efendisi (s.a.v.)'dir.</p>

<p>Necip Fazıl, sanatını sadece sanat için icra etmiyordu. Kendisi de <i>"Şiirlerim ve Şairliğim"</i> başlıklı manifestosunda "Biz şiiri iman için bilmişiz" der. Kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı O yüce Peygamberin davasında, şiiri o <i>"mukaddes eşiğin süpürgesi"</i> olarak vasıflandırır. Şiire hakir bakmaktan ziyade, onu en üstün makama, Peygamber eşiğine hizmetkâr ederek şereflendirmektir bu. "Şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisidir." diyerek kendi makamını tevazu ile çizer.</p>

<p>Üstad'ın başeseri <i>İdeolocya Örgüsü</i>'dür. Şairliğinin zirvede olduğunun farkında olduğu kadar, tefekkürde de mutlak zirvede yer aldığını bilir. 50 yılımı verdim ben bu kitaplara. Hazret-i Ömer Efendimizin vurguladığı gibi en büyük şerefim Müslümanlığımdır; bütün efradını câmi, ağyarını mâni bir şekilde Müslümanım. Bununla birlikte en büyük bahtiyarlıklarımdan biri de Necip Fazıl gibi ufuk bir insanı tanımak ve onun davasına raptolmaktır.</p>

<p><i>İdeolocya Örgüsü</i>'nün yanı sıra <i>Çöle İnen Nur</i> eseri; Peygamber Efendimizin hayatını eşsiz bir vecd ve aşkla kelimelere döker. Onu okuduğunuzda kalbinizde uyanan yangını tarif etmek muhaldir. Her Ramazan ayında mutlaka o eseri sahurda hatmederim. Meselelere bakışımızı, Mevlana'nın pergel metaforundaki gibi şekillendirmeliyiz: <i>"Hemçü pergarem, der pây-ı şeriat üstüvâr, / Pây-ı diger seyr-i heftâd ü dü millet mîkünem."</i> (Ben bir pergelim; bir ayağımla şeriata sımsıkı sabitlendim, diğer ayağımla dünyadaki yetmiş iki milleti gezerim.)</p>

<p>Kâzım Albayrak hocamız, Necip Fazıl'ın hadis ilmine vukufiyetini çok güzel bir eserde topladı. Hâlbuki Üstad, bildiğimiz manada klasik İslâmî ilimler tahsili görmemişti. O, Fransa'da Sorbonne'da felsefe tahsil etmişti. Paris'in bohem hayatına kapıldığı o yıllarda dünyaca ünlü filozof Henri Bergson, dersine gelmeyen Üstad'ı sorduğunda dehasını nasıl fark ettiğini anlatır. Allahu Teâlâ o adamı alıp Beyoğlu Ağa Camii'nde büyük bir Allah dostunun önüne diz çöktürüyor. O diz çöküş, Türkiye'de yüz binlerce gencin istikametini bulmasına sebep oluyor.</p>

<p>Üstad <i>"Ver cüceye onun olsun şairlik / Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta"</i> der. Büyük sanatkârlık, bu mukaddes davayı inşa etmektir. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin muhasebesini yaparken, dayatılan sahte kahramanları ve o üç çığırın tarihî gerçeklerini gözler önüne serer. Kendi eseri için <i>"Ben bu eseri yazmak için yaratıldım"</i> diye haykırır. Diğer bütün muazzam şiir ve tiyatro kitaplarını, bu ana eserin etrafındaki "müştemilat" olarak nitelendirir.</p>

<p>Büyük Doğu, sadece dışarıya doğru atılan bir adım değil, evvela kendi içimize, <i>"Rüzgârdan hafif topuklarla hakikate doğru yürümek"</i> eylemidir. Fiziki varlığımız toprağa girecek ancak ruh dünyamızı ana kaynaklarla sağlam beslememiz elzemdir.</p>

<p>Osmanlı tarihi uzmanı Prof. Dr. Osman Turan'ın aktardığı bir hadiseyle sözlerimi tamamlamak istiyorum. Üstad, Ankara'ya gittiğinde Osman Turan'ın misafiri olur. Turan'ın evindeki devasa kütüphaneyi görünce, <i>"Ah Osman"</i> der, <i>"Ben de hayatım boyunca kütüphaneler dolusu kitap biriktirdim ama zindanlara gire çıka kitaplarım müsadere edildi, polisler alıp götürdü."</i> Osman Turan'ın cevabı ise muazzamdır: <i>"Üstadım, sizin kütüphaneden müstağnisiniz! Sizin bizzat kafanız bir kütüphane."</i> Kafası kütüphane olan o deha, işte böyle devasa eserler yazdı ve muhteşem bir nesil yetiştirdi.</p>

<p>Sözlerimi, Üstad'ın <i>Destan</i> şiirindeki o yakıcı mısralarıyla ve bir dua niyetine noktalıyorum. Dinleme lütfunda bulunduğunuz için hepinize teşekkür ediyorum.</p>

<p>Bıçak soksan gölgeme, Sıcacık kanım damlar. Gir de bir bak ülkeme: Başsız başsız adamlar...</p>

<p>Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi. Anne, seccaden gelsin; Bize dua et, e mi?"</p>

<p><i>Bugün bizlerle birlikte olan kıymetli hocalarımıza ve programımıza iştirak eden tüm misafirlerimize teşekkür ediyoruz. Necip Fazıl'ın şu meşhur sözüyle programımızı nihayete erdirmek istiyoruz: "Kim var denildiğinde, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert ben varım diyebilen bir gençlik!" Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyor, Allah'ın rahmetini ve mağfiretini diliyoruz.</i></p>

<p><img alt="5Q" class="detail-photo img-fluid" height="924" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/5q.jpeg" width="2000" /></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/halic-universitesinde-necip-fazil-ve-genclik-programi-duzenlendi</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 22:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/4q.jpeg" type="image/jpeg" length="70016"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dr. Kâzım Albayrak'tan seminer: "Necip Fazıl Bugüne Ne Söyler?"]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/dr-kazim-albayraktan-seminer-necip-fazil-bugune-ne-soyler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/dr-kazim-albayraktan-seminer-necip-fazil-bugune-ne-soyler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dergimizin Yayın Kurulu üyesi Dr. Kâzım Albayrak, İLAM’da düzenlenen programda Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in aksiyon, sanat ve fikir dünyasını ele alan ufuk açıcı bir seminer verdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dergimizin Yayın Kurulu üyesi ve yazarı Dr. Kâzım Albayrak, Hüdayi Vakfı, İLAM Akademi ve İLAM Lise tarafından tertiplenen programda “Necip Fazıl Bugüne Ne Söyler” başlıklı bir seminer verdi.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/fZPoIbYbaJ4?rel=0" style="position:absolute;top:0;left:0;width:100%;height:100%" width="640"></iframe></div>

<div class="ratio ratio-16x9">Eski Akıncılar Teşkilatı mensuplarından Hüseyin Gök'ün de iştirak ettiği program, katılımcılar tarafından yoğun bir ilgiyle takip edildi. Konuşmadan önce Kur’ân-ı Kerîm tilaveti yapıldı.</div>

<p>Program sonunda Dr. Kâzım Albayrak, Üstad Necip Fazıl'ın <i>Bizim Şarkımız</i> adlı şiirini marş formunda coşkuyla seslendirirken; seminere katılan öğrenciler Üstad'ın şiirlerinden seçkiler okudu. Konuşmanın hitamında Büyük Doğu fikriyatı üzerine ufuk açıcı bir soru-cevap bölümü gerçekleştirildi. Programın sonunda İLAM yönetimi tarafından Dr. Kâzım Albayrak'a günün hâtırasına binaen Kelime-i Tevhid tablosu hediye edildi.</p>

<p><img alt="1-12" class="detail-photo img-fluid" height="1600" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/1-12.jpeg" width="1131" /></p>

<p>Okuyucularımız için Dr. Kâzım Albayrak’ın konuşma metnini eksiksiz olarak istifadelerinize sunuyoruz:</p>

<p>“Selâmünaleyküm arkadaşlar. Hepiniz hoş geldiniz. Necip Fazıl'ın 43. vefat yıldönümünü idrak ediyoruz. Bu vesileyle Necip Fazıl'a rahmet dileyerek sözlerime başlamak istiyorum. Konumuz Necip Fazıl ve Gençlik. Necip Fazıl kimdir? Hayatımızın neresindedir? Bizim için değeri nedir? Ona nasıl bakmalıyız? Ondan nasıl faydalanmalıyız? Bunları size anlatacağım. Necip Fazıl, gençlik demek; bir ideal mefkûresi olan, bir fikir, bir arayış içerisinde olan, yolunu arayan bir kişi demektir. Dolayısıyla Necip Fazıl'la yollarımız kesişiyor. Benim de gençlik dönemimde Necip Fazıl'la yollarım kesişti. Allah'a şükür bugüne kadar da beraberliğimiz devam ediyor. Bunların nasıl ve niçinini anlatacağım inşallah. Şimdi bu semineri organize eden Hüdayi Vakfı, İLAM Akademi ve İLAM Liseye de teşekkür ederim.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şimdi Necip Fazıl kimdir? Böyle kısaca hemen söyleyeyim; mütefekkir, sanatçı ve aksiyoner biridir. Bu üç kelimeyi bilmemiz lâzım. Fikir, sanat ve aksiyon adamıdır. Bunu bir cümleyle söylemek gerekirse; Necip Fazıl, şeriattan kıl taviz vermeden onu eşya ve hâdiselere hâkim kılmanın dünya görüşünü örgüleştirmiş adamdır. Burada birkaç husus öne çıkıyor: Şeriattan kıl taviz vermemesi, eşya ve hâdiselere hâkim kılacak bir İdeoloji Örgüsü olması... Böyle bir dünya görüşü örgüleştirmesi.</p>

<p>Şimdi Büyük Doğu ekolünü kurmuş Necip Fazıl. Büyük Doğu fikriyatını... Necip Fazıl deyince aklımıza gelecek olan Büyük Doğu'dur. Büyük Doğu dergileriyle 35 yıl, 40 yıl mücadele vermiş. Mücadele tarihimizde, geçmişimizde, yani çağımızdaki İslâmcı mücadelenin temelleri, dinamikleri Necip Fazıl'dır. Öncü, kurucu bir kişidir. İlktir. Her şeyin şerefi ilklere aittir ya... Vazgeçilmezdir bu açıdan. Bunları bilmemiz lâzım. Neden bilmemiz lâzım? Nereden geldiğimizi bilmemiz lâzım ki nereye gideceğimizi bilelim.</p>

<p><img alt="4-8" class="detail-photo img-fluid" height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/4-8.jpeg" width="1600" /></p>

<p>Şimdi Necip Fazıl devrini etkilediği gibi günümüzü de etkilemiştir. Ve sonrasını da etkileyecek bir kişidir. Bunları, devrini etkilediğini, olaylardan bunu biliyoruz zaten. Yaşayanlar da var. Siz belki o devri yaşamadınız ama o devrin içerisindesiniz. O devirden kopuk değiliz, ayrı değiliz.</p>

<p>Şimdi Büyük Doğu ne demek? Büyük Doğu, Doğu'nun doğuşu demek. Kelime anlamı olarak Doğu'nun doğuşu. Buradaki doğudan kastedilen, arkadaşlar, İslâm âlemi. Bir coğrafi bölgeden ziyade İslâm âlemi. Bunu Büyük Doğu'yu bu kelime anlamını verdikten sonra ıstılâhî anlamını da söyleyeyim. Büyük Doğu, Necip Fazıl'ın tanımlaması: "Büyük Doğu, İslâmiyet'in emir subaylığı. Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep ne yeni bir içtihat kapısı... Sadece Sünnet ve Cemaat Ehli tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyet'e yol açma geçidi. Ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti 21. asrın eşiğinde eşya ve hâdiselere tatbik etme işi... Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı" diyor Necip Fazıl. Yani işlerin en değerli ve pahalısı. Neden en değerli ve pahalısı olduğunu, bize neden bir pusula hüviyetinde olduğunu izah edeceğim.</p>

<p><img alt="7-5" class="detail-photo img-fluid" height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/7-5.jpeg" width="1600" /></p>

<p>Şimdi seminerin plânını kısaca vereyim. Bu kısa bir girişten sonra, yedi umdede Büyük Doğu'yu anlatacağım arkadaşlar. Kısa kısa, Büyük Doğu nedir, yedi umdede anlatacağım. Ondan sonra dört maddede Necip Fazıl'ın ve Büyük Doğu ideolojisinin vazgeçilmez oluşunu, fonksiyonunu bize hâlâ zaruret olarak, bize hâlâ arz etmiş olmasını da dört maddede anlatacağım. Sonra iki maddede Necip Fazıl'ın hayatına yön veren, hayatında çok önemli bir değişikliğe yol açan (sebep olan) hâdise nedir, onu anlatacağım. Ondan sonra Necip Fazıl'ın gençlerden beklediği, onlara öğüt olarak neler söylediğinden üç tanesini söyleyeceğim ancak. Daha fazla var da üç tanesini belli başlı... İlk sıradaki üç tanesini. Sonra Necip Fazıl'la tanışmamı, müşahedelerimi anlatacağım. Ve netice olarak da birkaç şeyle, tavsiyeyle semineri bitireceğim inşallah. Sonunda da kısaca bir soru cevap bölümü de olacak inşallah. Ben şimdi bu arada gaye ve vasıta nedir, gaye ve ideal nedir, bunu da anlatmaya çalışacağım. Unutursam hatırlatırsınız inşallah. Çünkü genç olarak bir idealiniz, hedefiniz var… Bir şey yapmak istiyorsunuz. Hedefimiz, plânımız ne olmalı, gayemiz ne olmalı, bir de idealimiz ne olmalı? Onun arasındaki farkı da söyleyeceğim arkadaşlar. Her şey ideal olmuyor. İdeal nedir, onu söyleyeceğim.</p>

<p>Şimdi hemen ben Büyük Doğu'yu... Yedi umdede Büyük Doğu'nun ne olduğunu hemen söyleyeyim.</p>

<p>Arkadaşlar, birincisi: Şeriattan zerre taviz vermemesi. Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışına, itikadî ölçülerine tam bağlı olarak bir dünya görüşü ortaya koyuyor. Necip Fazıl'ın bu yönü çok dikkate değerdir. Bu hususta Necip Fazıl her türlü çileyi göze almıştır. Hapishaneye girmiştir, çok çile çekmiştir. Bu fikriyatında şeriata muhalif tek bir kelime gösterilemez. Bundan dolayı bu hususta âdeta kılı kırk yarmıştır. Kendisi ilim ehline danışmıştır. Başta mürşidi Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri olmak üzere Ömer Nasuhi Bilmen, Hacı Cemal Öğüt gibi ulemaya da danışmıştır. Büyük Doğu'nun her kelimesinde bu dikkati göstermiştir. Bunları misallendirebilirim ama çok uzatmak istemiyorum. Bunun altını çizip geçiyorum arkadaşlar. Bunları böyle nokta atışı olarak söylüyorum.</p>

<p><img height="1536" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/kazim-abi-tablo.jpeg" width="2048" /></p>

<p>İkincisi: Necip Fazıl bir tarih muhasebesi yapmıştır. Düzmece bir tarih bize öğretilmek istendi. Yani bizim köklerimiz inkâr edildi. Osmanlı çizildi üzerine, çarpı atılmak istendi. Uyduruk böyle bir geçmişe, köklere bağlanmak istendi. İnsan çünkü kökünü, nereden geldiğini bilmek isteyen bir varlık. "Nereden geldik, nereye gideceğiz?" Bu soruyu sorar insan. Ben kimim? Nereden geldim, nereye gideceğim? Bu sorunun cevabı “Mutlak Fikrin Gerekliliği” meselesidir. Kur'ân ölçülerinin gerekliliği, zarureti öne çıkarılmış. Başka türlü hakikat bulunamaz. İnsan kendi başına bulamaz. Ondan sonra bir sürü felsefeler çıkıyor. Şimdi Necip Fazıl burada ne dedi? Tarih muhasebesinden geldik buraya. Tarih muhasebesini söyleyeyim: Ulu Hakan Abdülhamid Han. Yani bozulmanın köklerine gidiyor Necip Fazıl, oradan tarih muhasebesi yapıyor ve “Yiğit düştüğü yerden kalkar.” denmiş arkadaşlar. Düştüğümüz yerden, ki Tanzimat'tan bu yana yaşadıklarımız bunlar, bu acılar bunlar, "Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya.” demiş Necip Fazıl. Buraya gidiyor ve <i>Ulu Hakan Abdülhamid Han</i> eserini ortaya koyuyor anahtar şahsiyet diye. <i>Sultan Vahdeddin</i> eserini ortaya koyuyor. Ve Necip Fazıl'daki tarih muhasebesi çok dikkat çekicidir. Tarihçilerin yapamayacağı bir muhasebeyi yapıyor. Neden? Mütefekkir olduğu için. Neden? Hikmet sahibi olduğu için. İrfan ve hikmet ilmin üstündedir. Bunu Necip Fazıl'da da görüyoruz arkadaşlar. Bunların teferruatına girmiyorum.</p>

<p>Üçüncüsü olarak arkadaşlar: Necip Fazıl'ın bir dünya görüşü ortaya koyması. Yani sadece bunları söylemekle kalmıyor, kendi fikirlerini bütün olarak, sistemli olarak ortaya koyuyor. Her örgüsü tezatsız bir şekilde ortaya koyuyor. Mütefekkir vasfı bunu gerektiriyor. Bu hususta da onun başeseri <i>İdeolocya Örgüsü</i>. <i>İdeolocya Örgüsü</i> okunmadan Necip Fazıl anlaşılamaz. Şimdi Necip Fazıl'ın hayat hikâyesini <i>O ve Ben</i> eserinden çok güzel okursunuz, mürşidiyle tanışması, hayatındaki değişim ve dönüşüm... Fikriyatının hülâsası <i>İdeolocya Örgüsü</i>'dür. <i>İdeolocya Örgüsü</i> çağda, bu çağımızda fikrî akımlarla... Ne bileyim kapitalizm, faşizm, komünizm şu bu, içten gelen cereyanlar, reformizm benzeri cereyanlar, doğru yoldan sapan yollar, Ehl-i Sünnet'ten haricî yollar, Ehl-i Bid'at yolları, bunların da tanımlanmasını çağımızda, bunların da tarihselcilik falan, bunlara da güzel cevaplar var Ehl-i Sünnet zâviyesinden. Bunlarla da karşılaşıyoruz arkadaşlar. Yani bu çağımızda olan akımlar bunlar. Bunlara da muhatap oluyoruz, doğrusunu bilmemiz gerekiyor. Demek ki çağımızda İslâmî bir dünya görüşünün sistemli olarak ortaya konması gerekir ki bunu da Necip Fazıl yapmıştır.</p>

<p>Dördüncüsü: İdeolojisinin temeli Hazreti Peygamber'e dayanıyor. Yani Hakikat-i Muhammediye, Muhammedî Nur bu kavramlara dayanıyor Necip Fazıl. Bu eserlerinde bu çok belirgin: En evvel, en üstündür diyor. Ki varlık o yüzdendir diyor. <i>Çöle İnen Nur</i> kitabı meşhurdur, Hazreti Peygamber'in hayatını destansı bir tarzda anlatıyor. Onun ilk ismi <i>O Ki O Yüzden Varız'dı</i>r. O olmasaydı varlık olmayacaktı. Varlık, Hazreti Peygamber'le tecelli ediyor. Necip Fazıl da düşüncesini, fikriyatını buraya dayandırıyor. Bu şu açıdan da çok önemli, çağımızda da görüyoruz; peygambersiz İslâm anlayışına karşı toptan, temelden bir reddiye özelliği taşıyor. Böyle akımlar da var meselâ. Buna karşı da bir mütefekkir olarak çok önemli. Necip Fazıl'ın sistemini böyle kurması. "Gaye İnsan Ufuk Peygamber" diyor meselâ Hazreti Peygamber için.</p>

<p>Beşincisi: Dost ve düşman kutuplarını işaretlemesi. Baş muhabbet ve baş nefret kutbu. Arkadaşlar yani çağımızda dostumuz kim, düşmanımız kim? Bunu kişi, kurum ve kuruluşuyla bilmemiz gerekiyor. Çünkü bazı kişi ve kurumlar İslâm düşmanlığını kendine ölçü edinmiş, kendine rehber edinmiş. Biz ise Kur'ân ve Sünnet ve icma ve fıkıh geleneğine tâbiyiz. Dolayısıyla çağımızda dostumuzu düşmanımızı bilmemiz lâzım. Baş nefret kutbu, baş muhabbet kutbu… Hem bu mevzuda hem bu mekânı da vesile olanları da anmış oluyoruz. Meselâ Osman Nuri Topbaş Efendi ile mülâkat yapmıştı Necip Fazıl üzerine. Kendisi Necip Fazıl'ı çocukluğundan beri tanıyan biri. Onun bir sözü o mülâkatı <i>Aylık Baran</i> dergisinde (benim yayın kurulunda olduğum <i>Aylık Baran</i> dergisinin Kasım sayısında yayınlandı) meselâ orada Topbaş Efendinin şu sözünü manşet yapmıştık. Şöyle diyor: "Üstad lâyıkına muhabbet, müstehakına nefret nedir, ömrü boyunca bunu açıkladı" diyor. Yani bu önemli, dostumuzu düşmanımızı kimi seveceğiz kimi sevmeyeceğiz bilmemiz lâzım. Sevmenin de ölçüleri: Kur'ân, Sünnet, icma, kıyas... Bu Ehl-i Sünnet ölçüleri. Bu geleneğe bağlı bu şekilde, Hazreti Peygamber'in vârisleri bu yolu sürdüren, istikamet üzere olan, tavizsiz sürdüren olur. Bu hususta daha fazla bir söze ihtiyaç duymuyorum. Sevgi ve nefretimizi de Allah için sevgi, Allah için nefret temeline oturtursak rahat ederiz. Çok hayal kırıklığına uğramayız. Allah için severiz. Dolayısıyla ölçülerimiz bu. Hayal kırıklığına uğramayız. Ölçüler üzerinden dostluğumuzu devam ettiririz. Ahbap çavuşluk, yandaşlık yapmayız böylece. Bu bir ahlâkî ilkedir, dik duruştur. Arkasından da bunlar geliyor.</p>

<p><img alt="Kazımalbayrakk" class="detail-photo img-fluid" height="1110" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/kazimalbayrakk.jpg" width="1600" /></p>

<p>Altıncısı arkadaşlar: Üstad yeni bir usul, yeni bir tarz getirmiştir. O geleneğe bağlı ancak onu yeni bir ideolojiyle ve yeni bir tarzda sunmuştur. Onun yenileyiciliği hikmet, estetik ve toplum yararı olarak görülmektedir. Burada geleneğe bağlı fakat geleneği kuru kuruya tekrar etmiyor, bunu estetik bir dille, hikmet diliyle, belli bir diyalektikle sunuyor. O da onun orijinalliği. Ve bunu sistem bütünlüğü içerisinde sunuyor. Bu açıdan da dikkate değer.</p>

<p>Yedincisi ise: Necip Fazıl, İslâm inkılâbı diye çokça altını çizdiği ve Büyük Zuhur diye işaretlediği aksiyon alanıdır. Büyük Doğu'nun önemli bir özelliği... Yani onun Başyücelik devlet ve idare mefkûresi cemiyete İslâm'ın nakşı için çizilmiş, tasarlanmış bir proje, bir Müslüman için devlet ve idare mefkûresidir. Bu İdeoloji Örgüsü eserinin kalbi mesabesindedir. Necip Fazıl'ın bu teklifi. Bu ne demektir? Bu şu demektir: Aynı zamanda Necip Fazıl bugünümüze bunları söylüyor. Evet yani bizim teklifimiz bu. Biz gayr-i İslâmî bir rejim, model, düşünce sistemini kabul edemeyiz. Kendi inancımıza göre yaşamak istiyoruz ve inancımızın bayrağı altında hürriyetimizi idrak edebiliriz ancak.</p>

<p>Necip Fazıl bu uğurda bedeller ödemiştir ve bir gençlik yoğurmuştur. Şöyle diyor Üstad: "Dünya bir inkılâp bekliyor, dünyanın beklediği bu inkılâp üç daire hâlinde: Dış daire dünya, içindeki daire İslâm âlemi, onun da içinde Türkiye. Asıl Türkiye, merkez Türkiye." diyor. Üstad "Cihanı kaldıracak manivelanın dayanak noktasını Türkiye kabul etmek lâzım." diyor. Bu şuurla çalışmalarımızı yaparsak, ideallerimizi bu şuurla yerleştirirsek biz de İslâm’a hizmet etmiş oluruz.</p>

<p>İslâm âlemine ve dünyaya bir teklifi olan, kurtarıcı İslâm nizamı fikri olan Büyük Doğu ideali etrafında kenetlenmemiz, başta ülkemiz olmak üzere İslâm âlemine faydamız ancak bu şekilde olur. İslâm âleminin durumunu da görüyoruz arkadaşlar.</p>

<p>Yani başta Filistin Gazze olmak üzere görüyoruz ve onların da beklentisi Türkiye üzerinde. Necip Fazıl bunu yıllar önce işaretlemiş, onun için mücadele vermiş. Zaten başka bir çözüm yolu yok. İslâm âleminin dediğim gibi gözü de bizim üzerimizde.</p>

<p>Şimdi arkadaşlar ikinci bir konuya geçiyorum. Büyük Doğu ideolojisinin günümüzde fonksiyonu ve zarureti. Daha önceki sözlerimde de bunlar var fakat burada yine maddeler hâlinde dört maddede söyleyeyim. İslâmî değerlerin cemiyetten kovulup Batı'nın değerlerinin ikame edilmek istendiği bir dönemde gelmiş Necip Fazıl ve Büyük Doğu dergileri, eserleri ve mücadelesiyle tavizsiz olmuş, nesiller arası kopukluğu gidererek köprü rolü olmuştur. Böylece o Ehl-i Sünnet çizginin fikirde sürekliliğini göstermiştir. Çünkü tamamen nesiller koparılmak istenmiştir. Necip Fazıl burada kilit bir rolde ve köprü rolündedir. Bunun için de idrak edilmesi gerekiyor.</p>

<p>Asrın muhtaç olduğu bir sistem olarak zuhur etmiştir. Bunu daha önce kısaca söyledim. Müslüman aydın tabakanın oluşması zeminini de hazırlamıştır. İleriye ve geriye gidişte bize pusula değeri taşımaktadır Büyük Doğu. Sadece şeklî ibadetlerle, sadece ilim öğrenmekle kalmayıp bunu bir cemiyet modeli olarak, içtimaî ve siyasî bir rejim olarak Büyük Doğu'nun sunulması gerekiyor. Büyük Doğu bu boşluğu doldurmuştur.</p>

<p><img alt="5-6" class="detail-photo img-fluid" height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/5-6.jpeg" width="1600" /></p>

<p>Necip Fazıl'ın devriyle günümüz devri arasında benzerlikler vardır. Bazı yumuşamalar olsa bile aynı devirde yaşıyoruz. Çünkü rejim ve anayasal yapı aynı şekilde devam etmektedir. Necip Fazıl'ın tespit ve tahlillerinin geçerliliğini bu noktada anlamamız gerekiyor.</p>

<p>Demek ki hem geçmiş muhasebesi, hem hâl muhasebesi, hem istikbale dair söyledikleri açısından bakarsak Necip Fazıl bizim ümit ve aksiyon alanımız olmaktadır. Dördüncüsü Büyük Doğu bir ideal vermektedir. Çünkü irfan ve hikmet davasıdır. O aksiyona geçmiş ve aşk ve vecd ile ahlâkî temele oturmuştur. İdeali olmayan insan ölü insan demektir. "Ne yapmalı, nasıl yapmalı?" sorularını eğer kendimize soruyorsak, bunun karşılıkları Büyük Doğu'da vardır. Batıcılık girdabında öz değerlerimizi kaybetmemek için Büyük Doğu idealini kuşanmalı ve onun ateşiyle yanmalıyız.</p>

<p>Burada ideal ve gaye farkından bahsedecektim, hemen bunu söyleyeyim arkadaşlar. Necip Fazıl diyor ki; "Her ideal bir gayedir. Fakat her gaye ideal değildir. Gayeler aşağılara düşebilir, idealler düşemez." Şöyle misal veriyor; "Bir subayın mareşal, bir tüccarın milyoner olmak ihtiras ve gayesi ideal değildir. Fakat o subayın hayalinde bir "Altun Ordu" nizamı yaşıyor ve o tüccarın emelinde içtimaî bir davanın harcına sarf edilecek bir servet fikri hüküm sürüyorsa, bu tiplerden ikisi de ideal sahibidir." Demek ki ilmimizi de bir ideal uğruna yapmamız lâzım. Yani mevki makam, unvan, ben etiket sahibi olayım, tanınayım falan diye değil. Muhakkak ideali bulmamız lâzım.</p>

<p>Şimdi Necip Fazıl’ın hayatını değiştiren en önemli olay mürşidi Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî ile tanışması. "30 yıl saatim çalışmış ben durmuşum" diyor, tam 30 yıl diyor, Abdülhakîm Arvâsî ile tanışınca, mihrakını, yörüngesini buluyor ve bir mücadele hayatına atılıyor, Büyük Doğu dergisini çıkarıyor. Yani ondan aksiyon ruhu alıyor. Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri tekkesinde oturan bir postnişin değildi. Birinci Cihan Harbi'ne katılmış, en yakın müridini göndermiş, şehit olmuş o. Birinci Cihan Harbi'nde sürgün, hicret etmiş. Sonra İstanbul'a gelmiş dolaşarak Musul'dan, 150 kişilik aile efradının çoğunu yollarda kaybetmiş. Ve en sonunda gençliği İslâmî planda isyana teşvik etmek suçlamasıyla İstanbul valisinin şikâyetiyle İzmir'e sürgün ediliyor 1943 yılında. Orada sürgün cezasını Ankara'ya zorunlu ikametle kaldırıyorlar, Ankara'da vefat ediyor.</p>

<p>Şimdi hayatında çok büyük değişiklik yapıyor Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri. Üç kitabı özellikle tavsiye ederim: <i>O ve Ben</i>, <i>İman ve Aksiyon</i> ve <i>İdeolocya Örgüsü</i>...</p>

<p>Necip Fazıl'ın gençliğe tavsiyesi nedir diye sorulabilir. Necip Fazıl'ın üç önemli tavsiyesi var. Birincisi aşk. Şöyle diyor Necip Fazıl; "Aşksız adam pörsümeye ve aşksız cemiyet sönmeye mahkûm." Ve devam ediyor; "Kâinatın protoplazması aşktır." diyor Necip Fazıl. İkincisi üstün akıl ve sır idraki. "Aklı yine akılla mat eden üstün anlayışa ve bilhassa sır idrakine yükselmek" diyor Necip Fazıl. Aklın sınırı var, yeri var. Sır idraki olmayınca her şeyi akılla izah etmeye kalkarsak tökezleriz. Akıl üstü meseleler var, Necip Fazıl buna sır idraki diyor. İkincisi bu. Üçüncüsü ise nefs muhasebesi. "Atacağını dibinden söküp atma ve tutacağını da köküne kadar yapışıp tutma hassası" diyor.</p>

<p>İmanın böylesine tahkikî iman deniyor. Önce taklidî imanla başlıyoruz arkadaşlar fakat bunu tahkik etmemiz gerekiyor. Necip Fazıl'ın İslâmî ilimlere katkısı nedir? Necip Fazıl'ın İslâmî ilimlere katkısı önemlidir. Meselâ fıkıh ilmi ile ilgili <i>İman ve İslâm Atlası</i>. İlmihâl tarzında fakat fıkıhla tasavvufu mezcedici bir eser.</p>

