<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/ozel-haber" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 06 Apr 2026 04:21:35 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/ozel-haber"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD - İsrail - İran - İngiltere - Çin / Derin Küresel Savaş]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/abd-israil-iran-ingiltere-cin-derin-kuresel-savas</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/abd-israil-iran-ingiltere-cin-derin-kuresel-savas" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/abd-israil-iran-ingiltere-cin-derin-kuresel-savas</guid>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 11:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/03/derin-kuresel-savas-ibrahim-tatli-video.webp" type="image/jpeg" length="81316"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mare Nostrum’a karşı İslâm havzasının gerekliliği]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mare-nostruma-karsi-islam-havzasinin-gerekliligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mare-nostruma-karsi-islam-havzasinin-gerekliligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Akdeniz, bir sömürge sahası olmaktan çıkarılıp yeniden bir "İslâm Denizi" vasfına kavuşturulmalıdır. Taklitçi bir dış politika anlayışının yerini alan bu yerli ve millî jeopolitik akıl, küresel emperyalizmin bölgedeki kalelerini birer birer düşürmektedir. Gelecek, Akdeniz’in her dalgasında İslâmî adaletin yankılandığı bir çağın habercisidir]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Akdeniz, çağdaş jeopolitik literatürde ekseriyetle enerji koridorları ve münhasır ekonomik bölge tartışmaları üzerinden dar bir teknik çerçeveye hapsedilmektedir. Oysa bu havza, global güç dengelerinin ağırlık merkezini teşkil etmesi hasebiyle, İslâm medeniyetinin varoluşsal sürekliliği bakımından bir "İslâmî Havza" hüviyeti taşımaktadır. Batı merkezli "Mare Nostrum" (Bizim Deniz) tahayyülüne karşı geliştirilecek olan bu havza stratejisi, jeopolitik bir zaruret olduğu kadar tarihî bir hakikatin iadesidir. Öte yandan modern devletler nizamının dayattığı parçalı algı biçimi, Müslüman toplumların ortak bir güvenlik alanı inşa etmesini engellemektedir; bu durum ise emperyalist odakların bölgedeki tahakkümlerine hizmet etmektedir.</p>

<h2><strong>İran-İsrail-ABD savaşının Akdeniz projeksiyonu</strong></h2>

<p>Mart 2026 itibarıyla patlak veren İran, Vaşington ve İsrail arasındaki savaş, Akdeniz’in, topyekûn bir imha ve varlık sahası olduğunu kanıtlamıştır. Terörist İsrail’in Lübnan ve Suriye hattındaki saldırganlığına karşılık İran’ın füzeli mukabelesi, Akdeniz’deki Leviathan ve Tamar gibi doğalgaz platformlarını doğrudan hedef tahtasına oturtmuştur. Bu savaş, Batı’nın Akdeniz’deki enerji güvenliği illüzyonununa ciddi anlamda zarar vermektedir.</p>

<p>ABD’nin bölgeye yığdığı uçak gemisi filoları, sadece İsrail’i korumakla kalmayıp, İslâmî Havza’nın kalbi olan Doğu Akdeniz’i bir Batı garnizonuna dönüştürmüştür. Ancak bu durum, bölgedeki aktörler arasındaki denklemi de kökten değiştirdi. Rusya’nın Suriye’deki Tartus ve Hmeymim üsleri üzerinden kurduğu dengeleyici varlığı, NATO’nun Akdeniz’deki mutlak hâkimiyetini sarsmaktadır. Bu çok kutuplu gerilim, Türkiye için hem büyük bir risk hem de tarihî bir "İslâmî liderlik" fırsatı doğurmuştur.</p>

<h2><strong>İleri hat savunması </strong></h2>

<p>İslâmî Havza’nın güvenliği, Batı’nın çevreleme politikasına karşı "ileri hat savunması" ilkesiyle tesis edilmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Geçitkale Hava Üssü, havzadaki İHA/SİHA operasyonlarının merkezidir; Gazimağusa Deniz Üssü ise sondaj gemilerinin zırhlı muhafızıdır. Libya hattındaki Al-Watiya ve Misrata mevcudiyeti, havzanın batı kanadını güvence altına alarak emperyalistlerin manevra alanının daralmasına sebebiyet vermektedir.</p>

<p>Havza stratejisinin vurucu gücü, TCG Anadolu gibi yüzer ordu kapasitesine sahip platformlarla desteklenmektedir. Piri Reis sınıfı denizaltıların derin deniz engelleme kabiliyeti ve İstif sınıfı fırkateynlerin yerli "Atmaca" füzeleriyle donatılması, terörist İsrail ve müttefiklerinin bölgedeki korsanlık girişimlerini engelleyici niteliktedir. Özellikle insansız deniz araçlarının sürü taarruzu yeteneği, devasa uçak gemisi grupları için asimetrik bir tehdit haline gelmiştir; bu teknolojik üstünlük, emperyalist filolar için tehdit olarak görülmektedir.</p>

<h2><strong>Bölgedeki ilişkiler </strong></h2>

<p>Yunanistan: Batı’nın taşeronluğunu üstlenen Atina yönetimi ve Kahire’deki vesayet odakları, Akdeniz’i İslâmî bütünlükten koparmaya çalışmaktadır. Ancak Türkiye’nin Libya ile başlattığı ve genişlettiği "Deniz Yetki Alanları" vizyonu, bu yapay ittifakların coğrafi gerçeklerle yüzleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Rusya: Batı kuşatmasına karşı taktik bir partner olarak öne çıksa da, Rusya’nın Akdeniz’deki varlığı "İslâmî Havza" çıkarlarıyla dengeli bir şekilde yönetilmelidir.</p>

<p>İran: Siyonist saldırganlığa karşı verilen mücadelede sahadaki varlığı mühimdir; ancak Akdeniz’in geleceği, Şii yayılmacılığından ziyade Büyük Doğu idealinin kuşatıcı ve adil nizamı üzerine bina edilmelidir.</p>

<h2><strong>Medeniyet havzası olarak Akdeniz’in ihyası</strong></h2>

<p>Kıbrıs, Akdeniz’in kalbine çakılmış önemli bir mihveridir. Onu sadece stratejik bir ada olarak gören yanılır; Kıbrıs, İslâm dünyası için bir kale mesabesindedir. Akdeniz’de kurulacak olan İslâmî Havza düzeni, Batı’nın sömürgeci hukukunu ilga edecek olan yegâne iradedir. Bu irade, gücünü Mutlak Fikir’in eşya ve hadiseye hâkimiyetinden alır. Akdeniz, bir sömürge sahası olmaktan çıkarılıp yeniden bir "İslâm Denizi" vasfına kavuşturulmalıdır. Taklitçi bir dış politika anlayışının yerini alan bu yerli ve millî jeopolitik akıl, küresel emperyalizmin bölgedeki kalelerini birer birer düşürmektedir. Gelecek, Akdeniz’in her dalgasında İslâmî adaletin yankılandığı bir çağın habercisidir.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mare-nostruma-karsi-islam-havzasinin-gerekliligi</guid>
      <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 20:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/akdenizhavza.png" type="image/jpeg" length="72229"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şeriat karşıtı pankart İbdacılar tarafından söküldü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/seriat-karsiti-pankart-ibdacilar-tarafindan-sokuldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/seriat-karsiti-pankart-ibdacilar-tarafindan-sokuldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Üsküdar'da küfür yobazı Sol Parti'nin astığı şeriat karşıtı pankart İbdacılar tarafından söküldü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar’da küfür yobazı Sol Parti tarafından asılan "Şeriata ve faşizme karşı laik, devrimci, demokratik cumhuriyet birleşelim, değiştirelim" yazılı pankart, İbdacılar tarafından söküldü. Geçtiğimiz günlerde bir Anadolu evladının tepkisiyle indirilen o provokasyon afişi, yeniden bu kez Üsküdar'da asılmaya cüret edilince İbdacı gençlerin müdahalesiyle yerle bir edildi. Mevzubahis Şeriat karşıtı pankart önünde açıklama yapan Akıncı Güç Başkanı Harun Şimşak o anı şu ifadeyle mühürledi:</p>

<p>"Selamünaleyküm kardeşler Üsküdar'dayız. Dünya 'Epstein' skandalıyla çalkalanırken içimizdeki İslam düşmanları hâlâ şeriata, Müslümanların değerlerine hakaret etmekte. Şeriat aleyhine hiçbir pankarta müsaade etmeyeceğiz. Şeriat aleyhine atılan her adımın engelcisi olacağımızı buradan ilan ediyoruz"</p>

<p><img alt="20260203 191646" class="detail-photo img-fluid" height="1193" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/02/20260203-191646.jpg" width="1079" />Sökülen pankartın "Şeriat" yazılı kısmı çıkartılarak, "Müslüman Anadolu Topraklarında Şeriat Düşmanlığına Yer Yok!" duruşu gösterildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="I M G 20260203 W A0030" class="detail-photo img-fluid" height="2000" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/02/i-m-g-20260203-w-a0030.jpg" width="1500" /></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/seriat-karsiti-pankart-ibdacilar-tarafindan-sokuldu</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 09:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/screenshot-20260204-0942592.png" type="image/jpeg" length="20180"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çay TV’de Başyücelik mefkûresi konuşuldu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/cay-tvde-basyucelik-mefkuresi-konusuldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/cay-tvde-basyucelik-mefkuresi-konusuldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[15 Ocak 2026 tarihinde Çay TV ekranlarında yayınlanan Kültür Sohbetleri programında bir araya gelen Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu ve Kâzım Albayrak, Batı menşeli kokuşmuş sistemlerin iflasını ve tek kurtuluş yolu olan Başyücelik Devleti modelini derinlemesine tahlil etti. Demokrasi putunun ve Batı hayranlığının cemiyeti sürüklediği felaketlere dikkat çekilen programda, Büyük Doğu mimarisinin şaheseri olan "Başyücelik" mefkûresi tüm veçheleriyle ortaya konuldu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/SBVimsz2Odg?rel=0" style="position:absolute;top:0;left:0;width:100%;height:100%" width="640"></iframe></div>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Aziz dostlar bugün değerli bir arkadaşla görüşeceğiz. İslâm hakkında, Müslümanlar hakkında, İslâm'ın bugünkü durumu ve geleceği hakkında görüşeceğiz. Ben kendisini kısaca tanıtayım. Değerli konuğumuz Kâzım Albayrak, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu, ayrıca hukuk fakültesi mezunu. İslâm konuları üzerinde kafa yoran, Müslümanların durumu hakkında düşünen, Müslümanların geleceği hakkında düşünen, o endişeyi taşıyan değerli bir kardeşimizdir. Ben sözü kendisine bırakıyorum. Önce kendisini kısaca tanıtsın ve bugünkü konumuz olan Başyücelik Devleti’ne geçelim. Buyurun Kazım Bey…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Teşekkür ederim hocam. Hocamız kısaca tanıttı, Yüksek İslâm Enstitüsünde kendisi hocamızdı. Şu anda da hocamız. Allah'a şükür ilişkimizi devam ettirdik. Okuldan sonra da fasıla olsa bile arada… Hocamızın söylediği geleceğe yönelik Müslümanların hali ve geleceğine yönelik bir program yapmak niyetiyle buraya beni davet etti. Necip Fazıl'la gençlik döneminde yollarım kesişti. Gençlik dönemimizde bir arayış içerisindeydik. Bize uygun bir ideoloji, bir inanış, bir ölçülendiriş peşindeydik. Yüksek İslâm Enstitüsü'ne kaydoldum ben. Üniversite döneminde Necip Fazıl'la tanıştım. Necip Fazıl'a tanışmadan önce Salih Mirzabeyoğlu ile tanıştım. Çünkü o zaman bir teşkilat, gençlik, bir hareket vardı. Salih Mirzabeyoğlu Gölge Dergisi’ni çıkarıyordu. Daha sonra Akıncı Güç dergisini çıkardı. Onunla tanıştım. Salih Mirzabeyoğlu bize bugün de konuşacağız inşallah Üstadı tavsiye etti ve Üstad’a yönlendirdi bizi. Üstad’la da müşerref oldum.</p>

<p>Akıncı Güç dergisi döneminde, bu dergi çıkınca Üstad’a ulaştırılıyor. Üstad bu dergiyi bağrına basıyor ve Salih Mirzabeyoğlu'nu davet ediyor. Erenköy'deki köşkünde Üstad’ın, Salih Mirzabeyoğlu yönetiminde gidiyoruz. Ve o dönemden beri, 20 yaşlarımdan beri Büyük Doğu okumalarına devam ediyorum. Bu hususta da çalışmalarım oldu. Değişik dergilerde makalelerim oldu. 12 Eylül döneminde bedel ödemek durumunda kaldık. Bedeli de ödedik Allah'a şükür. Bu çalışmaları daha sonra akademik bir forma sokmak arzusu bende uyandı ve ilk yüksek lisans çalışmam Necip Fazıl'ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devlet Modeliydi. Bunu yüksek lisans tezi olarak yaptım. Daha sonra bunu geliştirdim. İnşallah yakında kitaplaşacak. Bugün bunu konuşmak niyetinde hocam beni çağırdı buraya. Teşekkür ederim her şeyden önce hocama ve bu programı yapanlara. Benim ayrıca bir yüksek lisans tezim daha vardı. Necip Fazıl'ın Eserlerinde Hadis. O da basıldı Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Şimdi de doktora çalışmasına devam ediyorum. Yine Necip Fazıl'ın üzerine devam ediyorum.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Evet, bu çok mühim bir konu.</p>

<p>Şimdi Türkiye'de bir zamanlar çok yaygındı. O moda lafını da kullanmak istemiyorum ama çok yaygındı. Mevdudi'den tercümeler, İhvan-ı Müslimin'den tercümeler. Efendim, yine Mısırlı bir yazar ismi aklıma gelmiyor. Gene edebiyatçı o da İslâm hakkında yazıları var. Ondan tercümeleri falan çok yaygındı bir ara Türkiye'de. Bir de Türkiye'de çıkmış yerli, deyimi yerindeyse yerli bir görüş var. Başyücelik Devleti diye. Bu çok ilgi çekici bir durum ve anlamakta insan güçlük çekiyor. Yani Türkiye'de bu kadar ilahiyat fakülteleri var. 100 küsur İlahiyat fakültesi var. Burada akademisyenler var. Yani ilahiyatı, İslâm'ı inceleyen, anlamak ve anlatmak durumunda olan insanlarımız var. Yerli bir görüş var: Başyücelik Devleti” diye…” “İdeolocya Örgüsü” diye yazmış Necip Fazıl gibi bir deha…</p>

<p>Birtakım kişiler, - kişi diyelim artık- “Necip Fazıl'ı nasıl tanırsınız?” filan diye yani argo tabirle bel altından vurmak, şahsına vurmak şeklinde davranıyorlar. Fikir olarak kimse karşısına çıkamıyordu. Sağlığında Necip Fazıl'ın karşısına, fikirlerine kimse karşı çıkamıyordu. Tutup yok şöyleydi de böyleydi de namazında şöyleydi, niyazında böyleydi. O kimseyi ilgilendirmez. Allah'la kendi arasındadır. Fikirlerine kimse karşı çıkamıyordu. Ve böyle adeta onun üzerine nisyan yorganı çektiler. Nisyan külü çektiler.</p>

<p>Yani dergilerimiz, gazetelerimiz, medyamız hani hangi Türk çocuğu Necip Fazıl'ı gereğince tanır? Yepyeni diriltici fikirle gelmiş adam. Mesela Başyücelik Devleti diyor. Orada Yüceler Kurultayı var. Yüz yüce ama öyle rastgele insanlardan seçilmiyor. Şimdi günümüzde tamam demokrasi iyi bir şey halkın da dediği oluyor. Yöneticilerini seçiyor filan. Güzel, iyi, hoş ama futbol takımı tutar gibi parti tutuyor. Partisinin adayına, tanıdığı, tanımadığı adayına oy veriyor. O aday içki içermiş, kumar oynarmış, uçkuruna sahip değilmiş. Onu tanımaz bile çoğu. Yani herhangi bir kişi pekâlâ bu demokratik rejimde bir partiye girmişse, partinin ileri gelenlerine de yaranmışsa, yatırım da yapmışsa, pekâlâ milletvekili olabiliyor. Hiçbir kayıt şart yok. Yani suç işlememiş gibi filan böyle belli görünüşte şartlar var ama dişe tırnağa dokunur bir şey yok! Esas şart; içki içmemek… Allah'ın haram ettiği içki. Trafik kazalarının, cinayetlerinin çoğu içki yüzünden oluyor. Allah boşuna haram etmemiş!</p>

<p>Yani adam belli mevkiye gelince istediği gibi yapacak. Zaten medya onu körükleyip duruyor. Erkek arkadaş filan diye. Sanki normalmiş gibi Batı'nın pislikleri böyle boca ediliyor Türkiye'ye. Başyücelik Devleti diye bir nizam ortaya koymuş Necip Fazıl ve Yüceler Kurultayı 100 kişi ama o yüceler belli kişiler. Belli vasıfta adam gibi adam kişiler olacak. Onlar yönetecek. Yöneticiyi onlar seçecekler. Bu Başyücelik devleti başlı başına bir olay ve öyle güzel anlatıyor ki İslâm'da böyle kalıp yoktur, şöyle olacak, böyle olacak kalıp yoktur. Yönetim ruhu vardır diyor. O kadar güzel anlamış ki durumu. Şimdi Osmanlı tarihinde Osmanlı tarihi çok yüce; yani diğer tarihlere benzemez. Gerçekten insanî bir şey. Fethettiği yerlerdeki insanları kılıçtan geçirmedi. Cizye aldı, vergi aldı. Haracını aldı. O kadar. Yüzlerce yıl kaldığımız Balkanlarda Sırpça, Yunanca, Bulgarca unutulurdu. Osmanlı onların iddia ettiği gibi imparatorluk olsaydı, emperyal bir güç olsaydı. Hayır. Şeriata göre hükmetti. Hukuk devletiydi. Ve Osmanlı yıkılınca Sırplar meydana çıktı, Yunanlılar meydana çıktı. Bulgarlar ortaya çıktı. Osmanlı eğer sömürücü olsaydı emperyal olsaydı, imparatorluk olsaydı onların iddia ettiği gibi Amerika kıtasında ne kadar Kızılderili kalmışsa Osmanlı Balkanlarında da o kadar Sırp, o kadar Yunanlı, o kadar Bulgar kalırdı. Yani parmakla sayılacak kadar kalırdı. Şimdi o Başyücelik devletini Kâzım Albayrak'tan dinleyelim. Buyurun.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Başyücelik Devleti ve idare mefkûresi. Necip Fazıl bunu İdeolocya Örgüsü eserinde, eserinin kalbi mesabesinde Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi bahsi var… Orada Necip Fazıl bunu işliyor. Önce bu İdeolocya Örgüsü'nden kısaca bahsedelim. Necip Fazıl hakkında malum… Necip Fazıl'ın kişiliği, neler yaptığı kurucu bir kişi Necip Fazıl. Yani en kritik bir dönemde gelmiş. Mücadele bayrağını kaldırmış. Bayrağı düştüğü yerden kaldırmış. Tek kişilik bir ordu olarak ileriye atılmış. Bunu hem aksiyonuyla yapmış, hem fikirleriyle yapmış, hem sanatçılığıyla yapmış. Önce sanatçılığıyla temayüz etmiş olmasına rağmen fikir yönü Necip Fazıl'ın sanatçılığı yönünden baskındır aslında. Aksiyon yönünü zaten biliyoruz; destansı bir aksiyonu var... Ve o çizginin de devamı olarak İdeolocya Örgüsü 25 senede yazılmış bir eser. 1943'te Büyük Doğu’larda tefrika edilmeye başlanıyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Evet. 25 yıllık bir emeğin ürünü bu. 1943'lerde yani teksif edilmiş emek var o kitapta.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Böyle bir eser bu. Yani burada büyük bir alın teri var. Fikir çilesi var. Toplumu gözetlemesi var. Gözlemlemesi var. Batı'yı gözlemlemesi var. Bu arada Batı'yı kritik etmesi var. Bu eser kuvvetli bir Batı muhasebesiyle başlıyor…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Ve Batı'yı çok iyi tanıyor. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Batı’ya gitmiş. Sorbonne'da okumuş ve yarım bırakmış gelmiş Paris'e. Batı’yı çok iyi tanıyor. Çünkü “düşmanı tanımadan dostu bilemezsiniz” diyor Necip Fazıl. Bu çok önemli. Çünkü bizim hücrelerimize kadar girmiş Batı. Yani zorla bir devrim yapılmış... Kur'an yasağı var, ezan yasağı var. Bu dönemleri unutmayalım. Kur'an ve sünnet ölçüleri kaldırılmış, medreseler tasfiye edilmiş. Necip Fazıl böyle bir dönemde geliyor ve Allah ve Resulü davasını bayraklaştırıyor. Bu hususta her bedeli ödüyor ve bunu sadece karşı olmakla değil de bunu teklif, öneri getirmekle de olacağını söylüyor Necip Fazıl ve bir fikriyat kuruyor. Bu fikriyatta dediğim gibi bir tarih muhasebesi yapıyor. En başta tarih muhasebesi yapıyor. Nasıl bozulduk? Türk'ün muhasebesi diye bölümleri var. Nasıl bozulduk. İslâm sancağını elimize aldık. Viyana'ya kadar yücelttik, götürdük. Ondan sonra nasıl geriledik, bozulduk? Kanuni'den itibaren bir muhasebe yapıyor. Cumhuriyet’e kadar geliyor. Tanzimat’a, Cumhuriyet’e geliyor. Ondan sonra ne olduğunu devre devre anlatıyor.</p>

<p>Ve ondan sonra Batı'ya karşı kurtuluşumuz olarak da onların kültürel sömürgesini hem fiziki hem kültürel sömürgeleşmeye karşı İdeolocya Örgüsü'nü kaleme alıyor 1943'lerden beri 68'de ilk baskısı yapılıyor. Bunun da devlet ve idare mefkuresi bölümü var. Bunun kalbi mesabesinde… Salih Mirzabeyoğlu da Necip Fazıl'ın baş öğrencisi. Salih Mirzabeyoğlu da bu Başyücelik Devleti'ni, müstakil bir eserde tafsil ediyor, açıklıyor. Buna dinamiklik kazandırıyor, yürürlük kazandırıyor. Bu mevzuyu gündeme taşıyor. Bunun da mücadelesini veriyor. Biz de bu mevzuları 17-18 yıldır çıkmakta olan Aylık Baran dergisinde işliyoruz. Aylık Baran dergisinin kapağını göstermek istiyorum. İslâmi fikir ve hareketin çağımızdaki iki öncüsü… Burada Büyük Doğu ve onun takipçisi Salih Mirzabeyoğlu işleniyor. Onların öncü kurucu rolü ve bizim fikirde hem halini hem tarih muhasebesi yapıyor. Biraz önce bahsettim. Hem haline dair bir aksiyon ortaya koyuyor, hem de geleceğe yönelik İdeolocya Örgüsü'nün bir rehber ve pusula değeri var…</p>

<p>Şimdi günümüzde biz konuşuyoruz işte Anayasa değişikliğinden bahsediyoruz. Hukuk sistemini değiştirmekten bahsediyoruz. Reformdan bahsediyoruz. Tutmuyor. Yani ben hukuk eğitimi de aldım. Devamlı kanunlar değişiyor. 40 yamalı bohça olmuş. Yani Medeni Hukuku Batı’dan, İsviçre'den aldık. Ceza Kanunu İtalya'dan, Borçlar Kanunu Fransa'dan. Bunlar böyle toplama… Toplama bir elbise olur mu? Yani vücudumuza uyar mı? Bize özgü nedir? Bizim giyeceğimiz elbise nedir? Yani bu ithal bir şey olmaz. Bizim toplumumuza göre, bizim yaşadığımız tecrübelere göre hem dünyayı da muhasebe etmiş bir dünya görüşü bize lazım. Bu da İdeolocya Örgüsü…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bakın bu konuda Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor yani. Ama başka bir havada söylüyor. Diyor ki biz resepsiyon yoluyla kanunlar aldık diyor. Aynen sıralıyor işte İtalya'dan şeyini, İsviçre'den Medeni Hukuku, ötekinden Ceza Hukukunu bir diğerinden Ceza Muhakemeleri Usulü Hukukunu aldık diyor. Sonra diyor ki; Uğur Mumcu, “gerici” filan değil yani. Bir gülmece dergisinde soruluyor. "Türk kim?" diye anlatıyor. "Türk işte İtalyan ceza hukukuna göre cezalandırılan, Alman ceza hukuku ceza muhakemeleri usulüne göre ceza gören, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslâm hukukuna göre gömülen kişidir" diyor. Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor. Yani bir gülmece dergisine çıkmış bu Batı'da… Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Şimdi eğer dünyaya bir faydamız olacaksa, İslâm alemine bir faydamız olacaksa, katkımız olacaksa, eğer dünya 5'ten büyüktür diyorsak, dedik, bunun altını doldurmak istiyorsak böyle yamalı kırık yamalı bohçayla olmaz! Bize göre bu topraklardan çıkmış ve ana kaynağı İslâm olarak ilan etmiş bir dünya görüşü, bir sistem ihtiyacı var. Bunu da Necip Fazıl ortaya koymuş ve bu sistem içinde ben biraz açmaya çalışacağım. Bu sistem üzerinde yoğunlaşmamız, bu sistemi tartışmamız, bunu konuşmamız, bunu hayata tatbik etmemiz gerekiyor. Öteki türlü çok çelişkiler içerisinde, bunalımlar içerisinde, buhranlar içerisinde kalırız, kalmak zorunda oluruz. Bu meseleleri halletmemiz gerekiyor. Bu, ithal fikirlerle olmaz. Çünkü yani bizim bünyemize ne kadar uyuyor? Tabii ki dışarıdan fikirler alınır, tartılır. Ama bizim bünyemize uyup uymamasına bakmamız lazım. Burada Necip Fazıl gibi bir dehanın ortaya koyduğu, aslında Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu böyle bir fikriyat, böyle bir model dünyada da İslâm aleminde de ilk olduğunu söyleyeyim. Yani bu diğer tercüme eserler getiriliyor Mısır'dan, bilmem şuradan- buradan. Onlarda böyle bir model yok.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Doğru.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Necip Fazıl'ın koyduğu bu model Başyücelik devlet ve idare mefkuresi… Bu nedir derseniz… Necip Fazıl şöyle diyor: "Gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır" diyor. Yani şöyle, "İslâm inkılabının dayanacağı sınıfsız sınıfı gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır". Yani burada “emaneti ehline verin”. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ölçüleri ışığında... Necip Fazıl zaten Asr-ı Saadet'i esas almış ama kuru kuru tekrar ederek değil. Onları imbikten süzmüş. Referans olarak almış. Günümüzdeki batıl cereyanlara karşı komünizm, kapitalizm, faşizm bunları da eleştirerek demokratik rejimler, liberal rejimler, sosyalist rejimler bunları da eleştirerek Asr-ı Saadet’e en uygun, en yakın model ne olabilir diye… Başyücelik! Buradaki “yüce” kelimesine dikkat etmek lazım aslında. Seçkin, çilekeş, faziletli, üstün insanlardan oluşuyor. Böyle insanlardan oluşan bir kadrodan bahsediyor. Buradaki yüce kelimesini Necip Fazıl niye seçti? Yüce, Yüceler Kurultayı. Kurultay ve yüce kelimesine dikkat etmek lazım. Yüce, seçkinler... Bu bendeki çağrışımı, hocam daha iyi bilir, Osmanlı tarihi uzmanı olarak. Devlet-i Aliyye... Yüce Devlet demek.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Evet. Yüce devlet demek. Tabii. Pek yüce devlet. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Bu Yüceler Kurultayındaki bu tevafuka da dikkat...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tabii tabii. Çünkü yüceliğini İslam'a bağlılıktan alıyor.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Orada kurultay kelimesini Üstad’ın seçmesi… Meclis de olabilir. Kurultay. Bu eski Türklerde olan bir kavrama ona da bir gönderme…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bir şey bağdaştırıyor ikisini.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yani evet geleneğimizi topluyor. Hem İslâm geleneği hem Türklerin de devlet tecrübelerinden de faydalanıyor haliyle. Faydalanması lazım. Çünkü toplumun mütefekkiri öncü bir kişi faydalanıyor ve Yüceler Kurultayı diyor. Böyle bir model ortaya koyuyor. Bu demek ki bu “üstün insanlar sınıfı” oluyor. Yani kim daha nüfuz sahibi, kim daha zengin, kim daha çok parayı veriyor, onların milletvekili olacağı bir sistem değil. Yani adam nüfuzuyla oraya geliyor. Ondan sonra o makamlara geldikten sonra o harcadıklarını da oradan alıyor birkaç kat olarak. Şimdi böyle bir şey olur mu? Yani demokrasi rejimleri bu zaafı taşıyor. Demokrasi rejimlerinin de eleştirisini, kritiğini yapıyor.</p>

<p>Ve Necip Fazıl diyor ki, "Ne fert sultanlığı, ne de başıboş hükümranlığı" diyor ve bunu şöyle söylüyor: "Bir İmam Gazali ile bir keleş çoban arasındaki farkı daima aziz tutan ve tutacak olan ölçümüz" diyor ve peşinden "Ne fert sultanlığı ne de başıboş hükümranlığı, hakimiyet halkın değil hakkındır düsturu". Yani böyle hocamız dedi, demokrasi diyor futbol takımı tutar gibi takımı tutuyor... “Ne olursa olsun” diyor ona oy veriyor. Burada hak yücelemez. Devlet yücelemez. Toplum yücelemez. Herkes her istediğini yapsın demeyle yücelemez. Bir ahlâkî değerler olması lazım. Bir insanî değerler olması lazım. Bunları baş tacı ediyor Necip Fazıl bu sisteminde. Bu sistemde bunları eğitimden itibaren verecek. Mesela Necip Fazıl bazı kavramlar üzerinde daha çok duruyor. Mesela aile, subay, mektep bunları çok dakik bir şekilde ölçüler koyuyor. Bunun başıboş bırakılamayacağını, çünkü aile toplumun en küçük ferdi. Bu giderse her şey gidiyor peşi sıra. Bunlara çok dikkat çekiyor. Burada “İslâm'da idare şekli yok, idare ruhu” vardır ölçüsünü de hatırlatalım…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>O çok mühim bir şey. Evet. Evet. Şekil değil. Öyle bir şey değil. Mesela biz Türkler İslâm'a girdikten sonra öyle bulduk. Saltanat şekli devam etti. Babadan oğula geçer. Öyle bir şey yok. Onun getirdiği birçok büyük kolaylık da var. Bunları gözden kaçırmayalım. Yani mesela 1402 Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid tutsak düşünce onun şehzadeleri arasında taht kavgaları oluyor. İktidar kavgaları. Emir altında binlerce değil on binlerce akıncı olan akıncı beyleri var. Yani büyük güç sahibi onlar ve akıncı olmak için yalnız böyle güçli kuvvetli olmak değil yüreği de sağlam olmak lazım. Seçerek alıyor onları. Her biri komando gibi. Hiçbir Akıncı Beyi saltanat davasına kalkmıyor. Yani hanedanın getirdiği bir avantaj diyelim. O gavur icadı lafı kullanalım. Bir kazanç var. İstikrar var. Yani hükümet, idare Osmanoğullarında olacak, hanedanda olacak. Bu tamam.</p>

