<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/tarih" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Fri, 18 Sep 2026 11:39:58 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/tarih"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Menderes’i sehpaya götüren kin: Kemalizmin İslâm düşmanlığı!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/menderesi-sehpaya-goturen-kin-kemalizmin-islam-dusmanligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/menderesi-sehpaya-goturen-kin-kemalizmin-islam-dusmanligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[27 Mayıs 1960 darbesiyle millet iradesini çiğneyen Kemalist cunta, halkın İslâm ile yeniden kurduğu irtibatın faturasını Başbakan Adnan Menderes’i 17 Eylül 1961’de darağacına çekerek kesti. Yassıada tiyatrosunda sergilenen hukuksuzluklar, jakoben azınlığın Müslüman Anadolu insanının mukaddesatına karşı beslediği derin kinin intikam hamlesiydi...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Yassıada tiyatrosu ve İmralı sehpası</strong></h2>

<p>Milletin reyiyle vazifeye gelen Demokrat Parti iktidarını gayrimeşru bir darbeyle deviren cuntacı subaylar, Başvekil Adnan Menderes’i Kütahya’da Albay Muhsin Batur eliyle gözaltına aldırarak Ankara’ya, oradan da Yassıada zindanına sevk etti. Cemal Gürsel reisliğindeki Millî Birlik Komitesi ile darbeci Kurucu Meclis’in güdümünde çalışan sözde Yüksek Adalet Divanı, 9 ay 27 gün boyunca bir mahkeme müsamerisi icra etti. Mahkeme Reisi Salim Başol’un "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor" hezeyanıyla tescillenen bu açık tiyatroda, milletin seçtiği vekillere "düşükler" yaftası vurularak ağır hakaretler edildi, darplara ve ruhî işkencelere maruz bırakıldı.</p>

<p>Menderes hakkında açılan 13 ayrı düzmece dosyanın 12’sinde ceza kararı çıkarıldı; yalnızca "Bebek Davası" beraatle neticelendi. Cunta divanı 15 fert hakkında idam hükmü verdi. Celal Bayar’ın cezası yaş haddi sebebiyle müebbete çevrilirken, darbeciler 12 idamı daha müebbet hapse dönüştürdü. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, 16 Eylül 1961 sabahında İmralı’da idam edildi. Ağır baskılarla tecrit edilen Menderes ise, göstermelik sağlık heyetinden zoraki alınan "sağlam" raporunun akabinde 17 Eylül günü saat 13.21’de darağacında idam edildi. Cellatların yüzüne karşı son nefesinde dudaklarından dökülen "Allah milletimize zeval vermesin" duası, Kemalist cuntanın alnına çalınmış kara bir leke olarak tarihe geçti.</p>

<h2><strong>Darbeci öfkenin asıl sebebi: İslâmî uyanış</strong></h2>

<p>27 Mayıs’ı tezgâhlayan zihniyeti çileden çıkaran asıl amil, DP’nin iktisadî yahut idarî adımları değildi. Esas mesele, milletin mukaddesatına vurulan prangaların kırılmasıydı. 1950 senesinde iktidara gelen Demokrat Parti’nin Ezanı 18 yıllık cebrî aradan sonra aslına çevirmesi, Kur’an kurslarına ve İmam Hatiplere alan açması, tek parti faşizminin bürokratik elitlerinde derin bir nefret meydana getirdi. CHP’nin tek parti devrinde sergilediği jakoben baskı öylesine katıydı ki, Ankara’da sefaretlerin bulunduğu muhitlere kılık kıyafeti bahane edilerek müslümanların girmesi jandarma dipçiğiyle engelleniyor, millet kendi vatanında parya muamelesi görüyordu.</p>

<p>Demokrat Parti kadroları menşe itibarıyla CHP içinden çıkmış ve ferdî hayat tarzları bakımından Batıcı temayülleri muhafaza etmiş olsalar da, halkın inancına hürmet gösterdiler. Hasan Bülent Kahraman’ın tespitiyle, "Demokrat Parti halkı kucaklamadı, halk Demokrat Parti’yi kucakladı." Halkın değerleriyle kurulan bu asgarî temas dahi Kemalist taassubun ordu içindeki kliklerini darbe tertibine sevk etmeye yetti. 6-7 Eylül tertipleri gibi kışkırtmalar DP’nin sırtına yüklenmek istense de, darbecilerin asıl intikamı milletin İslâm ile yeniden irtibat kurmasına duyulan kinden beslendi.</p>

<p>Demokrat Parti iktidarının vesayet odaklarını teskin etmek maksadıyla 1951 senesinde çıkardığı 5816 sayılı "Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun" dahi Menderes’in akıbetini değiştirmeye kâfi gelmedi. Kemalist ideolojiyi ve onun tabularını tahkim etmeye matuf bu geri adımlar, darbeci subayların iştahını kesmediği gibi bilakis cuntacılara cesaret verdi. İslâmî uyanışın önünü kesmek için hiçbir meşru hudut tanımayan vesayetçi rejim, kendi tabularını kanun zırhına bürüyen bir başvekili dahi kurban etmekten çekinmedi. Çünkü Kemalist oligarşi için asıl mesele kanunlar değil, tek parti zihniyetinin imtiyazlarını kayıtsız şartsız sürdürmesiydi.</p>

<h2><strong>Büyük Doğu kavgası ve Üstad’ın ihtarları</strong></h2>

<p>Hadiselerin perde arkasını basiretle teşhis eden Üstad Necip Fazıl Kısakürek, yaklaşan tehlikeye karşı Adnan Menderes’i defaatle ikaz etti. DP iktidarının gafletini ve bürokraside çöreklenen vesayet odaklarını haber veren Üstad’ın ihtarları kâfi derecede dikkate alınmadı; bu aymazlık darbenin zemin bulmasına sebep oldu. 27 Mayıs darbecileri iktidara el koyar koymaz Meclis ile beraber İslâm davasının kalesi olan Büyük Doğu’nun kapısına da kilit vurdu. Üstad Necip Fazıl 1,5 sene zindana kapatıldı ve zindanda kaleme aldığı "Zeybeğin Ölümü" şiirini neşretmesinin ardından yeniden takibata uğradı.</p>

<p>Cuntanın sözde mahkemelerinde "Örtülü Ödenek" davası üzerinden Üstad’ı lekelemeye yeltenen darbeciler, mahkeme salonunda sert bir hakikat tokadıyla karşılaştı. Necip Fazıl, dik duruşundan taviz vermeyerek Menderes’in kendisini kullanmadığını, bilakis DP devrinde de inancı uğruna ağır bedeller ödediğini haykırdı. Cuntanın hedef tahtasına hem DP idaresini hem de Büyük Doğu fikriyatını koyması, mücadelenin doğrudan doğruya İslâm ve küfür cepheleri arasında cereyan ettiğinin bariz vesikası oldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Kapanmayan hesaplaşma</strong></h2>

<p>Meclis’in seneler sonra aldığı itibar iadesi kararları, Kemalist cellatların döktüğü kanların hesabını kapatmaya yetmez. Yassıada’da kurulan sehpalar, sadece Menderes'e değil topyekûn Müslüman Türk milletinin iradesine ve mukaddesatına karşı kurulmuştur. Kemalizmin ideolojik tahakkümü, bürokratik alışkanlıkları ve İslâm düşmanı tortuları cemiyet hayatından bütünüyle sökülüp atılmadıkça, Menderes’in şehadetinin hesabı tamamlanmış sayılmayacaktır!..</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/menderesi-sehpaya-goturen-kin-kemalizmin-islam-dusmanligi</guid>
      <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 20:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/09/2026-09-17-20-13-23.webp" type="image/jpeg" length="12067"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çöl Aslanı Ömer Muhtar'ı şehadetinin yıl dönümünde rahmetle yad ediyoruz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/col-aslani-omer-muhtari-sehadetinin-yil-donumunde-rahmetle-yad-ediyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/col-aslani-omer-muhtari-sehadetinin-yil-donumunde-rahmetle-yad-ediyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/col-aslani-omer-muhtari-sehadetinin-yil-donumunde-rahmetle-yad-ediyoruz</guid>
      <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 10:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/09/omer-muhtari-rahmetle-yad-ediyoruz.png" type="image/jpeg" length="92697"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Dinî ıslahat” adı altında camilere kilise düzeni]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/dini-islahat-adi-altinda-camilere-kilise-duzeni</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/dini-islahat-adi-altinda-camilere-kilise-duzeni" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarihçi Said Alpsoy, camilere sıralar ve müzik aletleri yerleştirilmesini, ayakkabıyla girilmesini ve ibadetin Türkçeleştirilmesini isteyen “dinî ıslahat” metnini anlattı. Alpsoy, İslâm’ın ibadet düzenini değiştirmeye yönelik tekliflerin Batı basınında nasıl karşılandığını gazete manşetleriyle aktardı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tarihçi Said Alpsoy, İslam’ın temel esaslarına ve geleneksel yapısına Batıcı bir zihinle müdahale eden Kemalizm’in dini hayatı yeniden şekillendirme çabalarını anlattı.</p>

<p>"Dinî Islah Beyannamesi" olarak bilinen metindeki düzenlemeleri değerlendiren Alpsoy, camilerin fizikî yapısından ibadet diline, din görevlilerinin eğitiminden Kur’an-ı Kerim’in yorumlanmasına kadar uzanan ve hiç de masum olmayan tekliflere dikkat çekti. İbadethaneleri ve dini uygulamaları Batılı ölçütlere göre dönüştürmeyi hedefleyen Kemalizm’in bu girişimlerini aktaran Alpsoy, camilere getirilmek istenen düzenlemeler ile kilise uygulamaları arasındaki açık benzerlikleri vurguladı.</p>

<h3><strong>Camilere sıralar, elbiselikler ve ayakkabıyla giriş</strong></h3>

<p>Dördüncü madde diyor ki, özgün metin:</p>

<p>Evvela ibadetin şeklinde; mabetlerimiz temiz, düzenli, ziyaret edilebilir, oturulabilir bir hale getirilmelidir. Mabetlerde sıralar, elbiselikler tesis edilmeli —yani camilere oturma için sıralar konmalı, kiliseyi hatırlattı mı?— elbiselikler tesis edilmeli ve temiz ayakkabılarla mabetlere girilmesi —yani camiye ayakkabıyla girilmesi— terviç edilmelidir. Düşünülmelidir, uygulanmalıdır. Bu, dinî ıslahatın ibadete ait olan sağlıkla ilgili şartıdır.</p>

<p><strong>İbadet dilinin Türkçeleştirilmesi</strong></p>

<p>İkinci olarak; ibadet dili Türkçe olmalıdır. Âyetlerin, duaların, hutbelerin Türkçe şekilleri kabul edilmeli ve öyle okunmalı, öyle uygulanmalıdır. Bunlar yalnız hafızanın sermayesi olarak değil, mektup ve yazılı olarak dahi kullanılmalıdır ve mabetlerde bu esasta mabetler yeniden örgütlenmelidir.</p>

<p><strong>Mabetlere müzik aletleri yerleştirilmesi</strong></p>

<p>Üç, ibadetin sıfatında; ibadetlerin son derece seçkin, heyecan verici, derunî bir şekilde yapılması temin edilmelidir. Bunun için metodu dairesinde müziğe uygun müezzinler, imamlar yetiştirmek lazımdır. Ayrıca mabetlere müzik aletlerinin konulması dahi gerekir. Mabetlerde ilahi mahiyette çağdaş ve enstrümantal müziğe kesinlikle ihtiyaç vardır. (orgu kiliseyi tekrar çağrıştırdı mı?)</p>

<p><strong>Hutbeler “din filozoflarına” bırakılacak</strong></p>

<p>Dördüncü olarak; ibadetin düşüncesinde, hutbelerin basılı şekilleri yeterli değildir. Konuşma —yani vaizin konuşması, vaazı— kıraatten ayrı bir şeydir. Hutbelerde önemli olan nitelik doğrudan doğruya ilmî yahut iktisadi fikirler değil, doğrudan doğruya dinî olan değerler ve sözlerdir. Bunu verebilecek olan insanlar hutbe vermeye yetkin din filozoflarıdır. Bu mertebede konuşmacılarımız İlahiyat Fakültesi vasıtasıyla yeterli miktarda yetişinceye kadar dışarıda mevcut olan din düşünürlerinden ve din filozoflarından istifade etmek lazımdır. Bunlar dışında yapılacak hizmet din edebiyatının ve din felsefesinin tesisidir. Bu maksadı eski şekil ile ne doğrudan doğruya ilm-i kelam —yani kelam ilmi— ne doğrudan doğruya tasavvuf gerçekleştiremez.</p>

<p>Asıl önemli olan şey, ne Kur'an-ı Kerim'in Türkçesi ne de bu Türkçesinin tasnif ve tensik edilmiş —yani yeniden düzenlenmiş— şeklidir. Önemli olan şey Kur'an'ın ve İslam dininin insani ve kesin niteliğini gösteren felsefi bir bakış açısıdır. Şimdiye kadar bu yapılamamıştır. Kur'an-ı Kerim bu gözle görülüp kuvvani bir zekayla anlaşılmadıkça akli kaynak ve mantığı soyut olarak anlaşılamaz.</p>

<h3><strong>Batı gazetelerinin manşetlerine taşındı</strong></h3>

<p>Alpsoy, söz konusu tekliflerin Batı basınında geniş karşılık bulduğunu belirterek dönemin gazete manşetlerini aktardı. Alpsoy’un naklettiğine göre New York Times, “Kemal, Müslüman camilerine sıralar konmasını emretti.” manşetini kullandı.</p>

<p>New York Times'taki bir manşet, "Kemal, Müslüman camilerine sıralar konmasını emretti." diye haykırıyordu.</p>

<p>Montreal Gazette'deki bir başka manşet, "Halıların yerine sunaklar, sıralar, korolar ve orglar... Müminler ayakkabılarını çıkarmamak zorundalar." diye izah ediyordu olayı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Los Angeles Times'taki bir başka manşet, "Türkler modern ibadet uğruna eski âdetleri terk etmek zorunda." diye açıklıyordu olanları.</p>

<p>ABD'de Seattle şehrinin hemen dışında yer alan küçük Ellensburg kasabasının yerel gazetesi bile okuyucularını olaydan haberdar etme gereği hissediyordu. Çünkü böyle bir projenin, bunu ifade eden haberlerin— o sırada Batı dünyasındaki ruhsal karşılığı; evet, "Haçlı Seferleri muzaffer oldu" şeklinde bir hissiyattır, duygu topluluğudur. O yüzden örneğini verdiğimiz gibi, mesela Amerika'da kasaba gazetelerine kadar bu konu haber olarak yayınlanabiliyor.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/dini-islahat-adi-altinda-camilere-kilise-duzeni</guid>
      <pubDate>Mon, 14 Sep 2026 09:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/09/camilere-islahat-kemalizm.png" type="image/jpeg" length="51978"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: 12 Eylül 1980 Darbesi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-12-eylul-1980-darbesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-12-eylul-1980-darbesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[12 Eylül 1980 Darbesi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği dördüncü askeri müdahaledir. Bu darbe sonucunda hükümet görevden alındı, Meclis lağvedildi, 1961 Anayasası kaldırıldı ve derneklerin faaliyetleri durduruldu. Parti liderleri gözetim altına alındı ve yargılandı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Darbe, aynı zamanda ağır insan hakları ihlalleri, işkenceler ve idamlarla anılan karanlık bir dönem olarak tarihe geçmiştir.</p>

<p>1982 Anayasası bu darbe sonrasında hazırlanmış ve büyük eleştirilere konu olmuştur. Bu darbe ayrıca, İslâmcı camiada eylemci bir çizginin güç kazanmasına yol açan ve komünizm ile ülkücülük arasında sıkışmış mukaddesatçı gençliği "Akıncı" adıyla örgütleyen Salih Mirzabeyoğlu'nun önderliğindeki Akıncı Güç hareketini de hedef almıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Akıncı Güç, 1979'da büyük bir patlama yaparak yurt çapında eylemler gerçekleştirmiş ve İslâmcı gelişmenin temel kaynaklarından biri haline gelmişti. Darbenin ardından Akıncı Güç mensupları, işkenceye maruz kalmış ve özellikle Samandıra Askerî Kışlası'nda ağır sorgulardan geçirilmiştir. Bu süreçte, darbeciler dini kontrol altında tutma amacıyla din derslerini zorunlu hale getirmiş, ancak İslâmcı hareketin güçlenmesine karşı bir tehdit olarak görmüşlerdir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-12-eylul-1980-darbesi-1</guid>
      <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 11:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/09/12-eyll.jpg" type="image/jpeg" length="86287"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD’ye indirilen dev yumruk: 11 Eylül]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/abdye-indirilen-dev-yumruk-11-eylul</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/abdye-indirilen-dev-yumruk-11-eylul" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Usame bin Ladin liderliğindeki El-Kaide New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ni ve Washington D.C.’deki Pentagon’u vurduğunda insanların kafasında yer edinen ABD olgusu bir değişime uğradı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Soğuk Savaş’ın ardından dünyada hâkimiyeti ele geçirdiği ve artık gücü kimseyle paylaşmak zorunda olmadığı iddiasında olan ABD’nin, bu noktaya gelene kadar yaptığı en iyi şey ise her şeyi yapmaya gücünün yetebileceği fikrini insanların zihnine zerk edebilme kabiliyetini haiz propaganda gücüydü.</p>

<p>Bu başarılı illüzyon, 11 Eylül 2001’de uçaklarla hedef alınan İkiz Kuleler ve Pentagon’la birlikte çöktü. Hedef alınamaz olmasının sağladığı avantajla sermayenin merkez üssü hâline gelen, daha sonra askerî ve siyasî olarak dünya düzeninin kurucusu olan ABD, yıllarca emek vererek oluşturduğu imajın yıkılması sonrasında kudurmuş köpek misali İslâm dünyasının üzerine fiilen atılmaya teşebbüs etti.</p>

<p>ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinde eline aldığı işi yapmaktan aciz stratejik körlüğü ortaya çıkınca önüne gelenin ABD’ye kafa tutma cesaretini kendinde bulduğu bir dünya ortaya çıktı. İşin müntehasından bakıldığında, ABD’nin Afganistan’da aldığı mağlubiyet ise, 11 Eylül’ün, aradan geçen 20 yıllık süredeki tesirleriyle birlikte ne kadar ehemmiyetli bir hadise olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><u><strong><a href="https://www.barandergisi.net/11-eylul-abdye-indirilen-dev-yumruk"><span style="color:#e74c3c">YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLA</span></a></strong></u></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/abdye-indirilen-dev-yumruk-11-eylul</guid>
      <pubDate>Fri, 11 Sep 2026 15:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/09/11-elul.webp" type="image/jpeg" length="94902"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Lefkoşa’nın Fethi (9 Eylül 1570)]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-lefkosanin-fethi-9-eylul-1570</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-lefkosanin-fethi-9-eylul-1570" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Doğu Akdeniz ticaret yollarının kavşağında yer alan Kıbrıs, 1570 yazında Osmanlı cihan devletinin en kapsamlı deniz aşırı harekâtına sahne oldu. Serdar-ı Ekrem Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, 44 günlük kuşatmanın ardından 9 Eylül 1570 sabahı Venedik idaresindeki Lefkoşa’yı fethederek adadaki asırlık Latin tahakkümüne son verdi]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bu zafer, hem Akdeniz havzasındaki Türk-İslâm hâkimiyetini perçinledi hem de günümüze kadar uzanan Kıbrıs Türk varlığının tarihî ve hukuki meşruiyet zeminini kurdu.</p>

<h2><strong>Fethin tarihî arka planı</strong></h2>

<p>Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs Seferi kararı, Akdeniz’in genel güvenliği ve İslâm coğrafyasının emniyeti açısından zorunlu bir hamle olarak belirdi. Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısır ve Suriye’yi fethetmesiyle birlikte Payitaht İstanbul ile İskenderiye arasındaki deniz yolu imparatorluğun can damarı haline gelmişti. Venedik Cumhuriyeti’nin 1489 yılından itibaren kontrolünde tuttuğu Kıbrıs ise korsan gemilerinin sığındığı, hac ve ticaret kervanlarını tehdit eden bir üs vazifesi görüyordu. Malta şövalyeleri ile Batılı korsanlar, adanın korunaklı koylarını kullanarak hacı gemilerine ve erzak taşıyan ticaret filolarına baskınlar düzenlemekteydi.</p>

<p>Seferin meşruiyetini tesis eden temel unsurlardan biri, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin verdiği fıkhi hükümdür. Ebussuud Efendi fetvasında, adanın Asr-ı Saadet ve Hulefâ-yi Râşidîn devrindeki İslâm geçmişine atıfta bulundu. Hz. Osman’ın hilafeti devrinde, Hicri 28 (Miladi 649) senesinde Şam Valisi Muâviye kumandasında icra edilen ilk İslâm deniz seferiyle Kıbrıs fethedilmiş ve vergiye bağlanmıştı. Bu ilk sefer esnasında Hz. Peygamber’in akrabalarından Ümmü Haram (Hala Sultan) binti Milhan binek hayvanından düşerek şehit olmuş ve Larnaka yakınlarına defnedilmişti. Osmanlı fetih şuuru, Kıbrıs’ı geçmişte İslâm yurdu vasfı kazanmış, üzerinde sahabe kabri bulunan mukaddes bir emanet ve vakıf toprağı olarak kabul etti. Bu tarihî hakikat, Venedik elindeki adanın geri alınmasını padişah için meşru ve dinî bir vazife seviyesine yükseltti.</p>

