Yazarlar
Tüm Yazarlar
Akıncı Ruhu Diriliyor: “Mutlak Fikir”in Nizamına Doğru...

Dışımızdaki yabancı ve içimizdeki yabancılaşmış adamın şu sıralar zihnini kurcalayan müşterek bir suâl var; “Senelerdir aşağıladıkları, hor gördükleri, beğenmedikleri, makarnacı-kömürcü diye yaftaladıkları millet, nasıl oluyor da bir ânda doğruluyor ve can bahası, kan bahası böylesi reaksiyonlar gösterebiliyor?” Bu suâli içimizdeki Batı taklitçisi yabancılaşmış adamın cevablayamaması normal de; asırlarca bu milletten tokat üstüne tokat yiyen bilhassa Avrupalının cevablayamaması hakikaten anormal. Demek ki tekrar edilmeyen derslerin unutulması, mukaddermiş... * Batı medeniyeti, hayatının tamamını bu dünyaya endekslemiş ferdiyetçi bir zihniyetin mahsulü olduğundan, feda ve fedakâr kelimeleri, onların (İngilizce) lugatında, “zarar ve kayıp”, “zarar eden ve kaybeden” gibi mânâlara delalet ediyor. Bizim medeniyet telâkkimiz ise, ölüme ve ahiret hayatına endeksli cemiyetçi bir zihniyete haiz olduğundan, bu iştikakın hakikatine de yalnız iman edenler vakıf olabiliyor. Bu sebeble, Batılılar ve içimizdeki Batılılaşmış olanlar, Müslüman Anadolu İnsanı’nın göstermiş olduğu fedakârane tavra, ahlâkımıza akıl sır erdiremiyorlar. Fedakârlık, zevken idrak edilebilecek bir haslet olduğundan, Anadolu’nun sırrını açık ediyor da değiliz. Biz ne kadar anlatırsak anlatalım, nasıl olsa o kalın kafalarına girmeyecek, anlayamayacaklar. Ruh Kökleri Madem ahlâk dedik, öyleyse Üstad Necib Fazıl’dan bahsetmeden geçmek olmaz. Anlayışı yenileyemediğimiz için kurumuş, kavrulmuş, çoraklaşmış topraktan kolaylıkla koparttıkları ruh kökümüzü, yenilediği anlayışın zengin ve bereketli topraklarına ekerek, milletimizin kurumasına, çürümesine mani olan, Büyük Doğu’nun ve 15 Temmuz’u da içinde ihtiva eden Anadolu İhtilâli sürecinin mimarı... Bahsettiğimiz ahlâkta, ruh hamurkârlığını Necib Fazıl’ın yaptığı Müslüman Anadolu’nun, mayası... Fikirse Fikir, Kavgaysa Kavga 1970 ve 1980’li yıllar boyunca hainlerin, bugün foyası ortaya çıkmış Ilımanların ve teyze kılıklı adamların Müslümanları pasifize etmek, böylelikle de ait oldukları süflî düzeni sürdürmek yahut ona yaranmak derdinde kıvrananların, sarıldığı biricik slogan; “Müslüman kavga etmez!..” Üstad Necib Fazıl’ın ruh hamurkârlığını yaptığı gençliğin Kumandanı Salih Mirzabeyoğlu’nun, “Fikirse Fikir, Kavgaysa Kavga” çıkışı ve akabinde Müslüman Anadolu İnsanı’nın yeniden hatırladığı aksiyoner hüviyeti. 15 Temmuz gecesinden bahsettiğimize göre, Müslüman Anadolu’nun aksiyoner ruhunu Büyük Doğu-İbda’nın fikir şebekesine bağlayarak “Akıncı” kimliğini kendisine yeniden iade eden Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nu da hatırlamakta yarar var. Hem zaten süs havuzlarında abdest alıp, Allah rızası için şehadete koşan Müslüman Anadolu İnsanı’nı tanımlayacak en doğru isim de, olsa olsa AKINCI’dır. Akıncı ki, İbda Hikemiyâtına göre: - “İlk örneğini “Mutlak Önder”in serriyelerinin gösterdiği akıncı, tarihimizde, aynı mânâya bağlı aynı rolü, devletin silahlı kuvvetinin özel bir biçimi olarak göstermiş, günümüzde ise aynı mânâya bağlı görevini –çağdaş, sosyal, siyasî şartlar gereğince- daha geniş ve değişik olarak yüklenen bir gençlik ifadesine bürünmüştür. Tarihimizdeki görevi, devlete (tabiî ki devletin temsil ettiği fikirden dolayı) bağlılığı açısından, maddî kuvvet çerçevesinde görünür ve nizamdan karşı nizama doğru hareket diye belirtirken, bugünkü görevinin, nizamına bağlı değil “nizamına doğru” olduğu açıktır.” İbda Mimarı’nın “Akıncı” isminin tarihini izah ettikten sonra, günümüz şartları icabınca yeniden mânâlandırışı, 15 Temmuz gecesini de içine alan ihtilâl sürecinde, Müslüman Anadolu İnsanı’na yakıştırılması en uygun isimdir. “Akıncı”, isim olarak olduğu kadar, yakıştırılana biçtiği misyon ve işaret ettiği gaye bakımından da hem ufuk açıcı ve hem doğru ve güzeldir: - “Akıncının ne olduğunu dünü ve bugünüyle belirttikten sonra, bu tarif, görüldüğü gibi onun, tarihte ve günümüzde aynı imanın tezahürü olan gücünün, dünkü ve bugünkü niteliğinin farkını da kapsıyor; dün fikrinin nizamına bağlı özel bir silâhlı güçken, bugün, fikrinin nizamını kurmak isteyen, ‘bütüne hâkim olacak güç idraklisinin’ gücü...” Şimdi, üzerine senelerce sistematik bir şekilde boşaltılmış cürufu da yakıp kavurmak üzere, için için yanan bu koru yeniden harlamanın ve akıncı ruhunu Anadolu’da dirilterek, dünyanın beklediği inkılâbı gerçekleştirmek üzere milletimizi inkılâblara hazırlamanın vaktidir. Şuurlardaki Bozuluş ve Tekâmül Müslüman Milletimize empoze edilen sahte ve yabancı şuurun, cemiyetimizdeki bozuluşu ve yıkılışı neticesinde 15 Temmuz gecesi gösterilen reaksiyon, aslında pek çok riski de beraberinde ihtiva etmekteydi. Elde edilen zafere yönelik olarak yapılan ölçüsüz övgü, “oldum” zannı doğurarak her geçen gün yükselen çıtanın yerinde saymaya başlamasına sebebiyet verebileceği gibi, yargı ve siyaset planındaki aksaklıklar da, insanımızı bezginliğe sürükleyerek millî tekâmülümüzü durdurup, yaralarımızın kabuk tutması neticesinde bir statikleşmenin ve çürümenin ifâdesine dönüşebilirdi. Ne mutlu ki, 15 Temmuz’un sene-i devriyesinde gerçekleştirilen toplantılar, bunun hiç de böyle olmadığını, umumî olarak yaralarımızın kabuk tutmadığını, tekâmülün genişliğine ve derinliğine sürdüğünü açık bir şekilde ortaya koydu. Bu bakımdan da son derece sevindiriciydi. Yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, senelerdir milletimize empoze edilmek istenen Batı taklitçisi şuur cemiyetimizde bozulup yıkılıyor ve karşılıklı bir şekilde cemiyet devlete, devlet cemiyete tesir ediyor. Bunun neticesinde de, devletten başlayarak bütün beşerî müesseseler bir değişim ve dönüşüm sürecine girmiş bulunuyor. Milletimiz, kendisine yakışan “akıncı” isminin mânâsının gereği olarak, fikrinin nizamını kurmak adına -bu ruhu açıkça ifade edemiyor olsa da, üstün sezişiyle kavramıştır- gereğini yapmaktadır. Bu esnada devlete düşen de, milletin ruh, heyecan ve iman aşkı doğrultusunda tereddütsüz bir şekilde yoluna devam etmektir. İçerideki iç ihanet şebekeleri ve oligarşik düzenin unsurlarına karşı mücadelenin dozu gün be gün arttırılmalı, memleket Erdoğan’ın da dediği gibi “piyon”lardan temizlenmelidir. Bizim Müslüman milletimiz kula kulluk düzeninde daha fazla yaşayamaz. Kemalist rejim zihniyetinin, millet ve İslâm düşmanlığının neticesinde gençlerimizin nasıl hainlerin kucağına düştüğünü, FETÖ’nün darbe kalkışması neticesinde bir kez daha görmüş olduk. Bizim artık yeni bir insan tipini yetiştirecek, milletiyle mutabık bir eğitim ve öğretim sistemine, bunun neticesinde de yeni bir insan tipine ihtiyacımız var. Merkez Anadolu’dan başlayarak gönül coğrafyamızın tamamı bizim yurdumuzdur. Anadolu’yu baştan sona İslâm estetiğine uygun, doğru bir şekilde yeniden imar etmeye ve bununla beraber bizim olan gönül coğrafyamıza da sahib çıkmaya mecburuz. Tüm bunlarla beraber, NATO, bir yandan üyesi olduğumuz, bir yandan da bize düşmanlık eden devletlerin organizasyonu. Dolayısıyla kendimizi artık bu yapıdan sıyırmamız gerekiyor. Gönül ister ki, bu iş NATO’dan ayrılmak suretiyle olsun; fakat böyle olmuyorsa da, yeni bir ordu teşekkül ettirip, NATO’ya bağlı olan mevcut orduyu da küçülterek yolumuza devam edebiliriz. Zaten her hâl ve kârda zihniyeti ve teşekkülüyle yeni bir orduyu tesis etmek zorundayız. Milletimize karşı değil de, milletimizin de içinde yer aldığı yeni bir ordu modeli... Notlar: 15 Temmuz’un sene-i devriyesinde şehit ve gazilerimizi anmak adına düzenlenen organizasyonlar, adeta kendiliğinden gerçekleşti. Anadolu’nun ücra köy meydanlarına kadar halkın bir araya geldiği bu gösteriler, millette uyanan aksiyon ruhunun bir daha kolay kolay uyutulamayacağının delili oldu. Bilhassa İslam düşmanlarına korku salan, kalabalıkların bir ağızdan getirdiği tekbir ve duaların, 90 bin camiden aynı anda okunan salaların tesiri müthişti. Bununla beraber milyonlarca insanın meydanlara aktığı bir gecede, tek bir kimsenin burnunun kanamadığı, tek bir camın kırılmadığı, Müslüman kardeşliğinin, zarafetinin ne demek olduğunun dosta da düşmana da gösterildiği bir gece oldu. * Külliye karşısındaki anıtta, şehitlerimizin isimleri arasında Halil Kantarcı’nın ismi, “Halit Kantarcı” şeklinde yazılmış. Düzeltilmesi gerekiyor. Bir de Bursa Belediyesi’nin hazırlamış olduğu 15 Temmuz broşüründe Halil Kantarcı’nın isminin unutulmuş olduğunu da hatırlatalım. * Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Ankara’da millete hitab etmek için Birinci Meclisi seçmiş olması, son derece yerinde bir karardı. * Kemal Kılıçdaroğlu’nun “tiyatro” diye nitelendirdiği 15 Temmuz gecesi anmalarında Müslüman Milletimizin karşısına çıkartılmaması da, aslına bakacak olursanız, onun için son derece isabetli bir karardı. Öyle ya, şehit ve gazi yakını binlerin karşısında, 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimini tiyatro diye niteleyen bir kılkuyruğu çıkartırsanız, olacak olan belli. *** Başından beri söylediğimiz üzere, 15 Temmuz gecesi, 1999 senesinin Kumandan Salih Mirzabeyoğlu tarafından “Kurtuluş Yılı” ilân edilmesi suretiyle başlayan millî ihtilâl sürecimizin sonu değil, ehemmiyetli bir dönüm noktasıdır. Bundan sonrasında bu ihtilâl sürecini, inkılâblarla taçlandırarak ilerlemek durumundayız. 16 Nisan tarihinde gerçekleşen referandum ile Cumhurbaşkanlığı sitemine geçilmesi gibi, hızla bir şekilde radikal kararlar alarak yürürlüğe koymalı, rejim-sistem ve millet arasındaki tenakuzu Müslüman Anadolu İnsanı lehine gidermek suretiyle bir asırdır mani olmak için ellerinden geleni ardlarına koymadıkları ahengi tutturmak durumundayız. *** Kemal Kılıçdaroğlu, Birleşik Krallık’ta yayın yapan Times Gazetesine verdiği demeçte, bundan sonra daha fazla sokak protestosu düzenleyeceğini açıkladı. Son zamanlarda şuurlu ve şuursuz Kemâlistleri tahrik etmeye yönelik olarak gerçekleştirilen provokasyonlar malum. Bu açıklamayla beraber bakınca anlaşılıyor ki; bunlar küçük küçük protestolarla tansiyonu yükseltecek ve üniversitelerin açılacağı sonbahar gibi de, Gezi Parkı eylemleri gibi yeni bir girişimde bulunacaklar. Yine dış basında yer alan haberlerde, son dönemde TSK içindeki Perinçekçi yapının da rahat durmadığını göz önünde bulundurup, hazırlıklı olmak icab eder. Allah bu şuursuzların aklını hepten almış. FETÖ bir yana, son birkaç asırlık zaman diliminde milletimize düşmanlık edenlerin temsilcisi olarak çıkacakları sokaklarda, Müslüman Milletimizin, İstiklâl Mahkemelerinden başlayarak hâlen açık bekleyen büyük hesabı bu salaklardan soracağının idrakinde de değiller. *** Müslümanlar arasına gizlenmiş hainler tarafından da 15 Temmuz gecesinin itibarına hâlel getirmeye ve böylelikle meydana gelen birlik şuurunu tahrib etmeye yönelik çeşitli girişimler de olacaktır, bunlara karşı da uyanık olmak lâzım. Bilhassa 15 Temmuz gecesi için, sinsi bir şekilde “tiyatro” iması yapanlara dikkat. Enselerindeki etikette ne yazarsa yazsın bunların HAİN diye yaftalanması ve ifrazat muamelesi görerek bünyeden kusulması şarttır. İçinde bulundukları ihanetin hesabı da kendilerinden mutlaka ama mutlaka sorulacaktır. Biz bu birlik beraberlik ruhunu, millet olma şuurunu sokakta bulmadık. Yobazlık kisvesi altında hainlik edenler de ayaklarını denk alsınlar. Herkes kimin ne olduğunu çok iyi biliyor, unutmasınlar! Baran Dergisi 549. Sayı