<p>Ama İslâm'ın başlangıcında böyle bir şey yok. Yani Resulullah Aleyhissalatu Vesselam'dan sonra halife Ebubekir Sıddık radıyallahu anh. O, Hz. Ömer'i seçerek onu bırakıyor. Hz. Ömer bir heyet kuruyor. Kendi oğlu seçilmemek şartıyla sadece oy vermek şartıyla oğlunu sokuyor malûm… Yani İslâm'ın gelişi böyle… Belli bir müşavere ama belli belli bir seviyede müşavere. Bunları görmek lazım. Yani İslâm körü körüne muhafazakarlık filan değil. Hani çok moda tabirle “devrim” diyorlar ya… Öyle yepyeni bir şey, yepyeni bir yaklaşım var ortada. Öyle körü körüne muhafazakarlık yok. İslâm değişmez, yıpranmaz yepyeni prensipler mecmuası. Bu prensipler nasıl ortaya konacak? Bunu sanatkarane bir şekilde ortaya koyuyor Necip Fazıl. Bu çok mühim bir şey. Ve insanı düşündüren; bu kadar ilahiyat fakültesi var… Türkiye'de 100 ilahiyat fakültesi var. Daha fazla. Burada akademisyenler var. İslâm hakkında düşünen, düşündükleri kabul edilen kişiler. Necip Fazıl'ı okumazlar mı? Ondan daha mı üstünler? Küçümserler mi? Hiç bahis yok. Yani Necip Fazıl üzerinde durmazlar. Bir oku. Beğenmiyorsan tenkit et, o da yok. Yani çok tuhaf bir durum. Anlaşılır gibi değil. Buyurun siz devam edin.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Salih Mirzabeyoğlu'nun Başyücelik Devleti eseri mesela. Sizin masanızın üzerinde, siz onu okudunuz. Mesela bu eser üzerinde tahliller yapılması lazım değil mi?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Evet. Yani şu Başyücelik Devleti… Salih Mirzabeyoğlu, Allah rahmet eylesin... Yani onun kültürel durumunu FETÖ kıskanırmış. Şey, Salih Mirzabeyoğlu’nu… Çünkü kendisi o kadar kültürlü değil. Bayağı haset edermiş. Öyle derler. Ve o da hukuk okumuş. Mesela devleti anlatmaya başlıyor. Kaç çeşit devlet var filan. Biraz okudum burada. Müthiş bir birikim yani. Yani bizim akademisyenlerimiz galiba konuşmaktan, yazmaktan okuma fırsatı bulamıyorlar gibi geliyor bana.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Şimdi Necip Fazıl’ın tarih muhasebesi ve hal muhasebesi yaptığını söyledik. Mesela Necip Fazıl diyor ki Lozan için ve ondan sonra kurulan Cumhuriyet rejimi için… "Maddede kurtuluş karşılığında manâda teslimiyet" diyor. Yani kültür, hukuk, iktisat olarak teslimiyeti kabul etmiyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Ama bakın burada şimdi gelin de söylemeyin. Şimdi sadece vakaları söyleyeceğim. Lozan, 1923 yılında Temmuz ayında parafe edildi. İsmet Paşa, öte taraftan Lord Curzon kurt politikacı ve ne işi varsa müşavir filan diye de Haim Nahum baş haham da var bizim heyette. Gayri resmi olarak ne işi varsa orada! O da bir tuhaf, neyse parafe edildi. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi yani anlaşma olması için o ilgili devletlerin parlamentosundan geçmesi lazım. Mesela Sevr anlaşma değil sadece proje. Çünkü Osmanlı Meclis-i Mebusan'dan geçmedi Sevr. Öylece kaldı. Bize yanlış okutuluyor Sevr anlaşması diye. Sevr anlaşma değildir. Meclisten geçmedi. Proje olarak kaldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Lozan'ı hemen kabul etti. Maddede planda kurtulmak diyor ya. Ona işaret. Hemen kabul etti. 1923 yılında Temmuz ayında parafe edildiğinde hemen kabul etti.</p>

<p>Sonra saltanatla hilafeti ayırmıştı Türkiye Büyük Millet Meclisi. 3 Mart 1924 tarihinde hilafeti kaldırdı Türkiye Büyük Millet Meclisi. Hilafet kavramı mecliste mündemiçtir diye. Kanun maddesi öyle. Hilafet kaldırıldı 3 Mart 1924'te. Ondan 4 ay sonra filan 1924 yılında İngiliz parlamentosu Lozan'ı tasdik etti. Ve bildiğime göre, yanılmıyorsam Amerika hala tasdik etmiş değil Lozan'ı. Maddede kurtuluş dediği zannediyorum bu yani. Evet, istikrar kazanmış oluyoruz. Bir de şunu hatırlıyor insan. İngilizler topraklarında güneş batmayan imparatorluk diyor. Dünyanın her tarafına gitmiş sömürmüş, almış böyle. İmparatorluk. Karşımızda o var. İstanbul 5 yıla yakın işgal altında. İngilizler bir tarafta, İtalyanlar bir tarafta, Fransızlar bir tarafta ama esas İngilizler. İnönü diyor ki Lozan'da biz 12 adaları falan almadık. Çünkü onları koruyacak deniz gücümüz yoktu diyor. İnönü diyor onu. Milli şef İsmet İnönü. Şimdi İngilizler bu büyük deniz gücü imparatorluk 2 Ekim 1924'te İstanbul'u boşalttı. İstanbul 30 Ekim 1918'de silah bırakışması mütareke oldu. 13 ve 14 Kasım 1918'de gelip işgal ettiler. Mütarekeye aykırı olarak. Çanakkale Boğazı'ndan mayınları temizliyoruz bahanesiyle girip İstanbul'u işgal ediverdiler.</p>

<p>Neyse, Kasım 1918'den, 18, 19, 20, 21, 22, 23, yılı Ekimine kadar 5 yıl, 5 yıldan sadece 3 hafta eksik. 5 yıla yakın İngiliz işgalindeydi İstanbul, hiç kurşun bile atmadan, hiçbir çatışma olmadan 2 Ekim'de çekilip gittiler. Bizi herhalde çok seviyorlardı. Türkiye'ye bırakalım dediler. Dünyanın göz bebeği, Napolyon'un, dünyanın başkenti seçmek gerekirse İstanbul olması gerekir dediği İstanbul'u bırakıp durup dururken 2 Ekim'de bırakıp gittiler. 6 Ekim'de de biz girdik. İstanbul'u kurtardık diye kimden kurtardıysak kutluyoruz. Bunlar kaskatı vaka yani. 2 Ekim'de boşaltıldı. 6 Ekim'de biz girdik.</p>

<p>2 Ekim'de niçin boşaltıldı acaba? Düşünen, düşünmekten korkmayan kafalar için bir soru işaretidir. Necip Fazıl'ın dediği gibi “maddede” kazandık. İşte istiklal, bağımsızlık…Manâda kaybettik dediği... Ve gene duruma bakıyoruz. Duruma bakıyoruz. Katoliklerin başı var. Papa hazretleri, cenapları. Ayrıca devleti de var. Ayrı bir devlettir Vatikan. Türkiye'nin de temsilcisi var. Sefiri var orada. Ortodoksların var. Patrik hazretleri. “İstanbul benimdir” rüyasını görüyor hala. Roma'yı hortlatma hülyasındalar. İyi. Olabilir. Kızmak gerekmez. Biz kendi işimize bakmalıyız. Budistlerin gene başı var; Dalaylama. Neyse… Her inanç zümresinin bir başı var. Müslümanların başı yoktur. Olmamalıdır. Olmamalıdır. İş garantiye de bağlanır. Türk çocuğu okulda hilafetten kurtulduk diye okur. O da ayarlanmıştır. Sömürge okulunda okur gibi ya. Hani bağımsızdık biz. Neyse buyurun siz devam edin.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet hocam. Tabii ki bu bizim ortak hüznümüz… Bunları dile getirdiniz. Yakın tarihe ışık tuttunuz. Ben şimdi Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi’nin başlıca özelliklerini 7 umdede anlatmak istiyorum…</p>

<p><strong>1. Bir sistem bütünlüğünde oluşu:</strong> Yani Başyücelik modeli ekonomisinden, ahlâkî meselelerinden, hukukî meselelerinden, aile meselelerinden, eğitim meselelerinden… Hepsini sistem bütünlüğünde ele alıyor. Zaten İdeolocya Örgüsü bir dünya görüşü, sistematik bir dünya görüşü demek. Burada işlemiş Necip Fazıl. Kurduğu devlet modelinde de böyle bir sistem bütünlüğü var. Bu önemli. Çünkü Batı’daki modellere bakıyoruz. Eleştirilere göre çok eklemeler oluyor, değişiklikler oluyor. Bir tarafı bastırıyor. Bu sefer diğer taraf zayıf kalıyor, diğer taraf ayağa kalkıyor. Öyle bir şey. Kuvvetler birbiriyle çatışıyor. Bir o oluyor, bir o oluyor. Bakıyorsun bir parlamento ileri gidiyor. Bir yargı ileriye gidiyor. Ondan sonra bir yürütme ileriye gidiyor. Böyle şeyler oluyor. Burada bir kişinin hazırlaması, bir sistem bütün olmasının çok önemli bir avantajı var burada. Birinci madde bu.</p>

<p><strong>2. Ahlâkî temelde oluşu:</strong> Şimdi ana kaynak İslâm diyor Üstad. Ahlakî temelde kuruyor her şeyi. Yani “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyor. “Kendin için istemediğini başkası için de istemeyeceksin.” Bu ölçüler var. Ondan sonra "Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır." Aksiyona davet ediyor Necip Fazıl. Bu ahlak temeli üzerinde kurulmuştur. Bu da önemli bir özelliği. Diğerleri öyle değil. Diğerleri siyasî bir çarpışmanın sonucu bir güç diğer güce galip geliyor. Onun üzerine kuruluyor. Tekrar başka bir güç geliyor. O onu yeniyor. Onun üzerine başka sistem kuruluyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Çünkü Batı dillerinde “hak” kelimesi yok. Kavramlarında da “hak” kavramı yok. Güçlüysen vur al senindir yani. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Güzel.</p>

<p><strong>3. Cihanşümul özelliğiyle herkese hitap edicidir:</strong> Büyük Doğu’nun cihanşümul özelliği var. Necip Fazıl'ın mefkûreleştirdiği bu idealin adı. Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez cihanşümul özelliği olduğu için bu potada kardeş gibi bir arada barınabiliyor. Bir arada olabiliyor. Çünkü yönetenle yönetilen arasında ortak bir şey lazım. Yani neden ben sana itaat edeceğim? Ortak bir değer lazım. Neden ben sana itaat ediyorum? Neden sen beni yönetiyorsun?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Aynı değerlere sahip olduğu için.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Kur'an ve sünnet ölçüleriyle bunu koyarsak ortaya, bu konursa tamam... Yani senin nefsine ben itaat etmiyorum. Sen de bana iktidarda olduğun için güç benim elimde diye diktatörlüğü tahakküm edemiyorsun. Eğer bunlar olmasa, Kur'an sünnet ölçü olmasa diktatörlük doğuyor. Ondan dolayı da karşı isyanlar, başka hareketler… Şu kuvvet ona girsin, bu buna girsin. Böyle şeyler, çatışmalar oluyor. Bizde bunlar olmayacaktır. Çünkü bu şekilde planlanmış. Cihanşümul özelliğinden dolayı. Hiçbir ihtilaf olmayacak, hiçbir çatışma olmayacak demiyoruz. Amma velakin sistem bunları kurmuş. Bu zemini kaldırmış. Bunun haricinde artık yani kendi bayağılıktan kaynaklanan şeyler olacak. Olabilir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>İnsanî zaaftan olan şeyler olabiliyor. Evet.</p>

<p><strong>4. Şura prensibiyle halkın katılımını sağlayacak:</strong> Başyücelik'in önemli ilkelerinden bir tanesi halk şurasıdır. Buraya gelmişken şunu söyleyeyim. Demokrasi, demokrasi diyoruz. Demokrasi ne olduğu belirsiz, kullanana göre alet edilen yalancı bir kavram aslında. Hakikati yok. Yani demokrasinin hakikati yok. Ayağı yere basan bir kavram değil. İsteyen istediği tarafa çekiyor. Batının demokrasi anlayışı meydanda. Salih Mirzabeyoğlu bu eserinde daha çok demokrasinin eleştirisinden yola çıkıyor. Onu çok yapıyor. Bu demokrasi mevzunda 4. prensip derken, şura prensibi demişken ben demokrasiyle ilgili de şu eleştiriyi yapmak istiyorum. Demokrasinin hürriyet anlayışının tıkandığı noktadan söylemek istiyorum. Demokrasi hep hürriyetler olarak algılanıyor ya. Halbuki öyle değil. Şunu söyleyeyim. Demokrasi kelimesini biz kullanmak yerine mesela bize özgü kavramlar; hak, hukuk, adalet, meşveret, şura, divan, halk şurası, halk divanı mesela bu kavramları daha çok tercih etmemiz, bunlara canlılık kazandırmamız gerekiyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Kendi kelimelerimizle düşünmek ve konuşmak çok mühim. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Demokrasinin hürriyet anlayışı için temel bir eleştiri noktası şu: Salih Mirzabeyoğlu bu eserinde, Başyücelik eserinde bunu söylüyor. Diyor ki, "Hürriyeti yok etme hürriyeti olabilir mi?" Bu soruya "Evet" denildi mi kendi yıkılır. "Hayır" denildi mi demokrasi olmaz. Yani bu şu demek. Hürriyeti yok etme hürriyeti olabilir mi? Yani mesela İslâmcı, faşist, komünist partiler kurulmalı mıdır, kurulmamalı mıdır? Demokrasi bunlara müsaade edecek mi, etmeyecek mi? Bunlara etmediği an demokrasi biter. Ettiği an zaten kendi gene bitecek. Dolayısıyla bu demokrasi böyle mutlak manada hürriyet... Bu düşünülemez, mantıksız bir şey. Bu tam tersi neticelere varabilir. Varıyor. Bu halkın hürriyetini sıfıra da indirebilir. Mesela şöyle söyleyelim… Mutlak anlamda aritmetik çoğunluk esas alınırsa çoğunluk diktatörlüğü ve baskı rejimi olması mümkündür. Bunun yanında hürriyetçi monarşilerin varlığını da biliyoruz. Halkın oluşturduğu iktidar halkın hürriyetini sıfıra indirebilir. Buna mâni olmak için Anayasa Mahkemesi oluşturuluyor. Anayasa Mahkemesi de ayrı bir sorun oluyor. İktidarı yürütmeyle çatışmalar oluyor. Yani burada demokrasi böyle parlatıldığı gibi bir şey değil. Hak ve hürriyetleri sınırsız tanımak. Herkes hür olsun, herkese hürriyet olsun, istediğini yapsın mantığıyla ne Batı’da ne Doğu’da hiçbir yerde bir yönetim olmaz.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Kaos olur tabii ya.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Kaos olur. Bu olmaz! Şöyle diyor yine Salih Mirzabeyoğlu'ndan bir hürriyet mevzunda, notlarımda var… "Hürriyet" diyor, "başkalarına layık görmedikçe sahip olamayacağımız bir şeydir." Ve diyor ki Salih Mirzabeyoğlu, "Demokrasi, yanlılarının anlaması gereken dava". Buradan devam edelim. 4. maddede şura prensibinde. Şura prensibi muhterem izleyiciler şura prensibinde her şey denge içerisinde hallediliyor. Yani mutlak hürriyet yok ama diktatörlük de yok. İslâm buna müsaade etmez. Yani ne fert sultanlığı ne de başıboş hükümranlık. Şura prensibi çok uzun boylu konuşulabilir… Burada seçim sistemi burada olabilir. Şura prensibinde halk divanlarında uygulanabilir belli bölgelerde ama günümüzdeki gibi partiler değil, hizipler değil ve iktidara kaymak yeme, koltuk kapma yeri olarak partiler oluşması ve birbirleriyle tamamen milli meselelerde dahi böyle birbirine çıkar kavgası, iktidar yani pasta kavgası, kayıkçı kavgası, pasta kavgasına dönmesi... Bunlar kabul edilemez. Bu sistemde bunlar yok. Neler var? Biraz önce bahsettiğim gibi şura prensibinde halk divanı… Senenin belli bir gününde Başkanlık sarayında, Başyücenin sarayında halk divanı toplanacak. Her şeyi sorabilir. Başyüce’nin yakasına da yapışabilir. Yeter ki iddiasını ispat etsin. Her şeyi sorabilir. Yani kaç kap yemek yediğine dahi sorabilir. Sorma hakkı var. Ve alkış ve yuha hakkı var. Buna biraz sonra geleceğim. Hz. Ömer'i mesela söyleyeyim burada… Hz. Ömer bir meclise giriyor. Birisi devamlı, "Kendine gel ya Ömer! Haddini bil ya Ömer!" diye devamlı bağırıyor. Bir değil iki değil üç değil. Devamlı…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tekrarlıyor.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Sahabîler susturmak istiyorlar. Ya tamam anlaşıldı. Ne diyorsun diyor. Hazreti Ömer sahabilere müdahale ediyor. Diyor ki "Bırakın" diyor, "onun vazifesi onu söylemek bizim vazifemiz de dinlemek".</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Ölçü.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Bir derdi yok. Devamlı bunu söylüyor. Hz. Ömer onun da susturulmasına razı değil.</p>

<p><strong>5. Yücelerden ve fikir çilekeşlerinin yönetime teslim edilmesi:</strong> Bir emanet şuuruyla, koltuk şuuruyla, mevki, makam, nüfuz, yemek, iktidar şuuruyla değil emanet şuuruyla... “Emaneti ehline verin.” Emanete sadakat edecek. Bu şuurda olan kişiler toplumun ileri gelenleri, öncü kişileri bunlar yönetimde olacak. Yoksa kim daha reklam etti, pazarlamacılık yaptı diye böyle bir şey olamaz.</p>

<p><strong>6. Toplum yararı gözeterek özgürlüklere geniş bir alan açması:</strong> Toplum yararı esas alınıyor. Bu hususta topluma zararlı olan şeylere mâni olunuyor. Bu da özgürlük alanının çok geniş bir alana, topluma yayılması demek oluyor. Bu sınırsız bir fert hürriyeti değil yani.</p>

<p><strong>7. Müşahhas tekliflerle devlet organlarını kurması:</strong> Yüceler Kurultayı, Başyücelik Hükümeti ve Yargı Sistemi. Yasama, Yürütme, Yargı. Kuvvetler ayrılığına hemen burada gireyim. Kuvvetler ayrılığı dediğim gibi Batı’da, çatışma olduğu zaman bir tarafa ağırlık veriliyor, bir diğer tarafa ağırlık veriliyor. Bir de Batı bu emanet şuuru olmadığı için, ahlakî temelde yükselmediği için birbirlerine hep şüphe ederek yürüyor. Orada müesseseler birbirlerinden şüphe ediyor. Acaba diktatör olur mu? Acaba keyfine göre kullanır mı? Acaba şunu yapar mı?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Güvensizlik üzerine kurulmuş bir durum yani değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Çok güzel söylediniz hocam.</p>

<p>Bundan dolayı burada kuvvetler ayrılığı ya sert ya yumuşak bir kuvvetler ayrılığı var. Ve bu kuvvetler birbirine yasama, yürütme, yargı olarak çatışır gibi... Sen onu yaptın. Sen bunu yaptın. Benim kuyumu kazdın! Sen burada benim tepeme bineceksin falan… Böyle bir bakış açısı var. Buna göre de kanunlar, anayasalar buna göre dizayn ediliyor. Bir kere Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu Salih Mirzabeyoğlu'nun yürüttüğü açtığı tafsil ettiği sistemde bunlar olmayacaktır. Peki kuvvetler yasama, yürütme, yargı olacak mı? Bu olacaktır. İllaki benzetmeyle konuşuyoruz ya. Bu da bir zaafımız aslında. Bunu söyleyeceksek ben kuvvetlerin yumuşak ayrılıkta olduğunu ve en başta yönetenle yönetilen arasında ve kuvvetlerin de birbiriyle arasında ortak noktaları, değerler sistemi üzerinde birleştikleri için bunların birbirlerinin kuyusunu kazmak diye bir şey düşünemeyeceklerini ifade ediyorum. Zaten bu Devletialiyeyi yüceltmek toplumu yüceltmek, ferdi yüceltmek için… Başyücelik akademyası var. Oradan yetişiyor bir kısmı akademyadan geliyor. Günümüz akademiyasıyla karıştırmayalım lütfen. Bu şekilde sistem kuruluyor, dizayn ediliyor. Dolayısıyla kuvvetlerin bir uyumu söz konusu, çatışması söz konusu değil. Bu sağlanıyor.</p>

<p>Peki Yüceler Kurultayı ile Başyüce arasında ihtilaf olursa ne olacak? Bunu da söyleyelim. Necip Fazıl hepsini müşahhas olarak ortaya koymuş. Yüceler Kurultayı yüzde 75'i ile beraber Başyüceyi devirir. yüzde 75 olursa Başyüce gider. Kendi içerisinde yeni bir Başyüce seçer. Bu Yüceler Kurultayı ilk kuruluşunu da söyleyeyim. Müessisler meclisidir. Yani kurucu iktidar. İslâm inkılabı diyor ya Necip Fazıl, İslâm inkılabını yapan kurucu iktidar gerçekleşecek olan bu fikir çilekeşleri, seçkinler, erdemliler, çilekeşlerin oluşturduğu bu soylular sınıfı, "Aydınlar Aristokrasisi" diyor Necip Fazıl. Bu sınıf müessisler meclisini kuruyorlar. Kurucu meclis. Bu kurucu meclis Yüceler Kurultayı'nı tesis ediyor. Yüceler Kurultayı bundan sonra kendisi yüce 101 üyeli diyor. Bu üye sayıları artabilir, eksilebilir. Yaş 40-60 arası var. Onlar değişebilir. Necip onu söylüyor daha sonra. İdare şekli yok. İdare ruhu vardır diyor ya. Buradan şimdi Yüceler Kurultayı namzetlik unvanı veriyor. Toplum ileri gelen öncü çalışan böyle temayüz etmiş kişilere… Hem onlar teşvik ediyor, hem onlara aday namzet rolü veriyor, namzet unvanı veriyor. Yüceler Kurultayı boşalan koltuklara yine aynı şekilde kendi kendini yenileyerek bu şekilde tazeleniyor. Seçim olayları da halk şurasının halk divanında oluyor.</p>

<p>Şimdi bu Yüceler Kurultayı Başyüceyi bu şekilde düşürebilir. Kendi içerisinde Başyüce seçer. Başyüce, Yüceler Kurultayıyla bir ihtilaf olursa? Bunlar istisnai durumlar. Necip Fazıl istisnai durumlara karşı da çözümleri koymuş. Başyüce ancak Yüceler Kurultayının yüzde 40'ını yanına alırsa meclisi feshedecek. Ondan sonra halka gidecek. Halka onay soracak. Yani Yüceler Kurultayının yüzde 40'ını yanına alacak. Oradan karar çıkardıktan sonra halka gidecek. Halk onu onaylayacak. Onaylamazsa halk Başyüce otomatikman çekilir. Burada şunu söyleyeyim mesela… Yüceler Kurultayı vicdan ve Başyüce irade. Bu da çok önemli bir söz. Necip Fazıl'ın bunu klişeleştirdiği bir söz.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Yüceler Kurultayı vicdan, Başyüce iradedir. Başyüce irade. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yani Başyüce yumruk, Yüceler Kurultayı vicdan ve kalp diyebiliriz buna. Burada birbirleriyle bu çatışma söz konusu olursa onları söyledik... Bu şekilde bir ahenk olması gerekiyor. Yani denetleme ve danışma rolü var Yüceler Kurultayının. Yani ben böyle şey gibi biraz benzetiyorum. Böyle aksakallılar gibi Yüceler Kurultayı.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tecrübeliler...</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Divan-ı Hümayun gibi…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Divan-ı Hümayun daha çok icra ve kaza ama evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Belki onların bir ağırlığını... Vezirlerin ağırlığını çağrıştırıyor…</p>

<p>Burada bunu Yüceler Kurultayı ve Başyüceyi Üstad şöyle anlatıyor. Diyor ki; "Başyücelikte iki ana merkez var; “Yüceler Kurultayı ve Başyüce. İki ana merkez var ve bu iki ana merkezin kaynaşmasından vahdet doğar". "Bu vahdet, demokrasilerin varamadığı ve varamayacağı nizamlı hürriyet ile demokrasilere zıt bütün şekillerin başaramadığı ve başaramayacağı hür disiplini sağ ve sol kanatların hiçbirini incitmeden elinde tutar".</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bakın ne kadar mühim bir şey söylüyor. Şimdi demokrasi deniliyor ve dünyada Batı normları hâkim olduğu için her yerde de demokrasi lafı ediliyor. Tamam ama iddia ediyor, ısrar ediyor. Demokrasinin varamadığı ve varamayacağı bir sistem diyor. Yepyeni bir şey ortaya koyuyor. Nerede bizim akademisyenlerimiz, İslâm hakkında konuşanlarımız, yazanlarımız, düşünenlerimiz yahu yerli bir üretim var ortada! Başyücelik Devleti diye bir kavram ortaya atılmış. İdeolocya Örgüsü diye 25 yılın ürünü bir kitap var. İslâm konusunda konuşan, düşünen, yazan akademisyenlerimiz yolları uğramaz mı bu şeye? Nasıl söylemezsiniz? Evet buyurun.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Hocam o hususta siz de artık akademisyenleri telefonla birer birer arayacaksınız herhalde artık.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Yani evet. Şimdi anlayana sinek sesi az yani. Anlamayana da davul zurna az. Ne diyelim? Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Gene mesela Necip Fazıl diyor ki hastanede doktora, orduda kumandana, sınıfta hocaya karşı hürriyet mi olurmuş?</p>

<p>Yani Hürriyet mevzusunun anlaşılması çok müşahhas şeyler söylüyor. Yani dostlar, arkadaşlar yani doktora gidince hürriyetten bahsedebiliyor muyuz? Doktor ne diyorsa o tabii olacak. Yani orduda da yani asker komutan askere mi soruyor? Komutan komutanlığını yapıyor. Yani hoca neyi anlatacağını talebeye mi soruyor? Hoca müktesebatı var onu veriyor.</p>

<p>Burada ehliyetli kişilerin başta olması, yönetmesi bu modelin bariz vasfı. Burada Salih Mirzabeyoğlu hürriyet mevzusuyla ilgili bu çok önemli. Şöyle bir tespiti var...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Beş dakikamız falan var. Toparlarsınız.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Toparlayalım. Şöyle diyor Salih Mirzabeyoğlu: "İnsan Allah'a karşı kusurlu ve hatalı bir varlık. Mutlak kuvvet, kudret Allah'ındır. İnsanın hürriyeti ona yaklaşabildiği kadar ve varlığın varlıkla anlaşılması bakımından başkalarını var oluşan tarzda da bilmek onların hürriyetleriyle yakınlık kurmakla mümkündür. Hürriyetin gerçek tarifi Allah ve Resulü’ne, izinde olanlara tabi olabildiğin kadar hürsün ve hürriyet bunun içindir". Bu hürriyet mevzu çok önemli olduğu için ısrarla üzerinde durdu.</p>

<p>Bu mevzuyla ilgili hani Necip Fazıl'ın Başyücelik devleti ile ilgili inşallah bu çalışma yakında kitaplaşacak dedim. Son dakikalara geliyoruz herhalde. Şunu da söylemek istiyorum burada. Hocam günümüz rejimlerine göre beynimiz şartlandığı için...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Doğru beynimiz şartlanıyor diyor. Evet.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yepyeni bir model olan Başyüceliği anlamakta zorlanıyoruz. Gözden kaçıyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bir de düşünmekten korkmaya alıştırılmışız. Düşünmekten korkuyoruz değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet hocam. Ve hazır şablonlarla gitmek istiyoruz. Ya bu demokrasi niye tartışılamaz? Kapitalizm niye tartışılamaz? Liberalizm niye tartışılamaz? Sekülerizm niye tartışılamaz? Bunlardan niye vazgeçilmez? Nedir? Ne gördük bunlardan? Ne faydasını gördük? Yani bir deli bir kuyuya taş atmış hesabı…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Uydum kalabalığa gidiyoruz yani…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Böyle bir şeyle biz gidemeyiz. Ne kendimize, ne gençliğimize, ne İslâm alemine, ne dünyaya bir faydamız olamaz. Ancak İdeolocya Örgüsü Başyücelik modeli üzerinde tefekkür etmek, derinleşmek... Bunu anayasallaştırmak, ilkeleştirmemiz gerekiyor. Başyüce, isminde de anlaşılacağı gibi en seçkin ve yüce bir zattır. Bunlar olacak. İnsani değer ve hasletler üzerinde olacak. Yargı mevzuu üzerinden getirirsek Başyüce hak ve hukukun emanetçisi ve takipçisi olarak yargının başında olacak. Yani emanetçi ve takipçisi… Ülkemde adaletsiz bir iş yapılıyor mu yapılmıyor mu diye bunu denetleyecek. Bu seçkin vasıfta olacak ve bunu denetleyecek. Başka bir dünyalık bir derdi gayesi olmayacak.</p>

<p>Dolayısıyla yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığın güvencesi de Başyüce’dir. Burada yasama yürütme yargı meselelerini konuştuk. Başyücelik hükümetini konuştuk. Yüceler Kurultayı iel olan ilişkisini konuştuk. Yargı olayını da ben bu şekilde anlatıyorum. Zaten Kur'an ve sünnet esas olduğuna göre burada yargıya da karışması söz konusu değil. Yargının takipçisi olması lazım. Mahkeme teşkilatlanması ve usul hukuku mevzuları ise İslâm hukukuna ve çağın doğurduğu bazı problemlere karşı da müesseseleşecektir.</p>

<p>Hak ve hukuk karşısında, Yüceler Kurultayının dokunulmazlığı olmayacaktır. Necip Fazıl diyor, sokağa tükürmek yasaksa kabahatler kanununa göre bunu bir Başyüce de yapsa zabıta bunun yakasından tutacak. Çöpçü de yapsa yakasından tutacak. Çünkü şahsî masumiyet yok! Allah nazarında var mı arkadaşlar, dostlar? Yani bir şahsî bir masumiyet olabilir mi? Zerre kadar yaptıklarımızın hesabını vermeyecek miyiz? E buna inanan insanların oluşturduğu bir topluluktan, bir modelden, devlet modelinden bahsediyoruz. E madem ki biz buna inanıyoruz, inandığımız gibi devlet ve toplum modeli istemek de en tabii hakkımız. Yani neden ben kapitalizmin bilmem neyinin kaçıncı sınıf tercüme eserlerinden bir modele uyayım. Onu kabul etmemiz mümkün değil.</p>

<p>Başyücelik sisteminde subay, hâkim ve öğretmen meslekleri üzerinde bilhassa durulduğunu da hatırlatmak istiyorum.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Ya. Bakın subay, öğretmen, hâkim… Bir devletin temel elemanları bunlar. Öğretmen adam yetiştirecek, hâkim adaletli olacak, adalet dağıtacak. Subay…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Subay da vatanın sınırını bekleyecek.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Koruyacak. O olmasa zaten yandı gülüm keten helva…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Darbelerde görüyoruz zaten bunları, neler yaşadığını.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bu üç sınıf en mühim şey tabii ve en iyi yetiştirilmesi gereken insanlar… Tabii öğretmene hoca da giriyor mesele orada. Yani öğretmenle hocayı şimdi ayırmışız. Bir ara vardı o... İşte köy okullarında aynı zamanda imamlık hocalık yaptı diye vay efendim laiklik falan filan böyle İslam'ı hep hayatın dışına atmak derdinde olduğu için… İki kişiye aylık vereceğini devlet bir kişiye verecek. Yani camide imamlık yapacak okulda da öğretmenlik yapacak.</p>

<p>Düşünmekten korkarak alıştırıldığımız için “yok olmaz” böyle şeyler! Laiklik derler. Laiklik hakkında tek kitap okumamışlardır. Çünkü yoktur Türkçede…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Laiklikle ilgili Necip Fazıl diyor ki "Laiklikle İslâm bir arada bulunamaz ve bağdaşamaz" diyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Nasıl?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Laiklikle İslâm bir arada bulunamaz ve bağdaşamaz diyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Laikliğin bir tarifi zaten ben Allah'tan daha iyi düşünürüm demek değil mi yani? Ama gelin de anlatın. Yok efendim “laiklik” düşünmeden böyle konuşuyorlar. Devletimiz kabul etmiş. Kanunlara uyuyoruz. Uymak ayrı bir şey. Uyacağız tabii devletin kanunlarına ama benimsemek çok başka bir şey…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yani hürriyetlerin nasıl olacağını… Böyle sınırsız bir hürriyet söz konusu olamaz. Kendisi için istemediğin şeyi başkası için de istemeyeceksin. Hürriyetin esası budur.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tabii çocuk heveslenmiş Batı’ya. Avrupalılar böyle yapıyor diye... Tabii temelinde aşağılık duygusu da var. Köpek besleyecek mesela apartmanda. Aa benim çocuğum köpek besleyecek. Benim hürriyetim var. Laf yani o hayvan havlar. E şoför sabah yola gidecektir. Uykusunu alamazsa kaza yapar. O umurunda değil yani.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Yani başkalarına layık görmedikçe sahip olamayacağımız bir şeydir. Dolayısıyla böyle başıboş bir hürriyetin Necip Fazıl çok altını çiziyor. Bunları çok birçok eserinde anlatıyor. Buna "eşek hürriyeti" diyor Necip Fazıl.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Doğru tabii. İstediğini yapıyor tabii o hayvanlar değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet. Bunun kime faydası var? Kendimize de faydası yok. Ailemize de faydası yok. Gençliğe de faydası yok. Topluma da faydası yok. Böyle bir şey. Buna sınır koymak… Bütün rejimler sınır koyuyor zaten. Biz sınırı meşruiyet üzerinde ve ilahi ölçüler içerisinde koyacak diyoruz. Dolayısıyla burada bir otoriterliğe de yol açılmıyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Tabii tabii.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>“Mikroba merhamet hastaya merhametsizlik...” Necip Fazıl'ın başka bir sözü…</p>

