<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/tarih" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sun, 02 Aug 2026 01:02:46 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/tarih"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[1 Ağustos 1960: Ali Haydar Efendi'nin vefatı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/1-agustos-1960-ali-haydar-efendinin-vefati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/1-agustos-1960-ali-haydar-efendinin-vefati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/1-agustos-1960-ali-haydar-efendinin-vefati</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 10:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/ali-haydar-efendi-1.webp" type="image/jpeg" length="68169"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yakın tarihimizi sorgulamak: Fikret Aktaş]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/yakin-tarihimizi-sorgulamak-fikret-aktas</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/yakin-tarihimizi-sorgulamak-fikret-aktas" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Fikret Aktaş’ın kaleme aldığı Yakın Tarihimizi Sorgulamak (Tarihin Gerçek Yüzü), Osmanlı’nın son devrinden Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzanan hadiseleri resmî tarihin dayattığı kalıpların dışına çıkarak ele alıyor. Yaklaşık 650 eserin taranmasıyla hazırlanan çalışma; İttihad ve Terakki’den 31 Mart Vakası’na, Sultan Abdülhamid Han’dan Sultan Vahdettin’e, Lozan’dan Nutuk’a kadar yakın tarihin üzeri örtülen meselelerini belge ve kaynaklar üzerinden yeniden tartışmaya açıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de yakın tarih, uzun yıllar boyunca hakikatin peşine düşen bir ilim sahası olmaktan çıkarılarak rejimin meşruiyetini tahkim eden bir propaganda vasıtasına dönüştürüldü. Osmanlı bütünüyle karalanırken, Cumhuriyet’e giden süreç tek merkezli ve tartışılmaz bir kurtuluş destanı hâlinde takdim edildi. Bu resmî anlatının dışında söz söyleyenler ise çoğu zaman ilmî delillerle cevaplandırılmak yerine yaftalama, hakaret, baskı ve susturma yoluyla karşı karşıya bırakıldı.</p>

<h3><u><strong><a href="https://www.kureselkitap.com/urun/575689/kitap/islambol-yayinlari/fikret-aktas/yakin-tarihimizi-sorgulamak/" rel="nofollow"><span style="color:#e74c3c">SİPARİŞ İÇİN TIKLAYINIZ</span></a></strong></u></h3>

<p>Fikret Aktaş’ın <i>Yakın Tarihimizi Sorgulamak</i> adlı eseri, tam da bu ezberlerin üzerine gidiyor. Müellif, yaklaşık iki yüz yıllık tarihimizin karanlıkta bırakılan, değiştirilerek aktarılan veya satır aralarına hapsedilen meselelerini farklı kaynaklar üzerinden bir araya getiriyor. Kitap, okuyucuya hazır hükümler sunmak yerine olaylar, şahıslar ve bağlantılar arasında yeniden düşünme imkânı açıyor.</p>

<h2><strong>İttihad ve Terakki’den Lozan’a uzanan hesaplaşma</strong></h2>

<p>Eserde Kıbrıs’ın kiralanması, Mısır meselesi, Meşrutiyet, Makedonya, masonluk, İttihad ve Terakki, Filistin, 31 Mart Vakası, Balkan Savaşları, Haim Nahum, Birinci Dünya Savaşı, Sarıkamış, Çanakkale, Sultan Abdülhamid Han, Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Cumhuriyet, Lozan ve Nutuk gibi yakın tarihin en tartışmalı başlıkları ele alınıyor.</p>

<p>Kitabın muhtevası, Türkiye’de dokunulmaz hâle getirilen birçok ismi, hadiseyi ve metni yeniden sorgulamaya açıyor. Bilhassa İttihad ve Terakki’nin masonik bağlantıları, 31 Mart Vakası’nın arka planı, Filistin meselesindeki dış tesirler, Sultan Abdülhamid Han’a karşı yürütülen faaliyetler ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecine dair resmî anlatılar kitabın merkezî meseleleri arasında yer alıyor.</p>

<p>Aktaş, tarihçiliğin hadiseleri art arda sıralamak veya okul kitaplarında tekrar edilen hükümleri yeniden üretmek olmadığını vurguluyor. Ona göre tarih, yaşananların arkasındaki iradeyi, menfaat ilişkilerini, dış müdahaleleri ve fikrî yönlendirmeleri ortaya çıkarma çabasıdır. Bu bakımdan eser, tarih adı altında yapılan “olay koleksiyonculuğuna” karşı tarih şuurunu ve tarih felsefesini öne çıkarıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türkiye’de resmî tarih, uzun yıllar boyunca milletin kendi geçmişiyle sahici bir bağ kurmasının önüne geçti. Osmanlı’ya düşmanlık, Batı’ya hayranlık ve Cumhuriyet kadrolarını sorgulanamaz hâle getiren anlayış, birkaç neslin tarih idrakini iğdiş etti. Bunun neticesinde tarihini bilmeyen, kendisine öğretilen birkaç sloganı hakikat zanneden ve her itiraza “hainlik” yaftasıyla cevap veren sığ bir insan tipi ortaya çıktı.</p>

<h2><strong>Belgelerle örülmüş bir hafıza mücadelesi</strong></h2>

<p>Yaklaşık 650 kitabın taranmasıyla hazırlanan eser, farklı görüşleri ve kaynakları karşı karşıya getirerek okuyucuya çapraz okuma imkânı sunuyor. Müellif, kimi yerde sorular soruyor, kimi yerde yerleşik iddiaları başka kaynaklarla mukayese ediyor, kimi yerde ise resmî anlatının çelişkilerini açığa çıkarıyor.</p>

<p><i>Yakın Tarihimizi Sorgulamak</i>, milletin hafızasına yerleştirilen yalan, eksik ve çarpıtılmış anlatılarla hesaplaşma gayesi taşıyor. Eser, yakın tarihin birkaç resmî metne, nutka ve okul kitabına mahkûm edilemeyeceğini gösterirken okuyucuyu geçmişi yeniden okumaya, şahısları ve hadiseleri rejimin penceresinden değil hakikatin ölçüsüyle değerlendirmeye çağırıyor.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Kitap, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/yakin-tarihimizi-sorgulamak-fikret-aktas</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 11:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/d-a-v-a-s-e-b-e-b-i-o-l-d-u-1280-x-720-piksel.webp" type="image/jpeg" length="18322"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Dinden bahsetmek yasak!”]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/dinden-bahsetmek-yasak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/dinden-bahsetmek-yasak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kemalizm’in millete reva gördüğü zulümlerin en ağır cephelerinden biri de İslâm düşmanlığıydı.</p>

<p>Camilerden medreselere, ezandan dinî neşriyata kadar Müslümanlığın cemiyet hayatındaki bütün izleri hedef alındı.</p>

<p>Din hakkında yazı yazmak, tarihî bir hadiseden bahsetmek, hatta temsil ve ima yoluyla dinden söz etmek dahi yasaklandı.</p>

<p>1942 ve 1945 tarihli resmî emirler, Kemalist rejimin gençliği dinî fikirlerden uzak tutmayı açık bir devlet politikası hâline getirdiğini gösteriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>İşte yayınlara verilen emirler:</i></p>

<blockquote>
<p>“Gazetelerimizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis (söz eden) bazı yazı, mütalâa îmâ ve temsillere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihî, gerek temsilî ve gerek mütalâa kabilinden olan her türlü makale ve fıkra ve tefrikaların neşrinden tevakkî edilmesi (kaçınılması) ve başlanmış bu gibi tefrikaların en son on gün zarfında nihayetlendirilmesi.”</p>

<p>(T.C. Başvekâlet, Matbuat Umum Müdürlüğü, İç Matbuat Dairesi, 1945).</p>

<p>“Biz her ne şekil ve surette olursa memleket dâhilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençliğin içine dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.”</p>

<p>(T.C. Dâhiliye Vekâleti, Matbuat Umum Müdürlüğü, sayı 658 ve 17 Mayıs 1942).</p>
</blockquote>

<p><i>Baran Dergisi</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/dinden-bahsetmek-yasak</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 13:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/dinden-bahsetmek-yasak-haber.webp" type="image/jpeg" length="34809"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mora’dan İzmir’e ve Kıbrıs’a: Yunan mezalimi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/moradan-izmire-ve-kibrisa-yunan-mezalimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/moradan-izmire-ve-kibrisa-yunan-mezalimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mora'da on binlerce Müslüman'ın katledilmesiyle başlayan süreç, Balkan Harbi'nde Türk yurtlarının boşaltılması, Batı Anadolu'nun işgali sırasında gerçekleştirilen katliamlar ve Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılarla devam etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün Yunanistan olarak anılan devletin kuruluş süreci, Batılı tarih anlatılarında çoğu zaman bir “bağımsızlık destanı” şeklinde sunuluyor. Bu anlatının ardında ise Mora Yarımadası’nda yaşayan Türklerin ve Müslüman Arnavutların sistemli biçimde yok edilmesi bulunuyor.</p>

<p>1821 yılında başlayan Mora İsyanı sırasında kasabalar, köyler ve şehirler kuşatıldı; teslim olan Müslümanlara verilen can güvenceleri çiğnendi. Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar da saldırıların hedefi oldu. Türklerin evleri, dükkânları, vakıfları ve ibadethaneleri yağmalandı; bölgedeki Osmanlı-İslâm mirası ortadan kaldırılmaya çalışıldı.</p>

<p>Yunan isyanına destek vermek üzere Avrupa’dan Mora’ya gelen bazı gönüllüler dahi karşılaştıkları vahşet karşısında dehşete düştü. İsyancıların hedefi bir ordunun mağlup edilmesinden ibaret kalmadı; yüzyıllardır bölgede yaşayan Müslüman halkın tamamının ortadan kaldırılması amaçlandı.</p>

<h2><strong>Tripoliçe: Avrupa’nın gözleri önündeki katliam</strong></h2>

<p>Mora’daki mezalimin safhalarından biri, Eylül 1821’de Tripoliçe’nin ele geçirilmesinin ardından yaşandı. Şehirde bulunan Müslüman Türkler günler boyunca öldürüldü. Evler, çarşılar ve kamu binaları yağmalandı. Sokaklar cesetlerle dolarken Avrupa devletleri, destek verdikleri isyancıların cinayetleri karşısında sessiz kaldı.</p>

<p>Tripoliçe katliamı, Yunan milletinin temel karakterini açıkça gösterdi. Bu hareket, Müslüman Türk varlığını kendi tasavvur ettiği coğrafyadan bütünüyle söküp atmayı hedefleyen bir tasfiye siyaseti üzerinde yükseldi. Mora’daki şehirlerin Türklerden arındırılmasıyla beraber camiler, mezarlıklar, çeşmeler, vakıflar ve Osmanlı devrine ait yapılar da yok edildi veya başka amaçlarla kullanıldı.</p>

<h2><strong>Balkan Harbi’nde Türk yurtları ateşe verildi</strong></h2>

<p>Yunan mezaliminin sonraki büyük safhası 1912-1913 Balkan Harbi sırasında yaşandı. Osmanlı ordusunun geri çekilmesiyle savunmasız kalan Müslüman köyleri, Yunan ve diğer Balkan ordularının saldırılarına açık hâle geldi. Selanik, Yanya, Drama, Serez ve çevresinde yaşayan Türkler öldürme, yağma, sürgün ve zorla göç ettirme siyasetiyle karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Alman konsolosluk raporlarına dayanan araştırmalar, Selanik’in işgalinin ardından Müslüman halka yönelik baskıların, tutuklamaların, yağmaların ve saldırıların yaşandığını gösteriyor. Balkan Harbi yıllarında on binlerce Türk, canını kurtarmak için doğup büyüdüğü topraklardan Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı.</p>

<p>Camiler kapatıldı, Müslümanların mallarına el konuldu, köyler boşaltıldı. Asırlardır Türk-İslâm yurdu olan şehirlerin nüfus yapısı zor yoluyla değiştirildi. Bugün Balkanlar’da Türklerin azınlık durumuna düşmesinin arkasında savaşların yanı sıra bu planlı sürgün ve yıldırma siyaseti bulunuyor.</p>

<h2><strong>İzmir’in işgali katliamla başladı</strong></h2>

<p>15 Mayıs 1919 sabahı Yunan askerlerinin İzmir’e çıkmasıyla Batı Anadolu’da üç yılı aşkın sürecek kanlı işgal başladı. İşgal kararını alan ve Yunan ordusunu Anadolu’ya sevk eden güç, İngiltere öncülüğündeki Batılı devletlerdi.</p>

<p>İzmir’e çıkan Yunan askerleri, kışla ve hükûmet konağından teslim aldıkları Türk subay, asker ve memurları hakaretler eşliğinde limana götürdü. Esirlere zorla “Zito Venizelos” diye bağırtıldı. Direnme imkânı bulunmayan çok sayıda Türk asker, memur ve sivil öldürüldü veya yaralandı. Döneme ilişkin çalışmalar, işgalin ilk gününden itibaren katliam ve yağmanın başladığını kayda geçiriyor.</p>

<p>İzmir’de başlayan saldırılar, Yunan ordusunun ilerlediği Aydın, Manisa, Denizli, Uşak, Balıkesir ve Bursa çevresine yayıldı. Köyler basıldı, erkekler topluca öldürüldü, kadınlara saldırıldı, evler ve mahsuller yakıldı. Türk halkını göçe zorlamak amacıyla korku ve yıldırma siyaseti uygulandı.</p>

<h2><strong>Aydın ve çevresinde köyler yakıldı</strong></h2>

<p>Yunan birlikleri Aydın’a girdikten sonra şehirde geniş çaplı yangınlar, yağmalar ve katliamlar yaşandı. Kasabalar ile köyler arasında yolculuk yapan siviller öldürüldü; halkın hayvanlarına, mahsullerine ve kıymetli eşyalarına el konuldu.</p>

<p>Ayrıca raporlarda; Afyon, Kütahya, Eskişehir, Bilecik, Söğüt, İzmir ve Aydın çevresindeki köylerde sivillerin süngülenerek öldürüldüğü, camilere doldurulan insanların diri diri yakıldığı, kadınlara tecavüz edildiği, çocukların katledildiği ve yerleşim yerlerinin ateşe verildiği kaydedildi. Dönemin tahkikat notlarında bazı bölgelerde yüzlerce kadının cinsel saldırıya uğradığı, çok sayıda Müslümanın işkenceye maruz bırakıldığı ve geri çekilen Yunan birliklerinin ardında harabeye dönmüş şehirler bıraktığı belirtilmektedir.</p>

<p>İşgal altındaki bölgelerden gelen haberler üzerine uluslararası bir tahkik heyeti kuruldu. Amerikalı Amiral Mark Bristol başkanlığındaki heyet, bölgedeki Türk nüfusunun Rum nüfustan fazla olduğunu ve işgal sürecinde Yunan kuvvetlerinin ağır suçlar işlediğini kayda geçirdi. Buna rağmen Batılı devletler Yunan ordusuna verdikleri siyasî ve askerî desteği sürdürdü.</p>

<p>Yunan ordusunun görevi Batı Anadolu’da güvenliği sağlamak şeklinde sunulmuştu. Fiilî uygulama ise Türk halkının yurdundan çıkarılması, Rum nüfusun bölgeye yerleştirilmesi ve Anadolu’nun bir bölümünün Yunanistan’a ilhak edilmesi üzerine kurulmuştu.</p>

<h2><strong>Geri çekilirken şehirleri ateşe verdiler</strong></h2>

<p>Türk ordusunun Büyük Taarruz’la ilerlemesi üzerine Yunan birlikleri Batı Anadolu’dan geri çekilmeye başladı. Bu geri çekilme, askerî bir tahliyenin ötesine geçti; yerleşim yerlerini harabeye çeviren bir yakıp yıkma seferine dönüştü.</p>

<p>Kasabalar ateşe verildi, köprüler ve demiryolları tahrip edildi, köylünün yiyeceği ve hayvanları gasp edildi. Manisa başta olmak üzere çok sayıda şehir ve köy büyük ölçüde yakıldı. Tahliye edilen bölgelerde siviller öldürüldü; Türk ordusunun eline sağlam şehirler ve yaşanabilir köyler geçmemesi amaçlandı.</p>

<h2><strong>Kıbrıs’ta hedef Türk varlığını ortadan kaldırmaktı</strong></h2>

<p>Yunan yayılmacılığının Müslüman Türklere yönelen bir başka kanlı cephesi Kıbrıs oldu. Adayı Yunanistan’a bağlama anlamına gelen “Enosis” hedefi doğrultusunda kurulan EOKA, 1950’li yıllardan itibaren terör faaliyetlerine girişti.</p>

<p>1960 yılında Türkler ile Rumların ortaklığı üzerine kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Rum yönetiminin Türklerin anayasal haklarını ortadan kaldırma teşebbüsleriyle kısa sürede işlemez hâle getirildi. 21 Aralık 1963’te başlayan ve “Kanlı Noel” adıyla tarihe geçen saldırılarda Türk mahalleleri kuşatıldı; kadın, çocuk ve ihtiyarlar öldürüldü.</p>

<p>Lefkoşa’nın Kumsal bölgesinde Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet İlhan ile çocukları Murat, Kutsi ve Hakan, sığındıkları evin banyosunda katledildi. Kıbrıs Türklerinin hafızasına kazınan bu vahşet, saldırıların sivilleri doğrudan hedef aldığını bütün açıklığıyla gösterdi.</p>

<p>1963-1974 yılları arasında 103 Türk köyünün saldırıya uğradığı, on binlerce Kıbrıs Türkünün evini terk etmek zorunda kaldığı ve yüzlerce kişinin öldürüldüğü veya kaybolduğu kayıtlara geçti. Türkler kamu görevlerinden uzaklaştırıldı, ekonomik kuşatma altına alındı ve dar bölgelerde yaşamaya zorlandı.</p>

<p>Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde 1974 yılında gerçekleştirilen toplu katliamlar ise Rum-Yunan zihniyetinin Enosis uğruna hangi noktaya ulaşabildiğini bir kez daha ortaya koydu.</p>

<h2><strong>Batı’nın değişmeyen tavrı: Katliama göz yummak</strong></h2>

<p>Mora’dan Batı Anadolu’ya ve Kıbrıs’a uzanan süreçte değişmeyen unsurlardan biri Batılı devletlerin tutumu oldu. Avrupa, Yunanistan’ın kuruluşunu himaye etti; Balkanlar’daki genişlemesini destekledi; 1919’da Yunan ordusunu Anadolu’ya çıkardı; Kıbrıs’ta Türklerin uğradığı saldırılar karşısında yıllarca etkili bir tedbir almadı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yunanlılar tarih boyunca kendisini “medeniyetin mirasçısı” şeklinde pazarlarken Müslümanlara karşı yürüttüğü tasfiye siyasetini perdelemeye çalıştı. Batılı devletler de kendi siyasî çıkarları uğruna bu perdenin arkasındaki kanlı sicili görmezden geldi.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/moradan-izmire-ve-kibrisa-yunan-mezalimi</guid>
      <pubDate>Sat, 25 Jul 2026 09:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/yunan-mezalimm.webp" type="image/jpeg" length="45547"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Ayasofya Camii ibadete açıldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-ayasofya-camii-ibadete-acildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-ayasofya-camii-ibadete-acildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[86 yıl süren Kemalist dayatmanın ardından 24 Temmuz 2020’de yeniden ibadete açılan Ayasofya Camii, fethin ruhunu, milletin inancını ve ümmetin şuurunu temsil eden asli hüviyetine kavuşalı altı yıl oldu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Fethin sembolüydü</strong></h2>

