Yazarlar
Tüm Yazarlar
Sarraf Davası Sadece Başlangıç

Yahudi devletinin eski Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin, 17.11.2012 tarihinde İsrail Ulusal Güvenlik Eğitim Kurumu’nda yapmış olduğu konuşmayı hatırlamanın tam zamanı. Ne diyordu Livni? -“Bölgedeki devlet idarecileri bir karar vermek zorunda. Müslüman Kardeşler ve Gazze’nin yanında olup radikallere destek mi verecekler, yoksa pragmatizm ve ılımlılığın saflarında mı yer alacaklar? Herhangi bir devlet idarecisi başka bir yol tutmaya karar verirse, bunun bedelini ödemek zorunda. Türkiye giderek radikalleşiyor. Türkiye’yi kaybetmek üzereyiz. İnanıyorum ki Amerika ve “Türkiye kamuoyu” ile ortak bir çıkar oluşturabiliriz. Şu bir gerçek ki, bölgemizde Müslümanlardan kendi hedef ve yollarını seçmek isteyen idareciler çoğalıyor. İran nükleer silah geliştirmeye devam ediyor, Mısır’da Müslüman Kardeşleri temsil eden Mursî ve Ürdün’de ortakları Kral var; fakat bütün bu değişimlere karşı hiçbir şey yapılamayacağı fikrini kabul etmiyorum. İsrail’in ‘Dünya bize karşı, Erdoğan İslâmcı, hiçbir umut yok.” demesini kabul edemem. Bizim hiçbir şey yapmadan durmamız gibi bir fikri İsrail politikası için uygun olduğunu düşünmüyorum. İsrail hükümeti yetkilileri bir yolunu bulup, menfaatlerini belirleyerek başka devletlerle çalışmalı. Bu açıkça da yapılabilir, bölgedeki idarecilerden gizli de olabilir. Yoksa bu değişimler yaşanırken eli kolu bağlı oturmamız bize uygun değil. Bölgenin geleceğini şekillendiremeyiz ama Türkiye dâhil diğer devletlerle ilişkileri etkileyebiliriz.” Bu konuşmanın akabinde Gezi Olayları, 17/25 Aralık Yargı Operasyonu, Mit Tırlarının Durdurulması, PKK-PYD’ye askerî destek ve 15 Temmuz’da askerî darbeye varan bir süreç yaşandı Türkiye’de ve hâlen de devam ediyor. Mısır’daysa askerî darbe gerçekleşti ve Mısır düştü. Şu sıralarda bildiğiniz üzere Türkiye cezalandırılmaya çalışılırken, bir yandan da Yahudi’nin yukarıda çizdiği çerçeveye uygun olan Suudî Arabistan ise yeni rolüne hazırlanıyor.  Hadiselerin ardında kimin olduğunu açıkça gördüğümüze göre, şöyle bir değerlendirme yapalım ve bundan sonrasında Türkiye’yi neler beklediğini konuşalım. Türkiye Tecrübesiz – Amerika Acemi Türkiye Cumhuriyeti, “Yurtta sulh, cihanda sulh.” ölçüsüne göre teşkil edilmiş bir devlet. Rejimden bürokrasiye kadar bütün unsurları da buna göre şekillenmiş. Bugüne kadar dış siyaseti Amerika ve Avrupa’dan gelen emir ve direktiflere “emredersiniz efendim” demek seviyesinde işleyen ve bunu da başarı addeden bir devletin, son yıllarda geçirdiği değişim süreci elbette kolay değil. Tecrübe bedava kazanılmadığı için bu sancılı sürecin yaşanması son derece tabiî. Amerika’nın acemiliğiyse, senelerdir mutlak mânâda hâkim olduğu bir devlete karşı neyi, nasıl yapacağını bilememenin şaşkınlığından kaynaklanıyor. Alışılageldik Amerikan müdahale şekilleri olan kamuoyu zorlaması, yargı müdahalesi ve askerî darbeyi Türkiye bu kez savuşturduğundan, aslında Amerika da bocalıyor. Bu bocalamanın yanında öfke de giderek büyüyor tabiî. Muhakkak ki “Senelerdir kendi elimle beslediğim, büyüttüğüm Türkiye, bugün bana ihanet ediyor.” diye düşünmekten kendilerini alıkoyamıyorlardır garipler. Bu vaziyet, Amerika’nın Türkiye’ye karşı nasıl hareket edeceği hususunda da sıkıntılar doğuruyor. Meselâ Amerika ile Rusya arasındaki kriz, Türkiye ile olandan çok daha büyük olsa bile, senelerdir bu diyalektik münasebeti sürdürdükleri için artık standartlaşmış tabiî refleksler hâlinde kriz çıkartıp, kriz sonlandırmayı başarabiliyorlar. Oysa ki Türkiye gibi, senelerdir hâkim olduğu ve aynı safı paylaştığı bir ülke ile kriz yaşanması Amerika için de yeni bir şey. Sarraf Davası Yalnızca Başlangıç 15 Temmuz gecesi darbe girişiminin milletimiz tarafından bertaraf edilmesi, Amerika’nın artık Türkiye’ye kendi içinden müdahale etme imkânını da sınırlandırmış oldu. Bu sebeble de Türkiye’ye karşı yeni bir yol haritası hazırlandı. Amerika’nın yeni stratejisindeki birinci önceliği, Türkiye ve Erdoğan’ı, kendi hâkimiyet alanında bulunan diğer devletlere ibret olacak bir şekilde cezalandırmak. Bunun için de evvelâ Türkiye ekonomisini hedef alan Rıza Sarraf davası ile işe başladılar. Bu hamlenin hedefi, kesilecek ağır cezalar vasıtasıyla, zaten sallantıda olan Türkiye ekonomisini tamamıyla işlemez hâle getirmek. Bundan maksat, ülkeyi iktisadî açıdan dar boğaza sürükleyip, Erdoğan’ın etrafındaki sıkı kenetlenmeyi çözerek işe başlamak ve bundan sonraki hâmleler için zemin hazırlamak. Amerika’nın Sıradaki Hamleleri 17-25 Aralık Yargı Operasyonu’na ait bütün bilgi ve belgeler FETÖ tarafından Amerika’nın ilgili müesseselerine nasıl aktarılmışsa, yine FETÖ tarafından gerçekleştirilen MİT Tırlarına Yönelik Operasyona ait bütün bilgi ve belgeler de muhakkak ki Amerika’nın elinde bulunmaktadır. Öyle görünüyor ki, İran’a Yönelik Ambargo’nun delinmesi hakkındaki davanın neticelendirilmesi ve Türkiye’nin ekonomik bir darboğaza itilmesinden hemen sonraki hamle, Türkiye ve Erdoğan’ın DAİŞ’e destek veren ülke ve lider olarak yargılanması girişimi olacaktır. Dünya çapında bir hukuk nizamı tesis edilmediği, bunun yerine mafya hukuku işletildiği için, tırlarda değil silâh, patates bile olsa, bu dava da milletlerarası savaş suçları mahkemesine taşınacaktır. Ayrıca Türkiye, DAİŞ ile petrol ticareti yapmakla da suçlanacak ve muhtemelen “terör finansörü” olarak da ilân edilecektir. Geçtiğimiz senelerde Güneydoğu şehirlerimizi köstebek yuvasına çeviren PKK’ya karşı verilen mücadelenin de milletlerarası platformlarda “etnik temizlik” şeklinde lanse edileceği ve Türkiye ile Erdoğan’ın “Kürtlere yönelik soykırım” yapmakla da suçlanacağı ihtimâl dairesi içinde. Dedik ya, istersen patates taşı, ne yaptığının hiçbir önemi yok. Güçlünün hukuku böyle bir şey. Bu bakımdan bilhassa petrol ticareti bahsinde Türkiye’nin konuyla ilgili olan kim varsa hakkında gereğini bir ân evvel yapması gerekmektedir. Bu yargılama-tutuklama şeklinde de olabilir, başka şekillerde de. Erdoğan’a Tuzak Amerika ve İsrail’in artık Erdoğan iktidarıyla uzlaşması ve yola beraber devam etmesi mümkün değil. Çünkü daha evvel de dediğimiz gibi Erdoğan’ın ibret olacak bir şekilde cezalandırılması, bundan sonraki süreçte diğer devlet ve iktidarlara kötü örnek olmaması açısından son derece ehemmiyetli görülüyor. Kapalı kapılar ardında, Erdoğan’a, “Sen 2019 seçimlerine cumhurbaşkanlığına aday olma, biz de peşini bırakalım.” şeklinde bir teklif ya yapılmıştır, yahut da yakın bir zamanda yapılacaktır. Böylesi bir anlaşma teklifinden Amerika’nın maksadı, Erdoğan’ı Türkiye Cumhuriyetinden tecrit ederek, güya Türkiye’nin yanındaymış gibi davranarak Erdoğan’ın yargılanması olacaktır. Hani sık sık diyorlar ya “Bizim Türk milletiyle meselemiz yok, siyasî iktidarla sıkıntımız var.” diye, bu ifâdenin meâli de budur. Allah’tan çok Amerika’dan korkan ve her seferinden Allah’a değil de Amerika’ya sığınan ve aslına bakacak olursak Allah’a değil de Amerika’ya tapınan/iman edenlerden müteşekkil bir bürokrasi ve siyasetçi tipi yaygın olduğu için de böylesi bir hamle yapmakta hiç de zorlanmayacaklardır. Türkiye’nin Acil Aksiyon Planı Madde madde gidelim. Amerika ile Türkiye arasındaki çatışmada, sürekli olarak zarar gören tarafın Türkiye olmaması için, Anadolu’nun sırtında bir çıban gibi duran Amerikan üslerinin kapatılması birinci önceliktir. Kürecik ve İncilik Üssü başta olmak üzere bütün Amerikan üsleri kapatılmalı ve personeli ülkelerine gönderilmelidir. Yine Amerika’nın Türkiye’de bulunan CIA ve sair istihbarat ofisleri de kapatılmalı, personeli de ülkelerine gönderilmelidir. Bu personeli gönderirken, koltukaltlarına birer kutu lokum sıkıştırmak da yakışıklı olacaktır. Amerika ve Avrupa tarafından fonlanan bütün STK, düşünce kuruluşu, dernek ve birliklerin kapısına kilit vurulmalıdır. NATO üslerindeki Türk çalışanların tamamı hakkında soruşturma başlatılmalı, ajanlık yapanlar elden kaçırılmadan şiddetle cezalandırılmalıdır. Milletlerarası hukuk ve diplomasi sonuna kadar istismar edilmelidir. Gerek diğer ülkelerle kurulacak münasebetler gerekse milletlerarası hukukun Türkiye’ye tanıdığı bütün hakların sonuna kadar peşine düşülmelidir. Misâl vermek gerekirse, Amerika ve Birleşik Krallık, Irak işgalinin hata olduğunu ve orada zannedilenin aksine kitle imha silahlarının bulunmadığını açıkladı. Madem ki ABD, Irak’ı yanlışlıkla işgâl etti, o zaman bu işgâlin Türkiye ekonomisine olan zararını da karşılaması gerekmez mi? Yanlışlıkla işgâl ettiklerini kendileri itiraf ediyorlar. Böylesi bir yargılama, hangi milletlerarası mahkemenin konusu ise oraya dava açılması icab etmez mi? Karar müsbet çıkar, menfi çıkar; hiç önemli değil. En kötü ihtimâlle, milletlerarası kamu hukukunun büyük bir palavradan ibaret olduğunun resmen ifşâ olmasına vesile olur. Amerika ve Yahudi devleti adına Türkiye’yi tehdit eden PKK-PYD oluşumu, Suriye’nin kuzeyinden kazınmalıdır. Bürokrasinin Amerika’ya değil de Allah’a iman edenlerle şereflendirilerek, ihtilâlci bir hüviyete kavuşturulması bir diğer meseledir. Mamacı, korkak, kaypak, yalancı kadrolarla savaşa falan girilmez. Böylesi bir süreçte propaganda faaliyetinde önemli rol oynayacak, milletimizin psikolojisini şekillendirecek olan medya da ciğeri beş para etmez dalkavuklardan arındırılmalıdır. Herkesin bildiği bir meselede bile yalan söylemekten yüzü kızarmayan, kraldan çok kralcı, namus dahil hiçbir kriteri olmayan medya, sadece nefreti körükler. Bir diğer mesele de ihaneti bedava olmaktan çıkartmaktır. Bugün Türkiye Cumhuriyetine ihanet eden hainler yurt dışında krallar gibi yaşarken, içerideki hainlerin ihanet etmesi nasıl önlenebilir? Ne zaman ki Türkiye bir devlet gibi davranmaya başlar ve bu hainler dünyanın neresinde olursa olsun açıktan yahut üstü kapalı şekilde cezalandırılmaya başlarsa, işte o zaman ihanet bedava olmaktan çıkar ve düşman da, kendisiyle müşterek zihniyette bile olsa, burada kendisine işbirlikçi bulamaz.  Rejim, Türkiye Cumhuriyeti’ne ayak bağı olan bir diğer meseledir. İktidarların yalnızca belediyecilik (yol, su, köprü, tünel vs.) faaliyetinde bulunmasına müsaade eden, buna karşılık esas (yargı, eğitim, odalar, sermaye vs.) meselelere el atıldığında rejime müdahale ediliyor diye vaveylanın koparıldığı mevcut rejimin kökten değişmesi şarttır. Bu rejim, meselelerin çözümsüzlüğe mahkûm edilmesi üzerine kurgulanmıştır ve Türkiye’nin ayağında böylesi bir prangayla bu kavgayı vermesi mümkün değildir. Yeni rejimle beraber Erdoğan’ın şahsı etrafında temerküz eden birliğin, bir mefkûre etrafına taşınması gibi bir şart da doğmaktadır. Ötelerin ötesindeki hedeflere fertlerden ziyade fikir ile varılır. Bu sebeble Türkiye kökten bir rejim değişikliğine gitmeli ve milletimizi, ulvî bir mefkûre etrafında buluşturarak, belli olan hedefe, hedef olan sistemin vasıtalığında, istikbâl yükünü tek bir kişinin sırtına yüklemeden, riskleri en düşük seviyeye indirerek, sistemli bir şekilde vardırılmalıdır. Bu mefkûrenin ne olduğu ise 15 Temmuz gecesi kendisini son derece açık bir şekilde hissettirmiştir.   Ve tabiî ki tüm bu hamleleri birbiriyle iltisaklandırarak verimli kılacak olan mihrakın tesbiti ve sisteminin tatbiki. *** Üzerimize doğru son derece büyük bir dalga kabarıyor ve bugün Türkiye’nin bir karar vermesi gerekiyor; ya bu dalganın üstüne binip bir sörfçü gibi hareket ederek dalganın enerjisini ulvî “oluş”umuza vesile kılacağız, yahut dalganın altında kalıp yok olacağız. Zannedilenin aksine her türlü pazarlık, anlaşma, taviz ve saire Türkiye için üçüncü bir seçenek değil, ikinci seçeneğin türevlerinden ibarettir ve sonu hüsrandır. Baran Dergisi 569. Sayı  