15 Temmuz Niçin Ehemmiyetli?

Selamün Aleyküm. Bu hafta 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de yaşanan başarısız darbe teşebbüsünden bahsetmek istiyorum. Tayyip Erdoğan hâlâ iktidarda, rejim değişmemiş olsa bile Müslümanların çoğunlukta olduğu Türkiye’nin kendisini muhafaza ettiği bir devletle yola devam ediliyor. Recep Tayyip Erdoğan hakkında yazılan makalelerle, yayınlanan haberlerle çok güçlü bir şekilde yürütülen kara propaganda, darbe teşebbüsünden önce olduğu gibi şimdi de devam ediyor. Entelektüel bir kişilik olan Bay Gülen, “görkemli devleti” ABD’nin çıkarları doğrultusunda Türkiye’de hükümeti devirmeyi ve iktidarı almayı amaçladı. Son derece garip bir geceydi, ordu kendi insanına saldırdı ve yüzlerce insan şehid oldu, binlercesi yaralandı. Bu gerçekten çok büyük bir oyundu. Tabiî ki burada Erdoğan’ı da eleştirmemiz gerekiyor. Erdoğan, düşmanların provokasyon ve manipülasyonlarına layıkıyla karşılık veremedi. Tam anlamıyla oyunda bir aktör olabilecek etkileyici şeyler söyleyemedi; düşmanları tarafından müthiş saygı görürken ve dinlenirken bunu yapması gerekiyordu. Oyuna dâhil olamazsınız onlar tarafından kontrol edilirsiniz, Erdoğan düşmanları tarafından kontrol edildiği zaman ise bütün Müslümanlar kontrol edilir. Aksine Erdoğan, Gülenist hareketi kontrol altına alabilirdi, bunu yapamadı; onlar düşmanlar tarafından kontrol edildi. Eğer bu karmaşık dış ilişkilerde diplomatik ilişkileriniz iyi değilse ve tutarlı bir tavır sergileyemezseniz, Türkiye’yi bölgesel bir güç hâline de getiremezsiniz. Dolayısıyla bu arenada hata yapma lüksünüz yoktur. Türkiye’nin komşularıyla olan bugünkü sınırları Britanya sömürgeciliği tarafından oluşturulmuştur. Bugün ise o misyonu Amerikan emperyalizmi üstlenmiştir. Bu sınırların geçerliliğine inanmıyorum. Uzun vadede tabiî sınırlar ortaya çıkacaktır. Irak ile Suriye, Suriye ile Ürdün arasındaki sınırların aynı şekilde devam edebilmesi politik sebeplere bağlı. Sınırların bu şekilde kalabilmesinde İsrail’in etkisini de unutmamak gerekir. Kemalist diktatörlüğün ardından, Türkiye’nin yeniden Müslümanlara dönmesi ve Müslümanların Türkiye’nin etrafında toplanmaya başlaması bu sınırları tehdit ediyor. Aslında Türkiye’de 1920’lerden beri devam eden mücadele de bunun mücadelesidir. Kumandan Mirzabeyoğlu gibi Kemalist diktatörlüğe karşı çıkan insanlar isyancı olarak gösterilmiştir. Amerika, esasında İslâm dâvâsı ile mücadele etmektedir. Allah sömürgecilerin oluşturduğu bu ahvalin ortadan kaldırılmasında bize yardımcı olsun. 15 Temmuz’a dönersek, Erdoğan’ın bu tehlikeden kurtulabilmesini halk sağladı. Bütün Türk halkı o gece sokaklardaydı. Sadece Müslümanlar değil, hepsi dışarıdaydı; gerçek Kemalistlerin de dışarıda olduğunu düşünüyorum, satılmışlardan bahsetmiyorum. Bazı muhalefet partileri, halkın haklarını korumak için dışarıdaydı. Amerikan emperyalizminin harekete geçirdiği ajanlar Türk ordusunun ve siyasetinin içerisindeki ajanlar cezaevlerine gönderildi. Bu şartlar objektif bir gözle tahlil edilmelidir. Erdoğan, Mustafa Kemal gibi bütün gücü ele alabilmiş değildir. Erdoğan’ı severim, o harika bir lider, gerçek bir Müslüman; ama gerçek bu. Fakat yine bir gerçek var ki, Erdoğan, M. Kemal’den sonra Türkiye’nin en büyük lideridir. M. Kemal’in fikirlerini veya özel hayatını kastetmiyorum, sadece politik pozisyonundan bahsediyorum, kabul etmeliyiz ki bu devletin kurucusudur. Türkiye daha sonra bir Amerikan sömürgesine dönüşmüştür ve Erdoğan Mavi Marmara olayından, İsrail ile ilişkilerde gerekli tavrı ortaya koyarak ve olması gereken pozisyonu alarak Türkiye’de emperyalistlerin her dediğinin olmadığını yeniden gösterdi. İsrail demişken, bu hafta İsrail askerlerinin mukaddes belde Kudüs’te Mescid-i Aksa’ya girmeleri ve Filistinlilerin işgalcilere saldırmalarının ardından Filistinliler şehid edildi. Onlar mukaddeslerine yapılan saldırılara karşı direnmeye devam ediyor. Bu direniş karşısında onların Fırat ve Dicle arasında hayalini kurdukları büyük devleti inşa edemeyeceklerini düşünüyorum. Musul ve diğer Müslüman şehirlerinin tarihlerini de bu amaç için yok ediyorlar. Skyes-Picot benzeri bir süreci işletiyorlar. Bunu durdurmak için Müslümanların tüm dünyada sözü geçebilecek güçlü bir devlete ihtiyacı var. İsrail’in bu bölgede yapmış olduğu her şey uluslararası hukuka aykırıdır. İki devletli çözüm, bir hikâyeden ibarettir ve Oslo sürecinde Mahmud Abbas yanlış yapmıştır. Türkiye’ye dönersek; Erdoğan mücadeleye hız kesmeden devam etmelidir. Bunu yaparken, bu hassas dönemde çoğunluğun haklarını geri alırken, azınlıkların haklarına da saygı göstermelidir. Türkiye’yi tekrar kontrol altına almalarının tek yolu kalmıştır o da bir askerî müdahalede bulunmaktır; bunu da yapamazlar. Türkiye’nin ekonomik gelişimi mutlaka devam etmelidir. Türkiye’nin ekonomik olarak gelişip güçlenmesi, Müslümanların güçlenmesi anlamına gelecektir. Allahü Ekber 15.07.2017 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 549. Sayı

Okuduklarımdan Tedailer: At

At deyince ne gelir aklıma? İlk bakışta köyüm gelir elbette. Yeryüzüyle gökyüzünün visale erdiği o eşsiz mekân… Ruh ve bedenin suyun yatağında tabiî ve mesut akışı gibi birbirleriyle iki sarmaşık misali kavuşması... Sessizliğin koynunda yılları öğütürcesine tarifsiz öykülerle büyümesi… Dairenin ilk ve son noktasındaki muhteşem kaynaşmanın heyecanıyla ben (torun), dedem ve ninem… Annem ve babam aynı köyün insanları... İkisi de aynı yerin toprağında yürümüşler. Yağan yağmurlardan sonra aynı toprağın kokusunu duyarak iç çekmişler. Benzer tandırların ekmeğini yiyerek serpilmişler. Hissiyatları yakın. Her ikisi de her bayramda benzer duygu seliyle buraya gelmişler. Bölünme parçalanma yok. Oysa ben öyle miyim? Hanım başka bir diyardan, ben başka… Bayramlarda ve tatillerde bölünüp duruyoruz. Bir tedirginlik var üzerimizde. Dedim ya ben başka diyardan o başka. Ayrılırdık belki de düşmeseydik aşka. Bu bayram bizde, bu bayram sizde… Veya bayrama tam alışmışken, köylerimize doyamadan aynı bayramda ayrı ayrı iki yerde. Zor vesselam dostlar böyle yaşamak. Bölünme demişken; bu sistem insanımızı, bizleri ne kadar böldü, parçaladı. Çağdaşlıktan, uygarlıktan, aydınlanmadan bahsederken insanımız ne kadar koptu birbirlerinden. Zaman oldu ilerici-gerici diye. Zaman geldi sağcı-solcu, laik-antilaik diye ayırdı ha ayırdı. Aynı toprağın insanlarını birbirine düşman yaptı. Aynı toprağın insanları birbirini kollar biçimde her an tetikte... Farklılıklar içinde tahammül sınırlarıyla iyi münasebetler kuramaz mıydık? Altı yüz yıl birçok milletin yaşadığı ve hemen hemen hiç sorun yaşamadığı bu topraklarda hala dostluk iksirinden içemez miydik? Dedim ya bu sistem insanımızı böldü, parçaladı. Koskoca bir tarihi inkâr ederek bütün yaşanmışlıkların üzerine toprak dökerek böldü. Hafızaları sildi. Tanıdıklarımızı tanıyamaz olduk. Yaşanmışlık ve acılarımızın birleştiriciliğini unuttuk. Bir baktık ki düşman kesilmişiz. Birbirimizin yaşamlarına müsamaha ile bakamaz olmuşuz. Her tatilde köye giderdim; gerçek yurduma. Bütün akrabalarım orda. Babamın sözleri kulaklarımda “karnen iyi olmazsa seni göndermem”. Nasıl iyi olmaz ki? Köyüm için can feda. Gayem, hedefim köye gitmek. Şehrin beton kusmuğundan kurtulup kerpiç yapılı evlerin omuz omuza verdiği diyarda hürriyetimi bulmak... Köyümde baba tarafının traktörü; anne tarafının atları var. Şehirden gelen torunum ya. El üstünde tutuluyorum. Dilersem traktörü sürüyorum. Dilersem ata biniyorum. Üstad Necip Fazıl bu sözümü duysa beni hemen azarlardı herhalde. Onun celaline de cemaline de can kurban. Celali yönü ağır basan Üstad Necip Fazıl, derhal müdahale ederdi: “evlat ‘ata binilmez, atla yükselinir’”. Evet, atla yükselinir. Ata binince ruhunuzun bir yeriyle at öyle kaynaşıyor ki bambaşka bir hal. At siz; siz at oluyorsunuz. Atın üstünde mekandan silinip mânâlar aleminin anaforuna kapılıp gidiyorsunuz. Herkesin dört nala ata binmesini isterim. Özellikle çocukların, teknoloji aletleriyle ruhları ve bedenleri dumura uğramış çocukların. Kara asfaltlarda yürekleri kararan metalik bakışlı hissiz çocukların binmesini. Binsinler ki, ruhlarının en mahrem köşelerine doğru bir keşif sürecini tatsınlar. Binsinler ki, rüzgârın kızı olup yüreklerini en tatlı esintilerle doldursunlar. Binsinler ki, yürekleri şahlansın, faziletli ve vakur durmanın hayatta ne kadar ehemmiyetli olduğunu idrak etsinler. Tatili iple çeker, notlarımı yüksek tutar, köye gitmek isterdim. Köye yani dedemin atlarına. Dedem demek ben demek; ben demek dedem demek. Dairede baş ve son, dairede son ve baş. Dedem nur sakallı ihtiyar… Dedem sevgi dolu, içi torun hasretiyle yanıp tutuşan… Dedem torununa cömert; onun atları benim de atlarım. Siz hiç atlara dokundunuz, boynundan aşağı okşadınız mı? Burnundan solurken ki duruşuyla hemhal oldunuz mu? Gözlerinin içine bakarken yüreğinize neler akıttıklarınıza şahitlik ettiniz mi? Ne muazzam bir duygu... Bu duygularımı, ifadeye gelmez bu hislerimi eşim bir duysa, beni ve atı bir arada görse kıskançlığından ikimizin de alnına kurşunu sıkardı herhalde. Yoksa ben mi abartıyorum? Asla asla. Üstad Necip Fazıl’ın yazdıkları yanında benim sözlerimin lafı mı olur? Bakınız Üstad neler söylüyor: “Dokuz yaşında ata bindim; ve yalan olmasın, bir daha inmedim. Her binişimde büyüdüm ve her inişinde küçüldüm. At benim gözümde, eserimde buram buram tüttüğü gibi, insan ruhundan yere damlayıp şekillenmiş ve sonra insanı sırtına almaya gelmiş bir müjdecidir: Zafer, fetih ve asalet müjdecisi…” “Hiçbir kederim, derdim, insandan ve cemiyetten küskünlüğüm olmamıştır ki, atıma binip şehir dışına çıktığım zaman tesellisine kavuşmamış olayım… İsteklisi olduğum dünyayı, bana bir masal ikliminin surlar ve kalelerle örülü (site)si halinde göstermek mümkün olsaydı, onun tunç kapısından ancak atla girilebileceğini iddia ederdim…” Ve daha neler neler. İsteyen, meraklısı olan varsa Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “AT’a Senfoni” adlı eserine bakabilir. Dershanede çalışırken çocuğunu eğitim için getiren, iyi bir süvari ve at bakıcısı olan Kemalist bir subay vardı. “Ah bu Necip Fazıl bu eseri ne muhteşem yazmış.” Adeta iç çekiyor. Çekişinin sebebi kendi dünya görüşüne ait bir insanın böyle bir esere imza atmaması. Necip Fazıl gibi kendine aykırı birinin bu eseri vücuda getirmesi. Ve bu eserin aşılamayacak olmasının idrakinde olması. Bizim Müslüman geçinen zavallıların Necip Fazıl’ı aşma, onu tarihe gömme çabalarının yanında karşı kutuptan birinin ifadelerinden tüten methiyeyi görmek ne acı. Evet, köyde yalnız bizim atlarımız yok, başkalarının da var. Onları da köyde görmek ayrı hoş... Traktörlerin tarla hayatına getirdiği kolaylık ve hızı görenler, yavaş yavaş atlarını satarak traktör almaya başlıyorlar. Bunu görüp de içimin cız etmemesi mümkün mü? Dedeme de traktör alanlar baskı yapıyorlar “şöyle iyi oldu; sen de alsana”. Traktörlü evler bir bakıma zenginliğinde alameti sayılıyor ya, dedemi ne zamana kadar tutacaksın ki. Sıranın dedeme de geleceğinin farkındayım. “Dede” diyorum “bari atın bir tanesini tut, satma; ben ona bakarım.” Dedem sükut içinde. Bazen sükutlarda ne anlam saklıdır bilir misiniz? Ankara’da kömürlü zamanlarda evlere kömürü atlı arabalar getirirdi. Ben okula başlayıp köyden ayrılınca dedemin dayımların ve yengelerimin baskılarına dayanamayıp harman bitince atları sattığını, traktör aldığını babamdan duyduğumda içimi büyük bir üzüntü kaplamıştı. Atları kim aldı, nereye götürdüler? Öğrenip ona göre onları ziyaret etme, hasret giderme arzusu… Çocuksu duygular... Akıl ve mantığın his aleminde eridiği duygu ve düşünce yumağı. Ankara’ya kömür taşıma işinde çalışanlara satmışlar. Senelerdir kışları semtimizde denk gelirim diye hep onları kolladım. Ne yazık ne ben onları ne de onlar ben görme fırsatını elde edemedik. Dedeme kızdım “niye bir köylüye değil de bir kömürcüye sattın?”. O güzelim varlıkları kapkara islerin arasına hapsetmişler, kara mı kara Ankara’ya yollamışlardı. Benim de dünyamı da kapkara yapmışlardı. Zaman zaman televizyonlarda “İslâm ve Evrim” başlıklı konular programlarda ele alınıyor. Programdaki konuklar çoğu zaman yine modernist kafalı zihniyetler. Yani Kur’an’ı ilmin geldiği neticelere göre değerlendirme çabası... Darwin’in evrim teorisini isbata matuf zorlamalar… İslâm dünyasında bazı âlimlerin eserlerinden de kendi görüşlerine paralel ifadeleri önümüze dökmeleri. Çoğu örnek verdikleri kişiler İslâm dünyasında felsefeci tabir edilen, Yunan kaynaklarından menfi mânâda etkilenen şahıslar… Aklını putlaştıranlar... Aklın nerde başlayıp nerde biteceğinden bihaber akılsız akılcılar... Bunu yapan –bu iş ne akılla ne de akılsız olabilir diye- gerçek aklı yerine oturtan Gazali’yi dogmatik olarak gösteren ve onu düşünceyi gerilettiği iddiasındaki batının pozitivizm-aydınlanmasından gözleri kamaşanlar ve batağa düşenler... Veya büyük Allah dostlarının ifadesini anlamayıp kendi yamuk düşüncelerine zorlamalar. İstihale veya tekâmül kelimelerinin evrim kelimesiyle aynı anlama gelmemesi gerektiğini idrak edemeyen zavallılar. Böylece uzatabildiğin kadar uzat. Evet kainatı izah etme derdi. Buna dair görüşü olmayan eksiktir, noksandır. Bütün büyük yanık kafalar bu çaba içinde olmuşlar. Ve dinlerin hepsi de bunu ifade etmişler. Alimlerimiz varlıkları genelde dört sınıfa ayırmışlar. Üstad’ın “At’a Senfoni” adlı eserinden bu minvalde devam edelim: “Cemad (cansız), nebat, hayvan ve insan. Bu sınıflardan her birinin gelişmiş ileri unsurları, kendi içinde pişe pişe, olgunlaşa olgunlaşa, üstündeki sınıfa namzet, çıkma, atlama derdindeler. Lakin evrim teorisinde olduğu gibi tesadüfi olmaz ve geçiş mümkün değil. Böylece onlara göre cemaddan nebata, nebattan (bitki) hayvana, hayvandan insana namütenahiliğe (sonsuzluğa) doğru akan terakki kasırgası kâinat manzumesinde kanun olarak beliriyor. İşte, heybelerinde en mahrem ve nazik hikmetleri taşıyan İslâm mutasavvıfları, ezeli ve ebedi terakki kanununun, cemad, nebat, hayvan ve insan halinde sıralanan başsız ve sonsuz kervanında, sınıflararası birbirine en yakın unsurları seçmek bakımından şu harikulade teşhisi koymuşlardır: Cemad dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani nebata en yakın olanı mercandır; çünkü tıpkı nebat gibi kök ve kumlara düğümlenir.  Nebat dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani hayvana en yakın olanı hurma ağacıdır; çünkü uzaktan ve yakından, tıpkı hayvan gibi dişisinin üzerine abanır ve tohumlarını öyle bırakır. Hayvan dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani insana en yakın olanı da attır; çünkü tıpkı insan gibi ruhi bir hayata maliktir (sahiptir) ve rüya görür. İnsan ise sonsuzluğa namzet… Hilkatin sırlarını kökünden kucaklayan ve meçhuller âleminde hayal yakıcı hakikatlere ulaşan büyük idrak kahramanlarına göre at demek ki, hayvanın bitip insanın başlamadığı noktadaki dasitani hüviyet… At hayvan zarfı içinde hayvandan başka bir şeydir…” Ne muhteşem ifade ve tesbitler… Üstad, insan ile hayvan arasında atı gösterirken kimi İslâm âlimleri dış yüz benzerliğinin zaman zaman aldatıcılığına kapılarak maymunu işaret etmişlerdir. Ve bu yüzden de modernist kafalı İslâmcı geçinenlere malzeme vermişlerdir. Adamlar yapıştıkları dünyanın bulduklarını İslâm’a nisbetle değerlendirmeleri gerekirken -ki bizim usulümüz budur- bilakis onların değerlerine göre İslâm’ı değerlendirmeye tâbi tutup onların dünya görüşlerine göre İslâm’ı kırpma ve ayar vermeler. İlmin bulduklarını kutsamalar... İlmin buldukları temel alınacaksa, alçak ve soysuz o zaman İslâm senin neyine? Defol git adam gibi benimsediğin yola, daha samimi olursun. Kendi kendime söyleniyorum maymunu ara yerde gösteren âlimlere, “siz hiç ata binmediniz mi?” diye… Köyümüzde atların yanına yaklaşamayan, asla ata binemeyen çocuklarda vardı. Nasipsizler. Ve onların bindikleri elbette eşek olurdu. Bu âlimler sakın köyümüzdeki attan korkan çocukların meşreplerinden olmasınlar. Yazımıza usta hikâyeci Ali Ural’ın kitabından okuduğumuz atla ilgili gerçek bir yaşanmışlıkla son verelim: “Montana’nın Choteau kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11’de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller’in ölümünün ertesi günü saat 11’e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11’de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At, bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış. Ah vefa! İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz, bir at daha göndersen.” Baran Dergisi 549. Sayı