<p>Venedik idaresi altında ezilen yerli Rum Ortodoks ahali de fethi hazırlayan iç dinamiklerden biriydi. Latin senyörler, adanın yerli halkını "parici" adı verilen serfler ve "francomati" denilen yarı bağımlı köylüler halinde sınıflandırmıştı. Ortodoks kilisesinin mallarına el koyan Katolik yönetimi, ağır angaryalar ve vergi baskılarıyla halkı tüketmiş durumdaydı. Bu ezici sistem, yerli ahalinin Osmanlı ordusunu bir kurtarıcı gözüyle karşılamasına sebep oldu.</p>

<h2><strong>Savorgnan’ın yıldız surları  </strong></h2>

<p>Venedik Cumhuriyeti, yaklaşan Osmanlı fırtınasını önceden görerek 1567 yılında meşhur İtalyan istihkâm mühendisi Giulio Savorgnan’ı Lefkoşa’nın savunmasını tahkim etmekle görevlendirdi. Savorgnan, Orta Çağ’dan kalma geniş surları yıkarak şehri modern ateşli silahlar çağına uygun, on bir tabyalı (bastion) bir "yıldız kale" (trace italienne) nizamına kavuşturdu. Dairesel plana sahip bu yapıda her burç, yanındaki burcu çapraz ateşle koruyacak açılarla inşa edilmişti. Surların önüne derin ve geniş hendekler kazılmış, kuşatmacıların siper kazmasını zorlaştırmak adına sur dışındaki yapılar ve zeytinlikler Venediklilerce bizzat yakılıp yıkılmıştı. Şehrin savunması, Venedik Genel Valisi (Luogotenente) Niccolò Dandolo ile deneyimli kumandanların idaresindeki 12 bini aşkın düzenli asker ve silahlandırılmış yerel milise emanetti.</p>

<p>Lala Mustafa Paşa kumandasındaki Osmanlı kara ordusu ile Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa ve Piyale Paşa idaresindeki Osmanlı donanması, Temmuz 1570 başında Larnaka ve Limasol kıyılarına çıkarma yaptı. Lefkara bölgesinin Osmanlı idaresine kendiliğinden biat etmesinin ardından ordu, 22 Temmuz 1570 tarihinde Lefkoşa önlerine ulaştı.</p>

<p>Kuşatma hazırlıkları sırasında Venedik valisi Niccolò Dandolo’ya teslimiyet teklifi götürüldü; can ve mal emniyetinin sağlanacağı, dinî serbestiyetin teminat altına alınacağı bildirildi. Dandolo, surlarının muhkemliğine ve Girit sularında bekleyen müttefik Hristiyan donanmasına güvenerek bu teklifi reddetti. Bunun üzerine Lala Mustafa Paşa, Türk istihkâm sanatının en ileri yöntemlerini sahaya sürdü.</p>

<p>Ağustos sıcağında, çorak Mesarya Ovası’nın kavurucu şartlarında Osmanlı leventleri ve yeniçerileri metrisler (siperler) kazarak kaleye doğru ilerledi. Hendek boylarına kadar uzanan bu toprak siperler, Venedik toplarının kör noktalarından ustalıkla geçirildi. Siper kazma mücadelesi esnasında bizzat en ön saflara inip askerlerini teftiş eden Lala Mustafa Paşa, kurşun ve gülle yağmuru altında metanetini korudu. Tarihçilerin kaydettiği bir hadiseye göre, Paşa siper boyunda teftiş yaparken yakınına düşen bir düşman güllesi etrafı toprak yığınına çevirdi ve Paşa’nın sarığını toza buladı. Yanındakilerin geri çekilme ricasına tebessümle mukabele eden Lala Mustafa Paşa, sarığını silkip derhal bataryaların ateşini sıklaştırma emri vererek neferlerin şevkini artırdı.</p>

<h2><strong>Kırk dört günlük kuşatma ve burçlara çekilen sancak</strong></h2>

<p><img alt="Kıbrıs2" class="detail-photo img-fluid" height="650" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/09/kibris2.webp" width="890" /></p>

<p>Osmanlı topçusunun kesintisiz dövdüğü kale duvarları karşısında Venedik garnizonu ağır kayıplar vermeye başladı. Karaman Beylerbeyi Hasan Paşa, Maraş Beylerbeyi Mustafa Paşa ve Halep Beylerbeyi Derviş Paşa kendi cephelerindeki burçlara yönelik baskıyı her geçen gün yoğunlaştırdı. En şiddetli çarpışmalar Podocataro ve Costanzo burçları önünde cereyan etti. Kuşatmanın uzaması durumunda Batı müttefik donanmasının yetişme ihtimali bulunduğundan, Lala Mustafa Paşa 9 Eylül 1570 Pazar sabahı için umumi hücum kararı aldı.</p>

<p>Şafak vaktiyle birlikte başlayan büyük hücumda, Osmanlı sancaktarları hendekleri aşarak Costanzo burcuna tırmandı. Bu taarruz esnasında tarihe "Bayraktar" namıyla geçen alemdar, düşmanın yaylım ateşi ve mızrak darbeleri altında burcun tepesine kadar ilerlemeyi başardı. Göğsüne isabet eden oklara ve kurşunlara aldırmaksızın sancağı burca diken Bayraktar, son nefesinde sancağın yere düşmesini engelleyerek burçta şehadete yürüdü. Osmanlı askerinin bu fedakârlığı arkadan gelen birliklere muazzam bir hücum gücü aşıladı. Costanzo burcunun düşmesiyle birlikte Podocataro tabyasından da gedikler açıldı ve Osmanlı birlikleri şehir meydanına girdi.</p>

<p>Vali Dandolo, sarayının bulunduğu meydanda son ana kadar mukavemet göstermeye gayret ettiyse de kılıç darbeleriyle hayatını kaybetti. Şehir içinde kalan Venedik asilzadeleri ve garnizonu silahlarını bırakarak teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Kırk dört gün süren kanlı ve çetin kuşatma, 9 Eylül 1570 günü Lefkoşa’nın tamamen zapt edilmesiyle neticelendi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Zaferin ardından Lala Mustafa Paşa şehre girerek ilk iş olarak tarihî Saint Sophia Katedrali’nin temizlenip camiye tahvil edilmesini emretti. Katedral, Selimiye Camii adını aldı ve fetihten sonraki ilk Cuma namazı, Lala Mustafa Paşa ve gazilerin iştirakiyle burada eda edildi. Şehit düşen Bayraktar’ın naaşı ise sancağı diktiği Costanzo burcuna defnedildi ve üzerine sonradan bir türbe ile cami inşa edilerek hatırası ebedileştirildi.</p>

<h2><strong>Feodal tahakkümden Osmanlı adaletine </strong></h2>

<p>Lefkoşa’nın fethi, Kıbrıs’taki Venedik varlığının belkemiğini kırdı. Şehrin düşmesi üzerine Baf, Limasol ve Larnaka kaleleri direnç göstermeksizin anahtarlarını Osmanlı ordusuna teslim etti; adada yalnızca güneydeki müstahkem Mağusa (Famagusta) kalesi Venedik mukavemetinin son sığınağı olarak kaldı.</p>

<p>Osmanlı Devleti, fethin hemen akabinde köklü bir idarî ve içtimai nizam inşa etti. Venedik döneminin kölelik ve serflik düzeni derhal ilga edildi; Ortodoks halk hür tebaa statüsüne geçirildi. Katolik idaresi devrinde kapatılan ve mallarına el konulan Kıbrıs Ortodoks Başpiskoposluğu yeniden ihya edildi, dinî mülkleri sahiplerine iade olundu. Bu adalet ve istimâlet (gönül alma) politikası, yerel halkın Osmanlı idaresini gönülden benimsemesine zemin hazırladı.</p>

<p>Fethin kalıcı bir Türk yurduna dönüşmesi maksadıyla Padişah II. Selim’in fermanıyla Anadolu’dan adaya planlı bir iskân hareketi başlatıldı. Karaman, Konya, Niğde, Kayseri ve Aksaray sancaklarından seçilen zanaatkâr, çiftçi ve tüccar aileler Kıbrıs’a nakledilerek mülk sahibi kılındı. Bu iskân siyaseti, adanın demografik yapısında Türk varlığının kök salmasını sağladı ve sonraki asırlarda teşekkül edecek olan Kıbrıs davasının tarihî, beşerî ve hukuki temelini oluşturdu. 9 Eylül 1570 Lefkoşa Fethi, Akdeniz’deki güç dengelerini Osmanlı lehine tescilleyen ve Türk milletinin adadaki ebedî mevcudiyetini başlatan tayin edici bir dönüm noktası oldu.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong></p>

<p>Halil İnalcık, <i>Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (1300-1600)</i>, Cilt 1, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.</p>

<p> </p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-lefkosanin-fethi-9-eylul-1570</guid>
      <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 22:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/09/kibris1.jpg" type="image/jpeg" length="51866"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mimar Cevat Ülger’i, vefatının yıl dönümünde rahmetle anıyoruz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mimar-cevat-ulgeri-vefatinin-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mimar-cevat-ulgeri-vefatinin-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Çağdaş Sinan” olarak anılan Mimar Cevat Ülger, Osmanlı mimarisini kuru bir taklitten uzak biçimde 20. yüzyıla taşıdı. 60’ı aşkın eserinde mimariyi sanat, estetik ve fikirle bütünleştirdi. Camilerden karikatüre, resimden dekorasyona kadar birçok sahada iz bıraktı. Osmanlı mimarisinin inkişaf ruhunu çağdaş eserlerle yaşatan Cevat Ülger’i, 6 Eylül 1977’deki vefatının yıl dönümünde rahmetle anıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cevat Ülger, Osmanlı mimarî stilinin büyük ustasıdır. Osmanlı mimarî tarzı üzerinde çalışan Ülger, bu sisteme bağlı olarak kendi üslubunu ortaya koymuştur. Hiçbir zaman kuru taklitte kalmamıştır. Her zaman için yeni bir yorum getirmiştir.</p>

<p>Cevat Ülger, 5 Mayıs 1933’te Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta tahsilini Eskişehir’de tamamladıktan sonra Bolu öğretmen okulunu bitirdi ve daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nden mezun oldu.</p>

<p></p>

<p>1956 yılında Malatya Atatürk Lisesi’nde resim öğretmeni olarak iş hayatına atıldı. Bir süre resim öğretmenliği yaptı. Malatya Atatürk Lisesi’ndeki öğretmenlik yıllarında çocukluk döneminde geliştirdiği oyuncak maketlerini resmedip, yapılış şekillerinin grafik çizimlerini hazırladı ve hayâl dünyasında ürettiği masallara uyarladı. Halı dokudu, karikatür çizdi ve asıl olarak Osmanlı mimarisini “modern malzemelerle” günümüze taşıdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Eskişehir’de Reşadiye Camii’nin proje ve projenin tatbiki çalışmalarına başladı. Bu caminin tüm detaylarıyla, projeleriyle bizzat tek tek ilgilendi. Filpaye başlıklarından, mahfel altı sütun başlıklarına ve hattâ sütun başlıklarını hepsi ayrı modelde olmak kaydıyla modellerini çıkartıp kalıblarını hazırladı ve tüm sütun başlıklarını betonarme olarak hazırladı. Diğer taraftan bir heykeltıraş gibi çalışarak kubbe altı mukarnaslarını, şerefe altı ve mihrab içi mukarnaslarını hazırladı. Minberini, kürsüsünü, müezzin mahfelini, korkuluklarını, kapı kitabe ve sövelerini, mihrapçelerine varıncaya kadar en ince detaylarını dahi projelendirmekten geri kalmadı. Bütün bunları malûm cami yaptırma ve yaşatma cemiyetlerine rağmen yaptı. Onun azmi netice olarak böyle muhteşem bir eserin ortaya çıkmasına vesile oldu.</p>

<p></p>

<p>1967’lerin sonunda aktif mücadelesi sebebiyle öğretmenlikten ihraç edilen Cevat Ülger 1968 yılında İstanbul’a taşındı ve mücadelesine kaldığı yerden devam etti. Bunca yıl sürdürdüğü bütün mimarî çalışmalarının önünde, diploması olmadığı için projelerine atamadığı resmi imzalar engel teşkil ediyordu. Bunun üzerine 1969 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Yüksek Okulu’nun gece bölümüne kaydını yaptırdı ve 1974 yılında bu okuldan birincilikle mezun oldu. Mezuniyetinden 3 yıl sonra ise vefat etti.</p>

<p></p>

<p>60’ı aşkın eseri var</p>

<p></p>

<p>60’tan fazla eseri bulunan ‘Çağdaş Sinan’ın belli başlı mimarî eserleri şöyle: İstanbul Küçüksu'daki Zihni Gürler Camii. Eskişehir'deki Reşadiye Camii ve on civarında diğer camileri, Kayseri' deki Bürüngüz Camii, Ankara’daki Abidin Paşa Camii, Hatay Kırıkhan’da Beşyüzevler Camii, Trabzon Çaykara'daki Camii, Kütahya’nın Tavşanlı, Tunçbilek, Domaniç kazalarındaki camiler... Sivil mimarî örnekleri olaraksa; Konya Ilgın kazasındaki kaplıcaların kompleksi ve Eskişehir'de birçok binayı sayabiliriz. Sinan gibi komple sanatkâr özelliğine sahip olan Cevad Ülger’in bu camilerin sadece mimarisini yapmayıp, bütün dekorasyonunu, desenlerini vs. yaptığını da belirtelim.</p>

<p></p>

<p>Cevat Ülger’in kitapları</p>

<p></p>

<p>Cevat Ülger’in Oyuncak Masalları, Demet ve Ritmin Gücü ve Ritme Davet olmak üzere 3 eseri bulunmaktadır.</p>

<p></p>

<p>Yeni üslup geliştirdi</p>

<p></p>

<p>Osmanlı mimarî tarzına bağlı yeni üslup geliştiren Cevat Ülger'in eserlerini halk, Mimar Sinan’ın zanneder. Cevad Ülger'in mimarî eserlerinin zevk yoksunu ellerde tatbik edilirken bazı aksaklıklar olduğunu da belirtelim. Cevad Ülger, 20 küsur yıllık mimarlık hayatında olumsuz çevreye rağmen mimarlığa ilgi duymasını "ruhi bir şey" olarak açıklar.</p>

<p></p>

<p>Osmanlı mimarî stilinin büyük ustası</p>

<p></p>

<p>Cevat Ülger, Osmanlı mimarî stilinin büyük ustasıdır. Osmanlı mimarî tarzı üzerinde çalışan Ülger, bu sisteme bağlı olarak kendi üslubunu ortaya koymuştur. Hiçbir zaman kuru taklitte kalmamıştır. Her zaman için yeni bir yorum getirmiştir. Sistem aynı, üslup farklı. Osmanlı mimarî tarzının ana karakteristiklerinden olan yenilikçi anlayışa uygun olarak Cevad Ülger'in de hiçbir eseri diğer eserinin benzeri değildir. Sistem aynı, fakat uygulamalar her eserde farklıdır.</p>

<p></p>

<p>Klasik mimari tarzına hayat verdi</p>

<p></p>

<p>Cevad Ülger, Osmanlı stilini 20. yüzyılda başarı ile yaşatmıştır. "Çağdaş Sinan" denmesinin sebebi de budur. Özünde canlı olan fakat şu an küllenmiş vaziyette olan Osmanlı mimarî tarzına hayatiyet kazandırmıştır. Osmanlı mimarisindeki gelişme ruhunu kavrayıp çağdaş eserler ortaya koymuştur. Yeni tekniklerden de istifade etmiştir. Aslında dinamik olan, fakat şahıslarda donmuş bulunan Osmanlı mimarî tarzını çağımızda yaşatan büyük ustamızdır.</p>

<p></p>

<p>Cevad Ülger, Osmanlı mimarisini şöyle ele almaktadır: “Osmanlı mimarlığı kapalı değil açık! Dört fil ayaklı ve yarım kubbeli sistem ebediyete kadar açık! Ama kime? Tabii yapmak isteyene, kabiliyetli, bilgili, sinesi hakikatlere ve bilhassa milletine açık olan mimara... Dört pilpayeli sistem gibi, bütün diğer kuruluş sistemleri, estetik sistemleri, hepsi ebediyen kapanmamış, donmamış inkişafa hazır, mecbur edici olarak duruyor ve bekliyor. Netice olarak, Osmanlı mimarîsine bağlı olmak, esasen, inkişafı kabul etmek olacaktır.”</p>

<p></p>

<p>Cevat Ülger eserlerinde tekrara düşmemiştir</p>

<p></p>

<p>Cevad Ülger'in anlattığı ışığında şunu anlıyoruz ki: Osmanlı mimarîsi yenileşmeye açık bir mimarîdir. Statik değil, dinamiktir. Osmanlı mimarî ustaları hiçbir zaman tekrara düşmemişlerdir.</p>

<p></p>

<p>Cevad Ülger de yapılarının hiçbirinde tekrara düşmemiştir. Osmanlı mimarîsinin bu yenilikçi yönünü algılamış olup, eserlerinde de bunu yaşatmıştır. Eserlerinin mimarîsinde uygulaması yanında. Mukarnaslarda (stilistik) da bunun sayısız örnekleri vardır. Sütun başlıkları ve diğer mukarnasların hepsi özgündür. Hiçbir eserinde bir öncekinin taklidi yoktur.</p>

<p></p>

<p>Osmanlı mimarlığındaki abstre anlayış alabildiğine yeniliğe açıklık getirmiştir. Taklitten uzaklaşmış olup, abstre anlayışla sonsuzluğa kucak açmıştır.</p>

<p></p>

<p>Karikatürde bir ilkin başlangıcı oldu</p>

<p></p>

<p>1973 yılında Milli Gazete’nin yayın hayatına girmesiyle, gazetenin birinci sayfasında “Karamehmetler” imzasıyla günlük siyasi karikatürler çizdi. Kübik şekillerin hâkim olduğu tek ve kararlı çizgi sistemiyle oluşturduğu karikatür tarzı diğer sanat kollarında olduğu gibi karikatürde de bir ilkin başlangıcı oldu. Vefatına kadar günlük siyasi karikatürlerine devam etti.</p>

<p></p>

<p>Aynı zamanda kaşifti</p>

<p></p>

<p>1966 yılında; Japonların bütün dünyaya yüzyılın buluşu diye ancak 1980’lerden sonra sundukları üçgen motor, hidrojenle çalışan motor ve daha şimdilerde projelendirilmeye çalışılan su ile çalışan motor projelerini hazırlayıp İstanbul Teknik Üniversitesi’nde profesörler kuruluna sundu. Ancak uzun bekleyişlerden sonra dış güdümlü malum kafalar tarafından bir türlü gündeme alınmayarak projelerin üstü örtülüp sümen altı edildi.</p>

<p></p>

<p>Müzik ve şiir zevkine sahipti</p>

<p></p>

<p>Mimarî sanatı merkez olmak üzere, ressam, karikatürist (Karamehmetler imzasıyla tanınır), engin müzik kültürü sahibi ve şiir zevkine sahip komple sanatçıdır. Mimarî eserlerindeki mukarnas çalışmaları, dekoratörlüğü, desenciliği, değişik motif çalışmaları, oymacılığı, ressam ve heykelciliği vs. onun komple sanatçılığının tezahürleridir.</p>

<p></p>

<p>Cevad Ülger, taşın şiiri sayılan mimarîde şiirdeki ahenk unsuru gibi uyumu yakalamıştır. Eserlerinde estetik, zarafet, heyecan, ritim, ahenk ve bütünlük temel özelliklerdir. Taşı şiire çeviren, büyük ustamızdaki "şiir idraki”dir.</p>

<p></p>

<p>Mimarî, her şeyden önce bir kültür ve anlayıştır. Hangi dünya görüşünün mimarîsi sorusu bir dünya görüşünün varlığını gerektirir. İslâm’ın mimarîsi İslâm’a muhatap anlayışı icab ettirir. Dolayısıyla önce İslâm’a muhatap anlayış ve bu anlayıştan sarkarak mimarî alana muhatap anlayış gerektiği meydandadır. İslâm’a muhatap anlayışta durulamazken, İslâm mimarîsine muhatap anlayışta durulamayacağı apaçıktır. Allah’a şükür ki, mimarî alanda Cevad Ülger gibi bir dehaya sahibiz. Mimarî muhatap anlayışımızın öncüsü olarak eserleriyle meydanda durmaktadır.</p>

