Yazarlar
Tüm Yazarlar
Putşiken

Hayatının 5 yılı cezaevinde geçen ve 1960 senesi sonlarına doğru hakkında istenen hapis cezası 100 yılı aşan, vefatı esnasında hakkında tutukluluk kararı bulunan Üstad Necib Fazıl, şimdi de “Put Adam” isimli eseri dolayısıyla yeniden yargılanacak. Daha önce Rahmetli Üstad’ın kontrolünde Arabçaya çevrilmiş olan “Put Adam”, Türkçe aslının Üstad’ın çocukları tarafından sümenaltı edilmesinden ötürüArabçadan Türkçeye tercüme edilen nüshasıyla yeniden mahkeme kapısında. “Put Adam”ın ölümünün ardından, ülkeye hâkim “Put Parti” iktidarı döneminde zuhur eden Üstad Necib Fazıl, ömrünü, bir yandan lâik-batıcı putperestlerle, diğer taraftan ise kendisini liboş, muhafazakâr, reformist, mezhebsiz gibi şekillerde tanımlayan ham yobaz kaba softa takımıyla mücadele ederek geçirdi. Her Müslümanın taşıması gereken asgarî keyfiyet olan “Allah, İslâm ve Peygamber düşmanlarına karşı mücadele” bayrağını şahsında göklere çıkarırken, düşmanlık eden putperest taifesini ise eline geçen her fırsatta yerin dibine sokmasını bildi. Bir kavram kargaşasını aşmak için şu hususu açıklığa kavuşturarak devam edelim. Bugün birilerinin yaptığı gibi dün de aynı konular konuşuluyor ve M. Kemal’e tazim etmenin putperestlik olmadığı, devletin kurucusuna karşı olan saygı ve sevginin belirtildiği ifâdesi arkasına saklanılıyordu. Önce şu hatayı düzeltelim, M. Kemal, bir devletin kurucusu değil, kurulu bir devletin içine düştüğü müşkülden istifade ederek devlet reisliğine çöreklenen ve ardından da İslâm’a karşı olan düşmanlığını devrimler adı altında kanunlaştırarak, bugünün diliyle “Anayasal Düzeni” yıkan kişidir. Dolayısıyla Osman Gazi gibi bir devlet kurucusu olarak anılması saçmalıktır. Anadolu’yu işgalcilerden kurtardı deseler, biliyoruz ki kendisi Rusya’ya iltica etmeye hazırlanırken, iki Osmanlı paşasının başarıyla tatbik ettikleri harekât planı sayesinde Yunan ordusu püskürtüldü ve beyefendi de en iyi bildiği şeyi yapıp fethedilen sahada fatihçilik oynadı… Hem de Müslüman Anadolu İnsanı’nın canıyla, malıyla vermiş olduğu mücadelenin neticesinde memleketi savaştığı düşmana benzeterek! Peki, o zaman bu tazim ne için? Sevgi ve hürmet devrimler içinse, hepsi baştan sona İslâm’ı Anadolu topraklarından silmek üzere tezgâhlanmış bu kanunlara sevinen insanın dini ne ola ki? İbda Hikemiyâtı’ndan öğrendiğimiz üzere, “Put, Allah ve Resûlü’ne imânın gereği hükümlerine tâbi olmak yerine, kendi nefsinin reyini tercih etmek ve kendi reyine itimad etmektir; bu mânâda, İslâm dışı bütün fikir ve sistemler, putperestliktir... İslâma muhatab anlayış, bu mânâda put kıran baltadır!” Yani, put kıran, “Putşiken”. Putperestleri bir tarafa koyalım ve dönelim şimdi Necib Fazıl’ın diğer bir cebhede mücadele etmek zorunda kaldığı muhafazakâr, liboş, reformist taifesine. Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığı, İslâm düşmanlığı ile maruf ve bunu sergilemekten hiç gocunmamış bir kimse için anma metni hazırlıyor ve arkasından rahmet diliyor. Allah ve Resulüne düşmanlık edenlere hiçbir şart ve kayıt altında rahmet dilenmeyeceğini, bile bile bu işi yapanın imanının tehlikeye girdiğini Diyanet İşleri bilmiyorsa, bu müessese o zaman ne işe yarıyor? M. Kemal “Kemalizm” adında bir din uydurmak yerine, açıktan “ben Ebu Cehil’e tabiyim demiş olsaydı”, o zaman Diyanet İşleri Ebu Cehil için de mi taziye yayınlayacaktı? Bütün alt kadroları bu vaziyetin şuurunda ve son derece rahatsız olduğu hâlde, üst kademelerden böyle bir karar çıkıyorsa, Diyanet İşleri’nin tepesi, aslı olan Hıyanet İşlerine rücu ediyor demektir. Hakeza Türkiye’de 17 senedir Üstad Necib Fazıl’ın fikirlerinden beslenerek iktidarda olan Ak Parti’ye gelelim. FETÖ’cülerin Batıcılık iddiasında kendileriyle girdikleri rekabet esnasında itin mahrem yerine sokup çıkarttıkları ve bütün meşruiyetini kaybetmiş bulunan Kemalizmi, FETÖ ile mücadele etmek için denize düşen yılana sarılır hesabı aklayıp, paklayıp yeniden dirilten iktidara ne demeli? 15 Temmuz’dan hemen sonraki sayımızın kapağıydı hatırlarsanız, “Gönüldaş, Gaye İttihad ile İttifakı Karıştırma”. Sonrane oldu?Karıştırdınız. Sizden yana olması düşünülemeyecek azgın bir azınlığın atacağı üç beş oyun peşine düşüp, hem bu toprakların çoğunluğunu kendinize küstürdünüz, hem de karşı tarafın ölmeye yüz tutmuş ruh hâline yeniden can suyu vererek, büyük bir cinayete ortak oldunuz. İşin daha da beter tarafı, kaybedilen oyları geri kazanmak için memleketin kahir ekseriyetinin gönlünü almak yerine, hâlen bu lânetlileri yalamayı sürdürüyorsunuz.  “Türkiye zor şartlardan geçiyor, birlik olmamız lâzım.” Kiminle? Düşmana yaranmak için birbiriyle yarış edenlerle mi? Sizin zor şartlardan geçerken birlik tesis etmek anlayışınız, içimizdeki ajanlarla ittifak etmek ise o zaman FETÖ’cülerin kabahati ne? Bunlar aynı madalyonun iki yüzü değil mi? Takiyyeci hain kötü, âleni putperest hain mi iyi? Kriter ne? Senelerdir İsmet İnönü’ye söylenmedik lâf bırakmaz, bütün kabahati onun üzerine yıkarken, M. Kemal’i akladığınızı unuttunuz. Şimdi de Ak Parti iktidarının 17. senesi şerefine, Kemalist yargı, Necib Fazıl’ın Put Adam eseri ile alâkalı olarak kitabın yayımcısını, 1,5 yıldan 4,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılıyor. Bakın, bu dava kitabı yayımlayan Osman’a değil, Üstad Necib Fazıl’a açıldı! Gelelim 10 Kasım’a İslâm düşmanlığıyla nam salmış bir ölü, İslâmî hiçbir keyfiyeti hâiz olmayan cenaze, Müslümanlıkla bağdaşmayan anma törenleri ve Roma ile Yunan tapınak mimarilerinin piçi olarak inşâ edilmişbir kabir binası... Her sene bu bina ile Dolmabahçe’de, mermerden yontulmuş bir lahit ile tahtadan yapılmış bir yatak önünden geçmek ve bu esnada eğilmek, çiçek atmak, ağlamak ve ilgili vakitte sap gibi dikilmek suretiyle ifâ edilen ibadet. Şehirlerin en büyük meydanlarındaki ilgili heykel önünde bir araya gelip, bu taştan ve bronzdan, üzeri kuş pisliğiyle örtünmüş, kendisine bile hayrı olmayan “şey”lere tazim eden devlet ricalini de unutmamak gerek. Bunun adı putperestlik değilse nedir? Siz söyleyin? Hadi onu “seven” bir grup azgın azınlığın yaptığını bir yana koyalım. Devlet ricalinin her şehirde bir heykel önünde toplanıp tazim etmek zorunda olması nedir? Böyle bir saçmalık, cehalet olabilir mi? He, herkes bu saçmalığı yapacak, cehaleti sergileyecek ve biz, bu rezaleti tenkit ettiğimiz için habire yargılanacağız. Yok ya! Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği gibi “Herkes putuna sahip çıksın, çünkü o putları yıkmaya mecbur ve memuruz!” Baran Dergisi 670. Sayı  

Bir Şey Her şey!

Bildiğiniz gibi çıktığı günden itibaren kendini devlet ilan eden DAEŞ isimli bir örgüt vardı. O örgüt işe başlar başlamaz kelle kesme operasyonları ile bir anda dünyanın gündemine otur(tul)du. Hazreti Peygamber'in sancağının gölgesi altında, yüzü maskeli karanlık bir kısım adamlar  insanları kıtır kıtır kesiyor, işledikleri cinayet görüntülerini dünya aleme maharetle servis ediyorlardı. Onlar için her katliam “Allahuekber” nidaları eşliğinde yerine getirilmesi gereken bir ritüeldi. Müslümanları kan içici katiller sürüsü gibi göstermenin en kolay yolu buydu. Onlar da onu yaptılar. “Müslüman” ve “İslâm” denince akla ilk gelen şey bu olmalıydı. DAEŞ piyonu sahneye böyle sürüldü. Sonra? Sonrası malum. Bütün dünyada İslâma cephe almak için harekete geçen milyarlarca kişinin kafasına format atıldı. İslâm ile mücadelede her şey meşru düşüncesi kafalara kazındı. DAEŞ emperyalist vahşete meşruiyet  kazandıran kalkan olarak kullanıldı. Dirisi ve ölüsü ile bile onların işine yarayan örgüt, misyonunu tamamladı. Çünkü son kullanma tarihi çoktan geçmişti... Yenilerini devreye sokmak için şimdilik rafa kaldırdılar. Donald Trump açıklama yapıyor. “Öldürdük, DNA'sını tespit ettik. Oymuş. Cesedini denize attık.” diyor. Bombaladıkları yerde Bağdadi'nin çocukları ile birlikte kendini nasıl patlattığını seyretmiş! Kahraman köpek! Bu hengamede o tünelden sağ/salimen çıkmışmış. Arapça ismi “ad Davla al-İslâmiya fil-Irak ve eş-Şam” olan örgüt kısaca “DAEŞ” olarak adlandırılır. Türkçe açılımı ise Irak Şam İslâm Devleti, IŞİD. Çeşitli dillerde yayınlar da yapar. Dabiq dergisi İngilizce, Dar al-İslâm Fransızca, Al Menba Rusça, Konstantiniyye Türkçe ve Rumiyah dergisi... Almanca, Endonezce, Peştunca, Kürtçe yayınlar yapar. Sosyal medya vasıtası ile yayınladığı propaganda videoları ortalığa adeta dehşet saçar! Onlar güya İslâm ve Müslümanlar adına bunu yaparken dünyanın her yerinde tetikte bekleyen  düşmanlar harekete geçer. Amerika’nın başını çektiği NATO ve Batı dünyası ile birlikte yaklaşık 80 ülke DAEŞ bahanesiyle her yerde Müslüman avına çıkarlar. Öte yandan DAEŞ, kendi ilan ettiği devletin sınırları dışında kalan herkesi kendilerine biat etmeye davet eder. Katılmayanlar katli vacip kâfirler zümresine dahil edilir. Çevresinde yaşayan her Müslümanı DAEŞ elemanı imiş gibi görmeye ayarlanmış kafalar durumdan vazife çıkararak kendi meşruiyetlerine kılıf yaparlar... “İyi ki varsın Atam” ikonuna tapınmaya devam ederler. Çağdaşlıklarını kutsarlar. Kendilerine benimsetilen yaşam tarzını seve seve benimserler! Diğerleri İslâm’la mücadele savaşına hız verirler! DAEŞ belasının açtığı gaileler ile boğuşmak zorunda kalan İslâm dünyası, etkisi asırlar sürecek bu bela ile doğru usûllerle mücadele etmeli. Şeytan kendi suretinde görünerek gerçek niyetini ifşa etmez. Senden gözükerek senin içine sızar. O yüzden, içine dahil ettiğin düşman, dıştakilerden daha tehlikelidir. Dıştakini bir şekilde imha edersin ama, içindeki düşmanı yok etmen -onu gerçek veçhesi ile tanımıyorsan- mümkün değil. İç düşman varlığını belli etmeyen küçücük bir şeydir. Ama her şeydir. Onun için “iç oluş”u tamamlamak şart. Aksi takdirde içteki düşmanı def edeceğim zannı ile kendini de imha edersin. İBDA iç oluş şartlarını ihtar eden anlayışı temsil eder. Ölçülendirme ölçülerini ortaya koyar. “İslâma muhatap anlayış nedir?” sorusunu tezatsız bir bütün halinde cevaplar. İslâm'a muhatap anlayış kuşanılmadan yapılacak her iş boştur. DAEŞ gibi... Baran Dergisi 669. Sayı  

