<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/tarih" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 17 Jun 2026 05:55:14 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/tarih"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Hafız Osman Düzenli anlatıyor! 1940’lı yıllarda Kur’an okuma ve jandarma zulmü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kur’an öğretiminin suç sayıldığı yıllarda Of ve Çaykara halkı, dinî eğitim geleneğini baskılara rağmen gizlice sürdürdü. Jandarma baskınları karşısında cüzler saklandı, çocuklar nöbet tuttu, hocalar takibata uğradı. Farklı şahitlikler, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşanan dinî baskıları ve halkın inancını korumak için verdiği kararlı mücadeleyi gözler önüne seriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>Hafız Osman Düzenli kimdir?</i></strong></p>

<p><i>1933 yılında Çaykara’nın Visir (Gülen Köyü) İfteriyon mahallesinde doğdu. 7 kardeşin (4 erkek 3 kız) 6ncısıdır. 6 yaşında babası Hamdi Düzenli’den hafızlık eğitimine başladı ve 8 yaşında hafızlığını tamamladı. Hafızlığını tahkim ederek sürekli Of, Çaykara ve Rize’deki camilerde özellikle Ramazan aylarında mukabele okumaya devam etti. 10 yıl süreyle Kars’ta Ramazan aylarında Evliya Camii’nde ve bazı eşraftan şahısların evlerinde mukabele okudu. Latin harfleriyle okuma yazmayı kendi kendine öğrendi. Askerliğini Kırklareli’nde tamamladı. 1958 yılında ağabeyleri Hasan, Hüseyin ve Ali Düzenli’nin çalıştığı Amasya/Suluova/Yeni Çeltek Kömür İşletmesinde Direk Katibi olarak işe başladı. İlkokul Diplomasını Suluova Merkez İlkokulu’nda hariçten imtihanlara girerek aldı. Daha sonra hanımı ve iki çocuğuyla birlikte Suluova Eski Çeltek Mahallesi’nde ağabeyi Hüseyin Düzenli’nin evinin arkasındaki küçük iki odaya yerleşti. Bilahare aynı mahallede kendi yaptığı kerpiç eve taşındı. O zamanlar küçük bir kasaba olan Suluova’ya 200 m<sup>2</sup>’lik bir arsa alıp üzerine kendi oturacağı evini yaptı. Uzun süre Kömür İşletmesinde çalıştıktan sonra Amasya/Suluova Şeker Fabrikası’na işçi olarak işe başladı. Ramazan aylarında yıllık iznini kullanarak Suluova’da 15 yıl süreyle Gurbetler Camii’nde hatimle teravih namazı kıldırdı. 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra getirilen yönetmelikler gereği “sakalını kesmesi” yönündeki baskılardan dolayı emekli oldu. Emekli olduktan sonra doğduğu köy (Visir)’de babasından kendisine kalan arazi üzerinde ev yapıp yazları burada; kışları emekli ikramiyesiyle aldığı Trabzon/Pelitli’deki küçük apartman dairesinde geçirdi. Hayatının son 6 yılını Alzheimer ve Parkinson hastalığıyla geçirdi. 4 Şubat 2019 yılında Suluova’da vefat etti ve babası, ağabeyleri, üvey annesi ve yakın akrabalarının medfun bulunduğu Eski Çeltek kabristanına defnedildi.</i></p>

<hr />
<p><i> </i></p>

<p>Çok küçük çocuktum. İsmet Paşa zamanında yani Halk Partisi’nin iktidar olduğu 1940’lı yıllarda bütün memlekette Kur’an okumak, okutmak yasaktı. Biliyorsunuz CHP devrinde 18 sene ezanı aslından okumak yasaklandı. “<i>Tanrı uludur Tanrı uludur. Tanrıdan başka Tanrı yoktur”</i> şeklinde minarelerden Türkçe okuttular ezanı. Hatta bizim Çaykara ve Of’ta yasağın ilk zamanlarında ezanı aslı gibi okuyanlar elleri kelepçeli karakola alındı, hapse bile atıldı. Böyle olmasına rağmen Of ve Çaykara’nın bütün köylerinde insanlar din-i mübin-i İslâm’ı muhafaza ettiler, vazgeçmediler. Gizli gizli çocuklarını okuttular, hafızlar yetiştirdiler. 1940’lı yıllarda Trabzon’da özellikle de Of’ta (o zaman Çaykara Of’a bağlıydı, henüz kaza değildi) her aileden bir çocuk mutlaka hafız olarak yetiştirilirdi. Ayrıca İslâmî İlimler İtikad, Fıkıh, Arapça da öğretilirdi. Bunlar, bin bir türlü imkânsızlık, sıkıntı ve bir de hükümet korkusuyla gizli gizli evlerde yapılırdı. Bu millet az çekmedi Halk Partisi’nden.</p>

<p>Bizim köyde, yani Visir (Çaykara’nın Gülen Köyü)’de de aynı yasaklar şiddetli bir şekilde tatbik edildi. Kur’an kursunda, camide okumak yasaktı. Bizim bulunduğumuz İfteriyon Mahallesi’nde, bizim akrabalardan yaşlı bir zat olan Hacı Şerif’in eski bir evi vardı. Biz çocuktuk, orada okurduk. Köyün Mağaraş denen en alt kısmına bir nöbetçi koyardılar. Eğer jandarmalar ana yoldan köye doğru çıkmaya başlarlarsa, o nöbetçi koşarak gelir haber verirdi. Tabii o zaman köyde araba yolu yoktu. Jandarmalar yürüyerek çıkarlardı köye. Her tarafı ararlardı, köy camisini, eski Kur’an kursunu ve <i>“filan evde kuran okunuyor, çocuklar okutuluyor”</i> diye ihbar aldıkları evleri basarlardı. Rahmetli Molla Salih vardı, hoca idi. O da çocuk okuturdu. Halk Partisi iktidarda olduğu zamanda çok zulüm etti millete. Hem dinine hem de ocağına. Millet hala unutmadı o zulümleri. Onun için millet bu zulümlerden sonra Demokrat Partiyi iktidara getirdi. Bir daha da Halk Partisini doğrudan iktidara getirmedi. O ezanı eski haline getirdi.</p>

<p><i>(Kaynak: Yahya Düzenli’nin babası Hafız Osman Düzenli (1933-2019) ile Ağustos 2002 yılında Çaykara/Gülen Köyünde yaptığı mülakattan.)</i></p>

<p></p>

<p><strong>ESKİ MÜFTÜLERDEN ALİ KEMAL SARAN ANLATIYOR</strong></p>

<p><strong>JANDARMA BASKISI VE İBRETLİ BİR OLAY</strong></p>

<p><strong><i>Ali Kemal Saran Kimdir?</i></strong></p>

<p><i>1934 yılında Çaykara’da doğdu. İlk öğrenimini Çaykara İlkokulu’nda sürdürürken aynı zamanda köyünde hafızlığını tamamladı. İstanbul ve Bursa’da bir süre kıraat dersleri aldıktan sonra, 1952 yılında Haranikas Medresesi’nde başladığı Arapça ve ilim tedrisatını 1956 yılında tamamlayarak Hacı Hasan Rami Yavuz Efendi’den icazet aldı. 1957 yılında Diyanet İşleri Teşkilatı’nca açılan müftülük ve vaizlik imtihanını kazandı. 1958 yılında askerlik görevini ikmal ettikten sonra Cihanbeyli Müftülüğü’ne atanarak meslek hayatına başladı. Sırasıyla Orta, Çatalzeytin, Bartın, Arsin, Pasinler, Görele müftülükleri ve Maçka vaizliği görevlerinde bulundu. Resmî görevi esnasında, dışarıdan bitirme imtihanlarına girerek ortaokul ve liseyi tamamladı. Din Görevlileri Federasyonu’nun yönetiminde birkaç kez görev aldı. 1982 yılında emekli olduktan sonra kısa bir süre serbest ticari faaliyet yürüttü. 1984-2000 yılları arasında Türk derneklerinin davetlisi olarak gittiği Avrupa ülkeleri ABD ve Kanada’da aralıklı olarak dinî hizmetlerde bulundu. Meslek hayatı ve emeklilik dönemi boyunca, yürüttüğü hayır işleri ve dernekçilik çalışmalarıyla sosyal alanda aktif biçimde yer almanın yanında; çeşitli gazete ve dergilerde makale ve köşe yazıları yayımladı. Ali Kemal Saran, 78 yaşında, 2010 yılının Aralık ayında geçirdiği elim bir trafik kazasında vefat etti.</i></p>

<p>Hafızlığımı yaptığım sırada, Halk Partisi’nin son dönemleri olduğundan, her ne kadar Kur’an okutma yasağı biraz gevşese de, ortalığa yine Jandarma korkusu hakimdi. Bunun için hocamız, caminin önüne daima içimizden bir nöbetçi diker ve Çaykara yolundan jandarmaların gelip gelmediğini gözetlemelerini isterdi. Çaykara’nın köyleri genellikle Solaklı Deresinin iki yanında hayli eğilimli ve sarp yamaçlarda yer alır. Bu fiziki yapıda köy evlerinin ya da caminin bulunduğu noktadan bakıldığında, dere boyundan yukarıya doğru kıvrılarak ulaşan köy yolundan gelen herhangi bir kişinin kuş bakışı izlenmesi mümkündür. Bu sebeple yolu gözetleyen nöbetçinin ikazı ile jandarmaların gelmekte olduğu haberi bize ulaştığında, hemen Kur’an’larımızı caminin tavan arasındaki boşluğa gizler ve cami etrafından oynamaya koyulurduk. Her ciddi olaydan bile bir oyun çıkarmakta mahir olan talebeler, bu nöbet görevini hiç savsaklamazlar, şakaya alıp sahte alarm vermezlerdi.</p>

<p>Hatta, o sıralarda. Baltacılı köyünde, Bayramlı mahallesinin Hınıs Hoca lakaplı geçici sıbyan hocası, aynı zamanda boş zamanlarında kaval çalan bir kişiymiş. Camide çocuklara Kur’an öğretirken, ani bir baskına uğramışlar. Mutad olduğu üzere jandarmaların dere boyundan yukarı doğru gelmeleri beklenirken, o gün nöbetçilerin gözetlediği yoldan farklı bir güzergahtan gelmişler. Tabii nöbetçi çocuklar baskına gelenleri birdenbire karşılarında görünce anında içeriye haber vermişler ama çok geç olmuş. Hoca çocukların Kuranlarını gizli özel bölmelere zar zor saklayabilmiş. Vakit darlığı yüzünden dışarıya çıkmaya fırsat bulamayınca, belki gelenleri atlatabilirim diye yarı telaş, yarı el çabukluğuyla iç cebinden kavalını çıkararak hemen orada çalmaya başlamış. Durumu izleyen talebeler de cami içinde kaval sesine ayak uydurarak hoplayıp zıplamaya, horon oynamaya başlamışlar. Hışımla içeriye daldıklarında buradaki garipliği gören Jandarmalar da; <i>“Bu ne hal, camide hiç kaval çalınır mı?”</i> diyerek hocayı dipçikle iyi bir dövmüşler. Hoca dayaktan sonra kendine geldiğinde, <i>“Bu ne iştir? Kur’an okutursun suç; kaval çalarsın suç!”</i> diye serzenişte bulunmuş ve bu da halk arasında acı bir mizah olarak anlatılmaya başlanmış.</p>

<p><i>(Kaynak: Omuzumda Hemençe, Cumhuriyet Döneminde bir Medrese Talebesinin Hatıraları, Kurtuba Yay. Ocak 2009, Ankara) </i></p>

<p></p>

<p><strong>MEVLÜDE YILMAZ ANLATIYOR</strong></p>

<p><strong>JANDARMALAR GELİNCE KUR’AN’LARI SAKLARDIK</strong></p>

<p>1939 Karadeniz Çaykara Fotkene (Taşçılar) köyü doğumlu, 87 yaşındaki Mevlüde Yılmaz, çocukluk yıllarında Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşanan baskıları şöyle anlatıyor:</p>

<p>“Çocukken anneannem ile annem beni camiye gönderirdi. Annem götürürdü. Kaçak gidiyorduk. Bir gün camideyken karşıdan iki jandarma geliyordu. Hoca hemen Kur’an cüzlerini alıp keçenin altına koyarak gizledi. Çocuklar caminin odunhanesinden hemen tarlalara kaçtılar. Ben de pencereden dışarı çıkamadım, orda kaldım ağladım. 3-4 yaşlarındaydım o zaman. Jandarmalar geldi, biri beni kucağına aldı biraz sevdi. Hocaya da “Ne yapıyorsun burada keçi sakallı?” dedi. Hoca bir şey demişti ama ne olduğunu hatırlayamıyorum. Keçenin altına bakmadıkları için cüzleri bulamadılar ve gittiler.”</p>

<p></p>

<p><strong>MICHAEL E. MEEKER ANLATIYOR</strong></p>

<p><strong>DİNİ EĞİTİM GELENEĞİNİN YERALTINA İNMESİ</strong></p>

<p>1970’te Michael E. Meeker, Chicago Üniversitesi’nde antropoloji profesörü oldu. 1966–1968 ve 1986–1988 yıllarında başta Trabzon, Antalya ve İstanbul olmak üzere Türkiye’nin farklı bölgelerinde saha araştırmaları yürüttü. Türkiye üzerine çalışmaları <i>International Journal of Middle East Studies</i> ile Indiana University, Scandinavian University Press ve I.B. Tauris yayınevlerinde yayımlandı. Ayrıca <i>Literature and Violence in North Arabia</i> (1979) ve <i>The Pastoral Song and the Spirit of Patriarchy</i> (1989) adlı kitapların yazarıdır. Türkçesini sunduğumuz eser, 2002’de University of California Press tarafından yayımlanmıştır.</p>

<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal’in önderliğinde halifeliği kaldırmış (1922) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilân etmişti (1923). Bundan hemen sonra, İslâm’ı yeni ulus devletin kamusal yaşamından uzaklaştırmak için çeşitli adımlar atılmıştı. Halifeliğin kaldırılması, İmparatorluğun dinî kurumlar hiyerarşisini oluşturan Şeyhülislâm, şeriat mahkemeleri, medrese ve mekteplerle birlikte Saltanat makamını da zora sokmuştu. Bunun ardından, İsviçre medeni kanunu ve İtalyan ceza hukuku benimsenerek, İslâm hukukunun yasal sistemdeki son izleri de silinmiş oldu. Kısa bir süreliğine, ulusalcılar din eğitimi sistemini yeniden yapılandırmayı düşündüler ve 1920’lerin sonlarında birkaç yeni medresenin yeniden açılmasına izin verdiler. Fakat, dinci muhafazakârların Kemalist reform programına başkaldırdığı bazı ciddi olaylardan sonra, bütün medreseler ve her türlü din eğitimi faaliyeti yasaklandı (1931). Dolayısıyla, Of ilçesinde verilen din eğitimi, devlet sisteminde resmî yoldan görev alabilmek açısından anlamsız bir faaliyet haline geldi. Mezunların dinî bilgilerinin resmî yasal sistem açısından bir önemi kalmamıştı. Buna rağmen, Of ilçesindeki din eğitimi faaliyeti son bulmadı. Neden böyle olmuştu?</p>