<p>Kelâm ilmi ile ilgili <i>Doğru Yolun Sapık Kolları</i> eseri çok önemli. Kelâm tarihine, kelâm ilmine ve mezhepler tarihine, usulüne bağlı olarak hazırlanmış, ilmî usulde hazırlanmış tefekkürî bir eser. Meselâ bu da çok önemli. Hadis ilmi ile ilgili, hadis usulü ile ilgili geleneğe bağlı fakat bunları güzel edebî bir dille sunmuştur. <i>Nur Harmanı</i> eseri bu hususta önemlidir. <i>Çöle İnen Nur</i>'da da bununla ilgili bahisler vardır. <i>Hadislerle Dünya Nizamı</i> vardır…</p>

<p>Siyer ile ilgili <i>Çöle İnen Nur</i>. <i>Peygamber Halkası</i> eseri zikredilebilir. <i>Hazreti Ali</i> eseri zikredilebilir. <i>Hazreti Ali</i> eserini kelâmla ilgili de zikretmemiz gerekiyor. <i>Gönül Nimetleri</i> eserlerini sadeleştirmiştir İmam Kastallani'nin meşhur siyer eserini. Mektubat’tan seçtiği, yaptığı seçmelerle İmam Rabbanî mektubatında, bu da tasavvufa dair önemli bir eser. <i>Tasavvuf Bahçeleri</i> ve <i>Rabıta-i Şerife</i> eserini mürşidinden seçmiştir. Kendisi <i>Başbuğ Velilerden 33</i> ve <i>Veliler Ordusundan 333</i> eseri önemlidir. <i>Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu</i> eseri hem fikrî hem tasavvufî bir eserdir.</p>

<p>Necip Fazıl’ın fikriyatı hem dikey olmuş hem yatay olmuştur aslında. Hem nefs tezkiyesi yani ahlâk davası, hem de cemiyet mücadelesi söz konusu. Yani iç oluş ve dış oluş birlikte çalışan bir sistemdir Büyük Doğu. Necip Fazıl okumaları muhakkak yapılmalı. "Onun en az yirmi otuz okumadan mezun olmayın." diyorum arkadaşlar. Necip Fazıl ne diyor? "Tasavvuf ki ruh ve kafa çilemin yüzde yüzünü temsil eder." diyor. "Ben bazı şer'î meseleler üzerinde etütler yaptığım zaman, bulduğum ölçüler içinde aldığım hazzı, hissettiğim konforu dünyada hiçbir şiirden almıyorum." diyor. Dolayısıyla Necip Fazıl’ı şair diye anmak eksik bir anma, indirgemeci bir anlayış olur. Hayır! Necip Fazıl’ın fikir yönü şiir yönünden baskındır. Necip Fazıl mütefekkirdir önce. Ve bunun yanında cemiyet ve aksiyon adamı dememiz lâzım. Aksiyon adamıdır Necip Fazıl. Aksiyon nedir? Büyük fikir ve bunun büyük iş hâline inkılâbıdır. Bakın arkadaşlar. Fikir ve iş bir arada… Aksiyon budur! Necip Fazıl bunun adamıdır aslında. Büyük fikir ve büyük iş… Kurucu, öncü mütefekkir. Geriye ve ileriye gidişte bize lâzım, kopukluğu gidermiş bir halkadır. Bu halkayı kurmuştur. Mütefekkir ve hikmet sahibi bir adam. Geleneği kuru kuruya tekrar etmiyor, fikri yaşatıyor ve bir cemiyet modeli, bir aksiyon alanı sunuyor. Devlet ve idare mefkûremiz bu olmalıdır diyor. Gayr-i İslâmî rejimler değil; İslâmî bir rejim. Asr-ı Saadet'i örnek aldığı için. Bunları başka zaman detaylandırırız inşallah.</p>

<p>Necip Fazıl'la tanışmama kısaca temas etmek istiyorum arkadaşlar. Gençlik dönemimizde bir yol arıyoruz kendimize ve bize en yakın olan Akıncılar ve MTTB teşkilatına katılıyoruz, kendimizi ifade ediyoruz. Cemiyette biz de varız diyoruz. Bu noktada ilk Üstad’ı görüyoruz. Üstad’la tanışmam da şöyle oldu, o zaman <i>Gölge</i> ve <i>Akıncı Güç</i> dergileri çıkıyor, önce <i>Gölge</i> sonra <i>Akıncı Güç</i>. Salih Mirzabeyoğlu çıkarıyor bunları. Gençlik teşkilatı içerisinde kendisi var, kurucu rolde. Akıncıların isim ve mana babası. <i>Akıncı Güç</i> dergisinde Büyük Doğu, <i>İdeolocya Örgüsü</i> temel olarak ortaya konuluyor.</p>

<p>Şunu itiraf edeyim, biz Necip Fazıl'ın kahramanlığını, hitabetini, cedelciliğini, şiirlerini biliyoruz ve konferanslarına gidiyoruz. Fakat Büyük Doğu'nun hakikatini tam bilmiyoruz. Salih Mirzabeyoğlu <i>Akıncı Güç</i> dergisinde <i>İdeolocya Örgüsü</i>'nü temel alıp bunu tafsil edince biz tekrar onu okumaya başlıyoruz. Ve Necip Fazıl'a ulaştırılıyor bu <i>Akıncı Güç</i> dergisi. Necip Fazıl bağrına basıyor ve çağırıyor. Ve Salih Mirzabeyoğlu riyasetinde Üstad’ın davetine icabet ediyoruz Erenköy'deki köşke. Orada bize akşam yemeği veriyor. Ve bir sohbet oluyor. Orada gördüm, Necip Fazıl 75'lik bir delikanlı. Eşya ve hâdiselere pençesini geçirici ve her şeyi böyle tahakküm etmek isteyici, İslâmî bir açıdan, tefekkür açısından. Hem teoride hem pratikte. Aksiyon alan bir adam. Orada görüyoruz. Yani ruh adaleleri şişkin biri. 75 yaşında ama genç. Öyle biri görüyoruz. Zaten vefatında da üzerinde <i>Sultan Vahidüddin</i> eserinden dolayı 18 ay hapis cezası varken vefat ediyor. Allah rahmet etsin. Cenazesini de gençlik bırakmıyor zaten. Askerî idareye rağmen, jandarma barikatlarına kadar Demirkapı’ya kadar omuzlarda…</p>

<p>Şimdi, sorulara da bir bölüm bırakmak istiyorum. Notlarımı da gözden geçiriyorum.</p>

<p>Şimdi meselâ <i>Mürşid</i> şiiri… “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” Bu, mürşidiyle tanışmasını tasvir ediyor…</p>

<p>Necip Fazıl’ın dervişliği nasıl olmuştur diye sorulabilir. O tekkede oturup zikir çekmemiş, sadece bununla yetinmemiş, cemiyet meydanında çile çekmiştir. Dikey oluşla yatay oluşun beraber olduğunu söylemiştim ya… “Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız / Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız”</p>

<p>Tasavvuf-şeriat ilişkileriyle ilgili çok güzel tespitleri var. İnşallah okursunuz.</p>

<p>Şimdi ben hülâsa olarak şunu söylemek istiyorum:</p>

<p><img alt="3-8" class="detail-photo img-fluid" height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/3-8.jpeg" width="1600" /></p>

<p>Necip Fazıl, şeriata sımsıkı bağlı bir dünya görüşü kurmuş öncü ve merkezî bir mütefekkirdir. İçtimaî, siyasî ve hukukî bir nizam olan Başyücelik Devlet ideali ve mefkûresini ortaya koymuştur. Dikey ve yatay oluşu aynı anda çalıştıran, zihnimizi ve kalbimizi dolduran Büyük Doğu sistemini ortaya koymuştur. O, entelektüel çilesi sonunda “Verin cüceye onun olsun şairlik!” demiştir. Demek ki önce mütefekkir ve aksiyon yönü geliyor. Necip Fazıl, “Biz sussak mezarımız konuşacak.” demişti, bu ise <i>İstikbâl İslâm’ındır</i> demektir. Nitekim Üstad, bu isimde bir kitabını da Salih Mirzabeyoğlu’na hazırlatmıştır. Demek ki ümit ve aksiyonumuzdur Necip Fazıl. Sizi İstikbâl İslâm’ındır şuuruyla bunu bugün de hakkını veren gönüldaşlar, kardeşlerim olarak selamlamak istiyorum. Allah’ın selamı üzerinize olsun. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/dr-kazim-albayraktan-seminer-necip-fazil-bugune-ne-soyler</guid>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 23:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/kapakseminerqqwebp.webp" type="image/jpeg" length="59037"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Necip Fazıl ve Gençlik” programı İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nde yapıldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/necip-fazil-ve-genclik-programi-izmir-katip-celebi-universitesinde-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/necip-fazil-ve-genclik-programi-izmir-katip-celebi-universitesinde-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nde düzenlenen “Necip Fazıl ve Gençlik” programında, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in gençliğe hitabı, Büyük Doğu davası, fikir ve aksiyon anlayışı ele alındı. Programda Muzaffer Doğan ve Dr. Kâzım Albayrak konuşma yaptı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nde “Necip Fazıl ve Gençlik” başlıklı program yapıldı. Hacı Hekim Paşa Konferans Salonu’nda düzenlenen program, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in hayatı ve mücadelesine dair hazırlanan sinevizyon gösterimiyle başladı. Programda Necip Fazıl’ın “Gençliğe Hitabe”si ve “Sakarya Türküsü” üzerinden gençlik, dava, aksiyon ve Büyük Doğu fikriyatı ele alındı.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/Oan-sEgby28?rel=0" width="640"></iframe></div>

<p>İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Fikir ve Medeniyet Topluluğu tarafından düzenlenen programa İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Akbaş, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. Programda Muzaffer Doğan “Necip Fazıl Günümüze Ne Söyler?”, Dr. Kâzım Albayrak ise “Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Davası” başlıklı konuşmalarıyla yer aldı.</p>

<p><img height="1600" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/a10da3f9-2c31-4fa8-b295-256e53abcc38.jpg" width="1129" /></p>

<h2><strong>Hüseyin Dursun: Bu gençler “zaman bendedir” şuurunun talibidir</strong></h2>

<p>Programın açılış konuşmasını yapan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Dursun, Necip Fazıl’ın davasını anlatmanın büyük bir mesuliyet olduğunu belirterek asıl sözün, bu davanın çilesini çekmiş isimlere ait olduğunu söyledi.</p>

<p><img alt="Whatsapp Image 2026 05 11 At 14.09.08" class="detail-photo img-fluid" height="924" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/whatsapp-image-2026-05-11-at-140908.jpeg" width="2000" /></p>

<p>Dursun, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Fikir ve Medeniyet Topluluğu’nun rıza-yı İlâhî ve i‘lâ-yı kelimetullah gayesiyle hareket ettiğini belirterek, topluluğun yalnızca bir öğrenci topluluğu olmadığını; Türkiye’nin farklı üniversitelerinde fikir ve medeniyet çizgisini taşıyan bir gençlik hareketi olduğunu ifade etti.</p>

<p>Konuşmasında gençliğin mazlum coğrafyalarla dertlenmesi, güçlü ve büyük Türkiye’nin yeniden inşasında rol alması, ezanın semalardan dinmemesi ve al bayrağın dalgalanması için çalışması gerektiğini vurgulayan Dursun, karşısında Necip Fazıl’ın “zaman bendedir ve mekân bana emanettir” şuuruna talip bir gençlik gördüğünü dile getirdi.</p>

<p>Dursun, Üstad’ın “Sevinin Mehmedim” mısralarını okuyarak konuşmasını tamamladı ve programın düzenlenmesinde emeği geçen öğrencilere teşekkür etti.</p>

<h2><strong>Prof. Dr. Muhsin Akbaş: Necip Fazıl düşünceyi aksiyonla birleştiren büyük bir isimdir</strong></h2>

<p>İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Akbaş, konuşmasında bir millet olmanın temel vasıflarından birinin kalıcı düşünce üretmek olduğunu söyledi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide Türkiye’de bu mahiyette düşünce üreten en büyük isimlerden birinin Necip Fazıl Kısakürek olduğunu belirten Akbaş, Üstad’ın sadece eserleriyle değil, aksiyonuyla da tarihe mâl olmuş bir şahsiyet olduğunu ifade etti.</p>

<p><img alt="M Akbaş" class="detail-photo img-fluid" height="924" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/m-akbas.jpg" width="2000" /></p>

<p>Prof. Dr. Muhsin Akbaş, konuşmasında Muzaffer Doğan ve Dr. Kâzım Albayrak’ın Necip Fazıl’ın mesajını ve aksiyon düşüncesini devam ettiren kıymetli isimler olduğunu belirtti. Akbaş, Dr. Kâzım Albayrak’ın “İlm-i Kelâm’ın Özü” adlı çalışmasını fakülte öğrencisiyken okuduğunu ifade ederek, Albayrak’ın uzun yıllardır İslâmî ilimler, fikir ve aksiyon sahasında yürüttüğü çalışmalara dikkat çekti.</p>

<p>Akbaş, Necip Fazıl’ın İslâm inancından beslendiğini, bununla birlikte Batı düşüncesi ve felsefesiyle hesaplaşarak inanç merkezli ve aksiyon temelli bir düşünce ortaya koyduğunu söyledi. Sakarya Türküsü’nü bu çerçevede değerlendiren Akbaş, Necip Fazıl’ın modern insanın anlamsızlık telakkisine karşı Anadolu insanını imanıyla, yüküyle ve hedefiyle anlamlı bir hayatın merkezine yerleştirdiğini ifade etti.</p>

<p>Sakarya Türküsü’nün sadece bir şiir olarak değil, felsefî bir manifesto olarak da ele alınması gerektiğini belirten Akbaş, programda yer alan Muzaffer Doğan ve Dr. Kâzım Albayrak’ın Üstad’ın mesajını ve aksiyon düşüncesini nesillere aktaran kıymetli isimler olduğunu dile getirdi.</p>

<h2><strong>Muzaffer Doğan: Necip Fazıl bize Allah Resûlü’nü tanıttı</strong></h2>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/pgYwIYekhMU?rel=0" width="640"></iframe></div>

<p>Programda konuşan Muzaffer Doğan, Necip Fazıl’ı kısa bir süre içinde anlatmanın güçlüğüne dikkat çekerek Üstad’ı büyük bir okyanusa benzetti. Doğan, Necip Fazıl’ı tanımanın hayatının en büyük bahtiyarlıklarından biri olduğunu belirtti.</p>

<p><i>Muzaffer Doğan'ın konuşmasının tamamı şu şekilde:</i></p>

<blockquote>
<p>Öncelikle hepinizi hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.</p>

<p>Kâtip Çelebi Üniversitesinin kıymetli rektörü Saffet Bey ki şu anda şehrimizde değil, dışarıda; bizi aradı, görüştük, temas kurduk, özür beyan etti ama özür olarak düşünmüyoruz, onun da bir vazifesi vardır. Kendilerine ve burada bulunan rektör yardımcımıza, diğer üniversitemizin kıymetli yöneticilerine, bugün bizi dinlemeye gelen çok kıymetli öğrencilerimize teşekkür ediyorum. Allah sizlerden razı olsun. Biz İstanbul’dan geldik, İstanbul’dayız epey bir zamandan beri, buraya gelmemize değdi bu.</p>

<p>Sinevizyonu izledik, ben hiç konuşmasam da sadece sizlerle birlikte o sinevizyonu izleseydim, bu bile benim için kâfiydi. O sinevizyonu zaten biliyorum ama bu kısa sürede Üstad’ı anlatmak öyle zor ki. Niçin zor? Kendisi zor bir adam. Hayatı zor bir adam. Bir okyanus düşünün, orada sinevizyonda gördünüz, bir deniz manzarası, denizi seyrediyor. O herhalde Marmara Denizi’dir. Siz koca bir okyanusu hayal edin kafanızda, büyük okyanusu. Sayın ki Üstat Necip Fazıl büyük okyanus. Biz bu okyanusu bir maşrapaya doldurmak gibi bir iş peşindeyiz, olmayacak bir iş.</p>

<p>Bu kısa sürede Üstad’ı anlatmak zor. Çünkü ben Nevşehirliyim, aranızda Nevşehirli var mı bilmiyorum. Şahin kardeşim de, Muhsin Akbaşlı, o aynı yaştayız ama Nevşehir Lisesi’ni, ortaokulu-liseyi birlikte bitirdik. 1970 yılında. Zor yıllardı, kavga yıllarıydı, eli kalem tutması gereken, kitapla meşgul olması gereken öğrencilerin elinde silah vardı. Şartlar bizi zorluyordu. Kendimizi korumak için biz de zaman zaman isteye isteye o sokak kavgalarına, üniversitelerin arenalarında kavgaların içine giriyorduk. Üzüyordu bu bizi, şartlar öyleydi. Biz onun önüne geçemiyorduk. O yıllardan geçip gelen bir nesildeniz, kıymetli kardeşlerim.</p>

<p>Üstad’ı tanımak hayatımın en büyük bahtiyarlığıdır. Çünkü Üstat bize Allah Resûlü’nü tanıttı. Allah Resûlü’nü tanıyınca tabii İslâm dinini, insanlığı kurtarmak için gönderilen İslâm dünya görüşünü, İslâmî hayat tarzını öğrendik. Bu kuru bir bilgi yığınından ibaret değildi Üstad’ın bize öğrettiği İslâm. Sık sık o sinevizyonda da ifade edildiği gibi İdeolocya Örgüsü’ne atıfta bulunuyor. O yıllarda “İdeolocya Örgüsü”nü anlamam çok zordu. Üstad’ı tanıdığım yıllarda, lise son sınıftan itibaren tanıdım; o da hususi bir şey olsun diye nostalji diyorlar ya günümüzde. Tarihine baktım, 1969’da çıkmış kitap, 1970’te almışım; Toker Yayınları’ndan çıkmış. Çerçeve, Binbir Çerçeve. Üstat uzun yıllar gazetelerde de yazı yazdı, başyazılar yazdı. Başyazarlığını yaptı birtakım gazetelerin. Kendi Büyük Doğu’sunun dışında yazdığı gazetelerde de başyazarlık yaptı. O yazıları çerçevelemiş, bilmem kaç cilt. Zaten bütün kitapları yüz cildi geçiyor.</p>

<p>Çepeçevre Anadolu ve gençlik... Bir Anadolu çocuğu olarak Üstad’ı tanıyınca yere göğe sığmaz oldum, dünyam değişti. Geceler boyu Üstad’ı anlamaya çalıştım, “Çile”yi bir öğretmenimiz, yatılı kız öğretmen okulu vardı Nevşehir’de, bir de Şahin kardeşim de bilir, bizim de okuduğumuz ortaokul ve lisenin aynı binada olduğu lise. O okulda... birkaç, üç-beş tane ilkokul vardı. Niğde, zaten Nevşehir Niğde’den ayrılmış yeni bir il olmuştu. O bölge okulu, yatılı kız okulunda bir öğretmen, profesör oldu ileride. Necmettin Tozlu. Bizim elimizden tuttu, Üstad’ı anlattı; onu tanıyınca demin de ifade ettiğim gibi yere göğe sığmaz oldum. Çok enteresandır, babam köy adamı, namaz niyaz bilmez. Annem namaz niyaz bilmez. İlahiyat fakültesinin öğrencileri olduğumuz için rahat konuşuyorum, başkaları da olsa rahat konuşurum, gizlim saklım yok. Birden, namazla, niyazla tanışmaya başladım Üstad’ı tanıyınca. İslâm’la...</p>

<p>“Namazsız Müslüman olmaz.” dedi Necmettin Hoca bize. “Aaa...” dedim, benim babam Müslüman, annem Müslüman ama namaz kılmıyorlar. Yarım yamalak namaza başladık. Bir namaza başlayış hikâyem var, söz uzayacak belki bana ayrılan vakti tecavüz etmekten korkuyorum ama... Nevşehir’de Kurşunlu Cami diye bir cami var. Damat İbrahim Paşa’nın, Osmanlı Sarayı’nda padişahın damadı olmuş Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa. Onun adına yapılmış bir külliye var. O külliyenin merkezinde narin minaresiyle Kurşunlu Cami var.</p>

<p>Yarım yamalak gidiyoruz, geliyoruz, içimiz coşuyor... O hengâme, o heyecan ortamında bir gün, üniversitede okuyan birkaç abi dedi ki: Bizi topladılar bir yerde, gidip geldiğimiz dernekte, “Gençler” dediler, İzmir’de, İzmir olduğu için özellikle böyle bir hatıramı da anlatmak istiyorum sizlere. İzmir’de dediler bir camiyi komünistler bombalamış. Doğru mudur değil midir bilmiyorum, bizi motive etmek için mi dediler onu da bilmiyorum. Kurşunlu Cami’yi de dediler bombalayacaklarmış, “Aman” dediler, “bu camiyi koruyun.” Topladılar, “Sen, sen, sen” dediler, o “sen”lerin içinde ben de vardım. Çıktık, geceleri yaz günüydü o günler. Nevşehir küçük, Niğde’den ayrılmış bir ildi. Geceleri saat 3-3.30 gibi taş fırınlar açılır, işte ekmek yapmaya başlanır. O saatte bakkal açık olmaz, evden biz katık götüremeyiz. O ekmeği alıyorduk sıcak sıcak fırından, yiyorduk caminin etrafında, fır dönüyoruz. Aksaray, Niğde, Konya, Kırşehir gibi Nevşehir öyle bir yerde, ortasında. Bu cami de, Kurşunlu Cami dediğim cami de merkezi bir yerde.</p>

<p>Biz caminin etrafında işte gece dolaşıyoruz, sabah namazında cemaat çıkarken de hava aydınlanmış oluyor ve biz de evlerimize dağılacağız, gideceğiz. Yatacağız filan. O hengâmede 3-5 gün geçti, böylelikle. Cami cemaati tabii hava aydınlandığı için bize bakıyorlar böyle, yaşlı başlı adamlar, gençler gezer o zaman, camide gencin işi ne. Bana birisi baktı, gittik baktık, bende dikkat ettim, bana bakan tanıdığım birisi; Nevşehir’de taş madeni vardır, taş ocakları, taş ocağı işleten birisi.</p>

<p>Nevşehir şivesiyle “Lan Muzaffer!” dedi böyle bana. “Ne arıyorsunuz lan burada siz?” dedi. “Gel hele bakayım buraya.” dedi. Geldim, arkadaşlarımla, “Lan oğlum.” dedi, Nevşehir tabiriyle affınıza sığınarak söylüyorum, “Sizi üç-dört gündür burada bu saatlerde görüyorum, kimdir o arkadaşlarınız? Siz burada ne yapıyorsunuz?” dedi. Ben de dedim ki, “Neşet Abi” -adı Neşet’ti- “Komünistler cami bombalayacaklarmış, İzmir’de bir camiyi bombalamışlar, buraya da bize haber geldi.” dedim. Şöyle bana baktı keskin keskin, “Lan oğlum” dedi, “ne güzel iş yapıyorsunuz, sizi tebrik ederim.” dedi. Hoşuma gitti onun o tebriki falan. “Ama” dedi, “ya bak biz camiye giriyoruz. Siz caminin taşını, toprağını, minaresini bekliyorsunuz ama içine niye girmiyorsunuz?” dedi. “Niçin namaza gelmiyorsunuz?” dedi. Diyecek bir lafım yoktu, kem küm, müdafaa edilecek durumda da değildim. Başımız yerdeydi, o gitti. “Namazsız Müslüman olmaz.” dedi. “Aman namazınızı kılın.” dedi.</p>

<p>O gitti, gençlerden birisi dedi ki, benimle beraber olanlardan birisi, “Ya bunlar yobazın teki.” dedi, “yobaza bak.” dedi. Dedim “Ne yobazı? Nasıl yobaz? Dediği yüzde yüz doğru.” dedim.</p>

<p>Ben de tabii o günlerde de işte demin başta ifade ettiğim gibi, Üstad’ı da yavaş yavaş tanıyordum. “Çöle İnen Nur”u okuyorum, kâinatın efendisinin hayatını. O kitaptan sonra Resûlullah Efendimizle ilgili, onun hayatıyla ilgili ne kadar kitap çıkmışsa mümkün mertebe takip ettim. Bakalım “Çöle İnen Nur”u aşan bir eser var mıdır diye. Elbette ki ilmî manada yazılmış birçok kitap vardı. Dünyada da, Türkiye’de de. Benim ulaştığım, ulaşamadığım, bildiğim, bilemediğim...</p>

<p>Ama gördüm ki, sevgili gençler, çok kıymetli hazirun, “Çöle İnen Nur”u aşan bir esere daha rastlamadım. Yıllar geçti, öğretmen oldum İstanbul’da, edebiyat öğretmenliği yaptım, TÜGVA gibi, Millî Türk Talebe Birliği gibi yerlerde, Üstad’ı tanıtmak için, onu anlatmak için, onun eserleri hususunda bilgiler vermek için çok yerlere gittim, geldim. Çöle İnen Nur okuma grubu oluşturduk, 40 yıldır bu eseri ramazan ayında okuyorum. Ramazanın birinde başlıyorum, elbette ki Kur’ân-ı Kerîm de okuyoruz ama ramazanın sonunda bir de hatim etmiş oluyorum Çöle İnen Nur’dan. Birileri dedi ki, ya bu Çöle İnen Nur’u 40 yıl falan okuduğunu söylüyorsun, usanmadın mı? Dedim ki: “Resûlullah Efendimizin hayatını aşkla yazan bir kitaptan usanılmaz.” dedim. Onun hayatından usanılmaz.</p>

<p>Kıymetli gençler, Üstad bir okyanus demin dedim, onu maşrapaya sığdırmak gibi bir garabetle karşı karşıyayız. Böyle bir şey olmaz. Ben burada size ulaşan afişte, “Necip Fazıl Gençliğe Ne Diyor?” Necip Fazıl gençliğe ne demiyor ki! Ne dediğini anlamak için ben burada bunu kısaca, kısa bir vakitte anlatmam mümkün değil. O okyanusla mukayese ettim. Abartma falan şeklinde anlamayın, vallahi ve billahi ve tallahi abartma yok. İşte, Necip Fazıl dünya çapında bir fikir adamımızdır.</p>

<p>Biz onu dünyaya tanıtamadık, hayır olsun tanıtmasak da olur. Allâhuteâlâ’nın tanıdığı, sevdiği bir kişiyi kimse bilmese bile yeter. Ama o, Müslüman olmasaydı, Paris’e gitmeseydi, Sorbonne Üniversitesi’ne gitmeseydi -Cumhuriyet’in ilk nesli olarak 25 kişiden birisi olarak- orada Henri Bergson’un talebesi olmuş. Ama orada kumara başlamış. Esrara başlamış, onu da birileri bize çıkarırlar, “Ya bu esrarkeş adamın, bu kumarbazın peşinden mi gidiyorsunuz?” diye. Evet, biz onun peşinden gidiyoruz. Niye? O bizi Resûlullah’a çağırıyor. Kendisine değil. Öyle diyorum. Necip Fazıl’da bu var işte. “Ne var?” diyenlere cevap budur.</p>

<p>Bir müddet tabii o menhiyata bulaştığı ve gece hayatı olduğu için gündüz mektebe, fakültesine gidemiyor. Orada felsefe okuyor, Sorbonne Üniversitesi’nde. Sorbonne, hâlâ dünyanın meşhur üniversitelerinden birisidir.</p>

<p>Henri Bergson bir gün böyle arıyor, diyor ki: “Burada bir serseri Türk vardı. Nerede, onu göremiyorum.” Hemen kimi kastettiğini öğrenciler bildiği için birisi diyor ki: “Hocam Necip’i mi soruyorsunuz?” “Evet” diyor, “Necip miydi o, evet.” “O” diyorlar, “işte böyle böyle işlere bulaştı, oradaki Türkiye elçiliği onu memleketine gönderdi.” Diyor ki: “Necip burada dursaydı dünyanın sayılı filozoflarından birisi olurdu.” Bu bilgiyi ben Üstad’ın kendi kaleminden öğrendiğimde dedim ki: “Ya Rabbi, sana hamdü senâ olsun. O orada durmamış, durdurmadın onu. O bir filozof olsaydı elbette Türkiye’nin başına bela olurdu ama onu getirdin, bir Allah dostunun, Resûlullah Efendimizin neslinden büyük bir adamın, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin önüne oturtturdun, diz çöktürdün ve o bize kılavuzluk etti. Ona öyle bir memuriyet yükledin. Rabbim sana hamdü senâlar olsun.” diyorum.</p>

<p>Şimdi Necip Fazıl bize neler söylüyor neler. Biz Kâzım Bey’le, dostumla kararlaştırdık; ben size Gençliğe Hitabe’yi okuyacağım. Onun kendi sesinden de Gençliğe Hitabe vardır ama oradan da okursunuz. Hem de bana verilen vazifeyi yerine getirmek bakımından, sabrınızı rica ederek onu okuyacağım.</p>

<p>Bu Gençliğe Hitabe, ben Millî Türk Talebe Birliği’ndeydim. Biraz daha önce dinlerken kardeşiniz, Millî Türk Talebe Birliği’nde birtakım kuruluşlarda da görev aldığımı söyledi. Doğrudur, o mübarek bir ocaktı. 1917’de, daha Cumhuriyet ilan edilmeden, meşrutiyet yıllarında, I. Dünya Savaşı içinde İstanbul Darülfünun gençleri Millî Türk Talebe Birliği diye bir dernek kurmuşlar. Cumhuriyet ilan edilince bir müddet kapalı kalmış. O günkü tek parti yönetiminin elinde kalmış. Sonra Menderes çok partili hayata geçince, Demokrat Parti zamanında millî çizgiye gelmiş filan. Yıllar sonra biz de orada, o güzel ocakta bir şeyler öğrendik. Yeri geldi, öğrettik. Şimdi hâlâ orayla da irtibatlıyım ama dar mekânların adamı değiliz. Dünyayı kuşatacak bir Büyük Doğu görüşünün mensubu olduğumu Üstad’dan öğrendim ve hiç unutmuyorum; son nefesime kadar da unutmayacağım.</p>

<p>Niye buraya girdim, MTTB’ye? Üstad, 1975’te Millî Türk Talebe Birliği’nin tertiplediği Millî Gençlik Gecesi’nde bizzat bunu okudu, sonra kayda geçti. İşte elimdeki kitap onun “Hitabeler”i. Üstad’ın hitabeleri de meşhurdur, konferansları meşhurdur. İşte “Sahte Kahramanlar”, televizyonda gördünüz, o afiş vardı; “Sahte Kahramanlar”ı İstanbul’da, Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde vermiş bir konferans o.</p>

<p>Anadolu’yu ayağa kaldıran adam, Necip Fazıl. Şu partinin, buranın, oranın adamı değil, İslâm’ın adamı. Hani aranızda Adanalı var mı bilmem ama Adanalı dostlarım da var. Bir Adanalı dostum var, mühendis. “Nasılsın?” dedim. “Adanalıyık, Allah’ın adamıyık, iyiyik.” dedi. Biz de Adanalı değilsek de İslâm’ın adamıyız arkadaşlar, İslâm’ın adamı olalım.</p>

<p>Bu hitabeyi size arz edeceğim.</p>

<p>"Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik... "Zaman bendedir ve mekân bana emanettir! " şuurunda bir gençlik...</p>

<p>Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hâkimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah'ın Kur'an'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türk'ü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik...</p>

<p>Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hâle getirecek bir nida kopararak "Mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...</p>

<p>Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik...</p>

<p>Halka değil Hakk'a inanan, meclisinin duvarında "Hâkimiyet Hakk'ındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakk'a kölelikte bulan bir gençlik...</p>

<p>Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın!", kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!", ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...</p>

<p>Birbuçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan Batı adamının bulamadığını, Türk'ün de yine birbuçuk asırdır işte bu hasta Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm'da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...</p>