<p>Mikroba hürriyet tanınabilir mi? O zaman vücuduna bir mikrop girdiği zaman onun hürriyetine dokunmasın. Kim var ve dokunmayacak kimse var mı?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Yani bu öyle bir şey ki, şimdi böyle yayılıyor da… Mesela zina çok sıradan bir şey bir şeymiş gibi gösteriliyor. Bu ne demek? Zina halinde yaşıyorlar demek. Ve Avrupa'da artık bu meşru hale gelmiş. Sözlüklere geçmiş yani normal kabul "cohabitating" diyor. Birlikte yaşamak... E ne oluyor? İstatistikleri açın bakın internete... Nikahsız doğan çocuklar Batı Avrupa'da yüzde 50 ortalama. Fransa bu konuda şampiyon yüzde 60. Ve gittikçe de artıyor bu oran. Türkiye de nasibini almış bu çağdaşlaşmaktan yüzde 3'e çıkmış maalesef! Nereye varacak bu? Babasını bilmeyenler çoğaldıkça nereye varacak insanlık?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Kötülüğe giden yollar da kötüdür. Kötülüğün kendisi kötü olduğu gibi o yolların da kapatılması lazım. Bu aslında bir yönetimin vazifesi, devletin vazifesi. Çünkü nesli korumak onun vazifesi…</p>

<p>Necip Fazıl Başyücelik’te, Başyücelik Emirleri diye 30 maddede bunları anlatıyor. Hepsine müstakil olarak bahis açmış. Yani kanun, zevk ve terbiye, kumar, içki ve zehir, zina ve fuhuş, faiz, kahvehane, külhanbeylik, içki, kumar...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Kumardan ocaklar sönüyor değil mi? Yani</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Hepsine müstakil var…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>İçki, onun daha ileri şekli uyuşturucu. Son günlerde gündemde…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Mesela vaizlerle ilgili bahiste temsil liyakatine ermeyen, olmayan, ulaşmayan vaizlerin yasaklanacağını söylüyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>O çok mühim. Yani söyleyeceğine kendisi uyacak önce değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Nasıl söyleyecek? Temsil liyakatinde olacak. Bunları söylüyor. Müspet bilgilerle ilgili bahisler var. Güzel sanatlarla ilgili bahisler. Başyücelik akademyası var. Bunlarla ilgili… Sıhhat ve güzellik var. Üreme ve türeme var. Bunlar aile meselesini eğitim, devlet ve ebeveyn üçlüsüyle beraber ailenin hiçbir şekilde serbest bırakılmayacağını, mutlak manada serbest bırakılmayacağını, aile kendi ayakları üzerinde durana kadar devletin eğitim kurumuyla iş birliği içerisinde ve ebeveyn iş birliği içerisinde aile müessesesini...</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Çok mühim tabii aile devletin hücresi…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Aileden alıyor çünkü, birçok şeyi aileden alıyor çocuk.</p>

<p>Bunları ifade ediyor. Yani bu hürriyet kavramında şunu gördüm ben. Hak kavramı öne çıkıyor. Bu yüksek lisans tezimde savunmada bana jüri sormuştu. "Bu tezi hazırladın" demişti, "Necip Fazıl'ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devlet Modeli. Sendeki kanaat ne?" Bendeki kanaat şu oldu. Hürriyetin çok lafı ediliyor hocam. Mühim olan “hak” kavramı… Mesele orada. Hakkımız nedir? Haklarımız nedir?</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Nerede duruyor?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet nerede duruyor? Hak hadlerdir. Huduttur. Görevdir aynı zamanda. Ve insanı insan yapan o görevleriyle beraber…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>O ölçü değil mi? Yoksa iş karmaşaya varır, kaosa varır tabii. Peki çok teşekkür ediyorum Kâzım Bey.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Bu fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.</p>

<p></p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Bu bir uyarı olur da akademisyenlerimiz, ilahiyatla meşgul akademisyenlerimiz böyle yerli bir üretim öyle diyelim böyle bir şeye de bakmak imkanını bulurlar.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Sadece akademisyen demeyelim isterim. Fikir camiası diyelim hocam.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Doğru. Bir fikir camiası.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Nereden kimlerin çıkacağını bilemeyiz. Gençliğe de bilhassa bu arayış içerisinde olan gençliğe de bir önemli bir rol modeldir. Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu gibi isimler önemli bir rol modeldir. Onların hem fikriyatı hem duruşu, tavizsizliği ve ortaya koydukları geleceğe yönelik bize bir perspektif, proje vermeleri çok önemli…</p>

<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: </strong>Peki, çok teşekkür ediyorum Kazım Bey. Sağ olun.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Rica ederim.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/cay-tvde-basyucelik-mefkuresi-konusuldu</guid>
      <pubDate>Fri, 16 Jan 2026 10:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/cay-tv-kazim-albayrak-mehmet-maksudoglu.webp" type="image/jpeg" length="84481"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Küresel haydutluğun kanlı tarihi: İşgal, ihanet ve kaos]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kuresel-haydutlugun-kanli-tarihi-isgal-ihanet-ve-kaos</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kuresel-haydutlugun-kanli-tarihi-isgal-ihanet-ve-kaos" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Amerikan emperyalizmi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik gerçekleştirdiği korsan operasyonla, "devlet" maskesi takmış -tıpkı terörist İsrail gibi- bir suç organizasyonu olduğunu bir kez daha ispatladı. Maduro’nun Karakas’taki konutundan bir gece yarısı baskınıyla kaçırılıp ABD’ye götürülmesi, uluslararası hukukun Vaşington’daki karar vericiler nezdinde bir tuvalet kağıdı kadar değeri olmadığının ispatıdır]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"Narko-terörizm" yaftasıyla servis edilen bu haydutluk, aslında yeni bir durum da değil... Söz konusu Amerikan çıkarları olduğunda, egemenlik hakları, sınır mahremiyeti veya diplomatik dokunulmazlık gibi kavramlar buharlaşıyor. Dün Panama’da Manuel Noriega’ya, Haiti'de Aristide'e, Irak’ta Saddam Hüseyin’e yapılan neyse, bugün Venezuela’da Maduro’ya yapılan odur.</p>

<h2><strong>Noriega vakası</strong></h2>

<p><img alt="M A R S" class="detail-photo img-fluid" height="736" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/01/m-a-r-s.jpg" width="563" /></p>

<p>Bu korsanlık silsilesinin ilk büyük ve en kanlı halkası 1989 yılında Panama’da örüldü. Olayın arka planı, Vaşington’un ikiyüzlülüğünün kristalize olmuş halidir. Manuel Noriega, 1970’lerden itibaren CIA bordrosunda maaşlı bir eleman olarak çalıştı, Latin Amerika’daki komünist hareketlere karşı ABD’nin "kirli işlerini" yürüttü. Ancak ne zaman ki Panama Kanalı üzerindeki egemenlik haklarını savunmaya kalktı ve ABD’nin bölgedeki mutlak tahakkümüne direnç gösterdi; işte o an "makbul müttefik" statüsünden "aranan suçlu" statüsüne düşürüldü.</p>

<p>Vaşington, bir sabah ansızın Noriega’yı "uyuşturucu baronu" ilan etti. Oysa Noriega’nın uyuşturucu trafiğindeki rolü, CIA ile kol kola yürüdüğü yıllarda da biliniyordu; fakat o zamanlar bu durum ABD çıkarlarına hizmet ettiği için görmezden geliniyordu. ABD, 20 Aralık 1989’da, "Haklı Dava Operasyonu" (Operation Just Cause) gibi alaycı bir isimle Panama’yı işgal etti. 26 bin Amerikan askeri, küçücük bir ülkeye, savunmasız bir halkın üzerine çullandı.</p>

<p>Bu işgal sırasında Panama’nın yoksul mahallesi El Chorrillo, Amerikan uçakları tarafından o kadar yoğun bombalandı ki, yerel halk buraya "Küçük Hiroşima" adını verdi. Sırf bir kişiyi yakalamak uğruna 3 binden fazla sivilin ölümüne sebep olundu, on binlerce insan evsiz kaldı. İşin en trajikomik yanı ise Noriega’nın yakalanma sürecidir. ABD ordusu, Noriega’nın sığındığı Vatikan Büyükelçiliği’nin etrafını kuşattı. Onu dışarı çıkmaya zorlamak için elçiliğin çevresine dev hoparlörler yerleştirip, klasik müzik tutkunu olduğu bilinen Noriega’ya günlerce yüksek sesle heavy metal ve rock müzik çalarak "psikolojik işkence" uyguladılar ve sonrasında Noriega’yı paketleyip Florida’ya götürdüler. Üzerindeki askeri üniformasıyla, savaş esiri statüsü bile tanınmadan, adi bir suçlu gibi Amerikan mahkemelerinde 40 yıl hapse mahkûm edildi.</p>

<h2><strong>Bağdat’ta "adalet" tiyatrosu ve Saddam Hüseyin</strong></h2>

<p><img alt="S A D D A M" class="detail-photo img-fluid" height="642" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/01/s-a-d-d-a-m.jpg" width="1110" /></p>

<p>Amerikan haydutluğunun en vahşi sahnelerinden biri de Irak’ta kuruldu. Panama’daki "uyuşturucu" bahanesinin yerini, Irak’ta "Kitle İmha Silahları" yalanı aldı. Vaşington yönetimi, elinde hiçbir delil olmamasına rağmen, bütün dünyayı yalanlarla manipüle ederek 2003 yılında Irak’ı işgal etti.</p>

<p>Saddam Hüseyin, aylarca süren bir “insan avı” neticesinde yakalandı. Ancak asıl tiyatro, onu yargılamak adına kurulan kukla mahkemede yaşandı. ABD işgali altındaki bir ülkede, Amerikan askerlerinin gölgesinde kurulan sözde Irak Mahkemesi, aslında işgalcinin infaz timiydi. Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı sabahında idam edilerek şehit edilmesi, ABD’nin Müslümanlara ve direnen liderlere karşı duyduğu kinin sembolü oldu. Milyonlarca Müslümanın katledilmesine sebep olan bu süreç, tarihe Amerikan emperyalizminin en büyük suç dosyalarından biri olarak geçti.</p>

<h2><strong>Haiti’de "kargo paketi" muamelesi: </strong></h2>

<p><img alt="F D-1" class="detail-photo img-fluid" height="637" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/01/f-d-1.jpg" width="1212" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>ABD’nin "arka bahçesi" olarak gördüğü coğrafyalarda lider kaçırma alışkanlığı sadece Noriega ile de sınırlı değildir. 2004 yılında Haiti’nin demokratik yollarla seçilmiş ilk devlet başkanı Jean-Bertrand Aristide’in başına gelenler, Maduro operasyonunun birebir provası niteliğindedir.</p>

<p>Haiti’de halkın büyük desteğiyle iktidara gelen Aristide, ABD ve Fransa’nın sömürgeci politikalarına ters düşen adımlar atınca hedef tahtasına oturtuldu. 29 Şubat 2004 gecesi, Amerikan Deniz Piyadeleri (Navy SEALs) Aristide’in konutunu bastı. Kendisine "Ya istifa edersin ya da binlerce insan ölür" tehdidi savuruldu. Aristide ve eşi, apar topar bir Amerikan askeri uçağına bindirildi. Nereye götürüldüklerini dahi bilmiyorlardı. Uçak saatlerce havada kaldıktan sonra Orta Afrika Cumhuriyeti’ne indi.</p>

<p>ABD Dışişleri Bakanlığı bu olayı "Aristide kendi isteğiyle ülkeyi terk etti" yalanıyla dünyaya duyurdu. Oysa Aristide, Afrika’daki sürgün günlerinde cep telefonuyla ulaştığı basına, "Beni zorla kaçırdılar, bu modern bir darbedir" diye haykırıyordu. Vaşington, seçilmiş bir devlet başkanını, tıpkı bir kargo paketi gibi kıtalararası taşıyarak, istediği zaman istediği lideri "yok etme" haydutluğunu sergilemişti.</p>

<h2><strong>Tasmalı işbirlikçiler</strong></h2>

<p>Ancak bu haydutluğun başarıya ulaşmasındaki en utanç verici pay, şüphesiz "kapıyı içeriden açan" onursuzlara aittir. Emperyalist postalları yalamayı diplomasi sanan, kendi vatanının anahtarını düşmana altın tepside sunan yerli işbirlikçiler olmasa, bu işgaller bu kadar kolay gerçekleşemezdi. İster Irak’ta ABD tanklarını alkışlayanlar olsun, ister Venezuela’da darbe seviciliği yapanlar; bunlar işgalcinin en kullanışlı aparatıdır. Şamil Basayev'i de, Usame bin Ladin'i de, Zerkavi'yi de, Yahya Sinvar'ı da ele veren aynı soysuzlardır. Efendisine yaranmak için ülkesini ateşe atan, halkına ihaneti "özgürleşme" diye pazarlayan bu satılmış ruhlar, tarih önünde en az işgalciler kadar suçludur.</p>

<h2><strong>Ve şimdi Venezuela: Aynı yalanlar, aynı yöntem</strong></h2>

<p><img alt="M A D" class="detail-photo img-fluid" height="520" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/01/m-a-d.jpg" width="782" /></p>

<p>Bugün Maduro’ya yapılanlar, Noriega, Saddam ve Aristide örneklerinin bir sentezidir. ABD, petrol rezervlerine çökmek istediği Venezuela’yı dize getiremeyince, liderini kriminalize etme yolunu seçmiştir. Dün Saddam’ın saraylarına girip "kimyasal silah" arayanlar, bugün Maduro’nun sarayına girip "uyuşturucu" aradıklarını iddia ediyorlar. Oysa asıl uyuşturucu baronu da, asıl terörist de, asıl kitle imha silahı üreticisi de Beyaz Saray’da oturanlardan başkası değildir.</p>

<p>ABD, kendi haydutluğunu bir evrensel hukuk gibi dayatarak, dünyanın geri kalanına şu mesajı vermektedir: "Bize biat etmeyen herkes potansiyel bir suçludur ve cezası bizzat bizim tarafımızdan kesilecektir."</p>

<p>Maduro operasyonu, ABD’nin ahlaki ve siyasi çöküşünün resmidir. Noriega’yı kaçırarak Panama’yı, Saddam’ı asarak Irak’ı, Aristide'i sürgüne yollayarak Haiti'yi kontrol altına aldığını sanan Vaşington, aslında küresel öfkeyi büyütmekten başka bir şeye hizmet etmemiştir. Venezuela hamlesi de bu kanlı mirasın son halkası olarak tarihe geçecektir.</p>

<p>BARAN HABER</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kuresel-haydutlugun-kanli-tarihi-isgal-ihanet-ve-kaos</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 21:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/kur-1.png" type="image/jpeg" length="75671"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kâzım Albayrak Akit TV'ye konuk oldu: "Necip Fazıl hadislerle bir dünya nizamı kurdu"]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-akit-tvye-konuk-oldu-necip-fazil-hadislerle-bir-dunya-nizami-kurdu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-akit-tvye-konuk-oldu-necip-fazil-hadislerle-bir-dunya-nizami-kurdu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kâzım Albayrak: Necip Fazıl, estetik temelli bir dil ile hadisleri yoğurur ve fikriyatında hadislerle bir dünya nizamı kurar.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><span style="color:#f39c12"><em>Aylık Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi ve Yazarı Kâzım Albayrak, 29 Aralık 2025 saat 15.00'te Akit Tv'de Feridun Erdoğral'ın sunduğu Haber 15 programına konuk oldu. Albayrak'ın "Necip Fazıl'ın Eserlerinde Hadis: Hikmet, Estetik ve Toplum" adlı eseri merkeze alınarak Necip Fazıl’ın hadislerle kurduğu ilişkinin salt nakle dayalı olmadığı, bu müktesebatın estetik, hikmet ve içtimai fayda ekseninde çağın ihtiyaçlarına göre yorulduğu ifade edildi. Hadisleri İslam ümmetini ve özellikle gençliği harekete geçiren bir aksiyon çağrısı olarak ele alan Necip Fazıl’ın, fikriyatında hadisler üzerinden bir dünya nizamı kurduğuna dikkat çekiliyor. Bu yaklaşımın, klasik ulema çizgisiyle bağını koparmadan modern dönemde bir yönüyle <strong>"</strong>içtimai hadisçilik" denebilecek bir üslubu da ihtiva ettiği belirtiliyor.</em></span></p>

<p><strong>Feridun Erdoğral: </strong>Necip Fazıl Kısakürek, derin tefekkürü ve kıvrak zekasıyla edebiyata, hadis ilmiyle büyük bir renk ve lezzet kattı. Gerçekten büyük bir üstat. Bu konuyu "Necip Fazıl'ın Eserlerinde Hadis" kitabının yazarı Kâzım Albayrak ile konuşacağız. Kâzım Bey hoşgeldiniz yayına.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Hoşbulduk.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral: </strong>Necip Fazıl deyince -deyim yerindeyse- akan sular durur. Önemli bir isim. Birçok gençliğe ilham olmuş ve yön vermiş bir isim. Siz bu kitabınızın da yazarı olarak Necip Fazıl'ı nasıl tanımlarsınız?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Necip Fazıl, Şeriat’ten kıl taviz vermeden onu eşya ve hadiselere hakim kılmanın dünya görüşünü örgüleştiren adam. Şeriat’ten hiç taviz vermeyen bir dünya görüşünü bize sunuyor. Bu da baş eserim dediği İdeolocya Örgüsü eserinde billurlaşmış oluyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Necip Fazıl Kısakürek yani kendisini nasıl geliştirdi? Hayatından bahseder misiniz?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Necip Fazıl, bu düzen içerisinde yetişmiş fakat rejimin de en üstte tuttuğu bir isimdir. Önce şiir yönüyle tanınır; mümtaz biridir. “Genç şair” denir, beklentiler onun üzerindedir. Böyle bir yönü vardır. Fakat Necip Fazıl bir arayış içindedir. Sanatta zirveye çıkmış, her şeyi elde etmiştir; unvan, şöhret, her şey önüne serilmiştir. Ancak bunlarla tatmin olmaz. Ruhunu doyurmaz. İkbal, pofpof, el üstünde tutulmak onu doyurmaz; o hakikati arıyor. Zaten “bir ve birini arıyorum” der.</p>

<p>Bu hakikati arayış içerisindeyken Abdülhakim Arvasî Hazretleri’ne ulaşır ve orada Necip Fazıl’da büyük bir dönüşüm yaşanır. Daha önce de bir itikadı vardır belki ama ortada bir şekildeydi; mihrakını bulmamıştır. İslam’a tam raptolmamış, düşüncesi ona perçinlenmemiştir. Daha çok geleneksel bir Müslümanlık söz konusudur. Burada Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin kilit bir rolü vardır.</p>

<p>Bu safhadan sonra Necip Fazıl velut bir isim hâline gelir. Daha önce sadece şairken, artık mütefekkir olur. Sanat eserleriyle birlikte tasavvufa dair eserler peş peşe gelir ve cemiyet meydanına atılır. Bu çok önemli bir husustur. Büyük Doğu hareketini başlatır; Büyük Doğu dergisiyle bu hareketi kurar. Bir gençlik yoğurmak ister.</p>

<p>Dönemin şartları da unutulmamalıdır: Allah demenin yasaklandığı, Kur’an okumanın yasaklandığı, camilerin basıldığı, hocaların darbedildiği, ulema sınıfının tasfiye edildiği bir dönemdir ve bu durum belgeleriyle ortadadır. Böyle bir zamanda, yeni bir gençlik yoğurmak için Büyük Doğu dergisiyle meydan yerine atılır. Bu, efsanevî bir kahramanlıktır. Necip Fazıl’ı "fikir, sanat ve aksiyon" adamı üçlüsüyle ifade edebiliriz.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Büyük Doğu dediniz; kendisi de zaten bu şekilde anılıyor. Nedir Büyük Doğu?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Büyük Doğu, "Doğunun doğuşu" anlamına gelir. Doğu’dan İslam âlemi kastedilir ve aynı zamanda yeniden bir doğuş ifade edilir. Dolayısıyla yeni bir mefkuredir. Üstad, İslam’ın çağımızda yeniden ayağa kalkması ve hâkim olması için bir manivela ve bir fikriyat ortaya koyuyor. Üstad, bu fikriyatın aksiyonunu da bizzat kendisi yapıyor. Büyük Doğu da bu yönüyle sistemleştirilmiş bir fikriyat olarak ortaya çıkmış oluyor.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Abdülhakim Arvasî Hazretleri’yle tanışıyor ve o süreç, kendisinin de anlatımıyla önemli katkılar sunuyor. Hatta öncesi ve sonrası diye ifade ediliyor. Abdülhakim Arvasî Hazretleri ve tasavvuf, Necip Fazıl Kısakürek’e ne katıyor?</p>

<p data-end="966" data-start="323"><strong data-end="342" data-start="323">Kâzım Albayrak:</strong> Seyyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri tekkede oturan bir postnişin değildi. Birinci Dünya Harbi’ne bilfiil katılmış, mutlak halifesi olan Sıddık Efendi’yi cephede şehit vermiş bir isimdir. Ruslar yukarıdan gelince Van ve Başkale işgal edilince, 150 kişilik ailesiyle birlikte göç eder; Musul’a, Bağdat’a, Adana’ya gider. Yolda büyük açlık ve yoksulluk çekerler; bu nüfusun yarıdan fazlası kırılır ve sonunda İstanbul’a gelirler. Sultan Vahidüddin Han Hazretleri kendisine Kâşgarî Dergâhı’nı verir. Ayrıca Birinci Cihan Harbi’ndeki yararlılıklarından dolayı Sultan Vahidüddin tarafından taltif edilir.</p>

<p data-end="1274" data-start="968">Cumhuriyet devrinde Abdülhakim Arvasî Hazretleri temkin makamında gider. Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin yetiştirdiği en büyük silah Necip Fazıl’dır. Taha Üçışık’ın benzetmesiyle, “namluya sürülmüş bir kurşun”dur. Allah rahmet eylesin; bunu Aylık Baran Dergisi’ndeki bir mülakatında ifade ediyordu.</p>

<p data-end="1724" data-start="1276">Necip Fazıl, Doğu-Batı muhasebesi yapar. Batı ile hesaplaşmanın merkez ismi Necip Fazıl’dır. Çünkü kültürel, iktisadi ve hayat tarzı bakımından bir hegemonya söz konusudur. Bu hegemonya aile müessesesinden iktisadi düzene, eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar her alanda dayatılır. Necip Fazıl bunu kabul etmez. Bugün de kabul edemeyiz. Seküler bir hayat tarzını neden kabul edelim? Necip Fazıl bunun dünya görüşünü ortaya koyar ve örgüleştirir.</p>

<p data-end="2138" data-start="1726">Bu fikriyatın ilhamını, ateşini ve gücünü manevî yönden nereden alıyor derseniz, biraz önce bahsettiğimiz bu noktadan alıyor ve cemiyet meydanına Büyük Doğu ile atılıyor. Bir gençlik yetiştirme ideali var. Bütün Anadolu’yu dolaşır. Bu dolaşmalar esnasında Büyük Doğu teknesinden Salih Mirzabeyoğlu gibi bir isim çıkar. Onun da yetmiş küsur eseri vardır. Aynı yolun ve aynı çilenin talibi olarak yetişir.</p>

<p data-end="2506" data-start="2140">Necip Fazıl’ın attığı tohumlar bu topraklarda en ücra köşelere kadar yayılmıştır. Benim de gençliğimde Necip Fazıl’la tanışma imkânım da oldu. Salih Mirzabeyoğlu bizi Necip Fazıl’a götürdü; o dönem Akıncı Güç Dergisi çıkıyordu. Necip Fazıl, Salih Mirzabeyoğlu’nu ve Akıncı Güç’ü bağrına bastı; çünkü hareket, fikriyatını Büyük Doğu’yu merkez alarak yürütüyordu.</p>

<p data-end="2945" data-is-last-node="" data-is-only-node="" data-start="2508">Aksi hâlde ne olur? İslam sosyalizmi, İslam liberalizmi, sekülerizm benzeri sapkın anlayışlar ortaya çıkar. Üstad bunlara modernizm ve reformizm diyor mesela. Üstad, Ehl-i Sünnet çerçevesi içinde sağlam bir siyasi ve içtimai dünya görüşü ortaya koyar. Bunun adına da Büyük Doğu der. <em data-end="2822" data-start="2804">İdeolocya Örgüsü</em> temel eseridir. Salih Mirzabeyoğlu da buradan yetişen bir genç olarak ilhamını ve fikriyatını buradan alır ve yürür.</p>

<p>Ben Necip Fazıl’ı Salih Mirzabeyoğlu’nu tanımadan önce de biliyordum. Necip Fazıl’ı zaten bilmeyen, ondan istifade etmeyen yok. Bütün Müslümanlar üzerinde emeği olan bir isimdir. Fakat Necip Fazıl’ın hakikati nedir, mesele orada düğümleniyor.</p>

<p>Biz Necip Fazıl’ı bir kahraman olarak görüyorduk, şiirlerini çok seviyorduk. Ancak Salih Mirzabeyoğlu, <em>İdeolocya Örgüsü</em>’nü merkeze alarak Büyük Doğu üzerinden harekete geçmemizi, onun sistemini özümsememizi söyledi. Bu hususta da bunun nasıl yürütülebileceğine bizzat misal oldu.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Dediğiniz gibi birçok kişiye siz de dahil ilham olmuş. Kitabınızı biraz inceledim. Hadislerden özellikle bahsetmişsiniz. Necip Fazıl Kısakürek’in hadislerle olan bağı nedir?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Ben akademik çalışmalara biraz geç yaşta başladım ama asıl idealim, konum, istediğim, arzum Necip Fazıl’dır. Çünkü o, bizi gençliğimizden beri ruhen, fikren ve zikren besledi. Bu hususta hocam bana “hadisleri çalış” dedi.</p>

<p>Şunu itiraf edeyim: Hadisleri çalışmaya başlayınca, Necip Fazıl’ın eserlerinde hadislerin bu kadar yekûn tutacağını ve hadis mevzuuna bu derece yoğunlaştığını tahmin etmiyordum. Yıllardır okuru olmama rağmen bunu bu derinlikte fark etmemiştim. Dolayısıyla ortaya hacimli bir eser çıktı.</p>

<p>Bu çalışmada Necip Fazıl’ın hadislere ne kadar çok yoğunlaştığını ve hadislerden bir dünya nizamı kurduğunu gördüm. Daha doğrusu Necip Fazıl’ı cemiyet davası güden cemiyetçi bir mütefekkir, bir cemiyet kavgacısı olarak gördüm. Hadislerden ilham alarak kendi fikirlerini döşüyor.</p>

<p>Ben bunu çok yerde gördüm ve pek çok yerde hadisleri kullanıyor ve Allah Resûlü’nü merkeze alıyor. Çünkü “Varlık, O yüzünden” diyor. Kâinatın efendisi, gaye insan olarak görüyor Allah Resulü’nü. Necip Fazıl hem siyer hem hadis mevzularına çok yoğunlaşıyor. Bu çalışmada da bunu fazlasıyla müşahede etmiş oldum. Bu mevzuyu incelemek bakımından bana ayrıca bir memnuniyet verdi.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Kitabınızı inceleyebildiğim kadarıyla birçok hususa değinmişsiniz. Özellikle Necip Fazıl Kısakürek’in hem hayatında hem de eserlerinde başvurduğu ve baş göz ettiği birçok isim, birçok evliyaullah hazeratı var. Bunu sadece Abdülhakim Arvasî Hazretleri ile sınırlayamayız. Bunların içinde İbnü’l-Arabi Hazretleri bile var. Bunlar önemli. Biraz da bunlara değinebilir misiniz?</p>

<p data-end="879" data-start="487"><strong data-end="506" data-start="487">Kâzım Albayrak:</strong> Çalışmam çerçevesinde Necip Fazıl’ın kaynaklarını da araştırdım. Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nden sonra Necip Fazıl’ın kaynaklarını sayarsak, başta İmam Rabbani Hazretleri ve <em data-end="695" data-start="685">Mektubat</em> eseri gelir. Ardından İmam Gazali Hazretleri gelir. Sonrasında Muhyiddin Arabi Hazretleri gelir. Bu üç ismi en başta sayabiliriz. Bunların hepsini eserlerinden örneklerle gösterdim. Daha sonra Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ni sayabiliriz.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> <em>Marifetname</em>’yi yazan Allah dostu.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong>Evet, Ardından <em data-end="1010" data-start="988">Mevahib-i Ledunniyye</em> eserinin müellifi İmam Kastallani’yi sayabiliriz; onun siyer eserini de Necip Fazıl tercüme etmiştir. Fahrettin Safi’yi de sayabiliriz; onun <em data-end="1161" data-start="1152">Reşahat</em> eserini tercüme etmiştir. Bu isimleri başta zikredebiliriz.</p>

<p data-end="1678" data-start="1225">Necip Fazıl, hadislerle ilgili bir risale oluşturabilecek kadar hadis müktesebatına vakıf olarak yazmış. Necip Fazıl, Ehl-i Sünnet geleneğine bağlıdır. Ancak Necip Fazıl’ın burada alamet-i farikası; hikmet temelli, bilgi temelli, içtimai fayda temelli ve estetik temelli unsurları bir arada özleşleştirmesidir. Hadisler içinde de bu yönleri öne çıkanları kullanıyor. Mesela “Bir günü bir günüyle eş geçen aldanmıştır” hadisi. Burada açık bir aksiyon yönü görülüyor. Necip Fazıl, İslam ümmetine ve İslam gençliğine aksiyon diyor. Bu noktada hadisleri ön plana çıkarır. Üstad’ın üslubunun veciz olduğu malumdur; estetik temelli bir dil ile bunları yoğurur ve fikriyatında hadislerle bir dünya nizamı kurar.</p>

<p data-end="2314" data-start="2020">Necip Fazıl, geçmiş ulema devrine kıyasla kendi çağında diğer faaliyetlerine ek olarak içtimaî hadisçilik de yapmıştır. Bunun benzerlerini Süyuti’de, İmam Nevevi’de ve başka bazı ulema isimlerinde görmek mümkündür. Necip Fazıl da bunu yapmıştır, bunu gördüm ve bu husus gerçekten çok önemlidir.</p>

<p data-end="2704" data-is-last-node="" data-is-only-node="" data-start="2316">Necip Fazıl’ın usul ölçüsüne de dikkat çekebiliriz. Şöyle sorar: “Sen hakikatten mi Resulullah’a gidiyorsun, yoksa Resulullah’tan doğrudan alıp hakikate mi gidiyorsun?” Bu usul ölçüsü, bilhassa kafaların karışık olduğu ve usulsüzlüğün yaygınlaştığı çağımızda son derece mühimdir. Bunu da net bir şekilde görüyoruz. Aksiyon mevzuuna da değinmek isterim. Vaktimiz ne kadar var bilmiyorum.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> En azından bir özet geçebiliriz. Necip Fazıl'ı anlatmaya burada ne zamanımız yeter ne saatlerimiz... Ona günlerce büyük büyük programlar yapmamız lazım. Gerçekten büyük bir isim. Maalesef teknolojinin her yerde fâş olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Gençlerimize Necip Fazıl Kısakürek'i unutturmama adına ne gerekiyorsa yapmaya çalışıyoruz. Bu yayında onlardan biri aslında.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Bu niyetiniz güzel. Temennilerinize katılıyorum. Necip Fazıl, gençliğe verebileceğimiz en önemli gaye ve vasıtadır. Çünkü gençlere hitap edebilecek bir dili ve aksiyonu vardır.</p>

<p data-end="1309" data-start="850">Necip Fazıl’ı iki kelimeyle ifade edecek olsak “iman ve aksiyon” deriz. Hatta bunu tek kelimeye indirsek, çalışmalarım neticesinde ben “vecd” derim. Necip Fazıl der ki: Dünya bir inkılap bekliyor. Yani bir değişim, bir yenilenme… Hep şikâyet ediyoruz ya, ne yapılması lazım, nasıl bir nizam olmalı diye. Bize tercüman olacak, dünyaya adaleti yayacak nizam sahibi olan Müslüman’dır. Çağından mesul olan Müslüman’dır. Necip Fazıl bunları formüle eder.</p>