<p>İstanbul’un kalbinde yükselen Ayasofya, yalnızca mimarî bir yapı değil, İslam medeniyetinin Anadolu’daki hâkimiyetinin, fethin ve müminlerin vakarının tarihî nişanesidir. Müslümanlar açısından Ayasofya; bir cami, bir vakıf, bir remiz, bir şuur ve aynı zamanda bir ideolojik çizgidir. Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) “İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır, o ordu ne güzel ordudur” hadisinin ete kemiğe bürünmüş tecellisidir. Bu hadisin muhatabı olan Fatih Sultan Mehmed Han, 29 Mayıs 1453 günü İstanbul'u fethederek Ayasofya’ya girmiş ve burayı ilk cuma namazını kılmak suretiyle camiye çevirmiştir. Bu olay, sadece bir yapı değişikliği değil; bâtılın yıkılıp hakkın hâkimiyetinin ilanıdır.</p>

<p><img alt="2020 07 Ayasofya 1857" class="detail-photo img-fluid" height="646" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/2020-07-ayasofya-1857.webp" width="1000" /></p>

<p>Ayasofya, M.S. 537 yılında Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından inşa ettirilmiş ve inşa edildiği dönemde Hristiyan dünyasının en büyük mabedi olarak kabul edilmiştir. Daha önce aynı yerde inşa edilen iki kilisenin yıkılmasından sonra, dönemin siyasî ve teolojik gücünü göstermek üzere inşa edilen bu yapı, Roma-Bizans mimarisinin zirvesini temsil eder. İnşasında binlerce işçi çalıştırılmış, dönemin en yetkin mimarları olan Anthemios ve İsidoros görevlendirilmiştir. Kubbesinin çapı 31 metreyi aşan Ayasofya, asırlar boyunca hem mimarî ihtişamı hem de siyasî temsil kabiliyeti nedeniyle bir “imparatorluk mabedi” olarak görülmüştür. Yapı, Bizans döneminde yalnızca bir ibadethane değil, aynı zamanda siyasî meşruiyetin, imparatorluk ideolojisinin ve kilise otoritesinin simgesiydi. Ne var ki, bu görkem, 1453'te İslam’ın kudreti karşısında hükmünü yitirmiştir.</p>

<p>Fetihle birlikte, Ayasofya İslam mülküne geçmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han, bu mabedi kılıç hakkı olarak almış, ilk olarak burada namaz kılmış, ardından burayı cami olarak vakfetmiştir. Ayasofya’nın cami statüsü, sıradan bir idarî karar değil, vakıf hukukuna dayanan, şer’î kayıtlara bağlanmış, hukukî ve manevî sorumluluğu olan bir tasarruftur. Fatih, Ayasofya için hazırlattığı vakfiyede “Bu camiyi kim maksadının dışında kullanırsa Allah’ın, meleklerin ve bütün müminlerin lâneti üzerine olsun” ifadesini bizzat yazdırmıştır. Bu vakfiye, bugün hâlâ Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivlerinde saklanmakta ve geçerliliğini muhafaza etmektedir.</p>

<p><img alt="Fatih Sultan Mehmet" class="detail-photo img-fluid" height="576" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/fatih-sultan-mehmet.jpg" width="1000" /></p>

<p>Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle birlikte, çevresine medrese, kütüphane, imaret, şifahane ve muvakkithane gibi birçok ilim ve hizmet kurumu da inşa edilmiştir. Osmanlı, Ayasofya’yı yalnızca bir mabet olarak değil, bir irfan merkezi, bir cemiyet çekirdeği olarak yeniden şekillendirmiştir. Fetihten sonra yapılan ilk cuma hutbesini Akşemseddin okumuş, bu da yapıya manevî bir temel kazandırmıştır. Ayasofya, Osmanlı’nın her döneminde devletin ve ümmetin merkezi yapılarından biri olmuş, önemli hadiseler ve hutbeler burada okunmuştur. Ayasofya’da görev yapan imam, hatip ve müezzinler devlet protokolüne dahil edilmiştir. Ayrıca Osmanlı sultanları her cuma namazını farklı camilerde kılarken, Ayasofya’da kılınan namazlar daima siyasî mesaj içermiştir.</p>

<h2><strong>Cumhuriyet döneminde kapatıldı, müzeye çevrildi</strong></h2>

<p>Ancak bu tarihî yapı, 20. yüzyılın başında Batı’ya gösterilen bir sadakat gösterisinin kurbanı hâline getirildi.</p>

<p>1931 senesinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Bizans Enstitüsü namına, Thomas Whittemore, caminin mozaiklerini temizlemek ve tamir etmek bahanesiyle Türkiye’den müsaade ister. O dönem Cumhuriyet ilân edilmiş, Kemalistler İslâm’ın Anadolu’dan kazınması için elinden gelen gayreti sergilemektedir. Amerikalıların teklifi reddedilmez. Ayasofya Camii, 1931 senesinde restorasyon bahanesiyle kapatılır.</p>

<p>3 Şubat 1932’de (Kadir Gecesi’nde) Müslümanlar Ayasofya’ya akın eder; fakat caminin etrafı polis-jandarma doludur ve on binden fazla Müslüman sükût-u hayâle uğrar. Caminin üst katlarında, balkonlarında; kafalarında silindir şapkaları ellerinde ise purolarıyla elçi, memur ve hatta papazlardan müteşekkil gâvurlar, Müslüman cemaati seyretmektedir. Adeta artık Müslümanların bu ülkenin sahibi olmadığının mesajı verilmiştir.</p>

<p><img alt="Ayasıfya Kapalı" class="detail-photo img-fluid" height="669" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/ayasifya-kapali.webp" width="1000" /></p>

<p>1934 ortalarında Maarif Vekaletine getirilen Abidin Özmen, Ayasofya’nın müze haline getirilmesi için çalışmalara başlar. Buna mukabil halkın tepkisinden çekinerek “Tamirat dolayısıyla ibadet mekânı geçici olarak ibadete kapatılmıştır.” denilir. Maarif Vekâleti, kendi binalarını ve Fatih Medresesini yıkar. Ocak 1935'te bahçe, dehlizler, caminin etrafı açılır. 1 Şubat 1935’te ise Ayasofya Müzesi namıyla bina halka sunulur. İbadet mahalli ise ilk etapta kapalı tutulur.</p>

<p>Müslümanların nefretini körükleyecek hâdiseler bu kadarla sınırlı kalmaz. Ezân vakti geldiğinde Ayasofya’nın minarelerinden şu ses yükselir: “Tanrı uludur, Tanrı uludur!” Ezanın ardından Kur’ân-ı Kerim de Türkçe okunur. İlk Türkçe ezan Ayasofya’da Müslümanların hayreti, kâfirlerin sevinç içindeki seyirleriyle okunur. Bu da yetmezmiş gibi, ertesi gün yayınlanan tüm gazetelerde yaşananlardan Müslümanlar çok memnun olmuşçasına bahsedilir ve “Türkçe Kur’anı halk misalsiz bir huşu içinde dinledi” manşetleri atılır.</p>

<p>İslâm’a savaş açanların Ayasofya’yı müzeye dönüştürmekten maksatları, İslâm’ı hâkir görmek, onu çağ dışı, ancak müzede sergilenmeye lâyık bir inanış şeklinde ele almaları dolayısıylaydı. Onların niyetleri her ne olursa olsun, Ayasofya ile müzeye kaldırılan İslâm değil, son beş asırlık zaman diliminde aşk ve vecd ateşini harlayamamış, İslâm anlayışını yenileyememiş, zamanın ruhunu elinden kaçırmış ve bunun neticesi olarak da uzun yıllar süren savaşlardan sonra Anadolu’ya kendisini dar atmış, harab, bitab “Müslüman”dı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, sadece mimari bir karar değil, Cumhuriyet rejiminin İslam’a karşı yürüttüğü ideolojik operasyonun en açık sembollerinden biri oldu. Bu kararla beraber yalnızca bir mâbedin değil, milletin ruhunun da üzerine bir zincir vuruldu.</p>

<h2><strong>Müslüman Anadolu unutmadı</strong></h2>

<p>Ayasofya'nın müzeye çevrilmesiyle birlikte başlayan sessiz mücadele, yıllar içinde farklı formlarda sürmeye devam etti. Bu mücadeleyi en istikrarlı şekilde yürüten yapı ise İBDA hareketi oldu. 1980’li ve 1990’lı yıllarda medyada sıkça “İbdacılar Ayasofya kavgasını tırmandırıyor” başlıklarıyla karşılaşıldı. Bu hareketin mensupları, çeşitli dönemlerde Ayasofya’nın kapısına dayanarak, içeride namaz kılarak, afiş asarak ve bildiriler dağıtarak dikkat çekmeye çalıştı. Bu eylemler çoğu kez gözaltı ve baskı ile bastırıldı. Ancak mücadele, yılmadan sürdü.</p>

<p>Ayasofya’nın tekrar cami olması gerektiği, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in de başat meselelerinden biri olmuştu. “Ayasofya açılacak!.. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânâlar zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!..” diyerek, bu mabedin sadece kapılarının değil, hakikatlerin de açılacağını vurgulamıştı.</p>

<h2><strong>2019’da eylemler yeniden yükseldi</strong></h2>

<p>2019 yılına gelindiğinde, Ayasofya davası tekrar halk nezdinde büyük bir destek buldu. 1 Şubat ve 16 Mart tarihlerinde Ayasofya’nın yeniden cami olması için binlerce kişinin katıldığı eylemler düzenlendi. İbdacıların öncülüğünde gerçekleştirilen bu eylemler, medya ve kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. O güne dek bu meseleyi gündeme taşımayan siyasi iktidar, eylemlerin ardından ilk kez açık sinyal verdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Mart 2019’da yaptığı açıklamada “Ayasofya’yı cami olarak açabiliriz. CHP zihniyetinin attığı bu adımı değiştiririz” dedi.</p>

<p><img alt="Manset Ayasofya Eylemi 16 Mart-1" class="detail-photo img-fluid" height="750" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/manset-ayasofya-eylemi-16-mart-1.webp" width="1000" /></p>

<h2><strong>2020’de zincirler kırıldı</strong></h2>

<p>Bu açıklamadan bir yıl sonra, 10 Temmuz 2020’de Danıştay 10. Dairesi tarihi bir karara imza attı. 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı iptal edildi. Kararda Ayasofya’nın cami olarak vakfedildiği, tapu kayıtlarının hâlâ bu statüyü gösterdiği ve devletin bu şartları değiştirme yetkisine sahip olmadığı belirtildi. Bu karar, vakıf hukukunun ve tarihî gerçekliğin gereğiydi.</p>

<p>Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildiğini ve cami olarak yeniden ibadete açıldığını ilan etti. Ardından 24 Temmuz 2020 Cuma günü, 86 yıl sonra Ayasofya’da ilk cuma namazı kılındı. Ayasofya Meydanı mahşer yerine döndü. Tekbirler, salâlar ve gözyaşlarıyla tarihe geçecek bir gün yaşandı. Ulusal ve uluslararası basın, bu ânı canlı yayınlarla tüm dünyaya duyurdu.</p>

<h2><strong>Beş yılda 40 milyon ziyaretçi</strong></h2>

<p>Ayasofya Camii, ibadete açıldığı günden bu yana geçen beş yıl içinde yaklaşık 40 milyon ziyaretçiyi ağırladı. Günlük ortalama 50 bin kişinin ziyaret ettiği cami, hem bir ibadethane hem de bir inanç merkezi hâline geldi. Caminin içinde İstanbul Müftülüğü tarafından düzenlenen Sahih-i Buhari dersleri, irşat programları, kandil gecesi etkinlikleri ve haftalık ilmî faaliyetlerle büyük bir hareketlilik yaşanıyor.</p>

<p><img alt="Ayasıfya Açıldı" class="detail-photo img-fluid" height="562" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/ayasifya-acildi.jpeg" width="1000" /></p>

<p>Ayrıca camide her yıl iki kez hafızlık icazet programı düzenleniyor. Milli Eğitim Bakanlığı ile ortak yürütülen hafızlık projesiyle yetişen gençler burada icazet alıyor. Her gün ortalama bir veya iki kişi Müslüman oluyor. Yabancı ziyaretçilere rehberlik eden görevliler, İslam’ı tanıtıyor, Ayasofya’nın tarihini anlatıyor ve sorulara cevap veriyor.</p>

<p>Ayasofya’nın yeniden cami olarak açılması, yalnızca tarihî bir yapının işlevinin değişmesi değildir. Bu adım, Kemalist rejimin ideolojik dayanaklarına doğrudan meydan okumadır. Ayasofya açıldıysa, bu millet hâlâ yaşıyor demektir. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, Ayasofya’nın açılması “Türk’ün öz ruhunun müzeden çıkarılmasıdır.”</p>

<p>Bugün Ayasofya’nın içindeki namaz, dışındaki kalabalık, içindeki mânâ ve dışındaki umut; hepsi, milletin hâlâ diriliğini koruduğunun işaretidir. Fakat bu süreç burada bitmemektedir. Ayasofya açılmıştır; şimdi sırada onun temsil ettiği mânâları hayatın her alanına taşımak vardır. Zincirleri kırılan Ayasofya, aynı zamanda zincirlenmiş idraklerin de çözülmesini beklemektedir.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-ayasofya-camii-ibadete-acildi</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/2026-07-24-00-01-16.webp" type="image/jpeg" length="68619"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Srebrenitsa Katliamı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-srebrenitsa-katliami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-srebrenitsa-katliami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bosna-Hersek’in Srebrenitsa şehrinde 11 Temmuz 1995’te başlayan soykırımda, Ratko Mladiç komutasındaki Sırp birlikleri en az 8 bin 372 Müslüman Boşnak erkek ve çocuğu sistematik biçimde katletti. Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilen şehir, Hollandalı askerlerin gözü önünde işgalcilere teslim edildi. Aradan geçen 31 yıla rağmen bine yakın Bosnalının naaşına hâlâ ulaşılamadı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yugoslavya’nın parçalanmasıyla başlayan Bosna Savaşı’nın en karanlık safhası, 11 Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da yaşandı. Avrupa’nın ortasında, bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen soykırımda en az 8 bin 372 Müslüman Boşnak erkek ve erkek çocuk katledildi; binlerce kadın, çocuk ve yaşlı yerlerinden sürüldü.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa topraklarında yaşanan en büyük toplu kıyım olarak kayıtlara geçen Srebrenitsa, Batı’nın “insan hakları”, “uluslararası hukuk” ve “güvenli bölge” söylemlerinin gerçek mahiyetini de ortaya çıkardı.</p>

<p>Josip Broz Tito’nun 1980’deki ölümünün ardından Yugoslavya’daki siyasî ve etnik gerilimler giderek arttı. Federasyonu meydana getiren cumhuriyetlerin bağımsızlık talepleri, 1990’lı yılların başında Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açtı.</p>

<p>Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, Sırbistan tarafından desteklenen Bosnalı Sırp birlikleri Müslüman Boşnakların yaşadığı şehir ve köylere karşı geniş çaplı saldırılar başlattı. Boşnak halkı sürgün, toplu infaz, tecavüz, işkence ve kuşatma yoluyla kendi topraklarından çıkarılmaya çalışıldı.</p>

<p>Bosna’nın doğusunda bulunan Srebrenitsa, çevredeki Sırp saldırılarından kaçan on binlerce Müslümanın sığındığı bir şehir hâline geldi. Savaştan önce yaklaşık 24 bin olan nüfus, mültecilerin gelişiyle 40 ila 60 bin arasına yükseldi. Açlık, ilaçsızlık ve hastalıkların hüküm sürdüğü şehir, dış dünyadan koparılmış büyük bir kuşatma alanına dönüştü.</p>

<h2><strong>Sözde "güvenli bölge" ilanı</strong></h2>

<p>Birleşmiş Milletler, Srebrenitsa’yı 1993 yılında “güvenli bölge” ilan etti. Şehrin korunması görevi Hollanda askerlerinden meydana gelen BM Barış Gücü birliğine verildi.</p>

<p>Boşnakların ellerindeki silahlar, güvenliklerinin BM tarafından sağlanacağı gerekçesiyle toplandı. Böylece şehir, yaklaşan Sırp saldırısı karşısında savunmasız bırakıldı.</p>

<p>Ratko Mladiç komutasındaki Bosnalı Sırp ordusunun saldırıları yoğunlaştığında Boşnaklar, kendilerinden toplanan silahların geri verilmesini istedi. Hollandalı birliklerin komutanı Thom Karremans bu talebi reddetti. BM yönetimi etkili bir askerî müdahale gerçekleştirmedi; sınırlı hava faaliyetleriyle yetindi.</p>

<p>11 Temmuz 1995’te Ratko Mladiç’in birlikleri Srebrenitsa’ya girdi. Ağır silahlarla donatılmış Sırp ordusu karşısında Hollandalı askerler geri çekildi. Şehrin güvenliğinden sorumlu BM birliği, kendisine sığınan yaklaşık 25 bin Müslümanı Sırp güçlerinin insafına terk etti.</p>

<p>Daha sonra ortaya çıkan görüntülerde Mladiç’in, şehri boşaltan Hollandalı komutan Karremans’a hediye verdiği görüldü. Bu görüntüler, Srebrenitsa’daki teslimiyetin ve ihanetin sembollerinden biri hâline geldi.</p>

<h2><strong>Erkekler ailelerinden koparıldı</strong></h2>

<p>Sırp birlikleri şehri ele geçirdikten sonra Potoçari’deki BM yerleşkesine sığınan Müslümanları kadınlar, çocuklar ve erkekler şeklinde ayırdı. Kadınlarla çocukların büyük bölümü otobüslere bindirilerek bölgeden sürüldü. Erkekler ve erkek çocuklar ise sorgulama bahanesiyle alıkonuldu.</p>

<p>Yaşları küçük çocuklardan yaşlılara kadar binlerce Müslüman; depolara, okullara, fabrikalara ve boş arazilere götürüldü. Gruplar hâlinde kurşuna dizilen Boşnakların bir kısmı diri diri gömüldü. Bazı babalar çocuklarının, bazı çocuklar babalarının öldürülmesine şahit olmaya zorlandı.</p>

<p><img alt="Srebrenitsa-1" class="detail-photo img-fluid" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/srebrenitsa-1.webp" width="1000" /></p>

<p>Srebrenitsa’dan ormanlık alanlar üzerinden Tuzla’ya ulaşmaya çalışan binlerce kişi de Sırp askerlerinin pusularında, bombardımanlarında ve toplu infazlarında şehit edildi.</p>

<p>Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun yanında “Akrepler” adıyla bilinen Sırbistan özel birlikleri de katliamlara katıldı. Soykırımın birkaç gün içinde, önceden hazırlanmış plan doğrultusunda gerçekleştirildiği uluslararası mahkemelerde ortaya konuldu.</p>

<h2><strong>Cesetler toplu mezarlar arasında taşındı</strong></h2>

<p>Sırp güçleri işledikleri suçları gizlemek ve kurbanların kimliklerinin belirlenmesini zorlaştırmak amacıyla şehitlerin naaşlarını toplu mezarlara gömdü. Daha sonra bu mezarlar iş makineleriyle açılarak cesetler parçalandı ve farklı bölgelere nakledildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu sebeple aynı kişiye ait kemik parçaları birbirinden kilometrelerce uzaktaki farklı mezarlarda bulundu. Bosna-Hersek’te yürütülen çalışmalar sırasında yüzlerce toplu mezar ve binlerce ferdi mezar ortaya çıkarıldı.</p>