<p></p>

<p>6 Eylül 1977’de hakkın rahmetine kavuşan Mimar Cevat Ülger’i (Karamehmetler) vefatının sene-i devriyesinde rahmetle anıyoruz.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mimar-cevat-ulgeri-vefatinin-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 09:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2024/09/cevat-ulger-2.webp" type="image/jpeg" length="72998"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[6 Eylül 1991: Çeçenistan’ın bağımsızlık günü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/6-eylul-1991-cecenistanin-bagimsizlik-gunu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/6-eylul-1991-cecenistanin-bagimsizlik-gunu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sovyetler Birliği’nin çözülme sürecinde Çeçen halkı, yıllardır sürdürdüğü bağımsızlık mücadelesinde tarihî bir adım attı. 6 Eylül 1991’de Grozni’de Moskova yanlısı yönetim tasfiye edilirken, Cevher Dudayev öncülüğünde bağımsız Çeçenistan’ın yolu açıldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sovyetler Birliği’nin dağılmaya başladığı dönemde Çeçen halkı, Rus hâkimiyetine karşı uzun yıllardır devam eden mücadelesini siyasi bağımsızlık iradesine dönüştürdü. Çeçen Ulusal Kongresi’nin öncülüğünde halk hareketi giderek güçlendi ve Moskova’ya bağlı yönetimin meşruiyeti reddedildi.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>6 Eylül 1991’de Grozni’de yönetim binaları halkın ve bağımsızlık yanlılarının kontrolüne geçti. Bu gelişme, Çeçenistan’ın Moskova’dan kopuşunda dönüm noktası oldu. Ardından Cevher Dudayev’in liderliğinde bağımsızlık süreci hızlandı ve Çeçenistan kendi devletini kurma iradesini ilan etti.</p>

<p></p>

<p>Yüzyıllardır Rus işgal ve hâkimiyetine karşı direnen Çeçen halkı açısından 6 Eylül, millî iradenin ve bağımsızlık mücadelesinin sembol günlerinden biri hâline geldi. Çeçenistan’ın bağımsızlık mücadelesi daha sonraki yıllarda ağır savaşlara sahne olsa da 6 Eylül 1991, bu mücadelenin en önemli tarihî eşiklerinden biri olarak hafızalarda kaldı.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/6-eylul-1991-cecenistanin-bagimsizlik-gunu</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 08:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/09/maxresdefault-1-1.jpg" type="image/jpeg" length="41639"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Osmanlı'da yolsuzluk yapan kişinin idamı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/osmanlida-yolsuzluk-yapan-kisinin-idami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/osmanlida-yolsuzluk-yapan-kisinin-idami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1764 yılında İsakçı Ambar Eminliği görevini yürütürken devlet erzakında yolsuzluk yaptığı, halka zulmettiği ve makamını kötüye kullandığı tespit edilen Dergâh-ı Âlî Kapıcıbaşılarından "Hasan Paşa Tütüncüsü" Abdi Ağa, çıkarılan şer'i fetva ile Yedikule'de idam edildi. Osmanlı adalet anlayışı ve ibret-i âlem ilkesi gereğince, Abdi Ağa’nın kesik başı Bâb-ı Hümâyun’da teşhir edildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hasan Paşa Tütüncüsü Abdi Ağa'nın İdamı</strong></p>

<p>Söz konusu yılın Cemaziyelevvel ayının başlarında (27 Ekim - 5 Kasım 1764), Dergâh-ı Âlî (Saray) kapıcıbaşılarından olup "Hasan Paşa Tütüncüsü Abdi Ağa" olarak bilinen kişi; doğasındaki kötülük ve açgözlülük sebebiyle, görevlendirildiği işlerde dinen ve kanunen yapması gereken "Padişah'ın rızasını kazanma" gayretini göstermekten aciz kalmıştır.</p>

<p>Bundan önce İsakçı Ambar Eminliği ve diğer görevlerle padişah emriyle o bölgeye tayin edildiğinde, dürüstlükle hareket etmesi kesin bir dille tembihlenmişti. Buna rağmen doğuştan gelen hırsına yenik düşerek; satın alınan erzakta çeşitli hile ve sahtekarlıklar yapmış, fakir ve kimsesiz halka zulüm ve haksızlık etmiştir. Ayrıca devlet hazinesine büyük zararlar vermiş ve kendi kötü fiillerini gizlemek için, bu sırada görevden alınan Kırım Hanı Giray Han'ı çirkin işlerini örtbas etmede kendisine destekçi saymıştır.</p>

<p>Söz konusu zorbanın giriştiği sonsuz zulümler hakkında Padişah makamına pek çok şikâyet dilekçesi ve mektup ulaşmıştır. Durum gerektiği gibi araştırıldığında olayın gerçekliği Padişah tarafından anlaşıldığından; bu tür kötülük ve ihanetle Padişah'ın rızasına aykırı davranan bozguncunun ortadan kaldırılması ve idamı, şer'i fetvalar gereğince bir zorunluluk olmuştur. Bu nedenle Yedikule’ye götürülerek cezası infaz edilmiş ve başkalarına ibret olması amacıyla kesik başı Saray-ı Hümayun Kapısı’na (Bâb-ı Hümâyun) asılmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bununla birlikte, bütün ümmetin koruyucusu olan Padişah Efendimizin –<i>Allah ömrünü ve haşmetini kıyamete kadar daim eylesin</i>– gece gündüz harcadığı takdire şayan çabası; fakir ve zayıf halktan zulmü kaldırmaya yöneliktir. Bu tür görevlere atanan memurlara bolca imkân sağlanıp doğruluk üzere kalmaları sıkı sıkıya tembihlenmişken, bu derece bir cüret ve ihanete kalkışan kimsenin cezasını vermek devletin kaçınılmaz bir borcu ve koruma sorumluluğudur; bunda şüphe yoktur. Yüce Allah Padişahımızın devletini ve haşmetini artırsın, Peygamberlerin Efendisi hürmetine amin.</p>

<p>Kaynak: Mehmed Hâkim Efendi. (2019). <i>Hâkim Efendi Tarihi: 1752-1766 (Cilt 2)</i> Türk Tarih Kurumu Yayınları. (Çev. Baran Dergisi)</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/osmanlida-yolsuzluk-yapan-kisinin-idami</guid>
      <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 16:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/09/osmanli-donemi-turk-sanati.jpg" type="image/jpeg" length="81658"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[30 Ağustos kimin zaferi?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/30-agustos-kimin-zaferi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/30-agustos-kimin-zaferi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Taarruz, Yunan işgalinin Anadolu’dan sökülüp atılmasını sağlayan askerî zaferin zirvesiydi. Kongreler, Birinci Meclis, Sultan Vahdettin’in konumu, ulema ve meşayihin desteği birlikte ele alındığında zaferin, geniş bir Osmanlı ve Anadolu seferberliğinin neticesi olduğu görülüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>30 Ağustos 1922’de elde edilen askerî zafer, Anadolu’daki Yunan işgalinin sona erdirilmesini sağlayan sürecin belirleyici aşamasıydı. Büyük Taarruz öncesinde Doğu, Güney, Karadeniz ve Batı cephelerinde yürütülen askerî ve siyasî mücadele, Ankara’nın düzenli ordusunun giderek güçlenmesini sağladı. Yaklaşık 200 bin kişilik kuvvetin Büyük Taarruz’la ulaştığı başarı, Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılmasıyla sonuçlandı.</p>

<p>Millî Mücadele’nin tarihî seyri ise 1919’dan itibaren Cumhuriyet’in kuruluşunu hedefleyen doğrusal bir hareket şeklinde gelişmedi. Dönemin kongre kararları, meclis yapısı ve İstanbul-Ankara ilişkileri, mücadelenin ilk safhasında Osmanlı vatanının ve mevcut siyasî düzenin devamının esas alındığını gösteriyor.</p>

<h2><strong>Anadolu’da 31 ayrı kongre toplandı</strong></h2>

<p>Mondros Mütarekesi’nin ardından Anadolu’nun farklı bölgelerinde direniş teşkilatları kurulmaya başladı. Prof. Dr. Ali Satan’ın tespitine göre 1918-1920 yılları arasında 31 ayrı kongre toplandı. Bu kongrelerin hemen tamamında mücadele kararı alınırken, karar metinlerinde Osmanlı vatanı fikri korunuyordu. Kongreler yalnızca kendi bölgelerini müdafaa etmeyi hedeflemiyor, ülkenin bütünü için bağımsız bir siyasî yapının yeniden kurulmasını amaçlıyordu.</p>

<p>Kongrelerden gelen temsilcilerin ve Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarının oluşturduğu siyasî birikim daha sonra Birinci Meclis’e taşındı. Bu dönemde İstanbul’daki Osmanlı idaresine karşı yeni bir rejim kurma fikri açık bir siyasî hedef olarak ortaya konulmuş değildi.</p>

<h2><strong>Birinci Meclis Osmanlı siyasî düzeninin devamıydı</strong></h2>

<p>Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk hareketi bir yandan işgale karşı teşkilatlanırken diğer yandan 1876 Anayasası çerçevesinde seçim yapılmasını savundu. İstanbul ile Ankara arasında yapılan Amasya Mutabakatı sonrasında 1919 seçimleri gerçekleştirildi ve Osmanlı Mebusan Meclisi İstanbul’da toplandı.</p>

<p>İstanbul’un işgal edilmesi ve Mebusan Meclisi’nin çalışamaz hâle gelmesinden sonra mebusların bir bölümü Ankara’ya geçti. Ankara’da açılan meclis, İstanbul’daki Osmanlı Meclisi’nin hukukunu ve iç tüzüğünü kullanmaya devam etti. Hatta İstanbul Meclisi’nde yarım kalan gündem Ankara’da sürdürüldü.</p>

<p>Birinci Meclis açıldığında Sultan Vahdettin’e bağlılık telgrafları gönderildi. Bu sebeple dönemin Ankara Meclisi için “Üçüncü Meşrutiyet” nitelemesi de kullanıldı. Meclis anayasal bakımdan Osmanlı hukukuna bağlıydı ve başlangıçta İstanbul’dan kesin bir rejim kopuşu söz konusu değildi.</p>

<p>Bu tablo, Millî Mücadele’nin ilk safhasında temel hedefin rejim değişikliği değil, işgal altındaki vatanın kurtarılması olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<h2><strong>Sultan Vahdettin’in rolü</strong></h2>

<p>Cumhuriyet dönemi Kemalist tarih anlatısının en fazla tartışılan başlıklarından biri Sultan Vahdettin’in Millî Mücadele karşısındaki tutumu oldu. Uzun yıllar doğrudan “hain” olarak sunulan son Osmanlı padişahının Anadolu hareketinin başlamasındaki rolüne ilişkin farklı belge, hatırat ve değerlendirmeler bulunuyor.</p>

<p>Sultan Vahdettin, Anadolu’daki direnişi örgütleyebilecek askerî kadronun belirlenmesi için Mareşal Fevzi Çakmak’tan isimler istedi. Mustafa Kemal bu kadronun isimleri arasında yer aldı. Necip Fazıl Kısakürek de Fevzi Çakmak’tan aktardığı bilgilere dayanarak Vahdettin’in Millî Mücadele’nin teşkilatlanmasında rol oynadığını ifade ediyor.</p>

<p>Necip Fazıl, <i>Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin</i> isimli eserinde Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderdiğini, Anadolu’daki hareketi desteklediğini ve Millî Mücadele’nin başlamasında belirleyici rol oynadığını belirtiyor. Ayrıca Necip Fazıl Kısakürek’e bu görüşleri sebebiyle hakkında dava açıldı ve ceza aldı.</p>

<h2><strong>Ulema ve meşayih de Anadolu hareketini destekledi</strong></h2>

<p>Millî Mücadele’nin toplumsal tabanı askerî kadrolarla sınırlı değildi. Ulema ve meşayihin önemli bir bölümü de işgale karşı yürütülen mücadeleyi destekledi.</p>

<p>Seyyid Abdülhakîm Arvasî’nin aktardığı hatıratta, İstanbul’daki imam ve vaizlerin saraya çağrıldığı, kendilerine Sultan’ın selâmının iletildiği ve Kuva-yı Milliye’nin başarısı için dua etmeleri istendiği anlatılıyor. Aynı toplantıda Anadolu’daki mücadele için para toplanması ve eli silah tutanların cepheye katılmaya teşvik edilmesi talep ediliyor. Arvasî de bu çağrı üzerine Anadolu’ya insan ve yardım gönderilmesine destek verdiğini ifade ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu bilgiler, Millî Mücadele’nin din adamları ile Anadolu hareketi arasında mutlak bir karşıtlık bulunduğu şeklindeki yalandan müteşekkil resmî tarih kalıbıyla uyuşmuyor.</p>

<h2><strong>Batı’da sonuç almak zordu</strong></h2>

<p>Millî Mücadele çoğu zaman yalnızca Yunan ordusuna karşı yürütülen Batı Cephesi üzerinden anlatılıyor. Oysa savaşın askerî tablosu çok daha genişti.</p>

<p>Doğu Cephesi’nde Kazım Karabekir Paşa’nın yürüttüğü harekâtın başarıya ulaşması, Batı Cephesi’ne kuvvet aktarılmasını kolaylaştırdı. Doğu Cephesi’nde sonuç alınamaması hâlinde Batı’daki askerî başarının aynı ölçüde gerçekleşmesi epey güç olacaktı.</p>

<p>Karadeniz bölgesinde Rum Pontus hareketine karşı Sakallı Nurettin Paşa kumandasında Merkez Ordusu oluşturuldu ve yaklaşık bir yıl boyunca mücadele yürütüldü. Güneyde ise Fransız kuvvetlerine karşı düzenli ordu teşkilatlanmasından önce şehir merkezli direnişler başladı.</p>

<p>Bu cephelerin kontrol altına alınması, Batı Cephesi’nde daha güçlü bir askerî yığınak yapılmasının önünü açtı.</p>

<p><strong>Yunanistan’ın arkasında İngiltere vardı</strong></p>

<p>Batı Anadolu ve Trakya’daki Yunan işgali de yalnızca Atina’nın siyasî tercihi değildi. Birinci Dünya Harbi’nden sonra İngiliz kamuoyunun yeni ve büyük bir savaşa sıcak bakmaması üzerine Yunanistan Anadolu’da desteklenen güç hâline getirildi.</p>

<p>İngiliz yıllık raporlarında, Londra yönetiminin resmî olarak tarafsız olduğunu açıklamasına rağmen Yunanistan’ı desteklemeye devam ettiği yönünde ifadeler yer alıyor.</p>

<p>Sakarya’dan sonra Fransızlar ve İtalyanlarla uzlaşmaya gidilmesi, İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıklarının değerlendirilmesi ve İngiliz-Fransız ihtilafından yararlanılması da savaşın diplomatik boyutunu oluşturdu. Aynı diplomatik yöntemin farklı dönemlerde hem İstanbul hem Ankara tarafından kullanıldığı belirtiliyor.</p>

<h2><strong>İngiltere’nin hedefi bütün Anadolu değildi</strong></h2>

<p>Birinci Dünya Harbi öncesinde Osmanlı Devleti, Balkanlardan Basra Körfezi’ne ve Ortadoğu’nun büyük bölümüne uzanan geniş bir coğrafyaya sahipti. Savaş sonrasında Irak, Filistin ve Ürdün başta olmak üzere stratejik bölgeler Osmanlı hâkimiyetinden çıktı.</p>

<p>İngiltere’nin temel önceliklerinden biri petrol bölgeleri ve Ortadoğu’daki stratejik güzergâhların kontrolüydü. Anadolu’nun tamamını elde tutmak için yeni ve uzun süreli bir savaşa girmek ise Londra açısından aynı ölçüde öncelikli değildi.</p>

<p>Buna rağmen Yunan ordusunun mağlup edilmemesi durumunda Anadolu’nun çok daha dar bir siyasî coğrafyaya sıkıştırılması ihtimali bulunuyordu. Büyük Taarruz’un askerî önemi de burada ortaya çıktı. Yunan işgalinin sona erdirilmesi, Ankara’nın masaya çok daha güçlü oturmasını sağladı.</p>

<h2><strong>Büyük Taarruz Ankara’nın gücünü zirveye taşıdı</strong></h2>

<p>Büyük Taarruz sırasında Ankara’nın askerî gücü yaklaşık 200 bin kişilik bir seviyeye ulaşmıştı. Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılmasıyla Ankara hem askerî hem siyasî bakımdan en güçlü konumuna geldi.</p>

<p>Bu gelişme İstanbul-Ankara ilişkilerinde de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Zafer sonrasında elde edilen siyasî gücün İstanbul ile paylaşılması gündemden çıktı.</p>

<p>Büyük Taarruz’un ardından Refet Paşa İstanbul’a gönderildi ve Sultan Vahdettin’le görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler sırasında siyasî yetkinin Ankara’da kalması, İstanbul’un ise hilafet merkezi olarak devam etmesi şeklinde bir formülün tartışıldı. Refet Paşa’nın görüşmeler sırasında Vahdettin’e padişah yerine halife sıfatıyla hitap ettiği anlatılıyor.</p>

<h2><strong>Birinci ve İkinci Meclis arasında önemli fark vardı</strong></h2>

<p>Zaferden sonra siyasî yapı süratle değişmeye başladı.</p>

<p>Birinci Meclis farklı siyasî görüşlerin ve yerel temsilcilerin bir arada bulunduğu bir yapıydı. Parti sistemi henüz belirleyici değildi ve mebuslar büyük ölçüde kendi bölgelerindeki siyasî ağırlıklarıyla Ankara’ya gelmişti.</p>

<p>İkinci Meclis’te ise aday belirleme süreci Ankara merkezli hâle geldi. Mustafa Kemal Paşa’nın aday listeleri üzerindeki etkisi arttı ve Birinci Meclis’te güçlü olan muhalif grupların önemli bölümü yeni mecliste yer almadı.</p>

<p>Ardından saltanat kaldırıldı, 1923’te Cumhuriyet ilan edildi ve 1924’te hilafet ilga edildi. Böylece Millî Mücadele’nin başlangıcındaki Osmanlı siyasî yapısıyla zafer sonrasında ortaya çıkan Kemalist rejim arasında açık bir kırılma meydana geldi.</p>

<h2><strong>Hilafet konusunda iki yıl içinde farklı tezler savunuldu</strong></h2>

<p>Saltanatın kaldırılması sırasında hilafet makamının korunabileceği görüşü savunuluyordu. İsmet Paşa’nın, meclisin arkasında bulunduğu bir halifenin varlığının devam edebileceğine dair yaklaşımı bu dönemin tartışmaları arasında yer aldı.</p>

<p>1924’e gelindiğinde ise hilafetle devlet başkanlığının ayrılamayacağı, Ankara’da zaten bir devlet başkanlığı bulunduğu ve ayrıca bir hilafet makamına ihtiyaç olmadığı görüşü öne çıkarıldı.</p>

<p>Dolayısıyla 1922’de gündemde bulunan “saltanatsız hilafet” formülü iki yıl sonra tamamen terk edildi.</p>

<h2><strong>30 Ağustos Lozan masasındaki askerî gücü oluşturdu</strong></h2>

<p>Büyük Taarruz’un doğrudan siyasî neticelerinden biri Lozan görüşmeleri oldu. Ankara hükümeti masaya, Yunan ordusunu mağlup etmiş düzenli bir ordunun siyasî gücüyle oturdu.</p>

<p>Sevr’le kıyaslandığında Lozan önemli bir toprak ve egemenlik kazanımı sağladı. Buna karşılık Misak-ı Millî’nin tamamı gerçekleştirilemedi. 30 Ağustos’ta kazanılan askerî gücün sınırları, Lozan’daki müzakerelerin de hareket alanını belirledi.</p>

<p>Lozan’ın sonraki yıllarda değiştirilen hükümleri de anlaşmanın nihai ve değişmez bir metin olmadığını gösterdi. Hatay’ın Türkiye’ye katılması ve Boğazlar rejiminin daha sonra yeniden düzenlenmesi bunun iki önemli örneği.</p>

<h2><strong>Zafer ile Kemalist anlatı birbirinden ayrılmalı</strong></h2>

<p>30 Ağustos 1922 tarihinde Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti. Saltanat devam ediyor, hilafet makamı varlığını koruyor ve Osmanlı hanedanı İstanbul’daydı. Birinci Meclis’in hukukî ve siyasî kökleri de Osmanlı meşrutiyet sistemine dayanıyordu.</p>

<p>Bu nedenle Büyük Taarruz’un askerî başarısı ile 1923 sonrasındaki siyasî ve kültürel yıkımın aynı tarihî hadise olarak değerlendirilmesi kronolojik açıdan sorunlu bir yaklaşım oluşturuyor.</p>

<p>Millî Mücadele boyunca Osmanlı vatanı, bağımsızlık, hilafet, işgalin sona erdirilmesi ve ülkenin siyasî varlığının korunması ortak hedefler arasında yer aldı. Zaferin ardından ise yeni devletin rejimi ve yönelimi etrafında farklı bir siyasî cebir süreci başladı.</p>

