Arş Horozu Ekseninde Erguvan ve Telegram -IV-


Osman Temiz

Osman Temiz

20 Aralık 2017, 16:22

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu-XIII

Arş Horozu Ekseninde Erguvan ve Telegram (4)

Demişlerdir ki, erguvan İstanbul’un rengi ve neşesidir. Nitekim erguvan çiçeği, İstanbul için adeta sembol olmuştur. Görüntüsü, kokusu, hakkında anlatılanlar dilden dile dolaşıp durur. 

Evet; Boğaz’ın çiçeği olarak da bilinen erguvanlar, İstanbul’un rengidir. Öyle bütünleşmiştir ki bu şehirle, geçmişte Bursa’nın sembolü olduğu bile unutulmuştur. Zamanla erguvansız bir İstanbul hayal dahi edilemez hale gelmiştir. 
Erguvan, renkleriyle olduğu kadar, diğer özellikleriyle de çok dikkat çekicidir. Meselâ erguvan ağacının çiçekleri birden belirir ve birden kaybolur. Var olmak ve yok olmak, kavuşmak ve ayrılmak gibi karşıtlıkları tedai ettirdiğinden olsa gerek, birçok şair ve yazarın dikkatini celbetmiştir. Meselâ;

Edip Cansever şiirlerinde İstanbul’u görkemli bir erguvan imparatorluğuna benzetir. Orhan Veli’ye göre erguvan, insanı deli eden bir dünyadır. Üstad Necip Fazıl’a göre memleketin gerçek renkleridir erguvan! Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde ise bu narin ağaçtan, “adına bayram yapılacak kadar nadide bir çiçektir erguvan” diye bahsedilir.(1)

Üstad Necip Fazıl’ın 1978 tarihli Renkler isimli şiiri:

“Renkler, mavi, kırmızı, yeşil, erguvan ve mor; / Camlarda, kaybedilmiş Vatanı heceliyor...”

Evet; erguvan rengi mor, yani eflatun, kaybedilmiş vatanı, diğer bir ifadeyle de İstanbul’u heceliyor!

Hem de öyle bir heceliyor ki, İstanbul, “Dünyaya hükmeden şey hayal gücüdür” diyen Napolyon Bonapart’ın hâyalinde tüten bir mânâ olarak, “Yeryüzünde yalnız bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” hakikatini bünyesinde yaşatandır. Hayali görülen bu gerçek en hakiki gerçeğe ram olmuş bir vaziyette, “İstanbul! Bir gün benim olacaksın!” diyen kahramanını beklemektedir.

Bekir Atamer’in Erguvan Baharı isimli makalesinden özetle;

Erguvan Baklagiller familyasına ait Akdeniz kökenli bir ağaçtır. Asıl vatanı Ortadoğu ve özellikle Filistin’dir. Soğuk iklimleri sevmez, çiçekler daha açmadan solar. Her yıl nisan ayında çiçek açan erguvan ağacı, mayıs ayı ortalarına kadar pembe rengini korur. Erguvanın en önemli özelliği çiçeklerinin, henüz yaprakları açılmadan açması ve dallar üzerinde değil de gövdede oluşmasıdır. Yüzlerce yıl yaşayabilen erguvan ağacı, çiçekleri dökülmeye yakınken yapraklanır ve 10 metreye kadar büyüyebilir. Ülkemizde en yaygın olan “cercis siliquastrum” türüdür. Bu türün ayrıca “alba”, “rubra”, “fructu ruba”, “bodnant”, “penduliflora” gibi alt türleri de mevcuttur.