<p>"Kim var!" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "Ben varım!" cevabını verici, her ferdi "Benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...</p>

<p>Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...</p>

<p>Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...</p>

<p>Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...</p>

<p>Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara "Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız bu hâllerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek Müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...</p>

<p>Tek cümleyle, Allah'ın, kâinatı yüzüsuyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...</p>

<p>Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.</p>

<p>Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!<br />
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..</p>

<p>Allah'ın selâmı üzerine olsun!"</p>

<p>Evet, vazifemi ifa ettim. Necip Fazıl gençliğe ne söylüyor? Necip Fazıl’ın ne söylediğini az çok siz anladınız. Ama burada hapishaneye vurgu yapıldığı için Üstad’ın hapishane hatıraları vardır. Sonra ismini “Yılanlı Kuyudan” diye koydu. İlk zamanlarda, ilk baskılarda da vardı; “Cinnet Mustatili” diye koydu. “Cinnet Mustatili” tabiri demek ki 1940’lı, 50’li yıllarda kullanılıyormuş. Mustatil nedir desem, çok affınıza sığınarak, belki bilenlerin sayısı, hocalarımızı tenzih ederek söylüyorum; “Cinnet Mustatili”ni bilen var mı? El kaldırabilir misiniz, göreyim. Yok. Cinnet, dikdörtgen demek. Üstad’ın yattığı İstanbul’daki hapishanelerden bir yer işte, voltası da dikdörtgen gibiymiş; ona “Cinnet Mustatili”, cinnet getirtici bir yer diyor. Sonra “Yılanlı Kuyudan” koydu. Orada kısa bir nükte de var, onu da okuyup bitirmek istiyorum müsaadenizle.</p>

<p>“Karpuz.” O kitaptan alınmış paragraflık bir yazı.</p>

<p>“Karpuz. Hayatımın en büyük hikâyesi. Ramazandı, oruçluydum. Tanıdığım bir tüccar, iftar yemeğini her gün evinden hususi arabasıyla, otomobiliyle gönderirdi. Ben de hapishane kapısının yanındaki iki tel örgüde yemeğimi beklerdim. Herkesin deliğine çekildiği o saatlerde, hücrelerine, o saatlerde yine böyle beklerken bir gün ihtiyar bir adam tel örgüye sokuldu. Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar. Beni asla tanımadan, ‘Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış. Şu karpuzu ona hediye getirdim. Allah rızası için ona götürüp verir misin evladım?’ dedi. Gözlerim, hücum eden yaşlardan yangın içinde, ‘Ver baba, ver hemen götüreyim.’ dedim ve aldım. İşte hasbî, her türlü nefs oyunundan uzak, Allah için verilen hediye! Bu meçhul Müslüman’dan tüten edayı ömrümce unutamadım. Keşke o karpuzu kesmeseydim. Keşke o karpuzu kesmeseydim. Hep ona bakıp düşünseydim. İslâm ahlakını fikretseydim. Ağlasaydım, ağlasaydım... "</p>

<p>Üstad Necip Fazıl 'ın ruhuna, lillâhi Teâlâ el-Fatiha.</p>
</blockquote>

<h2><strong>Dr. Kâzım Albayrak: Büyük Doğu, İslâm’ı hâkim kılmanın dünya görüşüdür</strong></h2>

<p>Aylık Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Dr. Kâzım Albayrak, konuşmasında gençlik yıllarında Necip Fazıl’la yollarının nasıl kesiştiğini anlattı.</p>

<p><img alt="Photo 5766917992561184588 Y" class="detail-photo img-fluid" height="591" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/photo-5766917992561184588-y.jpg" width="1280" />Albayrak, Necip Fazıl’ın sadece bir şair olarak görülmesinin büyük bir eksiklik olduğunu belirterek onun mütefekkir, hikmet adamı ve dinî ilimlere de yol açıcı bir şahsiyet olduğunu ifade etti. Üstad’ın sahabe ölçüsüne dair ortaya koyduğu hassasiyetin, ilim ile irfan arasındaki farkı gösterdiğini söyledi.</p>

<p>Dr. Kâzım Albayrak’ın konuşmasının tamamı:</p>

<blockquote>
<p>Kıymetli hocalarım, sevgili gençler. Şimdi Necip Fazıl ile yollarımız nasıl kesişti? Onu anlatayım hemen. Necip Fazıl diyor ki: “Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem, yollar ki Allah’a çıkar bendedir.” Şimdi biz bundan böyle o dönemde bir pay sahibiyiz. İnşallah ömrümüzün sonuna kadar da pay sahibi oluruz. Hepimiz için dileğim bu.</p>

<p>Burada hislerimi de katacağım. Sadece size bazı bilgileri anlatmakla kalmayacağım; hislerimi de katarak konuşacağım. O dönem biz bir arayış içerisindeyiz. Hakikat var, ölüm var. Bunlar gerçek. O zamanın ortamında daha siyasi bir hava var. Biz kimiz, nerede duracağız ve ne yapacağız? Amacımız ne? Hayatın amacı ne? Hayatın anlamı ne? Hayatın anlamını kaybedersek kendimizi kaybederiz. Hayatın anlamının nefsimizin üstünde olması lazım. Aşkın bir varlık olması lazım. Yani nefsimiz anlam olamaz, gaye olamaz. Gaye olsa bile ideal olamaz. Bunları biraz sonra söyleyeceğim.</p>

<p>Şimdi biz Necip Fazıl’ı duyuyoruz, biliyoruz. Necip Fazıl bir üstad, bir kahraman. Kahramanlığını biliyoruz. Bizim kendi inancımıza yakın bir siyasi yapılanma içerisinde olmamız lazım. Bu parti olabilir, teşkilat olabilir; kendimizi ifade etmemiz gerekiyor. Yani “Öz yurdunda garipsin, öz yurdunda parya.” Böyle bir devirdeyiz, hâlâ bu bitmiş de değil. Biz bunu kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz de. Sonuna kadar, ne olursa olsun, bedeli ne olursa olsun etmeyeceğiz.</p>

<p>Çünkü biz kıyamete kadar baki olan bir dinin mensuplarıyız ve ilâhî bir dinin Allah kelamına muhatabız. Bunun yanında hepsi çöp. Çıksın, söylesin, konuşsun; çöp. Hem mebde itibarıyla hem meâd itibarıyla çöp. Hocam, ilm-i kelamın özünden bahsederek bana bir gönderme yaptı. Muhsin hocama teşekkür ederim.</p>

<p><img height="924" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/programm.jpg" width="2000" /></p>

<p>Buraya bir edebiyat yapmak derdinde gelmedik. O niyetle buraya gelmedik. Necip Fazıl bu işte. Yani Necip Fazıl edebiyatçıdır ama edebiyat yapmak için hiçbir şey yazmamıştır. Edebî olarak üstün bir seviyesi, belagati vardır ama hiçbiri edebiyat olsun diye değildir arkadaşlar. Benim de zaman zaman bu hataya düştüğüm oldu. Hiçbiri edebiyat olsun diye değil.</p>

<p>Yüksek İslâm Enstitüsü’nde mezun olurken Necip Fazıl’la yolumuz kesişiyor. Fakat İslâmî ilimleri de okuyorum. Necip Fazıl’ın eserlerinde, İslâmî ilimlerde aldığım eğitimde almadığım şeyler var. Ne? Mesela Necip Fazıl diyor ki, “sahabenin en küçüğü dahi velilerin en büyüğünden üstündür. Velilerin en büyüğü, sahabinin atının burnundaki toz olamaz” diyor.</p>

<p>Şimdi ben bu ölçüyü İslâmî ilimler tedrisatında almıyorum. Yani ilim var, irfan farkı var. İlim var, irfan eksikliği ve ikinci planda gölgelenme var. Bakın, bunu ben Necip Fazıl’dan alıyorum.</p>

<p>Necip Fazıl sadece bir şair değildir, mütefekkirdir. Hikmet adamı Necip Fazıl. Hikmet adamı, dinî ilimlere de yol verici, önder. Bunu kaçırdığımız zaman çok şey kaçırırız. Mesela İslâm’a yönelik üç tehlike nedir? Modernizm, reformizm, tekfirci selefilik, İrancılık, Şiîlik. Necip Fazıl bunlara karşı da İslâmî bir dünya görüşü ortaya koyuyor. Şimdi yolumuz kesişiyor. MTTB var, Akıncılar var. Biraz bahsedildi. Biz bunların içine giriyoruz, Allah’a şükür. Salih Mirzabeyoğlu, “Gölge” ve “Akıncı Güç” ile tanışıyorum. Oraya giriyoruz.</p>

<p>Peki Salih Mirzabeyoğlu bize neyi söylüyor? Salih Mirzabeyoğlu bize “Necip Fazıl” diyor, “İdeolocya Örgüsü” diyor. Biz Necip Fazıl’ı ne biliyoruz? Kahraman, şiirini biliyoruz. Fakat Salih Mirzabeyoğlu diyor ki: “İdeolocya Örgüsü”nü, temel felsefe olarak düşünce yapısını merkeze alacağız. Bu, İslâmî düşüncenin kurucu eseridir ve ondan hareket edeceğiz diyor.</p>

<p>Biz bu sefer “İdeolocya Örgüsü”nü okumaya başlıyoruz. İlm-i kelamın özü demişken oradan da söyleyeyim: Mesela o kitabın orijinalini bana Salih Mirzabeyoğlu verdi; “Bunu al, çalış, sadeleştir.” dedi. Onu da bir not olarak geçeyim.</p>

<p>Gaye ile ideal farkından da hemen kısaca bahsedeyim arkadaşlar. Mesela bir orduda bir askerin mareşal olmak istemesi, Mareşal olması gaye olabilir. Ama Necip Fazıl diyor ki, bu ideal olmaz. Bunun ideal olması için ne lazım? “Altınordunun bir neferi olarak ben mareşal olacağım.” demesi lazım. Dolayısıyla ilim tedrisatında, üniversitede, eğitimimizde, akademisyende, şurada burada ne olursa olsun bu ideal tarafın olması gerekiyor. Olmazsa maalesef düşük olur, çok düşük olur.</p>

<p>Müslüman bir ideal adamıdır. Necip Fazıl bunun örneğidir. Ahlak adamıdır. Ahlak davası gütmüştür. Dolayısıyla Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu Davası”, dava burada ideal manasındadır. Üçü çok güzel bir araya geliyor arkadaşlar. Üçü bir araya geliyor. Biz de bu şekilde peşinden gidiyoruz.</p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu, “Akıncı Güç” dergisinde “İdeolocya Örgüsü”nü merkeze alıp sistemli bir fikir hareketi kuruyor ve Necip Fazıl’a ulaşıyor. Necip Fazıl dergiyi bağrına basıyor. “Müjdelerin Müjdesi” diye yazı yazıyor. Necip Fazıl gibi övgüsünü kıt veren bir insan böyle yazıyor ve Salih Mirzabeyoğlu’nu “Akıncı Güç” kadrosuyla çağırıyor. Allah nasip ediyor, beraber gidiyoruz. Üstad’ın huzuruna gidiyoruz. Üstad, Erenköy’deki köşküne akşam yemeğine çağırıyor.</p>

<p>Üstad’ta gördüğüm; ihtiyar delikanlı derler ya, aynı o Üstad. Son nefesine kadar öyle. Bir de bunun tersi var: Delikanlı olmuş ama artık başını dünya telaşından, şundan bundan kaldıramıyor. Delikanlı ihtiyarlar da var. Bunu bir uyarı olarak not etmek zorundayız. Bizim herhangi bir kimseyle hesabımız yok, Allah’a şükür.</p>

<p>Akşam namazını Üstad’ın arkasında kılıyoruz. Şimdi aslında biz iç âlem düzenini arıyoruz, güzeli arıyoruz, mutlak güzeli arıyoruz. Bizi memnun edecek, huzur ve saadeti verecek olan o. Bir arayış içerisindeyiz. Aramadığı zaman zaten biter. Bunları Necip Fazıl’ın getirdiği sistemde buluyoruz. Necip Fazıl aslında bir dünya görüşü diyoruz ya, aslında Necip Fazıl da dünyamız.</p>

<p>Bu kopmuş arkadaşlar, Cumhuriyet ile beraber kopukluk olmuş. Burada bu halkayı bağlıyor, Ehl-i Sünnet halkasını Necip Fazıl bağlıyor ve bu sürekliliği sağlıyor. Bütün fikir olarak bağlıyor. “İdeolocya Örgüsü” o kadar önemli ki ancak bundan hareketle gidebiliriz. “İdeolocya Örgüsü”yle hareket edebiliriz. Öteki türlü ne olur? Bağımsız olur, Müslümanların çabaları dağılır, bir havuzda toplanmaz. Aslında günümüzde şikâyet ettiğimiz şey bu. Bütünlüklü fikir ve merkezi bir havuz olmadığı için dağınıklık var.</p>

<p>Burada Ehl-i Sünnet’in altını çiziyor. Bunun haricinde başka bir kurtuluş yolu olmaz zaten. kendisi bunu vurguluyor. Bunun haricinde bir şey olmaz. Necip Fazıl bunu çok güzel bir dünya görüşü olarak bağlıyor.</p>

<p>Şimdi bir yatay oluş var, bir de dikey oluş var. Hemen buna da temas edeyim. Dikey oluş, iç oluş manasında söyledim. Büyük Doğu’da bunu takip eden İBDA’da yatay ve dikey oluş birliktedir. Yani iç oluş, nefis terbiyesi, ahlak davası adamı dedik ya, temel o. Ama sosyal ve siyasi hadiselere çözüm veren, cevap veren bir sistem. “Ben akşam evimde namazımı kılacağım, tespihimi çekeceğim; gündüz de seküler hayata, faizci bir sisteme, gayrimeşru bir sisteme tabi olacağım.” Bunu benimsemem düşünülemez. İşte “İdeolocya Örgüsü” bir toplum projesidir. Yaşanmaya değer hayata dair bir toplum projesidir.</p>

<p>Bu mevzuları geçince geniş kısmında, “Büyük Doğu nedir?” sorusunu yedi maddede özetleyeceğim inşallah. Şimdi Necip Fazıl’ın estetik planı başa alması, ruh ihtiyarı olanlara karşılık genç olmasından bahsettik. Mesela Üstad’ın o zamanlar, şimdi bilmiyorum, Necip Fazıl için “ruh hamurkârı” deniliyordu. Duymuş muydunuz? Duyanlarınız vardır tabii de eskisi kadar kullanılmıyor. Değerimize sahip çıkma konusunda zaafımız da var topluluk olarak. Mesela “ruh hamurkârı” deniliyor. Niye? Necip Fazıl ruhumuzu doldurulduğu için.</p>

<p>Burada candan bir karşılamayla muhatap olduk. İnsan ne ister? Hani “Kahve bahane.” deniliyor ya, insan aslında bunu ister. Bir Müslümanla, gönüldaşla bunların olması gerekir. Bunları da bir İzmir hatırası olarak belirteyim.</p>

<p>Şimdi Necip Fazıl gençlikten neler bekliyor? Bu, dünya görüşü olarak alternatifi olmayan bir sistemdir arkadaşlar. Büyük Doğu’nun alternatifi yok, zaten gerek yok. Bunu kuşanmamız gerekiyor. Ben şimdi ilmî çalışmalar yapıyorum, 18 yaşından beri Büyük Doğu’yu okuyorum. İlmî çalışmalar yaptıkça daha çok Büyük Doğu’ya hayran kaldım. Necip Fazıl ne tespitler yapmış, neyi özleştirmiş.</p>

<p>Hadisle ilgili çalışma yaptım. Hadis hocalarının buradan alması lazım. Ama onlar neye bakıyorlar? “Necip Fazıl ilim adamı değil.” diye bakıyorlar. İlim nedir o zaman? İlim nedir? Asr-ı Saadet’te ilim neydi? Günümüzdeki ilim anlayışı mıydı? İrfan nerede, ahlak nerede, metafizik nerede? Biz ilmi, kendi literatürümüze göre tarif ederiz. Bakın insanı da öyle tarif ederiz, hakkı da öyle tarif ederiz, özgürlüğü de öyle tarif ederiz. Başkalarının çizdiği özgürlük sınırında kalamayız. Bunu kabul edemeyiz. Mutlak fikre bağlı olanların mukayyet felsefelere tabi olması düşünülemez.</p>

<p>Şimdi Necip Fazıl ne istiyor? Necip Fazıl’ın “Özlediğimiz Nesil” konferansı var, “İmân ve Aksiyon” konferansının içinde. Necip Fazıl’ın orada istediği üç şeyi burada hemen kısaca söyleyeyim. Aşk diyor. Ne diyor Necip Fazıl?</p>

<p>“Aşksız adam pörsümeye ve aşksız cemiyet sönmeye mahkûm. Kâinatın protoplazması aşk.”</p>

<p>Aslında biz irfan derken bunu kastediyoruz. Biraz önce bahsettiklerim; yaşanmışlık, samimiyet, ihlas, dava, aşk ve ahlak hepsi buraya bağlanıyor.</p>

<p>İkincisi, “üstün akıl ve sır idraki” diyor. Sır idraki olmadığı zaman edepsizlikler oluyor. Biraz önce bahsettiğim mesela Necip Fazıl’ın sahabe ile ilgili ölçüsü. Şimdi sahabiye dil uzatma hastalığı var.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Sahabenin en küçüğü, velilerin en büyüğünden üstündür. Velilerin en büyüğü, sahabinin atının burnundaki toz olamaz” diyor.</p>

<p>Bu Abdullah bin Mübarek’ten gelme bu.Yani ne konuşuyoruz ki? Allâme olsan ne olur? Değeri ne? Değeri yok yani arkadaşlar. Değersiz şu kadar unvan sahibi olmaktansa değerli olmak daha tercih edilmez mi? Değerimizi kaybetmeyelim, onurumuzu kaybetmeyelim, çizgimizi kaybetmeyelim, istikametimizi kaybetmeyelim.</p>

<p>Üçüncüsü de nefis muhasebesi diyor Necip Fazıl. Büyük Doğu’nun İslâmiyet’in emir subaylığı olarak biliyoruz. Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi olarak biliyoruz. Büyük Doğu bize bunu veriyor.</p>

<p>Büyük Doğu-İBDA fikriyatı ilişkisi ise zaten Necip Fazıl’ın başa alındığı mesele. İBDA, Büyük Doğu’yu yürüten sistemdir. Biri nasıl ise, diğeri niçin davasıdır. Niçin nedir? Mesela namaz nasıl kılınır? Şu şekilde kılınıyor; tekbir, kıyam, kıraat, rükû. Peki namaz niçin kılınır? İşte “niçin” meselesi, onun gerekçelendirmesi, hikmeti, hikmet-i teşri deniyor buna. Bunu mesela Salih Mirzabeyoğlu yapıyor. Neden yapıyor? Nasılını Necip Fazıl koymuş. Tekrara gerek yok ki. Davayı yürütmek. Dolayısıyla birbirini tamamlayan iki kanat oluyor.</p>

<p>Demek ki iç ve dış oluşu aynı anda barındıran bir sistemdir Büyük Doğu-İBDA sistemi. İç ve dış oluşu bir arada barındırıyor. Bu fikir ve aksiyonun mezcetmesi Üstad’ın vasiyetiydi, onu yerine getirdi. İslâm’ın eşya ve hadiseler karşısında nasıl tavır alacağını temsil eden Büyük Doğu gövdesinin mukabili İBDA, onun taşıyıcı “niçin” kanatlarıdır, onun içindir, onun gayesidir ve gayesi odur.</p>

<p>Şimdi arkadaşlar, bu ideal mevzuu herhalde anlaşıldı. Aşkın bir varlık. Zaten Müslüman başka türlü olamaz aslında. Burada Büyük Doğu Marşı’nı sadece geçiyorum. Ne diyor Üstad?</p>

<p><i>“Şahit ol ey kılıç, kalem ve orak </i></p>

<p><i>Doğsun Büyük Doğu benden doğarak.”</i></p>

<p>Şimdi Büyük Doğu nedir? Hemen yedi maddede kısaca söyleyeceğim.</p>

<p>Büyük Doğu: Şeriatten zerre taviz vermeden İslâm’ı eşya ve hadiselere hâkim kılmanın dünya görüşüdür. Şeriatten zerre taviz vermeden... Necip Fazıl için basit basit eleştiriler yapılıyor basit insanlar tarafından. Şeriata muhalif bir harfi gösterilemiyor. Yok çünkü. Necip Fazıl şer’î ölçülerde çok hassastır. Başta tabii Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri olmak üzere Ömer Nasuhi Bilmen’den, Hacı Cemal Öğüt’ten en ufak bir ibareyi dahi gösterip ondan onay alarak gider. Ondaki hikmet ve estetik diliyle zaten doyulmaz ifadeleri var.</p>

<p>İkincisi, Necip Fazıl tarih muhasebesi yapıyor. Son beş asırdan alıyor; Tanzimat’a, günümüze getiriyor. Nereden geldiğini bilmeyen nereye gideceğini bilemez arkadaşlar. Sultan Vahdettin ve Abdülhamid Han anahtar şahsiyetler. Bunları koyuyor. Şimdi Üstadçılık oynayanlar çok. Bunlara da dikkat edin. Biz kimsenin hakkını yiyerek yükselmeyiz. Müslüman hak yiyerek yükselmez, aslını inkâr ederek yükselmez. Manevi babasını tanımayan insandan hayır gelmez. Ne ailesine gelir, ne vatana gelir, ne ilim müessesesine gelir. Bakın yine edep meselesine geliyor.</p>

<p>Edep diye sadece kuru bir edebiyat yapmıyoruz. Burada fikir ve aksiyonda sınırlarını çizerek söylüyoruz. Farkı bu. “Edep iyidir, edepli olun, ayağınızı uzatmayın. Önünüzü ilikleyin…” Bu nasihatlar değil ki. Edep o değil ki. Fikirde edebi olmayanın hiçbir şeyde de edebi olmaz. Dinde edep, fıkıhtan, usulden daha üstündür mesela. Dinin bütünlüğünde usul, bir ilimdeki usulden daha üstündür, hepsini kapsıyor. Usûlüddin, temel mesele, temel bakış, İslâmî ölçülere temel bakış, muhatap anlayış diyoruz. Büyük Doğu bu işte. İslâmiyet’e yol açma geçidi var ya, bu. Aslında İslâmî ilimler Büyük Doğu’suz inşa edilemez diyorum. Bunu tartışmaya, ispata hazırım.</p>

<p>Üçüncüsü, tarih muhasebesinden sonra sistem fikriyle ortaya çıkmış olmasıdır. Arkadaşlar, küfür sistem fikriyle geliyor. Batı’da sistem kuruluyor. Bizde de dağınıklık, kopma var ve çağımız meseleleri çok dağınıklık arz ediyor. Sistem fikriyle gelmek lazım. Başka türlü olmaz. Necip Fazıl sistem kuruyor. İslâmî metinleri çağımızda sistem ve dünya görüşü olarak ortaya koymuş. Her çağın Müslümanı, her çağın münevveri o çağda İslâm için gerekeni yapması söz konusuysa, bir taklit mi yapıyoruz biz? Bağlıyız, geleneğe bağlıyız. Ama geleneği çağında yaşatmıyorsan gelenek ölür. O çağda yaşatacaksın. O kopukluğu gidereceksin. Ama biz geleneği inkâr etmeden, geleneğe bağlı olarak gidiyoruz.</p>

<p>Dördüncüsü arkadaşlar, Necip Fazıl’ın ideolocyasının temeli Allah Resulü’dür. “Çöle inen nur”, Muhammedî hakikat. Nedir o? Kısaca söyleyeyim: En evvel, en üstün. Oraya dayalı.</p>

<p>Hadislerle ilgili çalışmamda bunu gördüm. Yoğunlaşınca görüyorsunuz arkadaşlar. Mevzunuza yoğunlaşın, branş sahibi olun. Oraya yoğunlaşın. Allah’ın hikmetlerini daha çok göreceksiniz. Genel gitmekten ziyade mevzularınızda derinleşin. Biz ilmî keşifleri de sonuna kadar destekleriz. Bizim çekinecek bir şeyimiz yok ki. Allah’ın bir hikmeti, bir ayeti ortaya çıkıyor.</p>

<p>Beşincisi, dost ve düşman kutuplarının işaretlenmesidir. Baş nefret kutbu, baş muhabbet kutbu. Çağımızda baş nefret kutbu, baş muhabbet kutbu kim? Bunu bilmemiz lazım. “Benim hiç düşmanım yok.” falan. Ne demek düşmanın yok? Cennette miyiz yani? Dünyadasın, dünyada yaşıyoruz. Memuriyetini inkâr mı ediyorsun? Allah’ın ayetleri, hadisleri var. Allah bir tarafa, bir tarafa hitap ediyor. Ayırıyor: Küfredenler, iman edenler. İman edenlerin değeri nereden geliyor? Buradan geliyor işte.</p>

<p>Allah için sevgi, Allah için buğz. Ölçülerimizin bu olması lazım, her şeyden önce ölçümüzün bu olması lazım. Daha az kırılırız, birbirimize kırılmayız. Daha sağlıklı bir ilişki olur.</p>

<p>Altıncısı, Üstad yeni bir usul, yeni bir tarz getirmiştir. O, geleneğe bağlıdır ancak onu yeni bir ideolojiyle, yeni bir tarzda sunmuştur. Aynı zamanda hem gelenekçi hem yenilikçidir Üstad.</p>

<p>Yedincisi, “İslâm İnkılâbı” diye çokça altını çizdiği, “Büyük Zuhur” diye işaretlediği bir aksiyon alanıdır. Aksiyon adamıdır Necip Fazıl. Bu minvalde “Başyücelik Devlet ve İdare Mefküresi”ni formüle etmiştir. Bunu cemiyete nakşetme davasını gütmüştür.</p>

<p>Üstad demiştir ki, gençliğe bir tavsiyedir; bununla bitireceğim inşallah:</p>

<p>“Dünya bir inkılap bekliyor. Dünyanın beklediği bu inkılap üç daire halinde. Dış daire dünya, içindeki daire İslâm âlemi, onun da içinde Türkiye. Asıl Türkiye, merkez Türkiye”<br />
diyor Üstad.</p>

<p>Bunun idrakinde miyiz? Türkiye kurtulmadan İslâm âlemi de kurtulmayacak. Bakın Üstad bunları işaretliyor. Ben bunu Bağdat’ta da söyledim. Oradakiler de sizin gibi alkışladılar. Ama biz buna layık olmadan olmayacak. Bizim layık olmamız lazım. Bizim Büyük Doğu’yu kuşanmamız lazım, şuurlaştırmamız lazım, içselleştirmemiz lazım.</p>

<p>Necip Fazıl bir anı, bir nostalji değil. Böyle birisi mi Necip Fazıl? Salih Mirzabeyoğlu böyle birisi mi? Bütün dava, Allah’a görünerek olmak arkadaşlar. Başkasına, şuna buna görünerek değil; Allah’a görünerek, şurada burada görünelim, şöhret olalım, değil. İslâm âlemine ve dünyaya bir teklif olan, kurtarıcı İslâm nizamı fikri olan Büyük Doğu ideali etrafında kenetlenen gençler ve gönüldaşlar olarak hepinizi saygıyla selamlıyorum."</p>
</blockquote>

<section dir="auto">
<p>Alaka ile izlenen program sonunda konuşmacılara plaket takdim edildi. Katılımcılara da Üstad Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nun kitapları ile Aylık Baran Dergisi sayılarından hediye edildi.</p>
</section>

<p><img alt="63467218 55A4 427D B0B2 167B7C5Edfe6" class="detail-photo img-fluid" height="591" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/05/63467218-55a4-427d-b0b2-167b7c5edfe6.jpg" width="1280" /></p>

<p>Aylık Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/necip-fazil-ve-genclik-programi-izmir-katip-celebi-universitesinde-yapildi</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 12:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/d5a9a8b7-c8dd-4aad-80f7-4afc42094302-1.jpg" type="image/jpeg" length="43918"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Necip Fazıl ve Gençlik" programı İZÜ’de yapıldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/necip-fazil-ve-genclik-programi-izude-yapildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/necip-fazil-ve-genclik-programi-izude-yapildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde düzenlenen “Necip Fazıl ve Gençlik” programında, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in hayatı, gençliğe hitabı, Büyük Doğu davası, sanat ve estetik anlayışı ele alındı. Programda Dr. Özcan Hıdır, Prof. Dr. Dursun Ali Tökel ve Dr. Kâzım Albayrak konuşma yaptı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde 28 Nisan Salı günü “Necip Fazıl ve Gençlik” başlıklı program yapıldı.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/q9o13XzgTLI?rel=0" width="640"></iframe></div>

<p>Abdullah Tivnikli Salonu’nda düzenlenen program, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in hayatına dair hazırlanan sinevizyon gösterimiyle başladı. Sinevizyonun ardından Sabahattin Zaim Üniversitesi öğrencisi Melih Numan Çelik, Necip Fazıl’ın “Gençliğe Hitabe”sini okudu.</p>

<p><img alt="Photo 6021824168434797518 Y (1) (1)" class="detail-photo img-fluid" height="796" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/photo-6021824168434797518-y-1-1.jpg" width="591" /></p>

<p>Programda Prof. Dr. Özcan Hıdır, Üstad Necip Fazıl’ın günümüze bakan mesajlarını değerlendirdi. Prof. Dr. Dursun Ali Tökel, Necip Fazıl’ın sanat ve estetik anlayışı üzerine konuştu. Aylık Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Dr. Kâzım Albayrak ise “Büyük Doğu Davası” başlıklı konuşmasıyla programda yer aldı.</p>

<h2><strong>Dr. Özcan Hıdır: Necip Fazıl gençliğe zihin, vakit ve gönül boşluğu bırakmamayı öğütler</strong></h2>

<p>Necip Fazıl ve Gençlik programında konuşan Özcan Hıdır, Büyük Doğu idealinin bugünün insanı ve gençliği için taşıdığı manaya dikkat çekti. Dr. Hıdır, Necip Fazıl’ın iman, aksiyon, ahlâk ve edep merkezli düşüncesinin gençlere güçlü bir mefkûre sunduğunu söyledi.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/LcZOBsP1j0I?rel=0" width="640"></iframe></div>

<p>Necip Fazıl’ın sadece bir şair olarak ele alınamayacağını ifade eden Hıdır, onun aynı zamanda çile çekmiş, hapislerden ve baskılardan geçmiş, buna rağmen mücadelesinden geri durmamış bir mütefekkir olduğunu söyledi. Hıdır, Necip Fazıl’ın hayatının donuk bir fikir hayatı değil, aksiyonla bütünleşmiş dinamik bir tefekkür örneği sunduğunu dile getirdi.</p>

<p><img height="591" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/photo-6021824168434797514-y-2.jpg" width="1280" /></p>

<p><strong>“Mütefekkir fikrini ve aksiyonunu diri tutan insandır”</strong></p>

<p>Konuşmasında “mütefekkir” kavramı üzerinde duran Dr. Hıdır, fikir ile tefekkür arasındaki farka dikkat çekti. Ona göre mütefekkir, fikrini, zikrini ve aksiyonunu sürekli diri tutan; statükoya teslim olmayan insandır. Dr. Hıdır, Kur’an-ı Kerim’de tefekkür, tezekkür ve taakkul gibi kavramların fiil formunda kullanılmasının, insanın sürekli bir idrak ve hareket hâlinde olması gerektiğini gösterdiğini söyledi.</p>

<p>Necip Fazıl’ın “İman ve Aksiyon” eserine de değinen Hıdır, bu eserin Kur’an’daki “Ey iman edenler, iman edin” hitabıyla doğrudan irtibatlı okunabileceğini belirtti. Dr. Hıdır’a göre iman bir iddiadır ve bu iddia sosyal hayatta, ibadet hayatında, fikir hayatında amelle ve aksiyonla ispat edilmelidir.</p>