Bağdadî'nin Öldürülmesi ve Irak

Bir sorusu olup olmadığını soran Carlos’a, Av. Güven Yılmaz öldürülen DAEŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi hakkında konuşabileceğini söylüyor. (Carlos, Bağdadî’den bahsetmeden önce, konuşmasının başında 25 Ekim’de hayatını kaybeden bir Fransız profesörden bahsediyor. Profesörün Bordo Üniversitesi’nde görevli iken bir dergi çıkardığını ve derginin on sene önce yayın hayatının sona erdiğini belirten Carlos, dergide kaliteli yazarların bulunduğunu ve Fransız profesörün sisteme karşı bir tavrı olduğunu söylüyor.) Şimdi, öldürülen DAEŞ lideri Ebubekir el Bağdadî’den bahsedebiliriz. Bağdadî ile aynı jenerasyona mensup değiliz. Benim Bağdat’a ilk gittiğim zamanlarda sanıyorum ki o dört yaşında bir çocuktu. Kendisi Bağdatlı da değildi; Bağdat’ın kuzeyinde bulunan Samarra’da doğmuştu. Doğduğu ve büyüdüğü yer olan Samarra bir Sünnî bölgesiydi. Esasında Irak’ta Şii bölgeleri, Sünnî bölgelerine göre daha fazladır; çünkü Irak nüfusunun çoğunluğunu Şiiler oluşturur. Bağdat’a 1974 senesi Temmuz ayının başlarında gitmiştim. Bir şekilde Irak’a geçmeyi başardım. Irak ve Baas Partisi hakkında bilgi sahibiydim; fakat oraya ulaştığımda duyduklarımla bu ülkeyi daha iyi anladım. Mesela, bir büyükelçinin, İsrail’e çalışan bir ajanın ölümüm üzerine pazarlık yapma teklifini söylemesi anlamamı sağlayan hadiselerden biri oldu. 1974 yılına kadar Irak’ta hiç bulunmamıştım. O sene Irak’ta ev ev, her hanede kaç kişinin olduğunun öğrenildiği bir nüfus sayımı yapıldı. İktidar Sünnîler tarafından kontrol ediliyordu. Hükümet Şii karşıtıydı. Buna mukabil hükümette Şii ve Hıristiyanlar da bulunuyordu. Saddam Hüseyin’in bir çok politik meseleyle ilgilendiği, Hasan el-Bekir’in ise başında bulunduğu Baas hükümetinin yapmış olduğu nüfus sayımlarında ortaya çıkan neticeye göre; nüfusun sadece yüzde 17’si Sünnî Araplardan oluşuyordu. Elbette Sünnî olmayan Arapların yanı sıra Arap olmayıp Sünnî olan unsurlar da vardı. Türkmenlerin büyük çoğunluğu Sünnî, az kısmı ise Şii idi. Aynı şekilde Kürtlerin neredeyse tamamı Sünnî ve sûfî idi, Kürtler arasında Şii çok azdı ve Bağdat’ın kuzeydoğusundaki İran sınırında Şii Kürt kabilelerine rastlanıyordu. Nüfusun tamamına yakını Müslüman’dı. Hükümetin durumu düşünüldüğünde verilen rakamlar yalan olamaz ve bu rakamlara göre nüfusun yaklaşık yüzde 60’ını Şii Araplar oluşturuyordu. Bağdadî 1971’de doğduğunda Irak’ın vaziyeti bu şekildeydi. Irak’ın işgalinin ardından işgale karşı oluşan silahlı gruplarda bulundu. Bu sırada İslâmî ilimlerde de doktorasını tamamladı. Bu bakımdan özel birisi olduğu söylenebilir. Amerikan işgaline karşı direnişin başlamasından uzun yıllar sonra Suriye’deki güç boşluğundan istifade ile DAEŞ’i kurdu ve Doğu’ya doğru yayılmaya başladı. Irak’ta büyümeye başlayıp Suriye’deki vaziyetten faydalanması, sonra tekrar doğuya doğru genişlemesi, bütün dünyayı kapsayan bir ağ kurmuş olması ve benzeri stratejik hamleleriyle zeki bir insan olduğunu gösterdi. Politik olarak bu insanların durduğu konumu elbette kabul etmiyorum. Mesela Müslüman Kardeşler’in konumunu da politik olarak kabul etmiyorum; fakat onların CIA yahut MOSSAD ajanı olmadığını, samimi Müslümanlar olduklarını, aramızda sadece ideolojik bir takım farklılıklar olduğunu biliyorum. Suriye’de teşkilatlanıyorlardı. Farklı bir metod seyrettiler. Filistin direnişinden ziyade Umman için mücadele ettiler. Filistin’de sadece Gazze’ye ağırlık verdiler, Hamas’ı fonladılar. Gazze’de çok direndiler; fakat işgale mani olamadılar. Filistin’in her köşesi işgal edildi. Çok iyi tanımadığım Bağdadî, DAEŞ’in lideri oldu ve dünyanın bir çok bölgesinde militanları çatışmalara girdi. Dünya genelinde yaklaşık 20 bin, kimine göre ise 80 bin militanı olduğu konuşuldu. Bunların Irak’ta bulunanlarını Baas Partisi mensupları eğitti. Burada İzzet İbrahim ed-Duri’nin dahli olduğunu düşünüyorum. Baasçı savaşçıların da büyük bir kısmı Sünnîlerden oluşuyordu ve içlerinde Nakşibendîler de vardı. Onlar şiddet yanlısı ve kriminal tipler değildi. Her yapıda sızma olabilir, hainler bulunabilir, bunu unutmamak lâzım. Ben düşmanlarımdan hep kendi ellerimle hesap sordum. Paris’te MOSSAD’a çalışan Lübnanlı Hıristiyan ajan bunlardan biriydi mesela, o bir haindi. ABD’nin emperyalist saldırısına ve işgal teşebbüsüne uzun süre mukavemet gösterdiler. ABD’nin bu saldırıları DAEŞ’i doğuran iklimi ortaya çıkardı. Burada bir parantez açarak ABD açısından Irak’ın işgalinden de bahsedelim. Bush’un aldığı bu karar ABD için son derece vahim neticeler doğurdu. Son derece yanlış bir karardı ve buradan sadece silah ve petrol ticareti yapan şirketler kârlı çıktı, milyonlarca dolar kazandılar. Amerikan devleti ve halkı ise kaybetti. Bir savaş yaşandı ve savaşta ölümlerin olması gayet tabiî; fakat ABD bir çok masumu, kadın-çocuk demeden bombaladı, öldürdü. Bağdadî de ABD tarafından öldürüldü. Bağdadî bahanesiyle bir çok sivilin ölümüne sebep olan ABD, Bağdadî’nin cesedini ise yok etti. ABD, Siyonistler ve evangelistlerin kontrolü altında. Trump’ın ne yaptığını bildiğini düşünüyorum. Trump, Amerikan halkı için bir mücadele veriyor ve Amerikan halkı bizim düşmanımız değil. Bizim düşmanımız onları da sömüren Siyonist-emperyalistler. Yozlaşmış kapitalist sistem tüm dünya halklarını olduğu gibi Amerikan halkını da sömürüyor. Trump, Amerikan emperyalizmine karşı Amerikan halkının yanında yer aldığı için onu azletmeye çalışıyorlar.   02.11.2019 Baran Dergisi 669. Sayı    

Masum FETÖ’cü Yoktur, Fırsatını Bulamamış FETÖ’cü Vardır!

Şimdi bir kişi ya da grubu değerlendirme ölçümüz asgari İslam ölçüleri değil mi? En alt düzeyde kitap ve sünnet bilgisi olan kişi FETTOŞ gibi bir zındığa nasıl inanır?  Nasıl "Kandırıldım , ben İslam'a hizmet ediyordum." diyebilir? Bu adam tâ 80'li yılların başında: “Şimdi Resûlullah gelse 'Fethullah bunları yapma!' dese, ben gene yapardım. Siz devrinizde yapacaklarınızı yaptınız,  bu devir de benim devrim, ben bunları yaparım, derim ve bunları yapmaya devam ederim." dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 1987'de “Bütün insanlar Lailahe illallah deyip Muhammedun Resûlullah demese bile cennete girer.” dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 1996'da "Cibril-i Emin gelse, şu adama oy ver dese, ben o adama oy vermem." dedi. Cibril-i Emin, Allah'tan (cc) başkasından emir getirmez. O zaman bu söz de küfür mü? Elbette. 1999'da "Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili ayetler Hz. Peygamber'in dönemindeki Yahudi ve Hristiyanları hedef alıyor. Günümüz Yahudi ve Hristiyanlarını bağlamaz, o ayetler tarihi konjonktürü içinde kalmıştır." dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 28 Şubatçıların başörtülülere zulmünü meşrulaştıran, avanesine başını açtıran "Başörtüsü teferruattır." (daha sonra tepkiler üzerine "furuattır" dedim diye kıvırsa da) sözü ayetle emredileni ret olduğu için küfür mü? Elbette. Irak'ta yüz binlerce kadın-çocuk ABD ve diğer batılıların bombardımanıyla katledilirken Saddam'ın attığı iki füzenin İsrail'e düşmesi ile hemen "Gözümde o ağlayan masum Yahudi çocukları tüllendi." diye salya sümük ağladı. Mavi Marmara olayında İsrail'i otorite kabul edip "Otoriteden izin alınmadan yapılan bu hareket yanlıştır." Dedi. Bir tek açıkça "Ben papazım!" demediği kaldı. Bu Papaz'ın isteği ile başını açanlar neden apaçık ayetin emrini tutmak yerine bu Papaz'a uydular?  Bu adama devlete sızdı, siyasete karıştı vesaire demeden önce İslâm itikat ve anlayışını berhava ettiği için kızmak gerekiyordu. Bir tek biz İBDA mensupları bu adamı ifşa ederken kimse sesini çıkarmıyordu. Çünkü aileler için çocuklarının  Fettoş'un yanında olması iyi okullar kazanmaktı, iyi iş bulmaktı, hiçbir tehlikesi olmayan Müslümanlıktı! Kimse kusura bakmasın. Bu Papaz'ın İslam itikadını ifsat etmesi kimseyi ilgilendirmiyordu. Herkesin ilgilendiği çocuğunun iyi okuması, hiçbir bedel ödememesi, iyi memuriyetler elde etmesi idi. Şimdi de kimse sızlanmasın.  Biz bu Paralelle ve Müslüman'a zulmeden sistemle mücadele ettik. Hapislerde de yattık, işkence de gördük. En ağırını da merhum Kumandanımız Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu gördü. Hatta bize işkence eden polislerin birçoğu bu Papaz'ın çalıntı sorularla polis yaptığı tiplerdi. Papaz ise gidip ABD'nin kucağına, hem de CIA'nın çiftliğine oturdu. Hiç aldırış eden olmadı. "CIA'nın çiftliğinde semirtilen adamın İslâm ile ne alakâsı olur?"diyen bile olmadı.  15 Temmuz'da çocuklarını kaybeden annelere kim hesap verecek? O Adanalı ikiz kardeş polisin annesine -başka çocukları da yok- kim hesap verecek? Halil Kantarcı'nın üç yavrusuna, eşine kim hesap verecek? Ömer Halisdemir'in ailesine ne diyeceksiniz? Gölbaşı Özel Harekat Merkezi’ndeki 52 polisin katledilmesine; hatta oradaki caminin imamının sâlâ veriyor diye şehit edilmesine ne diyeceksiniz?  "Daire başkanı kadın temizlik yapıyor" diyen ağız ishaline tutulmuş Bülent Arınç Bey'e soruyorum: "Daire başkanı olacak kadar bilgili ve liyakat sahibiydi de bu FETTOŞ PAPAZ'ının yukarıda saydığım küfre götüren sözlerini neden görmedi, algılamadı, fark etmedi? Hayır derdi o değildi. Daire başkanı, genel müdür falan olmaktı. Oraya da hak ettiği için gelmedi. Bülent Bey, sizin  gibi tiplerin referansıyla geldi.  Bülent Bey, lütfen susun. Tepenize kadar FETÖ pisliğinin içindesiniz. Devlete giren FETÖ mensuplarının en az üçte birinin referansı sizsiniz. 15 Temmuz'da şehid olan 252 Müslümanın ve 3000'e yakın gazinin kanı var elinizde. "Suikast yapılacakmış, bunun planları ve evinizin krokisi çıkmış." kumpasıyla FETÖ’cü savcılar ve polislerin devletin KOZMİK ODASINA girmesine fırsat oluşturdunuz. Devletin tüm sırlarını, savunma planlarını CIA'ya servis ettirdiniz. PKK başta olmak üzere terör örgütlerine sızan devletin gizli görevlilerini FETÖ’cü polislerin öğrenmesine, bu görevlileri isim isim o örgütlere bildirmesine ve o örgütlerin bu görevlileri hunharca şehid etmesine yol açtınız. Siz en az general bozuntuları Akın Öztürk ve geberen Semih Terzi kadar katilsiniz. Utanmazlık ve sıkılmazlıkta, yüzsüzlükte sınır tanımıyorsunuz. Aklınıza estikçe konuşmanızdan, bu ağız ishalinizden midemiz bulanıyor artık. Millete bu işkenceyi yapmayın. MİDEMİZ KALDIRMIYOOORR. YETEERR!  Vicdansız FETÖ avanesine halkı acındırmaya çalışıp da Anadolu insanının vicdanını yaralamayın. Bir ayağınız çukurda ama siz hâlâ o PENSİLVANYA PAPAZI'nın yancılığını yapıyorsunuz. Başta damadınız ve çocuklarınız olmak üzere ruhunu, beynini o PAPAZ'a kiralamış tipleri masum göstermeye çalışıyorsunuz. Susun artık Bülent Bey, midemiz kaldırmıyor.   Susmazsanız Yüce Rabbim sizi Semih Terzi ile, PAPAZ FETTOŞ ile haşretsin. Son söz: MASUM FETÖCÜ YOKTUR, FIRSATINI BULAMAMIŞ FETÖCÜ VARDIR. Baran Dergisi 669. Sayı

