<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/tarih" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 11 Aug 2026 17:27:52 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/tarih"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[1950-1951 / Bulgaristan yüz binlerce Türk'ü sınır dışı etti!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/1950-1951-bulgaristan-yuz-binlerce-turku-sinir-disi-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/1950-1951-bulgaristan-yuz-binlerce-turku-sinir-disi-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Komünist Bulgaristan rejimi, 1950’de 250 bin Türk’ü üç ay içinde Türkiye’ye göndermeyi dayattı. Mülksüzleştirme, asimilasyon ve dinî baskılarla vatanlarından koparılan 154 bini aşkın Türk Türkiye’ye sığındı. Zulüm sonraki yıllarda isim değiştirme, Türkçe ve İslâmî hayatı hedef alan zulümle sürdü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Komünist Bulgaristan rejimi, Türk ve Müslüman nüfusu baskı, mülksüzleştirme ve asimilasyon kıskacına aldı. 10 Ağustos 1950’de Türkiye’ye verdiği nota ile 250 bin Türk’ün üç ay içerisinde kabul edilmesini dayatan Sofya yönetimi, binlerce Müslümanı asırlardır yaşadıkları topraklardan kopardı.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Bulgaristan’da iktidarı ele geçiren komünist rejim, ülkedeki Müslüman Türk varlığını sistemli biçimde baskı altına aldı. Türklerin ileri gelenleri ve tahsil görmüş aydınları tutuklandı; tarlaları kooperatifleştirme adı altında ellerinden alındı, Türk okulları ile vakıfları devletleştirildi. Çoğunluğu çiftçilikle geçinen Türkler kendi topraklarında ücretli işçi hâline getirildi. Akademik çalışmalar, rejimin Müslüman-Türk nüfusu sosyalist Bulgar kimliği içerisinde eritmeye yönelik asimilasyon anlayışını açık biçimde ortaya koyuyor.</p>

<p>Zulüm 1950’de büyük bir tehcir hareketine dönüştü. Bulgaristan hükûmeti 10 Ağustos 1950’de Türkiye’ye verdiği nota ile 250 bin Türk’ün üç ay içerisinde kabul edilmesini istedi. Ankara, bu kadar büyük bir nüfusun birkaç ay içerisinde iskân edilmesinin imkânsızlığını bildirirken, Bulgar makamlarının Türklerin mallarını ve paralarını beraberlerinde götürmelerini engellediğini de kayda geçirdi. Türkiye’nin 28 Ağustos tarihli karşı notasında Sofya’nın gerçekleştirmeye çalıştığı hareket açıkça “tehcir” olarak nitelendirildi.</p>

<p>Hadisenin arkasında Soğuk Savaş hesapları da bulunuyordu. Kullanıma sunduğunuz <i>Tarihin Ruhu</i> kaydında, kolektif çiftliklerin yaygınlaştırılması, işsizliğin azaltılması ve Türkiye ile tarihî-kültürel bağı bulunan Türk nüfusunun Bulgar rejimi tarafından bir güvenlik meselesi olarak görülmesi göç kararının sebepleri arasında sıralanıyor. Aynı kaynak, Türkiye’nin Kore Savaşı’na asker göndermesinin ardından Bulgaristan’ın göçü hızlandırdığını; Sovyet blokunun yüz binlerce insanı kısa sürede Türkiye sınırına yığarak Ankara’yı ekonomik ve iskân bakımından sıkıştırmayı hedeflediği değerlendirmesini aktarıyor. Akademik çalışmalarda da Türkiye’nin Kore Savaşı’ndaki tercihi ile göçün hızlandırılması arasında bağlantı kuran değerlendirmeler yer alıyor.</p>

<p>Sınırdaki manzara ise bu zulmün insanî boyutunu gözler önüne serdi. Bulgar makamları bazı Türk ailelerine ülkeyi terk etmeleri için 48 saat verirken, insanları hayvan taşımakta kullanılan tren vagonlarına bindirerek sınıra sevk etti; mallarını ve hayvanlarını satmalarına yeterli zaman tanımadı. Eylül 1950’de askerî kamyonlarla sınıra getirilen bazı muhacirlerin Kapıkule’den Edirne’ye kadar yürütüldüğü, binlerce insanın barınma ve iaşe sıkıntısı çektiği kayıtlara geçti.</p>

<p>Bulgaristan rejimi hedeflediği 250 bin kişinin tamamını üç ay içerisinde gönderemedi; ancak 1951 sonuna kadar 154 bin 393 kişi Türkiye’ye geldi. Tarihi bilgilere göre büyük göçün yaklaşık 154 bin kişiye ulaştığını aktarıyor. Böylece Balkanlar’daki Müslüman Türklerin yüzyılı aşan sürgün ve muhaceret tarihine yeni bir acı halka eklendi. İnsanlar evlerinden, topraklarından ve doğdukları şehirlerden koparıldı; Bulgaristan’daki komünist rejimin asimilasyon ve tehcir uygulamaları binlerce ailenin hayatında kapanmayan yaralar bıraktı.</p>

<p><strong>Zulüm sürgünle de sona ermedi</strong></p>

<p>Zulüm sürgünle de sona ermedi. Takip eden yıllarda Bulgaristan’daki Türk ve Müslüman kimliğinin tarihî izlerini silmeye yönelik baskılar giderek ağırlaştı. Türkçe eğitim ve yayın hayatı daraltıldı, İslâmî hayat üzerindeki denetim sertleştirildi, camiler ve dinî müesseseler baskı altına alındı; Türkçe yer ve şahıs adları Bulgarlaştırıldı. Bu süreç, 1984-1989 yıllarında Jivkov rejiminin “Yeniden Doğuş Süreci” adı altında yürüttüğü zorla Bulgarlaştırma harekâtıyla en sert safhasına ulaştı. Türklerin isimleri zorla değiştirildi, Türkçe konuşmak, İslâmî isimleri kullanmak ve bazı dinî gelenekleri yaşatmak engellendi. Mezarlıklardaki Türkçe ve İslâmî kitabelere kadar uzanan müdahaleler görüldü. Böylece hedef, insanları vatanlarından sürmenin yanında Bulgaristan’ın asırlık Osmanlı-Türk ve Müslüman hafızasını kamusal hayattan kazımak oldu. 1989’daki yaklaşık 350 bin kişilik büyük göç de onlarca yıl devam eden bu asimilasyon ve baskı zincirinin son büyük neticelerinden biri olarak tarihe geçti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Kaynakça</strong></h3>

<p>Pınar, Mehmet. “1950-1951 Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göçler ve Demokrat Parti’nin Göçmen Politikası.” <i>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi</i>, C. XXX, S. 89, Temmuz 2014.</p>

<p>Uzuner, Bedriye. <i>1950-1951 Yıllarında Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göçler ve Kırklareli Vilayetine Etkileri.</i> Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, İstanbul, 2019.</p>

<p>Zülkaroğlu, Alper. <i>Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göç (1950-1951).</i> Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2010.</p>

<p>Tarihin Ruhu. “Bulgaristan’dan Türkiye’ye Büyük Göç”, 72. Bölüm, TRT arşiv görüntüleri üzerinden hazırlanan program kaydı.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/1950-1951-bulgaristan-yuz-binlerce-turku-sinir-disi-etti</guid>
      <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 11:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/1950-turkler-goc-etti-bulgaristandanpng.png" type="image/jpeg" length="83118"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bilginin Doğu’dan Batı’ya yolculuğu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bilginin-dogudan-batiya-yolculugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bilginin-dogudan-batiya-yolculugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Orta Çağ Batı Avrupa’sı, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü izleyen yüzyıllarda Antik Çağ’ın entelektüel ve felsefî mirasıyla olan bağlarını büyük ölçüde yitirmiştir. Bilginin muhafazası ve aktarımı manastır kütüphanelerinin dar koridorlarına çekilmiş; özgür araştırma arzusu, kilisenin şekillendirdiği skolastik kalıplar içerisinde durağanlaşmıştır. Aynı tarihî kesitte İslâm coğrafyası ise Bağdat’tan Kurtuba’ya kadar uzanan geniş bir hat üzerinde tarihinin en parlak dönemlerinden birindeydi..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>8. ve 13. yüzyıllar arasında gerçekleşen bu atılım, sadece eski metinlerin korunmasıyla sınırlı kalmamış; Antik Yunan, Hint, Pers ve Süryani birikimlerinin eleştirel bir süzgeçten geçirilerek yeniden üretilmesini sağlamıştır. 12. ve 13. yüzyıllarda Akdeniz havzasında ivme kazanan İkinci Çeviri Hareketi ise, İslâm dünyasında olgunlaşan bu devasa külliyatı Latinceye taşıyarak Avrupa fikir dünyasını kökten sarsmış ve Rönesansa giden yolu döşemiştir.</p>

<h2><strong>Hikmet Evi (Beytü’l-Hikme) ve Bağdat’taki Büyük Çeviri Seferberliği</strong></h2>

<p>Abbasiler döneminde, özellikle Halife el-Mansur ve Harun el-Reşid’in kütüphane kurma girişimleriyle temelleri atılan fikrî altyapı, Halife el-Me’mun döneminde (813–833) bir akademiye dönüşen Beytü’l-Hikme (Hikmet Evi) ile zirveye ulaşmıştır. Bağdat, sadece siyasî bir başkent değil, farklı din, etnisite ve kültürlerden bilim insanlarının aynı çatı altında buluştuğu dünya çapında bir akademi haline gelmiştir.</p>

<p>Bu devasa çeviri ve araştırma sürecinin arkasında yatan entelektüel motivasyona dair anlatılan meşhur bir tarihî anekdot, dönemin akla verdiği değeri simgelemektedir. Tarihçi İbnü’n-Nedîm’in aktardığına göre Halife el-Me’mun rüyasında Aristoteles’i görür. Halife, antik filozofa "İyi nedir?" diye sorduğunda, Aristoteles "Aklın iyi gördüğüdür" yanıtını verir. Vahiy ile akıl arasında “özsel bir çelişki” bulunmadığına dair bu fikrî meşruiyet üzerine el-Me’mun, Bizans İmparatoru Theophilus’a elçiler göndererek Bizans kütüphanelerinde muhafaza edilen antik yazmaların Bağdat’a getirilmesini talep etmiştir.</p>

<p>Beytü’l-Hikme’nin yöneticiliğine getirilen Nasturi Hristiyan hekim Hunayn ibn İshak, Grekçe tıp, mantık ve felsefe metinlerini Arapça ve Süryaniceye kazandırma hususunda öncü bir rol oynamıştır. Hunayn İbn İshak, sadece kelime kelime çeviri yapmak yerine, aynı eserin farklı Grekçe nüshalarını toplayarak karşılaştırmalı metin tenkidi (farklı el yazmalarını karşılaştırarak en doğru metni inşa etme) yöntemini geliştirmiştir. Halife el-Me’mun’un, çevrilen her bir kitabın ağırlığınca altın ödeme yapmasıyla ünlü bu dönemde Hunayn; Galen, Hipokrat, Aristoteles ve Öklid’in temel eserlerini Arapçaya kazandırarak Arapçanın uluslararası bir bilim ve felsefe dili haline gelmesini sağlamıştır.</p>

<h2><strong>İslâm Coğrafyasında Bilginin Yeniden İnşası </strong></h2>

<p>Doğu dünyasında yürütülen çalışmalar pasif bir aktarım süreci olmamış; Doğu mütefekkirleri metinleri şerh etmiş, hatalarını düzeltmiş ve tecrübî gözlemlerle genişletmiştir. Aristotelesçi Peripatetik felsefe ile İslâm hikemiyatı arasında kurulan köprüler, epistemolojik bir dönüşüm başlatmıştır.</p>

<p>Bu zorlu fikrî çabayı resmeden en çarpıcı tarihî anekdotlardan biri İbn Sina’nın (Avicenna) otobiyografisinde yer almaktadır. İbn Sina, gençlik yıllarında Aristoteles’in Metafizik eserini kırk kez okuduğunu, metni tamamen ezberlediği halde yazarın temel amacını ve iç yapısını bir türlü kavrayamadığını ifade eder. Ümitsizlik içinde pazarda dolaşırken bir sahafın kendisine üç dirheme zorla sattığı el-Farabi’nin el-İbane 'an Garazi Ma Ba'd et-Tabi'a (Metafiziğin Amaçları) adlı risalesini okuduğunda, Aristoteles’in gayesini anlar ve büyük bir sevinçle yoksullara sadaka dağıtır. Farabi’nin bu kılavuzluğu olmasaydı, İbn Sina felsefesi ve onun varlık-öz (varoluş ile mahiyet) ayrımına dayanan soyut metafizik altyapısı şekillenemeyecekti.</p>

<p>Tıp alanında ise ampirik (deneye dayalı) yöntem doğrudan kurumsallaşmıştır. Klinik gözlemin öncüsü sayılan Ebû Bekir er-Râzî (Rhazes), Bağdat’ta inşa edilecek el-Adudî Hastanesi’nin yerini belirlerken doğrudan “bilimsel bir deney” tasarlamıştır. Şehrin farklı bölgelerine taze et parçaları astıran Râzî, etin en geç bozulduğu ve havadaki organik çürümenin en yavaş gerçekleştiği noktayı tespit ederek hastanenin buraya kurulmasını sağlamıştır. Bu yaklaşım, tıbbı mitolojik varsayımlardan arındırarak çevre hijyeni ve klinik ampirizm zeminine oturtmuştur.</p>

<h2><strong>Akdeniz Bilgi Köprüleri: Toledo ve Sicilya’da Çeviri Hareketi</strong></h2>

<p>12.yüzyıla gelindiğinde tefekkür durağanlığını aşmak isteyen Batı Avrupa, aradığı bilimsel canlılığı Akdeniz’deki İslâm coğrafyasında bulmuştur. İspanya’da Reconquista süreciyle Hristiyan yönetimine geçen Toledo (Tuleytula) şehri ve Sicilya Krallığı, Doğu birikiminin Batı’ya sızdığı ana kanallar haline gelmiştir.</p>

<p>Toledo Başpiskoposu Raymond’un hamiliğinde teşekkül eden çeviri çevreleri; Müslüman, Yahudi ve Hristiyan mütercimleri aynı masa etrafında buluşturan kolektif çalışma ortamları oluşturmuştur. Bu merkezlerde uygulanan tercüme yöntemi dönemin lisan yönündeki sınırlarını aşmak adına oldukça özgündür. Çoğu zaman Yahudi veya Müslüman bir mütercim (örneğin Avendauth / İbn Davud), Arapça metni okuyup yerel Romance diline (İspanyolca/Kastilya diyalekti) sözlü olarak çevirmekte; Hristiyan bir kâtip (örneğin Dominicus Gundissalinus) ise bu sözlü aktarımı anında Latinceye tercüme ederek kaleme almaktaydı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İtalya’dan Toledo’ya yalnızca Batlamyus’un Almagest adlı astronomi eserini bulmak amacıyla gelen Gérard de Cremona, şehirdeki Arapça kütüphanelerin zenginliği karşısında büyülenerek ömrünü çeviriye adamıştır. Gérard de Cremona, Galippus adlı Müsta'reb (Arapça konuşan Hristiyan) çalışma arkadaşıyla birlikte İbn Sina’nın el-Kanun fi’t-Tıbb’ı, Râzî’nin el-Hâvî’si ve Hârizmî’nin cebir metinleri dâhil 80’den fazla dev eseri Arapçadan Latinceye kazandırmıştır.</p>

<p>Bu çeviri faaliyetlerinin merkezinde yer alan kilit aktörler, farklı uzmanlık disiplinlerinde geliştirdikleri çalışma metotlarıyla öne çıkmıştır. Doğudaki öncül çeviri sürecinin başında gelen Hunayn ibn İshak, Bağdat'taki Beytü'l-Hikme bünyesinde Grekçe el yazmalarını karşılaştırarak uyguladığı metin tenkidi yöntemiyle tıp, mantık ve doğa felsefesi alanlarında Galen, Hipokrat, Aristoteles ve Öklid külliyatını Arapçaya kazandırmıştır. Toledo merkezli yürütülen İkinci Çeviri Hareketi'nde ise Gérard de Cremona, yardımcısı Galippus ile birlikte Arapça metnin yüksek sesle okunması ve Latinceye aktarılması tekniğini kullanarak astronomi, tıp ve matematik alanlarında Batlamyus'un Almagest’ini, İbn Sina’nın el-Kanun fi’t-Tıbb’ını ve Hârizmî’nin cebir eserlerini Latinceye çevirmiştir.</p>

<p>Yine Toledo'da faaliyet gösteren Avendauth ve Dominicus Gundissalinus ikilisi, Arapçadan mahallî Romance diyalektine ve ardından Latinceye uzanan iki kademeli aktarım yöntemiyle metafizik, psikoloji ve mantık alanlarında İbn Sina’nın eş-Şifâ (De Anima) ve Gazali’nin Makâsıd adlı eserlerini Latince literatüre kazandırmışlardır. Toledo ve Sicilya ekseninde çalışmalarını sürdüren Michael Scotus ise İbn Rüşd’ün Aristoteles şerhlerini ve Aristoteles’in De Caelo eserini doğrudan Latinceye tercüme ederek fizik, kozmoloji ve tabiat felsefesi alanlarında Batı'daki üniversite müfredatını derinlemesine etkilemiştir.</p>

<h2><strong>Skolastik Düşüncenin Kırılması</strong></h2>

<p>Arapça metinlerin Latinceye çevrilmesi, Avrupa eğitim kurumlarında felsefî bir dönüşüm başlattı. Aristoteles mantığı ve tabiat felsefesi, Batı’ya doğrudan değil, İbn Rüşd’ün (Averroës) rasyonel şerhleri üzerinden ulaştı. İbn Rüşd’ün "akıl ile inancın hakikatte çelişmeyeceği" ve tabiatın kendi iç yasalarıyla incelenmesi gerektiği yönündeki tezleri, Paris ve Oxford gibi yeni kurulan üniversitelerde radikal tartışmalara sebep oldu.</p>

<p>Paris Üniversitesi Sanat Fakültesi’nde Brabant’lı Siger’in öncülük ettiği "Latin İbn Rüşdçülüğü" (Latin Averroism) akımı, felsefenin ilahiyattan bağımsız bir disiplin olarak yürütülmesini savundu. Bu rasyonel damar Katolik Kilisesi’nin tepkisini çekti. Paris Piskoposu Étienne Tempier, 1270 ve 1277 yıllarında yayımladığı fermanlarla İbn Rüşdçü tezlerin radikal unsurlarını (evrenin ezelliği, tek akıl kuramı vb.) sert bir şekilde lanetledi ve yasakladı.</p>

<p>Ancak bu yasaklar bilginin yayılmasını durduramadı. Albertus Magnus ve onun öğrencisi Thomas Aquinas, İbn Rüşd’ün aktardığı Aristotelesçi mantık örgüsünü Hristiyan ilahiyatı ile bütünleştirmeye çalıştılar. Bu çaba, dogmatik kilise öğretisinin mutlak egemenliğini zayıflatarak bilginin ampirik gözlem ve mantıkî sorgulama süzgecinden geçirilmesi gerektiği fikrine zemin hazırladı.</p>

<h2><strong>Tıp, Matematik ve Doğa Bilimlerinde İnkılâp</strong></h2>

<p>Çeviri Hareketi’nin en somut sonuçları tıp ve matematik alanında metodolojik uygulamalara dönüşmüştür:</p>

<p><strong>Tıpta Sistemleşme ve Ampirizm:</strong> İbn Sina’nın tıp külliyatı el-Kanun fi’t-Tıbb (Liber Canonis) Latinceye çevrildikten sonra Montpellier, Bologna ve Padua üniversitelerinde 17. yüzyılın sonlarına kadar temel ders kitabı olarak okutuldu. Râzî’nin klinik gözlemlere dayanan eserleri ise tıbbı büyü ve mistik varsayımlardan arındırarak tecrübî bir nazar disiplini haline getirdi.</p>

<p><strong>Sıfır:</strong> Hârizmî’nin eserlerinin Latinceye çevrilmesi, Sıfır (0) kavramının ve Hint-Arap rakam sisteminin Avrupa’ya girmesini sağladı. İtalyan matematikçi Fibonacci’nin (Leonardo da Pisa) 1202 tarihli Liber Abaci eseri aracılığıyla bu sistemi tüccarlara ve akademisyenlere tanıtması, ticarî hesaplamalarla birlikte soyut matematik düşüncenin önünü açtı.</p>

<p>Doğu'dan yapılan bu metin transferi, Avrupa'daki bilimsel disiplinlerin temel parametrelerini kökten bir dönüşüme uğratmıştır. Tıp ve anatomi alanında, teolojik metinlere ve mistik yorumlara dayalı ananevî teşhis yöntemleri terk edilmiş; İbn Sina ve Râzî odaklı klinik gözlem, vaka analizi ve ampirik tıp anlayışına geçilmiştir. Matematik ve hesaplama disiplinlerinde, Roma rakamları ile sınırlı, hantal ve soyutlamaya kapalı sayısal yapı yerini Sıfır (0) rakamına, basamaklı Hint-Arap sistemine ve Hârizmî'nin geliştirdiği cebir yöntemlerine bırakmıştır. Tabiat felsefesi kulvarında, kilise dogmalarına tabi statik algısı kırılarak, Aristoteles ve İbn Rüşd çizgisinde aklı ve tabiatın kendi iç sebepliliği esas alan rasyoya dayalı bir bakış açısı egemen kılınmıştır. Son olarak epistemoloji alanında, gelenekçi otoriteye (auctoritas) dayalı koşulsuz kabulleniş modelinin yerini; mantıkî kanıtlama (burhan), ampirik veri toplama ve tenkidî sorgulama usulü almıştır.</p>

<h2><strong>Sonuç: Bilginin Sürekliliği ve Rönesans</strong></h2>

<p>Doğu’dan yapılan bu devasa metin transferi, Batı dünyasında fikrî bir özgüven patlamasına yol açmıştır. Antik metinlerin Arapça yorumları ve İslâm dünyasında üretilen orijinal ilmî katkılar üzerinden yeniden keşfedilmesi, doğrudan doğruya Rönesans hümanizmasını ve Aydınlanma Çağı’nı hazırlayan bilginin yayılma sürecini başlatmıştır.</p>