<p><strong>“Zor zamanlar, büyük mütefekkirleri ortaya çıkarır”</strong></p>

<p>Dr. Hıdır, İslâm tarihinde kriz dönemlerinin büyük âlimleri ortaya çıkardığını vurgulayarak İmam Gazali örneğini verdi. Moğol, Haçlı, Batınilik ve aşırı zahirilik gibi meydan okumaların bulunduğu bir dönemde İmam Gazali’nin büyük eserler verdiğini hatırlatan Hıdır, Necip Fazıl’ı da modern dönemde ölçü koyan şahsiyetler arasında değerlendirdi.</p>

<p><img height="591" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/photo-6021824168434797520-y-1-1.jpg" width="1280" /></p>

<p><strong>“Necip Fazıl Büyük Doğu gençliğini idealize etti”</strong></p>

<p>Dr. Hıdır, Necip Fazıl’ın nesil yetiştiren bir mütefekkir olduğunu belirterek Büyük Doğu gençliği ve Nur Gençlik vurgusuna dikkat çekti. Tarihte Nabi’nin Hayriyye’si, Mehmet Akif’in Asım’ın Nesli, Sezai Karakoç’un Diriliş Nesli gibi örneklerin bulunduğunu ifade eden Hıdır, büyük mütefekkirlerin daima bir nesil ideali ortaya koyduğunu söyledi.</p>

<p>Gençlere mefkûre verilmesinin bugün daha da hayati hâle geldiğini belirten Dr. Hıdır, mefkûresiz, ideali olmayan ve istikamet duygusundan mahrum gençliğin ciddi savrulmalar yaşayabileceğini dile getirdi. Bu çerçevede Hz. İbrahim’in teslimiyetini, Hz. Peygamber’in genç sahabilerle kurduğu irtibatı ve Zeyd bin Sabit’in kısa sürede farklı bir dili öğrenerek devlet işlerinde vazife almasını örnek gösterdi.</p>

<p>Necip Fazıl’ın hayatında aksiyon ve tefekkürün her alana yayıldığını söyleyen Dr. Hıdır, gençlerin vakit disiplinini kuşanması gerektiğini, Necip Fazıl’ın Abdülhakim Arvasi Hazretleriyle tanışmasının onun hayatında büyük bir kırılma meydana getirdiğini, “O ve Ben” eserinde anlatılan bu hadisenin onun perspektifini bütünüyle değiştirdiğini belirtti.</p>

<p><strong>“Necip Fazıl bir tuz mesabesindedir”</strong></p>

<p>Konuşmasının sonunda Necip Fazıl’ı “tuz” metaforuyla anlatan Dr. Hıdır, tuzun bozulmayı önleyen bir unsur olduğunu belirtti. Necip Fazıl gibi merkezî mütefekkirlerin toplumda bozulmaya karşı koruyucu bir rol üstlendiğini, Müslümanın da kendi hayatında bu manada “tuz” olması gerektiğini söyledi.</p>

<p><img alt="Photo 6021824168434797524 Y" class="detail-photo img-fluid" height="591" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/photo-6021824168434797524-y.jpg" width="1280" /></p>

<h2><strong>Prof. Dr. Dursun Ali Tökel: Necip Fazıl’da sanatın gayesi Allah’ı aramaktır</strong></h2>

<p>Prof. Dr. Dursun Ali Tökel, Necip Fazıl’ın sanat ve estetik anlayışını “fikir, sanat ve aksiyon” merkezinde değerlendirdi. Dr. Tökel, modern çağda güzellik fikrinin yüzeye indirgenmesine dikkat çekerek Necip Fazıl’ın sanatı hakikat arayışı olarak gördüğünü söyledi.</p>

<p>Estetiğin “güzelliğin bilimi” olarak ortaya çıktığını hatırlatan Tökel, bugün bu kavramın büyük ölçüde dış görünüş, beden ve yüz müdahaleleriyle anılır hâle geldiğini söyledi. Google aramalarında “güzel” ve “estetik” kelimelerinin karşısına çıkan sonuçlara dikkat çeken Tökel, bunun modern insanın güzellik tasavvurundaki daralmayı gösterdiğini belirtti. Tökel, geleneksel kültürde güzelliğin “gönül neyi severse güzel odur” ölçüsüyle anlaşıldığını vurguladı.</p>

<p><strong>“Büyük Doğu’da fikir, sanat ve aksiyon birliktedir”</strong></p>

<p>Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisindeki ana kavramlara işaret eden Tökel, “fikir, sanat, hadise, iş” başlıklarının onun bütün hedefini özetlediğini söyledi. Tökel’e göre Necip Fazıl’da fikir tek başına kuru ve sert bir yapı değildir; mutlaka sanatla ifade edilmeli, ardından hadiseye ve işe dönüşmelidir. Bu sebeple Necip Fazıl’ın hayatı “fikir, sanat ve aksiyon” kavramlarıyla açıklanabilir.</p>

<p><img height="591" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/photo-6021824168434797522-y.jpg" width="1280" /></p>

<p>Necip Fazıl’ın sanat anlayışını kendi şiiriyle ortaya koyduğunu belirten Tökel, Üstad’ın sanatı Allah’ı arama faaliyeti olarak gördüğünü ifade etti. Tökel, sanatçının hangi malzemeyle çalışırsa çalışsın, asıl meselesinin hakikati aramak olması gerektiğini söyledi. Ona göre Necip Fazıl’da şair kelimeyle, ressam renkle, musikişinas sesle aynı arayışın farklı yollarını takip eder.</p>

<p><strong>“Necip Fazıl’ın şiiri âşık şiiridir”</strong></p>

<p>Konuşmasında şiir anlayışına da temas eden Tökel, gelenekte “şairin şiiri” ile “âşığın şiiri” arasında yapılan ayrıma dikkat çekti. Sultan Veled’e atıfla şiirin hayret, vecd ve tefekkürle irtibatlı olduğunu belirten Tökel, Üstad Necip Fazıl’ın şiirinin bu ikinci çizgide, yani “âşık şiiri” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p>

<p><strong>“Allah korkusunu zırh giyen kişiye başka korku işlemez”</strong></p>

<p>Necip Fazıl’ın hayatı boyunca tek başına büyük bir mücadele yürüttüğünü söyleyen Tökel, onun cesaretini Allah korkusuyla açıkladı. Tökel, “Allah korkusunu zırh giyen kişilere hiçbir korku işlemez” sözünü hatırlatarak, Üstad Necip Fazıl’ın siyasi, fikrî ve kültürel cephelerde geri adım atmayan tavrının bu merkezden beslendiğini dile getirdi. Orhan Okay’ın Necip Fazıl değerlendirmesine de değinen Tökel, Üstad’ın asıl etkisinin sadece ileri sürdüğü fikirlerden değil, bu fikirleri takdim ediş biçiminden kaynaklandığını belirtti. Necip Fazıl’ın kelimeyi sarsıcı bir kuvvetle kullandığını, onun şiirlerinde bekleyiş, acı, korku, umut ve hakikat arayışının güçlü metaforlarla işlendiğini anlattı.</p>

<p>Tökel, Necip Fazıl’ın sanat anlayışında işin baştan savma yapılamayacağını vurguladı. Allah’ın yaratışındaki kusursuzluğu örnek gösteren Tökel, Mimar Sinan’ın görünmeyen yerlerde dahi aynı titizliği göstermesini sanat ahlâkının bir örneği olarak aktardı. Tökel’e göre sanat, yapılan işi Allah görüyormuş gibi yapma disiplinidir. Bu anlayışın sadece şiir veya resim için geçerli olmadığını belirten Tökel, öğretmenin derse, yazarın metne, sanatçının eserine aynı ciddiyetle yaklaşması gerektiğini söyledi. Necip Fazıl’ın tesirinin arkasında da bu içtenlik ve ıstırap bulunduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>Kaldırımlar’dan Sakarya Destanı’na uzanan çizgi</strong></p>

<p>Prof. Dr. Dursun Ali Tökel, konuşmasının sonunda Necip Fazıl’ın şiirindeki üç ana merhaleye dikkat çekti. “Kaldırımlar”da ferdî arayışın, “Çile”de mistik ve yüksek ruh geriliminin, “Sakarya Destanı”nda ise kendini millete adamış büyük bir kahraman tavrının öne çıktığını söyledi.</p>

<p>Tökel, Üstad Necip Fazıl’ın sanat ve estetik anlayışının gençler için sadece edebî bir konu olmadığını, aynı zamanda şahsiyet, fikir, mefkûre ve aksiyon meselesi olduğunu ifade etti.</p>

<h2><img alt="Photo 6021824168434797525 Y" class="detail-photo img-fluid" height="591" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/photo-6021824168434797525-y.jpg" width="1280" /></h2>

<h2><strong>Dr. Kâzım Albayrak: Büyük Doğu, İslâmiyet’e yol açma geçididir</strong></h2>

<p>Aylık Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Dr. Kâzım Albayrak da programda “Büyük Doğu Davası” başlığı altında Üstad Necip Fazıl’ın fikir, dava ve gençlik anlayışına dair değerlendirmelerde bulunarak şunları dile getirdi:</p>

<blockquote>
<p>“Kıymetli hocalarım, sevgili gençler; Necip Fazıl’ın Büyük Doğu davasını ben anılarımdan yola çıkarak anlatmaya çalışacağım. Şimdi gençlik dönemimizde bir arayış içerisindeyiz. Kendimizi ifade etmek istiyoruz hâliyle. Kaldırımları arşınlıyoruz. Sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu bir dönem. Bunun da şöyle bir faydası oluyor: “Biz kimiz?” diye kendi kimliğimizi arıyoruz. Aileden tevarüs ettiğimiz bir inanç sistemi var, ona bağlıyız Allah’a şükür. İnsan 18 yaşında Müslüman olur ama 60 yaşında da Müslüman olur, 80 yaşında da Müslüman olur. 18 yaşında Müslüman olurken İslam literatürünü, İslam’ın emirlerini, ölçülerini hepsini biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Önce takliden başlar.</p>

<p>Şimdi o dönemde bize yakın ne var? Kendimizi ifade etmek istiyoruz. Akıncılar Teşkilatı’nın kurulduğunu duyuyoruz, tamam diyoruz, bu bize yakın. Milli Türk Talebe Birliği var, tamam diyoruz. Ve Necip Fazıl... Necip Fazıl kim? Necip Fazıl Üstad. Necip Fazıl her şeyimiz. Necip Fazıl “Ruh Hamurkârı.” Belki çoğunuz bilmez, Üstad olarak bilinir. O dönem Necip Fazıl için mesela çok kullanılan ifade “Ruh Hamurkârı”dır. Konuşmalardan zaten bu çıkıyor; Necip Fazıl’a neden Ruh Hamurkârı dendiği anlaşılıyor, değil mi?</p>

<p>Fakat sevmek için bilmek gerek. Necip Fazıl’ı seviyoruz ve zaten büyük bir emeği var; yol açıcı, çığır açıcı, merkezi mütefekkir ve aksiyoner. Yani sahada, meydanda, sokakta. Şimdi Necip Fazıl’a hayranız; konferanslara gidiyoruz, dinliyoruz. Fakat Necip Fazıl’ın hakikatini bilmek, derinlemesine bilmek gerekiyor. Sadece şair değil, aksiyon adamı. Biz daha çok kahraman yönüyle biliyoruz, şiirlerini de zaten ezberlemişiz.</p>

<p>Bu arada Necip Fazıl’la benim tanışmam oluyor; yanına gitmem söz konusu oluyor. Hemen onu da anlatayım. Şimdi o dönem Gölge dergisi çıkıyor Salih Mirzabeyoğlu tarafından. Akıncı Güç dergisi çıkıyor. Akıncı Güç dergisinde Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya Örgüsü’nü merkeze koyup değerlendirmelerde bulunuyor; gaye-hedef ilişkilerini, mücadelenin ilkelerini, hedefi bunları çiziyor. Bu sefer, hani Büyük Doğu’yu biliyoruz fakat bu şekilde altı çizilince İdeolocya Örgüsü’nü yeniden okumaya başlıyoruz. Ve Akıncı Güç dergisi Necip Fazıl’a ulaştırılıyor. Necip Fazıl bunu beğeniyor, çok beğeniyor. “Müjdelerin Müjdesi” diye yazı yazıyor ve başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere Akıncı Güç kadrosunu çağırıyor. Gidiyoruz şimdi Üstad’ın yanına. Bir akşam yemeğine çağırıyor Erenköy’deki köşküne. Bir masa başında, etrafında yay gibi halkalanmışız. Orada hemen söyleyeyim, intibaım nedir? Şimdi ben pratikten teoriyi desteklemiş olacağım böylece.</p>

<p>Necip Fazıl’da gördüğüm; 75 yaşında ihtiyar, biz de 20 yaşında delikanlıyız. Necip Fazıl’da gördüğüm, 75 yaşında bir delikanlı. Eşya ve hadiselere tahakküm etmek isteyen, böyle vecd içerisinde eşya ve hadiselere hâkimiyetini gösteren bir delikanlı. Yani çok ileri bir seviyede yorum yapıyor, bir aksiyon alıyor. Ondan sonra Necip Fazıl’ın arkasında akşam namazını kılıyoruz. O, unutamadığım anılardan bir tanesidir; orada kıldığım namaz.</p>

<p><img alt="Photo 6021824168434797527 Y" class="detail-photo img-fluid" height="1056" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/photo-6021824168434797527-y.jpg" width="591" /></p>

<p>Şimdi “Necip Fazıl’ın Büyük Doğu davası” diyoruz ya arkadaşlar; Necip Fazıl, Büyük Doğu ve dava. Bu üçü birbirine çok güzel denk geliyor, bunlar özdeşleşmiş kavramlar. Büyük Doğu’yu biraz sonra, konuşmamın sonunda yedi umde hâlinde anlatacağım inşallah; kısa kısa başlıklar hâlinde. Şimdi dava deyince arkadaşlar, dava burada ideal manasında. Maddi istekler, zaruri istekler insanın ruhunu doyurmaz. Maddi isteklerimiz lazım ama ruhumuzu doyurmaz. Biz de böyle bir arayış içerisindeydik. Burada hemen gaye ile ideal arasındaki farkı belirtelim. Üstad’ın şöyle bir sözü var: “Her ideal bir gayedir, fakat her gaye ideal değildir. Gayeler aşağılara düşebilir, idealler düşmez.” Üniversiteyi bitirmek, ondan sonra diyelim ki akademisyen olmak...</p>

<p>Necip Fazıl burada şöyle bir misal veriyor: Bir askerin mareşal olması bir gaye olabilir ama bir ideal değildir. Bunun ideal olması için ne lazım? Üstad söylüyor: “Bunun ideal olması için de Altın Ordu’nun bir neferi olarak veya bir mareşali olarak görev yapmak istemesi lazım.” Yani konu, gaye ile ideal arasındaki farktır.</p>

<p>Necip Fazıl ideal adamı. Ve bu idealine uygun olarak da Büyük Doğu idealini çizmiş. Büyük Doğu ideali nedir? Bunu bilmemiz gerekir. Yani sathî anlamaktan derinlemesine anlamaya geçmemiz lazım. Burada aslında herkes bir iç âlem düzeni peşinde koşuyor; iç âlem düzeni ve mutlak güzeli arıyoruz. Yani mesele aslında maddi değil. Maddi şeyler fiziki varlığımızı sürdürmek için elzem, zaruri. Aslında insanın aradığı şey bir iç âlem düzeni, bir huzurdur. İnsan mutlak güzeli arıyor farkına varmadan mutlak güzeli arıyor. Güzel, hep mutlak güzele vasıta ve vesile. Bu noktada hemen söyleyeyim; Necip Fazıl’ın estetik planı başa almasının altını çizelim.</p>

<p>Hamurkâr’ı söyledik. Demek ki biz bu şekilde Necip Fazıl’ın bir şiirini hatırlıyoruz: “Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem / Yollar ki Allah’a çıkar, bendedir” der. Arkadaşlar, gölgemizin bir yola düşmesi lazım. Bu yol, kendimizin haricinde aşkın bir varlığa olacak; tabii ki Allah ve Resulü’ne. Davamızda da bunun sürdürülmesi gerekir. Ben bunun mücessem olmuş hâlini Necip Fazıl’da gördüm. Yani her bakımdan bana hitap etti. Bunu birçok noktada misallendirebilirim.</p>

<p>Büyük Doğu, bir söylem İslâmcılığı değildir; içselleştirilecek, kana karışacak ve enerji olarak açığa çıkacak bir davadır. Necip Fazıl edebiyat olsun diye yazmamış; kan ve çileyle yoğrulan bir hayatta yaşadıklarını yazmış, yazdıklarını yaşamıştır. Onun en çok sevdiği kelime ise aksiyondur. Burada iman ve sanat da birliktedir. Bunu da unutmayalım arkadaşlar. Bunun ayrıntısına şimdi kısa zaman içerisinde giremiyorum.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şu kadarını söyleyeyim: Güzeli arıyoruz dedim ya; bakın, iman ve sanat burada bir arada. Güzel olmayan şey, güzeli anlatamaz. Hocalarım anlattı; estetik, hesap kitap sordurmadan yakalayıcı ve fethedicidir. Yani pis borudan temiz su akmaz. Kötü bir nefesten İslâm anlatılmaz. Buna dikkat etmemiz gerekiyor. Şimdi daha önce bana birkaç soru yöneltilmişti. Hemen o iki soruyu kısaca cevaplandırıp yedi umdeye geçeceğim.</p>

<p>Necip Fazıl’ın hayatını değiştiren en önemli şey ne? Hocalarım kısaca bahsetti, ben bir kelimeyle söyleyeyim: Seyyid Abdülhakim Arvasi ile tanışmasıdır. Vapurda karşısına gelen bir kişi, bir Müslüman ona vesile olmuştur, aracı olmuştur. Tanımadığı birisidir. “O ve Ben” kitabında bunun hikâyesi de gayet güzel anlatılmıştır.</p>

<p>Necip Fazıl’ın gençlikten beklediği nedir? Tabii ki Necip Fazıl’ın gençlikten beklediği Büyük Doğu, İslâm İnkılabı’dır ve bunu “İdeolocya Örgüsü”nde ifade edilmiştir. Necip Fazıl’ın “Özlediğimiz Nesil” konferansında gençlikten bekledikleriyle ilgili nasihatleri var. Hemen ilk üçünü söyleyeyim size:</p>

<p>Birincisi aşk. Üstad diyor ki: “Aşksız adam pörsümeye ve aşksız cemiyet sönmeye mahkûm ve kâinatın protoplazması aşktır.”</p>

<p>İkincisi üstün akıl ve sır idraki. Aklı yine akılla mat eden üstün anlayışa ve bilhassa sır idrakine yükselmek, diyor Necip Fazıl.</p>

<p>Üçüncüsü nefs muhasebesi. Atacağını dibinden söküp atma, alacağını dibinden söküp alma, tutacağını da köküne kadar yapışıp tutma hassası deniyor.</p>

<p>“Büyük Doğu, İslâmiyet’in emir subaylığıdır. Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep ne de yeni bir içtihat kapısıdır; sadece Sünnet ve Cemaat Ehli tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyet’e yol açma geçidi ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti 21. asrın eşiğinde eşya ve hadiseye tatbik etme işidir.” Üstad’ın tanımı bu. Büyük Doğu yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesidir.</p>

<p>Şimdi yedi umdeyi hemen söyleyeceğim:</p>

<p>Birincisi, şeriattan zerre taviz vermeyen bir dünya görüşü. Hiçbir şeye taviz yok. Yani liberalizme, sosyalizme, çağın moda akımlarına... Hiçbirine taviz yok. Bu, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’daki birinci vasfıdır. Dinî ilimlere de bakabilirsiniz arkadaşlar. Çünkü Üstad bunları hep kontrol ederek, danışarak hazırlıyor.</p>

<p>İkincisi, tarih muhasebesi yapıyor arkadaşlar. Son beş asrın tarih muhasebesini yapıyor: Ulu Hakan Abdülhamid Han, Vahdettin Han... “Nereden geldiğini bilmeyen, nereye gideceğini bilmez.” Bu sözüm bence yeter, bunu geçiyorum.</p>

<p>Üçüncüsü, Necip Fazıl bir dünya görüşü sistemi kuruyor. Arkadaşlar, bütün hakkında bir fikrimiz olmadan parçaları değerlendiremeyiz, kavrayamayız. Körün fil tarifi var ya, onun gibi. Onun için “İdeolocya Örgüsü” olmadan yol alamayız; “İdeolocya Örgüsü”nü benimsemeden, kuşanmadan yol alamayız. Kafamızda bir ev fikri olmadan kapı ve pencere hakkında fikir sahibi olabilir miyiz? Olamayız. İşte ev fikri, “İdeolocya Örgüsü”dür.</p>

<p>Dördüncüsü, ideolocyanın temelini Allah Resulü’ne dayandırıyor arkadaşlar. Yani peygambere imandan öte, fikriyatını buna dayandırıyor. “En evvel, en üstün” diyor. Birçok eserinde buna dayandırıyor. Çalıştığım mevzu bu; 2700 küsur adet hadis kullanmış. Burada “Nur-u Muhammedi”, “Muhammedi Nur” kavramı da devreye giriyor. Bu kâinat görüşünü buraya dayandırıyor. Ve sahabeler... “Olanca imtizacımız sahabelerdir bizim” diyor.</p>

<p>Beşincisi, dost ve düşman kutuplarını işaretlemesi, hedefleştirmesi önemli. Baş nefret kutbu, baş muhabbet kutbu. Baş muhabbet kutbu olarak Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerini işaret ediyor. Baş nefret kutbu da İslâm’a düşmanlığını ilan eden her kimse, herhangi bir zümreyse bunu eserlerinde açıkça ilan ediyor.</p>

<p>Altıncısı, Üstad yeni bir usul ve tarz getirdi; geleneğe bağlı ama yenilikçi. Hem gelenekçi hem devrimci. Yeni bir usul ve tarz getiriyor, yeni bir diyalektik getiriyor, yeni bir estetik getiriyor. Bu da mutlak ölçülere ve geleneğe sımsıkı bağlı.</p>

<p>Yedincisi, İslâm İnkılabı diyor, bunun çokça altını çiziyor. “Büyük Zuhur” diye işaret ediyor. Bu minvalde “Başyücelik Devleti ve İdare Mefkûresi” var arkadaşlar “İdeolocya Örgüsü”nde. Bunu neden yazdı Üstad? Bizim siyasi ve içtimai bir modelimiz olmasın mı? Biz başkalarının biçtiği gömleği, elbiseyi niye giyelim? Bilmem Stuart Mill, Descartes, bilmem ne falan...</p>

<p>Allah ve Resulü’ne ve ulema geleneğine bağlı bir sistem istiyoruz. Necip Fazıl bunu da planlamış. Necip Fazıl son olarak diyor ki: “Dünya bir inkılap bekliyor; dünyanın beklediği bu inkılap üç daire hâlinde: Dış daire dünya, içindeki daire İslâm Âlemi, onun da içinde Türkiye. Asıl Türkiye, merkez Türkiye.” diyor Üstad. Bunu da yazalım, not alalım.</p>

<p>İslâmi İlimler Kulübü’ne, İslâm Ekonomisi ve Finans Kulübü’ne bu organizasyon için teşekkür ederim. Son olarak şunu söylüyorum: İslâm âlemine ve dünyaya bir teklifi olan, kurtarıcı İslâm nizamı fikri olan Büyük Doğu ideali etrafında kenetlenen gençler ve gönüldaşlar olarak hepinizi saygıyla selamlıyorum.”</p>
</blockquote>

<p><i><strong>Aylık Baran Dergisi </strong></i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/necip-fazil-ve-genclik-programi-izude-yapildi</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 12:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/53fe79e1-a20e-498e-ab10-4215c6d40735.jpg" type="image/jpeg" length="35719"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İrlanda’da İslâm ve Osmanlı mirası]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/irlandada-islam-ve-osmanli-mirasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/irlandada-islam-ve-osmanli-mirasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye ile İrlanda arasındaki mesafe zahiren uzak görünse de iki halk arasındaki gönül bağı, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin sergilediği “merhamet diplomasisi"yle ciddî bir temele oturmuştur. Günümüzde İrlanda’daki Müslüman cemiyeti, adanın yapısını dönüştüren dinamik bir unsur haline gelmiş, fert bazında her geçen gün daha tesirli bir konuma yükselmiştir]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Tarihî kökenler</strong></h2>

<p><img alt="Vikingislam" class="detail-photo img-fluid" height="580" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/vikingislam.webp" width="1037" /></p>

<p>Tarihî kayıtlar ve "İrlanda Yıllıkları" gibi kadim metinler, Müslüman varlığının adadaki izlerini 9. yüzyıla kadar sürer. 860 yılı civarında, Vikinglerin Mauretania sahillerine düzenlediği akınlar neticesinde esir alınan Berberîler, gemilerle İrlanda’ya getirilmişlerdir. İrlanda halkı, o dönemde daha önce hiç görmedikleri bu “koyu tenliler”i "Fir Gorm" yani "Mavi Adamlar" olarak isimlendirmiştir. Bu topluluk, adanın iç kesimlerinde uzun süre varlıklarını sürdürmüş ve zamanla ahaliyle kaynaşarak adanın haritasına İslâmî bir renk katmıştır. Osmanlı İmparatorluğu dönemine gelindiğinde ise İrlanda, İstanbul’un dış politika radarına sistematik bir şekilde girmeye başlamıştır. Topkapı Sarayı arşivlerinde yer alan belgeler, İrlanda’daki "İngiliz zulmü" ve yaşanan açlık krizleri hakkında İstanbul’a düzenlenen raporlarla doludur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>1847 “Büyük Açlık” yardımı</strong></h2>

<p><img alt="Patatesaclik" class="detail-photo img-fluid" height="717" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/patatesaclik.webp" width="1084" /></p>

<p>İrlanda ve Türkiye arasındaki ilişkilerin en parlak zirvesi, 19. yüzyılın ortalarında yaşanan "Büyük Açlık" (An Gorta Mór) dönemidir. 1845-1852 yılları arasında patates hastalığı sebebiyle adada bir milyondan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan bu büyük yıkım sırasında, Osmanlı Sultanı Abdülmecid Han’ın sergilediği tavır, tarihe “unutulmaz merhamet” olarak geçmiştir. Felaketin boyutlarını öğrenen Sultan, derhal 10.000 sterlin bağışlama kararı almıştır; fakat bu cömert teklif, Kraliçe Victoria’nın az miktardaki bağışı sebebiyle İngiliz protokolü tarafından bin sterline indirilmeye zorlanmıştır.</p>

<p>Sultan Abdülmecid, resmî bağışı indirmek zorunda kalsa da vicdanının sesini susturmamış ve kalan tutarı ayni yardım olarak göndermeyi emretmiştir. İstanbul ve Selanik limanlarından yüklenen gıda malzemeleriyle dolu Osmanlı gemileri, Britanya’nın engelleme çabalarına rağmen kuzeye yönelerek Boyne Nehri ağzındaki Drogheda limanına demirlemiş ve yardımları doğrudan halka ulaştırmıştır. Drogheda halkı bu asil hareketi asla unutmamış, bugün Drogheda United FC armasında taşıdığı ay-yıldız ile bu tarihî vefayı modern sahalarda temsil etmeye devam etmektedir.</p>

<h2><strong>İrlanda’da Müslüman nüfus</strong></h2>

<p>İrlanda’nın demografik yapısı, son yıllarda radikal bir dönüşüm yaşamıştır. 2011 yılında 3,8 milyon olan Katolik nüfusun 2022 sayımında 3,5 milyona gerilemesi, adadaki manevî çözülmenin en net göstergesidir. Buna mukabil, 2011’de 48 bin 130 olan Müslüman sayısı, 2022 yılında %70’lik büyük bir artışla 81 bin 930’a ulaşmıştır. Müslümanlar şu anda İrlanda’nın üçüncü büyük inanç grubunu teşkil etmektedirler.</p>

<p>Adadaki bu manevî arayışın ve İslâm'ın yerel halk üzerindeki tesirinin en çarpıcı örneklerinden biri, dünyaca ünlü İrlandalı sanatçı Sinéad O'Connor’dır. 2018 yılında Müslüman olduğunu duyuran ve Shuhada' Sadaqat ismini alan sanatçı, İslâm’ı "her türlü dinî arayışın doğal bir sonucu" olarak tanımlamıştır. O'Connor’ın bu tercihi, Katolik geleneğin kalesi sayılan İrlanda’da İslâm’ın sadece göçmenlerle sınırlı kalmadığını, adanın kendi evlatlarının kalbinde de karşılık bulduğunu dünyaya ilan etmiştir.</p>

<p><img alt="Connorcenaze" class="detail-photo img-fluid" height="568" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/connorcenaze.webp" width="1037" /></p>

<p>Müslüman nüfusun en dikkat çekici vasfı, genç ve dinamik yapısıdır. İrlanda genelinde yaş ortalaması 38,8 iken, Müslümanlar arasında bu rakam 26’dır. Ayrıca, Müslüman cemiyeti içinde tıp doktorlarının oranı %12 iken, genel nüfus ortalamasının sadece %0,7 olması, Müslümanların İrlanda sağlık sisteminin ayakta kalmasındaki hayatî önemini ispatlamaktadır. İrlanda’daki Türk varlığı da bu nitelikli fert profilinden payını almıştır. 2016 yılında yaklaşık bin civarında olan Türk vatandaşı sayısı, günümüzde 13.000 seviyesine yaklaşmıştır.</p>

<p>İrlanda’da bir Müslüman ferdin günlük hayatı, camiler ve kültür merkezleri etrafında şekillenmektedir. Ülke genelinde 36’dan fazla cami bulunmaktadır ve bunların en büyüğü Dublin’deki İslâmî Kültür Merkezi’dir (ICCI). Bu merkez bir ibadethane olmanın yanı sıra okulu ve kütüphanesiyle büyük bir kompleksdir. Müslümanların sosyal hayatında helal gıdaya erişim büyük bir mesele teşkil etmez; özellikle Dublin'deki South Circular Road çevresindeki kasaplar ve restoranlar cemiyetin ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Eğitim alanında ise devlet destekli "Müslüman Ulusal Okulları", müslümanların kendi kıymetleriyle yetişmesine imkân tanımaktadır.</p>

<p>İrlanda halkı, tarihî olarak İngiliz sömürgeciliğine karşı verdiği mücadele sebebiyle azınlıklara empatik yaklaşsa da, son yıllarda İslâm düşmanlığı emareleri baş göstermiştir. Yapılan araştırmalar, İrlandalıların sadece %39’unun Müslüman göçmenlerin ülkeye kabulünü desteklediğini, beyaz göçmenler için bu oranın %57 olduğunu ortaya koymuştur. 2024 ve 2025 yılları, İrlanda’da İslâm düşmanlığının sokaklarda şiddet eylemlerine dönüştüğü bir dönem olmuştur. Konut krizi ve hayat pahalılığı sebebiyle yükselen öfke, faşist gruplar tarafından "İrlanda Dolu" sloganıyla Müslümanlara ve mültecilere yönlendirilmiştir. Şubat 2024’te İmam Dr. Umar Al-Qadri’nin uğradığı saldırı ve ardından 2025 yılı boyunca Dublin’deki mülteci merkezleri önünde yaşanan çatışmalar, adadaki cemiyet huzurunun tehdit altında olduğunu göstermektedir. Anket verileri, göç kontrollerini destekleyenlerin oranının 2025 itibarıyla %74’e çıktığını ihtar etmektedir.</p>