Erguvanlar İstanbul’un rengi ve neşesidir, dedik. Erguvan, İstanbul’a olduğu kadar hiçbir kente ait değildir. Çünkü o, kadim varlığını Bizans İmparatorluğu’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na ve oradan da Türkiye’ye kadar taşımıştır. Erguvan rengi, vakti zamanında Bizans’ı simgeleyen bir renkti. Aynı zamanda Roma İmparatorluğunun da sembol rengiydi. İmparatorların ve imparatorlukların rengi olan erguvan veya mor renk, diğer bir ifadeyle de eflatun, Ayasofya’nın duvarlarını süsleyen bin küsur yıllık fresklerin de hâkim rengidir. Bu arada şunu belirtmekte fayda vardır: Kubbesi mor veya eflatun rengine boyanmış olan Ayasofya’nın anahtarı, hiç şüphesiz ki topyekûn dünyanın beklediği fikir kahramanının elinde bulunmaktadır. Eflatun veya mor renk, İstanbul’un surlarında da boy göstermektedir. “Sur içi” keyfiyetini haiz Büyük Doğu sarayını çevreleyen “sur”un İBDA ile ilişkisine daha evvelki yazılarımızda değinmiştik. Diğer taraftan, İstanbul’un erguvan zamanı (Nisan ve Mayıs aylarında) kurulduğu rivayet edilir. Üstad Necip Fazıl’ın doğum ve ölümünün, İBDA Mimarı’nın ise doğumunun Mayıs ayına denk gelmesi ilginç bir tevafuk olsa gerektir… 

Bir rivayete göre geçmişte midye kabuklarından üretilen erguvan moru, bir zenginlik ve iktidar sembolü olarak Bizans imparatorlarının pelerinlerini süslemekteydi. Bizans’ın ileri gelenleri, soyluluklarını vurgulamak için kanlarının erguvan renginde olduğunu söylerlermiş. Bizans’tan çok daha önceleri İstanbul’a gelen denizciler, şifa bulmak için erguvan yapraklarını kaynatıp da içerlermiş.

Erguvanın Osmanlı kültüründe de özel bir yeri vardı. Osmanlı’da 15. yüzyılda başlayan erguvan şenlikleri, “erguvan cemiyeti”, “erguvan faslı”, “erguvan bayramı” gibi isimlerle anılırmış. Ayrıca Osmanlı’da erguvanın güçlü dalları baston yapımında da kullanılmıştır. Tedaisi, Üstad Necip Fazıl’ın Çile isimli şiirinden: “Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol! / Ey yedinci kat gök, esrârını aç! / Annemin duâsı, düş de perde ol! / Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!”… Mor, lila ve pembe arası çok özgün bir renge sahip erguvan çiçeklerinin eski İstanbul mutfağında salatalara renk ve lezzet kattığı bilinmektedir. 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından, 2002 yılından itibaren her sene düzenli olarak “Erguvan Şenlikleri” kapsamında yaklaşık 50 binden fazla erguvan ağacı güzel İstanbul’a kazandırılmıştır. İstanbul halkı erguvanı o kadar çok sevmiştir ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan “İstanbul halkı otobüs rengi seçiyor” kampanyasının kazananı, %34’le “Erguvan Rengi” olmuştur.

Özetle erguvan, baharın müjdecisi, canlılığın, yeniden doğuşun simgesidir güzel İstanbul’da!(2)

Bir rivayete göre önceleri erguvanın çiçekleri beyazmış. Filistin’de Hazret-i İsa Aleyhisselâmın ortaya çıkması ve başlangıçta havarilerden olup da sonradan ihanet eden hain Yahuda’nın Hazret-i İsa Aleyhisselamı otuz gümüş karşılığı ihbar etmesi, daha sonra da bu ihbarı yaptığından pişman olup, kendini bir erguvan ağacının dalına asması üzerine, Erguvan ağacı da bu utancı kaldıramamış ve bu ihanet yükünü dallarında taşıdığı için bembeyaz çiçekleri kızarmış, kırmızılaşmıştır. Bu nedenle erguvan ağacının artık Filistin diyarının kavruk topraklarına tahammülü kalmamış ve ancak İstanbul’un eşsiz mavisi ve yeşili ile avunabileceğini anlamıştır. Böylece İstanbul’a gelerek yerleşmiş, kendine burayı yurt edinmiştir.(3)