<p>Doğu coğrafyasındaki medreseler ve kütüphaneler zamanla siyasî çalkantılar, işgaller ve içe kapanma sebebiyle üretim güçlerini yitirirken; bu birikimi devralan Batı dünyası, kurduğu üniversiteler, matbaanın icadı ve ampirik metot ile kendi yolunu çizdi. Dolayısıyla Rönesans, Batı’nın sıfırdan ortaya çıkarttığı yalıtılmış bir mucize değil; Doğu coğrafyasında korunan, eleştirilen ve geliştirilen Antik Çağ mirasının Avrupa toprağında yeniden filizlenmesiyle elde edilen cihanşümul bir sonuçtur.</p>

<p><strong>Kaynakça:</strong></p>

<p><strong>Bertolacci, Amos.</strong> Avicenna’s Metaphysics in the Latin West: The First Phase of Translations, Leuven: Leuven University Press, 2002.</p>

<p><strong>D'Alverny, Marie-Thérèse.</strong> "Translations and Translators." Renaissance and Renewal in the Twelfth Century, haz. Robert L. Benson ve Giles Constable, 421-462. Cambridge: Harvard University Press, 1982.</p>

<p><strong>Ebû Bekir er-Râzî.</strong> el-Hâvî fi't-Tıbb ve Bağdat Hastanesi Kurulum Çalışmaları (Klinik gözlem ve et deneyi anlatıları).</p>

<p><strong>Gutas, Dimitri.</strong> Greek Thought, Arabic Culture: The Graeco-Arabic Translation Movement in Baghdad and Early 'Abbāsid Society. London &amp; New York: Routledge, 1998.</p>

<p><strong>Haskins, Charles Homer.</strong> The Renaissance of the Twelfth Century. Cambridge: Harvard University Press, 1927.</p>

<p><strong>Hasse, Dag Nikolaus &amp; Büttner, Andreas.</strong> Notes on Anonymous Twelfth-Century Translations of Philosophical Texts from Arabic into Latin on the Iberian Peninsula, Würzburg, 2018.</p>

<p><strong>İbn Sina.</strong> Kitâbü’ş-Şifâ ve Otobiyografi (Farabi’nin Metafizik şerhine dair anlatı ve varlık felsefesi).</p>

<p><strong>İbnü’n-Nedîm.</strong> el-Fihrist (Halife el-Me’mun’un rüyası ve Beytü'l-Hikme çeviri hareketi anlatısı).</p>

<p><strong>Lindberg, David C.</strong> The Beginnings of Western Science: The European Scientific Tradition in Philosophical, Religious, and Institutional Context, Prehistory to A.D. 1450. Chicago: University of Chicago Press, 2007.</p>

<p><strong>Montgomery, Scott L.</strong> Science in Translation: Movements of Knowledge Through Cultures and Time. Chicago: University of Chicago Press, 2000.</p>

<p><strong>Saliba, George.</strong> Islamic Science and the Making of the European Renaissance. Cambridge, MA: MIT Press, 2007.</p>

<p><strong>Stanford Encyclopedia of Philosophy.</strong> "Ibn Sina's Metaphysics" &amp; "Aristotelianism in Islamic Philosophy".</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bilginin-dogudan-batiya-yolculugu</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 18:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/bilginin.png" type="image/jpeg" length="19948"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İngiliz sömürgeciliğinin Hindistan'daki mirası]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ingilterenin-hindistanda-biraktigi-miras-somuru-ve-kitlik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ingilterenin-hindistanda-biraktigi-miras-somuru-ve-kitlik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İngiltere, Doğu Hindistan Şirketi'yle başlayan süreçte Hindistan'ın zenginliklerini sistemli biçimde kendi ekonomisine aktardı. Yerli sanayi çökertildi, milyonlarca insan ağır vergilere ve kıtlıklara mahkûm edildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1903 yılına ait olan ve Hintlilerin İngiliz sömürge mensubunu taşıdıkları fotoğraf, sömürge düzeninin insan onurunu nasıl ayaklar altına aldığını gösteren sembollerden biri olarak hafızalara kazındı. Tarihin kayıt altına alabildiği sahneler bunlardan ibaret değildir. Belgelenmeyen, fotoğraflanmayan veya üzeri örtülen daha nice zulmün yaşandığı muhakkak. Sömürge imparatorluklarının ardında bıraktığı izlerin tamamını bugün dahi ortaya koyabilmek mümkün değildir.</p>

<p>İngiltere'nin Hindistan üzerindeki hâkimiyetinin temelinde "medeniyet götürme" iddiası değil, ekonomik çıkarlar yatıyordu. Doğu Hindistan Şirketi eliyle başlayan süreçte Hindistan'ın pamuğu, çayı, baharatı, kömürü ve diğer yer altı ile yer üstü zenginlikleri İngiliz ekonomisinin hizmetine sunuldu. Yerli sanayi bilinçli şekilde çökertildi, milyonlarca insan ağır vergilere mahkûm edildi. Bengal başta olmak üzere yaşanan büyük kıtlıklarda milyonlarca insan hayatını kaybederken, sömürge yönetimi kendi çıkarlarını korumayı sürdürdü.</p>

<p>Bu tablo yalnızca Hindistan'a mahsus değildi. Petrol için savaş çıkaran, madenler uğruna ülkeleri parçalayıp halkları yerinden eden, yer altı zenginliklerini ele geçirmek adına insan hayatını, onurunu, namusunu ve haysiyetini hiçe sayan sömürgeci Batı anlayışı, farklı coğrafyalarda aynı yöntemleri uyguladı. Dün doğrudan işgal edenler, bugün ekonomik ve askerî baskılarla aynı düzeni sürdürmeye çalışıyor.</p>

<h2><strong>Tacir Kılığında Gelen Sömürge Devleti</strong></h2>

<p>İngiltere’nin Hindistan üzerindeki hâkimiyeti doğrudan bir ordu çıkarmasıyla başlamadı. Sürecin öncü kuvveti, 31 Aralık 1600 tarihinde Kraliçe I. Elizabeth tarafından verilen imtiyazla kurulan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi oldu. Başlangıçta baharat ve Asya ticaretinden pay almak isteyen bir tüccar teşkilâtı görünümündeki şirket, zamanla ticaret merkezleri, limanlar, kaleler ve silahlı birlikler kurdu. Yerel hükümdarlarla yaptığı anlaşmaları, borç ilişkilerini, saray mücadelelerini ve askerî müdahaleleri kullanarak bir ticaret kuruluşundan fiilî bir devlete dönüştü.</p>

<p>Şirketin Hindistan’daki yükselişinin dönüm noktası 1757’deki Plassey Savaşı oldu. Bengal Nevvabı Siracüddevle’nin ordusu, şirket kuvvetleri ve İngilizlerle anlaşan yerli unsurlar karşısında mağlup edildi. Bu zafer, İngilizlere Bengal’in siyasetine doğrudan müdahale etme ve kendi menfaatlerine uygun yöneticileri iktidara taşıma imkânı verdi. 1764’teki Buxar Savaşı’nın ardından şirketin askerî üstünlüğü daha da pekişti. 1765’te Babür hükümdarı Şah Âlem’den Bengal, Bihar ve Orissa’nın vergi ve gümrük gelirlerini toplama hakkı alındı. Böylece özel bir ticaret şirketi, Hindistan’ın en zengin bölgelerinden birinin hazinesine el koydu.</p>

<p>Bu tarihten sonra Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan’dan mal satın almak için İngiltere’den altın ve gümüş getirmesine büyük ölçüde ihtiyaç kalmadı. Şirket, Hint halkından topladığı vergilerle Hint ürünlerini satın alıyor, aynı ürünleri Avrupa’da satarak kâr elde ediyor, elde ettiği gelirle yeni ordular kuruyor ve Hindistan’ın diğer bölgelerine karşı savaş açıyordu. Bir başka ifadeyle Hintlilerden alınan para, yine Hintlilerin ülkelerini işgal etmek için kullanılıyordu. Bengal’in vergi gelirleri şirketin savaşlarını ve idarî masraflarını finanse eden temel kaynaklardan birine dönüştü.</p>

<p>Şirket kendi ordusunu, mahkemelerini, hapishanelerini, vergi sistemini, istihbarat ağını ve bürokrasisini kurdu. 19. yüzyılın başlarında emrindeki asker sayısı 200 bini aşmış, İngiliz devlet ordusundan daha büyük bir özel askerî kuvvet ortaya çıkmıştı. Bu ordu büyük ölçüde Hintli askerlerden meydana geliyor, fakat İngiliz subayların kumandasında İngiliz çıkarları için kullanılıyordu. Şirket bir taraftan padişahlarla antlaşma yapan, diğer taraftan savaş ilan eden; vergi toplayan, toprak ilhak eden ve milyonlarca insan üzerinde hüküm süren bir sömürge devleti hâline geldi.</p>

<h2><strong>Sömürge Yolculuğu</strong></h2>

<p>Hindistan’ın pamuğu İngiliz dokuma fabrikalarına, çayı Avrupa pazarlarına, afyonu Çin’e, jütü İngiliz sanayisine, indigoyu tekstil üretimine, tahılı ise imparatorluğun ticaret ağına sevk edildi. Kömür, madenler ve tarım ürünleri sömürge ekonomisinin ihtiyaçlarına göre işletildi. Yerli halkın ihtiyacı, bölgesel gıda güvenliği veya Hint üreticisinin geçimi ikincil meseleler hâline getirildi.</p>

<p>İngiltere’nin Hindistan’dan sağladığı kazanç doğrudan mal ihracatıyla sınırlı kalmadı. İngiliz memurlarının maaşları, emekli aylıkları, şirket hissedarlarına ödenen temettüler, Londra’daki idarî giderler, İngiliz ordusunun harcamaları ve imparatorluğun başka bölgelerinde yürüttüğü savaşların masrafları da Hindistan bütçesine yükleniyordu. Hint milliyetçi iktisatçıların daha sonra “servet tahliyesi” veya “servet akışı” adını verecekleri düzen bu şekilde kuruldu.</p>

<p>Şirket yöneticileri ve İngiliz memurlar, Hindistan’da kısa sürede büyük servetler biriktirerek ülkelerine dönüyordu. “Nabob” adı verilen bu zenginleşmiş görevliler, İngiltere’de malikâneler satın alıyor, siyasete giriyor ve Hindistan’dan taşıdıkları servetle İngiliz seçkinleri arasına katılıyordu. Plassey’den sonra ele geçirilen altın, mücevher ve diğer servetlerin askerler ve şirket görevlileri arasında paylaştırılması, sömürgeciliğin kişisel zenginleşme vasıtası hâline geldiğini de gösteriyordu.</p>

<p>Sömürge devrinde Hindistan’dan İngiltere’ye aktarılan toplam servetin bugünkü karşılığı konusunda farklı hesaplamalar bulunuyor. Bu hesapların yöntemleri tartışmalı olsa da kaynakların, vergilerin ve ticaret fazlasının İngiltere lehine sistemli biçimde aktarıldığı hususunda geniş bir tarihî literatür mevcut. Rakamlar üzerinde ihtilaf bulunması, yağma düzeninin varlığını ortadan kaldırmıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Bengal: Açlık Coğrafyası</strong></h2>

<p>Bengal, İngiliz hâkimiyetinden önce Hint alt kıtasının en zengin ve üretken bölgelerinden biriydi. Verimli tarım arazileri, gelişmiş sulama imkânları, dokuma sanayisi ve kalabalık şehirleriyle dünya ticaretinde önemli bir yere sahipti. İngiliz şirketi bu zenginliği geliştirmek yerine, mümkün olan en yüksek geliri en kısa zamanda elde etmeye yöneldi.</p>

<p>Vergi toplama hakkını ele geçiren şirket, köylünün ürün durumunu, kuraklığı veya yerel ihtiyaçları dikkate almayan ağır bir tahsilat düzeni kurdu. Vergi toplama hakkı çoğu zaman aracılara devredildi. Bu aracılar, şirkete taahhüt ettikleri meblağı tamamlayabilmek için köylü üzerinde büyük baskı oluşturdu. Borcunu veya vergisini ödeyemeyen çiftçi toprağını kaybetti; geçimlik tarım yapan köylüler, ihracata yönelik ürünler yetiştirmeye zorlandı.</p>

<p>1769-1773 yılları arasında Bengal’de yaşanan büyük kıtlıkta milyonlarca insan öldü. Kıtlığın başlangıcında kuraklık tesirli olsa da felaketin kitlesel ölüme dönüşmesinde şirketin vergi politikaları, gıda ticareti üzerindeki baskısı ve yetersiz yardım uygulamaları belirleyici oldu. Açlığa rağmen vergi toplama gayretinin sürdürülmesi, sömürge yönetiminin insan hayatından ziyade gelirleri korumaya öncelik verdiğini gösterdi.</p>

<p>19. yüzyılda da kıtlıklar birbirini takip etti. 1876-1878 Büyük Kıtlığı, 1896-1897 ve 1899-1900 kıtlıkları milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. Araştırmalara göre 1850 ile 1899 arasında Hindistan’da 24 büyük kıtlık yaşandı. Bu sayı, kayıt altına alınmış başka herhangi bir elli yıllık dönemden daha yüksekti.</p>

<p>İngiliz idaresi kıtlık dönemlerinde serbest piyasa anlayışını ve bütçe disiplinini insan hayatının önünde tuttu. Gıda maddelerinin fiyatı yükselirken yoksul halk satın alma kudretini kaybetti. Tahıl bulunan bölgelerden dahi açlık haberleri geldi. İngiliz makamlarının yardımı “piyasanın işleyişini bozmama” düşüncesiyle sınırlaması, felaketin boyutunu büyüttü. Kıtlıkların tamamen tabii afet şeklinde anlatılması, sömürge yönetiminin mesuliyetini gizleyen eksik bir açıklamadır. Kuraklık mahsulü azaltmış, fakat yanlış vergi, ticaret ve yardım politikaları kıtlığı kitlesel ölüme çevirmiştir.</p>

<p>Bu tablonun son büyük halkalarından biri 1943 Bengal Kıtlığı oldu. Savaş şartları, fiyat artışları, stokçuluk, nakliye sorunları ve İngiliz yönetiminin aldığı kararlar bir araya gelerek büyük bir felaket meydana getirdi. Ölü sayısına ilişkin tahminler farklılık gösterse de yaklaşık üç milyon insanın açlık, hastalık ve yetersiz beslenme sebebiyle hayatını kaybettiği kabul ediliyor.</p>

<h2><strong>İngiltere Sanayileşirken Hindistan Sanayisizleştirildi</strong></h2>

<p>İngiliz hâkimiyetinden önce Hindistan, dünyanın en önemli tekstil ve dokuma üretim merkezlerinden biriydi. Bengal’in muslinleri, pamuklu ve ipekli kumaşları Avrupa’dan Osmanlı coğrafyasına kadar geniş bir alanda tanınıyordu. Hint dokumaları yüksek kalitesi, ince işçiliği ve uygun fiyatı sebebiyle İngiliz imalatçıları açısından güçlü bir rakipti.</p>

<p>İngiliz devleti önce kendi üreticilerini koruyan gümrük ve ithalat politikaları uyguladı. Hint kumaşlarının İngiltere pazarına girişine sınırlamalar getirilirken İngiliz sanayisi koruma altında büyütüldü. Sanayi Devrimi’nin ardından makinelerle ve daha düşük maliyetle üretilen Manchester kumaşları Hindistan pazarına sokuldu. Hindistan’dan ham pamuk alınırken, işlenmiş İngiliz kumaşları aynı ülkeye satıldı.</p>

<p>Bu düzen, Hintli dokumacıların iki taraftan kuşatılmasına yol açtı. Yerli üretici hem İngiliz mamulleriyle rekabet etmek zorunda kaldı hem de sömürge idaresinin vergi ve ticaret politikalarına maruz bırakıldı. Neticede yüz binlerce zanaatkâr geçim kaynaklarını kaybetti. Hindistan, yüksek katma değerli mamul mal ihraç eden bir ülke konumundan ham madde satan ve İngiliz ürünlerini tüketen bağımlı bir pazara dönüştürüldü.</p>

<p>İktisat tarihçileri Hindistan’ın sanayisizleşmesinde İngiliz teknolojik üstünlüğü, düşen taşıma maliyetleri, dünya tekstil fiyatları ve sömürge ticaret politikalarının farklı ağırlıklara sahip olduğunu tartışıyor. Bununla birlikte Hindistan’ın 18. yüzyıl başlarında dünya tekstil ihracatında büyük bir güç olduğu, 19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde bu üstünlüğünü kaybettiği hususunda geniş bir mutabakat bulunuyor.</p>

<p>Dolayısıyla “İngiltere sanayileşirken Hindistan neden sanayisizleşti?” sorusunun cevabı yalnız makinenin icadında aranamaz. İngiltere kendi sanayisini devlet gücüyle korurken Hindistan’ın pazarını zorla açtı; Hint üreticisini aynı siyasî ve hukukî korumadan mahrum bıraktı. Rekabet iki eşit ülke arasında değil, yönetme ve vergi koyma yetkisini elinde bulunduran sömürgeci güç ile onun idaresindeki halk arasında cereyan etti.</p>

<h2><strong>1857: İngiliz Hâkimiyetine Başkaldırı</strong></h2>

<p>İngiliz tarih yazımında uzun müddet “Sipahi İsyanı” şeklinde anılan 1857 mücadelesi, askerî bir başkaldırının çok ötesine geçti. İsyanın ilk kıvılcımı şirket ordusundaki Hintli askerler arasında çakılmış olsa da kısa sürede köylüler, eski yöneticiler, din adamları, şehir halkı ve İngiliz hâkimiyetinden zarar gören farklı kesimler mücadeleye katıldı.</p>

<p>Ayaklanmanın sebepleri arasında askerlerin dinî hassasiyetlerinin çiğnenmesi, düşük ücretler, ırkçı muamele, yerel hanedanların topraklarına el konulması, ağır vergiler, misyonerlik faaliyetleri ve geleneksel toplumsal düzenin sarsılması bulunuyordu. İngilizlerin dinî hayata müdahale edeceği ve halkı Hristiyanlaştıracağı endişesi hem Müslümanlar hem de Hindular arasında yayılmıştı.</p>

<p>Delhi’de Babür hükümdarı Bahadır Şah Zafar sembolik lider olarak kabul edildi. Delhi, Kanpur ve Lucknow başta olmak üzere birçok merkezde büyük çatışmalar yaşandı. Mücadele, İngilizlerin takviye kuvvet göndermesi ve yerel ittifaklardan faydalanmasıyla bastırıldı. İngilizlerin karşılığı toplu cezalandırmalar, infazlar, köylerin yakılması ve sürgünler oldu. Delhi’nin geri alınmasının ardından Müslüman mahalleler büyük bir yıkıma uğradı; âlimler, askerler ve siviller hedef alındı.</p>

<p>1857’in ardından İngiliz yönetimi, Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan’daki idarî hâkimiyetine son verdi. 1858’den itibaren ülke doğrudan İngiliz Kraliyeti’ne bağlandı. Şirketin hukukî varlığı ise 1873’te tamamen sona erdi. Yönetimin şirketten kraliyete geçmesi sömürgeciliği bitirmedi; onu daha merkezî, düzenli ve bürokratik bir yapıya kavuşturdu.</p>

<h2><strong>1857’den Sonra Müslümanlara Yönelen Tasfiye</strong></h2>

<p>İngiliz yönetimi 1857 mücadelesinin merkezinde Babür hanedanını ve Müslüman seçkinleri gördü. Bu sebeple ayaklanmanın bastırılmasından sonra Müslümanlar ağır bir siyasî, ekonomik ve kültürel baskıyla karşılaştı. Babür Devleti’nin son izleri ortadan kaldırıldı; Bahadır Şah Zafar sürgüne gönderildi. Müslüman ailelerin mülklerine el konuldu, idarî kadrolardaki etkileri azaltıldı ve birçok eğitim kurumu güç kaybetti.</p>

<p>Farsça, yüzyıllar boyunca Hint alt kıtasındaki idarî ve kültürel hayatın başlıca dillerinden biri olmuştu. İngiliz idaresinin dil politikalarıyla Farsça resmî sahadan çıkarıldı; İngilizce yönetim ve yüksek eğitim dili hâline getirildi. Urducanın mevkii de sonraki yıllarda siyasî tartışmaların merkezine yerleşti. Dil meselesi, dinî ve toplumsal kimliklerin birbirinden uzaklaştırılmasında kullanılan araçlardan biri oldu. İngiliz yönetiminin bazı dönemlerde Hindu ve Müslüman topluluklardan birini diğerine karşı destekleyen siyasetleri, müşterek hayatı zehirledi.</p>

<h2><strong>Eğitim Yoluyla Zihnin İşgali</strong></h2>

<p>İngiliz idaresi için eğitim, sömürge bürokrasisinde görev yapacak yerli bir ara sınıf yetiştirme vasıtasıydı. Thomas Babington Macaulay’ın 1835 tarihli eğitim metni, İngilizce öğretimin ve Avrupa bilgisinin yerli ilmî gelenekler karşısında üstün tutulmasını savunuyordu. Maksat, İngiliz yönetimiyle milyonlarca Hintli arasında tercümanlık ve memurluk yapacak, görünüşte Hintli fakat zihniyet itibarıyla İngiliz değerlerine bağlanmış bir zümre meydana getirmekti.</p>

<p>Bu siyaset neticesinde İngilizce, idarî yükselmenin ve modern eğitimin başlıca kapısı hâline geldi. Geleneksel medreseler, mahallî mektepler, Farsça ve diğer yerli ilim dilleri geri plana itildi. İngiliz tarih anlayışı, sömürge idaresini düzen, ilerleme ve medeniyetin taşıyıcısı olarak gösterirken Hindistan’ın geçmişini durağanlık, ihtilaf ve geri kalmışlık üzerinden tarif etti.</p>