"Acb-üz-Zeneb"in Peşinde -VII-

-Ölüm Hak, Yeniden Doğuş Hak- Acb-üz-zeneb veya Başlangıç Çizgisinin (Primitive Streak) Sonuna Dair İnsan embriyosunun oluşumunda acb-üz-zeneb veya başlangıç çizgisinin önemi, dördüncü haftada da kaybolmaz. Akabinde söz konusu çizgi yavaş yavaş kaybolmaya başlar ve bebeğin kuyruk sokumu bölgesinde gizlenir. Geride çıplak gözle görülemeyen zayıf bir iz kalır. İz ve giz! Acb-üz-zeneb ile ilgili hadîsler, Allah Resûlü’nün mucizelerinden kabul edilmektedir. Acb-üz-zeneb, günümüz Embriyoloji ilmi ile birlikte çok daha iyi anlaşılmaktadır. İnsanın embriyolojik oluşumunda, diğer bir ifadeyle de insanın yaratılışında ilkin acb-üz-zeneb meydana gelmektedir. Daha doğrusu, acb-üz-zeneb’in oluşumuna imkân veren başlangıç çizgisi (primitive setrak) denilen bir yarık meydana gelmektedir. Tedaisi, fatk ve ratk!.. Öldükten sonra mahşerde dirilmek, diğer bir ifadeyle de insanın ikinci kez yaratılışı yine aynı yarıktan, dolayısıyla da acb-üz-zeneb (başlangıç çizgisi) üzerinden gerçekleştirilecektir. Allahu âlem! Embriyoloji ilmine göre hücrelerin bölünmesi ve organların meydana gelmesi başlangıç çizgisi (acb-üz-zeneb) ile birlikte başlamıştır. Daha sonra bu çizgiden (primitive streak) ilkin sinir sistemi meydana gelmiştir. Ardından nöral tüp(1) oluşur ve sinir sistemi tamamlanır. Daha sonra diğer organlar meydana gelmektedir. Küçük bir parçası dışında bu çizgi kaybolur. (2)Küçük bir parçadan kasıd, kuvvetle muhtemel acb-üz-zeneb (koksiks-coccyx)dir. Not: Embriyolojik oluşumda acb-üz-zeneb, başlangıç çizgisi ve yarık arasında sıkı bir ilişki olduğu aşikâr. Peki, başlangıç çizgisi (acb-üz-zeneb) ile beynin iki yarı küresini birbirinden ayıran çizgi ile söz konusu yarıkürelerin tam orta noktasında konuşlanan gudde-i sanevberî (epifiz bezi veya kozalaksı bez) arasından nasıl bir ilişki olabilir? Bu sorunun cevabı araştırmaya değer. Bu arada şunu da söyleyelim ki, embriyolojik oluşumda epifiz bezi 5. haftadan itibaren gözle görülebilir bir büyüklüğe ulaşmaktadır. 7. haftada ise bir çıkıntı haline gelmektedir. Allah Resûlü, ölümünden sonra insanın her şeyinin çürüyüp yok olacağını, ancak acb-üz-zeneb (us’us) denilen bir kemiğin bundan müstesna olduğunu, kıyamet koptuktan sonra da ikinci yaratılışın yine bu çürümeyen kemikten derlenip toparlanacağını haber vermişlerdir.(3) Acb-üz-zeneb ile ilgili hadisler göstermiştir ki, haşr (ikinci yaratılış) ile insanın ana rahmindeki oluşumu arasındaki sıkı bir münasebet vardır. Embriyoloji ilminin bulgularına göre sperm ana rahmine düştüğü zaman (ilk oluşum esnasında) ana rahmiyle insan embriyosu arasında birleştirici bir sap (dal veya çizgi) oluşmaktadır. “Bir dala tutunmak” veya “Tutunacak bir dala sahib olmak” ve “bir baltaya sap olmak” vb. gibi sözlerin kaynağına işaret! İnsan embriyosunun başlangıcında cenin bu sap, dal veya çizgi üzerinden büyümeye başlar. İşte bu sap, dal veya çizgi insan embriyosunun kuyruk sokumu bölgesinde (acb-üz-zeneb) yer almaktadır. Hadislerde acb-üz-zeneb (us’us) olarak ifade edilen kemiğin yeniden dirilişin çekirdeğini teşkil ettiği bu yazıda çokça tekrar edildi. Allah Resûlü’nün, “bakla büyüklüğü”ne veya “hardal tanesi”ne benzettiği ve “insan bedeninin çekirdeği” şeklinde vasıflandırdığı acb-üz-zeneb, insanoğlunun kendine mahsus tüm insanî özellikleri içinde toplamaktadır.(4) Her insanın parmak izi birbirinden farklı olduğu gibi, acb-üz-zeneb de her insanda farklıdır. Bir nevi genetik şifre! DNA, deoksiribonükleikasit isimli molekül grubunun kısaltılmış halidir, malum. Çift zincirli bir yapıya sahip olan bu molekül gurubunun çok uzun bir zincir oluşturduğu da malumdur. Yine malum olan bir şey daha vardır ki, vücudumuzdaki her bir hücre DNA molekülü içermektedir. DNA uzun bir zincir olmasına rağmen üzerindeki baz sıraları bir düzen içindedir ve bu baz gruplarına “gen” tabir edilmektedir. Gen, gin, cin, gizli, beden!.. Bir canlının tüm karakter özellikleri DNA’yı oluşturan genlerde saklıdır. İnsanoğlu varoluşunda her ne saklıyorsa bedeninde saklıyor! Not: DNA’nın çift zincirli olması zincirlerden birinin bedenî (fizyolojik), diğerinin ise ruhî (psikolojik) özellikleri içinde barındırmasından kaynaklanıyor olabilir. Zincirlerden birinin dünyevî, diğerinin ise uhrevî özellikler içeriyor olması kuvvetle muhtemel! DNA zincirinin halka şeklinde olmasını ise, dünyevî olanın aslında uhrevî, uhrevî olanın ise aslında dünyevî olduğuna bir işaret olduğu düşünülebilir. İnsan acb-üz-zeneb’den yaratıldı ve yine öldükten sonra da tekrardan yaratılış acb-üz-zeneb’ten olacaktır. Demek ki acb-üz-zeneb, hem dünyada ve hem de mahşerde “Ol!” emrine muhatab yaratılışın başlangıç noktasıdır. İlk dil sahibi, ilk insan ve ilk Peygamber olan Hazret-i Adem Âleyhisselâm’ın topraktan (balçık veya çamur) yaratıldığı Kur’ân ile sabittir. Biyokimya veya toprak kimyasından (madenler) biliyoruz ki, canlıların vücutlarında bulunan öncelikle 15 temel element ve 15 kadar iz elementler toprakta da bulunmaktadır. Tedaisi, 15: Büyük Doğu-İBDA: İnsan!.. Bu durumda acb-üz-zeneb toprakta var olan veya hücrelerinin yapısı torakta bulunan elementler anlamına gelir. Hadîs meâli: “Toprak Ademoğullarının tamamını yer bitirir, ancak acbü’z-zeneb müstesna. Ondan yaratıldınız, ondan terkib olunacaksınız.”(5) Kriminolojik Açıdan Acb-üz-zeneb “Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz.” (İnna Lillâhi Ve İnnâ İleyhi Raciûn) Bakara/156). Mezarlıklardaki kitabelerde yazılı âyet meâli: “Her nefis ölümü tadacaktır” (Küllü nefsin zaikatül mevt) “1940’ların sonuna doğru Amerika’da bir olay cereyan ediyor. Zengin bir adamın ölümünden birkaç yıl sonra bir kadın yanında bir çocukla mahkemeye başvuruyor. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia ediyor. Ölüden DNA testi yapılamayan bir dönem dünya için. Amerika hukuk sistemlerinde bu olayın bir karşılığını bulamayınca başka sistemlere müracaat ediyorlar… Roma hukukuna bakıyorlar yok. Yunan, Hint, Uzakdoğu’da yok. Bir heyet Türkiye’ye geliyor. Dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’e yönlendiriliyorlar. İlk başta anlam veremiyor gelen ekip. Gönülsüz de olsa görüşüyorlar… Bilmen onlara ölen adamın kemiklerinin durup durmadığını sorduğunda şaşkınlıkları iyice büyüyor. Durduğunu söylüyorlar. Ömer Nasuhi onlara kuyruk sokumu kemiğinden bir yer tarif ediyor. Tarif ettiği yere çocuğun bir damla kanını damlatmalarını, eğer o kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğunu aksi olursa kadının yalancı olduğunu ve buna göre hüküm verebileceklerini anlatıyor… Gelen ekip görüşmeden memnun olmaksızın şaşkınlıklarını da yanlarına alıp ülkelerine dönüyorlar. Bir müftünün böyle bir tıp bilgisine nasıl hâkim olabileceğine ihtimal veremiyorlar. Ekipteki bir doktorun ise kafasını kurcalıyor bu mesele. Müftünün yanlışlığını ispat etmek için mezar açtırılıp adamın bedeni çıkarılıyor. Tarif edilen kemiğin üzerine önce kendi kanını damlatıyor. Kan akıp gidiyor kemiğin üzerinden. Sonra çocuğun kanını döktüğünde gözleri fal taşı gibi açılıyor. Kemiğin kanı emdiğini gördüğünde hayretini gizlemiyor… Görüşmede Ömer Nasuhi’nin yanında olanlar da ilk duymuş olacaklar ki heyet gittikten sonra bu meseleyi nereden bildiğini soruyorlar. Adı geçen kemiğin sadece kendi neslini kabul ettiğini uzun uzun anlatıyor. Oradaki küçük bir parçanın önemine değiniyor. Vücuda ne yaparsanız yapın o kemiği yok edemediğinizi, kıyamete kadar hiçbir gücünde buna muktedir olamayacağını, zira mahşerde insanlar o kemik parçasından yeniden diriltileceğini anlatıyor. “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” dedi. De ki; “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” (Yasin 78-79. âyetler).(6) Acb-üz-zeneb… Hardal tanesi… Hardal: 15… 15: Büyük Doğu-İBDA!.. Büyük Doğu-İBDA: İnsan!.. “Yürüyen Büyük Doğu, İBDA!”… İbda: 1.Yaratma, yoktan var etme. 2. Benzeri olmayan yeni bir yapıt oluşturma. 3. İzhar etmek. Bir yerden diğer bir yere çıkmak… Allah’ın inşa ve ibda diye iki tür yaratması vardır. Cenab-ı Hakk’ın misalsiz, benzersiz bir şekilde yoktan yaratması ibda etmesi; inşa ise, yarattığı elementlerle yeni yeni varlıklar vücuda getirmesidir. İlk yaratılış ibda iledir.(7) Bir “zevken idrak” hâlinde tekrar edelim: Şu çürümüş kemikleri Kim diriltecek! Üstad Necip Fazıl’ın “insanlık hiç bu kadar alçalmadı” tespiti İBDA Mimarı tarafından sıkça zikredilir. Bu tesbit ile ahir zaman diliminde gelecek olan Kahraman’a, “Beklenen ve Özlenen Kahraman”a işaret edildiğine hiç şüphe yok. Yani bizzat Kim’e!.. Yine Üstad Necip Fazıl’ın, Müjde isimli şiirinde; “Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş; Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek. Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek. Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş.” Ve; Sakarya Türküsü isimli şiirinde; “İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?” Dediği durumlar da Kim’e işaret! Bütün bir insanlığın yeniden doğuşuna veya dirilişine yatak, beşik, döşek! İnsanın Biyo-Kimyevî Terkibi: Allah Resûlü’nün acb-üz-zeneb ile ilgili söylediklerini pür dikkat dinleyen Ashab-ı Kirâm’ın, “Bu neye benzer, bir örneği var mıdır?” Allah Resûlü, meâlen, hem “bakla” ve hem de “hardal tohumu”na benzemektedir şeklinde cevap vermişlerdir.(8) Hadîs meâli: “Semadan su inecek, bakla biter gibi bitecekler.”(9) Hadîs meâli: “Hardal tohumu gibi ki, ondan nebat (bitki) gibi bitirileceksiniz.”(10) Bitki, nebat, rüyâ, terbiye, Rabb, Ledün ilmi! İnsanın yapısı organik moleküller, mineraller ve taşıdığı su itibariyle beş temel kategoriye ayrılır. Bunların 65 kg. ağırlığındaki bir insana göre, miktarları ve yüzdeleri aşağıdaki gibidir: 1) Proteinler - 11 kg. - % 17,0 2) Yağlar - 9 kg. - % 13,8 3) Karbohidratlar - 1 kg. - % 1,5 4) Su - 40 kg. - % 61,6 5) Mineraller - 4 kg. - % 6,1 Verilen bu miktarlardan insan vücudunda toplam 21 kg. organik moleküller (protein, yağ ve karbohidrat), 4 kg mineral yani inorganik maddeler ile 40 kg. su bulunmaktadır. İşte insan cesedi (kadavra) çürüdüğü zaman yaklaşık 4 kg’lık bir mineral madde geride kalmaktadır. Toprağın yiyip tükettiği cesetten geriye yaklaşık 4 kg mineral madde kalırken protein, yağ ve karbonhidratlar büyük ölçüde gaz olarak havaya karışır (karbondioksit, metan, hidrojen sülfür, amonyak). Bütün bunlar su ve bitki kökleri aracılığıyla havaya taşınırlar, yer değiştirirler ve canlıların vücutlarına tekrar tekrar dâhil olurlar. Kuru ağırlık itibarıyla insan vücudunun ilk 14 temel elementinin miktarlarına göre dağılım yüzdeleri ve diğer eser miktarda olanlar ile toplam 28 tanesi aşağıda görülmektedir: Karbon - % 50, Oksijen - % 20, Hidrojen - % 10, Azot - % 8.5, Kalsiyum - % 4.0, Fosfor-% 2.5, Potasyum - % 1.0, Kükürt - % 0.8, Sodyum - % 0.4, Klor - % 0.4, Magnezyum - % 0.1, Demir - % 0.01, Mangan - % 0.001, İyot - % 0.00005. Kobalt, Bakır, Çinko, Bor, Alüminyum, Vanadyum, Molibden, İyot, Silisyum, Kalay, Nikel, Flor, Krom, Selenyum. Bütün bunlar, insanın yapısında bulunan 28 çeşit temel elementlerdir. Not: Ruhun isimlerinden biri de “kelme-i ehem-öne alınmış söz”dür. Bu çerçeveden bakıldığında ruha delalet eden kelâmın yapı taşlarından olan, meselâ Arapça harflerin toplam sayısının 28 olmasına karşın, bedenin de yapı taşlarının 28 elementten ibaret olması ilginç bir tevafuk olsa gerektir… Ayrıca, 14’ün İBDA Mimarı’na denk gelmesi zevke tabi! “Yüz milyar insanın tekrar yaratılacağını ve ortalama 65 kg’lık bir vücut yapısına sahip olacaklarını varsayalım. İnsanın 41 kg. su ve 24 kg hücreden oluşan organik yapılanmaya sahip olduğunu biliyoruz. Buna göre yüz milyar insanın yaratılışındaki toplam su miktarı 4,1 trilyon kg. (4,1x1012) olacaktır. Bunları daha anlaşılır hale getirelim. 4,1 trilyon kg. su, 200 km boyunda 5 km eninde ve sadece 4,1 metre derinliğinde bir kanalın içindeki su miktarı demektir. Bu su dünyadan 30 dakikada buharlaşan veya bütün dünya nehirlerinin 1,5 saatte denizlere akıttığı miktardır… Her bir insan için 24 kg. organik ve inorganik madde gerektiğinden, 100 milyar insan için 2,4 trilyon kg. (2,4 milyar ton) demektir. Bu ise Türkiye’nin 120 yılda veya dünyanın 4 yılda ürettiği buğday miktarına denktir. “Acb-üz-zeneble ilgili “tohum” benzetmesinden üç detay ortaya çıkmaktadır. Bunlar, “tohum”un içindeki “embriyo”, “besin maddeleri” ve “koruyucu kabuktur.” İnsanlar da tıpkı bir “tohum” gibi, tıpkı bir “yumurta” gibi birinci kademe yaratılışları tamamlanacak ve bu insan tohumundan Kur’ân’dan öğrendiğimiz meşhur “sevva” fiilinin etkinlik alanına girerek “tesviye edilme”, yani embriyolojik yaratılış sürecine geçecektir. “Kur’ân’da bu ikinci yaratılışın hızlı olacağı pek çok ayette ifade edilmektedir. Âyet meâli: “Başka değil, sadece bir tek sayha olmuş, derhal hepsi (bütün insanlar) huzurumuza celb edilmişlerdir.” (Yasin 36/53) “Âyet’te geçen “tek bir sayha”nın bütün insanların yaratılışı için yeterli olacağı ifadesinden çok hızlı olacağı anlaşılmaktadır. Ancak mademki acb-üz-zeneb, “hardal tohumu” ve “bakla” biter gibi yaratılacağımıza bir örnek olarak verilmiştir ve bu tohumlarda adına embriyo dediğimiz canlı hücreler bulunmaktadır. Bunlar bize bir kıyas olması bakımından şöyle bir hesaplama imkânını vermektedir: “Bir insan zigotu yaklaşık olarak bir miligramın 2500’de biri ağırlığındadır (1/2500 mg). Eğer kıyamet sonrası her bir insanın acb-üz-zeneb’deki hücre ağırlığı yukarıda belirttiğimiz gibi olursa 100 milyar insanın toplam hücresel ağırlığı sadece 40 kg gelecektir. İşte acb-üz-zenebin “hardal tohumu” gibi Hadîs’de ifade edilmesi ve “bakla” biter gibi insanların mezarlarından çıkmaları sırasında “parmak uçlarına varıncaya kadar tesviye edileceğinin” (Kıyamet: 75/4) bildirilmesinden anlaşılmaktadır ki, ikinci bir embriyonal süreçle bu yaratılış tamamlanacaktır. Burada yaratılışın ne kadar hızlı olacağını bilemesek de aşağıdaki hesaplamayı bir kıyas unsuru olarak yapabiliriz. Eğer bu hücre bir saniyede ikiye bölünerek çoğalırsa normal bir insan büyüklüğüne ve ağırlığına sadece 46 saniyede ulaşacağı gibi eğer bir dakikada veya 1 saatte ikiye bölünürse bu 46 dakika veya 46 saatte insan büyüklüğüne ve ağırlığına ulaşması için yeterli olacağı anlamına gelmektedir. “1 saniyede ikiye bölünürse, 46 saniyede. 1 dakikada ikiye bölünürse, 46 dakikada. 5 dakikada ikiye bölünürse, 230 dakikada. 10 dakikada ikiye bölünürse, 460 dakikada. 20 dakikada ikiye bölünürse, 920 dakikada. 1 günde ikiye bölünürse, 46 günde.”(11) Bizdeki tedaisi, kıyamet öncesinde yani ahir zaman diliminde Allah’ın bir vaadi hâlinde “İstikbâl İslâmındır” mânâsının bir tezahürü olarak İslâm’ın çok kısa bir zaman dilimi içerisinde yeryüzüne hâkim olacağıdır. Hakeza, İslâm’ın cemiyet nizamı olarak tarih sahnesine çıkışı, 40. Müslüman Hazret-i Ömer’in İslâm’ı kabul etmesiyle vuku bulmuştur. Hakeza, nübüvvetin 46’da birinin rüya ile ilişkisi ve rüyâ dilinin ise Allah Resûlü’ne bitişik bir hayat süren Hazret-i Ebu Bekir (R.A) ile yakın ilişkisi üzerinden Nakşibendilik ve oradan da Büyük Doğu-İBDA’da düğümlenmesi söz konusudur! Dipnotlar 1)İnsandaki nöral tüp adı verilen yapı beyin dokusundan başlayıp, boylu boyunca omuriliği de içine alacak şekilde aşağı doğru uzanan bir yapıdır. Bu yapı, döllenmeden sonraki 2. ile 3. hafta arasında gelişimini tamamlar. 2)http://www.eajaz.org/eajaz/index.php?option=com_content&view=article&id=137:coccyx-or-primitive-streak&Itemid=74&lang=tr 3)Sahih-i Buhârî- İst: 1401 K Tefsirû Sûre, 39/3, 78/1; Ayrıca Sahih-i Müslim- K. Fiten: 141-143; Sünen-İ Nesâi- K. Cenâiz, 117; Sünen-i İbn Mâce- K. Zühd, 32; İmam-ı Mâlik- El Muvatta- K. Cenâiz, 49. 4)İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst: 1401 C: 3 Sh: 28. 5)Ebu Davud / Sünnet 22; Müslim 2955 / 142. 6)www.yalanyazantarihutansin.org 7)http://www.lafsozluk.com/2010/12/ibda-nedir-ibda-etmek-ne-demektir-anlam.html 8)Müsned 10800. 9)Sahih-i Müslim Fiten / 2955–141. 10)Ahmed ibn Hanbel, Müsned /10800. 11)http://www.risaleforum.net/risale-i-nur-okuma-ve-182/risale-i-nurdan-makaleler-207/59398-acbuz-zeneb-yorumlari.html Baran Dergisi 549. Sayı