Evet; “güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek” olan erguvan ile hain Yuda arasında bir ilişki kurmak sanırım yanlış olmaz. Bilindiği üzere, İsâ Aleyhisselâm’a hainlik eden Yuda, ilahî adaletin tecellisine hedef teşkil eden bir kişi olarak bizzat kendisi çarmıha gerdirilmiştir. Sanırım burada şu şekil bir soru sormak icab eder: Her ne kadar zeytin ağacı ve demirden çivi kullanıldığına dair bilgiler var olsa da, ve yine her ne kadar Hazret-i İsâ Aleyhisselâm zamanında kullanılan cezalandırma yöntemi bir kalas, tomruk veya kazığa elleri arkadan bağlanıp meydanda teşhir edilmek şeklinde olduğu rivayet edilse de, (ki; ibretlik bir cezalandırma yöntemi olarak “güneşte kurutmak” tabiri de buradan geliyor olabilir) sözkonusu çarmıh için kullanılan malzemeler (kalas, tomruk veya kazık ve mıh) erguvan ağacından yapılmış olabilir mi?.. Yok eğer cevap hayır ise, öyleyse; erguvan ağacı ile adaletin tecellisinin muhtevası hakkında başka şeyler söylemek icab eder. Bu arada şunu da söylemek gerekir ki, Hazreti İsâ Aleyhisselâm zamanında cezalandırma yöntemi suçlunun Tau haçına gerdirilmesi şeklinde idi. Tau haçı “T” şeklinde olan bir haçtır ve daha ziyade Kürsiyi andırır. 

“Te harfi, Allah’ın Kaâbid-Kısıcı, kısaltıcı, sıkıcı ismi, Esir mertebesi, Kamer menzillerinden Kalbe işaret eder; içyüzü mânâ âlemine, dış yüzü hasselerden, içinde yaşadığımız madde âlemine bakan.”(4)

Allah’ın “Kabid-Kısıcı, kısaltıcı, sıkıcı” ismi olan Te harfinin ebced değeri, 400’dür.

Şems: Güneş: 400. 

Taht-Alt. Kürsî. “Abdülhakîm Koltuğu”: 400.

Not: Eski Roma ve Bizans İmparatorlarının unvan olarak kullandıkları Kayser kelimesinin ebced değerinin 400 olmasına ayrıca dikkat! 

Tau haçı ile ilgili mustakil bir yazı kaleme almayı düşündüğümüzden dolayı bu mevzuya burada nokta koyalım ve erguvan ağacının muhtevası üzerinden söyleyeceklerimize devam edelim. Bizce erguvan ağacına yönelik “kötülük sembolü” yakıştırması yanlıştır. Yuda’nın kötülüğün sembolü olarak görülmesi gayet normaldir. Ancak, erguvan ağacı niçin kötülüğün sembolü olarak görülsün ki! Bir yanlış inanç gereği, nasıl ki sözde İsâ Aleyhisselâm çarmıha gerdirilmiş kabul edilmekte, aynı şekilde, sözde Yuda da, yaptığı hainlikten pişmanlık duyarak daha sonra kendisini erguvan ağacına asmış kabul edilmektedir. Halbuki bu doğru bir bilgi değildir. Çünkü İsâ Aleyhisselâm’ın gerdirilmek istendiği çarmıhta Yuda’nın bizatihi kendisi gerdirilmiştir. Hal böyle olunca, erguvan değil kötülüğün sembolü, bizzat ilahî adaletin tecellisine yataklık eden bir sembol olarak görülmesi gerekendir. Doğru söylemek gerekirse, erguvan ağacının kötülüğün sembolü değerlendirmesine tâbi tutulması en iyimser bir bakışla, talihsiz bir yaklaşımdır. Yuda’nın cezalandırılması ile ilişkilendirilen erguvan ağacının değil kötülüğün sembolü olarak görülmesi, aslında mutlak adaleti sembolize eden bir değer taşıdığına bile hükmedilebilir. Bu çerçeveden bakıldığında erguvan ağacı bizce, İlâhî adaletin muktedirlik alanı veya makamına işaret eden arş horozu ile de ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Meselâ İşkaryot kelimesinin Aramice(5), dolayısıyla da Süryanice(6) ile bağlantısı ve Süryanice’nin de bir kelimede bulunan her bir harfin ayrı ayrı mânâları olduğu dikkate alındığında, “Yuda İşkaryot” sözünün aslında belirli bir terkib çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği anlaşılır. Bizce Yuda İşkaryot terkibinin ifade kalıblarından biri, meâlen “İlahî adaletin tecellisine yataklık etmek” veya “İlâhî adaletin görünüşe çıkmasına vesile olmak” şeklinde özetlenebilir. Haç’ın erguvan ağacından yapılmış olma ihtimali ve bu haçın Tau haçı olarak belirmesi, Tau haçının ise arş horozu ile ilişkisi ve arş horozunun da İlahî adalet ile ilişkisi vs. dikkate alındığında mevzu daha bir belirginleşir. 