<h2><strong>Irkçı Hiyerarşi Gündelik Hayata Yerleştirildi</strong></h2>

<p>İngiliz idaresi kendisini yalnız siyasî bakımdan hâkim bir güç olarak görmüyor, ırkî bakımdan da Hint halkının üzerinde kabul ediyordu. Bu anlayış devlet dairelerinden askeriyeye, sosyal kulüplerden trenlere kadar gündelik hayatın birçok sahasına yayıldı.</p>

<p>İngilizlere ve diğer Avrupalılara mahsus kulüpler, oteller, yerleşim alanları ve sosyal mekânlar kuruldu. Hintliler, eğitimli ve varlıklı olsalar dahi birçok kulübe kabul edilmiyordu. Bu kurumlar, İngilizlerin kendi millî ve emperyal kimliklerini korudukları, yerli halktan tecrit edilmiş küçük sömürge adalarıydı.</p>

<p>İdarî kadrolarda aynı işi yapan İngiliz ve Hintli görevliler arasında ücret, yetki ve yükselme bakımından ayrımlar bulunuyordu. Üst düzey makamlar büyük ölçüde İngilizlere ayrılırken Hintliler alt kademelerde istihdam edildi. Hukuk düzeninde de Avrupalıların yargılanması meselesi uzun yıllar ayrıcalıklı bir alan olarak kaldı. Bir İngiliz’in Hintli hâkim tarafından yargılanabilmesi düşüncesi dahi sömürge çevrelerinde büyük itirazlara yol açıyordu.</p>

<p>İngilizler, Hint halkını yönetilmesi gereken “ırklar”, “kabileler”, “kastlar” ve “tipler” şeklinde tasnif etti. 19. yüzyılda gerçekleştirilen nüfus sayımları, etnografik araştırmalar ve fotoğraf projeleri, insanları ferdî şahsiyetlerinden kopararak sömürge yönetiminin kategorilerine yerleştirdi. Fotoğraflarda kişilerin isimleri yerine meslekleri, kastları veya etnik grupları yazılıyor; halk, idarî bakımdan tanınması ve kontrol edilmesi gereken nesneler şeklinde görülüyordu.</p>

<p>İnsanların Avrupalıları sırtlarında veya taşıma araçlarında taşımaları da bu geniş emek ve hiyerarşi düzeninin parçasıydı. Dağlık bölgelerde yük ve insan taşıyan hamallar bulunmakla beraber sömürge şartlarında Avrupalı ile yerli arasındaki ekonomik ve siyasî eşitsizlik, bu sahneleri sıradan bir hizmet ilişkisinin ötesine taşıyordu. Bir tarafta hareket, para ve emir verme imkânına sahip sömürge mensubu; diğer tarafta geçinebilmek için bedenini yük hayvanı gibi kullanmak zorunda bırakılan yerli bulunuyordu.</p>

<h2><strong>İngilizler Gitti, Kurdukları Düzen Kaldı</strong></h2>

<p>İngiliz hâkimiyeti Hindistan’dan çekilirken geride yalnız yoksullaştırılmış bir ülke bırakmadı. Asırlar boyunca işleyen yerli üretim düzeni parçalandı, eğitim kurumları zayıflatıldı, dil ve kültür sahası İngiliz ölçülerine göre yeniden şekillendirildi. Toplum, din, kast ve bölge esasına göre idarî kategorilere ayrıldı, bölge insanının birçoğu İngiliz'in sadık kulu haline getirildi ve mevcut farklılıklar sömürge idaresinin devamını sağlayacak siyasî fay hatlarına dönüştürüldü.</p>

<p><i>KAYNAKÇA: </i></p>

<p><i>National Army Museum: Doğu Hindistan Şirketi, Plassey Savaşı ve şirket orduları.</i></p>

<p><i>William Dalrymple, The Anarchy: Şirketin ticaret kuruluşundan sömürge devletine dönüşmesi.</i></p>

<p><i>Dadabhai Naoroji, Poverty and Un-British Rule in India: Hindistan’dan İngiltere’ye servet aktarımı.</i></p>

<p><i>Thomas Macaulay, Minute on Indian Education (1835): İngiliz eğitim ve dil politikası.</i></p>

<p><i>İbrahim Kalın, Barbar, Modern, Medeni: Doğu Hindistan Şirketi, sömürgecilik, oryantalizm ve Müslümanların zayıflatılması.</i></p>

<p><i>Encyclopaedia Britannica: Bengal kıtlıkları, 1857 Ayaklanması ve Bahadır Şah Zafar.</i></p>

<p><i>Baran Dergisi</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ingilterenin-hindistanda-biraktigi-miras-somuru-ve-kitlik</guid>
      <pubDate>Wed, 05 Aug 2026 09:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/bati-somuru.webp" type="image/jpeg" length="99937"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mürteci laiklerin "Filistinliler toprak sattı" yalanına Kudüslü Müfid Paşa'nın cevabı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/murteci-laiklerin-filistinliler-toprak-satti-yalanina-kuduslu-mufid-pasanin-cevabi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/murteci-laiklerin-filistinliler-toprak-satti-yalanina-kuduslu-mufid-pasanin-cevabi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2023 yılında katıldığı bir programda Kemalist ezberlere yaranmak adına tarihi gerçekleri büküp "Filistinliler toprak sattı" yaftasını tekrarlayan laik zihniyet, Mescid-i Aksa gölgesindeki hakiki direnişle bir kez daha duvara çarpıyor. 76 yaşındaki Müfid Paşa’nın "Beni hançerleseler bu evi kaybetmekten daha az acı verir" haykırışı, konforlu stüdyolardan savrulan aşağılayıcı ifadeleri ve cehaleti yerle bir ediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İşgalci Siyonistlerin katliamlarını meşrulaştıran ve seküler kamuoyuna şirin görünmeyi tek gayesi haline getiren anlayışın yansımaları hafızalardaki tazeliğini koruyor. 2023 yılında Oğuzhan Uğur’un programında konuşan İlber Ortaylı’nın "Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti..." şeklindeki sığ ifadeleri, Kemalist bağnazlığın hakikatin önüne nasıl geçtiğini açıkça gözler önüne sermişti.</p>

<p><img alt="Ilberortayllı" class="detail-photo img-fluid" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/ilberortaylli.jpeg" width="1000" /></p>

<p>Yahudilerin İngiliz desteğiyle, katliam, entrika ve gasp yöntemleriyle Filistin topraklarına yerleştiği tarihi bir gerçekken; faturayı mazlum Filistin halkına kesmek, nesnel bir tarihçilik değil, resmi ideolojinin amansız bir propagandasıdır. Lozan’da ve müteakip süreçte verilen tavizler karşısında sessizliğe bürünenlerin, mevzu Filistin olduğunda acımasızca "hainlik" suçlamasına sarılması tarihi bir çelişkidir.</p>

<p>Masa başında oturup Kemalist kitleyi şakşaklamak uğruna tarihi tahrif eden söylemlerin karşısında, canı ve malı pahasına toprağını terk etmeyen gerçek Filistin halkı duruyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bunun en somut örneği, TRT Haber ekranlarına yansıyan 76 yaşındaki Kudüslü Müfid Paşa’nın yaşadıklarıdır. Mescid-i Aksa’ya komşu olan evi işgalci İsrailliler tarafından gasbedilen ve içerisinde ayin düzenlenen Müfid Paşa, evine olan sarsılmaz bağlılığını şu sözlerle dile getirmişti:</p>

<blockquote>
<p>"Beni hançerleseler, bu evi kaybetmekten daha az acı verir. Benim yaşadığım bu daire sadece 58 metrekare ama benim için değeri çok büyük. Çünkü Mescid-i Aksa'ya komşuyum. İki dakikada Mescid-i Aksa'ya gidebiliyorum."</p>
</blockquote>

<p>En ufak bir toplumsal veya ekonomik çalkantıda Avrupa’ya, ABD’ye kaçmanın yollarını arayan; kendi kültürüne, değerlerine ve medeniyetine yabancılaşmış hatta düşmanlaşmış çevrelerin, evini ve toprağını canından aziz bilen bu insanlara aşağılayıcı bir dille saldırması tam bir trajikomedidir.</p>

<p>Filistin meselesinde bu kadar hevesle ahkâm kesenler, madem tarih konuşmaya bu kadar meraklılar, evvela Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin cephesinde yaşanan büyük hezimeti ve o cephede ordunun dağılmasına yol açan komutanın sorumluluğunu konuşmalıdır. Kendi yakın tarihindeki çekilme ve mağlubiyetlerin üzerini örtenlerin, bugün topraklarını canı pahasına savunan Filistin halkına "hain" yaftası vurmaya kalkışması büyük bir utançtır.</p>

<p>Netice itibarıyla, stüdyo ortamlarında şekillenen ve dönemin konjonktürel rüzgârına göre yön değiştiren analizler, sahada yaşanan yalın gerçekliği örtmeye yetmiyor. Ekranlarda üretilen iddialar çürümeye mahkûm olurken; Müfid Paşa ve onun şahsında tecessüm eden Filistin halkının fiili duruşu, o toprakların gerçek sahibi ve muhafızının kim olduğunu gösteren en somut vesika olarak kalmaya devam ediyor.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/murteci-laiklerin-filistinliler-toprak-satti-yalanina-kuduslu-mufid-pasanin-cevabi</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 13:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/kudusli-amca.webp" type="image/jpeg" length="46797"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[1 Ağustos 1960: Ali Haydar Efendi'nin vefatı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/1-agustos-1960-ali-haydar-efendinin-vefati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/1-agustos-1960-ali-haydar-efendinin-vefati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/1-agustos-1960-ali-haydar-efendinin-vefati</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 10:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/ali-haydar-efendi-1.webp" type="image/jpeg" length="48950"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yakın tarihimizi sorgulamak: Fikret Aktaş]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/yakin-tarihimizi-sorgulamak-fikret-aktas</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/yakin-tarihimizi-sorgulamak-fikret-aktas" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Fikret Aktaş’ın kaleme aldığı Yakın Tarihimizi Sorgulamak (Tarihin Gerçek Yüzü), Osmanlı’nın son devrinden Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzanan hadiseleri resmî tarihin dayattığı kalıpların dışına çıkarak ele alıyor. Yaklaşık 650 eserin taranmasıyla hazırlanan çalışma; İttihad ve Terakki’den 31 Mart Vakası’na, Sultan Abdülhamid Han’dan Sultan Vahdettin’e, Lozan’dan Nutuk’a kadar yakın tarihin üzeri örtülen meselelerini belge ve kaynaklar üzerinden yeniden tartışmaya açıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de yakın tarih, uzun yıllar boyunca hakikatin peşine düşen bir ilim sahası olmaktan çıkarılarak rejimin meşruiyetini tahkim eden bir propaganda vasıtasına dönüştürüldü. Osmanlı bütünüyle karalanırken, Cumhuriyet’e giden süreç tek merkezli ve tartışılmaz bir kurtuluş destanı hâlinde takdim edildi. Bu resmî anlatının dışında söz söyleyenler ise çoğu zaman ilmî delillerle cevaplandırılmak yerine yaftalama, hakaret, baskı ve susturma yoluyla karşı karşıya bırakıldı.</p>

<h3><u><strong><a href="https://www.kureselkitap.com/urun/575689/kitap/islambol-yayinlari/fikret-aktas/yakin-tarihimizi-sorgulamak/" rel="nofollow"><span style="color:#e74c3c">SİPARİŞ İÇİN TIKLAYINIZ</span></a></strong></u></h3>

<p>Fikret Aktaş’ın <i>Yakın Tarihimizi Sorgulamak</i> adlı eseri, tam da bu ezberlerin üzerine gidiyor. Müellif, yaklaşık iki yüz yıllık tarihimizin karanlıkta bırakılan, değiştirilerek aktarılan veya satır aralarına hapsedilen meselelerini farklı kaynaklar üzerinden bir araya getiriyor. Kitap, okuyucuya hazır hükümler sunmak yerine olaylar, şahıslar ve bağlantılar arasında yeniden düşünme imkânı açıyor.</p>

<h2><strong>İttihad ve Terakki’den Lozan’a uzanan hesaplaşma</strong></h2>

<p>Eserde Kıbrıs’ın kiralanması, Mısır meselesi, Meşrutiyet, Makedonya, masonluk, İttihad ve Terakki, Filistin, 31 Mart Vakası, Balkan Savaşları, Haim Nahum, Birinci Dünya Savaşı, Sarıkamış, Çanakkale, Sultan Abdülhamid Han, Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Cumhuriyet, Lozan ve Nutuk gibi yakın tarihin en tartışmalı başlıkları ele alınıyor.</p>

<p>Kitabın muhtevası, Türkiye’de dokunulmaz hâle getirilen birçok ismi, hadiseyi ve metni yeniden sorgulamaya açıyor. Bilhassa İttihad ve Terakki’nin masonik bağlantıları, 31 Mart Vakası’nın arka planı, Filistin meselesindeki dış tesirler, Sultan Abdülhamid Han’a karşı yürütülen faaliyetler ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecine dair resmî anlatılar kitabın merkezî meseleleri arasında yer alıyor.</p>

<p>Aktaş, tarihçiliğin hadiseleri art arda sıralamak veya okul kitaplarında tekrar edilen hükümleri yeniden üretmek olmadığını vurguluyor. Ona göre tarih, yaşananların arkasındaki iradeyi, menfaat ilişkilerini, dış müdahaleleri ve fikrî yönlendirmeleri ortaya çıkarma çabasıdır. Bu bakımdan eser, tarih adı altında yapılan “olay koleksiyonculuğuna” karşı tarih şuurunu ve tarih felsefesini öne çıkarıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türkiye’de resmî tarih, uzun yıllar boyunca milletin kendi geçmişiyle sahici bir bağ kurmasının önüne geçti. Osmanlı’ya düşmanlık, Batı’ya hayranlık ve Cumhuriyet kadrolarını sorgulanamaz hâle getiren anlayış, birkaç neslin tarih idrakini iğdiş etti. Bunun neticesinde tarihini bilmeyen, kendisine öğretilen birkaç sloganı hakikat zanneden ve her itiraza “hainlik” yaftasıyla cevap veren sığ bir insan tipi ortaya çıktı.</p>

<h2><strong>Belgelerle örülmüş bir hafıza mücadelesi</strong></h2>

<p>Yaklaşık 650 kitabın taranmasıyla hazırlanan eser, farklı görüşleri ve kaynakları karşı karşıya getirerek okuyucuya çapraz okuma imkânı sunuyor. Müellif, kimi yerde sorular soruyor, kimi yerde yerleşik iddiaları başka kaynaklarla mukayese ediyor, kimi yerde ise resmî anlatının çelişkilerini açığa çıkarıyor.</p>

<p><i>Yakın Tarihimizi Sorgulamak</i>, milletin hafızasına yerleştirilen yalan, eksik ve çarpıtılmış anlatılarla hesaplaşma gayesi taşıyor. Eser, yakın tarihin birkaç resmî metne, nutka ve okul kitabına mahkûm edilemeyeceğini gösterirken okuyucuyu geçmişi yeniden okumaya, şahısları ve hadiseleri rejimin penceresinden değil hakikatin ölçüsüyle değerlendirmeye çağırıyor.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Kitap, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/yakin-tarihimizi-sorgulamak-fikret-aktas</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 11:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/d-a-v-a-s-e-b-e-b-i-o-l-d-u-1280-x-720-piksel.webp" type="image/jpeg" length="58762"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir mühendislik dehası: El-Cezerî]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bir-muhendislik-dehasi-el-cezeri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bir-muhendislik-dehasi-el-cezeri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bilim tarihi incelemeleri genel olarak gökyüzü gözlemlerine, soyut matematiğe ve tıbba odaklansa da tabiatın gücünü insan aklıyla ehlileştiren, teorik bilgiyi çarklara ve vanalara aktaran müstesna bir alan mevcuttu: İlm-i Hiyel. Günümüzde makine mühendisliği, pnömatik ve hidrodinamik olarak bilinen bu köklü geleneğin zirvesinde, otomasyon ve sibernetiğin babası sayılan Bedîüzzamân Ebü'l-İz İsmâil b. er-Rezzâz el-Cezerî bulunuyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1136-1206 yılları arasında yaşayan el-Cezerî, eski çağların icatlarını kopyalayan sıradan bir zanaatkâr değildi. Suyu, hava basıncını ve mekanik dengeleri kusursuz bir matematikle harmanlayarak kendi kendine hareket edebilen, programlanabilir robotlar tasarlayan vizyoner bir mühendisti.</p>

<p>Artuklu Sarayında Yeşeren Deha Dicle ve Fırat'ın bereketlediği Cezîre yöresinde yetişen el-Cezerî, 12. yüzyılda Anadolu ve Orta Doğu'yu sarsan Haçlı Seferleri ile siyasî savaşların gölgesinde, mahallî beyliklerin bilim ve sanatı himaye etme yarışından beslendi. Bölgeye hâkim olan Artuklular, ticaretten elde ettikleri zenginliği Hatuniye, Şehidiye ve Zinciriye gibi medreselere yatırarak devasa bir eğitim havzası meydana getirdiler. Bu medreselerde dinî ilimlerin yanında fizik, matematik ve tıp da okutuluyordu. El-Cezerî, böylesi bir atmosferde Artuklu sarayında 25 yıl boyunca başmühendis olarak görev yaptı. Günümüzde etnik kökeni üzerine Türk, Kürt veya Arap olduğuna dair farklı tezler öne sürülse de onun vizyonu dar kalıpları aşarak İslâm medeniyetinin cihanşümul mühendislik dili haline gelmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Mühendislik Başyapıtı: Kitâb-ül-Hiyel</strong></h2>

<p>El-Cezerî'nin tasarladığı makineler, sultanları eğlendiren basit oyuncaklar olmanın çok ötesindeydi. Temel hedef, tabiatın potansiyel enerjisini iş gücüne çevirmek ve hayatı kolaylaştırmaktı. "Kitâb fî Maʿrifeti'l-ḥiyeli'l-hendesiyye" (Kitâb-ül-Hiyel) isimli şaheser, Artuklu hükümdarı Mahmûd bin Mehmed'in özel talebiyle 1205 yılında kaleme alındı. Hükümdar, Cezerî'nin icat ettiği otonom robotu gördüğünde, "Bu emeğin boşa gitmeyecek, bütün yaptıklarını bir kitapta topla" diyerek tarihe geçen bir talimatta bulunmuştu.</p>

<p>Altı bölümden oluşan bu eser; su saatlerinden şifreli kilitlere, kan ölçme tüplerinden sanayi tipi su pompalarına kadar 50 farklı mekanizmanın teknik çizimini barındırır. Cezerî, bilgiyi gizli tutmayı yeğleyen Orta Çağ lonca zihniyetini yıkarak şeffaflığı seçmiş, cihazların parçalarını farklı renklerle çizmiş ve montaj aşamalarını Arap harfleriyle tek tek şifreleyerek detaylandırmıştır.</p>

<p><img alt="2026 07 29 23 56 31" class="detail-photo img-fluid" height="573" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/2026-07-29-23-56-31.webp" width="364" /></p>

<h2><strong>İnsanvarî robotlar ve sibernetiğin doğuşu</strong></h2>

<p>Mühendisin en tanınan tasarımı, o dönemin çok kültürlü yapısını simgeleyen "Filli Su Saati"dir. Suyla dolup batan bir kâsenin ipleri ve kaldıraçları tetiklemesiyle çalışan bu sistem, zamanı görüntü ve sesli bir şekilde reaksiyon zinciriyle kaydediyordu.</p>

<p>Bunun yanında icat ettiği saz çalan robotlar, içecek dolduran humanoidler ve abdest otomatları tarihin bilinen ilk insansı robotlarıdır (humanoid automata). Saz çalan mekanik gruptaki figürler, dönen ahşap silindirler üzerindeki mandalların yer değiştirmesiyle farklı müzik ritimleri üretebiliyordu. Bu çığır açan fikir, 19. yüzyıldaki delikli kart sistemlerinin ve günümüz bilgisayar programlamasının temelini oluşturan "kodlanabilir donanım" mantığının ilk ve en çarpıcı örneğidir.</p>

<p>Avrupa merkezli tarih anlatısı, sibernetik (geri bildirim ve kontrol mekanizmaları) bilimini genellikle Descartes veya Pascal ile başlatır. Hâlbuki makinelerde üstün denge (homeostasis) durumunu, şamandıra valfleriyle çalışan kendi kendini regüle eden sistemleri onlardan yüzyıllar önce tasarlayıp çalıştıran kişi el-Cezerî'nin bizzat kendisidir.</p>

<p>Eserin Batı dünyasında bilimsel olarak tam anlamıyla keşfedilmesi, 1900'lerin başında Alman Prof. Eilhard Wiedemann'ın bu makineleri laboratuvar ortamında aslına uygun şekilde inşa edip başarıyla çalıştırmasıyla gerçekleşti. Bilim tarihçisi Prof. Lynn White Jr.'ın da teyit ettiği üzere; segment dişlileri ve konik sübaplar gibi hayati makine elemanları, Leonardo da Vinci'den yüzyıllar önce el-Cezerî'nin çizimlerinde kusursuz biçimde kullanılmıştır. Mezopotamya'dan yükselen bu benzersiz mühendislik aklı, günümüz sanayisine yön veren çarkların ve pistonların ilk yazılı anayasasını insanlığa miras bırakmıştır.</p>