Alman İdealizminin Tohumu: Emmanuel Kant

Büyük Şehid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Düşünce Tarihine Bakış” alt başlıklı “Büyük Muztaribler” isimli eserinden: “Felsefe tarihçileri, Kant’ın hayatı ve şahsiyeti ile felsefî başarısı arasında bir uyumsuzluk olduğu kanaatini belirtirler. Hayatı öylesine renksiz ve yeknesaktır ki, herhangi bir idealist pırıltıdan yoksun bu şahsiyette bir felsefe dehasının filizlenmesi şaşırtıcıdır. Kant’ın felsefe üzerinde yoğunlaşması öylesine yavaş ve geç olmuştur ki, astronomi, fizik, matematik gibi ilgilerle yoğrulmuş bir kafada gerçek bir teorik düşünce ruhunun nasıl mayalanmış olduğunu anlamak güçtür. Kant, ‘Saf Aklın Kritiği’ni yayınladığı zaman 57 yaşındaydı. 10 senelik bir kilitlenmenin ürünü olan eser, daha başlangıcından itibaren hep ‘3 ay içinde’ bitecek diye gelişmiştir; ve neticede düzensiz bir yapıda doğmuştur. Ama yine de, felsefe tarihinin en etkili eserlerinden biri olmuştur.” “Saf felsefede fasıllarımın hemen her zaman üçlü olması biraz tuhaf görünmüştür. Ama bu, meselenin tabiatına bağlıdır. Eğer bir bölme kablî olacaksa, ya çelişki ilkesine göre tahlilî olmalıdır ki, bu durumda her zaman ikili olacaktır veya terkibî; ve eğer ikinci durumda kablî kavramlardan türetilecekse, (matematikte olduğu gibi kavrama karşılık düşen kablî sezgiden değil), o zaman bölme terkibî bir birliğin gerektirdiği gibi zorunlu olarak bir üçlü olmalıdır. Şart, şartlı, şartlının şartı ile birliğinden doğan kavram.” Yukarıdaki alıntı üzerinden İBDA Mimarı sözlerine şu şekil devam eder: “Daha sonra Fichte’de işaret olarak kullanılmasına mukabil, Hegel’in büyük bir ihtimalle Kant’ın pek göze çarpmamış olan yukarıdaki satırlarından öğrenmiş olabileceği bu bilgi parçası, ‘teorik metodun’ saf bir formülasyonudur.”(1) Yukarıda İBDA Mimarı’nın Hegel ile ilişkilendirdiği mevzu, kuvvetle muhtemel, “son sistem kurucu irade” olarak beliren Hegel’in bütün sistemini üzerine bina ettiği “Tez, Antitez ve Sentez” üçlü döngüsü zorunluluğu ile doğrudan alâkalı olsa gerektir. Bunun niçininin izahı bütün yazı dizimiz boyunca yazdıklarımız üzerinden okunabilir. “Beşer aklı veya zekâsı” üzerinden “son sistem kurucu irade” sahibinin Hegel olduğu ön kabulünden hareketle şunları diyebiliriz: “Beşer aklı veya zekâsı” çerçevesinde “Mutlak Fikrin Kurulamazlığı”nı yine “Mutlak Fikrin Gerekliliği” üzerinden sistem çapında örgüleştiren ve bunun 21. yüzyıl dil ve diyalektiğini “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” şemsiyesi adı altında topyekûn dünyaya teklif eden İBDA Mimarı, aslında “son sistem kurucu irade”nin bizzat kendisi olduğunu ifade etmektedir.   Yukarıdaki bilgiyi şunun için aktarma ihtiyacı duyduk: Her şeyden evvel, yazı dizimiz boyunca, “Horoz Borcu” mevzuu üzerinden iddiamızı delillendiren bir noktada olduğundan dolayı ki bu mevzu, “beşer aklı veya zekâsı”nın “selim akıl” çerçevesinde anlam bütünlüğüne kavuşturulmasını gerektirmektedir. “Beşer aklı” çerçevesinde Sokrates’ten başlayan ve Eflâtun’un şahsında ete kemiğe bürünen ideal devlet “plan, program ve projesi” neredeyse 2000 yıl sonra Rene Descartes’ın Kartezyen Felsefesi ile yeni bir paradigmaya kavuşmuştur. Daha sonra bu paradigma, sonuçları itibariyle Amerikan Pragmatizmi, Rusya Materyalizmi ve Çin Sosyalizmi ile birlikte, “Yeni dünya düzeni kurucu iradesi” rolüne soyunan Kapitalizm ve Materyalizm veya Sosyalizm’in bulamacı halinde beliren vatansız Neo-Liberalizmi de bir kenara bırakacak olursak, kâh İngiliz Empiristlerinden J. Locke, G. Berkeley ve D. Hume üzerinden ve kâh Alman İdealistlerinden E. Kant başta olmak üzere, sırasıyla Nesnel, Öznel ve Mutlak İdealizmin kurucuları olarak beliren Fichte, Shelling ve Hegel üzerinden hep yeniden kritik edilerek insanlığın hizmetine sunulmak istenmiştir. Hegel’in şahsında bu mevzuyu düğümlemek istememizin temel sebebi, “Mutlak Fikir” ihtiyacının ilahî bir esasa dayanmadan, “beşer aklı” üzerinden son ciddi örgüleştirme teşebbüsünün Hegel’de vücud bulmasıdır. “Son sistem kurucu irade”nin Hegel olduğu tespitini de dikkate alarak bu şekilde bir değerlendirme yapmak, mevzumuz açısından hiç de saçma olmasa gerektir.    E. Kant, Alman aydınlanmasında esaslı bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Kant, felsefeyi Almanya’ya taşımakla kalmamış, çok kaba bir dil olduğu üzerinde spekülatif yorumlar yapılan Almancayı(2) felsefe dili haline getirmiştir. Tam da bu noktada, şu şekilde bir saptama yapmakta fayda vardır: İBDA Mimarı, bütün bir Batı felsefesinin menbaını, “Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çeken” fikir adamı misyonuyla Türkiye’ye taşımakla kalmamış, özellikle Cumhuriyet sonrası metazori bir şekilde dayatılan ve “kurbağa dili” yakıştırması yapılan Türkçeyi 21. Yüzyıl dünyasına bir felsefe ve hikmet dili olarak hâkim dil / baba dil, diğer bir ifadeyle de “dölleyen” mânâsına “aydınlığı haber veren” ve dahi “namaza çağıran horoz” hâline getirmiştir. Bu arada şunu da söylemekte fayda vardır: Osmanlıca’da felsefî kaynaklara pek rastlanmamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde felsefe pek itibar görmemiştir. Felsefenin gayesinin ne olduğuna bakılınca bu vaziyet hiç de anlaşılmaz değildir. Felsefenin gayesi, “hikmet sevgisi” üzerinden “hakikat arayıcılığı” gibi bir mânâyı mündemiçtir. Osmanlı Devleti’nin üzerine bina edildiği içtimaî sistem veya dünya görüşü, diğer bir ifadeyle de sosyo-politik veya sosyo-ekonomik sistemin vazettiği temel değerler, devlet ve millet olarak zaten hakikati yaşayan ve yaşatan bir noktada olduğundan, nazarî bilgi çerçevesinde şekillenen felsefeye de pek itibar edilmemiştir. Bütün insanlığın yitik malını son din ve de hak din olarak kendinde toplayan İslâm ve onun uzayan gölgesi halinde tezahür eden bir hayatı baş tacı eden Osmanlı Devleti, ta ki tarih sahnesinden çekilene kadar, “Yaşayan İslâm”ın son kalesi olarak varlık göstermiştir. Tekrardan mevzuumuza geri dönecek olursak, aydınlanmanın paradigmasını kuran filozofların başında gelen Emmanuel Kant (1724-1804), her şeyden evvel Ortaçağ’ın dünya görüşünün son izlerini modern felsefeden silen ve mutlak bir hümanizmi tüm unsurlarıyla hayata geçiren bir filozof olarak bilinir. Kendisinden önceki iki büyük felsefe okulu olan Rasyonalizm ve Empirizmi tek bir noktada birleştiren Kant, hem bilim ve hem de ahlâk ilkelerini örgüleştiren bir model ortaya koymuştur.(3) Kant’ın bu çabası aslında, Sokrates’ten Eflâtun’a miras olarak bırakılan “horoz borcu”nu yerine getirme çabası olarak da okunabilir. Demişlerdir ki, insanın bilgi ve eylemini, yani teorik (imanî veya duygu ve düşünce) ve pratik (amelî veya iradî) faaliyetlerinin temel ilkelerini ilahî bir yardım almadan kendi başına keşfedebileceğinin ve hayatını bu ilkelere göre düzenleyebileceğinin dil ve diyalektiğini veya duygu ve düşünce sistematiğini örgüleştiren Kant, kendisinden sonra gelen tüm idealist filozoflara ilham kaynağı olmuştur.(4) Rasyonalizm ile Empirizmi tek bir noktada birleştirme cehdi üzerinden düşünüldüğünde, Kant’ın Aydınlanmanın en önemli filozofu olduğunu tam da bu noktada aramak lazım gelir diye düşünüyorum. Çünkü Aydınlanma denilen şey, bizzat Tanrının kendisini akıl mahkemesinin önünde hesaba çekmeyi amaçlamaktadır. İnsanî bilginin temel ilkelerinin yine insanın bizzat kendisinden hareketle oluşturulabileceği iddiasını gündeme getiren Kant, dünyayı fikirde, diğer bir ifadeyle de duygu veya düşüncede kuran bir varlık haline getirmek suretiyle, aslında Aydınlanmanın da nihaî noktasına işaret ediyordu. Değil mi ki Aydınlanma, “beşer aklı” üzerinden yeni bir dünyanın kurulması ve ilahî hiçbir yardıma muhtaç olmadan insanın bu dünyada yaşamasına imkân sağlanmasını hedefliyordu.(5) “Mutlak hümanizm” kavramı ile ifade edilmek istenen mânâ da bu olsa gerektir. Demek ki, Aydınlanmanın temel gayesi, Allah tarafından insanlara Peygamberler vasıtasıyla bir hediye olarak müjdelenen ve selim akla kaynaklık teşkil eden şer’î ölçüler veya şeriatın reddi ve “beşer aklı veya zekâsı” çerçevesinde hayatın tanzim edilmesini idealize eden bir mânâya denk geliyordu. Kısacası, Allah’ın verdiği akılla Allah’a karşı gelmenin, dahası Allah’ın verdiği aklı beğenmeyip Allah’a karşı akıl taslamanın adıdır Aydınlanma! En nihayet Aydınlanmanın mottosu olarak kullanılan ve E. Kant’ın meşhur “Aydınlanma Nedir?” isimli makalesinde işaret ettiği “Aklını kullanma cesareti göster.” (Sapere Aude) dediği akıl da bu akıl olsa gerektir! Sokrates ve onun talebesi Eflâtun’un açtığı yol üzerinden Rasyonalizmi kendi zamanına taşıyan Rene Descartes, Kartezyen Felsefe (Düalizm) çerçevesinde ruh ve beden tözlerini varlık alanına taşırken, mutlak töz olarak gördüğü Tanrıyı duygu ve düşünce dünyasının dışına itmek için özel bir gayret göstermiştir. Bunun ne büyük bir handikap olduğu o gün olduğu gibi, bugün de tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Tanrının varlığı kabul edilmesine rağmen varlıklar âlemi içerisinde Tanrıyı yok hükmünde değerlendirmek, akıl kârı değil! İşte tam da bu noktada Kant, “Sapere Aude” mottosuyla aklı tanrılaştırmanın kapısını ardına kadar açmıştır, denilebilir. Kant’ın açtığı bu kapıdan içeri giren Hegel, dışarı çıkarken bir Tanrı gibi davranmak zorunda kalmıştır. Hegel’in “Tez, Antitez ve Sentez” üçlü döngüsü çerçevesinde örgüleştirdiği Mutlak İdealizm, Kant’ın Mutlak Hümanizminden hareketle suret bulduğu pekalâ söylenebilir. Mutlak İdealizm, “beşer aklı veya zekâsı” üzerinden “Mutlak Fikir”in örgüleştirilebileceğine olan inancın beyhude bir davranışı veya çabası olarak da okunabilir. Bunun böyle olduğunu, “Mutlak Fikrin Kurulamazlığı”na “Mutlak Fikrin Gerekliliği” ile cevap veren İBDA Mimarı’nın, tam 2500 yıldır yerine getirilmeyi bekleyen “horoz borcu”nu, “500 yıldır beklenen mütefekkir” edasiyle, tam 1500 yıl aradan sonra yerine getiren İBDA fikriyatı veya külliyatından da anlamak mümkündür.   Dipnotlar 1-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, -“Düşünce Tarihine Bakış”-, İBDA Yayınları, İstanbul, 2004, c. 3., sh. 202-203. 2-Almanca, Hint-Avrupa dillerinin Cermen dilleri kolunda yer alan bir dildir. Almanca ilk kayıtlar m.s. 750 yılına dayanıyor. Başlangıcında standart bir dil olmayan ve kaba bir dil olduğu üzerinde durulan Almanca, modern kullanım dönemine 1500’lü yıllardan sonra kavuştu.   3-Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, Say Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 2015, sh. 639. 4-Ahmet Cevizci, a.g.e., sh. 639. 5-Ahmet Cevizci, a.g.e., sh. 639. Baran Dergisi 668. Sayı