Not: Bazı Hıristiyan inanışlarına göre meşhur “Son Akşam Yemeği”nden sonra Yuda, Hz. İsa’yı 30 gümüş karşılığında meclise bildirerek ona ihanet eder ve daha sonra da pişman olur. İsa Aleyhisselâm’a ihanet eden Yuda’nın kendini bir erguvan ağacına astığı rivayet edilir. Bu nedenle erguvan ağacının İngilizcedeki adı Judas Tree’dir (Yehuda’nın Ağacı). Efsaneye göre bu olaydan sonra, önceleri beyaz olan erguvan çiçekleri utançtan ya da kandan kırmızıya dönüşmüştür… Kırmız ve beyaz renklere dikkat! Üzerinde duracağız… Daha evvel söylendiği üzere, Yuda kendisini erguvan ağacına asarak intihar etmiş birisi değildir. Yuda’nın erguvan ağacı ile ilişkilendirilmesi hakkında söylenebilecek en isabetli yorum, Yuda’nın çarmıha gerdirildiği Tau haçı ile erguvan ağacı arasında bir ilişki olabileceği yönündedir. Bu mevzuya yukarıda şahsî yorum çerçevesinde kısmen değinmeye çalıştık. 

Not: “Lut Kavmi” terkibi ile “Yehuda’nın ağacı” terkibi arasında bir anaoloji yapılabilir gözükmektedir. Lut kavmi, Lut Aleyhisselâm’ın kavmidir, lâkin lanetlenmiştir. Lanetlenen Lut Aleyhisselâm’ın kendisi değil, kavmidir. Lut Aleyhisselâm her şeyden evvel bir peygamberdir… Erguvan ağacı, İngilizcede “Yehuda’nın ağacı” (Judas Tree) olarak bilinir ki, hain Yuda, “Yuda İşkaryot” sıfatıyla anılmaktadır. İşkaryot kelmesinin “kızıl renkli” ve “asılmış kimse” mânâları dikkate alındığında, “Kızıl renkli Yuda” veya, çarmıha gerdirilmiş mânâsına, “erguvana asılmış veya çarmıha gerilmiş Yuda” şeklinde bir terkibe de ulaşılabilir. “Resim; red kökündendir” terkibî hükmü çerçevesinde resmin sûret, dolayısıyla da beden, kırmızının ise “savaş rengi”, dolayısıyla da nefs ile ilişkili olması, diğer taraftan Kundalini Yoga’da kuyruk sokumunda yer alan 1. Çakra’nın renginin kırmızı olması ve bunun da yine nefs ile ilişkisinin bulunması, bizi bu sonuca eriştiriyor.

Not: Kundalini Yoga’da 7. Çakra olan Tepe Çakra veya Taç Çakra’nın rengi beyaz ve mordur… Beyaz, her şeyden evvel mücerredin rengidir. Büyük Doğu Mimarı’nın İBDA Mimarına söylediği: “Mücerred fikir istidadı tamam!”… Diğer taraftan, Roma İmparatorluğunda imparatorluk rengi olan mor, hiç şüphesiz ki muktedirlik alanı veya makamına da işaret eder. 