<p>Yakın dönem tarihindeki birçok meselede arşivlerin sınırlı erişime açık olması da önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Özellikle Dışişleri Bakanlığı ve askerî arşivlerdeki belgelerin tamamının araştırmacılara açılmasının Lozan, hilafet ve Millî Mücadele dönemindeki diplomatik ilişkilerin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bu sebeple 30 Ağustos’un tarihî çerçevesi yalnızca Cumhuriyet döneminde oluşturulan resmî anlatıyla sınırlı tutulmadan, Osmanlı arşivleri, hatıratlar, meclis zabıtları, yabancı diplomatik belgeler ve dönemin siyasî yazışmaları birlikte değerlendirilerek ele alınmayı gerektiriyor.</p>

<h2><strong>30 Ağustos geniş bir seferberliğin sonucuydu</strong></h2>

<p>30 Ağustos’un tek bir şahıs veya dar bir siyasî kadroyla açıklanamayacağını gösteriyor. Zaferin arkasında Anadolu’da toplanan kongreler, Müdafaa-i Hukuk teşkilatları, Osmanlı ordusundan gelen askerî kadrolar, Doğu ve Güney cephelerinde verilen mücadele, Karadeniz’deki askerî harekât, ulema ve meşayihin desteği, halkın maddî katkısı ve Batı Cephesi’ndeki düzenli ordu bulunuyordu.</p>

<p>Millî Mücadele’nin başlangıcındaki siyasî hedef ile zaferden sonra şekillenen Kemalist rejim arasında da belirgin bir ayrım bulunuyor.</p>

<ul>
 <li><strong>Prof. Dr. Ali Satan – “Arşivler açıldığında her şeyi yeniden konuşmamız gerekecek”</strong>, Aylık Dergisi/Baran, Aylık Dergisi 192. Sayı, Eylül 2020.</li>
 <li><strong>Baran Dergisi – “Millî Mücadele’yi Sultan Vahdettin başlattı”</strong>,</li>
 <li><strong>Dr. Kâzım Albay – “Sultan Vahdettin, Millî Mücadele ve Mustafa Kemal Paşa”</strong>, Baran Dergisi 602. Sayı, 27 Temmuz 2018.</li>
 <li><strong>Dr. Kâzım Albay – “Millî Mücadele-Lozan-Cumhuriyet ve Tek Parti İktidarı -III-”</strong>, Baran Dergisi 596. Sayı, 21 Haziran 2018.</li>
 <li><strong>Salih Mirzabeyoğlu, <i>Ölüm Odası B-Yedi (354)</i></strong>, Baran Dergisi, Sayı 529, 2017, s. 18.</li>
 <li><strong>Fuâd Âsım Arvâs – Şaban Er, <i>Silsile-i Aliyye’nin Son Altun Halkası Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî</i></strong>, Kutupyıldızı Yayınları, İstanbul, 2018, s. 1226-1227.</li>
 <li><strong>Salih Mirzabeyoğlu, <i>İBDA Diyalektiği</i></strong>, İBDA Yayınları, İstanbul, 2004, s. 49.</li>
 <li><strong>Mete Tunçay, <i>Bilineceği Bilmek</i></strong>, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1983, s. 105-106.</li>
 <li><strong>Necip Fazıl Kısakürek, <i>Vatan Dostu Sultan Vahidüddin</i></strong>, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2012, s. 162 ve 203.</li>
 <li><strong>Mahir İz, <i>Yılların İzi</i></strong>, İrfan Yayınları, İstanbul, 1975, s. 87-88.</li>
 <li><strong>Osman Öndeş, <i>Vahidüddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor</i></strong>, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012, s. 346-347 ve 355.</li>
 <li><strong>Tarık Zafer Tunaya, <i>Türkiye’de Siyasal Partiler</i></strong>, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1989, s. 574-582.</li>
 <li><strong>Kâzım Karabekir, <i>İstiklâl Harbimizin Esasları</i></strong>, Emre Yayınları, İstanbul, 1995, s. 41-42.</li>
 <li><strong>Şevket Süreyya Aydemir, <i>Tek Adam</i>, Cilt 1</strong>, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991, s. 367-368.</li>
 <li><strong>Mehmet Akif Aydın, <i>İslâm ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları</i></strong>, İz Yayınları, İstanbul, 1996, s. 310.</li>
 <li><strong>Mustafa Armağan, <i>Cumhuriyet Efsaneleri</i></strong>, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014, s. 146.</li>
 <li><strong>İbrahim Arvas, <i>Tarihî Hakikatler</i></strong>, Biyografi Net İletişim Yayınları, İstanbul, 2007.</li>
 <li><strong>Şerafettin Turan, <i>Türk Devrimleri Tarihi</i>, Cilt II</strong>, Bilgi Yayınları, Ankara, 1996, s. 289.</li>
 <li><strong>M. Akif Aydın, “Batılılaşma” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi</strong>, Cilt 5, Ankara, 1992, s. 166.</li>
 <li><strong>Necip Fazıl Kısakürek, <i>İdeolocya Örgüsü</i></strong>, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1997, s. 145-157.</li>
 <li><strong>Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi</strong>, 6 Ekim 1950, s. 3.</li>
 <li><strong>Uğur Mumcu, <i>Kâzım Karabekir Anlatıyor</i></strong>, Tekin Yayınları, İstanbul, 1994, s. 94-96.</li>
 <li><strong>Price, <i>Extra-Special Correspondent / Çok Özel Yazışmalar</i></strong>, çev. Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s. 98.</li>
 <li><strong>Kâzım Karabekir, <i>Paşaların Kavgası–İnkılap Hareketlerimiz</i></strong>, Emre Yayınları, İstanbul, 2000, s. 165.</li>
 <li><strong>Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, <i>Hilafet ve Kemalizm</i></strong>, haz. Sadık Albayrak, Araştırma Yayınları, İstanbul, 1992, s. 86</li>
</ul></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/30-agustos-kimin-zaferi</guid>
      <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 13:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/zaferr.png" type="image/jpeg" length="48786"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Belgrad'ın fethiyle Orta Avrupa kapısı açıldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-belgradin-fethiyle-orta-avrupa-kapisi-acildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-belgradin-fethiyle-orta-avrupa-kapisi-acildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kanunî Sultan Süleyman Han'ın 28 Ağustos 1521'de fethettiği Belgrad Kalesi, Hristiyan Batı ittifakının en muhkem kalkanını parçalayarak İslâm ordularına Tuna boylarının yolunu açtı]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Fatih devrinden tevarüs eden tarihî hesabı kapatan bu büyük zafer, Avrupa'nın içlerine uzanan fütuhatın en mühim hareket üssünü tesis etti. Kudretli cihan devletinin adalet ve gaza nizamı, şehre vurulan Türk mührüyle kıtaya kök saldı.</p>

<h2><strong>Kanlı kaftanla gelen sefer kararı</strong></h2>

<p>Fatih Sultan Mehmed Han'ın 1456 senesinde kuşatıp alamadığı Belgrad Kalesi, Macar Krallığı'nın İslâm ordularına karşı kurduğu en güçlü setti. Kanunî tahta oturduğunda, devlet ananesine uyarak cülusunu tebliğ etmek ve sulhun devamı için haracı istemek üzere Behram Çavuş'u Buda sarayına gönderdi. Kibrine mağlup olan Macar Kralı II. Layoş, elçilik heyetini hunharca katletti; Behram Çavuş'un kesik başı saraya gönderildiğinde genç Padişah gözyaşları içinde intikam ve gaza yemini etti. İslâm nizamının şerefine uzanan bu alçakça cürüm, cihan ordusunun sefer rotasını doğrudan Tuna boylarına çevirmesine sebep oldu.</p>

<h2><strong>Pîrî Mehmed Paşa'nın çelik stratejisi</strong></h2>

<p>Divan-ı Hümâyun'da bazı paşalar doğrudan Budin üzerine yürümeyi teklif ederken, tecrübeli Veziriazam Pîrî Mehmed Paşa'nın basireti planın omurgasını kurdu. Paşa, "Tuna'nın kilidi olan Belgrad ve Sava boyundaki Şabaç düşürülmeden Macaristan içlerine yürümek orduyu tuzağa çekmektir" diyerek Padişah'ı ikna etti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Osmanlı ordusu kaleyi doğrudan cepheden vurmak yerine ikmal kordonunu kesti. Tuna üzerinden sevk edilen ince donanma leventleri, Macar nehir filosunu tamamen imha ederek kalenin su yoluyla yardım alma ihtimalini sıfırladı. Şabaç ve Zemun kaleleri süratle düşürülerek Belgrad çepeçevre muhasara altına alındı. Macar garnizon kumandanı Kont Balthasar Batthyány'nin Buda'dan beklediği yüz bin kişilik Haçlı ordusu ise hiçbir zaman gelmedi; saray eğlenceleriyle vakit geçiren kral, kaledeki askerlerini kaderine terk etti.</p>

<h2><strong>Yer altından yürüyen gaziler ve teslim bayrağı</strong></h2>

<p>Kuşatmanın en hararetli safhasında surlar gece gündüz muhasara toplarıyla dövülürken, Osmanlı ordugâhının mahir lağımcıları yerin altından nehir seviyesinin dahi altına inerek dehlizler kazdı. Nebojşa ve Burç kulelerinin altına tonlarca barut yerleştirildi.</p>

<p>28 Ağustos 1521 Cuma sabahı verilen işaretle yer altındaki lağımlar müthiş bir gürültüyle patlatıldı; asırlık taş kuleler havaya uçtu ve kalede devasa yarıklar açıldı. Açılan gediklerden tekbirlerle kaleye hücum eden yeniçeriler karşısında daha fazla dayanamayacağını anlayan kale muhafızları, teslim bayrağını çekerek aman diledi. Çatışmalarda yüzlerce asker şehit olurken kale garnizonu tamamen tesirsiz hâle getirildi. Kanunî Sultan Süleyman Han, ertesi gün maiyetiyle şehre girdi; şehrin en büyük katedrali olan Meryem Ana Kilisesi derhal Fethiye Camii'ne tahvil edildi ve ilk cuma namazı eda edildi.</p>

<h2><strong>Tuna boyundan İstanbul'a taşınan izler</strong></h2>

<p>Fethin ardından şehirde nizam tesis edildi; teslim olan ahalinin canına ve malına dokunulmadı. Sultan Süleyman Han, şehrin su kemerlerini, bentlerini ve su yollarını tamir eden mahir Hristiyan ustaları aileleriyle birlikte İstanbul'a nakletti. Başkentin su ihtiyacını karşılayan ormanlık bölgeye iskân edilen bu topluluğun hatırası, bugün İstanbul'daki Belgrad Ormanı ve sur kapılarından biri olan Belgradkapı ismiyle yaşamaktadır.</p>

<p>Belgrad'ın fethi, Papalık ve Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nda büyük bir infial ve korku oluşturdu. Beş yıl sonra gerçekleşecek Mohaç Meydan Muharebesi'nin askerî zeminini hazırlayan bu zafer, Belgrad'ın asırlar boyu "Dârü'l-Cihad" olarak anılmasına sebebiyet verdi.</p>

<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>

<p>- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt II, Türk Tarih Kurumu Yayınları.</p>

<p>- Feridun Ahmed Bey, Münşeâtü's-Selâtîn, Cilt I.</p>

<p>- Peçevî İbrahim Efendi, Târîh-i Peçevî, Cilt I.</p>

<p>- TDV İslâm Ansiklopedisi, "Belgrad" ve "Kanunî Sultan Süleyman" maddeleri.</p>

<p>-Nicolae Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Cilt II.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-belgradin-fethiyle-orta-avrupa-kapisi-acildi</guid>
      <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 22:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/belgrad.webp" type="image/jpeg" length="82099"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Pasteur’den dört asır önce mikrobu bulan Akşemseddin kimdir?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/pasteurden-dort-asir-once-mikrobu-bulan-aksemseddin-kimdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/pasteurden-dort-asir-once-mikrobu-bulan-aksemseddin-kimdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/pasteurden-dort-asir-once-mikrobu-bulan-aksemseddin-kimdir</guid>
      <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 11:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/aksemseddin-hz.webp" type="image/jpeg" length="39181"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İngiltere dünyayı sömürürken hazinelerini de Londra’ya taşıdı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ingiltere-dunyayi-somururken-hazinelerini-de-londraya-tasidi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ingiltere-dunyayi-somururken-hazinelerini-de-londraya-tasidi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yıldız Sarayı’nın yağmalanmasından hanedanın sürgünde haraç mezat elden çıkardığı servete, Rosetta Taşı’ndan Benin bronzlarına, Tipu Sultan’ın hazinesinden Maqdala ve Kumasi ganimetlerine kadar uzanan tablo aynı hakikati gösteriyor: Osmanlı’nın kıymetleri dağıtılırken İngiltere, sömürdüğü milletlerin servetini ve tarihî hafızasını müzelerine taşıdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından Yıldız Sarayı’nda başlayan yağma ve tasfiye, Osmanlı hanedanının 1924’te sürgüne gönderilmesiyle daha büyük bir kayba dönüştü. Saray eşyaları, mücevherler, mobilyalar ve aile yadigârları kısa sürede elden çıkarıldı, İttihatçı- Kemalist çete eliyle binlerce liralık mallar birkaç yüz liraya satıldı. Aynı dönemin büyük sömürge gücü İngiltere ise Afrika’dan Hindistan’a kadar işgal ettiği ülkelerin saraylarını, hazinelerini ve tarihî eserlerini sistemli biçimde İngiltere’ye taşıdı. Bugün British Museum, Victoria and Albert Museum ve diğer İngiliz müzelerinin kendi kayıtları, çok sayıda eserin savaş, işgal ve yağma yoluyla elde edildiğini açık biçimde ortaya koyuyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1909’da Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Yıldız Sarayı’nın kontrolü el değiştirdi. Sarayda bulunan para, mücevher, silah, tablo, porselen, kitap ve diğer kıymetli eşyaların tespiti için komisyonlar kuruldu. Arşiv belgelerini ve dönemin basınını inceleyen akademik araştırmalarda Yıldız’da 584 parça mücevher, 14 murassa nişan ve hanedan mensuplarına ait 25 ayrı mücevher grubunun kayıt altına alındığı belirtiliyor. Saraydaki diğer eşya arasında kıymetli silahlar, kılıçlar, hançerler, vazolar, tablolar, çiniler, kitaplar, madalyonlar, mühürler ve çeşitli sanat eserleri bulunuyordu.</p>

<h2><strong>Yıldız Sarayı’ndaki yağma</strong></h2>

<p>Yıldız Sarayı’nın ele geçirilmesinden sonra meydana gelen yağma ve hırsızlık vakaları yalnız hatıratlarda kalan iddialardan ibaret değildi. Bazı vakalar doğrudan mahkeme kayıtlarına girdi. Mülazım-ı Sani Osman Efendi’nin saraydan biri altın, diğeri gümüş işlemeli iki tüfek aldığı tespit edildi. 1909’da yargılanan Osman Efendi ordudan ihraç edildi ve bir yıl kalebentlik cezasına çarptırıldı.</p>

<p>Mütareke döneminde Yıldız Sarayı’nın yağmalanması daha kapsamlı biçimde soruşturuldu. I. Divân-ı Harb-i Örfî’de çeşitli askerî ve siyasî isimler “yağmagerlik” suçlamasıyla yargılandı. Bazı sanıklar hakkında mahkûmiyet kararları verildi. Dönemin gazetelerinde ise saraydan mücevher, silah, mobilya ve kıymetli eşya kaybolduğu yönünde çok daha geniş haberler yayımlandı.</p>

<p>Yıldız Sarayı sıradan bir hükümdar konutu da değildi. II. Abdülhamid döneminde devlet idaresinin merkezlerinden biri hâline gelen sarayda büyük bir kütüphane, arşiv, fotoğraf koleksiyonu, sanat eserleri, saray hediyeleri, değerli silahlar ve Yıldız Çini Fabrikası’nın ürünleri bulunuyordu. Bu nedenle 1909’dan sonraki tasfiye yalnız şahsî servetin el değiştirmesi anlamına gelmedi; Osmanlı’nın son dönemine ait önemli bir tarihî birikim de dağıldı.</p>

<p><img alt="Ingılızsomurgemuze2" class="detail-photo img-fluid" height="952" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/ingilizsomurgemuze2.jpeg" width="1200" /></p>

<h2><strong>Abdülhamid’in 419 parça mücevheri Paris’te satıldı</strong></h2>

<p>Yıldız’daki tasfiyeden iki yıl sonra Osmanlı saray hazinesinin önemli parçaları Avrupa müzayede piyasasına çıktı. Christie’s arşivinde bulunan “Les Bijoux de S.M. le Sultan Abd-Ul-Hamid II” adlı katalog, II. Abdülhamid’e ait 419 lot mücevherin 27-29 Kasım ve 4-11 Aralık 1911 tarihlerinde Paris’te satışa çıkarıldığını gösteriyor.</p>

<p>Satışa sunulanlar arasında elmaslar, inciler, yakutlar, zümrütler, broşlar, taç parçaları, kolyeler ve çeşitli saray mücevherleri bulunuyordu. Satış sonunda sarayın yüzyıllar içinde meydana gelen mücevher birikiminin önemli bir kısmı farklı koleksiyonerlere dağıldı. Bazı parçalar sonraki yıllarda tekrar el değiştirdi; bazı mücevherlerin taşları sökülerek yeniden kullanıldı. Böylece Osmanlı sarayına ait bütünlüklü bir hazine, Avrupa sanat ve mücevher piyasasının parçası hâline getirildi.</p>

<h2><strong>1924: Hanedan sürüldü, mallar tasfiyeye açıldı</strong></h2>

<p>3 Mart 1924 tarihli 431 sayılı kanun, Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye dışına çıkarılmasını düzenlerken hanedanın mal varlığı hakkında da doğrudan hükümler getirdi. Hanedan mensuplarının Türkiye’deki taşınmazlarını belirlenen süre içinde tasfiye etmeleri istendi. Padişahlık yapmış kişilerin tapulu gayrimenkulleri millete intikal ettirildi. Eski padişahlık saray ve kasırlarındaki mefruşat, takımlar, tablolar, güzel sanat eserleri ve diğer taşınabilir mallar da aynı şekilde devlete geçirildi.</p>

<p>Hanedan mensuplarının ülkeden ayrılması ise çok kısa süre içinde gerçekleşti. Dönemin gazetelerine dayanan akademik araştırmalarda erkek hanedan mensuplarına yaklaşık bir gün, kadınlara ise birkaç gün içinde ülkeden ayrılmalarının bildirildiği aktarılıyor. Bu durum, şahsî eşya ve malların gerçek değerleri üzerinden satılmasını fiilen imkânsız hâle getirdi.</p>

<p>İstanbul’daki hanedan saraylarının ve konaklarının önleri alıcılarla doldu. İkdam ve Vatan gazetelerinde sarayların önünün adeta çarşı yerine döndüğü belirtiliyordu. Karyolalar, piyanolar, halılar, oda takımları, otomobiller, gardıroplar, şahsî eşyalar ve aile yadigârları kısa süre içinde satışa çıkarıldı.</p>

<h2><strong>4 bin liralık otomobil 500 liraya satıldı</strong></h2>

<p>Sürgünün yol açtığı tasfiyenin çapını dönemin satış rakamları açık biçimde gösteriyor. Şehzade Abdülkadir Efendi’ye ait kıymetli bir halı 100 liraya satıldı. Aynı halıyı alan kişiye birkaç saat sonra 500 lira teklif edilmesine rağmen yeni sahibi satışı kabul etmedi. Şehzadenin Avrupa’dan 4 bin liraya getirttiği otomobil ise 500 liraya elden çıkarıldı.</p>

<p>Gerçek değerinin 4-5 bin lira civarında olduğu belirtilen bir yatak odası takımı 200 liraya satıldı. Dört araba dolusu eşyanın 700 liraya verildiği aktarılıyor. Bazı mücevherlerin de gerçek değerlerinin çok altında, yaklaşık onda biri seviyesinde fiyatlarla el değiştirdiği dönemin kayıtlarında yer aldı.</p>

<p>Bu satışlar ekonomik tercih sonucu yapılmış normal müzayedeler değildi. Ülkeden kısa süre içinde çıkarılan bir hanedanın, yanına alamayacağı mallarını süratle satmak zorunda kaldığı bir tasfiye ortamında gerçekleşti. Bu yüzden saray ve konaklardaki kıymetli eşyalar tüccar ve koleksiyoncular için büyük bir fırsata dönüştü. Eşyaların bir bölümü İstanbul’da el değiştirdi, bir bölümü yurt dışına çıktı, birçok parçanın sonraki akıbeti ise takip edilemedi.</p>

<h2><strong>Son padişahın cenazesine dahi haciz konuldu</strong></h2>

<p>Hanedan sürgününün ardından bazı aile mensupları ağır maddî sıkıntıya düştü. Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vahdeddin’in 1926’da San Remo’da ölümü bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde yer alan kayıtlara göre Vahdeddin öldüğünde ciddi miktarda borcu bulunuyordu. Alacaklıların başvurusu üzerine eşyalarına haciz uygulandı ve borçlar çözülmeden cenazesinin kaldırılması dahi mümkün olmadı. Gerekli para temin edildikten sonra naaşı Şam’a gönderilerek Sultan Selim Camii haziresine defnedildi.</p>