Peygamberler Mutlak İnkılâbçılardır

İnkılâb, bir toplumun kendi öz nizamını yıkıp yeni bir nizam kurmasıdır. Bir alt-üst oluş söz konusudur ve devrim niteliğindedir. Ancak sadece devirmekten ibaret kalan bir hareket inkılâb mânâsına gelmez, ona ihtilâl denir. Her inkılâb ihtilâldir, ancak her ihtilâl inkılâb değildir. “İhtilâl-inkılâb” diye kullanımında ise, her iki mânânın birlikteliği vurgulanmış olur. Bu kısa tanımlamadan sonra mevzumuza girelim. Peygamberler bir ihtiyaca binâen gönderilmişlerdir. Onların tebliğ ve daveti önce tepki ile karşılanmıştır. Kurulu düzen sahipleri bâtılda ısrar etmiş ve bu gerginlik içinde Hakk’ın daveti gerçekleşmiştir. Peygamberler bir çok sıkıntıya maruz kalmışlardır. Önce toplumda zihnî inkılâb yapmışlar, hakikat bilgisiyle ümmetlerini aydınlatmışlardır. Ona inananların bir dayanışma içinde olmasını temin etmişlerdir ve örnek bir cemiyet oluşturmuşlardır. Sonra iktidar gücünü de elde ederek yani ihtilâl-inkılâbını yaparak İslâm’ı hayata tatbik etmişlerdir. Necip Fazıl, “İhtilâl” isimli eserinde önce peygamberlerden bahsetmiş ve “alelâde inkılâbçılara kıyasla onlara (peygamberlere), mutlak inkılâbçılar demek gerekir.” diye vurgulamıştır. Beş “ulu’l-azm” peygamber vardır. Bunlar kat’i azim sahibi, sabır, sebat sahibi büyük zatlardır. Nuh Aleyhisselâm, kurallı yaşamayı getirdi. Mezopotamya site devletlerinin kurulmasını sağladı. İbrahim Aleyhisselâm, düşünmeye-tefekküre ehemmiyet verdi ve bu husus büyük değişime yol açtı. Musa Aleyhisselâm, zulümden kurtulmayı, kavmini esaretten hürriyete geçirmeyi ifade etti. İsâ Aleyhisselâm ise ahlâksızlığın yaygınlaştığı bir devirde gelerek ahlâkî öğütler verdi. Son Resûl ise, önceki peygamberlerin bütün inkılâblarını bir sistem içinde örgüleştirdi. İnkılâbların da kâmil örneği olarak inançla fikir ve aksiyonu birleştirerek “rahmet peygamberi” olmasının yanında “harp peygamberi” vasfıyla İslâm’ın bütün alanlarda mükemmelen tatbikine misâl oldu. Asr-ı Saadet denilen en ileri-zirve nokta böylece tecelli etti. Allah Resûlü’nün inkılâbı bütün çağlara ışık tutma özelliği taşır. Fikir ve aksiyonu birleştirmesi yönüyle de BD-İBDA’nın Allah Resûlü’nden tevârüs eden inkılâb misyonu üzerinde olduğu görülmektedir. Düşünce ile eylemin birlikte rol alması sanki ilk dönemlere döner gibi bu dönemin de bir özelliği olmaktadır. Zaten kılıç ile kalem İslâm geleneğinde hiç ayrılmamıştır. Tâ ki Batı’nın işgalleri başlayana kadar. Ancak önceden bu iki sınıf bir amaca hizmet ederken ayrı kadrolar hâlindeydi. Çağımızda ise ideolojinin ihtilâlin gayesi olması ile birlikte vasıta rolü, bu kadroların fikirle aksiyonu mezcetmelerini gerekli kılmaktadır. Tabiî ki müstakil ilmiye sınıfı olacak ve bunun yanında müstakil askeriye sınıfı da olacaktır. Benim kastettiğim, İslâm inkılâbını gerçekleştirecek kadronun fikirle aksiyonu birleştiren ve bunun için ideolojik eğitim şartını yerine getiren kadrolar olmasıdır. Zaten böyle fikrî donanım olmazsa çağımızda sosyal, siyasî, iktisadî vs. topyekûnluk arzeden ve içiçe giren mevzular karşısında aksiyon yürütülemez. Değişik ve karmaşık şartlarda tutarlılık ve istikamet çizgisi için dünya görüşünü özümsemek kişiye pusula vazifesi görür. Sadece ilmiye sınıfı inkılâbı yapamayacağı gibi sadece askeriye sınıfı da gerçekleştiremez.  Allah Resûlü mutlak inkılâpçıdır, dedik. Hadislerle de sabit olduğu üzere hem rahmet hem de savaş peygamberidir. Allah Resûlü’nün sadece rahmet peygamberi olma yönü işlenip savaş peygamberi olma yönü görmezden gelinemez. “Ben harp peygamberiyim.” hadisini hatırlatalım. Bazı peygamberlerin savaşla emredilmediklerini biliyoruz. Son peygamberin ise bu vazifeyle mükellef olduğu, bu vazifeyi bihakkın yerine getirdiği ve bir çok savaştan sonra (Bedir, Uhud, Hendek vs.) ordusuyla girdiği Mekke’yi fethettiği malûmdur. Mekke’nin fethinde kan dökmemeye azamî özen göstermesi Kureyşlilerin İslâm’a girişini kolaylaştırmaya yönelik bir siyaset idi. Ancak İslâm ordusuna karşılık veren bazı müşrikler ise ortadan kaldırılmıştır. Mekke’nin fethinden sonra da savaşlar devam etmiş, Huneyn Gazası ve Tebük Seferi yapılmıştır. Hatta Allah Resûlü vefat etmeden önce Bizans’a göndermek üzere bir ordu hazırlamış, ömrü yetmeyince bu vazifeyi ilk halife Hz. Ebubekir yerine getirmiştir.  Kâinatın Efendisi’nin kutlu sahabîleri de ondan aldıkları emir ve ilhamla kâinatı fethe çıkmış, kısa zamanda İslâm dört bucak ve yedi iklime yayılmıştır. Bir çok yerde gaza için oralara gelen sahabîlerin izini görmek mümkündür. İstanbul’un manevî fatihi de surların dibinde şehid düşen Eyüp Sultan’dır. İstanbul’da bir çok sahabî kabri vardır. Medine’den kalkıp o zaman Bizans elinde olan İstanbul’u medineleştirmeye gelmişlerdir. Hz. Peygamber’in bu müjdesine sekiz asır süren bir iman ile sarılan Müslümanlar, sonunda Fatih Sultan Mehmed Han eliyle bu emellerine ulaşmışlar, “sabır-savaş-zafer” üçlüsüne güzel bir misâl olmuşlardır. “Âlim savaşçılar” diye bir kavram var. Biraz ondan bahsetmek istiyorum. Mesela Tebe-i Tabiîn büyüklerinden Abdullah b. Mübârek böyledir. Hem fethe katılır, hem de ilim öğrenir. Batılılar “âlim savaşçılar” demiş bunlara. Yine Batılı bir yazar, cihad ile zühdü birleştiren bu dindarlık anlayışını, “aristokratik şiddet” olarak isimlendirmiştir. Abdullah b. Mübarek ve onun gibi âlimler “mücahid âlimler”dir. Savaş zamanında savaşa katılırlar ve bu esnada da hadis müzakereleri yaparlardı. Fethedilen bu şehirlere ribat şehirler denir, buradaki askerlere de murabıt denir. Mesela Malatya, Diyarbekir, Maraş ribat şehirlerdir. Başka bir ifadeyle serhat ve suğûr şehirlerdir. Üstad Necip Fazıl, “Dünya bir inkılâp bekliyor!” diye ilân etmiştir. Dâvânın tohumunu Anadolu’ya serpen konferanslarında İslâm inkılâbı için nesil yoğurmuştur. Üstad’ın konferanslarından birinde ağa takılan Salih Mirzabeyoğlu da, bağlılığını lafta bırakmamış, mücadelesi ve “İdeolocya ve İhtilâl” isimli eseriyle de aksiyon cephesini örgüleştirmiştir. Hedef-vasıta-gaye ilişkilerini tayin etmiş, ihtilâlin oluş tekniğinden, inkılâbın bütün yönlerine kadar tahlil etmiştir. Hak kutbun karşısında bâtıl kutbu olduğu gibi insanın nefs kutbu karşısında da ruh kutbu vardır. Gerek içte gerek dışta bu iki kutup arasındaki çatışma ihtilâldir. Kendi iç ihtilâlini yapamayanın ise dış ihtilâlini yapması mümkün değildir. Bunu büyük cihad-küçük cihad olarak da görebiliriz. Ayrıca şu notu da düşelim. Daha küçük cihada gelmeyenin büyük cihadı yapamayacağı ise açıktır. Küçük cihaddan kaçanın büyük cihaddan bahsetmeye hakkı yoktur. İslâm dâvâsının gaye-vasıta ilişkileri ile hedeflerini belirlememiş olanların bir müddet sonra bocaladığını ve yorgunluk alâmetleri göstererek pörsüdüğünü ifade edeyim. Eksikliği anlayamadıkları veya eksikliği giderecek çapta olmadıkları için de kabahati halkta görme veya başka mazeretler arama yoluna gitmişlerdir. Dâvânın çapına ulaşmak için gayret ve arayışa gireceğine, dâvâyı kendi çapına indirme ve mahkûm etme psikolojisine düşmüşlerdir. Bir müddet sonra pörsüyen ve ayak bağı olanlar önder olamaz, davanın bayrağını ileriyle taşıyamaz. Bizim için esas olan ilkelerdir ve bu ilkelere göre şahıslardır. Kişinin her dâim kendini yenilemesi yanında faaliyetlerinde nisbet noktası olan bir boy aynasına ihtiyacı vardır. Bu da asrımızın fikriyatı niteliğinde olan Doğru Yol-Kurtuluş Yolu’nun bir alemi, bir remzi olan BD-İBDA dünya görüşüdür. Dünya bir fikir kahramanı bekliyor... Fikir ve aksiyon adamları olan Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu vefat etmiş olsa bile, onların ortaya koyduğu BD-İBDA İslâm’a muhatap anlayışı “kurtarıcı fikir” hüviyetini taşımaktadır. Çağımızın meselelerine çözümler getiren, dinamik bir yapıda olan ve sistem-tüm ifade eden böyle bir dünya görüşünün işlenmesine ve tatbikine muhtacız. Yegâne kurtuluşu bu noktada görüyoruz.  Baran Dergisi 667. Sayı