Türkiye Acilen NATO’dan Kurtulmalı

Geçtiğimiz hafta yüzlerce Müslüman’ın camide namaz kılarken öldürülmesine anlam veremediğimi söylemiştim. Onlar sadece sufî Müslümanlar oldukları için öldürüldüler. Bu eylemin “İslâm Devleti” tarafından gerçekleştirildiği zannediliyor ve eylemi yapanların “İslâm Devleti”nin bayrağını taşıdığı iddia ediliyor. Tekrar belirtiyorum ki İslâm adına böyle bir saldırının gerçekleştirilebilme ihtimaline inanmıyorum; fakat arkasında ne var onu da bilmiyorum. Gerçek “İslâm Devleti” mensupları böyle aptal insanlar değillerdir. Şöyle de bir şey var, Irak’ta sufî Müslümanlar “İslâm Devleti”nin müttefikleridir. Esasında “İslâm Devleti”nin kurucuları sufîdir; fakat daha sonra Suudîler müdahil olmuş, ardından ABD ve diğerlerinin müdahaleleri gelmiştir. Başlarda Irak’ın özgürlüğü için mücadele ediyorlardı. Suudlar kuzeylerine müdahale ederken, güney sınırlarında ise Zeydîlerden oluşan Husîlere karşı müdahalede bulundular. Yemen’in kuzeyini işgal ettiler. Husîler, Suudîler ile kıyaslandığında kötü insanlar değillerdir. 1930’larda Suudların bütün yarımadayı kontrol etmek için gerçekleştirdikleri işgale karşı da direnmişlerdi. Tarihî olarak Yemen vatanseverleridirler; maalesef işgal Suud’un maddî gücü sebebiyle sürdürülebilmiştir. Hülasa, Husîler, Suudîlerden daha tehlikeli değildir. Bugün ise tüm gücüne rağmen Suudî Arabistan, Yemen’de kaybetmektedir. Hem de Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı bölge devletlerinin ve emperyalistlerin desteğine rağmen kaybetmektedir. Bu süreçte eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in ikili oynaması ise bir utanç sebebidir. Zaten kendisi Suudî Arabistan desteğiyle cumhurbaşkanı olan bir haindir. Yemen’de uzun süredir çok kirli oyunlar oynandı ve hâlâ da oynanıyor ve bu sebeple her gün masum insanlar ölüyor. Bölgedeki ülkeler ABD’nin provoke etmesi sebebiyle sürekli birbiriyle mücadeleye girişiyor. Aynı zamanda İsrail’in de buradaki rolünü unutmamamız gerekiyor. Tabiî biliyorsunuz Amerika ve İsrail harika demokratik rejimler, ABD’nin başında ise muhteşem başkan Donald Trump var. Trump, birkaç gün önce yine İsrail Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınmasına ilişkin bir açıklama yaptı. ABD, Siyonist bir bakışla Filistin meselesini göz ardı ederek oyun kurucu pozisyonunu koruyamaz. Eğer ABD böyle bir iddiaya sahipse barışı tesis etmek zorundadır. Bu barışı ise ancak hainler üzerinden tesis edebilir; bu tartışılmaz bir gerçektir. Şu anda açık bir savaş yaşanıyor, bugüne kadar olanlardan daha uzun sürecek ve daha zor geçecek bir savaş; fakat bu savaşı kazanacağız! Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler dahî özgür Filistin’de birlikte yaşayacaklar. Özgür Filistin’de bu toprakların gerçek sahipleri, tüm yerli halklar ve ayrıca yerlilerle yaşamayı kabul eden tüm göçmenler birlikte yaşayacaklar. Herkes biliyor ki İsrail geçici ve eğreti bir devlettir. Malûm Filistin ve İsrail, tarihî büyük Suriye’nin tabiî topraklarıdır. Bugün Suriye’de DAİŞ olarak bilenen “İslâm Devleti”ne hemen hemen tüm dünya devletleri saldırmakta. Bu konsorsiyumun başını ABD çekiyor, çünkü onların yarın ne yapabileceğini kestiremiyorlar. Orada bir direniş gösteriliyor. Fakat tüm müdahalelere rağmen Kanada’dan Arjantin’e, Venezüella’dan Çin’e kadar dünyanın her yerine yayılmış durumdalar. Ben bir Komünist’im, daha sonra Müslüman oldum; çünkü biliyorum ki, İslâm tüm insanlara eşit davranmayı ve Müslüman olmayanlar da dâhil olmak üzere herkese saygı duymayı gerektirir. Bu bakımdan Komünizm’in savunduğu bazı şeylerin aslı da İslâm’dadır. Her neyse, çok uzun zamandır bir savaş yaşandığını söyledik, şimdi ise bu savaşın sonuna doğru geliyoruz ve buna çok iyi hazırlanmamız gerekiyor. Umuyorum ki; Irak’taki Baaslı kardeşlerimiz geri dönecek, Şii rejimle uzlaşacak ve emperyalistlere karşı verilecek bu savaşta İran ile aynı safta buluşacaktır. Şiilerin yaptıklarını tasvip etmiyor olabilirim, hatta onları sevmiyorum da; ama İran’ın tüm dünyadaki bağımsız birkaç devletten biri olduğunu söyleyebilirim. Herkes İran ile savaştı, İran’a saldırdı, bu saldırılar güçlenerek devam etti ve ediyor. İnançlarına rağmen saygı göstermeliyiz ki, tüm Müslüman devletler kendi içinden çıkan ajanlarla ve hainlerle cebelleşirken İran ajanların ve hainlerin türemesinin önüne geçti. Türkiye de millî bir hükümet tarafından yönetiliyor olmasına rağmen bu ajanlarla ve hainlerle uğraşıyor. Cumhurbaşkanı gönüldaş Erdoğan’a müthiş saygı duyuyor ve ideolojik farklılıklara rağmen onu seviyorum; fakat o hâlâ işgalci İsrail ve emperyalistlere karşı bağımsızlığı ülkesine kazandıramadı. Buna rağmen ben inanıyorum ki, Erdoğan’ın ve Türklerin çabası ile devlet tam bağımsızlığına eninde sonunda kavuşturulacak. Herkesin Türk hükümetine ve Türk milletine saygı duyması gerektiğini düşünüyorum. İslâm dünyasının işgalden kurtulmasının yolu Türkiye’nin tam bağımsızlığa kavuşmasından geçiyor. Bu süreçte Türkiye, Rusya ile dayanışma içinde olacaktır. Yaşanan her şeye rağmen karamsar düşünmemeliyiz. İyi şeyler olmasını sağlayabilecek insanlar var. Başta Türkler olmak üzere, emperyalistler tarafından toprakları işgale uğrayan tüm halklar bağımsızlık için mücadele edecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, asla emperyalistler tarafından yönlendirilebilecek birisi değil, o bağımsız bir şahıs, onu savunmamız için yeterince iyi şeyler yaptı ve elinden geleni yapıyor. Hükümet içerisinde hâlâ Gülenistler var. Türkiye’de Müslüman olduğunu söyleyip, emperyalistlere yardım edenler olduğu gibi, vatansever olduğunu söyleyip emperyalistlerin yanında olanlar da fazlasıyla var. Bu çelişkili bir durum ve bu insanlar M. Kemal’e de ihanet ediyorlar. Umarım Erdoğan bir suikasta uğramaz. Türkiye’yi bir an evvel NATO’dan kurtararak bağımsızlığına kavuşturur. Çünkü Türkler, en az Alman veya Fransız milletleri kadar bağımsızlığı hak eden bir millet. Türkiye bağımsızlığına kavuştuğu takdirde, dünya siyasetinde yaşananlara büyük etki edecek ve Müslümanların koruyucusu olacaktır!   Allahu Ekber! 02.12.2017 Baran Dergisi 569. Sayı