<p>Osmanlı hanedanının birkaç yıl içerisinde yaşadığı bu mal kaybı, siyasî iktidarın kaybedilmesinin ardından tarihî servetin ne kadar süratle dağıldığını gösterdi. Yıldız Sarayı’ndaki yağmadan Paris müzayedelerine, 1924’teki haraç mezat satışlardan sürgündeki maddî sıkıntılara kadar uzanan bu dönem, Osmanlı tarihî mirasının ciddi bir bölümünün gasp edildiği yıllar oldu.</p>

<h2><strong>İngiltere dünyayı sömürürken hazinelerini de Londra’ya taşıdı</strong></h2>

<p>Osmanlı hanedanının kıymetleri dağılırken İngiltere dünyanın en geniş sömürge imparatorluğunu yönetiyordu. İngiliz sömürgeciliği işgal edilen ülkelerin yalnız siyasî idaresine müdahale etmekle sınırlı kalmadı. Yer altı kaynakları, tarım ürünleri, ticaret yolları, limanlar ve insan emeğinin yanında tarihî ve kültürel servet de İngiltere’ye taşındı.</p>

<p>İngiliz ordusunun Osmanlı dahil olmak üzere diğer işgal ettiği birçok ülkede saraylar ve hükümdarlık merkezleri doğrudan hedef alındı. Kraliyet hazineleri, dinî eserler, altınlar, heykeller, bronzlar ve el yazmaları askerî ganimet olarak toplandı. Bazı seferlerde ganimetin toplanması ve satılması için resmî görevliler tayin edildi. Elde edilen para askerler arasında paylaştırıldı veya savaş masraflarında kullanıldı. Bu eserlerin önemli bir kısmı daha sonra British Museum, Victoria and Albert Museum, Pitt Rivers Museum, Royal Collection ve diğer İngiliz koleksiyonlarına girdi.</p>

<p><img alt="Ingılızsomurgemuze3" class="detail-photo img-fluid" height="1711" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/ingilizsomurgemuze3.jpeg" width="1200" /></p>

<p>İngiliz müzelerinin bugün yürüttüğü provenans araştırmaları bu sürecin birçok örneğini açıkça ortaya koyuyor. Müze kayıtlarında “looted”, “spoils of war”, “prize” ve “forcibly removed” gibi ifadelerin kullanılması, söz konusu eserlerin nasıl ele geçirildiğini doğrudan belgeliyor.</p>

<h2><strong>British Museum’un kuruluşunda sömürge serveti</strong></h2>

<p>British Museum’un temel koleksiyonunu oluşturan Sir Hans Sloane’un yaklaşık 71 bin parça eseri, müzenin kuruluşunda belirleyici rol oynadı. British Museum’un kendi tarihçesinde Sloane’un Jamaika’da bulunduğu, köleleştirilmiş Afrikalıların çalıştırıldığı şeker plantasyonlarıyla bağlantı kurduğu ve daha sonra bu plantasyonlardan gelir elde eden bir aileyle evlendiği açıkça anlatılıyor.</p>

<p>Müzenin kendi araştırmalarına göre plantasyonlardan gelen gelir, Sloane’un büyük koleksiyonunu genişletebilmesini sağlayan maddî kaynaklardan biriydi. Bu yönüyle British Museum’un kurucu koleksiyonunun servet kaynaklarından biri doğrudan sömürge ekonomisi ve köleleştirilmiş insanların emeğiydi.</p>

<p>British Museum ayrıca sonraki koleksiyonların oluşumunda Britanya İmparatorluğu’nun askerleri, diplomatları, sömürge yöneticileri, tüccarları ve Doğu Hindistan Şirketi mensuplarının büyük rol oynadığını kabul ediyor. İngiliz sömürge hâkimiyeti genişledikçe Londra’ya taşınan eserlerin coğrafyası da genişledi.</p>

<p><img alt="Ingılızsomurgemuze4" class="detail-photo img-fluid" height="799" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/ingilizsomurgemuze4.jpg" width="700" /></p>

<h2><strong>Rosetta Taşı: Mısır’da bulundu, İngilizler savaş sonunda el koydu</strong></h2>

<p>Mısır’ın tarihinin çözülmesinde temel rol oynayan Rosetta Taşı da bugün British Museum’un en tanınmış eserlerinden biri. Taş 1799’da Napolyon’un Mısır işgali sırasında Fransız askerleri tarafından Reşit civarında bulundu. Üzerindeki Yunanca, Demotik ve hiyeroglif metinler daha sonra eski Mısır yazısının çözülmesini mümkün kıldı.</p>

<p>Fransız kuvvetleri Mısır’da mağlup olunca, topladıkları eserler de İngilizlerin eline geçti. British Museum’un kendi kayıtlarına göre Rosetta Taşı 1801’deki Fransız tesliminin ardından İngiliz mülkiyetine geçti ve 1802’de British Museum’a getirildi.</p>

<p>Taşın hikâyesi sömürge çağındaki kültür yağmasını açık biçimde ortaya koyuyor. Mısır’a ait bir tarihî eser önce Fransız işgal kuvvetlerinin eline geçti, ardından savaşı kazanan İngilizler tarafından alınıp Londra’ya götürüldü. Mısır medeniyetinin yazısının çözülmesinde anahtar olan eser iki asrı aşkın süredir Mısır’da değil, İngiltere’de tutuluyor.</p>

<h2><strong>Osmanlı topraklarındaki dev anıtlar İngiliz donanmasıyla taşındı</strong></h2>

<p>British Museum’un Türkiye koleksiyonunda bulunan birçok önemli antik eser de Osmanlı Devleti döneminde çalındı. Bunların en büyüklerinden biri Xanthos’taki Nereidler Anıtı’dır.</p>

<p>İngiliz araştırmacı Charles Fellows 19. yüzyılda Osmanlı makamlarından aldığı izinle Likya bölgesinde kazılar yürüttü. British Museum’un kendi kayıtlarına göre kazılar müze tarafından finanse edildi. Büyük mermer blokların ve heykellerin taşınmasına İngiliz Kraliyet Donanması mensupları yardım etti. Eserler Xanthos Nehri üzerinden taşındı ve İngiliz savaş gemilerine yüklenerek ülke dışına çıkarıldı.</p>

<p>Bugün Nereidler Anıtı’nın büyük bölümü British Museum’un 17 numaralı salonunda sergileniyor.</p>

<p>Bodrum’daki Halikarnas Mozolesi’ne ait dev heykeller ve frizler de İngiltere’ye götürüldü. Knidos Aslanı 1858’de Charles Newton tarafından bulundu, HMS Supply gemisine yüklenerek İngiltere’ye taşındı ve bugün British Museum’da bulunuyor.</p>

<p>Bu eserler Osmanlı sanatına ait olmamakla birlikte Osmanlı toprağından çıkarılmış Anadolu eserleridir. İngiliz arkeoloji faaliyetlerinin arkasında müze finansmanı, diplomatik nüfuz ve doğrudan Kraliyet Donanması’nın bulunması, dönemin kültür yağmasının hangi güç şartları altında gerçekleştiğini gösteriyor.</p>

<h2><strong>Osmanlı eserleri de İngiliz koleksiyonlarına girdi</strong></h2>

<p>British Museum ve Victoria and Albert Museum koleksiyonlarında doğrudan Osmanlı dönemine ait çok sayıda eser de bulunuyor. İznik çinileri ve seramikleri, cami kandilleri, işlemeli tekstiller, metal eserler, silahlar, yazmalar, halılar ve saray sanatına ait parçalar İngiliz müzelerinde sergileniyor.</p>

<p>British Museum’un koleksiyonunda 1549 tarihli, Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra için hazırlanmış son derece kıymetli bir İznik kandili bulunuyor. Eserin üzerinde hadis yer alıyor ve İznikli Musli tarafından hazırlandığı kaydediliyor.</p>

<p>V&amp;A ise Osmanlı tekstili, İznik seramikleri, halılar, metal eserler ve çeşitli İslâm sanatları bakımından dünyanın en büyük koleksiyonlarından birine sahip. Bugün İngiltere’deki müzelerde bulunan Osmanlı ve Anadolu eserlerinin tamamının edinilme şekli aynı değil; ancak bu koleksiyonların büyüdüğü dönem İngiliz siyasî ve ekonomik nüfuzunun Osmanlı coğrafyasında arttığı dönemle örtüşüyor.</p>

<h2><strong>Benin Sarayı İngilizler tarafından yağmalandı</strong></h2>

<p>1897’de İngiliz ordusu bugünkü Nijerya’da bulunan Benin Krallığı’na saldırdı. Benin City ele geçirildi, Oba’nın sarayı yağmalandı ve şehirde büyük tahribat meydana geldi. Sarayda yüzlerce yıldır biriktirilen bronz levhalar, kraliyet başları, fildişleri, heykeller, törensel eşyalar ve dinî objeler İngiliz askerleri tarafından yağmalandı.</p>

<p>British Museum’un kendi kayıtları, bu eserlerin önemli bir bölümünün İngiltere’ye savaş ganimeti olarak getirildiğini açık biçimde belirtiyor. 1897’de Londra’ya getirilen yüzlerce Benin bronzu kısa sürede British Museum ve diğer Avrupa müzelerine dağıldı. Bir bölümü özel koleksiyonerlere satıldı.</p>

<p>Bugün British Museum’da yüzlerce Benin eseri bulunuyor. Pitt Rivers Museum ve Horniman Museum da aynı saldırıdan elde edilen eserleri koleksiyonlarına kattı.</p>

<p>Horniman Museum 2022’de elindeki 72 Benin eserinin mülkiyetini Nijerya’ya devrederken bu parçaların 1897 İngiliz askerî saldırısı sırasında “zorla alındığını” resmen kabul etti. Bu karar, Benin eserlerinin İngiltere’ye gelişinin askerî yağmayla bağlantısını doğrudan İngiliz müze yönetimi tarafından teyit etmiş oldu.</p>

<h2><strong>İngiliz müzeleri sömürge imparatorluğunun kültürel deposuna dönüştü</strong></h2>

<p>İngiliz sömürgeciliği işgal ettiği ülkelerin yalnız maddî kaynaklarını sömürmedi. O ülkelerin hükümdarlık sembollerini, dinî eserlerini, saray hazinelerini ve tarihî hafızasını da merkezine taşıdı. 19. yüzyılda savaş ganimeti olarak Londra’ya getirilen eserler, sonraki yıllarda “dünya medeniyetleri koleksiyonu” adı altında sergilenmeye başlandı.</p>

<p><img alt="Ingılızsomurgemuze6" class="detail-photo img-fluid" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/ingilizsomurgemuze6.jpg" width="1000" /></p>

<h2><strong>Eski sömürgeler bugün kendi eserlerini geri istiyor</strong></h2>

<p>İngiliz müzelerindeki sömürge eserleri meselesi bugün geniş bir iade tartışmasına dönüşmüş durumda. Nijerya Benin bronzlarının geri verilmesini istiyor. Etiyopya Maqdala seferinde götürülen dinî ve kraliyet eşyalarının iadesini talep ediyor. Gana Asante hazinesinden alınan eserleri geri almaya çalışıyor. Hindistan Koh-i Noor ve başka tarihî eserlerin mülkiyetini gündeme getiriyor.</p>

<p>Horniman Museum’un Benin eserlerinin mülkiyetini Nijerya’ya devretmesi, tartışmanın ulaştığı noktayı gösteriyor. British Museum ve V&amp;A ise bazı Asante eserlerini Gana’ya uzun süreli ödünç verme yoluna gitti.</p>

<p>19. yüzyılda İngiliz askerlerinin saraylardan çaldığı eserler bugün kendi ülkelerine ancak İngiliz müzelerinin izniyle ve çoğu zaman “ödünç” statüsünde dönebiliyor.</p>

<h2><strong>Yıldız Sarayı’ndan British Museum’a uzanan tablo</strong></h2>

<p>Osmanlı Devleti yıkılırken Yıldız Sarayı’nın serveti dağıldı, mücevherler Avrupa müzayedelerine çıktı, hanedan sürgün edilirken şahsî mallar gerçek değerlerinin çok altında satıldı ve önemli bir tarihî servetin izi kayboldu.</p>

<p>İngiltere ise aynı dönemde askerî ve siyasî üstünlüğünü kullanarak işgal ettiği ülkelerin servetini kendi merkezine taşıdı. Benin Sarayı’nın bronzları, Maqdala’nın kilise hazineleri, Kumasi’nin altınları, Tipu Sultan’ın saray eşyaları, Koh-i Noor, Rosetta Taşı ve Anadolu’dan çalınan büyük anıt parçaları bugün bu tarihin somut delilleri olarak İngiliz koleksiyonlarında duruyor.</p>

<p>British Museum ve diğer büyük İngiliz müzeleri bu bakımdan yalnız sanat ve arkeoloji kurumları olarak okunamaz. Koleksiyonlarının önemli bir bölümü İngiliz İmparatorluğu’nun askerî, siyasî ve iktisadî genişleme döneminde oluşturuldu. İngiliz ordusunun, sömürge şirketlerinin, donanmanın ve sömürge yöneticilerinin topladığı eserler Londra’daki müze zenginliğinin temel kaynaklarından biri hâline geldi.</p>

<p>İngiltere’nin dünyanın dört bir tarafında kurduğu sömürge düzeni yalnız toprak ve hammadde üzerinde işlemedi. İşgal edilen ülkelerin altını, hükümdarlık hazinesi, dinî eşyası, sanat eseri ve tarihî hafızası da aynı düzen içinde İngiltere’ye aktarıldı. Bugün eski sömürgelerin kendi eserlerini geri istemesi, İngiliz müzelerinin vitrinlerinde sergilenen bu büyük tarihî yağmanın hâlâ kapanmamış bir mesele olduğunu gösteriyor.</p>

<h3><strong>Kaynaklar</strong></h3>

<ul>
 <li>Hasan Ali Polat – Osman Akandere, “Yıldız Sarayı’nın Yağmalandığı İddiası, Mütareke Dönemindeki Yağma Davası ve Neticesi”, <i>Vakanüvis</i>, 2020.</li>
 <li>Neval Milanlıoğlu, <i>Emine Naciye Sultan’ın Hayatı (1896-1957)</i>, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2011.</li>
 <li>431 sayılı <i>Hilâfetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun</i>, TBMM.</li>
 <li>Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Mehmed VI” ve “Yıldız Sarayı Kütüphanesi” maddeleri.</li>
 <li>Christie’s, <i>Les Bijoux de S.M. le Sultan Abd-Ul-Hamid II</i>, Paris, 1911 müzayede kayıtları.</li>
 <li>Nina Burleigh, <i>Mirage: Napoleon’s Scientists and the Unveiling of Egypt</i>, Harper Perennial, 2008.</li>
 <li>British Museum, <i>Collecting and Empire</i>, Sir Hans Sloane, Rosetta Stone, Benin Bronzes ve Anadolu koleksiyonu kayıtları.</li>
 <li>Victoria and Albert Museum, <i>Ethiopian Collections at the V&amp;A</i>, <i>A History of Asante Gold</i>, Tipu Sultan ve Hindistan koleksiyonu araştırmaları.</li>
 <li>Pitt Rivers Museum, Benin koleksiyon tarihçesi.</li>
 <li>Horniman Museum and Gardens, Benin eserlerinin Nijerya’ya iadesine ilişkin provenans ve mülkiyet kayıtları.</li>
 <li>Historic Royal Palaces, Koh-i Noor ve Crown Jewels tarihçesi.</li>
</ul>

<p><i>Baran Dergisi</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Özel Haber, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ingiltere-dunyayi-somururken-hazinelerini-de-londraya-tasidi</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 13:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/ingiltere-dunyayi-somururken-hazinelerini-de-londraya-tasidi.png" type="image/jpeg" length="29874"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Malazgirt Zaferi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-malazgirt-zaferi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-malazgirt-zaferi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[955 yıl önce bugün, 26 Ağustos 1071 Cuma günü Sultan Muhammed Alparslan’ın kumandasındaki Büyük Selçuklu ordusu, Malazgirt Ovası’nda Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in ordusunu bozguna uğrattı. Anadolu’nun Türkler tarafından vatanlaştırılmasının önündeki en büyük askerî engeli parçalayan zafer, İslâm dünyasının batıya doğru yürüyüşünde yeni bir devri başlattı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>26 Ağustos 1071, Türk ve İslâm tarihinin büyük dönüm noktalarından biri olarak tarihe geçti. Malazgirt Ovası’nda karşı karşıya gelen Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Alparslan ile Bizans İmparatoru IV. Romanos Diogenes’in orduları arasındaki muharebe, Selçukluların kesin zaferiyle sonuçlandı. Kaynaklarda “Anadolu’nun kapılarını Türklere açan” muharebe olarak anılan Malazgirt’in ardından Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi büyük bir ivme kazandı.</p>

<p>Ancak Anadolu’daki Türk hareketliliğinin tarihi 1071 sabahında başlamıyordu. Çağrı Bey’in 1018’de gerçekleştirdiği batı seferinden itibaren Selçuklu ve Türkmen kuvvetleri Doğu Anadolu’yu yakından tanımış, Van havzasına kadar ulaşmış ve sonraki yıllarda akınlarını derinleştirmişti. 1040 Dandanakan Zaferi’yle Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunun ardından batıya yöneliş daha sistemli bir fetih siyasetine dönüştü. 1071’e gelindiğinde Malazgirt, yaklaşık yarım asırlık askerî ve siyasî hareketliliğin büyük hesaplaşması hâline geldi.</p>

<h2><strong>Bizans, Selçuklu meselesini kökünden çözmek istedi</strong></h2>

<p>Bizans tahtına 1068’de çıkan asker kökenli Romen Diyojen’in başlıca hedeflerinden biri, Anadolu’da gittikçe artan Müslüman Türk nüfuzunu kırmaktı. 1068 ve 1069’daki seferleri kesin netice vermeyince imparator, bu defa imparatorluğun imkânlarını seferber ederek çok daha büyük bir doğu harekâtına girişti. 13 Mart 1071’de Konstantinopolis’ten yola çıkan ordu; Bizans birliklerinin yanı sıra Frank, Norman, Slav, Bulgar, Ermeni, Gürcü, Peçenek ve Uz unsurlarını da barındırıyordu. Ordu mevcudu konusunda Orta Çağ kaynaklarının verdiği rakamlar büyük farklılık gösterse de Bizans kuvvetlerinin Selçuklu ordusundan belirgin biçimde kalabalık ve ağır teçhizatlı olduğu hususunda kaynaklar birleşiyor.</p>

<p>Romen Diyojen’in maksadı Malazgirt ve çevresini geri almakla sınırlı kalmıyordu. Selçuklu merkezlerine kadar ilerleyerek doğudaki Türk baskısını kökünden kaldırmayı hesaplıyordu. Bizans ordusunun beraberinde ağır kuşatma araçları ve büyük miktarda erzak taşıması da seferin çapını gösteriyordu. Dönemin Bizanslı tarihçisi Michael Attaleiates’in anlatısında ordunun kuşatma araçlarının yüzlerce araba ile taşındığı aktarılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sultan Alparslan ise o sırada bambaşka bir cephedeydi. Suriye üzerinden Fâtımî hâkimiyetine karşı Mısır istikametinde ilerliyordu. Bizans ordusunun doğuya yürüdüğünü öğrenince Mısır seferini yarıda bıraktı ve süratle Doğu Anadolu’ya yöneldi. Urfa, Diyarbekir, Bitlis hattından ilerleyen Sultan, Ahlat çevresine ulaştığında Bizans’ın öncü kuvvetleri Selçuklu birlikleri tarafından peş peşe mağlup edilmişti. Malazgirt öncesinde psikolojik üstünlük yavaş yavaş Selçukluların eline geçiyordu.</p>

<h2><strong>İslâm dünyası Malazgirt için duadaydı</strong></h2>

<p>Alparslan 24 Ağustos’ta Ahlat ile Malazgirt arasındaki Rahve Ovası’nda karargâhını kurdu. Sayıca üstün Bizans ordusuyla büyük bir meydan savaşına girmeden önce Romen Diyojen’e bir elçilik heyeti gönderildi. Teklif Bizans imparatoru tarafından reddedildi. Diyojen, Sultan’ın barış teşebbüsünü zayıflık emaresi sayıyor ve kalabalık ordusuna güveniyordu.</p>

<p>Malazgirt artık Selçuklu Devleti’ni aşan bir meseleye dönüşmüştü. Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh, Alparslan’ın zaferi için özel bir dua metni hazırlattı ve İslâm beldelerindeki minberlerden cuma günü okunmasını istedi. Böylece 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Ovası’nda hazırlanan Selçuklu ordusuna, İslâm coğrafyasındaki camilerden yükselen dualar eşlik ediyordu.</p>