<p data-end="1546" data-start="1311">Der ki: Dünyanın beklediği bu inkılap üç daire hâlindedir. Dış daire dünya, onun içinde İslam âlemi, onun içinde de Türkiye. Merkezde Türkiye vardır. Cihanı kaldıracak manivelanın dayanak noktasını Türkiye olarak kabul etmek gerekir diyor Necip Fazıl.</p>

<p data-end="1982" data-start="1548">Biz savunma değiliz, antitez değiliz; biz teziz. Necip Fazıl’ın baş talebesi Salih Mirzabeyoğlu da <em data-end="1702" data-start="1680">İstikbal İslam’ındır</em> eserinde bunu söyler: Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı. Biz bir tepki hareketi değiliz; dünyaya alternatif yeni bir dünya düzeniyiz. Sadece şikâyetten ibaret bir dünya görüşüne sahip değiliz. Antitez de değiliz, teziz. Çünkü zaten tez İslam’dır; diğerleri ondan sapan yollardır.</p>

<p data-end="2206" data-start="1984">Bugün kendilerini “yeni” diye süslüyorlar ama hakikat İslam’dır. Hepsi İslam’dan neşet etmiş, sonra bozulmuştur. Dolayısıyla dünyaya antitez olarak değil, tez olarak çıkmamız gerekir. Dünyaya bir teklif sunmamız gerekir.</p>

<p data-end="2546" data-start="2208">Peki, dünyaya nasıl bir teklif sunacağız? Kırk yamalı bohçaya dönmüş bir eğitim sistemiyle mi, oradan buradan alınmış, devşirilmiş, eklektik ve yamama bir rejimle mi dünyaya adalet getireceğiz? İşte Necip Fazıl bunu ilkeleştirmiş, prensipleştirmiştir fikriyat olarak. Önce fikirde neyi kuşanacağımızı bilelim. Psikolojik duruş olarak da bunu inşa edelim.</p>

<p data-end="2546" data-start="2208"><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Sayın Albayrak, son olarak Üstad ile ilgili gençlere de öğüt olacak ne söylemek istersiniz?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Necip Fazıl diyor ki: “Ben bazı şeri ölçüler üzerinde etütler yaptığım zaman bulduğum ölçüler içinde aldığım hazzı, hissettiğim konforu dünyada hiçbir şiirden almıyorum.”.Bunu bir mütefekkir söylüyor.</p>

<p>Yine Necip Fazıl diyor ki, “Dava İslam’ı icâd etmek değil keşfetmek”. Bizim eksiğimiz olan bir husustur. Devam ediyor, “İcâd etmek değil , keşfetmek. İşte beklenen inkılabın esası, ve işte Büyük Doğu. İslam’ı yenileştirmek değil çünkü o ebedi yeni."</p>

<p>Son olarak yine Üstad'dan bir tavsiye: "Allah’ın Sevgilisi'nin beklediği nesil siz olacaksınız, mükellefsiniz, ya olun ya ölün!”.</p>

<p><strong>Feridun Erdoğral:</strong> Teşekkür ederim sizlere böyle bir eser kazandırdığınız için. Bundan sonraki çalışmalarınızda da başarılar diliyorum.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak:</strong> Teşekkür ederim. İyi yayınlar</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-akit-tvye-konuk-oldu-necip-fazil-hadislerle-bir-dunya-nizami-kurdu</guid>
      <pubDate>Tue, 30 Dec 2025 13:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/12/ekran-resmi-2026-12-30-160942.png" type="image/jpeg" length="79869"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ceplerdeki kumarhane]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ceplerdeki-kumarhane</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ceplerdeki-kumarhane" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kumar; insan beyninin zaaflarını hedef alan, algoritmalarla tahkim edilmiş ve küresel çapta organize edilmiş devasa bir endüstriyel sömürü mekanizmasıdır. Bu mesele, basit bir irade sınavından öte, nörobiyolojik etkilere sahip bir hastalık, bir "müptela" halidir. Akıllı telefonların hayatın merkezine yerleşmesi, her ferdin cebinde 7/24 işleyen bir kumarhane taşımasına sebep oldu]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Küresel piyasada yasal spor bahislerinin hacmi 100 milyar doları aşarken, asıl vahamet illegal alandaki karanlık tabloda gizlidir. Birleşmiş Milletler verileri, illegal kumar pazarının büyüklüğünün 1.8 trilyon dolara ulaştığını göstermektedir. [1]. Denetimden uzak, tamamen kontrolsüz büyüyen bu devasa "gölge ekonomi", devletlerin ve toplumların altını oyan sessiz bir felakettir.</p>

<h2><strong>"Kıl Payı" tuzağı</strong></h2>

<p>Kumar endüstrisi, müşterilerini aslında "şans" faktörüyle filan değil, ince hesaplanmış bir "mühendislik" ile avucunda tutar. Sistem, beyindeki ödül mekanizması olan dopamin sistemini manipüle etmek üzerine kurguludur. Buradaki en sinsi tuzak, literatürde "kıl payı" etkisi olarak bilinen yanılsamadır.</p>

<p>Bir kumar makinesinde veya dijital oyunda kazanmaya çok yaklaşıp kaybetmek beyin tarafından bir "kayıp" olarak görülmez. Aksine "kazanmaya ramak kaldı" sinyali olarak kodlanır. Bu sahte sinyal, kazanmışçasına dopamin salgılatır ve kişiyi "bir dahakine muhakkak kazanacağım" hissiyle oyunun içinde hapseder. Ayrıca video oyunlarındaki "ganimet kutuları", çocukları ve gençleri bu sisteme alıştırmanın bir aracıdır. İçinden ne çıkacağı meçhul bu kutular, zihinleri belirsiz ödül sistemine göre programlayarak geleceğin potansiyel kumarbazlarını yetiştirmektedir.</p>

<h2><strong>50 milyar dolarlık kara delik</strong></h2>

<p>Genç nüfusu ve yüksek internet kullanımıyla Türkiye, bu küresel ağın iştahını kabartan en büyük pazarlardan biridir. Hazine ve Maliye Bakanlığı ile MASAK verilerine dayanan son tespitlere göre, Türkiye'de yasa dışı bahis ve kumarla ilişkili yıllık işlem hacmi <strong>50 milyar doların (yaklaşık 1.7 trilyon TL)</strong> üzerindedir. [2]. Bu korkunç rakam, cari açığın finansmanını dahi gölgede bırakacak bir kara para trafiğine işaret etmektedir.</p>

<p>Bu paraların transferinde genellikle "kiralık hesaplar" kullanılır. Öğrenciler veya dar gelirli vatandaşlar, cüzi komisyonlar karşılığında banka hesaplarını bu suç örgütlerine kullandırarak, farkında olmadan -veya olarak- uluslararası bir kara para aklama suçunun faili haline gelmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kumarın Türkiye'ye faturası, sadece kaybedilen paralarla ölçülemez. Yayınlanan "Bağımlılık Ekonomisi" raporu, bağımlılıkların Türkiye ekonomisine yıllık toplam maliyetinin 78 milyar dolar olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tablonun en ağır kalemi, 40 milyar dolar ile kumar bağımlılığına aittir. [3].</p>

<p>Bu rakam; iflaslar, iş gücü kayıpları, perian olan aile yapıları, artan boşanmalar ve intihar vakalarının topluma yüklediği "gizli ve ağır maliyetleri" ihtiva eder. Araştırmalar, kumar bağımlılarında intihar düşüncesi ve teşebbüsünün, diğer tüm bağımlılık türlerine kıyasla çok daha yüksek seviyelerde seyrettiğini göstermektedir.</p>

<h2><strong>Vitrin mankenleri</strong></h2>

<p>Yasa dışı bahis baronları, meşruiyet kazanmak ve kitleleri ağlarına düşürmek adına toplumun aşina olduğu yüzleri kullanır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmalar, bu stratejiyi tüm çıplaklığıyla ifşa etti. Serdar Ortaç ve Mehmet Ali Erbil gibi şöhretli isimler ile milyonlarca takipçisi olan sosyal medya fenomenleri, yasa dışı bahse teşvik suçlamasıyla yargı kıskacına alındı.</p>

<p>"Bilmiyorduk" veya "davet üzerine gittik" şeklindeki savunmalar, bu kişilerin etkisiyle binlerce gencin yasa dışı sitelere yönlendirildiği gerçeğini değiştirmez. Fenomenlerin sergilediği lüks yaşam illüzyonu, gençlere "zahmetsiz zenginlik" hayali satarak onları bu bataklığa sürükleyen başlıca sebeplerdendir.</p>

<p>Özellikle genç erkekler arasında, spor bahislerinden "kaldıraçlı kripto işlemlerine" doğru bir geçiş yaşanmaktadır. Yüksek kaldıraçlı işlemler, finansal bir yatırım aracı olmaktan çıkıp, dopamin odaklı bir kumara evrilmiştir. Uygulamaların oyunlaştırılmış arayüzleri, gençleri rasyonel yatırımdan uzaklaştırıp, anlık haz ve risk iştahını körükleyen birer tuzaktır.</p>

<h2><strong>Devletin çelişkisi </strong></h2>

<p>Mevcut düzen, bir yandan "illegal bahis" ile mücadele ettiğini iddia ederken, diğer yandan "Milli Piyango", "İddaa" ve "At Yarışı" gibi resmî kanallarla kumarı bizzat himaye etmektedir. Devletin kasasına giren vergi uğruna, milletin ruh kökünü kurutan bu zehir "yasal" kılıfına sokulmuştur. Oysa zehrin "yasalı" ile "yasa dışısı" arasında mahiyet farkı yoktur; sadece etiket farkı vardır. Devlet, kendi eliyle oynattığı kumarı “legal”, başkalarının oynattığına ise “illegal” görmek gibi saçma sapan bir garabetin içindedir.</p>

<p>Gençliği bu sarmaldan kurtarmanın yolu, sadece illegal sitelere erişim engeli getirmek veya polis baskınları düzenlemekten ibaret değildir. Bataklık, bizzat sistemin "maddeci" ve "hazcı" kodlarındadır. Emeksiz kazancı, köşeyi dönmeyi ve alın teri dökmeden zengin olmayı pompalayan bu sistem, gençlerin ruhundaki "ulvi gaye" boşluğunu "kumar hazzı" ile doldurmaya çalışmaktadır.</p>

<p>Devlet, kumarın vergisinden medet ummayı bırakıp, bu illeti topyekûn reddeden bir ahlak nizamına geçiş yapmalıdır. Gençliğe "şans" değil, "cehd" ve "ideal" şuuru aşılanmalıdır. Ekonomik umutsuzluk, üretim ve adil paylaşım ile; manevi boşluk ise ancak köklü bir maarif hamlesi ile doldurulur. Kumarın "yasal" olanını meşru gören zihniyet tasfiye edilmeden, "yasa dışı" olanıyla yapılan mücadele, akıntıya karşı kürek çekmekten farksızdır. Kurtuluş, kumar masasını bir tekmede devirecek mutlak fikrin iktidarındadır!..</p>

<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>

<p>[1] Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC), Küresel Yasa Dışı Bahis Raporu. [2] MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) 2024 Yılı Değerlendirme Raporları ve Bakanlık Açıklamaları. [3] Yeşilay, Türkiye Bağımlılık Ekonomisi Raporu, 2024.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ceplerdeki-kumarhane</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Dec 2025 18:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/12/c-1.png" type="image/jpeg" length="86245"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Papa 14. Leo’nun İstanbul ve İznik temasları: "Büyük Batı" projesinin teolojik ayağı mı?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/papa-14-leonun-istanbul-ve-iznik-temaslari-buyuk-bati-projesinin-teolojik-ayagi-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/papa-14-leonun-istanbul-ve-iznik-temaslari-buyuk-bati-projesinin-teolojik-ayagi-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Papa 14. Leo, Katolik dünyasının yeni lideri olarak ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Ankara’dan başlayan program İstanbul ve İznik’e uzanıyor. Resmî olarak Birinci İznik Konsili’nin yıl dönümü anılıyor; peki, bu ziyarette Papa’nın asıl mesajı ne ve arka plandaki hedefler neler?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Katolik dünyasının yeni ruhani lideri Papa 14. Leo, selefi Papa Franciscus’un (Francis) ömrünün vefa etmediği vasiyeti yerine getirmek üzere Türkiye’de. 27 Kasım 2025 tarihinde başlayan ve Ankara temaslarının ardından İstanbul ve İznik’e uzanan bu ziyaret, zahirde dinî bir "hac" ve anma töreni gibi sunulsa da, perde arkasında küresel güç dengelerinin, Trump dönemiyle şekillenen "Büyük Batı" stratejisinin ve Ortodoks-Katolik birleşmesinin sancılarını barındırıyor.</p>

<p>Peki, Amerikan kökenli Papa 14. Leo, seçilmesinin hemen ardından neden ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı? Bu ziyaretin "görünen" ve "görünmeyen" veçhelerine, Abdullah Çiftçi’nin analizleri ve sahadaki gelişmeler ışığında bakıyoruz:</p>

<h3><strong>1. Zahiri sebep: 1700 Yıllık "Amentü" ve İznik Konsili</strong></h3>

<p>Ziyaretin resmî diplomasideki ve dini literatürdeki gerekçesi gayet net: Hristiyanlık tarihinin en önemli kırılma noktası olan Birinci İznik Konsili’nin (MS 325) 1700. yıl dönümü.</p>

<p>Tarihî sürece bakıldığında, Roma İmparatoru I. Konstantinos’un 325 yılında topladığı bu konsil, Hristiyan teolojisinin "anayasası"nı belirlemişti. “İsa’nın tanrısal tabiatının (haşa) oylandığı ve kabul edildiği” bu konsil, Hristiyanlığın kurumsallaşması adına atılan en büyük adımdı. Bugün Papa 14. Leo, İznik’te su altındaki bazilika kalıntıları üzerinde yapılan ayine katılarak, hem Katolik hem de Ortodoks dünyası için "birlik" mesajı veriyor.</p>

<p>Ziyaretin zamanlaması da manidar; zira 30 Kasım, Fener Rum Patrikhanesi’nin kurucusu kabul edilen Aziz Andreas Yortusu’na denk geliyor. Papa, seleflerinin (6. Paul, 2. Jean Paul, 16. Benedikt ve Franciscus) izinden giderek, İstanbul’daki Fener Rum Patriği Bartholomeos ile "Kardeşiz, biriz" mesajını yineliyor[1].</p>

<h3><strong>2. Bâtıni sebep: "Askersiz Vatikan" ve Büyük Batı stratejisi</strong></h3>

<p>Ancak mesele sadece teolojik bir anmadan ibaret değil. Abdullah Çiftçi’nin dikkat çektiği üzere, bu ziyaret küresel bir satrancın hamlesi olarak okunmalı. Çiftçi’ye göre, Avrupa ve genel olarak Batı dünyası, askeri ve demografik gücünü kaybetmiş durumda. Batı'da "ülkem için savaşırım" diyenlerin oranı %10-20'lere gerilemişken, küresel sistemin elinde kalan en büyük güç "yumuşak güç" (soft power) yani din diplomasisi[2].</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Donald Trump’ın ABD Başkanlığı’na dönüşüyle birlikte dillendirdiği "Batı medeniyetini kurtaracağız" ve "Hristiyanlığımızı koruyacağız" söylemleri, Vatikan’ın bu hamlesiyle birebir örtüşüyor. "Büyük Batı" projesi, Katolik ve Ortodoks dünyasını (Rusya hariç) birleştirerek, yükselen Doğu (Çin-Rusya bloğu) karşısında tahkim edilmiş bir manevi cephe oluşturmayı hedefliyor.</p>

<h3><strong>3. Rusya ve Ortodoksluk üzerindeki Hakimiyet Savaşı</strong></h3>

<p>Ziyaretin en kritik jeopolitik boyutu, Rusya ile ilgili olan kısmı. Rusya, Sovyetler sonrası dönemde ulusal kimliğini Ortodoksluk üzerine inşa etti ve Moskova Patrikhanesi üzerinden Balkanlar ve Ortadoğu’da ciddi bir nüfuz alanı oluşturdu. Ukrayna Savaşı ile birlikte Ukrayna Kilisesi’nin Moskova’dan kopup Fener’e (İstanbul) bağlanması, bu dinî savaşın en somut örneğiydi.</p>

<p>Papa 14. Leo’nun İstanbul’da Patrik Bartholomeos ile vereceği "birlik" fotoğrafı, Rusya’nın teolojik yalnızlaştırılmasına sebep oldu. Çiftçi’nin tabiriyle, "Rusya Ortodoksluk üzerinden siyasal entegrasyon yürütüyor, Batı ise İstanbul üzerinden bunu kırmaya çalışıyor." Yani Papa’nın ziyareti, Ursula von der Leyen’in "Ukrayna savaşı çok daha büyük bir oyunun parçasıdır" sözünü doğrular nitelikte, Rusya’nın dini hegemonyasını kırma girişimidir[2].</p>

<h3><strong>4. Neden şimdi?</strong></h3>

<p>Trump’ın seçilmesi, Avrupa’daki aşırı sağın (Hristiyan kimlikçilerin) yükselişi ve Batı’nın askeri çöküşü, Vatikan’ı sahaya inmeye zorladı. Abdullah Çiftçi’nin analizinde vurguladığı gibi; Batı’nın askeri yok, genç nüfusu yok, dolayısıyla "Papa ile işgale gelecek halleri yok." Ancak zihinleri ve gönülleri konsolide etmek için ellerindeki tek kart olan "Kutsal İttifak" kartını oynuyorlar.</p>

<p>1054 yılında birbirini aforoz eden Doğu ve Batı kiliselerinin, 1965’te başlayan diyalog sürecini 2025’te İznik’te "tam birlik" şovuna dönüştürmesi, yaklaşan küresel fırtına öncesi safları sıklaştırma çabasıdır.</p>

<p>Hülasa; Papa 14. Leo İstanbul’a sadece dua etmeye gelmedi; çöküşteki Batı medeniyetinin manevi harcını karmaya ve Rusya’sız bir Hristiyan birliği mimarisine omuz vermeye geldi.</p>

<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>

<p>[1] Agos, "Papa Türkiye'ye neden geliyor?", 26 Kasım 2025.</p>

<p>[2] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Tg-arHeyYb4" rel="nofollow">Abdullah Çiftçi, "PAPA LEO NİYE TÜRKİYE'YE GELDİ? ÇOK DAHA BÜYÜK BİR OYUNUN PARÇASI!"</a>, YouTube Yayını, 27 Kasım 2025. (Erişim: 29 Kasım 2025).</p>

<p>[3] Bianet, "Papa XIV. Leo'nun İznik Ziyareti", 1 Kasım 2025.</p>

<p>[4] Habertürk, "Papa XIV. Leo neden İznik'e geliyor?", 27 Kasım 2025.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/papa-14-leonun-istanbul-ve-iznik-temaslari-buyuk-bati-projesinin-teolojik-ayagi-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 30 Nov 2025 12:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/11/papa.webp" type="image/jpeg" length="19016"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kâzım Albayrak Ketebe’de anlattı: "Necip Fazıl şeriatten kıl feda etmeden bir dünya görüşü örgüleştirdi"]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-ketebede-anlatti-necip-fazil-seriatten-kil-feda-etmeden-bir-dunya-gorusu-orgulestirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-ketebede-anlatti-necip-fazil-seriatten-kil-feda-etmeden-bir-dunya-gorusu-orgulestirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kâzım Albayrak: Necip Fazıl şeriatten kıl feda etmeden eşya ve hadiselere İslam'ı hakim kılmanın dünya görüşünü örgüleştirmiş bir adamdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><span style="color:#d35400"><em>Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi ve Yazarı Kâzım Albayrak’ın 23 Kasım 2025 tarihinde konuk olduğu programda, yazarın "Necip Fazıl'ın Eserlerinde Hadis, Hikmet, Estetik ve Toplum" adlı eseri merkeze alınarak, Necip Fazıl Kısakürek’in şair kimliğinin ötesindeki mütefekkir ve sistem kurucu yönü ile eserlerindeki hadis kültürü derinlemesine incelendi. Meselelerin tafsilatıyla konuşulduğu bu kıymetli sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.</em></span></p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Ketebe'ye hoş geldiniz. Bugün Ketebe'de abide bir şahsiyeti konuşacağız. Hem şair hem yazar ama daha önemlisi bir mütefekkirle bugün yolumuz kesişecek. İnşallah bu programdan sonra da yolu yeterince kesişmeyenlerin yolu hiç ayrılmasın temennisiyle başlayalım. Necip Fazıl'ın eserlerinde Hadis, Hikmet, Estetik ve Toplum eserinin yazarı Kazım Albayrak hocam bizlerle birlikte. Hoş geldiniz.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Hoş bulduk.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Elinize sağlık.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Teşekkür ederim.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Esere geçmeden önce sizin çok maceralı bir hayatınız var. İnişli çıkışlı ama her safhasında bir mücadeleyi barındıran bir hayatınız var. Bu hayatınız içerisinde bir 15 yıl önce bizim de böyle bir temasımız var. Onu da söyleyelim. Bir sanat buluşması. Değil mi? 15 yıl oldu sanıyorum. Beraber tiyatro yaptık.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Doğrudur.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Sizin yine çok yönlü kişiliğinizin de bu bir göstergesi tabii. Siz böyle piyanoyla efendim çalışırken içeri bizim oyuncular geliyor, benim talebelerim değil mi? Hikaye öyle başlıyor.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Evet maşallah iyi hatırladınız.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Değil mi öyle oldu. Sonra siz o salondan çıkmadınız. İyi ki de çıkmadınız. Sonra tanıştık. Sonra çalışmalarımıza siz de dahil oldunuz. Ve sonra hatta sahneye çıktınız. Değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Yönetmenimiz olarak sizin sayenizde, sizin teveccühünüzle epey provalar yaptık. Tiyatronun tozunu yutturdunuz bize.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Estağfurullah. Sizin vesilenizle gerçekten çok güzel bir iş çıkmıştı. Hatta hiç unutmuyorum, seyretmeye gelen birkaç kişi benim yönetmen olduğumu anlayınca oyunun yönetmeni, “amatör mü profesyonel mi?” diye sormuşlardı. Bunu bilmiyorum size anlatmış mıydım? Ben de dedim ki seyrettikten sonra siz karar verin. İki hanımdı bu soruyu soran. Sonra onlar benim şöyle ceketimden çektiler, koridor tarafında oturuyorlardı. Buyurun dedim. “Profesyoneller değil mi?” dediler, hiç unutmuyorum. Ama siz dahil pek çok arkadaşın ilk sahne deneyimiydi değil mi?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Doğru.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Ne güzel ne mutlu. Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur dedikleri tam da bu olsa gerek. Harika bir eser Ketebe'den yayınlandı ve biz de bu vesileyle kavuştuk yeniden. İnşallah bundan sonra da devam edeceğiz görüşmeye. Kaldığımız yerden…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Evet.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Bir bakarsınız tiyatro da yaparız, devam ederiz…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Sözlerime ben bize büyük bir miras bırakan, manevi miras bırakan Necip Fazıl'a rahmet dileyerek başlamak istiyorum.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Amin.</p>

<p>Şunu da ilave etmek istiyorum, bu eserin hazırlanmasında bana katkısı olan, ihtimam gösteren danışman hocam Profesör Doktor Özcan Hıdır'a da bu vesileyle teşekkür etmek istiyorum.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Evet. Özcan Hoca ile ne kadar zamandır çalışıyorsunuz?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Özcan Hoca ile şu anda çalışmalarım devam ediyor. 2019'dan itibaren olabilir.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Ve belki o çalışmanın...</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: O çalışmanın bir yüksek lisans tezinin daha sonra geliştirilerek kitap haline gelmiş şeklidir. O çalışmanın mahsulü bu.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Eyvallah.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Bu eser nasıl doğdu diye soracaksın herhalde... Oraya gelmişken girelim mi?</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Ondan önce sizin hayat maceranız... Çünkü çok önemli. Yani sizin hayatınızla bu eser o kadar ilintili ki bu her zaman olmaz malumunuz, her yazar böyle değildir. Dolayısıyla Necip Fazıl'la yolunuz kesişecek. Ama öncesinde başka güzel insanlarla da yolunuz kesişecek. Bize biraz tabii ki teferruata girersek bu program yetmez ama sizin hayatınız... Bize en azından şu kitaba temas eden kadarını anlatır mısınız, hayat maceranızı?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Gençlik yıllarımda sağ sol kamplaşması var. Biz de bir yolumuzu, mecramızı arıyoruz. Genç, ideal mevcesi kaybolmamış insan demektir. Biz de bu ideali ararken Salih Mirzabeyoğlu ile yolumuz kesişiyor.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Onu da rahmetle analım.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Evet Allah rahmet etsin, her ikisine de Allah rahmet etsin. Gölge dergisini çıkarıyor. Ben Gölge dergisi ikinci döneminde görev alıyorum. Ondan sonra Akıncı Güç dergisini çıkarıyor. Akıncı Güç dergisinde Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu'yu, İdeolocya Örgüsü başta olmak üzere çok işliyor, çok vurgu yapıyor. Diyor ki; tatbike dair bir fikrin olmazsa tatbik yapamazsın. Yani elinde proje olmazsa tatbik yapamazsın. Mücadele ediyoruz ama ne için mücadele ettiğimizi bilelim. Bu manada... Biz şimdi Necip Fazıl'ı tabii ki daha önce biliyoruz. Necip Fazıl'dan beslenmeyen yok. Necip Fazıl'dan yani süt emmeyen yoktur. Biz Necip Fazıl'ı biliyoruz ama bize Salih Mirzabeyoğlu daha temellendirerek bunu anlattı. Yani Necip Fazıl'ın sadece bir şair olmadığını, mütefekkir olduğunu, başta da siz onu vurguladınız çok iyi oldu, mütefekkir olduğunu bize vurguladı. Biz bu sefer Necip Fazıl'ın hakikatini öğrenmek için daha çok okumalara yöneldik. Daha önce konferanslarına gidiyordum. Mücadeleci kişiliğini biliyoruz, mücahitliğini biliyoruz, şairliğini biliyoruz. Ama kitaplarına nüfuz etmemiştik. Salih Mirzabeyoğlu bize hep Necip Fazıl'ı anlattı. Ondan sonra yoğunlaştık. Akıncı Güç dergisi Necip Fazıl'a ulaştırılınca, Necip Fazıl bu dergiyi okuyunca; “yatağıma uzandım diyor, baktım baştan başa Büyük Doğu destanı” diyor. Necip Fazıl "Müjdelerin Müjdesi" diye yazı yazıyor Akıncı Güç ve Salih Mirzabeyoğlu hakkında. Ve davet ediyor.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: O zaman Salih Mirzabeyoğlu kaç yaşlarında hocam?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: 27-28 yaşlarında. Aramızda 7 yaş var. Ve Salih Mirzabeyoğlu da Akıncı Güç kadrosundan 8-10 kişiyi alıyor yanına ve Üstad'ın yanına gidiyoruz.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Üstad'la ilk gördüğüm nedir intiba olarak...</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Siz 18 yaşındasınız…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Yok 18 yaş mevzunu sonra geleceğim. Ben 20-21 yaşındayım. 18 yaşla ilgili de bir şey söyleyeceğim daha sonra, unutmayalım. Üstad'la ilk gördüğüm; yani ruh adalesi çok genç biri. 75 falan o civarda yaşları. Ve biz de mesela bir akşam namazı oldu, vakti girdi. Orada bahçesinde imam oldu, onun arkasında namaz kıldık. Yani insanın hayatında bazı unutamadığı anılar var ne kadar yaşlansa dahi. Mesela bir tanesi benim odur, Üstad'ın arkasında kıldığım namazdaki aldığım zevk diyelim. Ve Üstad bütün hadiseleri pençesini geçirici, böyle gençlikle böyle çok yakın irtibat kurucu; fikir, siyaset, sanat hepsini mezcetmiş biri… İşte öyle bir şahsiyetle karşılaşıyoruz. Fiziki olarak tabii ki. Ve ondan sonra bu temasımız devam ediyor tabii. Üstad'la temasımız devam ediyor. Bilmiyorum sorunuza bu yeterli mi yoksa böyle alıp anlatayım mı devam edeyim mi?</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Sizin özellikle Üstad'la birebir, o yanında olduğunuz dönemlere dair gözlemlerinizi işitmeyi o kadar çok isteriz ki ama bu programımızın süresi değil, 3-5 program süresi yetmez. O nedenle isterseniz esere geçelim. Fakat Necip Fazıl'ı farklı farklı yönleriyle -çünkü çok yönlü bir insan- anlatmak dururken neden hadislerle irtibatı üzerinden... Yani ana çıkış noktamız burası. Buradan... Ve ben aslında şunu merak ediyorum. Bu eseri hazırlamaya nasıl karar verdiniz ve süreçte neler yaşadınız?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Şimdi ben yaklaşık 10 yıldır akademik çalışma yapıyorum ve Necip Fazıl üzerinde yapıyorum bütün çalışmalarımı. O konuyu seçtim. Çünkü bu çalışmaların böyle bir arkaik, böyle kenarda kıyıda kalmış bir çalışma olsun istemiyorum. Topluma, gençliğe temas eden, dokunan bir çalışma olsun istiyorum. Çünkü ben hayatım boyunca bu çizgide, Büyük Doğu çizgisinde geldim ve bu hususta çok faydalı şeyler, verimli şeyler gördüm. Büyük Doğu ideolojisinin hayata ne kadar mutabık olduğunu gördüm. Hayata cevaplar verdiğini gördüm. Şimdi böyle bir akademik çalışma isteği bende neden uyandı sorusunu ben kendim de cevaplayabilmiş değilim. Yani nasıl sevk oldum bu hadiseye... Yani bir vapurda bir gazete haberi gördüm, öğrenci affı çıktı diye. Hukuk Fakültesi'ne ben girmiştim 77'de, 78'de. “Ya ben buraya gidip burayı bitirebilir miyim?” falan diye düşündüm. Ve buna bir teşebbüs ettim. Yani o kadar. O teşebbüsümde ilk danıştığım kişinin de bana verdiği cevap müspetti. Bu olaya da dikkat etmek lazım. Danışılan kişilerin de dikkat etmesi lazım. Karşı tarafa yıkıcı olmaması lazım. Bana moral verici bir şey söyledi, bir iki şey söyledi. Yaparsın dedi. Kazım yaparsın dedi. Tamam dedim. Ve giriş o giriş. Bitirince Hukuk Fakültesi'ni... Yani ikinci üniversite oluyor benim için.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Siz Yüksek İslam Enstitüsü...</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Yüksek İslam'dan sonra evet. Bu çalışma temposunu yakalayınca bunu devam ettirmek istedim. Yani ilmî çalışma... Akademiye yüksek lisans ve diğer şekilde devam etmek istedim. Bu sefer de benim düşüncem bu, akademide çalışan arkadaşlara da bunu tavsiye ediyorum. Yani topluma dokunan bir çalışma olsun. Tarihin bir zamanında kalmış bir eseri çıkarmak tamam ilmi müktesebata faydalı ama topluma faydası yok. Çünkü benzer eserler var. Dolayısıyla benim de konum Necip Fazıl olacak. Necip Fazıl gibisi var mı? Yani. Yani Necip Fazıl bizim zihnimizi, kalbimizi dolduruyor. Sadece zihnimizi doldurmuyor. Bakın. İlim zihni doldurur ama kalbi doldurmaz. Ona tasavvuf gerekiyor. Necip Fazıl'da her ikisi var. Her ikisini de mezcettiği için hikmet adamı Necip Fazıl. Hikmet de ilmin üstündedir. Yani ilmi yönü yok diye Necip Fazıl'ı eleştirenler, desteksiz bir şekilde eleştirenler yanılıyorlar. Necip Fazıl ilmin üstünde hikmet kademesinde. Çünkü hikmet; ilim, amel, marifetten sonra gelen bir kademedir bu. Hikmet kademesinde. “İlmi müktesebatı nasıldı?” diye sorulursa bu kitap bunu ispatlıyor. Ben çünkü akademiye girince Temel İslam Bilimleri'nde çalışma yapınca ilimle Necip Fazıl ne kadar örtüşüyor örtüşmüyor diye bana biraz zorluk çıkarıldı. Ben dedim ki örtüşüyor. Çoğu da bilmiyordu bunu. Bu eserleri gösterdim ben. Sağ olsun hocam benim Büyük Doğu'ya ilgimi anladığı için teklif de ondan geldi. Benim muradım buydu. Dedi ki Büyük Doğu, Necip Fazıl'la ilgili çalış dedi sen dedi. Dedim hocam benim muradım da o. “Necip Fazıl'ın hadislerini çalış.” Necip Fazıl'ın hadislerine çalıştık. Çalıştık, bu iki senelik bir çalışmanın ürünü. Ondan sonra üç sene kadar da üzerinde tekrar çalıştım. Bu kadar hadis çıkacağını bak ne ben biliyordum ne hoca biliyordu. 2700 küsur hadis var. Ben 18 yaşından beri de Büyük Doğu okuruyum. Bakın. Şimdi ben bunu 65 yaşında öğreniyorum. 40 sene sonra öğreniyorum, 50 sene sonra öğreniyorum. Bakın. Dolayısıyla bunlar klasik eserler. Dikkat etmek lazım. Okunup bir rafa konacak eserler değil. Necip Fazıl'ın eserleri, keza Salih Mirzabeyoğlu'nun eserleri de 70 cilt eseri var. Bunlar klasik eserler. Bu şekilde girdik ve böyle bir eser çıktı. Hocamın da bu esere özel bir ilgi gösterdiğini söyleyebilirim. Allah’a şükür vesile oldu, burada da basıldı bu eser. Eserin macerası bu. Basım macerası bu. Yani başka şeyler de var. Onlara çok girmeyelim. Büyük Doğu'yu anlatalım isterseniz.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: İşte bu. Çünkü hep Büyük Doğu dedik şimdiye kadar. Yani Büyük Doğu ideolojisini yakından tanımayanlar için en azından onlarda merak uyandıracak kadar isterseniz bir temas edelim. Zaten araştıracaklardır seyircilerimiz.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Tamam. Necip Fazıl şeriatten kıl feda etmeden eşya ve hadiselere İslam'ı hakim kılmanın dünya görüşünü örgüleştirmiş bir adamdır. Şimdi ben müsaade ederseniz çok kısa kısa 7 umdede Necip Fazıl'ı anlatmak istiyorum. 7 umdede. Bir; Necip Fazıl şeriatten zerre feda etmeyen bir mütefekkirdir. Bunu buna çok dikkat etmemiz lazım. Şeriat çizgisinden zerre feda etmiyor. Her şeyiyle buna kendisini vakfetmiş. İlmi meselelerde bile çok dakik davranıyor ve devrinin alimlerine soruyor. En başta Arvasî ailesine soruyor, mürşidi Esseyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerine soruyor sağlığında. Sonra onun yakınları alim kişiler var onlara soruyor. Ondan sonra Ömer Nasuhi bilmem ne soruyor, Hacı Cemal Öğüt'e soruyor, İbrahim Boğalı'ya soruyor. Yani devrinin alimlerine soruyor dakik bir şekilde. Şunu gördüm ki ben araştırmalarımda, hala devam ediyor akademik çalışmalarım… Necip Fazıl'ın ilmî müktesebatı var. Alim değil ama ilmi müktesebatı var ve çok dikkatli, dakik. Dolayısıyla ilmi açıdan da referans alınacak eserler Necip Fazıl'ın eserleri. Şimdi ben 7 umdede anlatmak istemiştim. Müsaade ederseniz.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Estağfurullah…</p>