Ehl-i Beyt, On iki İmam ve İmam-ı Hüccet

Ehl-i Beyt diye anılan Sahâbî’den bir kesim ve sonrasında onların evladları, Ehl-i Sünnet’in kendisidir; O değil, O’ndan hikmeti çerçevesinde topyekûn Ehl-i Sünnet’e renk verenler bütün bir sahabe kadrosu ile birlikte aynı zamanda bu NUR neslidir. İslâm cemaatinin (Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat) içinden birkaç yüz kişiyi ayırıp, onları tarihî süreç içerisinde farklı adla anmak ve sonra gelenleri bunların farklı oldukları inancına düşürmek, hakikaten İslâm’a kurulan en büyük Yahudi tuzaklarındandır. Bugün Şia başta olmak üzere, güya Ehl-i Beyt taraftarı görünen birçok zümrenin görüşlerine bakıldığında katı bir Sahabe düşmanlığı, Hz. Aişe başta olmak üzere Efendimiz’in birkaç hanımına kin ve nefretleri, imamet başlığı altında haddi aşan bir yüceltme ile 12 İmam tapınmacılığı görülmektedir. Oysa İmam-ı Zeynelâbidîn’in çocuklarından bir tanesinin adı Ömer Eşref, İmam-ı Musâ Kâzım’ın kızlarından birinin adı da Aişe’dir. Yine İmam-ı Câfer-i Sâdık Hazretleri, İmam-ı Azam Hazretleri’ne iki yıl hocalık yapmış, aynı zamanda İmam-ı Azam’ın dul kalan annesi ile evlenmiştir. On İki İmam diye bilinen İmamların hiçbiri Sahabe hakkında onların manevî hâlini incitici bir söz söylememiş ve kendinden sonrakilere böyle bir gelenek bırakmamıştır. Hatta bu yönde temayülleri olanları azarlamıştır. Şöyle ki: “Urve bin Abdullah anlatıyor: İmam-ı Muhammed Bakır’a (radıyallahu anh) kılıç süslemenin hükmünü sordum, dedi ki: ‘Bunda beis yoktur. Zira Ebu Bekr es-Sıddık’ta kılıcını süslemiştir.’ ‘Sen Ebu Bekr’e ‘sıddık’ mı diyorsun?’ diye sorduğumda yerinden sıçrayıp dedi ki: ‘Evet! Sıddık! Evet! Sıddık’ diyorum. Kim ona sıddık demezse, Allah onun dünyada ve ahirette sözünü tasdik etmesin!” (İmam-ı Şeblenci, Nurul Ebsâr, s.159) Aşikardır ki kahvehane hükmünde bir yere eczacı levhası asmakla orası eczane olmayacağı gibi Ehl-i Beyt levhası asılan ve içerisinde güya Ehl-i Beyt’e bağlılık iddia edenlerin haddini aşmış davranışları ve tahrif edilmiş dinî-ilmî bilgileri yerleştirilen yer de “Ehl-i Beyt” mânâ ve cilvesine o kadar uzaktır. Ehl-i Beyt Kime Denir? Allah-u Teâlâ, Peygamber Efendimiz’in hanımlarına hitaben; “Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, (Rics’i) sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab 33: 33) Hz. Aişe (radıyallahu anha) diyor ki: “Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir sabah siyah yünden yapılmış bir abaya (örtüye) bürünüp evden çıktı ve oturdu. Önce (kızı) Fâtıma yanına geldi, onu hemen abanın altına aldı. Sonra Ali geldi, onu da abanın altına aldı. Sonra Hasen geldi, onu da abanın altına aldı. Sonra Hüseyin geldi, onu da abanın altına aldı. Sonra buyurdu ki: Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden ancak (manevî kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Müslim) Bu âyet-i kerîme ve hadis-i şerîfe göre, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ev halkı olan zevceleri ve kızları Ehl-i Beyt’e dâhil oldukları gibi, ayrıca Peygamberimiz’in (s.a.v.) kızı Hz. Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasen ve Hz. Hüseyin de Ehl-i Beyt’e dâhildir ve bunlara “Ehl-i Kisa, Âl-i Abâ” denir. Hz. Peygamber ile birlikte abâya bürünenlerin sayısı beş olduğundan, onlar “Hamse-i Âl-i Abâ, Pençe-i Âl-i Abâ” diye de anılmışlardır. Ayrıca Hz. Hasen ile Hz. Hüseyin’in çocukları, torunları ve kıyamete kadar gelecek olan nesilleri de Ehl-i Beyt’e dâhildir. Bazı rivayetlerde Selman-ı Farisi’nin de Ehl-i Beyt kadrosundan olduğu söylenmiştir. «7 gök tabakasını gösteren “Ye, Dad, Lâm, Nun, Ra, Tı, Dal” harflerinin ebced toplamı: 1103: AL-İ ABA-“Ehl-i Beyt”... HAMSE-İ AL-İ ABA, yâni “örtü altındaki beşli” de denilen Allah Sevgilisi ve aile efradını temsil eden 4’lü topluluk, aynı zamanda ASHAB’ın da aynı hisseden temsilcisidir ki, fertte toplu topluluk hakikati liyakatini temsil edenlerin de hangi kavimden olursa olsun EHL-İ Beyt’ten oluşlarını gösterir. » (S. Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B Yedi: Matla Beyitler, s. 277) On İki İmam ve Devam Eden Ehl-i Beyt Ehl-i Beyt imamları sayısız... Bu sınır Şia’yla başladı ve onunla meşhur oldu. Hulefa-i Raşidin’den ilk üç halifeyi ve sonra gelen halifelerin büyük kısmını red ettikleri, bu reddediş esnasında kendilerine Ehl-i Beyt’in 12 güzide insanını maske kıldıkları için İslâm coğrafyasında “On İkiciler”, “On İki İmamcılar” mânâsına gelen İsna-i Aşeriyye ismi ile anıldılar. On iki sayısı özellikle seçilmiş gibi durmaktadır. Bakalım: On iki (12)!.. Bir yılda 12 ay, burçların sayısı 12, saatin bölümlenmesi 12, kaburga kemik sayısının 12 olması, İsa’nın 12 havarisi, Eski Ahit’te Harun aleyhisselam’ın omuzluklarına konduğu ve üzerinde 12 İsrailoğlu’nun adının yazılı olduğu akik taşları, Elim’in 12 su kaynağı ve Yeşu’nun Erden ırmağının ortasından 12 taş aldırıp ahit sandığına koyması, Yuhanna’nın İncilinde cennetlik Kudüs’ün 12 kapısı olduğu ve Kuzu’ya tapınma için 12x12 kişinin seçilmesi, Alpenga vaftiz şapelindeki mozaikte kullanılan 12 güvercin figürü ve sair veriler 12 sayısını oldukça gizemli kılmaktadır. Ancak bu gizemlilik hâli daha çok birbirini tetikleyici taklidi bir durum izlenimi vermektedir. Şöyle ki: Şia’nın bazı mevzularda aşırılığı, Yahudi yahut Hristiyanlara benzeme güdüsünün haddi aşan noktada oluşu 12 sayısı ile imamların sınırlandırmasını beraber getirmiş olabilir. Nihayetinde Ehl-i Sünnet’te böylesi bir sınır yoktur, günümüze kadar gelen ve tertemiz şecereleri ile malum olan zatlar, saygı görmekte, ayrıca kendilerinden her zaman ilim ve hikmet devşirilmektedir. 12 taklitçiliğinin basit bir örneği: Şii eğilimleriyle tanınan Bektaşi dervişlerinin 12 kamalı bir başlık giymeleri ve bellerine Hacı Bektaş taşı denilen onikigen bir akik taşı takmalarıdır. Akik taşı Hz. Harun’dan hatırlanmalıdır. On iki imamın ilki Peygamberimizin övgü ve iltifatlarına mazhar olmuş, ilim ve iman okyanusu yüce Sahâbî, cennet ile müjdelenenlerden, Efendimizin amcazâdeleri ve damatları İmam-ı Ali. Sonra sırasıyla: İmam-ı Hasan, İmam-ı Hüseyin, İmam-ı Zeynelâbidîn, İmam-ı Muhammed Bakır, İmam-ı Câfer-i Sâdık, İmam-ı Musâ Kâzım, İmam-ı Ali Rıza, İmam-ı Tâki, İmam-ı Hâdi, İmam-ı Askerî, İmam-ı Hüccet. İmam-ı Hüccet: İmam-ı Askerî’nin oğulları… Asıl adı Muhammed Mehdî. Temiz yaradılışlı, kerametler hazinesi... On ikinci İmam… Şia bunu ahir zamanda gelecek mehdî zannetse de bu alakası olmayan ve sadece isim benzerliğinden ibaret bir inançtır. Ancak tevafuklar ve tedailer zinciri boyunca, asıl dememek ve “dır ve tır”lar ile kestirip atmamak kaydıyla, ilim ve hikmet kapısı her çeşit yoruma açıktır. Sakarya’da Yeşeren Mânâ; Kumandan Mevzuyu tevafuklar ve tedailer boyunca işleyecek olursak, İmam-ı Hüccet. Hüccet: Delil, senet, vesika, şahid... İmam-ı Askerî. İmam-ı Hüccet’in babasının lakabı. Askerî ismi Samarra’da oturduğu el-Asker Mahallesine nisbetle. Asker: Türkçe; er. Farsça; leşker. Arapça; askar. Latince; exercitus. Ayrıca ordu mânâsı da mevcut. Tevafuklar boyunca; Salih Mirzabeyoğlu’nun babası Hava Astsubayı iken emekli oldu ve hatırlanırsa -ki arşivlerde mevcut- 25 Ocak 2000 tarihindeki Metris hâdisesinin arkasından Hürriyet gazetesinin manşetine yansıyan haber “Salih Mirzabeyoğlu asker çocuğu imiş. Ve bir başka malum, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri Hz. Hüseyin neslinden. Abdulhakîm Arvasî Hazretleri, Salih Mirzabeyoğlu’nun babaannesinin dayısı. Ve diğer tevafuklar, bu defa Mirzabeyoğlu’nun eserinden: «İMAM-I HÜCCET: 493. Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 1493. İfrat hâlde tecrit. (Noktalı harfler): 493 İ’timan: Emniyet etme. Emin bulunma: 493. Fatiha: Bir şeyin başlangıcı. Başlamak. Karar vermek. İki defa nazil olmuş olan, Kur’ân’ın birinci sûresi: 493. Besalet: Yürek sağlamlığı: 493. Dimne(t): Duvar temeli. (Dimne: Tilki): 494= 1493. Küst-ic: Mecusiler kuşağı. (Nefs): 493» (Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası: Giriş, s. 447) Asker. Arapça; askar. Türkçe asker mânâsına gelen kelimenin kökeni; Su/sü. Asker kelimesi aynı zamanda Orta Asya’da erkek adı. As-ker diye hecelendiğinde. “As” Türk efsanelerinde, ulvî, ilahî, ulu gibi mânâlara gelirken “ker” sınır, çadır, mesken, kötülük gibi anlamlara gelmekte. İskandinav ülkelerinde Asgeir kelimesi de benzer anlam taşımaktadır. As; ilah, geir ise Mızrak. Asgeir; Allahın mızrağı. Dikkat çeken ihtimal. Oscar kelimesinin de buradan türemiş olabileceği. Peki, Oscar’ın mânâsı ne? Oscar; yabancı, dışarıdan gelen, profesyonel olmayan, edebiyatta savaşçı, kahraman. Bir cephesiyle asker. Ker; kötü varlık. Eşdeğeri; ger/kir/gir. Bu kelime çoğu zaman sıfat olarak kullanılır. Sümerlerde “Kur” adlı bir yeraltı canavarı bulunur ki, yer altında yaşayan varlıkların “Ker” sözcüğü ile tanımlanmasının kökeni buradadır. “Altını şer, incisi ker” şeklindeki halk deyiminde de bu kavram görülmektedir. Ölüm Odası; Salih Mirzabeyoğlu’nun destansı mücadelesinin en önemli verimlerinden biri. Dünya dil ve tefekkür ürünlerinin İbda Fikir imbiğinden geçirilerek dökümünün çıkarıldığı, kâinat muhasebesi haritasının çıkarıldığı dil topografyası, kumaşı fikir ve estetik olan lügat çarşafı. Mevzumuz orada şöyle ele alınıyor: «ASKERÎ: (Muhammed Mehdî Hazretleri’nin babası Hazret-i Hasan’ın lakabı): 360. Sipahsalar: Serasker. Askerlerin en büyüğü: 360. Ziberkan: Ay, kamer. Ay ve güneş: 360. Naşıt: Vahşî sığır. Bir yoldan ayrılan küçük yol. Bir burçtan başka bir burca varan yıldız. Neşeli ve şen adam: 360. Asr: Yüzyıllık zaman. Gece ve gündüzün her biri: 360. Sakar: Cehennemin bir ismi. (Üstadım’ın, bana ithaf ettiği “Noktalama”lardan, CEHENNEM: Ateş beni yıkayan, yuyan, emziren annem! - Bir arınma kurnası olsa gerek Cehennem... İsmini hatırlayamadığım bir Noktalama: O’na yakınlık ateş, O’ndan uzaklık ateş, - Bu ne bitmez çiledir, vicdan azabına eş... SAKARYA isimli şiirinden: Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya... Zebane: Alev... Zeban: Dil. Lûgat. Lisan. Lehçe.): 360. Şin. (Kürtçe): Mavi: 360.» (Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası: Giriş, s. 447) KUMANDAN: İdamdan dönülmüş mahkemede Hâkim sorusu: “Size neden Kumandan diyorlar?” Cevab: “Lakap, asıl adından başka bir kimseye başkalarının taktığı addır.(...) Kumandan lakabı da bana 1980’lerde ‘Rapor’ Dergisi çıkarken yakıştırılmış bir lakaptır.” (21 Şubat 2000 tarihinde DGM’de yapılan savunmadan). Bu mânâ çerçevesinde ve on ikinci imam Mehdî Muhammed bin Askerî Hazretlerinden mülhem (askerî) Salih Mirzabeyoğlu. Leşkerkeş: Kumandan. İbda bir cephesiyle; hüccet, delil. Sakarya bir ırmak adı. Su gibi keyfiyet hatırlanmalı! Sakarya şiirinin yazılış tarihi: 1949. Salih Mirzabeyoğlu’nun doğum tarihi: Mayıs 1950. Ana rahmine düşüş: 1949. İncelik idraki, şiirle beraber. Dünya mü’mine zindan, yâni cehennem. Yerinde kullanma kaydıyla “teşbihte hata olmaz” hikmetinden ilhamla, SAKAR: Cehennemin bir ismi. Mirzabeyoğlu’nun yaşadığı hayat malum. İbda diyalektiğinin örgülenişi; fikir ve aksiyon dünyasının bâtıldan, fesattan arınışı, arındırılışı, onlarca yıllık zindan hayatı ve Telegram işkencesi vesaire. “İfrat hâlde tecrit” iltifatına bitişik olarak “Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna” muradının yaşanışı. “Fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek”; Mütefekkir’in ana fikri. Diğer taraftan; akıncının fikre mahsus yönü olmakla beraber daha çok askerî bir keyfiyet söz konusu. Böyle olunca fikir ve aksiyonun birlikte terkib edildiği mânânın yâni Gölge’nin zuhuru, ardından Hicrî 1400’e denk gelmesi ayrı bir hikmet; AKINCI-GÜÇ’ün fışkırışı. Hüccet’ül İslâm, Gazalî’nin bir lakabı, ismi. Bu mânâda İslâma Muhatap Anlayış davasının ehil ellerde örgüleşmesinin bir hüccet olması. Sakarya şiirinden: “Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader”. Zodyak’ın burç sırasına göre akrep burcu 8. sırada ve elementi su. Salih Mirzabeyoğlu’ndan: “Biz, su gibi bir keyfiyetin mâlikiyiz; buhar oluruz, buz oluruz... Fikirse fikir, kavgaysa kavga; her şartta geçerli bir hassaya sahibiz...” Derdi olanın dertle kavrulduğu, çilesi olanın çilesi ile yaşadığı bir derin iklim, sırrına vakıf olmadığımız ulvi bir hâl: “SAKARYA isimli şiirinden: Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya.” Müjdelerin müjdesi; “Kalb: 1131= 132: İsna Aşer-Oniki. “Rüya’da gelen mânâ; 12 sığır yavrusundan biri, mucize beyanıdır!”; Onuncusu Efendi Hazretleri olan, Mehdi’yi Hâmil On Süvarî, Üstadım ve ben…” (Baran Dergisi, Ölüm Odası B Yedi, 345. Tefrika) Nihaî Sözümüz: Bugün yaşadığımız hayatta İbda, tüm bâtıl itikatları ayıklamış ve çerçöpten insanların bu temiz neslin mânâsını lekelemesine izin vermemiş olarak has ve som bir fikir ve aksiyon hareketi olarak yürümektedir. Ehl-i Sünnet demekle Ehl-i Beyt demenin aynı şey olduğunu bilen bu davanın sahipleri, kendi batıl görüşlerini Ehl-i Beyt başlığı altında pazarlamaya çalışanlardan kendilerini tecrid etmesini bilmekte ve böylesi bir ihanetin en fazla “on iki imam” şeklinde zihinlerde tasnif edilen büyüklerimize zarar verdiğini ilan etmektedir. Kaldı ki, Ehl-i Beyt İmamları on iki ile sınırlı olmadığı için sapa sağlam bu şecereden gelen İslâm büyükleri de, her birinin kıymet derecesi farklı olmak üzere değerlidir. Bugün İbda’nın mücadelesi İmam-ı Azam’ın Ehl-i Beyt’e gösterdiği muhabbet derecesinde bir mücadeledir. Malum olduğu üzere İmam-ı Azam bu mücadele esnasında işkence görmüş, zindanlara atılmış ve bir müddet sonra şehid edilmiştir. Yine aynı şekilde aynı mânâ iklimine bağlı olarak Yavuz Sultan Selim Han’ın Ehl-i Beyt’e ihanet eden, o büyük imamların ruhaniyetlerini inciten sapkın taifeyi imha edişindeki tavrın da muhibbidir, biatlısıdır. Baran Dergisi 569. Sayı

