Yazarlar
Tüm Yazarlar
Necip Fazıl'ı Anmak mı, Anlamak mı?​

Star Gazetesi yazarı Yakup Köse'nin, Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Kâzım Albayrak ile Star Gazetesi Necip Fazıl Ödülleri vesilesiyle yapmış olduğu ve Star'ın 22 Aralık 2018 tarihli Pazar ekinde yayınlanan röportaj: Üstad Necip Fazıl Kısakürek ile tanışıklığınızdan bahseder misiniz, buna vesile olan şey neydi?  Biraz geriye gitmek gerekiyor... Bu soru beni epey heyecanlandırdı, Üstad ile tanışmam hayatımda ehemmiyetli bir döneme tekabül ediyor. Üstad’a beni götüren şey Akıncı Güç dergisiydi, 1979... O sene, Akıncı Güç dergisini Salih Mirzabeyoğlu çıkarıyordu. Akıncı Güç büyük bir teveccüh kazandı ve patlamaya yol açtı. Dergi, Üstad’a ulaştırılıyor ve çok makbul karşılanıyor. O zaman Ülkücülerin çıkarttığı Ortadoğu Gazetesi’nde, “Müjdelerin Müjdesi” diye bir yazı yazıyor Üstad, 10 Haziran 1979’daki şöyle diyor: “Onlar benim ardımdan gelmeyecek, ben onların arkasından koşacağım!” Üstad, başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere Akıncı Güç kadrosunu davet ediyor. On kişi kadar Üstad’ın yanına gittik, biz hariç başka misafirleri de vardı. Yay gibi bir sofra etrafındayız, akşam yemeği ikram etti Üstad. Yemekten sonra Üstad imam oldu, namaz kıldık. İnsan yaşlansa bile bazı şeyleri ömür boyu unutmuyor... Üstad’ın bize imam olması başka bir şeydi. O namazdan aldığım zevki, daha sonra belki de başka bir şeyden almadım. Üstad kıyamdan kalkarken, yerden destek alıyordu, hatırlıyorum... Gençtik biz, Üstad’ın yerden destek alması çok tabiî bir şey. Namazdan sonra sohbet ettik, Üstad’ın yanında sürekli Salih Mirzabeyoğlu vardı.  Gençliğin Üstad’a bakışı neydi?  Alâkanızı çekecek şöyle bir mevzu geçmişti; biz Yüksek İslâm Enstitüsü boykotlarında bulunmuştuk. Boykotlarda liderlik yapmıştım... Basında maalesef bazı karalama yazıları olmuştu. Boykot mevzuun içeriğine girmeyeceğim, davanın haklılığı ortadadır zaten. Ergün Göze Tercüman gazetesinde, bizim aleyhimize yakışıksız benzetmelerde bulundu. Ergün Göze de bizim Üstad’a misafir olduğumuz gün oradaydı... Biz de meseleden Üstad’a bahsettik... Üstad hemen Ergün Göze’ye döndü: “Sen bu gençler hakkında böyle yazmışsın! Neden?” dedi. Öfkeliydi, Üstad’ın imân öfkesi meşhurdur... Ergün Göze, kem küm etmeye başladı, “bana yanlış bilgi verildi.” dedi. Ergün Göze’nin kucağında Üstad’ın torunu Emrah vardı, onu bıraktı, savunma psikolojisine girdi. Üstad’ın gençliğe bakışına misal olarak Akıncı Güç kadrosuyla yaşadığım bu hatıramı anlattım. Üstad bir ukbada yaşıyordu o dönem, kendisi de söylemiştir bunu zaten. Hatta, “siz onu dirilttiniz!” şeklinde hasetçilerin bir eleştirisi oldu. Üstad’ı tekrar bir heyecana itti Salih Mirzabeyoğlu’nun zuhuru ve Akıncı Güç kadrosu...  Üstad’ın hâl ve beklentileri nelerdi? Kanaatimce o süreçte inkisar altında, bir nevi ahiret hayatı yaşıyordu. Üstad Necip Fazıl Kısakürek büyük bir aksiyon adamıdır, son nefesine kadar, hiçbir zaman davasından yılmadı ve dönmedi. Bazı şartlar yüzünden biraz ümitsizlik oldu. “Akıncı Güç hiç beklemediğim zamanda, hiç beklemediğim mekânda bir ışık fışkırdı!” diye karşıladı. Bu Üstad’ın ifadelerinden belliydi. “Işık” yazısı var Üstad’ın, çok önemli. Büyük Doğu yayınlarına çok gidip-geliyorduk. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu bizi tekrar Erenköy’e götürdü. Sonra Üstad’ın çıkardığı kitap-dergi formatındaki Raporlar’ın kapağında da “Necip Fazıl ve Yeni Dostları” ifadesi yer alır. Raporlar’da 7 ila 13. sayılarda Salih Mirzabeyoğlu ve Akıncı Güç kadrosundan arkadaşların bazı yazıları yayınlandı. Sık sık, arkadaşlarla Üstad’ın yanındaydık. Üstad’ın bize karşı alâkası, muhatap olması çok güzeldi, yakındı. Aksiyoner yönüyle birebir örtüşen bir tarzdaydı. Üstad’ın “bir genç arıyorum, gençlikte köprübaşı” mısraı vardır ve “aradığım genci buldum!” şeklinde Salih Mirzabeyoğlu’na atıf yapar. Üstad iltifatı esirgeyen biridir, bunu herkes bilir! Necip Fazıl bütün entelektüellerde telif hakkı olan biridir. Fakat neden Necip Fazıl ve Büyük Doğu tartışılmaz ve neden lif lif açıklanmaz?   Büyük Doğu’nun misyonu nedir? Üstad Batı’ya karşı İslâmcıların ve Türkün bozulma muhasebesini yapan bir kişi. Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu kanatları arasında yükselmemizi temin ediyor. Dünü ve bugünüyle, özellikle Osmanlı’nın yıkılışından itibaren Batı’ya karşı olan savaşımız sürüyor. Bugünün meselesi de budur ve bunun fikir reçetesi Necip Fazıl’dadır. Bizim bunu araştırmamız, tahlil etmemiz lâzım. Necip Fazıl’ın verdiği konferanslardan gençlik mevzuuna devam edeyim. Mesela İdeolocya Örgüsü’ne ek yapmıştır Necip Fazıl, bu eki de Akıncı Güç kadrosuna ithaf etmiştir! Bakın, bir gençlik kadrosuna ithaf ediyor bu kitabı da getirdim (Kâzım Albayrak, İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Marifetname isimli eserinin ön kapağını gösteriyor.) burada yazan ifade, Üstad’ın Akıncı Güç kadrosunda tüm gençliğe ithaf ettiği şeydir. Ne diyor? “İslâm’ı yenilemek”, hemen ardından “İslâm yenilenmez, anlayışı yenilemek gerek” işte bizim ihtiyacımız olan da bu, nasıl bir anlayış? İslâm’ı şunla-bunla karıştırarak değil! “Arınma çağında İslâm” diyor Üstad. Hatıralar anlatılıyor, çay götürmüşüm, getirmişim, şöyle, böyle...  Üstad’ı nasıl anlamak gerekiyor? Üstad’ın misyonu beşerî ilişkilerle ve hatırlardan ibaret değildir. Biraz önce bahsettim, Yüksek İslâm Enstitüsü mezunuyum. Daha önce de Üstad’ı okuyordum fakat şöyle bir şey var: Necip Fazıl sadece şair değil, mütefekkir ve aksiyon adamıdır. Üstad’ın bu cephesini Salih Mirzabeyoğlu sayesinde tanıdım. Yine Üstad’ın kitaplarında önemli gördüğüm başka hususu da belirteyim; edep... Din edep demektir, edep de hadlere riayet demektir. Bu kuru bir söz değil, fikirde edep, sanatta edep, siyasette edep. Ve insan, insan olarak edep. Peki, biz insanız, peygamberler, şehidler, sahabîler, veliler, âlimler var... Yüksek İslâm’da okurken bu edep bahsini görmedim, Üstad’dan gördüm. Necip Fazıl bunu sıralamış, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin sözünü almış: “Herhangi bir Müslüman bir sahabînin atının burnuna kaçan toz olamaz...” Buradaki “herhangi bir Müslüman” âlim de olabilir, veli de olabilir! Ben bunu Büyük Doğu’da gördüm... Yüksek İslâm Enstitüsünde görmedim. “Bu ne demek” demiştim, peygamber nuruna muhatap olmuş... Üstad’dan öğreneceğimiz çok şey var. Üstad’ın, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Kültür Davamız” isimli eseri için söylediği söz: “Bu kitap cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi, ilk çileli nefs murakabesi!” Bunu rehber ettik, bu yolda gittik, istifade ettik, istikamet çizgisini kaybetmemeyi, Üstad’dan öğrendiğimizi söylemek istiyorum. Altı çizilecek hususlar bunlar...  