<p>Nisan 2026’da İrlanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 75. yılının kutlanması, devletlerarası bağın devam etmekte olduğunu teyit etmektedir. İrlanda, bir yandan kadim Katolik kimliğini yitirirken, diğer yandan İslâm’ın diriltici nefesiyle tanışmaktadır. Adadaki Türk cemiyeti, 2024 yılı itibarıyla 2,13 milyar dolara ulaşan ticaret hacmiyle bu tarihî vefayı madde planında da geleceğe taşımaktadır. İrlanda halkının bir kısmı ekonomik meseleler sebebiyle İslâm düşmanlığına kapılsa da, adanın derin vicdanında Sultan Abdülmecid’in gemilerinin hâlâ demirli olduğu unutulmamalıdır.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/irlandada-islam-ve-osmanli-mirasi</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 23:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/viking.webp" type="image/jpeg" length="46291"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nereden geliyor bu sapıkların Hz. Muaviye düşmanlığı?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/nereden-geliyor-bu-sapiklarin-hz-muaviye-dusmanligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/nereden-geliyor-bu-sapiklarin-hz-muaviye-dusmanligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mirat Haber isimli internet platformunda Hazreti Muaviye’ye yönelik yayınlanan yazılar, Ehl-i Sünnet akidesinin temel taşlarından biri olan "Sahabe sevgisi ve hukuku"nun açıkça hedef alındığını ortaya koyuyor. Özellikle Hazreti Muaviye’nin şahsına yönelik yürütülen sistematik karalama kampanyası, ilmi gerçeklerden ziyade Şii kaynaklı uydurma rivayetlere ve saplantılara dayanıyor. Sitenin yazarları, Hazreti Muaviye’yi övüyormuş gibi göründükleri anlarda bile iğneleyici bir dil kullanarak sahabeye yönelik ağır ithamlarda bulunuyor.</p>

<p>İşte o yazarlar ve sahabe hukukunu hiçe sayan yaklaşımları:</p>

<p><strong>Ali Bulaç: Sahabeye "Cürüm" İsnat Etme Hadsizliği</strong></p>

<p>Yazar Ali Bulaç, yayınladığı son makalesinde Hazreti Muaviye’yi doğrudan hedef aldı. Tarihî vakaları ilmi bir vakarla analiz etmek yerine, bir savcı edasıyla "cürümler" listesi hazırlayan Bulaç, 15 maddelik bu listede sahabeye yönelik ağır hakaretler ve asılsız iddialar sıraladı. Ehl-i Sünnet inancına göre sahabenin kendi arasındaki ihtilaflar birer "içtihat" meselesi olarak görülürken, FETÖ'cü geçmişine bakmadan Bulaç bu meseleleri şahsî bir hesaplaşmaya döktü.</p>

<p><strong>Ali Rıza Demircan: Zayıf Rivayetlerle Gölge Düşürme Çabası</strong></p>

<p>Ali Rıza Demircan, metinlerinde Hazreti Muaviye’yi doğrudan hedef almasa da, Amr b. Âs’ın hayatının son dönemine dair uydurma bir "pişmanlık" anlatısı kurgulayarak dolaylı bir saldırı yürütüyor. Amr b. Âs’a atfedilen "Muaviye’nin dünyası için ahiretimi batırdım" sözünü, hiçbir sahih ve sağlam isnada dayanmadığı halde kesin bir hakikat gibi sunan Demircan, rivayet disiplinini hiçe sayıyor. Bu tutum, sahabe hakkında ihtiyatlı olunması gereken yerde, sabit olmayan iddialar üzerinden Hazreti Muaviye’ye gölge düşürme amacı taşıyor.</p>

<p><strong>Celal Kırca, Musab Seyithan ve Adil Kalender: "İhtiras" Parantezinde Tarih Okuması</strong></p>

<p>Haber sitesinin diğer yazarlarından Celal Kırca, Sıffin, Kerbelâ ve Harre gibi birbirinden farklı mahiyetteki olayları aynı çizgiye yerleştirerek, bu süreçlerin arkasında "bireysel çıkar" bulunduğunu ima etme cüretini gösteriyor.</p>

<p>Öte yandan Musab Seyithan, "İnsan hatasıyla insandır, mükemmellik sadece Allah'a mahsustur" gibi genel geçer doğruların arkasına sığınarak sahabeyi eleştiri masasına yatırmayı kendine hak görüyor. Seyithan, Hazreti Muaviye’nin Sıffin Savaşı’ndaki tutumunu "içtihat hatası" değil "ihtiras hatası" olarak tanımlayarak, bir sahabenin kalbindeki niyeti sorgulayacak kadar ileri gidiyor. Bu yaklaşım, "eleştiri" adı altında bir sahabenin meze edilmesi ve sahabe üzerinde hata bulma yarışına girilmesinden başka bir şey değildir.</p>

<p>Adil Kalender, Hazreti Muaviye’yi "dünyacı" olarak niteleyerek sahabe vakarına gölge düşürüyor. Bu hadsiz, bir sahabiyi dünyalık üzerinden tartmaya kalkışıyor.</p>

<p><strong>Ümit Aktaş ve Ali Nalbantoğlu: Kutsalcı Hanedanlık ve İstismar Suçlaması</strong></p>

<p>Ümit Aktaş, Hazreti Muaviye’yi "Bizans-Sasani mutlakçılığını esas alan kutsalcı bir hanedan düzeninin kurucusu" olarak niteleyerek, onu İslam siyasetinden uzaklaşmanın temsilcisi gibi gösteriyor. Ali Nalbantoğlu ise "Allah ile aldatanlar" temasını işlerken Hazreti Muaviye’yi "Kur’an ayetlerini mızraklara asıp istismar eden" bir figür olarak sunarak ağır bir yaftalamada bulunuyor.</p>

<p><strong>Bu Düşmanlığın Kaynağı: Şii Propagandası ve Mezhepsizlerin Sahabe Tasfiyesi</strong></p>

<p>Mirat Haber yazarlarının sergilediği bu sistemli sahabe karşıtı tutum, aslında Türkiye’de son yıllarda dozu artırılan Şii propagandasının ve modernist-reformist hezeyanların bir dışavurumudur. Ehl-i Sünnet kalesini içeriden sarsmaya çalışan bu yaklaşım, tarihî gerçeklikten ziyade Şii tarihçilerin ideolojik kuruntularına ve asılsız iddialarına dayanıyor. Hazreti Muaviye’ye yönelik bu kin ve nefret dili, kendi mezhebi ajandalarını "tarihî analiz" adı altında pazarlayan bu odakların elinde adeta bir silaha dönüştürülüyor.</p>

<p>Bu düşmanlık ağının beslendiği ana damarlar, İslam dünyasında "reformist" maskesiyle ortaya çıkan ancak sahabe hukukunu tahrif eden Cemaleddin Afgani, Mevdudi ve Muhammed Gazali gibi figürlere dayanıyor. Kendi projelerine zemin hazırlamak amacıyla İslam tarihini bir "güç savaşı" olarak kodlayan bu ekol, sahabeyi hırslı, dünyacı ve kural tanımaz göstererek asr-ı saadet ruhunu zedelemeye çalışıyor.</p>

<p>Daha da vahimi, Türkiye’de Mustafa İslamoğlu gibi "mezhepsiz" figürler eliyle bu hadsizlik meşrulaştırılıyor. Sahabenin dilediği gibi eleştirilebileceğini, hatta "cürüm" ve "hata" adı altında itibarsızlaştırılabileceğini iddia eden bu sapıklar, İslam’ın intikal zincirini koparmayı hedefliyor. Sahabeyi sıradan birer siyasi figür seviyesine indirgeyerek eleştiri nesnesi haline getiren bu modernist yaklaşım, Müslüman zihnini bulandırmayı amaçlayan kirli bir operasyonun parçasıdır.</p>

<h2><strong>Büyük Doğu-İbda Ölçüsüyle Sahabe Hassasiyeti</strong></h2>

<p>Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolunun en sarsılmaz kalesi olan sahabe sevgisi, günümüzde Büyük Doğu ve İbda külliyatı ile en saf ve en sağlam ifadesini bulmuştur. Sahabeye nasıl davranılması gerektiğinin en güzel vesikası olan bu fikriyat, bize o ince çizgiyi ve hassas ölçüyü sunar.</p>

<p>Üstad Necip Fazıl’ın "Peygamber Halkası" ile çizdiği muazzam tabloyu, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu "Sahabîlerin Rolü ve Mânâsı" adlı eseriyle derinleştirmiş, ashabın sadece tarihî birer figür değil, İslam binasının temel taşları olduğunu göstermiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Mirzabeyoğlu’na göre sahabeyi layıkıyla tanımamak, Allah Resulü’nü (SAV) eksik tanımaktır. Zira "sahabesiz din olmaz" ölçüsü, Müslüman’ın ashabı bir bütün olarak, "Topluluk Hakikati" içinde idrak etmesini şart koşar.</p>

<p>Sahabe ahlakının temel taşı, Kâinatın Efendisi’ne olan sarsılmaz sadakat ve O’nun seçilmiş arkadaş topluluğuna yönelik kalbi bir hürmettir. Ehl-i Sünnet itikadına göre ashabı sevmek, doğrudan Resulullah’ı sevmekle eşdeğerdir. Zira onlar, Allah tarafından O’na yardımcı ve akraba olarak seçilmiş mümtaz bir nesildir. Bu ahlakın gereği olarak Müslüman, sahabeyi her şeyden üstün görmeli, onların varlığı olmadan dinin tadının ve sıhhatinin kalmayacağını idrak etmelidir. Onlara yönelik her türlü buğz veya kötü söz, aslında o nur halkasına ve dolayısıyla İslam’ın intikal zincirine yapılmış bir saldırıdır. Dolayısıyla gerçek bir mümin için sahabe ahlakı, dillerini onların gıybetinden, kalplerini ise onlara karşı beslenecek kinden muhafaza etmektir.</p>

<p>Ashab arasındaki içtihat farklılıklarından doğan ihtilaflara karşı takınılacak tavır ise, tam bir edep ve "hadlere riayet" imtihanıdır. Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye arasında yaşananlar gibi tarihî vakalar, dünyevî hırslar veya asılsız iftiralar üzerinden değil, müçtehitlik makamının bir gereği olan içtihat farkı olarak okunmalıdır. Biri mutlaka haklı olsa bile, diğerinin haksız sayılamayacağı bu hassas denge, sahabe hukukunun "perdesidir." Bu perdeyi aralayarak sahabenin bir kısmına "zorba" veya "cürüm sahibi" yaftası yapıştırmak, Şii hezeyanlarının ve mezhepsiz modernistlerin bir tuzağından başka bir şey değildir. Sahabe ahlakı, zanlardan kaçınmayı, fitne zamanlarında susmayı ve ashabın arasını düzeltmeyi amaçlayan o büyük sulh ruhuna sadık kalmayı gerektirir.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/nereden-geliyor-bu-sapiklarin-hz-muaviye-dusmanligi</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 11:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/04/muaviye-dusmanlari-sapiklar.webp" type="image/jpeg" length="27749"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD - İsrail - İran - İngiltere - Çin / Derin Küresel Savaş]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/abd-israil-iran-ingiltere-cin-derin-kuresel-savas</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/abd-israil-iran-ingiltere-cin-derin-kuresel-savas" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/abd-israil-iran-ingiltere-cin-derin-kuresel-savas</guid>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 11:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/03/derin-kuresel-savas-ibrahim-tatli-video.webp" type="image/jpeg" length="59616"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mare Nostrum’a karşı İslâm havzasının gerekliliği]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mare-nostruma-karsi-islam-havzasinin-gerekliligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mare-nostruma-karsi-islam-havzasinin-gerekliligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Akdeniz, bir sömürge sahası olmaktan çıkarılıp yeniden bir "İslâm Denizi" vasfına kavuşturulmalıdır. Taklitçi bir dış politika anlayışının yerini alan bu yerli ve millî jeopolitik akıl, küresel emperyalizmin bölgedeki kalelerini birer birer düşürmektedir. Gelecek, Akdeniz’in her dalgasında İslâmî adaletin yankılandığı bir çağın habercisidir]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Akdeniz, çağdaş jeopolitik literatürde ekseriyetle enerji koridorları ve münhasır ekonomik bölge tartışmaları üzerinden dar bir teknik çerçeveye hapsedilmektedir. Oysa bu havza, global güç dengelerinin ağırlık merkezini teşkil etmesi hasebiyle, İslâm medeniyetinin varoluşsal sürekliliği bakımından bir "İslâmî Havza" hüviyeti taşımaktadır. Batı merkezli "Mare Nostrum" (Bizim Deniz) tahayyülüne karşı geliştirilecek olan bu havza stratejisi, jeopolitik bir zaruret olduğu kadar tarihî bir hakikatin iadesidir. Öte yandan modern devletler nizamının dayattığı parçalı algı biçimi, Müslüman toplumların ortak bir güvenlik alanı inşa etmesini engellemektedir; bu durum ise emperyalist odakların bölgedeki tahakkümlerine hizmet etmektedir.</p>

<h2><strong>İran-İsrail-ABD savaşının Akdeniz projeksiyonu</strong></h2>

<p>Mart 2026 itibarıyla patlak veren İran, Vaşington ve İsrail arasındaki savaş, Akdeniz’in, topyekûn bir imha ve varlık sahası olduğunu kanıtlamıştır. Terörist İsrail’in Lübnan ve Suriye hattındaki saldırganlığına karşılık İran’ın füzeli mukabelesi, Akdeniz’deki Leviathan ve Tamar gibi doğalgaz platformlarını doğrudan hedef tahtasına oturtmuştur. Bu savaş, Batı’nın Akdeniz’deki enerji güvenliği illüzyonununa ciddi anlamda zarar vermektedir.</p>

<p>ABD’nin bölgeye yığdığı uçak gemisi filoları, sadece İsrail’i korumakla kalmayıp, İslâmî Havza’nın kalbi olan Doğu Akdeniz’i bir Batı garnizonuna dönüştürmüştür. Ancak bu durum, bölgedeki aktörler arasındaki denklemi de kökten değiştirdi. Rusya’nın Suriye’deki Tartus ve Hmeymim üsleri üzerinden kurduğu dengeleyici varlığı, NATO’nun Akdeniz’deki mutlak hâkimiyetini sarsmaktadır. Bu çok kutuplu gerilim, Türkiye için hem büyük bir risk hem de tarihî bir "İslâmî liderlik" fırsatı doğurmuştur.</p>

<h2><strong>İleri hat savunması </strong></h2>

<p>İslâmî Havza’nın güvenliği, Batı’nın çevreleme politikasına karşı "ileri hat savunması" ilkesiyle tesis edilmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Geçitkale Hava Üssü, havzadaki İHA/SİHA operasyonlarının merkezidir; Gazimağusa Deniz Üssü ise sondaj gemilerinin zırhlı muhafızıdır. Libya hattındaki Al-Watiya ve Misrata mevcudiyeti, havzanın batı kanadını güvence altına alarak emperyalistlerin manevra alanının daralmasına sebebiyet vermektedir.</p>

<p>Havza stratejisinin vurucu gücü, TCG Anadolu gibi yüzer ordu kapasitesine sahip platformlarla desteklenmektedir. Piri Reis sınıfı denizaltıların derin deniz engelleme kabiliyeti ve İstif sınıfı fırkateynlerin yerli "Atmaca" füzeleriyle donatılması, terörist İsrail ve müttefiklerinin bölgedeki korsanlık girişimlerini engelleyici niteliktedir. Özellikle insansız deniz araçlarının sürü taarruzu yeteneği, devasa uçak gemisi grupları için asimetrik bir tehdit haline gelmiştir; bu teknolojik üstünlük, emperyalist filolar için tehdit olarak görülmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Bölgedeki ilişkiler </strong></h2>

<p>Yunanistan: Batı’nın taşeronluğunu üstlenen Atina yönetimi ve Kahire’deki vesayet odakları, Akdeniz’i İslâmî bütünlükten koparmaya çalışmaktadır. Ancak Türkiye’nin Libya ile başlattığı ve genişlettiği "Deniz Yetki Alanları" vizyonu, bu yapay ittifakların coğrafi gerçeklerle yüzleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.</p>

<p>Rusya: Batı kuşatmasına karşı taktik bir partner olarak öne çıksa da, Rusya’nın Akdeniz’deki varlığı "İslâmî Havza" çıkarlarıyla dengeli bir şekilde yönetilmelidir.</p>

<p>İran: Siyonist saldırganlığa karşı verilen mücadelede sahadaki varlığı mühimdir; ancak Akdeniz’in geleceği, Şii yayılmacılığından ziyade Büyük Doğu idealinin kuşatıcı ve adil nizamı üzerine bina edilmelidir.</p>

<h2><strong>Medeniyet havzası olarak Akdeniz’in ihyası</strong></h2>

<p>Kıbrıs, Akdeniz’in kalbine çakılmış önemli bir mihveridir. Onu sadece stratejik bir ada olarak gören yanılır; Kıbrıs, İslâm dünyası için bir kale mesabesindedir. Akdeniz’de kurulacak olan İslâmî Havza düzeni, Batı’nın sömürgeci hukukunu ilga edecek olan yegâne iradedir. Bu irade, gücünü Mutlak Fikir’in eşya ve hadiseye hâkimiyetinden alır. Akdeniz, bir sömürge sahası olmaktan çıkarılıp yeniden bir "İslâm Denizi" vasfına kavuşturulmalıdır. Taklitçi bir dış politika anlayışının yerini alan bu yerli ve millî jeopolitik akıl, küresel emperyalizmin bölgedeki kalelerini birer birer düşürmektedir. Gelecek, Akdeniz’in her dalgasında İslâmî adaletin yankılandığı bir çağın habercisidir.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mare-nostruma-karsi-islam-havzasinin-gerekliligi</guid>
      <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 20:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/akdenizhavza.png" type="image/jpeg" length="43822"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şeriat karşıtı pankart İbdacılar tarafından söküldü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/seriat-karsiti-pankart-ibdacilar-tarafindan-sokuldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/seriat-karsiti-pankart-ibdacilar-tarafindan-sokuldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Üsküdar'da küfür yobazı Sol Parti'nin astığı şeriat karşıtı pankart İbdacılar tarafından söküldü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar’da küfür yobazı Sol Parti tarafından asılan "Şeriata ve faşizme karşı laik, devrimci, demokratik cumhuriyet birleşelim, değiştirelim" yazılı pankart, İbdacılar tarafından söküldü. Geçtiğimiz günlerde bir Anadolu evladının tepkisiyle indirilen o provokasyon afişi, yeniden bu kez Üsküdar'da asılmaya cüret edilince İbdacı gençlerin müdahalesiyle yerle bir edildi. Mevzubahis Şeriat karşıtı pankart önünde açıklama yapan Akıncı Güç Başkanı Harun Şimşak o anı şu ifadeyle mühürledi:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"Selamünaleyküm kardeşler Üsküdar'dayız. Dünya 'Epstein' skandalıyla çalkalanırken içimizdeki İslam düşmanları hâlâ şeriata, Müslümanların değerlerine hakaret etmekte. Şeriat aleyhine hiçbir pankarta müsaade etmeyeceğiz. Şeriat aleyhine atılan her adımın engelcisi olacağımızı buradan ilan ediyoruz"</p>

<p><img alt="20260203 191646" class="detail-photo img-fluid" height="1193" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/02/20260203-191646.jpg" width="1079" />Sökülen pankartın "Şeriat" yazılı kısmı çıkartılarak, "Müslüman Anadolu Topraklarında Şeriat Düşmanlığına Yer Yok!" duruşu gösterildi.</p>

<p><img alt="I M G 20260203 W A0030" class="detail-photo img-fluid" height="2000" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/02/i-m-g-20260203-w-a0030.jpg" width="1500" /></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/seriat-karsiti-pankart-ibdacilar-tarafindan-sokuldu</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 09:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/screenshot-20260204-0942592.png" type="image/jpeg" length="54026"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çay TV’de Başyücelik mefkûresi konuşuldu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/cay-tvde-basyucelik-mefkuresi-konusuldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/cay-tvde-basyucelik-mefkuresi-konusuldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[15 Ocak 2026 tarihinde Çay TV ekranlarında yayınlanan Kültür Sohbetleri programında bir araya gelen Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu ve Kâzım Albayrak, Batı menşeli kokuşmuş sistemlerin iflasını ve tek kurtuluş yolu olan Başyücelik Devleti modelini derinlemesine tahlil etti. Demokrasi putunun ve Batı hayranlığının cemiyeti sürüklediği felaketlere dikkat çekilen programda, Büyük Doğu mimarisinin şaheseri olan "Başyücelik" mefkûresi tüm veçheleriyle ortaya konuldu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/SBVimsz2Odg?rel=0" style="position:absolute;top:0;left:0;width:100%;height:100%" width="640"></iframe></div>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Aziz dostlar bugün değerli bir arkadaşla görüşeceğiz. İslâm hakkında, Müslümanlar hakkında, İslâm'ın bugünkü durumu ve geleceği hakkında görüşeceğiz. Ben kendisini kısaca tanıtayım. Değerli konuğumuz Kâzım Albayrak, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu, ayrıca hukuk fakültesi mezunu. İslâm konuları üzerinde kafa yoran, Müslümanların durumu hakkında düşünen, Müslümanların geleceği hakkında düşünen, o endişeyi taşıyan değerli bir kardeşimizdir. Ben sözü kendisine bırakıyorum. Önce kendisini kısaca tanıtsın ve bugünkü konumuz olan Başyücelik Devleti’ne geçelim. Buyurun Kazım Bey…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Teşekkür ederim hocam. Hocamız kısaca tanıttı, Yüksek İslâm Enstitüsünde kendisi hocamızdı. Şu anda da hocamız. Allah'a şükür ilişkimizi devam ettirdik. Okuldan sonra da fasıla olsa bile arada… Hocamızın söylediği geleceğe yönelik Müslümanların hali ve geleceğine yönelik bir program yapmak niyetiyle buraya beni davet etti. Necip Fazıl'la gençlik döneminde yollarım kesişti. Gençlik dönemimizde bir arayış içerisindeydik. Bize uygun bir ideoloji, bir inanış, bir ölçülendiriş peşindeydik. Yüksek İslâm Enstitüsü'ne kaydoldum ben. Üniversite döneminde Necip Fazıl'la tanıştım. Necip Fazıl'a tanışmadan önce Salih Mirzabeyoğlu ile tanıştım. Çünkü o zaman bir teşkilat, gençlik, bir hareket vardı. Salih Mirzabeyoğlu Gölge Dergisi’ni çıkarıyordu. Daha sonra Akıncı Güç dergisini çıkardı. Onunla tanıştım. Salih Mirzabeyoğlu bize bugün de konuşacağız inşallah Üstadı tavsiye etti ve Üstad’a yönlendirdi bizi. Üstad’la da müşerref oldum.</p>

<p>Akıncı Güç dergisi döneminde, bu dergi çıkınca Üstad’a ulaştırılıyor. Üstad bu dergiyi bağrına basıyor ve Salih Mirzabeyoğlu'nu davet ediyor. Erenköy'deki köşkünde Üstad’ın, Salih Mirzabeyoğlu yönetiminde gidiyoruz. Ve o dönemden beri, 20 yaşlarımdan beri Büyük Doğu okumalarına devam ediyorum. Bu hususta da çalışmalarım oldu. Değişik dergilerde makalelerim oldu. 12 Eylül döneminde bedel ödemek durumunda kaldık. Bedeli de ödedik Allah'a şükür. Bu çalışmaları daha sonra akademik bir forma sokmak arzusu bende uyandı ve ilk yüksek lisans çalışmam Necip Fazıl'ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devlet Modeliydi. Bunu yüksek lisans tezi olarak yaptım. Daha sonra bunu geliştirdim. İnşallah yakında kitaplaşacak. Bugün bunu konuşmak niyetinde hocam beni çağırdı buraya. Teşekkür ederim her şeyden önce hocama ve bu programı yapanlara. Benim ayrıca bir yüksek lisans tezim daha vardı. Necip Fazıl'ın Eserlerinde Hadis. O da basıldı Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Şimdi de doktora çalışmasına devam ediyorum. Yine Necip Fazıl'ın üzerine devam ediyorum.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Evet, bu çok mühim bir konu.</p>

<p>Şimdi Türkiye'de bir zamanlar çok yaygındı. O moda lafını da kullanmak istemiyorum ama çok yaygındı. Mevdudi'den tercümeler, İhvan-ı Müslimin'den tercümeler. Efendim, yine Mısırlı bir yazar ismi aklıma gelmiyor. Gene edebiyatçı o da İslâm hakkında yazıları var. Ondan tercümeleri falan çok yaygındı bir ara Türkiye'de. Bir de Türkiye'de çıkmış yerli, deyimi yerindeyse yerli bir görüş var. Başyücelik Devleti diye. Bu çok ilgi çekici bir durum ve anlamakta insan güçlük çekiyor. Yani Türkiye'de bu kadar ilahiyat fakülteleri var. 100 küsur İlahiyat fakültesi var. Burada akademisyenler var. Yani ilahiyatı, İslâm'ı inceleyen, anlamak ve anlatmak durumunda olan insanlarımız var. Yerli bir görüş var: Başyücelik Devleti” diye…” “İdeolocya Örgüsü” diye yazmış Necip Fazıl gibi bir deha…</p>

<p>Birtakım kişiler, - kişi diyelim artık- “Necip Fazıl'ı nasıl tanırsınız?” filan diye yani argo tabirle bel altından vurmak, şahsına vurmak şeklinde davranıyorlar. Fikir olarak kimse karşısına çıkamıyordu. Sağlığında Necip Fazıl'ın karşısına, fikirlerine kimse karşı çıkamıyordu. Tutup yok şöyleydi de böyleydi de namazında şöyleydi, niyazında böyleydi. O kimseyi ilgilendirmez. Allah'la kendi arasındadır. Fikirlerine kimse karşı çıkamıyordu. Ve böyle adeta onun üzerine nisyan yorganı çektiler. Nisyan külü çektiler.</p>

<p>Yani dergilerimiz, gazetelerimiz, medyamız hani hangi Türk çocuğu Necip Fazıl'ı gereğince tanır? Yepyeni diriltici fikirle gelmiş adam. Mesela Başyücelik Devleti diyor. Orada Yüceler Kurultayı var. Yüz yüce ama öyle rastgele insanlardan seçilmiyor. Şimdi günümüzde tamam demokrasi iyi bir şey halkın da dediği oluyor. Yöneticilerini seçiyor filan. Güzel, iyi, hoş ama futbol takımı tutar gibi parti tutuyor. Partisinin adayına, tanıdığı, tanımadığı adayına oy veriyor. O aday içki içermiş, kumar oynarmış, uçkuruna sahip değilmiş. Onu tanımaz bile çoğu. Yani herhangi bir kişi pekâlâ bu demokratik rejimde bir partiye girmişse, partinin ileri gelenlerine de yaranmışsa, yatırım da yapmışsa, pekâlâ milletvekili olabiliyor. Hiçbir kayıt şart yok. Yani suç işlememiş gibi filan böyle belli görünüşte şartlar var ama dişe tırnağa dokunur bir şey yok! Esas şart; içki içmemek… Allah'ın haram ettiği içki. Trafik kazalarının, cinayetlerinin çoğu içki yüzünden oluyor. Allah boşuna haram etmemiş!</p>

<p>Yani adam belli mevkiye gelince istediği gibi yapacak. Zaten medya onu körükleyip duruyor. Erkek arkadaş filan diye. Sanki normalmiş gibi Batı'nın pislikleri böyle boca ediliyor Türkiye'ye. Başyücelik Devleti diye bir nizam ortaya koymuş Necip Fazıl ve Yüceler Kurultayı 100 kişi ama o yüceler belli kişiler. Belli vasıfta adam gibi adam kişiler olacak. Onlar yönetecek. Yöneticiyi onlar seçecekler. Bu Başyücelik devleti başlı başına bir olay ve öyle güzel anlatıyor ki İslâm'da böyle kalıp yoktur, şöyle olacak, böyle olacak kalıp yoktur. Yönetim ruhu vardır diyor. O kadar güzel anlamış ki durumu. Şimdi Osmanlı tarihinde Osmanlı tarihi çok yüce; yani diğer tarihlere benzemez. Gerçekten insanî bir şey. Fethettiği yerlerdeki insanları kılıçtan geçirmedi. Cizye aldı, vergi aldı. Haracını aldı. O kadar. Yüzlerce yıl kaldığımız Balkanlarda Sırpça, Yunanca, Bulgarca unutulurdu. Osmanlı onların iddia ettiği gibi imparatorluk olsaydı, emperyal bir güç olsaydı. Hayır. Şeriata göre hükmetti. Hukuk devletiydi. Ve Osmanlı yıkılınca Sırplar meydana çıktı, Yunanlılar meydana çıktı. Bulgarlar ortaya çıktı. Osmanlı eğer sömürücü olsaydı emperyal olsaydı, imparatorluk olsaydı onların iddia ettiği gibi Amerika kıtasında ne kadar Kızılderili kalmışsa Osmanlı Balkanlarında da o kadar Sırp, o kadar Yunanlı, o kadar Bulgar kalırdı. Yani parmakla sayılacak kadar kalırdı. Şimdi o Başyücelik devletini Kâzım Albayrak'tan dinleyelim. Buyurun.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Başyücelik Devleti ve idare mefkûresi. Necip Fazıl bunu İdeolocya Örgüsü eserinde, eserinin kalbi mesabesinde Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi bahsi var… Orada Necip Fazıl bunu işliyor. Önce bu İdeolocya Örgüsü'nden kısaca bahsedelim. Necip Fazıl hakkında malum… Necip Fazıl'ın kişiliği, neler yaptığı kurucu bir kişi Necip Fazıl. Yani en kritik bir dönemde gelmiş. Mücadele bayrağını kaldırmış. Bayrağı düştüğü yerden kaldırmış. Tek kişilik bir ordu olarak ileriye atılmış. Bunu hem aksiyonuyla yapmış, hem fikirleriyle yapmış, hem sanatçılığıyla yapmış. Önce sanatçılığıyla temayüz etmiş olmasına rağmen fikir yönü Necip Fazıl'ın sanatçılığı yönünden baskındır aslında. Aksiyon yönünü zaten biliyoruz; destansı bir aksiyonu var... Ve o çizginin de devamı olarak İdeolocya Örgüsü 25 senede yazılmış bir eser. 1943'te Büyük Doğu’larda tefrika edilmeye başlanıyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Evet. 25 yıllık bir emeğin ürünü bu. 1943'lerde yani teksif edilmiş emek var o kitapta.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Böyle bir eser bu. Yani burada büyük bir alın teri var. Fikir çilesi var. Toplumu gözetlemesi var. Gözlemlemesi var. Batı'yı gözlemlemesi var. Bu arada Batı'yı kritik etmesi var. Bu eser kuvvetli bir Batı muhasebesiyle başlıyor…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Ve Batı'yı çok iyi tanıyor. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Batı’ya gitmiş. Sorbonne'da okumuş ve yarım bırakmış gelmiş Paris'e. Batı’yı çok iyi tanıyor. Çünkü “düşmanı tanımadan dostu bilemezsiniz” diyor Necip Fazıl. Bu çok önemli. Çünkü bizim hücrelerimize kadar girmiş Batı. Yani zorla bir devrim yapılmış... Kur'an yasağı var, ezan yasağı var. Bu dönemleri unutmayalım. Kur'an ve sünnet ölçüleri kaldırılmış, medreseler tasfiye edilmiş. Necip Fazıl böyle bir dönemde geliyor ve Allah ve Resulü davasını bayraklaştırıyor. Bu hususta her bedeli ödüyor ve bunu sadece karşı olmakla değil de bunu teklif, öneri getirmekle de olacağını söylüyor Necip Fazıl ve bir fikriyat kuruyor. Bu fikriyatta dediğim gibi bir tarih muhasebesi yapıyor. En başta tarih muhasebesi yapıyor. Nasıl bozulduk? Türk'ün muhasebesi diye bölümleri var. Nasıl bozulduk. İslâm sancağını elimize aldık. Viyana'ya kadar yücelttik, götürdük. Ondan sonra nasıl geriledik, bozulduk? Kanuni'den itibaren bir muhasebe yapıyor. Cumhuriyet’e kadar geliyor. Tanzimat’a, Cumhuriyet’e geliyor. Ondan sonra ne olduğunu devre devre anlatıyor.</p>