<p>DNA incelemeleriyle kimliği belirlenen kurbanlar, her yıl 11 Temmuz’da Potoçari Anıt Mezarlığı’nda düzenlenen törenlerle toprağa veriliyor. Ailelerin bir kısmı, yakınlarından geriye kalan birkaç kemik parçasını defnedebiliyor.</p>

<p><img alt="Srebre" class="detail-photo img-fluid" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/srebre.webp" width="1000" /></p>

<p>Potoçari’de sıralanan binlerce beyaz mezar taşı, Avrupa’nın göbeğinde Müslümanlara karşı işlenen soykırımın sessiz şahitleri olarak duruyor. Katledilenlerin bine yakınının naaşı veya kimliği hâlâ tespit edilemedi.</p>

<h2><strong>Hollanda hükümeti istifa etti</strong></h2>

<p>Hollanda hükûmeti, Srebrenitsa’nın düşüşü ve Hollandalı askerlerin rolüne ilişkin hazırlanan raporun ardından 2002 yılında topluca istifa etti.</p>

<p>Sonraki yıllarda Hollanda mahkemeleri de barış gücü askerlerinin korumaları altındaki bazı Boşnakları Sırp birliklerine teslim etmek suretiyle hukuka aykırı hareket ettiğine hükmetti. Hollanda devletinin, belirli kurbanların ölümü bakımından kısmen sorumlu olduğu yönünde kararlar verildi.</p>

<p>Bu hükümler, BM bayrağının ve “güvenli bölge” ilanının Srebrenitsa halkını korumadığını; aksine silahsızlandırılan Müslümanların katillerine teslim edildiğini tescilledi.</p>

<h2><strong>Mladiç ve Karadziç’e müebbet hapis</strong></h2>

<p>Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Srebrenitsa’da yaşananları soykırım olarak kabul etti. Uluslararası Adalet Divanı da 2007 yılında Srebrenitsa’da soykırım işlendiğine hükmetti.</p>

<p>Bosnalı Sırpların askerî lideri Ratko Mladiç, uzun yıllar saklandıktan sonra 2011’de Sırbistan’da sahte kimlikle yakalandı. Mladiç; soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından müebbet hapis cezasına çarptırıldı.</p>

<p>Bosnalı Sırpların siyasî lideri Radovan Karadziç de Srebrenitsa Soykırımı, Saraybosna kuşatması ve diğer savaş suçlarından mahkûm edildi. İlk olarak 40 yıl hapis cezası verilen Karadziç’in cezası 2019 yılında müebbete çevrildi.</p>

<p>Srebrenitsa’daki suçlardan Momçilo Krayişnik, Bilyana Plavşiç, Zdravko Tolimir ve çok sayıda Sırp askerî ve siyasî yetkili de yargılandı. Buna rağmen soykırım mekanizmasının içinde yer alan birçok fail ya hiç yargılanmadı ya da sınırlı cezalarla karşılaştı.</p>

<h2><strong>Sırp yönetimi soykırımı inkâr ediyor</strong></h2>

<p>Uluslararası mahkemelerin kararlarına rağmen Sırbistan’daki ve Bosna Sırp Cumhuriyeti’ndeki birçok siyasî isim Srebrenitsa’da yaşananların soykırım olduğunu kabul etmiyor.</p>

<p>Sırbistan’ın eski Cumhurbaşkanı Tomislav Nikoliç, 2013 yılında Srebrenitsa’da işlenen “suç” sebebiyle özür diledi; ancak soykırım ifadesini kullanmadı. Bosnalı Sırp siyasetçiler de katliamı küçültmeye, kurban sayılarını tartışmaya açmaya ve suçluları kahramanlaştırmaya devam etti.</p>

<p>Bosna Sırp Cumhuriyeti’nde Radovan Karadziç gibi savaş suçlularını öne çıkaran bir okul müfredatının hazırlanmak istenmesi, soykırım inkârının yeni nesillere aktarılmaya çalışıldığını gösterdi. Bosna-Hersek Anayasa Mahkemesi, etnik ayrışmayı derinleştireceği gerekçesiyle söz konusu düzenlemeye engel oldu.</p>

<h2><strong>11 Temmuz uluslararası anma günü ilan edildi</strong></h2>

<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 23 Mayıs 2024’te kabul ettiği kararla 11 Temmuz’u “Srebrenitsa Soykırımını Anma ve Düşünme Günü” ilan etti.</p>

<p>193 üyeli Genel Kurulda karar 84 ülkenin desteğiyle kabul edildi. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkeler karar lehinde oy kullanırken Sırbistan, Rusya, Çin ve Macaristan’ın da yer aldığı 19 ülke ret oyu verdi. 68 ülke çekimser kaldı, 22 ülke oylamaya katılmadı.</p>

<p><img alt="Srebbreinsta" class="detail-photo img-fluid" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/srebbreinsta.webp" width="1000" /></p>

<p>Kararda Srebrenitsa Soykırımı’nın inkâr edilmesi ve savaş suçlularının yüceltilmesi kınandı. Üye devletlere, benzer faciaların tekrarını önlemek amacıyla Srebrenitsa’yı eğitim programlarında ele alma çağrısı yapıldı.</p>

<h2><strong>Srebrenitsa’dan Gazze’ye değişmeyen Batı</strong></h2>

<p>Srebrenitsa Soykırımı, Batılı devletlerin ve uluslararası kuruluşların Müslüman halkların uğradığı zulüm karşısındaki kayıtsızlığının tarihî vesikalarından biridir.</p>

<p>1995’te Srebrenitsa “güvenli bölge” ilan edilmiş, Müslümanlar silahsızlandırılmış ve ardından işgalci Sırp birliklerine teslim edilmişti. Bugün Gazze’de de aynı uluslararası mekanizmalar işgal, açlık, tehcir ve toplu katliam karşısında karar yayımlamakla yetiniyor.</p>

<p>Uluslararası mahkemelerin hükümleri uygulanmıyor, Birleşmiş Milletler kararları yaptırıma dönüşmüyor, katliamları gerçekleştiren güçler siyasî ve askerî himaye altında tutuluyor. Srebrenitsa’da kurulan cezasızlık düzeni, Gazze’de işlenen suçlara da zemin hazırlıyor.</p>

<p>Srebrenitsa, Batı’nın insan hakları söyleminin Müslüman kanı karşısında nasıl hükümsüzleştiğini gösteren acı bir tarih levhasıdır. Aradan 31 yıl geçmesine rağmen şehitlerin tamamına ulaşılamadı, ailelerin acısı dinmedi ve adalet tam manasıyla gerçekleşmedi.</p>

<p>11 Temmuz, 8 bin 372 Boşnak Müslümanın hatırasını yaşatma günü olduğu kadar, dünyanın seyirci kaldığı soykırımları unutmama ve unutturmama günüdür.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-srebrenitsa-katliami</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 09:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/srebrenitsaa.jpg" type="image/jpeg" length="62796"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Osmanlı seferlerinde ordunun ziraat ve hayvancılık seferberliği ile beslenme düzeni]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/osmanli-seferlerinde-ordunun-ziraat-ve-hayvancilik-seferberligi-ile-beslenme-duzeni</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/osmanli-seferlerinde-ordunun-ziraat-ve-hayvancilik-seferberligi-ile-beslenme-duzeni" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu'nun klasik dönemindeki askeri başarısının arkasında, yüz binlerce kişilik orduların disiplinli bir şekilde beslenmesini sağlayan muazzam bir lojistik sistem yatmaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sefer Öncesi Savaş Kararı ve Lojistik Planlama</strong></p>

<p>İmparatorluğun kaderini tayin eden seferler padişahın riyasetinde Divân-ı Hümâyûn’da alınır. Devletin en kıdemli ricali, strateji dehası komutanlar ve ulemanın katılımıyla gerçekleştirilen bu yüksek istişare meclisi, yalnızca bir savaş kararı almaz; aynı zamanda kıtaları aşacak bir harekâtın ilk meşalesini yakar. Bu zirvede, ordunun sefere çıkacağı istikamet belirlenirken her bir adımın lojistik altyapısı en ince ayrıntısına kadar planlanır. Savaş kararı, payitahtın koridorlarından taşan bir iradeyle, imparatorluğun tüm çarklarını harekete geçirecek olan o devasa organizasyonun başlangıcını verir.</p>

<p>Meşruiyetin sarsılmaz mührü olan Şeyhülislâm fetvası ve âlimler divanının tasdiki alındıktan sonra, cihan devletinin heybetini temsil eden padişah tuğları büyük bir ihtişamla Cebehâne önüne dikilerek sefer resmen ilan edilir. Bu an, yalnızca bir askerî sevkiyatın başlangıcı değil; devletin tüm iradesinin tek bir sancak altında toplandığı, yerin ve göğün dâvâ sedasıyla inlediği muazzam bir gövde gösterisidir. Tuğların yükselişiyle birlikte payitahtın kalbinden cephe hatlarına kadar uzanan o devasa uyanış başlar ve imparatorluk, tüm ihtişamıyla bir savaş makinesine dönüşerek istikametini belirler.</p>

<p>Osmanlı askerî makinesi, daha sefere çıkmadan aylar önce devreye giren kusursuz bir lojistik planlama ile harekete geçer. Yol boyuna yayılan stratejik menzil sistemi ve orduyu gölge gibi takip eden esnaf teşkilatı sayesinde devasa birliklerin iaşe ve ikmali teminat altına alınırdı. Bu titiz hazırlıklar kapsamında, güzergâh üzerindeki vali ve kadılara gönderilen fermanlarla sefer yolları süratle temizlenip genişletilir; kadim köprüler ihya edilirken stratejik noktalarda yeni geçitler inşa edilirdi. Bölgedeki lojistik seferberlik öylesine derinleşirdi ki vakıf arazilerinden sorumlu görevliler, uçsuz bucaksız tarlalarda ordunun ihtiyacı için hummalı bir zirai faaliyete girişirdi. Hasat edilen taze sebzeler ordu mutfaklarının bereketini sağlarken, yetiştirilen arpa ve buğdaylar bölgedeki değirmenlerde öğütülür; ardından kurulan devasa tuğla fırınlarda neferlerin güç kaynağı olan taze çörekler pişirilerek ordu gelmeden hazır edilirdi.</p>

<p><strong>Menzil Teşkilatı ve Ön Tedarik</strong></p>

<p>Ordunun sefer esnasında hiçbir aksama yaşamadan beslenebilmesi için imparatorluğun can damarı olan menzil sistemi tam kapasiteyle devreye sokulur. Sefer güzergâhı üzerindeki stratejik düğüm noktalarına kurulu devasa ambarlar; un, buğday, pirinç, arpa ve yağ gibi dayanıklı gıdalarla doldurulur. Bu ambarlar, ordunun lojistik emniyetini sağlayan birer kale vazifesi görür.</p>

<p>Seferin en kritik azıklarından biri, uzun süre bozulmadan saklanabilen peksimettir. Yol boyundaki yerleşim yerlerinde fırınlar gece gündüz çalışır, büyük miktarlarda peksimet imal edilir ve bu stratejik stoklar ambarlarda koruma altına alınır. Ambar görevlileri, her bir tahıl tanesinin hesabını titizlikle tutarken gıdaları rutubet ve bozulma gibi dış etkenlere karşı muhafaza eder. Kalitesi düşen ürünler ise ordu daha bölgeye ulaşmadan yenileriyle değiştirilir ve lojistik zincirin aksamasına izin verilmez.</p>

<p><strong>İaşe Temini ve Kaynak Yönetimi</strong></p>

<p>Sefer için gerekli malzemeler farklı yöntemlerle karşılanır. İhtiyaçlar kimi zaman devlet tarafından belirlenen narh fiyatıyla satın alınır, kimi zaman da halktan Avarız-ı Divaniye ve Tekâlif-i Örfiye vergileri kapsamında aynî olarak toplanır. Böylece seferin yalnızca askerî değil, aynı zamanda iktisadî ve idarî bir organizasyon olduğu açıkça ortaya çıkar.</p>

<p>Sefer güzergâhında bir kıtlık baş göstermişse lojistik düzen farklı bölgelerden sağlanan tedarikle desteklenir. İhtiyaçlar Rumeli’den Boğdan’ın bereketli topraklarına kadar uzanan geniş bir coğrafyadan getirilerek ordunun geçiş hattına taşınır. Un, buğday, bulgur, çavdar, darı, pirinç, arpa, yağ, bal, pastırma, tavuk ve peksimet gibi pek çok azık, adeta birer erzak kalesine dönüşen ambarlarda istiflenir.</p>

<p>Lojistik planlama yalnızca askerleri değil, orduyu sırtlayan on binlerce at, katır ve deveyi de kapsar. Bu hayvanlar için gerekli olan saman ve ot balyaları menzillerde önceden hazır edilir. Saman, ot ve arpa yüklenen kervanlar, büyük bir disiplinle yola koyulur ve ordunun hareket kabiliyeti güvence altına alınır.</p>

<p><strong>Sefer Yolu ve Konaklama Düzeni</strong></p>

<p>Ordu harekete geçtiğinde lojistik faaliyetler sahada da devam eder. Ordunun en temel ihtiyaçlarından biri olan su, Sakabaşı yönetimindeki sakalar tarafından karşılanır. Atların üzerine yüklenen büyük deri kırbalarla, en zorlu coğrafyalarda bile orduya sürekli ve taze su taşınır.</p>

<p>Orduyu takip eden orducu esnafı ise askerin taze gıda, sebze ve meyve gibi günlük ihtiyaçlarını karşılar. Böylece ordu, yalnızca savaşan bir güç olarak değil, kendi içinde düzenli bir iktisadî hayat taşıyan hareketli bir şehir gibi ilerler.</p>

<p>Osmanlı ordusunda disiplin, zaferin en önemli şartlarından biri kabul edilir. Askerin, geçtiği topraklardaki köylünün tarlasına veya malına zarar vermesi kesinlikle yasaktır. Kazara meydana gelebilecek en küçük zarar dahi devlet hazinesinden tazmin edilir. Bu anlayış, sefer düzeninin yalnızca askerî başarıya değil, adalet ve nizam fikrine de dayandığını gösterir.</p>

<p>Bu disiplinin en çarpıcı örneklerinden biri, Yavuz Sultan Selim Han’ın Memluk seferinde anlatılan meşhur hadisedir. Cihan padişahı, ordusuyla göz alabildiğine uzanan elma bahçelerinden geçerken askerini denemek ister. Bahçeler geride kaldıktan sonra lalasına dönerek, “Lala, canım elma istedi; askerin heybelerini yoklayın, elma var mı bakın?” emrini verir. Binlerce askerin heybesi tek tek aranır; ancak ne bir elma ne de koparılmış bir dal parçasına rastlanır. O kadar cazibedar ve kıpkırmızı elmaların arasından geçen onca neferden tek biri bile harama el uzatmamıştır.</p>

<p>Lala, büyük bir gururla padişahın yanına yaklaşarak, “Hünkârım, hiçbir askerde elma bulamadık,” der. Bu cevap, aslında ordusunu sınayan Yavuz Sultan Selim’in gönlüne ferahlık verir. Atının üzerinde vakur bir edayla ellerini semaya açan padişah, “Ya Rabbi, sana sonsuz hamd ediyorum! Ben bu tarla çiğnemeyen, haram yemeyen ordumla dünyayı fethederim!” diyerek şükür ve hamdüsenada bulunur. Bu iman ve disiplin, Osmanlı’nın lojistik başarısını ruhla birleştiren asıl kuvvetlerden biridir.</p>

<p><strong>Yemek Hazırlığı ve Beslenme Düzeni</strong></p>

<p>Osmanlı ordusunda cephe ve intikal hatlarındaki yemek düzeni, askerî disiplinin mutfağa yansıdığı güçlü bir standart üzerine kurulmuştur. Osmanlı askerinin günlük istihkakı belirli ölçülere bağlanmıştır. Her bir nefer için günlük 320 gram ekmek, 160 gram peksimet, 200 gram koyun eti, 160 gram pirinç ve 80 gram yağ tahsis edilerek ordunun beslenme dengesi korunur.</p>

<p>Neferlerin savaş gücünü diri tutmak için askerlere günde iki defa taze pişirilmiş sıcak yemek verilir. Ordunun ana protein kaynağı koyun etidir; sığır eti ise pek tercih edilmez. Öyle ki 100 bin kişilik büyük bir ordunun yıllık koyun ihtiyacı, yaklaşık 100 bin baş gibi devasa bir rakama ulaşır. Bu durum, Osmanlı sefer lojistiğinin ne kadar geniş bir planlamaya dayandığını açıkça gösterir.</p>

<p>Etin merkezde olduğu bu mutfakta pirinç veya bulgur pilavı, besleyici çorbalar ve harareti alan hoşaflar sofranın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu menü, askerin hem fizikî dayanıklılığını hem de moralini yüksek tutmak üzere şekillenmiştir.</p>

<p>Sefer güzergâhı boyunca orduyu arkadan takip eden büyük koyun sürülerinin sevk edilmesi ve düzenli biçimde kesilerek mutfağa ulaştırılması Kasapbaşı Teşkilatı’nın sorumluluğundadır. Ordu istikametinde hareket eden ve adeta yürüyen erzak depoları gibi işleyen bu sürülerin idaresi, sefer lojistiğinin en stratejik halkalarından birini oluşturur.</p>

<p>Bunun yanında Baytar Ocağı da sefer boyunca önemli bir görev üstlenir. Gerek ordunun protein ihtiyacını karşılayan büyük koyun sürülerinin gerekse orduyu sırtlayan at, katır ve develerin salgın hastalıklardan korunması ve tedavisi için baytarlar sürekli çalışır. Ordu gelmeden önce konaklama alanlarındaki su kaynakları ve otlaklar incelenir; böylece hayvan sağlığı güvence altına alınır ve lojistik zincirin kırılması önlenir.</p>

<p><strong>Lojistik Destek ve Nakliye Düzeni</strong></p>

<p>Ordunun ağır yükleri deve, katır ve atlarla taşınır. Bunun yanında Tuna, Fırat ve Dicle gibi nehirler ile Karadeniz ve Ege gibi deniz yolları, lojistik akışı hızlandırmak için kullanılır. Böylece Osmanlı ordusu yalnızca kara yollarına bağlı kalmaz; su yollarını da sefer düzeninin önemli bir parçası hâline getirir.</p>

<p>Ordunun en sarsıcı vurucu gücü olan büyük toplar, her türlü arazi şartında ilerleyebilen özel bir teşkilatın idaresindeki top arabalarıyla cepheye taşınır. Top Arabacıları Ocağı, ateş gücünün zamanında ve eksiksiz biçimde savaş meydanında hazır bulunmasını sağlayan kritik unsurlardan biridir.</p>

<p>Sadece mühimmat değil, bir ordunun ayakta kalması için gereken her türlü teknik malzeme de daha sefer başlamadan hazırlanır. Barut ve güllelerin yanı sıra nal, çivi, çadır ve meşale gibi hayati malzemeler arabalara istiflenir. Bu teçhizat kervanları, ordunun ardında hareketli bir şehir gibi ilerleyerek lojistik sürekliliği sağlar.</p>

<p>İşte bu sistemli yapı; Yavuz Sultan Selim’in Mercidâbık seferinde olduğu gibi, ordunun aylarca süren zorlu yolculuklarda dahi disiplinini korumasına imkân tanımıştır. Osmanlı lojistiği, ordunun menzilden menzile taze bir kuvvetle ilerlemesini sağlamış; kazanılan büyük zaferlerin görünmeyen, fakat belirleyici unsurlarından biri olmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araştırmacı Tarihçi Yazar Şükrü Altın</p>