Gençlerin Necip Fazıl’a nasıl bakması gerekiyor, bu hususta neler söylemek istersiniz? Büyük Doğu ideolojisinin satır satır araştırılması lâzım. Her bahsin üzerine de ayrı ayrı tefekkür edilmesi lâzım. Necip Fazıl’ın hayatı, bizim için büyük bir rehberdir. Kütüphane, dernek, okul vb. müesseseler ne yapmalı? Akademisyenler, öğretmenler ve hatta devlet bu meseleye dair neler yapabilir? Elhamdülillah Müslüman’ız. İslâm’ı doğru öğrenebilmemiz için, İslâm’a muhatap anlayışımızın da düzgün olması lâzım. “Arınma çağında İslâm” derken Üstad bunu kastediyordu. Büyük Doğu büyük bir ideolocya örgüsüdür, bir dünya görüşüdür. Çağımızda Batı ve Doğu’daki hâdiselere nasıl bakacağız, bunun anahtarıdır. Demek ki, Üstad İdeolocya Örgüsü olarak, bir dünya görüşü örgüleştirmiştir. Bunun doğru olup olmadığı da Esseyid Abdülhâkîm Arvasî Hazretleri’nden kontrollü. Nakşibendî silsilesinin sahih bir şekilde nereye vardığı mâlum. Batı tefekkürünü bilmemiz lâzım, Üstad bunu tahlil ve tenkid etmiştir. Bizce ne yapmamız gerektiğini ortaya koymuş. Sadece klasikleri tekrar ederek bir yere varamayız, klasikler bizim hazinemizdir.  Biz bu hazineyi nasıl yürüteceğiz?  Gençliğin, bizim ve devletin de problemi budur. Bizi kuşatan dünya görüşünü anladıktan sonra, her alanda derinleşmemiz lâzım. İdeolocya Örgüsü bizim için bir rehber özelliği taşır. Mesela iktisaddan bahsedelim. Akademisyenler niçin Üstad’ı ilim adamı olarak tahlil etmez? Üstad’a ille etiket mi lâzım, ille de profesör mü olmalıydı? Bu dünya görüşü kaynaklarıyla beraber tahlil edilip, açıklığa kavuşturulsun. Üstad’ın sahip olduğu şey; ilmin üzerinde ki tefekkür boyutudur. İlmin gayesi ne, bağlı olduğu fikir mihrakı nedir? Ehl-i Sünnet’in ölçüleri yok, ilim yapıyor, sonra da başıboşluk oluyor. Bu sefer de modernist akımlara gidiliyor. Doğrusunu bilmemiz lazım, Üstad bu açıdan önemli bir ilim hikmet adamıdır dieybiliriz. Sahih kaynakları ölçü almıştır. Necip Fazıl’ın İman ve İslâm Atlası eseri, ilmihâl tarzıdır, fakat çağın insanına hitap edecek şekildedir. Eski ölçüleri süzerek vermiş Üstad, “Mektubat’tan süzülme” diyor Üstad. Bunu Büyük Doğu ve hatta Salih Mirzabeyoğlu için de söyleyebiliriz. Bunlar örnektir. Doğru yol için pusuladır. Kendi aklımızla, çok ileri gidemeyiz. “Kendi aklın var” diyorlar. Kardeşim ben kendi aklımla, Necip Fazıl’a bağlandım. Üstad mütefekkir. Ben Necip Fazıl çapında bir insan mıyım ki, “bunu da ben söylüyorum” diyerek, onun fikirlerini bir kenara koyacağım? Böyle bir şey olamaz. Haddini bilmek meselesine geliyoruz yine. Salih Mirzabeyoğlu’nun Necip Fazıl’ı tanımlamak maksadıyla söylediği şeyi ifade edeyim: “Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte çağımızın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını İslâm’ın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam”... Bakın, davanın aşkını, vecdini, diyalektiğini, estetiğini, dost ve düşman kutuplarını işaretlendiren, hedeflendiren, istikametlendiren adam. İslâm’a muhatap anlayışını, dünya görüşüne örgüleştiren adam diyor. Beş asırlık tarih muhasebesi dedik ya. Davasının aşkını, vecdini, estetiğini, dost ve düşman kutbunu işaretlendirme, bunu sadece bir âlim olan kişi yapamaz arkadaşlar. Üstad’ın misyonunu görmek lâzım. Âlimin işi bu değil. Metinlerden-kaynaklardan fıkıh, dil derleyip bunu koymak tamam, amenna. Beş asırlık tarih muhasebesini kim yapacak? Bozulmanın nerede olduğunu filan... İslâm, Osmanlı’nın son döneminde burada bozuldu, burada düzelecek.  Gençliğin neye ihtiyacı var? Yâni aşksız yürüyebilir miyiz arkadaşlar? Gençliğin aşka ihtiyacı var. İman ve dava aşkı, işte Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve onun izinden yürüyen İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu. Salih Mirzabeyoğlu derken, bunu takım tutar gibi söylemiyorum. Büyük Doğu davasını, nisbetle sürdürdüğü için böyle söylüyorum. Salih Mirzabeyoğlu “ben” demiyor ki, “Büyük Doğu’ya nisbetle” diyor. Nisbet davası değil mi bu zaten? Davanın aşkını, vecdini, estetiğini, dost ve düşman kutupları dedik.  Dost ve düşman kutupları? Düşmanın yoksa olmaz... Düşman ihdas edelim de demiyorum, iman ve küfür mücadelesi kıyamete kadar sürecektir. Nasıl ki, ruh-nefs kavgası var. İşte öyle, asıl kavga içimizde ve ölene kadar bu sürecek. Mevki-makam bizi aldatabilir, pörsüyebiliriz. Dünya telaşesi, geçim derdi... “Para” diyorlar, e buldun sonra ne yapacaksın? Daha çok kazanacaksın... Bu böyle olmaz. Nefs kavgası kıyamete kadar sürecek. Üstad dost ve düşman kutuplarını işaretliyor; içimizdeki düşman nefsimizdir, dışımızdaki düşman ise Batı’dır. Batı bugün büyük eserlerini koydu, bizim ise daha büyüklerini koymamız lâzım, Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu arasında... Mühendis arkadaşlar geldi, ODTÜ’de okuyanlar... Ben dedim ki, “kardeşim, Darwin’in koyduğunun daha üstünde bir şey ortaya koymamız lâzım, bunu yapmamız lâzım.” Bugün “Evrim Teorisi” diye okuyoruz. Karşıyız Darwin’e “maymundan gelmedik” deniliyor. Yine de Darwin’in teorileri okunuyor... Neden, karşısına bir şey koyamadık. Müslümanların sanat, ilim ve estetik bahislerinde en üstte olması lâzım. İstanbul Gülhane Parkı’nda “İslâm, Bilim ve Teknoloji Müzesi” var. Dinamik değil, dikkatimi çeken ne oldu biliyor musunuz? O devrin Müslümanlarının ne kadar çalışkan olduğu. Astronomi, geometri, fizik, tıbta ne kadar ileriymişiz! Şimdi “her şey Batı’dan gelsin”, bu Müslüman’a yakışmaz... Müslüman ezilmez, hâkim fikre mahkûm tavır yakışmaz. Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu derken, bunu pusula değerinde Üstad meydana koymuş. Bu pusula bize yol aldırır, yanıltmaz, bağnaz olmayalım, hür irademiz ve aklımızla bunu yapalım. Basiretli bir teslimiyetten bahsediyoruz, kölelikten değil. Üstad’ın sesini duyunca heyecanlanıyorum ben! Üstad’ın kendi sesiyle ilgili şiirleri var, biliyorsunuz. Fakat biz bu heyecanı kendimiz yaşamalıyız, üretmeliyiz de aynı zamanda. Üstad üç tehlikeden bahsediyor bize, “olmadan olmuş görünmek”, “şeyh taslağı”, “ulemâ taslağı”, “akademisyen taslağı” yani kendini çok bilmiş, haddinden fazla kimseler. Bunlar televizyonda çok boy gösteriyor, meşhur olmak için şeriat ölçülerimize devamlı kazma vuruyorlar. Düşmana kazma vurmuyorlar da bunlarla uğraşıyorlar. “Horozdan kurban etmeye” kadar. “Namaz vakitlerini üç vakte” indirmek, sonra “olmadı beş vakit olsun” falan filan diye abuk-sabuk şeyler. Üstad’ı tartışmıyorlar da bu şeyleri tartışıyorlar, bu işte ukde var ukde... Gölgede kalma ukdesi. Bu tavır Müslüman’a yakışmaz.  O zaman sorsak, bu hâl neyin nesi? Evet yenilenmeye ihtiyacımız var, Üstad’ın “İdeolocya Örgüsü’ne ek” bölümünde Akıncı Güç kadrosuna ithaf ettiği “İslâm yenilenmez, anlayışı yenilemek gerekir” bahsine yoğunlaşalım. Yeniliği hakikate ve ölçülere bağlı olarak zinhar itikadımıza, inancımıza değil, iman mevzuu Hz. Adem’den kıyamete kadar değişmez. Ölçüleri suiistimal etmek din tahribçiliğidir. İdeolocya Örgüsü buna muhatap, iktisad mevzuundan tutun, sanat plânına kadar bir pusulamız var.  Büyük doğu ve estetik? Üstad tiyatro için ne kadar didinmiş, tiyatro mevzuunda niçin sahalarda yokuz? Aynı şekilde sinema sahasını da doldurmamız lâzım. Kaba olmamak lâzım. Üstad’ın vasiyetidir, “15. İslâm asrının yenileyicisi İslâm’da estetik plânı başa alsın.” Estetik, hesap-kitap yaptırmaz, yakalayıcıdır, fethedicidir. Necip Fazıl, çağın sorunlarına bakmış, görmüş, tesbit etmiş. Sivil medeniyet mefhumuna bağlı bu çağda, Üstad, Müslümanların silahlarını o şekilde dizayn etmiş, silahlandırmış hem de her bakımdan. Düşmanı tahlil etmiş, bizim eksiklerimizi de tesbit etmiş, “bu silahları alın, savaşın” diyor. Bu bir mirastır. Fikirde de bir sürü keşmekeşlik var, psikolojik üstünlük bizde, Üstad “bana Batılı olmamak şerefi yeter” diyor. Niçin bunu demiş? İşin temelini psikolojik olarak vermiş, eziklik vardı. Osmanlı’nın Kanunî döneminden itibaren (Viyana’dan itibaren de diyebiliriz) eziklik hâkimdi. “Beş asırlık bozulma” derken niçin böyle söylemiş Üstad? O zamandan itibaren bozulmuşuz, yenilik yok diye... Üstad’ı anmak ve anlamak nedir sizce? Ve Üstad bizden ne bekler? “Batılı olmamak şerefi yeter” derken bu kuru kuruya söylenmiş bir şey değil, altını-üstünü doldurmuş Üstad. “Bizim iç işlerimize müdahale ediyorlar, bölmeye çalışıyorlar” diyoruz. Kardeşim sen sağlam, dinamik ol, diri ol. Lafla değil, çalışmanla, işte böyle olacak. Varsa başka babayiğit “böyle olması gerekiyor, öyle değil” diye, çıksın meydana, amenna, her şeyi konuşuruz. Yeter ki Batı’ya karşı böyle bir derdimiz olsun. Üstad’ın Sakarya Türküsü’ndeki mısralılarını hatırlayalım: “Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler.” Nil de, Tuna da “İslâm” diye şarıl şarıl akardı. Keza Fırat ve Dicle de öyle... Kıymetini bilmemiz lâzım bu davanın, içselleştirmemiz lâzım, kuru kuruya almak değil. Yaşayarak, her anımızda bu fikri yürütmemiz lâzım. Yürümemiz lâzım, Müslüman çağından mesuldür. İslâm’a muhatap anlayış olan Büyük Doğu’yu yürütmemiz lâzım. Hâdiselere bu minvalde bakıyorum, bu da senede bir kere “anarak” olmaz. Hissederek, duyarak bu anlayışı yaşamamız lâzım. 