<p>İmparatorluğun yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte “Müslüman tebaa” “Türk vatandaş”ına dönüşmüştü. Böylelikle, kamu kurum ve kuruluşlarında yer alabilmek için ulusalcı yeni davranış standartlarını benimsemek zorundaydılar. Erkek giyiminin değişimi, Of ilçesinde 1960’larda, hâlâ güçlü bir şekilde hatırlanıyordu. Türban, şalvar ve takunyalar geçmişte kalmıştı. Onların yerine şapka, pantolon ve ayakkabılar gelmişti. Erkeklerin giyim kuşamıyla ilgili bu dönüşümün yüzeysel örnekleri, önemi küçümsenmemesi gereken derin bir değişime işaret ediyordu. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki, eski davranış standartları ve sosyal ilişkiler aile, akraba, ortak ve arkadaş çevresinde hâlâ geçerliydi. Bu, günlük yaşantının hâlâ İslâmî sosyalleşme temeline dayandığı anlamına geliyordu. Bu nedenle, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçiş sonrasında da resmî İslâm’a yönelik din eğitimine olan talep devam etti. Böylece Of ilçesinin hocaları ve talebeleri dağlık alandaki kalelerinde bu piyasanın tekelini hâlâ ellerinde bulundurmayı sürdürdüler.</p>

<p>Alan çalışmamın ilk devresinin sonlarına doğru, Of ilçesinde beni iki yıldır tanıyan bazı arkadaşlar edinmiştim. Bu kişiler bana din eğitimi geleneğiyle ilgili bildiklerini anlatmışlardı. Bunlardan biri Türkiye’nin diğer bölgelerinde bulunan Oflular arasında yaşamış, onlarla birlikte çalışmıştı. Geniş bir arkadaş çevresi bulunuyordu ve yörenin tarihine ilgi duyuyordu. 1908 yılında doğmuştu, Arap alfabesiyle Türkçe yazabiliyordu ve İmparatorluğun son dönemlerindeki resmî kurumlara ve resmî uygulamalara aşinaydı.</p>

<p>(...) Yalnızca Of’ta değil, İstanbul’da da geçerli olan bu öğrenimin özgün niteliği düşünüldüğünde, Of ilçesindeki din öğretmenleri ve öğrencileri din ve devlet işleri birbirlerinden ayrıldıktan sonra tek başlarına kalmışlardı. İmparatorluk sisteminin din eğitimi kurumlarında yüksek rütbe sahibi olan görevliler İstanbul’da ikamet ettiklerinden, devlet görevlilerinin gözetimi altındaydılar. Dolayısıyla, Kemalist reformların bunların faaliyetlerini budama ve bastırma yönündeki çabaları başarılı oluyordu. Bunun tersine, Of ilçesindeki müderrisler, medreseler ve talebeler devlet sisteminin kolaylıkla ulaşamayacağı bir noktada bulunuyordu. Bu durumdan yararlanarak, resmî dinî sistemin uzantılarından sistemin içine sızabiliyorlardı. Oflu hocalar, marjinal konumları sayesinde, faaliyetlerini kendilerine ve müşterilerine uygun bir biçimde düzenleyebiliyorlardı. İmparatorluk döneminde de zaten ücret karşılığında ders veriyor, diploma veriyor ve izinsiz çalışıyorlardı.</p>

<p>(...) Devlet görevlileri 1930’larda, Kemalist reformlara karşı her türlü meydan okumaya daha etkin bir biçimde karşılık vermeye başlamışlardı; din eğitimiyle ilgili yasakları daha katı bir şekilde uyguluyorlardı. Bu koşullarda, Of ilçesindeki hocalar ve talebeler faaliyetlerine muhtemelen bir süre ara vermek zorunda kalmışlardı. 1940’lara gelindiğinde, geleneksel din eğitimi yeraltına inmiş ve burada yeniden yeşermeye başlamıştı. 1950’lerin sonunda, resmî din akademilerinin tekrar açılmasından birkaç yıl önce, Of’taki medreseler bu alandaki talebi karşılayan başlıca kurumlardan biri haline gelmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Of kasabasında çalışmama rehberlik eden arkadaşlardan biri diğeri, benzer noktalara işaret eden kişisel bir deneyimini aktarmıştı. (...)Bu dönemde kasabalılar ve köylüler imam ve hatip bulmakta zorluk çekiyorlardı, çünkü devlet uzun yıllar bununla ilgili resmî eğitim vermemişti. Doğu Karadenizli aksanını duyunca, Havzalılar adamın Oflu olduğunu anlamış ve hoca olduğunu sanmışlardı. Adamı orada tutmaya kararlıydılar, çünkü evlilik, cenaze gibi dinî hizmetleri verecek kimseleri yoktu. Adamın müftülüğe bağlı olduğunu tahmin ediyorlar, fakat resmî yükümlülüklerinden vazgeçmesi için onu ikna edebileceklerine inanıyorlardı: İmamlıkla ilgili hiçbir şey bilmediğimi söyledim. Başka bir kasabada işim vardı ve oradan ayrılmak zorundaydım. Bana inanmadılar. Bunu müftüye ileteceğimden şüphelendiler. Yoluma devam etmemem için ısrar ettiler. Müftünün beni rahat edemeyeceğim fakir bir köye göndereceğini söylediler. Müftüyle hiçbir işim olmadığını söyledim. Bunu kabul etmeyeceklerini belirttiler. Daha çok para teklif eden bir başka köyde imam olarak çalışmaya gitmek için onlardan kurtulmaya çalıştığımı sanıyorlardı. Sonunda oradan kaçıp yoluma devam edebildim.</p>

<p>(...) Kemalistlerin İslâm’ı devletten ayırmak için sarf ettikleri çabalarla ilgili birkaç noktaya değinerek bitirmek istiyorum. (...) Eski din eğitimi geleneğinin temsilcileri arasında, ulusalcıları destekleyen ve hatta bu yöndeki faaliyetlere bizzat katılan pek çok kişi vardı. Diğer yandan, eski rejimin diğer temsilcileri, ki bunların sayıları göz ardı edilemeyecek kadar çoktu, Müslüman tebaadan laik vatandaş statüsüne geçmeyi isteksiz ve çekinceli bir şekilde kabul ediyordu. Emekli öğretmen, bu gerçeği kısa ve öz bir biçimde ifade etmeye yarayan şu anıyla sözlerine devam ediyordu:</p>

<p>1935 yılında orta okulda (Kadahor’da) öğretmenlik yapıyordum. Bu Atatürk’ün hayata geçirdiği laik reformların ulaştığı son noktaydı. Yöreye (Kadahor) eski yazılı (Arapça) bir kitaptan ders veren biriyle ilgili bir rapor gelmişti. Polis, jandarma ve ben adamı tutuklamak üzere yola koyulmuştuk. Menemen olaylarından hemen sonraydı. Köye vardığımızda, bir grup kadın sırtında sepetleriyle tarladan dönüyordu. İçlerinden biri bizi farkedince, sepetini bırakarak erkeklere haber vermek için koşmaya başladı. Polis ve jandarma (erkeklerin kaçmasına engel olmak için) iki ayrı koldan ilerliyordu. Adam kaçmaya çalıştı, fakat tutuklandı. Korkudan titriyordu. Tutuklama izni çıkarılmıştı, fakat adam doksan yaşındaydı. Kitaplarını aldılar fakat adamı tutuklamadılar. Yaşlı adamın siyasetle ilgisi yoktu, sadece öğretiyordu. Tutuklama iznini tamamıyla ortadan kaldırmasalar da sakladılar. Bu seferlik göz yummuşlardı.</p>

<p><i>(Kaynak: Michael E. Meeker, İmparatorluktan Gelen Bir Ulus kitabından. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay. s. 70-88)</i></p>

<p>Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2026</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu</guid>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 10:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/hafiz-osman-duzenli-jandarma-zulmu.webp" type="image/jpeg" length="16151"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[7 Haziran 1557: Mimar Sinan tarafından yapılan Süleymaniye Camii açıldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/7-haziran-1557-mimar-sinan-tarafindan-yapilan-suleymaniye-camii-acildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/7-haziran-1557-mimar-sinan-tarafindan-yapilan-suleymaniye-camii-acildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mimar Sinan, İslam-Türk mimarisini zirveye taşıyan “Koca Usta” kimliğiyle yalnızca bir mimar değil; mühendis, şehirci, hattat, musikişinas ve devlet erbabıdır. Süleymaniye Camii ise onun hem teknik dehasını hem de “taşı mânâya dönüştürme” sanatını en berrak biçimde gösteren abidevi eserdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Rivayete göre Kanûnî Sultan Süleyman, rüyasında Peygamber Efendimiz’i takip ederek İstanbul’un üçüncü tepesine çıkar; orada Efendimiz, mihrabın ve minberin yerini bizzat işaret eder. Sultanın sabah Sinan’la çıktığı aynı tepede, Sinan rüyanın ayrıntılarını anlatınca temele ilk taşı Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin koyduğu inşa süreci başlar (1550).</p>

<p>Sinan, Haliç’e hâkim kayalık zemini seçer; 108 bin m² alanda 6 m derinliğinde temel çukuru açtırır, 30 bine yakın kazık çakar ve iki yıl zemini 10–15 ton/m² basınç altında dinlendirir. Kazık-radye kombinasyonu ve Horasan harcı (kil-kireç-soğan-deve kuşu yumurtası karışımı) yapıya deprem karşısında “hacıyatmaz” esnekliği verir. Altına kurduğu drenaj tünelleri hâlen işlevini sürdürür.</p>

<p>Ayasofya’nın plan şemasını yorumlayan Sinan, kare tabana oturan 27,5 m çaplı, 53 m yüksekliğindeki ana kubbeyi iki yarım kubbe ve dört filayağı ile dengeler; 25 kubbeli örtü sistemi, 68 bin tonluk yükü filayağı-payanda düzenine dağıtır. 32 pencereli kasnak ve yan kubbeler, iç mekâna dengeli ışık taşır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dört minare—ikisi 56 m, ikisi 76 m—kubbe alemlerine ve avlu siluetine millimetrik hizada yerleştirilmiştir. Kurşun kenetli taş örgü sayesinde minareler çelik kullanmadan 45 cm’ye kadar esneyebilir; bu elastikiyet, 500 yıllık sismik mukavemeti açıklar.</p>

<p>60 dönümlük araziyi kuşatan medreseler, darüşşifa, imaret, hamam, bedesten ve türbeler, Sinan’ın “şehir planlaması”na dair vizyonunu ortaya koyar. Külliye, eğitim-sağlık-sosyal yardımı tek merkezde birleştirerek Osmanlı vakıf medeniyetinin numunesi olur.</p>

<p>Yedi yıllık çalışmanın ardından Süleymaniye Camii 7 Haziran 1557’de ibadete açılır. O günden beri ne kubbesinde ne temellerinde milimetrik çatlak oluşmamış; yapı, Sinan’ın “beşinci matematik işlemi” diye nitelenen statik zekâsını hâlâ çözülmemiş sır olarak saklamaktadır. Süleymaniye, altın oranıyla, ışık-ses akustiğiyle ve bütün-fikir estetiğiyle sadece İstanbul’un değil, dünya mimarlık tarihinin zirve noktalarından biridir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/7-haziran-1557-mimar-sinan-tarafindan-yapilan-suleymaniye-camii-acildi</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/mimarsinabbb.jpg" type="image/jpeg" length="34657"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[4 Haziran 1876: Sultan Abdülaziz'in vefatı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/4-haziran-1876-sultan-abdulazizin-vefati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/4-haziran-1876-sultan-abdulazizin-vefati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sultan Abdülaziz; askerî reformları, güçlü donanma hamlesi, Avrupa seyahati, mimari ve musikiye verdiği önemle Osmanlı’nın son dönemine damga vurdu. “Pehlivan Padişah” olarak anılan Abdülaziz’e 4 Haziran 1876’da düzenlenen darbe ise Osmanlı tarihinin en karanlık hadiselerinden biri olarak kayıtlara geçti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>25 Haziran 1830’da II. Mahmud’un oğlu olarak dünyaya gelen Abdülaziz, ağabeyi Sultan Abdülmecid’in saltanatı boyunca oldukça serbest bir şehzadelik dönemi geçirdi. Geleneksel Osmanlı eğitimi alırken bir yandan da spora, özellikle güreşe, cirit oyununa ve avcılığa büyük ilgi duydu.</p>

<p>İri yapılı, heybetli ve fiziksel gücüyle tanınan bu şehzade, halk arasında "Pehlivan Padişah" olarak anılacaktı. Ancak onun bu sert ve güçlü görünümünün altında, ince ruhlu bir sanatçı, usta bir hattat ve piyano çalacak kadar müziğe aşina bir kompozitör gizliydi.</p>

<p>1861 yılında ağabeyinin vefatıyla tahta çıktığında, imparatorluk hem ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor hem de Batılılaşma rüzgarlarıyla kabuk değiştiriyordu. Halk, bu genç ve enerjik padişahtan çok şey bekliyordu.</p>

<h2><strong>Mavi Vatanın İlk Büyük Mimarı: Dünyanın En Güçlü Donanmalarından Biri</strong></h2>

<p>Sultan Abdülaziz tahta geçer geçmez askeri reformlara büyük önem verdi. Onun en büyük tutkusu, denizlerdi. Osmanlı Devleti'nin sınırlarını korumanın yolunun güçlü bir donanmadan geçtiğine inanıyordu.</p>

<p>Onun döneminde yapılan yatırımlarla Osmanlı donanması; İngiltere ve Fransa’nın ardından dünyanın en büyük üçüncü zırhlı donanması konumuna yükseldi. Tersaneler modernize edildi, yeni zırhlı gemiler sipariş edildi ve denizcilik eğitimi baştan aşağı yenilendi. Bugün Türkiye’nin deniz askeri gücünün temellerinde Sultan Abdülaziz’in vizyonunun payı büyüktür.</p>

<h2><strong>1867 Avrupa Seyahati</strong></h2>

<p>Sultan Abdülaziz’i dünya tarihine geçiren en önemli olaylardan biri, 1867 Paris Uluslararası Sergisi vesilesiyle çıktığı Avrupa seyahatidir. Bu seyahat, Osmanlı tarihinde bir padişahın savaş dışı bir amaçla ve dostane ilişkiler kurmak üzere Batı Avrupa’ya yaptığı ilk ve tek seyahattir.</p>