<p>Aylık Baran Dergisi 52. sayı, Haziran 2026</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/osmanli-seferlerinde-ordunun-ziraat-ve-hayvancilik-seferberligi-ile-beslenme-duzeni</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 13:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/kapak-154244.webp" type="image/jpeg" length="53862"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[5 Temmuz: Urumçi'den Başbağlar'a katledilen Müslümanlar]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/5-temmuz-urumciden-basbaglara-katledilen-muslumanlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/5-temmuz-urumciden-basbaglara-katledilen-muslumanlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[5 Temmuz 1993 tarihinde Başbağlar'da toplam 33 kişi katledildi. Katliamın ve kundaklamanın ardından köye bırakılan bildiride, "Sivas'ın intikamı alındı" deniliyordu. Sivas'ta ölen 33 kişiye karşılık nasıl ki Sivas davasında 33 masum Müslüman'a idam cezası verildiyse, Başbağlar'da da 33 masum Müslüman şehid edildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>5 Temmuz tarihi direk olarak Müslüman Anadolu insanına karşı gerçeklemiş iki katliamın yıldönümü.</p>

<p>Biri serhad boylarında yer alan Doğu Türkistan Urumçi katliamı diğeri ise Anadolu'nun tam kalbinde bulunan Sivas Başbağlar köyü katliamıdır.</p>

<p>İkisinin de tarih itibariyle aynı güne denk gelmesi tesadüfi gibi görünse de Anadolu insanının Müslüman Uygur kardeşlerine karşı duyduğu yakınlık ve ruh birliği bizleri bu iki katliamın yıldönümü olan 5 Temmuz'da işgal altındaki İslam topraklarına daha da yakınlaştırıyor.</p>

<p>Doğu Türkistan bizden kilometrelerce uzak bir coğrafya gibi görünse de 5 Temmuz’da kader birliği yaptığımız Urumçi'yi bir Anadolu toprağı olarak gördüğümüzü belirtmek isteriz.</p>

<p>Tarihin en vahşi katliamlarından birine tanık olan Erzincan'ın Kemaliye İlçesi'ne bağlı Başbağlar Köyü, 5 Temmuz 1993 günü akşam karanlığında sayıları 100 kişi olduğu söylenen bir gurup tarafından basılmıştı.</p>

<p>Başbağlar, belki de tarihi olarak Müslüman Anadolu insanına karşı gerçekleşmiş en büyük katliamlardan birisidir. 5 Temmuz Katliamını yapanlar özellikle Başbağlar köyünü seçmişlerdi. Köyün Sünni olması kundaktaki bebeklere, savunmasız çocuk ve kadınlara kadar topyekûn katliama maruz kalmasına sebep teşkil ediyordu.</p>

<p>Başbağlar’da öldürülen 33 Sünni Müslümanın katilleri hala yakalanmamış ve faillerinin kimler olduğu tespit dahi edilememiş durumdadır. Yapılan büyük katliamın üstünden tam 2 yıl geçmesine rağmen olay hâlâ zihinlerdeki sıcaklığını koruyor. Katliam sırasında sağ kurtulanlar, yaşadıklarını anlatınca o anı adeta tekrar yaşıyormuş gibi dehşete kapılıyorlar.</p>

<p>Yöre halkı üzerinde büyük psikolojik tahriplere yol açan bu katliam, aradan geçen zamana rağmen hâlâ gündemin ilk sırasını oluşturuyor.</p>

<p>Sivas Madımak Otelinde öldürülen 37 kişinin intikamını almak adına girişilmiş ve faili meçhul saldırının tek hedefi Müslüman Anadolu halkıdır. Ve bu halk devletin bazı katmanları tarafından adeta üstü kapatılan Başbağlar Katliamı hakkındaki sorularına cevap arıyor.</p>

<h2><strong>Başbağlar'da toplam 33 kişi katledildi</strong></h2>

<p>Köyü basanlar köylülere tam 1,5 saat propaganda yaptı ve öldürülmek için seçilen erkeklere neden öldürülecekleri anlatıldı. 2 Temmuz'da Sivas'ta çıkan olaylarda hayatını kaybedenlere karşılık katledilecekleri ifade edildi. Propagandadan sonra köyün tüm erkekleri kurşuna dizildi ve 28 kişi hayatını kaybetti. Daha sonra köy ateşe verildi ve 214 ev, köy okulu ve köy camii yakıldı. Bu yangınlar sırasında da 1'i çocuk, 4'ü kadın, 5 kişi öldü.</p>

<p>O gün Başbağlar'da toplam 33 kişi can verdi. Katliamın ve kundaklamanın ardından köye bırakılan bildiride, "Sivas'ın intikamı alındı" deniliyordu.</p>

<p>Madımak olayından sonra 33 kişiye belli belirsiz idam cezası verilmiştir. Başbağlar ise vahim bir olay olarak orta yerde durmaktadır.</p>

<p>İtirafçılar var, sanıklar var, tanıklar var ama yargı yok. 2 Temmuz’u unutturmayanlar ise 5 Temmuz Başbağlar katliamının yanına bile uğramıyorlar bugün.</p>

<p>5 Temmuz 2009 tarihi ise Başbağlar ile kader birliği yapmış Urumçi şehrinde Müslüman Uygur Türk'lerine karşı Başbağlar misali girişilen ve Çin ordusunun desteğini almış Çinli grupların savunmasız kadın ve yaşlı binlerle ifade edilen Müslümanı katlettiği tarih olarak hafızalarımıza kazınmıştır.</p>

<h2><strong>Tam 196 Uygur Türk'ü kurşuna dizildi</strong></h2>

<p>Urumçi Katliamının ardından 1 yıl geçti hafızalarımızdaki tazeliğini koruyan ve günler süren olaylar sonrasında Çin yönetimi Urumçi'ye asker takviye etti. Urumçi'de ev ev baskınlar yapıldı, Uygur Türkleri gözaltına alındı. Çin hükümeti olayların sorumlularının idam edileceğini açıkladı ve o kararını uyguladı. Tam 196 Uygur Türk'ü kurşuna dizildi. B.M ve diğer uluslararası kuruluşlar ise bu soykırıma sessiz kalarak adeta Çin işgal Devletinin giriştiği bu katliamı desteklemişlerdir. Bu olaylar esnasında Uygur kadınlarının tanıkların önüne geçerek Çin işgalcilerine meydan okumaları ise tarihin şanlı sayfalarında yerini almıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Aslında Doğu Türkistan halkına karşı işgalci Çin tarafından yıllardır katliam uygulanmaktadır.</p>

<p>Müslüman ve aynı zamanda Sünni olan Uygur Türkleri ve yaşadığı bölgenin stratejik önemi bir yana Çin'e hayat kaynağı olacak coğrafi bir bölgede bulunması ve bir nevi Batı’ya giriş kapısı olması Çin işgalcileri için bu toprakları vazgeçilmez yapıyor.</p>

<p>Bunun yanında Büyük Doğu için başta Anadolu'yu ve bütünü ile İslam dünyasını Çin'den gelecek saldırılara karşı adeta koruyucu serhad boylarındaki kale konumu ile Doğu Türkistan Anadolu'nun ayrılmaz ve Çin işgalcilerine terkedilemeyecek derecede önem arz eden bir parçasıdır.</p>

<p>5 Temmuz bu iki katliamın da yıl dönümü... Başbağlar ve Urumçi denilince bir tarafta şehidler ve kahramanların yer aldığı diğer tarafta ise hain ve korkakların bulunduğu önemli iki hadise aklımıza gelecektir.</p>

<p>Bu iki olayı oluş ve katledenlerin uygulamaları yönünden incelediğimizde ise, "YA MUNTAKİM" diyerek sürekli tekrarladığımız yemin dillerimizden eksik olmayacaktır.</p>

<p>Hem Başbağlar hem de Urumçi Anadolu'dur. O halde Anadolu kesinlikle intikamını alacaktır.</p>

<p>Başbağlar katliamının yıl dönümü olduğu halde başta STK’lar ve medya olmak üzere bürokraside hiç yer bulmaması ve bunun aksine Alevi-Solcu-Kemalistlerin yaptıkları propaganda neticesinde sadece “Sivas katliamı”nı anması, hepsinin iki yüzlü, art niyetli, korkak ve ezik olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Müslümanlar bu hadisede de “Sivas katliamı” propagandasına yenik düştüler.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/5-temmuz-urumciden-basbaglara-katledilen-muslumanlar</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 13:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/whatsapp-image-2026-07-05-at-131955.jpeg" type="image/jpeg" length="71649"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Barbaros Hayreddin Paşa'nın vefatı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-barbaros-hayreddin-pasanin-vefati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-barbaros-hayreddin-pasanin-vefati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-barbaros-hayreddin-pasanin-vefati</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 11:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/hayredin.jpg" type="image/jpeg" length="73018"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Şeyh Said idam edildi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-seyh-said-idam-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-seyh-said-idam-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şeyh Said ve 46 yareni, dini ve kültürel değerlere yönelik baskılara karşı koyduğu için 29 Haziran 1925'te idam edildi. Şeyh Said, İslami kurumların kapatılması ve baskıcı politikalara karşı çıkmış, kıyamının bir tevhid mücadelesi olduğunu savunmuştur. Kemalist rejim, bu olayı ayaklanma bahanesiyle bastırarak Müslüman halka karşı şiddetli bir zulüm başlatmıştır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şeyh Said ve 46 yareninin, 29 Haziran 1925’te Şark İstiklal Mahkemeleri tarafından Diyarbakır’da idam edilmelerinin üzerinden 101 yıl geçti.</p>

<ul>
 <li>
 <h3 itemprop="headline"><i><strong><a href="https://www.barandergisi.net/seyh-said-neye-isyan-etti">Şeyh Said neye isyan etti?</a></strong></i></h3>
 </li>
 <li>
 <h3><a href="https://www.barandergisi.net/gorus-seyh-sait-isyani-olmasa-ne-olurdu"><i><strong>Şeyh Said isyanı olmasa ne olurdu?</strong></i></a></h3>
 </li>
</ul>

<p>Müslüman halkın dini ve kültürel değerlerine karşı Kemalist zihniyetin başlattığı süreçte yaşanan zulümlere karşı durduğu için hedef alınan Şeyh Said ve beraberindekiler, darağacına çıkarıldı. Şeyh Said'in şehid edilmesinin ardından ise Müslüman Kürt halkı üzerinde büyük bir zulüm furyası başlatıldı. Sürgünler ve toplu katliamlarla beraber İslâmi değerlere karşı tasfiye süreci işletildi. Bu dönemde binlerce insan katledildi. Toplumun önderleri konumunda olan birçok âlim idam edildi.</p>

<h2><strong>Kıyamın başlangıcı</strong></h2>

<p>Tarihin unutulmaz hadiselerinden olan 1925 Şeyh Said Kıyamı; 13 Şubat 1925 tarihinde, Dara Hênê (Hani) vilayetinin Eglê (Eğil) bucağına bağlı Pîran (Dicle) köyünde başlamıştı. Osmanlı’nın çöküşünden sonra İslâm’a verilecek zararlardan endişe eden ve endişesini de gittiği her yerde dile getiren Şeyh Said, etrafında yüzlerce atlı süvariyle Pîran'da bir düğün merasimine katılır. Köye gelen jandarma kafilede kanun kaçaklarının olduğunu söyler, Şeyh Said'in yumuşak tavrına mukabil jandarma tekliflerini kabul etmez ve isyana giden süreç başlar. Halifeliğin kaldırılması ve “Türk Ulus Devleti”nin oluşturulmasıyla sistemin dayatmaları sonucu, İslâmi kurumlar kapatılmış, İslami eğitim sistemi lağvedilmişti. Zaten bu gidişatın zulüm olduğuna ve buna karşı durulması gerektiğine inanan Şeyh Said, kıyamının bir tevhid mücadelesi olduğunu dile getirir ve canı dahil sahip olduğu her şeyi bu mücadelede feda eder.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Mahkeme Savunması</strong></h2>

<p>Zulümleri ve katliamları meşrulaştıran dönemin Şark İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandı. “Yargılama” sürecinde konuşan Şeyh Said, savunmasında, İslâm hukukundan hareketle kıyamın vacip olduğunu, sistemin halka zulmettiğini, küfrün yayılmaya başladığını, İslâm’a saldırı olduğunu belirterek hareketinin başlama sebeplerini anlatmıştı.</p>

<h2><strong>“Mücadelem Allah ve Dini İçindir”</strong></h2>

<p>İdam edilmeden önce varlık gerekçesini ortaya koyarak, “Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir.” şeklindeki ifadeleri haykırmış, kendinden sonra gelecek nesillere hem davasının mefhumunu anlatmış hem de zalimlerin yüzene hakkı vakur bir eda ile söylemiştir. İstiklal Mahkemelerinde göstermelik bir yargılamanın ardından 29 Haziran 1925 tarihinde idam edilmiştir. Onun idamının arkasındakiler, kabrinin varlığına da tahammül edemeyerek, defnedildiği yeri gizlemişlerdir.</p>

<h2><strong>Üstad'ın Kaleminden Şeyh Said'in İsyana İtilmesi</strong></h2>

<p>Üstad Necip Fazıl, “Son Devrin Din Mazlumları” eserinde Şeyh Said'in kıyam niyeti olmamasına mukabil Kemalist rejimin kendisini buna zorladığını ve esasında kendisinin bir kabahati olmadığını Kemalistlerin kendi ifadelerine de yer vermek sûretiyle ispatlıyor. Şimdi Şeyh Said'i idama götüren hâdisenin aslında nasıl vuku bulduğunu “Son Devrin Din Mazlumları”ndan takip edelim:</p>

<h2><strong>Piran Köyündeki Hadisenin Aslı:</strong></h2>

<p>O taraflarda, Şeyh Said isimli, bâtıni irşad ve tasarruf ehliyeti son derece şüpheli, Nakşî Şeyhi olduğu iddiasında, daha ziyade muhitini sevk ve idare siyaseti ve satıh üstü güdüm dehâsı bakımından hünerli, koyun sürülerini yüzlerce çobanın otlattığı, çok zengin ve büyük bir ağa vardır ve en büyük meziyeti olarak bu adam şeriat bağlılığında müstesna bir şiddet ve hiddet sahibidir. Fakat bu şiddet ve hiddetin kullanılacağı yeri ve dereceyi tâyin edebilme irfanından mahrum…</p>

<p>İşte bu adam, Allah ve Resulüne bağlı her ferdin hak vermesini gerektirici bir ruh haleti içinde, sonrasını görmeksizin, daha 1925’in ilk basamaklarında olup bitenlerden üzgün ve rejime o zamandan küskündür. Fakat bu duygusunu asla içtimaî bir fiile çıkartmamakta, belki hiçbir gerçek kanun anlayışının suç biçemeyeceği tarzda ruhlara aşılamakla yetinmekte ve kötülüklere karşı elle, olmazsa dille, o da olamazsa kalble karşı durmayı emreden Hadîsin ancak üçüncü basamağına yapışabilmekte, bazen de ikinci basamağa geçebilmektedir. Fakat bu ikinci basamakta da (Forum) dedikleri toplum meydanına sızabilmek imkânından mahrum bulunmakta ve sisli dağlar, buzlu ırmaklar arkasında, ancak tebeşir noktaları halinde basit insanlara hitap edebilmektedir. Bu düşünce tavrı ve tavır düşüncesi hiçbir demokrasi şekil ve nev’inde suç değildir. (s. 44)</p>

<h2><strong>Şeyh Said'i İsyana İten Sebep:</strong></h2>

<p>Jandarma kolunun başındaki subay gayet akıllı bir hareketle Şeyh Said’in karşısına çıkıyor ve mahkûmların kanuna teslimi için Şeyhin vasıta olmasını rica ediyor. Şeyhin karşılığı gayet ince, zarif ve anlayışlıdır:</p>

<p>-Hoş geldiniz, safa geldiniz! İsteğinizde haklısınız! Şu var ki, biz şimdi bir dünya saadetini kutlama töreni içindeyiz. Bu vaziyette bize katılanları teslim olmaya zorlayamayız. Şu gördüğünüz silahlı kalabalık da buna razı olmaz. Bir hâdise çıkabilir. Buyurun, siz ve askerleriniz de bize misafir olun, hep beraber yiyip içelim, size izzet ve ikram gösterelim, siz de mahkûmları kollamakta devam edin; düğün bitip biz de buradan ayrılmaya ve kalabalık dağılmaya başlayınca onları alıp götürün! Hattâ o zaman mahkûmları elimle teslim etmenin çarelerini düşüneyim!</p>

<p>Jandarma subayı, bu haklı teklifi kabul etmiyor, mahkûmların sığındığı evi kuşatıyor ve neticesi malûm… (s. 45)</p>

<h2><strong>İsyan:</strong></h2>

<p>Şeyh Said vak’a üzerine Vilâyet merkezine bizzat gidip durumu izah edeceği ve hadisede hiçbir dürtüklemesi olmadığını göstereceği yerde artık işi bir olup bitti kabul ediyor, yüksek bir dağ tepesindeki köyüne çekiliyor ve üzerine hükûmet kuvvetleri yüklenince, birden, beslediği ruh haleti yüzünden, kendisini karşı koyma ve isyana mecbur ve memur sayıyor ve gümbürtü kopuyor. (s. 45-46)</p>

<h2><strong>Kemalist Rejimin Ayaklanmayı Devrimlere Kılıf Olarak Kullanması:</strong></h2>

<p>Şeyh Said ayaklanışı bütün vatana şâmil gösterilecek, hadiseye dış düşman tahrikleriyle alâkalı mânalar verilecek, kısmî seferberlik ilânına kadar gidilip bütün o havalide omuz üstünde baş ve taş üstünde taş bırakılmayacak; ortalık sindirilince de neler yapılacağı, ne devrimlere yol açılacağı görülecekti. (s. 51)</p>

<h2><strong>İngiliz Desteği Palavrası ve Kürtçü Kalkışma Yalanı</strong></h2>

<p>Onun İngilizlerin adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde olduğu şeni bir yalandır. Öyle olsaydı ilk başarılarının ardından cenup istikametinde sınıra doğru sarkar, Irak kürtleri ve İngilizlerle irtibat kurar ve dâvasına, gerilerini ve yardım kaynaklarını sağlamış olarak bellibaşlı bir çevre içinde girişirdi. Bu vaziyette, Türk hükûmetinin dine karşı tavrı da, kendi devletinin nizamını kurmak varken onu fazla alâkalandırmamak gerekirdi.</p>

<p>O, dini zedelenmeye doğru giden bir Türk gibi hareket etti ve neticelerini hiç düşünmeden kendi öz hükûmetini, Ankarayı toslamaya davrandı. Bu davranışın sakameti yanında samimiyeti açıktır ve Şeyh Said’e mahkemede vereceği cevaptan da anlaşılacağı gibi Kürtlük gayreti ve İngilizlerle irtibat zilleti isnat etmek vicdansızlıktır. Birinci Dünya Harbi sonlarında başlayarak, Mütareke yılları ve İstiklâl Savaşı içinde, hem de kahraman edasiyle kimlerin İngilizlerle emel birliği halinde bulunduğunu Türk milletinin gerçek aydınları bilir. (s. 53)</p>