Vatikan Haçlı Seferlerine Başladı

Papa Francisco, Birleşik Arap Emirlikleri’ni ziyareti sırasında El Ezher Üniversitesi’nin başındaki Şeyh Ahmed el Tayyib’le birlikte “dinlerarası diyalog” mesajlı “Dünya Barışı ve Birlikte Yaşam İçin İnsanların Kardeşliği Belgesi”ni imzaladı. Belgede, farklı dinlere inananlar ve herhangi bir dine inanmayanlar arasında uzlaşı ve kardeşlik çağrısı yapılıyor ve “çoğulculuk ve farklı dinlerin bilgece bir ilahi iradenin eseri olduğu” belirtiliyor. Papa bu hamleyi yaparken, bir yandan da “kötü adam” olarak görevlendirdikleri, bu çalışmaları sözde engellemeye çalışan Hristiyanların da olduğu imajı oluşturup, buna itiraz edecek Müslümanların bunlarla aynı kefeye konacaklarını ihsas ediyor. Kardinal Müller, manifestosunda Papa Francesco’nun adını anmasa da İnsanların Kardeşliği Belgesi’ndeki bu ifadelere karşı çıkıyor. Alman Kardinal Müller, eski “engizisyon” kurumunun devamı niteliğinde olan İnanç Doktrini Örgütü’nün yöneticiliğini yapıyordu ancak 2017’de Papa tarafından görev süresi yenilenmeyerek uzaklaştırıldı ve “kötü adam” olarak görevlendirildi. Hristiyanlıktaki “teslis” inancını hatırlatan Müller, “İsa’yı yalnızca iyi bir insan, bir kardeş ve arkadaş, bir peygamber ve ahlâkî bir örnek olarak görenlere karşı çıkılması gerektiğini” söyleyerek sözde kutuplar oluşturuluyor. Haçlı askerî işgallerinin sağlıklı sürebilmesi için bu açıklamalarla zemin oluşturuluyor. Türkiye’de “gizli kardinal” olarak da kamuoyunu meşgul etmiş Gülen’in Papa’ya yazmış olduğu mektup da bu doğrultuda olup o zaman çok tepkiler çekmesine rağmen “Dinlerarası Diyalog” programları Türkiye’nin her yerde yapılıyordu. Sonuç: Başarmak istedikleri işgali 15 Temmuz’da gerçekleştiremediler. “İnsan kardeşliği” diyerek, İslâm dünyasında sürekli Müslümanların kanını döken gizli din örgütü ile işlerini yürüten Vatikan, Büyük Orta Doğu Projesi’nin bir parçasıdır ve bu projenin gerçekleşmesi için dinî cihetten var gücü ile çalışıyor. İslâm ülkelerinde El Ezher Üniversitesi’nin başındaki Şeyh Ahmed El Tayyib gibi satılmış ruhlu insanların kritik noktalara yerleştirildiğini ve BOP sürecini bütüncül olarak okuduğumuzda bu kişilerin hedeflerini rahatlıkla görebiliyoruz. Bu yeni Haçlı Seferi’ni dünyaya ilk duyuran eski Amerikan Başkanı Bush idi. Vatikan’ın Türkiye ayağı gizli kardinali başarısız olunca, İslâm ülkelerini Arap NATO’su ile kuşatmaya çalışıyorlar. Bugün ABD Suriye’den geri çekilme taktiğini uygularken, öte yandan birbirine bağlı peşpeşe hamleler yapıyor.  