<p>26 Ağustos Cuma günü Sultan, ordusuyla cuma namazını kıldı. Ardından kefen niyetiyle beyaz bir elbise giydi, atının kuyruğunu bağladı ve askerlerinin önüne çıktı. Kaynaklarda aktarılan hitabında, “Bugün burada ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var” diyerek kendisini ordusunun önüne koydu. Zafer hâlinde maksada ulaşılacağını, mağlubiyet hâlinde şehitliğin bulunduğunu söyleyerek hücum için hazırlığını tamamladı.</p>

<p>Alparslan’ın bu tavrı, muharebenin mahiyetini de gösteriyordu. Karşısındaki ordu maddî imkân, sayı ve ağır teçhizat bakımından üstünken Selçuklu kuvvetleri hareket kabiliyetine, atlı okçuluğa, müşterek hedefe ve komuta bütünlüğüne dayanıyordu. TDV İslâm Ansiklopedisi de Selçuklu başarısının temel unsurları arasında yüksek maneviyatı ve taktik üstünlüğü gösteriyor.</p>

<h2><strong>Hilâl kapandı, Bizans ordusu dağıldı</strong></h2>

<p>Muharebenin ilk safhasında Selçuklu süvarileri Bizans hatlarını ok yağmuruna tuttu. Ardından Alparslan’ın bizzat yönettiği sahte ricat başladı. Selçuklu merkez kuvvetlerinin çekildiğini gören Romen Diyojen, karşısındaki ordunun çözüldüğünü zannederek ilerleme emri verdi. Ağır zırhlı Bizans birlikleri, hızlı hareket eden Selçuklu süvarilerini takip ettikçe kendi ana hatlarından uzaklaştı.</p>

<p>Selçuklu ordusunun bozkır savaş geleneğinde kullandığı hilâl yahut Turan taktiği tam bu noktada netice verdi. Geri çekilen birlikler yeniden hücuma kalkarken pusuda bekleyen atlılar da Bizans ordusunun yanlarına yöneldi. İlerleyen Bizans kuvvetleri kuşatma içerisinde kaldı. Türk asıllı bazı birliklerin Selçuklu tarafına geçmesi, ardından ihtiyat ve diğer bazı kuvvetlerin savaş alanını terk etmesiyle Bizans safları çözüldü. Muharebe akşama kadar devam etti.</p>

<p>İmparator Romen Diyojen yaralı halde esir düştü. Böylece birkaç saat önce Selçuklu ordusunun ortadan kaldırılacağına inanan Bizans hükümdarı, akşam olduğunda Sultan Alparslan’ın huzuruna çıkarılmıştı.</p>

<h2><strong>Esir imparatora hükümdar muamelesi</strong></h2>

<p>Zaferden sonraki hadise de Malazgirt’in hafızalarda kalan sahnelerinden biri oldu. İslâm, Bizans, Ermeni ve Süryânî kaynaklarının aktardığına göre Alparslan, mağlup imparatoru aşağılatmak yerine kendisine hükümdar muamelesi yaptı ve yanına oturttu. İki hükümdar arasındaki görüşmelerin ardından bir anlaşmaya varıldı. Buna göre Bizans’ın tazminat ve yıllık vergi ödemesi, elindeki Müslüman esirleri serbest bırakması ve bazı şehirleri Selçuklulara bırakması kararlaştırıldı.</p>

<p>Alparslan daha sonra Romen Diyojen’i maiyetine verdiği askerlerle Konstantinopolis’e gönderdi. Fakat Bizans’taki iktidar mücadelesi çoktan başlamıştı. Yenilgi haberi üzerine Romen Diyojen tahttan indirildi ve VII. Mihail Dukas imparator ilân edildi. Diyojen daha sonra rakiplerine yenildi, gözlerine mil çekildi ve Kınalıada’ya gönderildi; kısa süre sonra hayatını kaybetti. Böylece Malazgirt mağlubiyeti Bizans ordusunu sahada dağıtırken imparatorluğun iç siyasî düzenini de büyük bir krize sürükledi.</p>

<h2><strong>Anadolu artık fetih ve yurt edinme sahasıydı</strong></h2>

<p>Malazgirt’in asıl tarihî neticesi muharebe meydanının ötesinde ortaya çıktı. Bizans’ın doğudaki büyük askerî gücünün parçalanmasıyla Anadolu içlerine uzanan sahada Türk ilerleyişini durdurabilecek merkezî mukavemet ciddi şekilde zayıfladı. Türkmen kitleleri, daha önce akın düzenledikleri topraklara bu defa kalıcı şekilde yerleşmeye başladı. Malazgirt böylece geçici askerî seferlerle kalıcı yurt edinme arasındaki büyük eşiğe dönüştü.</p>

<p>Saltuklular Erzurum ve çevresinde, Mengücüklüler Erzincan-Kemah-Divriği hattında, Dânişmendliler Sivas, Tokat, Amasya ve Kayseri çevresinde; Artuklular ise Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya sahasında hâkimiyet kurdu. Bu siyasî teşekküller, Anadolu’nun yalnız askerî bakımdan ele geçirilmesini değil; şehirlerin, yolların, medreselerin, camilerin, vakıfların ve yeni bir sosyal düzenin kurulmasını sağlayacak uzun tarihî sürecin önünü açtı.</p>

<p>Anadolu’ya gelen Oğuz ve Türkmen toplulukları beraberlerinde dillerini, örflerini, idare anlayışlarını ve İslâm kültürünü taşıdı. Böylece Malazgirt sonrasında Anadolu’nun siyasî haritasıyla beraber kültürel ve dinî çehresi de asırlar boyunca devam edecek büyük bir dönüşüme girdi. Akademik çalışmalar bu süreci Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasının en önemli kırılma safhalarından biri olarak değerlendiriyor.</p>

<h2><strong>Bir günlük zaferden asırlık bir vatana</strong></h2>

<p>Malazgirt, Türklerin Anadolu’daki ilk görünüşünün tarihi olmaktan ziyade, daha önce başlayan hareketin geri çevrilmesi güç bir vatanlaşma sürecine dönüştüğü büyük eşikti. Çağrı Bey’in keşif seferlerinden Alparslan’ın meydan zaferine, ardından Saltuklu, Mengücüklü, Dânişmendli, Artuklu ve Türkiye Selçuklu hâkimiyetlerine uzanan süreç; Anadolu’nun siyasî ve medenî istikametini değiştirdi.</p>

<p>26 Ağustos 1071’de cuma namazının ardından kefen niyetine beyaz elbisesini giyen Sultan Alparslan’ın öncülüğünde kazanılan zafer, 955 yıl sonra da Anadolu tarihinin ana dönemeçlerinden biri olarak duruyor. O gün Malazgirt Ovası’nda dağılan Bizans ordusunun ardından açılan yol; Türklerin bu topraklarda devlet, şehir ve medeniyet kuracağı, Haçlı saldırılarına karşı mücadele edeceği ve asırlar sonra Osmanlı’nın yükselişiyle çok daha geniş bir coğrafyaya uzanacak uzun tarihî yürüyüşün en büyük dönüm noktalarından birini teşkil etti.</p>

<h3><strong>Kaynaklar</strong></h3>

<ul>
 <li>
 <p>TDV İslâm Ansiklopedisi, Ali Sevim, “Malazgirt Muharebesi”.</p>
 </li>
 <li>
 <p>TDV İslâm Ansiklopedisi, “Alparslan”.</p>
 </li>
 <li>
 <p>İlhan Aslan, “Matteos Urhayetsi’nin ‘Yıllık’ Adlı Eserinde Malazgirt Savaşı’na Dair Kayıtlar”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2026.</p>
 </li>
 <li>
 <p>İşın Demirkent, “1071 Malazgirt Savaşı’na Kadar Bizans’ın Askerî ve Siyasî Durumu”, Tarih Dergisi.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Cambridge University Press, Rewriting the First Crusade, Bizans’ın 1095’teki yardım çağrısı ve Birinci Haçlı Seferi’nin doğu bağlamı.</p>
 </li>
</ul></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-malazgirt-zaferi</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 10:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/malazgirtzaferi.webp" type="image/jpeg" length="99413"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Haçlı cinneti kendi çocuklarını yuttu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hacli-cinneti-kendi-cocuklarini-yuttu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hacli-cinneti-kendi-cocuklarini-yuttu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kadın, yaşlı ve çocuk karşısında hiçbir ahlâk hududu tanımayan Haçlı-Batı zihniyeti, 1099’da Kudüs’ü, 1204’te İstanbul’u kana buladı. 1212’de kendi çocuklarını “kutsal topraklar” vaadiyle açlığa, ölüme ve köle pazarlarına sürdü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Haçlı saldırılarının fitilini Papa II. Urbanus’un 1095’te Clermont Konsili’nde yaptığı çağrı ateşledi. Dinî söylem altında başlayan siyasî ve askerî istilâ, 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ün işgaliyle vahşete dönüştü. Haçlılar evlerde, camilerde ve sokaklarda buldukları Müslümanları kadın ve çocuk ayırmadan öldürdü. Aynı zihniyet 13 Nisan 1204’te İstanbul’u yağmalarken kadın, yaşlı ve çocukların üzerine at sürdü. Rahibeleri dahi tecavüzden korumadı.</p>

<p>Selahaddin Eyyûbî’nin 2 Ekim 1187’de Kudüs’teki 88 yıllık Haçlı hâkimiyetini bitirmesi, Avrupa’daki saldırı propagandasını durdurmadı. Papalık ve kilise vaizleri, “kutsal toprakları kurtarma” çağrılarıyla halkı yeniden doğuya yöneltti. Yıllarca sürdürülen bu kışkırtma 1212’de çocuklara kadar ulaştı. Papalık, ortaya çıkan yürüyüşe resmî tasdik vermedi fakat çocukları yola döken fikrî ve dinî iklimi bizzat Haçlı propagandası meydana getirdi.</p>

<p>Fransa’daki hareketin başında, Vendôme yakınlarındaki Cloyes köyünden çoban Étienne bulunuyordu. Étienne, Haziran 1212’de Hz. İsa’nın fakir bir hacı suretinde kendisine göründüğünü ve Kral II. Philippe’e ulaştırması için bir mektup verdiğini söyledi. Laon Kroniği, Saint-Denis’ye yürüyen çocuk ve gençlerin sayısını 30 bin olarak kaydetti. Kralın dağılma emrine rağmen Haçlı heyecanı şehir ve köylere yayıldı. Sancak ve haçlarla yürüyen kafileler güneye yöneldi.</p>

<p>Alman topraklarındaki kafileyi ise Kölnlü Nicholas sürükledi. Ren havzasından çıkan çocuklar, gençler, kadınlar ve yoksul köylüler Alpleri aşarak 25 Temmuz’da Speyer’e, 20-21 Ağustos’ta Piacenza’ya ulaştı. 25 Ağustos 1212’de Cenova’ya varan kafilenin 7 binden fazla kişiden oluştuğu kaydedildi. Denizin önlerinde açılacağına inanan kalabalık bekledi. Beklenen hadise yaşanmayınca kafile dağıldı. Açlık, susuzluk, soğuk ve yağma binlerce insanı yollarda tüketti.</p>

<p>Alberic de Trois-Fontaines’in kroniğine göre Marsilya’ya ulaşan çocuklara Hugo Ferreus ile William Porcus adlı iki tacir, Kudüs’e ücretsiz götürme vaadinde bulundu. Çocuklar yedi gemiye dolduruldu. Gemilerden ikisi battı ve içindekiler boğuldu. Kalan beş gemi Cezayir’deki Bicâye ile İskenderiye’ye ulaştı. Kudüs’e götürüleceğini zanneden çocuklar burada köle olarak satıldı. Yerli tarih kaynakları da Marsilya, Cenova ve Brindisi limanlarına ulaşan çocukların bindikleri gemilerin battığını, kaybolduğunu ve bir kısmının köleleştirildiğini kaydediyor.</p>

<p>Papalık bu büyük faciadan ibret çıkarmadı. Papa III. Innocentius yeni saldırı hazırlıklarını sürdürdü. 1215 Lateran Konsili’nde katılacaklara imtiyaz ve günahlarının bağışlanması vaat edildi. Haçlılar 1219’da Dimyat’ı ele geçirdiklerinde şehir halkını köle olarak sattı, küçük çocukları zorla vaftiz ederek kilise hizmetine verdi. Kadın, yaşlı ve çocuğu ganimet düzeninin önünde engel saymayan Haçlı-Batı ruhu, kendi çocuklarına da merhamet göstermedi. Onları bir saldırı fikri uğruna açlığa, denize ve köle pazarlarına attı.</p>

<p>Kaynaklar:</p>

<ol>
 <li>
 <p>Altan, Ebru. “Çocukların Haçlı Seferi (1212).” <i>Popüler Tarih</i>, S. 40, 2003, ss. 38-41.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Demirkent, Işın. “Haçlılar.” <i>TDV İslâm Ansiklopedisi</i>, C. 14, 1996.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Raedts, Peter. “The Children’s Crusade of 1212.” <i>Journal of Medieval History</i>, 3/4, 1977, ss. 279-323. </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
 <li>
 <p>Alberic de Trois-Fontaines. <i>Chronica Albrici Monachi Trium Fontium</i>. Ed. Paulus Scheffer-Boichorst, <i>MGH Scriptores</i>, C. 23, Hannover, 1874.</p>
 </li>
</ol>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hacli-cinneti-kendi-cocuklarini-yuttu</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 13:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/hacli-cinneti-kendi-cocuklarini-yuttu.png" type="image/jpeg" length="23358"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şapkanın serencâmı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sapkanin-serencami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sapkanin-serencami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cumhuriyet’in ilk yıllarında Batılılaşmanın sembollerinden biri hâline getirilen şapka, 1925’te kanunla topluma dayatıldı. “Medenileşme” adına yürütülen kıyafet inkılabı, kısa sürede İstiklâl Mahkemeleri, hapis ve idam kararlarıyla anılan bir sürece dönüştü. Dönemin kaynakları, Avrupa şapka tüccarlarının kazancından memurlara şapka alabilmeleri için verilen borçlara kadar Kemalist inkılabın içyüzünü ortaya koyuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal, 23 Ağustos 1925’te başladığı Kastamonu gezisinde şapka ve kıyafet değişikliğinin işaretlerini verdi. İnebolu’da yaptığı konuşmalarda Batılı kıyafeti “medenî ve beynelmilel” hayatın bir gereği olarak takdim etti. Ardından 25 Kasım 1925’te 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun Meclis’ten geçirildi. Kanun 28 Kasım’da Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Devlet memurlarına şapka mecburiyeti getiriliyor, halkın da “umumi serpuşu”nun şapka olduğu hükme bağlanıyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li>
 <h3><i><a href="https://www.barandergisi.net/istiklal-mahkemeleri-sapka-devrimi-harf-devrimi-ve-lozan"><span style="color:#e74c3c">İstiklal Mahkemeleri, Şapka Devrimi, Harf Devrimi ve Lozan</span></a></i></h3>
 </li>
</ul>

<h2><strong>İnkılaba itirazın karşılığı İstiklâl Mahkemeleri oldu</strong></h2>

<p>Şapkaya karşı başlayan protestolar üzerine İstiklâl Mahkemeleri Anadolu’ya gönderildi. TDV İslâm Ansiklopedisi kayıtlarına göre Sivas’ta bir kişi idama mahkûm edildi; Rize’de sekiz kişiye, Giresun’da iki kişiye idam cezası verildi. Maraş’tan getirilen sanıklardan beşi de idama mahkûm edildi. Çok sayıda kişi hapis ve sürgün cezalarına çarptırıldı. Üstelik Şapka Kanunu’nun kabul edildiği gün İstiklâl Mahkemelerine Meclis tasdiki olmaksızın idam kararlarını infaz etme yetkisi de verildi.</p>

<p>Dönemi anlatan <i>Tarih Şuuruna Doğru</i> isimli eserde Falih Rıfkı Atay’a atfen, şapka inkılabına karşı çıktıkları gerekçesiyle 57 kişinin idam edildiği aktarılıyor. Bu rakam farklı tarih çalışmalarında farklı biçimlerde ele alınsa da İstiklâl Mahkemelerinin şapka karşıtı hadiseler sebebiyle çok sayıda idam ve hapis hükmü verdiği resmî ve akademik kaynaklarda açıkça yer alıyor.</p>

<h2><strong>Avrupa’nın şapka tüccarları “altın günler” yaşadı</strong></h2>

<p>Aynı eserde İngiliz yazar George Paneth’in <i>Turkey at the Cross-roads</i> kitabından aktarılan bilgiler ise inkılabın başka bir yüzünü gösteriyor. Paneth, Avrupa’daki şapka imalatçılarının Türkiye’deki değişiklik üzerine “altın günler” yaşadığını; İstanbul’a fötr, panama ve kasket yüklü gemilerin gönderildiğini anlatıyor. İtalyan Borsalino kardeşlerin şapka yüklü gemisinin İstanbul Limanı’nda bulunduğu ve yükün hızla gümrükten geçirilmesiyle büyük kazanç sağladıkları da aktarılıyor.</p>

<h2><strong>Kanundan önce yazılan eser idam dosyasına girdi</strong></h2>

<p>Baskının en çarpıcı örneklerinden biri İskilipli Atıf Hoca oldu. Atıf Hoca’nın 1924’te, yani Şapka Kanunu çıkarılmadan önce kaleme aldığı <i>Frenk Mukallitliği ve Şapka</i> isimli risale daha sonra aleyhindeki davanın temel delillerinden biri hâline getirildi. Ankara İstiklâl Mahkemesi 3 Şubat 1926’da Atıf Hoca hakkında idam kararı verdi. Mahkemenin gerekçeli kararında risalenin inkılap karşıtı hadiseleri teşvik ettiği ileri sürüldü.</p>

<p>Bir milletin asırlardır taşıdığı kıyafet ve semboller, birkaç ay içerisinde “medeniyet” ölçüsüne vurularak tasfiye edildi. Şapka meselesi böylece basit bir kıyafet değişikliğinin ötesine geçti; Batılılaşmanın devlet gücüyle topluma kabul ettirilmesinin ve itirazın ağır cezalarla bastırılmasının sembollerinden biri olarak Cumhuriyet tarihine geçti.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sapkanin-serencami</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 11:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/sapkaa.png" type="image/jpeg" length="39567"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Görüş: Tek Parti rejiminin İslâm düşmanı ve kafatasçısı: Afet İnan]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gorus-tek-parti-rejiminin-islam-dusmani-ve-kafatascisi-afet-inan</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gorus-tek-parti-rejiminin-islam-dusmani-ve-kafatascisi-afet-inan" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tek parti idaresi, Türk milletini İslâm medeniyetinden ve bağından koparan yeni bir tarih ve kimlik anlayışı kurmaya çalıştı. Ölçü cetveli, kumpas, yüz açısı ve kafatası endeksi bu sığ anlayışın ilmî delilleri olarak kullanıldı. Türk milletinin tarihî kıymeti “beyaz”, “Ari” ve “brakisefal” ırk tasniflerine bağlandı.</p>

<p>Afet İnan bu ırkçı tarih siyasetinin merkezinde yer aldı. Türk Tarih Tezi’ni kongre kürsülerinde savundu, devlet destekli antropometri çalışmasını doktora tezine çevirdi, Türk Tarihi Araştırma Cemiyeti yöneticisi sıfatıyla mezar kazısına katıldı ve Kemalist rejimin yurttaşlık kitabını düzenleyerek talebelere okuttu. Kongre zabıtları, ders kitapları, mezar kazıları ve yabancı akademik çalışmalar onun rolünü açık biçimde belgeliyor.</p>

<p><a href="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/afet-inan.jpg" rel="nofollow" title="Afet Inan"><img alt="Afet Inan" height="469" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/afet-inan.jpg" width="750" /></a></p>

<p><strong>Batı’nın ırk cetveli devlet doktrinine dönüştü</strong></p>

<p>Afet İnan, 1928’de okuduğu Fransızca coğrafya kitabında Türklerin “sarı ırka” mensup ve Avrupalı zihniyetine göre güya ikinci sınıf bir insan tipi sayıldığını gördü. Kitabı Mustafa Kemal’e götürdü. Tek parti yönetimi bu aşağılamayı resmî tarih siyasetinin başlangıç noktalarından biri hâline getirdi ve Türkleri “beyaz ırk” hanesine yerleştirecek geniş bir antropoloji programı kurdu.</p>

<p>Afet İnan, Cenevre’de antropolog Eugène Pittard’ın öğrencisi olarak çalıştı. Araştırmalarını Türklerin beyaz ırkın Avrupalı koluna mensup bulunduğu tezi üzerine kurdu. Nazan Maksudyan’ın <i>History of the Human Sciences</i> dergisinde yayımlanan çalışması, devletin paleoantropoloji, antropometri ve kraniyometriyi Türkleri Avrupalı bir ırk ve Anadolu’nun ezelî yerlileri olarak göstermek gayesiyle seferber ettiğini kaydediyor. Kemalist antropologlar, Avrupa sömürgeciliğinin ürettiği ırk şemalarını milliyetçi devlet programına aktardı.</p>