Arş Horozu ve Telegram -II-

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu-XIII Arş Horozu ve Telegram (2) Hazret-i İsa Aleyhisselâmı ihbar eden hainin adı Yuda’dır. Yuda (Yehuda) ismi İbranicedir. Yehuda isminin harf sayısı 6, numerolojik olarak (ebced) değeri (28+ 6+ 10+ 25+ 5+ 1= 75), cinsiyeti erkek, rengi ise mavidir. Daha önceki bölümlerde “Mavi Işık” ve “Mavi Işık Projesi” hatırda!  Not: Yuda, Hz. İsa’nın (A.S.) havarilerindendi, fakat daha sonra Hazret-i İsâ Aleyhisselamı ihbar edip ona ihanet etmiştir. Yehuda veya Yuda Şem’un da denir.  Şiir: “Ol hangi acib sır ki, çıkar göklere İsâ / Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yuda.” Yehuda: 75. Hayvan: 75… Tedaisi, Nefs! Milad: Doğum günü. Hazret-i İsa’nın doğum günü kabul edilen yılbaşı: 75. Acb: Kuyruk sokumu. Fatiha-i hilkat olan küçük kemik, “us’us” da denir. Her şeyin kuyruk dibi, nihayeti:75.  Hüneyhe: Saat. Kıyamet: 1075. M. Salih Mirzabeyoğlu: 62+ 691+ 322= 1075.  Yukarıda işaret edilen us’us üzerinde biraz duralım. Daha evvel Baran Dergisi’nde yayımlanan “Acb-üz-zeneb’in Peşinde” isimli yazı dizimizde üzerinde durduğumuz veçhile, us’us, Türkçe lügatte paldım, Arapça lügatte acb-üz-zeneb, Latince lügatte ise koksiks (coccyx) denilen bir kemiktir. Acb-üz-zeneb veya us’us, lûgatte “ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde” mânâsınadır ve bu madde veya kemik, hadîs ile sabit olduğu üzere, toprakta bedenin varlığına kıyamete kadar şahidlik eden, edecek olan tek uzuv veya unsurdur. Yani toprakta çürümeyen tek organdır… Kıyamete kadar bâki olan!.. Aynı zamanda, “ölümden sonra dirilme”nin de başlangıç noktası!.. Üstad Necip Fazıl’ın Çile isimli şiirinde geçen “uçsuz madde” tabirine dikkat:  “Açıl susam açıl! Açıldı kapı; / Atlas sedirinde mâverâ dede. / Yandı sırça saray, ilâhî yapı, / Binbir âvizeyle uçsuz maddede.” Not: Arş, Allah’ın yarattığı en büyük varlıktır. Mecazî anlamda, ilahî hükümranlık tahtı demektir. Yedi kat göklerin ve Kürsi’nin üstünde olup madde âleminin sonu maddesizlik âleminin başlangıcıdır. Us’us- Kuyruk sokumu: 320: Mülkgir- Padişah, hükümdar… Us- (çoğulu İsâs) Büyük kadeh: 130: Nigin- Yüzük. Mühür. Hatem…  Tedaisi, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin üç kaşlı yüzüğü / mührü, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâmın dört kaşlı yüzüğü / mührü ve İBD Mimarı’nın Derviş Muhammed 332 mührü! Not: İsâs.. İsâ ve S(in)… “Sin; iki kişi demektir”… Tedaisi, Büyük Doğu ve İBDA: İnsan!.. İsâ ve Büyük Doğu-İBDA… İnsan ve Ruh! Kefel- Dip, ard, kıç: 130: Ayn- Göz. Pınar, kaynak, çeşme. Tıpkısı, tâ kendisi. Zât. Eşyanın hakikati. Kavmin şereflisi. Diz. Altun. Nazar değme. Casus. Her şeyin en iyisi. Muayene etmek. Eş anlamlısı akıl olan Us, lûgatte olaylar ya da kavramlar arasında zorunlu bağıntılar kurma, bu bağıntıları algılama ve kavrama, anlama ve düşünme yetisi mânâsınadır. Us’us… İBDA Mimarı, Kur’ân’da geçen ayırma işaretlerinin seven-sevilen arasındaki şifrelere işaret ettiğini söyler… Us’us kelimesinin ifade ettiği mânâya bu çerçeveden bakıldığında çok derin ve anlamlı bir noktaya doğru yol alınacağı muhakkak. Şöyle ki; Us’us, diğer bir ifadeyle de anatomi ilminde adına acb-uz-zeneb veya koksiks denilen kuyruk sokumu kemiği, embriyoloji ilminde insan oluşumunun “başlangıç çizgisi” olarak kabul edilmekle birlikte, daha evvel de söylendiği üzere, lûgatte “ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde” mânâsınadır ve bu madde veya kemik, hadîs ile sabit olduğu üzere, toprakta bedenin varlığına kıyamete kadar şahidlik eden, edecek olan tek uzuv veya unsurdur. Yani toprakta çürümeyen tek organdır. Demek istemem o ki, bir yönüyle dünyaya, diğer bir yönüyle de ahirete bakan iki yönünün olması hasebiyle seven-sevilen ilişkisi daha bir aşikâr olmaktadır. Not: Arş horozunun başı arşı kaplıyor, ayakları ise yerin yedi kat altında bilgisi hatırda!  Us’us… Tedaisi, biri içe, diğeri dışa bakan iki yön! Us’us… Tedaisi, birbirini seven iki akıl, iki insan, iki ruh, iki kaf, iki yüz!.. Tedaisi, Nesif- İki kişi arasındaki sır: 200: Saduk-  Çok sadık... Tedaisi, Sevr mağarası ve “mağara dostluğu” üzerinden “Nakşi sırrıdır kavgam!” sözü ve “Ebu Süleyman: Horoz: 200” terkibi!  Us’us… Tedaisi, “Bir ayniyetin iki kanadı hâlinde Büyük Doğu ve İBDA!” Us’us… İki akıl, iki insan, iki ruh, iki yüz… Bolu F Tipi’ndeyken (2002-2004 yılları arası), Yağmurcu ile ilgili görülen bir rüyada akılda kalan bir cümle: “Kumandan, yazılarında RE harfine çok dikkat ediyor” diyorum… İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “RE harfi. (İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Marifetnâme” isimli eserinin “Rüya Tabirleri” faslında: “Talihli olmak”… Talih: Baht. Kut… Kut-Kutlu, kaderli: 506: Vakt-Kaya oyuğunda biriken yağmur suyu, rahmet… Erdiş: 506: Nakşbend-Nakış yapan, resim çizen… Re harfi, Allah’ın “Musavvir-Suret veren, resim çizen, tasvir eden” ismi, 5. Sema mertebesi, Kamer menzillerinden “Gafr-Örtü, örten” ismine işaret eder… Arnavutça, Gaffure: Yengeç… Gaffar: Günahları örten, affeden Allah): 200: EBU SÜLEYMAN-Halid bin Velid ve oğlu Süleyman bin Hâlid’in, “Horoz-Kabadayı” namı. (Süryanice, Kendez-Horoz: 83: Kübas-Başı büyük erkek. “Üstadım’ın Bahriye mektebindeki namı; Koca kafa”… Yengeç: 1082= 83: Mehdî Salih Mirzabeyoğlu… Süryanice, Gjel-Horoz: 1037: Ezel… Boşnak dilinde, Pijevaz-Horoz. Yelkovan: 30: Key-Hükümdar)… RE harfi: 200: Ebu Süleyman: Horoz.  Hurus-Horoz: 866: Husrev-Hükümdar, şâh... Tedaisi, “Salih Mirzabeyoğlu hükümdardır.” Us’us: Kuyruk sokumu… Dünb(e)-Kuyruk: 61: Bedene- Kurbanlık deve… Tedaisi, kurbanlık nefs!  Tekrardan Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ve ona hainlik eden Yuda mevzuuna geri dönelim ve “Beyin kontrol(ü): 854: Çarmıh” terkibi üzerinde biraz daha yoğunlaşalım!  Başın başında şu: “İsrail oğullarının ulvî gerçeğini kaybeden, ruhunu yitirdiği bir takım kalıpların tekerlemecisi, içi çürük ve dışı müdafaasız, kara takkeli ve cübbeli Yahudi tipi”, hiç şüphesiz ki, İsrailoğulları gibi “münezzeh bir soyun” menfi kutbunu temsil eder. Romalı muktedirlerin ayakları altında pespaye bir vaziyette ömür tüketen Yahudi, Üstad Necip Fazıl’ın yüksek ifadeleriyle, “bütün ümidini, kendisi için hayal, fakat insanlık adına gerçek bir rüyaya bağlamıştır:  “Mesih, kurtarıcı!.. O gelecek ve Allah’ın seçkin milleti Yahudiyi kurtaracaktır!”  Üstad Necip Fazıl’ın İhtilâl isimli eserinden özetle: “Evet, o gelecek, hem de Yahudilerin içinden geleceği hâlde, İsrail oğullarına nisbetle Yahudiliğin ne demek olduğunu büsbütün belli edecek, Yahudiler tarafından kabul edilmeyecek, yalanlanacak, hattâ zina mahsulü olmakla suçlandırılacak; ve Yahudilere, o gün bu gün, gizli (virüs)ler gibi ayrı ayrı milletlerin kan damarlarında karargâh kurmak ve bir türlü birleşememek, yekpâreleşememek, milletleşememek nasibinden başka bir şey düşmeyecektir. Fakat her milletin ciğerinde mikrop torbaları hâline getireceği tohumunu bütün hususiyetleriyle korumak, üretmek ve yekpâre bir hedef teşkil edip kolayca avlanma tehlikesinden uzak yaşamak ustalığını gösterecektir.” “Ve işte şimdi gelen, mukaddes tevhid sancağını, doğrudan doğruya asıl sahibine, Kurtarıcılar Kurtarıcısına teslime memur, teslimcilerin sonuncusu ve resûllerin derecede dördüncüsü, babasız hak Peygamber Hazret-i İsâ…” Mevzuun tafsilatını merak edenler, Üstad Necip Fazıl’ın İhtilâl isimli eserine müracaat edebilirler. Ancak, biz burada Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın çarmıha gerilmek istenmesiyle ilgileniyoruz. Yine Üstad Necip Fazıl’ın İhtilâl isimli eserinden özetle: “Hazret-i İsâ, beşerî kemâl yanında melekî kemâlde üstün yaradılışı gereğince, hep o eritici soluğunu üfledi, hastaları tek temasiyle sağlığa kavuşturdu, körlerin gözünü açtı, ölüleri diriltti, su üzerinde yürüdü ve daha nice mucize gösterdi ama kendisine, biri hain, 12 kişiden başka kimse inanmadı.” Not: “Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, havariler diye adlandırdığı, aralarında kendisine sonradan ihanet eden ve çarmıha gerdirilip öldürülen Yehuda’nın da bulunduğu oniki kişi seçti. Adları: Balıkçı iki kardeş Andreas ve Simun (Petrus), vergi mültezimi Matta ve bu kitabı yazan Barnabas, Zebedi’nin oğulları Yuhanna ve Yakup, Tomas (Taddeus) ve Yehuda, Bartolomeus ve Filipus, Yakup ve hain Yehuda İskariyot. Bunlara her zaman ilâhî sırları açıklardı; fakat, zekatları (toplayıp) dağıtmakla görevlendirdiği Yehuda İskariyot her şeyin onda birini çalardı.” Üstad Necip Fazıl, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın çevresinde bulunan üç tipe dikkat çeker. Bunlardan birincisi, “onikilerin başında (Petros- Piyer) ve sonradan (Pavlus- Pol) vardır. Şu, Hıristiyanların (Sen Piyer) ve (Sen Pol) dedikleri…” İkincisi, “Hele (Saul) isimli, yüzünün bir tarafı felçli, korkunç ve mecburi bir sırıtış sahibi (Pil), Kâinatın Efendisine kadar hak ve münezzeh İsâ dininin ilk tahrifçisi olmak ve Hazret-i İsâ’yı Allah’a ortak koşarcasına büyütmek, Allah’ın oğlu saymak gibi bir şüphe altında öyle bir Yahudi tipidir ki” (…) “…büyük bir ihtimalle, arkadaşı (Sen Piyer)le beraber, Hazret-i İsâ’nın münezzeh olduğu (Katolisizm- Katoliklik) mezhebinin bütün abeslerini getiren insandır”… Ücüncüsü ise, “havariler arasında görünüp Yahudilik adına casusluk ve tuzak kuruculuk rolündeki, gaye ve dava haini (Yuda)dır… İsmi, her nerede ve ne şekilde olursa olsun mücerred hiyanet ve ihanete ve topyekûn Yahudi milletine “âlem-işaret” teşkil eden denaet ve şenaat remzi bu adam, “insanoğlu alçalınca nereye kadar alçalabilir?” sualine cevap teşkil edebilecek, tarihte üç beş adamdan biridir ve doğrudan doğruya Yahudinin, Yahudiliğin ruh kumaşına misaldir.”  Arş horozu, dolayısıyla da muktedirlik makamı ile doğrudan ilişkisine gelince, o da şu: “Bir masa… Etrafında 12 havarî… Ortada Hazret-i İsâ… Gece… Duvarda çıralı meşaleler yanıyor. Hazret-i İsâ mukaddes başının etrafında (Rönesans) ressamlarının hayal ettiği gibi değil de, göze görünmez İlâhî nurdan bir hâle, konuşuyor: “Bu gece, sabaha doğru, horoz ötmeden, aranızdan biri beni ele verecektir! Beni inkâr edecek ve küçük bir menfaate satacak!..” “Öyle de oldu. (Yuda), Romalı vâliye giderek, harıl harıl aranmakta olan Resûlün yerini haber verdi. Yanlışlıkla bir başkası tutulmasın diye de şöyle bir yol gösterdi: “Meclislerine girdiğim zaman kime doğru ilerler, onu kucaklar ve öpersem İsâ odur!” “Zifirî karanlıkta, önlerinde Yuda, kargılı Roma askerleri İsâ Peygamberi tutmaya gidiyorlar… (Yuda) içeri girip, tevekkülle kaderin tecellisini bekleyen Hazret-i İsâ’ya sarılıyor, onu öpüyor ve Romalı askerler içeriye dalınca, şu yüzden veya bu yüzden, doğrusu Allah’ın, kulu ve Resûlü Hazret-i İsâ’yı saklaması yüzünden, (Yuda)yı tutuyorlar… (Yuda) avaz avaz çırpına çırpına “ben o değilim!” diye çığlığı basıyorsa da aldıran olmuyor. Gece, birtakım cânilerin üstlerine gerilmesi için hazırlanmış olan çarmıhların yanına İsâ diye (Yuda)yı sürüyorlar, çarmıha geriyorlar ve ellerinden ve ayaklarından çiviliyorlar… Böylece (Yuda), İsâ Peygamberi tanıtmakta bir yanlışlık olmasın derken, İlâhî ferman asıl yanlışlığı onda gösteriyor ve herkes yüzü gözü kan içinde ve tanınmaz biçimde (Yuda) yerine Hazret-i İsâ’nın asıldığını sanıyor.”   Ayet meâli: “Ve: “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük.” demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.” (Nisa Suresi, 157. ayet) “Allah’ın sadece kulu ve Resûlü Hazret-i İsâ’yı, İdris Peygamber misali, göğe kaldırılmış ve haklarında asla “İsevî” tabirinin kullanılmaması gereken Hıristiyanlara, onun, kendisini insanlığa feda ve kurban ettiği şeklinde bir masal bırakılmıştır. İnsanlığı kurtarmaya gelen bir resûlün, hastayı tedaviye koşan bir doktor gibi, nefsini feda ve kurban etmeye ihtiyacı yoktur. Böyle bir zan, Allah tarafından teyidli bir Resûl’e, başka bir çare bulamadığı ve kurtarıcılık kudretine gücü yetmediği bir zaaf ve eksiklik isnadı olur ve çıksa çıksa Resûlü ve resûllük şanını inkâra çıkar.” “Mutlak inkılâb yolunda, nefesi için harekete geçen ve tenzihçi havarîlerinin aynı usûlle gidişini ve bu gidiş sonunda koca bir imparatorluğu devirişini gerektiren Hazret-İsâ’yı böyle anlamak lâzımdır.”  Not: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, Filistin’de ilahî tebliğe başladığında kendisine putperest Romalılardan ziyade Yahudiler karşı çıkmıştır. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm zamanında Filistin, Roma İmparatorluğu’nun kontrolündeydi. Bet-Makdis’de (Mescid-i Aksâ’da) tefecilik yapan Yahudilere müdahale eden Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, Filistin’deki Roma Vâlisi Pontius Platus’a, “Yahudi Kralı” olmak istiyor şeklinde şikâyet edilince, ok yaydan çıkıyor ve Hazret-i İsâ Aleyhisselâm hakkında çarmıha gerdirme teşebbüsüne varan adlî kovuşturma macerası böylece başlamış oluyor. Günümüz dünyasında, dünkü Roma İmparatorluğu’nun muadilinin Amerika olduğu söylenebilir. Gerek Amerika ve gerekse 2. Dünya Savaşı (1945) sonrası Amerika’nın tasarrufunda sığıntı olarak varlık gösteren pek çok devlet veya devletciğin derinden güdücüsünün aslında Yahudi olduğu malûmdur. 1948 yılında kendisini aşikâr eden Yahudi, bugün daha bir azgınlaşmış ve Arz-ı Mevud iddiasını alenen dillendirmektedir. Bu iddiasını gerçekleştirmek uğruna, Allah’ın kıyamet öncesi bir vaadi olan “İstikbâl İslâmındır” mânâsını olabildiğince engellemek istemektedir. Bu bilgiler ışığında, Roma İmparatorluğu zamanından olanlarla, bugünkü Amerika’nın hükümranlığı zamanında olanlara analojik bir çerçeveden bakıldığında çok enteresan bir manzara ile karşılaşmak mümkündür. Bu manzaranın göbeğinde “Beyin Kontrol(ü): 854: Çarmıh” terkibini görmemek mümkün değildir.    Not: İmam-ı Şafii Hazretleri, “Fitne zamanında hakkı tutanları nasıl anlarız?” sualine karşı verdikleri cevab: “Düşman oklarını takib ediniz, o sizi Hak ehline götürür.”  Telegram ekseninde söylersek, düşman oklarını takib edenler “öpülenin” Kim olduğunu da görürler! Bu mevzuya devam edeceğiz. Baran Dergisi 569. Sayı

Buğday’ı Nasıl Seyredemedim?