<ul>
 <li>
 <p>Rotası: İstanbul'dan hareketle Fransa (Paris), İngiltere (Londra), Belçika, Almanya (Koblenz), Avusturya (Viyana) ve Macaristan (Budapeşte).</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tarihi Önemi: III. Napolyon ve Kraliçe Victoria gibi dönemin en güçlü liderleri tarafından büyük bir ihtişamla ağırlandı. Padişah, Doğu'nun gizemli gücünü modern ve entelektüel duruşuyla Batı dünyasına bizzat tanıttı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
 <li>
 <p>Kültürel Etkisi: Batı dünyasındaki operaları, müzeleri, demiryollarını ve modern şehir planlamasını yerinde inceleyen sultan, İstanbul’a döndüğünde şehri adeta yeniden inşa etmeye karar verdi.</p>
 </li>
</ul>

<blockquote>
<p>"Ben tebaamın her sınıfını eşit derecede himaye etmek isterim. Onların saadetini görmek benim en büyük emelimdir." - Sultan Abdülaziz</p>
</blockquote>

<p>Abdülaziz dönemi, İstanbul’un silüetini değiştiren saraylar, kasırlar ve anıt binalarla doludur. Batı seyahatinden aldığı ilhamla mimari projelere hız veren sultan, imparatorluğun gücünü taş ve mermerle dünyaya ilan etti:</p>

<ol>
 <li>
 <p>Beylerbeyi Sarayı: Boğaz'ın incisi olarak inşa edilen bu saray, özellikle yabancı devlet konuklarının ağırlanması için tasarlanmış bir saray</p>
 </li>
 <li>
 <p>Çırağan Sarayı: Barok mimariyle Doğu motiflerinin harmanlandığı bir anıtsal yapı.</p>
 </li>
</ol>

<p>Sadece mimaride değil, musikide de bir dahiydi. Kendi bestelediği ve günümüze kadar ulaşan "Hicaz Sirto" gibi eserleri, onun Doğu ve Batı müzik teorilerine ne kadar hakim olduğunu gösteren en somut kanıtlardır.</p>

<h2><strong>Fırtınalı Günler ve Ekonomik Bunalım</strong></h2>

<p>Her parlak dönemin bir de gölgede kalan kısmı vardır. Donanmaya yapılan harcamalar, devasa saray inşaatları ve dış borçların birikmesi, Osmanlı maliyesini iflasın eşiğine getirdi. 1875 yılında ilan edilen "Ramazan Kararnamesi" ile devlet, borçlarının faizini ödeyemeyeceğini açıkladı.</p>

<p>Bu durum, içeride muhalif bir grubun (Yeni Osmanlılar ve bazı askeri bürokratlar) güçlenmesine yol açtı. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın politikaları ve dış dünyadaki siyasi yalnızlık, tahtın altındaki zemini hızla kaydırdı.</p>

<h2><strong>4 Haziran 1876:</strong></h2>

<p>29-30 Mayıs 1876 gecesi, askeri bir darbe ile tahtından indirilen Sultan Abdülaziz, önce Topkapı Sarayı’na, ardından kendi isteğiyle Feriye Sarayı’na nakledildi.</p>

<p>Tahttan indirilişinden yalnızca birkaç gün sonra, 4 Haziran 1876 sabahı odasında iki bileği kesilmiş halde cansız bedeni bulundu. Dönemin resmi makamları olayı "intihar" olarak rapor etse de, tıp insanları ve tarihçilerin büyük bir kısmı, iki bileğin birden derinlemesine kesilmesinin bir intihar olamayacağını, sultanın tahttan indiren cuntacılar tarafından katledildiğini (suikast) savunmaktadır.</p>

<p>Bu ölüm, Osmanlı tarihinin en büyük gizemlerinden ve acı dolu sayfalarından biri olarak tarihe geçti.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/4-haziran-1876-sultan-abdulazizin-vefati</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 12:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/abdulaziz.webp" type="image/jpeg" length="64519"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Efsane boksör Muhammed Ali'yi vefat yıl dönümünde rahmetle anıyoruz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/efsane-boksor-muhammed-aliyi-vefat-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/efsane-boksor-muhammed-aliyi-vefat-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tüm zamanların en iyisi olan efsanevi boksör Muhammed Ali’yi vefatının yıl dönümünde rahmetle ve minnetle anıyoruz. O, sadece ringlerin şampiyonu değil, ırkçılığa, emperyalizme ve haksızlığa karşı bükülmez imanıyla mazlumlara umut olmuş küresel bir kahramandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tarihçi yazar İbrahim Tatlı’nın kaleme aldığı ve Ali’nin boks eldivenlerinin ötesindeki inanç, cesaret ve aksiyon dolu hayatını, Vietnam duruşundan insanlığa miras bıraktığı dik duruşuna kadar derinlemesine incelediği "<a href="https://www.youtube.com/watch?v=YeYigQWBXR4" rel="nofollow">Boksör Muhammed Ali - İman, Cesaret, Aksiyon</a>" başlıklı kıymetli çalışmasını alakanıza sunuyoruz.</p>

<p>İşte yazının<u><strong><a href="https://www.barandergisi.net/video/boksor-muhammed-ali-iman-cesaret-aksiyon"><span style="color:#d35400"> tamamı</span></a></strong></u></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/efsane-boksor-muhammed-aliyi-vefat-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz</guid>
      <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 15:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/boksor-muhammed-ali-iman-cesaret-aksiyon.webp" type="image/jpeg" length="31741"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[18 Mayıs 1944: Kırım Tatar Sürgünü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/18-mayis-1944-kirim-tatar-surgunu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/18-mayis-1944-kirim-tatar-surgunu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[18 Mayıs 1944’te Kırım Tatarları, Stalin’in emriyle öz vatanlarından koparıldı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar hayvan vagonlarına doldurularak Sibirya’ya, Özbekistan’a, Urallara ve Kazakistan’a sürüldü. Bu sürgün, bir milletin tarihini, toprağını ve kimliğini tasfiye etme operasyonuydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<section dir="auto">
<h2><strong>Kırım’ın Türk ve İslam tarihi</strong></h2>

<p>Kırım, Karadeniz’in kuzeyinde stratejik konumu sebebiyle tarih boyunca büyük güç mücadelelerinin merkezinde yer aldı. Bölgede Türk varlığı çok eski dönemlere kadar uzanır. Kırım Tatarları, Altın Orda Devleti’nin dağılmasının ardından XV. yüzyıl ortalarında Kırım Hanlığı çatısı altında siyasi varlıklarını devam ettirdiler. Kırım Hanlığı, kısa sürede Karadeniz’in kuzeyinde güçlü bir siyasi ve askerî merkez hâline geldi.</p>

<p>Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Devleti ile kurduğu ittifak, bölgenin tarihî seyrini belirleyen en önemli gelişmelerden biri oldu. Kırım atlıları, Osmanlı Devleti’nin seferlerinde önemli roller üstlendi. Bu ittifak, Karadeniz’in kuzeyinde Rus yayılmasına karşı uzun süre ciddi bir denge unsuru teşkil etti. Kırım Hanlığı’nın varlığı, Moskova merkezli Rus gücünün güneye inmesini ve Karadeniz’e hâkim olmasını uzun süre engelledi.</p>

<p>Rusya’nın tarihî hedeflerinden biri Karadeniz’e inmek, Kırım’ı kontrol altına almak ve ardından İstanbul’a uzanan jeopolitik hattı kendi lehine çevirmekti. Bu sebeple Kırım, Rus yayılmacılığı açısından sadece bir toprak parçası değil, Osmanlı coğrafyasına ve İslam dünyasına açılan kritik bir kapı olarak görüldü.</p>

<h2><strong>Küçük Kaynarca ile başlayan çözülme</strong></h2>

<p>Kırım’ın kaderini değiştiren dönüm noktalarından biri 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması oldu. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan bu antlaşma, Kırım Hanlığı’nı Osmanlı himayesinden çıkardı. Kırım’a görünürde bağımsızlık verildi; fakat bu “bağımsızlık”, Rus müdahalesine açık bir ara rejimden ibaretti.</p>

<p>Osmanlı ile siyasi bağları zayıflayan Kırım, Rusya’nın baskısına açık hâle geldi. Rusya, Kırım’ın iç işlerine müdahale etmeye başladı. Han seçimleri, yerel dengeler ve halk üzerindeki baskılar üzerinden Kırım adım adım Rus nüfuzuna sokuldu. Kırım halkı Osmanlı Devleti’nin yeniden himaye kurmasını istese de Osmanlı, aynı dönemde hem içeride hem dışarıda ağır meselelerle karşı karşıyaydı.</p>

<p>1783’te Çarlık Rusyası Kırım’ı ilhak etti. Bu ilhak, Kırım Tatarları açısından asırlık felaketler zincirinin başlangıcı oldu. Rus idaresi Kırım’ın demografik, kültürel ve dinî yapısını değiştirmeye yöneldi. Türk-İslam kimliğini zayıflatmak için yer adları değiştirildi, tarihî izler silindi, Müslüman halk göçe zorlandı. Kırım Tatarları, “Ak Toprak” dedikleri Osmanlı topraklarına kitleler hâlinde hicret etmeye başladı.</p>

<h2><strong>Ruslaştırma ve göç siyaseti</strong></h2>

<p>1783 ilhakından sonra Kırım’da yürütülen siyaset, sadece idari bir hâkimiyet kurmakla sınırlı kalmadı. Rus yönetimi, Kırım’ın yerli Müslüman-Türk nüfusunu azaltmayı, bölgeyi Slavlaştırmayı ve Kırım’ın Osmanlı-İslam havzasıyla bağını koparmayı hedefledi. Köylerin çevresine kiliseler ve manastırlar yapıldı, yerli halk üzerinde baskılar arttı, Türk ve Müslüman varlığı sistemli biçimde geriletildi.</p>

<p>Kırım Tatarlarının Osmanlı topraklarına göçü, uzun yıllar devam etti. Bu göçler, sadece ekonomik sebeplerle açıklanamaz. Baskı, dinî ve kültürel kuşatma, mülkiyet kayıpları ve Rus idaresinin sindirme politikaları Kırım Tatarlarını vatanlarından uzaklaştırdı. Buna rağmen Kırım’daki Türk varlığı tamamen ortadan kaldırılamadı. Kırım Tatarları, ağır baskılara rağmen dinlerini, dillerini ve vatan hafızalarını korudu.</p>

<p>XX. yüzyıla gelindiğinde Çarlık Rusyası yerini Sovyet rejimine bıraktı. Fakat Kırım Tatarları açısından baskının mahiyeti değişmedi. Bolşevik idare, dinî kurumlara, millî yapılara ve geleneksel hayata müdahale etti. Camiler kapatıldı, din eğitimi baskı altına alındı, aydınlar ve kanaat önderleri hedef alındı. 1930’lu yıllarda Sovyet baskısı daha da ağırlaştı. Kırım Tatar aydınları, din adamları ve toplumsal önderler tutuklandı, sürgüne gönderildi veya ortadan kaldırıldı.</p>

<h2><strong>18 Mayıs 1944 sabahı</strong></h2>

<p>18 Mayıs 1944 Perşembe günü Kırım Tatarları için felaketin en ağır safhası başladı. Stalin yönetimi, Kırım Tatarlarını “toplu ihanet” suçlamasıyla hedef aldı. Bu suçlama, bir milleti cezalandırmak için kullanılan siyasi bir bahaneydi. O sırada Kırım Tatar erkeklerinin önemli bir kısmı Sovyet ordusunda görevdeydi veya çalışma birliklerine alınmıştı. Kırım’da kalanların büyük bölümü kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşuyordu.</p>

<p>Sovyet askerleri sabaha karşı evleri bastı. Ailelere hazırlanmak için çoğu yerde 10-15 dakika gibi çok kısa süreler verildi. İnsanların yanlarına eşya, yiyecek veya para almalarına çoğu zaman izin verilmedi. Evler mühürlendi, anahtarlar alındı, köy meydanlarında toplanan insanlar kamyonlara bindirilerek tren istasyonlarına götürüldü.</p>

<p>Ardından hayvan vagonlarına dolduruldular. Bu vagonlar insan taşımaya uygun değildi. Kalabalık, havasızlık, açlık, susuzluk ve hastalık kısa sürede ölümlere yol açtı. Kapılar günlerce açılmadı. Kapılar açıldığında çoğu zaman ölenlerin cesetleri dışarı atıldı. Bazı çocuklar su içmek için trenden indiğinde geride bırakıldı. Aileler birbirinden koparıldı, anneler çocuklarını, kardeşler kardeşlerini kaybetti.</p>

<h2><strong>Sürgün güzergâhları ve ölüm yolculuğu</strong></h2>

<p>Kırım Tatarları Sibirya’ya, Özbekistan’a, Urallara ve Kazakistan’a dağıtıldı. Yolculuk haftalar sürdü. Sürgün edilenlerin önemli bir kısmı yolda hayatını kaybetti. Açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar, özellikle yaşlılar ve çocuklar üzerinde yıkıcı etki yaptı. Vagonlarda mahremiyet yoktu, sağlık şartları yoktu, temel insani ihtiyaçlar karşılanmadı.</p>

<p>Sürgün edilen Kırım Tatarları gittikleri yerlerde de ağır şartlarla karşılaştı. Çoğu istasyonlarda bekletildi, ardından kolhozlara, fabrikalara, tarlalara veya ağır çalışma alanlarına dağıtıldı. Yerli halka, Kırım’dan gelenlerin “hain”, “kaçkın” veya “tehlikeli” kimseler olduğu yönünde propaganda yapılmıştı. Bu sebeple sürgün edilenler ilk dönemde büyük bir dışlanma ile de karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Buna rağmen zaman içinde Kırım Tatarlarının Müslüman kimliği ve mazlumiyeti anlaşıldı. Özellikle Orta Asya’daki Müslüman halklar, onların ibadetlerini ve hayat tarzlarını görünce bu propagandanın yalan olduğunu fark etti. Sürgün edilen aileler, yokluk içinde hayata tutunmaya çalıştı. Açlık, hastalık, ağır çalışma, aile fertlerinin kaybı ve vatan hasreti, sürgün neslinin ortak kaderi oldu.</p>

<h2><strong>Sürgün sadece insanları değil, hafızayı da hedef aldı</strong></h2>

<p>18 Mayıs sürgünü, sadece nüfusun bir yerden başka bir yere taşınması değildi. Sovyet yönetimi, Kırım Tatarlarının vatanla bağını koparmak istedi. Sürgünden sonra Kırım’daki Tatar köylerinin isimleri değiştirildi, mezarlıklar ve tarihî eserler tahrip edildi, camiler kapatıldı veya başka amaçlarla kullanıldı. Kırım Tatarlarının evlerine başka nüfuslar yerleştirildi. Böylece Kırım’ın tarihî ve kültürel kimliği üzerinde kapsamlı bir tasfiye uygulandı.</p>

<p>Kırım Tatarlarının geçmişi, Sovyet resmî söyleminde silinmeye çalışıldı. Bir milletin toprağıyla, mezarıyla, diliyle, diniyle ve hatırasıyla kurduğu bağ hedef alındı. Fakat bu tasfiye siyaseti Kırım Tatarlarının hafızasını tamamen yok edemedi. Sürgünde doğan nesiller dahi Kırım’ı “vatan” olarak bildi. Aile içinde anlatılan hatıralar, dualar, gelenekler ve dil, vatan fikrini ayakta tuttu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Tanıklıklar sürgünün mahiyetini gösteriyor</strong></h2>