<p>Bir dedik şeriatten kıl taviz vermiyor. İki; tarih muhasebesi yapıyor Necip Fazıl. Abdülhamid Han eseri anahtar eser. Abdülhamid Han'ı anlamak her şeyi anlamaktır diyor Necip Fazıl.</p>

<p>Sultan Vahdettin, Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Sultan Vahdettin. Zaten vefatında ondan aldığı o 18 aylık ceza vardı üzerinde. Tarih muhasebesi yapıyor. Neden tarih muhasebesi...</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Bu arada onu da bir altını çizelim. Yani bugün bunları söylemek kolay da o tarihlerde bunları söylemek tam bir devrim. Evet. Cesaret.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Evet. Bir kişiyi değerlendirirken devrini, çağını, çevresiyle değerlendirmemiz lazım. Bugün rahat koltuklarda oturup ne bileyim internet ortamlarında iki klavyeye basıp ahkam kesmekle olacak işler değil bu. Kendi çağında ne yaptığına bakmak lazım. Hangi şartlarda... Hangi şartlarda neyi aşmış ve ne getirmiş ortaya? Bu çok önemli bir nokta. Böyle bir çağda Necip Fazıl böyle bir tek parti faşizmi diyelim, böyle bir dönemde geliyor tek başına öne atılıyor. Evet. Ve bunları yapıyor. Abdülhamid Han, Vahdettin Han... Tarih muhasebesi. Şu açıdan da önemli; nereden geldiğini bilmeyen nereye gideceğini de bilmez. Necip Fazıl’ın yaptığı şeyler çok önemli. Üçüncüsü, Necip Fazıl’ın bir dünya görüşü kurması. Sistem fikriyle gelmesi. Yani sadece tepkiyle kalmıyor. Sadece kahraman değil, mütefekkir. Mütefekkirliği şairliğinden baskın. Dolayısıyla İdeolocya Örgüsü onun baş eseridir. Onu anlamadan Necip Fazıl’ı anlayamayız. Karşı taraf bize sistem fikriyle gelirken, biz sadece geleneği tekrar ederek karşı duramayız. Çağımızda İslami bir dünya görüşünü sistemli olarak ortaya koymamız gerekiyor. Bunu da Necip Fazıl yapmış. İdeolocya Örgüsü ve diğer müştemilat eserleriyle beraber. Dördüncüsü; bu eserde de etkisi olan, kaynağı olan Peygamber sevgisi. Necip Fazıl’ın temel özelliklerinden bir tanesi Peygamber merkezli bir ideoloji koymasıdır. Dava, aşk ve ahlakını oraya dayandırması lazımdır; oraya dayandırıyor. Toplumun da Peygamber sevgisiyle ayakta tutulabileceğine ve İslam’ın, dinî hayatın böyle canlanabileceğine inanan biri. Hakikat olan da bu. Zaten Osmanlı da bunu görmüş; meslea Mevlid-î Şerif, Şifa-î Şerif okumalarıyla toplumda dinî hayatı canlı tutmuş. Çünkü Peygamber birebir yaşanmış örnek. Bizim gibi beşer, örnek ve Peygamberle daha rahat kontak, bağ kurabiliyoruz. Allah tenzih; ötelerin ötesinde...</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Kur'an'ı yaşamış bir örnek var insan olarak ve o örnek hepimiz için tek önder.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Tek önder Peygamber. Evet, o şekilde. Oradan gidiyor Necip Fazıl. Bir de onun tabii hikemî, felsefî gerekçelendirmesi var. Varlık zaten Hazreti Peygamberle başlıyor. Muhammedî hakikat, Muhammedi nur... "Adem su ile toprak arasındayken ben nebiydim" sahih hadis-i şerifi var. Bunları Üstad alıyor. En evvel, en üstün. Gaye İnsan Ufuk Peygamber; Hazreti Peygamber. Necip Fazıl’ın fikriyatında temel bu. Bunları da karakteristik olarak altını çizelim. Ondan sonra beşincisi olarak; dost ve düşman kutuplarını işaretlemesi Necip Fazıl’ın. Dost taraf bu, düşman taraf bu diye bunları işaretlemesi önemli. Çünkü böyle karışıyor bazı şeyler, kafalar bulanıklaşıyor. Dost ve düşman kutupları: Allah için sevgi, Allah için buğz. Koyuyor Üstad bunları çok güzel bir şekilde. Nereden koyuyor? Üstad'ın referansı, kaynağı ne? Esseyyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri. Buradan besleniyor Üstad. Bu şekilde mütefekkir, deha -Allah vergisi- ve vehbî ilim sahibi aynı zamanda Üstad. Çünkü kırk yıl tarihçi okusa Üstad gibi bir tarih kitabı yazamaz. Üstad tarihçi değil ama. Buraya dikkat çekelim. Üstad bütün bunları o yokluk, kıtlık, illet, kıllet, zillet devrinde yapıyor. Bunları hiçbir zaman unutmadan devam edelim. İsterseniz beşinci maddeyi... Altı ve yedi kaldı. Yeni bir usul, bir tarz getiriyor. Bir estetik getiriyor, bir diyalektik getiriyor Üstadın bir yenileyiciliği olarak. Sistem fikriyatı var, bir de bunlar var. Üstad modernist olmadan modern biri. Modernizme karşı modern biri, öyle söyleyelim. Hem geleneğe bağlı hem geleneği yeni bir tarzda sunuyor diyelim. Sonuncusu; İslam İnkılabı diye çok altını çizdiği, İdeolocya Örgüsü’nde ve Büyük Doğu diye işaretlediği aksiyon alanına geçmesi; Başyücelik devlet ve idare mefkûresini ortaya koyması…</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Başyücelik…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Başyücelik. Son sorunuzda bu var gerçi, oraya da geleceğiz. Şu an Başyücelik diye noktayı koyalım, devam edelim isterseniz.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Arvasî Hazretleri’nden, -Rabbim şefaatine nail eylesin" bizleri inşallah- bahsettiniz. Zaten “O ve Ben” eseri benim herhalde en çok etkilendiğim eserlerden biridir. Ve bunun gibi daha nice kıymetli eserleri var Arvasî Hazretleri’ne atıfta bulunduğu... Dolayısıyla başka kimler var hayatına özellikle yön veren diyebileceğimiz?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Şimdi evet, Necip Fazıl’ın beş yıl kadar hizmetinde bulunduk Salih Mirzabeyoğlu ile beraber. Sonra biz Büyük Doğu çizgisinde devam ediyoruz tabii. Şimdi yayınlarımız oluyor, dergilerimiz oluyor, gençlere seminerlerimiz oluyor. Bu hususta Büyük Doğu’yu toplumun genel çerçevesine oturtma mücadelemizde, laik yönetimle biz karşı karşıya geliyoruz haliyle. Bu hususta da neyse bedel ödemek gerektiğine inanıyoruz. Çünkü önümüzde ışık var, büyüklerimiz var, onlara bakıyoruz. Necip Fazıl var, Salih Mirzabeyoğlu var, Said Nursi var, diğer büyükleri hepsini rahmetle anıyoruz. Onlar bizim ışıklarımız. Biz de bu hususta acizane bedelleri ödedik. İçeri girdik, çıktık. Bu yolda başta dedim; zihnimi doldurduğu gibi kalbimi de dolduran bir fikriyat. Bu şekilde çalışmalara devam ettik. Ben mesela yaş günü yaparlar, şunu yaparlar, bunu yaparlar; ben Üstad’tan bir kitap götürmeyi, hediye etmeyi düşünürüm. Öyle götürürüm. Bunları çoluk çocuğuma, gençlere bunu tavsiye ederim. Ve şunu da söyleyeyim; elli yıl üzerinde Necip Fazıl’da yeni şeyler de keşfettiğimi ifade edeyim. Bir arkadaş söylemişti, dikkatimi çekti, otuz yaşlarında genç bir arkadaş. Ben de elli senedir Büyük Doğu okuyorum. Bana dedi ki: "Necip Fazıl bugüne yazmıyor, yarına, istikbale yazıyor." Onu anlamış. Yani çok fazla kitaplarını okumamış ama okuyunca anlamış. Burada Necip Fazıl sıradan bir yazar değil.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Bir mütefekkir. Onlar ileriyi de ne diyelim, bir öngörüde bulunabiliyor rahatlıkla. Tabii. Şimdi benim bir, iki, üç, dört sorum var. Bunları titizlikle hazırladım lakin süremiz çok kısıtlı. İkişer dakikadan cevap vermeniz mümkün olur mu diyeceğim. Mesela şimdi hadis noktasında, yani başlık öyle "Necip Fazıl’ın Eserlerinde Hadis". Fakat şimdi Kur'an-ı Kerim, Hadis-i Şerifler, Sahabe Efendilerimiz... Eserleri bu kıymetlerle müteşekkil. Dolayısıyla nasıl karşımıza çıkıyor bu değerler?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Necip Fazıl mesela Kur'an-ı Kerim ayetlerden alıntı yapmış, hadislerde var. Hadislerle ilgili müstakil kitapları var. Sahabîlerle ilgili kitapları var. Mesela âyetlerden başlarsak böyle hızlı şekilde; mesela "Azim bir ahlak üzerine yaratıldığını…" ayet var. Mesela Üstad diyor ki: "Bu azim kelimesinin ahlak kelimesiyle yan yana gelmesi titreticidir" diyor. Üstad böyle bir yorumda bulunuyor. Ondan sonra Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini basmıyor aslıyla, çünkü abdestsiz dokunulmama hikayesinden... Basmıyor, o hassasiyeti gösteriyor. Hassasiyet diye belirtmiş. Mesela Kur'an-ı Kerim'in tek harfine bütün kâinatın sığacağını söylüyor. Mesela diyor ki: "Ben şeriat ölçülerini tetkik edince, ölçülerde bulduğum zevki ve kafa konforunu hiçbir şiirimde bulmadım" diyor Necip Fazıl. Bakın burası çok hassas bir şey... Benim bu dikkatimi çekti. Mesela bu benim dikkatimi ne zaman çekti? Kırk sene sonra çekti. Ben şimdi Yüksek İslam kökenliyim, Temel İslam Bilimleri... Necip Fazıl okuyan biriyim ama demek ki tetkik etmek, yoğunlaşmak gerekiyor. Bu ifade benim kırk elli sene sonra bu akademik çalışmayı yaparken dikkatimi çekti. Ya bunu ben birçok kişide görmüyorum. Yani bu alanda hoca olanda da görmüyorum ben bunu. Şiiri çok iyi bilen bir insan bunu diyor. "Ben bir tek ölçüde aldığım zevki hiçbir şiirden almam" diyor, kafa konforunu. Bunu diyor. Yani belli oluyor, bunu duyarak, yaşayarak söylüyor. Ben o zaman diyorum ki kendi kendime; ya ben bu ilimlerle meşgulüm, ben bunu duydum mu, aldım mı? Evet demem zor.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Hadis'e de gelirsek... 2 binin üzerinde…</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak: </strong> 2721 tespit edebildim, biraz daha artabilir hadis var. Burada mesela "Hadislerle Dünya Nizamı" diye bir bahis açıyor. Necip Fazıl hadislerle dünya nizamı kuruyor. Bu aslında Necip Fazıl’ın Başyücelik dedik ya biraz önce; Başyücelik devlet ve idare modelini -ki günümüzde bu çok lazım, anayasa, reformlar konuşuluyor, işte buyurun bize göre yazılmış, Müslümanca yazılmış, Müslüman bir diliyle öneri var, bunu Üstad koymuş ortaya… Herkes Üstad'ın paltosundan çıktı, bu da kabul ediliyor. Buyurun!.. Burada bu "Hadislerle Dünya Nizamı" başlığında aslında Başyücelik Devleti'nin altyapısı var. Hadislerle kuruyor dünya nizamını Necip Fazıl. Bunu eserde gördüm ben.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Bu çok önemli.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Çok önemli. Neden? Biraz önce bahsettik; hadisler yaşama dair. Hayatın her alanına dair hadisler dolduruyor.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Yani bu aksiyon dediği mesele değil mi Üstad'ın?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Aksiyon. Yaşanmışlık aksiyon demek. Hayata tatbik. Zaten bizim derdimiz o değil mi? Yani biz teoride Müslüman, pratikte de Müslüman olmak istemiyor muyuz? Buna niye razı olalım? Mesela niye ben seküler bir rejime razı olayım Allah'ın hükmü varken? Kim yani? Stuart Mill mi söyleyecek, Adam Smith mi söyleyecek? Öteki yanda Allah Resulü var, Allah'ın buyruğu var. Yani Müslüman olarak tabii ki ben yanım, safım belli yani.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Onlar da söylesin, onlara inananlar onlara inansınlar ama bizim inandığımız hakikat ortada ve çok netken biz onlara inanmak mecburiyetinde bırakılmamalıyız.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Evet.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Sahabî Efendilerimizle ilgili çok güzel bir ifadesi var. O tek başına yeter. Ondan sonra diğer soruma geçeceğim. Ne diyor efendim o atlarının burnuna giren...?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: "Velilerin en büyüğü, sahabîlerin en küçüğünün atının burnuna giren toz olamaz" diyor Necip Fazıl. Şimdi bu ölçü müthiş bir ölçü.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Müthiş. Şimdi Necip Fazıl, "Hadislerle Dünya Nizamı" başlığıyla bir bölüm yaptık biz... Neyi amaçlıyor? Bunu konuştuk. Fakat buna bağlı olarak bir serlevha diyebileceğimiz hadis-i şerif var. En belki de o eserlerinde en önemli yerde gördüğü ya da bizim fark ettiğimiz: "Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır." Yine bu aksiyonla ilgili bir şey değil mi? Çünkü aksiyon adamı Necip Fazıl.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Muhakkak. Hadislerle bak aksiyonu temellendiriyor. Bu aklımdayken, oraya geçmeden önce tarih muhasebesiyle ilgili Üstad diyor ki: "Maddede kurtuluş, manada teslimiyet felakettir" diyor Üstad. "Çünkü manada çöküş tam çöküştür" diyor. Aslında bizim bugünkü durumumuza da bu geliyor. Şimdi buradan "Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır" hadisini Üstad en çok kullanıyor. Çünkü Müslümanın dünyaya hakimiyeti bir ibadettir diyor Üstad. Dünyaya hakimiyet. Mesela o İman ve İslam Atlası eserinde "Ahiretin tarlası dünya" başlığında ahiretin tarlası diyor. Ümran diyor. Ondan sonra müspet bilgiler diyor, güzel sanatlar diyor. Dünyayı imar etmek ve hâkim olmak Müslümanın boynuna borç, vazifesi. Yoksa bugün çektiğimiz çilelerin çoğu Gazze'de, Doğu Türkistan'da temelinde bu yatıyor.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Devam edecek, belki daha da büyüyecek bu sorunlar.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Ve bununla örtüşen de en çok kullandığı ayet: "Ben kulumu eşyaya ve hadiselere tesir etmesi için, yani zapt etmesi için kendime halife olarak yarattım" ayetini, Bakara Suresi'nde, Necip Fazıl en çok da o ayeti kullanıyor. Bu ayetle hadis birbirleriyle örtüşüyor, birbirini yorumluyor. Ve Üstad'ın aksiyonuyla burada örtüşüyor. Demek ki Üstad'ın kaynağı nereden, ne almış ve ne yapmak istediği ortada yani. Böyle bir şahsiyet karşımızda var.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Yeni bir çalışmanız var mı bizimle buluşmayı bekleyen?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: İnşallah… Bu akademik çalışmalarımın içerisinde "Necip Fazıl’ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devleti" diye aslında hazır bir çalışmam var.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Yayınlanmayı bekliyor.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Evet, yayınlanmayı bekliyor.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: İnşallah en kısa zamanda onu da okumak imkanına sahip oluruz. Sizin hayatınıza temas eden, böyle seyretmelik, dinlemelik, okumalık neler var? Hem tavsiye niteliğinde...</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Mesela seyretmelik derken mesela Tarkovski'nin filmleri. Ve Tarkovski'nin beğendiği on film var, o listeye bakılsın. Kitap olarak Doğu ve Batı klasiklerini tavsiye ederim, hepsinin okunması lazım. Mesela Batı'dan aklıma ilk gelen Montaigne'in Denemeler, Alphonse Daudet'in Değirmenimden Mektuplar'ı, o var. Küçük Prens… Küçük bir kitap ama...</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Sansürsüz olanını okusunlar ama Küçük Prens'in. İnşallah bulabilirlerse.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Ondan sonra Batı klasikleri... Doğu klasiklerinden tabii ki Mevlâna’nın hikayeleri, Mevlana Mesnevi, Fihi Ma Fih, diğer eserleri, Sadi'nin Bostan'ı ve diğer klasikler olabilir…</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Neler dinliyorsunuz?</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Jordi Savall dinliyorum.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Oo, Barok klasik.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: 18. yüzyıl müziği…</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Ve en çok sevdiğim tarafı, o Barok enstrümanları kullanıyor olması genellikle konserlerinde.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Yani 18. yüzyıl işte bizim de 17-18. yüzyıl Dede Efendi… Onlarda bir yakınlık var.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: O zaman ben Dede Efendi'yi de ben söyleyeyim.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Tabii.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Değil mi? Efendim tabii ki Itri'yi.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Muhakkak.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Tabii ki..</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Eskimez besteler yapmışlar. Asırlara şamil eskimez besteler.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Değil mi? Yani Allah onlardan razı olsun. Efendim Allah sizden de razı olsun. Ne güzel bir eser yazmışsınız ve bizi Necip Fazıl’la başka bir pencereden buluşturdunuz. Bakabilmemize vesile oldunuz, eksik olmayın. Sağ olunuz, var olunuz. İnşallah bu bahsettiğiniz yeni eserinizle -ki Ketebe'den yayınlanır ümidindeyim inşallah- yeniden bir araya gelmek temennisiyle diyorum.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: İnşallah bu güzel davete hayır diyemem.</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Sağ olunuz. Sıhhat afiyet diliyorum ayrıca bu arada.</p>

<p><strong>Kâzım Albayrak</strong>: Bilmukabele…</p>

<p><strong>Mehmet Önder</strong>: Bundan sonra da artık görüşmeye devam edeceğiz, o arayı kapatacağız diye ümit ediyorum…</p>

<p>Efendim Kazım Albayrak konuğumuzdu ve Necip Fazıl’ın Eserlerinde Hadis üst başlığı; Hikmet, Estetik ve Toplum eserini ben tavsiye ediyorum. Çünkü Necip Fazıl’a sadece şair demek büyük bir haksızlık olur. Şair ve yazar demek dahi büyük bir haksızlık olur. Bir mütefekkir olarak bizim karşımıza bu eserde çıkıyor ve artık biz bu eserden sonra ne kadar büyük bir değerin bizim hayatımızda olduğunu -hep duyuyoruz çünkü değil mi okullarda şurada burada- Onu bambaşka bir yönüyle, mütefekkir yönüyle efendim bu kitapla çok daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum. O yüzden bu kitabı tavsiye ediyorum size, mutlaka edininiz. Ve bizi seyrettiğiniz için teşekkür ediyorum ve kitap kokusunun hiç eksik olmadığı bir hayat diliyorum. Hoşça kalın.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kazim-albayrak-ketebede-anlatti-necip-fazil-seriatten-kil-feda-etmeden-bir-dunya-gorusu-orgulestirdi</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 22:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/zS_xpqiDBaA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="40210"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kasım 2025 Rusya-Ukrayna cephe raporu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kasim-2025-rusya-ukrayna-cephe-raporu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kasim-2025-rusya-ukrayna-cephe-raporu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Rusya, zırhsız piyade dalgalarına dayalı 'et saldırısı' taktiği ve Kuzey Kore desteğiyle Kursk cephesini tahkim ederek sahada inisiyatifi koruyor. Enerji altyapısı ağır hasar alan Ukrayna ise Vaşington-Moskova hattında şekillenen ve toprak kaybını öngören diplomatik bir dayatmayla karşı karşıya...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>28 maddelik plan ve egemenlik tartışmaları</strong></h2>

<p><img alt="R1" class="detail-photo img-fluid" height="562" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/11/r1.png" width="962" /></p>

<p>Savaşın dördüncü kışına girilirken, çatışmanın kaderini belirleyecek hamleler cephe hattından ziyade kapalı kapılar ardında yapılıyor. Kasım 2025 itibarıyla diplomatik gündemi, ABD'nin yeni yönetimini temsilen Steve Witkoff ile Kremlin danışmanı Kirill Dmitriev arasında şekillendiği iddia edilen "28 Maddelik Barış Taslağı" belirliyor. Sızdırılan detaylara göre bu plan, Ukrayna'nın Donbas bölgesinden tamamen çekilmesini ve bu alanın uluslararası statüde Rus toprağı sayılan "tarafsız askerden arındırılmış tampon bölge" ilan edilmesini öngörüyor.</p>

<p>Planın Kiev için en sancılı maddeleri arasında, Ukrayna ordusunun personel sayısının 600.000 ile sınırlandırılması ve NATO üyeliği hedefinin anayasadan çıkarılması yer alıyor. Kırım, Herson ve Zaporijya'daki fiili Rus kontrolünün dondurulmasını şart koşan bu taslak, Zelenski yönetimi tarafından "yapıcı bir zemin" olarak nitelendirilse de, Ukrayna güvenlik bürokrasisi ve Avrupa başkentleri bunu bir "kapitülasyon" (teslimiyet) belgesi olarak okuyor. Moskova cephesi ise temkinli; Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov ve Dışişleri Bakanlığı, mevcut hattın dondurulmasının yeterli olmadığını, Rusya'nın "maksimalist" hedeflerinin (tam silahsızlanma ve NATO'suzluk) karşılanması gerektiğini vurguluyor.</p>

<h2><strong>Cephe hattı </strong></h2>

<p><img alt="Rus2" class="detail-photo img-fluid" height="657" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/11/rus2.jpg" width="987" /></p>

<p>Sahadaki durum, I. Dünya Savaşı'nın siper harbi ile 21. yüzyılın otonom teknolojilerinin ölümcül bir sentezini sunuyor. Rus ordusu, Ukrayna'nın lojistik kalbi Pokrovsk ve Kurakhove yönünde baskıyı artırmış durumda. Ukrayna savunması, bu şehirlerin çevresinde 15-20 kilometrelik bir "ölüm bölgesi" (kill zone) oluşturarak zırhlı araçları yoğun İHA sürüleriyle durdurmayı başarıyor. Ancak Rus komuta kademesi, bu teknolojik duvara taktiksel bir adaptasyonla yanıt veriyor: Hava koşullarının silahlaştırılması. Rus birlikleri, özellikle sisli ve yağışlı havalarda Ukrayna'nın termal kameralı dronlarının körleşmesini fırsat bilerek küçük piyade gruplarıyla sızma harekatları düzenliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu "et dalgası" taktikleri ve sistematik sızmalar sonucunda Rusya, 2025 yılı genelinde aylık ortalama 437 km² alan kazanarak yavaş ama istikrarlı bir ilerleyiş sergiliyor. Sadece 11-18 Kasım haftasında 37 mil karelik (yaklaşık 95 km²) bir alan daha Rus kontrolüne geçti. Ukrayna'nın Ağustos ayında sürpriz bir hamleyle girdiği Rus toprağı Kursk'ta tuttuğu sembolik alan ise, bölgeye sevk edilen Kuzey Koreli istihkam birliklerinin mayın temizleme ve tahkimat faaliyetleri neticesinde daralıyor.</p>

<h2><strong>Kuzey Kore faktörü </strong></h2>

<p><img alt="Rus4" class="detail-photo img-fluid" height="767" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/11/rus4.jpg" width="1118" /></p>

<p>Kasım 2025, savaşın uluslararasılaştığı bir dönüm noktası oldu. Rusya ve Kuzey Kore arasında onaylanan Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın 3. maddesi gereği, taraflar fiili bir askeri ittifaka gitti. Sahadaki istihbarat raporlarına göre, 12.000 ila 18.000 arasında Kuzey Kore askeri Rusya'da konuşlandırıldı ve bunların bir kısmı Kursk cephesinde aktif çatışmaya dahil oldu. Ayrıca, Rus savunma sanayisindeki iş gücü açığını kapatmak için Tataristan'daki İHA fabrikalarında binlerce Kuzey Koreli işçinin çalıştırıldığı tespit edildi. Ancak cepheden gelen raporlar, Kuzey Kore menşeli topçu mühimmatlarının yaklaşık yarısının hatalı olduğunu ve namlu patlamalarına yol açtığını gösteriyor.</p>

<p>Buna karşılık Ukrayna, Batı'nın verdiği izinle ilk kez ATACMS ve Storm Shadow füzelerini Rusya'nın derinliklerindeki (Bryansk ve Kursk) askeri hedeflere karşı kullandı. Bu durum, Moskova tarafından "çatışmanın küresel bir nitelik kazandığı" şeklinde yorumlanarak nükleer doktrin güncellemeleriyle tehdit edildi.</p>

<h2><strong>İki milletin ahvali </strong></h2>

<p>Savaşın dördüncü yılında Rus ve Ukrayna halkları, birbirinden tamamen farklı gerçekliklerle mücadele ediyor.</p>

<p>Kasım 2025 itibarıyla, dördüncü yılına giren savaşta "mutlak zafer" sloganları yerini "hayatta kalma" gerçeğine bıraktı. Bağımsız raporlar, cephedeki kilitlenmenin ötesinde, iki toplumun demografik ve psikolojik çöküşünü özetliyor.</p>

<p>Rusya-Ukrayna savaşı, 2025 sonbaharı itibarıyla sadece askeri bir çatışma olmaktan çıkıp, tarafların dirençlerinin sınandığı bir demografik kıyım halini aldı. Batı başkentlerinden pompalanan "Moskova çökecek, Kiev 1991 sınırlarına dönecek" hikayesi, sahadaki sert gerçeklik duvarına çarpıyor. Bağımsız uluslararası kuruluşların (Gallup, Levada, KIIS, BM) Kasım 2025 verileri, savaşın "romantizminin" bittiğini ve yerini derin bir yorgunluğa bıraktığını tescilliyor.</p>

<h2><strong>Rusya Cephesi:</strong> <strong>Savaş ekonomisi ve enflasyon </strong></h2>

<p><img alt="Rusyasivil" class="detail-photo img-fluid" height="603" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/11/rusyasivil.jpg" width="1132" /></p>

<p>Rus halkı, cephedeki fizikî yıkımdan çok ekonomik bir darboğazla yüzleşiyor. Savunma sanayisine akıtılan devasa bütçeler, ülkede sunî bir büyüme ve "ekonomik aşırı ısınma" oluşturdu. Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina, enflasyonu dizginlemek için faiz oranlarını %21 seviyesine çekerken, resmi enflasyon %8-9 bandında açıklansa da halkın hissettiği enflasyon %14,5 seviyelerinde seyrediyor. İş gücünün cepheye kayması sivil sektörde personel krizini derinleştiriyor. Buna rağmen Rusya, Batı yaptırımlarını "Gölge Filo" (Shadow Fleet) aracılığıyla delerek petrol ihracatını sürdürüyor. Eylül 2025 verilerine göre, AB sularında günde 91 milyon Euro değerinde Rus petrolü transfer ediliyor.</p>

<p>Rusya tarafında devasa kayıplara rağmen paradoksal bir denge üzerine kurulu. Bağımsız Rus medya organı Mediazona ve Batılı istihbarat raporlarına göre, Rusya'nın ölü ve yaralı toplam kaybının 1.1 milyonu aştığı belirtiliyor. Bu rakama, savaş karşıtı veya eğitimli 800 bin kişilik nüfusun ülkeyi terk etmesi de eklendiğinde, Moskova'nın da demografik bir kanama yaşadığı görülüyor.</p>

<p>Ancak bu kayıplar, henüz Kremlin'i sarsacak toplumsal bir patlamaya yol açmadı. Rus halkı "kuşatılmış kale" psikolojisiyle savaşı kanıksarken, anketler halkın %66'sının barış görüşmelerinin "hemen şimdi" başlamasını istediğini ortaya koyuyor. Rus toplumu, yüksek kayıplara rağmen savaşa "pasif" bir destek veriyor; ancak bu destek bir zafer coşkusundan ziyade, zorunlu bir uyum ve hayatta kalma refleksinden besleniyor.</p>

<h2><strong>Ukrayna Cephesi: Enerji çöküşü ve direniş </strong></h2>

<p><img alt="Rus5" class="detail-photo img-fluid" height="488" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/11/rus5.jpg" width="761" /></p>

<p>Ukrayna halkı için vaziyet, fizikî olarak bir “hayatta kalma mücadelesine” dönüşmüş halde. Rusya'nın sistematik füze ve dron saldırıları, ülkenin enerji üretim kapasitesinin %50'sinden fazlasını (yaklaşık 9 GW) yok etti. Kiev başta olmak üzere büyük şehirlerde günlük 10-12 saati bulan planlı elektrik kesintileri yaşanıyor. Su pompalarının ve ısıtma sistemlerinin çalışmaması, yaklaşan kış şartlarında insani krizi derinleştiriyor. Halk jeneratörlere bağımlı yaşarken, hastaneler ve kritik altyapı "enerji adacıkları" ile ayakta kalmaya çalışıyor.</p>

<p>Savaşın ilk yıllarında Batı medyası tarafından körüklenen motivasyon, yerini varoluşsal bir krize bırakmış durumda. 2025 Yaz ve Sonbahar döneminde yapılan anketler, Ukrayna halkında dramatik bir zihniyet değişikliğini işaret ediyor.</p>