<p>Bu siyaset, Batı merkezli ırk hiyerarşisine zihnî teslimiyetin mahsulüydü. Avrupa’nın insanları kafatasına ve ten rengine göre derecelendiren tasnifi kabul edildi. Türk milletine bu tasnif içinde “üstün” bir mevki kazandırmak devletin ilmî ve siyasî hedeflerinden biri hâline geldi. İslâm medeniyetinin zengin mirasını çöpe atan rejim, gerçek iftihar vesilelerini tasfiye edip ırkçı safsatalara sarılarak kendisini rezil ediyordu.</p>

<p><strong>Kongreden mezarlara uzanan kafatasçılık</strong></p>

<p>2-11 Temmuz 1932’de Ankara’da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi, ırkçı tarih tezinin resmî kürsüsü oldu. Afet İnan, “Tarihten Evvel ve Tarihin Fecrinde” başlıklı tebliğinde Orta Asya’nın ilk ve tek yerli ırkını Türk olarak tanımladı. Bu topluluğu beyaz ve brakisefal diye tarif etti. Türklerin “on binlerce yıllık, Ari, medenî, yüksek bir ırk”tan geldiğini savundu. Kongre salonu bu sözleri alkışlarla karşıladı.</p>

<p>Kongrede sunulan resmî tarih anlatısı Hitit, Sümer, Elam, Mısır, Akdeniz ve Roma medeniyetlerinin temeline Türkleri yerleştirdi. İnsanlık tarihinin büyük medeniyetleri ırkçı bir soy cetveline bağlandı. Arkeolojik bulgular, heykeller, kafatasları ve beden ölçüleri bu hükümlere delil olarak sunuldu.</p>

<p>Antropolog Şevket Aziz Kansu aynı kongrede masaya dört kafatası koydu. Kafataslarının bir kısmını Maarif ve Dahiliye vekâletlerinin yardımıyla Anadolu’daki metruk mezarlıklardan temin ettiğini açıkladı. Laboratuvarında “iki bine yakın” tasnif edilmiş kafa bulunduğunu söyledi. Ankara’nın Bağlum köyünden getirilen Abdullah, eşi ve çocukları da salonda “Alp adamı, Türk adamı” örneği olarak teşhir edildi. Kemalist rejim, insan bedenini resmî tarih tezinin sergi malzemesine çevirdi.</p>

<p>Kafatasçı faaliyet 1 Ağustos 1935’te Mimar Sinan’ın kabrine ulaştı. Türk Tarihi Araştırma Cemiyeti Başkanı Hasan Cemil Çambel, cemiyet üyesi Şevket Aziz Kansu ve cemiyetin asbaşkanı Afet İnan, Süleymaniye’deki mezarı kazdırdı. Heyet, Osmanlı medeniyetinin büyük mimarının “antropolojik bakımdan da Türk” olduğunu ispatlamayı hedefliyordu.</p>

<p><a href="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/afet-inan-ve-manevi-babasi-ataturk-trabzonbarosu-jpg.webp" rel="nofollow" title="Afet Inan Ve Manevi Babasi Ataturk Trabzonbarosu Jpg"><img alt="Afet Inan Ve Manevi Babasi Ataturk Trabzonbarosu Jpg" height="543" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/afet-inan-ve-manevi-babasi-ataturk-trabzonbarosu-jpg.webp" width="750" /></a></p>

<p>Kansu, mezar başındaki ölçümün 89-90 endeksle “hiperbrakisefal” özellik gösterdiğini açıkladı. Mimar Sinan’ın ırk kimliği, kafasının en ve boy oranı üzerinden tasdik edildi. Kafatasının kurulması planlanan antropoloji müzesine konacağı duyuruldu. Kafatası mezardan uzaklaştırıldı. Müze projesi gerçekleşmedi ve kafatasının akıbeti karanlıkta kaldı. Belleten’de yayımlanan araştırma, ertesi yıl kafatası ölçülerine göre bir Sinan portresi hazırlandığını da kaydediyor.</p>

<p>Karacaahmet ve Yediler mezarlıklarında yürütülen çalışmalar, devletin mezarlara uzanan sistemli ırk arayışını gösteriyor. Antropoloji Tetkikat Merkezi, ilk yıllarında Karacaahmet’ten toplanan kemikler üzerinde çalıştı. Haziran 1935’te Ankara’daki Selçuklu Yediler Mezarlığı’ndan on iskelet çıkarıldı. Belleten’in aktardığı sayımda, 1939’a kadar enstitüde Anadolu’dan 372 ve İstanbul’dan 1.040 kafatası birikti. Selçuklu-Osmanlı koleksiyonu toplam 1.412 kafatasına ulaştı.</p>

<p><strong>64 bin insanın bedeni ölçüldü</strong></p>

<p>1937 antropometri anketi 64 bin kadın ve erkeğin vücut ölçülerini kayda geçirdi. On ekip, 19 Haziran ile 31 Aralık 1937 arasında ülke çapında çalıştı. Sivil ve asker doktorlar, sağlık görevlileri ve beden eğitimi öğretmenleri araştırmada vazife aldı. Ölçümler Afet İnan’ın 1939’da Cenevre’de savunduğu doktora tezinin temelini oluşturdu.</p>

<p>Araştırma baş uzunluğunu, baş genişliğini, yüzü, burnu, boyu ve beden oranlarını kayıt altına aldı. Veriler, Türk halkını “brakisefal”, “Alpin” ve Avrupalı beyaz ırka mensup gösteren teze bağlandı. Devlet, önceden tayin ettiği tarih hükmüne insan bedeni üzerinden delil üretti. Antropometri böylece ilmî araştırma görüntüsü altında işleyen bir kimlik mühendisliğine dönüştü.</p>

<p>Bugünün biyolojik antropolojisi, insanlığın biyolojik olarak ayrı ve saf ırk kümelerine ayrıldığı fikrini reddediyor. Amerikan Biyolojik Antropologlar Birliği, hiçbir insan topluluğunun biyolojik bakımdan homojen yahut “saf” olmadığını bildiriyor. İnsan bedenindeki farklılıklar, kafatası endeksinden hareketle kurulmuş üstün ve aşağı ırk sınıflarına ilmî temel sağlamıyor. Afet İnan’ın akademik çalışmalarına temel yaptığı kafatası ölçümleri ve ırk tasnifleri, bilim görünümü verilmiş ırkçı kabullere dayanıyordu.</p>

<p><a href="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/afet-inan-ataturk-inonu.jpg" rel="nofollow" title="Afet Inan Atatürk Inönü"><img alt="Afet Inan Atatürk Inönü" height="572" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/afet-inan-ataturk-inonu.jpg" width="750" /></a></p>

<p><strong>İslâm medeniyetinden arındırılan Türk kimliği</strong></p>

<p>Kafatasçılık ile din düşmanlığı aynı kimlik siyasetinin parçalarıydı. Türk milletinin kuruluş hikâyesi İslâm öncesi çağlara ve hayalî ırk göçlerine bağlandı. İslâm medeniyeti bu yeni tarih kurgusunda kurucu mevkiini kaybetti. Ümmet şuuru milliyetçi devlet projesinin karşısına yerleştirildi.</p>

<p>Arkeolog Çiğdem Atakuman, <i>Journal of Social Archaeology</i>’de yayımlanan çalışmasında antropoloji ve arkeolojinin Türkleri İslâmî geçmişlerinden koparmak amacıyla kullanıldığını belirtiyor. Atakuman, tarih öncesi Türklük tezinin Türk milliyetçiliğini İslâmî muhtevasından arındırmayı ve Türkleri Batı’nın “medenî milletleri” arasına yerleştirmeyi hedeflediğini kaydediyor.</p>

<p>Mustafa Kemal için “asrımızın peygamberi, hatta Allah’ı” diyen Afet İnan’ın adıyla basılan <i>Vatandaş İçin Medeni Bilgiler</i>, bu anlayışı doğrudan eğitim sistemine taşıdı. Maarif Vekâleti kitabı 1931’de 40 bin adet bastı. Eser, 1930-1939 arasında ortaokullardaki yurttaşlık öğretiminin temel kitabı olarak okutuldu. Mustafa Kemal metni el yazısıyla hazırladı; Afet İnan notları düzenledi, kitabı kendi adıyla yayımladı ve derslerinde okuttu.</p>

<p><a href="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/vatandas-icin-medeni-bilgiler-afet-inan-mustafa-kemalpng.png" rel="nofollow" title="Vatandaş İçin Medeni Bilgiler Afet Inan Mustafa Kemal.png"><img alt="Vatandaş İçin Medeni Bilgiler Afet Inan Mustafa Kemal.png" height="506" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/vatandas-icin-medeni-bilgiler-afet-inan-mustafa-kemalpng.png" width="900" /></a></p>

<p>Kitapta İslâm için “Arapların dini” ve “Muhammed’in kurduğu din” ifadeleri kullanılıyor. Ümmet fikri, “bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyaseti” olarak gösteriliyor. İslâm’ın Türk milletinin “millî rabıtalarını gevşettiği, millî hislerini, millî heyecanını uyuşturduğu” ileri sürülüyor.</p>

<p>Yine kitapta Türk milletinin Kur’an ezberlemekten “beyni sulanmış hafızlara” döndüğü ileri sürülüyor, hilâfet alâmeti sayılan hırka “yalan bir palaspare” diye aşağılanıyor, dinin Türk milletini “gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttuğu” yazılıyor.</p>

<p>İslâm’ın Türk milletine topraklarını, menfaatlerini ve benliğini unutturduğu; onu “derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttuğu” ve “millî duyguyu boğduğu” yazıyor. Ahiret inancı, sefalet ve felaket karşısında milleti uyuşturan bir vasıta olarak gösteriliyor. Din hissinin Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktığı ve “Türk düşmanları olan Arap çöllerine” gittiği ileri sürülüyor. Ardından millî his dinî histen ayrılarak yeni kimlik siyasetinin istikameti tamamlanıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Afet İnan, bu satırları düzenledi, kendi adıyla yayımladı ve gençlere ders olarak okuttu.</p>

<p><strong>Kaynaklar</strong></p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li><a href="https://belleten.gov.tr/tam-metin/1686/tur" rel="nofollow">Türk Tarih Kurumu/Belleten, “Türk Tarih Kurumu’nun 50. Kuruluş Yıldönümü”</a></li>
 <li><a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/63534" rel="nofollow">Emine Erden Kaya, “Erken Cumhuriyet Dönemi Ulus İnşa Sürecinde Irk ve Irkçılık (1923-1938)”</a></li>
 <li><a href="https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/09526951221096252" rel="nofollow">Nazan Maksudyan, “Racial anthropology in Turkey and transnational entanglements in the making of scientific knowledge”, <i>History of the Human Sciences</i> (2023)</a></li>
 <li><a href="https://belleten.gov.tr/tam-metin/333/tur" rel="nofollow">Selçuk Mülayim, “Mimar Sinan’ın Mezarında Teşhis-i Meyyit”, <i>Belleten</i> 82/294 (2018)</a></li>
 <li><a href="https://www.academia.edu/648473/Cradle_or_Crucible_2008_Journal_of_Social_Archaeology_8_214_35" rel="nofollow">Çiğdem Atakuman, “Cradle or Crucible: Anatolia and Archaeology in the Early Years of the Turkish Republic”, <i>Journal of Social Archaeology</i> 8/2 (2008)</a></li>
 <li><a href="https://dokumen.pub/medeni-bilgiler-ve-m-kemal-atatrkn-el-yazlar.html" rel="nofollow">A. Âfet İnan, <i>Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları</i>, tam metin nüshası</a></li>
 <li><a href="https://www.gaziakademikbakis.com/gab/article/view/112/98" rel="nofollow">Fatma Gürses, “Kemalizm’in Model Ders Kitabı: Vatandaş İçin Medeni Bilgiler”, <i>Gazi Akademik Bakış</i> 4/7 (2010)</a></li>
 <li><a href="https://bioanth.org/about/aaba-statement-on-race-racism/" rel="nofollow">American Association of Biological Anthropologists, “AABA Statement on Race &amp; Racism” (2019)</a></li>
 <li><a href="https://www.haber7.com/medya/haber/14601-ataturku-kim-ilahlastirdi" rel="nofollow">Haber7, “Atatürk’ü kim ilahlaştırdı?”; <i>Tempo</i> dergisindeki Sermet Sami Uysal röportajından aktarım (23 Eylül 2004)</a></li>
 <li><a href="https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/hasan-karakaya/afet-inan-hem-kafatasci-hem-din-dusmani-21.html" rel="nofollow">Hasan Karakaya, “Afet İnan... Hem kafatasçı, hem din düşmanı!”, Yeni Akit (26 Ocak 2013)</a></li>
 <li><a href="https://belleten.gov.tr/tam-metin/2973/tur" rel="nofollow">Şevket Aziz Kansu, “Eugène Pittard 1867-1962”, <i>Belleten</i> 27/105 (1963)</a></li>
 <li><a href="https://atam.gov.tr/kitaplar/medeni-bilgiler-ve-m-kemal-ataturkun-el-yazilari/" rel="nofollow">Atatürk Araştırma Merkezi, <i>Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları</i> yayın kaydı</a></li>
</ol>

<p>Murat Akdemir-Aylık Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gorus-tek-parti-rejiminin-islam-dusmani-ve-kafatascisi-afet-inan</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 12:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/afet-inan.jpg" type="image/jpeg" length="49544"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[1990’larda Balkanlar’da çocuk pazarı ve Batı’nın çocuk ticareti]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/1990larda-balkanlarda-cocuk-pazari-ve-batinin-cocuk-ticareti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/1990larda-balkanlarda-cocuk-pazari-ve-batinin-cocuk-ticareti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çavuşesku rejiminin zorlayıcı nüfus siyaseti Romanya’da 100 bini aşkın çocuğu kurumlara sürükledi. Rejimin çöküşüyle oluşan yoksulluk ve denetimsizlik Batılı alıcılar ile aracılar tarafından çocuk ticaretine çevrildi. Binlerce çocuk evlat edinme ve yardım görüntüsü altında ailesinden koparılarak ABD ve Avrupa’ya taşındı; para karşılığı aracılık, sahte evrak ve kaçakçılık Balkanlar boyunca büyüdü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1990’ların başında Doğu Bloku’nun çözülmesi, Balkan ülkelerinde devlet kurumlarını ve sosyal koruma sistemlerini ağır bir çöküşe sürükledi. Yoksulluk derinleşti, çocuk yuvaları kalabalıklaştı, aileler temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle geldi. Batılı evlat edinme kuruluşları, aracılar ve insan kaçakçıları bu toplumsal yıkımı kısa sürede kazanç kapısına çevirdi. Çocukların geleceğini koruma iddiasıyla kurulan uluslararası evlat edinme ağı, denetimsizlik ve para ilişkileri içinde işleyen geniş bir pazara dönüştü.</p>

<p>1995 yılına gelindiğinde bu pazar Balkanlar’dan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya uzanan yerleşik bir hatta sahipti. Mahkeme dosyaları, diplomatik yazışmalar, resmî hukuk raporları ve uluslararası kuruluşların incelemeleri; yasal evlat edinme işlemleriyle çocukların para karşılığı el değiştirdiği karanlık ticaretin aynı güzergâhlarda yürüdüğünü belgeliyordu. Romanya pazarın başlıca kaynağını oluştururken Arnavutluk ve Bulgaristan onu takip etti. Çocuklar ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve diğer Batı Avrupa ülkelerine götürüldü.</p>

<h2>Çavuşesku’nun nüfus siyaseti 100 bini aşkın çocuğu kurumlara sürükledi</h2>

<p>Romanya’daki felaketin zemini, Nicolae Çavuşesku yönetiminin zorlayıcı nüfus politikalarıyla hazırlandı. Human Rights Watch bünyesindeki Helsinki Watch’ın Mart 1991 tarihli raporuna göre kürtaj ve doğum kontrolüne getirilen neredeyse mutlak yasak, iş yerlerinde kadınlara uygulanan zorunlu jinekolojik muayenelerle beraber yürütüldü. Rejim, doğum oranını devlet zoruyla yükseltmeye çalıştı.</p>

<p>Ağır ekonomik kriz, yetersiz beslenme ve ailelere sosyal destek verilmemesi sonucunda çok sayıda çocuk bakım kurumlarına bırakıldı. Helsinki Watch, 1989 sonunda Romanya’daki kurumlarda 100 bini aşkın çocuğun bulunduğunu bildirdi. UNICEF’in Ağustos 1990’da yaptığı ilk inceleme de yaklaşık 100 bin kurumsallaştırılmış çocuk tahminine ulaştı.</p>

<p>Bu kurumların önemli bir bölümü bakımsız, personelsiz ve tıbbi imkânlardan yoksundu. Helsinki Watch, iğnelerin sterilize edilmeden tekrar kullanılmasının hepatit B ve HIV’in yayılmasına yol açtığını, engelli çocukların eğitim ve fizik tedavi hizmetlerinden mahrum bırakıldığını kaydetti.</p>

<p>Üstelik kurumlarda yaşayan çocukların tamamı hukuken veya fiilen öksüz değildi. ABD Kongre Kütüphanesi Hukuk Kütüphanesinin daha sonra hazırladığı Balkanlar raporu, birçok çocuğun ailesinin hayatta olduğunu; anne ve babaların çocuklarını geçindiremedikleri için kurumlara bırakmak zorunda kaldığını belirtiyordu. Yoksulluk sebebiyle geçici olarak kuruma verilen çocukların “sahipsiz” kabul edilmesi, yabancı evlat edinme talepleri karşısında büyük bir istismar alanı açtı.</p>

<h2>1990’da sınırlar açıldı, yabancı talebi patladı</h2>

<p>Çavuşesku’nun 22 Aralık 1989’da devrilmesinden sonra Romanya’daki çocuk kurumlarının görüntüleri dünya televizyonlarında yayımlandı. Ülkeye yardım kuruluşları ve sağlık çalışanları gelirken, Batı Avrupa, Kanada ve ABD’den çok sayıda evlat edinme adayı da Romanya’ya yöneldi.</p>

<p>The Washington Post’un 7 Ocak 1991 tarihli Bükreş haberine göre rejimin devrilmesinden sonraki ilk yıl içerisinde en az bin çocuk yabancılar tarafından evlat edinilmişti. Yabancı çiftler sağlıklı çocuk bulabilmek için kurumları dolaşıyor, mahkemelerde biyolojik aileler, avukatlar ve görevlilerle görüşüyordu. Gazete, kontrolsüz talebin fırsatçı avukatlara alan açtığını ve bebekler için karaborsa oluşturduğunu bildiriyordu. Haberde, doğumun hemen ardından bilinci tam olarak yerine gelmemiş bir anneye çocuğundan vazgeçme belgesi imzalatıldığı yönündeki şikâyete de yer verildi.</p>

<p>1 Ağustos 1990’da çıkarılan 11 sayılı kanun, evlat edinme düzenini değiştirdi. Önceki merkezî izin sistemi kaldırıldı ve karar yetkisi mahkemelere verildi. Yves Denéchère ile Béatrice Scutaru’nun Romanya’daki uluslararası evlat edinmeleri arşiv belgeleri üzerinden incelediği akademik çalışmaya göre bu değişiklikten sonra yabancı evlat edinmeler ciddi bir şart ve sınırlama olmadan yürütüldü. O tarihte Romanya Ceza Kanunu’nun evlat edinmeden mali kazanç sağlanmasını açıkça cezalandırmaması da aracılara geniş hareket alanı bıraktı.</p>

<h2>Bir buçuk yılda yaklaşık 10 bin çocuk yurt dışına çıktı</h2>

<p>Akademik çalışmada aktarılan UNICEF tahminine göre Ocak 1990 ile Temmuz 1991 arasında yaklaşık 10 bin Romanyalı çocuk yurt dışına çıkarıldı.</p>

<p>Çalışmada derlenen ülke kayıtlarına göre 1990 yılında Romanyalı çocuklar için Fransa 311, Yunanistan 200, Kanada 400, İtalya 520, İngiltere 600 ve ABD 914 giriş veya evlat edinme belgesi düzenledi. Almanya gibi güvenilir kayıt bulunmayan ülkeler bu sayılara dâhil değildi.</p>

<p>Hareketlilik 1991’in ilk yarısında daha da büyüdü. Ocak-Haziran 1991 döneminde Fransa’ya 688, İtalya’ya 1.009, ABD’ye ise 2.594 Romanyalı çocuk götürüldü. ABD’ye götürülen Romanyalı çocuklar, bu ülkede aynı dönemde yurt dışından evlat edinilen çocukların yüzde 28’ini oluşturdu.</p>

<p>Buradaki ayrım önemlidir: Yaklaşık 10 bin rakamı, tamamının “satıldığı” anlamına gelmiyor. Sayı, büyük ölçüde evlat edinme işlemleri kapsamında yurt dışına çıkarılan çocukları ifade ediyor. Bu işlemlerin arasında hukuka uygun evlat edinmeler de olduğu söylense de geneli ticaret içindi. Ayrıca aynı dönemin arşivleri; çocuk satın alma, ailelere para verme, sahte belge düzenleme ve kâr karşılığı aracılık vakalarının yasal işlemlerle iç içe geçtiğini gösteriyor.</p>