<p>Sürgün hatıralarında ortak manzara aynıdır: Gece veya sabaha karşı kapıların kırılırcasına çalınması, askerlerin birkaç dakika süre vermesi, ailelerin neye uğradığını anlayamadan evlerinden çıkarılması, köy meydanlarında toplanan kalabalıklar, istasyonlarda bekleyen hayvan vagonları ve sonu bilinmeyen bir yolculuk.</p>

<p>Bazı aileler yanına sadece biraz yiyecek alabilmiş, bazıları hiçbir şey alamamıştır. Bazı anneler çocuklarını kaybetmiş, bazı çocuklar anne babasız kalmıştır. Sürgün bölgelerinde ölümler devam etmiş, birçok aile birkaç ay içinde birden fazla ferdini açlık ve hastalık sebebiyle toprağa vermiştir.</p>

<p>Bu hatıralar içinde Kur’an’ını yanına almaya çalışan annelerin, hastalarını sırtında taşıyan evlatların, tarlalarda açlıkla boğuşan ailelerin, sürgünden yıllar sonra Kırım’a dönmek için bütün varlığını geride bırakan insanların hikâyeleri vardır. Bu tanıklıklar, sürgünün resmî bir “iskân” uygulaması değil, doğrudan doğruya bir milletin kırılması anlamına geldiğini göstermektedir.</p>

<h2><strong>Dönüş de çileli oldu</strong></h2>

<p>Sovyetler Birliği’nin çözülmeye başlamasıyla Kırım Tatarları için ana vatana dönüş yolu açıldı. 1980’lerin sonlarından itibaren sürgün coğrafyalarında yaşayan Kırım Tatarları Kırım’a dönmeye başladı. Ancak dönüş, kolay ve devlet eliyle desteklenen bir dönüş olmadı. Vatanlarına gelen Kırım Tatarları evlerinin başkalarına verildiğini, köylerinin eski hâlinden uzaklaştığını, tarihî izlerinin büyük ölçüde silindiğini gördü.</p>

<p>Birçok aile, boş arazilere yerleşmek zorunda kaldı. Kimi yerde çukurlar kazılarak barınaklar yapıldı, kimi yerde gecekondu tarzı evler inşa edildi. Bu evler zaman zaman yetkililer tarafından yıkıldı, Kırım Tatarları tekrar yaptı. Sürgünde hayatta kalmayı başaran bu insanlar, kendi vatanlarında yeniden yer edinmek için uzun süre mücadele etti.</p>

<p>Yaklaşık 300 bin Kırım Tatarının ana vatana dönebildiği ifade edilmektedir. Fakat maddi imkânsızlıklar, bürokratik engeller, sağlık sorunları ve siyasi baskılar sebebiyle birçok Kırım Tatarı dönüş imkânı bulamadı. Dönenler ise kendi topraklarında azınlık hâline getirilmiş bir halk olarak hayat mücadelesi vermeye devam etti.</p>

<h2><strong>Kırım meselesi kapanmış bir dosya değildir</strong></h2>

<p>18 Mayıs 1944 Kırım Tatar sürgünü, XX. yüzyılın en ağır toplu cezalandırma ve yerinden etme hadiselerinden biridir. Bu sürgün, Stalin döneminin baskıcı karakterini gösterdiği kadar Rus yayılmacılığının Kırım üzerindeki uzun vadeli hedeflerini de ortaya koyar. Kırım Tatarları, önce Çarlık Rusyası’nın ilhak ve Ruslaştırma siyasetiyle, ardından Sovyetler Birliği’nin sürgün ve tasfiye politikasıyla karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Bugün 18 Mayıs, Kırım Tatarları için matem günü olmanın yanında tarihî hakikatin hatırlandığı bir gündür. Bu tarih, vatanından koparılan bir milletin yaşadığı acıyı, fakat aynı zamanda kimliğini koruma iradesini de ifade eder. Kırım Tatarları sürgünde erimedi, dillerini ve dinlerini tamamen kaybetmedi, vatan fikrini yeni nesillere aktardı.</p>

<p>Kırım sürgünü, “geçmişte kalmış” bir hadise olarak ele alınamaz. Çünkü sürgünün hedefi olan vatan, kimlik ve tarih meselesi bugün de canlıdır. Kırım’ın Türk ve Müslüman hafızası, 18 Mayıs 1944’te hayvan vagonlarına doldurulan insanların hatırasında yaşamaya devam etmektedir. Kırım Tatarlarının yaşadığı bu büyük felaket, bir milletin zorla yerinden edilmesinin ve tarih sahnesinden silinmek istenmesinin açık örneklerinden biridir.</p>

<p>18 Mayıs 1944’te Kırım Tatarları vatanlarından koparıldı. Ancak sürgünü planlayanların gücü, Kırım Tatarlarının vatan şuurunu, dinî kimliğini ve tarihî hafızasını yok etmeye yetmedi. Kırım davası, bugün hâlâ bu hafızanın üzerinde yükselmektedir.</p>
</section></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/18-mayis-1944-kirim-tatar-surgunu</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 13:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/surgunkiim.jpg" type="image/jpeg" length="34892"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[10 Mayıs 1950 - Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun doğumu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/10-mayis-1950-mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-dogumu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/10-mayis-1950-mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-dogumu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/10-mayis-1950-mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-dogumu</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 14:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/whatsapp-image-2026-05-10-at-140626.jpeg" type="image/jpeg" length="16657"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Fikri idam teşebbüsü (2 Nisan 2001)]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/fikri-idam-tesebbusu-2-nisan-2001</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/fikri-idam-tesebbusu-2-nisan-2001" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2 Nisan 2001’de 6. DGM dünya hukuk tarihine kara bir leke olarak geçen yargılama sonunda Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verdi. Mirzabeyoğlu mahkeme çıkışında süreci iki kelime ile özetledi: “Tiyatro bitti!”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Salih Mirzabeyoğlu davası, dünya hukuk tarihine kara bir leke olarak geçen, Türkiye’de yargının adaleti değil de elitlerin ve çetelerin menfaatlerini temin için bir sopa olarak kullanıldığını gösteren dava olarak tarihteki yerini aldı. Hiçbir suça karışmamasına mukabil İBDA-C terör örgütü lideri olarak yargılanan Salih Mirzabeyoğlu, “tiyatro” olarak nitelendirdiği bu yargı sürecini protesto edip duruşmalara katılmayı reddettiği için ağır işkencelere maruz kalmış, üstelik işkence görmüş hâli, tüm Müslümanlara, “sizin de sonunuz böyle olur” dercesine televizyonlarda, gazetelerde servis edilerek cemiyetin gözüne sokulmuştu. İşkence görmüş hâliyle duruşmaya çıkarılan Mirzabeyoğlu’na, duruşmanın hâkimi “Bu vaziyetin ne, bunu kim yaptı?” demeye dahi tenezzül etmedi. Bu, Mirzabeyoğlu’nun tutuklanmasından yargılanmasına ve ceza almasından tahliyesine kadar geçen sürede maruz kaldığı hukuksuzluklardan, işkencelerden sadece biriydi…</p>

<p>Tüm hukuksuzluklara ve işkencelere mukabil vakur ve dik duruşundan asla taviz vermeyen Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, 21 Şubat 2000 ve 17 Nisan 2000 tarihlerinde 6. DGM’de yapılan celselerde tarihî bir savunma yaparak, Batıcı Kemalist rejimin maskesini düşürdü ve hukuksuzlukları gözler önüne serdi. 2 Nisan 2001’de 6. DGM Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verdi. Mirzabeyoğlu mahkeme çıkışında bu süreci iki kelime ile özetledi: “Tiyatro bitti!”</p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu'na verilen ceza idamın kaldırılması sonrasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrildi.</p>

<h2><strong>Mirzabeyoğlu’nun maruz kaldığı hukuksuzluklar</strong></h2>

<p>Mirzabeyoğlu ağır işkencelere rağmen iki bölümde verdiği 30 küsur sayfalık Sokrat misali tarihî savunmasında, sistem eleştirisi ve alternatif sistem teklifini çarpıcı örneklerle sunuyor.</p>

<p>Davanın hukuk garabeti olması yanında Mirzabeyoğlu’nun insanî, fikrî ve ahlakî yönü dikkat çekiyor. Rejim ile rejim muhalifinin boğaz boğaza bir kavgasına tanık oluyorsunuz. Devlet gücünü, yürütme ve yargı erkini eline geçirmiş bir canavarın ne olursa olsun kuzuyu yeme teşebbüsü ve kuzu olmayı kabul etmeyen İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun devleşen direnişi ve davası, herkes için ders alınacak ve yaşadığımız çağa ayna tutacak hüviyette.</p>

<p>Dokuz klasörden oluşan dava dosyasında; polis ve savcı ifadeleri, mahkeme sorgu ve kararlarında hukukun somut, objektif ve genel ilkelerine hiç riayet edilmediği, bilakis Salih Mirzabeyoğlu’nun işkenceler altında yaptığı savunmasında derin bir hukuk, ahlâk ve siyaset ilişkisi kurduğunu ve nefsini düşünmekten öte içtimai bir dert taşıdığını görmekteyiz. Şu söz ona ait: “Devlet hukuk demektir; hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.”</p>

<p>Hukukun olmadığı yerde sadece iki tarafı ilgilendiren bir mesele olmadığını, hukuka güven duygusunun zedelenmesinin insanî, ahlakî ve içtimaî yıkımlara ve bunun da rejim bunalımına yol açacağını, bütün suçların olduğu gibi iktisadî suçların da artacağını, vicdanımızı infilak ettirircesine bize anlatıyor Mirzabeyoğlu.</p>

<p>Mahkemenin, sanığın aleyhine olan hususlardaki istekliliğinden ve sanık lehine delilleri toplamaktaki isteksizliğinden davanın gidişatı belli olurken siyasî konjonktüre göre idam kararı verildiği görülüyor.</p>

<h2><strong>“Her ne kadar delil olmasa da…”</strong></h2>

<p>28 Şubat döneminde savcı ve hakimler brifing için Genelkurmay’a koşuyor, bunların arasında Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veren Metin Çetinbaş da var. Öyle ki mahkûmiyet kararı verilirken hukukî gerekçeler üzerinde fazla durulmuyor, maddî unsurlara ve illiyet bağına dikkat edilmiyor. Mahkeme, “Laik düzeni yıkmak istiyorlar. Her ne kadar açık ve net delil olmasa da, Salih Mirzabeyoğlu bu işin fikir babası olduğuna göre örgütün lideri de odur. Hiç taviz de vermiyor. Zaten bir şeyler de yapılmış.” mantığıyla hüküm kuruyor. Dosyadan ve yargılamanın safahatından bu açıkça anlaşılıyor. Böyle mantıkla neler kurulabileceğini ve işin nasıl tersine kendilerini vurabileceğini çarpıcı örneklerle Salih Mirzabeyoğlu tarihî savunmasında anlatıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Hukuksuzluklar</strong></h2>

<p>Çoğu legal faaliyetler ve kendinden zuhur hâlinde gelişen bölgesel tepki ve eylemler bir havuz yapılarak dosyaya doldurulmuş. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu’na isnat edilecek bir şey bulunamamış. Otuz yıllık bir cemiyet ve fikir hareketinin dik duruşu ve istikrarlı büyümesi Batıcı sistem tarafından tehdit ve tehlike görülerek legal-illegal bakmadan operasyonlar yapılmış, dergilerden ve polis ifadelerinden toplanan parça bilgilerle hazırlanan polis fezlekesi aynen iddianameye, iddianame ise aynen mahkeme kararına geçmiştir.</p>

<p>Mahkûmiyet kararında Laiklik ve Atatürkçülük vurgusu dikkat çekmektedir, dosyanın birçok yerinde de açık veya sinmiş olarak bu peşin yargı görülmektedir. Polis ve savcı soruşturmasında da komplo kurgusu açıkça belli olmaktadır. Kurt ile kuzunun “suyumu bulandırıyorsun” hikâyesi…</p>

<h2><strong>Mahkûmiyet kararlarında neler var?</strong></h2>

<p>41 sayfalık Mahkûmiyet Kararı’nın 4 sayfası esas hakkındaki mütalaa, 15 sayfası savunma özetleri, 8 sayfası ise Kumandanın sadece ismi geçen hiçbir eylem bağını göstermeyen sair ifadeler, rapor ve tutanaklar, İBDA fikriyatına gönül bağı olan kişi veya cephelerin muhtelif irili-ufaklı eylemleri, örgütsel doküman diye toplanan el yazısı kâğıtlar, 2 silah ile 2 av tüfeği tutanağı. Bunlar “Dosyamızda Başlıca Deliller” başlığıyla verilmiş. Üç kişiye itham edilenler bunlar. Diğer 8 sayfada ise “Sanıkların Fiili ve Hukukî Durumları” başlığı altında sanıkların siyasî ve ideolojik kimlikleri anlatılmış ve Laik düzenin yıkılması tehlikesinden bahsedilmiş. 41 sayfalık Mahkûmiyet Kararı’nın bir sayfalık hüküm başlığında ise, “Salih Mirzabeyoğlu’nun emir ve komutası göz önünde bulundurularak TCK’nın 146/1. Maddesi gereği İDAM CEZASI İLE CEZALANDRILMASINA” denmiş.</p>

<h2><strong>“Tiyatro Bitti!”</strong></h2>

<p>Fikir, sanat ve aksiyon adamı Salih Mirzabeyoğlu’nun idam kararı üzerine söylediği “Tiyatro Bitti!” sözünü doğrulayan bir senaryo yazmış mahkeme heyeti. Hukuk ayaklar altına alınarak, din düşmanları bir zafer edasıyla vermişler kararlarını. Aslında kaldırılan 163. maddeyi yetki gaspı yaparak tatbik etmişler.</p>

<p>Mirzabeyoğlu tutuklanmadan 6 ay önce, Adana DGM C. Başsavcılığınca, Gaziantep-Urfa yöresinde faaliyette bulunan, “İBDA-C Ultra Force (Büyük Güç) isimli silahlı terör örgütünün amir ve kumandayı haiz üyesi olmak” suçundan TCK’nın 168/1 maddesi gereği kamu davası açılmış, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına sorulmuş, savcılık 25.5.1998 tarihli yazısında “Salih Mirzabeyoğlu’nun İstanbul’da yasal kitap faaliyetleri yaptığı ve illegal bir faaliyeti tesbit edilememiş” cevabını vermiş ve Adana DGM C. Başsavcılığı görevsizlik kararı vermiş.</p>