<p><strong>Kaynaklar ve Dipnotlar:</strong></p>

<p>Ehli Sünnet Büyükleri İslam Tarihi Ansiklopedisi, "CEZERÎ - Hayatı ve Eserleri", Ehli Sünnet Büyükleri İslam Tarihi Ansiklopedisi, "CEZERÎ - Sibernetiğin İlk Kurucusu", TDV İslâm Ansiklopedisi, "CEZERÎ, İsmâil b. Rezzâz", Türk Maarif Ansiklopedisi, "Cezerî" , Wikipedia Türkçe, "Cezerî - İcatları ve Eserleri" , Wikipedia Türkçe, "Cezerî - Etnik Kökeni ve Hayatı"</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bir-muhendislik-dehasi-el-cezeri</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Jul 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/f-f.png" type="image/jpeg" length="45677"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Dinden bahsetmek yasak!”]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/dinden-bahsetmek-yasak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/dinden-bahsetmek-yasak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kemalizm’in millete reva gördüğü zulümlerin en ağır cephelerinden biri de İslâm düşmanlığıydı.</p>

<p>Camilerden medreselere, ezandan dinî neşriyata kadar Müslümanlığın cemiyet hayatındaki bütün izleri hedef alındı.</p>

<p>Din hakkında yazı yazmak, tarihî bir hadiseden bahsetmek, hatta temsil ve ima yoluyla dinden söz etmek dahi yasaklandı.</p>

<p>1942 ve 1945 tarihli resmî emirler, Kemalist rejimin gençliği dinî fikirlerden uzak tutmayı açık bir devlet politikası hâline getirdiğini gösteriyor.</p>

<p><i>İşte yayınlara verilen emirler:</i></p>

<blockquote>
<p>“Gazetelerimizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis (söz eden) bazı yazı, mütalâa îmâ ve temsillere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihî, gerek temsilî ve gerek mütalâa kabilinden olan her türlü makale ve fıkra ve tefrikaların neşrinden tevakkî edilmesi (kaçınılması) ve başlanmış bu gibi tefrikaların en son on gün zarfında nihayetlendirilmesi.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>(T.C. Başvekâlet, Matbuat Umum Müdürlüğü, İç Matbuat Dairesi, 1945).</p>

<p>“Biz her ne şekil ve surette olursa memleket dâhilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençliğin içine dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.”</p>

<p>(T.C. Dâhiliye Vekâleti, Matbuat Umum Müdürlüğü, sayı 658 ve 17 Mayıs 1942).</p>
</blockquote>

<p><i>Baran Dergisi</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/dinden-bahsetmek-yasak</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 13:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/dinden-bahsetmek-yasak-haber.webp" type="image/jpeg" length="92365"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mora’dan İzmir’e ve Kıbrıs’a: Yunan mezalimi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/moradan-izmire-ve-kibrisa-yunan-mezalimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/moradan-izmire-ve-kibrisa-yunan-mezalimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mora'da on binlerce Müslüman'ın katledilmesiyle başlayan süreç, Balkan Harbi'nde Türk yurtlarının boşaltılması, Batı Anadolu'nun işgali sırasında gerçekleştirilen katliamlar ve Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılarla devam etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün Yunanistan olarak anılan devletin kuruluş süreci, Batılı tarih anlatılarında çoğu zaman bir “bağımsızlık destanı” şeklinde sunuluyor. Bu anlatının ardında ise Mora Yarımadası’nda yaşayan Türklerin ve Müslüman Arnavutların sistemli biçimde yok edilmesi bulunuyor.</p>

<p>1821 yılında başlayan Mora İsyanı sırasında kasabalar, köyler ve şehirler kuşatıldı; teslim olan Müslümanlara verilen can güvenceleri çiğnendi. Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar da saldırıların hedefi oldu. Türklerin evleri, dükkânları, vakıfları ve ibadethaneleri yağmalandı; bölgedeki Osmanlı-İslâm mirası ortadan kaldırılmaya çalışıldı.</p>

<p>Yunan isyanına destek vermek üzere Avrupa’dan Mora’ya gelen bazı gönüllüler dahi karşılaştıkları vahşet karşısında dehşete düştü. İsyancıların hedefi bir ordunun mağlup edilmesinden ibaret kalmadı; yüzyıllardır bölgede yaşayan Müslüman halkın tamamının ortadan kaldırılması amaçlandı.</p>

<h2><strong>Tripoliçe: Avrupa’nın gözleri önündeki katliam</strong></h2>

<p>Mora’daki mezalimin safhalarından biri, Eylül 1821’de Tripoliçe’nin ele geçirilmesinin ardından yaşandı. Şehirde bulunan Müslüman Türkler günler boyunca öldürüldü. Evler, çarşılar ve kamu binaları yağmalandı. Sokaklar cesetlerle dolarken Avrupa devletleri, destek verdikleri isyancıların cinayetleri karşısında sessiz kaldı.</p>

<p>Tripoliçe katliamı, Yunan milletinin temel karakterini açıkça gösterdi. Bu hareket, Müslüman Türk varlığını kendi tasavvur ettiği coğrafyadan bütünüyle söküp atmayı hedefleyen bir tasfiye siyaseti üzerinde yükseldi. Mora’daki şehirlerin Türklerden arındırılmasıyla beraber camiler, mezarlıklar, çeşmeler, vakıflar ve Osmanlı devrine ait yapılar da yok edildi veya başka amaçlarla kullanıldı.</p>

<h2><strong>Balkan Harbi’nde Türk yurtları ateşe verildi</strong></h2>

<p>Yunan mezaliminin sonraki büyük safhası 1912-1913 Balkan Harbi sırasında yaşandı. Osmanlı ordusunun geri çekilmesiyle savunmasız kalan Müslüman köyleri, Yunan ve diğer Balkan ordularının saldırılarına açık hâle geldi. Selanik, Yanya, Drama, Serez ve çevresinde yaşayan Türkler öldürme, yağma, sürgün ve zorla göç ettirme siyasetiyle karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Alman konsolosluk raporlarına dayanan araştırmalar, Selanik’in işgalinin ardından Müslüman halka yönelik baskıların, tutuklamaların, yağmaların ve saldırıların yaşandığını gösteriyor. Balkan Harbi yıllarında on binlerce Türk, canını kurtarmak için doğup büyüdüğü topraklardan Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı.</p>

<p>Camiler kapatıldı, Müslümanların mallarına el konuldu, köyler boşaltıldı. Asırlardır Türk-İslâm yurdu olan şehirlerin nüfus yapısı zor yoluyla değiştirildi. Bugün Balkanlar’da Türklerin azınlık durumuna düşmesinin arkasında savaşların yanı sıra bu planlı sürgün ve yıldırma siyaseti bulunuyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>İzmir’in işgali katliamla başladı</strong></h2>

<p>15 Mayıs 1919 sabahı Yunan askerlerinin İzmir’e çıkmasıyla Batı Anadolu’da üç yılı aşkın sürecek kanlı işgal başladı. İşgal kararını alan ve Yunan ordusunu Anadolu’ya sevk eden güç, İngiltere öncülüğündeki Batılı devletlerdi.</p>

<p>İzmir’e çıkan Yunan askerleri, kışla ve hükûmet konağından teslim aldıkları Türk subay, asker ve memurları hakaretler eşliğinde limana götürdü. Esirlere zorla “Zito Venizelos” diye bağırtıldı. Direnme imkânı bulunmayan çok sayıda Türk asker, memur ve sivil öldürüldü veya yaralandı. Döneme ilişkin çalışmalar, işgalin ilk gününden itibaren katliam ve yağmanın başladığını kayda geçiriyor.</p>

<p>İzmir’de başlayan saldırılar, Yunan ordusunun ilerlediği Aydın, Manisa, Denizli, Uşak, Balıkesir ve Bursa çevresine yayıldı. Köyler basıldı, erkekler topluca öldürüldü, kadınlara saldırıldı, evler ve mahsuller yakıldı. Türk halkını göçe zorlamak amacıyla korku ve yıldırma siyaseti uygulandı.</p>

<h2><strong>Aydın ve çevresinde köyler yakıldı</strong></h2>

<p>Yunan birlikleri Aydın’a girdikten sonra şehirde geniş çaplı yangınlar, yağmalar ve katliamlar yaşandı. Kasabalar ile köyler arasında yolculuk yapan siviller öldürüldü; halkın hayvanlarına, mahsullerine ve kıymetli eşyalarına el konuldu.</p>

<p>Ayrıca raporlarda; Afyon, Kütahya, Eskişehir, Bilecik, Söğüt, İzmir ve Aydın çevresindeki köylerde sivillerin süngülenerek öldürüldüğü, camilere doldurulan insanların diri diri yakıldığı, kadınlara tecavüz edildiği, çocukların katledildiği ve yerleşim yerlerinin ateşe verildiği kaydedildi. Dönemin tahkikat notlarında bazı bölgelerde yüzlerce kadının cinsel saldırıya uğradığı, çok sayıda Müslümanın işkenceye maruz bırakıldığı ve geri çekilen Yunan birliklerinin ardında harabeye dönmüş şehirler bıraktığı belirtilmektedir.</p>

<p>İşgal altındaki bölgelerden gelen haberler üzerine uluslararası bir tahkik heyeti kuruldu. Amerikalı Amiral Mark Bristol başkanlığındaki heyet, bölgedeki Türk nüfusunun Rum nüfustan fazla olduğunu ve işgal sürecinde Yunan kuvvetlerinin ağır suçlar işlediğini kayda geçirdi. Buna rağmen Batılı devletler Yunan ordusuna verdikleri siyasî ve askerî desteği sürdürdü.</p>

<p>Yunan ordusunun görevi Batı Anadolu’da güvenliği sağlamak şeklinde sunulmuştu. Fiilî uygulama ise Türk halkının yurdundan çıkarılması, Rum nüfusun bölgeye yerleştirilmesi ve Anadolu’nun bir bölümünün Yunanistan’a ilhak edilmesi üzerine kurulmuştu.</p>

<h2><strong>Geri çekilirken şehirleri ateşe verdiler</strong></h2>

<p>Türk ordusunun Büyük Taarruz’la ilerlemesi üzerine Yunan birlikleri Batı Anadolu’dan geri çekilmeye başladı. Bu geri çekilme, askerî bir tahliyenin ötesine geçti; yerleşim yerlerini harabeye çeviren bir yakıp yıkma seferine dönüştü.</p>

<p>Kasabalar ateşe verildi, köprüler ve demiryolları tahrip edildi, köylünün yiyeceği ve hayvanları gasp edildi. Manisa başta olmak üzere çok sayıda şehir ve köy büyük ölçüde yakıldı. Tahliye edilen bölgelerde siviller öldürüldü; Türk ordusunun eline sağlam şehirler ve yaşanabilir köyler geçmemesi amaçlandı.</p>

<h2><strong>Kıbrıs’ta hedef Türk varlığını ortadan kaldırmaktı</strong></h2>

<p>Yunan yayılmacılığının Müslüman Türklere yönelen bir başka kanlı cephesi Kıbrıs oldu. Adayı Yunanistan’a bağlama anlamına gelen “Enosis” hedefi doğrultusunda kurulan EOKA, 1950’li yıllardan itibaren terör faaliyetlerine girişti.</p>

<p>1960 yılında Türkler ile Rumların ortaklığı üzerine kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Rum yönetiminin Türklerin anayasal haklarını ortadan kaldırma teşebbüsleriyle kısa sürede işlemez hâle getirildi. 21 Aralık 1963’te başlayan ve “Kanlı Noel” adıyla tarihe geçen saldırılarda Türk mahalleleri kuşatıldı; kadın, çocuk ve ihtiyarlar öldürüldü.</p>

<p>Lefkoşa’nın Kumsal bölgesinde Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet İlhan ile çocukları Murat, Kutsi ve Hakan, sığındıkları evin banyosunda katledildi. Kıbrıs Türklerinin hafızasına kazınan bu vahşet, saldırıların sivilleri doğrudan hedef aldığını bütün açıklığıyla gösterdi.</p>

<p>1963-1974 yılları arasında 103 Türk köyünün saldırıya uğradığı, on binlerce Kıbrıs Türkünün evini terk etmek zorunda kaldığı ve yüzlerce kişinin öldürüldüğü veya kaybolduğu kayıtlara geçti. Türkler kamu görevlerinden uzaklaştırıldı, ekonomik kuşatma altına alındı ve dar bölgelerde yaşamaya zorlandı.</p>

<p>Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde 1974 yılında gerçekleştirilen toplu katliamlar ise Rum-Yunan zihniyetinin Enosis uğruna hangi noktaya ulaşabildiğini bir kez daha ortaya koydu.</p>

<h2><strong>Batı’nın değişmeyen tavrı: Katliama göz yummak</strong></h2>

<p>Mora’dan Batı Anadolu’ya ve Kıbrıs’a uzanan süreçte değişmeyen unsurlardan biri Batılı devletlerin tutumu oldu. Avrupa, Yunanistan’ın kuruluşunu himaye etti; Balkanlar’daki genişlemesini destekledi; 1919’da Yunan ordusunu Anadolu’ya çıkardı; Kıbrıs’ta Türklerin uğradığı saldırılar karşısında yıllarca etkili bir tedbir almadı.</p>

<p>Yunanlılar tarih boyunca kendisini “medeniyetin mirasçısı” şeklinde pazarlarken Müslümanlara karşı yürüttüğü tasfiye siyasetini perdelemeye çalıştı. Batılı devletler de kendi siyasî çıkarları uğruna bu perdenin arkasındaki kanlı sicili görmezden geldi.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/moradan-izmire-ve-kibrisa-yunan-mezalimi</guid>
      <pubDate>Sat, 25 Jul 2026 09:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/yunan-mezalimm.webp" type="image/jpeg" length="86312"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Batı Trakya’da Müslüman Türk sancağı direniyor]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bati-trakyada-musluman-turk-sancagi-direniyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bati-trakyada-musluman-turk-sancagi-direniyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yunanistan yönetimi, Batı Trakya bölgesindeki müslüman Türk varlığını hedef alan baskı ve asimilasyon adımlarını gün geçtikçe tırmandırıyor. Türk kimliğini, derneklerini, ibadethanelerini ve okullarını açıkça hedef alan Atina hükümeti, bölgedeki Türklerin en temel insani ve hukuki haklarını çiğniyor. Tarihi süreç içerisinde derinleşen zulüm düzeni karşısında Batı Trakya Türkleri, milli ve dini kimliklerini muhafaza etme hususunda direniş göstermeye devam ediyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Eğitimde kademeli tasfiye ve Yunanlaştırma adımları</strong></h2>

<p>Atina yönetiminin yürürlüğe koyduğu son kararlar doğrultusunda, müslüman Türk nüfusun yoğun biçimde ikamet ettiği Batı Trakya’da öğrenci azlığı bahane edilerek sekiz Türk azınlık ilkokulunun kapısına daha kilit vuruldu. Yunan yetkilileri bu uygulamayı "askıya alma" ismi altında maskelemeye çalışsa dahi, veliler bu hamleyi Türk çocuklarını doğrudan Yunan devlet okullarına yönlendirme gayreti şeklinde değerlendiriyor.</p>

<p>2011 yılından itibaren sistematik biçimde sürdürülen bu tasfiye süreci neticesinde faal okul sayısı hızla düşmüş durumda. 1995 senesinde bölgede 231 azınlık okulu hizmet verirken, günümüzde bu sayı ağır darbe alarak en alt seviyelere çekildi.</p>

<p>Yunanistan, altına imza attığı Lozan Barış Antlaşması hükümlerini ve ilgili uluslararası protokolleri açıkça ihlal etmeye devam ediyor. Bölgedeki müslüman Türk azınlığın ortaokul ve lise ihtiyacına rağmen yeni okul binalarının yapımı engellenmekte, İskeçe Azınlık Lisesi’nin yeni bina talebi Yunan makamlarınca reddedilmektedir. Eğitim alanındaki hak gaspları zorunlu anaokulu seviyesinde de devam ediyor. Kademeli şekilde mecbur kılınan anaokulu eğitiminde Yunan devleti, kurumlarda sadece Yunanca dilinde eğitimi şart koşarak Türkçe eğitimi müfredattan tamamen dışlıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Kimlik kıymeti ve dernek yasağı</strong></h2>

<p>1923 tarihli Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi uyarınca Batı Trakya’daki Türk varlığı ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada Rumları mübadele haricinde tutulmuştur. Lozan ile hukuki statüsü güvence altına alınan Batı Trakya Türkleri, aradan geçen bir asırlık sürede kimlik, dil, din ve kültür alanında çetin bir ayakta kalma mücadelesi veriyor.</p>

<p>4 Kasım 1987 tarihinde Yunan idaresi, bölgede müslüman Türk unsurunun mevcudiyetini reddederek dernek ve vakıflarda "Türk" kelimesinin kullanımını yasaklayan kararlar alındı. Yunan yargısı bu tutumu onaylayıp "Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği" ile "Gümülcine Türk Gençler Birliği" kurumlarını feshettti.</p>

<p>Batı Trakya Türklerinin simge liderinden Dr. Sadık Ahmet, soydaşlarına "Türk" şeklinde hitap ettiği gerekçesiyle 1990 senesinde hapis cezasına çarptırıldı.</p>

<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2008 senesinde Yunanistan aleyhine verdiği kararda dernek isimlerinde "Türk" ifadesinin kullanım hakkı tescillenmesine rağmen Atina yönetimi bu hukuki kararları göz ardı etmeyi sürdürüyor.</p>

<h2><strong>Miçotakis yönetiminin rolü</strong></h2>

<p>Mevcut Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de seleflerinin izinden giderek Batı Trakya Türklerini yalnızca "dini azınlık" şeklinde nitelendirmekte, Müslüman Türk köylerini "Pomak köyü", soydaş çocuklarını ise "Yunan çocukları" şeklinde adlandırıyor. Bu tutum, Türk varlığını "Müslüman Yunan" tanımı altında eritme politikasına sebep oluyor.</p>

<p>Dini ve kültürel miras da bu imha politikasından payını alıyor. İskeçe’nin Horozlu köyündeki tarihi Müslüman Türk Mezarlığı, Bulustra Belediyesi yetkilisi Yorgos Çitiridis tarafından buldozerlerle yıkılarak yerine spor tesisi yapılması kararlaştırıldı. Selanik yakınlarındaki Aleksandria bölgesinde mescit açılması engelleniyor. Ayrıca defin alanlarının kısıtlılığı sebebiyle cenazeler yüzlerce kilometre uzaklıktaki mezarlıklara taşınıyor. Merhum İskeçe Seçilmiş Müftüsü Ahmet Mete’nin de beyan ettiği üzere camiler, okullar ve ezanlar açık bir tehdit altında varlığını sürdürmeye devam ediyor.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bati-trakyada-musluman-turk-sancagi-direniyor</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Jul 2026 23:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/yunanturk.webp" type="image/jpeg" length="22467"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Ayasofya Camii ibadete açıldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-ayasofya-camii-ibadete-acildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-ayasofya-camii-ibadete-acildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[86 yıl süren Kemalist dayatmanın ardından 24 Temmuz 2020’de yeniden ibadete açılan Ayasofya Camii, fethin ruhunu, milletin inancını ve ümmetin şuurunu temsil eden asli hüviyetine kavuşalı altı yıl oldu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Fethin sembolüydü</strong></h2>

<p>İstanbul’un kalbinde yükselen Ayasofya, yalnızca mimarî bir yapı değil, İslam medeniyetinin Anadolu’daki hâkimiyetinin, fethin ve müminlerin vakarının tarihî nişanesidir. Müslümanlar açısından Ayasofya; bir cami, bir vakıf, bir remiz, bir şuur ve aynı zamanda bir ideolojik çizgidir. Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) “İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır, o ordu ne güzel ordudur” hadisinin ete kemiğe bürünmüş tecellisidir. Bu hadisin muhatabı olan Fatih Sultan Mehmed Han, 29 Mayıs 1453 günü İstanbul'u fethederek Ayasofya’ya girmiş ve burayı ilk cuma namazını kılmak suretiyle camiye çevirmiştir. Bu olay, sadece bir yapı değişikliği değil; bâtılın yıkılıp hakkın hâkimiyetinin ilanıdır.</p>

<p><img alt="2020 07 Ayasofya 1857" class="detail-photo img-fluid" height="646" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/2020-07-ayasofya-1857.webp" width="1000" /></p>

<p>Ayasofya, M.S. 537 yılında Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından inşa ettirilmiş ve inşa edildiği dönemde Hristiyan dünyasının en büyük mabedi olarak kabul edilmiştir. Daha önce aynı yerde inşa edilen iki kilisenin yıkılmasından sonra, dönemin siyasî ve teolojik gücünü göstermek üzere inşa edilen bu yapı, Roma-Bizans mimarisinin zirvesini temsil eder. İnşasında binlerce işçi çalıştırılmış, dönemin en yetkin mimarları olan Anthemios ve İsidoros görevlendirilmiştir. Kubbesinin çapı 31 metreyi aşan Ayasofya, asırlar boyunca hem mimarî ihtişamı hem de siyasî temsil kabiliyeti nedeniyle bir “imparatorluk mabedi” olarak görülmüştür. Yapı, Bizans döneminde yalnızca bir ibadethane değil, aynı zamanda siyasî meşruiyetin, imparatorluk ideolojisinin ve kilise otoritesinin simgesiydi. Ne var ki, bu görkem, 1453'te İslam’ın kudreti karşısında hükmünü yitirmiştir.</p>

<p>Fetihle birlikte, Ayasofya İslam mülküne geçmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han, bu mabedi kılıç hakkı olarak almış, ilk olarak burada namaz kılmış, ardından burayı cami olarak vakfetmiştir. Ayasofya’nın cami statüsü, sıradan bir idarî karar değil, vakıf hukukuna dayanan, şer’î kayıtlara bağlanmış, hukukî ve manevî sorumluluğu olan bir tasarruftur. Fatih, Ayasofya için hazırlattığı vakfiyede “Bu camiyi kim maksadının dışında kullanırsa Allah’ın, meleklerin ve bütün müminlerin lâneti üzerine olsun” ifadesini bizzat yazdırmıştır. Bu vakfiye, bugün hâlâ Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivlerinde saklanmakta ve geçerliliğini muhafaza etmektedir.</p>

<p><img alt="Fatih Sultan Mehmet" class="detail-photo img-fluid" height="576" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/fatih-sultan-mehmet.jpg" width="1000" /></p>