<p>Ve ondan sonra Batı'ya karşı kurtuluşumuz olarak da onların kültürel sömürgesini hem fiziki hem kültürel sömürgeleşmeye karşı İdeolocya Örgüsü'nü kaleme alıyor 1943'lerden beri 68'de ilk baskısı yapılıyor. Bunun da devlet ve idare mefkuresi bölümü var. Bunun kalbi mesabesinde… Salih Mirzabeyoğlu da Necip Fazıl'ın baş öğrencisi. Salih Mirzabeyoğlu da bu Başyücelik Devleti'ni, müstakil bir eserde tafsil ediyor, açıklıyor. Buna dinamiklik kazandırıyor, yürürlük kazandırıyor. Bu mevzuyu gündeme taşıyor. Bunun da mücadelesini veriyor. Biz de bu mevzuları 17-18 yıldır çıkmakta olan Aylık Baran dergisinde işliyoruz. Aylık Baran dergisinin kapağını göstermek istiyorum. İslâmi fikir ve hareketin çağımızdaki iki öncüsü… Burada Büyük Doğu ve onun takipçisi Salih Mirzabeyoğlu işleniyor. Onların öncü kurucu rolü ve bizim fikirde hem halini hem tarih muhasebesi yapıyor. Biraz önce bahsettim. Hem haline dair bir aksiyon ortaya koyuyor, hem de geleceğe yönelik İdeolocya Örgüsü'nün bir rehber ve pusula değeri var…</p>

<p>Şimdi günümüzde biz konuşuyoruz işte Anayasa değişikliğinden bahsediyoruz. Hukuk sistemini değiştirmekten bahsediyoruz. Reformdan bahsediyoruz. Tutmuyor. Yani ben hukuk eğitimi de aldım. Devamlı kanunlar değişiyor. 40 yamalı bohça olmuş. Yani Medeni Hukuku Batı’dan, İsviçre'den aldık. Ceza Kanunu İtalya'dan, Borçlar Kanunu Fransa'dan. Bunlar böyle toplama… Toplama bir elbise olur mu? Yani vücudumuza uyar mı? Bize özgü nedir? Bizim giyeceğimiz elbise nedir? Yani bu ithal bir şey olmaz. Bizim toplumumuza göre, bizim yaşadığımız tecrübelere göre hem dünyayı da muhasebe etmiş bir dünya görüşü bize lazım. Bu da İdeolocya Örgüsü…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bakın bu konuda Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor yani. Ama başka bir havada söylüyor. Diyor ki biz resepsiyon yoluyla kanunlar aldık diyor. Aynen sıralıyor işte İtalya'dan şeyini, İsviçre'den Medeni Hukuku, ötekinden Ceza Hukukunu bir diğerinden Ceza Muhakemeleri Usulü Hukukunu aldık diyor. Sonra diyor ki; Uğur Mumcu, “gerici” filan değil yani. Bir gülmece dergisinde soruluyor. "Türk kim?" diye anlatıyor. "Türk işte İtalyan ceza hukukuna göre cezalandırılan, Alman ceza hukuku ceza muhakemeleri usulüne göre ceza gören, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslâm hukukuna göre gömülen kişidir" diyor. Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor. Yani bir gülmece dergisine çıkmış bu Batı'da… Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Şimdi eğer dünyaya bir faydamız olacaksa, İslâm alemine bir faydamız olacaksa, katkımız olacaksa, eğer dünya 5'ten büyüktür diyorsak, dedik, bunun altını doldurmak istiyorsak böyle yamalı kırık yamalı bohçayla olmaz! Bize göre bu topraklardan çıkmış ve ana kaynağı İslâm olarak ilan etmiş bir dünya görüşü, bir sistem ihtiyacı var. Bunu da Necip Fazıl ortaya koymuş ve bu sistem içinde ben biraz açmaya çalışacağım. Bu sistem üzerinde yoğunlaşmamız, bu sistemi tartışmamız, bunu konuşmamız, bunu hayata tatbik etmemiz gerekiyor. Öteki türlü çok çelişkiler içerisinde, bunalımlar içerisinde, buhranlar içerisinde kalırız, kalmak zorunda oluruz. Bu meseleleri halletmemiz gerekiyor. Bu, ithal fikirlerle olmaz. Çünkü yani bizim bünyemize ne kadar uyuyor? Tabii ki dışarıdan fikirler alınır, tartılır. Ama bizim bünyemize uyup uymamasına bakmamız lazım. Burada Necip Fazıl gibi bir dehanın ortaya koyduğu, aslında Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu böyle bir fikriyat, böyle bir model dünyada da İslâm aleminde de ilk olduğunu söyleyeyim. Yani bu diğer tercüme eserler getiriliyor Mısır'dan, bilmem şuradan- buradan. Onlarda böyle bir model yok.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Doğru.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Necip Fazıl'ın koyduğu bu model Başyücelik devlet ve idare mefkuresi… Bu nedir derseniz… Necip Fazıl şöyle diyor: "Gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır" diyor. Yani şöyle, "İslâm inkılabının dayanacağı sınıfsız sınıfı gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır". Yani burada “emaneti ehline verin”. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ölçüleri ışığında... Necip Fazıl zaten Asr-ı Saadet'i esas almış ama kuru kuru tekrar ederek değil. Onları imbikten süzmüş. Referans olarak almış. Günümüzdeki batıl cereyanlara karşı komünizm, kapitalizm, faşizm bunları da eleştirerek demokratik rejimler, liberal rejimler, sosyalist rejimler bunları da eleştirerek Asr-ı Saadet’e en uygun, en yakın model ne olabilir diye… Başyücelik! Buradaki “yüce” kelimesine dikkat etmek lazım aslında. Seçkin, çilekeş, faziletli, üstün insanlardan oluşuyor. Böyle insanlardan oluşan bir kadrodan bahsediyor. Buradaki yüce kelimesini Necip Fazıl niye seçti? Yüce, Yüceler Kurultayı. Kurultay ve yüce kelimesine dikkat etmek lazım. Yüce, seçkinler... Bu bendeki çağrışımı, hocam daha iyi bilir, Osmanlı tarihi uzmanı olarak. Devlet-i Aliyye... Yüce Devlet demek.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Evet. Yüce devlet demek. Tabii. Pek yüce devlet. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Bu Yüceler Kurultayındaki bu tevafuka da dikkat...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tabii tabii. Çünkü yüceliğini İslam'a bağlılıktan alıyor.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Orada kurultay kelimesini Üstad’ın seçmesi… Meclis de olabilir. Kurultay. Bu eski Türklerde olan bir kavrama ona da bir gönderme…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bir şey bağdaştırıyor ikisini.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yani evet geleneğimizi topluyor. Hem İslâm geleneği hem Türklerin de devlet tecrübelerinden de faydalanıyor haliyle. Faydalanması lazım. Çünkü toplumun mütefekkiri öncü bir kişi faydalanıyor ve Yüceler Kurultayı diyor. Böyle bir model ortaya koyuyor. Bu demek ki bu “üstün insanlar sınıfı” oluyor. Yani kim daha nüfuz sahibi, kim daha zengin, kim daha çok parayı veriyor, onların milletvekili olacağı bir sistem değil. Yani adam nüfuzuyla oraya geliyor. Ondan sonra o makamlara geldikten sonra o harcadıklarını da oradan alıyor birkaç kat olarak. Şimdi böyle bir şey olur mu? Yani demokrasi rejimleri bu zaafı taşıyor. Demokrasi rejimlerinin de eleştirisini, kritiğini yapıyor.</p>

<p>Ve Necip Fazıl diyor ki, "Ne fert sultanlığı, ne de başıboş hükümranlığı" diyor ve bunu şöyle söylüyor: "Bir İmam Gazali ile bir keleş çoban arasındaki farkı daima aziz tutan ve tutacak olan ölçümüz" diyor ve peşinden "Ne fert sultanlığı ne de başıboş hükümranlığı, hakimiyet halkın değil hakkındır düsturu". Yani böyle hocamız dedi, demokrasi diyor futbol takımı tutar gibi takımı tutuyor... “Ne olursa olsun” diyor ona oy veriyor. Burada hak yücelemez. Devlet yücelemez. Toplum yücelemez. Herkes her istediğini yapsın demeyle yücelemez. Bir ahlâkî değerler olması lazım. Bir insanî değerler olması lazım. Bunları baş tacı ediyor Necip Fazıl bu sisteminde. Bu sistemde bunları eğitimden itibaren verecek. Mesela Necip Fazıl bazı kavramlar üzerinde daha çok duruyor. Mesela aile, subay, mektep bunları çok dakik bir şekilde ölçüler koyuyor. Bunun başıboş bırakılamayacağını, çünkü aile toplumun en küçük ferdi. Bu giderse her şey gidiyor peşi sıra. Bunlara çok dikkat çekiyor. Burada “İslâm'da idare şekli yok, idare ruhu” vardır ölçüsünü de hatırlatalım…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>O çok mühim bir şey. Evet. Evet. Şekil değil. Öyle bir şey değil. Mesela biz Türkler İslâm'a girdikten sonra öyle bulduk. Saltanat şekli devam etti. Babadan oğula geçer. Öyle bir şey yok. Onun getirdiği birçok büyük kolaylık da var. Bunları gözden kaçırmayalım. Yani mesela 1402 Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid tutsak düşünce onun şehzadeleri arasında taht kavgaları oluyor. İktidar kavgaları. Emir altında binlerce değil on binlerce akıncı olan akıncı beyleri var. Yani büyük güç sahibi onlar ve akıncı olmak için yalnız böyle güçli kuvvetli olmak değil yüreği de sağlam olmak lazım. Seçerek alıyor onları. Her biri komando gibi. Hiçbir Akıncı Beyi saltanat davasına kalkmıyor. Yani hanedanın getirdiği bir avantaj diyelim. O gavur icadı lafı kullanalım. Bir kazanç var. İstikrar var. Yani hükümet, idare Osmanoğullarında olacak, hanedanda olacak. Bu tamam.</p>

<p>Ama İslâm'ın başlangıcında böyle bir şey yok. Yani Resulullah Aleyhissalatu Vesselam'dan sonra halife Ebubekir Sıddık radıyallahu anh. O, Hz. Ömer'i seçerek onu bırakıyor. Hz. Ömer bir heyet kuruyor. Kendi oğlu seçilmemek şartıyla sadece oy vermek şartıyla oğlunu sokuyor malûm… Yani İslâm'ın gelişi böyle… Belli bir müşavere ama belli belli bir seviyede müşavere. Bunları görmek lazım. Yani İslâm körü körüne muhafazakarlık filan değil. Hani çok moda tabirle “devrim” diyorlar ya… Öyle yepyeni bir şey, yepyeni bir yaklaşım var ortada. Öyle körü körüne muhafazakarlık yok. İslâm değişmez, yıpranmaz yepyeni prensipler mecmuası. Bu prensipler nasıl ortaya konacak? Bunu sanatkarane bir şekilde ortaya koyuyor Necip Fazıl. Bu çok mühim bir şey. Ve insanı düşündüren; bu kadar ilahiyat fakültesi var… Türkiye'de 100 ilahiyat fakültesi var. Daha fazla. Burada akademisyenler var. İslâm hakkında düşünen, düşündükleri kabul edilen kişiler. Necip Fazıl'ı okumazlar mı? Ondan daha mı üstünler? Küçümserler mi? Hiç bahis yok. Yani Necip Fazıl üzerinde durmazlar. Bir oku. Beğenmiyorsan tenkit et, o da yok. Yani çok tuhaf bir durum. Anlaşılır gibi değil. Buyurun siz devam edin.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Salih Mirzabeyoğlu'nun Başyücelik Devleti eseri mesela. Sizin masanızın üzerinde, siz onu okudunuz. Mesela bu eser üzerinde tahliller yapılması lazım değil mi?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Evet. Yani şu Başyücelik Devleti… Salih Mirzabeyoğlu, Allah rahmet eylesin... Yani onun kültürel durumunu FETÖ kıskanırmış. Şey, Salih Mirzabeyoğlu’nu… Çünkü kendisi o kadar kültürlü değil. Bayağı haset edermiş. Öyle derler. Ve o da hukuk okumuş. Mesela devleti anlatmaya başlıyor. Kaç çeşit devlet var filan. Biraz okudum burada. Müthiş bir birikim yani. Yani bizim akademisyenlerimiz galiba konuşmaktan, yazmaktan okuma fırsatı bulamıyorlar gibi geliyor bana.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Şimdi Necip Fazıl’ın tarih muhasebesi ve hal muhasebesi yaptığını söyledik. Mesela Necip Fazıl diyor ki Lozan için ve ondan sonra kurulan Cumhuriyet rejimi için… "Maddede kurtuluş karşılığında manâda teslimiyet" diyor. Yani kültür, hukuk, iktisat olarak teslimiyeti kabul etmiyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Ama bakın burada şimdi gelin de söylemeyin. Şimdi sadece vakaları söyleyeceğim. Lozan, 1923 yılında Temmuz ayında parafe edildi. İsmet Paşa, öte taraftan Lord Curzon kurt politikacı ve ne işi varsa müşavir filan diye de Haim Nahum baş haham da var bizim heyette. Gayri resmi olarak ne işi varsa orada! O da bir tuhaf, neyse parafe edildi. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi yani anlaşma olması için o ilgili devletlerin parlamentosundan geçmesi lazım. Mesela Sevr anlaşma değil sadece proje. Çünkü Osmanlı Meclis-i Mebusan'dan geçmedi Sevr. Öylece kaldı. Bize yanlış okutuluyor Sevr anlaşması diye. Sevr anlaşma değildir. Meclisten geçmedi. Proje olarak kaldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Lozan'ı hemen kabul etti. Maddede planda kurtulmak diyor ya. Ona işaret. Hemen kabul etti. 1923 yılında Temmuz ayında parafe edildiğinde hemen kabul etti.</p>

<p>Sonra saltanatla hilafeti ayırmıştı Türkiye Büyük Millet Meclisi. 3 Mart 1924 tarihinde hilafeti kaldırdı Türkiye Büyük Millet Meclisi. Hilafet kavramı mecliste mündemiçtir diye. Kanun maddesi öyle. Hilafet kaldırıldı 3 Mart 1924'te. Ondan 4 ay sonra filan 1924 yılında İngiliz parlamentosu Lozan'ı tasdik etti. Ve bildiğime göre, yanılmıyorsam Amerika hala tasdik etmiş değil Lozan'ı. Maddede kurtuluş dediği zannediyorum bu yani. Evet, istikrar kazanmış oluyoruz. Bir de şunu hatırlıyor insan. İngilizler topraklarında güneş batmayan imparatorluk diyor. Dünyanın her tarafına gitmiş sömürmüş, almış böyle. İmparatorluk. Karşımızda o var. İstanbul 5 yıla yakın işgal altında. İngilizler bir tarafta, İtalyanlar bir tarafta, Fransızlar bir tarafta ama esas İngilizler. İnönü diyor ki Lozan'da biz 12 adaları falan almadık. Çünkü onları koruyacak deniz gücümüz yoktu diyor. İnönü diyor onu. Milli şef İsmet İnönü. Şimdi İngilizler bu büyük deniz gücü imparatorluk 2 Ekim 1924'te İstanbul'u boşalttı. İstanbul 30 Ekim 1918'de silah bırakışması mütareke oldu. 13 ve 14 Kasım 1918'de gelip işgal ettiler. Mütarekeye aykırı olarak. Çanakkale Boğazı'ndan mayınları temizliyoruz bahanesiyle girip İstanbul'u işgal ediverdiler.</p>

<p>Neyse, Kasım 1918'den, 18, 19, 20, 21, 22, 23, yılı Ekimine kadar 5 yıl, 5 yıldan sadece 3 hafta eksik. 5 yıla yakın İngiliz işgalindeydi İstanbul, hiç kurşun bile atmadan, hiçbir çatışma olmadan 2 Ekim'de çekilip gittiler. Bizi herhalde çok seviyorlardı. Türkiye'ye bırakalım dediler. Dünyanın göz bebeği, Napolyon'un, dünyanın başkenti seçmek gerekirse İstanbul olması gerekir dediği İstanbul'u bırakıp durup dururken 2 Ekim'de bırakıp gittiler. 6 Ekim'de de biz girdik. İstanbul'u kurtardık diye kimden kurtardıysak kutluyoruz. Bunlar kaskatı vaka yani. 2 Ekim'de boşaltıldı. 6 Ekim'de biz girdik.</p>

<p>2 Ekim'de niçin boşaltıldı acaba? Düşünen, düşünmekten korkmayan kafalar için bir soru işaretidir. Necip Fazıl'ın dediği gibi “maddede” kazandık. İşte istiklal, bağımsızlık…Manâda kaybettik dediği... Ve gene duruma bakıyoruz. Duruma bakıyoruz. Katoliklerin başı var. Papa hazretleri, cenapları. Ayrıca devleti de var. Ayrı bir devlettir Vatikan. Türkiye'nin de temsilcisi var. Sefiri var orada. Ortodoksların var. Patrik hazretleri. “İstanbul benimdir” rüyasını görüyor hala. Roma'yı hortlatma hülyasındalar. İyi. Olabilir. Kızmak gerekmez. Biz kendi işimize bakmalıyız. Budistlerin gene başı var; Dalaylama. Neyse… Her inanç zümresinin bir başı var. Müslümanların başı yoktur. Olmamalıdır. Olmamalıdır. İş garantiye de bağlanır. Türk çocuğu okulda hilafetten kurtulduk diye okur. O da ayarlanmıştır. Sömürge okulunda okur gibi ya. Hani bağımsızdık biz. Neyse buyurun siz devam edin.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet hocam. Tabii ki bu bizim ortak hüznümüz… Bunları dile getirdiniz. Yakın tarihe ışık tuttunuz. Ben şimdi Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi’nin başlıca özelliklerini 7 umdede anlatmak istiyorum…</p>

<p><strong>1. Bir sistem bütünlüğünde oluşu:</strong> Yani Başyücelik modeli ekonomisinden, ahlâkî meselelerinden, hukukî meselelerinden, aile meselelerinden, eğitim meselelerinden… Hepsini sistem bütünlüğünde ele alıyor. Zaten İdeolocya Örgüsü bir dünya görüşü, sistematik bir dünya görüşü demek. Burada işlemiş Necip Fazıl. Kurduğu devlet modelinde de böyle bir sistem bütünlüğü var. Bu önemli. Çünkü Batı’daki modellere bakıyoruz. Eleştirilere göre çok eklemeler oluyor, değişiklikler oluyor. Bir tarafı bastırıyor. Bu sefer diğer taraf zayıf kalıyor, diğer taraf ayağa kalkıyor. Öyle bir şey. Kuvvetler birbiriyle çatışıyor. Bir o oluyor, bir o oluyor. Bakıyorsun bir parlamento ileri gidiyor. Bir yargı ileriye gidiyor. Ondan sonra bir yürütme ileriye gidiyor. Böyle şeyler oluyor. Burada bir kişinin hazırlaması, bir sistem bütün olmasının çok önemli bir avantajı var burada. Birinci madde bu.</p>

<p><strong>2. Ahlâkî temelde oluşu:</strong> Şimdi ana kaynak İslâm diyor Üstad. Ahlakî temelde kuruyor her şeyi. Yani “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyor. “Kendin için istemediğini başkası için de istemeyeceksin.” Bu ölçüler var. Ondan sonra "Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır." Aksiyona davet ediyor Necip Fazıl. Bu ahlak temeli üzerinde kurulmuştur. Bu da önemli bir özelliği. Diğerleri öyle değil. Diğerleri siyasî bir çarpışmanın sonucu bir güç diğer güce galip geliyor. Onun üzerine kuruluyor. Tekrar başka bir güç geliyor. O onu yeniyor. Onun üzerine başka sistem kuruluyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Çünkü Batı dillerinde “hak” kelimesi yok. Kavramlarında da “hak” kavramı yok. Güçlüysen vur al senindir yani. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Güzel.</p>

<p><strong>3. Cihanşümul özelliğiyle herkese hitap edicidir:</strong> Büyük Doğu’nun cihanşümul özelliği var. Necip Fazıl'ın mefkûreleştirdiği bu idealin adı. Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez cihanşümul özelliği olduğu için bu potada kardeş gibi bir arada barınabiliyor. Bir arada olabiliyor. Çünkü yönetenle yönetilen arasında ortak bir şey lazım. Yani neden ben sana itaat edeceğim? Ortak bir değer lazım. Neden ben sana itaat ediyorum? Neden sen beni yönetiyorsun?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Aynı değerlere sahip olduğu için.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Kur'an ve sünnet ölçüleriyle bunu koyarsak ortaya, bu konursa tamam... Yani senin nefsine ben itaat etmiyorum. Sen de bana iktidarda olduğun için güç benim elimde diye diktatörlüğü tahakküm edemiyorsun. Eğer bunlar olmasa, Kur'an sünnet ölçü olmasa diktatörlük doğuyor. Ondan dolayı da karşı isyanlar, başka hareketler… Şu kuvvet ona girsin, bu buna girsin. Böyle şeyler, çatışmalar oluyor. Bizde bunlar olmayacaktır. Çünkü bu şekilde planlanmış. Cihanşümul özelliğinden dolayı. Hiçbir ihtilaf olmayacak, hiçbir çatışma olmayacak demiyoruz. Amma velakin sistem bunları kurmuş. Bu zemini kaldırmış. Bunun haricinde artık yani kendi bayağılıktan kaynaklanan şeyler olacak. Olabilir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>İnsanî zaaftan olan şeyler olabiliyor. Evet.</p>

<p><strong>4. Şura prensibiyle halkın katılımını sağlayacak:</strong> Başyücelik'in önemli ilkelerinden bir tanesi halk şurasıdır. Buraya gelmişken şunu söyleyeyim. Demokrasi, demokrasi diyoruz. Demokrasi ne olduğu belirsiz, kullanana göre alet edilen yalancı bir kavram aslında. Hakikati yok. Yani demokrasinin hakikati yok. Ayağı yere basan bir kavram değil. İsteyen istediği tarafa çekiyor. Batının demokrasi anlayışı meydanda. Salih Mirzabeyoğlu bu eserinde daha çok demokrasinin eleştirisinden yola çıkıyor. Onu çok yapıyor. Bu demokrasi mevzunda 4. prensip derken, şura prensibi demişken ben demokrasiyle ilgili de şu eleştiriyi yapmak istiyorum. Demokrasinin hürriyet anlayışının tıkandığı noktadan söylemek istiyorum. Demokrasi hep hürriyetler olarak algılanıyor ya. Halbuki öyle değil. Şunu söyleyeyim. Demokrasi kelimesini biz kullanmak yerine mesela bize özgü kavramlar; hak, hukuk, adalet, meşveret, şura, divan, halk şurası, halk divanı mesela bu kavramları daha çok tercih etmemiz, bunlara canlılık kazandırmamız gerekiyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Kendi kelimelerimizle düşünmek ve konuşmak çok mühim. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Demokrasinin hürriyet anlayışı için temel bir eleştiri noktası şu: Salih Mirzabeyoğlu bu eserinde, Başyücelik eserinde bunu söylüyor. Diyor ki, "Hürriyeti yok etme hürriyeti olabilir mi?" Bu soruya "Evet" denildi mi kendi yıkılır. "Hayır" denildi mi demokrasi olmaz. Yani bu şu demek. Hürriyeti yok etme hürriyeti olabilir mi? Yani mesela İslâmcı, faşist, komünist partiler kurulmalı mıdır, kurulmamalı mıdır? Demokrasi bunlara müsaade edecek mi, etmeyecek mi? Bunlara etmediği an demokrasi biter. Ettiği an zaten kendi gene bitecek. Dolayısıyla bu demokrasi böyle mutlak manada hürriyet... Bu düşünülemez, mantıksız bir şey. Bu tam tersi neticelere varabilir. Varıyor. Bu halkın hürriyetini sıfıra da indirebilir. Mesela şöyle söyleyelim… Mutlak anlamda aritmetik çoğunluk esas alınırsa çoğunluk diktatörlüğü ve baskı rejimi olması mümkündür. Bunun yanında hürriyetçi monarşilerin varlığını da biliyoruz. Halkın oluşturduğu iktidar halkın hürriyetini sıfıra indirebilir. Buna mâni olmak için Anayasa Mahkemesi oluşturuluyor. Anayasa Mahkemesi de ayrı bir sorun oluyor. İktidarı yürütmeyle çatışmalar oluyor. Yani burada demokrasi böyle parlatıldığı gibi bir şey değil. Hak ve hürriyetleri sınırsız tanımak. Herkes hür olsun, herkese hürriyet olsun, istediğini yapsın mantığıyla ne Batı’da ne Doğu’da hiçbir yerde bir yönetim olmaz.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Kaos olur tabii ya.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Kaos olur. Bu olmaz! Şöyle diyor yine Salih Mirzabeyoğlu'ndan bir hürriyet mevzunda, notlarımda var… "Hürriyet" diyor, "başkalarına layık görmedikçe sahip olamayacağımız bir şeydir." Ve diyor ki Salih Mirzabeyoğlu, "Demokrasi, yanlılarının anlaması gereken dava". Buradan devam edelim. 4. maddede şura prensibinde. Şura prensibi muhterem izleyiciler şura prensibinde her şey denge içerisinde hallediliyor. Yani mutlak hürriyet yok ama diktatörlük de yok. İslâm buna müsaade etmez. Yani ne fert sultanlığı ne de başıboş hükümranlık. Şura prensibi çok uzun boylu konuşulabilir… Burada seçim sistemi burada olabilir. Şura prensibinde halk divanlarında uygulanabilir belli bölgelerde ama günümüzdeki gibi partiler değil, hizipler değil ve iktidara kaymak yeme, koltuk kapma yeri olarak partiler oluşması ve birbirleriyle tamamen milli meselelerde dahi böyle birbirine çıkar kavgası, iktidar yani pasta kavgası, kayıkçı kavgası, pasta kavgasına dönmesi... Bunlar kabul edilemez. Bu sistemde bunlar yok. Neler var? Biraz önce bahsettiğim gibi şura prensibinde halk divanı… Senenin belli bir gününde Başkanlık sarayında, Başyücenin sarayında halk divanı toplanacak. Her şeyi sorabilir. Başyüce’nin yakasına da yapışabilir. Yeter ki iddiasını ispat etsin. Her şeyi sorabilir. Yani kaç kap yemek yediğine dahi sorabilir. Sorma hakkı var. Ve alkış ve yuha hakkı var. Buna biraz sonra geleceğim. Hz. Ömer'i mesela söyleyeyim burada… Hz. Ömer bir meclise giriyor. Birisi devamlı, "Kendine gel ya Ömer! Haddini bil ya Ömer!" diye devamlı bağırıyor. Bir değil iki değil üç değil. Devamlı…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tekrarlıyor.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Sahabîler susturmak istiyorlar. Ya tamam anlaşıldı. Ne diyorsun diyor. Hazreti Ömer sahabilere müdahale ediyor. Diyor ki "Bırakın" diyor, "onun vazifesi onu söylemek bizim vazifemiz de dinlemek".</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Ölçü.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Bir derdi yok. Devamlı bunu söylüyor. Hz. Ömer onun da susturulmasına razı değil.</p>

<p><strong>5. Yücelerden ve fikir çilekeşlerinin yönetime teslim edilmesi:</strong> Bir emanet şuuruyla, koltuk şuuruyla, mevki, makam, nüfuz, yemek, iktidar şuuruyla değil emanet şuuruyla... “Emaneti ehline verin.” Emanete sadakat edecek. Bu şuurda olan kişiler toplumun ileri gelenleri, öncü kişileri bunlar yönetimde olacak. Yoksa kim daha reklam etti, pazarlamacılık yaptı diye böyle bir şey olamaz.</p>

<p><strong>6. Toplum yararı gözeterek özgürlüklere geniş bir alan açması:</strong> Toplum yararı esas alınıyor. Bu hususta topluma zararlı olan şeylere mâni olunuyor. Bu da özgürlük alanının çok geniş bir alana, topluma yayılması demek oluyor. Bu sınırsız bir fert hürriyeti değil yani.</p>

<p><strong>7. Müşahhas tekliflerle devlet organlarını kurması:</strong> Yüceler Kurultayı, Başyücelik Hükümeti ve Yargı Sistemi. Yasama, Yürütme, Yargı. Kuvvetler ayrılığına hemen burada gireyim. Kuvvetler ayrılığı dediğim gibi Batı’da, çatışma olduğu zaman bir tarafa ağırlık veriliyor, bir diğer tarafa ağırlık veriliyor. Bir de Batı bu emanet şuuru olmadığı için, ahlakî temelde yükselmediği için birbirlerine hep şüphe ederek yürüyor. Orada müesseseler birbirlerinden şüphe ediyor. Acaba diktatör olur mu? Acaba keyfine göre kullanır mı? Acaba şunu yapar mı?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Güvensizlik üzerine kurulmuş bir durum yani değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Çok güzel söylediniz hocam.</p>

<p>Bundan dolayı burada kuvvetler ayrılığı ya sert ya yumuşak bir kuvvetler ayrılığı var. Ve bu kuvvetler birbirine yasama, yürütme, yargı olarak çatışır gibi... Sen onu yaptın. Sen bunu yaptın. Benim kuyumu kazdın! Sen burada benim tepeme bineceksin falan… Böyle bir bakış açısı var. Buna göre de kanunlar, anayasalar buna göre dizayn ediliyor. Bir kere Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu Salih Mirzabeyoğlu'nun yürüttüğü açtığı tafsil ettiği sistemde bunlar olmayacaktır. Peki kuvvetler yasama, yürütme, yargı olacak mı? Bu olacaktır. İllaki benzetmeyle konuşuyoruz ya. Bu da bir zaafımız aslında. Bunu söyleyeceksek ben kuvvetlerin yumuşak ayrılıkta olduğunu ve en başta yönetenle yönetilen arasında ve kuvvetlerin de birbiriyle arasında ortak noktaları, değerler sistemi üzerinde birleştikleri için bunların birbirlerinin kuyusunu kazmak diye bir şey düşünemeyeceklerini ifade ediyorum. Zaten bu Devletialiyeyi yüceltmek toplumu yüceltmek, ferdi yüceltmek için… Başyücelik akademyası var. Oradan yetişiyor bir kısmı akademyadan geliyor. Günümüz akademiyasıyla karıştırmayalım lütfen. Bu şekilde sistem kuruluyor, dizayn ediliyor. Dolayısıyla kuvvetlerin bir uyumu söz konusu, çatışması söz konusu değil. Bu sağlanıyor.</p>

<p>Peki Yüceler Kurultayı ile Başyüce arasında ihtilaf olursa ne olacak? Bunu da söyleyelim. Necip Fazıl hepsini müşahhas olarak ortaya koymuş. Yüceler Kurultayı yüzde 75'i ile beraber Başyüceyi devirir. yüzde 75 olursa Başyüce gider. Kendi içerisinde yeni bir Başyüce seçer. Bu Yüceler Kurultayı ilk kuruluşunu da söyleyeyim. Müessisler meclisidir. Yani kurucu iktidar. İslâm inkılabı diyor ya Necip Fazıl, İslâm inkılabını yapan kurucu iktidar gerçekleşecek olan bu fikir çilekeşleri, seçkinler, erdemliler, çilekeşlerin oluşturduğu bu soylular sınıfı, "Aydınlar Aristokrasisi" diyor Necip Fazıl. Bu sınıf müessisler meclisini kuruyorlar. Kurucu meclis. Bu kurucu meclis Yüceler Kurultayı'nı tesis ediyor. Yüceler Kurultayı bundan sonra kendisi yüce 101 üyeli diyor. Bu üye sayıları artabilir, eksilebilir. Yaş 40-60 arası var. Onlar değişebilir. Necip onu söylüyor daha sonra. İdare şekli yok. İdare ruhu vardır diyor ya. Buradan şimdi Yüceler Kurultayı namzetlik unvanı veriyor. Toplum ileri gelen öncü çalışan böyle temayüz etmiş kişilere… Hem onlar teşvik ediyor, hem onlara aday namzet rolü veriyor, namzet unvanı veriyor. Yüceler Kurultayı boşalan koltuklara yine aynı şekilde kendi kendini yenileyerek bu şekilde tazeleniyor. Seçim olayları da halk şurasının halk divanında oluyor.</p>