15 Temmuz’un Sene-i Devriyesi Vesilesiyle

Kahraman Anadolu insanının, girdiği her yerde milletleri kanla sindiren emperyalist deccal Amerika’nın Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) yapılanmasını birkaç saatte kahr-ı perişan eylediği gecenin adıdır 15 Temmuz. 15 Temmuz Halk İhtilâli ile Müslümanlar ve Türkiye, yeni bir aşamaya girmiş oldu; milletimize özgüven geldi ve bunun getirdiği halet-i ruhiye ile devlet de biran önce kendine çekidüzen vermek durumda kaldı. 15 Temmuz Halk İhtilâli, Allah nizamının Anadolu’da tesis edilmesinin ön aşamasıdır. Bu aşamadan itibaren her şey çok hızlı seyredeceğine dair bir kanaat var içimizde. Yaşananlar da bunu doğrulamaktadır. “Kazanılmış zaferin kumandanı çok olur” demişler, 15 Temmuz zaferini tezatsız küfür ocakları hariç, farklı ideolocya mensupları kendilerine yontmaya çalıştılar. Her zaman “gerçekçilik”ten dem vuran bu fraksiyonların düştüğü bu komik vaziyet, kendi hayal ve vehimlerine boğulmuş bir şizofrenin, kendi kendine hesap kitap yapa yapa konuşmayı unutmuş bir manilinin durumundan daha vahim bir ruh hastalığının eseridir. 15 Temmuz, ortak İslâm ruhunun zaferidir ve İbda Mimarı’nın “her şey galibine tabidir” hikmeti mucibince tarih tarafından nihayetinde BD-İbda’nın hanesine tescil edilecektir. Ben ve yanımdaki iki gönüldaş saat 18.00 civarında Altunizade’den Şehitler Köprüsü yoluna giriş yaptık. Burada insan yoğunluğu seyrekti, ta ki Altunizade Köprüsü’ne ayak bastığımızda solumuzda Şehitler Köprüsü’nün girişine uzanan yaklaşık 2 km’lik mahşerî kalabalığı gördük; birkaç dakika yürüdükten sonra biz de o kalabalığı oluşturan bireylerden biriydik. Yolda bariyerlere şehidlerin resimleri sıralanmıştı. Yanımda getirdiğim idealimiz Başyücelik Devleti’nin bayrağını yol tarifettiğim bir vatandaştan rica ile aldığım çubuğa takarak dalgalandırdım. Yol boyunca insanlar bayrağa merakla baktı, tek farklı bayrak bizdeydi lâkin kırmızı-beyaz Türk bayrağıyla mânâ birlikteliği vardı. Biraz daha ilerledik ve polis arama noktasını geçerek şenlik alanına vardık. İnsanlar kıpır kıpır, hep bir ağızdan gür sesle tekbirler yükseliyor… Bir anlık arkamızda yaklaşık 30 kişilik bir grubun taşıdığı büyük bir bayrak belirdi, biz de bayrağın en önüne geçerek bir miktar mesafeyi o şekilde kat ettik. Grup aralıksız tekbirler getiriyordu, o sırada platforma yakın yerlerde kurulan dev ekranlarda ayetler gözüküyor ve ses kaydından Kur’an okunuyordu, birkaç ayet okunduktan sonra bir süre de marş dinletildi, platformda ise görevli bir ajitatör millete güya coşku verecek konuşmalar yapıyordu, bir anlık gafletle ağzından şu cümleler döküldü: “249 şehid verdiğimiz bu hüzünlü günümüzde…” hemen insanlar müdahale ederek seslerini yetirebildiğince bağırdılar: “Hüzün günü de nedir, bugün zafer kutlamaya geldik!” Bir an birkaç saniyelik sessizlik çöktü alana, tam o anda yanımdaki bir gönüldaş şimşek gibi atılarak “Fetullah gelecek hesap verecek!” diye slogan atmaya başladı ve kitle büyük bir coşkuyla eşlik etti. 15 Temmuz gecesi bu insanlar memleketi, Müslümanları kurtardı diye hatırlayıp gıpta ile baktım, neticede her biri bir kahraman olan yüzlerce insanın içerisindeydik. 5 defa binlerce insanla köprüyü inlettik: “Fetullah gelecek hesap verecek!” O kalabalık içerisinden birkaç adım daha atabildik ve nihayet “15 Temmuz Şehidler Makamı’nın önüne kadar geldik. İnsanlar ağaç dallarına, belediye ve basın araçlarının tepesine, bariyerlerin üstlerine çıkmış, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı bekliyordu. Meydanda özellikle tarikat ehli olduğu belli olan sarıklı şalvarlı insanımız dikkat çekiyordu. Köprüde 40-45 dakika bekledikten sonra arkadaşlarla beraber Çengelköy’e doğru yürümeye karar verdik. Yolda birkaç defa bayrağımızı gören vatandaş bizimle fotoğraf çekilmek istedi, çekildik. Beylerbeyi yolu üzerinde yabancı basından gelenlere de tesadüf ettik, konuşmaya niyet ettik ama o sırada kayıtta değillerdi. Millet köprüye doğru yaşlısı, çocuğu, kadını, genciyle akın akın gidiyordu. Çengelköy’e yaklaştığımız sıralar önden bir kortej aracı geçti, anladık ki Başbakan Binali Yıldırım buradan geçecek. Çünkü programı Çengelköy’de Şehidler için inşa edilen büyük sebilin açılışıyla başlayacaktı. Biraz daha mesafe kat ettikten sonra İBB Başkanı Kadir Topbaş’ı gördük, yanında birkaç insandan başka kimse yoktu, millet akın akın kalabalıklar halinde sağından solundan geçiyordu. Hakkında FETÖ ile en ufak bir ünsiyet iddiası bulunan kimselere karşı milletin büyük tepki gösterdiğine bu vesileyle bir daha şahid olduk. Hemen 100 metre gerisinden de büyük bir halk kitlesi geliyordu, Başbakan Binali Yıldırım ve birkaç milletvekilini seçebildim aralarından, tezahüratlarla köprüye doğru yürüdüler. Biz Çengelköy’de yaklaşık bir saat vakit geçirdikten sonra tekrar köprüye doğru yürüdük, lâkin köprüye bu sefer çıkamadık. Aşırı kalabalık olduğundan geç gelenler de çıkamayıp Beylerbeyi’nde programı takip ettiler, zaten konuşulanların hepsi Küplüce’deki tepeden naklen yankılanıyordu. Başbakan konuşmasını icra etti ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan ise büyük bir kalabalıkla Kısıklı’daki evinden köprüye gelerek konuşmasını gerçekleştirdi. Halk büyük bir coşkuyla onu dinledi. Şehidler Makamı’nın açılışını gerçekleştiren Erdoğan, Ankara’ya gitmek üzere alandan ayrıldı. Saat 22.00 gibi biz de insanlarla beraber Üsküdar’a yürümeye başladık. Yaya 20 dakika süren yolun 10 dakikasını tekbirler getirerek bitirdik. O sırada farklı farklı ilçelerden konvoy halinde Ülkücü kardeşlerimiz geliyordu, muhtemelen Kısıklı’da tutulacak nöbete doğru yol alıyorlardı. Üsküdar’a vardığımızda Ak Parti ilçe teşkilatlarının kaldırdığı Eyüp vapuruna bindik, yanımdaki gönüldaşla günü değerlendirirken bizi dinleyen yaşlı bir amca fırsatını bulup bana sordu “Nasıldı orası, neler oldu?” ben de çektiğimiz fotoğrafları göstererek kendisine özet geçtim, iman coşkusuyla fıkır fıkır kaynayan kalabalıktan bahsedince iç geçirerek “Biz de gitmeye çalıştık ama kalabalıktan varamadık be oğlum” dedi. Müslüman milletler içerisinde böyle bir zafer pek azına nasip olmuştur kuşkusuz, zamanın deccali ABD ile mücadele eden milletlerin ahvalini görüyoruz... Bugün ABD’nin yara almasındaki birinci olay İkiz Kuleler’e gerçekleştirilen şehadet eylemiyse, bir diğeri, ABD-NATO destekli orduyu, aralarında koordinasyon olmadan, kendinden zuhurla ve elinde adam akıllı silah bile olmayan insanların dize getirmiş olmasıdır kuşkusuz. Yazımızı sonlandırırken 15 Temmuz şehitlerimize rahmet diler, şefaatlerine nail olmak için dua ederiz. Bilhassa da Müslüman Anadolu insanının her birinin “yürüyen şehid” olduğunu hatırlatırız. Baran Dergisi 549. Sayı