<h2><strong>Hedef: Türkün ruh kökü</strong></h2>

<p>Altı ay içinde ne olmuş ki, Anayasal Düzeni Silah Zoruyla Değiştirmeye Teşebbüs suçu oluşmuştur? İşin zaman ve eylem açısından imkânsızlığı ortada iken, vahamet derecesinde ve yoğunlukla eylem ifade etmesi gereken 146/1. maddeden ceza nasıl verilebiliyor? Hem de bu ucube kararın üstünde “Türk Milleti Adına Yargılama Yapmak” ifadesi konmuşken. Hukuk kılıfı altında Türk Milletini ve Anadolu ruhunu katletmenin kararını vermişler. Üstelik devlet görevlisi imkânlarını kullanarak bu cinayeti işlemişler, “nitelikli cinayet” diyebiliriz. Yüzde yüz yerli bir hareket olan BD-İBDA'nın bağlı olduğu, "Türkün ruh kökü ve Anadoluculuk davası" hedef alınmıştır. Gazi Üniversitesinden Prof. Dr. Nurullah Aydın’ın, Mirzabeyoğlu davasını inceledikten sonra Baran dergisine verdiği mülakattaki sözünü aktaralım: “Salih Mirzabeyoğlu Yahudi olsa idi bir saat bile içerde kalmazdı.”</p>

<h2><strong>“Örgüt evinde yakalandı” yalanı</strong></h2>

<p>Kamuoyunun malumu olduğu üzere Salih Mirzabeyoğlu çocuğunu okuldan alırken yakalanıyor ve “örgüt evinde yakalandı” diye izbe görüntüler eşliğinde basına servis ediliyor. O dönem, Müslüman geçinenler de sessiz kalarak bu yargısız infaza eşlik ediyor. Salih Mirzabeyoğlu Tuzla’da otururken koruması olduğu iddia edilen Saadettin Ustaosmanoğlu ise Fatih’te oturuyordu. Görüşmeleri bile yoktu. Ama örgüt olmuşlardı!</p>

<p>O zamanın Star gazetesi Salih Mirzabeyoğlu’nun askerlerce darp edilmiş haline “traş olurken yüzünü kesti” derken, Hürriyet gazetesi de “yolunmuş aslanlar tavuğa döndü” diyerek işkenceler pervasızca alkışlanıyor, yalakalıkta birbirleriyle yarışıyordu. Mahkeme heyeti de üstü başı perişan sanıklara bir şey dahî sormuyordu. Zaten İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun tek suçu Yahudi işbirlikçisi bu çıkar çevrelerine karşı dik duruşu ve Necip Fazıl’dan devraldığı dava taşını gediğine koymak istemesidir. Dininin, dilinin, ırzının, ilminin vs. intikamını almak istemesidir. İslâmî ve antiemperyalist böyle bir fikir etrafında Salih Mirzabeyoğlu’na bağlılık ise çıkar çevrelerini korkutmuştur. İBDA’nın çizgisi aynıdır. 16 yıldır cezaevinde kalan ve 17’si cezaevinde olmak üzere 70’e yakın telif eser sahibi olan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun tek davası, Ümmetin Kurtuluşu davasıdır: “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemese de…”</p>

<h2><strong>Ceza verenler kemalist ve FETÖ’cü</strong></h2>

<p>İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veren Metin Çetinbaş, Kemalist ve brifingçi olup, hâkimlikten ayrılınca Ergenekon sanığı Kemal Alemdaroğlu’nun avukatı olmuştur. Keza, Salih Mirzabeyoğlu’na idam isteyen C. Savcısı Ali Cengiz Hacıosmanoğlu ise FETÖ’cü idi. Bu savcının 17 Aralık 2013 tarihli Hükümete darbe operasyonu mimarlarından olduğu görüldü. Kemalist cunta ile FETÖ’cü cunta Salih Mirzabeyoğlu’na karşı olmada müşterekler. İBDA bağlılarına verilen ağır cezalarda da bu şer odaklarının müşterekliği var. İBDA olunca aralarındaki kavgayı unutuyorlar anlaşılan.</p>

<p>Mirzabeyoğlu davasına önce bakan 6. DGM Başkanı Sedat Karagül’ün, görevinden alındıktan sonraki “siyasî baskı görmediğim hiçbir dava yoktu” açıklaması da dikkat çekicidir. Siyasî davaların merkezinde olan 28 Şubat’a direnen tek hareketin mimarı olarak görülen Salih Mirzabeyoğlu ve onun davasıdır. 28 Şubat’ın başarısızlığının ve daha ileri gidememesinin sebebi de, İBDA hareketi ve direnişidir. Bu korkunun bir tezahürü olarak, davayı bir an önce neticelendirmeyen Sedat Karagül yerine Metin Çetinbaş geliyor ve daha üçüncü duruşmada idamı veriyordu. Evcil mahlûk sahibinin hükmüne uymakta gecikmiyordu.</p>

<p>Dokuz klasörlük ve yaklaşık 3000 sayfalık dava dosyasının 5-6 ve 7 nolu klasörler tamamen Salih Mirzabeyoğlu dışındaki İBDA’cıların yıllar önce yakalanıp görülen ve bir kısmı neticelenen davalarının polis ifadelerinden ibaret. Herkes kendi usulünce mücadele eder ve her cephenin yaptıklarının hatası sevabı kendisine aittir. Hukukî tanımlama ile, “suçların şahsiliği ilkesi” vardır. Bir ev arama tutanağına bakıyorum, “Salih Mirzabeyoğlu’nun posteri ve yine irtica içerikli çok sayıda kitaba el konulmuş” diyor. 70 sayfa saydığım Hendek İBDA-C davası evrakı 2. Klasöre doldurulmuş. Ziyaretler, sohbetler, dergiler, kitaplar, legal dergilerde çıkan haber ve yorumlar. Kurgulanmış sorularla alınmış ifadeler vs. vs.</p>

<p>Cezaevinden dergilere gelen mektuplar da dosyayı süslemiş. Devrimci Dostlar’dan gelen mektuplarla kompozisyon tamamlanmış. Kumandan’a derin saygılı ifadeler mi, mektupları dosyada toplama saiki olmuş?</p>

<h2><strong>Fikrî yazılar, örgütsel doküman olarak gösteriliyor</strong></h2>

<p>Salih Mirzabeyoğlu’nun kitaplaşmış el yazıları örgütsel doküman olmuş. Bazı yazılar gözüme ilişiyor: Derviş Muhammed. Abdülhalik Gücdüvanî. Mevlana… Bu zatlarla da örgütsel bağ var herhalde! Gösterilerde “Yaşasın Kumandan Mirzabeyoğlu!” diye bağırılmış, bunlar da dosyada var. Meşhur Taraf dergisinin “İBDA-C nedir?” broşürü de dosyada yer almış. Anlayarak okusalardı, sapla samanı karıştıran böyle çorba bir dosya yapmazlardı herhalde.</p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ev Arama ve Zaptetme” tutanağında kendi telif ettiği kitapların hepsine el konmuş ve tutanağa tek tek yazmışlar. Müellifin evinde eserlerini ele geçirmişler, tam bir suçüstü(!).</p>

<p>1998 senesinde Salih Mirzabeyoğlu’nun gözaltına alınmasını ağızlarından salyalar akarak veren işbirlikçi medyaya, Kumandan’ın avukatı tarafından “Salih Mirzabeyoğlu “örgüt lideri” değil, “fikir adamıdır” başlıklı noterden cevap ve düzeltme metinleri gönderilmiş olup, bunların bir suretleri ve gönderildiği medya kurumları dava dosyasında da yer almaktadır.</p>

<h2><strong>Milletin kanını emen imtiyazlı 3000 aile</strong></h2>

<p>Milletin kanını emen 3000 imtiyazlı ailenin çıkarları için var olan asker, polis ve yargı. Mahkumiyet kararında 6. DGM bunu açıkça itiraf ediyor:</p>

<p>“Sanık Salih İzzet Erdiş’in kurup yönettiği İBDA-C Örgütü, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Anayasa ile temin edilmiş demokratik, Laik hukuk düzenini silahlı halk ayaklanması yoluyla değiştirmeye çalışan son yılların en tehlikeli terör örgütlerinden biridir.”</p>

<p>İBDA bağlılarının heybeti ve kâfirlere verdiği korkuları ayrı bir mevzu, mahkeme kararında kaç tane yanlış bir arada bulunuyor. Hukuk, somut delil demek, delilleriniz Mirzabeyoğlu’nun eserleri mi? İBDA ile İBDA-C’nin farkı bilinmeden nasıl karar tesis ediliyor? Laikliği reddetmek ve İslâm devleti istemek suç mu? Kanunsuz suç olur mu?</p>

<p>1991 yılında Körfez savaşını protesto gösterilerinden sonra halk ayaklanmasına geçilecek endişesiyle Salih Mirzabeyoğlu tutuklanmış ve daha sonra beraat etmişti. Bu notu da ilave edelim.</p>

<h2><strong>Dosyalara hiç bakılmadı</strong></h2>

<p>İsnad edilen suçların maddî ve manevî unsurları araştırılmamış, Hizbullah gibi alakasız dosyalar klasörlere girmiş, arama kararı olmadan evler aranmış, Şube’de ise muvafakatlı ev arama tutanakları imzalatılmış, 80 civarında legal ve illegal cephelerin kendi bölgelerinde ve kendinden zuhur espriyle faaliyetleri anlaşılmamış, lehe deliller araştırılmamış, bir yere bırakılan yazılı kâğıttan o zümrenin suçlanamayacağı gözardı edilmiştir. Ve hiçbir emir ve komuta bağı olmadan, “ortada bir örgüt olduğuna ve buna bir lider gerektiğine göre” yakıştırmasıyla Salih Mirzabeyoğlu örgüt liderliğine ve idam cezasına “münasip görülmüş”. Savcı iddianamesinde,” her ne kadar örgütü yönettiğine dair bir delil elde edilememişse de” diyor ama buna rağmen takipsizlik kararı vermek yerine dava açıyor. Hukuk ve adaletin gereği değil, egemen güçlerin isteği oluyor…</p>

<h2><strong>Hukukî değil, ideolojik dava</strong></h2>

<p>Mirzabeyoğlu davası, hukukî değil, tamamen siyasî ve ideolojik bir davadır.</p>

<p>Polisin, askerin ve yargının yapmak istediği Salih Mirzabeyoğlu’nun iradesini kırmak idi. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun yapmak istediği ise, Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin Anadolu’daki Kurtuluş Mücadelesine verdiği destek iradesini, Necip Fazıl’dan tevarüs ederek yaşatmaktır. “Gayesine ermemiş savaş bitmemiştir.” diyerek bağımsızlık mücadelesini zafere erdirmektir. Eğer böyle bir misyonu ve Allah’ın yardımı olmasa idi böyle destanlık direniş olur muydu?</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>BD-İBDA Tarihi</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/fikri-idam-tesebbusu-2-nisan-2001</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 19:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/tarihqqq.webp" type="image/jpeg" length="34504"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mânânın maddeyi alt ettiği zafer: 18 Mart Çanakkale Destanı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mananin-maddeyi-alt-ettigi-zafer-18-mart-canakkale-destani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mananin-maddeyi-alt-ettigi-zafer-18-mart-canakkale-destani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çanakkale; Sultan Abdülhamid Han’ın dâhice hazırladığı istihkâmlarda, ezan susmasın ve şeriatın son kalesi düşmesin diye şehadete koşan gerçek kahramanların destanıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Çanakkale, bir asır evvel yaşanıp bitmiş bir takvim yaprağı değildir; doğrudan doğruya İslam’ın izzetini, şeriatın hükmünü, ezanın susmamasını gaye edinen bir büyük hesaplaşmadır. O gün boğazın serin sularına gömülen sadece İngiliz zırhlıları değil, Payitaht’ı düşürüp hilafeti tarihe gömmek isteyen Batılı küstahlıktı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu zaferin temel harcı, Sultan Abdülhamid Han’ın dâhiyane ileri görüşlülüğüyle atılmıştır. Boğazın iki yakasına inşa ettirdiği tabyalar, yerleştirdiği ağır bataryalar ve kurduğu savunma hattı, 18 Mart’taki büyük destanın asıl hazırlayıcısıdır. Abdülhamid Han’ın devlet aklı olmasaydı, Çanakkale’de sergilenen muazzam direnişin teknik altyapısı da vücut bulamazdı. </p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu’nun işaret ettiği üzere, şehadete koşan gerçek kahramanlar, sadece bir toprak parçasını değil, topyekûn bir ruh nizamını müdafaa ediyorlardı. Gaye, hilafet merkezini korumak ve şeriatın sancağını yere düşürmemekti. Bugün 18 Mart’ı anmak; bu büyük davayı romantik bir hamasete kurban etmek değil, Abdülhamid Han’ın ferasetini ve şehitlerin şeriat ve hilafet davasını bugünün fikrî kavgasına mermi yapmaktır. Bu dava, ezan dinmesin ve İslam’ın son kalesi sarsılmasın diye ölüme gülümseyenlerin mirasıdır.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mananin-maddeyi-alt-ettigi-zafer-18-mart-canakkale-destani</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 14:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/screenshot-20260318-1457022.png" type="image/jpeg" length="28694"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mevlânâ Câ’fer-i Sâdık Hazretlerini vefatının sene-i devriyesinde rahmetle anıyoruz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mevlana-cafer-i-sadik-hazretlerini-vefatinin-sene-i-devriyesinde-rahmetle-aniyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mevlana-cafer-i-sadik-hazretlerini-vefatinin-sene-i-devriyesinde-rahmetle-aniyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mevlana-cafer-i-sadik-hazretlerini-vefatinin-sene-i-devriyesinde-rahmetle-aniyoruz</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 13:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/caferi-sadik-702x336.jpg" type="image/jpeg" length="49552"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[7 Mart 1989 - Üniversitelerde başörtüsü yasağı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/7-mart-1989-universitelerde-basortusu-yasagi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/7-mart-1989-universitelerde-basortusu-yasagi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[7 Mart 1989’da Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan düzenlemeyi iptal etmesi, bu milletin inancına vurulan yasak zincirinin en karanlık halkalarından biri olarak hafızalara kazındı. Devlet gücünü arkasına alarak Anadolu insanının mukaddesatına savaş açan küfür yobazı zihniyet, o gün üniversite kapılarını tesettürlü Müslümanlara kapatırken kendi korkusunu ve çürümesini de tarihe mühürledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>7 Mart 1989 tarihinde Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde dini inanç sebebiyle başörtüsü kullanılmasını serbest bırakan kanun hükmünü iptal ederek küfür yobazı zihniyetini "hukuk" maskesiyle tescilledi. Bu tarih, devlet imkânlarını babasının malı gibi kullanan Kemalist statükonun, Anadolu insanının mukaddesatına karşı açtığı savaşın en somut dönüm noktalarından biridir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu iptal kararı, bizzat Anadolu'nun ruh köküne yöneltilmiş bir imha operasyonudur. Kendi halkının inancını "tehdit" kategorisine sokan bu aşağılık kompleksli yapı, üniversite kapılarını birer turnikeye çevirerek bizzat kendi entelektüel sefaletini ve korkaklığını ilan etmiştir. Bugün gelinen noktada, o günün eli güçlü olan cellatlarının ve yasaklarının esamesi okunmuyor; o kokuşmuş yapı kendi pisliği içinde felç olmuş durumdadır. Devran dönmüş, halkın inancına diş bileyen o 'modern' yobazlık kendi dayatmaları altında ezilmiştir.</p>