<p>Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle birlikte, çevresine medrese, kütüphane, imaret, şifahane ve muvakkithane gibi birçok ilim ve hizmet kurumu da inşa edilmiştir. Osmanlı, Ayasofya’yı yalnızca bir mabet olarak değil, bir irfan merkezi, bir cemiyet çekirdeği olarak yeniden şekillendirmiştir. Fetihten sonra yapılan ilk cuma hutbesini Akşemseddin okumuş, bu da yapıya manevî bir temel kazandırmıştır. Ayasofya, Osmanlı’nın her döneminde devletin ve ümmetin merkezi yapılarından biri olmuş, önemli hadiseler ve hutbeler burada okunmuştur. Ayasofya’da görev yapan imam, hatip ve müezzinler devlet protokolüne dahil edilmiştir. Ayrıca Osmanlı sultanları her cuma namazını farklı camilerde kılarken, Ayasofya’da kılınan namazlar daima siyasî mesaj içermiştir.</p>

<h2><strong>Cumhuriyet döneminde kapatıldı, müzeye çevrildi</strong></h2>

<p>Ancak bu tarihî yapı, 20. yüzyılın başında Batı’ya gösterilen bir sadakat gösterisinin kurbanı hâline getirildi.</p>

<p>1931 senesinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Bizans Enstitüsü namına, Thomas Whittemore, caminin mozaiklerini temizlemek ve tamir etmek bahanesiyle Türkiye’den müsaade ister. O dönem Cumhuriyet ilân edilmiş, Kemalistler İslâm’ın Anadolu’dan kazınması için elinden gelen gayreti sergilemektedir. Amerikalıların teklifi reddedilmez. Ayasofya Camii, 1931 senesinde restorasyon bahanesiyle kapatılır.</p>

<p>3 Şubat 1932’de (Kadir Gecesi’nde) Müslümanlar Ayasofya’ya akın eder; fakat caminin etrafı polis-jandarma doludur ve on binden fazla Müslüman sükût-u hayâle uğrar. Caminin üst katlarında, balkonlarında; kafalarında silindir şapkaları ellerinde ise purolarıyla elçi, memur ve hatta papazlardan müteşekkil gâvurlar, Müslüman cemaati seyretmektedir. Adeta artık Müslümanların bu ülkenin sahibi olmadığının mesajı verilmiştir.</p>

<p><img alt="Ayasıfya Kapalı" class="detail-photo img-fluid" height="669" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/ayasifya-kapali.webp" width="1000" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1934 ortalarında Maarif Vekaletine getirilen Abidin Özmen, Ayasofya’nın müze haline getirilmesi için çalışmalara başlar. Buna mukabil halkın tepkisinden çekinerek “Tamirat dolayısıyla ibadet mekânı geçici olarak ibadete kapatılmıştır.” denilir. Maarif Vekâleti, kendi binalarını ve Fatih Medresesini yıkar. Ocak 1935'te bahçe, dehlizler, caminin etrafı açılır. 1 Şubat 1935’te ise Ayasofya Müzesi namıyla bina halka sunulur. İbadet mahalli ise ilk etapta kapalı tutulur.</p>

<p>Müslümanların nefretini körükleyecek hâdiseler bu kadarla sınırlı kalmaz. Ezân vakti geldiğinde Ayasofya’nın minarelerinden şu ses yükselir: “Tanrı uludur, Tanrı uludur!” Ezanın ardından Kur’ân-ı Kerim de Türkçe okunur. İlk Türkçe ezan Ayasofya’da Müslümanların hayreti, kâfirlerin sevinç içindeki seyirleriyle okunur. Bu da yetmezmiş gibi, ertesi gün yayınlanan tüm gazetelerde yaşananlardan Müslümanlar çok memnun olmuşçasına bahsedilir ve “Türkçe Kur’anı halk misalsiz bir huşu içinde dinledi” manşetleri atılır.</p>

<p>İslâm’a savaş açanların Ayasofya’yı müzeye dönüştürmekten maksatları, İslâm’ı hâkir görmek, onu çağ dışı, ancak müzede sergilenmeye lâyık bir inanış şeklinde ele almaları dolayısıylaydı. Onların niyetleri her ne olursa olsun, Ayasofya ile müzeye kaldırılan İslâm değil, son beş asırlık zaman diliminde aşk ve vecd ateşini harlayamamış, İslâm anlayışını yenileyememiş, zamanın ruhunu elinden kaçırmış ve bunun neticesi olarak da uzun yıllar süren savaşlardan sonra Anadolu’ya kendisini dar atmış, harab, bitab “Müslüman”dı.</p>

<p>Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, sadece mimari bir karar değil, Cumhuriyet rejiminin İslam’a karşı yürüttüğü ideolojik operasyonun en açık sembollerinden biri oldu. Bu kararla beraber yalnızca bir mâbedin değil, milletin ruhunun da üzerine bir zincir vuruldu.</p>

<h2><strong>Müslüman Anadolu unutmadı</strong></h2>

<p>Ayasofya'nın müzeye çevrilmesiyle birlikte başlayan sessiz mücadele, yıllar içinde farklı formlarda sürmeye devam etti. Bu mücadeleyi en istikrarlı şekilde yürüten yapı ise İBDA hareketi oldu. 1980’li ve 1990’lı yıllarda medyada sıkça “İbdacılar Ayasofya kavgasını tırmandırıyor” başlıklarıyla karşılaşıldı. Bu hareketin mensupları, çeşitli dönemlerde Ayasofya’nın kapısına dayanarak, içeride namaz kılarak, afiş asarak ve bildiriler dağıtarak dikkat çekmeye çalıştı. Bu eylemler çoğu kez gözaltı ve baskı ile bastırıldı. Ancak mücadele, yılmadan sürdü.</p>

<p>Ayasofya’nın tekrar cami olması gerektiği, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in de başat meselelerinden biri olmuştu. “Ayasofya açılacak!.. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânâlar zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!..” diyerek, bu mabedin sadece kapılarının değil, hakikatlerin de açılacağını vurgulamıştı.</p>

<h2><strong>2019’da eylemler yeniden yükseldi</strong></h2>

<p>2019 yılına gelindiğinde, Ayasofya davası tekrar halk nezdinde büyük bir destek buldu. 1 Şubat ve 16 Mart tarihlerinde Ayasofya’nın yeniden cami olması için binlerce kişinin katıldığı eylemler düzenlendi. İbdacıların öncülüğünde gerçekleştirilen bu eylemler, medya ve kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. O güne dek bu meseleyi gündeme taşımayan siyasi iktidar, eylemlerin ardından ilk kez açık sinyal verdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Mart 2019’da yaptığı açıklamada “Ayasofya’yı cami olarak açabiliriz. CHP zihniyetinin attığı bu adımı değiştiririz” dedi.</p>

<p><img alt="Manset Ayasofya Eylemi 16 Mart-1" class="detail-photo img-fluid" height="750" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/manset-ayasofya-eylemi-16-mart-1.webp" width="1000" /></p>

<h2><strong>2020’de zincirler kırıldı</strong></h2>

<p>Bu açıklamadan bir yıl sonra, 10 Temmuz 2020’de Danıştay 10. Dairesi tarihi bir karara imza attı. 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı iptal edildi. Kararda Ayasofya’nın cami olarak vakfedildiği, tapu kayıtlarının hâlâ bu statüyü gösterdiği ve devletin bu şartları değiştirme yetkisine sahip olmadığı belirtildi. Bu karar, vakıf hukukunun ve tarihî gerçekliğin gereğiydi.</p>

<p>Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildiğini ve cami olarak yeniden ibadete açıldığını ilan etti. Ardından 24 Temmuz 2020 Cuma günü, 86 yıl sonra Ayasofya’da ilk cuma namazı kılındı. Ayasofya Meydanı mahşer yerine döndü. Tekbirler, salâlar ve gözyaşlarıyla tarihe geçecek bir gün yaşandı. Ulusal ve uluslararası basın, bu ânı canlı yayınlarla tüm dünyaya duyurdu.</p>

<h2><strong>Beş yılda 40 milyon ziyaretçi</strong></h2>

<p>Ayasofya Camii, ibadete açıldığı günden bu yana geçen beş yıl içinde yaklaşık 40 milyon ziyaretçiyi ağırladı. Günlük ortalama 50 bin kişinin ziyaret ettiği cami, hem bir ibadethane hem de bir inanç merkezi hâline geldi. Caminin içinde İstanbul Müftülüğü tarafından düzenlenen Sahih-i Buhari dersleri, irşat programları, kandil gecesi etkinlikleri ve haftalık ilmî faaliyetlerle büyük bir hareketlilik yaşanıyor.</p>

<p><img alt="Ayasıfya Açıldı" class="detail-photo img-fluid" height="562" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/ayasifya-acildi.jpeg" width="1000" /></p>

<p>Ayrıca camide her yıl iki kez hafızlık icazet programı düzenleniyor. Milli Eğitim Bakanlığı ile ortak yürütülen hafızlık projesiyle yetişen gençler burada icazet alıyor. Her gün ortalama bir veya iki kişi Müslüman oluyor. Yabancı ziyaretçilere rehberlik eden görevliler, İslam’ı tanıtıyor, Ayasofya’nın tarihini anlatıyor ve sorulara cevap veriyor.</p>

<p>Ayasofya’nın yeniden cami olarak açılması, yalnızca tarihî bir yapının işlevinin değişmesi değildir. Bu adım, Kemalist rejimin ideolojik dayanaklarına doğrudan meydan okumadır. Ayasofya açıldıysa, bu millet hâlâ yaşıyor demektir. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, Ayasofya’nın açılması “Türk’ün öz ruhunun müzeden çıkarılmasıdır.”</p>

<p>Bugün Ayasofya’nın içindeki namaz, dışındaki kalabalık, içindeki mânâ ve dışındaki umut; hepsi, milletin hâlâ diriliğini koruduğunun işaretidir. Fakat bu süreç burada bitmemektedir. Ayasofya açılmıştır; şimdi sırada onun temsil ettiği mânâları hayatın her alanına taşımak vardır. Zincirleri kırılan Ayasofya, aynı zamanda zincirlenmiş idraklerin de çözülmesini beklemektedir.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-ayasofya-camii-ibadete-acildi</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/2026-07-24-00-01-16.webp" type="image/jpeg" length="23735"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Srebrenitsa Katliamı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-srebrenitsa-katliami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-srebrenitsa-katliami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bosna-Hersek’in Srebrenitsa şehrinde 11 Temmuz 1995’te başlayan soykırımda, Ratko Mladiç komutasındaki Sırp birlikleri en az 8 bin 372 Müslüman Boşnak erkek ve çocuğu sistematik biçimde katletti. Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilen şehir, Hollandalı askerlerin gözü önünde işgalcilere teslim edildi. Aradan geçen 31 yıla rağmen bine yakın Bosnalının naaşına hâlâ ulaşılamadı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yugoslavya’nın parçalanmasıyla başlayan Bosna Savaşı’nın en karanlık safhası, 11 Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da yaşandı. Avrupa’nın ortasında, bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen soykırımda en az 8 bin 372 Müslüman Boşnak erkek ve erkek çocuk katledildi; binlerce kadın, çocuk ve yaşlı yerlerinden sürüldü.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa topraklarında yaşanan en büyük toplu kıyım olarak kayıtlara geçen Srebrenitsa, Batı’nın “insan hakları”, “uluslararası hukuk” ve “güvenli bölge” söylemlerinin gerçek mahiyetini de ortaya çıkardı.</p>

<p>Josip Broz Tito’nun 1980’deki ölümünün ardından Yugoslavya’daki siyasî ve etnik gerilimler giderek arttı. Federasyonu meydana getiren cumhuriyetlerin bağımsızlık talepleri, 1990’lı yılların başında Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açtı.</p>

<p>Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, Sırbistan tarafından desteklenen Bosnalı Sırp birlikleri Müslüman Boşnakların yaşadığı şehir ve köylere karşı geniş çaplı saldırılar başlattı. Boşnak halkı sürgün, toplu infaz, tecavüz, işkence ve kuşatma yoluyla kendi topraklarından çıkarılmaya çalışıldı.</p>

<p>Bosna’nın doğusunda bulunan Srebrenitsa, çevredeki Sırp saldırılarından kaçan on binlerce Müslümanın sığındığı bir şehir hâline geldi. Savaştan önce yaklaşık 24 bin olan nüfus, mültecilerin gelişiyle 40 ila 60 bin arasına yükseldi. Açlık, ilaçsızlık ve hastalıkların hüküm sürdüğü şehir, dış dünyadan koparılmış büyük bir kuşatma alanına dönüştü.</p>

<h2><strong>Sözde "güvenli bölge" ilanı</strong></h2>

<p>Birleşmiş Milletler, Srebrenitsa’yı 1993 yılında “güvenli bölge” ilan etti. Şehrin korunması görevi Hollanda askerlerinden meydana gelen BM Barış Gücü birliğine verildi.</p>

<p>Boşnakların ellerindeki silahlar, güvenliklerinin BM tarafından sağlanacağı gerekçesiyle toplandı. Böylece şehir, yaklaşan Sırp saldırısı karşısında savunmasız bırakıldı.</p>

<p>Ratko Mladiç komutasındaki Bosnalı Sırp ordusunun saldırıları yoğunlaştığında Boşnaklar, kendilerinden toplanan silahların geri verilmesini istedi. Hollandalı birliklerin komutanı Thom Karremans bu talebi reddetti. BM yönetimi etkili bir askerî müdahale gerçekleştirmedi; sınırlı hava faaliyetleriyle yetindi.</p>

<p>11 Temmuz 1995’te Ratko Mladiç’in birlikleri Srebrenitsa’ya girdi. Ağır silahlarla donatılmış Sırp ordusu karşısında Hollandalı askerler geri çekildi. Şehrin güvenliğinden sorumlu BM birliği, kendisine sığınan yaklaşık 25 bin Müslümanı Sırp güçlerinin insafına terk etti.</p>

<p>Daha sonra ortaya çıkan görüntülerde Mladiç’in, şehri boşaltan Hollandalı komutan Karremans’a hediye verdiği görüldü. Bu görüntüler, Srebrenitsa’daki teslimiyetin ve ihanetin sembollerinden biri hâline geldi.</p>

<h2><strong>Erkekler ailelerinden koparıldı</strong></h2>

<p>Sırp birlikleri şehri ele geçirdikten sonra Potoçari’deki BM yerleşkesine sığınan Müslümanları kadınlar, çocuklar ve erkekler şeklinde ayırdı. Kadınlarla çocukların büyük bölümü otobüslere bindirilerek bölgeden sürüldü. Erkekler ve erkek çocuklar ise sorgulama bahanesiyle alıkonuldu.</p>

<p>Yaşları küçük çocuklardan yaşlılara kadar binlerce Müslüman; depolara, okullara, fabrikalara ve boş arazilere götürüldü. Gruplar hâlinde kurşuna dizilen Boşnakların bir kısmı diri diri gömüldü. Bazı babalar çocuklarının, bazı çocuklar babalarının öldürülmesine şahit olmaya zorlandı.</p>

<p><img alt="Srebrenitsa-1" class="detail-photo img-fluid" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/srebrenitsa-1.webp" width="1000" /></p>

<p>Srebrenitsa’dan ormanlık alanlar üzerinden Tuzla’ya ulaşmaya çalışan binlerce kişi de Sırp askerlerinin pusularında, bombardımanlarında ve toplu infazlarında şehit edildi.</p>

<p>Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun yanında “Akrepler” adıyla bilinen Sırbistan özel birlikleri de katliamlara katıldı. Soykırımın birkaç gün içinde, önceden hazırlanmış plan doğrultusunda gerçekleştirildiği uluslararası mahkemelerde ortaya konuldu.</p>

<h2><strong>Cesetler toplu mezarlar arasında taşındı</strong></h2>

<p>Sırp güçleri işledikleri suçları gizlemek ve kurbanların kimliklerinin belirlenmesini zorlaştırmak amacıyla şehitlerin naaşlarını toplu mezarlara gömdü. Daha sonra bu mezarlar iş makineleriyle açılarak cesetler parçalandı ve farklı bölgelere nakledildi.</p>

<p>Bu sebeple aynı kişiye ait kemik parçaları birbirinden kilometrelerce uzaktaki farklı mezarlarda bulundu. Bosna-Hersek’te yürütülen çalışmalar sırasında yüzlerce toplu mezar ve binlerce ferdi mezar ortaya çıkarıldı.</p>

<p>DNA incelemeleriyle kimliği belirlenen kurbanlar, her yıl 11 Temmuz’da Potoçari Anıt Mezarlığı’nda düzenlenen törenlerle toprağa veriliyor. Ailelerin bir kısmı, yakınlarından geriye kalan birkaç kemik parçasını defnedebiliyor.</p>

<p><img alt="Srebre" class="detail-photo img-fluid" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/srebre.webp" width="1000" /></p>

<p>Potoçari’de sıralanan binlerce beyaz mezar taşı, Avrupa’nın göbeğinde Müslümanlara karşı işlenen soykırımın sessiz şahitleri olarak duruyor. Katledilenlerin bine yakınının naaşı veya kimliği hâlâ tespit edilemedi.</p>

<h2><strong>Hollanda hükümeti istifa etti</strong></h2>

<p>Hollanda hükûmeti, Srebrenitsa’nın düşüşü ve Hollandalı askerlerin rolüne ilişkin hazırlanan raporun ardından 2002 yılında topluca istifa etti.</p>

<p>Sonraki yıllarda Hollanda mahkemeleri de barış gücü askerlerinin korumaları altındaki bazı Boşnakları Sırp birliklerine teslim etmek suretiyle hukuka aykırı hareket ettiğine hükmetti. Hollanda devletinin, belirli kurbanların ölümü bakımından kısmen sorumlu olduğu yönünde kararlar verildi.</p>

<p>Bu hükümler, BM bayrağının ve “güvenli bölge” ilanının Srebrenitsa halkını korumadığını; aksine silahsızlandırılan Müslümanların katillerine teslim edildiğini tescilledi.</p>

<h2><strong>Mladiç ve Karadziç’e müebbet hapis</strong></h2>

<p>Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Srebrenitsa’da yaşananları soykırım olarak kabul etti. Uluslararası Adalet Divanı da 2007 yılında Srebrenitsa’da soykırım işlendiğine hükmetti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bosnalı Sırpların askerî lideri Ratko Mladiç, uzun yıllar saklandıktan sonra 2011’de Sırbistan’da sahte kimlikle yakalandı. Mladiç; soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından müebbet hapis cezasına çarptırıldı.</p>

<p>Bosnalı Sırpların siyasî lideri Radovan Karadziç de Srebrenitsa Soykırımı, Saraybosna kuşatması ve diğer savaş suçlarından mahkûm edildi. İlk olarak 40 yıl hapis cezası verilen Karadziç’in cezası 2019 yılında müebbete çevrildi.</p>

<p>Srebrenitsa’daki suçlardan Momçilo Krayişnik, Bilyana Plavşiç, Zdravko Tolimir ve çok sayıda Sırp askerî ve siyasî yetkili de yargılandı. Buna rağmen soykırım mekanizmasının içinde yer alan birçok fail ya hiç yargılanmadı ya da sınırlı cezalarla karşılaştı.</p>

<h2><strong>Sırp yönetimi soykırımı inkâr ediyor</strong></h2>

<p>Uluslararası mahkemelerin kararlarına rağmen Sırbistan’daki ve Bosna Sırp Cumhuriyeti’ndeki birçok siyasî isim Srebrenitsa’da yaşananların soykırım olduğunu kabul etmiyor.</p>

<p>Sırbistan’ın eski Cumhurbaşkanı Tomislav Nikoliç, 2013 yılında Srebrenitsa’da işlenen “suç” sebebiyle özür diledi; ancak soykırım ifadesini kullanmadı. Bosnalı Sırp siyasetçiler de katliamı küçültmeye, kurban sayılarını tartışmaya açmaya ve suçluları kahramanlaştırmaya devam etti.</p>

<p>Bosna Sırp Cumhuriyeti’nde Radovan Karadziç gibi savaş suçlularını öne çıkaran bir okul müfredatının hazırlanmak istenmesi, soykırım inkârının yeni nesillere aktarılmaya çalışıldığını gösterdi. Bosna-Hersek Anayasa Mahkemesi, etnik ayrışmayı derinleştireceği gerekçesiyle söz konusu düzenlemeye engel oldu.</p>

<h2><strong>11 Temmuz uluslararası anma günü ilan edildi</strong></h2>

<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 23 Mayıs 2024’te kabul ettiği kararla 11 Temmuz’u “Srebrenitsa Soykırımını Anma ve Düşünme Günü” ilan etti.</p>

<p>193 üyeli Genel Kurulda karar 84 ülkenin desteğiyle kabul edildi. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkeler karar lehinde oy kullanırken Sırbistan, Rusya, Çin ve Macaristan’ın da yer aldığı 19 ülke ret oyu verdi. 68 ülke çekimser kaldı, 22 ülke oylamaya katılmadı.</p>

<p><img alt="Srebbreinsta" class="detail-photo img-fluid" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/srebbreinsta.webp" width="1000" /></p>

<p>Kararda Srebrenitsa Soykırımı’nın inkâr edilmesi ve savaş suçlularının yüceltilmesi kınandı. Üye devletlere, benzer faciaların tekrarını önlemek amacıyla Srebrenitsa’yı eğitim programlarında ele alma çağrısı yapıldı.</p>

<h2><strong>Srebrenitsa’dan Gazze’ye değişmeyen Batı</strong></h2>

<p>Srebrenitsa Soykırımı, Batılı devletlerin ve uluslararası kuruluşların Müslüman halkların uğradığı zulüm karşısındaki kayıtsızlığının tarihî vesikalarından biridir.</p>

<p>1995’te Srebrenitsa “güvenli bölge” ilan edilmiş, Müslümanlar silahsızlandırılmış ve ardından işgalci Sırp birliklerine teslim edilmişti. Bugün Gazze’de de aynı uluslararası mekanizmalar işgal, açlık, tehcir ve toplu katliam karşısında karar yayımlamakla yetiniyor.</p>