Aslında bu hafta Semih Kaplanoğlu’nun “Buğday” filmi üzerine yazacaktım. Pazartesi günü filme gitme fırsatı buldum. Anadolu yakasında iki yerde gösterimde film; biri Capitol’de, diğeri Akasya’da… Saatleri de 19.00 civarı. Capitol’e yetişebilirim diye düşündüm. İstanbul trafiğinde tam da iş çıkış saatinde Capitol’e vaktinde ulaşmanın imkânsız olduğunu hesaba katmamışım. 15 dakika gecikerek ulaştım sinemaya. Fakat bilet satan görevliler ilk on dakikadan sonra filme bilet satışının kapandığını söylediler ve kapıda kalakaldım. Elbette yöneticilerine iletilmek üzere şikâyetlerimi bildirerek, olay mahallini terk ettim. Nitekim uzun zamandır sinemaya gitmiyorum. Gidecek nitelikte bir film bulamıyorum. Hollywood sineması bile artık heyecan verici (!) şeyler yapamıyor. Bu durum genel olarak, sinemanın “yeni bir dil ve ruh aradığı” şeklinde yorumlanıyor. Bu “yeni dil ve yeni ruh”un nasıl olacağına dair iyi bir örnek Semih Kaplanoğlu. Tüm bunları şunun için yazıyorum: Geçtiğimiz yıllarda aynı yönetmenin “Bal” filmini izlemek için de salon bulamamıştım yakın çevremde. Niçin böyle oluyor? Çünkü dağıtımcı şirketler ve sinemalar kâr amacı güdüyor. Peşin kabul: Bir film festival filmiyse fazla izleyicisi olmaz. Oysa benim gittiğim Capitol’deki sinemada salon “full” dolmuştu ve benim ayırttığım tek kişilik yer kalmıştı. Demek ki tek seans koyup izleyiciyi kapıdan göndermenin başka bir amacı olmalı. Sinema salonları bazen daha çok hasılat yapacak filmleri, daha az yapacak filmlere tercih ederler. Peki, bakalım Buğday’ın gösterime girdiği 24 Kasım’da gösterime girmiş filmler nelermiş? “Kardeşim Benim 2”, “Ayı Paddington 2”, “Mucize”, “Morg”… Peki, bunlardan hangisi “çok büyük hasılat” yapacaktır? Devam filmi olan ikinci sınıf bir romantik komedi ile aslında çocukların pek de sevmediği ikinci sınıf bir animasyon mu? Maalesef evet. Bu durumda sinema salonları “Buğday” yerine “mısır cipsi” filmlere öncelik verecektir. Belki de ideolojik bir tercihtir bu: Çünkü Meltem Cumbul’un Adana film festivalinde çıkardığı çıngar, öyle tek başına karar alıp davranışa geçmiş bir hadise gibi değil. Peki, Semih Kaplanoğlu’nun anlattığına göre, Meltem Cumbul olayından sonra, sanat camiasından pek kimsenin arayıp destek olmadığı bir dönemde, yönetmeni arayıp dertleşen Cumhurbaşkanı, “filmin galasını Külliyede yapalım, Külliye zaten bu gibi faaliyetler için inşa edildi” dedikten sonra, acaba o devletin kültür bakanı, yerel yönetimlerin kültür müdürleri ve etkili yetkili bürokratlar ne yapar? Normal şartlarda filmi izlemek isteyen bilhassa Anadolu şehirlerinde filmin gösterimini sağlamaz mı? O yerel yönetimlerin bin bir tantanayla açtığı, reklam ajanslarına milyarlar dökerek reklamlarını yaptırdığı kültür merkezleri sinek avlarken, kültür müdürleri acaba bu filmi biz satın alıp gösterime sokalım diyemez mi? Bunu bir görev bilmez mi? Ne yazık ki filmin vizyondaki ikinci haftası ve İstanbul’da bile sınırlı sayıda gösterime girdi; Anadolu’da ise gösterimi yok. Konya’da, Malatya’da, Bolu’da, ne bileyim Niğde’de yok. Herkes homurdanıyor, ama kimse adım atmıyor. Çünkü Reza Zarrab’ın filmi oynatılırken, “Müslümanlar nasıl film yapar”ın şimdiye kadar en ciddi, en derin ve en nitelikli cevabını veren Semih Kaplanoğlu’nun filmini hangi bürokrat takar? Bence filmin en “talihsiz” zamanlaması bu oldu: Reza Zarrab olayı gibi “parayı”, “gücü”, “kapitalizmi” temsil eden bir durum filminin karşısında insanın maneviyatını, bunun karşısındaki güçsüzlüğünü, acizliğini ve “kendini” anlatan bir filmin nasıl bir şansı olabilir ki? Herkesin bu konuda inisiyatif alması, bu filmin girmediği Anadolu şehrinin kalmaması gerekiyor. Çünkü biz istesek de “Buğday”ı izleyemiyoruz sayın yetkililer.  Baran Dergisi 569. Sayı  

İdeolojiler Öldü mü?

Şimdiye kadar işlediğimiz konularda da açıkça görüldüğü kanaatindeyiz: Hukuk ve iktisad birbirlerinden ayrılamaz bir bütündür; bu yüzden olsa gerek Batı terminolojisinde iktisada “ekonomi politik”, yani siyasî iktisad denmektedir: İktisad siyaseti veya siyaset iktisadı. Hukukun, yani en ibtidaî haliyle bir devletin olmadığı yerde içtimaî bir deveran olarak iktisaddan bahsedemeyiz. Ama sadece öylesine bir devletin/hukukî düzenin varlığı da bir “üretim-deveran-tüketim” silsilesini sağlamaya yetmez. Hatta hukuk düzeni bir sonuçtur; insanların bünyeleştirdikleri bir ahlâk/gönüllü kabul edilmiş “iyi” davranış kurallarının mevcudiyetini gerekli kılar. Bunun da müteâl bir inanç mihrakını peşinen zorunlu kıldığı bedahettir. Bu noktada ruhçu-maddeci ayırımı yoktur; aralarındaki fark, mihraktadır. Yani başta inanç mihrakı ve onun itikad manzumesi, hemen peşinden ona bağlı ahlâk, arkasından hukuk (yani devlet) ve nihayet iktisad... En basit şekliyle dahi olsa iktisaddan bahsettiğimizde bu silsilenin mevcudiyetini de ima etmiş oluyoruz. İki hafta boyunca Üstad’ın “kapitalizma ile sosyalizma arasında her birinin eğri taraflarını tasfiye edip doğru taraflarını birleştiren, iktisadî bir mihrak” şeklinde vasıflandırdığı sermaye ve mülkiyette tedbircilik mevzuunu ele aldık ve bu bahsi işlerken şunu gördük: İktisadın da lügat anlamı olarak karşılık geldiği itidal yolunu temin, ancak hukukun da üzerine inşa edileceği ahlâkî zemin teessüs ederse mümkün olabilir. Ne ferdin cemiyet aleyhine aşırı semirmesine, ne de cemiyetin ferdin hakkını gasbetmesine izin vermeyen bir içtimaî düzeni tasvir eden Üstad, kendisinin de ifade ettiği üzere genel çerçeveyi çizmektedir. Bu çerçevenin içinin nasıl doldurulacağı ise bizim üzerinde durduğumuz konu. Beşeri hayatın aslı ruhî hayatta, dolayısıyla ruhun dünyayla irtibatını sağlayan his dünyasında yaşanıyor. İzaha gelmeyen, ancak ruhta toplanan bu metafizik algı kanallarının hayatımızı şekillendirdiği, bunlarla mutabık olmayan “zorlama-protez” ahlâkî kuralların da bünyeleşemediği bir vakıa… Denilebilir ki, “her ferdin ve topluluğun kendine göre bir “iyi” kıstası var ve bu kıstaslar birbirlerine uymayabiliyor, hatta tamamen zıd bir mahiyet arz edebiliyor.” Bu doğru bir itiraz. Lakin bizim bahsettiğimiz, her ferd ve cemiyetin “iyi” olarak algıladığı hasletlerin mevcudiyetinin zaruretidir, ferdler ve cemiyetler arasında buna yönelik anlayış açısından tenakuz bulunsa da… Bu iyinin muhtevası ikinci plandadır. Bu hasletler müsbet olmak durumundadır. Aristo’nun misalini verecek olursak, bir hırsızlık şebekesi bile kendi arasında dürüst olmak zorundadır, aksi halde çatışma ve dağılma kaçınılmazdır. Hâlbuki yaptıkları iş genel ve kabul edilmiş ahlâk kurallarına aykırıdır. Ancak kendi aralarında, katılımcıları, hür iradeleriyle müsbet/pozitif yönlü ahlâkî kurallara uydukça, yaptıkları iş ne olursa olsun, varlıklarını idame ederler. İşte tam da bu sebepten, yani ahlâkın zorunluluğundan, ama herkese şamil bir ahlâkî kurallar bütününün zorunsuzluğundan dolayı, Kapitalizm döneminde Avrupa’dan başlayarak bütün dünyada ahlâkın, içi boşaltılarak, yeniden tanımlandığını görmekteyiz. Kapitalizm, doğuşundan itibaren, bir iktisad nazariyesi veya bir iktisad nazariyesine istinad eden bir dünya görüşü (liberalizm) olmamış, bilakis kendi geleceğini garantiye almak için geri kalan herkesi baskılayan bir oligarşinin elindeki totaliter ve “tek tipleştirici” bir tahakküm rejimi vazifesini icra etmiştir. Başka bir deyişle, nefse/nefsanî davranışlara hürriyet verirken, zihni pranga altında tutan bir tasallut rejimi olmuştur. Nasıl bugün, egemen güçler karşısında konumlanmış tüm topluluklar (cemaatler, tarikatlar, devletler, vs.) dünya çapında dağıtılmaya, ferdler izole edilerek savunmasız kılınmaya çalışılıyorsa, bir kurallar bütünü olarak ahlâkın da o şekilde parçalandığını müşahede etmekteyiz. İnanç mihrakı magazinleştirilip muğlaklaştırılıyor; ahlâkın yerine de, kuralları yaygın propaganda araçlarıyla mezkûr egemen güçler tarafından belirlenen ve iradesi teslim alınmış ferdlere dayatılan “otomatik” davranış modelleri konmaya uğraşılıyor. Sanki internet vasıtasıyla belli bir merkezden sürekli güncellenen şahsa özel izole “ahlâk baloncukları” meydana getiriliyor. Diğer taraftan bir düzenin varlığı genel bir ahlâkî kurallar bütününü ilzam ettiğinden ötürü, her bir baloncuğa, uyacakları davranış kalıpları doğrudan gönderiliyor. Bu sürecin, bütün insanlık, bir merkezden idare olunan, “biyo-bot” ferdlerden müteşekkil bir dünya toplumu haline gelene kadar da devam edeceği anlaşılıyor. En azından tüm insanlığın düşmanı yeryüzü tanrılarının tasavvurları bu cihette... Modern ve postmodern zamanların alametifarikası, hiçbir beşerî ve fizikî hadisenin bildik istikametinden seyretmemesidir. Bilhassa bilim ve teknolojinin, Marks’ın tabiriyle “kapitalist hırsın” emrine girmesiyle, son iki asırdır iktisad da cemiyete yapışık/organik gelişme seyrinin dışına çıkmıştır. Artık bu o kadar açık bir hal almıştır ki, Arrighi’ye göre, yaklaşık 150 yıl evvel ibresi ABD’ye yönelen “kapitalizm döngüsü”, bütün şartlar tamam olmasına rağmen bir türlü kendini yenileyip başka bir ülkede karar kılamamaktadır. Yani kapitalizm döngüsü kırılmıştır. Bu kırılmada son derece önemli bir yeri olan 2. Dünya Savaşı ve sonrasında, yukarıda zikrettiğimiz “parçalanmış bir ahlâkla mücehhez, sahipsiz ferdlerden müteşekkil bir cemiyet oluşturma” süreci büyük bir ivme kazandı; son 40 yıldır, bilhassa da son yirmi yıldır akıl almaz hızlara ulaştı. Kapitalizmin efendileri –artık kim iseler-, önlerinde “iyi-doğru-güzel” mutlak kıstaslarını tayine mani hiçbir ciddi güç kalmayana kadar, kurulumuna müdahalelerinin bulunmadığı, denetleyemedikleri topluluklar üzerine agresif bir tarzda saldırıyorlar. İnsanlığa yeni bir iman mihrakı vermeye çabalıyorlar. Onlar, dünyaya yaydıkları “inancın saçmalığına” dair menfi propagandanın aksine, biliyorlar ki, “iman mihrakını tanımlayan, geri kalan her şeyi tanımlar.” İnancın ehemmiyetine ve her şeyin merkezi olduğuna dair İbda Mimarı’ndan yapacağımız şu iktibas meseleyi özetliyor: «Aslına veya asıl bildiğine yöneltilmek üzere, herşeyde doğrudan veya dolaylı görünen ve herşeyi kendine toplayan mihrak duygu; muradı ve kıymeti Allah niyetine, mücerret mânâda inanmanın kıymeti, ‘inan da, istersen bir odun parçasına inan!’ diye belirtilmiştir… Abdülhakîm Arvasî Hazretleri böyle buyuruyor.» ( İman ve Tefekkür, Sh. 7) Bu tanımlamadan iktisad da nasibine düşeni almaktadır. İdeolojilerin öldüğünü iddia eden, dünya gerçeklerinden bahseden, üretim, ihracat, istihdam, faiz, sermaye, vs. kavramları kendi başlarına varmış gibi gören günümüz idarecileri ve entelektüelleri, acaba devletin ve hukukun olmadığı yerde bu kavramların içerisi boş tenekelere döneceğini bilmiyorlar mı? Devlet ve hukukun ise bir ahlâk anlayışına, onun da bir inanç mihrakına müstenid olması gerektiğini... Günümüzde yaşanan, ideolojilerin ölmesi filan değildir. Ölen, insan fıtratına aykırı, insanın özüyle mütenakız şabloncu doktrinler sadece… O yüzden de kapitalizm (doktrini diyelim), belli bir şekle bürünmeyip, karşısındaki hasımlarını istismar eden bir hayalet gibi davranıyor ve böylece şablonculuk tehlikesini gerçekten de bertaraf ediyor. Teoride ideolojiler ölemez, zira bu insandaki inanç hissinin iptali anlamına gelir ki, o da mümkün değil… Günümüzde yaşanan, inanç mihrakına kendileriyle sürekli oynanabilecek muğlak, amorf tanrıların yerleştirilmesinden ibarettir; bu maskeleri kullanan bir grup oligarkın tanrı koltuğuna oturmasıdır. Böylece ahlâk istenildiği gibi tanımlanabilecek, siyasî sistemler, gerçek idarecileri maskeleme vazifesini üstlenecekler, iktisadî deveran istenildiği gibi yönetilebilir hale gelecektir. Yani ideoloji ölmedi; tam tersine tarihin gördüğü en kötücül, kendi benlikleri hariç hiçbir ulvî değeri olmayan bir ideoloji dünyaya kan kusturuyor hürriyet, eşitlik ve demokrasi diye diye; insanların savunma mekanizmalarını şeytani bir stratejiyle, bu tarz tabulaştırılmış kavramları kullanıp çökerterek… İman ve Tefekkür’den inanma mevzuuna dair son bir iktibas yaparak meseleyi tam bir vuzuha kavuşturmak istiyoruz: «‘İtikad, mücerret inanma keyfiyeti… İnsanoğlunun, perdelerini açmak üzere geldiği kâinatta ulvî mânâlar ve üstün gerçekler manzumesini doğrulama ve benimseme şuuru… İmân ise, bu manzumenin merkezî mânâ noktasına bağlanma duygusu… İtikadın dairesi din, imânın da yaratıcı kudret… Böylece dinin tarifi de ortaya çıkıyor: Din, topyekun varlığı icad eden yaratıcı müessire bağlı itikatlar manzumesidir.’ İtikadlar manzumesi, maddeci ve ruhçu nitelemesi içinde ne soydan olursa olsun» (Sh. 9) Hülasa, insan, inanç hissinin merkezî unsuru olduğu bir varlıktır ve inancı çıkardığınızda geride insan kalmaz. Yani, isterse en ilkel bir formda olsun insan için bir itikad manzumesi mecburidir. “İdeolojiler öldü, insanlık idealleri yaşıyor” söylemiyle, insanlığa yeni bir din dayatanların en iyi bildikleri bir konudur bu. Yukarıda tasvir ettiğimiz kötücül ideolojinin icad ettikleri de dâhil bütün görüşler en nihayetinde bir inanç mihrakı ve ona bağlı bir itikad manzumesidirler ve sahtesi cinsinden dindirler. Bu açıdan bakıldığında, inanç mihrakı hiçbir boşluk bırakmadan mükemmelen tanımlanmış, etrafındaki ahlâk dairesi bu mihrakla birebir örtüşen bir din ve bu dine dayalı dünya görüşü/tatbik fikri, yukarıda zikrettiğimiz kötücül ideolojinin can düşmanıdır. Aslen bir ahlâk görüşü olduğundan, bu tatbik fikrinin içinde kendiliğinden bir iktisad anlayışı da mevcuttur. Nasıl hukuk, ahlâkın (müeyyideli normlar halinde) pıhtılaşması (müşahhaslaşması) ise, iktisadî kurallar da ahlâkın üretim ve paylaşım sahasındaki müşahhaslaşmasıdır. Bu konuda en iddialı olabilecek tatbik fikri ise, 1300 yıl boyunca muntazaman uygulanıp işlediği görülmüş bir itikad manzumesine bağlı ve yukarıda sırladığımız tutarlılık dairesi tam olan BD-İbda’dır. Baran Dergisi 569. Sayı  