<h2><strong>Kıymet Hükmü:</strong></h2>

<p>Şeyh Said zorla itilmiş olmasına rağmen din hikmetleri bakımından pekâlâ mukavemet edebileceği ve mukavemet etmekle mükellef bulunduğu hâdiselerin tek sorumlusu olmakla beraber, bilmeyerek uyandırdığı ve artık hep uyanık kalmasına sebep olduğu ejderhanın yine bizzat mazlumudur. O, kendisine düşen zulüm payının kefaretini ödedi; ya ödemelerine imkân olmayanların hâli ne olsa gerek?.. (s. 69)</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-seyh-said-idam-edildi</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 13:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/seyhsaid-1.webp" type="image/jpeg" length="62103"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Haliç’e dökülen yazma eserler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/halice-dokulen-yazma-eserler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/halice-dokulen-yazma-eserler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde Osmanlı'yla bağları koparma adına yürütülen politikalar, yalnızca bir alfabe değişikliğine yol açmamış; asırların birikimi olan yazma eserleri, kütüphaneleri ve arşiv malzemelerini de hedef almıştır. Binlerce eser yakılmış, hurda kâğıt muamelesi görmüş, yurt dışına çıkarılmış veya kaderine terk edilmiştir. Bugün Osmanlı hafızasına dair anlatılan birçok hazin hikâye, aslında bir medeniyetin kendi geçmişine karşı yürütülen bu büyük tasfiye hareketinin somut örnekleri olarak karşımızda durmaktadır.</p>

<p>Yazar Ebubekir Aytekin, <i>Kemalist Devrimlerin Analizi</i> adlı eserinde bu meseleye özel bir yer ayırmakta; Osmanlı arşivleri ile yazma eserlerin uğradığı kayıpları çeşitli örneklerle ortaya koymaktadır. Eserde yer alan ve Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde tarihî mirasa yönelik yaklaşımı gözler önüne seren ilgili bölümü istifadenize sunuyoruz.</p>

<h2><strong>Haliç’e Dökülen Yazma Eserler</strong></h2>

<p>İstanbul, Beyazıt Sahaflar Çarşısı Derneği Başkanı Adil Sarmusak anlatıyor:</p>

<p>Cumhuriyet döneminin bu harf devriminden sonra eski kitaplara karşı aşırı bir düşmanlık… Bakın mesela, size bir şey anlatayım. Prof. Kasım Güven, Eczacılık Fakültesi Dekanından naklen anlatıyorum. Balat’ta bir kütüphane ağzına kadar kitap dolu. Eski kitap… Osmanlıca, Arapça… Yetkili birisi bir tane kağnı arabası kiralıyor. At arabası yani. Diyor ki bu kitapları götür Haliç’e boşalt, diye para veriyor ona. O kitapları adam yüklüyor kağnı arabasına, götürüp Haliç’e atıyor.”</p>

<p>“Bir seferinde de bunu Avusturya Sefiri görüyor. Diyor ki bu kitapları bana satar mısın? Adam zaten atmaya götürüyor, canına minnet… Sözün kısası kitaplar için 15 lira istiyor. Bir araba kitabı 15 liraya alıyorum, diyor Sefir. Bu kitaplar içinden ne çıkıyor biliyor musunuz? Dünyada tek nüshası olan İbni Sina’nın kendi eliyle yazdığı <i>El-Kanun Fi-Tıb</i>…”</p>

<p>“Adam alıyor. Avusturya’ya götürüyor.”</p>

<p>“Bugün o kitap Viyana Müzesindedir. Profesör Kasım Güven’in anlattığına göre, diyor ki biz Eczacılık Fakültesi olarak, Türk devleti olarak bir nüshasını istedik, bize vermediler. Niye versinler ki? İyi de etmişler. Sen malına sahip çıkma; yani bir zaman ben de çocukluğumda yaşadım. Evinizde bir Arapça Kur’an veyahut da bir Arapça kitap oldu mu suç olarak alıp götürüyorlardı bizi. Böyle dönemler yaşadık.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Böyle dönemlerde kimisi korkusundan yaktı onları, kimisi gömdü, kimini de yakalayıp attılar (hapishaneye). Dolayısıyla büyük bir hazinemiz böylelikle telef oldu. Ya yurt dışına kaçtı… Ben gururuma yediremiyorum. Dünyanın dördüncü büyük arşivi Bulgaristan’da. Ben bir kitapçı olarak, ben bunu bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak içime sindiremiyorum.</p>

<p><i>Ebubekir Aytekin, Kemalist Devrimlerin Analizi, s. 127-128</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>İktibas, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/halice-dokulen-yazma-eserler</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 11:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/yazma-eserlerrrsfsd.webp" type="image/jpeg" length="62508"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarihte bugün: Muhammed Mursi'nin şehadeti]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-muhammed-mursinin-sehadeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-muhammed-mursinin-sehadeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Muhammed Mursi, 17 Haziran 2019'da darbeci Sisi rejiminin mahkeme salonunda şehit düştü. Arap Baharı'nın en önemli sembol isimlerinden biri hâline gelen Mursi'nin hayatı ve mücadelesi, İslâm dünyasının yakın tarihindeki en önemli kırılmalardan biri olarak hafızalardaki yerini koruyor. Şehadetinin yıl dönümünde Muhammed Mursi'yi rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/tarihte-bugun-muhammed-mursinin-sehadeti</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 12:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/mirusii.jpg" type="image/jpeg" length="98119"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hafız Osman Düzenli anlatıyor! 1940’lı yıllarda Kur’an okuma ve jandarma zulmü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kur’an öğretiminin suç sayıldığı yıllarda Of ve Çaykara halkı, dinî eğitim geleneğini baskılara rağmen gizlice sürdürdü. Jandarma baskınları karşısında cüzler saklandı, çocuklar nöbet tuttu, hocalar takibata uğradı. Farklı şahitlikler, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşanan dinî baskıları ve halkın inancını korumak için verdiği kararlı mücadeleyi gözler önüne seriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>Hafız Osman Düzenli kimdir?</i></strong></p>

<p><i>1933 yılında Çaykara’nın Visir (Gülen Köyü) İfteriyon mahallesinde doğdu. 7 kardeşin (4 erkek 3 kız) 6ncısıdır. 6 yaşında babası Hamdi Düzenli’den hafızlık eğitimine başladı ve 8 yaşında hafızlığını tamamladı. Hafızlığını tahkim ederek sürekli Of, Çaykara ve Rize’deki camilerde özellikle Ramazan aylarında mukabele okumaya devam etti. 10 yıl süreyle Kars’ta Ramazan aylarında Evliya Camii’nde ve bazı eşraftan şahısların evlerinde mukabele okudu. Latin harfleriyle okuma yazmayı kendi kendine öğrendi. Askerliğini Kırklareli’nde tamamladı. 1958 yılında ağabeyleri Hasan, Hüseyin ve Ali Düzenli’nin çalıştığı Amasya/Suluova/Yeni Çeltek Kömür İşletmesinde Direk Katibi olarak işe başladı. İlkokul Diplomasını Suluova Merkez İlkokulu’nda hariçten imtihanlara girerek aldı. Daha sonra hanımı ve iki çocuğuyla birlikte Suluova Eski Çeltek Mahallesi’nde ağabeyi Hüseyin Düzenli’nin evinin arkasındaki küçük iki odaya yerleşti. Bilahare aynı mahallede kendi yaptığı kerpiç eve taşındı. O zamanlar küçük bir kasaba olan Suluova’ya 200 m<sup>2</sup>’lik bir arsa alıp üzerine kendi oturacağı evini yaptı. Uzun süre Kömür İşletmesinde çalıştıktan sonra Amasya/Suluova Şeker Fabrikası’na işçi olarak işe başladı. Ramazan aylarında yıllık iznini kullanarak Suluova’da 15 yıl süreyle Gurbetler Camii’nde hatimle teravih namazı kıldırdı. 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra getirilen yönetmelikler gereği “sakalını kesmesi” yönündeki baskılardan dolayı emekli oldu. Emekli olduktan sonra doğduğu köy (Visir)’de babasından kendisine kalan arazi üzerinde ev yapıp yazları burada; kışları emekli ikramiyesiyle aldığı Trabzon/Pelitli’deki küçük apartman dairesinde geçirdi. Hayatının son 6 yılını Alzheimer ve Parkinson hastalığıyla geçirdi. 4 Şubat 2019 yılında Suluova’da vefat etti ve babası, ağabeyleri, üvey annesi ve yakın akrabalarının medfun bulunduğu Eski Çeltek kabristanına defnedildi.</i></p>

<hr />
<p><i> </i></p>

<p>Çok küçük çocuktum. İsmet Paşa zamanında yani Halk Partisi’nin iktidar olduğu 1940’lı yıllarda bütün memlekette Kur’an okumak, okutmak yasaktı. Biliyorsunuz CHP devrinde 18 sene ezanı aslından okumak yasaklandı. “<i>Tanrı uludur Tanrı uludur. Tanrıdan başka Tanrı yoktur”</i> şeklinde minarelerden Türkçe okuttular ezanı. Hatta bizim Çaykara ve Of’ta yasağın ilk zamanlarında ezanı aslı gibi okuyanlar elleri kelepçeli karakola alındı, hapse bile atıldı. Böyle olmasına rağmen Of ve Çaykara’nın bütün köylerinde insanlar din-i mübin-i İslâm’ı muhafaza ettiler, vazgeçmediler. Gizli gizli çocuklarını okuttular, hafızlar yetiştirdiler. 1940’lı yıllarda Trabzon’da özellikle de Of’ta (o zaman Çaykara Of’a bağlıydı, henüz kaza değildi) her aileden bir çocuk mutlaka hafız olarak yetiştirilirdi. Ayrıca İslâmî İlimler İtikad, Fıkıh, Arapça da öğretilirdi. Bunlar, bin bir türlü imkânsızlık, sıkıntı ve bir de hükümet korkusuyla gizli gizli evlerde yapılırdı. Bu millet az çekmedi Halk Partisi’nden.</p>

<p>Bizim köyde, yani Visir (Çaykara’nın Gülen Köyü)’de de aynı yasaklar şiddetli bir şekilde tatbik edildi. Kur’an kursunda, camide okumak yasaktı. Bizim bulunduğumuz İfteriyon Mahallesi’nde, bizim akrabalardan yaşlı bir zat olan Hacı Şerif’in eski bir evi vardı. Biz çocuktuk, orada okurduk. Köyün Mağaraş denen en alt kısmına bir nöbetçi koyardılar. Eğer jandarmalar ana yoldan köye doğru çıkmaya başlarlarsa, o nöbetçi koşarak gelir haber verirdi. Tabii o zaman köyde araba yolu yoktu. Jandarmalar yürüyerek çıkarlardı köye. Her tarafı ararlardı, köy camisini, eski Kur’an kursunu ve <i>“filan evde kuran okunuyor, çocuklar okutuluyor”</i> diye ihbar aldıkları evleri basarlardı. Rahmetli Molla Salih vardı, hoca idi. O da çocuk okuturdu. Halk Partisi iktidarda olduğu zamanda çok zulüm etti millete. Hem dinine hem de ocağına. Millet hala unutmadı o zulümleri. Onun için millet bu zulümlerden sonra Demokrat Partiyi iktidara getirdi. Bir daha da Halk Partisini doğrudan iktidara getirmedi. O ezanı eski haline getirdi.</p>

<p><i>(Kaynak: Yahya Düzenli’nin babası Hafız Osman Düzenli (1933-2019) ile Ağustos 2002 yılında Çaykara/Gülen Köyünde yaptığı mülakattan.)</i></p>

<p></p>

<p><strong>ESKİ MÜFTÜLERDEN ALİ KEMAL SARAN ANLATIYOR</strong></p>

<p><strong>JANDARMA BASKISI VE İBRETLİ BİR OLAY</strong></p>

<p><strong><i>Ali Kemal Saran Kimdir?</i></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>1934 yılında Çaykara’da doğdu. İlk öğrenimini Çaykara İlkokulu’nda sürdürürken aynı zamanda köyünde hafızlığını tamamladı. İstanbul ve Bursa’da bir süre kıraat dersleri aldıktan sonra, 1952 yılında Haranikas Medresesi’nde başladığı Arapça ve ilim tedrisatını 1956 yılında tamamlayarak Hacı Hasan Rami Yavuz Efendi’den icazet aldı. 1957 yılında Diyanet İşleri Teşkilatı’nca açılan müftülük ve vaizlik imtihanını kazandı. 1958 yılında askerlik görevini ikmal ettikten sonra Cihanbeyli Müftülüğü’ne atanarak meslek hayatına başladı. Sırasıyla Orta, Çatalzeytin, Bartın, Arsin, Pasinler, Görele müftülükleri ve Maçka vaizliği görevlerinde bulundu. Resmî görevi esnasında, dışarıdan bitirme imtihanlarına girerek ortaokul ve liseyi tamamladı. Din Görevlileri Federasyonu’nun yönetiminde birkaç kez görev aldı. 1982 yılında emekli olduktan sonra kısa bir süre serbest ticari faaliyet yürüttü. 1984-2000 yılları arasında Türk derneklerinin davetlisi olarak gittiği Avrupa ülkeleri ABD ve Kanada’da aralıklı olarak dinî hizmetlerde bulundu. Meslek hayatı ve emeklilik dönemi boyunca, yürüttüğü hayır işleri ve dernekçilik çalışmalarıyla sosyal alanda aktif biçimde yer almanın yanında; çeşitli gazete ve dergilerde makale ve köşe yazıları yayımladı. Ali Kemal Saran, 78 yaşında, 2010 yılının Aralık ayında geçirdiği elim bir trafik kazasında vefat etti.</i></p>

<p>Hafızlığımı yaptığım sırada, Halk Partisi’nin son dönemleri olduğundan, her ne kadar Kur’an okutma yasağı biraz gevşese de, ortalığa yine Jandarma korkusu hakimdi. Bunun için hocamız, caminin önüne daima içimizden bir nöbetçi diker ve Çaykara yolundan jandarmaların gelip gelmediğini gözetlemelerini isterdi. Çaykara’nın köyleri genellikle Solaklı Deresinin iki yanında hayli eğilimli ve sarp yamaçlarda yer alır. Bu fiziki yapıda köy evlerinin ya da caminin bulunduğu noktadan bakıldığında, dere boyundan yukarıya doğru kıvrılarak ulaşan köy yolundan gelen herhangi bir kişinin kuş bakışı izlenmesi mümkündür. Bu sebeple yolu gözetleyen nöbetçinin ikazı ile jandarmaların gelmekte olduğu haberi bize ulaştığında, hemen Kur’an’larımızı caminin tavan arasındaki boşluğa gizler ve cami etrafından oynamaya koyulurduk. Her ciddi olaydan bile bir oyun çıkarmakta mahir olan talebeler, bu nöbet görevini hiç savsaklamazlar, şakaya alıp sahte alarm vermezlerdi.</p>

<p>Hatta, o sıralarda. Baltacılı köyünde, Bayramlı mahallesinin Hınıs Hoca lakaplı geçici sıbyan hocası, aynı zamanda boş zamanlarında kaval çalan bir kişiymiş. Camide çocuklara Kur’an öğretirken, ani bir baskına uğramışlar. Mutad olduğu üzere jandarmaların dere boyundan yukarı doğru gelmeleri beklenirken, o gün nöbetçilerin gözetlediği yoldan farklı bir güzergahtan gelmişler. Tabii nöbetçi çocuklar baskına gelenleri birdenbire karşılarında görünce anında içeriye haber vermişler ama çok geç olmuş. Hoca çocukların Kuranlarını gizli özel bölmelere zar zor saklayabilmiş. Vakit darlığı yüzünden dışarıya çıkmaya fırsat bulamayınca, belki gelenleri atlatabilirim diye yarı telaş, yarı el çabukluğuyla iç cebinden kavalını çıkararak hemen orada çalmaya başlamış. Durumu izleyen talebeler de cami içinde kaval sesine ayak uydurarak hoplayıp zıplamaya, horon oynamaya başlamışlar. Hışımla içeriye daldıklarında buradaki garipliği gören Jandarmalar da; <i>“Bu ne hal, camide hiç kaval çalınır mı?”</i> diyerek hocayı dipçikle iyi bir dövmüşler. Hoca dayaktan sonra kendine geldiğinde, <i>“Bu ne iştir? Kur’an okutursun suç; kaval çalarsın suç!”</i> diye serzenişte bulunmuş ve bu da halk arasında acı bir mizah olarak anlatılmaya başlanmış.</p>

<p><i>(Kaynak: Omuzumda Hemençe, Cumhuriyet Döneminde bir Medrese Talebesinin Hatıraları, Kurtuba Yay. Ocak 2009, Ankara) </i></p>

<p></p>

<p><strong>MEVLÜDE YILMAZ ANLATIYOR</strong></p>

<p><strong>JANDARMALAR GELİNCE KUR’AN’LARI SAKLARDIK</strong></p>

<p>1939 Karadeniz Çaykara Fotkene (Taşçılar) köyü doğumlu, 87 yaşındaki Mevlüde Yılmaz, çocukluk yıllarında Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşanan baskıları şöyle anlatıyor:</p>

<p>“Çocukken anneannem ile annem beni camiye gönderirdi. Annem götürürdü. Kaçak gidiyorduk. Bir gün camideyken karşıdan iki jandarma geliyordu. Hoca hemen Kur’an cüzlerini alıp keçenin altına koyarak gizledi. Çocuklar caminin odunhanesinden hemen tarlalara kaçtılar. Ben de pencereden dışarı çıkamadım, orda kaldım ağladım. 3-4 yaşlarındaydım o zaman. Jandarmalar geldi, biri beni kucağına aldı biraz sevdi. Hocaya da “Ne yapıyorsun burada keçi sakallı?” dedi. Hoca bir şey demişti ama ne olduğunu hatırlayamıyorum. Keçenin altına bakmadıkları için cüzleri bulamadılar ve gittiler.”</p>

<p></p>

<p><strong>MICHAEL E. MEEKER ANLATIYOR</strong></p>

<p><strong>DİNİ EĞİTİM GELENEĞİNİN YERALTINA İNMESİ</strong></p>

<p>1970’te Michael E. Meeker, Chicago Üniversitesi’nde antropoloji profesörü oldu. 1966–1968 ve 1986–1988 yıllarında başta Trabzon, Antalya ve İstanbul olmak üzere Türkiye’nin farklı bölgelerinde saha araştırmaları yürüttü. Türkiye üzerine çalışmaları <i>International Journal of Middle East Studies</i> ile Indiana University, Scandinavian University Press ve I.B. Tauris yayınevlerinde yayımlandı. Ayrıca <i>Literature and Violence in North Arabia</i> (1979) ve <i>The Pastoral Song and the Spirit of Patriarchy</i> (1989) adlı kitapların yazarıdır. Türkçesini sunduğumuz eser, 2002’de University of California Press tarafından yayımlanmıştır.</p>