Haleluya Solistleri! 

Epey uzun zaman önce bir doktor arkadaşa, “Hakikaten her bir hastalığın sebebi sigara mı, tıbbî olarak kanıtlandı mı bu, yoksa günah keçisi mi?” diye sormuştum. “Bizi ilgilendirmez şefim!” dediydi. Kimi ilgilendirir diye sorduğumda da, “Kadınları!” dedi. “Bilimsel olarak sigara ‘aleyhine’ doğrulanan tek şey ‘erken doğuma’ sebeb olması, o kadar!” Sezeryanla doğuma sebeb oluyormuş yani.  Ağzından çıkanın ne anlama geldiğini duymayan, defalarca anlatılmasına rağmen dinlemeden papağan gibi aynı ukalalıkları tekrarlayan onca sıradan veya etkili, yetkili tipi görünce, annelerinin sigara tiryakisi olup bunları da erken doğumla dünyaya getirdiklerini düşünür durur oldum çay ve sigaralar eşliğinde yaptığımız konuşmada doktor arkadaşın bu lafından sonra.  Aynı konuşma esnasında arkadaşım, “Bu lafları çıkartıp milleti sigara karşıtı yapmaya çalışanların başında Fetullah şerefsizi olduğunu düşünüyorum” demişti. Sosyal medya kullandığından bunu da defalarca yazdı sonradan. “O şerefsiz ve ekibi içki içer, karıya sarkar, kumar oynar kendilerini gizlemek için, ama bak hepsine... Hiçbiri sigara içmez ve sigara düşmanı!” demişti.  *** 20 Ekim 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması basına düştü: “Benim hemşehrilerim aynı zamanda son derece zeki ve esprilidir. Rize günlerinin bu seneki temasında, Rize’nin o ince zekasına, pratikliğine bir kez daha şahit oluyoruz. ‘Bırakalım sigarayı, içelim Rize çayı.’ Ama bugün burada bir karar vermemiz lazım. Bu melaneti bırakalım, kendi kendimize zarar veriyoruz. Hem kasaya, hem keseye, hem de vücuda. Yazıktır, günahtır. Bu israf. Ben Cumhurbaşkanı olarak sevdiklerime diyorum ki; inanın bu haramdır. Diyanet İşleri Başkanımız da söyledi. ‘Haramdır.’ dedi. Niye kasaya, emanet-i İlâhî olan bu vücuda zararı var mı? Var. Doktorlar da burada. Öyleyse haram.” “Haramdır” lafını, aynı konuşmada söylediği “yazıktır günahtır” türü, ahali arasında dinî bir vurgu olmadan, boşa yapılan, gereksiz, lüzumsuz işlere yönelik olarak söylenen “darb-ı mesel” gibi söylediğini zannediyorum Tayyip Bey’in. Hristiyanlık üzerine tez ve kitapları olan, kiliselerde, hatta Vatikan’da “hoşgörü ve diyalog” yolunda koro ile “Haleluya” söyleyen zamane DİB komiseri zatın, üzerinde o cübbe ve sarığı olmasa “özgürlük kısıtlanması” diyerek rivayât muhtelif bir mevzuda “haramdır” fetvası verilmesine kendisinin bile karşı çıkacağı belli “ağzından öylesine çıkan” fetvasına (!) inandığını zannetmiyoruz. Tayyip Bey de bilir ki “haram ve helal” ancak “nass” iledir, kıyas kabul etmez. Zaten kendisi de “dinî hükümler” arasında kıyas yapmayarak ama “kasaya, keseye, vücuda zarar” diyerek “elini ayağını öpeyim içme şu mereti yaw, yazıktır, günahtır, haramdır qardaşım wala!” türü bir şey diyor ya!  Hoş, kim takar Diyanet İşleri Başkanı’nı?!  Hilafetin kaldırılmasına dair kanuna (aslında sadece Saltanatın kaldırılması için hazırlanmış kanuna son dakikada eklenen ve neredeyse büyük harbde ve  Millî Mücadelede cephede savaşmış gerçek askerlerin tamamına yakınının karşı çıktığı bir maddedir o) generallerin de o attıktan sonra imza attığı ilk DİB komiseri Rıfat Börekçi, “Attık bi’boktan Rıfat işte!” diyerek imzasının kıymetsizliğini ve kendisinin korkaklığını itiraf etmişti. DİB, hem komiser hem kurul üyesi hem de personel olarak “boktan Rıfat” gibi nicelerini gördük ve halen de görüyoruz. Şimdiki komiserinin “hoşgörü ve diyalog yolunda” adım adım ilerleyişi, Hristiyanları da “cennete koyma” iddiaları, pisliğin bugünkü temsilcisi Fetullah Gülen’e bağlılığı herkesin bildiği sır!  Tayyip Bey’in Refah Partisi’nden İstanbul Belediye Başkanlığını kazandığı dönemde hazırlattığı, İstanbul il teşkilatınca hazırlanıp yayınlanan “raporlar” ve “DİB kaldırılsın” tavsiyeleri malûmdur. DİB, kurum olaraktan Tayyip Bey tarafından da “böyle” görülürken, Tayyip Bey de “takmazken” Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, biz-millet niye “takalım”, değil mi?  Üstelik... Hâlihazırda “laik ve sosyal devlet” diye anayasasında tanımlanan TC’nin haddine mi düşmüş, helal, haram demesi? Buna DİB de dahil! DİB ve kurullarından çıkan “fetvaları” olduğu gibi, kurum olarak vücudu da “laik ve sosyal devletin” haddine mi düşmüş! DİB olarak bir kurumun olması dahi, “laik” olmanın, yani “din ve dünya işlerinin ayrılmasının” delili olduğu gibi, varlığı aynı zamanda “uyduruk laiklik” tezahürüdür! DİB ve komiseri Ali Erbaş, “ahkâma dair fetva” verebilir mi? Veremez! Şayet, DİB ve komiserleri sadece “iyi ve güzel ahlâk, ibadetlerin sıhhat derecesi vs.” ile alâkalı “fetvalar” vermeye “memur” ise, “din ve dünya işlerinin ayrılmasının canlı delili” ama aynı zamanda kurum olarak varlığıyla da “anti laik” değil, “uyduruk laiklik”in altı kaval üstü Şişhane temsilcisidirler o hâlde! Anayasasında vasıfları yazılan TC’nin başına geçti diye, tüm bunları unuttuğunu düşünmüyoruz Tayyip Bey’in. “70 milyon birlikte Büyük Doğu’yu kuracağız... İdeolocya Örgüsü başucu kitabımdır, siz de okuyun... İlk insan, ilk peygamberdir, medeniyetimizin kökü budur.” diyecek kadar mevzuların farkında olan Tayyip Bey, zannımızca kendine göre bir “Rıfat” bulmuş, işini idare ediyor.  “Sağlığa zararlı” herşeyi “kısıtlamasını”, buna uğraşmasını anlamak mümkün. Moda tabirle “aşırıya kaçmadan” yapmalı bunu ama. Doktor arkadaşımın söylediği üzere, “erken doğuma” sebeb olduğu bilimsel gerçek olan sigarayı, “Etme eyleme evladım, yazıktır günahtır sağlığına.” diyerek gençlerin almasının önüne “kısıtlama” getirmesine pek itiraz etmem mesela. Gençlerin önüne bir hedef (sağlıklı hayat?!) koyduktan, onları hedeften başka bir şey düşünemez hâle getirdikten sonra ama! Kendisi de “kültür politikamız yok, gençleri ihmal ettik” (mealinde) diye konuşuyorsa, önce bu eksikliği gidermenin yollarına baksın! “Sağlıklı, keyifli hayat” gibi “zevke dayalı hayat görüşü” üzerinde laflar ürettiğinin farkında olsun; sigara içmeyen bin sene mi yaşayacak!  15 Temmuz’da şehit olanların yaşları kaç mesela? 80’lik, 90’lık şehitler mi onlar!  *** Tayyip Bey “Rize Günleri”nde yaptığı konuşmada, “tek tip sigara paketi... Duman odaları... açık alanda içilmesine sınırlama” gibi “fevkalâde Avrupai” laflar da sarf etmiş. Üzerinde muhtelif rivayât bulunan sigara, “torbacı” kanun yapma kafasıyla, “farklı durumlarda ortaya çıkan farklı hükümler” kategorisinden çıkarılıp “tek tip” bir hükme bağlanmış mesela: “Haram!” “Duman odaları” gibi, işletmenin insafına kalacak bir uygulama ile o odada “aşırı sigara dumanı ve zehirli, kokuşmuş havaya maruz kalmaktan” kaç kişi boş yere hastalanacak, bu hangi suç kategorisine girer, “fevkalâde Avrupai zihniyet” sahipleri bunu da düşünmüştür herhalde! Hele açık alanlarda da sigara içimine sınırlama getirmek “muazzam” olmuş, kim düşünüp Tayyip Bey’in önüne getirdiyse, “gözlerinden öpecektir” bu millet!  *** Sigara meselesinde en pratik yolu yazalım. Sigara sağlığa zararlı ise, uyduruk tiplerin uyduruk fetvaları (!), komik tedbirler ve idarî para cezaları ile meşgul olunacağına TCK 188. madde kapsamına alın, ceza muhakemesine bağlayın! Buyrun! Sigara hususunda samimi iseniz, yapacağınız tek şey budur! Hem böylece milleti enayi olarak gören “devlet politikası”ndan da vazgeçilmiş olur: Öyle ya normal rakamının dört katı fiyata üzerine konulan vergiler ile satacaksınız, yanında da “kasaya keseye vücuda zarar” diyeceksiniz, milletle dalga geçmek değil de nedir bu? Üstelik anayasasında “sosyal, hukuk devleti” yazan bir ülkenin tezatına da böylece son vermiş olursunuz!  *** Zamane hocaları ile “Haleluya solistleri” sigara (tütün) hakkında kalitelerini (!) gösteren laflar sarf edebilir, yuhalarımız baki, biz-millet olarak, densizce vaazda sigarayı haram ilan eden camii imamının lafına, camiiden dışarı çıktıktan sonra “bir sigara içmek vacip oldu” diyen Hazret-i Şeyh, Allâme, Seyyid Fehim Arvâsî Hazretleri’nin yolundayız. Kahve ve sigara içen, “hâlâ gölgesi altında yaşadığımız” Seyyid Abdülhâkîm Arvâsî Hazretleri’nin yolundayız! O mübareğin “mürşit gibi müridi” olan, “leblebi yer gibi” sigara tüttüren rahmetli Üstadımızın yolundayız! Ve Şehid Mirzabeyoğlu’nun yolundayız!  Ya 188. maddeye bağlayın, komediye son verin ya “Haleluya solistleri” ile trajikomik halinize devam edin! Tercih sizin! Baran Dergisi 667. Sayı