<p>Bizim meselemiz, o günün cübbeli eşkıyalarının bu millete vurduğu zinciri kırmak ve Kemalist, İslam düşmanı sistemi tarihin çöplüğüne süpürmektir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/7-mart-1989-universitelerde-basortusu-yasagi</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 14:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/basortu-yasagini-kim-getirdi-h553212-d670d.webp" type="image/jpeg" length="67785"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sene-i devriyesinde Osmanlı Hanedanı'nın sürgüne gönderilmesi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sene-i-devriyesinde-osmanli-hanedaninin-surgune-gonderilmesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sene-i-devriyesinde-osmanli-hanedaninin-surgune-gonderilmesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[4 Mart 1924’te Osmanlı hanedanının sürgüne gönderilmesi, yalnız bir ailenin değil, altı asırlık bir devlet hafızasının vatanından koparılışını simgeleyen tarih olarak kayda geçti. Bir gecede yurtsuz bırakılan hanedan mensupları gurbetin çilesine savrulurken, geride kalan miras dağıldı, kökle bağ koparıldı. Yıllar sonra verilen dönüş izinleri ise kaybolan zamanın ve silinen hatıranın yerini doldurmaya yetmedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>4 Mart 1924 itibarıyla Osmanlı hanedanının sürgüne gönderilmesi altı asır boyunca i’lâ-yı kelimetullah bayrağını burçlarda tutan bir sülalenin, kendi senelik emeklerinin mahsulü vatanında "parya" ilan edildiği meşum bir takvimin adıdır. 431 Sayılı Kanun, bir gece yarısı baskınıyla, şehzadeleri, sultanları ve masum çocukları, ellerine tutuşturulan tek yönlü "ihraç" belgeleriyle meçhule sürüklemiştir. Bu, bir milletin kendi köklerine vurduğu en ağır baltadır. Batı’nın "hasta adam" diye yaftaladığı devin evlatları, şimdi Batı’nın başkentlerinde ekmeğe muhtaç hale getirilerek, düşmanları tarafından adeta kinle intikam alınmak istenmiştir.</p>

<h3><strong>Bir milletin en büyük mirasçılarına sürgün</strong></h3>

<p>Son Halife Abdülmecid Efendi’nin Dolmabahçe’den atılması, bir imparatorluk hafızasının silinme teşebbüsüdür. Gecenin bir yarısı, bir hırsız gibi sarayından çıkarılan Halife, Çatalca İstasyonu’nun soğuk rayları üzerinde bekletildi. Şark Ekspresi’nin vagonlarına doluşan 234 hanedan mensubu; sadece birer insan değil, birer tarih abidesiydi. İsviçre sınırlarında "vatansız" muamelesi gören, pasaportlarına "geri dönmemek kaydıyla" şerhi düşülen bu asil aile, Avrupa’nın kucağına birer mülteci gibi atılmıştır. Maddi varlıkları gasp edilmiş, şahsi mülklerine el konulmuş ve koca bir hanedan, açlığın ve sefaletin pençesine kasten terk edilmiştir.</p>

<h3><strong>Hanedan mirasına talan</strong></h3>

<p>Sürgün sadece bedenleri değil, ruhu ve mirası da hedef almıştır. Hanedan İstanbul’dan yaka paça atılırken, geride kalan saraylar ve konaklar adeta bir leş kargası sürüsü gibi simsarların hücumuna uğradı. Bu yağmanın en karanlık figürlerinden biri olan dişçi Sami Günzberg ve hempaları, hanedanın çaresizliğini fırsat bilerek paha biçilemez tabloları, hat eserlerini ve mücevherleri yok pahasına Avrupa piyasalarına peşkeş çekmiştir. Bir imparatorluğun estetiği, Yahudi ve azınlık tüccarların tezgahlarında "ganimet" niyetine satılmış; New York’tan Paris’e kadar dünya müzeleri, bizim çalınan hafızamızla donatılmıştır. Toprakları paylaşılan devletin, sofrasındaki porseleni bile çalınmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Çile devri</strong></h3>

<p>Gurbet, Osmanlı evlatları için bir "çilehane"ye dönüşmüştür. II. Abdülhamid Han’ın torunu Şehzade Mehmet Orhan Efendi’nin Paris sokaklarında taksi şoförlüğü yapması ve ardından bir mezarlık bekçisine dönüşmesi, tarihin en ağır hicranıdır. V. Murad’ın kızı Fehime Sultan’ın Fransa’da bir kulübede veremden eriyerek can vermesi ve cenazesinin belediye tarafından kaldırılması, bir milletin ecdadına karşı en büyük utanç vesikasıdır. Şehzade Cengiz’in üç kuruş ekmek parası için boks ringlerinde yediği yumruklar, aslında İslam’ın onuruna atılmış yumruklardır. Çöplerden yiyecek toplayan sultanların, otel odalarında açlıktan ölen şehzadelerin ahı, bu toprakların üzerinde hala bir bulut gibi asılı durmaktadır.</p>

<p>Kadın üyelere 1952’de, erkek üyelere ise ancak 1974’te lütfedilen dönüş izinleri, aslında bir iade-i itibar değil, bir vicdan azabının dışa vurumudur. Döndüklerinde ne sığınacak bir saçak altı ne de kendilerini tanıyan bir nesil bulabilmişlerdir. Türkçe’yi unutan şehzadeler, vatan hasretiyle kavrulan sultanlar, gurbet topraklarında birer birer toprağa düşmüştür. </p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sene-i-devriyesinde-osmanli-hanedaninin-surgune-gonderilmesi</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 16:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/0x0-1.webp" type="image/jpeg" length="69196"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Hilafetin kaldırılmasının ardında İslam düşmanlığı yatıyor"]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hilafetin-kaldirilmasinin-ardinda-islam-dusmanligi-yatiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hilafetin-kaldirilmasinin-ardinda-islam-dusmanligi-yatiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarihçi Said Alpsoy, hilafetin kaldırılmasının ardında derin bir İslam düşmanlığının yattığını; hilafet kaldırılırken patrikhane ve hahambaşılığın korunmasının çifte standart olduğunu dile getirdi. Alpsoy, ayrıca 5816 sayılı kanunun kalkması halinde, vakıf mallarının nasıl ve kimler tarafından tasfiye edildiğiyle ilgili çarpıcı gerçeklerin gün yüzüne çıkacağını ifade etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hilafetin-kaldirilmasinin-ardinda-islam-dusmanligi-yatiyor</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 09:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/hilafetin-kaldirilmasi.webp" type="image/jpeg" length="82660"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hilafet hasreti 102. yılında]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hilafet-hasreti-102-yilinda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hilafet-hasreti-102-yilinda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[3 Mart 1924, ümmetin asırlık sancağının indirildiği, hilafet müessesesinin tasfiye edilerek İslam dünyasının başsız bırakıldığı kırılma günü olarak hafızalara kazındı; o gün açılan yara bugün hâlâ İslam coğrafyasının dört bir yanında hissedilmeye devam ediyor. Allah bizleri hilafet çatısı altında toplanmayı tez vakitte nasip etsin.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>3 Mart 1924; İslam dünyasının kalbine saplanan bir hançer, 1400 yıllık müktesebat olan, "Hilafet" müessesesinin tasfiye edildiği tarihtir. Bu hamle, başta İngiltere olmak üzere sömürgeci güçlerin, Müslümanları başsız bırakarak coğrafyayı parselleme planının Lozan’da mühürlenmiş halidir.</p>

<p>Lozan’daki pazarlık masasında İngilizlerin dayattığı en sert şart buydu. Hilafet kaldırılana kadar anlaşmayı imzalamayan emperyalist irade, 3 Mart’tan hemen sonra imzayı attı. Bu durum, bir ihanet sözleşmesinin tescilidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hilafetin ilgasıyla birlikte yıkım bir çorap söküğü gibi geldi. İslam’a ait ne varsa hedef tahtasına konuldu. İstiklal Mahkemeleri kuruldu, şapka giymediği için insanlar darağaçlarında sallandırıldı. Ezanın aslı susturuldu, harfler yasaklandı, Kur’an eğitimi yeraltına itildi. Ayasofya’yı müzeye çevirip camileri ahır yapan bu zihniyet, Müslümanları kendi öz yurdunda garip bıraktı. "Yurtta sulh, cihanda sulh" safsatasıyla Türkiye Anadolu’ya hapsedilirken, dışarıdaki milyonlarca mazlumun hâmisi elinden alındı.</p>

<p>Bugün Gazze yanıyorsa, Doğu Türkistan feryat ediyorsa ve İslam coğrafyası cetvellerle çizilen suni sınırlarla kan gölüne dönmüşse, sebebi bu başsızlıktır. Müslümanları koruyacak o büyük çatının yokluğudur. Coğrafyamızı her isteyenin rahatça parçalamasının önünü açan, bizi savunmasız bırakan bu otorite boşluğudur. Zulmün gölgesini kaldırmanın, yeryüzüne yeniden huzur ve emniyeti getirmenin tek yolu, bu mukaddes müesseseyi yeniden ikame etmektir. Kurtuluş, bu başsızlık zilletine son vermekten geçer.</p>

<p>Allah bu ümmeti düştüğü başsızlık zilletinden tez zamanda halas eylesin. Başımızda mazluma kalkan, zalime korku olacak bir Halife bulunmasını bizlere nasip etsin.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hilafet-hasreti-102-yilinda</guid>
      <pubDate>Tue, 03 Mar 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/hilafet.jpg" type="image/jpeg" length="96761"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[29. yılında 28 Şubat]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/29-yilinda-28-subat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/29-yilinda-28-subat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[28 Şubat, milletin inancına pranga vurmaya kalkan bir vesayetin, hukuku sopa, medyayı manşet, üniformayı gölge yaptığı bir tasalluttu. İnancı ve iradeyi köşeye sıkıştırma hamlesi çöktü; fakat o zihniyetin tortusu hâlâ dolaşımda ve pusuda bekliyor. Mutlak fikrin hakimiyeti olana dek bu zihniyet ile hesaplaşılmaya devam edilecek]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>28 Şubat; bu toprakların ruh köküne, inancına ve manevî varlığına yönelik topyekûn bir imha operasyonuydu. Bu darbe "Bin yıl sürecek" diyenlerin kibri, aslında Batıcı vesayetin Müslüman Anadolu insanına duyduğu o kadim nefretin dışavurumuydu.</p>

<p>Meseleyi sadece bir "mağduriyet" parantezine hapsedip ağlak bir dil kullanmak, o gün dik duran iradeye haksızlıktır. 28 Şubat, bir hukuk cinayetiydi. Brifingli yargıçların kaleminden çıkan kararlarla hayatları karartılan, zindanlara mahkûm edilenlerin davası hâlâ masadadır. Bu süreçle gerçek manada hesaplaşmak; sadece faillerin yargılanması değil, o günün hukuksuz kararlarının tüm sonuçlarıyla beraber ortadan kaldırılmasıdır.</p>

<h3><strong>15 Temmuz şehidi Halil Kantarcı, 28 Şubat'ta DGM'den ağır ceza almıştı</strong></h3>

<p><iframe allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="" frameborder="0" height="315" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" src="https://www.youtube.com/embed/gV6stSwjcAM?si=K1nyHeONQAHETrNJ" title="YouTube video player" width="560"></iframe></p>

<p>28 Şubat zihniyetini en iyi özetleyen şahsiyetlerden biri; henüz 16 yaşında bir çocukken, brifingli Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) koridorlarında idamla yargılanan Halil Kantarcı’dır. 28 Şubat 1997 tarihinde—yani darbenin tam yıl dönümünde— daha sonra FETÖ'cülüğü ortaya çıkan hâkim Şerafettin İste ve ekibi tarafından yaş haddinden idam verilemeyip en azami sınırdan hesaplanarak 40 yıl cezaya maruz kalan Kantarcı, gençliğini "bin yıl sürecek" denilen o karanlık zindanlarda tüketti. On yıl süren mahkûmiyetin ardından beraat ettiğinde, vatanına milletine küsmek yerine o çelikleşmiş iradesini daha da tahkim etti.</p>

<p>Bugün 28 Şubat’ın aktörleri değişmiş, yöntemleri evrilmiş olabilir; ancak o vesayetçi damar pusuda beklemeye devam ediyor. Bizim için bu tarih, bir anma gününden ziyade bir teyakkuz noktasıdır. Tefekkür disiplini, düşmanını tanımayı ve onun hamlelerini boşa çıkaracak fikrî donanımı kuşanmayı gerektirir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Müslüman Anadolu insanının iradesini prangalamaya çalışanlar, tarihin çöplüğüne süpürülmeye mahkûmdur. Pazarlıksız bir iman ve tavizsiz bir fikir disipliniyle yürütülen bu kavga, o günün karanlığını da bugünün maskeli vesayetini de aşacak güçtedir. 28 Şubat bitmemiştir; o gün başlayan büyük hesaplaşma, mutlak fikrin mutlak galibiyetine kadar devam edecektir.</p>

<p></p>

<p class="ratio ratio-16x9"><iframe allow="autoplay; fullscreen" allowfullscreen="" frameborder="0" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" scrolling="no" src="https://www.barandergisi.net/vidyome/embed/69216" webkitallowfullscreen=""></iframe></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/29-yilinda-28-subat</guid>
      <pubDate>Sat, 28 Feb 2026 14:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/bin-yil-surecek-denmisti-28-subatin-uzerinden-23-yil-gecti-1582884224-2895.webp" type="image/jpeg" length="92684"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şehidimiz Metin Yüksel'i rahmetle anıyoruz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sehidimiz-metin-yukseli-rahmetle-aniyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sehidimiz-metin-yukseli-rahmetle-aniyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Genç yaşta Akıncılar hareketinin ön saflarında yer almış, Gölge Dergisi ile ruhunu şekillendirmiş olan Metin Yüksel, 23 Şubat 1979’da Fatih Camii avlusunda şehadetle vuslata ermiştir. Mücadelesi ve azmi bugün de hatırlanan şehidimizin, mekânı cennet, makamı âli olsun.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Metin Yüksel, 17 Temmuz 1958’de Bitlis’te, İslam alimi Sadrettin Yüksel ve Sarete Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesiyle birlikte dokuz yaşındayken Fatih’e yerleşti. Ortaokul ikinci sınıfta okulu bırakarak eğitimini babasından aldığı Kur'an ve temel İslami derslerle sürdürdü. Genç yaşından itibaren İslami teşkilatlanmaların içinde yer alan Yüksel, Akıncılar hareketinin Fatih Reisi oldu. Bu süreçte, Salih Mirzabeyoğlu’nun çıkardığı ve İslami hareketin militan çizgisini temsil eden Gölge Dergisi ile organik bir bağ kurdu. Metin Yüksel, sadece bir teşkilatçı değil, aynı zamanda Gölge dergisinin aktif bir dağıtıcısıydı; eylemci çizgisini ve aradığı ruhu bu kadroda buldu.</p>