<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal’in önderliğinde halifeliği kaldırmış (1922) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilân etmişti (1923). Bundan hemen sonra, İslâm’ı yeni ulus devletin kamusal yaşamından uzaklaştırmak için çeşitli adımlar atılmıştı. Halifeliğin kaldırılması, İmparatorluğun dinî kurumlar hiyerarşisini oluşturan Şeyhülislâm, şeriat mahkemeleri, medrese ve mekteplerle birlikte Saltanat makamını da zora sokmuştu. Bunun ardından, İsviçre medeni kanunu ve İtalyan ceza hukuku benimsenerek, İslâm hukukunun yasal sistemdeki son izleri de silinmiş oldu. Kısa bir süreliğine, ulusalcılar din eğitimi sistemini yeniden yapılandırmayı düşündüler ve 1920’lerin sonlarında birkaç yeni medresenin yeniden açılmasına izin verdiler. Fakat, dinci muhafazakârların Kemalist reform programına başkaldırdığı bazı ciddi olaylardan sonra, bütün medreseler ve her türlü din eğitimi faaliyeti yasaklandı (1931). Dolayısıyla, Of ilçesinde verilen din eğitimi, devlet sisteminde resmî yoldan görev alabilmek açısından anlamsız bir faaliyet haline geldi. Mezunların dinî bilgilerinin resmî yasal sistem açısından bir önemi kalmamıştı. Buna rağmen, Of ilçesindeki din eğitimi faaliyeti son bulmadı. Neden böyle olmuştu?</p>

<p>İmparatorluğun yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte “Müslüman tebaa” “Türk vatandaş”ına dönüşmüştü. Böylelikle, kamu kurum ve kuruluşlarında yer alabilmek için ulusalcı yeni davranış standartlarını benimsemek zorundaydılar. Erkek giyiminin değişimi, Of ilçesinde 1960’larda, hâlâ güçlü bir şekilde hatırlanıyordu. Türban, şalvar ve takunyalar geçmişte kalmıştı. Onların yerine şapka, pantolon ve ayakkabılar gelmişti. Erkeklerin giyim kuşamıyla ilgili bu dönüşümün yüzeysel örnekleri, önemi küçümsenmemesi gereken derin bir değişime işaret ediyordu. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki, eski davranış standartları ve sosyal ilişkiler aile, akraba, ortak ve arkadaş çevresinde hâlâ geçerliydi. Bu, günlük yaşantının hâlâ İslâmî sosyalleşme temeline dayandığı anlamına geliyordu. Bu nedenle, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçiş sonrasında da resmî İslâm’a yönelik din eğitimine olan talep devam etti. Böylece Of ilçesinin hocaları ve talebeleri dağlık alandaki kalelerinde bu piyasanın tekelini hâlâ ellerinde bulundurmayı sürdürdüler.</p>

<p>Alan çalışmamın ilk devresinin sonlarına doğru, Of ilçesinde beni iki yıldır tanıyan bazı arkadaşlar edinmiştim. Bu kişiler bana din eğitimi geleneğiyle ilgili bildiklerini anlatmışlardı. Bunlardan biri Türkiye’nin diğer bölgelerinde bulunan Oflular arasında yaşamış, onlarla birlikte çalışmıştı. Geniş bir arkadaş çevresi bulunuyordu ve yörenin tarihine ilgi duyuyordu. 1908 yılında doğmuştu, Arap alfabesiyle Türkçe yazabiliyordu ve İmparatorluğun son dönemlerindeki resmî kurumlara ve resmî uygulamalara aşinaydı.</p>

<p>(...) Yalnızca Of’ta değil, İstanbul’da da geçerli olan bu öğrenimin özgün niteliği düşünüldüğünde, Of ilçesindeki din öğretmenleri ve öğrencileri din ve devlet işleri birbirlerinden ayrıldıktan sonra tek başlarına kalmışlardı. İmparatorluk sisteminin din eğitimi kurumlarında yüksek rütbe sahibi olan görevliler İstanbul’da ikamet ettiklerinden, devlet görevlilerinin gözetimi altındaydılar. Dolayısıyla, Kemalist reformların bunların faaliyetlerini budama ve bastırma yönündeki çabaları başarılı oluyordu. Bunun tersine, Of ilçesindeki müderrisler, medreseler ve talebeler devlet sisteminin kolaylıkla ulaşamayacağı bir noktada bulunuyordu. Bu durumdan yararlanarak, resmî dinî sistemin uzantılarından sistemin içine sızabiliyorlardı. Oflu hocalar, marjinal konumları sayesinde, faaliyetlerini kendilerine ve müşterilerine uygun bir biçimde düzenleyebiliyorlardı. İmparatorluk döneminde de zaten ücret karşılığında ders veriyor, diploma veriyor ve izinsiz çalışıyorlardı.</p>

<p>(...) Devlet görevlileri 1930’larda, Kemalist reformlara karşı her türlü meydan okumaya daha etkin bir biçimde karşılık vermeye başlamışlardı; din eğitimiyle ilgili yasakları daha katı bir şekilde uyguluyorlardı. Bu koşullarda, Of ilçesindeki hocalar ve talebeler faaliyetlerine muhtemelen bir süre ara vermek zorunda kalmışlardı. 1940’lara gelindiğinde, geleneksel din eğitimi yeraltına inmiş ve burada yeniden yeşermeye başlamıştı. 1950’lerin sonunda, resmî din akademilerinin tekrar açılmasından birkaç yıl önce, Of’taki medreseler bu alandaki talebi karşılayan başlıca kurumlardan biri haline gelmişti.</p>

<p>Of kasabasında çalışmama rehberlik eden arkadaşlardan biri diğeri, benzer noktalara işaret eden kişisel bir deneyimini aktarmıştı. (...)Bu dönemde kasabalılar ve köylüler imam ve hatip bulmakta zorluk çekiyorlardı, çünkü devlet uzun yıllar bununla ilgili resmî eğitim vermemişti. Doğu Karadenizli aksanını duyunca, Havzalılar adamın Oflu olduğunu anlamış ve hoca olduğunu sanmışlardı. Adamı orada tutmaya kararlıydılar, çünkü evlilik, cenaze gibi dinî hizmetleri verecek kimseleri yoktu. Adamın müftülüğe bağlı olduğunu tahmin ediyorlar, fakat resmî yükümlülüklerinden vazgeçmesi için onu ikna edebileceklerine inanıyorlardı: İmamlıkla ilgili hiçbir şey bilmediğimi söyledim. Başka bir kasabada işim vardı ve oradan ayrılmak zorundaydım. Bana inanmadılar. Bunu müftüye ileteceğimden şüphelendiler. Yoluma devam etmemem için ısrar ettiler. Müftünün beni rahat edemeyeceğim fakir bir köye göndereceğini söylediler. Müftüyle hiçbir işim olmadığını söyledim. Bunu kabul etmeyeceklerini belirttiler. Daha çok para teklif eden bir başka köyde imam olarak çalışmaya gitmek için onlardan kurtulmaya çalıştığımı sanıyorlardı. Sonunda oradan kaçıp yoluma devam edebildim.</p>

<p>(...) Kemalistlerin İslâm’ı devletten ayırmak için sarf ettikleri çabalarla ilgili birkaç noktaya değinerek bitirmek istiyorum. (...) Eski din eğitimi geleneğinin temsilcileri arasında, ulusalcıları destekleyen ve hatta bu yöndeki faaliyetlere bizzat katılan pek çok kişi vardı. Diğer yandan, eski rejimin diğer temsilcileri, ki bunların sayıları göz ardı edilemeyecek kadar çoktu, Müslüman tebaadan laik vatandaş statüsüne geçmeyi isteksiz ve çekinceli bir şekilde kabul ediyordu. Emekli öğretmen, bu gerçeği kısa ve öz bir biçimde ifade etmeye yarayan şu anıyla sözlerine devam ediyordu:</p>

<p>1935 yılında orta okulda (Kadahor’da) öğretmenlik yapıyordum. Bu Atatürk’ün hayata geçirdiği laik reformların ulaştığı son noktaydı. Yöreye (Kadahor) eski yazılı (Arapça) bir kitaptan ders veren biriyle ilgili bir rapor gelmişti. Polis, jandarma ve ben adamı tutuklamak üzere yola koyulmuştuk. Menemen olaylarından hemen sonraydı. Köye vardığımızda, bir grup kadın sırtında sepetleriyle tarladan dönüyordu. İçlerinden biri bizi farkedince, sepetini bırakarak erkeklere haber vermek için koşmaya başladı. Polis ve jandarma (erkeklerin kaçmasına engel olmak için) iki ayrı koldan ilerliyordu. Adam kaçmaya çalıştı, fakat tutuklandı. Korkudan titriyordu. Tutuklama izni çıkarılmıştı, fakat adam doksan yaşındaydı. Kitaplarını aldılar fakat adamı tutuklamadılar. Yaşlı adamın siyasetle ilgisi yoktu, sadece öğretiyordu. Tutuklama iznini tamamıyla ortadan kaldırmasalar da sakladılar. Bu seferlik göz yummuşlardı.</p>

<p><i>(Kaynak: Michael E. Meeker, İmparatorluktan Gelen Bir Ulus kitabından. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay. s. 70-88)</i></p>

<p>Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2026</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Haberler, Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hafiz-osman-duzenli-anlatiyor-1940li-yillarda-kuran-okuma-ve-jandarma-zulmu</guid>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 10:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/hafiz-osman-duzenli-jandarma-zulmu.webp" type="image/jpeg" length="69147"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[7 Haziran 1557: Mimar Sinan tarafından yapılan Süleymaniye Camii açıldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/7-haziran-1557-mimar-sinan-tarafindan-yapilan-suleymaniye-camii-acildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/7-haziran-1557-mimar-sinan-tarafindan-yapilan-suleymaniye-camii-acildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mimar Sinan, İslam-Türk mimarisini zirveye taşıyan “Koca Usta” kimliğiyle yalnızca bir mimar değil; mühendis, şehirci, hattat, musikişinas ve devlet erbabıdır. Süleymaniye Camii ise onun hem teknik dehasını hem de “taşı mânâya dönüştürme” sanatını en berrak biçimde gösteren abidevi eserdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Rivayete göre Kanûnî Sultan Süleyman, rüyasında Peygamber Efendimiz’i takip ederek İstanbul’un üçüncü tepesine çıkar; orada Efendimiz, mihrabın ve minberin yerini bizzat işaret eder. Sultanın sabah Sinan’la çıktığı aynı tepede, Sinan rüyanın ayrıntılarını anlatınca temele ilk taşı Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin koyduğu inşa süreci başlar (1550).</p>

<p>Sinan, Haliç’e hâkim kayalık zemini seçer; 108 bin m² alanda 6 m derinliğinde temel çukuru açtırır, 30 bine yakın kazık çakar ve iki yıl zemini 10–15 ton/m² basınç altında dinlendirir. Kazık-radye kombinasyonu ve Horasan harcı (kil-kireç-soğan-deve kuşu yumurtası karışımı) yapıya deprem karşısında “hacıyatmaz” esnekliği verir. Altına kurduğu drenaj tünelleri hâlen işlevini sürdürür.</p>

<p>Ayasofya’nın plan şemasını yorumlayan Sinan, kare tabana oturan 27,5 m çaplı, 53 m yüksekliğindeki ana kubbeyi iki yarım kubbe ve dört filayağı ile dengeler; 25 kubbeli örtü sistemi, 68 bin tonluk yükü filayağı-payanda düzenine dağıtır. 32 pencereli kasnak ve yan kubbeler, iç mekâna dengeli ışık taşır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dört minare—ikisi 56 m, ikisi 76 m—kubbe alemlerine ve avlu siluetine millimetrik hizada yerleştirilmiştir. Kurşun kenetli taş örgü sayesinde minareler çelik kullanmadan 45 cm’ye kadar esneyebilir; bu elastikiyet, 500 yıllık sismik mukavemeti açıklar.</p>

<p>60 dönümlük araziyi kuşatan medreseler, darüşşifa, imaret, hamam, bedesten ve türbeler, Sinan’ın “şehir planlaması”na dair vizyonunu ortaya koyar. Külliye, eğitim-sağlık-sosyal yardımı tek merkezde birleştirerek Osmanlı vakıf medeniyetinin numunesi olur.</p>

<p>Yedi yıllık çalışmanın ardından Süleymaniye Camii 7 Haziran 1557’de ibadete açılır. O günden beri ne kubbesinde ne temellerinde milimetrik çatlak oluşmamış; yapı, Sinan’ın “beşinci matematik işlemi” diye nitelenen statik zekâsını hâlâ çözülmemiş sır olarak saklamaktadır. Süleymaniye, altın oranıyla, ışık-ses akustiğiyle ve bütün-fikir estetiğiyle sadece İstanbul’un değil, dünya mimarlık tarihinin zirve noktalarından biridir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/7-haziran-1557-mimar-sinan-tarafindan-yapilan-suleymaniye-camii-acildi</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/mimarsinabbb.jpg" type="image/jpeg" length="37625"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[4 Haziran 1876: Sultan Abdülaziz'in vefatı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/4-haziran-1876-sultan-abdulazizin-vefati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/4-haziran-1876-sultan-abdulazizin-vefati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sultan Abdülaziz; askerî reformları, güçlü donanma hamlesi, Avrupa seyahati, mimari ve musikiye verdiği önemle Osmanlı’nın son dönemine damga vurdu. “Pehlivan Padişah” olarak anılan Abdülaziz’e 4 Haziran 1876’da düzenlenen darbe ise Osmanlı tarihinin en karanlık hadiselerinden biri olarak kayıtlara geçti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>25 Haziran 1830’da II. Mahmud’un oğlu olarak dünyaya gelen Abdülaziz, ağabeyi Sultan Abdülmecid’in saltanatı boyunca oldukça serbest bir şehzadelik dönemi geçirdi. Geleneksel Osmanlı eğitimi alırken bir yandan da spora, özellikle güreşe, cirit oyununa ve avcılığa büyük ilgi duydu.</p>

<p>İri yapılı, heybetli ve fiziksel gücüyle tanınan bu şehzade, halk arasında "Pehlivan Padişah" olarak anılacaktı. Ancak onun bu sert ve güçlü görünümünün altında, ince ruhlu bir sanatçı, usta bir hattat ve piyano çalacak kadar müziğe aşina bir kompozitör gizliydi.</p>

<p>1861 yılında ağabeyinin vefatıyla tahta çıktığında, imparatorluk hem ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor hem de Batılılaşma rüzgarlarıyla kabuk değiştiriyordu. Halk, bu genç ve enerjik padişahtan çok şey bekliyordu.</p>

<h2><strong>Mavi Vatanın İlk Büyük Mimarı: Dünyanın En Güçlü Donanmalarından Biri</strong></h2>

<p>Sultan Abdülaziz tahta geçer geçmez askeri reformlara büyük önem verdi. Onun en büyük tutkusu, denizlerdi. Osmanlı Devleti'nin sınırlarını korumanın yolunun güçlü bir donanmadan geçtiğine inanıyordu.</p>

<p>Onun döneminde yapılan yatırımlarla Osmanlı donanması; İngiltere ve Fransa’nın ardından dünyanın en büyük üçüncü zırhlı donanması konumuna yükseldi. Tersaneler modernize edildi, yeni zırhlı gemiler sipariş edildi ve denizcilik eğitimi baştan aşağı yenilendi. Bugün Türkiye’nin deniz askeri gücünün temellerinde Sultan Abdülaziz’in vizyonunun payı büyüktür.</p>

<h2><strong>1867 Avrupa Seyahati</strong></h2>

<p>Sultan Abdülaziz’i dünya tarihine geçiren en önemli olaylardan biri, 1867 Paris Uluslararası Sergisi vesilesiyle çıktığı Avrupa seyahatidir. Bu seyahat, Osmanlı tarihinde bir padişahın savaş dışı bir amaçla ve dostane ilişkiler kurmak üzere Batı Avrupa’ya yaptığı ilk ve tek seyahattir.</p>

<ul>
 <li>
 <p>Rotası: İstanbul'dan hareketle Fransa (Paris), İngiltere (Londra), Belçika, Almanya (Koblenz), Avusturya (Viyana) ve Macaristan (Budapeşte).</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tarihi Önemi: III. Napolyon ve Kraliçe Victoria gibi dönemin en güçlü liderleri tarafından büyük bir ihtişamla ağırlandı. Padişah, Doğu'nun gizemli gücünü modern ve entelektüel duruşuyla Batı dünyasına bizzat tanıttı.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kültürel Etkisi: Batı dünyasındaki operaları, müzeleri, demiryollarını ve modern şehir planlamasını yerinde inceleyen sultan, İstanbul’a döndüğünde şehri adeta yeniden inşa etmeye karar verdi.</p>
 </li>
</ul>

<blockquote>
<p>"Ben tebaamın her sınıfını eşit derecede himaye etmek isterim. Onların saadetini görmek benim en büyük emelimdir." - Sultan Abdülaziz</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
</blockquote>

<p>Abdülaziz dönemi, İstanbul’un silüetini değiştiren saraylar, kasırlar ve anıt binalarla doludur. Batı seyahatinden aldığı ilhamla mimari projelere hız veren sultan, imparatorluğun gücünü taş ve mermerle dünyaya ilan etti:</p>

<ol>
 <li>
 <p>Beylerbeyi Sarayı: Boğaz'ın incisi olarak inşa edilen bu saray, özellikle yabancı devlet konuklarının ağırlanması için tasarlanmış bir saray</p>
 </li>
 <li>
 <p>Çırağan Sarayı: Barok mimariyle Doğu motiflerinin harmanlandığı bir anıtsal yapı.</p>
 </li>
</ol>

<p>Sadece mimaride değil, musikide de bir dahiydi. Kendi bestelediği ve günümüze kadar ulaşan "Hicaz Sirto" gibi eserleri, onun Doğu ve Batı müzik teorilerine ne kadar hakim olduğunu gösteren en somut kanıtlardır.</p>

<h2><strong>Fırtınalı Günler ve Ekonomik Bunalım</strong></h2>

<p>Her parlak dönemin bir de gölgede kalan kısmı vardır. Donanmaya yapılan harcamalar, devasa saray inşaatları ve dış borçların birikmesi, Osmanlı maliyesini iflasın eşiğine getirdi. 1875 yılında ilan edilen "Ramazan Kararnamesi" ile devlet, borçlarının faizini ödeyemeyeceğini açıkladı.</p>

<p>Bu durum, içeride muhalif bir grubun (Yeni Osmanlılar ve bazı askeri bürokratlar) güçlenmesine yol açtı. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın politikaları ve dış dünyadaki siyasi yalnızlık, tahtın altındaki zemini hızla kaydırdı.</p>

<h2><strong>4 Haziran 1876:</strong></h2>

<p>29-30 Mayıs 1876 gecesi, askeri bir darbe ile tahtından indirilen Sultan Abdülaziz, önce Topkapı Sarayı’na, ardından kendi isteğiyle Feriye Sarayı’na nakledildi.</p>

<p>Tahttan indirilişinden yalnızca birkaç gün sonra, 4 Haziran 1876 sabahı odasında iki bileği kesilmiş halde cansız bedeni bulundu. Dönemin resmi makamları olayı "intihar" olarak rapor etse de, tıp insanları ve tarihçilerin büyük bir kısmı, iki bileğin birden derinlemesine kesilmesinin bir intihar olamayacağını, sultanın tahttan indiren cuntacılar tarafından katledildiğini (suikast) savunmaktadır.</p>