<p>Şimdi bu Yüceler Kurultayı Başyüceyi bu şekilde düşürebilir. Kendi içerisinde Başyüce seçer. Başyüce, Yüceler Kurultayıyla bir ihtilaf olursa? Bunlar istisnai durumlar. Necip Fazıl istisnai durumlara karşı da çözümleri koymuş. Başyüce ancak Yüceler Kurultayının yüzde 40'ını yanına alırsa meclisi feshedecek. Ondan sonra halka gidecek. Halka onay soracak. Yani Yüceler Kurultayının yüzde 40'ını yanına alacak. Oradan karar çıkardıktan sonra halka gidecek. Halk onu onaylayacak. Onaylamazsa halk Başyüce otomatikman çekilir. Burada şunu söyleyeyim mesela… Yüceler Kurultayı vicdan ve Başyüce irade. Bu da çok önemli bir söz. Necip Fazıl'ın bunu klişeleştirdiği bir söz.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Yüceler Kurultayı vicdan, Başyüce iradedir. Başyüce irade. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yani Başyüce yumruk, Yüceler Kurultayı vicdan ve kalp diyebiliriz buna. Burada birbirleriyle bu çatışma söz konusu olursa onları söyledik... Bu şekilde bir ahenk olması gerekiyor. Yani denetleme ve danışma rolü var Yüceler Kurultayının. Yani ben böyle şey gibi biraz benzetiyorum. Böyle aksakallılar gibi Yüceler Kurultayı.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tecrübeliler...</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Divan-ı Hümayun gibi…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Divan-ı Hümayun daha çok icra ve kaza ama evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Belki onların bir ağırlığını... Vezirlerin ağırlığını çağrıştırıyor…</p>

<p>Burada bunu Yüceler Kurultayı ve Başyüceyi Üstad şöyle anlatıyor. Diyor ki; "Başyücelikte iki ana merkez var; “Yüceler Kurultayı ve Başyüce. İki ana merkez var ve bu iki ana merkezin kaynaşmasından vahdet doğar". "Bu vahdet, demokrasilerin varamadığı ve varamayacağı nizamlı hürriyet ile demokrasilere zıt bütün şekillerin başaramadığı ve başaramayacağı hür disiplini sağ ve sol kanatların hiçbirini incitmeden elinde tutar".</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bakın ne kadar mühim bir şey söylüyor. Şimdi demokrasi deniliyor ve dünyada Batı normları hâkim olduğu için her yerde de demokrasi lafı ediliyor. Tamam ama iddia ediyor, ısrar ediyor. Demokrasinin varamadığı ve varamayacağı bir sistem diyor. Yepyeni bir şey ortaya koyuyor. Nerede bizim akademisyenlerimiz, İslâm hakkında konuşanlarımız, yazanlarımız, düşünenlerimiz yahu yerli bir üretim var ortada! Başyücelik Devleti diye bir kavram ortaya atılmış. İdeolocya Örgüsü diye 25 yılın ürünü bir kitap var. İslâm konusunda konuşan, düşünen, yazan akademisyenlerimiz yolları uğramaz mı bu şeye? Nasıl söylemezsiniz? Evet buyurun.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Hocam o hususta siz de artık akademisyenleri telefonla birer birer arayacaksınız herhalde artık.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Yani evet. Şimdi anlayana sinek sesi az yani. Anlamayana da davul zurna az. Ne diyelim? Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Gene mesela Necip Fazıl diyor ki hastanede doktora, orduda kumandana, sınıfta hocaya karşı hürriyet mi olurmuş?</p>

<p>Yani Hürriyet mevzusunun anlaşılması çok müşahhas şeyler söylüyor. Yani dostlar, arkadaşlar yani doktora gidince hürriyetten bahsedebiliyor muyuz? Doktor ne diyorsa o tabii olacak. Yani orduda da yani asker komutan askere mi soruyor? Komutan komutanlığını yapıyor. Yani hoca neyi anlatacağını talebeye mi soruyor? Hoca müktesebatı var onu veriyor.</p>

<p>Burada ehliyetli kişilerin başta olması, yönetmesi bu modelin bariz vasfı. Burada Salih Mirzabeyoğlu hürriyet mevzusuyla ilgili bu çok önemli. Şöyle bir tespiti var...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Beş dakikamız falan var. Toparlarsınız.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Toparlayalım. Şöyle diyor Salih Mirzabeyoğlu: "İnsan Allah'a karşı kusurlu ve hatalı bir varlık. Mutlak kuvvet, kudret Allah'ındır. İnsanın hürriyeti ona yaklaşabildiği kadar ve varlığın varlıkla anlaşılması bakımından başkalarını var oluşan tarzda da bilmek onların hürriyetleriyle yakınlık kurmakla mümkündür. Hürriyetin gerçek tarifi Allah ve Resulü’ne, izinde olanlara tabi olabildiğin kadar hürsün ve hürriyet bunun içindir". Bu hürriyet mevzu çok önemli olduğu için ısrarla üzerinde durdu.</p>

<p>Bu mevzuyla ilgili hani Necip Fazıl'ın Başyücelik devleti ile ilgili inşallah bu çalışma yakında kitaplaşacak dedim. Son dakikalara geliyoruz herhalde. Şunu da söylemek istiyorum burada. Hocam günümüz rejimlerine göre beynimiz şartlandığı için...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Doğru beynimiz şartlanıyor diyor. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yepyeni bir model olan Başyüceliği anlamakta zorlanıyoruz. Gözden kaçıyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bir de düşünmekten korkmaya alıştırılmışız. Düşünmekten korkuyoruz değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet hocam. Ve hazır şablonlarla gitmek istiyoruz. Ya bu demokrasi niye tartışılamaz? Kapitalizm niye tartışılamaz? Liberalizm niye tartışılamaz? Sekülerizm niye tartışılamaz? Bunlardan niye vazgeçilmez? Nedir? Ne gördük bunlardan? Ne faydasını gördük? Yani bir deli bir kuyuya taş atmış hesabı…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Uydum kalabalığa gidiyoruz yani…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Böyle bir şeyle biz gidemeyiz. Ne kendimize, ne gençliğimize, ne İslâm alemine, ne dünyaya bir faydamız olamaz. Ancak İdeolocya Örgüsü Başyücelik modeli üzerinde tefekkür etmek, derinleşmek... Bunu anayasallaştırmak, ilkeleştirmemiz gerekiyor. Başyüce, isminde de anlaşılacağı gibi en seçkin ve yüce bir zattır. Bunlar olacak. İnsani değer ve hasletler üzerinde olacak. Yargı mevzuu üzerinden getirirsek Başyüce hak ve hukukun emanetçisi ve takipçisi olarak yargının başında olacak. Yani emanetçi ve takipçisi… Ülkemde adaletsiz bir iş yapılıyor mu yapılmıyor mu diye bunu denetleyecek. Bu seçkin vasıfta olacak ve bunu denetleyecek. Başka bir dünyalık bir derdi gayesi olmayacak.</p>

<p>Dolayısıyla yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığın güvencesi de Başyüce’dir. Burada yasama yürütme yargı meselelerini konuştuk. Başyücelik hükümetini konuştuk. Yüceler Kurultayı iel olan ilişkisini konuştuk. Yargı olayını da ben bu şekilde anlatıyorum. Zaten Kur'an ve sünnet esas olduğuna göre burada yargıya da karışması söz konusu değil. Yargının takipçisi olması lazım. Mahkeme teşkilatlanması ve usul hukuku mevzuları ise İslâm hukukuna ve çağın doğurduğu bazı problemlere karşı da müesseseleşecektir.</p>

<p>Hak ve hukuk karşısında, Yüceler Kurultayının dokunulmazlığı olmayacaktır. Necip Fazıl diyor, sokağa tükürmek yasaksa kabahatler kanununa göre bunu bir Başyüce de yapsa zabıta bunun yakasından tutacak. Çöpçü de yapsa yakasından tutacak. Çünkü şahsî masumiyet yok! Allah nazarında var mı arkadaşlar, dostlar? Yani bir şahsî bir masumiyet olabilir mi? Zerre kadar yaptıklarımızın hesabını vermeyecek miyiz? E buna inanan insanların oluşturduğu bir topluluktan, bir modelden, devlet modelinden bahsediyoruz. E madem ki biz buna inanıyoruz, inandığımız gibi devlet ve toplum modeli istemek de en tabii hakkımız. Yani neden ben kapitalizmin bilmem neyinin kaçıncı sınıf tercüme eserlerinden bir modele uyayım. Onu kabul etmemiz mümkün değil.</p>

<p>Başyücelik sisteminde subay, hâkim ve öğretmen meslekleri üzerinde bilhassa durulduğunu da hatırlatmak istiyorum.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Ya. Bakın subay, öğretmen, hâkim… Bir devletin temel elemanları bunlar. Öğretmen adam yetiştirecek, hâkim adaletli olacak, adalet dağıtacak. Subay…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Subay da vatanın sınırını bekleyecek.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Koruyacak. O olmasa zaten yandı gülüm keten helva…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Darbelerde görüyoruz zaten bunları, neler yaşadığını.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bu üç sınıf en mühim şey tabii ve en iyi yetiştirilmesi gereken insanlar… Tabii öğretmene hoca da giriyor mesele orada. Yani öğretmenle hocayı şimdi ayırmışız. Bir ara vardı o... İşte köy okullarında aynı zamanda imamlık hocalık yaptı diye vay efendim laiklik falan filan böyle İslam'ı hep hayatın dışına atmak derdinde olduğu için… İki kişiye aylık vereceğini devlet bir kişiye verecek. Yani camide imamlık yapacak okulda da öğretmenlik yapacak.</p>

<p>Düşünmekten korkarak alıştırıldığımız için “yok olmaz” böyle şeyler! Laiklik derler. Laiklik hakkında tek kitap okumamışlardır. Çünkü yoktur Türkçede…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Laiklikle ilgili Necip Fazıl diyor ki "Laiklikle İslâm bir arada bulunamaz ve bağdaşamaz" diyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Nasıl?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Laiklikle İslâm bir arada bulunamaz ve bağdaşamaz diyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Laikliğin bir tarifi zaten ben Allah'tan daha iyi düşünürüm demek değil mi yani? Ama gelin de anlatın. Yok efendim “laiklik” düşünmeden böyle konuşuyorlar. Devletimiz kabul etmiş. Kanunlara uyuyoruz. Uymak ayrı bir şey. Uyacağız tabii devletin kanunlarına ama benimsemek çok başka bir şey…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yani hürriyetlerin nasıl olacağını… Böyle sınırsız bir hürriyet söz konusu olamaz. Kendisi için istemediğin şeyi başkası için de istemeyeceksin. Hürriyetin esası budur.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tabii çocuk heveslenmiş Batı’ya. Avrupalılar böyle yapıyor diye... Tabii temelinde aşağılık duygusu da var. Köpek besleyecek mesela apartmanda. Aa benim çocuğum köpek besleyecek. Benim hürriyetim var. Laf yani o hayvan havlar. E şoför sabah yola gidecektir. Uykusunu alamazsa kaza yapar. O umurunda değil yani.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yani başkalarına layık görmedikçe sahip olamayacağımız bir şeydir. Dolayısıyla böyle başıboş bir hürriyetin Necip Fazıl çok altını çiziyor. Bunları çok birçok eserinde anlatıyor. Buna "eşek hürriyeti" diyor Necip Fazıl.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Doğru tabii. İstediğini yapıyor tabii o hayvanlar değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Bunun kime faydası var? Kendimize de faydası yok. Ailemize de faydası yok. Gençliğe de faydası yok. Topluma da faydası yok. Böyle bir şey. Buna sınır koymak… Bütün rejimler sınır koyuyor zaten. Biz sınırı meşruiyet üzerinde ve ilahi ölçüler içerisinde koyacak diyoruz. Dolayısıyla burada bir otoriterliğe de yol açılmıyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tabii tabii.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>“Mikroba merhamet hastaya merhametsizlik...” Necip Fazıl'ın başka bir sözü…</p>

<p>Mikroba hürriyet tanınabilir mi? O zaman vücuduna bir mikrop girdiği zaman onun hürriyetine dokunmasın. Kim var ve dokunmayacak kimse var mı?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Yani bu öyle bir şey ki, şimdi böyle yayılıyor da… Mesela zina çok sıradan bir şey bir şeymiş gibi gösteriliyor. Bu ne demek? Zina halinde yaşıyorlar demek. Ve Avrupa'da artık bu meşru hale gelmiş. Sözlüklere geçmiş yani normal kabul "cohabitating" diyor. Birlikte yaşamak... E ne oluyor? İstatistikleri açın bakın internete... Nikahsız doğan çocuklar Batı Avrupa'da yüzde 50 ortalama. Fransa bu konuda şampiyon yüzde 60. Ve gittikçe de artıyor bu oran. Türkiye de nasibini almış bu çağdaşlaşmaktan yüzde 3'e çıkmış maalesef! Nereye varacak bu? Babasını bilmeyenler çoğaldıkça nereye varacak insanlık?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Kötülüğe giden yollar da kötüdür. Kötülüğün kendisi kötü olduğu gibi o yolların da kapatılması lazım. Bu aslında bir yönetimin vazifesi, devletin vazifesi. Çünkü nesli korumak onun vazifesi…</p>

<p>Necip Fazıl Başyücelik’te, Başyücelik Emirleri diye 30 maddede bunları anlatıyor. Hepsine müstakil olarak bahis açmış. Yani kanun, zevk ve terbiye, kumar, içki ve zehir, zina ve fuhuş, faiz, kahvehane, külhanbeylik, içki, kumar...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Kumardan ocaklar sönüyor değil mi? Yani</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Hepsine müstakil var…</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>İçki, onun daha ileri şekli uyuşturucu. Son günlerde gündemde…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Mesela vaizlerle ilgili bahiste temsil liyakatine ermeyen, olmayan, ulaşmayan vaizlerin yasaklanacağını söylüyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>O çok mühim. Yani söyleyeceğine kendisi uyacak önce değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Nasıl söyleyecek? Temsil liyakatinde olacak. Bunları söylüyor. Müspet bilgilerle ilgili bahisler var. Güzel sanatlarla ilgili bahisler. Başyücelik akademyası var. Bunlarla ilgili… Sıhhat ve güzellik var. Üreme ve türeme var. Bunlar aile meselesini eğitim, devlet ve ebeveyn üçlüsüyle beraber ailenin hiçbir şekilde serbest bırakılmayacağını, mutlak manada serbest bırakılmayacağını, aile kendi ayakları üzerinde durana kadar devletin eğitim kurumuyla iş birliği içerisinde ve ebeveyn iş birliği içerisinde aile müessesesini...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Çok mühim tabii aile devletin hücresi…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Aileden alıyor çünkü, birçok şeyi aileden alıyor çocuk.</p>

<p>Bunları ifade ediyor. Yani bu hürriyet kavramında şunu gördüm ben. Hak kavramı öne çıkıyor. Bu yüksek lisans tezimde savunmada bana jüri sormuştu. "Bu tezi hazırladın" demişti, "Necip Fazıl'ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devlet Modeli. Sendeki kanaat ne?" Bendeki kanaat şu oldu. Hürriyetin çok lafı ediliyor hocam. Mühim olan “hak” kavramı… Mesele orada. Hakkımız nedir? Haklarımız nedir?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Nerede duruyor?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet nerede duruyor? Hak hadlerdir. Huduttur. Görevdir aynı zamanda. Ve insanı insan yapan o görevleriyle beraber…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>O ölçü değil mi? Yoksa iş karmaşaya varır, kaosa varır tabii. Peki çok teşekkür ediyorum Kâzım Bey.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Bu fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.</p>

<p></p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bu bir uyarı olur da akademisyenlerimiz, ilahiyatla meşgul akademisyenlerimiz böyle yerli bir üretim öyle diyelim böyle bir şeye de bakmak imkanını bulurlar.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Sadece akademisyen demeyelim isterim. Fikir camiası diyelim hocam.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Doğru. Bir fikir camiası.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Nereden kimlerin çıkacağını bilemeyiz. Gençliğe de bilhassa bu arayış içerisinde olan gençliğe de bir önemli bir rol modeldir. Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu gibi isimler önemli bir rol modeldir. Onların hem fikriyatı hem duruşu, tavizsizliği ve ortaya koydukları geleceğe yönelik bize bir perspektif, proje vermeleri çok önemli…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Peki, çok teşekkür ediyorum Kazım Bey. Sağ olun.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Rica ederim.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/cay-tvde-basyucelik-mefkuresi-konusuldu</guid>
      <pubDate>Fri, 16 Jan 2026 10:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/cay-tv-kazim-albayrak-mehmet-maksudoglu.webp" type="image/jpeg" length="81254"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Küresel haydutluğun kanlı tarihi: İşgal, ihanet ve kaos]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kuresel-haydutlugun-kanli-tarihi-isgal-ihanet-ve-kaos</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kuresel-haydutlugun-kanli-tarihi-isgal-ihanet-ve-kaos" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Amerikan emperyalizmi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik gerçekleştirdiği korsan operasyonla, "devlet" maskesi takmış -tıpkı terörist İsrail gibi- bir suç organizasyonu olduğunu bir kez daha ispatladı. Maduro’nun Karakas’taki konutundan bir gece yarısı baskınıyla kaçırılıp ABD’ye götürülmesi, uluslararası hukukun Vaşington’daki karar vericiler nezdinde bir tuvalet kağıdı kadar değeri olmadığının ispatıdır]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"Narko-terörizm" yaftasıyla servis edilen bu haydutluk, aslında yeni bir durum da değil... Söz konusu Amerikan çıkarları olduğunda, egemenlik hakları, sınır mahremiyeti veya diplomatik dokunulmazlık gibi kavramlar buharlaşıyor. Dün Panama’da Manuel Noriega’ya, Haiti'de Aristide'e, Irak’ta Saddam Hüseyin’e yapılan neyse, bugün Venezuela’da Maduro’ya yapılan odur.</p>

<h2><strong>Noriega vakası</strong></h2>

<p><img alt="M A R S" class="detail-photo img-fluid" height="736" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/01/m-a-r-s.jpg" width="563" /></p>

<p>Bu korsanlık silsilesinin ilk büyük ve en kanlı halkası 1989 yılında Panama’da örüldü. Olayın arka planı, Vaşington’un ikiyüzlülüğünün kristalize olmuş halidir. Manuel Noriega, 1970’lerden itibaren CIA bordrosunda maaşlı bir eleman olarak çalıştı, Latin Amerika’daki komünist hareketlere karşı ABD’nin "kirli işlerini" yürüttü. Ancak ne zaman ki Panama Kanalı üzerindeki egemenlik haklarını savunmaya kalktı ve ABD’nin bölgedeki mutlak tahakkümüne direnç gösterdi; işte o an "makbul müttefik" statüsünden "aranan suçlu" statüsüne düşürüldü.</p>

<p>Vaşington, bir sabah ansızın Noriega’yı "uyuşturucu baronu" ilan etti. Oysa Noriega’nın uyuşturucu trafiğindeki rolü, CIA ile kol kola yürüdüğü yıllarda da biliniyordu; fakat o zamanlar bu durum ABD çıkarlarına hizmet ettiği için görmezden geliniyordu. ABD, 20 Aralık 1989’da, "Haklı Dava Operasyonu" (Operation Just Cause) gibi alaycı bir isimle Panama’yı işgal etti. 26 bin Amerikan askeri, küçücük bir ülkeye, savunmasız bir halkın üzerine çullandı.</p>

<p>Bu işgal sırasında Panama’nın yoksul mahallesi El Chorrillo, Amerikan uçakları tarafından o kadar yoğun bombalandı ki, yerel halk buraya "Küçük Hiroşima" adını verdi. Sırf bir kişiyi yakalamak uğruna 3 binden fazla sivilin ölümüne sebep olundu, on binlerce insan evsiz kaldı. İşin en trajikomik yanı ise Noriega’nın yakalanma sürecidir. ABD ordusu, Noriega’nın sığındığı Vatikan Büyükelçiliği’nin etrafını kuşattı. Onu dışarı çıkmaya zorlamak için elçiliğin çevresine dev hoparlörler yerleştirip, klasik müzik tutkunu olduğu bilinen Noriega’ya günlerce yüksek sesle heavy metal ve rock müzik çalarak "psikolojik işkence" uyguladılar ve sonrasında Noriega’yı paketleyip Florida’ya götürdüler. Üzerindeki askeri üniformasıyla, savaş esiri statüsü bile tanınmadan, adi bir suçlu gibi Amerikan mahkemelerinde 40 yıl hapse mahkûm edildi.</p>

<h2><strong>Bağdat’ta "adalet" tiyatrosu ve Saddam Hüseyin</strong></h2>

<p><img alt="S A D D A M" class="detail-photo img-fluid" height="642" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/01/s-a-d-d-a-m.jpg" width="1110" /></p>

<p>Amerikan haydutluğunun en vahşi sahnelerinden biri de Irak’ta kuruldu. Panama’daki "uyuşturucu" bahanesinin yerini, Irak’ta "Kitle İmha Silahları" yalanı aldı. Vaşington yönetimi, elinde hiçbir delil olmamasına rağmen, bütün dünyayı yalanlarla manipüle ederek 2003 yılında Irak’ı işgal etti.</p>

<p>Saddam Hüseyin, aylarca süren bir “insan avı” neticesinde yakalandı. Ancak asıl tiyatro, onu yargılamak adına kurulan kukla mahkemede yaşandı. ABD işgali altındaki bir ülkede, Amerikan askerlerinin gölgesinde kurulan sözde Irak Mahkemesi, aslında işgalcinin infaz timiydi. Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı sabahında idam edilerek şehit edilmesi, ABD’nin Müslümanlara ve direnen liderlere karşı duyduğu kinin sembolü oldu. Milyonlarca Müslümanın katledilmesine sebep olan bu süreç, tarihe Amerikan emperyalizminin en büyük suç dosyalarından biri olarak geçti.</p>

<h2><strong>Haiti’de "kargo paketi" muamelesi: </strong></h2>

<p><img alt="F D-1" class="detail-photo img-fluid" height="637" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/01/f-d-1.jpg" width="1212" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>ABD’nin "arka bahçesi" olarak gördüğü coğrafyalarda lider kaçırma alışkanlığı sadece Noriega ile de sınırlı değildir. 2004 yılında Haiti’nin demokratik yollarla seçilmiş ilk devlet başkanı Jean-Bertrand Aristide’in başına gelenler, Maduro operasyonunun birebir provası niteliğindedir.</p>

<p>Haiti’de halkın büyük desteğiyle iktidara gelen Aristide, ABD ve Fransa’nın sömürgeci politikalarına ters düşen adımlar atınca hedef tahtasına oturtuldu. 29 Şubat 2004 gecesi, Amerikan Deniz Piyadeleri (Navy SEALs) Aristide’in konutunu bastı. Kendisine "Ya istifa edersin ya da binlerce insan ölür" tehdidi savuruldu. Aristide ve eşi, apar topar bir Amerikan askeri uçağına bindirildi. Nereye götürüldüklerini dahi bilmiyorlardı. Uçak saatlerce havada kaldıktan sonra Orta Afrika Cumhuriyeti’ne indi.</p>

<p>ABD Dışişleri Bakanlığı bu olayı "Aristide kendi isteğiyle ülkeyi terk etti" yalanıyla dünyaya duyurdu. Oysa Aristide, Afrika’daki sürgün günlerinde cep telefonuyla ulaştığı basına, "Beni zorla kaçırdılar, bu modern bir darbedir" diye haykırıyordu. Vaşington, seçilmiş bir devlet başkanını, tıpkı bir kargo paketi gibi kıtalararası taşıyarak, istediği zaman istediği lideri "yok etme" haydutluğunu sergilemişti.</p>

<h2><strong>Tasmalı işbirlikçiler</strong></h2>

<p>Ancak bu haydutluğun başarıya ulaşmasındaki en utanç verici pay, şüphesiz "kapıyı içeriden açan" onursuzlara aittir. Emperyalist postalları yalamayı diplomasi sanan, kendi vatanının anahtarını düşmana altın tepside sunan yerli işbirlikçiler olmasa, bu işgaller bu kadar kolay gerçekleşemezdi. İster Irak’ta ABD tanklarını alkışlayanlar olsun, ister Venezuela’da darbe seviciliği yapanlar; bunlar işgalcinin en kullanışlı aparatıdır. Şamil Basayev'i de, Usame bin Ladin'i de, Zerkavi'yi de, Yahya Sinvar'ı da ele veren aynı soysuzlardır. Efendisine yaranmak için ülkesini ateşe atan, halkına ihaneti "özgürleşme" diye pazarlayan bu satılmış ruhlar, tarih önünde en az işgalciler kadar suçludur.</p>

<h2><strong>Ve şimdi Venezuela: Aynı yalanlar, aynı yöntem</strong></h2>

<p><img alt="M A D" class="detail-photo img-fluid" height="520" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/01/m-a-d.jpg" width="782" /></p>

<p>Bugün Maduro’ya yapılanlar, Noriega, Saddam ve Aristide örneklerinin bir sentezidir. ABD, petrol rezervlerine çökmek istediği Venezuela’yı dize getiremeyince, liderini kriminalize etme yolunu seçmiştir. Dün Saddam’ın saraylarına girip "kimyasal silah" arayanlar, bugün Maduro’nun sarayına girip "uyuşturucu" aradıklarını iddia ediyorlar. Oysa asıl uyuşturucu baronu da, asıl terörist de, asıl kitle imha silahı üreticisi de Beyaz Saray’da oturanlardan başkası değildir.</p>

<p>ABD, kendi haydutluğunu bir evrensel hukuk gibi dayatarak, dünyanın geri kalanına şu mesajı vermektedir: "Bize biat etmeyen herkes potansiyel bir suçludur ve cezası bizzat bizim tarafımızdan kesilecektir."</p>

<p>Maduro operasyonu, ABD’nin ahlaki ve siyasi çöküşünün resmidir. Noriega’yı kaçırarak Panama’yı, Saddam’ı asarak Irak’ı, Aristide'i sürgüne yollayarak Haiti'yi kontrol altına aldığını sanan Vaşington, aslında küresel öfkeyi büyütmekten başka bir şeye hizmet etmemiştir. Venezuela hamlesi de bu kanlı mirasın son halkası olarak tarihe geçecektir.</p>

<p>BARAN HABER</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kuresel-haydutlugun-kanli-tarihi-isgal-ihanet-ve-kaos</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 21:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/kur-1.png" type="image/jpeg" length="83661"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kâzım Albayrak Akit TV'ye konuk oldu: "Necip Fazıl hadislerle bir dünya nizamı kurdu"]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-akit-tvye-konuk-oldu-necip-fazil-hadislerle-bir-dunya-nizami-kurdu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-akit-tvye-konuk-oldu-necip-fazil-hadislerle-bir-dunya-nizami-kurdu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kâzım Albayrak: Necip Fazıl, estetik temelli bir dil ile hadisleri yoğurur ve fikriyatında hadislerle bir dünya nizamı kurar.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><span style="color:#f39c12"><em>Aylık Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi ve Yazarı Kâzım Albayrak, 29 Aralık 2025 saat 15.00'te Akit Tv'de Feridun Erdoğral'ın sunduğu Haber 15 programına konuk oldu. Albayrak'ın "Necip Fazıl'ın Eserlerinde Hadis: Hikmet, Estetik ve Toplum" adlı eseri merkeze alınarak Necip Fazıl’ın hadislerle kurduğu ilişkinin salt nakle dayalı olmadığı, bu müktesebatın estetik, hikmet ve içtimai fayda ekseninde çağın ihtiyaçlarına göre yorulduğu ifade edildi. Hadisleri İslam ümmetini ve özellikle gençliği harekete geçiren bir aksiyon çağrısı olarak ele alan Necip Fazıl’ın, fikriyatında hadisler üzerinden bir dünya nizamı kurduğuna dikkat çekiliyor. Bu yaklaşımın, klasik ulema çizgisiyle bağını koparmadan modern dönemde bir yönüyle <strong>"</strong>içtimai hadisçilik" denebilecek bir üslubu da ihtiva ettiği belirtiliyor.</em></span></p>

<p><strong>Feridun Erdoğral: </strong>Necip Fazıl Kısakürek, derin tefekkürü ve kıvrak zekasıyla edebiyata, hadis ilmiyle büyük bir renk ve lezzet kattı. Gerçekten büyük bir üstat. Bu konuyu "Necip Fazıl'ın Eserlerinde Hadis" kitabının yazarı Kâzım Albayrak ile konuşacağız. Kâzım Bey hoşgeldiniz yayına.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Hoşbulduk.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral: </strong>Necip Fazıl deyince -deyim yerindeyse- akan sular durur. Önemli bir isim. Birçok gençliğe ilham olmuş ve yön vermiş bir isim. Siz bu kitabınızın da yazarı olarak Necip Fazıl'ı nasıl tanımlarsınız?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Necip Fazıl, Şeriat’ten kıl taviz vermeden onu eşya ve hadiselere hakim kılmanın dünya görüşünü örgüleştiren adam. Şeriat’ten hiç taviz vermeyen bir dünya görüşünü bize sunuyor. Bu da baş eserim dediği İdeolocya Örgüsü eserinde billurlaşmış oluyor.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Necip Fazıl Kısakürek yani kendisini nasıl geliştirdi? Hayatından bahseder misiniz?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Necip Fazıl, bu düzen içerisinde yetişmiş fakat rejimin de en üstte tuttuğu bir isimdir. Önce şiir yönüyle tanınır; mümtaz biridir. “Genç şair” denir, beklentiler onun üzerindedir. Böyle bir yönü vardır. Fakat Necip Fazıl bir arayış içindedir. Sanatta zirveye çıkmış, her şeyi elde etmiştir; unvan, şöhret, her şey önüne serilmiştir. Ancak bunlarla tatmin olmaz. Ruhunu doyurmaz. İkbal, pofpof, el üstünde tutulmak onu doyurmaz; o hakikati arıyor. Zaten “bir ve birini arıyorum” der.</p>

<p>Bu hakikati arayış içerisindeyken Abdülhakim Arvasî Hazretleri’ne ulaşır ve orada Necip Fazıl’da büyük bir dönüşüm yaşanır. Daha önce de bir itikadı vardır belki ama ortada bir şekildeydi; mihrakını bulmamıştır. İslam’a tam raptolmamış, düşüncesi ona perçinlenmemiştir. Daha çok geleneksel bir Müslümanlık söz konusudur. Burada Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin kilit bir rolü vardır.</p>

<p>Bu safhadan sonra Necip Fazıl velut bir isim hâline gelir. Daha önce sadece şairken, artık mütefekkir olur. Sanat eserleriyle birlikte tasavvufa dair eserler peş peşe gelir ve cemiyet meydanına atılır. Bu çok önemli bir husustur. Büyük Doğu hareketini başlatır; Büyük Doğu dergisiyle bu hareketi kurar. Bir gençlik yoğurmak ister.</p>