Dil, Hukuk ve Hâline Şuuru Olmamak

Bir millete yapılabilecek en büyük kötülüklerin başında onun diliyle oynamak gelse gerek. Biz, böylesi bir kötülüğe maruz kalmış bir milletiz. Her ne kadar Kemalist devrim neticesinde İslâm harflerinin kaldırılıp, yerine Latin harflerinin ikame edilmesi üzerinde daha fazla durulsa da, asıl darbeyi “dil devrimi” adı verilen melanet ile yedik desek yanılmış olmayız. Geçtiğimiz hafta, 1932 yılında gerçekleştirilen dil devriminin, daha doğru bir ifadeyle “dil, diyalektik ve hafıza katliamı”nın seneyi devriyesiydi. Bu katliam, 1932 senesinde başlayıp serencamını tamamladığında, Üstad Necip Fazıl’ın “kurbağa dili” dediği manzarayı ortaya çıkardı ve dil devrimi hem geçmişimizi hem de geleceğimizi ilgilendiren yönüyle bizi içinden çıkılması son derece çetin problemlerle karşı karşıya bıraktı. Dil devrimi, Türkçe’nin yüzyıllar boyunca milletlerin birbirleriyle olan münasebeti sayesinde Arapça ve Farsça ile akrabalık ilişkisine girmesini yok sayarak, dilimizi, Arapça ve Farsça’dan devşirilmek suretiyle Türkçeleşen kelimelerden tecrid etmeyi ve böylece düşünce sistematiğimizi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir imha hareketidir. Salih Mirzabeyoğlu, “Bir toplumun hafızası lügatinde topludur.” der. Bir tecrit hareketi olmasının yanı sıra “dil devrimi” bu bakımdan da bir köksüzleştirme ve köklerini unutturma projesidir. Öte yandan; “İnsan kelimelerle düşünür.” doğrusuyla birlikte ele alındığında köksüz kelimelerin ve onlardan müteşekkil bir dilin, cemiyetin faydası nâmına bir düşünce biçimini doğurmayacağı ve belli bir mikyasta şuur seviyesi oluşturmayacağı ise aşikârdır; bu ise, “dil devrimi”nin âna ve geleceğe de taalluk eden yönünü gösterir. Buraya bir mim koyup George Orwell’in “1984” isimli kurgu romanında geçen ve “dil devrimi” bahsi açıldığında hatırıma gelen, sanki Kemalist “dil devrimi”nin icracılarından birisi konuşuyormuş hissi veren şu satırları iktibas edelim: “Dile son biçimini veriyoruz; başka bir dil konuşan hiç kimse kalmadığında alacağı biçimi. Sözlüğü tamamladığımızda, senin gibilerin dili yeni baştan öğrenmeleri gerekecek. Bana öyle geliyor ki, sizler asıl işimizin yeni sözcükler icat etmek olduğunu sanıyorsunuz. Oysa ilgisi yok! Sözcükleri yok ediyoruz; her gün onlarcasını, yüzlercesini ortadan kaldırıyoruz. Dili en aza indiriyoruz. On Birinci Baskı’da, 2050 yılından önce eskiyecek tek bir sözcük bile bulunmayacak.” (...) “Sözcükleri yok etmek harika bir şey. Hiç kuşkusuz, asıl fazlalık fiiller ve sıfatlarda, ama atılabilecek yüzlerce isim de var. Yalnızca eşanlamlılar değil, karşıt anlamlılar da söz konusu. Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek var ki? Kaldı ki, her sözcük karşıtını kendi içinde barındırır. Örneğin ‘iyi’ sözcüğü. ‘İyi’ sözcüğü varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gerek duyalım ki? ‘İyideğil’ dersin, olur biter; hatta daha da iyi olur, çünkü ‘İyideğil’ ‘iyi’nin tam karşıtı, ‘kötü’ ise tam karşıtı değil. Ya da ‘iyi’nin yerine daha güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘mükemmel’ ve ‘fevkalade’ gibi belirsiz ve yararsız sözcük kullanmanın ne anlamı var? ‘Artıiyi’ aynı anlamı karşılıyor; ya da, daha da güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘çifteartıiyi’ diyebilirsin. Kuşkusuz, bu sözcükleri daha şimdiden kullanıyoruz; ama Yenisöylem son biçimini aldığında bunlardan başka hiçbir sözcük kullanılmayacak. Sonunda, iyilik ve kötülük kavramları yalnızca altı sözcükle karşılanıyor olacak; aslına bakarsan, tek bir sözcükle. Bilmem, işin güzelliğini görebiliyor musun, Winston?” (...) “Yenisöylem’in önemini kavradığını sanmıyorum, Winston,” dedi. “Yazarken bile Eskisöylem’de düşünüyorsun hâlâ. Zaman zaman Times’a yazdığın yazılardan bazılarını okudum. Hiç de fena sayılmazlar, ama hepsi çeviri. Tüm belirsizliğine, o gereksiz ince anlam ayrımlarına karşın Eskisöylem’den bir türlü kopamıyorsun. Sözcüklerin yok edilmesinin güzelliğini kavrayamıyorsun. Yenisöylem’in dünyada sözdağarcığı her yıl biraz daha küçülen tek dil olduğunu biliyor musun?” (...) “Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak. Gerek duyulabilecek her kavram, anlamı kesin olarak tanımlanmış, tüm yan anlamları yok edilmiş ve unutulmuş tek bir sözcükle dile getirilecek. On Birinci Baskı’da bu hedefe şimdiden yaklaştık sayılır. Ne ki, bu işlem bizler öldükten çok sonrada sürecek elbette. Sözcükler her yıl biraz daha azalacak, bilinç alanı her yıl biraz daha daralacak. Kuşkusuz, şu anda bile düşüncesuçu işlemenin bir nedeni ya da gerekçesi olamaz. Bu bir özdenetim, gerçeklik denetimi sorunu. Ama bir gün gelecek, buna da gerek kalmayacak. Dil yetkin bir duruma geldiğinde Devrim tamamlanmış olacak. Yenisöylem İngsos’tur, İngsos da Yenisöylem’dir,” diye ekledi gizemli bir hoşnutlukla. “En geç 2050 yılına kadar, şu andaki konuşmamızı anlayabilecek tek bir kişinin kalmayacağını hiç düşündün mü, Winston?” Bizim için, “1984” romanından yapılan bu iktibasın sonundaki soruya cevap vermek son derece basit; çünkü biz bunu doğrudan yaşadık-yaşıyoruz. Hâlihazırda eğitim-öğretimine devam eden bir üniversite talebesinin, henüz elli sene evvel, 60’larda öz dilimizde kaleme alınan yazıları anlamak için gayret sarf etmesi gerekiyor. Bunun da ötesinde, kimliğimize ve inancımıza nisbetle düşünme kabiliyetimizi de kaybetmiş bulunuyoruz. Çünkü, başlangıçta tıpkı “1984”ün “Yenisöylem”ine benzer bir hedefe sahip olan “Türk dil devrimi”nin, dilimizden bize ait olma vasfını kazanmış kelimeleri atmasının ardından doğan boşluk, Batılılaşmanın tesiriyle bize ait olmayan kelimeler ve kavramlar tarafından doldurulmuştur. Mim koyduğumuz yere geri dönersek; dilin-kelimelerin düşünmeyi sağlama ve ferdin şuurunu oluşturma vasfı dolayısıyla, dili “kurbağa dili”ne dönüştürülmüş cemiyetimiz, bırakın orijinal bir fikir ortaya koymayı, nerede nasıl davranacağının bilgisinden dahi mahrum kalmıştır. “Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğinin şuurunda olmamasıdır.” Hâline şuuru olmadan zarar veren insanın, şuurlu bir şekilde ihanet eden insandan daha tehlikeli olduğu ise başka bir bahis... Cemiyetimizin Aynası Hukuk Sistemi “Devlet hukuk demektir, hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.” İdarî yapının güçsüz olduğu devletlerde rüşvet ve haksız kazanç servet biriktirmenin en önemli yöntemlerinden biri hâlini alır. Yozlaşma, aksak yapının her köşesine sirayet eder. Nitekim, devlet mekanizmasının tasarımı da buna göre yapılmıştır. Bu devletlerin hukuk sistemi de rüşvetin en fazla rastlandığı sahalardan birisidir; çünkü insanlar özgürlüklerinin elinden alınmaması adına servetlerinden vazgeçmeye razı gelirler. Dolayısıyla çeteler ve çıkar amaçlı örgütler adaleti rehin alır. Esasında Türkiye’nin manzarası da bundan ibaret. Gerek 28 Şubat gibi olağanüstü dönemlerde, gerekse de olağan şartlar altında, bu vaziyet sebebiyle Türkiye’de bugüne kadar kaç masuma türlü işkenceler ve cezalar reva görüldü; kaç zanlı hakkında ya kovuşturmaya bile gerek duyulmadan dosyalar açılmadan kapatıldı ya açılan davalar düşürüldü yahut da kesilen cezalar uygulanmadı, haddi hesabı yoktur. Aktüel bir misal ile daha muhkem hâle getirelim söylediklerimizi; malûm, FETÖ konusunda yapılan yargılamalar çokça konuşuldu, bu yargılamalarda toptancı bir usûl ile suçsuz insanların da ceza aldığından bahsedildi. Şahsen bu konudaki şüphelerim ise FETÖ’ye karşı olduğunu bildiğim bir arkadaşımın anlattıklarıyla ortadan kalktı. Arkadaşımın FETÖ ile hiçbir bağlantısı olmadığını bildiğim TSK mensubu kardeşi bir gece yarısı operasyonuyla gözaltına alınmıştı. FETÖ’cüler sebebiyle askerî okulu bile güçlükle bitiren kardeşinin masumiyetini ispatlamak için uğraşan arkadaşım ise bir kaç avukat ile görüşerek meseleyi anlatmış ve bunun neticesinde masum bir insanın hürriyetine kavuşmasının bedelinin, üzerine kayıtlı Bylock yoksa 500 bin, varsa 750 bin olduğunu öğrenmişti. İdarî makamlarda olan kelli-felli adamlar “adalet” ve “vicdan” kavramlarını sathî olarak bilmek yerine yaşamış olsalardı, bu kelimeleri sadece seslerden bir ses olmaktan ibaret görmeyip öz mânâsı ile yaşatsalardı, vaziyet böyle mi olurdu? *** Memleketimizin manzarasını gösteren başka bir hadise: Geçtiğimiz günlerde, vergi kaçırmaktan yargılanan oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ’un mahkeme salonunda bir “kadın hâkim” ile çektirdiği fotoğraf sosyal medyada çok konuşuldu. Bu fotoğraf, hâkimlik makamına gelmiş olan bu kadının içinde bulunduğu hâle şuurunun olmadığını da düşündürdü. “Yargılayan ve hüküm veren” konumundaki bir kadının, sırf çevresindekilere caka satmak için bir oyuncu ile fotoğraf çektirip bunu sosyal medyada paylaşmasının, bundan başka bir açıklaması olamaz. Çünkü şuur, karşılaştığı meseleyi, vaziyeti anlayıp, kavramaktır ve insan davranışlarını ona göre şekillendirir. “Her şeyi yerli yerine koymak” demek olan adaleti, davranışlarını yerli yerine oturtamayan insanlar nasıl tesis edecek? Yahut bu “kadın hâkim”, hâkimliği iaşesini temin edeceği bir iş olarak görmekten ziyade “hâkim” kelimesinin mânâsını bihakkın bilerek bulunduğu hâlin şuurunda olsaydı böyle mi davranırdı? Hülâsa; mevzu bahis “kadın hâkim” hakkında soruşturma başlatılmış; sanki mekanik şekilde hareket eden ve iyi-kötü bir anlayışa sahip olmayan bu insanları yetiştiren ve bu vazifeleri tevdi eden mevcut sistem değilmiş gibi... Soruşturma başlatanları kim soruşturacak, orası muamma... Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bizim de kendimizi dışında tutmadığımız cemiyetimizin ahvali her bakımdan vahim bir vaziyet arz ediyor. İçinde bulunduğumuz bu vahametin devlet politikasından ziyade sistem ve anlayışa, yani rejime tekabül eden bir yanı olduğu ise aşikâr. Dünyalık için değil, bir dünya görüşüne nisbetle düşünen ve yaşayan cemiyet inşası için tükettiğimiz her an, işimizi daha da zorlaştırırken, bir nesli daha kaçırmak intiharımız olur. Baran Dergisi 664. Sayı