<h2>Arşiv belgesinde çocuk başına 10 bin dolara ulaşan para</h2>

<p>Denéchère ve Scutaru’nun çalışmasında aktarılan 27 Haziran 1991 tarihli bir Fransız diplomatik yazışması, Romanya Evlat Edinme Komisyonunun yabancı evlat edinmeleri geçici olarak durdurma kararını çocuk ticaretini önleme gerekçesiyle aldığını kaydediyordu.</p>

<p>Belgede, bazı çocukların aracılar tarafından alınarak Amerikalı ve Avrupalı yabancılara teslim edildiği, ödenen paranın çocuk başına 10 bin dolara kadar çıkabildiği belirtiliyordu. Bu rakam ülke genelinde uygulanmış sabit bir “fiyat” değil, belirli bir diplomatik belgede bildirilen üst tutardı. Buna rağmen çocukların parasal değer üzerinden pazarlık konusu yapıldığını gösteren önemli bir dönem kaydıydı.</p>

<h2>Beş aylık bebek, karton kutuda sınırdan çıkarılmak istendi</h2>

<p>Kaçakçılık vakaları ilk yıllarla sınırlı kalmadı. Los Angeles Times’ın 15 Eylül 1994 tarihli haberinde, beş aylık bir bebeği Romanya dışına kaçırmaya teşebbüs etmekle suçlanan İngiliz bir çiftin Bükreş’te yargılanmaya başladığı bildirildi.</p>

<p>İddianameye göre çift, bebeği temin eden aracılara 6 bin dolar ödemişti. Bebeğe yol boyunca sessiz kalması için sakinleştirici verildiği, karton kutunun içinde battaniye altına saklandığı ve sınırda başka bir çocuğa ait pasaport kaydıyla çıkarılmaya çalışıldığı ileri sürüldü. Haberin yayımlandığı tarihte yargılama devam ettiği için bu olay bir mahkûmiyet olarak değil, savcılığın yönelttiği suçlama olarak kayda geçti.</p>

<h2>Arnavutluk’ta 270 çocuk bir yılda yabancılara verildi</h2>

<p>Benzer bir denetim boşluğu komünist yönetimin 1991’de çöktüğü Arnavutluk’ta yaşandı. ABD Kongre Kütüphanesi Hukuk Kütüphanesinin Ocak 1994 tarihli raporuna göre yaklaşık 270 Arnavut çocuk, bir yıllık dönem içerisinde yabancılar tarafından evlat edinildi.</p>

<p>Bazı mahkeme ve idari işlemler yalnızca birkaç günde tamamlandı. Rapora göre çocukların bir bölümü, evlat edinme işlemlerinden haberdar edilmeyen veya görüşü alınmayan anne ve babalarını geride bıraktı. Çocukların çoğu Yunanistan, İtalya ve ABD’ye götürüldü.</p>

<p>Bir yetimhane müdürü ile eski bir hâkim, yabancıların gerçekleştirdiği usulsüz evlat edinmelere imkân sağlamakla suçlanarak yargılandı. Arnavutluk Başsavcılığı, aceleyle ve denetimsiz biçimde yürütülen işlemler üzerine Mart 1992’de bütün yabancı evlat edinmeleri durdurdu.</p>

<h2>Bulgaristan’dan ABD’ye 1.328 çocuk götürüldü</h2>

<p>Bulgaristan’a ilişkin güvenilir kayıtlarda ülke çapında uygulanmış sabit bir çocuk “fiyatı” bulunmuyor. Resmî istatistikler ise uluslararası evlat edinmenin boyutunu gösteriyor.</p>

<p>ABD Dışişleri Bakanlığının vize verilerini aktaran Kongre Kütüphanesi raporuna göre 1992-2000 yılları arasında Bulgaristan’dan 1.328 çocuk evlat edinilmek üzere ABD’ye götürüldü. Aynı dönemde Romanya’dan ABD’ye giden çocukların sayısı 7.144’tü. Batı Avrupa, Kanada ve Avustralya’ya götürülenler bu sayılara dâhil değildi.</p>

<p>Bulgaristan’da bir çocuğun yabancılara verilmesinden önce üç Bulgar ailenin evlat edinmeyi reddettiğinin bölgesel bir komite tarafından onaylanması gerekiyordu. Buna rağmen Avrupa Konseyi, 1999’da Bulgaristan’ı uluslararası evlat edinmelerde kaygı verici artış görülen eski Doğu Bloku ülkeleri arasında saydı.</p>

<h2>Avrupa Konseyi: Evlat edinme piyasa kurallarına bağlandı</h2>

<p>Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 21 Aralık 1999 tarihli raporu, uluslararası evlat edinmenin giderek piyasa kurallarına göre işlediğini, büyük kazanç üreten bir faaliyete dönüştüğünü ve memurlar ile hâkimler arasında yolsuzluğa yol açtığını bildirdi.</p>

<p>Raporda Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan ve Rusya’daki artışa dikkat çekildi. Usulsüzlüğün yöntemleri arasında annelere çocuklarının öldüğünü söylemek, biyolojik ailelere yanlış bilgi vermek, çocuk karşılığında para veya mal teklif etmek, sahte doğum belgesi düzenlemek, yalancı babalık beyanında bulunmak, memur ve hâkimlere rüşvet vermek ve çocukları üçüncü ülkeler üzerinden geçirmek sıralandı.</p>

<p>Bu yöntemler, Avrupa Konseyinin farklı ülkelerde tespit ettiği veya bildirimlerden derlediği genel suç biçimleriydi; listedeki her fiilin her ülkede işlendiği anlamına gelmiyordu. Raporun temel hükmü ise açıktı: Çöküş, yoksulluk ve zengin ülkelerden gelen yüksek çocuk talebi, evlat edinmeyi suç şebekelerinin kullanabileceği bir pazara dönüştürmüştü.</p>

<h2>Lahey Sözleşmesi çocuk satışına karşı hazırlandı</h2>

<p>Uluslararası toplum, büyüyen suistimaller üzerine 29 Mayıs 1993’te Uluslararası Evlat Edinmede Çocukların Korunması ve İş Birliğine Dair Lahey Sözleşmesi’ni kabul etti. Sözleşme 1 Mayıs 1995’te yürürlüğe girdi.</p>

<p>Metin; çocuğun kaçırılmasını, satılmasını ve ticarete konu edilmesini önlemeyi temel amaçlar arasında saydı. Ailenin rızasının özgürce, yazılı olarak ve herhangi bir ödeme karşılığında alınmamış olması şart koşuldu. Annenin rızasının doğumdan sonra verilmesi, taraf ülkelerin merkezî makamlar kurması ve evlat edinmeden haksız kazanç sağlanmasının engellenmesi istendi.</p>

<p>Fakat Avrupa Konseyinin 1999’da hâlâ “pazar” uyarısı yapması, sözleşme ile sahadaki uygulama arasındaki mesafeyi gösteriyordu. Romanya 2001’de uluslararası evlat edinmeler için moratoryum ilan etti. 26 Haziran 2004’te kabul edilen 273/2004 sayılı kanun, 1 Ocak 2005’te yürürlüğe girdi ve yurt dışından evlat edinmeyi biyolojik büyükanne veya büyükbaba bağı bulunan istisnai durumlarla sınırlandırdı.</p>

<p>Aynı yıllarda kurum sisteminin dağıtılması hızlandı. UNICEF’in eski Romanya temsilcisi Karin Hulshof’un verdiği tahmine göre 2000-2003 arasında yaklaşık 80 bin çocuk biyolojik ailelerine, geniş ailelerine veya koruyucu ailelere yerleştirildi.</p>

<h2>Tarihin ortaya koyduğu tablo</h2>

<p>Batı, tarih sahnesine çıktığı günden beri barbarlığına medeniyet, yağmasına hukuk, çıkar düzenine insan hakları adını verdi. Güçsüz gördüğü her toplumun toprağını, servetini, emeğini ve neslini kendi menfaati için kullandı. Batı’nın çocuklar üzerindeki karanlık hesabı da tarihin hiçbir devrinde kapanmadı.</p>

<p>1990’larda Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan’da kurulan çocuk pazarı bu sicilin Balkanlar’daki halkasıydı. Komünist rejimlerin çöküşüyle meydana gelen yoksulluk ve devlet boşluğu, Batılı ülkelerdeki çocuk talebi için fırsata çevrildi. Binlerce çocuk yardım görüntüsü altında ailesinden ve doğduğu topraklardan koparıldı.</p>

<p>Batı’nın çocuklara uzanan karanlık yüzü, yakın dönemde Jeffrey Epstein ağıyla yeniden ortaya çıktı. ABD Adalet Bakanlığı, Epstein’ın 250’yi aşkın reşit olmayan kız çocuğunu istismar ettiğini açıkladı; suç ortağı Ghislaine Maxwell 20 yıl hapse mahkûm edildi. Buna rağmen dosya yıllarca gizli anlaşmalarla korundu, ardından birkaç sansasyonel başlığa sıkıştırılarak kasıtlı biçimde gündemden düşürülmeye çalışıldı.</p>

<p>Balkan çocuk pazarından Epstein ağına uzanan tablo aynı hakikati gösteriyor: Coğrafya, yöntem ve failler değişti; yoksulluğu ve savunmasızlığı menfaate çeviren vahşi Batı anlayışı değişmedi. Batı’nın çocuklarla karanlık hesabı Balkanlar’da başlamadı, Epstein ile de sona ermedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Kaynaklar</h2>

<ol>
 <li>
 <p><a href="https://www.hrw.org/reports/ROMANIA913.PDF" rel="nofollow">Human Rights Watch/Helsinki Watch — “Since the Revolution: Human Rights in Romania”, Mart 1991</a></p>
 </li>
 <li>
 <p><a href="https://www.unicef.org/romania/30-years-unicef-romania" rel="nofollow">UNICEF Romanya — “30 Years of UNICEF in Romania”</a></p>
 </li>
 <li>
 <p><a href="https://www.researchgate.net/publication/45197827_International_adoption_of_Romanian_children_and_Romania%27s_admission_to_the_European_Union_1990-2007" rel="nofollow">Yves Denéchère ve Béatrice Scutaru — “International Adoption of Romanian Children and Romania’s Admission to the European Union (1990–2007)”, Eastern Journal of European Studies, Haziran 2010</a></p>
 </li>
 <li>
 <p><a href="https://www.washingtonpost.com/archive/politics/1991/01/07/despite-aid-romanian-children-face-bleak-lives/1208b2fa-570a-4219-a123-18c92ea7926f/" rel="nofollow">The Washington Post — “Despite Aid, Romanian Children Face Bleak Lives”, 7 Ocak 1991</a></p>
 </li>
 <li>
 <p><a href="https://www.latimes.com/archives/la-xpm-1994-09-15-mn-38746-story.html" rel="nofollow">Los Angeles Times — “Baby-Smuggling Trial Under Way in Romania”, 15 Eylül 1994</a></p>
 </li>
 <li>
 <p><a href="https://tile.loc.gov/storage-services/service/ll/llglrd/2019670469/2019670469.pdf" rel="nofollow">ABD Kongre Kütüphanesi Hukuk Kütüphanesi — “Adoption in Albania”, Ocak 1994</a></p>
 </li>
 <li>
 <p><a href="https://tile.loc.gov/storage-services/service/ll/llglrd/2019671140/2019671140.pdf" rel="nofollow">ABD Kongre Kütüphanesi Hukuk Kütüphanesi — “Domestic Constraints on Intercountry Adoption: Practice in Some Balkan Nations”, Temmuz 2001</a></p>
 </li>
 <li>
 <p><a href="https://assembly.coe.int/nw/xml/XRef/X2H-Xref-ViewHTML.asp?FileID=8811&amp;lang=EN" rel="nofollow">Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi — “International Adoption: Respecting Children’s Rights”, 21 Aralık 1999</a></p>
 </li>
 <li>
 <p><a href="https://www.hcch.net/en/instruments/conventions/full-text/?cid=69" rel="nofollow">Lahey Uluslararası Özel Hukuk Konferansı — 29 Mayıs 1993 tarihli Uluslararası Evlat Edinme Sözleşmesi</a></p>
 </li>
</ol>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/1990larda-balkanlarda-cocuk-pazari-ve-batinin-cocuk-ticareti</guid>
      <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 10:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/1990larda-balkanlarda-cocuk-pazari-ve-batinin-cocuk-ticareti.jpg" type="image/jpeg" length="61957"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kendi hazinemize kör edildik, Sinan’ın mirasına turist kaldık]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kendi-hazinemize-kor-edildik-sinanin-mirasina-turist-kaldik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kendi-hazinemize-kor-edildik-sinanin-mirasina-turist-kaldik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mimar Sinan’ın ilmî ve mimarî dehası Batı’da araştırmalara konu olurken, Türkiye’de bir asırlık Batıcı eğitim düzeni kendi medeniyet mirasına yabancı nesiller yetiştirdi. Sinan’ın eserleri ruhu, imanı ve ilmiyle kavranmak yerine turistik yapılara indirgenirken millet, kendi hazinesini Batı’dan öğrenir hâle getirildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sabah gazetesinin 9 Nisan 1997 tarihli nüshasında Zeynep Göğüş imzasıyla yayımlanan “Türk İmajında Sinan Yok” başlıklı yazıda, Bilkent İşletme Bölümünden Güliz Ger’in 110’u Amerikalı, 550’si Batı Avrupa ülkelerinden 660 işletme öğrencisi arasında yaptığı Türkiye imajı araştırmasında hiçbir öğrencinin Mimar Sinan’ı hatırlamadığı aktarıldı.</p>

<p>Yazıda ayrıca Sinan’ın büyük hacimlerdeki ses yansıması sorununu kubbelere yerleştirdiği boşluklarla çözdüğü, bu yöntemin üç buçuk asır sonra Alman fizikçi Hermann von Helmholtz tarafından “titreşim kütleleri teorisi” adıyla bilim dünyasına sunulduğu ve bugün Helmholtz’un adının bilim kitapları ile Almanya’daki okullarda yaşatıldığı ifade edildi.</p>

<h2><strong>Geçmişimize vurulan darbe</strong></h2>

<p>Cumhuriyet eliyle geçmişimize öylesine derin nefret tohumları ekildi ki Osmanlı-İslâm medeniyetinin eserleri yaşayan bir irfan ve teknik mirası olmaktan çıkarılarak geriliğin kalıntısı muamelesi gördü.</p>

<p>Kemalizm, eğitim adı altında yürüttüğü bir asırlık kültür mühendisliğiyle bu milleti kendi geçmişine, diline, irfanına ve medeniyet müktesebatına yabancılaştırdı. Osmanlı-İslâm geçmişi gerilik ve utanç kaynağı olarak sunulurken Batı, hakikatin ve medeniyetin yegâne ölçüsü hâline getirildi. Milletin zihni ve bakışı bütünüyle Batı’ya çevrildi; kendi değerlerine karşı körleştirildi. Adeta “ev zencisi” muamelesine tâbi tutularak kendi hanesinden utanması, efendisi kabul ettirilen Batı’nın hükümlerini tekrarlaması ve kendi hazinesini küçümsemesi istendi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu yabancılaştırma, Mimar Sinan’a ve eserlerine bakışı da kökünden değiştirdi. Süleymaniye ve Selimiye, bir medeniyetin imanını, ilmini ve dünya görüşünü taşıyan eserler olmaktan çıkarılıp turistik seyirliklere dönüştürüldü. Kubbe, taş ve minare görülüyor; bunları meydana getiren ruh, mâna, iman, matematik ve cemiyet nizamı idrak edilemiyor. Sinan kuru bir “ünlü mimar” bilgisine, eserleri de gezilip fotoğraflanacak tarihî yapılara indirgendi. Kemalist eğitim düzeni, kendi tarihine turist, kendi hazinesine kör ve kendi müktesebatını Batı’dan öğrenen bir toplum meydana getirdi.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kendi-hazinemize-kor-edildik-sinanin-mirasina-turist-kaldik</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Aug 2026 10:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/mimar-sinantarih.webp" type="image/jpeg" length="15152"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mora’da Müslüman Türk soykırımı: Navarin vahşeti]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/morada-musluman-turk-soykirimi-navarin-vahseti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/morada-musluman-turk-soykirimi-navarin-vahseti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mora İsyanı sırasında Batı destekli Rum çetelerinin sergilediği vahşet, 19 Ağustos 1821 Navarin Katliamı ile tarihin en kanlı sayfalarından birine dönüştü. Teslim olma şartlarını hiçe sayarak kadın ve çocuk demeden binlerce masum Müslümanı katleden gözü dönmüş zihniyet, bölgedeki İslâm varlığını topyekûn tasfiye etmeyi gaye edindi]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Navarin’de işlenen organize cinayetler, aradan asırlar geçse de unutulmayacak bir soykırım vesikası olarak hafızalardaki yerini koruyor.</p>

<p>Yunanistan’ın Osmanlı idaresine karşı başlattığı Mora İsyanı, bölgedeki Müslüman ahaliye yönelik sistemli bir kıyıma dönüştü. İsyancı Rum elebaşlarının "Mora’da tek bir Türk bırakmama" kararı doğrultusunda Mart 1821’den itibaren çeteler harekete geçti. İsyanın henüz ilk safhalarında 35 binden fazla Müslüman Türk şehit edildi.</p>

<h2><strong>Kuşatma, açlık ve çiğnenen sözler</strong></h2>

<p>İsyanın ilk günlerinden itibaren kuşatılan Benefşe Kalesi’nde bulunan Müslümanlar, deniz yolunun kesilmesi sebebiyle hiçbir yardım alamadı. Aylarca süren açlık ve çaresizliğin ardından, Anadolu sahillerine nakledilme teminatı verilmesi üzerine kale 5 Ağustos 1821’de teslim edildi. Ancak verilen sözler tutulmadı; Suluca Adası teknelerine bindirilen 600 Müslüman Türk’ün büyük kısmı katledildi, sağ kalanlar ise bütün malları gasp edilerek Kaşot Adası’na ölüme terk edildi.</p>

<p>Aynı kanlı tezgâh Navarin’de de kuruldu. Aylarca süren muhasaraya direnen halkın yiyecek ve suyu tamamen tükendi. Osmanlı makamları, kaledeki sivil ahalinin açlıktan kırılmasını önlemek maksadıyla teslim anlaşmasına razı oldu. Şartlara göre Müslümanlar can ve namus emniyeti altında Mısır ve Anadolu sahillerine nakledilecekti. Takvimler 19 Ağustos 1821’i gösterdiğinde kale kapıları açıldı; fakat Rum çeteleri verdikleri ahdi ayaklar altına alarak savunmasız ahaliye saldırdı. Binlerce Müslüman Türk kadın, çocuk ve yaşlı ayrımı gözetilmeksizin şehit edildi.</p>

<h2><strong>Navarin’de iki perdeli vahşet</strong></h2>

<p>Bölgede yaşanan canavarlık, bizzat dönemin hadiselerine şahitlik eden kaynaklarca da iki perde halinde kayda geçirildi. İlk safhada, 14 Temmuz günü teslim olan 350 civarındaki aç ve bitap sivilin içinden 65 yaş altı erkekler Arkadia Kalesi burçlarından aşağı atıldı. Geriye kalan kadın ve çocuklar ise Helonaki Adası’na bırakılarak açlıktan ölüme mahkûm edildi.</p>

<p>İkinci safhada ise 7 Ağustos’ta can ve mal teminatı verilerek teslim alınan Müslümanlar, hiçbir insanî ve ahlâkî kural tanınmaksızın katliamdan geçirildi. İsyancıların sergilediği vahşet, Osmanlı’nın bölgedeki maddî ve manevî izlerini silme gayesinin bir parçası olarak tatbik edildi.</p>

<h2><strong>Tarihçinin itirafı: Asırların kaydetmediği cinayet</strong></h2>

<p>O dönem hadiselere bizzat şahitlik eden Rum tarihçi Protosigelos Amvrosios Francis, yaşanan vahşeti şu ifadelerle itiraf ediyor:</p>

<p>"Böyle acı bir katliam ve cinayeti tarih asırlar boyunca kaydetmemiştir. Ateşli silahların mermileriyle ölenler kurtulmuş sayılırlardı. Kadın ve erkek yaralılar kendilerini yarı ölü vaziyette denize atıyor ve yüzerken vurularak öldürülüyorlardı. Ölmekten korkan kadınlar kucaklarındaki bebekleriyle çırılçıplak soyulmuş vaziyette denize atlıyor, Yunanlar da bu insanlara ateş açıyordu. Denizin suları bu zavallıların kanlarıyla kıpkırmızı kesilmişti. Yaşları 3 ilâ 5 arasında değişen çocuklar ya taşlara fırlatılarak ya da denize atılıp suyun içinde kurşunlanarak katledildi."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Navarin’de cereyan eden bu mezalim, Batı’nın himayesinde gerçekleştirilen etnik ve dinî temizlik hareketinin en karanlık sayfalarından biri olarak tarihe geçti.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/morada-musluman-turk-soykirimi-navarin-vahseti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 23:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/mora.webp" type="image/jpeg" length="43720"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