Diğer taraftan, erguvan renginin mor veya kızıl renk olarak ifadelendirilişi, bu rengin beyaz rengin kırmızı renke dönüşümü neticesinde elde edilişi dolayısıyla, erguvan, kırmızı ve beyaz renkleri mündemiç bir çiçektir. Hadîs ile sabit olduğu üzere, kırmızı ve beyaz renk, çocukların en çok sevdiği renklerdir. Tedaisi, “çocuk hikmeti”… Üstad Necip Fazıl, “Türk, Müslüman olduktan sonra Türktür”, der. Osmanlı Devleti sonrası kurulan Türk devletinin bayrağının renginin kırmız-beyaz olması da çok mânidardır. Kırmızı ve beyaz renk bize sadece “çocuk hikmeti”ni hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm ile olan yakın ilişkisini de hatırlatıyor. Üstad Necip Fazıl’ın Çocuk isimli şiirinde geçen, “Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk; / Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...” mısraları da hatırda! Diğer taraftan, “Cem-i Ezdad-Birbirine zıd olan şeylerin bir arada bulunması: 1923: Cumhuriyet’in Kuruluşu”(7) terkibî hükmü çerçevesinde düşünüldüğünde, kan-kırmızı zemin üzerinde yer alan hilâl ve yıldızın beyaz olması çok daha anlamlı olmaktadır. Her ne kadar müesses nizam ve malum şahsın parlatılmasına yataklık ediyor gibi görünse de, aslında tam da üzerinde durduğumuz mevzuun parlatılmasına malzeme olacak bir sahne, meselâ TRT1’de her Cuma yayımlanan “Payitaht Abülhamid” dizisinden bir sahne çok dikkat çekicidir. Sözkonusu sahnede, 700 yıldan beri açılmamış bir emanetin açılması zarureti doğmuş ve açılan sandıkta ilk şahid olunan şey, Osmanlı sonrası kurulacak yeni devletin, yani Türkiye’nin kullanacağı hilâl ve yıldız sembollü kırmızı-beyaz bayraktır. Var olan yapı veya müesses nizamın rızaya taalluk eden değil de, zaruretler çerçevesinde bir katlanış olduğu dikkate alındığında, dünden bugüne değişen ve gelişen hadiselerin içyüzünü ele veriyor ve mukadderata işaret ediyor olması bakımından çok mühim bir sahne olsa gerektir… Osmanlı’nın tasfiyesi neticesinde Hilafet’in kaldırılması ve akabinde Osmanlı’nın yerine Türkiye’nin kurulması. Akabinde de Hilafet’in Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde mündemiç hâle getirilmesi! Türkiye’nin kurulması ile birlikte Hilafet’in Millete, dolayısıyla da Ümmete emanet edilmesi! Ümmet’in sahibi Allah Resûlü, Allah Resûlü’nün sahibi ise Allah Azze ve Celle! 

Not: Ümmet’e emanet edilen Hilafet, ta ki ehli gelip onu teslim alana kadar Millet veya Ümmet, her ne yapılması gerekiyorsa Allah’ın izniyle her daim onun gereğini yerine getirecektir. Kurtuluş Savaşı Mücadelesi ve temelinde 5 Aralık olan 15 Temmuz bu mevzuda dost ve düşmana çok şey söylemektedir.   

Not: Roma imparatorluğu döneminde erguvan rengi kararlılığın, gücün ve imparatorluğun rengi olarak kabul görmüştür. Erguvan rengi doğal yollarla üretilebilecek en zor renk olduğu için sadece asiller kullanırmış bu rengi. İmparator dışında hiç kimsenin mor pelerini yoktu meselâ. Osmanlı’da ise erguvan moru, Hürrem Sultan’ın da en çok sevdiği renkti. O dönemde sarayda bu renkteki keselerin açamayacağı kapı yokmuş diye söylenir… Bir başka Hıristiyan inanışına göre de -erguvan renginin imparatorluk rengi olarak bilinmesinden ötürü- İsa’nın çarmıha gerilmeden önce, (doğrusu, Yuda çarmıha gerdirilmeden evvel), askerler tarafından üzerine erguvan rengi elbiseler giydirildiği söylenir… “Mutlak ölçü” ile sabit olduğu üzere, Allah, mutlak adaletini kâfirlerin eliyle de gerçekleştirir.
Rüyada erguvan görmek zenginlik, bolluk ve bereket anlamında yorumlanır. Bereket?.. Tenasül uzvu ile sembolize “bereket tanrısı” hatırda! Bu mevzuya daha sonra, bir hukuk terimi olarak tenasül çerçevesinde duracağız. 