Dünyayı Sömürgeleştirmenin Aracı Olarak Demokrasi

Kapitalist sistemlerde “serbest rekabetçi” dönem bir daha geri gelmemek üzere gömülmüştür. Kapitalizmin en ileri aşaması olan “demokrasi” ile birlikte sözde serbest piyasa ekonomisine geçilmiştir. Tüm emperyalist ülkeler ABD-AB başta olmak üzere “demokrasi” savunuculuğu yapmaktadırlar. Çünkü emperyalist egemen güçler için “demokrasi” dünyayı sömürgeleştirmenin en iyi aracıdır. Özelleştirme furyasında dönen dolapları, Çiller döneminde doruğa ulaşmış yolsuzlukları, “piyasayı pek serbestleştiren” mafya ve hükümetler ile iç içe çevrilen oyunları (Bankacı Korkmaz Yiğit-Mafya Alaattin Çakıcı-Başbakan Mesut Yılmaz görüşmeleri örneği) birlikte izledik. Şu sorunun cevabı yoktur; Nerede “serbest piyasa”? “Serbest Piyasa” tıpkı demokrasi türünden kocaman bir sahtekârlıktır. Küçük ve orta ölçekli mülk ve tasarruf sahiplerini düzene bağlamak ve kendilerini “demokrasi” kapsamında hissetmelerini sağlamak için uydurulmuş bir aldatmacadır. “Serbest piyasa” savunması, “ekonominin liberalleşmesi”, “ticaretin serbestleştirilmesi” biçiminde, “demokrasinin yerleşmesi” gibi kaygılarla değil; ama emperyalist baskı altındaki, uluslararası baskı altındaki ülkelerin, uluslararası tekellerin yağmasına bütünüyle açılması amacıyla gündeme sokulmuştur.  Muz, kürk ve kola savaşlarında görüldüğü gibi örneğin; ABD ve Almanya kendi piyasalarını serbestleştirmezken, uluslararası tekellerin, Türkiye gibi ülkeler gümrük duvarları, himayeci kanunlar vb. engellerden temizlenmiş, büyük çiftlik sahiplerinin çıkarları gözetilmiştir. Demokrasiyi bizim gibi ülkeleri daha kolay sömürebilmek için araç olarak kullanmaktadırlar. Uluslararası tekelci emperyalist diktanın tahkim edilmesi ve emperyalist çıkarlarına bağımlılığın geliştirilmesiyle ülkelerin önünü almanın aracı kılınmıştır. Dikta, baskı, denetim altına alma ve hükmetme, tekelci emperyalizmin temel karakteridir. Tekeller tüm ekonomik ilişkileri kendisine bağımlı kıldığı gibi, hükümetler ve bürokrasi ile kurduğu ilişkilerle içiçe geçer. Tekelin çıkarından üstün çıkar bırakmaz. Tekelci emperyalizm ne gerçek mânâda serbest ticaretten yanadır, ne serbest tartışmadan... Bugün dünyadaki temel soru şudur;  uluslararası tekellerin, emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin talancı, kan dökücü egemenliği mi, yoksa İslâm’â geçiş adımı olarak İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun önerdiği “Yeni Dünya Düzeni”ne geçmek mi? İnsanları özgürleştiren, yaşanmaya değer bir hayat sunan, insanı kendisinin efendisi yapan sömürüsüz tek sistem İslâm’dadır. Onun tatbik anlayışı da BD-İBDA’nın önerdiği “Başyücelik Devleti” modelidir. Başta ABD ve AB gibi emperyalist ülkeler “demokrasiyi yerleştirme ve pekiştirme”yi kendilerine misyon seçmişlerdir. Dolayısıyla insanlığın kurtuluşu, emperyalistlerin tercih ettiği rejimlerle olamaz. Batı uygarlığının ortaya koyduğu bütün sistemler insanlığı köleleştirmenin aracıdır. İşbirlikçileri aracılığıyla ve doğrudan müdahalelerle emperyalistler ülkeleri denetimleri altında tutmaktadırlar. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, GATT, OECD, AB, NAFTA söz konusu müdahale ve denetim mekanizmasının özel kuruluşlarıdır. MAI, MIGA gibi uluslararası tahkim anlaşmaları aynı talanı meşrulaştırmak içindir. BM bu talanın zeminini hazırlayan kurumdur. Bu olağan kuruluşlarla denetim istenen ölçüde sağlanamaz olduğunda II. Dünya Savaşı’nın Nazi artıklarından oluşturulup kurulmuş ve her ülkede faşist kan dökücü saldırganlarla güçlendirilmiş, doğrudan devlet ve NATO kuruluşu Gladyo’ya (Kontrgerilla) “bizim oğlanlar”a (Amerikalılar 12 Eylül darbecilerine böyle diyordu) yaptırılan darbelere kalkışıyorlar yahut Somali, Afganistan, Irak örneklerinde olduğu gibi askerî müdahaleleri gündeme alıyorlar. Hatta bunları hiç gündemlerinden çıkarmıyorlar. Bunlar “global demokrasinin ayrılmaz parçaları”dır. Kumandanımız’ı şehid eden katiller de bu uluslararası emperyalizme hizmet eden kuruluşlardır.  Bilhassa NATO’ya bağlı Gladyo örgütü... Yıllar süren Telegram işkencesinden sonra, onun tansiyonuyla oynayarak şehid etmişlerdir. Kumandanımızın tansiyon sorunu hiç olmamıştır. Batı emperyalizminin nazarında, “göz hasmını tanır” hesabı en büyük tehlike Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu idi. Çünkü daha 25 yaşlarında Batı’nın sahtekârlığını, Batı uygarlığının tüm insanlığı mahvetme yolunda ilerlediğini ve insanlığın sadece İslâm’la özgürleşebileceğini, Batı uygarlığının “demokrasi” maskesiyle insanlığı köleleştirmeye çalıştığını keşfeden Kumandanımız, “Bütün Fikrin Gerekliliği” eserini ortaya koymakla kalmamış, ne olması ve nasıl olması gerektiğini anlatan, son birkaç yüzyılın en önemli eserlerini yazmıştır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun katillerinin yakalanması hususunda gerekli hassasiyeti göstermelidir. Bu olay aynı zamanda Türkiye’nin bağımsızlaştırılması yolunda önemli bir adım olacaktır. Veya vatansever bir savcının yiğitlik gösterip soruşturma açması lazım. Zira Kumandanımızı haksız yere hapse atanlar, Türkiye’nin de düşmanı olan emperyalistler ve onların işbirlikçileriydi. 16 yıl hücre hapsinde tutanlar da onlardı. Telegram işkencesini en ağır biçimiyle yapanlar ve sessiz kalıp kılını kıpırdatmayanlar da o hainler ve korkaklardı. Kumandanımız ömrünü, Türkiye’nin ve tüm Müslümanların düşmanı olan Siyonist Batı emperyalizmiyle savaşarak geçirdi. Türkiye’nin, dünyanın en büyük gücü olması için, hem Türkiye’yi hem de bütün insanlığı kurtaracak yeni bir sistem önerdi; ortaya koyduğu “Yeni Dünya Düzeni” ve kendilerine yapılan “Telegram” işkencesi bütün delilleriyle ve şahitleriyle ortadadır. Hak ve hukuka inanan vatansever savcılarımıza kutsal ve büyük bir görev düşmektedir. Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun katilleri belli, size düşen onları yakalamaktır. Siyonist Batı emperyalizmi bütün Müslümanlara ve onların şahsında Türkiye’ye karşı birleşmiş ve bu şekilde hareket etmektedir. “Küfür tek millettir” hadisi şerifi gereğince bugün, bütün emperyalist güçler birleşmiş, Müslümanlara karşı savaş açmış vaziyetteler. Yakın tarihte Türkiye’yi zora sokmak için ABD uçakları düşman görünmelerine mukabil Rusya’ya ve Suriye’ye yardım olsun diye İdlib’i bombaladı. Bosna katliamında bütün emperyalist güçler yüzbinlerce Müslüman’a soykırım yapılmakta. Yıllardan beri Doğu Türkistan’da Çin rejimi Uygur Türklerini katlediyor. Bütün İslâm coğrafyasında Müslüman katliamı yapılmakta. Batılı sömürgecilerde insanî olan hiçbir şey yoktur veya insanları sömüre sömüre açlıktan öldürmüşler veya insanı başkalaştırıp aptallaştırarak robotlaştırmış, insan olmaktan çıkarmışlardır. Demokrasi tüm toplum üzerinde yaygınlaştırılan bir kitlesel aldatmacadır. En çok kitle iletişim araçlarıyla işletilen bir “kültür endüstrisi” aracılığıyla yaygınlaştırılmaktadır. “Demokrasi” toplumda var olan hegemonik egemenliği, eşitsizliği, adaletsizliği gizleyip maskelemektedir. Batılı emperyalistler “demokrasi” ihraç ettikleri ülkelerin insanlarını önce yabancılaştırıyor, sonra tarihsizleştiriyor. Daha sonra da dilsizleştiriyorlar. Devamında önümüze uydurma bir tarih, bizi dilsizleştiren bir “kitle kültürü” koyuyorlar. Sinsice “efendi” olup bizi köleleştiriyorlar. Dili, hayatı dönüşüme uğradıkça kendilerinin dili kılma imkânından mahrum bırakılmış sıradan insanlar, onları içine sürüklendikleri gerçekliğin sahih halini algılamaktan alıkoyan bir dile kapatmışlardır. Dil yeniden “efendi”nin dili olmuştur. Kölenin de dili kendi dili olarak kullanıyor gibi görünmesi bir yanılsamadır. Sadece “köle”nin kendisi için geliştireceği bir dil ortadan kalkmıştır. Ne konuşacağını, ne anlatacağını, neyi anlayabileceğini, neyi nasıl anlamlandıracağını belirleyen, “köle”nin önüne “efendi”si tarafından “ortak dil” diye koyulan köleleştirmenin dilidir. Sömürülen, baskı altında olan ve ömür boyu acı çeken, insan yerine konmayıp horlanan, emeğiyle geçinen geniş yığınların başlıca iki özlemi olagelmiştir. Geçim sıkıntısından kurtulmak ve baskıdan ve horlanmaktan kurtulup kendisinin, kendi kaderinin efendisi olmak. Yaşamaya değer bir hayat sürdürmek. İnsanlık binlerce yıl bu nedenle geçmişin “altın çağı”na özlem duymuş, bunun için egemenlere karşı sayısız başkaldırılarda kanını dökmüş ve eylemleriyle tarihin tekerleğinin ileriye doğru dönüşünü sağlamışlardır. Batı uygarlığının, köleci Mezopotamya ve Eski Yunan’dan başlayarak geniş yığınların sömürülmesi üzerine kurulu olması gerçeği, sömürgeci egemenleri her zaman sömürülenler karşısında iki araç kullanmak zorunda bırakmıştır. Bunlardan birinci sömürülenleri sömürülmeye razı etmek üzere baskı ve zor kullanmadır. İkincisi ise, çok çeşitli biçimler altında, kimi zaman aldatmak, şapşallaştırmak, kimi zaman narkozlayıp uyutarak rızasını almak. “Devlet adamları”, bu araç ve yöntemlerden, ne zaman hangisini veya ne zaman ikisini birden kullanacağını bilirse, sömürünün dış koşullarını en iyi sağlayıcılar olarak gereken övgüyü almışlardır. “Akıllı devlet adamlığı”, demokrasilerde baskı ve zor araçlarını uygun biçimde kullanmanın yanında, sömürülen geniş yığınların çıkarlarının da temsilcisi gibi görünme ve onların özlemlerine yanıt arama çabası içinde olunduğu izlenimi vermeyi başarmak olmuştur. Batı uygarlığının temeli, bir veya birkaç sınıfın bir veya birkaç başka sınıf tarafından sömürülmesi olduğundan bütün “gelişme”, sürekli çelişkiler yumağı içinde şekillenir. Üretimdeki her ilerleme, ezilen sınıfın rahatlaması anlamına gelmez; bazen tam tersine sömürenlerin durumu daha da iyileşirken, sömürülenler iyice kötüye gitmektedirler. Yoksullaşmada artış, sefilliğin büyümesi, işsizlik, yaşam enerjisinde azalma ve daha da beteri köleleşmedir. Bugün, modern toplumsal sistemlerin yaşanan realiteyi alternatifsiz bir gerçeklik olarak gösteren olumlamacı kültür ortamlarının, bu işte görevlendirilmesine kadar gelip dayanmıştır. Mevcut Batı’nın kurmuş olduğu sistem olan “demokrasi”yi meşrulaştırmak ve alternatifsiz göstermek için “bilinç endüstrileri” ve “kültür endüstrileri”ni bizzat kendileri işletmeye başlamışlardır. Sömürgeci barbar Batı’nın kurduğu bütün yönetim biçimleri derebeylikten, demokrasiye kadar hepsi baskıcı, sömürgeci, kendi halkını soyan barbar rejimlerdir. Eski Batı ile yeni Batı arasındaki fark şudur; eskiden kazın tüylerini yolarken bağırtarak yoluyordu, bugün ise önce kazı uyuşturup sonra bağırtmadan tüylerini yoluyor. Yani aradaki fark, bugün kazı bağırtmadan yolmanın usûlünü bulmuş olmalarıdır. Yoksa eskiden krallıklarda da insanları kaz gibi yoluyorlardı. Bugün “demokrasiler”de de insanları kaz gibi yoluyorlar. Tek fark, bugün popüler kültür vasıtasıyla insanları önce cahilleştirip sonra soyuyor olmalarıdır. Sömürgecilik ve emperyalizm Batı’nın yamyam uygarlığının eseridir. Modern “demokratikleştirilmiş” (yani köleleştirilmiş) toplumlarda işin benimsenmesi, işten alınan ücretin sağlayabileceği şeyler sayesinde olabilmektedir. Bu ise tüketim ideolojisinin, niçin yalnızca meta satmak için değil, metalaşmış insan ilişkilerini metalaşmış insanlara satabilmek için de temel bir zorunluluk haline geldiğini kavrayabilmemiz adına önem taşıyan yeni bir olgusudur. Kısacası insanın kendisi de alınıp satılan bir meta haline dönüştürülmüştür. Batılı barbarlar insanoğlunun meydana getirdiği bütün medeniyetleri etkisizleştirip insanı yok etmek için var gücüyle çalışmaktadır. İnsanları organik olmaktan çıkartıp sadece bir tüketim aracı gibi maymunlaştırmaya uğraşmaktadır. İnsan olmanın onur, haysiyet ve kişiliğini kaybetmemiş hiç kimsenin soygun, talan, sömürü üzerine kurulu olan mevcut emperyal dünya düzenini kabullenmesi düşünülemez.  İnsanı özgürleştirip, insanca yaşatan ve yaşamaya değer bir hayat sunan tek kurtarıcı sistem İslâm’dır.  Baran Dergisi 663. Sayı