<p>Halkın "toprak tavizi verilemez" diyen kesimi hızla erirken, kamuoyunun %60 ila %70'lik büyük bir çoğunluğu artık savaşın askeri zaferle değil, diplomatik masada bitirilmesini talep ediyor. Bu talep, yalnızca bir barış isteğinden öte bir tükenişin de itirafı. Zira İngiltere Savunma Bakanlığı ve bağımsız gözlemcilerin tahminlerine göre, Kiev yönetimi bu süreçte ölü ve yaralı olarak en az 500 bine yakın askerini kaybetti. Rakamlar muhtelif…</p>

<p>Daha çarpıcı olan ise Batı'ya duyulan güvenin çöküşü. Gallup verilerine göre Ukraynalıların ABD liderliğine onayı %16'ya kadar gerilerken; halkta "kullanılıp atılma" hissi ve verilen sözlerin tutulmaması, Batı'ya karşı tarihîbir öfkeye dönüşüyor. Savaş öncesi 44 milyon olan nüfusun, mülteciler ve kayıplarla birlikte 31 milyon seviyelerine gerilemesi, 9.5 milyon insanın yerinden edilmesi ve 14 binden fazla sivilin ölmesi, Ukrayna'nın demografik geleceğine de ağır bir darbe olarak olarak görülüyor.</p>

<p>Sonuç olarak Kasım 2025; Rusya'nın sayısal ve endüstriyel üstünlüğünü sahaya yansıtarak yavaş ama yıkıcı bir ilerleme kaydettiği, Ukrayna'nın ise teknolojik asimetri ile direnmeye çalışırken diplomatik masada toprak bütünlüğünden taviz vermeye zorlandığı kritik bir kırılma anını işaret ediyor.</p>

<h2><strong>İrade ve demografi savaşı</strong></h2>

<p><img alt="Rusukdemografi" class="detail-photo img-fluid" height="407" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/11/rusukdemografi.jpg" width="1512" /></p>

<p>Gelinen nokta göstermektedir ki; Batı'nın Ukrayna üzerinden yürüttüğü strateji, Ukrayna halkının biyolojik ve psikolojik sınırlarına dayanmıştır. Savaş artık kimin daha fazla toprak kazanacağından öte hangi toplumun "acıya" daha uzun süre tahammül edebileceği üzerine kurulu bir "irade savaşına" dönüşmüştür.</p>

<p>Ukrayna halkı "zafer" hayalinden uyanıp "hayatta kalma" gerçeğine tutunurken; Rus halkı, kayıplara rağmen sessizliğini korumaktadır.</p>

<p><strong>Baran Dergisi</strong></p>

<p><strong>Faydalanılan kaynaklar: </strong></p>

<p>· (21 Kasım 2025) The Guardian: Trump's peace plan: Territory ceded, NATO banned and G8 return</p>

<p>o <a href="https://www.theguardian.com/world/2025/nov/21/trump-ukraine-peace-plan-zelenskyy-territory-ceded-nato-russia-g8" rel="nofollow" target="_blank">https://www.theguardian.com/world/2025/nov/21/trump-ukraine-peace-plan-zelenskyy-territory-ceded-nato-russia-g8</a></p>

<p>· (21 Kasım 2025) Anadolu Ajansı (AA): FACTBOX - Trump's 28-point plan to end Russia-Ukraine war</p>

<p>o <a href="https://www.aa.com.tr/en/americas/factbox-trumps-28-point-plan-to-end-russia-ukraine-war/3750098" rel="nofollow" target="_blank">https://www.aa.com.tr/en/americas/factbox-trumps-28-point-plan-to-end-russia-ukraine-war/3750098</a></p>

<p>· (20 Kasım 2025) ISW (Institute for the Study of War): Russian Offensive Campaign Assessment, November 20 (Barış planı analizi)</p>

<p>o <a href="https://understandingwar.org/research/russia-ukraine/russian-offensive-campaign-assessment-november-20-2025/" rel="nofollow" target="_blank">https://understandingwar.org/research/russia-ukraine/russian-offensive-campaign-assessment-november-20-2025/</a></p>

<p>Cephe Hattı, Taktikler ve Kayıplar</p>

<p>· (19 Kasım 2025) ISW: Frontline dynamics and 'kill zone' in Pokrovsk</p>

<p>o <a href="https://understandingwar.org/research/russia-ukraine/russian-offensive-campaign-assessment-november-19-2025/" rel="nofollow" target="_blank">https://understandingwar.org/research/russia-ukraine/russian-offensive-campaign-assessment-november-19-2025/</a></p>

<p>· (15 Kasım 2025) ISW: Russian use of weather (fog) for infiltration tactics</p>

<p>o <a href="https://understandingwar.org/research/russia-ukraine/russian-offensive-campaign-assessment-november-15-2025/" rel="nofollow" target="_blank">https://understandingwar.org/research/russia-ukraine/russian-offensive-campaign-assessment-november-15-2025/</a></p>

<p>· (6 Kasım 2025) UK Defence Journal: Russian casualties exceed 1.1m since invasion says Britain</p>

<p>o <a href="https://ukdefencejournal.org.uk/russian-casualties-exceed-1-1m-since-invasion-says-britain/" rel="nofollow" target="_blank">https://ukdefencejournal.org.uk/russian-casualties-exceed-1-1m-since-invasion-says-britain/</a></p>

<p>· (19 Kasım 2025) Russia Matters: Russia-Ukraine War Report Card (Toprak kazanımları ve harita verileri)</p>

<p>o <a href="https://www.russiamatters.org/news/russia-ukraine-war-report-card/russia-ukraine-war-report-card-nov-19-2025" rel="nofollow" target="_blank">https://www.russiamatters.org/news/russia-ukraine-war-report-card/russia-ukraine-war-report-card-nov-19-2025</a></p>

<p>· (Kasım 2025) Russian Ministry of Defense: Daily Briefing and Claims on Ukrainian Losses</p>

<p>o <a href="https://eng.mil.ru/" rel="nofollow" target="_blank">https://eng.mil.ru/</a></p>

<p>Teknoloji (İHA'lar ve F-16'lar)</p>

<p>· (7 Kasım 2025) Defense News: Of fiber optics and FPVs: Interview with a Ukrainian drone trainer</p>

<p>o <a href="https://www.defensenews.com/global/europe/2025/11/07/of-fiber-optics-and-fpvs-6-questions-with-a-ukrainian-drone-trainer/" rel="nofollow" target="_blank">https://www.defensenews.com/global/europe/2025/11/07/of-fiber-optics-and-fpvs-6-questions-with-a-ukrainian-drone-trainer/</a></p>

<p>· (20 Kasım 2025) Aerospace Global News: Ukraine F-16s: 1,300 intercepts in a year</p>

<p>o <a href="https://aerospaceglobalnews.com/news/ukraine-f16-1300-intercepts/" rel="nofollow" target="_blank">https://aerospaceglobalnews.com/news/ukraine-f16-1300-intercepts/</a></p>

<p>· (14 Kasım 2025) Kyiv Independent: North Korea halves arms shipments to Russia / Drone production</p>

<p>o <a href="https://kyivindependent.com/north-korea-halves-arms-shipments-to-russia-as-its-own-stockpiles-run-low-ukraines-intelligence-says/" rel="nofollow" target="_blank">https://kyivindependent.com/north-korea-halves-arms-shipments-to-russia-as-its-own-stockpiles-run-low-ukraines-intelligence-says/</a></p>

<p>Ekonomi, Enerji ve Toplum</p>

<p>· (20 Kasım 2025) The Moscow Times: Russia's Inflation Expectations Jump to One-Year High</p>

<p>o <a href="https://www.themoscowtimes.com/2025/11/20/russias-inflation-expectations-jump-to-one-year-high-central-bank-says-a91198" rel="nofollow" target="_blank">https://www.themoscowtimes.com/2025/11/20/russias-inflation-expectations-jump-to-one-year-high-central-bank-says-a91198</a></p>

<p>· (Eylül 2025) Centre for Research on Energy and Clean Air (CREA): Monthly analysis of Russian fossil fuel exports (Gölge Filo Verileri)</p>

<p>o <a href="https://energyandcleanair.org/september-2025-monthly-analysis-of-russian-fossil-fuel-exports-and-sanctions/" rel="nofollow" target="_blank">https://energyandcleanair.org/september-2025-monthly-analysis-of-russian-fossil-fuel-exports-and-sanctions/</a></p>

<p>· (18 Kasım 2025) Kyiv Post: Blackouts May Last All Winter</p>

<p>o <a href="https://www.kyivpost.com/post/64454" rel="nofollow" target="_blank">https://www.kyivpost.com/post/64454</a></p>

<p>· (20 Kasım 2025) ISW Occupation Update: Siberia Development Program &amp; Deportations</p>

<p>o <a href="https://understandingwar.org/research/russia-ukraine/russian-occupation-update-november-20-2025/" rel="nofollow" target="_blank">https://understandingwar.org/research/russia-ukraine/russian-occupation-update-november-20-2025/</a></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kasim-2025-rusya-ukrayna-cephe-raporu</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 20:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/11/ruskapak.jpg" type="image/jpeg" length="66931"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Batı'nın panik haritası: The Economist'in 2026 tahminleri]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/batinin-panik-haritasi-the-economistin-2026-tahminleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/batinin-panik-haritasi-the-economistin-2026-tahminleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Küresel kapitalist sistemin ana sözcülerinden olan The Economist, "The World Ahead 2026" (önümüzdeki dünya 2026) kapağıyla, Batı medeniyetinin içine düştüğü derin krizin ve önümüzdeki döneme dair "planlarının" bir dökümünü yaptı. Yapılan tahminler, sistemin kendi iç çelişkilerini ve korkularını ifşa eden bir 'hasar tespit raporu'na dönüşmüş durumda...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Derginin sıraladığı 10 tema, küresel düzenin kurucu gücü olan ABD'nin iç parçalanmasından, "kurallara dayalı düzen" aldatmacasının fiilen bittiğine ve faiz-borç ekonomisinin yaklaşan çöküş riskine kadar bir dizi itirafı barındırıyor.</p>

<h2><strong>1. "Amerika'nın 250. yıl buhranı": Parçalanan imparatorluk</strong></h2>

<p>The Economist'in ilk ve en önemli tespiti, sistemin merkezi olan ABD'nin kendi 250. kuruluş yıldönümünde yaşadığı derin kimlik ve meşruiyet krizi.</p>

<p>Cumhuriyetçiler ve Demokratlar olarak ikiye bölünen yapının, ülkenin "geçmişi, bugünü ve geleceği" hakkında "uzlaşmaz" bir kavga içinde olduğunu vurguluyorlar. Kasım ayındaki ara seçimlerin bu kavgayı daha da alevlendireceğini belirtiyorlar.</p>

<p>"Trumpnado" (Trump Kasırgası) olarak adlandırdıkları olgu, sistemin kendi içinden ürettiği ve kontrol edemediği bir husus olarak öne çıkıyor. Trump'ın "tehditler, gümrük vergileri ve başkanlık kararnameleriyle" yürüttüğü yönetim tarzının sürecek olması, ABD'nin "kurucu" rasyonalitesini kaybettiğini ve kaba kuvvete dayalı bir "iç savaş" iklimine sürüklendiğini gösteriyor.</p>

<h2><strong>2. "Jeopolitik sürüklenme": Çetelerin başlangıcı</strong></h2>

<p>Dergi, "kurallara dayalı küresel düzenin" (yani Amerikan-Batı hegemonyasının) giderek daha fazla dağılacağını kabul ediyor.</p>

<p>Analistler, dünyanın "ABD-Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş" mı, yoksa "Trump tarzı bir 'etki alanlarına' bölünme" mi yaşadığı konusunda bölünmüş durumda. The Economist, ikisinin de tam olarak doğru olmadığını, Trump'ın "büyük teorilerden" ziyade "sezgisel" ve "al-ver" (işlem) temelli hareket ettiğini söylüyor.</p>

<p>Bu "jeopolitik sürüklenme" sistem çapında bir çöküşün habercisi... Dünyaya dayatılan uluslararası hukuk, BM, NATO gibi kurumların artık bir hükmü kalmamıştır. Bunun yerine gelen "istekliler koalisyonları" tanımı, küresel bir "çeteleşme" dönemini ifade eder. Her gücün, kendi menfaati doğrultusunda geçici ittifaklar kurduğu, ahlâkî ve hukukî hiçbir zeminin kalmadığı bu "kaos" ortamı, Batı'nın dünyaya ektiği fırtınayı biçtiği bir dönemdir.</p>

<h2><strong>3. Gri bölge kâbusu</strong></h2>

<p>The Economist, savaş ve barış arasındaki çizginin "giderek bulanıklaştığını" itiraf ediyor.</p>

<p>Gazze'de "kırılgan" bir barış umulurken; Ukrayna, Sudan ve Myanmar'daki çatışmaların uzayarak süreceğini belirtiyorlar. Rusya ve Çin'in, "gri bölge" kışkırtmalarıyla (Kuzey Avrupa ve Güney Çin Denizi'nde) Batı'yı test edeceği vurgulanıyor.</p>

<p>"Kontrollü kaos"… Kapitalizm, varlığını sürdürebilmek için sürekli kriz ve çatışmaya ihtiyaç duyar. Savaşın bitmemesi (Ukrayna), barışın hiç gelmemesi (Gazze) ve sürekli yeni gerilim alanları (Kutup bölgesi, yörünge, siber uzay, deniz tabanı) yaratılması, militarizmin ve silah sanayiinin düzeni ayakta tutan ana damar olduğunu gösterir. "Gri bölge", düşmanın kim olduğunun, savaşın ne zaman başladığının belirsizleştiği, topyekûn bir teyakkuz ve korku ikliminin dayatılmasıdır.</p>

<h2><strong>4. "Avrupa'nın stratejik iflâsı" ve "Çin'in fırsatı"</strong></h2>

<p>Batı'nın iki ana kanadı olan ABD ve Avrupa arasındaki makasın açıldığı ve Avrupa'nın stratejik bir felç yaşadığı kabul ediliyor.</p>

<p>Avrupa'nın aynı anda "savunma harcamalarını artırmak, Amerika'yı yanında tutmak, ekonomik büyümeyi sağlamak, devasa açıkları yönetmek ve 'yeşil' gündemi" sürdürmek zorunda olduğu belirtiliyor. Derginin net tespiti şu: "Bunların hepsini aynı anda yapamaz."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"Kıta Avrupası", ABD'nin gölgesinde kalmış tarihî bir projenin stratejik iflasıdır. Ne askerî (ABD'ye bağımlı), ne ekonomik (yüksek borç ve durgunluk), ne de siyasi ırkçılığın yükselişi) olarak bağımsız bir irade ortaya koyamamaktadır. Bu felç durumu, Çin gibi "Amerika öncelikli" politikadan faydalanan diğer aktörlere alan açmaktadır.</p>

<h2><strong>5-6. "Ekonomik kaygılar" ve faiz sisteminin çöküş riski</strong></h2>

<p><img alt="Theekonomist2026" class="detail-photo img-fluid" height="856" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/11/theekonomist2026.jpg" width="632" /></p>

<p>Raporun belki de en önemli itirafı, küresel ekonominin temeline dinamit koyan tehlikeye işaret etmesi…</p>

<p>Trump'ın gümrük vergilerinin küresel büyümeyi yavaşlatacağı bilinen bir gerçek. Ancak asıl tehlike şu cümleyle ifade ediliyor: "Zengin ülkeler (Batı) gelirlerinin ötesinde yaşadıkça (borçlandıkça), bir tahvil piyasası krizi riski büyüyor."</p>

<p>Bu maddede söz konusu olan şey aslında , küresel "faiz" sisteminin çöküş tehlikesidir. Tüm Batı ekonomisi, karşılıksız basılan para ve "borca dayalı" bir saadet zinciri üzerine kuruludur. "Tahvil piyasası krizi", devletlerin borçlarını ödeyememesi, faizlerin kontrolsüz yükselmesi ve paranın "değer" ölçüsü olmaktan çıkması demektir. The Economist gibi sistemin bir sözcüsünün bu riski açıkça dile getirmesi, tehlikenin ne kadar yakın ve büyük olduğunu, sistemin efendilerinin dahi bu "borç tsunamisinden" endişe duyduğunu gösteriyor.</p>

<h2><strong>7. "Dijital gözetim": Bir kontrol aracı olarak yapay zekâ </strong></h2>

<p>The Economist, "chatbotların her yerde olacağını" ve "otokratların" yapay zekâyı bir "kontrol aracı" olarak kullanacağını belirtiyor.</p>

<p>Sistem, yapay zekâyı insanlığın faydasına bir araç olarak görmüyor. Bunu, kitleleri denetleyen, düşünceyi yönlendiren ve "istenmeyen" fikirleri filtreleyen bir "biat mekanizması" olarak kurgulamaktadır. "Otokrat" dedikleri, Batı-dışı dünyanın denetim altına alınmasıdır; oysa en büyük dijital diktatörlük, bizzat Batı merkezli teknoloji tekelleridir.</p>

<h2><strong>8. "Yeşil sömürgecilik" aldatmacası</strong></h2>

<p>Dergi, "yeşil gündemin" hızlanacağını ancak "fosil yakıtların saltanatının" da süreceğini kabul ediyor.</p>

<p>Yakından bakıldığında “yeşil gündem", gelişmekte olan ülkeleri sanayisizleştirmenin, onlara yeni vergiler ve "karbon" kotaları dayatmanın bir aracıdır. Bunun adı "yeşil sömürgecilik"tir. Batı, kendi refahını sağlayan fosil yakıtlardan vazgeçmezken, dünyaya "yeşil" vaazlar vererek ekonomik hegemonyasını sürdürmeyi planlamaktadır.</p>

<h2><strong>9. "Tedarik zinciri savaşları": Kutuplaşmanın ifşası</strong></h2>

<p>Haberde, dünyanın "dost-shoring" (dost tedarik) ile daha da parçalanacağı vurgulanıyor.</p>

<p>Dost-shoring", Batı'nın kendi "kurallara dayalı düzenini" bile çiğnediğinin, kontrolünü kaybettiği aktörleri (başta Çin ve Rusya) "sistemik boğma" yoluyla saf dışı bırakma çabasının adıdır.</p>

<h2><strong>10. "Toplumsal çürüme" ve "afyon mekanizmaları"</strong></h2>

<p>Son madde, iki parçalı bir tespiti içeriyor: Batı'da "aile yapılarının" değişmesi (çökmesi) ve 2026'daki büyük "spor olayları" (İtalya Kış Olimpiyatları, ABD Dünya Kupası).</p>

<p><strong>Toplumsal çürüme:</strong> Batı'nın dünyaya ihraç ettiği liberal-kapitalist yaşam tarzı, kendi merkezinde "aileyi" çürütmüştür. Bunu "değişim" olarak normalleştirmeye çalışsalar da, bu, sistemin ahlâkî ve toplumsal iflasıdır.</p>

<p><strong>Afyon mekanizmaları:</strong> Dünya bu kadar büyük bir kriz ve parçalanma içindeyken, sistemin kitlelere sunduğu çözüm “cambaza bak” aldatmacasıdır. Kış Olimpiyatları ve Dünya Kupası gibi devasa "para aklama" ve "toplumsal uyuşturma" operasyonları, kitlelerin dikkatini gerçek krizlerden (1'den 9'a kadar sayılanlar) uzaklaştırmak için kullanılan "kitle afyonlarıdır".</p>

<h2><strong>Sistemin itiraf edemediği 11. Madde: "Mutlak Fikir" buhranı</strong></h2>

<p>The Economist'in sıraladığı 10 madde, bir "hasar tespit raporu" olmanın ötesinde, Batı merkezli tefeci-kapitalist sistemin kendi çöküşünü sadece "teknik" arızalara bağlamaya çalıştığının da bir göstergesidir. 1'den 10'a kadar sayılan her şey –Amerikan iç savaşı, jeopolitik kaos, faiz sistemi riski, toplumsal çürüme– bir "sebep" değil, bir "sonuç"tur.</p>

<p>The Economist'in asıl itiraf edemediği, 11. ve en hayatî madde; Batı Medeniyeti'nin "Mutlak Fikir" buhranıdır. Sistem, dünyaya "faiz" (Madde 6), "dijital gözetim" (Madde 7) ve "eğlence afyonu" (Madde 10) dışında hiçbir "ruh", "mana" veya "insanî gaye" teklif edememektedir.</p>

<p>Tüm bu "öngörüler", Batı'nın dünyaya artık bir "dünya görüşü" dayatacak mecalinin kalmadığını; sadece kaba kuvvet, borçlandırma ve teknolojik tahakkümle ayakta kalmaya çalışan "içi boş bir dev" olduğunu ifşa etmektedir.</p>

<p>Onların listesi, "ruhu" çekilmiş bir bedenin çürüme raporudur. Eksik olan 11. madde, bu bedeni yeniden ayağa kaldıracak kurtuluş reçetesinin artık Batı'da değil, onun tam zıddı bir dünya görüşünde aranması gerektiği hakikatidir.</p>

<p></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/batinin-panik-haritasi-the-economistin-2026-tahminleri</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Nov 2025 23:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/11/theeconomistqq.png" type="image/jpeg" length="95581"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yüksek bütçeli, alçak tiyatro!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/yuksek-butceli-alcak-tiyatro</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/yuksek-butceli-alcak-tiyatro" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Futbol, uzun zamandır kitleleri uyuşturan ve giderek yozlaştıran bir illete dönüşmüştür. Bu çürümenin en berbat tezahürü, güya adalet sağlama misyonuyla bir mana taşıması gereken hakemlik kurumunun, taraflı kararlar ve bahis skandallarıyla lekelenerek ayağa düşmesidir]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Milyarlarca dolarlık endüstriyel bir yapıya bürünen futbol, ruhunu kaybetmiş, sahnesi para ve hırsla kirlenmiş, yüksek bütçeli ama ahlaken alçak bir tiyatroya dönmüştür. Bu tiyatronun başrolünde ise sporun özünü tüketen bahis salgını yer almaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Küresel salgın: Rakamlarla bahis endüstrisi</strong></h2>

<p>Spor bahisleri endüstrisi, 100 milyar doları aşan küresel pazar değeriyle devasa bir ekonomik güç haline gelmiştir. Yıllık yaklaşık %11'lik büyüme oranıyla 2030'a kadar 187 milyar doları aşması beklenen bu pazar, dijital teknolojilerin ve özellikle futbolun popülaritesinin sırtında yükselmektedir. Türkiye'de ise durum daha da endişe vericidir; 2024'te 2.8 milyar dolar olan pazarın, küresel ortalamanın üzerinde bir büyüme hızıyla 2032'de 5.5 milyar dolara ulaşması öngörülmektedir.</p>

<p>Ancak bu parlak ekonomik tablonun arkasında karanlık bir insani kriz yatmaktadır. Patolojik kumar, basit bir alışkanlıktan öte ciddi sonuçları olan klinik bir bozukluktur. Bu yıkım, fertlerle sınırlı kalmayıp aile birliğini de parçalamaktadır. Ezici borçlar, iflaslar, güven kaybı ve aile içi şiddet, bağımlılığın aile üzerindeki elim sonuçlarıdır. Toplum düzeyinde ise dolandırıcılık ve hırsızlık gibi suç oranlarında artışa, kamu sağlığı sistemleri üzerinde ağır bir yüke sebep olmaktadır.</p>

<h2><strong>Şike ve sistematik yolsuzluk</strong></h2>

<p>Devasa bahis piyasasının varlığı, kaçınılmaz olarak şike ve yolsuzluğu beslemektedir. Bu, birkaç "çürük elmayla kalmayan, sistemin bizatihi kendisinden kaynaklanan yapısal bir kangrendir. 2009'daki Bochum Skandalı, organize suç örgütlerinin Avrupa genelinde yüzlerce maçı nasıl manipüle ettiğini gözler önüne sermiştir. 2006'daki Calciopoli Skandalı, İtalya'nın en büyük kulüplerinin hakem atamalarını etkileyerek sistemik yolsuzluğa nasıl bulaştığını göstermiştir. Türkiye'de ise 2025'te patlak veren ve profesyonel hakemlerin %65'inin bahis hesaplarına sahip olduğunun ortaya çıktığı rezalet, adaleti sağlaması gerekenlerin bizzat sistemin kirliliğine dahil olduğunu kanıtlamıştır. Bu vakalar, bahis parası neredeyse, yolsuzluğun da orada olduğunu açıkça göstermektedir.</p>

<h2><strong>"Endüstriyel futbol"</strong></h2>

<p>Bahis krizi, daha derin bir hastalığın belirtisidir. Bu modelde spor, adalet, saygı ve dürüstlük gibi kıymetlerin peşinde koşulan bir pratik olmaktan çıkmış; para, güç ve şöhret gibi şeylere hizmet eden bir ürüne dönüşmüştür. Taraftarlar "müşteri", kulüpler "küresel marka", maçlar ise bahis şirketlerine satılacak bir "içerik" haline gelmiştir. Sporun ahlaki savunma mekanizmaları bu şekilde ortadan kalkınca, bahis endüstrisinin onu tamamen ele geçirmesi için verimli bir zemin oluşmuştur.</p>

<p>Çürümenin bu kadar derine işlediği bir yapıda, pansuman tedbirler yeterli olmayacaktır. Çözüm, iki yönlü bir strateji gerektirir: Biri, mevcut kangreni derhal kesip atmak; diğeri ise sağlıklı bir bünyeyi geleceğe taşımak.</p>

<h2><strong>Acil ve radikal müeyyideler</strong></h2>

<p>Bahis ve şikeye "asla geçit vermemek", lafta kalan bir temenni olamaz; caydırıcı ve kök kazıyıcı bir iradeyi zorunlu kılar. Evvela bataklığın kendisini kurutmak gerekir.</p>

<h2><strong>Ömür boyu men ve hukuki yaptırımlar:</strong></h2>

<p>Şikeye teşebbüs eden, bahis skandalına adı karışan (ister oyuncu, ister hakem, ister kulüp yöneticisi veya federasyon görevlisi) her kim olursa olsun, spordan ömür boyu men edilmeli ve bu eylemler "dolandırıcılık" ve "organize suç" kapsamında değerlendirilerek ağır cezai yaptırımlara tabi tutulmalıdır.</p>

<h2><strong>Bağımsız ve kapsamlı denetim:</strong></h2>

<p>Yaşanan son hakem skandalının gösterdiği gibi, sistemin içinden bir denetim imkansızdır. Federasyonlardan ve kulüplerden tamamen bağımsız, geniş yetkilerle donatılmış (hesapları inceleme, iletişimi denetleme) bir kurul oluşturulmalıdır. Bu kurul, en küçük şüphenin dahi üzerine gidebilmeli ve yaptırım gücüne sahip olmalıdır.</p>

<h2><strong>Uzun vadeli ahlaki zemin</strong></h2>

<p>Bu radikal temizlik yapılırken, eş zamanlı olarak uzun vadeli çözüm, dürüstlük kültürünü en temelden, yani gençlik sporlarından başlayarak yeşertmekten geçer. Tüm gençlik akademilerinde ve kulüplerinde, saygı, sorumluluk, dürüstlük ve adil oyun gibi temel değerleri öğreten zorunlu ahlâk ve karakter eğitimi programları uygulanmalıdır. Bu, yeni nesil sporcuları endüstriyel futbolun yozlaştırıcı etkilerine karşı "aşılamak" ve sporun kaybolan ruhunu yeniden canlandırmak için atılacak en önemli adım olacaktır.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/yuksek-butceli-alcak-tiyatro</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Oct 2025 19:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/hkmy.png" type="image/jpeg" length="81676"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Doğu Akdeniz’de Haçlı-Siyonist ittifakı: Kıbrıs üzerinden yeni işgal planı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/dogu-akdenizde-hacli-siyonist-ittifaki-kibris-uzerinden-yeni-isgal-plani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/dogu-akdenizde-hacli-siyonist-ittifaki-kibris-uzerinden-yeni-isgal-plani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Doğu Akdeniz, zengin enerji kaynaklarının keşfiyle birlikte, Batılı emperyalist güçler ve onların bölgedeki piyonu siyonist İsrail için yeni bir yağma ve kuşatma sahasına dönüştü. Sahnelenen bu kirli oyunun merkezinde ise Türkiye’nin güneyden çevrelenmesi ve Mavi Vatan’daki meşru haklarının gasp edilmesi hedefi yatıyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, İsrail ve ABD arasında kurulan ve adeta modern bir “kutsal ittifak” gibi işleyen şer ekseni, konjonktürel bir ortaklığın çok ötesinde, Türkiye’ye karşı sistematik bir tecrit ve taarruz planını adım adım hayata geçiriyor.</p>

<h2><strong>Siyonist Strateji: Ada İleri Karakola Dönüştürülüyor</strong></h2>

<p>Bu sinsi planın en kritik ve tehlikeli ayağını, siyonist İsrail’in Kıbrıs adasını fiili bir ileri karakola dönüştürme stratejisi oluşturuyor. GKRY’ye konuşlandırılan Barak MX hava savunma sistemi, bu işgal hazırlığının en somut delilidir. Bu sistem, gelişmiş füze kabiliyetinin yanı sıra Demir Kubbe’de de kullanılan radarıyla İsrail’e önemli bir istihbarat avantajı sağlıyor. Kıbrıs’a yerleştirilen bu radar sayesinde terörist rejim, kendi gözetleme ağını Türkiye’nin güney sahillerini ve Doğu Akdeniz’in tamamını kapsayacak şekilde genişleterek, her türlü askeri hareketliliğimizi anbean izleme kapasitesine ulaşıyor. Askeri tahkimat, sivil görünümlü faaliyetlerle perdeleniyor. İsraillilerin adanın hem kuzeyinde hem de güneyinde hızla toprak satın alması, “yenilenebilir enerji” yatırımları adı altında adaya sokulan çift kullanımlı teknolojiler ve Larnaka ile Baf havalimanlarının güvenliğinin İsrail istihbaratına devredilmesi, adım adım ilerleyen sessiz bir işgalin habercisidir. İsrail basınında KKTC’ye yönelik askeri müdahale planlarının pervasızca tartışılmaya başlanması ise bu siyonist cüretkârlığın ulaştığı son noktayı gösteriyor.</p>

<h2><strong>Kuşatmanın Kurumsallaşması: "3+1" Formatı ve Savaş Provaları</strong></h2>

<p>Bu kuşatma mimarisi, hamisi ABD’nin tam desteğiyle kurumsallaşan “3+1” formatı (GKRY, Yunanistan, İsrail + ABD) altında pekiştiriliyor. Türkiye’yi denklem dışı bırakmak için kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF) ve ekonomik akılcılıktan uzak EastMed boru hattı projesi gibi tezgâhlar, bölgenin zenginliklerini çalmak ve Ankara’yı yalnızlaştırmak için kullanılan jeopolitik silahlardır. “Agapinor” gibi düzenli ortak askeri tatbikatlar ise bu siyasi ve ekonomik kuşatmayı, Türkiye’ye yönelik bir savaş provasıyla tamamlıyor. Bu Haçlı-Siyonist paktın nihai hedefi, Türkiye’nin deniz yetki alanlarını Antalya Körfezi’ne hapsetmek ve Mavi Vatan’ı boğmaktır.</p>

<h2><strong>Türkiye'nin Proaktif Cevabı: Libya Hamlesi ve Millî Filo</strong></h2>

<p>Ancak bu çok yönlü saldırganlığa karşı Türkiye’nin cevabı, pasif bir bekleyiş değil, proaktif ve oyun kurucu bir tarzı elzem kılıyor. Bunun somut adımlarından biri, 2019’da Libya ile imzalanan ve şer ittifakının planlarını altüst eden deniz yetki alanı anlaşması oldu. Bu tarihî hamle, Yunanistan ve GKRY’nin hayali deniz sahasını hukuken parçalayarak kuşatmayı yarmıştır. Türkiye, bir yanda dünyanın ilk SİHA gemisi TCG Anadolu, MİLGEM projesi ve Mavi Vatan’ın her karışında bayrak gösteren Fatih, Yavuz, Abdülhamid Han gibi sondaj gemilerinden oluşan millî filosuyla sahada ezici bir caydırıcılık sağlarken, diğer yanda diplomatik alanda karşı hamlelerini sürdürüyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Stratejik Hedef: Mısır ve KKTC ile Dengeleri Değiştirmek</strong></h2>