“Anlayamamak” Bahanesi

Gençlerin harıl harıl İbda Külliyatı’nı okuduğunu, hatta baskısı biten birkaç kitabı nerede buluruz çabası içinde olduğunu biliyorum. Mesela herkesin elden ele dolaştırdığı, “Bütün Fikrin Gerekliliği”… Nadir kitap satan sahaflar, (fırsattan istifade 40-50 tl arasında) ikinci el olarak satıyorlar… “Sefine” ve “İnsan-Erkek ve Kadın” isimli eserler de sanıyorum tükenmiş durumda. Hakeza “Kültür Davamız” ve “Telegram”… Hatta henüz yeni baskı yapmış olan “Hikemiyyat” bile bitmek üzere diye duyuyorum. Bunlar kısa zamanda baskısı tükenen eserler. Fakat bunun yanında kelli-felli adamlar, “anlamıyoruz” şemsiyesi altında Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu okumamaya bahane üretiyorlar. “Dili çok ağır” ifadesine ise her duyduğumda şaşırıyorum. Çünkü henüz lise talebesiyken “İbda Diyalektiği”ni elimde Osmanlıca-Türkçe sözlükle okumuştum. Fakat “okumuştum” ve kendimce “anlamıştım”. Üstelik o dönem İsmet Özel, Abdurrahman Dilipak gibi yazarları da okuyor olmama rağmen, bilmediğim ne çok kelime ve kavram var diye düşünmüştüm. Bir dünya görüşünün dil ve mânâ haritasını hecelemeye başladığımı sonradan anlayacaktım. Misâl olarak şöyle düşünelim: Batı’dan Kant’ı, bizden Muhyiddin-i Arabî Hazretlerini okumanız gerekiyor diyelim. Şimdi bunları okurken “anlamamak” gibi bir bahane üretebilir misiniz? Evet, ikisinin de metinleri ağırdır, ama ne yapar eder, önce onların diline aşinalık kurarak yavaş yavaş okumaya başlarsınız. Açıkçası felsefe eğitimi görmemiş biri olarak, o dile aşinalık kurmak için Felsefeye Giriş kitaplarını Felsefe sözlükleri ile birlikte okudum. Kant’ı, Haydeger’i anlamadım, Bergson’un dili çok ağır demedim. Çünkü bütün bir Batı Felsefesi ile hesaplaşan Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu okuyorsanız “Felsefe”den anlamanız gerekir. Bu hesaplaşma İslâm Tasavvufu’na nisbetle, onun önünde gerçekleştiği için Tasavvuf metinlerini elden geçirmeniz gerekir. Bunun yanında İslâm tefekkürünün belli başlı köşe taşlarını okumanız gerekir. Yani İbda Külliyatı “çalakalem” okunacak eserler değildir, bir dünya görüşünün “küll” halinde ortaya konulduğu bir külliyattır. Mütefekkir’in deyimiyle “İslâm’a muhatap olmanın usûlü”dür İbda Külliyatı. “İbda Reçetesi” dediği şey işte tam olarak budur. Ruskin şöyle der: "Eğer bir yazarın değeri varsa, ne demek istediğini hemen kavrayabileceğinizi sanmayın. Dahası da var; eserin mânâsını bütünüyle kavrayabilmeniz için aradan uzun bir zaman geçmesi gerekecektir. Bu durum, yazarın söylemek istediği şeyi söylememiş olması ile ilgili değildir; fikrini ifade etmek için kuvvetli kelimeler kullanmayışından da ileri gelmemektedir; sadece, fikrine nüfûz etmek isteyip istemediğinizden emin olabilmek için, düşüncelerini ancak üstü kapalı bir şekilde ve birtakım teşbihlerle ifade etmesinden ileri gelmektedir. Bunun neden böyle olduğunu pek anlayamıyorum; ayrıca akıllı kimselerin, en derin düşüncelerini her zaman saklamalarına yol açan bu amansız sessizliği, ve bu amansız ketumluğu tahlil de edemiyorum. Bu gibi kimseler, düşüncelerini size yardımcı olacak şekilde söylemezler; bunun tam aksine, sizin göstermiş olduğunuz gayretlere bir mükâfat olarak sunmak isterler ve bu mükâfata ulaşmadan önce, onu kazanmaya lâyık olup olmadığınızı kesin olarak bilmeyi arzu ederler." Yani okumamaya bahane olarak “anlamamayı” ileri sürmek, hele bunu bir de “aydın” kisvesi altında yapmak tek kelimeyle “ayıptır”… Niçin? İbda’nın bir davası, bir hedefi ve bir iddiası var. Bunu da öyle kuru slogan olarak değil 60 küsür ciltte ortaya koymuş bir Mütefekkir var. O zaman ne yapılır, oturulur, eleştirmek için bile olsa bu eserler bir güzel okunur. Ama ne dostta ne düşmanda böyle hasbî bir tavır göremiyoruz. Okuyan da gizli gizli okuyup, kelimelerin yerini değiştirip intihal yapıyor. Bir röportajda Salih Mirzabeyoğlu’na “anlaşılmama” mevzuu sorulduğunda verdiği cevabı tekrar hatırlatmakta fayda var: “- Evvel eski bir “anlaşılmama” mevzu var… “Anlaşılmanızın zor olduğu” meselesi?.. - Bu da eski ve eski olduğu kadar da eskimemiş yeni bir mevzu demek ki… Fazla teferruata girmeyeceğim; bir şeyi anlamamak, ya mevzunun derinliği ve çetrefilliğiyle ilgilidir veya muhatabın donanımsızlığı -şuur seviyesi- ile ilgilidir veya bu ikisini de kapsar şekilde; “dil”in imkânları ile ilgili… Misâl olsun diye söylüyorum; “Matematik bir dildir, matematikçiler o dili konuşur ve problemleri o dil içinde çözer. Bunun gibi; “her dünya görüşü ayrı bir dildir” derken, demek ki, herkesin bildiği değil de “öğrenilmesi” gereken şeyi de işaretlemiş oluyoruz… Şimdi ben sorayım; tâ Kültür Davamız’dan beri, bu muazzam dil zenginliği içinde, bu muazzam diyalektik örgü içinde, neyi anlamaya çalıştın da, gayret ettin de neyi anlamadın?.. Sadece “anlama-anlaşılma” üzerinde dahi, yeterli çaba ve gayretle yoğunlaşılmış olsa, fikrin derinlik buudu zevkini muhatabına verir. Bu bile başlı başına tutturmaya çalıştığımız mayanın “sefil kolaycılık ve ucuzculuk” işi olmadığını, bunu dışladığını göstermeye kâfidir. Şiir zevki, estetik idrâki, lisan kültürü, sanat çabası, ilim gayreti hep bunun etrafında oluşan şeyler değil mi… (…) Tamam, “anlaşılmış” olanlara bakalım?.. “Anlamak”, anladım iddiasının dışında, anlamışlığın tezahürleri ile görünecek bir keyfiyet değil mi? Hani?.. O keyfiyet (anlamak) iş ve eser olarak görünürlük kazanmadığı sürece, anlamak ve anlamamak arasındaki FARK da “görünmeyecektir…” Bari bunu olsun anla!.. Dil, dünya görüşü, hayat tarzı gibi meselelere hiç girmiyorum… (…) Hadi, bilmeden konuşmak, anlamadan yazıp çizmek gibi basitlikleri es geçelim… Orada o kadar eser, o kadar mevzu… Hiç birini okuyup anlamıyorsun ama, iş “uçurmaya” veya “batırmaya” gelince, hop ölçüsüz endazesiz atlıyorsun… Biri “okuyucu”ların, diğeri “okumaz”ların hâli… Ne garip… Hâlbuki iki taraf için de ön şart; “tanımak… anlamak…” Birinde, insan bilmediği, tanımadığının düşmanıdır, diğerinde düşmanını düşmanından daha iyi tanıman gerektiği ölçüsü… “Küfrün kaynağını bilmek” de dahil…”* Demek ki mesele temelinde “okumamak”… Okumuyorum demek yerine “anlamıyorum”a sığınarak kendini temize çıkarmak. Çünkü İbda külliyatı “okumak”la biten bir iletişim kurmaz okuruyla, ondan “sorumluluk almasını” ister, yükü omuzlanmasını, emaneti yüklenmesini, anladığının tezahürünü iş ve eser olarak bekler. “Anlayamıyorum” lafına sığınanlar, İbda’nın ortaya koyduğu kâinat plânını, dünya görüşünü, muhatabından beklediği inkişafı göze alamıyorlar bizce… Çünkü İbda Külliyatı, yaşayan, canlı ve hareketli bir dile sahip; muhatabını fıkırdatan, yapmakta olduğu işi sorgulatan, nefsini hesaba çekmeye davet eden, bu dille hayatı yeniden anlamlandırmaya çağıran, insanı kalbinden yakalayan bir dünyaya davet eder. Fikir dünyasına. Fikir ise acıdır. Köşe yazısı okumaya benzemez. “Zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir?” der Üstad Necib Fazıl. Son söz Salih Mirzabeyoğlu’nun “Marifetname” isimli eserinden: “Mütefekkirin mektebi, hekimin eczanesi gibidir. Oraya zevk duymak için değil, kurtaran ıstırabı çekmek için gidilir. Birinin çıkık bir omuzu, ötekinin başında bir yarası mevcuttur; zevk, onları iyi edebilir mi?” * 24 Haziran 2013, Milli Gazete Baran Dergisi 549. Sayı

Kaba İbdacı Olur mu?