Sarraf Davası ve ABD’ye ‘Yazılan’ Anti Emperyalist ‘Devrimciler’

Şunu en başta belirtelim; Bu davada “ABD’den taraf” olanlar, katıksız vatan ve İslâm düşmanlarıdır! Müslüman Türk milletinin düşmanıdır! Türkiye’de, “7 Şubat”la başlayan saldırı devam ediyor… İstediklerini yaptıramamanın; Mavi Marmara’nın, “Van minüt”ün rövanşı bu saldırılar… Halkının yanında yer almanın, onun hislerine tercüman olmanın… En küçük mikyasta dahi olsa dünya egemenleri karşısında şahsiyetli bir duruş göstermenin bedeli… Zarrab davası denilen hadisenin en kestirme ifâdesi aslında bu! “Zarrab davası” denilen dava, Türkiye’nin ABD’ye karşı attığı “bağımsız” adımların küresel emperyalizm tarafından cezalandırılması girişimidir! Türkiye ile ABD arasında 2012’de başlayan “soğuk savaş”ın yeni bir aşamasıdır! Süreç 7 Şubat’la başladı… Gezi Olayları ve 17/25 Aralık kumpasıyla devam etti… MİT tırlarıyla başka bir merhaleye geçti… (Halen hükümetin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi tutuluyor.) 15 Temmuz’la zirvesine ulaştı… En küçük çapta, “bağımsızlık iradesi” ortaya konduğunda, bilmem kaçıncı defa “demokrasi” maskesi düştü; kel göründü… “Demokrasi, insan hakları, hukuk, uluslararası hukuk, medya-basın-ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü” gibi temel kavramları da ancak ve ancak; “İçi Batılılar tarafından doldurulduğu” zaman bir değer(!) taşıdığı ortaya çıktı! ABD ile Türkiye arasında 7 Şubat ile başlayan “soğuk savaş” devam ediyor… Bu çerçevede sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim; Batı ile hesaplaşmanın… ABD ile boğuşmanın –bize göre-birinci ve öncelikli şartı; “Devrimci bir irade” ortaya koymaktır…  “Tam bağımsızlığı” hedefleyen bir stratejiye sahip olmaktır! Bu “irâde ve şuuru” besleyecek yerli ve milli bir “ideolojiye” sahip olmaktır! -Devrimci irade gücünü devrimci ideolojiden alır!- Bu şuur ve irade “devlet gücünü” kontrol eden mekanizmaların “motor gücü” olmak zorundadır! Sağlam bir esasa dayanmayan… Fikir ve ruh kökü olarak “İslâm temelli” bir motivasyonla beslenmeyen “karşı oluşlar” nihayetinde erimeye, pörsümeye, sönmeye mahkûmdurlar… Yani; Bugün var, yarın yok hesabı… Daha açıkçası, böyle bir “temel ve esas”a sahip değilseniz, düşmanın gücünden değil de ‘kendi zaaflarınızdan’ dolayı kaybetmeniz de kaçınılmazdır! Türkiye’de ABD ve Batı emperyalizmine karşı -7 Şubat’tan bu yana- Erdoğan öncülüğünde yükselen nefret dalgası, kabul etmek gerekir ki, “çağdaş uygarlık tekerlemesi” etrafında belirginleşen, hayat tarzı ve düşünce biçimi olarak, “Batı ve ABD normlarına” göre şekillenen sosyolojiyi ciddi anlamda sarstı… O kadar temelden sarstı ki; Kişisel hamaset ve nefreti (“Erdoğan nefreti”ni) “ideoloji” sanan bir kısım zavallılar, bir uçtan öbür uca savruldular… Öyle bir savruldular ki; Türkiye’yi yargılamaya kalkan ABD’nin, Erdoğan’ı “devirme ihtimali”ne bile “ümit” bağlar hale düştüler… ABD’nin “Erdoğan’ı devirme ihtimâli”ne sevinen “devrimciler”(!) peydah oldu! ABD’nin “Erdoğan’ı devirme ihtimâli”ne sevinen “anti emperyalisler”(!) zuhur etti!.. ABD’nin -Rıza Sarraf davası üzerinden-, “Erdoğan diktatörlüğünü” devirme ihtimâline yatan “vatanseverler”(!) türedi… Bu kafanın tamamı, ABD “şeyiyle” gerdeğe girmeyi, en ufak bir şekilde “haysiyet ve şeref” mevzu yapmadılar! Dünden hazır ve nâzırmışlar!. ABD Erdoğan’ı devirecek, bunlar da “daaeevrimci” olacaklar! “Anti emperyalist, anti emperyalist” çekirdek çitleyecekler! Karaktersizler! E böyle bir durum ortaya çıkmasaydı ne olacaktı peki? Siz bunları hâlâ; “Devrimci…” “Anti emperyalist…” “Vatansever…” Sanmaya devam edecektiniz! Kabul etmek gerek… Türkiye ve Erdoğan’ı doğrudan hedef alan bu “dava-tiyatro” sebebi ile ortam çok gergin… Kabul etmek gerek; ABD’nin Zarrab üzerinden Türkiye ve Erdoğan’ı hedef alan saldırısına sevinenlerin, -ABD Irak’a girdiğinde- “demokrasi” getireceğine inanan ahmak ve salaklardan farkı yoktur!.. Kabul etmek gerekir ki; ABD’deki bu davanın “Türkiye’deki yolsuzluklara”(!) karşı yapıldığına inanmak için, sadece salaklık ve ahmaklık yetmez, biraz da “hainlik” lazım! Hainliğin de “birazı” olmayacağına göre… Kabul etmek gerekir; Yabancı bir ülkenin-ABD- Türkiye’nin siyasi iktidarını hedef alan bu saldırısı karşısında göbek atan katıksız vatan-millet-İslâm düşmanıdır! Hiç şüpheniz olmasın! Hangi maske altında gizlenirse gizlensin; İster “dinci” kisve altında, ister “solcu” görünümlü, ister “vatensever-ulusalcı” maskesi taksın! Bu meselede “ABD’den taraf” olan kim olursa olsun; Kanı bozuktur, sütü bozuktur! Bu meselede “ABD’den taraf” olanlar “bertaraf!” olacaklardır! Baran Dergisi 569. Sayı  

Hoş Geldin Sefa Geldin Ey Şefaat Nebîi

Gel ey Amine’nin Mustafa’sı, İbrahim’in duası, Arzın son Sefâ’sı, Hamdolsun sana “Vema erselnake illa rahmetten lilalemin” diye seslenene, Seni biz yâr edene, Bizi teşrifinle bahtiyar edene, Gönderdiği Kur’an’a ve Hak dine, Selâm olsun izinden gidene... Mevlâmız’a sonsuz hamd-ü senalar olsun ki, Yüce Allah, bizi bir kere daha Hicrî 1439 Rebiülevvel ayında Rahmet Peygamberin doğduğu geceye kavuşturdu... Bu sene Kasım’ın yirmi dokuzunu, otuzuna bağlayan gece, Rahmet Elçisi’nin dünyayı şereflendirdiği gecedir. Mübarek olsun Ümmet’e... Elbette o geceyi; “İndiler gökten melekler sâf sâf, Kâbe gibi kıldılar evim tavaf” diye dillere destan etti Süleyman Çelebiler. “Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler, kaç bin senedir halbuki beklemişlerdi diye hayıflandı Akifler... Yüceler yücesi Rabbim o gece son elçisini dünyaya saldı ve “işte bu dünya sana teslim ya M......” der gibi, inananı da inanmayanı da tüm insi ve cinni onu ümmet eyledi. Lakin Mehmet Akif’in yine dediği gibi; “Dünya o zamanlar buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.” Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi, Mekke’de Kureyş kabilesinin, Haşimi kolundan Abdülmuddalib mahallesinde doğdu, Allah’ın son elçisi Abdullah’ın oğlu Peygamberler Peygamberi... Salat-u selâm olsun ona, sonsuza dek... İtikadlarını dumura uğratmış, kendilerini âlim-bilgin zannedenler Hz. Peygamber’in hayatını severek incelememişlerdir! O’ndan bahsederken, normal bir kimseden bahseder gibi atıp tutuyorlar, hatta bazıları haşa, amcaoğluymuş gibi selâmsız, salavatsız sadece ismiyle hitab ediyorlar. O ki, El-Emin, insanoğlunun en güzeli, fatih, hikmet kapısı ve Allah’ın Resûlü... Eskiden insanlar buhranlar içindeydi de, sanki şimdi değil mi? Yirmi birinci asrın çeyreğinin bitmesine beş kala, insanların binlercesi sebepsiz-günahsız yere öldürülmüyor mu? Zalimler, Emperyalistler Müslümanların arasına durmadan fitne sokmuyor mu? Arakan, Afganistan, Doğu Türkistan, Irak, Libya ve saire İslâm dünyası kan gölü gibi değil mi? “Müttefik” gibi görünüp, bizi Fettuşiler gibi içimizden vurmuyorlar mı? Ortadoğu’daki manzara Müslümanlar’a kötü gidişatı hissettirmiyor mu? Her yerde fitne, her alanda dış güç parmağı, siyaset sahneleri ve STK’lar... Birkaçı hariç, televizyonlardaki insanlar Allah ve Resûlünü gücendirecek ne kadar laf varsa dillendirmiyor mu? Din hürriyetinden kimsenin şüphesi yok ama, dinî terbiye ve ahlâkî eğitime teşvik edici, sevdirici hareketler yok. Bu hususta devlet teşviki olmazsa, netice alınamaz! Ne peygamberinden, ne namazından, ne kulluğundan, ne kudsiyetinden haberi olmayan bir toplum yetişiyor. Fuhuş, uyuşturucu, zina artıyor, önüne gelen beline silah takıyor katliamlar yapıyor. Allah sonumuzu hayreylesin! Allah Resûlü: “El ulema-ü veresetül enbiye” buyurmamış mıydı? Hani Allah-ı Teala’nın elçisinin yolundan giden âlimler nerede? İsa Aleyhisselam’dan, 571 sene sonra dünyayı şereflendiren Rêsuller Resûlü’nün âlemlere rahmet olarak gönderildiğini bildiği hâlde, bizim çakma âlimler neden Batıcı yazar-çizerlerden bahsederler? Bu bir komplekstir, kıskançlıktır. Bazılarının konferanslarına gittiğim oluyor. Konuşma boyunca Peygamberler Peygamberi’nden iki-üç kez bahsederler, Çin mezhepsizi Konfüçyüs’ten en az on kere bahsederler. Peygamber ile kıyas edilir mi? Efendimiz Mekke’de doğdu ve Medine’de vefat etti. Hz. Peygamber, aynı zamanda “Ulül-azm” Nebîlerin sonuncusu, Hatemül Enbiya’dır. Kur’an’a göre ilki Nuh Aleyhisselam’dır. İkincisi İbrahim Aleyhisselam, üçüncüsü Musa Aleyhisselam’dır. Dördüncüsü İsa Aleyhisselam, ve sonuncusu Hz. M...... Mustafa (s.a.v) Efendimiz’dir! Dünyada gelip geçen peygamberlerin sayısı, “124 bin” olarak söylenir. Yine de tam sayıyı Allah bilir. Peygamberler ya bir kavme, yahut bazı toplumlara, belirli zamanlara göre gönderilmiştir. Fakat Allah’ın Resûlü Efendimiz, cihanın tümüne gönderilmiştir. İnanmayanlar da, İslâm dışı ümmettendir. İnananlara ise itaat eden gerçek Ümmet denir! Ümmet kapısı kıyamete kadar açık kalacaktır. Baran Dergisi 568. Sayı  