<p>Uluslararası mahkemelerin hükümleri uygulanmıyor, Birleşmiş Milletler kararları yaptırıma dönüşmüyor, katliamları gerçekleştiren güçler siyasî ve askerî himaye altında tutuluyor. Srebrenitsa’da kurulan cezasızlık düzeni, Gazze’de işlenen suçlara da zemin hazırlıyor.</p>

<p>Srebrenitsa, Batı’nın insan hakları söyleminin Müslüman kanı karşısında nasıl hükümsüzleştiğini gösteren acı bir tarih levhasıdır. Aradan 31 yıl geçmesine rağmen şehitlerin tamamına ulaşılamadı, ailelerin acısı dinmedi ve adalet tam manasıyla gerçekleşmedi.</p>

<p>11 Temmuz, 8 bin 372 Boşnak Müslümanın hatırasını yaşatma günü olduğu kadar, dünyanın seyirci kaldığı soykırımları unutmama ve unutturmama günüdür.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-srebrenitsa-katliami</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 09:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/srebrenitsaa.jpg" type="image/jpeg" length="51832"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Osmanlı seferlerinde ordunun ziraat ve hayvancılık seferberliği ile beslenme düzeni]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/osmanli-seferlerinde-ordunun-ziraat-ve-hayvancilik-seferberligi-ile-beslenme-duzeni</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/osmanli-seferlerinde-ordunun-ziraat-ve-hayvancilik-seferberligi-ile-beslenme-duzeni" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu'nun klasik dönemindeki askeri başarısının arkasında, yüz binlerce kişilik orduların disiplinli bir şekilde beslenmesini sağlayan muazzam bir lojistik sistem yatmaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sefer Öncesi Savaş Kararı ve Lojistik Planlama</strong></p>

<p>İmparatorluğun kaderini tayin eden seferler padişahın riyasetinde Divân-ı Hümâyûn’da alınır. Devletin en kıdemli ricali, strateji dehası komutanlar ve ulemanın katılımıyla gerçekleştirilen bu yüksek istişare meclisi, yalnızca bir savaş kararı almaz; aynı zamanda kıtaları aşacak bir harekâtın ilk meşalesini yakar. Bu zirvede, ordunun sefere çıkacağı istikamet belirlenirken her bir adımın lojistik altyapısı en ince ayrıntısına kadar planlanır. Savaş kararı, payitahtın koridorlarından taşan bir iradeyle, imparatorluğun tüm çarklarını harekete geçirecek olan o devasa organizasyonun başlangıcını verir.</p>

<p>Meşruiyetin sarsılmaz mührü olan Şeyhülislâm fetvası ve âlimler divanının tasdiki alındıktan sonra, cihan devletinin heybetini temsil eden padişah tuğları büyük bir ihtişamla Cebehâne önüne dikilerek sefer resmen ilan edilir. Bu an, yalnızca bir askerî sevkiyatın başlangıcı değil; devletin tüm iradesinin tek bir sancak altında toplandığı, yerin ve göğün dâvâ sedasıyla inlediği muazzam bir gövde gösterisidir. Tuğların yükselişiyle birlikte payitahtın kalbinden cephe hatlarına kadar uzanan o devasa uyanış başlar ve imparatorluk, tüm ihtişamıyla bir savaş makinesine dönüşerek istikametini belirler.</p>

<p>Osmanlı askerî makinesi, daha sefere çıkmadan aylar önce devreye giren kusursuz bir lojistik planlama ile harekete geçer. Yol boyuna yayılan stratejik menzil sistemi ve orduyu gölge gibi takip eden esnaf teşkilatı sayesinde devasa birliklerin iaşe ve ikmali teminat altına alınırdı. Bu titiz hazırlıklar kapsamında, güzergâh üzerindeki vali ve kadılara gönderilen fermanlarla sefer yolları süratle temizlenip genişletilir; kadim köprüler ihya edilirken stratejik noktalarda yeni geçitler inşa edilirdi. Bölgedeki lojistik seferberlik öylesine derinleşirdi ki vakıf arazilerinden sorumlu görevliler, uçsuz bucaksız tarlalarda ordunun ihtiyacı için hummalı bir zirai faaliyete girişirdi. Hasat edilen taze sebzeler ordu mutfaklarının bereketini sağlarken, yetiştirilen arpa ve buğdaylar bölgedeki değirmenlerde öğütülür; ardından kurulan devasa tuğla fırınlarda neferlerin güç kaynağı olan taze çörekler pişirilerek ordu gelmeden hazır edilirdi.</p>

<p><strong>Menzil Teşkilatı ve Ön Tedarik</strong></p>

<p>Ordunun sefer esnasında hiçbir aksama yaşamadan beslenebilmesi için imparatorluğun can damarı olan menzil sistemi tam kapasiteyle devreye sokulur. Sefer güzergâhı üzerindeki stratejik düğüm noktalarına kurulu devasa ambarlar; un, buğday, pirinç, arpa ve yağ gibi dayanıklı gıdalarla doldurulur. Bu ambarlar, ordunun lojistik emniyetini sağlayan birer kale vazifesi görür.</p>

<p>Seferin en kritik azıklarından biri, uzun süre bozulmadan saklanabilen peksimettir. Yol boyundaki yerleşim yerlerinde fırınlar gece gündüz çalışır, büyük miktarlarda peksimet imal edilir ve bu stratejik stoklar ambarlarda koruma altına alınır. Ambar görevlileri, her bir tahıl tanesinin hesabını titizlikle tutarken gıdaları rutubet ve bozulma gibi dış etkenlere karşı muhafaza eder. Kalitesi düşen ürünler ise ordu daha bölgeye ulaşmadan yenileriyle değiştirilir ve lojistik zincirin aksamasına izin verilmez.</p>

<p><strong>İaşe Temini ve Kaynak Yönetimi</strong></p>

<p>Sefer için gerekli malzemeler farklı yöntemlerle karşılanır. İhtiyaçlar kimi zaman devlet tarafından belirlenen narh fiyatıyla satın alınır, kimi zaman da halktan Avarız-ı Divaniye ve Tekâlif-i Örfiye vergileri kapsamında aynî olarak toplanır. Böylece seferin yalnızca askerî değil, aynı zamanda iktisadî ve idarî bir organizasyon olduğu açıkça ortaya çıkar.</p>

<p>Sefer güzergâhında bir kıtlık baş göstermişse lojistik düzen farklı bölgelerden sağlanan tedarikle desteklenir. İhtiyaçlar Rumeli’den Boğdan’ın bereketli topraklarına kadar uzanan geniş bir coğrafyadan getirilerek ordunun geçiş hattına taşınır. Un, buğday, bulgur, çavdar, darı, pirinç, arpa, yağ, bal, pastırma, tavuk ve peksimet gibi pek çok azık, adeta birer erzak kalesine dönüşen ambarlarda istiflenir.</p>

<p>Lojistik planlama yalnızca askerleri değil, orduyu sırtlayan on binlerce at, katır ve deveyi de kapsar. Bu hayvanlar için gerekli olan saman ve ot balyaları menzillerde önceden hazır edilir. Saman, ot ve arpa yüklenen kervanlar, büyük bir disiplinle yola koyulur ve ordunun hareket kabiliyeti güvence altına alınır.</p>

<p><strong>Sefer Yolu ve Konaklama Düzeni</strong></p>

<p>Ordu harekete geçtiğinde lojistik faaliyetler sahada da devam eder. Ordunun en temel ihtiyaçlarından biri olan su, Sakabaşı yönetimindeki sakalar tarafından karşılanır. Atların üzerine yüklenen büyük deri kırbalarla, en zorlu coğrafyalarda bile orduya sürekli ve taze su taşınır.</p>

<p>Orduyu takip eden orducu esnafı ise askerin taze gıda, sebze ve meyve gibi günlük ihtiyaçlarını karşılar. Böylece ordu, yalnızca savaşan bir güç olarak değil, kendi içinde düzenli bir iktisadî hayat taşıyan hareketli bir şehir gibi ilerler.</p>

<p>Osmanlı ordusunda disiplin, zaferin en önemli şartlarından biri kabul edilir. Askerin, geçtiği topraklardaki köylünün tarlasına veya malına zarar vermesi kesinlikle yasaktır. Kazara meydana gelebilecek en küçük zarar dahi devlet hazinesinden tazmin edilir. Bu anlayış, sefer düzeninin yalnızca askerî başarıya değil, adalet ve nizam fikrine de dayandığını gösterir.</p>

<p>Bu disiplinin en çarpıcı örneklerinden biri, Yavuz Sultan Selim Han’ın Memluk seferinde anlatılan meşhur hadisedir. Cihan padişahı, ordusuyla göz alabildiğine uzanan elma bahçelerinden geçerken askerini denemek ister. Bahçeler geride kaldıktan sonra lalasına dönerek, “Lala, canım elma istedi; askerin heybelerini yoklayın, elma var mı bakın?” emrini verir. Binlerce askerin heybesi tek tek aranır; ancak ne bir elma ne de koparılmış bir dal parçasına rastlanır. O kadar cazibedar ve kıpkırmızı elmaların arasından geçen onca neferden tek biri bile harama el uzatmamıştır.</p>

<p>Lala, büyük bir gururla padişahın yanına yaklaşarak, “Hünkârım, hiçbir askerde elma bulamadık,” der. Bu cevap, aslında ordusunu sınayan Yavuz Sultan Selim’in gönlüne ferahlık verir. Atının üzerinde vakur bir edayla ellerini semaya açan padişah, “Ya Rabbi, sana sonsuz hamd ediyorum! Ben bu tarla çiğnemeyen, haram yemeyen ordumla dünyayı fethederim!” diyerek şükür ve hamdüsenada bulunur. Bu iman ve disiplin, Osmanlı’nın lojistik başarısını ruhla birleştiren asıl kuvvetlerden biridir.</p>

<p><strong>Yemek Hazırlığı ve Beslenme Düzeni</strong></p>

<p>Osmanlı ordusunda cephe ve intikal hatlarındaki yemek düzeni, askerî disiplinin mutfağa yansıdığı güçlü bir standart üzerine kurulmuştur. Osmanlı askerinin günlük istihkakı belirli ölçülere bağlanmıştır. Her bir nefer için günlük 320 gram ekmek, 160 gram peksimet, 200 gram koyun eti, 160 gram pirinç ve 80 gram yağ tahsis edilerek ordunun beslenme dengesi korunur.</p>

<p>Neferlerin savaş gücünü diri tutmak için askerlere günde iki defa taze pişirilmiş sıcak yemek verilir. Ordunun ana protein kaynağı koyun etidir; sığır eti ise pek tercih edilmez. Öyle ki 100 bin kişilik büyük bir ordunun yıllık koyun ihtiyacı, yaklaşık 100 bin baş gibi devasa bir rakama ulaşır. Bu durum, Osmanlı sefer lojistiğinin ne kadar geniş bir planlamaya dayandığını açıkça gösterir.</p>

<p>Etin merkezde olduğu bu mutfakta pirinç veya bulgur pilavı, besleyici çorbalar ve harareti alan hoşaflar sofranın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu menü, askerin hem fizikî dayanıklılığını hem de moralini yüksek tutmak üzere şekillenmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sefer güzergâhı boyunca orduyu arkadan takip eden büyük koyun sürülerinin sevk edilmesi ve düzenli biçimde kesilerek mutfağa ulaştırılması Kasapbaşı Teşkilatı’nın sorumluluğundadır. Ordu istikametinde hareket eden ve adeta yürüyen erzak depoları gibi işleyen bu sürülerin idaresi, sefer lojistiğinin en stratejik halkalarından birini oluşturur.</p>

<p>Bunun yanında Baytar Ocağı da sefer boyunca önemli bir görev üstlenir. Gerek ordunun protein ihtiyacını karşılayan büyük koyun sürülerinin gerekse orduyu sırtlayan at, katır ve develerin salgın hastalıklardan korunması ve tedavisi için baytarlar sürekli çalışır. Ordu gelmeden önce konaklama alanlarındaki su kaynakları ve otlaklar incelenir; böylece hayvan sağlığı güvence altına alınır ve lojistik zincirin kırılması önlenir.</p>

<p><strong>Lojistik Destek ve Nakliye Düzeni</strong></p>

<p>Ordunun ağır yükleri deve, katır ve atlarla taşınır. Bunun yanında Tuna, Fırat ve Dicle gibi nehirler ile Karadeniz ve Ege gibi deniz yolları, lojistik akışı hızlandırmak için kullanılır. Böylece Osmanlı ordusu yalnızca kara yollarına bağlı kalmaz; su yollarını da sefer düzeninin önemli bir parçası hâline getirir.</p>

<p>Ordunun en sarsıcı vurucu gücü olan büyük toplar, her türlü arazi şartında ilerleyebilen özel bir teşkilatın idaresindeki top arabalarıyla cepheye taşınır. Top Arabacıları Ocağı, ateş gücünün zamanında ve eksiksiz biçimde savaş meydanında hazır bulunmasını sağlayan kritik unsurlardan biridir.</p>

<p>Sadece mühimmat değil, bir ordunun ayakta kalması için gereken her türlü teknik malzeme de daha sefer başlamadan hazırlanır. Barut ve güllelerin yanı sıra nal, çivi, çadır ve meşale gibi hayati malzemeler arabalara istiflenir. Bu teçhizat kervanları, ordunun ardında hareketli bir şehir gibi ilerleyerek lojistik sürekliliği sağlar.</p>

<p>İşte bu sistemli yapı; Yavuz Sultan Selim’in Mercidâbık seferinde olduğu gibi, ordunun aylarca süren zorlu yolculuklarda dahi disiplinini korumasına imkân tanımıştır. Osmanlı lojistiği, ordunun menzilden menzile taze bir kuvvetle ilerlemesini sağlamış; kazanılan büyük zaferlerin görünmeyen, fakat belirleyici unsurlarından biri olmuştur.</p>

<p>Araştırmacı Tarihçi Yazar Şükrü Altın</p>

<p>Aylık Baran Dergisi 52. sayı, Haziran 2026</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/osmanli-seferlerinde-ordunun-ziraat-ve-hayvancilik-seferberligi-ile-beslenme-duzeni</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 13:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/kapak-154244.webp" type="image/jpeg" length="41285"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[5 Temmuz: Urumçi'den Başbağlar'a katledilen Müslümanlar]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/5-temmuz-urumciden-basbaglara-katledilen-muslumanlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/5-temmuz-urumciden-basbaglara-katledilen-muslumanlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[5 Temmuz 1993 tarihinde Başbağlar'da toplam 33 kişi katledildi. Katliamın ve kundaklamanın ardından köye bırakılan bildiride, "Sivas'ın intikamı alındı" deniliyordu. Sivas'ta ölen 33 kişiye karşılık nasıl ki Sivas davasında 33 masum Müslüman'a idam cezası verildiyse, Başbağlar'da da 33 masum Müslüman şehid edildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>5 Temmuz tarihi direk olarak Müslüman Anadolu insanına karşı gerçeklemiş iki katliamın yıldönümü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Biri serhad boylarında yer alan Doğu Türkistan Urumçi katliamı diğeri ise Anadolu'nun tam kalbinde bulunan Sivas Başbağlar köyü katliamıdır.</p>

<p>İkisinin de tarih itibariyle aynı güne denk gelmesi tesadüfi gibi görünse de Anadolu insanının Müslüman Uygur kardeşlerine karşı duyduğu yakınlık ve ruh birliği bizleri bu iki katliamın yıldönümü olan 5 Temmuz'da işgal altındaki İslam topraklarına daha da yakınlaştırıyor.</p>

<p>Doğu Türkistan bizden kilometrelerce uzak bir coğrafya gibi görünse de 5 Temmuz’da kader birliği yaptığımız Urumçi'yi bir Anadolu toprağı olarak gördüğümüzü belirtmek isteriz.</p>

<p>Tarihin en vahşi katliamlarından birine tanık olan Erzincan'ın Kemaliye İlçesi'ne bağlı Başbağlar Köyü, 5 Temmuz 1993 günü akşam karanlığında sayıları 100 kişi olduğu söylenen bir gurup tarafından basılmıştı.</p>

<p>Başbağlar, belki de tarihi olarak Müslüman Anadolu insanına karşı gerçekleşmiş en büyük katliamlardan birisidir. 5 Temmuz Katliamını yapanlar özellikle Başbağlar köyünü seçmişlerdi. Köyün Sünni olması kundaktaki bebeklere, savunmasız çocuk ve kadınlara kadar topyekûn katliama maruz kalmasına sebep teşkil ediyordu.</p>

<p>Başbağlar’da öldürülen 33 Sünni Müslümanın katilleri hala yakalanmamış ve faillerinin kimler olduğu tespit dahi edilememiş durumdadır. Yapılan büyük katliamın üstünden tam 2 yıl geçmesine rağmen olay hâlâ zihinlerdeki sıcaklığını koruyor. Katliam sırasında sağ kurtulanlar, yaşadıklarını anlatınca o anı adeta tekrar yaşıyormuş gibi dehşete kapılıyorlar.</p>

<p>Yöre halkı üzerinde büyük psikolojik tahriplere yol açan bu katliam, aradan geçen zamana rağmen hâlâ gündemin ilk sırasını oluşturuyor.</p>

<p>Sivas Madımak Otelinde öldürülen 37 kişinin intikamını almak adına girişilmiş ve faili meçhul saldırının tek hedefi Müslüman Anadolu halkıdır. Ve bu halk devletin bazı katmanları tarafından adeta üstü kapatılan Başbağlar Katliamı hakkındaki sorularına cevap arıyor.</p>

<h2><strong>Başbağlar'da toplam 33 kişi katledildi</strong></h2>

<p>Köyü basanlar köylülere tam 1,5 saat propaganda yaptı ve öldürülmek için seçilen erkeklere neden öldürülecekleri anlatıldı. 2 Temmuz'da Sivas'ta çıkan olaylarda hayatını kaybedenlere karşılık katledilecekleri ifade edildi. Propagandadan sonra köyün tüm erkekleri kurşuna dizildi ve 28 kişi hayatını kaybetti. Daha sonra köy ateşe verildi ve 214 ev, köy okulu ve köy camii yakıldı. Bu yangınlar sırasında da 1'i çocuk, 4'ü kadın, 5 kişi öldü.</p>

<p>O gün Başbağlar'da toplam 33 kişi can verdi. Katliamın ve kundaklamanın ardından köye bırakılan bildiride, "Sivas'ın intikamı alındı" deniliyordu.</p>

<p>Madımak olayından sonra 33 kişiye belli belirsiz idam cezası verilmiştir. Başbağlar ise vahim bir olay olarak orta yerde durmaktadır.</p>

<p>İtirafçılar var, sanıklar var, tanıklar var ama yargı yok. 2 Temmuz’u unutturmayanlar ise 5 Temmuz Başbağlar katliamının yanına bile uğramıyorlar bugün.</p>

<p>5 Temmuz 2009 tarihi ise Başbağlar ile kader birliği yapmış Urumçi şehrinde Müslüman Uygur Türk'lerine karşı Başbağlar misali girişilen ve Çin ordusunun desteğini almış Çinli grupların savunmasız kadın ve yaşlı binlerle ifade edilen Müslümanı katlettiği tarih olarak hafızalarımıza kazınmıştır.</p>

<h2><strong>Tam 196 Uygur Türk'ü kurşuna dizildi</strong></h2>

<p>Urumçi Katliamının ardından 1 yıl geçti hafızalarımızdaki tazeliğini koruyan ve günler süren olaylar sonrasında Çin yönetimi Urumçi'ye asker takviye etti. Urumçi'de ev ev baskınlar yapıldı, Uygur Türkleri gözaltına alındı. Çin hükümeti olayların sorumlularının idam edileceğini açıkladı ve o kararını uyguladı. Tam 196 Uygur Türk'ü kurşuna dizildi. B.M ve diğer uluslararası kuruluşlar ise bu soykırıma sessiz kalarak adeta Çin işgal Devletinin giriştiği bu katliamı desteklemişlerdir. Bu olaylar esnasında Uygur kadınlarının tanıkların önüne geçerek Çin işgalcilerine meydan okumaları ise tarihin şanlı sayfalarında yerini almıştır.</p>

<p>Aslında Doğu Türkistan halkına karşı işgalci Çin tarafından yıllardır katliam uygulanmaktadır.</p>

<p>Müslüman ve aynı zamanda Sünni olan Uygur Türkleri ve yaşadığı bölgenin stratejik önemi bir yana Çin'e hayat kaynağı olacak coğrafi bir bölgede bulunması ve bir nevi Batı’ya giriş kapısı olması Çin işgalcileri için bu toprakları vazgeçilmez yapıyor.</p>

<p>Bunun yanında Büyük Doğu için başta Anadolu'yu ve bütünü ile İslam dünyasını Çin'den gelecek saldırılara karşı adeta koruyucu serhad boylarındaki kale konumu ile Doğu Türkistan Anadolu'nun ayrılmaz ve Çin işgalcilerine terkedilemeyecek derecede önem arz eden bir parçasıdır.</p>

<p>5 Temmuz bu iki katliamın da yıl dönümü... Başbağlar ve Urumçi denilince bir tarafta şehidler ve kahramanların yer aldığı diğer tarafta ise hain ve korkakların bulunduğu önemli iki hadise aklımıza gelecektir.</p>

<p>Bu iki olayı oluş ve katledenlerin uygulamaları yönünden incelediğimizde ise, "YA MUNTAKİM" diyerek sürekli tekrarladığımız yemin dillerimizden eksik olmayacaktır.</p>

<p>Hem Başbağlar hem de Urumçi Anadolu'dur. O halde Anadolu kesinlikle intikamını alacaktır.</p>