Üzüntüsünü duyarak bir gönüldaş, “Kumandan nazik insan, ama İbdacılar kaba” tesbitini benimle paylaştı ve piyasadaki bazı hallere bakarak ben de ona hak verdim. Kastedilen piyasa İbdacıları; yoksa birçok nazik İbdacı da mevcut. Onları tenzih ederim. Yanlarında bulunmaktan da zevk duyarım. Kabalık mevzuu üzerinde durulmalı, çünkü bu hal genel olarak Müslümanlarda yaygın. İncelik ve zarafet dini bağlıları nasıl oldu da böyle kabalaştılar? İktidar nimetleri de birçoğunun aç gözlülüklerini artırdı. İktidardan pay alamayanların gözü de pastada. Bu noktada birbirlerini eleştirenlerin niyetleri halis değil. Dürüst olanların daha cesur ve aktif olmaları gerektiğini söylüyorum. Meramımızın doğru anlaşılması için her şeyden önce İbda ve İbda Cepheleri farkına dikkat edelim. Piyasada gördüklerime bakarak İbdacıları ikiye ayırmak istiyorum. Birincisi ihlaslılar. “Sanal medyada” sesleri az çıkıyor ama zamanı geldi mi belirleyici oluyor. İkinci grup parsacılar. Sesleri çok çıkıyor. Gandi’nin şu sözünü verelim: “Büyükbabam, iki türlü insan olduğunu söylerdi: İşi yapanlar ve yapılan işten kendisine pay çıkaranlar. O benden, birinci grupta yer alarak çalışmamı istedi. Çünkü orada, diğerinden daha az rekabet vardı.” Hırs ve hased öyle kötü bir şey ki, ortada bir parsa yok iken bile insanlar kavga edebiliyor, edeb, ahlâk, şeriat ölçülerini çok rahat çiğniyorlar. Öyle ki yalan ve tutarsızlıklar, komiklik ve iğrençlikler yan yana. Allah muhafaza etsin! Onun için böyleleri “İbda harici İbdacılığı” temsil eder. Çünkü İslâm ahlâkının kabul etmediği hiçbir şeyi İbda da kabul etmez; Büyük Doğu’nun “İslâmiyetin emir subaylığı” vasfına nisbeti gereği… Üstad’ın vasiyeti “estetik idraki başa alın” olmasına rağmen ve Kumandan her şeyden önce ve her şeyiyle estetik, güzellik, doğruluk ve samimiyeti başa almış iken ve böyle bir nesil yoğurmayı amaçlamışken, piyasa İbdacısı ve parsacıların Kumandan’la ilgi ve alâkası sadece zahiridir, fikir hâlinde içten değildir. Sathî ucuzculuk ile ne Müslümanlık olur, ne de İbdacılık. Eskiler demişler “kem âletle kemalât olmaz”. İslâmı (İslâma muhatap anlayışı) bünyeleştiremeyenler, velev ki Müslüman ve İbdacı olsun, Kemalist düzenin verdiği maganda ve zevksizliklerden nasibini bol bol almaktadır. Maalesef aileler de bir şey verememekte, çünkü onlarda da gelenek olarak bu terbiye azalmış. Modernizm anlayışı ve televizyon kültürünün girmediği aile kalmadı. Kendini koruyan istisna aileler artık parmakla gösterilir oldu. Kısaca artık herkes modernizmin tek tip seri malı üretiminden geçmiş vaziyette. Yapay ve bencil insan tipi seri olarak üretiliyor. Muhafazakârı da böyle, muhafazakâr olmayanı da böyle. Nezaket veya kibarlık ise, beşerî ilişkilerle sınırlı ve karşısındakinin nefsine dokunmamak temelli. Yani modern hayatın egoizminin gereği karşılıklı bir nezaket var, yoksa içten (ahlâktan) gelen bir iç disiplin olarak değil. Mesela, adam veya kadın (bu bozulmadan nazik olması gereken kadınlar da bir hayli nasibini almış) senin hakkında her türlü şeytanlığı ve hasetliği içinde taşıyor; ama yüzüne gülüyor, ilişkiler yüzeysel olarak yürütülüyor. Çaylar kahveler ikram ediliyor, gerekirse yemekler yeniyor, muhabbetler ediliyor. Ruh inceliği nasıl temin edilmeli diye kafa yormalıyız. Eğer sağlam bir aile ve gelenek yok ise (bunun son birkaç asırdır gittikçe azaldığını ve artık tamamen kaybolduğunu genel olarak söylemek zorundayız) bunun tesisi yeniden olmalı. İbda’nın Yeni Nizam-Yeni İnsan dâvâsı bunun için, kuru slogan değil. Fikir, sanat ve kültürle insan incelmeye başlarken, tasavvufla yani nefs tezkiyesi ile de bu devamlı beslenmelidir. Tasavvuf denince illaki bir tarikat akla gelmesin. İç ve dış beraber yürümeli. Bu da, geçen okur buluşmasında bir gönüldaşımızın söylediği “en büyük eylem kişinin kendini yetiştirmesidir” noktasına çıkar. Kişi kendi nefsini yenmeden, yetiştirmeden etrafına faydası olmaz. Büyük cihad olmadan küçük cihad gerçekleşmez mevzuu. Kişi kendisinde olmayanı başkasına veremez, samimiyetin olmadığı yerde oluş ve tekâmül de yoktur. Yani birbiriyle didişme ve polemiklerle bir yere varılamaz. Gönülde yaktığın bir ateşin, için için pişirdiğin bir yemeğin olacak ki, misafirlere tebessümle ikram edesin. Sen doyarken cemiyet vazifesi olarak etrafına da faydan olacak. Bunun zevkini duymak istiyorsan, çile ve disipline talip olacaksın. Yoksa halini kanıksayıp pörsüme meydana gelir. Üstad’ın Kumandan’a işaretlediği “üç tehlike”ye düşülür. Kadı İyaz’ın bir sözü var. Açık ve net söylüyor: “Kendi kusurunu bilmeyen ahmaktır.” Bunun yanında Said Nursi’nin bir sözü: “Kişinin en büyük kusuru kendini kusursuz sanmasıdır.” Kaba ruhlar kendine dokunan mevzuları hiç üzerine almazlar ve yıllar geçse bile ne uzayıp ne kısalırlar. Çünkü tekâmüle kapalılar. Onun için kendini didiklemek, her an muhasebe etmek, tekâmülü duruyor veya tersine dönüyorsa moda deyimle kendini “check etmek” zorunda. Kendini tanıma, kendini muhasebe etme, aynaya bakma. Velev ki kendini kolay kolay düzeltemese bile, hatasının idrakinde olmak, temel insan vasfıdır. Eğer idrak kütleşmişse geçmiş olsun. Böyle kemikleşmiş-donuklaşmış kabaları terketmek ise “ahmaktan uzak durun!” hadisince gereklidir. Kaba insan, kendi aklını çok beğenir ve ona göre herkesin aklı bir yana kendi aklı bir yana. Onun için hikâye edilir: Dünyadaki bütün akıllar bir yere toplanmış, herkes yine kendi aklını beğenip almış. İki fenalığın bir araya gelmesi de söz konusu olur. Şöyle ki, ahmaklık yanında gururludur da. Hâlbuki bir çapı da yoktur. Gurur ve ahmaklık bir araya geldi mi yapacak bir şey yoktur, oradan uzaklaşmaktan başka! Şu hususu anlamakta ben zorlanıyorum. Davayı ve liderini sevmek güzel bir şey ama bazı İbdacılar Kumandan’ı görmek için birbirini çiğniyor. Bu hususta kendilerine tahsis edilen çay bahçesini tarumar ediyorlar ve birbirleriyle sarhoş kavgası gibi kavga ediyorlar. Hâlbuki Üstad ve Kumandan şunu diyor, “surat tanımak adam tanımak değildir”. Bu ve buna benzer durumlar diğer cemaatlerde de var. Mesela filan şeyhi görmek için izdiham yapmak, acaib ve garaib tepkiler vermek, Müslüman’ın edep ve haşyetiyle bağdaşır sahneler değildir. Kalabalıklaştıkça, yani avama indikçe bazı şeyler engellenemez ama bu haller genel ve hatta makbul olarak görülüyor. Neredeyse istisnalar kural olmuş, herkes böyle olmuş. Kaba kabalığının farkında değildir. Gel de ayıya ayı olduğunu anlat meselesi. Hatta kırıp dökmekten, keyfine göre ve işine geldiği gibi davranmaktan memnundur. Adeta affedersiniz içindeki ayılığı dışarı dökünce mutlu olur. “Ayı kılıklı adamların şekilleri de, ruhlarına uygun mânâdadır.” (Üç Işık, S. Mirzabeyoğlu) Bu tip insanlar başkalarından aynı kaba davranışı görünce de şikâyetten geri kalmaz. Nezaket kolay yapılan davranıştır, bir Batılının tanımı bu ve doğru. Yapmacıklığa kaçmadan, tabiî olandır güzel olan. Fakat Batı işin ilim ve felsefesinde, bunca çile ve eserlerine rağmen onlarda estetik, davranış düzeyindedir, şekildedir. Beşerî münasebetlerde ve sanatlarda plastisite olarak ileri; ama ruhtan gelen bir estetik yok.  İslâm’da ise estetiğin aslı vardır, kolay yapılan ruhtan gelen davranış olarak “zevken idrak” mevzuu. “Estetik” yani bedî-güzellik idraki… Bedî ise ibda demek, aynı kökten gelir. “Güzellik, doğru ve iyinin, tek kelimeyle hakikatin zarafet ambalajıdır.” (Şiir ve Sanat Hikemiyatı-Estetik ve Ahlâk, S. Mirzabeyoğlu) Nasıl ki güzel bir dava kötü ellerde sunulamazsa, nasıl ki güzel bir yemek, kötü bir kapta (estetik duygunuzu harekete geçirmek için söylüyorum mesela köpek kabında sunulamazsa) estetik bir ambalaj olmadan (buna dil ve diyalektik dahildir) hak dava anlatılamaz. Bundan dolayı asır yenileyicisinin hikemiyat, diyalektik ve estetik sahalarını doldurması elzemdir. Kur’an ve Sünnet tertemiz ama çirkef ağızlardan kötü çıkar. Yani pis borudan temiz su akmaz. Onun için BD-İbda dünya görüşü estetik idraki başa almıştır. Üstad şöyle diyor: “Umulur ki, 15. İslâm Asrının yenileyicisi, İslâm’da estetik plânı başa alsın… Zira güzellik, hesap ve kitap sordurmadan, yakalayıcı, zapt ve fethedicidir!..” İslâm neslinin dört vasfını şöyle aktarayım: Dava Aşk ve Ahlâkı. Kültür Edası. Aksiyon Dehası. Sanat ve Estetik Anlayışı. S. Mirzabeyoğlu’nun İdeolocya ve İhtilâl isimli eserinden özetledim. Oradaki derin ve gerçek mü’min vasıflarına da iyice bakmalı, sonrasında aynaya da bakmalı. Birbirimizle geyik yapmaya değil. Veya nefsimizde kemal dikizlemeyle hiç değil. Ben şöyle bir abiyim, şöyle kumandanım, böyle eli kalem tutan fikirciyim, şu kadar cezaevinde yattım vs. değil. Dört Büyük Halife’nin sırasıyla şiarları: Hazret-i Ebubekir’de merhamet. Bunu iman, sadakat ve doğrulayıcılık mihrakı olarak yorumluyorum. Biz, dünyaya doğrulamaya geldik, hakkı ve hakikati doğrulamaya. Yoksa nefsimiz peşinde köpek gibi yaşamaya değil. Onu hayvanlar yapıyor zaten… Hazret-i Ömer ise adalet timsali. İslâm’ın kılıcı bizzat adalettir. Başta kul hakkı olmak üzere İslâm için cemiyet vazifelerini yapmamaktan uçurumdan aşağı yuvarlanacak gibi korkmalıyız. Allah’tan sakınma-takva gereği. Bunun yanında, kardeşinin kuyusunu kazmak ile mü’minlik bir arada nasıl olur? Birbirini sevmeden cennete girememek ölçüsü var iken, bu hased, gıybet, çekememezlik neden? Birbirini seven mü’minler topluluğu olmak duamız ve icramız olsun… Hazret-i Osman’da ise edeb veya hâyâ duygusu… Türk milletini millet yapan ana unsur, Kur’an’a, Peygamber’e ve ölçülere duyduğu edeptir. Şeyh Edebali timsalinde olduğu gibi. Hassasiyeti kalmamış, güzelden zevk ve heyecan duymayan nefislere dikkat. Modernizmin getirdiği bireysellik ve bencilliği gönüldaşlık ilişkilerine sokan ve onu bozanlara dikkat. Dün “Kurtarıcı” dedikleri kişiyi bugün aşmış (!) ve şeyhliğini ilân etmiş edepsizlere dikkat. Adam yerine konmasını İbda’ya borçlu ama nankörlük edip yediği çanağı kirleten nankör soyu. Kerameti kendinden menkul ermiş salaklığı… Hazret-i Ali’de ise ilim ve akıl. Adam İbdacı, ama kitap okumuyor, kültür ve sanat bahislerini gereksiz görüyor. Ve sonra şikâyet ediyor; ilim, sanat, fikir ve benzeri sahaları niye başkalarının elinde ve devrim ne zaman? Gecekondu kültürü veya varoş zevksizliği diye bir vakıa var. Yıllardır BARAN dergisinin editöryasında çalışan ve halen çalışmakta olan bir arkadaşa görülen lüzum üzerine şunu demiştim: “Gecekondu mahallesinde yaşamak ayıp değil, ayıp gecekondu kültürüne sahip çıkmak. Çünkü BD-İbda dünya görüşü yepyeni bir cemiyet modelidir, medeniyet inşaıdır. Göz zevkini de kaybetmemek için büyük ressamların kataloglarını incele, giyiminden her şeyine kadar (derginin mizanpajı dahil) bir estetik gözüne sahip ol.” Arkadaş söylediklerimi düşünüp elinden geldiği kadar kendini yenilemeye çalıştı. Şunu da ilave edeyim, zevk ve estetik maddî zenginlik işi değil, ruh ve anlayış işidir. Nice zengin var, sonradan görmüş zevksizliğini taşıyor ve parasıyla ne yapacağını bilmiyor. Harcamaları da sırıtıyor. Lüks arabada geziyor ama kendi “kıro”. “Kumandanın nezaketi ile İbdacıların kabalığı arasındaki bu çelişki niye?” diye de mevzu oluyor. Ben ise, “büyük davaya küçük adamlar yapışmış” diyorum. Öyle ki, “en doğru benim anlayışım” diye yobazca yapışmışlar, bırakmıyorlar. İbda’yı ve Kumandanı da mülkiyet olarak görüyorlar. Kimseye kaptırmak istemiyorlar, bencilce. Ayının sevgisi misali. Hatta bu hususta öyle yobazlar ki, birbirlerine ileri geri laf yetiştirip duruyorlar, sanal ortamda. Tabiî ki kimseye davayı bıraksın diyemeyiz ama adam olmak zorundayız. Aksi hâlde İbda’nın kadrosu olamayız, cemiyete de model olamayız. Bu iki kere iki gibi kesin ve zarurî bir durumdur. Davayı tekelinde görme anlayışının yanında emanete hıyanet de vardır. En son 2017 halk oylamasında Kumandan’ın “Evet!” beyanını yalanlamaya kalkan iki avukatın düştüğü (veya düşürüldüğü) durumda olduğu gibi. Müvekkilini yalanlamak, üstelik İBDA nispetinden bahsederken! Hepimiz için söylüyorum, yandaşlık kötü bir şey. Yandaşlığın bitişiği ise yavşaklıktır. Mevzu anlaşılsın diye misal vermek istiyorum. Kumandan cezaevinden çıktıktan sonra Haliç Kongre Merkezi’ndeki “Adalet Mutlak’a” konferansının bitiminde, Kumandan’la dinleyiciler arasına bir grup kolkola girerek sahnede perde oluştururken yanımdaki arkadaş bana şöyle demekteydi: “Bunlara gerek yok; Kumandan halk ile bütünleşen, diyalogları sıcak olan biri.” Maalesef o gün bu ve buna benzer kaba organizasyon örnekleri de gördük. Sorumluluk hepimize ait, orada Kumandan ile onu temsil iddiasında olanlar arasındaki fark da görüldü. Nezaket mevzuu konuşuyoruz. Ama bu kaba bir kimseye incelik yapacağız mânâsına gelmez. Çünkü kabaya nazik olunursa kabalığı artar, tepene çıkar. Ayrıca düşman ise, imha edilir. Ama bu nefsimizden değil, imanımızdan tezahür etmeli. Yağmacılıkla gaza arasındaki fark. Kuru cihangirlikle ila-yı kelimetullah için cihad arasındaki farkta olduğu gibi. Hâli, sükûneti, oturuşu her şeyiyle edeb timsali olan zahir ve bâtın âlimi BD-İbda’nın üzerindeki tuğra isim, irşad kutbu Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin sözünü burada nakledelim: “Kötülerle kötü, iyilerle iyi ol; güle karşı gül, dikene karşı da diken ol. Dostlukta akıllı dost lâzım; elinden geldiği kadar akıllı insanı dost edin. Eğer acı olmazsan seni yerler, eğer kurt olmazsan seni parçalarlar... Kabalarla kaba, naziklerle nazik ol!” (Kökler, S. Mirzabeyoğlu) Siyaset ve aksiyonda kabalığa bir başka misal. Bolu F-Tipi önünde Kumandan’a özgürlük gösterileri yapılıyor. Bu gösteriler önce iyi başladı. Daha sonra malûm bir cephenin organize ettiği gösteride, bir kadın erkeklerin önüne geçip kırmızı bir eteği polislerin tarafına atıyor. Buna da oradaki erkekler tekbir getirerek eşlik ediyor. Güya Tayyip Erdoğan’ı protesto ediyorlar. Hâlbuki Kumandan’ı çıkarmak için o zaman uğraşan Tayyip Erdoğan ve çıkaran da kendisi. Kadının gösteride bu şekilde bir figür olması ne kadar absürd ise Kumandan’ı çıkarmak isteyen, o zamanın başbakanı Tayyip Erdoğan’ı suçlamak da o kadar saçmalık ve bu saçmalıkları alkışlayanlar da var. Ferasetsizlik ve kabalık bu kadar olur diyemiyoruz. Çünkü devamı var. Güya hükümeti eleştirmek için polisle çıkan tartışma ve kavgada polise küfreden bir kadının sesini hemen sitelerinde yayınlamaları var. Bir kadının ağzına o laflar yakışmasa da, olayın tansiyonuyla ağızdan bazı sözler çıkabilir; ama bunu yayınlamak hangi akla hizmettir muamma… “Müzmin Tayyip Erdoğan karşıtlığı” politikalarıyla çelişecek diye Kumandan’ın çıkmasını istememek gibi bir durum söz konusu idi. Ve ben arkadaşlara, kendilerinin organizasyon yapmalarını ve bu kaba insanların organizasyonlarına katılmamalarını tembihledim. Önünü görmekten aciz bu cephe, sonra şaşkın ördek misali geri geri gitmeye devam etti. Önce IŞİD sevdalısı oldu, 15 Temmuz Şanlı Halk İhtilâli’ne “tiyatro” diyenlere katıldı. BARAN Dergisi’nden Ergenekonculara karşı duydukları platonik aşktan (Ergenekon mücahidleri demeleri) ve İbda’nın temel strateji olarak işaretlediği değişim yolu olarak halk ihtilâli şıkkını, çapına bakmadan askerî darbe olarak değiştirmek istemelerinden dolayı kovulmalarına rağmen, işin neticesinde her şey belli olmuşken yine de hatalarını kabul etmeyip, daha önce Ergenekoncularla yaptıkları gibi, Türk Solu ve Gökçe Fırat denen ne idüğü belirsiz ve dokunduğu yeri pisleten tiplerle iş tutarlar. İbdacılar ise 15 Temmuz’da aslanlar gibi savaşır, şehid ve gaziler verir. Ve şaşkın hâllerine bakmadan Kumandan’a akıl vermeler, yer göstermeler, siyaset ve strateji çizmeler, türlü edebsizlikler… Cephe özelliği kalmamış bazı kişiler görülmektedir. Körler sağırlar birbirini ağırlar misali. Sadece bir yerde değil, değişik cephelerde bu haller var. Bazı arkadaşlar bir araya gelerek Cemaat-Cephe olunmuyor, aksine öyle örnekleri var ki, birbirlerini sıfırlıyorlar. Çünkü bir araya geliş sebepleri birbirlerinin ruh aynasında kendini görüp tekâmül etmek değil, birbirlerini pışpışlamak ve nefislerini yellendirmek. Bunun pis kokusunu da bugün bir mikrofon vazifesi gören Facebook’tan yayıyorlar. Bunu hangi cephe yaparsa yapsın, cephe faaliyeti değildir. Müslüman’ın her yaptığı Müslümanca olmadığı gibi. Aynı şekilde İbdacılık için de böyledir, İbdacı olmak kimseye mutlak haklılık tanımaz. Hepimizin ölçülere uyması gerekir. Her teşkilâtta hizipçilik, baş olma isteği ve daha sonra liderinin yerine göz koyma durumu oluyor. Fakat liderlik hele kurucu liderlik Allah vergisi orijinal bir şey olup, kendi alanını kendi açandır, kendine özgü çile ve oluş alanıdır. Yani sığ işle, ayak oyunlarıyla olan şey değildir. Hainden beter ahmaklıklarla (bazıları hainliğe de varmakta) dava ve hareket yürümez. İman, aşk ve ahlâkını kaybedenlerin düştüğü ibretlik ve oyuncak durum. Edeb ve irfan olmayınca, haddini bilmeyince her şey olabiliyor. İnsanoğlu, doğruyu kaybedince tersine tekâmül gösteriyor. Ahmaklık hainliği besliyor. Nisbetini ve edeb ölçülerini kaybedenin nereye savrulacağı belli olmuyor. Aslında “benim yârim gelişinden bellidir” hesabı bu yolun nerelere ve ne gibi bataklıklara varacağı bellidir. Böyle örnekleri epey gördüğüm için böyle konuşuyorum. İsa-Musa olmaya kalkanları da gördüm. Allah istikametten ayırmasın. Hayatın anlamı olan fikri içselleştirmek gerekiyor, fikri bulamayanların ise arayış içinde olması... Kendi aklını ve nefsini ölçü alanların gideceği yer ise çukurdur. Fikirde ise İbda’nın diyalektik ölçüleri, edebî muhafaza içindir. “Din edebdir, edeb ise hadlere riayettir” buyruğuna itaati, her şeyiyle boyun eğmesi gereği. Kabalık ve kazmalığın temelinde, ölçü endaze tanımamak var. Mezhebsizlerin kendi aklını ölçü almasıyla aynı şeyi İbda için yapanları aslında aynı kategoride görmek gerek. Aşk, ideal ve iman davası beraberinde neleri yitirmişiz farkında değiliz. Kısaca kabalık kolay, incelik zor geliyor. “Vahşi Batı” gibi olmak istemiyoruz; ama tahassüs ve tefekkür eksikliği had safhada. Her şeyden önce zevki selimden gelen bir hissiyat olması gerek ki kabalıklardan üzülelim ve uzak duralım. Kabalık ruhun his dünyasını köreltir, nefsin arzu ve ihtiraslarını artırır. Bu da bize Üstad’ın bir tiyatro oyunundaki sözünü tedâi ettiriyor: “Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz!”. Ağlamak deyince Feto gibi ağlamak değil, için için yanmak kastediliyor. Yoksa insan nefsi için de ağlayabilir, hırsları için de çalışabilir. O zaman “yeni nizam- yeni insan” davasını cidden benimseyip bunun yoluna adım adım girmeliyiz. Önce kendimizi değiştirmeli ve her an yenilemeliyiz, bunun derdini, tasasını duymalıyız. Birbirimize bakacağımıza, Allah’ın oluş yolunda yürüyen ve sabredenin işlerini kolaylaştıracağına inanalım! Baran Dergisi 547. Sayı  