<p>Bu çerçevede en stratejik hedef, Mısır ile yeni bir deniz yetki alanı anlaşması imzalamaktır. Doğu Akdeniz’in en uzun kıyılarına sahip iki kadim gücü olan Türkiye ve Mısır arasında kurulacak bir eksen, bölgedeki tüm dengeleri lehimize çevirecek ve siyonist-Helen paktını anlamsız kılacaktır. Buna paralel olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) başta Türk Devletleri Teşkilatı olmak üzere dost ve müttefik ülkeler tarafından tanınması için başlatılan diplomatik taarruz, siyonist İsrail ve piyonlarının adanın tamamı üzerindeki gayrimeşru emellerinin hukuki zeminini de ortadan kaldıracaktır. Türkiye, kendisine dayatılan bu kuşatmayı kırma ve Doğu Akdeniz’de kendisi olmadan hiçbir denklemin kurulamayacağını bir kez daha ispat etmeye memur ve mecburdur.</p>

<p><strong>Baran Haber </strong></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/dogu-akdenizde-hacli-siyonist-ittifaki-kibris-uzerinden-yeni-isgal-plani</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Oct 2025 22:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/dogu.png" type="image/jpeg" length="18137"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[15 maddede, 7 Ekim'den bugüne Hamas ne kazandı?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/15-maddede-7-ekimden-bugune-hamas-ne-kazandi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/15-maddede-7-ekimden-bugune-hamas-ne-kazandi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün Gazze'de yaşanan topyekûn yıkıma rağmen Hamas, terörist İsrail'in yenilmezlik mitini askeri ve siyasi olarak çökerten tarihi bir stratejik zafer kazanmıştır. Bu süreç, İsrail'i her cephede felç edici bir bedel ödemeye mahkûm ederken, Filistin davasını küresel denklemin merkezine kalıcı olarak yerleştirmiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>1. Sürdürülen askeri direnç ve İsrail'e ağır kayıplar verdirilmesi</strong></h2>

<p><img alt="1-9" class="detail-photo img-fluid" height="641" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/1-9.jpg" width="1141" />Hamas'ın en temel zaferi, teknolojik olarak üstün bir ordunun topyekûn imha saldırısına karşı askeri varlığını ve operasyonel kapasitesini korumayı başarmasıdır. Terörist İsrail'in birincil savaş hedefi Hamas'ı yok etmekti; bu hedefin engellenmesi Hamas için en temel askeri zaferdir. Bu direniş, İsrail'in askeri yenilmezlik mitosunu yerle bir etmiştir. Kassam Tugayları, savaş boyunca İsrail ordusuna ağır zayiat verdirmiş, kara harekâtının başından itibaren 825 İsrail askeri aracının imha edildiğini duyurmuştur. Belirli dönemlerde 10 günde 100 veya 48 saatte 24 askeri aracın imha edildiği bildirilmiştir. Merkava tanklarının "Yasin-105" gibi yerli üretim roketlerle vurulması ve komuta merkezlerinin imhası, direnişin niteliksel kapasitesini de göstermiştir. Savaşın başlangıcı olan "Aksa Tufanı" operasyonu, 1.400 İsraillinin ölümü ve yüzlerce esirle sonuçlanarak İsrail tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik hezimeti olmuştur. Hamas'ın askeri olarak yok edilemeyeceğini kanıtlaması, İsrail'i kendisiyle siyasi bir aktör olarak masaya oturmaya mecbur bırakmıştır.</p>

<h2><strong>2. Tarihi esir takası: Ahlaki ve stratejik bir zafer</strong></h2>

<p><img alt="2-9" class="detail-photo img-fluid" height="617" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/2-9.jpg" width="1133" />Gerçekleştirilen esir takasları, Hamas adına muazzam bir ahlaki ve stratejik zafere işaret etmektedir. Takasların son derece asimetrik doğası, yani az sayıda İsrailli esire karşılık çok sayıda Filistinli esirin serbest bırakılması, Hamas'ın müzakere gücünü kanıtlamıştır. Bu asimetri, bir takas turunda 3 İsrailli esire karşılık 369 Filistinli esirin , bir diğerinde 10 İsrailli ve 5 Taylandlı rehineye karşılık 400 Filistinli mahkumun ve hatta 4 İsrailli esirin cenazesine karşılık 600'den fazla Filistinlinin serbest bırakılmasıyla defalarca kanıtlanmıştır. Toplamda binlerce Filistinli esir özgürlüğüne kavuşmuştur. Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu esirlerin kurtarılması, Hamas'ın Filistin halkının savunucusu olduğu imajını pekiştirmiştir. Anlaşmanın, serbest bırakılan esirlerin yeniden tutuklanmayacağına dair bir madde içermesi, İsrail'den koparılmış önemli bir tavizdir. Bu süreç, direnişin değerini ve gücünü ortaya koyan güçlü bir sembol haline gelmiş, Hamas'ın meşruiyetini ve halk desteğini artırmıştır.</p>

<h2><strong>3. Filistin davasının dünya çapında yeniden merkezileştirilmesi</strong></h2>

<p><img alt="3-6" class="detail-photo img-fluid" height="627" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/3-6.jpg" width="1142" />Bu savaşın en önemli sonuçlarından biri, yıllardır süren diplomatik ihmali kırarak Filistin sorununu yeniden küresel gündemin merkezine taşımasıdır. Hamas'ın direnişi, bu ölümcül sessizliği kırmıştır. Savaş, Filistin davasıyla küresel bir dayanışma patlamasına yol açmış, Uluslararası Af Örgütü gibi kurumlar İsrail'i soykırımla suçlamıştır. Sorun artık bölgesel bir çatışma değil, Uluslararası Adalet Divanı'nda görülen davalarla kanıtlandığı üzere, acil müdahale gerektiren büyük bir uluslararası kriz olarak görülmektedir. Hamas, bu hamlesiyle İsrail-ABD'nin Filistin sorununu Arap devletleriyle anlaşarak baypas etme stratejisini fiilen iflas ettirmiş ve uluslararası toplumu işgal, kendi kaderini tayin hakkı gibi köken sorunlarla yeniden yüzleşmeye zorlamıştır.</p>

<h2><strong>4. Siyasi meşruiyetin ve vazgeçilmezliğin sağlamlaştırılması</strong></h2>

<p><img alt="4-6" class="detail-photo img-fluid" height="692" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/4-6.jpg" width="1170" />Hamas, çatışma sürecinde diplomatik arenada ustaca manevralar yaparak, Filistin'in geleceğine dair herhangi bir senaryoda kendisinin vazgeçilmez bir aktör olduğu gerçeğini tescillemiştir. Bunun en somut örneği, Hamas'ın Gazze yönetiminin "Filistin ulusal mutabakatına dayalı, teknokratlardan oluşan bir kurula" devredilmesini kabul etmeye hazır olduğunu açıklamasıdır. Bu, Hamas'ın sadece askeri bir güç olmadığını, aynı zamanda siyasi bir vizyona sahip olduğunu gösteren zeki bir hamleydi. Arabulucular aracılığıyla ayrıntıları görüşmeye hazır olduğunu belirterek, barışa engel olan tarafın kendisi değil, İsrail olduğu mesajını vermiştir. Bu adım, Hamas'ın "devlet aklı" ile hareket ettiğini göstermekte ve uluslararası meşruiyet kazanırken direnişin nihai garantörü rolünü sürdürmeyi amaçlamaktadır.</p>

<h2><strong>5. Anlatı savaşını kazanmak ve yeni bir nesle iham vermek</strong></h2>

<p><img alt="5-4" class="detail-photo img-fluid" height="611" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/5-4.jpg" width="993" />Savaşın en kalıcı zaferlerinden biri, anlatı alanında kazanılmıştır. Çatışma, yeni bir Filistinli ve uluslararası destekçi neslini harekete geçirmiştir. Kamuoyu yoklamaları, özellikle gençler arasında çarpıcı bir zihniyet değişimini ortaya koymaktadır. İsrail'in en önemli müttefiki olan ABD'de Z kuşağının %60'ının İsrail'e karşı Hamas'ı desteklediği , genel gençlik desteğinin ise %30'un altına indiği görülmektedir. Küresel anlatı, İsrail'in eylemlerini soykırım ve apartheid olarak çerçevelemeye doğru kaymıştır. Bu, uzun vadeli stratejik bir zaferdir. Yıkılan binalar yeniden inşa edilebilir, ancak bütün bir neslin temel inançlarını değiştirmek, İsrail'in diplomatik ve siyasi destek mekanizmalarına kalıcı bir meydan okuma yaratır.</p>

<h2><strong>6. Yenilmezlik mitosunun parçalanması: Kesin bir güvenlik başarısızlığı</strong></h2>

<p><img alt="6-2" class="detail-photo img-fluid" height="578" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/6-2.jpg" width="945" /></p>

<p>7 Ekim saldırısı ve ardından ordunun ilan ettiği hedeflere ulaşamaması, İsrail'in ulusal güvenlik doktrininin temelden çöküşünü simgelemektedir. İsrailli analistler, yaşananları "ülkenin güvenlik ve askeri imajının çöküşü" ve "İsrail tarihindeki en tehlikeli an" olarak tanımlamışlardır. Bu başarısızlık, on yıllardır İsrail güvenliğinin temel taşı olan "caydırıcılık" konseptinin ölümünü temsil etmektedir. İsrail'in güvenliği üç sütun üzerine inşa edilmişti: Önleyici istihbarat, cezalandırıcı hava gücü ve teknolojik "demir duvar". 7 Ekim'de bu üç sütun da aynı anda çökmüştür. Bu durum, İsrail toplumu içinde kalıcı bir güvensizlik yaratırken, düşmanlarını cesaretlendirmiştir.</p>

<h2><strong>7. Psikolojik çöküş: Toplumda ve orduda derinleşen travma</strong></h2>

<p><img alt="7-3" class="detail-photo img-fluid" height="452" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/7-3.jpg" width="821" /></p>

<p>Savaş, İsrail toplumu ve ordusu üzerinde derin ve kalıcı bir psikolojik yara açmıştır. Artan asker kayıpları ve savaşın hedeflere ulaşamaması, toplumda "psikolojik mağlubiyet travmasını" derinleştirmiş, askerler arasında ise panik ve korkunun yayılmasına sebep olmuştur. Bu vaziyet ulusal dayanıklılığın temelden sarsılmasıdır. Aksa Tufanı operasyonunun yarattığı şok, İsrail devleti ve toplumu üzerinde öylesine bir psikolojik baskı oluşturmuştur ki, bu durum Tel Aviv'in "irrasyonel bir saldırganlık" stratejisi benimsemesine yol açmıştır. Bu psikolojik çöküşün en somut yansımaları orduda görülmektedir. Yedek askerlerin hizmeti reddetmesinin ardındaki en önemli sebeplerden biri, savaş sırasında maruz kaldıkları şoklar nedeniyle psikolojik dayanıklılıklarının zayıflamasıdır. İsrail için daha da endişe verici olanı, artan asker intiharlarıdır. IDF verilerine göre 2024'te 21, 2025'te ise en az 17 asker intihar etmiştir. Bu kriz o kadar ciddidir ki, İsrail ordusu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) gibi tanılarla %30 ve üzeri ruh sağlığı engeli bulunan yedek askerleri ordudan terhis etmek için yeni bir politika başlatmak zorunda kalmıştır.</p>

<h2><strong>8. Parçalanmış toplum: Eşi görülmemiş iç bölünme ve askeri muhalefet</strong></h2>

<p><img alt="8-2" class="detail-photo img-fluid" height="631" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/8-2.jpg" width="1240" />Savaş, İsrail toplumundaki derin kutuplaşmayı ve ordunun kendi içinde yaşanan eşi benzeri görülmemiş muhalefet krizini tetiklemiştir. Binlerce yedek askerin hizmeti reddetmesi, İsrail'in "halkın ordusu" modelinin temellerini sarsmaktadır. Bu durum, ordunun operasyonel planlarını ciddi şekilde tehlikeye atmış ve komutanlığı radikal kararlara zorlamıştır. Eski Başbakan Ehud Barak gibi önemli isimlerin de dahil olduğu 10.000'den fazla kişi, saldırıların durdurulması için imza kampanyalarına katılmıştır. Savaş karşıtı protestolar, Netanyahu hükümetini savaşı kendi siyasi çıkarları için uzatmakla suçlamaktadır. Bu kriz, savaş öncesi yargı reformu protestolarıyla başlayan ve ordu içinde derin çatlaklar yaratan sürecin bir devamıdır.</p>

<h2><strong>9. Netanyahu hükümetinin siyasi çöküşü</strong></h2>

<p><img alt="9" class="detail-photo img-fluid" height="508" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/9.jpg" width="937" /></p>

<p>Savaş, İsrail'in zaten var olan siyasi istikrarsızlığını daha da kötüleştirmiş ve Netanyahu'nun siyasi kaderini muhtemelen mühürlemiştir. 7 Ekim'deki tarihi güvenlik fiyaskosunun sorumluluğu doğrudan Netanyahu'nun omuzlarına yüklenmektedir. Devam eden protestolarda istifası talep edilmektedir. Savaş, Netanyahu için içinden çıkılmaz bir siyasi paradoks yaratmıştır: Siyonist koalisyon ortaklarını tatmin etmek için "mutlak zafer" peşinde koşmak zorunda, ancak bu ulaşılamaz hedef İsrail'i ekonomik, askeri ve diplomatik olarak her gün daha da zayıflatmaktadır. Siyasi bekası, İsrail'i stratejik bir felakete sürükleyen savaşı sürdürmesine bağlıdır.</p>

<h2><strong>10. Uluslararası Adalet Divanı'nda soykırım yargılaması</strong></h2>

<p><img alt="10-1" class="detail-photo img-fluid" height="457" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/10-1.jpg" width="815" /></p>

<p>İsrail'in Birleşmiş Milletler'in en yüksek mahkemesi olan Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) soykırım suçlamasıyla yargılanıyor olması, ülke itibarına vurulmuş tarihi bir darbedir. Güney Afrika, İsrail'i 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi'ni ihlal etmekle suçlayarak UAD'de tarihi bir dava açmıştır. Divan, ilk incelemesinde soykırım riskinin "makul" olduğuna hükmederek, İsrail'e soykırım eylemlerini önlemesi yönünde hukuken bağlayıcı ihtiyati tedbir kararları almıştır. Bu, İsrail'in tarihinde ilk kez soykırım gibi ağır bir suçlamayla uluslararası bir mahkemede yargılandığı andır. Holokost'un ardından kurulan bir devletin soykırımla yargılanıyor olmasının ironisi, İsrail'in asla üzerinden atamayacağı güçlü ve yıkıcı bir anlatıdır.</p>

<h2><strong>11. Uluslararası Ceza Mahkemesi, savaş suçları ve tutuklama kararları</strong></h2>

<p><img alt="11-2" class="detail-photo img-fluid" height="716" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/11-2.jpg" width="1196" /></p>

<p>Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı'nın, Netanyahu ve Savunma Bakanı Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar temelinde yakalama kararı çıkarılması için başvuruda bulunması, İsrail'in hukuki izolasyonunu bir üst seviyeye taşımıştır. Mahkemenin yargı yetkisi, 2014'ten bu yana işgal altındaki tüm Filistin topraklarını kapsadığı için mevcut savaşı da doğal olarak içermektedir. Bu tutuklama kararları, hemen uygulanamasa bile, İsrailli liderleri fiilen uluslararası kaçaklara dönüştürmekte ve seyahat etme yeteneklerini ciddi şekilde kısıtlayarak devletin artan izolasyonunu kişisel olarak somutlaştırmaktadır.</p>

<h2><strong>12. Küresel BDS hareketinin yükselişi</strong></h2>

<p><img alt="12" class="detail-photo img-fluid" height="651" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/12.jpg" width="1042" />Savaşın doğrudan bir sonucu olarak, İsrail'e karşı yürütülen Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) hareketi, küresel kamuoyundaki öfkeyi somut ekonomik, kültürel ve akademik baskıya dönüştürerek katlanarak büyümüştür. Savaş, BDS hareketine önemli bir ivme kazandırmıştır. Hareket, İsrail'e uluslararası hukuka uyması için ekonomik ve kültürel baskı uygulamayı amaçlamaktadır ve artan desteği, Batılı hükümetlere kendi halklarının değişen duyarlılıklarının sinyalini vermektedir. UAD'nin "makul" bir soykırım riski bulgusu, boykot eylemleri için güçlü bir ahlaki ve hukuki gerekçe sağlamaktadır.</p>

<h2><strong>13. Batı desteğinin erozyonu: Bir kuşak değişimi</strong></h2>

<p><img alt="13" class="detail-photo img-fluid" height="477" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/13.jpg" width="876" /></p>

<p>İsrail'in diplomatik geleceği için en büyük krizlerden biri, ABD ve Avrupa'daki genç nesiller arasında İsrail'e verilen destekte yaşanan dramatik çöküştür. Veriler nettir: ABD'li gençler arasında İsrail'e destek %30'un altına düşmüştür. Bir anket, Z kuşağının %60'ının İsrail'e karşı Hamas'ı desteklediğini göstermiştir. Bu, geçici bir fikir değişikliği değil, temel bir yeniden hizalanmadır. İsrail, Batı'nın gelecek nesil liderlerini, seçmenlerini ve politika yapıcılarını kaybetmektedir. Bu demografik değişim, İsrail'in uzun vadeli stratejik ittifaklarının altına yerleştirilmiş bir saatli bombadır.</p>

<h2><strong>14. İttifakların yıpranması</strong></h2>

<p><img alt="14" class="detail-photo img-fluid" height="548" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/14.jpg" width="915" /></p>

<p>Savaşın yürütülme şekli, İsrail'in en kritik müttefikleriyle, özellikle de ABD ile olan ilişkilerinde gözle görülür bir gerilime yol açmıştır. ABD'nin kendi gençliği ve Demokrat Parti tabanının savaşa karşı dönmesi, Washington üzerinde muazzam bir baskı yaratmaktadır. İspanya, İrlanda, Norveç gibi ülkelerin Filistin'i devlet olarak tanıması, uzun süredir İsrail'i koruyan Batı konsensüsünün yıprandığına işaret etmektedir. İsrail'in Gazze'deki eylemleri, müttefikleri için önemli bir siyasi yüke dönüşmüş, bu da İsrail'i "dostları" arasında bile daha yalnız bırakmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>15. Siyonist anlatının çöküşü</strong></h2>

<p><img alt="15" class="detail-photo img-fluid" height="520" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/15.jpg" width="865" /></p>

<p>Bu savaş, Siyonizm'in "dünyanın en ahlaklı ordusu" ve "güçlü İsrail" markası gibi temel mitlerini küresel ölçekte gayrimeşru hale getirmiştir. Yapılan analizler, Siyonizm'in "güçlü İsrail" vaadinin gözle görülür şekilde aşındığını ortaya koymaktadır. Filistin direnişi, Siyonizm'i "sömürgeci/apartheid" çerçevesinde yeniden tanımlayan anlatıları küreselleştirmiştir. Zulüm gören bir halkın sığınak arayışı anlatısı, acımasız bir işgali yürüten ve soykırımla suçlanan güçlü bir nükleer devlet gerçeğinin gölgesinde kalmıştır. Sonuç, ideolojinin kendisi için derin bir meşruiyet krizidir.</p>

<h2><strong>Sonuç: Yeni stratejik denklemin şafağı</strong></h2>

<p><img alt="H A M A S Z A F E R" class="detail-photo img-fluid" height="1123" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/h-a-m-a-s-z-a-f-e-r.jpeg" width="2000" />Hamas, askeri olarak hayatta kalarak, terörist İsrail'e akla gelebilecek her cephede (askeri, ekonomik, sosyal, siyasi, hukuki ve diplomatik) felç edici bedeller ödetmeyi başarmıştır. Artık yeni bir stratejik gerçeklik şekillenmiştir; Filistin direnişi yaşayabilirliğini kanıtlamış, İsrail'in ise güvenlik, refah ve uluslararası meşruiyet gibi temel direkleri kökünden sarsılmıştır. Güç dengesi belki altüst olmamıştır, ancak stratejik denklem temelden ve kalıcı olarak Filistin davasının lehine değişmiştir.</p>

<p>Gazze, bedelini kanıyla ödemiş olsa da, stratejik zaferi kazanmıştır.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/15-maddede-7-ekimden-bugune-hamas-ne-kazandi</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 22:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/7-ekimden-bugune-hamas-ne-kazandi.webp" type="image/jpeg" length="43498"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Aksa Tufanı'nın 2. sene-i devriyesi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/aksa-tufaninin-2-sene-i-devriyesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/aksa-tufaninin-2-sene-i-devriyesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Aksa Tufanı’nın ikinci sene-i devriyesinde, Hamas’ın tarihin seyrini değiştiren o müthiş hamlesi, hâlâ yankısını sürdürüyor. Gazze’de toprağa düşen her can, sessiz dünyanın suratına inen bir tokattır. Bugün yaşananlar bir savaş değil, insanlığın aynadaki çürümesidir; mazlumun direnişiyle zalimin son perdesi açılmıştır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>■7 Ekim 2023 - İşgalci Siyonist Yahudilerin 40 senelik fiilî Filistin zulmünün yanında, Kudüs’ün Amerika tarafından İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesi, sürekli yaşanan Mescid-i Aksa baskınları, her gün onlarca Filistinlinin katledilmesi, Filistin topraklarının her bölgesinin yerleşim yeri adı altındaki işgalinin hızlanması ve bölgedeki Müslüman ülkelerin Filistin’in aleyhine olacak şekilde Siyonist rejim ile anlaşmalar imzalamaları neticesinde, bir varlık yokluk gerekçesiyle Hamas’ın silahlı kanadı Kassam Tugayları İsrail’e karşı Aksa Tufanı Operasyonu’nu başlattı. İsrail’in bu operasyona cevabı ise Gazzeli sivillere yönelik soykırım oldu.</p>

<p>■7 Ekim 2023 - Varlıklarını, terörist Yahudilerle işbirliği yaparak, Yahudileri koruyarak, devleti Yahudilere peşkeş çekerek idame ettiren Yahudi yahut Yahudi tıynetli Kemalistler, Aksa Tufanı’ndan beri Hamas’ı hedef aldı. Topraklarını müdafaa eden Hamas’ı teröristlikle suçladı.</p>

<p>■9 Ekim 2023 - ABD'nin New York kentinde Times Meydanı'nda Filistin'e destek gösterisi düzenlendi.</p>

<p>■17 Ekim 2023 - Siyonist İsrail, Gazze'deki El-Ehli Baptist Hastanesi'ni bombalayarak bine yakın kişiyi katletti.</p>

<p>■18 Ekim 2023 - İsrail’in katliamları Türkiye’nin birçok şehrinde protesto edildi. Müslümanlar İsrail konsolosluklarına akın etti.</p>

<p>■31 Ekim 2023 - Bolivya, İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesti.</p>

<p>■18 Ekim 2023 - Avrupa'nın birçok şehrinde Filistin'e destek eylemleri düzenlendi.</p>

<p>■1-6 Kasım 2023 - Ürdün, Şili, Kolombiya, Bahreyn, Honduras, Güney Afrika ve Çad İsrail'deki büyükelçisini geri çağırdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>■14 Aralık 2023 - Berlin Hür Üniversitesinde bir grup, amfide Gazze’deki soykırımı protesto etti. Protestolar Avrupa’nın birçok üniversitesine yayıldı.</p>

<p>■21 Aralık 2023 - Gazze'de soykırım sürerken, Facebook ve Instagram gibi platformları yöneten Meta başta olmak üzere sosyal medya şirketleri, Filistinlilere karşı sansür uygulamaya devam ediyor. "Siyonist" kelimesini yasaklayıp, Filistin yanlısı hesapları kapatıp, paylaşımları engelliyorlar.</p>

<p>■29 Aralık 2023 - Güney Afrika Cumhuriyeti, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ni ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail aleyhine UAD'de dava açtı.</p>

<p>■30 Aralık 2023 - İsrail'in Filistinlilerin organ çaldı.</p>

<p>■28 Şubat 2024 - ABD Hava Kuvvetleri askeri Aaron Bushnell, Gazze'deki soykırıma ortak olmayacağını söyleyerek İsrail'in Washington Büyükelçiliği önünde kendini yaktı.</p>

<p>■22 Nisan 2024 - ABD'nin New York kentinde başlayan Filistin yanlısı protestolar, ülkenin prestijli üniversitelerine yayıldı. Üniversite yönetimleri ile öğrenciler karşı karşıya gelirken, yüzlerce öğrenci gözaltına alındı.</p>

<p>■30 Nisan 2024 - Anadolu Akıncısı Hasan Saklanan, Müslüman Anadolu’nun şerefini, haysiyetini, izzetini canı bahasına müdafaa etti ve Kudüs’te işgâlci Siyonist askerlere yönelik bir saldırı gerçekleştirdi. Ardından şehadet şerbetini içti.</p>

<p>■1 Nisan 2024 - İran Devrim Muhafızları, İsrail'in Suriye'nin başkenti Şam'daki İran Konsolosluğu binasına düzenlediği saldırıda yedi subayın öldüğünü duyurdu.</p>

<p>■17 Nisan 2024 - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ak Parti'nin TBMM grup toplantısında “Kuvayi Milliye neyse Hamas da odur. Bunu söylemenin bir bedeli olduğunun da farkındayım. Ne suikast girişimlerinize ne de darbe kalkışmalarınıza boyun eğmeyeceğim” ifadelerini kullandı.</p>

<p>■2 Mayıs 2024 - Türkiye İsrail’le ticaretini durdurma kararı aldı.</p>

<p>■19 Mayıs 2024 - Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu için tutuklama emri çıkardı.</p>

<p>■27 Haziran 2024 - Bursa'da “Gazi’den Gazze’ye: Bir Nefes” isimli program düzenlendi. Programda Gazze'deki direniş ve bu direniş karşısında dünyanın vaziyeti ve Müslümanların neler yapabileceği konuşuldu. Sohbette İsrail’e yönelik boykotun önemine dikkat çekildi. Filistin davasına daha aktif bir şekilde sahip çıkılması gerektiği vurgulandı. Türkiye'den İsrail ordusunda görev alan katillerin vatandaşlıktan çıkarılması talep edildi. Yahudi emperyalizminin tekerine çomak sokucu işler yapılması gerektiği dile getirildi.</p>

<p>■25 Temmuz 2024 - ABD kongresinde “Onur Konuğu” sıfatıyla konuşan Netanyahu, binlerce Filistinlinin şehit edildiği Gazze'nin Refah kentindeki durum için, hiç sivilin öldürülmediğini öne sürdü. Konuşması sırasında içeride alkışlanan Netanyahu dışarıda çok sayıda Filistin destekçisi tarafından protesto edildi.</p>

<p>■28 Temmuz 2024 - Gazze'de savaş suçu işleyen çifte vatandaşlı siyonistlerin Türkiye vatandaşlığından çıkarılması ve yargılanması talebiyle Büyük Doğu Akıncıları Derneği öncülüğünde Beyazıt'ta bir eylem düzenledi. Eylemde Türkiye'deki siyonist katillerin yargılanması ve mal varlıklarına el konulması gerektiği çağrısı yapıldı. 21. yüzyılın Müslümanların çağı olacağı belirtildi. Müslümanlar boykota davet edildi.</p>

<p>■31 Temmuz 2024 - Hamas lideri İsmail Haniye, İran’ın başkenti Tahran’da düzenlenen alçak saldırı sonucu şehit oldu.</p>

<p>■6 Ağustos 2024 - Hamas, 7 Ekim'de İsrail'in güneyinde düzenlenen saldırıları planlayan ve Gazze'deki en üst düzey yetkilisi olan Yahya Sinvar'ı yeni lideri olarak seçti.</p>

<p>■7 Ağustos 2024 - Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) İsrail aleyhindeki soykırım davasına müdahillik beyanını Divan'a sundu.</p>

<p>■19 Ağustos 2024 - Kolombiya İsrail’e kömür ihracatını durdurdu.</p>

<p>■28 Ağustos 2024 - Yahudi askerler, hava kuvvetleri koruması altında Batı Şeria'nın kuzeyinde yer alan Cenin, Tulkerim kentleriyle mülteci kamplarına, Tubas yakınlarındaki El-Faria Mülteci Kampı'na baskınları ve saldırıları artırdı.</p>

<p>■2 Eylül 2024 - Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) ait USS Wasp (LHD-1) adlı amfibi hücum gemisi İzmir Limanı'na demir attı.<br />
<br />
■6 Eylül 2024 - Batı Şeria'da İsrail karşıtı eylem sırasında terörist İsrail askerlerince açılan ateş sonucu Ayşenur Ezgi şehit oldu.</p>

<p>■8 Eylül 2024 - İsrail, Hizbullah Hareketi’nin kalesi niteliğindeki Dahiye’nin Burj el-Beracine, Kifaat, Şuveyfat, Hades ve Leylaki bölgelerindeki binalara onlarca saldırı gerçekleştirdi ve yüzlerce kişiyi katletti.</p>

<p>■27 Eylül 2024 - Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, İsrail’in gerçekleştirdiği suikast sonucu pek çok siville beraber katledildi.</p>

<p>■16 Ekim 2024 - Yahya Sinvar, İsrail'e Karşı savaşırken şehit oldu.</p>

<p>■5 Aralık 2024 - Güney Kıbns Rum Yönetimi, İsrail'den Barak MX hava savunma sistemi teslim aldı.</p>

<p>■8 Aralık 2024 - Suriye iç savaşıyla rejim çöktü, Esed kaçtı. HTS, başkent Şam'ı aldıklarını duyurdu.</p>

<p>■30 Ocak 2025 - Hollanda üniversitelerinde başlayan Filistin destekli gösteriler, akademik işbirliklerinin sonlandırılmasını talep eden öğrenci hareketine dönüştü.</p>

<p>■20 Nisan 2025 - Conscience, Madleen ve Hanzala gemisi uluslararası sularda İsrail tarafından durduruldu.</p>

<p>■13 Haziran 2025 - İsrail, İran'ın nükleer ve askeri tesislerine yönelik hava saldırıları düzenledi. Saldırılarda yaklaşık 1190 kişi öldü, binlercesi yaralandı; saldırılarda üst düzey komutanlar, bilim adamları ve siviller de hayatını kaybetti.</p>

<p>■1 Ağustos 2025 - Slovenya İsrail'le tüm silah ticaretini yasakladı</p>

<p>■31 Ağustos 2025 - Küresel Sumud Filosu'nun ilk gemisi Barcelona limanından Gazze'ye doğru yola çıktı. Gazze'deki ablukayı kırmak, bölge halkına erzak, tıbbi destek, ve insani yardım ulaştırmak amacıyla 40'tan fazla ülkeden gemiler seferber oldu.</p>

<p>■9 Eylül 2025 - İsrail, Katar'da Hamas heyetine suikast girişiminde bulundu.</p>

<p>■15 Eylül 2025 - İspanya İsrail ile yaptığı 700 milyon avroluk silah anlaşmasını iptal etti.</p>

<p>■17 Eylül 2025 - AB, İsrail ile ticaret ve ödemeleri askıya aldı.</p>

<p>■18 Eylül 2025 - Filipinler İsrail'den silah alımını kesti.</p>

<p>■22 Eylül 2025 - Belçika, Fransa, İngiltere, Kanada ve Avustralya Filistin devletini tanıdı.</p>

<p>■26 Eylül 2025 - Netanyahu'nun BM konuşmasında birçok ülke temsilcisi salonu terk etti.</p>

<p>■29 Eylül 2025 - ABD Başkanı Trump, 20 maddelik Gazze planını Netanyahu ile açıkladı; plana göre güya savaş bitecek, İsrail kademeli çekilecek, Hamas tamamen diskalifiye edilecek ve tüneller kapatılacak.</p>

<p>■30 Eylül 2025 - İsrail daha önce Hamas ile yapılan esir takası anlaşmasıyla serbest bıraktığı Filistinlilerden en az 40'ını yeniden gözaltına aldı</p>