Not: Erguvan ağacının İstanbul’un sembolü olmasının çok daha derin bir anlamı olsa gerektir. Kısacası, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’a ihanet eden Yuda’nın erguvan ağacından yapılmış bir çarmıhta gerdirilmiş olması veya en azından erguvanla ilişkilendirilmesi ile erguvan ağacının İstanbul’un sembolü olması arasında derin bir anlam birlikteliği olduğu düşünülebilir. 

Daha evvel ki yazılarımızda “İstanbul” mânâsı üzerinde durmuştuk. Meselâ İstanbul’un “sur içi” olduğu bilgisinden mülhem İBDA’nın Büyük Doğu’yu çevreleyen “sur” olduğuna, dolayısıyla da, Büyük Doğu’nun “sur içi”, yani “İstanbul” olduğuna değinmiştik. Bunu da, Üstad Necip Fazıl’ın İstanbul şiirinde geçen, “O manayı bul da bul, ille İstanbul’da bul!” mısraı üzerinden, “O mânânâyı bul da bul, ille Büyük Doğu’da bul!”, dolayısıyla da “Yürüyen Büyük Doğu İBDA”da bul neticesine varmıştık. Bu arada, “Cem-i Ezdad-Birbirine zıd olan şeylerin bir arada bulunması: 1923: Cumhuriyet’in Kuruluşu” terkibinin tedaisi hâlinde, Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin, “İstanbul’da kim ne ararsa bulur” meâlindeki sözü de hatırda!

Not: Erguvan, daha evvel de söylediğimiz üzere, baklagiller familyasının bir üyesidir ve botanik adı Cercis siliquastrum’dur. 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, ağaççık denilebilecek çalı görünümünde bir bitkidir… Sıcağa ve soğuğa karşı dayanaklıdır… Kuru, taze, kireçli balçıklı toprak sever… Toprağa azot bağlar… Badem ve erik ağaçları gibi çiçekleri yapraklarından önce açar. Buna hermafrodit denir… Yapraklar daireye benzer şekilli ve karşılıklı dizilir. Dip kısmı kalp şeklinde ve yaprak uçları yuvarlaktır… Bol tohum verir… Meyvesi sonbaharda olgunlaşır ve kış boyunca dalında kalır… Kış aylarında havalar çok soğuk olursa don olaylarından etkilenebilir ancak havalar güzel giderse erken çiçeklenebilir… Tohum ve çelikle üretilir… Hızlı büyüyen bir ağaçtır… Çiçekler 1,5-2 cm uzunluğunda kırmızı-mor 3-6 tanesi bir arada bulunur. Meyve fasulye biçiminde olup, 7-10 cm uzunluğundadır… Mart, Nisan, Mayıs aylarında açan çiçekler pembe ve morumsu renktedir. Erguvan Çiçeğinin Anavatanı Güney Avrupa ve Batı Asya’dır. Türkiye’de ise Kuzey Anadolu’da Karadeniz kıyılarında da yetişse de Ege ve Marmara Bölgelerinde yaygın olarak yetişir.(8)

Yukarıda da ifade edildiği üzere, erguvan, badem ve erik ağaçlarında olduğu gibi, çiçekleri yapraklarından önce açar. Buna hermafrodit denir… 

Hermafrodit?.. Kelime olarak hermafrodit, Yunan mitolojisindeki Haberleşme Tanrısı Hermes ile Güzellik Tanrıçası olan Afrodit’in adlarından gelmektedir. Hermafrodit (erdişi veya hünsâ), hem erkek hem de dişi üreme organı bulunduran canlılara verilen addır. Bu, daha evvel işaret edildiği üzere, phallus, tenasul ve kamış örneğinde olduğu gibi, iktidar veya gücü sembolize eden bir çerçevede değerlendirilmesi gereken bir mevzudur. Unutulmamalıdır ki, phallus, dolayısıyla da iktidar veya güç bir kadının da sahip olabileceği bir şeydir, buna karşın bir erkek de pekâlâ phallus sahibi olmayabilir.(9) Yine daha evvel söylendiği üzere, tenasül kelimesi daha ziyade bir hukuk terimidir. Türkçe bir kelime olan tenasül, lûgatta “üreme, doğma, nesli sürdürme” ve “insan neslinin artması, nesilleşme” mânâsınadır.