İslâm İktisadı -I-

İktisad, son asrın en revaçta bilim dallarının başında geliyor. Ancak, iktisadın diğer bilimlerden bir farkı var: Bir bilim dalı olmanın ötesinde, son derece tabii ve hayatın içinde bir hadisedir; yaşanandır. Halk arasında “hesabını bilmek”, “ayağını yorganına göre uzatmak”, “hesabını bilmeyen kasap, elinde kalır masat” vb. deyim ve atasözlerini sıkça kullanırız; bunlarla kişinin evinin gelir gider dengesini, masrafları tanzimini, girişeceği yatırımların hesabını bilmesi anlatılır. Adam Smith de “aklı başında herkes hesabını bilir” derken bu hali kastetmektedir. Zaten Yunanca “aekonomia”, İslâmî ilimlerde de “ilm-i tedbir-i menzil” olarak geçen bu bilginin esası, kişinin, ailesinin geçimini en “optimum”, yani ailenin bulunduğu mahallin ortalama hayat standardına, görgü ve alışkanlıklarına en uygun bir seviyede teminden ibarettir; yazı dizimizin terminoloji ile alakalı bölümlerinde izah etmiştik: Bu “bilme” işinin özü, kendi varlığını (ve maddeten ve manen kendi varlığının yayıldığı parçaları) idame ve isbat ile “diğerlerini” nefye dayanır. O kadar tabiî ve kendiliğindendir ki olmasa varlığımızı sürdüremeyiz. İşin doğrusu, bütün canlılara da içgüdü seviyesinde hâkimdir. Lakin mesele cemiyetin temel birimi olan aileden çıkıp genişledikçe karmaşıklaşmakta, farklı birçok amil devreye girmektedir. Artık bu noktadan sonra cemiyetin varlığının koşulu olan devlet ve onun ferd, aile, cemaat (sülale, kabile, klan, vs.) ve nihayet cemiyet biçiminde içiçe geçen/sıralanan, üzerine oturduğu topluluğu idare düzeni gelmektedir. Buna Batılılar ekonomi politik, biz ise ilm-i tedbir veya ilm-i siyaset diyoruz; yani tedbir bilgisi veya siyaset bilgisi. Tabirin kendisinden bile Müslümanlar nezdinde aslolanın düzen ve ahenk olduğu anlaşılmaktadır. İbda Fikriyatı’nın temel tezlerinden olan “her şey galibine tâbidir” hikmeti mucibince, cemiyette beliren bütün oluşumların ruhî bir mihrakın etrafında teşekkülünün hem kaçınılmaz bir vakıa hem de sistem kurulumu için bir zaruret olduğu açıktır. Cemiyet demek, bir ruh birliği olan insan topluluğu demektir. Yani devlet ve cemiyet, bir din/inanç sistemi şemsiyesi altındaki ahlâk ve buna bağlı kültür, iktisad, siyaset birliğinin tecessüm etmiş halidir. Cemiyete hâkim ruh, onun tüm unsurlarını şekillendirir. Marks’ın altyapı-üstyapı münasebetine dair tesbitine katılıyoruz lakin farklı bir biçimde: Ekonomik ilişkileri ve dolayısıyla üretim biçimleri cemiyetin altyapısını oluşturmaz. Onun altyapısını oluşturan o cemiyetin inancı ve bu inancın düzenidir. Bu inanç sisteminin mihverinde Marks’ın komünizmindeki geleceğin “sınıfsız ve çok mutlu insanlığı” olabileceği gibi, devlet fetişizmi veya milliyetçilik de olabilir. Yani cemiyeti bir arada tutan sadece klasik bir din görünüşündeki bir inanç merkezi olmayabilir. Bu nokta tam anlaşılmadığından, sanki bir tarafta din, karşısında da ateizmin farklı formları mevcutmuş gibi bir algı var ki, külliyen yanlış. Ferdin ve cemiyetin inanç duygusuna hitab eden “her şey” bir din mevzuudur; doğrudur ya da yanlıştır, o sonraki mesele… Daima ifade ettiğimiz gibi, geleceğe, bilinmeyene veya herhangi bir şeye matuf inanç olmadan insan, boşluğa düşer, dengesizleşir. Dengeyi temin için bulduğu her şeye yapışmaya çalışır, onu kendine itikad edinir. Ya da düşünemeyecek kadar yorulması, ezilmesi veya muhtelif uyuşturucularla (spor, eğlence, fuhuş, doğrudan uyuşturucu, vs.) beyninin çalışmamasının sağlanması gerekir. Kısacası inançsız insan olmadığı gibi, kişi ve cemiyetlerin altta yatan GERÇEK inancı, alt yapı olarak, diğer tüm kurum ve yapıları belirlemektedir ve buna iktisad da dâhildir. Karl Polanyi, en tabii ve günümüze kadar “genel geçer” iktisadî sistem olduğu iddia edilen serbest piyasa düzeninin geçmişte hiç de öyle söylendiği gibi genel geçer olmadığını, hatta 19. Asırda zorla yaşatılmaya çalışıldığını belirtmektedir. Piyasa ekonomisi, sıkı bir denetim altına alınmadığında, çok hızlı bir şekilde sermayenin temerküzleşmesine sebeb olmakta ve çökmesi mukadder hale gelmektedir. (Bu temerküzün zirvesi, Marks’ın tekelci burjuvazi terimiyle kast ettiği, üye sayısı çok az “galib” bir gruptur. Sayıları bir elin parmakları kadar olabilir.) Ona göre Kapitalizmin asıl tabiatı budur ve korkutucu boyutta yıkıcıdır, düzen bozucudur, kaotiktir. (Yukarıda Müslümanların ise düzen ve ahenk insanları olduklarını ifade etmiştik; İslâm insanın bu yönünü önceler. Batı’nın18. Yüzyıldan beri yaklaşık üç asırdır kaotik ve yıkıcı olmasına bir de buradan bakmak lazım.) Kısacası Polanyi’nin iddiası şudur: Hür teşebbüsün önünün açılması anlamında liberalizm, sermaye birikmesine izin verilmesi anlamında kapitalizm ve fiyatların kısmen arz taleb dengesinde belirlenmesine nazaran bir piyasa sisteminin varlığından söz edilse bile, bunlar kendi olağan akışı içerisinde ve insan fıtratına uygun bir biçimde cereyan etmekteydi. Devletler de liberalizm ve kapitalizm konusunda çok bilgi sahibi olmasalar da, olan bitenin verdiği rahatsızlıktan dolayı, insiyakî olarak, yani Polanyi’nin meşhur “çifte hareketi” icabı, gerekli önlemleri almaktaydılar. Çifte hareket, Polanyi’nin tasviriyle, içtimaî dengenin idamesi için bir sosyal tezahürün mukabiliyle dengelenmesinin zaruri olduğu karşılıklı etkileşim düzenidir. Ezcümle Polanyi gibi iktisatçıların nazarında bir kalkınma modeli olarak seçilebilecek liberal kapitalizmden daha kötü ve insanlığı ifsad edici bir doktrin yoktur. Lakin bu görüşün yerine onlar tarafından ikame edilmek istenen demokratik sosyalizm, Hristiyan sosyalizmi, vb.’nin de heybesinde, kapitalist sistemin motoru “para kazanma hırsı/vecdi”nin karşılığı daimi bir vecd ve tatmin kaynağı yok. Marksizm’de hele külliyen yok… Yani aslında Kapitalizmin bu kadar menfi cihetine rağmen halen bütün dünyaya hâkim olmasının esrarı, insanların önüne bir hırs/vecd hedefi koyabilmesinde yatmaktadır; zengin olma, rahat yaşama ve onunla beraber gelen zihindeki muhtelif tasavvurlar… Ruhu inkâr eden, etmese bile bir zemine oturtamayan rakiplerinin böylesi bir kapsayıcı muharrik güç karşısında kazanmaları mümkün değildi. Bu noktada İbda fikriyatının iktisada getirdiği en büyük yenilik, hali hazırda, mutlak fikre istinad etmeden bütün insanlığa şamil bir iktisadî doktrinin oluşturulamayacağıdır. Zira mutlak bir sabite olmadan bunun kurulamayacağı aşikar olduğu gibi, mutlak fikre istinaden kurulduğu durumlarda bile, adet ve geleneklerin, milletlerin mizaç hususiyetlerinin, coğrafi sebeblerin zorlamasıyla doktrinin ana çerçeveyi çizer hale gelmesi, teferruatı uygulamaya bırakması gerekir. İslâm devleti tek olduğunda dahi, farklı yörelerde farklı uygulamalara gidilmişti. Mezheblerin ortaya çıkışını andıran bu hal, hayata bakışın her nesilde kendini tazelemesinden dolayıdır. Her nesil, üretim, tüketim, alışkanlıklar vs. konularda az ya da çok yenilikler getirecektir ve bu durum mal ve hizmet döngüsünün de değişmesini gerektirir. Mesele, düzenin devamını ve heyecanın kaybolmamasını temindir. Bu konuyla alakalı başlıkları teker teker açmayı planlıyoruz. Her cemiyet, kendine has özelliklere sahibtir; nevi şahsına münhasırdır. O yüzden ticaret, piyasa, üretim, tüketim, gelir, gider, vergi, maliye gibi kavramları zincirin son halkaları olarak alırsak, bundan önce o ülkede cari ve devlete hâkim iktisadî anlayış, ondan da önce devlet ve rejim gelir. Devletin ahlâkın en “mükemmel” hali olduğunu, ahlâkın da kendi arkasında bir inanışın mevcudiyetini icbar ettiğini, sözü fazla uzatmadan ekleyelim. Ancak günümüzde mesele Üstad Necib Fazıl’ın meşhur benzetmesiyle “tersine çevrilmiş ehram” halindedir ve o yüzden kaotik bir mahiyet arz etmektedir. Birilerinin elinde örtülü bir şekilde kullandıkları piyasa ve devlet gücü, bu güçlerin manipüle edip yozlaştırdığı cemiyetin ahlâkî değerleri ve nihayet insanların kendi nefslerinin ilahlaştırılmasından başka bir şey olmayan sahte dinler... Bu dinler kategorisine sadece Batıda neşet eden “yeni bin yıl” dinleri değil, İslâm içinde gözüken reformist anlayışları da eklemeliyiz. Dünyada son bir buçuk asırdır yürürlükte olan iktisadî düzene bu gözle bakmak lazım… Bu sebepten, iktisadı ilk evvela yukarıda sıraladığımız çizgiye mutabık külli bir anlayışla bir bütün olarak, akabinde de parçalarını teker teker ele almanın doğru olacağı kanaatindeyiz. “Dünya gerçekleri” retoriğiyle bu olup bitenin, “müesses nizamın” meşrulaştırılması biçiminde bir yaklaşım asla kabul edilemez. Dünyada sürüp giden bir iktisad değil, bir ahlâk ve tahakküm mücadelesidir ve iktisad da bunun en önemli aleti mevkiindedir. İktisad sadece basit bir bilim dalından ibaret olsaydı, arka plandaki hiçbir gücün aleti olmasaydı, günümüzde maddî olayları gözlemleyerek, tecrübelerden yola çıkarak, yanlışları görerek, aklî muhakemeyi, tahlil ve terkibi kullanarak oluşturulduğu söylenen iktisadî modellerin başarısız olduklarını söyleyebilirdik. Dünyanın üçte biri açlık sınırı altında yaşarken yüzde onu obez olmuş durumda... Dünyadaki servetin % 90’ı %1’lik bir kesimin elinde, dolayısıyla % 100’ü, % 1’in kontrolü altında... Ancak, egemen güçler açısından bakılacak olursa, son 70 yıldır iktisadî düzenlemelerin dünyayı zapturapt altında tutmalarını sağladığı için, iktisadî doktrinler, Dünya Bankası, İMF, BM ve NATO desteğinde oldukça kullanılışlı araçlar mevkiindeler. Ekonominin kendi kuralları içinde işlediğine inanan “saf”larsa bizim gibi ülkelerde idareci pozisyonunda. Bankaların, finans kapitalin-uluslararası sermayenin ve Yahudi sermayesinin Batı’daki en büyük güç haline geldiğinin böylesine açık olduğu bir devirde bu tarz idarecilere sahib olmak da büyük talih! Dediğimiz gibi asıl kavga iktisad sahasında yaşanmıyor; asıl kavga ahlâk sahasında, cemiyete hâkim olacak kuralların ne olacağı konusunda yaşanıyor ve insanlar bunun bilincinde değiller. Her iktisadî olay, aynı zamanda ahlâkîdir. Ahlâkın olmadığı yerde gerçek anlamda iktisadın mevcudiyeti mümkün olmadığı gibi, insanı “çıkarını düşünen hayvan” şeklinde tanımlayan ve etki-tepki zincirinin dışına çıkamayacak bir varlık olarak gören tüm çeşitleriyle “determinizmlerin” ne kadar yanıldığı bugün daha iyi anlaşılmaktadır. İnsan, şuurlu olduğu süre boyunca, diğer canlıların aksine, ahlâk sahibi bir canlıdır ve çıkarını düşünmek de yukarda yaptığımız tarife istinaden bir ahlâkî davranıştır; mesele doğru ahlakın hangisi olduğudur ki o da mutlak fikir gerekli bahsinin önüne bizi getirir bırakır. İbda’nın “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı” prensibinden hareketle, mutlak fikir İslâm olmasaydı, cemiyete egemen ahlâk telakkisinin içinde işleyecek bir iktisad da olmazdı diyebiliriz. İslâm iktisad bahsi tam da gelip bu noktaya oturmaktadır: İktisad bir “habitat-çevre” işidir. Baran Dergisi 547. Sayı  