Bunlar Hep Laf!

Bilgisayar oyunlarının gölgesinde kurgu ile gerçek arasında kıvranan bir gençlik, hadsizliği idealleştiren düşük çocuklar... Çoğu bahtiyar; çünkü dünyadan bihaber... "Yeni neslin durumu çok vahim" diyenlere de soralım: Sizden ne haber önceki nesil? Rüya göremez olduk... Görüyorsak da küçük bir fantazyadan başka bir kifayeti yok... Ya yeniden uğruna hareket edeceğimiz bir rüya göreceğiz, yahut eskiden olduğu gibi heybetli zamanlarımıza geri döneceğiz. Kendini Beğenmeye Dair Hem kendisi hem de ötekiler tarafından, birazcık daha fazla beğenilmek adına tabiî görüntüsünü deforme ederek aşağılık bir hâle bürünen mahlûk sizce hangisidir? Kendini bir türlü beğenmeyip de külhânî hâllere bürünüp, kendisini "Tanrı" yerine koyan bu sefil varlıklara nasıl hitap edilir? Bir başına kalmaktan korktukları için toplumun değerlerine muhalif olan pespayelere şaşaalı bir cümle: "Hiç kimselerin olmadığı yerde kendin için âlem ol!" Gösteriş Meraklıları Herhangi bir laf arasında, belki ehemmiyetli ve belki de hava-civa bir diyalog ortasında sırf bir lâhza daha caka satabilmek için lafı ihsan mevzuuna getirip kendini öven gösteriş hokkabazlarına ne demeli? Kibarlık ederek kusurları görmezden gelirler hani; sineye çekmekte iyidirler, fırsat bulunca o kusuru bir başkasına çıtlatır ve kendinin ne kadar kusursuz olduğunu öne sürerler... Kendinden başka herkesi budala gören asıl budalalar! Fukara Züppeler Bu kimseler beylik sözler edip, gururlarını okşayanlar haricinde ötekilerle bir acayip muaşeret kurmaya yeltenirler. Efendi-köle ilişkisini hatrımıza getirip şu sahneyi canlandıralım: Şimdilerde kedi, köpek sevip onlara sahiplik etmek pek revaçta; fakat iş insan sevip, ihsan etmeye gelince bu biraz bayağılıkmış gibi gösteriliyor. Zihniyetini tarif ettiğimiz eblehlere bir mermi de Thomas Hobbes’dan: "Binini bir araya koyun; fena değil. Ama kafes gene şenlenmez." Sanatçının Zarif Bir Meziyeti Eser güzel ile taalluk ettiği nisbette şahlanır ve o nisbette hudutları aşar. Sanatın bir kabiliyeti de güzeli çirkinliklerin arasından tefrik etmesidir. Güzel bazen müphem bir hâldedir; sıradan, burkuk, çirkinliklerin arasında esrarengiz hâlde bekleyebilir. Hissettiği şeylerde "pitoreks" kokusu alan kimseler sanatla raks etmeye layıktır! "Kocaman bir mermer parçası buldum, içinde şu gördüğünüz heykel saklıymış; yaptığım bütün iş, içindeki heykelin görünmesine engel parçaları soymaktı. Elinden gelen insan için hiç de zor bir iş değil bu!"(Mikelanj) Gülme Üzerine Birkaç Söz Bilenler haklı, Henri Bergson’un eserine binaen cüretkârlık edip birkaç söz söyleyeceğiz. Filozoflardan bazıları insanı "gülmesini bilen bir hayvan" olarak tarif etmiştir. Buna ilave olarak Bergson "güldüren bir hayvan" denilebileceğini ifade ediyor. Herkesin ağladığı bir vaazda gülen bir adama niçin teessür halinde olmayıp da ağlamadığı sorulduktan sonra "Ben onların cemaatinden değilim ki!" cevabı alınmış. Bergson ise "Ağlama için söylenen bu söz gülme için söylenirse daha doğru olur. Gülme, ne kadar gönül alçaklığıyla oluyor sanılırsa sanılsın, diğer gülenlerle gerçek yahut tasarlanmış bir anlaşmayı, bir suç ortaklığını saklar. Nitekim tiyatrolardaki gülmeler seyircilerin çokluğu nispetinde yaygın oluyor. Yine kaç defa dikkat edilmiştir: komik şeylerin birçoğu bir dilden diğerine çevrilemiyor!" Komiğe tepki verebilmek için olmazsa olmaz ilk şey zekâ. Mesela yürümeye yeni başlamış al yanaklı, küçücük ayaklı, tombul bir oğlan düşünün bir anda zarifçe yere kapaklanması ve akabinde büzülen dudaklar, küçük gözyaşları. Biz bu vaka karşısında bittabiî gülebiliriz. Yahut da bir cemiyette külhânî edalarla absürt hareketler yapan kişinin tam sandalyeye oturacakken yeterince çeviklik gösteremeyip düşüvermesi... Ve yahut da bir kedinin o zâtın üstüne atlayıp kaçıvermesi... Gülme bulaşıcıdır, tiyatro kalabalığında kahkahaların dalga dalga arttığını duyabiliyor musunuz? Mukaddes mabetler, uğruna savaşların çıktığı canların verildiği, toplumunun ruhunu yansıtan mekânlar artık sadece turistik birer uğrak noktası; öyle ki ruhu satılmış, artık bir tabela kadar faydasız kişiler bile kural-değer tanımaksızın mevzubahis yerlere ücreti mukabilinde ahıra koşturan tosuncuklar gibi girebiliyor. İmanı para olanlar kazanmak için binbir türlü merhaleden geçip cebini yeteri kadar doldurduğunda "evrensel ilkeler" ve sözde kanunlardan daha üstün olabiliyor. Bu kutsal müesseselerin üzerinde irade sahibi olan mükellef kişiler ise vaziyetten razı, hatta zevkten sefahat duyuyorlar. Bir Paragraf da Tecrübeye Elmas, pırlanta filhakika zümrütten bile daha kıymetli şeyler var. Mesela zaman, sanıyorum ki hakkını vermiyoruz. Fakat bizim bahsetmek istediğimiz mefhum tecrübe... Kesin tecrübe, bilginin yaşanarak tahakkukudur. Gözlemleme, dokunma, dinleme, deneme ve yanılmayla birtakım tahliller yapılabilir, nihayetinde ise menfi-müsbet neticeye varılabilir. Tetkik aşamasında vuku bulan şeylerden ise istifade etmeye bakmalıyız. Baran Dergisi 663. Sayı