Yakın Tarihe Dâir Merak Ettiğim Birkaç Husus


Fatih Turplu

Fatih Turplu

28 Kasım 2018, 16:06

Türkiye yakın tarihinin en çok tartışılan isimlerinden birisi de Mustafa Kemaldir; o, çoğu taraftarlarınca neredeyse ilahlaştırılacak bir pozisyona getirilirken -ki bir kimsenin taraftarlarınca ilah ilan edilmesi, ilahlık vasfının deforme edilmesi ve yapay hale getirilmesidir ki “ilah”a nazaran icat edilen yapay şey put'tur- muarızlarınca da, dilimizdeki “yerin dibi” tabirinin yüksekliğine layık görülmektedir. Hakkındaki koruma kanunu dahî onun hakkındaki doğru yahut çelişkili bilgileri ifade etme bakımından sıkıntı doğurmakta ve bu kanun adeta onu kutsal bir çerçeveye oturtmak saikiyle cebren yürürlükte tutulmaktadır. Bu kanun gerekli midir, değil midir bilemem; fakat bildiğim bir şey varsa o da bazı şahıslarca düzenlenmiş olan kanun maddelerinin hiç kimseye zamanla kutsiyet-ilahilik vasfını kazandırmayacağı...

Önemli olmak, büyük olmak ile kutsal olmak arasında fark vardır; dışyüzden bakıldığında ilâhi mevcelere ayna olmuş her insanın “büyük” vasfındaki benzerlikle diğer büyüklük karıştırılabilir. İnsanlığın faydası bakımından mühim bir keşfi gerçekleştirmiş büyük bir adam ile ilahi sırlara ışık tutan kimselerin büyüklüğü arasındaki benzerlik çoğu zaman esasen sadece ifade bakımından, tabirlerdeki benzerlikten kaynaklanmaktadır; şeyler, kuvvetlerini sadece muhtevalarından değil o muhtevaya kudret veren ilahi nefesten de pay aldıkça değer belirtirler. Yahut başka bir ifadeyle, ilişki içinde bulundukları, rabıta noktasına nazaran büyüklük, küçüklük yahut ilahilik vasfı taşımaya doğru ilerlerler. Bu bakımdan herhangi bir şey yahut kimseye “kutsiyet” ifade edebilmek için bahsettiğimiz rabıtanın-irtibatın, ilişkinin var olması gerekir; mahiyeti ilahi olmayan bir şey hakkında kutsiyet atfetmek, esasında, ilahilik taşımayan herhangi bir şeye ilahilik isnadıyla ona bağlanmaktır ki, tıpkı inanmanın esasının Allah'a olmasına nazaran inanma istidadının bir put etrafında halkalanmasındaki gibi... İnanmanın esas maksadına doğru yoldan yaklaşılmadığında ve bu yaklaşma ise doğru usullerle terkip edilmediğinde ortaya çıkan “yanlış”a sahtelik, diğer bir ifadeyle “put” diyoruz; tıpkı “sanem” kelimesi etrafında belirmiş manalar gibi... Yerine göre “sevgili”nin bir ilâh olmasıyla bir kadın olması arasındaki bariz fark... Diğer taraftan, bir şeye yol vermekle “o” olmak arasındaki ince çizgi ki, İbda Külliyatındaki iki hikmete nazaran söylersek, “bir şeyin aynının aynı olduğundan başka” olmasının yanında “o değil, ondan, ondan olduğu için o” meselesinin usûlünce ve ehlince değerlendirilmesi...

Tabiî, bizim için mukaddes olan ile başkası için kutsal olan arasındaki “hangisi doğru” meselesi de bu mevzuda değinilmesi gereken bir taraftır; çünkü başkasının ilahına küfrederek yahut onu görmezden gelerek yok sayamayız ve bizim ilahımızın “tek” oluşunu, gerçekliğini ispat etmiş olamayız!
Bana kalırsa bu mevzuda “ispat” kelimesi anahtar bir rol oynamaktadır; çünkü yaratıcılık vasfı ancak bir ilaha mahsustur ve O, kendi mahluklarına karşı kendini ispatla -haşa- mükellef değildir! (İşte “ispat” kelimesi kadar kuvvetli başka bir kelime olan “mükellef”e ulaştık şimdi de... İnsan “mükellef- eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış” olduğundan, kendindeki bütün kusurlara mukabil yine kendindeki “eksiksiz” tarafı hissetmekte ve ruhî bir varlık olarak boyuna bu “eksiksiz” olana doğru iştiyak duymaktadır. Doğrusu bu iştiyak, mükellef olanın her daim kendisinin mükelleb-bağlı, sınırlı olduğunu ona hatırlatmaktadır.) Bu noktai nazardan bakıldığında, Mustafa Kemal taraftarlarının bazılarının ona ilahlık isnad etmek için uğraştığı, habire çabalaladığı da doğrudur; fakat esasen mühim bir çoğunluğunun böylesi bir çabadan daha öte belirsiz bir şekilde, doğrusu bulamaç haline gelmiş fikirlerden örülü bir şekilde kendilerini ifade ettiklerini söylemek de abartı olmaz...