Mekanik İnsan-Kainat Tasavvuru ve İslam

Allah insanı ruh ve nefs kutuplarıyla yaratmış ve ruh kutbunu gerçekleştirmesiyle imtihan etmiştir. Ayrıca insanı başıboş ve rehbersiz bırakmamış, Peygamberler göndererek hakikatini bulmasına ve gerçekleştirmesine yardım etmiştir. Allah’ın bir ismi de “El-Muin”/kullarına yardım edendir. Zira kul sınırlı aklı ile sınırsızı kuşatamaz, Mutlak Fikri kuramaz. Peygamberlere ve onların getirdiği kitaplara muhtaçtır. İnsanoğlu ile birlikte, en başından itibaren hak ve batıl kutupları var olmuştur. Bu minvalde materyalizm ve idealizm kutuplaşması çok eskidir. Bilinen en eski düşünce ürünleri olan antik Yunan’a kadar uzanır. Fakat insanlık düşünce tarihi eski Yunan’dan da eskidir. Bu husus Batı merkezli propaganda ve eğitim gereği gözlerden kaçırılsa bile, Mezopotamya (Babil vs.), İskenderiye (Mısır), Hindistan vs. var. Bunlar kadim medeniyetler ve eski Yunandan daha eski. Bu husus konumuz dışında olduğu için materyalizmin kaynağı olarak Demokritos ve Aristo’ya, idealizmin kaynağı olarak Sokrat ve Eflatun’a gitmeyeceğiz. Batı’nın rönesansı ve aydınlanmasıyla birlikte atağa geçen materyalizm ağırlıklı düşünce tarzına, onun türevleri olan pragmatizm, kapitalizm, komünizm, modernizm ve post modernizme kısaca temas edeceğiz. Bunların insan ve toplum anlayışlarıyla İslâm’ın insan ve toplum anlayışlarını karşılaştırırken “mekanik insan” ile “önce insan” farkına dikkat çekmek istiyoruz. Ve işin ilginci Batı’nın rönesansı, kilise tasallutundan kurtulmak için insan merkezliliği esas alır ve insanın hürriyet alanını kiliseye karşı geliştirirken, neticesinde vardığı yer ise mekanik insan ve kâinat tasavvurudur. Cemiyeti mekanik bir şablona oturtmak ve oradan kitleleri yönetmektir. Özgürlük, hümanizm vs. derken mekanizme varılmıştır. Batı’nın kişi hak ve hürriyetleri mevzuunda çektikleri çileler saygı ile izlenirken, dünyayı da beraberinde sürükleyerek vardıkları bu nokta da ibretle takip edilmelidir. Batı temel hak ve hürriyetleri elde etmek için bu kadar boğuşurken, İslâm âleminin “Dinde zorlama yoktur” ölçüsü çerçevesinde geniş bir din ve vicdan hürriyeti ve bununla birlikte üstün bir kişi hakkı uygulaması vardı. Mekanik insan ve kâinat tasavvurunun kaynağı Newton’dur. Newton’un saat gibi işleyen kâinat algısı peşinden bu anlayışa uygun insan profili doğurmuştur. Pozitivizm ve bilimcilik anlayışı da bunu takviye etmiştir. Aslında bağnazlık sayılan düz bir ilerlemeci çizgi ile katı determinizmin izdivacı materyalizme hayat öpücüğü olmuştur. Mekanik ve düz ilerlemeci çizginin bir örneği olarak pozitivizmin (A. Comte) üç hâl yasası sayılabilir. A. Comte, toplumları kendi determinist anlayışına göre (determinist de değil, kendi kurgusuna göre) “teolojik evre, metafizik evre, pozitif evre” diye sınıflar. K. Marks’ın tarihi maddeciliği de benzer sınıflamayı yapar (ilkel komünizm, antik üretim tarzı, feodalizm, kapitalizm ve komünizm), proletarya algısı da mekanik bir tasnif içerir. Rastlantı ve varyasyonlar üzerinde mekanik bir düzenek olan Darwin’in doğal seleksiyon teorisi de düz ilerlemeci çizginin ve mekanik kâinat tasavvurunun örneğidir. Hiçbir amaç içermeyen, sanat, felsefe ve bilim çalışmalarıyla medeniyetler kuran insanoğlunu dışlayan bir “evrim teorisi”, insanı ve doğayı açıklamakta çok çok yetersizdir. Kısaca hayat, şablonları kabul etmiyor; hayatın ve insanın en büyük özelliği, sırdır. Sır idraki ise İslâm’dadır, insanın hakiki özgürlüğünün, bizatihi kendisini bulacağı noktanın İslâm’da olması gibi... Tüm mekanik ve determinist kâinat algısına karşı, kuantum fiziğinin onların katı determinist ilkelerini yıktığını ve Newton fiziğinin, günlük hayatımızda cari olsa bile, atom-altı parçacıklar dünyasında iflas ettiğini belirtelim. Çağın bilim buluşları da İslâm’ın tezlerini desteklemekte ve isbat etmektedir. İnsana ve kâinata mutabık olan İslâm’ın tarih anlayışıdır. İslâm’ın, ruh ve nefs kutuplarını ayrı ayrı değerlendirilmesi, insanı ve toplumları kronolojiye göre değil, iniş ve çıkışlarıyla ele alması, insandan çıkan her şeye değer vermesi ve hakikatini göstermesi, kısaca insanı mekanik olarak değil de canlı olarak ele alışı buna misaldir. “Mekanik insan” mevzuuna duygusal cihetten bakmamız meseleyi daha berraklaştıracaktır. Mesela iki insan aynı şeylere sevinebilir veya üzülebilir, fakat sevinç ve üzüntüleri aynı derecede olamaz. Modern-kapitalist insan tipinde reklamlardan dizilere, sanatçı denen müsveddelere kadar davranışlar, jest ve mimiklere varıncaya kadar taklit edilmektedir. Rol modeller ve Süpermen çizgi filmleriyle, sahte kahramanların yapay dünyası ile kitleler (burada çocuklara dikkat!) oyalanılıyor. Böyle bir mekanik kitle oluşturulmak istenmektedir. Tıpkı maymunun insan davranışlarını taklidindeki komikliklerine şahit olmaktayız. Tersinden Darwin haklı çıkıyor. Başka bir misal: Bir toplulukta biri espri yapıyor, topluluktaki herkes aynı tempoda aynı kahkahayı patlatıyor. Hiçbir insanın refleksleri ve sinir sistemi aynı olamazken, seri malı-fabrika üretimi bir nesil oluşmaktadır. Garip ve komik bir durum… Komik demişken, gülmenin sadece insana özgü ve bunun insanın metafizik varlık oluşunun delili olduğunu “Gülme” adıyla müstakil bir eserde inceleyen H. Bergson şöyle der: “Bir fikir, konuşmanın başından sonuna kadar büyüyen, filizlenen, çiçek açan, olgunlaşan bir şeydir. Hiçbir zaman durmaz, kendini asla tekrar etmez. Her an değişmesi şarttır zira değişmeyi bırakmak, yaşamayı bırakmak demektir. Jestler de yaşam gibi canlı olmalıdır. Hayatın temel kanununa, asla kendini tekrar etmeme şartına o da boyun eğmelidir! Ama işte, bir baş veya kol hareketi sürekli aynı, düzenli aralıklarla kendini tekrar ediyor. Bu hareketi farketmişsem, dikkatimi dağıtmayı başarmışsa, yeniden ortaya çıkmasını bekliyorsam ve beklediğim anda da ortaya çıkıyorsa, istemeden de olsa gülerim. Niçin? Çünkü artık önümde otomatik biçimde işleyen bir makine vardır. Bu artık hayat değil, hayatın içine yerleşmiş ve hayatı taklit eden bir otomatizmdir. Gülünçtür.” Modernizmin kölesi olan insan, estetik birçok hasletini kaybeder. Mesela ona bir evi tarif ederken ne kadar güzel özelliklerden bahsedersen bahset, anlamıyor. Ancak evi övmek için, “On bin dolarlık ev” dendiği zaman anlıyor. Sıcaklık ve tabiîlik ifadesi olan ruh çekildiğinden birçok modern yapı için, etrafındaki tabiat güzelliğini saymazsak, “modern ve soğuk” diyebilirsiniz. Bunu kırmak için sıcak malzemeyi (ahşap vs.) modern yapılara sokmak istemekteler; böylece insanla evin bağını tekrar kurmayı arzuluyorlar. Fakat modernleşmenin getirdiği şehirleşme ile bu ne kadar mümkün? Her şeyden önce insanın köreltilen estetik duygularını canlandıracak küllî bir anlayışa ihtiyaç var. Aksi halde yapılanlar soğuk beton binaların içine bir saksı yerleştirmekten öte bir mana ifade etmez. Mekanik olmayanı anlamayan modernlik, aslında insanı ıskalıyor, onu moderne-maddeye feda ediyor. Nerde “önce insan” algısı? Madem duygulardan bahsediyoruz -ki “insan önce hisseder, sonra fikreder”- devam edelim. Burada duygudan kasıt beş duyu değil, insanın batınî duygularıdır, müşterek his, aşk-vecd halidir. Ve insan, zıtları birleştirebildiği anda, vecd halindedir. Bu sözü ise Ölüm Odası’nda zıtlar arasında gidip gelinmesinin ilhamı ile ifade ediyorum. Allah’ın ayetleri-tecellileri olan kâinata İslam’ın hasrı içinde bakabilmek ve bunun vecdini duyabilmek için. Buna madde de dâhil, öyle ki maddenin ardındaki sırrı kurcalarcasına. Demek ki bizim maddeyi tasarrufumuz maddecilerin tasarrufundan daha derindir. Günümüz Müslümanlarının hali bu sırdan uzaktır ama “İstikbal İslam’ındır!” Bu tezi zıddımız doğruluyor. Batı dışı modernleşme sürecimizden kısaca bahsedelim. Batı kendi geleneği içinde moderni çıkarırken, bizim onların sürecini atlayarak modernleşmeye kalkmamız saçmalık veya komiklik olduğu gibi neticesi de başarısızlık olmuştur. Kendi modernimizi doğuracağımıza bunu da anlamayarak Batı karşısında duyulan eziklikle yenileşmeyi Batılılaşmak olarak algıladık. Hâlbuki devşirme kültürle ne Batılılaşma olur, ne de şahsiyet olunur. Zaten şahsiyeti olmayanın da hiçbir şeyi olmaz. Batı kendi modernini doğururken, bir çile çekmiş ve oluş sancısı sonucu eserini vermiştir. Bizdeki Batı taklitçilerini kastederek soruyorum: Hiç doğum sancısını taklit ederek doğum olur mu? Aslında doğum sancısı taklidi bile yapılmamıştır. Bizdeki Batıcılar (Kemalistler) bu kadar ucuz soydandır. Bilim ve objektiflik diye sunulan pozitivist, determinist, materyalist anlayışın hâlâ eğitim sisteminde cari olduğunu ve bu şuur süzgecinin tesiriyle muhafazakar ve Müslümanın da bu sakatlıkla malûl olduğunu üzülerek belirtelim. Modernizmin ilim anlayışıyla İslâmî eğitim verilmektedir. Ve ilahiyat ve Diyanetin yetiştirdikleri de reformist ve rasyonalist olmaktadır. Kurgulanmış mekanik kâinat anlayışına paralel kurgulanmış akıllar yetişmektedir. Birbirinin kopyası türünden, al birini vur öbürüne. Şahsiyetsiz, tarzsız, usulsüz kişiler, hocalar. Modern ve ilkel bir nesil doğduğunu, Cumhuriyetin şen sıpa tipinin bu şekilde sürdüğünü söyleyelim. Her insan ayrı bir şahsiyet olduğu gibi, öğretmen olanlar da şahsiyetleriyle tebarüz etmelidir. İdeolojilerin bırakıldığı günümüzde tekdüze bir eğitim mahsulleri olan öğretmenlere karşı eski kuşağın öğretmenleri daha farklıydı; hemen hemen hepsi nevi şahsına münhasır idi, kimi fanatik tutkulu veya takıntı derecesinde olsa bile eğitme biçimleriyle şahsiyetleri arasında ilgi vardı. Tarzı, üslubu vardı. Şimdi bunlar da kalmadı. Seksen sonrası 24 Ocak Kararları ve kapitalist sistemle entegre olma çabaları sonucu hızla otomatlaşmış bir nesil doğdu. Ak Parti’nin de, bu sürece uyumu ile meyveleri verildi. Buna sebep olanlar da şikâyet eder hale geldi; ama çözüm üretemiyorlar, çapları ve kadroları müsait değil. Yani onlar da seri malı olmuşlar. İnsanın hamle ve değişim gücüne (önce içte inkılap, sonra dışta inkılap) saygı duyuyoruz. Ve ortamın buna müsait olduğunu ve davet ettiğini müşahede ediyoruz. Bu da müsbet bir gelişme. Robotlaştıran eğitimden kurtulmalıyız. FETÖ’nün okulları buna misaldir. Pink Floyd’un hicvettiği fabrikadan seri mal üreten gibi nesiller çıkaran, robotlaştıran eğitimdir. Devlet, kendi siyasi emellerini değil, düşünme alışkanlığını kazandırmalı. Benimsetme ve şartlanma değil, irfanı ve sır hikmetini tanımak ve milletini sevmek, nefsin esaretine karşı, ruh ve kalp özgürlüğünü bilmeyi öğretmelidir… Hatta öğretmeli değil, hissettirmeli, yaşayışıyla vermeli. Bunları verse yeter: “Kendini tanı”. İnsan ve bilgi ilişkisindeki çarpıklık üzerinde de durmalıyız. Bilgiyi varlığın dışında bırakmak, insan var oluşuyla ilgisini kesmek. Bilgi için bilgiyi aramak, hatta çıkar ve sömürge için bilgiyi amaç görmek, teknolojik üstünlüğe sahip olmayı (bilgiye sahip olarak) kendi üstünlüğü olarak görmek ve öbür medeniyetleri sömürü ve zorbalığa layık, gelişmemiş, geri kalmış insan soyu olarak görmek. Bütün bunlar Batı’nın kibri ve maddeyi kutsamasına yol açmış, ilahî olanı red için insanı merkeze koyarken (hümanizm, insan hakları, özgürlükler vs.) aslında insandan ziyade maddeye değer vermiştir. Derinliğine insan özüne değil de, maddeyi tasarruf eden teknolojiyi icad eden genişliğine insana değer vermiştir. Bilim de değerini buradan alır ve bu açıdan kutsanır, sanki değer yargısı gibi değer görür. Tabiî kendi tekellerinde olduğu müddetçe. Öğrenmek kişinin kendi kendine var ettiği bir olgudur. Peygamber sözünde, “Ya öğreten ol, ya öğrenen; üçüncüsü olma” şeklinde öğrenme teşvik edilmesine rağmen, modernizm öğrenmeyi de metaya çevirmiş, kişinin varoluşuyla ilgisini kesmiştir. Hayatın mânâsı laboratuvar ortamlarından çıkmaz. Metalaşmış bilgi ile de hakikate ulaşılamaz. Ancak kendimizi ve kâinatı irfansız-hikmetsiz tek düze tanımış oluruz. Aslında Batı’nın bilim ve teknik algısıyla eşyanın hakikatine ters düşülmüş oluyor. Bugün Batı’nın bin bir akıl harikası keşifleri yanında “neden buhran içindedir?” diye düşünmek gerek. Maddî keşifleri onlara niye bıraktığımızı da. Zira İslâm’ın altın asırlarında durum böyle değildi. Fikir ve irfan derinliği olan, insan ve kainat tasavvurumuzun işaret dilini oluşturan BD-İBDA dünya görüşü, mekanik düşünmeye alışanlar tarafından yadırganır, ters gelir; kafa konforunu, şablonları ve ezberleri bozduğu için. Halbuki insan kelimelerle düşünüyor ve düşüncede ne kadar ufku genişse hürriyetine ve insanî özüne o kadar yaklaşıyor. Birbirine zıt kelimeler bile “zıtların birliği-kesrette vahdet” esprisi içinde Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası” ve öbür eserlerinde işlenir. İnsanın özüne, varlık hikmetine göre geniş bir bakış açısıyla özgürlük alanı açılır. Fakat mekanik düşüncenin dar kalıplarını aşma çabasında olanlara hitap eder ve onu kendi oluş orijinalliğine davet eder.  Baran Dergisi 568. Sayı  