Meşhur söz: “Sen çekil aradan tenasül etsin yaradan!”(10)

Üstad Necip Fazıl’ın Kamış isimli şiiri: “Ben gurbet rüzgârının üflediği kamışım... /

Bir su başında mahzun, yapayalnız kalmışım.”

Gurbet, dünyaya sürgün edilmişlik… Gurbet, aslî vatandan uzaklık veya aslî vatana duyulan özlem!.. Su, hayattır… Su, varlığın menbaıdır… Her şey sudan yaratıldı!  

Mutlak ölçü meâli: “O kâfir olanlar bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken Biz onları birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hâlâ imân etmezler mi?” (Enbiya, 30).

Üstad Necip Fazıl’ın Dua isimli şiiri:Bıçak soksan gölgeme, / Sıcacık kanım damlar. / Gir de bir bak ülkeme: / Başsız başsız adamlar… // Ağlayın, su yükselsin! / Belki kurtulur gemi. / Anne, seccaden gelsin; / Bize dua et, emi!” (1944)

Gemi?.. Sefine!.. İBDA Mimarı’nın Sefine isimli eseri hatırda!.. Üstad Necip Fazıl’ın Hâlim isimli şiiri:
“Benim bu sahipsizler yurdunda hâlim ne mi? / İn-cin yok bir ummanda düdük çalan bir gemi...” (1982)
Gemi, “Nuh’un Gemisi”nden mülhem “Kurtuluş Gemisi” mânâsına İBDA ile örtüşen bir mânâdadır ve İBDA Mimarı’nın İBDA isimli şiirinden iki mısra: 

“Neyi kurtarıyorsun vakit varken. / Yetiş kalkan bu gemi en son çare!” 

Tenasül: 541=1540.

Fetin-ül asr: Asrın en zeki, akıllı ve anlayışlısı: 540… 

Bu mevzuun telegram ile ilişkilendirilmesine gelince o da şu: 

Erguvan: Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek: 1258=259.

Pranga: 1258=259.

İBDA Mimarı’nın İşkence isimli eserinden: “Tenimizi ezebilirsiniz… Ama… Ruhumuzu asla… Onu ne işkence zabteder, ne kelepçe, ne pranga… Gülümser durur inancımız hürriyet budunda sonsuzca… Bizi edebilirsiniz, evimizden, tenimizden… Ama… Dinimizden… Çok şükür… Pişmanlık uğramadı semtimizden… Ya siz... Ezeli pis, hayvancıklar… Neye yaradı işkenceniz… Dünyanız kara, ahiretiniz zift… Sizi bekliyor cehenneminiz!..”


Dipnotlar
1)http://www.avrupaparkbahceler.com/makale.php?baslik=erguvan-bahari&no=18
2)http://www.avrupaparkbahceler.com/makale.php?baslik=erguvan-bahari&no=18
3)http://www.avrupaparkbahceler.com/makale.php?baslik=erguvan-bahari&no=18
4)http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-kist-bend-i-din-393-h3827.html
5)Aramice ya da Aramca, Sami (Semitik) dil ailesinin Kuzey-Batı grubundan bir dil. Suriye ülkesinin eski adı olan Aram sözcüğüne izafeten adlandırılmıştır. Aramice en eski kaynaklar MÖ 2. binyıl başlarında Suriye’de bulunmuştur.
6)Doğu Aramicesi olarak isimlendirilen lehçeler içinde bulunan ve Urfa lehçesinden türemiş olan Aramice lehçesi yani Süryanice, günümüzde en çok kullanılan ve kısaca Aramice olarak da adlandırılabilen bir dildir.
7)Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası B-Yedi”, Bölüm: 377, Baran Dergisi.
8)https://blog.ciceksepeti.com/bogazin-mor-guzeli-erguvan-cicegi/
9)https://eksisozluk.com/phallic--459817
10)https://www.turkcesozlukler.com/tenas%C3%BCl_kelime_anlami


Baran Dergisi 571. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.