<p><img alt="Cq Bc Baqivl L Eajs1 Ia R K B3 C Icyqjkoc Wvrxcc E C4 1200" class="detail-photo img-fluid" height="748" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/cq-bc-baqivl-l-eajs1-ia-r-k-b3-c-icyqjkoc-wvrxcc-e-c4-1200.webp" width="1200" /></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/aksa-tufaninin-2-sene-i-devriyesi</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Oct 2025 13:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/filistin-13.jpeg" type="image/jpeg" length="76069"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD'nin "Narko-Terör" maskesi düştü, hedefte yine Venezuela petrolü ve bağımsızlığı var]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/abdnin-narko-teror-maskesi-dustu-hedefte-yine-venezuela-petrolu-ve-bagimsizligi-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/abdnin-narko-teror-maskesi-dustu-hedefte-yine-venezuela-petrolu-ve-bagimsizligi-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Büyük Güç"lerin siyaset sahnesinde maskeler değişse de, emperyal hırsların ve hedeflerin değişmediği bir kez daha teyit ediliyor. Dün "komünizm tehdidi", evvelsi gün "kitle imha silahları" yalanı ile meşrulaştırılan işgaller, bugün "narko-terörle mücadele" kisvesi altında yeniden sahneleniyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Latin Amerika'nın "arka bahçe" olarak görüldüğü Monroe Doktrini'nin gölgesi, 21. yüzyılda bu defa Venezuela'nın bağımsızlık iradesi ve zengin kaynakları üzerinde dolaşıyor. Washington'un Karayip'teki askeri yığınağı ve operasyon planları, çok kutuplu bir dünyaya direnen tüm milletlere verilmiş bir gözdağı olarak değerlendiriliyor.</p>

<h2><strong>Washington'un Venezuela masasındaki askerî seçenekleri</strong></h2>

<p>Washington koridorlarında uzun süredir devam eden rejim değişikliği arayışı, yeni ve tehlikeli bir evreye girmiş durumda. ABD yönetiminin, Venezuela toprakları içinde askeri operasyonlar düzenleme seçeneklerini aktif olarak değerlendirdiği, ciddi Amerikan medya organları tarafından doğrulanıyor. "Narko-terörle mücadele" başlığı altında sunulan bu planlar, aslında ABD'nin Latin Amerika'daki jeopolitik hedeflerinin, ekonomik çıkarlarının ve Venezuela'nın bağımsız duruşuna duyduğu tahammülsüzlüğün bir yansıması olarak öne çıkıyor.</p>

<h2><strong>Karayip'te artan askerî hareketlilik</strong></h2>

<p><img alt="Abdkarayipler" class="detail-photo img-fluid" height="487" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/abdkarayipler.jpg" width="925" /></p>

<p>Son haftalarda Karayip suları, ABD Güney Komutanlığı'na (SOUTHCOM) bağlı donanma unsurlarının olağandışı bir hareketliliğine sahne oluyor. The New York Times'ın raporlarına göre, bu devriyeler sırasında Venezuela bağlantılı olduğu iddia edilen teknelere yönelik gerçekleştirilen ve en az 17 kişinin ölümüyle sonuçlanan operasyonlar, bölgedeki gerilimi fiili bir çatışma seviyesine taşıdı.</p>

<p>Bu askeri tırmanışın bir sonraki adımı, NBC News ve Associated Press tarafından gündeme getirildi. Haberlere göre Pentagon, Venezuela sınırları içerisindeki uyuşturucu karteli liderlerine, laboratuvarlarına ve lojistik hatlarına yönelik İHA (İnsansız Hava Aracı) saldırıları düzenleme planları hazırladı. Henüz Başkan Donald Trump'ın nihai onayını almamış olsa da, bu planların "birkaç hafta içinde" hayata geçirilebilecek operasyonel hazırlık seviyesinde olduğu belirtiliyor.</p>

<h2><strong>Maskenin arkasındaki gerçek </strong></h2>

<p><img alt="Venezuela Historic Inflation Index And Oil Revenue" class="detail-photo img-fluid" height="733" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/venezuela-historic-inflation-index-and-oil-revenue.png" width="1200" /></p>

<p><strong><em>(<font dir="auto"><font dir="auto">Venezuela tarihi enflasyon endeksi ve petrol geliri)</font></font></em></strong></p>

<p>Trump yönetimi bu adımları meşrulaştırmak için "uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele" argümanını öne sürse de, analistler ve Venezuela hükümeti bu gerekçenin bir aldatmaca olduğunda hemfikir. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, ABD'nin asıl hedefinin "dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olan Venezuela'nın zenginliğini yağmalamak" olduğunu ve bu uğurda bir savaş bahanesi aradığını sert bir dille ifade ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu durum, Washington'daki "şahinler" kanadının yeniden güç kazanmasıyla doğrudan ilişkili. Trump'ın ilk döneminde de Ulusal Güvenlik Danışmanlığı yapmış olan John Bolton gibi isimlerin "Venezuela'ya askeri müdahale" çağrıları ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun bu yöndeki bilinen katı tutumu, yönetimin politikalarını şekillendiriyor. Bu ekibin nihai hedefi, sadece Maduro'yu devirmek değil, aynı zamanda Rusya, Çin ve İran gibi rakiplerin Latin Amerika'daki en önemli müttefikini ortadan kaldırarak bölgedeki Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etmektir.</p>

<h2><strong>Ekonomik kuşatma: Askerî müdahalenin zemin hazırlığı</strong></h2>

<p>Askeri seçenekler masaya gelmeden önce Washington, yıllardır Venezuela'ya karşı acımasız bir ekonomik savaş yürütüyor. Ülkenin petrol endüstrisini (PDVSA) hedef alan, uluslararası finans sistemine erişimini engelleyen ve temel gıda-ilaç ithalatını dahi zorlaştıran yaptırımlar, Venezuela ekonomisini felce uğrattı. Bu ekonomik kuşatmanın amacı, halk nezdinde bir isyan dalgası yaratmak ve devleti içeriden çökertmektir. Bu strateji tam olarak istenen sonucu vermeyince, askeri müdahale seçeneğinin daha güçlü bir şekilde gündeme geldiği görülüyor.</p>

<h2><strong>Tarihî arka plan</strong></h2>

<p><img alt="Maduro-8" class="detail-photo img-fluid" height="596" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/maduro-8.jpg" width="867" /></p>

<p>ABD'nin Venezuela'ya yönelik bu hasmane tutumu, tarihsel bir arka plana dayanmaktadır. 19. yüzyıldan kalma Monroe Doktrini, Latin Amerika'yı ABD'nin "arka bahçesi" olarak tanımlar ve bölgedeki hiçbir bağımsız çıkışa veya ABD dışı bir gücün varlığına izin vermemeyi hedefler. Guatemala'dan Şili'ye, Panama'dan Grenada'ya kadar uzanan Amerikan müdahaleleri tarihi, bu doktrinin kanlı bir sicilidir. Hugo Chávez ile başlayan ve Nicolás Maduro ile devam eden Bolivarcı devrim, bu doktrine açıkça meydan okuduğu için Washington tarafından her zaman birincil tehdit olarak görülmüştür.</p>

<h2><strong>Muhtemel senaryolar</strong></h2>

<p>Venezuela'ya yönelik sınırlı bir hava operasyonu dahi, öngörülemeyen sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor. Böyle bir saldırı, Maduro hükümetine karşı olan kesimleri bile ulusal bir birlik ruhuyla iktidarın arkasında birleştirebilir. Ayrıca, ülkede bulunan Rus askeri danışmanları ve Çin'in devasa ekonomik yatırımları, olası bir çatışmayı hızla uluslararası bir krize dönüştürebilir.</p>

<p>ABD, "narko-terör" maskesi altında bir yandan kendi kamuoyunu ikna etmeye çalışırken, diğer yandan da Venezuela'nın direncini kırmak için son kozunu oynamaya hazırlanıyor. Ancak karşı karşıya olduğu denklem, sadece Caracas yönetimi değil, aynı zamanda çok kutuplu bir dünyanın meydan okumasıdır. Karayip'te atılacak her adım, sadece Latin Amerika'nın değil, küresel güç mücadelesinin de geleceğini şekillendirecektir.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/abdnin-narko-teror-maskesi-dustu-hedefte-yine-venezuela-petrolu-ve-bagimsizligi-var</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Oct 2025 19:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/baranhabernarko.png" type="image/jpeg" length="69045"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Selimiye Camii restorasyonu: İhyâ mı imhâ mı?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/selimiye-camii-restorasyonu-ihya-mi-imha-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/selimiye-camii-restorasyonu-ihya-mi-imha-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Selimiye Camii’nin kubbe yazılarının değiştirilerek uygun olmayan bir tarzla yenilenmek istenmesi, mazinin emanetine açık bir müdahaledir. 150 hattatın imzasıyla yayımlanan bildiride bu girişimin “ihyâ değil, imhâ” olduğu belirtildi. Prof. Dr. Fatih Özkafa da bu uygulamanın tarihî mirası ve UNESCO statüsünü tehlikeye atacağını ifade ederek derhâl durdurulması çağrısında bulundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” diye nitelendirdiği ve UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Selimiye Camii, kubbe yazılarında yapılmak istenen müdahale sebebiyle mazinin emaneti hedef alınmış durumda. Yaklaşık dört yıl süren restorasyon tamamlanmış ve cami ibadete açılmışken, yeniden iskele kurulması ve mevcut yazıların kazınarak yeni yazılarla değiştirilmesi iddiası, sanat camiasında infiale yol açtı. Bu iddia, sanat ve tarihin ortak değerine yönelik bir tehdit olarak görülüyor.</p>

<p><img alt="Resim" src="https://pbs.twimg.com/media/G1msCWYWcAASpot?format=jpg&amp;name=large" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Projeye karşı hattatlar tarafından dilekçe verildi</strong></h3>

<p><img alt="Whatsapp Image 2025 09 24 At 17.07.59" class="detail-photo img-fluid" height="1600" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/09/whatsapp-image-2025-09-24-at-170759.jpeg" width="873" /></p>

<p>Selimiye Camii’nin kubbe yazıları, 16. yüzyılın büyük hattatı Ahmed Şemseddin Karahisari’nin talebesi Hasan Çelebi’ye ait. Bugüne kadar yapılan restorasyonlarda korunmasına özen gösterilen bu yazıların kazınarak yerine günümüz hattatlarının imzalarının geçirilmek istenmesi, hattatlar tarafından sert bir dille eleştirildi. 150’ye yakın hattatın imzasıyla yayımlanan ortak bildiride, “Bu mirası bozmak, aslında ihya değil, imhadır” vurgusu yapıldı.</p>

<h3><strong>Restorasyon, uzmanlar isimler tarafından denetlensin</strong></h3>

<p>Restorasyon bitmiş olmasına rağmen iskelelerin tekrar kurulması, tarihi mirası hedef alan bir ısrarın emaresi olduğu görülüyor. Tarihi mirasın emanetine hıyanet edilmemeli, mirasa zarar verecek adımlar derhal durdurulmalıdır.</p>

<p>Ayrıca, aynı grubun İstanbul’daki bazı camilerin kubbelerinde benzer uygulamalar yaptığı öne sürülüyor.</p>

<p>Bu çerçevede, tarihi mirasa zarar verilmemesi ve restorasyon süreçlerinin uzman hattatlar ve hat sanatı akademisyenleri gözetiminde yürütülmesi gerektiği yönündeki çağrılara kulak verilmelidir.</p>

<p><img alt="Edirne Selimiye Camii – Güryapı" src="https://guryapi.com/wp-content/uploads/2022/01/edirne_selimiye_camii_1.jpg" /></p>

<p>Konuya ilişkin Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk İslam Sanatları Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Hattat Prof. Dr. Fatih Özkafa Baran Dergisi'ne özel açıklamalarda bulundu.</p>

<h3><strong>Selimiye Camii'nin restorasyon durumu</strong></h3>

<p>Özkafa, Edirne'deki Selimiye Camii kubbesinin restorasyon sürecinde yapılan tarihi yazıların kazınıp yeni hattat yazıları eklenmesine dair gelişen süreç hakkında şu açıklamada bulundu:</p>

<blockquote>
<p>Sadece Selimiye Camii’nde değil, hiçbir tarihî camideki yazının bu dönemdeki yazı üslûbuyla uyuşmadığı için değiştirilmesi doğru değildir. Bu yazıların her biri sanat tarihimizdeki gelişmeleri ve üslup farklılaşmalarını belgeleyen örneklerdir. Selimiye kubbesindeki yazıların bugünkü sanat anlayışı bakımından birtakım sorunlar ihtiva ettiği doğrudur, ancak meselelere sadece bu açıdan bakılacak olursa anakronik bir yanılgıya düşülmüş olur ve bu zihniyetin sonraki adımlarında, bugüne uymayan bütün tarihî yazıların ve tezyinatın yok edilmesi tehlikesi baş gösterir. Caminin yaklaşık 4 yıldır devam eden restorasyonu tamamlandıktan hemen sonra ibadete açılmadan yeni bir restorasyona tabi tutulması başka sakıncaları da beraberinde getirmektedir. Her şeyden önce, yeniden restorasyonun ağır malî külfeti ekonomik bakımdan devletimizin sırtına yeni bir yük bindirecek ve kaynak israfına yol açacaktır. Ayrıca yerli ve yabancı turist gruplarının Edirne’ye gitme sebeplerinin başında yer alan Selimiye Camii bir süre daha kapalı kalacağı için şehrin ve ülkenin turizm gelirlerini de engelleyecektir. Fakat her şeyden önemlisi, elbette bu tarihî mirasın tespit edilebilen en eski yazı ve tezyinat unsurlarıyla birlikte korunmasıdır.</p>
</blockquote>

<h3><strong>Bilim Kurulu'nun değiştirme projesi ısrarı</strong></h3>

<p>Özkafa, teklif edilen değiştirme projesinin Bilim Kurulu’ndan 3 kez geri çevrildikten sonra kabul edilmesini,</p>

<blockquote>
<p>Bilim Kurulu’nun bu direnişi bile, değiştirilmesi teklif edilen kubbe yazılarının ve tezyinatının önemini ortaya koymak için yeterlidir aslında. Ancak buna rağmen, nihayetinde bu yeni teklifin kabul edilmiş olmasına kamuoyunda ve sanat camiasında anlam verilememiş ve büyük bir tepki meydana gelmiştir. İnşallah bu hatadan bir an evvel dönülür ve Osmanlı’dan günümüze ulaşmış olan bu yazılar ve tezyinat yok edilmez.</p>
</blockquote>

<p>şeklinde değerlendirdi.</p>

<h3><strong>Birçok caminin yazısı değiştirildi</strong></h3>

<p>Ayrıca Özkafa, İstanbul'daki başka camilere de benzer durumların söz konusu olması hususuna da değinerek,</p>

<blockquote>
<p>Beşiktaş Sinan Paşa Camii, Üsküdar Mihrimah Camii, Silivrikapı Hadım İbrahim Paşa Camii, Kazasker İvaz Efendi Camii gibi tarihî yapıların kubbelerinde de eski yazılar “estetik” bulunmayarak günümüz hattıyla değiştirilmiştir. Buna başka örnekler de ekleyebiliriz. Böyle bir tahribata nasıl izin verilebildiğini anlamak mümkün değildir. Sanırım bu gidişata dur denilmezse, yakın zamana kadar tarihî hiçbir camide dönem yazısı kalmayacak ve sanat tarihimiz tekdüzeleşecektir. Mimari, hat, tezhip ve tezyinatta tarih boyunca karşılaşılan farklılıklar bugün benimsediğimiz üslupta olmasalar bile korunmak zorundadır. Eğer barok, rokoko veya ampir üslûbuna taraftar değilsek bunu yazı ve tezyinatla sınırlandırmak yerine, bu üslûpta inşa edilmiş bütün tarihî camileri de yıkıp yenisini yapmamız gerekir!</p>
</blockquote>

<p>diyerek birçok caminin günümüz yazısıyla değiştirildiğini ifade etti.</p>

<h3><strong>ICOMOS'un iddialarına cevap</strong></h3>

<p>ICOMOS'un raspalarda kronolojik olarak 18 y.y.dan önce bir klasik dönem işaretine rastlanmadığı, 1752 depremi sonrası en ulaşılabilir kalem işlerini bu tarihe vurguladığı, 19 y.y.da yapılan restorasyonda barok etkisi olması dolayısıyla bir münakaşa olmasına binaen ve klasik dönemi yansıtmadığı gerekçesiyle barok üslubunun kubbe eteğindeki kalem işlerinde olduğu kabul edildiği ama diğer motiflerin dönemin özgünlüğünü (zamanla restorasyon geçirse bile) koruduğunu vurgulayan çalışmalar olduğu iddialarına ilişkin Özkafa,</p>

<blockquote>
<p>Bu gibi konular şahsî kanaatleri aşan, ferdî ihtirasların ve çekişmelerin ötesinde ele alınması gereken meselelerdir. Bazı önemli tarihî eserler, tarafı olduğumuz milletlerarası anlaşmaların bağlayıcı hükümleriyle koruma altına alınmıştır. Dolayısıyla UNESCO Dünya Miras Listesi çerçevesinde Üstün Evrensel Değer’e zarar verecek müdahaleler, Selimiye Camii’nin statüsünü riske sokabilir. Selimiye Camii ana kubbesinde korunması gerekli bir katmanın kaldırılarak varsayıma dayalı bir desenin veya yazının uygulanması bu büyük riski doğurmaktadır.</p>
</blockquote>

<p>açıklamasını yaptı.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/selimiye-camii-restorasyonu-ihya-mi-imha-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 24 Sep 2025 16:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/09/selimiye-camii-restorasyonu.jpg" type="image/jpeg" length="52124"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vize çıkmazı: Türk vatandaşına vize, İsrailliye muafiyet!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/vize-cikmazi-turk-vatandasina-vize-israilliye-muafiyet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/vize-cikmazi-turk-vatandasina-vize-israilliye-muafiyet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türk kamuoyunun uzun süredir tartıştığı bir çelişki, son aylarda daha da belirgin bir hal aldı. Terörist İsrail'in Gazze'deki askeri operasyonlarına yönelik 'ağır eleştirilere' rağmen, Türk vatandaşlarının İsrail'e seyahat ederken vizeye tabi tutulması, buna karşılık İsrail vatandaşlarının Türkiye'ye vizesiz girebilmesi durumu, dış politikadaki söylem ile eylem arasındaki derin bir uçurumu ortaya çıkarıyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mesele, basit bir vize protokolünün ötesinde, “ulusal çıkar” ve “ahlaki duruş” arasında sıkışıp kalmış bir dış politikanın da somut bir yansıması olarak öne çıkıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Mütekabiliyet ilkesi çöpe mi atıldı?</strong></h2>

<p>Bilindiği gibi uluslararası ilişkilerin temel ilkelerinden biri olan mütekabiliyet (karşılıklılık), bir devletin diğer bir devlete uyguladığı muameleye aynı şekilde karşılık vermesini esas alır. Ancak, Türkiye-İsrail ilişkilerinde bu ilkenin işlememesi, politik eleştirilerin sadece retorik düzeyde kaldığı yönündeki yaygın algıyı güçlendiriyor. İsrail, Türk pasaportu sahiplerinden vize talep ederken, kendi vatandaşları için Türkiye'ye 90 güne kadar vizesiz giriş imkanı tanınması, bu çifte standardın en çarpıcı göstergesi olarak ön plana çıkıyor. Resmi makamlarca hususi, hizmet ve diplomatik pasaport sahiplerinin vizeden muaf olduğu belirtilse de, asıl kitlesel seyahatleri gerçekleştiren umuma mahsus pasaport sahipleri için durum değişmediği görülüyor.</p>

<p><img alt="Vizeqqq" class="detail-photo img-fluid" height="472" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/09/vizeqqq.jpg" width="1477" /></p>

<p>Bu asimetrik politika, iktidarın "ekonomik pragmatizm" adı altında savunduğu, ancak mütekabiliyet ilkesini hiçe sayan bir tavrın sonucudur. Uzmanlara göre, turizm sektörü, Türkiye'nin dış ticaret açığının yarısından fazlasını kapatacak kadar hayati bir döviz kaynağıdır ve bu gelirden vazgeçilememektedir. 1992'de imzalanan Turizm İşbirliği Anlaşması'ndan bu yana, her yıl on binlerce İsrailli turist Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Türkiye'nin bu vize muafiyetini sürdürmesinin temel nedeninin, bu turizm akışını “kaybetmeme kaygısı” olduğu açıktır. Ancak, son dönemde yaşanan gerilimler bu pragmatik yaklaşımın da sorgulanmasına neden olmaktadır. 2023'ün ilk aylarında Türkiye'ye gelen 271,2 bin İsrailli turistin sayısı, 2024'ün aynı döneminde 4,351 kişiye kadar düşmüştür. Bu keskin düşüş, ekonomik çıkar denkleminin de artık geçerliliğini yitirmeye başladığını göstermektedir.</p>

<h2><strong>Güvenlik duruşu mu, teferruat mı?</strong></h2>

<p>İsrail'in vize politikasının arkasında, güvenlik kaygıları olduğu belirtilmektedir. İsrail, Türk pasaport sahiplerinden kapsamlı banka dökümleri, mesleki durum belgeleri ve mülkiyet bilgileri gibi detaylı evraklar talep ederek, ülkeye girişleri sıkı bir kontrole tabi tutmaktadır. Hatta seyahat edecek vatandaşlara, havalimanında İsrailli güvenlik görevlilerinin olası sorularına hazırlıklı olmaları tavsiye edilmektedir. Bu tutum, İsrail'in kendi ulusal güvenliğini önceliklendirdiğinin bir göstergesi olsa da, Türkiye'nin kendi vatandaşlarının bu uygulamalara tabi tutulmasına sessiz kalması, politik bir zaafiyet olarak yorumlanabilir.</p>

<p>Öte yandan, en ironik durum, 7 Ekim olaylarının ardından yaşanmıştır. İsrail, güvenlik gerekçesiyle Türkiye'deki temsilciliklerini "geçici olarak" kapatmış ve Türk vatandaşlarının vize başvurularını fiilen durdurmuştur. Bu gelişme, Türkiye'nin "vizeyi kaldırmadığı" yönündeki resmi duruşun, sahada bir karşılığı olmadığını açıkça göstermektedir. Türkiye, vize muafiyetini siyasi olarak kaldırmamış olsa da, İsrail'in diplomatik kanalları kapatmasıyla Türk vatandaşlarının seyahat imkanı zaten ortadan kalkmıştır.</p>

<h2><strong>Ne için ‘direniş’, ne için taviz?</strong></h2>

<p>Sonuç olarak, Türkiye'nin İsrail'e yönelik vize politikası, diplomatik ilkelerden çok ekonomik kaygılarla şekillenmektedir. Bu durum, kamuoyunda "Türk vatandaşları vize alırken, soykırım uygulayan ülkenin vatandaşları vizesiz geziyor" gibi haklı eleştirilere yol açmaktadır. Vize muafiyetinin devam etmesi, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda siyasi bir pasiflik ve ilkesel bir tutarsızlık göstergesidir. Siyasi söylem ve somut eylemler arasındaki bu uçurum, Türkiye'nin dış politikasının inandırıcılığını zedelemektedir. Görünen o ki, "stratejik pasiflik" olarak nitelendirilen bu tutum, mütekabiliyet ilkesinin ve ulusal onurun turizm geliri uğruna feda edildiği bir durumu ortaya koymaktadır. Bu durumun, İsrailli turist sayısındaki dramatik düşüşle birlikte, artık ekonomik bir gerekçesi de kalmamıştır!</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/vize-cikmazi-turk-vatandasina-vize-israilliye-muafiyet</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Sep 2025 19:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/09/vizemuaf.png" type="image/jpeg" length="44498"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[10 Eylül, 1882, Dresden: Tarihin haklı çıkan uyarısı ve yahudiler hakkında değişmeyen gerçekler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/10-eylul-1882-dresden-tarihin-hakli-cikan-uyarisi-ve-yahudiler-hakkinda-degismeyen-gercekler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/10-eylul-1882-dresden-tarihin-hakli-cikan-uyarisi-ve-yahudiler-hakkinda-degismeyen-gercekler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1882'de Dresden'de toplanan ve tarihin "antisemitik" yaftasıyla karalamaya çalıştığı, aralarında Alman gazeteci ve siyaset teorisyeni “antisemitizm" terimini popülerleştiren kişi olarak bilinen Wilhelm Marr, Yahudilerin Alman toplumuna "entegre olamayacağını" savunan Alman filozof ve ekonomist Eugen Dühring gibi isimlerin olduğu Avrupalı birtakım mütefekkirler, aslında insanlığı bekleyen büyük bir tehlikeye karşı kendilerince ilk organize uyarıyı yapıyorlardı...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bu kongre, Yahudiliğin milletler ve medeniyetler üzerindeki yıkıcı karakterini deşifre eden tarihî bir vesikadır. Kongre manifestosunda dile getirilen tespitler, yalnızca birer iddia değil bu marazî yapının Batı için “erken” bir teşhisidir. Dresden'de altı çizilen her bir tehlike, bugün Siyonist bir terör aygıtına dönüşen İsrail'in Filistin'deki soykırım politikalarıyla ve küresel hegemonyasıyla kanlı bir şekilde doğrulanmaktadır.</p>

<p><img alt="Dress K O N G R E" class="detail-photo img-fluid" height="1057" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/09/dress-k-o-n-g-r-e.png" width="1646" /></p>

<h2><strong>Bozgunculuk ruhu </strong></h2>

<p>Dresden Manifestosu, Yahudiliğin temel karakterinin, içinde yaşadığı her toplumu içten içe çürüten bir "ırksal yabancılık" olduğunu vurguluyordu. Bu, basit bir dini farklılık değil, Üstad Necip Fazıl'ın ifadesiyle, "nerede bir birlik görürse onu yıkmaya, yemeye memur" bir güve karakteridir. Yahudi, "milletlerin içine girip, onların bütün irtibat noktalarını yiyip, kendi gizli hâkimiyetini kurmaya memur, en tehlikeli beşerî zümredir." Dresden'de, Yahudilerin Talmud'a dayanarak kendilerinden olmayanları "yok edilmeye mahkûm düşmanlar" olarak gördüğü tespiti, bu yıkıcı misyonun teolojik temelini gözler önüne serer. Yahudi, "kene sessizliği ve sinsiliği içinde kanını emdiği" her bünyeyi hasta eder ve en sonunda terk eder. Bu üstünlükçü ve bozguncu zihniyet, bugün Filistinlileri topyekûn imhayı hedefleyen Siyonist ideolojinin ta kendisidir.</p>

<p><img alt="Y A H U D İ2" class="detail-photo img-fluid" height="666" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/09/y-a-h-u-d-i2.jpg" width="1217" /></p>

<h2><strong>Paranın ve yalanın saltanatı: Sermaye ve medya hegemonyası</strong></h2>

<p>Kongre, Yahudilerin finans piyasalarını, borsaları ve basını ele geçirerek diğer milletleri kendilerine köleleştirdiğini haykırıyordu. Manifesto, hükümetlerin dahi Yahudi finans baronlarının "tahsilat dairelerine" dönüştüğünü belirtirken, aslında gelecekteki küresel sömürü ağının şifrelerini veriyordu. Bu, Üstad’ın teşhisiyle, her türlü zıtlığı kendi hegemonyası için kullanan şeytanî bir aklın ürünüdür: "Kapitalizmi o kurar, komünizmi o yapar, sonra o yıkar." Amaç tektir: "Yahudilik hegemonyasını kurabilmek için insanlığı bölmek, ufalamak, çözmek ve çürütmek!" Dün olduğu gibi bugün de bu hegemonyanın en büyük silahı medyadır. Küresel medya organları ve "İsrail lobisi" adı verilen kanserli yapılar, siyonizm'in işlediği cinayetleri örtbas etmek ve Filistin'in haklı çığlığını boğmak için, dün olduğu gibi bugün de gece gündüz yalan üretmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="Y A H U D İ P A R A" class="detail-photo img-fluid" height="646" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/09/y-a-h-u-d-i-p-a-r-a.jpg" width="1121" /></p>

<h2><strong>Tarih boyu değişmeyen saldırganlık</strong></h2>

<p>Dresden'deki kongre, Yahudilere tanınan eşit yurttaşlık haklarının, Hristiyan medeniyetinin temellerine dinamit koymak için kullanıldığını ve bu imtiyazların geri alınması gerektiğini savunuyordu. Bu, onların hiçbir zaman içinde yaşadıkları topluma sadık olmayacakları gerçeğine dayanıyordu. Müslümanlar tarafından çoktan bilinen bu tarihsel gerçek, bugün İsrail'in uluslararası hukuku ve Birleşmiş Milletler kararlarını bir paçavra gibi çiğnemesiyle Batılı milletlerin gözleri önünde en çıplak halini almıştır. Batılı siyasîlerin, kendi milletlerinden yükselen öfke seslerine daha fazla kayıtsız kalamayarak İsrail'i "savunmasız bir halkı yok etmekle" ve "savaş suçu" işlemekle itham etmeye başlaması, bu hukuk tanımazlığın artık gizlenemez boyutlara ulaştığını göstermektedir.</p>

<p><img alt="Y A H U D İ3" class="detail-photo img-fluid" height="652" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/09/y-a-h-u-d-i3.jpg" width="1125" /></p>

<p>Gazze'de on binlerce masumu katleden, hastaneleri bombalayan, çocukları açlıkla öldüren bu ahtapot, Dresden'de işaret edilen tehlikenin ete kemiğe bürünmüş halidir.</p>

<p>Netice itibarıyla, 1882 Dresden Kongresi, kör bir nefretin değil, aslında “basiretli” bir uyarının manifestosuydu. O gün deşifre edilen "Yahudi sorunu," bugün Siyonizm olarak bütün dünyanın başına bela olmaya devam ediyor. Tarih, Dresden'deki uyarılara kulak tıkayan ve insanlığın kanını emen bu habis urun büyümesine göz yumanları ve kölelerini elbette mahkûm edecektir.</p>

<p>Baran Haber</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/10-eylul-1882-dresden-tarihin-hakli-cikan-uyarisi-ve-yahudiler-hakkinda-degismeyen-gercekler</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Sep 2025 21:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/09/d-r-e-s-d-e-n.png" type="image/jpeg" length="75512"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Batı’nın ikiyüzlü adaletine 'kara cübbeli' tokat!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/batinin-ikiyuzlu-adaletine-kara-cubbeli-tokat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/batinin-ikiyuzlu-adaletine-kara-cubbeli-tokat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Londra’nın tam kalbindeki Kraliyet Adalet Sarayı duvarı, dünyanın en meşhur sokak sanatçısı Banksy’nin yeni bir eseriyle sarsıldı. Eser, Batı medeniyetinin savunduğu adalet söyleminin ardındaki ikiyüzlülüğe dikkat çekiyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Banksy, duvar resminde siyah cübbesi ve peruğuyla bir yargıcı, yerde kanlar içinde yatan bir protestocuyu acımasızca ezerken tasvir ediyor. Adaletin tecelli etmesi beklenen bu mekânda, adalet sembolünün bizzat kendisi, Batı’nın kendi değerlerine nasıl ihanet ettiğinin bir kanıtı olarak duruyor. Batı, bir yandan demokrasi, insan hakları ve adalet masalları anlatırken, diğer yandan kendisine karşı çıkan her sesi şiddetle bastırıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="Banksy1-1" class="detail-photo img-fluid" height="541" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/09/banksy1-1.jpg" width="963" /></p>

<p>Bu eserin ortaya çıkışı, Londra’daki Filistin Action yasağına karşı düzenlenen protestolardan iki gün sonrasına denk geliyor. Batı dünyasının Filistin davasına karşı takındığı tavır ve protestoculara uygulanan şiddet, Banksy'nin sanatıyla doğrudan bir paralellik kuruyor. Batı, “terörle mücadele” gibi gerekçelerle Filistin halkının meşru direnişini görmezden gelirken, kendi topraklarında da benzer bir baskı ve zulüm düzeni kurmaktan çekinmiyor. Bu duvar resmi, Batı'nın çifte standardını hedef alıyor.</p>

<p><img alt="Ingpolis" class="detail-photo img-fluid" height="467" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/09/ingpolis.jpg" width="820" /></p>

<p>Resmin hemen üzerindeki güvenlik kamerası, bu ikiyüzlülüğü daha da ironik hale getiriyor. Batı’nın “özgürlük” ve “şeffaflık” iddiaları, her türlü muhalif sesi gözetim ve baskı altında tutan bir sistemin gölgesinde anlamsızlaşıyor. Banksy, bu basit ama etkili detayıyla, Batı’nın koca bir gözetim ve baskı mekanizması haline geldiğini ilan ediyor.</p>

<p>Banksy’nin bu çarpıcı eseri, Batı’nın kendi içinde yaşadığı çelişkileri ve savunduğu değerlerin ne kadar da sahte olabileceğini bir kez daha kanıtlıyor. Eser; Batı medeniyetinin makyajını akıtan, gerçek yüzünü gösteren bir manifesto niteliği taşıyor.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/batinin-ikiyuzlu-adaletine-kara-cubbeli-tokat</guid>
      <pubDate>Tue, 09 Sep 2025 18:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/09/banksyq.png" type="image/jpeg" length="68305"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