<p>Başbağlar katliamının yıl dönümü olduğu halde başta STK’lar ve medya olmak üzere bürokraside hiç yer bulmaması ve bunun aksine Alevi-Solcu-Kemalistlerin yaptıkları propaganda neticesinde sadece “Sivas katliamı”nı anması, hepsinin iki yüzlü, art niyetli, korkak ve ezik olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Müslümanlar bu hadisede de “Sivas katliamı” propagandasına yenik düştüler.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/5-temmuz-urumciden-basbaglara-katledilen-muslumanlar</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 13:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/whatsapp-image-2026-07-05-at-131955.jpeg" type="image/jpeg" length="73632"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Barbaros Hayreddin Paşa'nın vefatı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-barbaros-hayreddin-pasanin-vefati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-barbaros-hayreddin-pasanin-vefati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-barbaros-hayreddin-pasanin-vefati</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 11:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/hayredin.jpg" type="image/jpeg" length="20481"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Şeyh Said idam edildi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-seyh-said-idam-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-seyh-said-idam-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şeyh Said ve 46 yareni, dini ve kültürel değerlere yönelik baskılara karşı koyduğu için 29 Haziran 1925'te idam edildi. Şeyh Said, İslami kurumların kapatılması ve baskıcı politikalara karşı çıkmış, kıyamının bir tevhid mücadelesi olduğunu savunmuştur. Kemalist rejim, bu olayı ayaklanma bahanesiyle bastırarak Müslüman halka karşı şiddetli bir zulüm başlatmıştır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şeyh Said ve 46 yareninin, 29 Haziran 1925’te Şark İstiklal Mahkemeleri tarafından Diyarbakır’da idam edilmelerinin üzerinden 101 yıl geçti.</p>

<ul>
 <li>
 <h3 itemprop="headline"><i><strong><a href="https://www.barandergisi.net/seyh-said-neye-isyan-etti">Şeyh Said neye isyan etti?</a></strong></i></h3>
 </li>
 <li>
 <h3><a href="https://www.barandergisi.net/gorus-seyh-sait-isyani-olmasa-ne-olurdu"><i><strong>Şeyh Said isyanı olmasa ne olurdu?</strong></i></a></h3>
 </li>
</ul>

<p>Müslüman halkın dini ve kültürel değerlerine karşı Kemalist zihniyetin başlattığı süreçte yaşanan zulümlere karşı durduğu için hedef alınan Şeyh Said ve beraberindekiler, darağacına çıkarıldı. Şeyh Said'in şehid edilmesinin ardından ise Müslüman Kürt halkı üzerinde büyük bir zulüm furyası başlatıldı. Sürgünler ve toplu katliamlarla beraber İslâmi değerlere karşı tasfiye süreci işletildi. Bu dönemde binlerce insan katledildi. Toplumun önderleri konumunda olan birçok âlim idam edildi.</p>

<h2><strong>Kıyamın başlangıcı</strong></h2>

<p>Tarihin unutulmaz hadiselerinden olan 1925 Şeyh Said Kıyamı; 13 Şubat 1925 tarihinde, Dara Hênê (Hani) vilayetinin Eglê (Eğil) bucağına bağlı Pîran (Dicle) köyünde başlamıştı. Osmanlı’nın çöküşünden sonra İslâm’a verilecek zararlardan endişe eden ve endişesini de gittiği her yerde dile getiren Şeyh Said, etrafında yüzlerce atlı süvariyle Pîran'da bir düğün merasimine katılır. Köye gelen jandarma kafilede kanun kaçaklarının olduğunu söyler, Şeyh Said'in yumuşak tavrına mukabil jandarma tekliflerini kabul etmez ve isyana giden süreç başlar. Halifeliğin kaldırılması ve “Türk Ulus Devleti”nin oluşturulmasıyla sistemin dayatmaları sonucu, İslâmi kurumlar kapatılmış, İslami eğitim sistemi lağvedilmişti. Zaten bu gidişatın zulüm olduğuna ve buna karşı durulması gerektiğine inanan Şeyh Said, kıyamının bir tevhid mücadelesi olduğunu dile getirir ve canı dahil sahip olduğu her şeyi bu mücadelede feda eder.</p>

<h2><strong>Mahkeme Savunması</strong></h2>

<p>Zulümleri ve katliamları meşrulaştıran dönemin Şark İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandı. “Yargılama” sürecinde konuşan Şeyh Said, savunmasında, İslâm hukukundan hareketle kıyamın vacip olduğunu, sistemin halka zulmettiğini, küfrün yayılmaya başladığını, İslâm’a saldırı olduğunu belirterek hareketinin başlama sebeplerini anlatmıştı.</p>

<h2><strong>“Mücadelem Allah ve Dini İçindir”</strong></h2>

<p>İdam edilmeden önce varlık gerekçesini ortaya koyarak, “Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir.” şeklindeki ifadeleri haykırmış, kendinden sonra gelecek nesillere hem davasının mefhumunu anlatmış hem de zalimlerin yüzene hakkı vakur bir eda ile söylemiştir. İstiklal Mahkemelerinde göstermelik bir yargılamanın ardından 29 Haziran 1925 tarihinde idam edilmiştir. Onun idamının arkasındakiler, kabrinin varlığına da tahammül edemeyerek, defnedildiği yeri gizlemişlerdir.</p>

<h2><strong>Üstad'ın Kaleminden Şeyh Said'in İsyana İtilmesi</strong></h2>

<p>Üstad Necip Fazıl, “Son Devrin Din Mazlumları” eserinde Şeyh Said'in kıyam niyeti olmamasına mukabil Kemalist rejimin kendisini buna zorladığını ve esasında kendisinin bir kabahati olmadığını Kemalistlerin kendi ifadelerine de yer vermek sûretiyle ispatlıyor. Şimdi Şeyh Said'i idama götüren hâdisenin aslında nasıl vuku bulduğunu “Son Devrin Din Mazlumları”ndan takip edelim:</p>

<h2><strong>Piran Köyündeki Hadisenin Aslı:</strong></h2>

<p>O taraflarda, Şeyh Said isimli, bâtıni irşad ve tasarruf ehliyeti son derece şüpheli, Nakşî Şeyhi olduğu iddiasında, daha ziyade muhitini sevk ve idare siyaseti ve satıh üstü güdüm dehâsı bakımından hünerli, koyun sürülerini yüzlerce çobanın otlattığı, çok zengin ve büyük bir ağa vardır ve en büyük meziyeti olarak bu adam şeriat bağlılığında müstesna bir şiddet ve hiddet sahibidir. Fakat bu şiddet ve hiddetin kullanılacağı yeri ve dereceyi tâyin edebilme irfanından mahrum…</p>

<p>İşte bu adam, Allah ve Resulüne bağlı her ferdin hak vermesini gerektirici bir ruh haleti içinde, sonrasını görmeksizin, daha 1925’in ilk basamaklarında olup bitenlerden üzgün ve rejime o zamandan küskündür. Fakat bu duygusunu asla içtimaî bir fiile çıkartmamakta, belki hiçbir gerçek kanun anlayışının suç biçemeyeceği tarzda ruhlara aşılamakla yetinmekte ve kötülüklere karşı elle, olmazsa dille, o da olamazsa kalble karşı durmayı emreden Hadîsin ancak üçüncü basamağına yapışabilmekte, bazen de ikinci basamağa geçebilmektedir. Fakat bu ikinci basamakta da (Forum) dedikleri toplum meydanına sızabilmek imkânından mahrum bulunmakta ve sisli dağlar, buzlu ırmaklar arkasında, ancak tebeşir noktaları halinde basit insanlara hitap edebilmektedir. Bu düşünce tavrı ve tavır düşüncesi hiçbir demokrasi şekil ve nev’inde suç değildir. (s. 44)</p>

<h2><strong>Şeyh Said'i İsyana İten Sebep:</strong></h2>

<p>Jandarma kolunun başındaki subay gayet akıllı bir hareketle Şeyh Said’in karşısına çıkıyor ve mahkûmların kanuna teslimi için Şeyhin vasıta olmasını rica ediyor. Şeyhin karşılığı gayet ince, zarif ve anlayışlıdır:</p>

<p>-Hoş geldiniz, safa geldiniz! İsteğinizde haklısınız! Şu var ki, biz şimdi bir dünya saadetini kutlama töreni içindeyiz. Bu vaziyette bize katılanları teslim olmaya zorlayamayız. Şu gördüğünüz silahlı kalabalık da buna razı olmaz. Bir hâdise çıkabilir. Buyurun, siz ve askerleriniz de bize misafir olun, hep beraber yiyip içelim, size izzet ve ikram gösterelim, siz de mahkûmları kollamakta devam edin; düğün bitip biz de buradan ayrılmaya ve kalabalık dağılmaya başlayınca onları alıp götürün! Hattâ o zaman mahkûmları elimle teslim etmenin çarelerini düşüneyim!</p>

<p>Jandarma subayı, bu haklı teklifi kabul etmiyor, mahkûmların sığındığı evi kuşatıyor ve neticesi malûm… (s. 45)</p>

<h2><strong>İsyan:</strong></h2>

<p>Şeyh Said vak’a üzerine Vilâyet merkezine bizzat gidip durumu izah edeceği ve hadisede hiçbir dürtüklemesi olmadığını göstereceği yerde artık işi bir olup bitti kabul ediyor, yüksek bir dağ tepesindeki köyüne çekiliyor ve üzerine hükûmet kuvvetleri yüklenince, birden, beslediği ruh haleti yüzünden, kendisini karşı koyma ve isyana mecbur ve memur sayıyor ve gümbürtü kopuyor. (s. 45-46)</p>

<h2><strong>Kemalist Rejimin Ayaklanmayı Devrimlere Kılıf Olarak Kullanması:</strong></h2>

<p>Şeyh Said ayaklanışı bütün vatana şâmil gösterilecek, hadiseye dış düşman tahrikleriyle alâkalı mânalar verilecek, kısmî seferberlik ilânına kadar gidilip bütün o havalide omuz üstünde baş ve taş üstünde taş bırakılmayacak; ortalık sindirilince de neler yapılacağı, ne devrimlere yol açılacağı görülecekti. (s. 51)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>İngiliz Desteği Palavrası ve Kürtçü Kalkışma Yalanı</strong></h2>

<p>Onun İngilizlerin adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde olduğu şeni bir yalandır. Öyle olsaydı ilk başarılarının ardından cenup istikametinde sınıra doğru sarkar, Irak kürtleri ve İngilizlerle irtibat kurar ve dâvasına, gerilerini ve yardım kaynaklarını sağlamış olarak bellibaşlı bir çevre içinde girişirdi. Bu vaziyette, Türk hükûmetinin dine karşı tavrı da, kendi devletinin nizamını kurmak varken onu fazla alâkalandırmamak gerekirdi.</p>

<p>O, dini zedelenmeye doğru giden bir Türk gibi hareket etti ve neticelerini hiç düşünmeden kendi öz hükûmetini, Ankarayı toslamaya davrandı. Bu davranışın sakameti yanında samimiyeti açıktır ve Şeyh Said’e mahkemede vereceği cevaptan da anlaşılacağı gibi Kürtlük gayreti ve İngilizlerle irtibat zilleti isnat etmek vicdansızlıktır. Birinci Dünya Harbi sonlarında başlayarak, Mütareke yılları ve İstiklâl Savaşı içinde, hem de kahraman edasiyle kimlerin İngilizlerle emel birliği halinde bulunduğunu Türk milletinin gerçek aydınları bilir. (s. 53)</p>

<h2><strong>Kıymet Hükmü:</strong></h2>

<p>Şeyh Said zorla itilmiş olmasına rağmen din hikmetleri bakımından pekâlâ mukavemet edebileceği ve mukavemet etmekle mükellef bulunduğu hâdiselerin tek sorumlusu olmakla beraber, bilmeyerek uyandırdığı ve artık hep uyanık kalmasına sebep olduğu ejderhanın yine bizzat mazlumudur. O, kendisine düşen zulüm payının kefaretini ödedi; ya ödemelerine imkân olmayanların hâli ne olsa gerek?.. (s. 69)</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-seyh-said-idam-edildi</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 13:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/seyhsaid-1.webp" type="image/jpeg" length="83732"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Haliç’e dökülen yazma eserler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/halice-dokulen-yazma-eserler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/halice-dokulen-yazma-eserler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde Osmanlı'yla bağları koparma adına yürütülen politikalar, yalnızca bir alfabe değişikliğine yol açmamış; asırların birikimi olan yazma eserleri, kütüphaneleri ve arşiv malzemelerini de hedef almıştır. Binlerce eser yakılmış, hurda kâğıt muamelesi görmüş, yurt dışına çıkarılmış veya kaderine terk edilmiştir. Bugün Osmanlı hafızasına dair anlatılan birçok hazin hikâye, aslında bir medeniyetin kendi geçmişine karşı yürütülen bu büyük tasfiye hareketinin somut örnekleri olarak karşımızda durmaktadır.</p>

<p>Yazar Ebubekir Aytekin, <i>Kemalist Devrimlerin Analizi</i> adlı eserinde bu meseleye özel bir yer ayırmakta; Osmanlı arşivleri ile yazma eserlerin uğradığı kayıpları çeşitli örneklerle ortaya koymaktadır. Eserde yer alan ve Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde tarihî mirasa yönelik yaklaşımı gözler önüne seren ilgili bölümü istifadenize sunuyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Haliç’e Dökülen Yazma Eserler</strong></h2>

<p>İstanbul, Beyazıt Sahaflar Çarşısı Derneği Başkanı Adil Sarmusak anlatıyor:</p>

<p>Cumhuriyet döneminin bu harf devriminden sonra eski kitaplara karşı aşırı bir düşmanlık… Bakın mesela, size bir şey anlatayım. Prof. Kasım Güven, Eczacılık Fakültesi Dekanından naklen anlatıyorum. Balat’ta bir kütüphane ağzına kadar kitap dolu. Eski kitap… Osmanlıca, Arapça… Yetkili birisi bir tane kağnı arabası kiralıyor. At arabası yani. Diyor ki bu kitapları götür Haliç’e boşalt, diye para veriyor ona. O kitapları adam yüklüyor kağnı arabasına, götürüp Haliç’e atıyor.”</p>

<p>“Bir seferinde de bunu Avusturya Sefiri görüyor. Diyor ki bu kitapları bana satar mısın? Adam zaten atmaya götürüyor, canına minnet… Sözün kısası kitaplar için 15 lira istiyor. Bir araba kitabı 15 liraya alıyorum, diyor Sefir. Bu kitaplar içinden ne çıkıyor biliyor musunuz? Dünyada tek nüshası olan İbni Sina’nın kendi eliyle yazdığı <i>El-Kanun Fi-Tıb</i>…”</p>

<p>“Adam alıyor. Avusturya’ya götürüyor.”</p>

<p>“Bugün o kitap Viyana Müzesindedir. Profesör Kasım Güven’in anlattığına göre, diyor ki biz Eczacılık Fakültesi olarak, Türk devleti olarak bir nüshasını istedik, bize vermediler. Niye versinler ki? İyi de etmişler. Sen malına sahip çıkma; yani bir zaman ben de çocukluğumda yaşadım. Evinizde bir Arapça Kur’an veyahut da bir Arapça kitap oldu mu suç olarak alıp götürüyorlardı bizi. Böyle dönemler yaşadık.”</p>

<p>“Böyle dönemlerde kimisi korkusundan yaktı onları, kimisi gömdü, kimini de yakalayıp attılar (hapishaneye). Dolayısıyla büyük bir hazinemiz böylelikle telef oldu. Ya yurt dışına kaçtı… Ben gururuma yediremiyorum. Dünyanın dördüncü büyük arşivi Bulgaristan’da. Ben bir kitapçı olarak, ben bunu bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak içime sindiremiyorum.</p>

<p><i>Ebubekir Aytekin, Kemalist Devrimlerin Analizi, s. 127-128</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/halice-dokulen-yazma-eserler</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 11:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/yazma-eserlerrrsfsd.webp" type="image/jpeg" length="89529"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Muhammed Mursi'nin şehadeti]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-muhammed-mursinin-sehadeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-muhammed-mursinin-sehadeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Muhammed Mursi, 17 Haziran 2019'da darbeci Sisi rejiminin mahkeme salonunda şehit düştü. Arap Baharı'nın en önemli sembol isimlerinden biri hâline gelen Mursi'nin hayatı ve mücadelesi, İslâm dünyasının yakın tarihindeki en önemli kırılmalardan biri olarak hafızalardaki yerini koruyor. Şehadetinin yıl dönümünde Muhammed Mursi'yi rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-muhammed-mursinin-sehadeti</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 12:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/mirusii.jpg" type="image/jpeg" length="29802"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Küfür rejiminin Türkçe ezan zulmüne direnenler “deli” diye yaftalandı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kufur-rejiminin-turkce-ezan-zulmune-direnenler-deli-diye-yaftalandi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kufur-rejiminin-turkce-ezan-zulmune-direnenler-deli-diye-yaftalandi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarihçi yazar Said Alpsoy, YouTube kanalında yaptığı yayında, tek parti döneminin dinî değerleri ayaklar altına alan uygulamalarına dair bir vesikayı paylaştı. Hasan Hüseyin Ceylan’ın “Cumhuriyet Dönemi Din Devlet İlişkileri” kitabının 3. cildinde yer alan ve bizzat hadisenin kahramanlarından dinlenen bu olay, 1946 yılında ezan-ı muhammedinin yasak olduğu karanlık günlerde yaşanan bir iman direnişini gözler önüne seriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1946 yılında, Ankara’nın Çubuk ilçesine bağlı Gururveren köyünden İsmail ve Hüseyin adında iki köylü, Bursa Ulu Cami’ye gider. Amaçları, yaklaşık 900 senedir İslam yurdu olan bu topraklarda aslına pranga vurulan ezanı, olması gerektiği gibi, yani "Allahu Ekber" nidasıyla semalara ulaştırmaktır.</p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/K8PXXdxnhyY?rel=0" width="640"></iframe></div>

<p>Camide kimseye haber vermeden minareye çıkan iki yiğit Müslüman, yasak dinlemeden Arapça ezan okumaya başlar. Ancak dönemin kolluk kuvvetleri hemen harekete geçer. Ezan henüz bitmeden şerefeye çıkan polis ve jandarmalar, İsmail ve Hüseyin Efendi’yi suçüstü yakaladıklarını ifade ederek daha minare basamaklarında dövmeye başlar. Dönemin baskıcı zihniyeti, halkın tepkisinden çekinmeden, Bursa gibi büyük bir şehrin merkezinde, güpegündüz bu iki Müslümanı darp ederek karakola götürür.</p>

<h2><strong>"Siz Allah'ın Adını Değiştirmekle Suç İşliyorsunuz!"</strong></h2>

<p>Ertesi gün çıkarıldıkları mahkemede hakim, sanıklara sorar: <i>"Siz niçin Arapça ezan okudunuz? Allahu Ekber diyerek ezan okumanın suç olduğunu bilmiyor musunuz?"</i></p>

<p>Hüseyin Efendi, hakimin bu sorusuna karşılık tarihe geçecek nitelikte, tavizsiz bir cevap verir: <i>"Nerede görülmüş Allahu Ekber demenin suç olduğu? Tam tersi, sizler Allah’ın adını ve ezanı değiştirmekle suç işliyorsunuz!"</i></p>

<p>Bu esnada yanındaki İsmail Efendi saatine bakar; ikindi ezanı vakti gelmiştir. Hakimin ve mahkeme heyetinin gözü önünde ellerini kulaklarına götürür ve mahkeme salonunu "Allahu Ekber" nidalarıyla inletmeye başlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Yasakçıların Oyunu Ters Tepti: Bakırköy'de 450 Vakit Ezan</strong></h2>

<p>Mahkeme salonunda yankılanan ezan sesi karşısında ne yapacağını şaşıran hakim, çareyi "Bunlar delidir, akıllarını Allahu Ekber ile bozmuşlar" diyerek işin içinden çıkmakta bulur. Mahkeme kararına <i>"cezai ehliyetleri yoktur ama halkın arasına salınmaması gereken tehlikeli delilerdir"</i> yazılarak iki Müslüman yaka paça İstanbul Bakırköy Akıl Hastanesi'ne sevk edilir.</p>

<p>Kitabın yazarı Hasan Hüseyin Ceylan’ın 1980'li yıllarda bizzat kendilerinden dinlediği üzere; İsmail ve Hüseyin Efendi, yaklaşık 3 ay kaldıkları akıl hastanesinde ezan okumaktan vazgeçmezler. Hastanede onları yargılayacak ya da "suç işliyorsunuz" diye başka bir yere sürecek bir merci kalmamıştır; zira zaten "deli" ilan edilmişlerdir.</p>

<p>İki yiğit, kaldıkları süre boyunca tam 450 vakit ezanı aslına uygun olarak özgürce okurlar. En sonunda akıl hastanesinin müdürü, dönemin bürokrasisine isyan ederek <i>"Bunlar deli falan değil"</i> der ve onları serbest bırakmak zorunda kalır.</p>

<p>Tarihçi Said Alpsoy, bugün camilerimizde özgürce okunan ezanların, geçmişte bu uğurda canını ve akıl sağlığı yaftasını hiçe sayarak bedel ödeyen Müslümanların sayesinde olduğunu ifade etti.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kufur-rejiminin-turkce-ezan-zulmune-direnenler-deli-diye-yaftalandi</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 10:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/tezan.jpg" type="image/jpeg" length="72579"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hafız Osman Düzenli anlatıyor! 1940’lı yıllarda Kur’an okuma ve jandarma zulmü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kur’an öğretiminin suç sayıldığı yıllarda Of ve Çaykara halkı, dinî eğitim geleneğini baskılara rağmen gizlice sürdürdü. Jandarma baskınları karşısında cüzler saklandı, çocuklar nöbet tuttu, hocalar takibata uğradı. Farklı şahitlikler, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşanan dinî baskıları ve halkın inancını korumak için verdiği kararlı mücadeleyi gözler önüne seriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>Hafız Osman Düzenli kimdir?</i></strong></p>