<p>Dönemin şartları da unutulmamalıdır: Allah demenin yasaklandığı, Kur’an okumanın yasaklandığı, camilerin basıldığı, hocaların darbedildiği, ulema sınıfının tasfiye edildiği bir dönemdir ve bu durum belgeleriyle ortadadır. Böyle bir zamanda, yeni bir gençlik yoğurmak için Büyük Doğu dergisiyle meydan yerine atılır. Bu, efsanevî bir kahramanlıktır. Necip Fazıl’ı "fikir, sanat ve aksiyon" adamı üçlüsüyle ifade edebiliriz.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Büyük Doğu dediniz; kendisi de zaten bu şekilde anılıyor. Nedir Büyük Doğu?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Büyük Doğu, "Doğunun doğuşu" anlamına gelir. Doğu’dan İslam âlemi kastedilir ve aynı zamanda yeniden bir doğuş ifade edilir. Dolayısıyla yeni bir mefkuredir. Üstad, İslam’ın çağımızda yeniden ayağa kalkması ve hâkim olması için bir manivela ve bir fikriyat ortaya koyuyor. Üstad, bu fikriyatın aksiyonunu da bizzat kendisi yapıyor. Büyük Doğu da bu yönüyle sistemleştirilmiş bir fikriyat olarak ortaya çıkmış oluyor.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Abdülhakim Arvasî Hazretleri’yle tanışıyor ve o süreç, kendisinin de anlatımıyla önemli katkılar sunuyor. Hatta öncesi ve sonrası diye ifade ediliyor. Abdülhakim Arvasî Hazretleri ve tasavvuf, Necip Fazıl Kısakürek’e ne katıyor?</p>

<p data-end="966" data-start="323"><strong data-end="342" data-start="323">Kâzım Albayrak:</strong> Seyyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri tekkede oturan bir postnişin değildi. Birinci Dünya Harbi’ne bilfiil katılmış, mutlak halifesi olan Sıddık Efendi’yi cephede şehit vermiş bir isimdir. Ruslar yukarıdan gelince Van ve Başkale işgal edilince, 150 kişilik ailesiyle birlikte göç eder; Musul’a, Bağdat’a, Adana’ya gider. Yolda büyük açlık ve yoksulluk çekerler; bu nüfusun yarıdan fazlası kırılır ve sonunda İstanbul’a gelirler. Sultan Vahidüddin Han Hazretleri kendisine Kâşgarî Dergâhı’nı verir. Ayrıca Birinci Cihan Harbi’ndeki yararlılıklarından dolayı Sultan Vahidüddin tarafından taltif edilir.</p>

<p data-end="1274" data-start="968">Cumhuriyet devrinde Abdülhakim Arvasî Hazretleri temkin makamında gider. Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin yetiştirdiği en büyük silah Necip Fazıl’dır. Taha Üçışık’ın benzetmesiyle, “namluya sürülmüş bir kurşun”dur. Allah rahmet eylesin; bunu Aylık Baran Dergisi’ndeki bir mülakatında ifade ediyordu.</p>

<p data-end="1724" data-start="1276">Necip Fazıl, Doğu-Batı muhasebesi yapar. Batı ile hesaplaşmanın merkez ismi Necip Fazıl’dır. Çünkü kültürel, iktisadi ve hayat tarzı bakımından bir hegemonya söz konusudur. Bu hegemonya aile müessesesinden iktisadi düzene, eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar her alanda dayatılır. Necip Fazıl bunu kabul etmez. Bugün de kabul edemeyiz. Seküler bir hayat tarzını neden kabul edelim? Necip Fazıl bunun dünya görüşünü ortaya koyar ve örgüleştirir.</p>

<p data-end="2138" data-start="1726">Bu fikriyatın ilhamını, ateşini ve gücünü manevî yönden nereden alıyor derseniz, biraz önce bahsettiğimiz bu noktadan alıyor ve cemiyet meydanına Büyük Doğu ile atılıyor. Bir gençlik yetiştirme ideali var. Bütün Anadolu’yu dolaşır. Bu dolaşmalar esnasında Büyük Doğu teknesinden Salih Mirzabeyoğlu gibi bir isim çıkar. Onun da yetmiş küsur eseri vardır. Aynı yolun ve aynı çilenin talibi olarak yetişir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p data-end="2506" data-start="2140">Necip Fazıl’ın attığı tohumlar bu topraklarda en ücra köşelere kadar yayılmıştır. Benim de gençliğimde Necip Fazıl’la tanışma imkânım da oldu. Salih Mirzabeyoğlu bizi Necip Fazıl’a götürdü; o dönem Akıncı Güç Dergisi çıkıyordu. Necip Fazıl, Salih Mirzabeyoğlu’nu ve Akıncı Güç’ü bağrına bastı; çünkü hareket, fikriyatını Büyük Doğu’yu merkez alarak yürütüyordu.</p>

<p data-end="2945" data-is-last-node="" data-is-only-node="" data-start="2508">Aksi hâlde ne olur? İslam sosyalizmi, İslam liberalizmi, sekülerizm benzeri sapkın anlayışlar ortaya çıkar. Üstad bunlara modernizm ve reformizm diyor mesela. Üstad, Ehl-i Sünnet çerçevesi içinde sağlam bir siyasi ve içtimai dünya görüşü ortaya koyar. Bunun adına da Büyük Doğu der. <em data-end="2822" data-start="2804">İdeolocya Örgüsü</em> temel eseridir. Salih Mirzabeyoğlu da buradan yetişen bir genç olarak ilhamını ve fikriyatını buradan alır ve yürür.</p>

<p>Ben Necip Fazıl’ı Salih Mirzabeyoğlu’nu tanımadan önce de biliyordum. Necip Fazıl’ı zaten bilmeyen, ondan istifade etmeyen yok. Bütün Müslümanlar üzerinde emeği olan bir isimdir. Fakat Necip Fazıl’ın hakikati nedir, mesele orada düğümleniyor.</p>

<p>Biz Necip Fazıl’ı bir kahraman olarak görüyorduk, şiirlerini çok seviyorduk. Ancak Salih Mirzabeyoğlu, <em>İdeolocya Örgüsü</em>’nü merkeze alarak Büyük Doğu üzerinden harekete geçmemizi, onun sistemini özümsememizi söyledi. Bu hususta da bunun nasıl yürütülebileceğine bizzat misal oldu.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Dediğiniz gibi birçok kişiye siz de dahil ilham olmuş. Kitabınızı biraz inceledim. Hadislerden özellikle bahsetmişsiniz. Necip Fazıl Kısakürek’in hadislerle olan bağı nedir?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Ben akademik çalışmalara biraz geç yaşta başladım ama asıl idealim, konum, istediğim, arzum Necip Fazıl’dır. Çünkü o, bizi gençliğimizden beri ruhen, fikren ve zikren besledi. Bu hususta hocam bana “hadisleri çalış” dedi.</p>

<p>Şunu itiraf edeyim: Hadisleri çalışmaya başlayınca, Necip Fazıl’ın eserlerinde hadislerin bu kadar yekûn tutacağını ve hadis mevzuuna bu derece yoğunlaştığını tahmin etmiyordum. Yıllardır okuru olmama rağmen bunu bu derinlikte fark etmemiştim. Dolayısıyla ortaya hacimli bir eser çıktı.</p>

<p>Bu çalışmada Necip Fazıl’ın hadislere ne kadar çok yoğunlaştığını ve hadislerden bir dünya nizamı kurduğunu gördüm. Daha doğrusu Necip Fazıl’ı cemiyet davası güden cemiyetçi bir mütefekkir, bir cemiyet kavgacısı olarak gördüm. Hadislerden ilham alarak kendi fikirlerini döşüyor.</p>

<p>Ben bunu çok yerde gördüm ve pek çok yerde hadisleri kullanıyor ve Allah Resûlü’nü merkeze alıyor. Çünkü “Varlık, O yüzünden” diyor. Kâinatın efendisi, gaye insan olarak görüyor Allah Resulü’nü. Necip Fazıl hem siyer hem hadis mevzularına çok yoğunlaşıyor. Bu çalışmada da bunu fazlasıyla müşahede etmiş oldum. Bu mevzuyu incelemek bakımından bana ayrıca bir memnuniyet verdi.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Kitabınızı inceleyebildiğim kadarıyla birçok hususa değinmişsiniz. Özellikle Necip Fazıl Kısakürek’in hem hayatında hem de eserlerinde başvurduğu ve baş göz ettiği birçok isim, birçok evliyaullah hazeratı var. Bunu sadece Abdülhakim Arvasî Hazretleri ile sınırlayamayız. Bunların içinde İbnü’l-Arabi Hazretleri bile var. Bunlar önemli. Biraz da bunlara değinebilir misiniz?</p>

<p data-end="879" data-start="487"><strong data-end="506" data-start="487">Kâzım Albayrak:</strong> Çalışmam çerçevesinde Necip Fazıl’ın kaynaklarını da araştırdım. Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nden sonra Necip Fazıl’ın kaynaklarını sayarsak, başta İmam Rabbani Hazretleri ve <em data-end="695" data-start="685">Mektubat</em> eseri gelir. Ardından İmam Gazali Hazretleri gelir. Sonrasında Muhyiddin Arabi Hazretleri gelir. Bu üç ismi en başta sayabiliriz. Bunların hepsini eserlerinden örneklerle gösterdim. Daha sonra Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ni sayabiliriz.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> <em>Marifetname</em>’yi yazan Allah dostu.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet, Ardından <em data-end="1010" data-start="988">Mevahib-i Ledunniyye</em> eserinin müellifi İmam Kastallani’yi sayabiliriz; onun siyer eserini de Necip Fazıl tercüme etmiştir. Fahrettin Safi’yi de sayabiliriz; onun <em data-end="1161" data-start="1152">Reşahat</em> eserini tercüme etmiştir. Bu isimleri başta zikredebiliriz.</p>

<p data-end="1678" data-start="1225">Necip Fazıl, hadislerle ilgili bir risale oluşturabilecek kadar hadis müktesebatına vakıf olarak yazmış. Necip Fazıl, Ehl-i Sünnet geleneğine bağlıdır. Ancak Necip Fazıl’ın burada alamet-i farikası; hikmet temelli, bilgi temelli, içtimai fayda temelli ve estetik temelli unsurları bir arada özleşleştirmesidir. Hadisler içinde de bu yönleri öne çıkanları kullanıyor. Mesela “Bir günü bir günüyle eş geçen aldanmıştır” hadisi. Burada açık bir aksiyon yönü görülüyor. Necip Fazıl, İslam ümmetine ve İslam gençliğine aksiyon diyor. Bu noktada hadisleri ön plana çıkarır. Üstad’ın üslubunun veciz olduğu malumdur; estetik temelli bir dil ile bunları yoğurur ve fikriyatında hadislerle bir dünya nizamı kurar.</p>

<p data-end="2314" data-start="2020">Necip Fazıl, geçmiş ulema devrine kıyasla kendi çağında diğer faaliyetlerine ek olarak içtimaî hadisçilik de yapmıştır. Bunun benzerlerini Süyuti’de, İmam Nevevi’de ve başka bazı ulema isimlerinde görmek mümkündür. Necip Fazıl da bunu yapmıştır, bunu gördüm ve bu husus gerçekten çok önemlidir.</p>

<p data-end="2704" data-is-last-node="" data-is-only-node="" data-start="2316">Necip Fazıl’ın usul ölçüsüne de dikkat çekebiliriz. Şöyle sorar: “Sen hakikatten mi Resulullah’a gidiyorsun, yoksa Resulullah’tan doğrudan alıp hakikate mi gidiyorsun?” Bu usul ölçüsü, bilhassa kafaların karışık olduğu ve usulsüzlüğün yaygınlaştığı çağımızda son derece mühimdir. Bunu da net bir şekilde görüyoruz. Aksiyon mevzuuna da değinmek isterim. Vaktimiz ne kadar var bilmiyorum.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> En azından bir özet geçebiliriz. Necip Fazıl'ı anlatmaya burada ne zamanımız yeter ne saatlerimiz... Ona günlerce büyük büyük programlar yapmamız lazım. Gerçekten büyük bir isim. Maalesef teknolojinin her yerde fâş olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Gençlerimize Necip Fazıl Kısakürek'i unutturmama adına ne gerekiyorsa yapmaya çalışıyoruz. Bu yayında onlardan biri aslında.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Bu niyetiniz güzel. Temennilerinize katılıyorum. Necip Fazıl, gençliğe verebileceğimiz en önemli gaye ve vasıtadır. Çünkü gençlere hitap edebilecek bir dili ve aksiyonu vardır.</p>

<p data-end="1309" data-start="850">Necip Fazıl’ı iki kelimeyle ifade edecek olsak “iman ve aksiyon” deriz. Hatta bunu tek kelimeye indirsek, çalışmalarım neticesinde ben “vecd” derim. Necip Fazıl der ki: Dünya bir inkılap bekliyor. Yani bir değişim, bir yenilenme… Hep şikâyet ediyoruz ya, ne yapılması lazım, nasıl bir nizam olmalı diye. Bize tercüman olacak, dünyaya adaleti yayacak nizam sahibi olan Müslüman’dır. Çağından mesul olan Müslüman’dır. Necip Fazıl bunları formüle eder.</p>

<p data-end="1546" data-start="1311">Der ki: Dünyanın beklediği bu inkılap üç daire hâlindedir. Dış daire dünya, onun içinde İslam âlemi, onun içinde de Türkiye. Merkezde Türkiye vardır. Cihanı kaldıracak manivelanın dayanak noktasını Türkiye olarak kabul etmek gerekir diyor Necip Fazıl.</p>

<p data-end="1982" data-start="1548">Biz savunma değiliz, antitez değiliz; biz teziz. Necip Fazıl’ın baş talebesi Salih Mirzabeyoğlu da <em data-end="1702" data-start="1680">İstikbal İslam’ındır</em> eserinde bunu söyler: Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı. Biz bir tepki hareketi değiliz; dünyaya alternatif yeni bir dünya düzeniyiz. Sadece şikâyetten ibaret bir dünya görüşüne sahip değiliz. Antitez de değiliz, teziz. Çünkü zaten tez İslam’dır; diğerleri ondan sapan yollardır.</p>

<p data-end="2206" data-start="1984">Bugün kendilerini “yeni” diye süslüyorlar ama hakikat İslam’dır. Hepsi İslam’dan neşet etmiş, sonra bozulmuştur. Dolayısıyla dünyaya antitez olarak değil, tez olarak çıkmamız gerekir. Dünyaya bir teklif sunmamız gerekir.</p>

<p data-end="2546" data-start="2208">Peki, dünyaya nasıl bir teklif sunacağız? Kırk yamalı bohçaya dönmüş bir eğitim sistemiyle mi, oradan buradan alınmış, devşirilmiş, eklektik ve yamama bir rejimle mi dünyaya adalet getireceğiz? İşte Necip Fazıl bunu ilkeleştirmiş, prensipleştirmiştir fikriyat olarak. Önce fikirde neyi kuşanacağımızı bilelim. Psikolojik duruş olarak da bunu inşa edelim.</p>

<p data-end="2546" data-start="2208"><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Sayın Albayrak, son olarak Üstad ile ilgili gençlere de öğüt olacak ne söylemek istersiniz?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Necip Fazıl diyor ki: “Ben bazı şeri ölçüler üzerinde etütler yaptığım zaman bulduğum ölçüler içinde aldığım hazzı, hissettiğim konforu dünyada hiçbir şiirden almıyorum.”.Bunu bir mütefekkir söylüyor.</p>

<p>Yine Necip Fazıl diyor ki, “Dava İslam’ı icâd etmek değil keşfetmek”. Bizim eksiğimiz olan bir husustur. Devam ediyor, “İcâd etmek değil , keşfetmek. İşte beklenen inkılabın esası, ve işte Büyük Doğu. İslam’ı yenileştirmek değil çünkü o ebedi yeni."</p>

<p>Son olarak yine Üstad'dan bir tavsiye: "Allah’ın Sevgilisi'nin beklediği nesil siz olacaksınız, mükellefsiniz, ya olun ya ölün!”.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Teşekkür ederim sizlere böyle bir eser kazandırdığınız için. Bundan sonraki çalışmalarınızda da başarılar diliyorum.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Teşekkür ederim. İyi yayınlar</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-akit-tvye-konuk-oldu-necip-fazil-hadislerle-bir-dunya-nizami-kurdu</guid>
      <pubDate>Tue, 30 Dec 2025 13:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/12/ekran-resmi-2026-12-30-160942.png" type="image/jpeg" length="29083"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ceplerdeki kumarhane]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ceplerdeki-kumarhane</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ceplerdeki-kumarhane" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kumar; insan beyninin zaaflarını hedef alan, algoritmalarla tahkim edilmiş ve küresel çapta organize edilmiş devasa bir endüstriyel sömürü mekanizmasıdır. Bu mesele, basit bir irade sınavından öte, nörobiyolojik etkilere sahip bir hastalık, bir "müptela" halidir. Akıllı telefonların hayatın merkezine yerleşmesi, her ferdin cebinde 7/24 işleyen bir kumarhane taşımasına sebep oldu]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Küresel piyasada yasal spor bahislerinin hacmi 100 milyar doları aşarken, asıl vahamet illegal alandaki karanlık tabloda gizlidir. Birleşmiş Milletler verileri, illegal kumar pazarının büyüklüğünün 1.8 trilyon dolara ulaştığını göstermektedir. [1]. Denetimden uzak, tamamen kontrolsüz büyüyen bu devasa "gölge ekonomi", devletlerin ve toplumların altını oyan sessiz bir felakettir.</p>

<h2><strong>"Kıl Payı" tuzağı</strong></h2>

<p>Kumar endüstrisi, müşterilerini aslında "şans" faktörüyle filan değil, ince hesaplanmış bir "mühendislik" ile avucunda tutar. Sistem, beyindeki ödül mekanizması olan dopamin sistemini manipüle etmek üzerine kurguludur. Buradaki en sinsi tuzak, literatürde "kıl payı" etkisi olarak bilinen yanılsamadır.</p>

<p>Bir kumar makinesinde veya dijital oyunda kazanmaya çok yaklaşıp kaybetmek beyin tarafından bir "kayıp" olarak görülmez. Aksine "kazanmaya ramak kaldı" sinyali olarak kodlanır. Bu sahte sinyal, kazanmışçasına dopamin salgılatır ve kişiyi "bir dahakine muhakkak kazanacağım" hissiyle oyunun içinde hapseder. Ayrıca video oyunlarındaki "ganimet kutuları", çocukları ve gençleri bu sisteme alıştırmanın bir aracıdır. İçinden ne çıkacağı meçhul bu kutular, zihinleri belirsiz ödül sistemine göre programlayarak geleceğin potansiyel kumarbazlarını yetiştirmektedir.</p>

<h2><strong>50 milyar dolarlık kara delik</strong></h2>

<p>Genç nüfusu ve yüksek internet kullanımıyla Türkiye, bu küresel ağın iştahını kabartan en büyük pazarlardan biridir. Hazine ve Maliye Bakanlığı ile MASAK verilerine dayanan son tespitlere göre, Türkiye'de yasa dışı bahis ve kumarla ilişkili yıllık işlem hacmi <strong>50 milyar doların (yaklaşık 1.7 trilyon TL)</strong> üzerindedir. [2]. Bu korkunç rakam, cari açığın finansmanını dahi gölgede bırakacak bir kara para trafiğine işaret etmektedir.</p>

<p>Bu paraların transferinde genellikle "kiralık hesaplar" kullanılır. Öğrenciler veya dar gelirli vatandaşlar, cüzi komisyonlar karşılığında banka hesaplarını bu suç örgütlerine kullandırarak, farkında olmadan -veya olarak- uluslararası bir kara para aklama suçunun faili haline gelmektedir.</p>

<p>Kumarın Türkiye'ye faturası, sadece kaybedilen paralarla ölçülemez. Yayınlanan "Bağımlılık Ekonomisi" raporu, bağımlılıkların Türkiye ekonomisine yıllık toplam maliyetinin 78 milyar dolar olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tablonun en ağır kalemi, 40 milyar dolar ile kumar bağımlılığına aittir. [3].</p>

<p>Bu rakam; iflaslar, iş gücü kayıpları, perian olan aile yapıları, artan boşanmalar ve intihar vakalarının topluma yüklediği "gizli ve ağır maliyetleri" ihtiva eder. Araştırmalar, kumar bağımlılarında intihar düşüncesi ve teşebbüsünün, diğer tüm bağımlılık türlerine kıyasla çok daha yüksek seviyelerde seyrettiğini göstermektedir.</p>

<h2><strong>Vitrin mankenleri</strong></h2>

<p>Yasa dışı bahis baronları, meşruiyet kazanmak ve kitleleri ağlarına düşürmek adına toplumun aşina olduğu yüzleri kullanır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmalar, bu stratejiyi tüm çıplaklığıyla ifşa etti. Serdar Ortaç ve Mehmet Ali Erbil gibi şöhretli isimler ile milyonlarca takipçisi olan sosyal medya fenomenleri, yasa dışı bahse teşvik suçlamasıyla yargı kıskacına alındı.</p>

<p>"Bilmiyorduk" veya "davet üzerine gittik" şeklindeki savunmalar, bu kişilerin etkisiyle binlerce gencin yasa dışı sitelere yönlendirildiği gerçeğini değiştirmez. Fenomenlerin sergilediği lüks yaşam illüzyonu, gençlere "zahmetsiz zenginlik" hayali satarak onları bu bataklığa sürükleyen başlıca sebeplerdendir.</p>

<p>Özellikle genç erkekler arasında, spor bahislerinden "kaldıraçlı kripto işlemlerine" doğru bir geçiş yaşanmaktadır. Yüksek kaldıraçlı işlemler, finansal bir yatırım aracı olmaktan çıkıp, dopamin odaklı bir kumara evrilmiştir. Uygulamaların oyunlaştırılmış arayüzleri, gençleri rasyonel yatırımdan uzaklaştırıp, anlık haz ve risk iştahını körükleyen birer tuzaktır.</p>

<h2><strong>Devletin çelişkisi </strong></h2>

<p>Mevcut düzen, bir yandan "illegal bahis" ile mücadele ettiğini iddia ederken, diğer yandan "Milli Piyango", "İddaa" ve "At Yarışı" gibi resmî kanallarla kumarı bizzat himaye etmektedir. Devletin kasasına giren vergi uğruna, milletin ruh kökünü kurutan bu zehir "yasal" kılıfına sokulmuştur. Oysa zehrin "yasalı" ile "yasa dışısı" arasında mahiyet farkı yoktur; sadece etiket farkı vardır. Devlet, kendi eliyle oynattığı kumarı “legal”, başkalarının oynattığına ise “illegal” görmek gibi saçma sapan bir garabetin içindedir.</p>

<p>Gençliği bu sarmaldan kurtarmanın yolu, sadece illegal sitelere erişim engeli getirmek veya polis baskınları düzenlemekten ibaret değildir. Bataklık, bizzat sistemin "maddeci" ve "hazcı" kodlarındadır. Emeksiz kazancı, köşeyi dönmeyi ve alın teri dökmeden zengin olmayı pompalayan bu sistem, gençlerin ruhundaki "ulvi gaye" boşluğunu "kumar hazzı" ile doldurmaya çalışmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Devlet, kumarın vergisinden medet ummayı bırakıp, bu illeti topyekûn reddeden bir ahlak nizamına geçiş yapmalıdır. Gençliğe "şans" değil, "cehd" ve "ideal" şuuru aşılanmalıdır. Ekonomik umutsuzluk, üretim ve adil paylaşım ile; manevi boşluk ise ancak köklü bir maarif hamlesi ile doldurulur. Kumarın "yasal" olanını meşru gören zihniyet tasfiye edilmeden, "yasa dışı" olanıyla yapılan mücadele, akıntıya karşı kürek çekmekten farksızdır. Kurtuluş, kumar masasını bir tekmede devirecek mutlak fikrin iktidarındadır!..</p>

<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>

<p>[1] Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC), Küresel Yasa Dışı Bahis Raporu. [2] MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) 2024 Yılı Değerlendirme Raporları ve Bakanlık Açıklamaları. [3] Yeşilay, Türkiye Bağımlılık Ekonomisi Raporu, 2024.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ceplerdeki-kumarhane</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Dec 2025 18:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/12/c-1.png" type="image/jpeg" length="65906"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Papa 14. Leo’nun İstanbul ve İznik temasları: "Büyük Batı" projesinin teolojik ayağı mı?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/papa-14-leonun-istanbul-ve-iznik-temaslari-buyuk-bati-projesinin-teolojik-ayagi-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/papa-14-leonun-istanbul-ve-iznik-temaslari-buyuk-bati-projesinin-teolojik-ayagi-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Papa 14. Leo, Katolik dünyasının yeni lideri olarak ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Ankara’dan başlayan program İstanbul ve İznik’e uzanıyor. Resmî olarak Birinci İznik Konsili’nin yıl dönümü anılıyor; peki, bu ziyarette Papa’nın asıl mesajı ne ve arka plandaki hedefler neler?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Katolik dünyasının yeni ruhani lideri Papa 14. Leo, selefi Papa Franciscus’un (Francis) ömrünün vefa etmediği vasiyeti yerine getirmek üzere Türkiye’de. 27 Kasım 2025 tarihinde başlayan ve Ankara temaslarının ardından İstanbul ve İznik’e uzanan bu ziyaret, zahirde dinî bir "hac" ve anma töreni gibi sunulsa da, perde arkasında küresel güç dengelerinin, Trump dönemiyle şekillenen "Büyük Batı" stratejisinin ve Ortodoks-Katolik birleşmesinin sancılarını barındırıyor.</p>

<p>Peki, Amerikan kökenli Papa 14. Leo, seçilmesinin hemen ardından neden ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı? Bu ziyaretin "görünen" ve "görünmeyen" veçhelerine, Abdullah Çiftçi’nin analizleri ve sahadaki gelişmeler ışığında bakıyoruz:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>1. Zahiri sebep: 1700 Yıllık "Amentü" ve İznik Konsili</strong></h3>

<p>Ziyaretin resmî diplomasideki ve dini literatürdeki gerekçesi gayet net: Hristiyanlık tarihinin en önemli kırılma noktası olan Birinci İznik Konsili’nin (MS 325) 1700. yıl dönümü.</p>

<p>Tarihî sürece bakıldığında, Roma İmparatoru I. Konstantinos’un 325 yılında topladığı bu konsil, Hristiyan teolojisinin "anayasası"nı belirlemişti. “İsa’nın tanrısal tabiatının (haşa) oylandığı ve kabul edildiği” bu konsil, Hristiyanlığın kurumsallaşması adına atılan en büyük adımdı. Bugün Papa 14. Leo, İznik’te su altındaki bazilika kalıntıları üzerinde yapılan ayine katılarak, hem Katolik hem de Ortodoks dünyası için "birlik" mesajı veriyor.</p>

<p>Ziyaretin zamanlaması da manidar; zira 30 Kasım, Fener Rum Patrikhanesi’nin kurucusu kabul edilen Aziz Andreas Yortusu’na denk geliyor. Papa, seleflerinin (6. Paul, 2. Jean Paul, 16. Benedikt ve Franciscus) izinden giderek, İstanbul’daki Fener Rum Patriği Bartholomeos ile "Kardeşiz, biriz" mesajını yineliyor[1].</p>

<h3><strong>2. Bâtıni sebep: "Askersiz Vatikan" ve Büyük Batı stratejisi</strong></h3>

<p>Ancak mesele sadece teolojik bir anmadan ibaret değil. Abdullah Çiftçi’nin dikkat çektiği üzere, bu ziyaret küresel bir satrancın hamlesi olarak okunmalı. Çiftçi’ye göre, Avrupa ve genel olarak Batı dünyası, askeri ve demografik gücünü kaybetmiş durumda. Batı'da "ülkem için savaşırım" diyenlerin oranı %10-20'lere gerilemişken, küresel sistemin elinde kalan en büyük güç "yumuşak güç" (soft power) yani din diplomasisi[2].</p>

<p>Donald Trump’ın ABD Başkanlığı’na dönüşüyle birlikte dillendirdiği "Batı medeniyetini kurtaracağız" ve "Hristiyanlığımızı koruyacağız" söylemleri, Vatikan’ın bu hamlesiyle birebir örtüşüyor. "Büyük Batı" projesi, Katolik ve Ortodoks dünyasını (Rusya hariç) birleştirerek, yükselen Doğu (Çin-Rusya bloğu) karşısında tahkim edilmiş bir manevi cephe oluşturmayı hedefliyor.</p>

<h3><strong>3. Rusya ve Ortodoksluk üzerindeki Hakimiyet Savaşı</strong></h3>

<p>Ziyaretin en kritik jeopolitik boyutu, Rusya ile ilgili olan kısmı. Rusya, Sovyetler sonrası dönemde ulusal kimliğini Ortodoksluk üzerine inşa etti ve Moskova Patrikhanesi üzerinden Balkanlar ve Ortadoğu’da ciddi bir nüfuz alanı oluşturdu. Ukrayna Savaşı ile birlikte Ukrayna Kilisesi’nin Moskova’dan kopup Fener’e (İstanbul) bağlanması, bu dinî savaşın en somut örneğiydi.</p>

<p>Papa 14. Leo’nun İstanbul’da Patrik Bartholomeos ile vereceği "birlik" fotoğrafı, Rusya’nın teolojik yalnızlaştırılmasına sebep oldu. Çiftçi’nin tabiriyle, "Rusya Ortodoksluk üzerinden siyasal entegrasyon yürütüyor, Batı ise İstanbul üzerinden bunu kırmaya çalışıyor." Yani Papa’nın ziyareti, Ursula von der Leyen’in "Ukrayna savaşı çok daha büyük bir oyunun parçasıdır" sözünü doğrular nitelikte, Rusya’nın dini hegemonyasını kırma girişimidir[2].</p>

<h3><strong>4. Neden şimdi?</strong></h3>

<p>Trump’ın seçilmesi, Avrupa’daki aşırı sağın (Hristiyan kimlikçilerin) yükselişi ve Batı’nın askeri çöküşü, Vatikan’ı sahaya inmeye zorladı. Abdullah Çiftçi’nin analizinde vurguladığı gibi; Batı’nın askeri yok, genç nüfusu yok, dolayısıyla "Papa ile işgale gelecek halleri yok." Ancak zihinleri ve gönülleri konsolide etmek için ellerindeki tek kart olan "Kutsal İttifak" kartını oynuyorlar.</p>

<p>1054 yılında birbirini aforoz eden Doğu ve Batı kiliselerinin, 1965’te başlayan diyalog sürecini 2025’te İznik’te "tam birlik" şovuna dönüştürmesi, yaklaşan küresel fırtına öncesi safları sıklaştırma çabasıdır.</p>

<p>Hülasa; Papa 14. Leo İstanbul’a sadece dua etmeye gelmedi; çöküşteki Batı medeniyetinin manevi harcını karmaya ve Rusya’sız bir Hristiyan birliği mimarisine omuz vermeye geldi.</p>

<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>

<p>[1] Agos, "Papa Türkiye'ye neden geliyor?", 26 Kasım 2025.</p>

<p>[2] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Tg-arHeyYb4" rel="nofollow">Abdullah Çiftçi, "PAPA LEO NİYE TÜRKİYE'YE GELDİ? ÇOK DAHA BÜYÜK BİR OYUNUN PARÇASI!"</a>, YouTube Yayını, 27 Kasım 2025. (Erişim: 29 Kasım 2025).</p>

<p>[3] Bianet, "Papa XIV. Leo'nun İznik Ziyareti", 1 Kasım 2025.</p>

<p>[4] Habertürk, "Papa XIV. Leo neden İznik'e geliyor?", 27 Kasım 2025.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/papa-14-leonun-istanbul-ve-iznik-temaslari-buyuk-bati-projesinin-teolojik-ayagi-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 30 Nov 2025 12:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/11/papa.webp" type="image/jpeg" length="81959"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