<p>Bu ölüm, Osmanlı tarihinin en büyük gizemlerinden ve acı dolu sayfalarından biri olarak tarihe geçti.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/4-haziran-1876-sultan-abdulazizin-vefati</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 12:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/abdulaziz.webp" type="image/jpeg" length="71704"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Efsane boksör Muhammed Ali'yi vefat yıl dönümünde rahmetle anıyoruz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/efsane-boksor-muhammed-aliyi-vefat-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/efsane-boksor-muhammed-aliyi-vefat-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tüm zamanların en iyisi olan efsanevi boksör Muhammed Ali’yi vefatının yıl dönümünde rahmetle ve minnetle anıyoruz. O, sadece ringlerin şampiyonu değil, ırkçılığa, emperyalizme ve haksızlığa karşı bükülmez imanıyla mazlumlara umut olmuş küresel bir kahramandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tarihçi yazar İbrahim Tatlı’nın kaleme aldığı ve Ali’nin boks eldivenlerinin ötesindeki inanç, cesaret ve aksiyon dolu hayatını, Vietnam duruşundan insanlığa miras bıraktığı dik duruşuna kadar derinlemesine incelediği "<a href="https://www.youtube.com/watch?v=YeYigQWBXR4" rel="nofollow">Boksör Muhammed Ali - İman, Cesaret, Aksiyon</a>" başlıklı kıymetli çalışmasını alakanıza sunuyoruz.</p>

<p>İşte yazının<u><strong><a href="https://www.barandergisi.net/video/boksor-muhammed-ali-iman-cesaret-aksiyon"><span style="color:#d35400"> tamamı</span></a></strong></u></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/efsane-boksor-muhammed-aliyi-vefat-yil-donumunde-rahmetle-aniyoruz</guid>
      <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 15:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/boksor-muhammed-ali-iman-cesaret-aksiyon.webp" type="image/jpeg" length="39826"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[18 Mayıs 1944: Kırım Tatar Sürgünü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/18-mayis-1944-kirim-tatar-surgunu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/18-mayis-1944-kirim-tatar-surgunu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[18 Mayıs 1944’te Kırım Tatarları, Stalin’in emriyle öz vatanlarından koparıldı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar hayvan vagonlarına doldurularak Sibirya’ya, Özbekistan’a, Urallara ve Kazakistan’a sürüldü. Bu sürgün, bir milletin tarihini, toprağını ve kimliğini tasfiye etme operasyonuydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<section dir="auto">
<h2><strong>Kırım’ın Türk ve İslam tarihi</strong></h2>

<p>Kırım, Karadeniz’in kuzeyinde stratejik konumu sebebiyle tarih boyunca büyük güç mücadelelerinin merkezinde yer aldı. Bölgede Türk varlığı çok eski dönemlere kadar uzanır. Kırım Tatarları, Altın Orda Devleti’nin dağılmasının ardından XV. yüzyıl ortalarında Kırım Hanlığı çatısı altında siyasi varlıklarını devam ettirdiler. Kırım Hanlığı, kısa sürede Karadeniz’in kuzeyinde güçlü bir siyasi ve askerî merkez hâline geldi.</p>

<p>Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Devleti ile kurduğu ittifak, bölgenin tarihî seyrini belirleyen en önemli gelişmelerden biri oldu. Kırım atlıları, Osmanlı Devleti’nin seferlerinde önemli roller üstlendi. Bu ittifak, Karadeniz’in kuzeyinde Rus yayılmasına karşı uzun süre ciddi bir denge unsuru teşkil etti. Kırım Hanlığı’nın varlığı, Moskova merkezli Rus gücünün güneye inmesini ve Karadeniz’e hâkim olmasını uzun süre engelledi.</p>

<p>Rusya’nın tarihî hedeflerinden biri Karadeniz’e inmek, Kırım’ı kontrol altına almak ve ardından İstanbul’a uzanan jeopolitik hattı kendi lehine çevirmekti. Bu sebeple Kırım, Rus yayılmacılığı açısından sadece bir toprak parçası değil, Osmanlı coğrafyasına ve İslam dünyasına açılan kritik bir kapı olarak görüldü.</p>

<h2><strong>Küçük Kaynarca ile başlayan çözülme</strong></h2>

<p>Kırım’ın kaderini değiştiren dönüm noktalarından biri 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması oldu. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan bu antlaşma, Kırım Hanlığı’nı Osmanlı himayesinden çıkardı. Kırım’a görünürde bağımsızlık verildi; fakat bu “bağımsızlık”, Rus müdahalesine açık bir ara rejimden ibaretti.</p>

<p>Osmanlı ile siyasi bağları zayıflayan Kırım, Rusya’nın baskısına açık hâle geldi. Rusya, Kırım’ın iç işlerine müdahale etmeye başladı. Han seçimleri, yerel dengeler ve halk üzerindeki baskılar üzerinden Kırım adım adım Rus nüfuzuna sokuldu. Kırım halkı Osmanlı Devleti’nin yeniden himaye kurmasını istese de Osmanlı, aynı dönemde hem içeride hem dışarıda ağır meselelerle karşı karşıyaydı.</p>

<p>1783’te Çarlık Rusyası Kırım’ı ilhak etti. Bu ilhak, Kırım Tatarları açısından asırlık felaketler zincirinin başlangıcı oldu. Rus idaresi Kırım’ın demografik, kültürel ve dinî yapısını değiştirmeye yöneldi. Türk-İslam kimliğini zayıflatmak için yer adları değiştirildi, tarihî izler silindi, Müslüman halk göçe zorlandı. Kırım Tatarları, “Ak Toprak” dedikleri Osmanlı topraklarına kitleler hâlinde hicret etmeye başladı.</p>

<h2><strong>Ruslaştırma ve göç siyaseti</strong></h2>

<p>1783 ilhakından sonra Kırım’da yürütülen siyaset, sadece idari bir hâkimiyet kurmakla sınırlı kalmadı. Rus yönetimi, Kırım’ın yerli Müslüman-Türk nüfusunu azaltmayı, bölgeyi Slavlaştırmayı ve Kırım’ın Osmanlı-İslam havzasıyla bağını koparmayı hedefledi. Köylerin çevresine kiliseler ve manastırlar yapıldı, yerli halk üzerinde baskılar arttı, Türk ve Müslüman varlığı sistemli biçimde geriletildi.</p>

<p>Kırım Tatarlarının Osmanlı topraklarına göçü, uzun yıllar devam etti. Bu göçler, sadece ekonomik sebeplerle açıklanamaz. Baskı, dinî ve kültürel kuşatma, mülkiyet kayıpları ve Rus idaresinin sindirme politikaları Kırım Tatarlarını vatanlarından uzaklaştırdı. Buna rağmen Kırım’daki Türk varlığı tamamen ortadan kaldırılamadı. Kırım Tatarları, ağır baskılara rağmen dinlerini, dillerini ve vatan hafızalarını korudu.</p>

<p>XX. yüzyıla gelindiğinde Çarlık Rusyası yerini Sovyet rejimine bıraktı. Fakat Kırım Tatarları açısından baskının mahiyeti değişmedi. Bolşevik idare, dinî kurumlara, millî yapılara ve geleneksel hayata müdahale etti. Camiler kapatıldı, din eğitimi baskı altına alındı, aydınlar ve kanaat önderleri hedef alındı. 1930’lu yıllarda Sovyet baskısı daha da ağırlaştı. Kırım Tatar aydınları, din adamları ve toplumsal önderler tutuklandı, sürgüne gönderildi veya ortadan kaldırıldı.</p>

<h2><strong>18 Mayıs 1944 sabahı</strong></h2>

<p>18 Mayıs 1944 Perşembe günü Kırım Tatarları için felaketin en ağır safhası başladı. Stalin yönetimi, Kırım Tatarlarını “toplu ihanet” suçlamasıyla hedef aldı. Bu suçlama, bir milleti cezalandırmak için kullanılan siyasi bir bahaneydi. O sırada Kırım Tatar erkeklerinin önemli bir kısmı Sovyet ordusunda görevdeydi veya çalışma birliklerine alınmıştı. Kırım’da kalanların büyük bölümü kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşuyordu.</p>

<p>Sovyet askerleri sabaha karşı evleri bastı. Ailelere hazırlanmak için çoğu yerde 10-15 dakika gibi çok kısa süreler verildi. İnsanların yanlarına eşya, yiyecek veya para almalarına çoğu zaman izin verilmedi. Evler mühürlendi, anahtarlar alındı, köy meydanlarında toplanan insanlar kamyonlara bindirilerek tren istasyonlarına götürüldü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ardından hayvan vagonlarına dolduruldular. Bu vagonlar insan taşımaya uygun değildi. Kalabalık, havasızlık, açlık, susuzluk ve hastalık kısa sürede ölümlere yol açtı. Kapılar günlerce açılmadı. Kapılar açıldığında çoğu zaman ölenlerin cesetleri dışarı atıldı. Bazı çocuklar su içmek için trenden indiğinde geride bırakıldı. Aileler birbirinden koparıldı, anneler çocuklarını, kardeşler kardeşlerini kaybetti.</p>

<h2><strong>Sürgün güzergâhları ve ölüm yolculuğu</strong></h2>

<p>Kırım Tatarları Sibirya’ya, Özbekistan’a, Urallara ve Kazakistan’a dağıtıldı. Yolculuk haftalar sürdü. Sürgün edilenlerin önemli bir kısmı yolda hayatını kaybetti. Açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar, özellikle yaşlılar ve çocuklar üzerinde yıkıcı etki yaptı. Vagonlarda mahremiyet yoktu, sağlık şartları yoktu, temel insani ihtiyaçlar karşılanmadı.</p>

<p>Sürgün edilen Kırım Tatarları gittikleri yerlerde de ağır şartlarla karşılaştı. Çoğu istasyonlarda bekletildi, ardından kolhozlara, fabrikalara, tarlalara veya ağır çalışma alanlarına dağıtıldı. Yerli halka, Kırım’dan gelenlerin “hain”, “kaçkın” veya “tehlikeli” kimseler olduğu yönünde propaganda yapılmıştı. Bu sebeple sürgün edilenler ilk dönemde büyük bir dışlanma ile de karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Buna rağmen zaman içinde Kırım Tatarlarının Müslüman kimliği ve mazlumiyeti anlaşıldı. Özellikle Orta Asya’daki Müslüman halklar, onların ibadetlerini ve hayat tarzlarını görünce bu propagandanın yalan olduğunu fark etti. Sürgün edilen aileler, yokluk içinde hayata tutunmaya çalıştı. Açlık, hastalık, ağır çalışma, aile fertlerinin kaybı ve vatan hasreti, sürgün neslinin ortak kaderi oldu.</p>

<h2><strong>Sürgün sadece insanları değil, hafızayı da hedef aldı</strong></h2>

<p>18 Mayıs sürgünü, sadece nüfusun bir yerden başka bir yere taşınması değildi. Sovyet yönetimi, Kırım Tatarlarının vatanla bağını koparmak istedi. Sürgünden sonra Kırım’daki Tatar köylerinin isimleri değiştirildi, mezarlıklar ve tarihî eserler tahrip edildi, camiler kapatıldı veya başka amaçlarla kullanıldı. Kırım Tatarlarının evlerine başka nüfuslar yerleştirildi. Böylece Kırım’ın tarihî ve kültürel kimliği üzerinde kapsamlı bir tasfiye uygulandı.</p>

<p>Kırım Tatarlarının geçmişi, Sovyet resmî söyleminde silinmeye çalışıldı. Bir milletin toprağıyla, mezarıyla, diliyle, diniyle ve hatırasıyla kurduğu bağ hedef alındı. Fakat bu tasfiye siyaseti Kırım Tatarlarının hafızasını tamamen yok edemedi. Sürgünde doğan nesiller dahi Kırım’ı “vatan” olarak bildi. Aile içinde anlatılan hatıralar, dualar, gelenekler ve dil, vatan fikrini ayakta tuttu.</p>

<h2><strong>Tanıklıklar sürgünün mahiyetini gösteriyor</strong></h2>

<p>Sürgün hatıralarında ortak manzara aynıdır: Gece veya sabaha karşı kapıların kırılırcasına çalınması, askerlerin birkaç dakika süre vermesi, ailelerin neye uğradığını anlayamadan evlerinden çıkarılması, köy meydanlarında toplanan kalabalıklar, istasyonlarda bekleyen hayvan vagonları ve sonu bilinmeyen bir yolculuk.</p>

<p>Bazı aileler yanına sadece biraz yiyecek alabilmiş, bazıları hiçbir şey alamamıştır. Bazı anneler çocuklarını kaybetmiş, bazı çocuklar anne babasız kalmıştır. Sürgün bölgelerinde ölümler devam etmiş, birçok aile birkaç ay içinde birden fazla ferdini açlık ve hastalık sebebiyle toprağa vermiştir.</p>

<p>Bu hatıralar içinde Kur’an’ını yanına almaya çalışan annelerin, hastalarını sırtında taşıyan evlatların, tarlalarda açlıkla boğuşan ailelerin, sürgünden yıllar sonra Kırım’a dönmek için bütün varlığını geride bırakan insanların hikâyeleri vardır. Bu tanıklıklar, sürgünün resmî bir “iskân” uygulaması değil, doğrudan doğruya bir milletin kırılması anlamına geldiğini göstermektedir.</p>

<h2><strong>Dönüş de çileli oldu</strong></h2>

<p>Sovyetler Birliği’nin çözülmeye başlamasıyla Kırım Tatarları için ana vatana dönüş yolu açıldı. 1980’lerin sonlarından itibaren sürgün coğrafyalarında yaşayan Kırım Tatarları Kırım’a dönmeye başladı. Ancak dönüş, kolay ve devlet eliyle desteklenen bir dönüş olmadı. Vatanlarına gelen Kırım Tatarları evlerinin başkalarına verildiğini, köylerinin eski hâlinden uzaklaştığını, tarihî izlerinin büyük ölçüde silindiğini gördü.</p>

<p>Birçok aile, boş arazilere yerleşmek zorunda kaldı. Kimi yerde çukurlar kazılarak barınaklar yapıldı, kimi yerde gecekondu tarzı evler inşa edildi. Bu evler zaman zaman yetkililer tarafından yıkıldı, Kırım Tatarları tekrar yaptı. Sürgünde hayatta kalmayı başaran bu insanlar, kendi vatanlarında yeniden yer edinmek için uzun süre mücadele etti.</p>

<p>Yaklaşık 300 bin Kırım Tatarının ana vatana dönebildiği ifade edilmektedir. Fakat maddi imkânsızlıklar, bürokratik engeller, sağlık sorunları ve siyasi baskılar sebebiyle birçok Kırım Tatarı dönüş imkânı bulamadı. Dönenler ise kendi topraklarında azınlık hâline getirilmiş bir halk olarak hayat mücadelesi vermeye devam etti.</p>

<h2><strong>Kırım meselesi kapanmış bir dosya değildir</strong></h2>

<p>18 Mayıs 1944 Kırım Tatar sürgünü, XX. yüzyılın en ağır toplu cezalandırma ve yerinden etme hadiselerinden biridir. Bu sürgün, Stalin döneminin baskıcı karakterini gösterdiği kadar Rus yayılmacılığının Kırım üzerindeki uzun vadeli hedeflerini de ortaya koyar. Kırım Tatarları, önce Çarlık Rusyası’nın ilhak ve Ruslaştırma siyasetiyle, ardından Sovyetler Birliği’nin sürgün ve tasfiye politikasıyla karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Bugün 18 Mayıs, Kırım Tatarları için matem günü olmanın yanında tarihî hakikatin hatırlandığı bir gündür. Bu tarih, vatanından koparılan bir milletin yaşadığı acıyı, fakat aynı zamanda kimliğini koruma iradesini de ifade eder. Kırım Tatarları sürgünde erimedi, dillerini ve dinlerini tamamen kaybetmedi, vatan fikrini yeni nesillere aktardı.</p>

<p>Kırım sürgünü, “geçmişte kalmış” bir hadise olarak ele alınamaz. Çünkü sürgünün hedefi olan vatan, kimlik ve tarih meselesi bugün de canlıdır. Kırım’ın Türk ve Müslüman hafızası, 18 Mayıs 1944’te hayvan vagonlarına doldurulan insanların hatırasında yaşamaya devam etmektedir. Kırım Tatarlarının yaşadığı bu büyük felaket, bir milletin zorla yerinden edilmesinin ve tarih sahnesinden silinmek istenmesinin açık örneklerinden biridir.</p>

<p>18 Mayıs 1944’te Kırım Tatarları vatanlarından koparıldı. Ancak sürgünü planlayanların gücü, Kırım Tatarlarının vatan şuurunu, dinî kimliğini ve tarihî hafızasını yok etmeye yetmedi. Kırım davası, bugün hâlâ bu hafızanın üzerinde yükselmektedir.</p>
</section></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/18-mayis-1944-kirim-tatar-surgunu</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 13:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/surgunkiim.jpg" type="image/jpeg" length="24151"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[10 Mayıs 1950 - Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun doğumu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/10-mayis-1950-mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-dogumu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/10-mayis-1950-mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-dogumu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/10-mayis-1950-mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-dogumu</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 14:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/whatsapp-image-2026-05-10-at-140626.jpeg" type="image/jpeg" length="27767"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Fikri idam teşebbüsü (2 Nisan 2001)]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/fikri-idam-tesebbusu-2-nisan-2001</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/fikri-idam-tesebbusu-2-nisan-2001" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2 Nisan 2001’de 6. DGM dünya hukuk tarihine kara bir leke olarak geçen yargılama sonunda Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verdi. Mirzabeyoğlu mahkeme çıkışında süreci iki kelime ile özetledi: “Tiyatro bitti!”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Salih Mirzabeyoğlu davası, dünya hukuk tarihine kara bir leke olarak geçen, Türkiye’de yargının adaleti değil de elitlerin ve çetelerin menfaatlerini temin için bir sopa olarak kullanıldığını gösteren dava olarak tarihteki yerini aldı. Hiçbir suça karışmamasına mukabil İBDA-C terör örgütü lideri olarak yargılanan Salih Mirzabeyoğlu, “tiyatro” olarak nitelendirdiği bu yargı sürecini protesto edip duruşmalara katılmayı reddettiği için ağır işkencelere maruz kalmış, üstelik işkence görmüş hâli, tüm Müslümanlara, “sizin de sonunuz böyle olur” dercesine televizyonlarda, gazetelerde servis edilerek cemiyetin gözüne sokulmuştu. İşkence görmüş hâliyle duruşmaya çıkarılan Mirzabeyoğlu’na, duruşmanın hâkimi “Bu vaziyetin ne, bunu kim yaptı?” demeye dahi tenezzül etmedi. Bu, Mirzabeyoğlu’nun tutuklanmasından yargılanmasına ve ceza almasından tahliyesine kadar geçen sürede maruz kaldığı hukuksuzluklardan, işkencelerden sadece biriydi…</p>

<p>Tüm hukuksuzluklara ve işkencelere mukabil vakur ve dik duruşundan asla taviz vermeyen Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, 21 Şubat 2000 ve 17 Nisan 2000 tarihlerinde 6. DGM’de yapılan celselerde tarihî bir savunma yaparak, Batıcı Kemalist rejimin maskesini düşürdü ve hukuksuzlukları gözler önüne serdi. 2 Nisan 2001’de 6. DGM Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verdi. Mirzabeyoğlu mahkeme çıkışında bu süreci iki kelime ile özetledi: “Tiyatro bitti!”</p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu'na verilen ceza idamın kaldırılması sonrasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrildi.</p>

<h2><strong>Mirzabeyoğlu’nun maruz kaldığı hukuksuzluklar</strong></h2>

<p>Mirzabeyoğlu ağır işkencelere rağmen iki bölümde verdiği 30 küsur sayfalık Sokrat misali tarihî savunmasında, sistem eleştirisi ve alternatif sistem teklifini çarpıcı örneklerle sunuyor.</p>