<p>Fatih Akıncılar bürosunu Gölge dergisinin posterleriyle donatan Metin Yüksel, "Bizi sokağa çekemezler" diyen pasif anlayışın aksine, Gölge kadrosuyla birlikte boykotlarda ve çatışmalarda en ön safta yer aldı. Haydar semtindeki şubede halka ücretsiz sağlık hizmeti verecek kadar hayatın içinde, il yönetimini pek takmayan isyancı ruhuyla da bağımsız bir karaktere sahipti. Salih Mirzabeyoğlu’nun mana babası olduğu Akıncılar teşkilatı içinde; Kemalist düzene ve düzenin hocalarına karşı sert bir duruş sergiledi. YIE boykotlarından Mecidiyeköy’deki çatışmalara kadar her eylemde Gölge kadrosuyla omuz omuza verdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Onun mücadelesi yerel sınırları aşan bir ümmet bilincine sahipti. Fatih Postanesi önünde Gölge kartpostallarını satarken kasetten Moro Destanı’nı çalar, Şah’a karşı İran halk hareketini destekleyen kalaşnikoflu afişleri kendi elleriyle hazırlardı. Bu eylemleri bir "İrancılık" değil, Ehl-i Sünnet itikadı üzere emperyalizme vurulan her darbeyi destekleme iradesiydi. "Şehadet bir çağrıdır, tüm nesillere ve çağlara..." sloganının sahibi olan Metin Yüksel, İzmir’deki bir aksiyondan dönüp rapor vermek üzere sözleştiği 23 Şubat 1979 günü, Cuma namazı çıkışı Fatih Camii avlusunda pusuya düşürülerek şehit edildi. Şehidimizin mekânı cennet, makamı âli olsun.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sehidimiz-metin-yukseli-rahmetle-aniyoruz</guid>
      <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 13:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/metin-yuksel-aniliyor-haber-1804879.webp" type="image/jpeg" length="99458"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[21 Şubat 1965: Malik bin Şahbaz'ın şehadeti]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/21-subat-1965-malik-bin-sahbazin-sehadeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/21-subat-1965-malik-bin-sahbazin-sehadeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Malcolm X, çocukluk travmalarından zindan dönüşümüne, İslâm’la tanışmasından Mekke’de ufkunu genişletmesine kadar mücadeleyle yoğrulmuş bir hayat sürdü; nihayetinde hakikat çizgisini terk etmeden kürsüde kurşunlara hedef olarak şehadete yürüdü. Mekânı cennet, makâmı âli olsun.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Malcolm X’in hayatı, çocukluğundan şehadetine kadar, kelimenin tam mânâsıyla mücadeleyle yoğrulmuş bir ömürdür. Omaha’da doğan Malcolm, daha küçük yaşta beyaz üstünlükçü şiddetin ne demek olduğunu gördü; babası Earl, Pan-Afrikanist faaliyetleri sebebiyle tehdit edildi, evleri yakıldı ve nihayetinde hunharca katledildi. Resmî kayıtlara “kaza” diye geçen bu ölüm, aslında bir devrin siyahîlere reva gördüğü kaderin özeti gibiydi. Aile dağıldı, anne Louise ruhî buhranlara sürüklendi, kardeşler koruyucu ailelere verildi. Bir çocuk için en ağır sürgün, yuvasından koparılmaktır; Malcolm daha o yaşta hayatın sert yüzüyle tanıştı.</p>

<p>Okulda parlak bir talebeydi; avukat olma hayali kuruyordu. Lâkin bir öğretmenin “bir zenci için gerçekçi hedef değil” sözü, yalnızca bir meslek hayalini değil, bir sistemin zihniyetini de ifşa etti. Okulu bırakması bir kopuştu, fakat aynı zamanda sokakla yüzleşmenin başlangıcıydı. Boston ve Harlem yılları, suç, savrulma ve arayışla geçti; 1946’da hırsızlıktan yakalanarak hapse girdi. Ne var ki zindan, onun için çöküş değil, tahavvül mekânı oldu. Zindan yıllarında, kardeşinin telkinleriyle İslâm’la tanışması, Malcolm için bir kimlik inkılâbıydı. ‘İslâm Ümmeti’ hareketi vesilesiyle disipline yönelen Malcolm, haramları terk ederek hayatını yeniden tanzim etti ve zihnî dirilişini imanla tahkim etti. İslâm, onun öfkesini başıboş bir hınç olmaktan çıkarıp şuurlu bir mücadeleye dönüştüren esas mihver hâline geldi. Hapishanede kitaplara sarılması, kendi ifadesiyle bir “zihin vitamini”ydi; filolojiye, etimolojiye, tarihe merak salması, zihnî inkılâbının işaretiydi. Tek bir kitabın dahi insan hayatını değiştirebileceğini yaşayarak gördü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sokakların içinden gelen Malcolm, sokakların dilini de, acısını da biliyordu. Bir zamanlar karanlık dehlizlerinde dolaştığı mahallelerde, sonraları adaletin ve izzetin sözcüsü hâline geldi. Hitabeti yalnız öfke değil, idrak taşıyordu; bir köşedeki sıradan insanla konuşurken de, kürsüde binlere seslenirken de aynı sahiciliği muhafaza ediyordu. İnsanları küçümsemeyen, onları anlamaya çalışan bir lider portresi çizdi; bu yüzden Müslüman-gayrimüslim pek çok siyahî onun etrafında kenetlendi. O, sokakların hamisi gibiydi: hakkı gasbedilmişlerin sesi, hor görülmüşlerin izzet çağrısı.</p>

<p>1964’te hac için Mekke’ye gidişi ise hayatının kırılma noktası oldu. Hac öncesinde tüm beyazları yekpare bir “şeytan” kategorisinde gören Malcolm, Mekke’de farklı renklerden Müslümanların aynı safta ibadetine şahit olunca bakışını tashih etti. El-Hacc Malik el-Şahbaz imzasını kullanmaya başlaması, yalnız isim değil, ufuk değişikliğiydi. Artık ırkçılığı toptan reddediyor, meseleyi ten renginden ziyade zulüm ve adalet ekseninde ele alıyordu. “Beyazları beyaz oldukları için değil, yaptıklarından dolayı suçluyorum” sözü, onun fikrî olgunluğunu gösteren berrak bir beyanname gibiydi. Mekke dönüşü hitabeti daha derin, duruşu daha sükûnetli, fakat daha tesirliydi.</p>

<p>Ne var ki bu değişim, eski çevrelerinde rahatsızlık doğurdu. Elijah Muhammad ile arası açıldı; bilhassa Kennedy suikastı sonrası yaptığı yorumlar, sert tepkilere yol açtı. Malcolm, teşkilattan ayrılacağını ve daha kapsayıcı bir hareket kuracağını ilan etti. Artık yalnız siyahîler için değil, zulme karşı duran herkes için konuşuyordu. Bu istikamet, onu daha da yalnızlaştırdı; evi bombalandı, suikast ihtimallerini defalarca dile getirdi. Yine de geri adım atmadı. </p>

<p>21 Şubat 1965’te, New York’taki Audubon Salonu’nda konuşma yapmak üzere kürsüye çıktı. “Esselâmü aleyküm kardeşlerim” diye başladığı hitabın birkaç saniye sonrasında salonda kargaşa çıktı ve en ön saflardan açılan ateşle yere yığıldı. On altı kurşun, bir sembolü hedef alıyordu. Fakat tarih gösterir ki mermi, fikri öldüremez. Malcolm X, bir öfke figürü olarak değil; cehaletten ilme, ırkçılıktan tevhid ufkuna, sokaktan kürsüye uzanan bir dönüşümün adı olarak zihinlerde hatırlanır ve hatırlanacaktır.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/21-subat-1965-malik-bin-sahbazin-sehadeti</guid>
      <pubDate>Sat, 21 Feb 2026 13:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/malcolm.webp" type="image/jpeg" length="61314"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[12 Şubat 1984: Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri'nin vefatı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/12-subat-1984-mahmud-sami-ramazanoglu-hazretlerinin-vefati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/12-subat-1984-mahmud-sami-ramazanoglu-hazretlerinin-vefati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/12-subat-1984-mahmud-sami-ramazanoglu-hazretlerinin-vefati</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 14:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/mahmud-sams-hazretleri.jpg" type="image/jpeg" length="65921"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yahudi'nin değişmeyen karakterine karşı Beni Kaynuka kuşatması]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/yahudinin-degismeyen-karakterine-karsi-beni-kaynuka-kusatmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/yahudinin-degismeyen-karakterine-karsi-beni-kaynuka-kusatmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bedir sonrası Medine’de patlak veren Beni Kaynuka vakası, İslam devletinin ihanete ve kendi izzet ve namusuna yönelik saldırılara karşı tereddütsüz refleksini ortaya koydu; akdin bozulduğu yerde müsamahanın değil, hâkimiyetin konuştuğu tarihe kaydedildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bedir’in yankıları henüz dinmemiş, Müslümanların izzeti müşrik suratlarında patlamışken; Medine’nin içindeki sinsi damar, yani Beni Kaynuka Yahudileri, münafıklarla el ele vererek dolaplar döndürmeye başladı. Bu vaka, İslam devletinin bünyesindeki ilk habis urun sökülüp atılma ameliyesidir.</p>

<h3><strong>Fitnenin fitili</strong></h3>

<p>Hadiseyi başlatan olay bir meydan okumadır. Kaynuka pazarında ziynet eşyası yaptırmak isteyen bir Müslüman kadının örtüsü, bir Yahudi kuyumcu tarafından sinsice bir çiviyle eteğine iliştirildi. Kadın ayağa kalktığında mahremiyeti açığa çıktı. Yahudilerin kahkahaları, sadece o kadına değil, tüm Müslümanların izzetine atılmış bir tokattı. Orada bulunan bir Müslüman, gayret-i diniyye ile o kuyumcuyu öldürdü lakin Yahudiler de birleşip o Müslümanı şehit ettiler.</p>

<h3><strong>Önce ihtar, sonra kuşatma</strong></h3>

<p>Hadise patlak verince Resulullah (S.A.V.), Kaynuka pazarında onları topladı. Onlara Bedir’i hatırlattı ve "Kureyş’in başına gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden korkun ve Müslüman olun," buyurarak son köprüyü uzattı. Kaynuka’nın cevabı ise kibrin zirvesiydi: <em>"Ey Muhammed! Sen savaş bilmeyen Kureyş’i yenmekle bizi bir tutma. Bizimle savaşırsan insanın ne olduğunu görürsün!"</em></p>

<p>Bu rest, Medine Sözleşmesi’nin fiilen yırtılıp atılmasıydı. Efendimiz, sancağı Hz. Hamza’ya teslim etti ve ordusunu Kaynuka kalelerinin önüne dikti.</p>

<h3><strong>15 günlük tecrit ve teslimiyet</strong></h3>

<p>Kaynuka Yahudileri, zanaatkar ve savaşçı bir kabileydi; 700 silahlı adamları ve sağlam kaleleri vardı. Ancak hesap etmedikleri şey, Müslümanlardaki "ölümü sevme" iradesiydi. 15 gün süren kuşatma boyunca Allah kalplerine korku saldı. Dışarıdan geleceğini umdukları yardımlar kesilince, kayıtsız şartsız teslim oldular.</p>

<h3><strong>Münafığın rolü</strong></h3>

<p>Buradaki mühim noktalardan biri münafıkların reisinin tavrıdır. İbn Ubey, müttefiki olan Kaynukalıları kurtarmak için Resulullah’ın zırhının yakasına yapışacak kadar küstahlaştı. Efendimiz’in öfkesinden yüzü renkten renge girmişken - kalplerdeki fitneyi tamamen deşifre etmek adına- onların öldürülmeyip Medine’den sürülmesine karar verildi.</p>

<h3><strong>Çıkarılacak bazı dersler</strong></h3>

<p>Kaynuka, Medine’nin kuyumcusu ve demircisiydi. Efendimiz, "ekonomi bozulur" demedi; iffete ve akde uzanan eli kesti.</p>

<p>Bir Müslüman kadının namusu için koca bir kabile kuşatıldı. Bu, İslam devletinin izzetini koruma gücünün nişanesidir.</p>

<p>İçerideki hainin kökünü kurutmak, dışarıdaki düşmanla savaşmaktan daha elzemdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kaynuka’nın Şam taraflarına (Ezruat) sürülmesiyle Medine, içindeki ilk büyük prangadan kurtulmuş oldu. Bugünün "pazar yerlerini" tutan, medyayı ve parayı elinde bulunduran modern Kaynukalara karşı takınılacak tavır; Efendimiz’in o kararlı kuşatma iradesidir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/yahudinin-degismeyen-karakterine-karsi-beni-kaynuka-kusatmasi</guid>
      <pubDate>Wed, 11 Feb 2026 13:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/beni-kaynuka-neden-surgun-edildi-184795.jpg" type="image/jpeg" length="91228"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vefatının 108. sene-i devriyesinde Ulu Hakan'a rahmetle...]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/vefatinin-108-sene-i-devriyesinde-ulu-hakana-rahmetle</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/vefatinin-108-sene-i-devriyesinde-ulu-hakana-rahmetle" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ulu Hakan Sultan Abdülhamid-i Sâni Han, çöküş devrinde bir imparatorluğu imanı, zekası ve ferasetiyle ayakta tutan; dışarıda küresel hesaplara, içeride ihanet şebekelerine karşı medeniyetin son savunma hattını kuran tarihin gördüğü en büyük şahsiyetlerdendi. Vefatının 108. yılında, yokluğu hâlâ hissedilen Ulu Hakan'ı rahmet ve minnetle yâd ediyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün tarihin gördüğü en büyük şahsiyetlerden olan Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın vefatının sene-i devriyesi. Ulu Hakan Sultan Abdülhamid-i Sâni Han Hazretleri, tarihin en fırtınalı devrinde, "Hasta Adam" denilerek mirası paylaşılmak istenen bir İmparatorluğu, 33 yıl boyunca sadece zekâsı ve imanıyla ayakta tutup tekrar şahlandıran bir "Siyaset Dâhisi"dir. Üstad’ın ifadesiyle o, bir çöküş döneminde gelmiş olmasına rağmen, devleti temelinden çatısına kadar "payandalarla" tahkim etmiş; dışarıda yedi düvele, içeride ise "idrak mahrumu" Jön-Türk ve Mason ittifakına karşı tek başına bir ordu gibi çarpışmıştır. O’nun devri, paranın altın, ruhun müstakim olduğu bir bereket iklimidir ki; O’nun tahttan indirilişiyle beraber bu bereket, bir daha dönmemek üzere bu toprakları terk etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>O, Anadolu’yu ve İslâm coğrafyasını demiryolları (Hicaz ve Bağdat), mektepler, hastaneler ve fabrikalarla teçhiz eden ve vatanın dört bir bucağını mamur etmiş halkının "baba" gözüyle baktığı bir hükümdardır. Şahsî hazinesinden (Kise-i Hümayun) milletine 1552 parça eser miras bırakmış; "Kızıl Sultan" gibi adi iftiralara karşın, bir tek idam hükmünü bile imzalamayacak kadar merhamet abidesi olmuştur. Kurduğu dünya çapındaki istihbarat ağıyla düşman güçlerin her hamlesini boşa çıkarmış, Siyonizmin Filistin hayallerini bir çelik set gibi durdurmuştur.</p>