'Dikey Mimari' Faciası

2010 kışında, İstanbul’un batı ucundaki ilçelerinden Esenyurt’ta bir şantiyeye adım atmıştım. Duvar ustası yakınım ve dostumla inşaatta çalışacaktık. O bir duvar ustasıydı, bense düz işçi. Şehir merkezine çok uzak bir bölge olduğundan hafta sonu hariç tüm haftayı şantiyede geçirecektik artık. Bir işçi koğuşu düzenledik ve şilteyi serdik! Eski tabirle amelelik birkaç hafta sürmüştü. Bir sabah şantiyenin “iş güvenliği ve sağlığı” departmanı şefi, “benimle çalışır mısın!” diye soruverdi; kabul ettim. Ve o günden itibaren “dikey mimarî”nin tüm yönlerine, temelden tepeye şahit olacak kadar talim sürecim başladı. Şantiye sahasında 20 blok yükselecekti. Blokların bir kısmı 34-35 kat olacaktı. Ayrıca rezidans kategorisinde ortalama 40 katlı 4 blok daha inşa edilecekti. Bulunduğum departmanın 3 kişilik ekibinin göreviyse, her gün 1 kat yükselmekte olan blokların çevresinde, binaların dış cephe ve iç kısımlarında muhtemel düşme noktalarını tespit ve gerekli tedbirleri almaktı. Bunun yanında orada çalışan tüm işçilerin iş güvenliği hususunda tedbir alıp almadıklarını takip de vardı. Beton mikserleri, katlar yükseldikçe üzerine döşenen metal kalıplara geceleri beton pompalıyordu. Ertesi sabah erken saatlerde sökülen kalıplardaki beton, iç boşluklara konan dev tüplerle yanan ocaklar sayesinde donuyordu. Öyle ki, yeni biten katın duvarlarına yaslandığımızda havanın soğuğuna rağmen sırtımızı ısıtıyordu. Akşama doğru ise aynı katın üzerine yeniden kalıplar çakılıyor ve bu döngü günde bir kat çıkacak hızla sürüyordu. Bir yıl içinde 20 blok halinde yükselen 4600 adet, uyduruk adıyla ev taslağı “konut” yığınlarını izledim. Bir ara bloklardan birinin 20. katındayken, firmanın patronunu sahada gezinirken gözlerim seçebilmişti. Yalnız başına, elleri cebinde, burnunu havaya kaldıran ve birçoğunu uzun süre önce sattığı blokları izliyordu. Bulunduğum noktaysa, onu böcek kadar küçük görebileceğim yükseklikteydi. Toprağın 30-40 metre derinliğine dev sicim borular içinde beton dökülürken, binalar ilçe sınırlarında ekilen düz ovaların içinde, sulak ve serin bir araziye çakılıyordu. Bazen blokların cephesinden, buğday tarlalarında sürekli esen havayla ışık yansıtan yeşil dokuyu izliyor; kendi kendime soruyordum: Esenyurt’un hırsı nereye ulaşacak? Bu tarlalardan birinde ekinler biçilir biçilmez dev bir beton blokun daha çakılmaya başladığına şahit olmuştum. Hemen yan tarafta yerleşime açılmış bir başka bina kümesinin zeminiyse toprak ve gevşek olduğundan, zamanla “oturan” yapıların duvarlarındaki çatlaklar elli metre öteden görülebiliyordu. Şantiyemizdeki tabelalar dairelerin önümüzdeki yıl teslim edileceğini duyuruyordu. Saha kenarına yapılmış tek katlı, dayalı-döşeli “örnek daire”lere insanlar keyifle girip çıkıyordu. Yüzlerinde tam anlayamadığım bir beklenti okunuyordu ancak bu insanlar nerede yaşayacağını tam biliyor muydu; emin olduklarını sanmıyorum. Bir ara şantiye yetkililerinden duvarcı ekiplerine gelen talimatta, konutların tamamlanmak üzere olduğuna müşteriyi ikna etmek için sadece dış cephe duvarlarını bitirmeleri bildirildi. Ekipler buna itiraz etti tabii ki. Bir katın tüm duvarlarını bitirmeden yeniden dönmek üzere terk etmek, hangi akıllı işi olabilirdi? Arazide öyle bir akıl esiyordu ki, bu işçileri de huzursuz ediyordu. Kışları musluk şebekelerinde suyu donan bölgede yükselen her kat farklı hava katmanı hissettirecek kadar serinken, bunun insandan çok toprağa yarayacağı açıktı. Ancak kimsenin toprağa ve havaya baktığı yoktu anlaşılan... “Dört element”in üçü betona gömülüyordu: Toprak, hava ve su... Sanırım ateş de, arada bir yangın veya herhangi bir patlama durumunda müdahalesi oldukça zor yapılara dışardan bakan meraklısına “seyir zevki” için saklanıyordu.   Konut Mu Tabut Mu? 2000’li yılların başından bu yana iflah olmaz bir azgınlığın hayatımızı tam kuşattığı anlaşıldı fakat bunun nasıl engelleneceği noktasında acımasız belirsizlik devam ederken “dikey mimarî” macerası da sürüyor. Aslında mimarî niteliği olmayan bu yapıların şehirlerimizi nasıl işgal ettiği tam olarak açıklanamamıştır. Açıklayabilecek siyaset, ekonomi, kültür ve sosyal uzman kadrosu maalesef henüz oluşmamıştır. Gelinen aşamada zaman zaman sadece belli başlı şahsiyetlerin ağzından memnuniyetsizlik, esef, kaygı yüklü cümleler işitmekteyiz. Ancak bunun sosyal bir kriz ve bunalımın itirafı olduğunun farkına varıp devlet çapında teşkilatlanmaya hâlâ girişilmemiştir. Yıllardır gazetelerde tam sayfa yayımlanan, internet sayfalarında okunacak yazıları kapatan, televizyonlarda bütün programları arasına alan devasa reklam sektörüyle nasıl bir tünele girdik, anlaşılmış mıdır? Ekonominin canlandığı iddia edilirken “milli ekonomi”ye nasıl iliştirilmektedir? Mevcut inşaat sektörünün yağmaya varan silindirik yapısı, millî ve tarihî kökleriyle mimarî kültürümüzü biçerken, kazanım sadece “ev sahibi” olmaktan mı ibarettir? Bu çelişkinin şuuruna varılması zorunluyken, insanımızın hayatına doğrudan kasteden “terminatör” işlekliğindeki bu tehlikeye bodoslama çarpmadan önce son durma mesafemiz ne kadardır? ABD’de 60’lı yıllarda inşa edilen AVM’lerin, internet üzerinden alışverişin yaygınlaşmasıyla birlikte terkedilişinin üzerinden yıllar geçtiği biliniyor. Amerikan toplumu böyle bir süreçten geçmişken yağma arazisine dönüşen Doğu toprakları, Amerikan hayat tarzının propagandasına 50’li yıllardan bu yana aşina, fakat hiç ders çıkarmışa benzemiyor? Toplumda baş döndürücü bir iştahla yaygınlaşan ve hangi ölçüleri tahrip ettiği zamanla anlaşılacak olan AVM’ler, şehirleri “büyük bir başarı”yla doldurdu! Bu ucube kütlelerin de son kullanma tarihini dolduracağı günlerin çok uzak olmadığı kesin. Dikildiği toprağı, mahalleyi, çevreyi, toplumu ve insanı dönüştürürken birçok hassasiyeti yok eden, dolayısıyla insanlığımızdan “birşeyler” götüren bu yapıların nesini mimarîden sayıyoruz? Birer imar ve kalkınma alametiyse eğer, insan ruhunu ve hayatını ilgilendiren hangi kıymetleri barındırmaktadır? İnsan metabolizmasının hava değişimi algısını bozan, yağmurun zamanını şaşırtan, suyun huzur verici sesini kesen, tabiatın bağrına çöküp birçok şeyi sunîleştiren, toprağı ve tohumu betonarme erozyonuna iten, D vitamini kaynaklarından güneş ışığını karanlıklara boğup çocukları hap manyağı yapan, sosyal hayatıyla alay eden bu kuleler hangi kültürün eseridir? Bahsettiğim blokların dış cephelerine “Fransız balkonu” tipi hükmediyordu. Alın size kültür tahribi! Mahalli dayanışmanın, komşunun komşuya mukayyet oluşun artık hikaye mevzuu olmaya başladığı günümüzde, kartpostallarda kalan veya önünden geçerken “egzotik” bulunup “selfi foto” paylaşımından ibaret, nesli tükenmek üzere olan güzelim evler, dev binaların arasında pestile dönmüş, kaybolmuş, ara ki bulasın... Penceresine çıktığında sesini sokağa ulaştıracağından emin olmayan, yerden metrelerce ayağı kesik ve giderek cinnet potansiyeli kabaran garip bir toplum kümeleşmesine “site hayatı” diyen şuur kapasitesinin modern hayat hakkında görüşü nedir? Vızır vızır dolaşıma soktukları görüntülere eşlik eden birtakım fiyakalı laflarla şirinleştirmeye çalışılan site hayatı, müteahhit sektörünün “senet”le açılıp “sepet”le kapatılan iki dudağının arasında kalmıştır. Toplumun daha çok "his yığını" olduğu malum... Kapısında adam doğransa haberi olmayacak ambalajlara “ev” diyorlar. Güya güvenli hayat teminatı sunarken çoluk çocuğun asosyal yetişmesine müsait, sokağından habersiz, ekran başına çakılı, gerçek hayata kabuk bağlayan mekanlara “akıllı ev” diyen çılgınlık hangi hissiyatı dikkate alabilir? Tek özelliği “dikeylik” olan bu ruhsuz yapılarla "insanın yatay hali" toplum arasında ne türden bağ sözkonusu olabilir? Orta sınıftan bir kişinin, hatta ailenin, ömür boyu çalışıp kazandıkları bankaların faiz çarkında öğütülürken, ekonomik dengeleri oynak kılan bu süreçte hangi üretim anlayışından bahsedilebilir? “Dünyada mekân, ahirette iman” hassasiyetini hiçe sayan, kazanç hırslarını kamçılayıp emeklerin verimini beton perdelere çarpıp berhava eden iğreti zihniyetle imar politikası mı olur? “Dikey mimarî”, toplumumuzda ifritten problem teşkil etmiş bulunmaktadır. Şikâyet mevzuu olmaktan çıkmış, doğrudan müdahale edilmesi gereken “ur” halini almıştır. Topluma kazandırılan bu iğreti alışkanlığın nesillerin başına belâ olduğu anlaşılmış, bedeli çok ağır şekilde ödenmeye başlanmıştır. Bu dikine tabut gibi sembolleşen yapıları dikmekten artık vazgeçilmelidir. Keser döndü, sap döndü; bütün hesaplar döndü. Ve özrü kabahatinden büyük bu suç, dikey biçimde sorumlularının siciline işlenmiştir.  Baran Dergisi 568. Sayı  

Haberler
Erdoğan: İsrail Bir İşgal Devletidir
Erdoğan: İsrail Bir İşgal Devletidir
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "İsrail bir işgal devletidir. F16'larıyla Gazze'ye saldırıyorlar. Bir taraftan Filistin'e saldırıyorlar" dedi.
"İsrail Diye Bir Devlet mi Var ki...
"İsrail Diye Bir Devlet mi Var ki...
KDHC lideri Kim Jong-Un: "İsrail diye bir devlet mi var ki başkenti Kudüs olsun. Kudüs Filistin'in başkentidir!" dedi.
BM, ABD'nin Kudüs Kararını Reddetti
BM, ABD'nin Kudüs Kararını Reddetti
ABD Başkanı Donald Trump'ın Çarşamba günü Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak kabulünün ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından düzenlenen ivedi konsey toplantısında, ABD'nin tartışmalı kararı BM üyeleri tarafından reddedildi.
El Kaide'den Kudüs İçin Cihad Çağrısı!
El Kaide'den Kudüs İçin Cihad Çağrısı!
El Kaide merkez komutanlığı 7 Aralık Perşembe günü Trump'ın Kudüs kararıyla ilgili bir açıklama yayınladı.
Siyonist Terör Saldırısı: 2 Şehit!
Siyonist Terör Saldırısı: 2 Şehit!
İşgalci İsrail’in savaş gemileri denizden #Gazze’ye saldırıyor, F16 savaş uçakları ise havada yoğun bir şekilde uçmaya devam ediyor.
Kudüs Kararı Dünya Genelinde Protesto...
Kudüs Kararı Dünya Genelinde Protesto...
ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıması, yurtta ve dünyada protesto ediliyor.
Türkiye’nin Acil Aksiyon Planı
Türkiye’nin Acil Aksiyon Planı
Türkiye acilen, Kürecik ve İncirlik Üssü başta olmak üzere bütün Amerikan üslerini, Amerika’nın CIA ve sair istihbarat ofislerini kapatmalı ve NATO üslerindeki Türk çalışanların tamamı hakkında soruşturma başlatmalıdır.
Binlerce Kişi Kudüs İçin Fatih Camii'nde
Binlerce Kişi Kudüs İçin Fatih Camii'nde
ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasına yönelik protestolar sürerken İstanbul'daki Fatih Camii'ne on binler akın etti.
Kudüs’te Çatışma!
Kudüs’te Çatışma!
ABD Başkanı sarı kâfir Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması sonrası Hamas'tan intifada çağrısı gelirken Kudüs, Gazze ve Batı Şeria'da protestolar sürüyor. Protestoların cuma namazının ardından daha da büyümesi bekleniyor.