<p>Davanın hukuk garabeti olması yanında Mirzabeyoğlu’nun insanî, fikrî ve ahlakî yönü dikkat çekiyor. Rejim ile rejim muhalifinin boğaz boğaza bir kavgasına tanık oluyorsunuz. Devlet gücünü, yürütme ve yargı erkini eline geçirmiş bir canavarın ne olursa olsun kuzuyu yeme teşebbüsü ve kuzu olmayı kabul etmeyen İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun devleşen direnişi ve davası, herkes için ders alınacak ve yaşadığımız çağa ayna tutacak hüviyette.</p>

<p>Dokuz klasörden oluşan dava dosyasında; polis ve savcı ifadeleri, mahkeme sorgu ve kararlarında hukukun somut, objektif ve genel ilkelerine hiç riayet edilmediği, bilakis Salih Mirzabeyoğlu’nun işkenceler altında yaptığı savunmasında derin bir hukuk, ahlâk ve siyaset ilişkisi kurduğunu ve nefsini düşünmekten öte içtimai bir dert taşıdığını görmekteyiz. Şu söz ona ait: “Devlet hukuk demektir; hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.”</p>

<p>Hukukun olmadığı yerde sadece iki tarafı ilgilendiren bir mesele olmadığını, hukuka güven duygusunun zedelenmesinin insanî, ahlakî ve içtimaî yıkımlara ve bunun da rejim bunalımına yol açacağını, bütün suçların olduğu gibi iktisadî suçların da artacağını, vicdanımızı infilak ettirircesine bize anlatıyor Mirzabeyoğlu.</p>

<p>Mahkemenin, sanığın aleyhine olan hususlardaki istekliliğinden ve sanık lehine delilleri toplamaktaki isteksizliğinden davanın gidişatı belli olurken siyasî konjonktüre göre idam kararı verildiği görülüyor.</p>

<h2><strong>“Her ne kadar delil olmasa da…”</strong></h2>

<p>28 Şubat döneminde savcı ve hakimler brifing için Genelkurmay’a koşuyor, bunların arasında Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veren Metin Çetinbaş da var. Öyle ki mahkûmiyet kararı verilirken hukukî gerekçeler üzerinde fazla durulmuyor, maddî unsurlara ve illiyet bağına dikkat edilmiyor. Mahkeme, “Laik düzeni yıkmak istiyorlar. Her ne kadar açık ve net delil olmasa da, Salih Mirzabeyoğlu bu işin fikir babası olduğuna göre örgütün lideri de odur. Hiç taviz de vermiyor. Zaten bir şeyler de yapılmış.” mantığıyla hüküm kuruyor. Dosyadan ve yargılamanın safahatından bu açıkça anlaşılıyor. Böyle mantıkla neler kurulabileceğini ve işin nasıl tersine kendilerini vurabileceğini çarpıcı örneklerle Salih Mirzabeyoğlu tarihî savunmasında anlatıyor.</p>

<h2><strong>Hukuksuzluklar</strong></h2>

<p>Çoğu legal faaliyetler ve kendinden zuhur hâlinde gelişen bölgesel tepki ve eylemler bir havuz yapılarak dosyaya doldurulmuş. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu’na isnat edilecek bir şey bulunamamış. Otuz yıllık bir cemiyet ve fikir hareketinin dik duruşu ve istikrarlı büyümesi Batıcı sistem tarafından tehdit ve tehlike görülerek legal-illegal bakmadan operasyonlar yapılmış, dergilerden ve polis ifadelerinden toplanan parça bilgilerle hazırlanan polis fezlekesi aynen iddianameye, iddianame ise aynen mahkeme kararına geçmiştir.</p>

<p>Mahkûmiyet kararında Laiklik ve Atatürkçülük vurgusu dikkat çekmektedir, dosyanın birçok yerinde de açık veya sinmiş olarak bu peşin yargı görülmektedir. Polis ve savcı soruşturmasında da komplo kurgusu açıkça belli olmaktadır. Kurt ile kuzunun “suyumu bulandırıyorsun” hikâyesi…</p>

<h2><strong>Mahkûmiyet kararlarında neler var?</strong></h2>

<p>41 sayfalık Mahkûmiyet Kararı’nın 4 sayfası esas hakkındaki mütalaa, 15 sayfası savunma özetleri, 8 sayfası ise Kumandanın sadece ismi geçen hiçbir eylem bağını göstermeyen sair ifadeler, rapor ve tutanaklar, İBDA fikriyatına gönül bağı olan kişi veya cephelerin muhtelif irili-ufaklı eylemleri, örgütsel doküman diye toplanan el yazısı kâğıtlar, 2 silah ile 2 av tüfeği tutanağı. Bunlar “Dosyamızda Başlıca Deliller” başlığıyla verilmiş. Üç kişiye itham edilenler bunlar. Diğer 8 sayfada ise “Sanıkların Fiili ve Hukukî Durumları” başlığı altında sanıkların siyasî ve ideolojik kimlikleri anlatılmış ve Laik düzenin yıkılması tehlikesinden bahsedilmiş. 41 sayfalık Mahkûmiyet Kararı’nın bir sayfalık hüküm başlığında ise, “Salih Mirzabeyoğlu’nun emir ve komutası göz önünde bulundurularak TCK’nın 146/1. Maddesi gereği İDAM CEZASI İLE CEZALANDRILMASINA” denmiş.</p>

<h2><strong>“Tiyatro Bitti!”</strong></h2>

<p>Fikir, sanat ve aksiyon adamı Salih Mirzabeyoğlu’nun idam kararı üzerine söylediği “Tiyatro Bitti!” sözünü doğrulayan bir senaryo yazmış mahkeme heyeti. Hukuk ayaklar altına alınarak, din düşmanları bir zafer edasıyla vermişler kararlarını. Aslında kaldırılan 163. maddeyi yetki gaspı yaparak tatbik etmişler.</p>

<p>Mirzabeyoğlu tutuklanmadan 6 ay önce, Adana DGM C. Başsavcılığınca, Gaziantep-Urfa yöresinde faaliyette bulunan, “İBDA-C Ultra Force (Büyük Güç) isimli silahlı terör örgütünün amir ve kumandayı haiz üyesi olmak” suçundan TCK’nın 168/1 maddesi gereği kamu davası açılmış, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına sorulmuş, savcılık 25.5.1998 tarihli yazısında “Salih Mirzabeyoğlu’nun İstanbul’da yasal kitap faaliyetleri yaptığı ve illegal bir faaliyeti tesbit edilememiş” cevabını vermiş ve Adana DGM C. Başsavcılığı görevsizlik kararı vermiş.</p>

<h2><strong>Hedef: Türkün ruh kökü</strong></h2>

<p>Altı ay içinde ne olmuş ki, Anayasal Düzeni Silah Zoruyla Değiştirmeye Teşebbüs suçu oluşmuştur? İşin zaman ve eylem açısından imkânsızlığı ortada iken, vahamet derecesinde ve yoğunlukla eylem ifade etmesi gereken 146/1. maddeden ceza nasıl verilebiliyor? Hem de bu ucube kararın üstünde “Türk Milleti Adına Yargılama Yapmak” ifadesi konmuşken. Hukuk kılıfı altında Türk Milletini ve Anadolu ruhunu katletmenin kararını vermişler. Üstelik devlet görevlisi imkânlarını kullanarak bu cinayeti işlemişler, “nitelikli cinayet” diyebiliriz. Yüzde yüz yerli bir hareket olan BD-İBDA'nın bağlı olduğu, "Türkün ruh kökü ve Anadoluculuk davası" hedef alınmıştır. Gazi Üniversitesinden Prof. Dr. Nurullah Aydın’ın, Mirzabeyoğlu davasını inceledikten sonra Baran dergisine verdiği mülakattaki sözünü aktaralım: “Salih Mirzabeyoğlu Yahudi olsa idi bir saat bile içerde kalmazdı.”</p>

<h2><strong>“Örgüt evinde yakalandı” yalanı</strong></h2>

<p>Kamuoyunun malumu olduğu üzere Salih Mirzabeyoğlu çocuğunu okuldan alırken yakalanıyor ve “örgüt evinde yakalandı” diye izbe görüntüler eşliğinde basına servis ediliyor. O dönem, Müslüman geçinenler de sessiz kalarak bu yargısız infaza eşlik ediyor. Salih Mirzabeyoğlu Tuzla’da otururken koruması olduğu iddia edilen Saadettin Ustaosmanoğlu ise Fatih’te oturuyordu. Görüşmeleri bile yoktu. Ama örgüt olmuşlardı!</p>

<p>O zamanın Star gazetesi Salih Mirzabeyoğlu’nun askerlerce darp edilmiş haline “traş olurken yüzünü kesti” derken, Hürriyet gazetesi de “yolunmuş aslanlar tavuğa döndü” diyerek işkenceler pervasızca alkışlanıyor, yalakalıkta birbirleriyle yarışıyordu. Mahkeme heyeti de üstü başı perişan sanıklara bir şey dahî sormuyordu. Zaten İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun tek suçu Yahudi işbirlikçisi bu çıkar çevrelerine karşı dik duruşu ve Necip Fazıl’dan devraldığı dava taşını gediğine koymak istemesidir. Dininin, dilinin, ırzının, ilminin vs. intikamını almak istemesidir. İslâmî ve antiemperyalist böyle bir fikir etrafında Salih Mirzabeyoğlu’na bağlılık ise çıkar çevrelerini korkutmuştur. İBDA’nın çizgisi aynıdır. 16 yıldır cezaevinde kalan ve 17’si cezaevinde olmak üzere 70’e yakın telif eser sahibi olan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun tek davası, Ümmetin Kurtuluşu davasıdır: “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemese de…”</p>

<h2><strong>Ceza verenler kemalist ve FETÖ’cü</strong></h2>

<p>İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veren Metin Çetinbaş, Kemalist ve brifingçi olup, hâkimlikten ayrılınca Ergenekon sanığı Kemal Alemdaroğlu’nun avukatı olmuştur. Keza, Salih Mirzabeyoğlu’na idam isteyen C. Savcısı Ali Cengiz Hacıosmanoğlu ise FETÖ’cü idi. Bu savcının 17 Aralık 2013 tarihli Hükümete darbe operasyonu mimarlarından olduğu görüldü. Kemalist cunta ile FETÖ’cü cunta Salih Mirzabeyoğlu’na karşı olmada müşterekler. İBDA bağlılarına verilen ağır cezalarda da bu şer odaklarının müşterekliği var. İBDA olunca aralarındaki kavgayı unutuyorlar anlaşılan.</p>

<p>Mirzabeyoğlu davasına önce bakan 6. DGM Başkanı Sedat Karagül’ün, görevinden alındıktan sonraki “siyasî baskı görmediğim hiçbir dava yoktu” açıklaması da dikkat çekicidir. Siyasî davaların merkezinde olan 28 Şubat’a direnen tek hareketin mimarı olarak görülen Salih Mirzabeyoğlu ve onun davasıdır. 28 Şubat’ın başarısızlığının ve daha ileri gidememesinin sebebi de, İBDA hareketi ve direnişidir. Bu korkunun bir tezahürü olarak, davayı bir an önce neticelendirmeyen Sedat Karagül yerine Metin Çetinbaş geliyor ve daha üçüncü duruşmada idamı veriyordu. Evcil mahlûk sahibinin hükmüne uymakta gecikmiyordu.</p>

<p>Dokuz klasörlük ve yaklaşık 3000 sayfalık dava dosyasının 5-6 ve 7 nolu klasörler tamamen Salih Mirzabeyoğlu dışındaki İBDA’cıların yıllar önce yakalanıp görülen ve bir kısmı neticelenen davalarının polis ifadelerinden ibaret. Herkes kendi usulünce mücadele eder ve her cephenin yaptıklarının hatası sevabı kendisine aittir. Hukukî tanımlama ile, “suçların şahsiliği ilkesi” vardır. Bir ev arama tutanağına bakıyorum, “Salih Mirzabeyoğlu’nun posteri ve yine irtica içerikli çok sayıda kitaba el konulmuş” diyor. 70 sayfa saydığım Hendek İBDA-C davası evrakı 2. Klasöre doldurulmuş. Ziyaretler, sohbetler, dergiler, kitaplar, legal dergilerde çıkan haber ve yorumlar. Kurgulanmış sorularla alınmış ifadeler vs. vs.</p>

<p>Cezaevinden dergilere gelen mektuplar da dosyayı süslemiş. Devrimci Dostlar’dan gelen mektuplarla kompozisyon tamamlanmış. Kumandan’a derin saygılı ifadeler mi, mektupları dosyada toplama saiki olmuş?</p>

<h2><strong>Fikrî yazılar, örgütsel doküman olarak gösteriliyor</strong></h2>

<p>Salih Mirzabeyoğlu’nun kitaplaşmış el yazıları örgütsel doküman olmuş. Bazı yazılar gözüme ilişiyor: Derviş Muhammed. Abdülhalik Gücdüvanî. Mevlana… Bu zatlarla da örgütsel bağ var herhalde! Gösterilerde “Yaşasın Kumandan Mirzabeyoğlu!” diye bağırılmış, bunlar da dosyada var. Meşhur Taraf dergisinin “İBDA-C nedir?” broşürü de dosyada yer almış. Anlayarak okusalardı, sapla samanı karıştıran böyle çorba bir dosya yapmazlardı herhalde.</p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ev Arama ve Zaptetme” tutanağında kendi telif ettiği kitapların hepsine el konmuş ve tutanağa tek tek yazmışlar. Müellifin evinde eserlerini ele geçirmişler, tam bir suçüstü(!).</p>

<p>1998 senesinde Salih Mirzabeyoğlu’nun gözaltına alınmasını ağızlarından salyalar akarak veren işbirlikçi medyaya, Kumandan’ın avukatı tarafından “Salih Mirzabeyoğlu “örgüt lideri” değil, “fikir adamıdır” başlıklı noterden cevap ve düzeltme metinleri gönderilmiş olup, bunların bir suretleri ve gönderildiği medya kurumları dava dosyasında da yer almaktadır.</p>

<h2><strong>Milletin kanını emen imtiyazlı 3000 aile</strong></h2>

<p>Milletin kanını emen 3000 imtiyazlı ailenin çıkarları için var olan asker, polis ve yargı. Mahkumiyet kararında 6. DGM bunu açıkça itiraf ediyor:</p>

<p>“Sanık Salih İzzet Erdiş’in kurup yönettiği İBDA-C Örgütü, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Anayasa ile temin edilmiş demokratik, Laik hukuk düzenini silahlı halk ayaklanması yoluyla değiştirmeye çalışan son yılların en tehlikeli terör örgütlerinden biridir.”</p>

<p>İBDA bağlılarının heybeti ve kâfirlere verdiği korkuları ayrı bir mevzu, mahkeme kararında kaç tane yanlış bir arada bulunuyor. Hukuk, somut delil demek, delilleriniz Mirzabeyoğlu’nun eserleri mi? İBDA ile İBDA-C’nin farkı bilinmeden nasıl karar tesis ediliyor? Laikliği reddetmek ve İslâm devleti istemek suç mu? Kanunsuz suç olur mu?</p>

<p>1991 yılında Körfez savaşını protesto gösterilerinden sonra halk ayaklanmasına geçilecek endişesiyle Salih Mirzabeyoğlu tutuklanmış ve daha sonra beraat etmişti. Bu notu da ilave edelim.</p>

<h2><strong>Dosyalara hiç bakılmadı</strong></h2>

<p>İsnad edilen suçların maddî ve manevî unsurları araştırılmamış, Hizbullah gibi alakasız dosyalar klasörlere girmiş, arama kararı olmadan evler aranmış, Şube’de ise muvafakatlı ev arama tutanakları imzalatılmış, 80 civarında legal ve illegal cephelerin kendi bölgelerinde ve kendinden zuhur espriyle faaliyetleri anlaşılmamış, lehe deliller araştırılmamış, bir yere bırakılan yazılı kâğıttan o zümrenin suçlanamayacağı gözardı edilmiştir. Ve hiçbir emir ve komuta bağı olmadan, “ortada bir örgüt olduğuna ve buna bir lider gerektiğine göre” yakıştırmasıyla Salih Mirzabeyoğlu örgüt liderliğine ve idam cezasına “münasip görülmüş”. Savcı iddianamesinde,” her ne kadar örgütü yönettiğine dair bir delil elde edilememişse de” diyor ama buna rağmen takipsizlik kararı vermek yerine dava açıyor. Hukuk ve adaletin gereği değil, egemen güçlerin isteği oluyor…</p>

<h2><strong>Hukukî değil, ideolojik dava</strong></h2>

<p>Mirzabeyoğlu davası, hukukî değil, tamamen siyasî ve ideolojik bir davadır.</p>

<p>Polisin, askerin ve yargının yapmak istediği Salih Mirzabeyoğlu’nun iradesini kırmak idi. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun yapmak istediği ise, Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin Anadolu’daki Kurtuluş Mücadelesine verdiği destek iradesini, Necip Fazıl’dan tevarüs ederek yaşatmaktır. “Gayesine ermemiş savaş bitmemiştir.” diyerek bağımsızlık mücadelesini zafere erdirmektir. Eğer böyle bir misyonu ve Allah’ın yardımı olmasa idi böyle destanlık direniş olur muydu?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>BD-İBDA Tarihi</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/fikri-idam-tesebbusu-2-nisan-2001</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 19:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/04/tarihqqq.webp" type="image/jpeg" length="44818"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mânânın maddeyi alt ettiği zafer: 18 Mart Çanakkale Destanı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mananin-maddeyi-alt-ettigi-zafer-18-mart-canakkale-destani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mananin-maddeyi-alt-ettigi-zafer-18-mart-canakkale-destani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çanakkale; Sultan Abdülhamid Han’ın dâhice hazırladığı istihkâmlarda, ezan susmasın ve şeriatın son kalesi düşmesin diye şehadete koşan gerçek kahramanların destanıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Çanakkale, bir asır evvel yaşanıp bitmiş bir takvim yaprağı değildir; doğrudan doğruya İslam’ın izzetini, şeriatın hükmünü, ezanın susmamasını gaye edinen bir büyük hesaplaşmadır. O gün boğazın serin sularına gömülen sadece İngiliz zırhlıları değil, Payitaht’ı düşürüp hilafeti tarihe gömmek isteyen Batılı küstahlıktı.</p>

<p>Bu zaferin temel harcı, Sultan Abdülhamid Han’ın dâhiyane ileri görüşlülüğüyle atılmıştır. Boğazın iki yakasına inşa ettirdiği tabyalar, yerleştirdiği ağır bataryalar ve kurduğu savunma hattı, 18 Mart’taki büyük destanın asıl hazırlayıcısıdır. Abdülhamid Han’ın devlet aklı olmasaydı, Çanakkale’de sergilenen muazzam direnişin teknik altyapısı da vücut bulamazdı. </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Salih Mirzabeyoğlu’nun işaret ettiği üzere, şehadete koşan gerçek kahramanlar, sadece bir toprak parçasını değil, topyekûn bir ruh nizamını müdafaa ediyorlardı. Gaye, hilafet merkezini korumak ve şeriatın sancağını yere düşürmemekti. Bugün 18 Mart’ı anmak; bu büyük davayı romantik bir hamasete kurban etmek değil, Abdülhamid Han’ın ferasetini ve şehitlerin şeriat ve hilafet davasını bugünün fikrî kavgasına mermi yapmaktır. Bu dava, ezan dinmesin ve İslam’ın son kalesi sarsılmasın diye ölüme gülümseyenlerin mirasıdır.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tarih</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mananin-maddeyi-alt-ettigi-zafer-18-mart-canakkale-destani</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 14:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/screenshot-20260318-1457022.png" type="image/jpeg" length="79271"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