İhtiram kasdıyla kendimizden yaşça bir büyük önünde durmak ile ibadet etmek maksadıyla ihtiramla durmak arasında kesin bir fark vardır; bana kalırsa Mustafa Kemal taraftarlarının büyük bir çoğunluğu böylesi bir ibadet iştiyakıyla ona hürmet etmemektedir; işte tam burada başka bir farktan behsetmeliyiz; Mustafa Kemal hakkında, onun İslâm'a karşı olan net duruşuyla alakalı, devrinde Müslümanların önde gelenlerini bir bir ortadan kaldırması gibi çok önemli ithamlar vardır. İşte, şimdi önünde ihtiramla el bağlanan kişinin başka bir tarafına nazaran bu meseleye bakmaktayızdır. Ve burada iş artık “el bağlayan”ın niyetine kalmaktadır; kimsenin kalbinden geçeni bilemeyiz ama en azından yahut çoğundan yani dinimiz İslâm'ın kuralları gereğince “görünen köy”de “kılavuz” istememektedir!

Ben, yine de sosyolojik açıdan baktığımda onun taraftarlarının çoğunun, bir dini temayül bakımından ona bağlılıkta bulunduğunu zannetmiyorum. Pek ateşli taraftarı olanların birçoğunun bundan yirmi sene evveline nazaran bugün tam aksi istikamette ve apayrı saflarda bulunmasına nazaran söylersek, Mustafa Kemal taraftarlarının mühim çoğunluğu politik rüzgarların seyri altında başkalaşmıştır; bu da gösteriyor ki resmi ideolojinin keskin görüşleri kalınlaştıkça, bu taraftar güruhu incelmiş ve tamamen değişmiştir. Hususiyetle son yirmi sene içerisinde “İslam olmakla, Atatürk değerlerine sahip çıkmak”ın siyaset sahnesinde habire mezcedilmesi zehirli meyvelerini vermiş ve bugün tipolojisi izahta zorlanılan yeni bir kesimin doğmasına da vesile olmuştur...

Mustafa Kemal yeni bir din vazetmemiş ve esasen kendine ait yepyeni fikirlerden örülü bir hayat tarzı da getirmemiştir; o, Batı'nın kendi içinde değişerek habire yenilik arayan mizacından, doğrusu bu yenilik iştiyakından doğan kuvvetle kendini yenileyemeyen Doğu'yu mahpus etmesinin yıkıntısı içinden “muasır medeniyet” diye bir türkü tutturmuştur ve bu türkünün bütün notaları tüm yönleriyle Batı'nın hayat tarzının memleketimize aplikasyonu çabasından ibarettir! Mustafa Kemal iktidarı esnasında İslam'a karşı açıktan cephe almış ve bütün işi, ana başlığı “muasır medeniyet” olan ve içeriği sadece onun tarafından, onun rakı sofralarında belirlenen Batı taklidi bir kopyacılığın cebren yerleştirilmesinde görmüştür...

Yine de Mustafa Kemal hakkında benim asıl merak ettiğim taraflar tamamen başka hususlardır. Asıl merak ettiğim, karakterine ait hususlardır.

Mesela bir adam düşünün; Elli küsur eserin sahibi ve dostlarının yanı sıra düşmanları dahî ömrü boyunca ona bir kez olsun yalancılık isnadında bulunmamış olsun! Kuvvetli, kudretli bir şey mi arıyorsunuz, işte budur; yani tamamen dosdoğru olmak ve her halükârda böyle kalabilmeyi başarmak...

İşte böylesi bir yazarın kitabında okuduğum şu ithamlara bakılırsa, Mustafa Kemal'in karakterine ait vasıflar onun hakkında bugüne dek söylenen şeylerin “göz kamaştırıcı” yanını dağıtmakta ve ortaya adeta kesif bir şüphe yığını çıkmaktadır:

10 yaşındayken “piç” olduğunu öğrendi... Mavi gözlüydü...Ve çok beyazdı. Kadın mı erkek mi olduğundan huylanan Kürt kadınları onu Kargamış'ta, bir subaşında kıstırıp soymuşlardı... Yatak odası, adi ve çiğ renkli kurdelelerle süslenmişti. Tuvalet masası firkete varıncaya kadar bir yığın süs eşyası ve ağır kokulu esans şişeleriyle doluydu... İki erkek sevgilisi vardı: Dahum adlı 15 yaşındaki bir eşek çobanı ve 10 kişiyi öldürmüş olmakla övünen Hamudi isimli bir haydut... Cepheden kaçarak erkek sevgilisinin mâlikanesine kapandı. Kaba etleri kanayıncaya kadar kendisini kırbaçlatıyor ve o halde livata ile tatmin oluyordu.. 26 yaş günü partisinde “otuzuna bastığında bir general ve soylu ilân edileceğini” ilân etti... Soyuldu, saldırıya uğradı, bitlendi ama, yılmadı ve yerli halkın arasında dolaştı, onların yemeklerini yedi, aynı hayatı yaşadı... 1914 Ocak'ında İngiliz ordusunun emrinde, Sinâ çölünde askerî bilgi toplama seferine çıktı... 1914 Ağustos'unda Birinci Dünya Savaşı patlayınca İngiliz gizli servisine girdi... İki yıl boyunca Müslümanları sorguladı... 1917'de binbaşı oldu... 1918'de Yarbay, sonra Albay... İngiliz gizli servisince Kurtuluş Savaşı'nın tek kahramanı haline getirildi... İngilizlerin ciddiye alınır belgelerine göre 35 bin Anadolu askerinin öldürülmesinde, 35 bininin de esir edilmesi ve yaralanmasında baş rolü oynamıştır... Her yere heykeli dikilmiştir... Üstadımın onun hakkında bana söylediği, “mergub” oluşudur.*
 
*Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü-Ufuk ile Hafiye- 4. Cilt. İbda Yay. Mart 1994 İstanbul. Sayfa 372-373

Baran Dergisi 619. Sayı
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.