<p><i>1933 yılında Çaykara’nın Visir (Gülen Köyü) İfteriyon mahallesinde doğdu. 7 kardeşin (4 erkek 3 kız) 6ncısıdır. 6 yaşında babası Hamdi Düzenli’den hafızlık eğitimine başladı ve 8 yaşında hafızlığını tamamladı. Hafızlığını tahkim ederek sürekli Of, Çaykara ve Rize’deki camilerde özellikle Ramazan aylarında mukabele okumaya devam etti. 10 yıl süreyle Kars’ta Ramazan aylarında Evliya Camii’nde ve bazı eşraftan şahısların evlerinde mukabele okudu. Latin harfleriyle okuma yazmayı kendi kendine öğrendi. Askerliğini Kırklareli’nde tamamladı. 1958 yılında ağabeyleri Hasan, Hüseyin ve Ali Düzenli’nin çalıştığı Amasya/Suluova/Yeni Çeltek Kömür İşletmesinde Direk Katibi olarak işe başladı. İlkokul Diplomasını Suluova Merkez İlkokulu’nda hariçten imtihanlara girerek aldı. Daha sonra hanımı ve iki çocuğuyla birlikte Suluova Eski Çeltek Mahallesi’nde ağabeyi Hüseyin Düzenli’nin evinin arkasındaki küçük iki odaya yerleşti. Bilahare aynı mahallede kendi yaptığı kerpiç eve taşındı. O zamanlar küçük bir kasaba olan Suluova’ya 200 m<sup>2</sup>’lik bir arsa alıp üzerine kendi oturacağı evini yaptı. Uzun süre Kömür İşletmesinde çalıştıktan sonra Amasya/Suluova Şeker Fabrikası’na işçi olarak işe başladı. Ramazan aylarında yıllık iznini kullanarak Suluova’da 15 yıl süreyle Gurbetler Camii’nde hatimle teravih namazı kıldırdı. 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra getirilen yönetmelikler gereği “sakalını kesmesi” yönündeki baskılardan dolayı emekli oldu. Emekli olduktan sonra doğduğu köy (Visir)’de babasından kendisine kalan arazi üzerinde ev yapıp yazları burada; kışları emekli ikramiyesiyle aldığı Trabzon/Pelitli’deki küçük apartman dairesinde geçirdi. Hayatının son 6 yılını Alzheimer ve Parkinson hastalığıyla geçirdi. 4 Şubat 2019 yılında Suluova’da vefat etti ve babası, ağabeyleri, üvey annesi ve yakın akrabalarının medfun bulunduğu Eski Çeltek kabristanına defnedildi.</i></p>

<hr />
<p></p>

<p>Çok küçük çocuktum. İsmet Paşa zamanında yani Halk Partisi’nin iktidar olduğu 1940’lı yıllarda bütün memlekette Kur’an okumak, okutmak yasaktı. Biliyorsunuz CHP devrinde 18 sene ezanı aslından okumak yasaklandı. “<i>Tanrı uludur Tanrı uludur. Tanrıdan başka Tanrı yoktur”</i> şeklinde minarelerden Türkçe okuttular ezanı. Hatta bizim Çaykara ve Of’ta yasağın ilk zamanlarında ezanı aslı gibi okuyanlar elleri kelepçeli karakola alındı, hapse bile atıldı. Böyle olmasına rağmen Of ve Çaykara’nın bütün köylerinde insanlar din-i mübin-i İslâm’ı muhafaza ettiler, vazgeçmediler. Gizli gizli çocuklarını okuttular, hafızlar yetiştirdiler. 1940’lı yıllarda Trabzon’da özellikle de Of’ta (o zaman Çaykara Of’a bağlıydı, henüz kaza değildi) her aileden bir çocuk mutlaka hafız olarak yetiştirilirdi. Ayrıca İslâmî İlimler İtikad, Fıkıh, Arapça da öğretilirdi. Bunlar, bin bir türlü imkânsızlık, sıkıntı ve bir de hükümet korkusuyla gizli gizli evlerde yapılırdı. Bu millet az çekmedi Halk Partisi’nden.</p>

<p>Bizim köyde, yani Visir (Çaykara’nın Gülen Köyü)’de de aynı yasaklar şiddetli bir şekilde tatbik edildi. Kur’an kursunda, camide okumak yasaktı. Bizim bulunduğumuz İfteriyon Mahallesi’nde, bizim akrabalardan yaşlı bir zat olan Hacı Şerif’in eski bir evi vardı. Biz çocuktuk, orada okurduk. Köyün Mağaraş denen en alt kısmına bir nöbetçi koyardılar. Eğer jandarmalar ana yoldan köye doğru çıkmaya başlarlarsa, o nöbetçi koşarak gelir haber verirdi. Tabii o zaman köyde araba yolu yoktu. Jandarmalar yürüyerek çıkarlardı köye. Her tarafı ararlardı, köy camisini, eski Kur’an kursunu ve <i>“filan evde kuran okunuyor, çocuklar okutuluyor”</i> diye ihbar aldıkları evleri basarlardı. Rahmetli Molla Salih vardı, hoca idi. O da çocuk okuturdu. Halk Partisi iktidarda olduğu zamanda çok zulüm etti millete. Hem dinine hem de ocağına. Millet hala unutmadı o zulümleri. Onun için millet bu zulümlerden sonra Demokrat Partiyi iktidara getirdi. Bir daha da Halk Partisini doğrudan iktidara getirmedi. O ezanı eski haline getirdi.</p>

<p><i>(Kaynak: Yahya Düzenli’nin babası Hafız Osman Düzenli (1933-2019) ile Ağustos 2002 yılında Çaykara/Gülen Köyünde yaptığı mülakattan.)</i></p>

<p></p>

<p><strong>ESKİ MÜFTÜLERDEN ALİ KEMAL SARAN ANLATIYOR</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>JANDARMA BASKISI VE İBRETLİ BİR OLAY</strong></p>

<p><strong><i>Ali Kemal Saran Kimdir?</i></strong></p>

<p><i>1934 yılında Çaykara’da doğdu. İlk öğrenimini Çaykara İlkokulu’nda sürdürürken aynı zamanda köyünde hafızlığını tamamladı. İstanbul ve Bursa’da bir süre kıraat dersleri aldıktan sonra, 1952 yılında Haranikas Medresesi’nde başladığı Arapça ve ilim tedrisatını 1956 yılında tamamlayarak Hacı Hasan Rami Yavuz Efendi’den icazet aldı. 1957 yılında Diyanet İşleri Teşkilatı’nca açılan müftülük ve vaizlik imtihanını kazandı. 1958 yılında askerlik görevini ikmal ettikten sonra Cihanbeyli Müftülüğü’ne atanarak meslek hayatına başladı. Sırasıyla Orta, Çatalzeytin, Bartın, Arsin, Pasinler, Görele müftülükleri ve Maçka vaizliği görevlerinde bulundu. Resmî görevi esnasında, dışarıdan bitirme imtihanlarına girerek ortaokul ve liseyi tamamladı. Din Görevlileri Federasyonu’nun yönetiminde birkaç kez görev aldı. 1982 yılında emekli olduktan sonra kısa bir süre serbest ticari faaliyet yürüttü. 1984-2000 yılları arasında Türk derneklerinin davetlisi olarak gittiği Avrupa ülkeleri ABD ve Kanada’da aralıklı olarak dinî hizmetlerde bulundu. Meslek hayatı ve emeklilik dönemi boyunca, yürüttüğü hayır işleri ve dernekçilik çalışmalarıyla sosyal alanda aktif biçimde yer almanın yanında; çeşitli gazete ve dergilerde makale ve köşe yazıları yayımladı. Ali Kemal Saran, 78 yaşında, 2010 yılının Aralık ayında geçirdiği elim bir trafik kazasında vefat etti.</i></p>

<p>Hafızlığımı yaptığım sırada, Halk Partisi’nin son dönemleri olduğundan, her ne kadar Kur’an okutma yasağı biraz gevşese de, ortalığa yine Jandarma korkusu hakimdi. Bunun için hocamız, caminin önüne daima içimizden bir nöbetçi diker ve Çaykara yolundan jandarmaların gelip gelmediğini gözetlemelerini isterdi. Çaykara’nın köyleri genellikle Solaklı Deresinin iki yanında hayli eğilimli ve sarp yamaçlarda yer alır. Bu fiziki yapıda köy evlerinin ya da caminin bulunduğu noktadan bakıldığında, dere boyundan yukarıya doğru kıvrılarak ulaşan köy yolundan gelen herhangi bir kişinin kuş bakışı izlenmesi mümkündür. Bu sebeple yolu gözetleyen nöbetçinin ikazı ile jandarmaların gelmekte olduğu haberi bize ulaştığında, hemen Kur’an’larımızı caminin tavan arasındaki boşluğa gizler ve cami etrafından oynamaya koyulurduk. Her ciddi olaydan bile bir oyun çıkarmakta mahir olan talebeler, bu nöbet görevini hiç savsaklamazlar, şakaya alıp sahte alarm vermezlerdi.</p>

<p>Hatta, o sıralarda. Baltacılı köyünde, Bayramlı mahallesinin Hınıs Hoca lakaplı geçici sıbyan hocası, aynı zamanda boş zamanlarında kaval çalan bir kişiymiş. Camide çocuklara Kur’an öğretirken, ani bir baskına uğramışlar. Mutad olduğu üzere jandarmaların dere boyundan yukarı doğru gelmeleri beklenirken, o gün nöbetçilerin gözetlediği yoldan farklı bir güzergahtan gelmişler. Tabii nöbetçi çocuklar baskına gelenleri birdenbire karşılarında görünce anında içeriye haber vermişler ama çok geç olmuş. Hoca çocukların Kuranlarını gizli özel bölmelere zar zor saklayabilmiş. Vakit darlığı yüzünden dışarıya çıkmaya fırsat bulamayınca, belki gelenleri atlatabilirim diye yarı telaş, yarı el çabukluğuyla iç cebinden kavalını çıkararak hemen orada çalmaya başlamış. Durumu izleyen talebeler de cami içinde kaval sesine ayak uydurarak hoplayıp zıplamaya, horon oynamaya başlamışlar. Hışımla içeriye daldıklarında buradaki garipliği gören Jandarmalar da; <i>“Bu ne hal, camide hiç kaval çalınır mı?”</i> diyerek hocayı dipçikle iyi bir dövmüşler. Hoca dayaktan sonra kendine geldiğinde, <i>“Bu ne iştir? Kur’an okutursun suç; kaval çalarsın suç!”</i> diye serzenişte bulunmuş ve bu da halk arasında acı bir mizah olarak anlatılmaya başlanmış.</p>

<p><i>(Kaynak: Omuzumda Hemençe, Cumhuriyet Döneminde bir Medrese Talebesinin Hatıraları, Kurtuba Yay. Ocak 2009, Ankara) </i></p>

<p></p>

<p><strong>MEVLÜDE YILMAZ ANLATIYOR</strong></p>

<p><strong>JANDARMALAR GELİNCE KUR’AN’LARI SAKLARDIK</strong></p>

<p>1939 Karadeniz Çaykara Fotkene (Taşçılar) köyü doğumlu, 87 yaşındaki Mevlüde Yılmaz, çocukluk yıllarında Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşanan baskıları şöyle anlatıyor:</p>

<p>“Çocukken anneannem ile annem beni camiye gönderirdi. Annem götürürdü. Kaçak gidiyorduk. Bir gün camideyken karşıdan iki jandarma geliyordu. Hoca hemen Kur’an cüzlerini alıp keçenin altına koyarak gizledi. Çocuklar caminin odunhanesinden hemen tarlalara kaçtılar. Ben de pencereden dışarı çıkamadım, orda kaldım ağladım. 3-4 yaşlarındaydım o zaman. Jandarmalar geldi, biri beni kucağına aldı biraz sevdi. Hocaya da “Ne yapıyorsun burada keçi sakallı?” dedi. Hoca bir şey demişti ama ne olduğunu hatırlayamıyorum. Keçenin altına bakmadıkları için cüzleri bulamadılar ve gittiler.”</p>

<p></p>

<p><strong>MICHAEL E. MEEKER ANLATIYOR</strong></p>

<p><strong>DİNİ EĞİTİM GELENEĞİNİN YERALTINA İNMESİ</strong></p>

<p>1970’te Michael E. Meeker, Chicago Üniversitesi’nde antropoloji profesörü oldu. 1966–1968 ve 1986–1988 yıllarında başta Trabzon, Antalya ve İstanbul olmak üzere Türkiye’nin farklı bölgelerinde saha araştırmaları yürüttü. Türkiye üzerine çalışmaları <i>International Journal of Middle East Studies</i> ile Indiana University, Scandinavian University Press ve I.B. Tauris yayınevlerinde yayımlandı. Ayrıca <i>Literature and Violence in North Arabia</i> (1979) ve <i>The Pastoral Song and the Spirit of Patriarchy</i> (1989) adlı kitapların yazarıdır. Türkçesini sunduğumuz eser, 2002’de University of California Press tarafından yayımlanmıştır.</p>

<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal’in önderliğinde halifeliği kaldırmış (1922) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilân etmişti (1923). Bundan hemen sonra, İslâm’ı yeni ulus devletin kamusal yaşamından uzaklaştırmak için çeşitli adımlar atılmıştı. Halifeliğin kaldırılması, İmparatorluğun dinî kurumlar hiyerarşisini oluşturan Şeyhülislâm, şeriat mahkemeleri, medrese ve mekteplerle birlikte Saltanat makamını da zora sokmuştu. Bunun ardından, İsviçre medeni kanunu ve İtalyan ceza hukuku benimsenerek, İslâm hukukunun yasal sistemdeki son izleri de silinmiş oldu. Kısa bir süreliğine, ulusalcılar din eğitimi sistemini yeniden yapılandırmayı düşündüler ve 1920’lerin sonlarında birkaç yeni medresenin yeniden açılmasına izin verdiler. Fakat, dinci muhafazakârların Kemalist reform programına başkaldırdığı bazı ciddi olaylardan sonra, bütün medreseler ve her türlü din eğitimi faaliyeti yasaklandı (1931). Dolayısıyla, Of ilçesinde verilen din eğitimi, devlet sisteminde resmî yoldan görev alabilmek açısından anlamsız bir faaliyet haline geldi. Mezunların dinî bilgilerinin resmî yasal sistem açısından bir önemi kalmamıştı. Buna rağmen, Of ilçesindeki din eğitimi faaliyeti son bulmadı. Neden böyle olmuştu?</p>

<p>İmparatorluğun yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte “Müslüman tebaa” “Türk vatandaş”ına dönüşmüştü. Böylelikle, kamu kurum ve kuruluşlarında yer alabilmek için ulusalcı yeni davranış standartlarını benimsemek zorundaydılar. Erkek giyiminin değişimi, Of ilçesinde 1960’larda, hâlâ güçlü bir şekilde hatırlanıyordu. Türban, şalvar ve takunyalar geçmişte kalmıştı. Onların yerine şapka, pantolon ve ayakkabılar gelmişti. Erkeklerin giyim kuşamıyla ilgili bu dönüşümün yüzeysel örnekleri, önemi küçümsenmemesi gereken derin bir değişime işaret ediyordu. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki, eski davranış standartları ve sosyal ilişkiler aile, akraba, ortak ve arkadaş çevresinde hâlâ geçerliydi. Bu, günlük yaşantının hâlâ İslâmî sosyalleşme temeline dayandığı anlamına geliyordu. Bu nedenle, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçiş sonrasında da resmî İslâm’a yönelik din eğitimine olan talep devam etti. Böylece Of ilçesinin hocaları ve talebeleri dağlık alandaki kalelerinde bu piyasanın tekelini hâlâ ellerinde bulundurmayı sürdürdüler.</p>

<p>Alan çalışmamın ilk devresinin sonlarına doğru, Of ilçesinde beni iki yıldır tanıyan bazı arkadaşlar edinmiştim. Bu kişiler bana din eğitimi geleneğiyle ilgili bildiklerini anlatmışlardı. Bunlardan biri Türkiye’nin diğer bölgelerinde bulunan Oflular arasında yaşamış, onlarla birlikte çalışmıştı. Geniş bir arkadaş çevresi bulunuyordu ve yörenin tarihine ilgi duyuyordu. 1908 yılında doğmuştu, Arap alfabesiyle Türkçe yazabiliyordu ve İmparatorluğun son dönemlerindeki resmî kurumlara ve resmî uygulamalara aşinaydı.</p>

<p>(...) Yalnızca Of’ta değil, İstanbul’da da geçerli olan bu öğrenimin özgün niteliği düşünüldüğünde, Of ilçesindeki din öğretmenleri ve öğrencileri din ve devlet işleri birbirlerinden ayrıldıktan sonra tek başlarına kalmışlardı. İmparatorluk sisteminin din eğitimi kurumlarında yüksek rütbe sahibi olan görevliler İstanbul’da ikamet ettiklerinden, devlet görevlilerinin gözetimi altındaydılar. Dolayısıyla, Kemalist reformların bunların faaliyetlerini budama ve bastırma yönündeki çabaları başarılı oluyordu. Bunun tersine, Of ilçesindeki müderrisler, medreseler ve talebeler devlet sisteminin kolaylıkla ulaşamayacağı bir noktada bulunuyordu. Bu durumdan yararlanarak, resmî dinî sistemin uzantılarından sistemin içine sızabiliyorlardı. Oflu hocalar, marjinal konumları sayesinde, faaliyetlerini kendilerine ve müşterilerine uygun bir biçimde düzenleyebiliyorlardı. İmparatorluk döneminde de zaten ücret karşılığında ders veriyor, diploma veriyor ve izinsiz çalışıyorlardı.</p>

<p>(...) Devlet görevlileri 1930’larda, Kemalist reformlara karşı her türlü meydan okumaya daha etkin bir biçimde karşılık vermeye başlamışlardı; din eğitimiyle ilgili yasakları daha katı bir şekilde uyguluyorlardı. Bu koşullarda, Of ilçesindeki hocalar ve talebeler faaliyetlerine muhtemelen bir süre ara vermek zorunda kalmışlardı. 1940’lara gelindiğinde, geleneksel din eğitimi yeraltına inmiş ve burada yeniden yeşermeye başlamıştı. 1950’lerin sonunda, resmî din akademilerinin tekrar açılmasından birkaç yıl önce, Of’taki medreseler bu alandaki talebi karşılayan başlıca kurumlardan biri haline gelmişti.</p>

<p>Of kasabasında çalışmama rehberlik eden arkadaşlardan biri diğeri, benzer noktalara işaret eden kişisel bir deneyimini aktarmıştı. (...)Bu dönemde kasabalılar ve köylüler imam ve hatip bulmakta zorluk çekiyorlardı, çünkü devlet uzun yıllar bununla ilgili resmî eğitim vermemişti. Doğu Karadenizli aksanını duyunca, Havzalılar adamın Oflu olduğunu anlamış ve hoca olduğunu sanmışlardı. Adamı orada tutmaya kararlıydılar, çünkü evlilik, cenaze gibi dinî hizmetleri verecek kimseleri yoktu. Adamın müftülüğe bağlı olduğunu tahmin ediyorlar, fakat resmî yükümlülüklerinden vazgeçmesi için onu ikna edebileceklerine inanıyorlardı: İmamlıkla ilgili hiçbir şey bilmediğimi söyledim. Başka bir kasabada işim vardı ve oradan ayrılmak zorundaydım. Bana inanmadılar. Bunu müftüye ileteceğimden şüphelendiler. Yoluma devam etmemem için ısrar ettiler. Müftünün beni rahat edemeyeceğim fakir bir köye göndereceğini söylediler. Müftüyle hiçbir işim olmadığını söyledim. Bunu kabul etmeyeceklerini belirttiler. Daha çok para teklif eden bir başka köyde imam olarak çalışmaya gitmek için onlardan kurtulmaya çalıştığımı sanıyorlardı. Sonunda oradan kaçıp yoluma devam edebildim.</p>

<p>(...) Kemalistlerin İslâm’ı devletten ayırmak için sarf ettikleri çabalarla ilgili birkaç noktaya değinerek bitirmek istiyorum. (...) Eski din eğitimi geleneğinin temsilcileri arasında, ulusalcıları destekleyen ve hatta bu yöndeki faaliyetlere bizzat katılan pek çok kişi vardı. Diğer yandan, eski rejimin diğer temsilcileri, ki bunların sayıları göz ardı edilemeyecek kadar çoktu, Müslüman tebaadan laik vatandaş statüsüne geçmeyi isteksiz ve çekinceli bir şekilde kabul ediyordu. Emekli öğretmen, bu gerçeği kısa ve öz bir biçimde ifade etmeye yarayan şu anıyla sözlerine devam ediyordu:</p>

<p>1935 yılında orta okulda (Kadahor’da) öğretmenlik yapıyordum. Bu Atatürk’ün hayata geçirdiği laik reformların ulaştığı son noktaydı. Yöreye (Kadahor) eski yazılı (Arapça) bir kitaptan ders veren biriyle ilgili bir rapor gelmişti. Polis, jandarma ve ben adamı tutuklamak üzere yola koyulmuştuk. Menemen olaylarından hemen sonraydı. Köye vardığımızda, bir grup kadın sırtında sepetleriyle tarladan dönüyordu. İçlerinden biri bizi farkedince, sepetini bırakarak erkeklere haber vermek için koşmaya başladı. Polis ve jandarma (erkeklerin kaçmasına engel olmak için) iki ayrı koldan ilerliyordu. Adam kaçmaya çalıştı, fakat tutuklandı. Korkudan titriyordu. Tutuklama izni çıkarılmıştı, fakat adam doksan yaşındaydı. Kitaplarını aldılar fakat adamı tutuklamadılar. Yaşlı adamın siyasetle ilgisi yoktu, sadece öğretiyordu. Tutuklama iznini tamamıyla ortadan kaldırmasalar da sakladılar. Bu seferlik göz yummuşlardı.</p>

<p><i>(Kaynak: Michael E. Meeker, İmparatorluktan Gelen Bir Ulus kitabından. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay. s. 70-88)</i></p>

<p>Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2026</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu</guid>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 10:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/hafiz-osman-duzenli-jandarma-zulmu.webp" type="image/jpeg" length="24699"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