<p>Ulu Hakan, 34 Osmanlı padişahı içinde "dünya görüşü halinde en şiddetli Müslüman" olanıdır. O’na düşmanlık edenlerin ortak paydası; Türk’ün ruh köküne düşman olanlardır. Bugün vefatının 108. yılında görüyoruz ki; Abdülhamid Han’ın tasfiyesiyle başlayan süreç, sadece bir imparatorluğun değil, bir medeniyetin savunma hattının çöküşüdür. O, ilahi teyide mazhar bir sultan olarak, bugün yolumuzu aydınlatan yegâne meşaledir.</p>

<p>Otuz üç yıl boyunca bir imparatorluğun enkazını imanıyla tahkim eden, küffarın hilesini ferasetiyle boşa çıkaran ve ümmetin izzetini şahsında bir kale gibi muhafaza eden Sahipkıran Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî Hazretleri’ni; vefatının 108. sene-i devriyesinde, temsil ettiği mukaddes davanın birer neferi olarak rahmet, minnet ve yüksek bir şuurla yâd ediyoruz. Ulu Hakan'ın ruhu şâd, makamı âli, mekânı cennet olsun.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/vefatinin-108-sene-i-devriyesinde-ulu-hakana-rahmetle</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Feb 2026 13:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/03lr3-1721399763-8668.webp" type="image/jpeg" length="70918"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Batıcı Kemalist çeteler tarafından şehit edilen Atıf Hoca'yı rahmetle yad ediyoruz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/batici-kemalist-ceteler-tarafindan-sehit-edilen-atif-hocayi-rahmetle-yad-ediyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/batici-kemalist-ceteler-tarafindan-sehit-edilen-atif-hocayi-rahmetle-yad-ediyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İskilipli Atıf Hoca, Batıcı Kemalist çeteler tarafından şehit edilişinin sene-i devriyesinde rahmetle yad ediliyor. İstiklal Mahkemeleri’nde İskilipli Atıf Hoca gibi yüzlerce alimi “isyancı” kulpu takarak asıyorlardı. İstiklâl Mahkemeleri için, “sanıkların idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine...” şeklindeki darb-ı mesel de meşhurdur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1876’da Çorum'un İskilip ilçesine bağlı Toyhane köyünde doğan İskilipli Muhammed Atıf Hoca, Akkoyonlu aşiretinden İmamoğulları ailesine mensup Mehmed Ali Ağa'nın oğludur.</p>

<p>Doğduğu yerde ilim tahsil eden ve bir sene gibi bir zaman zarfında hafızlığını bitiren Atıf hoca, 1893 yılında ilim hayatına İstanbul’da devam etti. 1902 yılında medrese eğitimini bitirdi ve aynı yıl müderris oldu.</p>

<p>Atıf Hoca daha sonra Fatih Camii’nde dersler verdi, İstanbul Dar-ül Fünun'a girdi, 1905 yılında Kabataş Lisesi Arapça muallimi oldu. 1910 yılında da medreselerin genel müfettişi oldu.</p>

<p>Bu süreçte Atıf Hoca’nın çalışmaları da dikkat çekmeye başladı. Rahatsız olan İttihatçılar onun Bodrum’a ardından Kırım'a sürgün edilmesine sebep oldu. Atıf Hoca sürgünden sonra, Beyanül'l Hak ve Sebilürreşad dergilerinde çeşitli makaleler kaleme aldı.</p>

<p><strong>Atıf Hoca’nın makaleleri</strong></p>

<p>Kaleme aldığı makalelerinin başlıkları:</p>

<p>-Esbab-ı Zahireye Teşebbüs Tevekküle Mani Değidir</p>

<p>-İnsanların Bir Kanuna İhtiyaçları</p>

<p>-Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Kuvve-i Bahriyenin Ehemmiyet ve Vücubu</p>

<p>-Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Kuvve-i Bahriyenin Derece-i Ehemmiyet ve Vücubu</p>

<p>-Terbiye-i Etfal</p>

<p>-Say ve Amel Kesilan ve Atalet</p>

<p>-Esbab-ı Zahireye Teşebbüs Tevekküle Mani Değidir</p>

<p>-Kesb, Ticaret-i Beriyye ve Bahriye, Sanat, Ziraat, Madencilik, Sayahat</p>

<p>-Harf ve Sanayi</p>

<p>-Menafi-i Arz ve Sayahat</p>

<p>-Medeniyet-i Şeriye, Terakkiyat-ı Diniyye: Ahkam-ı Kanununiyeyi İcra Edecek Hükümet ve Reisinin Lüzumu</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>-Bir Müctehid Taslağının Dalalet ve Izlali</p>

<p>-Cihad, Esbab-ı Maddiye ve Esbab-ı Maneviye</p>

<p>-Cihad İçin İane</p>

<p>-Cihad ve Gaziliğin Fezaili</p>

<p>-Din-i İslâmın Vâz'ı ve Beşere Keyfiyet-i Vusûlü</p>

<p>-Ümmet-i İslamiyye'nin Hz. Muhammed Aleyhisselam'dan Din-i İslamı ve Ahkam-ı Şer'iyyeyi Keyfiyet-i Telakkisi</p>

<p>-İctihad ve Din-i İslam'ı Asrîleştirmek</p>

<p>-Diyânet-i İslamiyye Efâl-i Beşeriyye ile Ölçülemez</p>

<p>-Tabakât-ı Müctehidîn</p>

<p>-Haml-i Meryem ve Vilâdet-i İsâ Meselesine Dâir</p>

<p>-Tesettür ve Kadınların Erkekler ile İhtilatı</p>

<p>-Akıl ve Nakil</p>

<p>-Akıl ile Naklin Tesadümüne Dair Mesalik</p>

<p>-Ahkâm ve Hakâik-i Dîniyyenin Cümlesini Ma'rifette Aklın Adem-i Kifâyeti</p>

<p>-Akıl ile Nakli Telfik Kanunu</p>

<p>-Şerâit-i İctihâd ve Tabâkât-ı Müctehidîn</p>

<p><strong>Atıf Hoca’nın eserleri</strong></p>

<p>-Frenk Mukallitliği ve Şapka</p>

<p>-Mirat’ül-İslam (İslam’ın Aynası)</p>

<p>-İslam Yolu</p>

<p>-İslam Çığırı</p>

<p>-Din-i İslam’da Müskirat</p>

<p>-Nazar-ı Şeriatta Kuvay-ı Berriye ve Bahriye</p>

<p>-Tesettürü Nisvan</p>

<p>-Muayenetüt- Talebe (Talebe Ölçüleri)</p>

<p><strong>İttihatçılar Atıf Hoca’dan rahatsız oldu</strong></p>

<p>Atıf Hoca, 31 Mart olayından bir hafta önce yazdığı bir yazı sebebiyle tutuklandı.</p>

<p>Atıf Hoca Tesettür-ü Şer'i, Din-i İslam'da Men-i Müskirat ve Frenk Mukallitliği ve Şapka eserleriyle de Müslümanları şuurlandırmaya çalışıyordu. İskilipli Atıf Hoca; şapka devriminden önce yayımlamış olduğu 32 sayfalık “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesinde Müslümanları amel-iman bütünlüğüne davet ediyordu. Müslümanların Müslüman olmayanların kılık kıyafet ve kültürel alışkanlıklarına benzemeye çalışmasının caiz olmadığını söylüyordu. Bir Müslüman ile Hıristiyan’ın veya bir Yahudi’nin kılık kıyafetinden ayırt edilebileceğini, hatta edilmesi gerektiğini savunuyordu. Kendi ifadeleriyle Batı medeniyeti insanın ancak hayvanî ve cismanî yönüne hizmet ediyordu. Atıf Efendi kitabını neşrettikten sonra eseri için “Risalede şapkaya dair olan leri Fetava-i Hindiyye, Kadıhan, Bezzaziye, Muhit-i Burhani gibi muteber fıkıh (hukuk) kitaplarından ahz ile (almakla) tercüme ettim. Meselenin ruhuna kendiliğinden bir şey ilave etmedim.” demişti.</p>

<p>Atıf Hoca “Frank Mukallitliği ve Şapka” eserini 1924 yılında Maarif Vekâletinin (Milli Eğitim Bakanlığı) izniyle bastırdığı halde, 25 Kasım 1925 tarihinde Batıcı Kemalizm eliyle çıkarılan Şapka Kanunu’na takıldı. Eser 5 bin nüsha olarak basıldı ve bir yıl içinde hepsi tükendi. Bu risaleyi şapka kanununa muhalefet olarak gören Kemalizm, Atıf Hoca’yı 7 Aralık 1925 tarihinde Giresun’a sevk etti. Diğer yerlerdeki şapka muhalifleriyle bir ilişkisinin olup olmadığı araştırıldı. Herhangi bir suç bulunamadığı için tekrar İstanbul’a getirildi. Ama serbest bırakılmadı.</p>

<p><strong>“Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız”</strong></p>

<p>26 Aralık 1925'te risaleyi yayınlayan ve dağıtanlarla birlikte 13 kolluk kuvveti gözetiminde Ankara'ya gönderildi. 26 Ocak 1926 Salı günü Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandı. Risaleyi kanunun çıkarılmasından önce yayınlamış olduğu, içerikleriyle ilgili görüşlerinden vazgeçmemiş olduğu, bununla birlikte kanuna karşı bir harekette bulunmadığı şeklinde bir ilk savunma yaptı.</p>

<p>Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in birinci elden şahitlerden dinleyip 'Son Devrin Din Mazlumları eserinde anlattığı hatıratta hâkim Kılıç Ali ile Atıf Hoca arasındaki konuşma şöyle aktarılır:</p>

<p>"Kel Ali bi ara büyük bir hışımla Hoca'ya dönerek:</p>

<p>-"Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!.." dedi</p>

<p>Hoca sakin ve vakur bir tavırla:</p>

<p>-"Evet efendim, Şapka Kanunu çıkmadan "2" sene evvel şapkanın bir müslüman kisvesi olmadığına dair bir risale yazmıştım." dedi.</p>

<p>Kel Ali:</p>

<p>-"Şimdi ne yapıyorsun?" diye sordu.</p>

<p>Hoca:</p>

<p>-"Kanunlara itaat ediyorum" diye cevap verdi. Bunun üzerine Kel Ali yine hiddetle bağırarak:</p>

<p>-"Sen bilmiyor musun ki; şapka da bezdir, fes de bezdir, sarık da bezdir?" deyince Hoca yine aynı sükunetle:</p>

<p>"Evet biliyorum." dedi." Ancak Heyeti Hakiminin arkasındaki bayrak da bezdir. Lütfen o bayrağı kaldırınız da yerine İngiliz bayrağı asınız." karşılığını verdi.</p>

<p>Kel Ali pek hiddetlenmişti:</p>

<p>-"Ne diyorsun?" diye bağırdı. Hoca:</p>

<p>"Efendim şapka bir alamettir. Oysaki; benim de sizin de giydiğiniz ceket, pantolon ve palto bir adettir. Adet ile alamet arasındaki farkı göstermek için o risaleyi yazmıştım." dedi.</p>

<p>Savcı, İskilipli Âtıf Hoca için 3 yıl hapis cezası istedi. Mahkeme, müdafaa için bir gün sonraya bırakıldı. Ertesi gün, mahkeme reisi Ali Çetinkaya, müdafaa yapmaya gerek görmeyen Atıf Hoca'yı <a href="https://www.barandergisi.net/haberleri/idam" target="_blank" title="idam">idam</a>a mahkûm etti. Atıf Hoca bir hafta sonra Ankara Samanpazarı Meydanı'nda asılarak şehid edildi. 4 Şubat 1926'da idam edilirken, etrafındaki Kemalist azgınlara, “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız” dedi.</p>

<p>Kemalist çeteler, İskilipli Atıf Hoca'nın naaşını akşama kadar darağacında bıraktı. Ardından Mamak Kabristanı’nın kimsesizler kısmına defnedildi. Atıf Hoca’ya bir asra yakın bir zaman sonra iade-i itibar yapıldı ve İskilip İlçesi Gülbaba mezarlığına defnedildi.</p>

<p><strong>İstiklal Mahkemeleri’nde yüzlerce kişi “isyancı” diye asıldı</strong></p>

<p>İstiklal Mahkemeleri’nde İskilipli Atıf Hoca gibi yüzlerce alimi “isyancı” kulpu takarak asıyorlardı. İstiklâl Mahkemeleri için, “sanıkların idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine...” şeklindeki darb-ı mesel meşhurdur.</p>

<p>1 Kasım 1925'te kabul edilen Şapka kanunu “TBMM üyeleri ile genel, özel ve bölgesel idarelere ve bütün kuruluşlara bağlı memurlar ve Müslümanlar, Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek zorundadır. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın sürdürülmesini hükümet yasaklar.” şeklinde olur ve millete zorbaca giydirilir.</p>

<p>Bu zulüm kanunu sebebiyle Anadolu'da Müslümanlar karşı çıkmış ve bu karşı çıkışun neticesinde Erzurum’da 33, Rize’de 8 kişi idam edildi. Sivas’ta 32, Maraş’ta da 63 kişi mahkûm edildi.</p>

<p>İstiklal Mahkemeleri’nin bir de Gezici mahkemeleri vardı. Gittikleri yerde hakkında idam kararı bulunan yeni ölmüş bir kimseyi bile mezarından çıkarıp asıyorlardı. Başka bir yerde sanık bulunamayınca yerine kardeşinin asıldığı bile vakidir. Mesela on yıl ceza alan İsmail Canpolat adlı biri, “aleyhimde tek delil yoktur” diye itiraz edince mahkeme reisi, “mahkemenin kararını beğenmiyorsun ha, öyleyse idam” der ve idam kararı verilerek asılır.</p>

<p>Atıf Hoca’nın idam haberi Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde şu şekilde verilir: “İki Mürteci Asıldı! Mürteci hocalar bu sabah asıldılar! İrtica kitapları müellifi İskilipli Atıf Hoca ile Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi haklarındaki idam kararı bu sabah infaz edilmiştir.”</p>

<p>Bugün, “İskilipli Atıf İngilizlerle anlaştı” gibi iftiralarla aksiyoner bir kahramanı kirletmeye çalışan Kemalistlerin tarihçileri, bir asırlık mazilerinde emperyalistlerin köleliğini yaptıklarının acaba farkındalar mı?</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/batici-kemalist-ceteler-tarafindan-sehit-edilen-atif-hocayi-rahmetle-yad-ediyoruz</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 14:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/atif-hocanin-sehadeti.webp" type="image/jpeg" length="86014"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