Egosantrizm, Bilgi ve Edebiyat

Her şeyin alabildiğince karmaşık ve olabildiğince hızlı seyrettiği, umumiyetle egosantrizmden kaynaklanan bir kapalılıktan doğan bencilliğin verdiği umursamazlıkla çabuk ve anlık işlerden mutluluğu devşirmeye çalıştığımız bir devirdeyiz. Böyle olunca da, bugün bizim için değerli olan yahut gözüken bir yazı, eşya, hâdise veya benzeri her şey ertesi gün algı dünyamızdaki gerçekliğini yitiriyor ve bir daha hatırlanmayacak bir karanlığa gömülüyor. Bu iş, bu mesele esasında öyle çarçabuk gerçekleşiyor ki, nazarımızda değil bugün, bir kaç saat içerisinde dünyanın en makul ve güzeli sayılan herhangi bir şey bir de bakmışız yokluğun çölüne atılıvermiş; öyle bir yokluk ki, var olduğunu dahî hatırlamadığımız bir karanlık... Hepimiz tavşan ile kaplumbağanın hikâyesini bilir ve her hatırlayışta dudaklarımızı büküp kaplumbağaya hak versek de, içten içe –aslında açıktan- mağlubiyetine rağmen yine de tavşanın yanındayız, onun gibi olmaya çalışıyoruz. En azından, içinde bulunduğumuz toplumun umûmî hâli bu! Demek ki, bilgi, yani herhangi bir husus hakkındaki “bilgi” ile onun gerçekliğini idrak ederek amel etmek arasında derin bir fark var. Devrimizin “bilgi çağı” diye anılmasındaki kandırmacanın bütün numarası aslında -anlayabilen için- kaplumbağanın kendinden emin yürüyüşünde çatırdayıverir. İnsanlık, bugünkü insanlık eğer “bilgi” denen mefhumu yani ilmi içselleştirebilmiş olabilseydi zannediyorum mutluluğun her an tüketilebilir bir şey olmadığını, daha ziyade onun bir süreklilik arz ettiğini anlayabilir ve kendini tatmin için bütün bir dünyayı kaostan ibaret bir manzaraya dönüştürmezdi. Bazen, bir şeyi anlamak için illâ o “şey”in bütün veçhelerini görmenize gerek yoktur; neticesine bakarak da o mevzu hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Batı dünyasının bir hayat tarzı, kültürü olarak tüm milletlere nüfuz ettirebildiği şey, nefsin o doymak bilmez tarafını an be an sömürülmesi oldu; kapitalizma da buna derler zaten! Böyle olunca da umûmî olarak dünya, husûsî olarak Türkiye’nin her meseledeki manzarası, bana göre, aşağı yukarı şu vaziyette: Devamlı bir şekilde doygunluğunu, itminanını arayan, fakat her işinde ve hareketinde iştihası daha da kabaran, kabardıkça doymayan, bilakis, mevcut iştihasını da yine kendi ürettiği doymak bilmez hırsı ile besleyen insan siloları... Trafikten bunalmış, kalabalıktan bunalmış, ailesinden bunalmış, mesleğinden, hayatından, çocuğundan, devletten, milletten; hülâsa “hayat” denen o ilâhi kıvılcımın neş’esini kaybetmiş, aramaya takâti kalmamış, aramasını gerektiğini bile hatırlayamayacak derecede bir koşuşturma içerisine itilivermiş yüzleri solgun, kaşları çatık, hisleri donuk, kalbi pörsük milyonlarca insan; köylü köyünden, şehirli şehrinden bunalmış vaziyette. “Psikologların psikoloğa gitmesinin tabiî sayıldığı bu kültür vasatında” diye bir cümleye başlansa “gerisini yazmaya ne gerek var?” diye düşünüyor insan...  Sebeb belli ve basit, çözümü ise ilâhi bir cilve olarak o basitlik içine sığdırılmış zorların zoru bir dava; bütün kalbleri tatmin hissinde birleştirecek bir şey, bir fikir, bir his! Ama nasıl? Ama nerede? Ama ney? Suâl ve cevapları ayrı bir bahis olmak üzere mevzumuza edebiyat tarafından bakarsak, bence, insanımızı bu yokluk çölünden çıkaracak nefha bulunsa bulunsa edebiyat sahasında bulunur derim. Üstad Necip Fazıl “edebiyâtı olmayan bir millet”in “zatıyla da mevcut” olmayacağını söyler... Edebiyat ve Büyük Doğu İbda Fikriyatı’nın yenileştirerek vazettiği anlamda edebiyyât yani “mücerret ve müstakil idrak zemini”. Neticede bütün gaye mutlu olmaksa, peki, mutlu olduğumuzda, gerçekten mutlu olup  olmadığımızı bilebileceğimiz dayanak noktamız nedir ki? “Mutluluk” dediğimizde kafamızda canlanan ve ulaşmak istediğimiz şey nedir ve nasıl tarif ederiz? İyi arabalara, yollara, kıyafetlere, binalara, yemeklere sahibiz; peki ya mutluluk? Ona sahip miyiz? Bütün bunlar bize mutluluk vermiyorsa yanlış giden bir şeyler yok mu? Bir şeyler yanlış gidiyorsa, bankadaki mevduatlarımızın eridiğini gördüğümüzde yaptığımız gibi niçin buna da müdahale edemiyoruz? Çok mutlu pop starların yüzbirinci kattan aşağıya kendini bıraktıkları bir devirde, ekmek gibi, su gibi, aldığımız nefes gibi ihtiyacımız olana ulaşmak, yepyeni bir anlayışla keşfetmemiz gereken “mücerret ve müstakil idrak zemini”nin ne olduğunu bulmak ve bilmekle başlayacak! Baran Dergisi 547. Sayı  

Otobüs, Ağlayan Bebek ve Händel

Yine bir çarşamba günü, mesai bitmiş. Otobüs ile evime gidiyordum. İstanbul’da yaşayanlar, saat 17-19 arası otobüslerin ne kadar dolu olduğunu bilirler... Trafik de otobüsün içerisi kadar yoğun idi. Hava kapalı, hafif rüzgârlı, yağmur da çiselemek ile çiselememek arasında kararsız. İnsanların yorgunluğu yüzlerinden belliydi. Dışarıda yolcu bırakmak istemeyen şoför, “arka tarafa doğru ilerleyelim” demekte... Ve sistem içerisinde gün geçtikçe emeğinin karşılığını alamayan, fakirleştikçe fakirleşen insanların o feryadı, “daha nereye gideceğiz, insanlar ile akraba mı olalım?”. Bir tarafta, mesaisi bitmiş insanları ailesiyle aynı sofraya oturtmak isteyen şoför, diğer tarafta yolcular... Tam o sırada, “kendimi orta kapının karşısındaki köşeye atmalıyım” diye düşündüm. Bir genç olarak, bizden yaşça büyük insanların olduğu yerde koltuk beklemek absürt olurdu doğrusu. Biraz sonra maksadıma ulaştım ve zorlu şartlar altında kendimi o köşeye attım, orta kapının hemen karşısına, sol tarafa... Aynalıkavak’ı geçip, Kırmızı Minare’ye varmıştık bile. Çantamdan kulaklığımı çıkarttım, sırtımı köşeye verdim ve Haliç’i seyretmeye koyuldum. O sırada bir kadın ve adam otobüsün orta kapısından bindiler, yanlarında bebek ve arabasıyla birlikte. Köşeden ileriye doğru birkaç adım attım ve bebekli arabanın oraya yanaşmasına müsaade ettim. Kırmızı Minare’den Halıcıoğlu’na kadar etrafımla bütün bağlarımı kestim, eve gittiğimde neler yapacağımı düşünerek, müzik dinliyordum. Tahminen aradan on beş dakika geçti. İnternetten “Best Of Handel” adı altında iki saatlik bir kolaj indirmiştim; Frideric Handel’e ait iki saatlik, eserlerin birleştiği bir çalışma. Tevafuk üzerine listemde bu eser çalıyordu. Handel’in hangi şarkısını dinlediğimi bile bilmiyorum, kolajın içerisinde 60’a yakın parça var. Bir müzikten diğer müziğe geçiş esnasında otobüse tekrar baktım, bebeğin hiç durmadan ağladığını, insanların da bıkmış vaziyette olduklarını gördüm. Sonra dışarıyı seyretmeye devam ettim, trafik ışıkları, karşıdan karşıya geçmek için sabırsızlanan insanlar, otobüsün içerisindeki itiş kakış... Birkaç dakika sonra tekrar etrafımı göz ucuyla dikizlediğimde herkesin rahatsızlığının bir kat daha arttığını gördüm. Bir bebeğe, bir de ailesine baktım. Bebeğin susması için hiçbir şey yapmıyorlardı. Belki de insanlar bu yüzden gergindi. Adam Suriyeliye benziyordu. Kulaklığımı çıkartıp, “Türkçe biliyor musunuz?” diye sordum. “Biraz” dedi. Kulaklığımı sol elime alarak, sağ elimle önce kulaklığı sonra da bebeği gösterdim, “müzik” diye ilave ettim. Adam biraz kararsız şekilde gülümsedi, “olur” dedi. Otobüsün orta kapısı ve çevresindeki bütün koltuklar bize odaklanmıştı. Zaten gözlerini ve kulaklarını oradan alamıyorlardı ya neyse... Telefondan müziğin sesini birkaç seviye kıstıktan sonra kulaklığı bebeğin kafasına geçirdim. Sudan çıkmış balık gibi çırpınan bebeğin buruşuk yüzünde, müsbet bir ifade belirdi. Bebek susmasın mı... Anne ve babasının suratındaki mahcubiyet, tebessüme dönüşmesin mi? Keza aynı hisler etraftaki dayı ve teyzeler için de geçerli. Hemen diğer ucumdaki bir dayı, “madem böyle bir olayın vardı, daha evvel niye yapmadın” minvalinde bir şey söyledi. Ben de, “belki de kulaklığın olayı budur, takılıyken olduğun yerden uzaklaşıyorsun ya, o yüzden iyi bir şeydir” dedim. Müzik... “Kâinatta her şeyin kendine göre ses çıkardığı, suyun şırıldadığı, kuşun öttüğü, koyunun melediği, telin inlediği ve göğün gürlediği bir âlemde, perde perde nispet helezonlariyle, mutlak hakikat arayıcılığından başka bir şey olmayan musikîyi, asliyle nasıl inkâr edebiliriz?..” diyor Üstad Necip Fazıl Kısakürek... (1) Ve Handel George Frideric Handel 1685’te Almanya Halle’de doğmuştur. Johann Sebastian Bach ile aynı yıl, Almanya’nın Halle kentinde (Bach’ın doğduğu Eisenach kentinden 80 km uzaklıkta) doğan Handel, bir cerrahın oğludur. Handel, tıpkı Mozart gibi çocuk yaşlarında keman, obua, org, klavsen çalmasını öğrendi. 17. yüzyılın başında önce İtalya daha sonra da 1710 Aralık’ta İngiltere’ye gitti. Sonra tekrar Almanya’ya dönse de, 1712’de tekrar İngiltere’ye gitti. Ve 47 sene burada yaşadı. “Water Music” isimli meşhur eserini de Büyük Britanya Kralı I. George’a atıfta bulunarak bestelemiştir. Bir Hâdise Sene 13 Nisan 1737 idi; Handel, Grosvenor Meydanı Brook Sokağı’nda zemin katta bir evde yaşıyordu. Handel, bir düşüş sürecinden sonra eskisi kadar meşhur değildi. Evinde çembalo (piyano tarzı, klavyeli enstrüman) çalarken bir anda odasında yere yığıldı. Uşağı Handel’in odasına girdiğinde onu iki seksen yerde görünce ne yapacağını bilemedi. Ve tam o anda asistanı Christoph Schmidt’in tevafuk şekilde eve geldiğini gördü. Schmidt, Handel’in doktoru Dr. Jenkins’i buldu. Handel son zamanlarında beste yapamıyor, borçları yüzünden muzdarib idi; son çare olarak 10 bin sterlinini bir tiyatroda orkestra kurmak için harcadı. Daha elli iki yaşındaydı. Doktorun eve varıp, müdahalesinden sonra Handel’in kolundaki damardan aniden kan geldi, bir damar patlamıştı; yapılan tedavi netice vermişti. Handel’in şuuru açıldı ve verdiği ilk tepki “her şey bitti, sonum geldi... Artık dayanacak gücüm kalmadı... Böyle yaşamak istemiyorum...” oldu. Handel vücudunun sağ tarafını komple kaybetmişti. Ve uşağının “iyileşecek mi” sorusuna, doktorunun cevabı “mucizeye bağlı” oldu. Handel tam dört yıl boyunca, sağ tarafı ölü bir şekilde hayatına devam etti, beste yapmaya çalıştı; ancak sağ elini milim bile hareket ettiremiyordu. Doktor bir süre sonra, tekrar muayene etmek üzere Handel’in yanına geldiğinde, ona Aachen’deki kas su kaplıcalarını tavsiye etti. Doktorun söylediğine göre o sıcak suda üç saatten fazla bir insanın durması intihar demekti. Handel bunu göze almıştı. Doktorun tavsiyesi üzerine kaplıcalara gitti ve müspet netice aldı... Sağ tarafı tamamen felç olan Handel, birkaç hafta sonra gitgide iyileşiyordu. Ama onca aradan sonra eskisi gibi olabilecek midir... Handel iyileşmeye başlasa da kasvetli bir süreçten geçiyordu. Borçlar birikmiş, özgüvenini kaybetmişti. Handel bir metin buldu, bu bir oratoryo idi. Kapağı açtı ve metnin ilk başlığı “Messiah” idi. İlk iki kelime şöyle: “Confort ye” yani “teselli bul” İşte o andan sonra ilham Handel’in elinden tuttu ve dosdoğru yeraltından yeryüzüne... Handel üç hafta odasından çıkmadı, sadece metni notaya döktü ve prova yaptı... Handel’in bir yıldız gibi parlaması için her şey tamamdı; tek bir şey hariç. “Messiah”ın son sözü. O dört yıl aradan sonra onu hayata bağlayan şeyin Yaradan tarafından geldiğine inanan bir kişi, ancak şunu söylerdi: “Âmin”... Bu Handel için hayatının en kritik dönemiydi belki de. Dostoyevski’nin, Beyaz Geceler’de dediği gibi: “Ulu tanrım! O ne mutlu andı. Böyle bir an insana hayat boyu yetmez mi” dediği anlardan bir tanesi. Bu eser İngiltere’de çabucak meşhur oldu. Kraliçe Handel’i çağırmıştı. Öte yandan “Messiah” için gelen tüm teklifler Handel tarafından kabul ediliyordu. Karşılığında ise mahpuslar ve hastalar için tedavi şartı koştu. Daha sonra kör oldu ama “Messiah”ın ateşi onu ölene kadar sardı; çalışmalarına ara vermedi. Gözleri görmeyen Handel, 6 Nisan 1759’da bir sahne aldı. Bunun veda sahnesi olduğu bütün İngiltere tarafından biliniyordu. Bestekârın rahatsızlıkları nüksetmeye başlamıştı. Handel cuma günü ölmek istediğini söylemiş ve 13 Nisan Cuma günü de hayatını kaybetmiştir. Bir tevafuk ise “Messiah”ın ilk sahnesi dört yıl önce 13 Nisan Cuma günü insanların karısına çıkmıştı...   (1) Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslâm Atlası, sh. 311   İstifade Edilen Kaynaklar Stefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar. Baran Dergisi 542. Sayı    

Haberler
Alperenler'den Sinagog Önünde İsrail'e...
Alperenler'den Sinagog Önünde İsrail'e...
Alperenler Neve Şalom sinagogu önünde Siyonistlere göz dağı verdi. Alperen Ocakları İl Başkanı Kürşat Mican “Siyonistler akıllarını başlarına alsın.”Nasıl orada bizim ibadet özgürlüğümüzü engelliyorsanız, bizde sizin burada ibadet özgürlüğünüzü engelleriz” dedi.
SON DAKİKA
Baran Dergisi'nin 549. Sayısı Çıktı
Baran Dergisi'nin 549. Sayısı Çıktı
Tek kurtuluş yolunuz, Büyük İslâm İnkılabına katılmanızdan geçer. 549. sayımızda bu meseleyi değerlendirdik ve “Akıncı Ruhu Diriliyor! Yeni Nizam, Yeni İnsan, Yeni Yurt!” manşetini attık.
SON DAKİKA
Ölüm Odası B/Yedi: İz Süren -Mim Mim’in...
Ölüm Odası B/Yedi: İz Süren -Mim Mim’in...
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun dergimizde tefrika edilen, dünya ve kainat plânını farklı bir veçheden ve farklı bir üslupla ele alan eseri Ölüm Odası B-Yedi’nin 374. bölümünün alt başlığı “İz Süren -Mim Mim’in Hikâyesi-”...
Müslüman Anadolu 15 Temmuz'da Haçlılara...
Müslüman Anadolu 15 Temmuz'da Haçlılara...
Gazeteci-Yazar Hikmet Genç ile 15 Temmuz’u, Anadolu’nun ehemmiyetini ve milletimizin üzerine karabulut gibi çöken kan emicileri konuştuk.