Bunlara yakından baktığımızda Mısır, Arabistan ve BAE ile yeni bir kuşatma çabasını ve bunun Vatikan’ın başı Papa’nın Haçlı Seferleri ile desteklendiğini görüyoruz. Papa, hem Hristiyan dünyasında iyi rolü oynuyor hem de kardeşlik adı altında, sözde barışçıl bir yaklaşımla Müslümanları ılımlaştırma ve narkozlama işlemini İslâm dünyasında işletiyor. Papa’nın yaptığı şuna benziyor; insanların inançlarını bozarak mücadele etme ruhunu kırmak ve sonrasında Haçlı ordusunun yapacağı işgal için harekete geçildiğinde de direnci en aza indirmek... İslâm ülkelerinde zaten satılmış makam sahipleri boyunlarına takılmış yulardan istedikleri gibi çekilebiliyor. BAE’de Papa’nın karşılanmasını gördük... Ancak Katolik Hristiyanlar Papa’yı böyle karşılayabilirdi. Bunların işgal ve İslâm’a saldırı stratejileri olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Diyanet, Vatikan gibi çalışmadığı sürece, Türkiye’de dinî anlayışlar, eteklerindeki taşları döküp müdir bir fikre tâbî olarak hareket etmediği sürece çok büyük bir tehlike kapıda bizi bekliyor. Siyasî yönetime de iki önerimiz olacak. En azından mevcut düzendeki diyaneti yeniden yapılandırın. Hocalar sadece namaz kıldırmasın, müftüler atama tasdik merkezi olmaktan çıkarılsın... Haçlıların bu alenî saldırılarına karşı “minareler süngü camiler kışlamız” olsun. İkincisi askerlikle ilgili yapılan düzenlemeler; orduyu küçültücü hamleler olmasın. Türk ordusu daha modern, hareket kabiliyeti yüksek ve büyük olmak zorundadır.  Yeni ve daha düzenli bir orduya ihtiyacımız var. Bölgemizdeki güneyden kuşatılma çabası adım adım geliyor. Papa’nın BAE’ye çıkarma yapması bölgedeki tansiyonu ölçme hamlesi olarak da okunabilir... Bir sonraki adım ne olacak peki? Türkiye, Akdeniz’de elini güçlendirmek istiyorsa derhal “Akdeniz Ordusu” kurmak zorundadır! Şimdi birileri ordunun maliyeti hakkında ekonomik güce dair bir şeyler söyleyebilir.  Siyasîlerimiz unutmasın ki, ordu büyük bir istihdam kapısıdır. Baran Dergisi 631. Sayı

Gizli Örgütlerin “Göz”ü

İllüminati, Masonlar, Opus Dei, Kuru Kafa ve Kemikler, Tapınak Şövalyeleri, Trilateral Komisyonu, Ku Klux Klan, Bohemian Kulübü, Gül Haçlılar Örgütü, Majestikler, Thule Society, Bilderberg, Ordo Templi Orientis... Şu veya bu... İrili ufaklı bir sürü uluslararası gizli örgüt var!Bu belli bir şey. İşin ilginci bu örgütler hakkında adeta bir dedektif hassasiyeti ile uzmanları tarafından araştırmalar yapılmakta... Ve bunlar bunca gayretkeş çalışmalara rağmen bir türlü “bulunamamakta”lar!.. Hatırlayın, bir zamanlar Harun Yahya ismini kendine layık gören Adnan Oktar “Yahudilik ve Masonluk” kitabını yazmış, herkesin “vay be” diyeceği saklı gerçekleri(!) gün yüzüne çıkarmıştı. Böylesi gizemli örgütlerin dehşetengiz yapıları tezgâh arkasındaki mutfaklarda, içine her çeşitten kıvam tutturucu çeşnilerle birlikte yoğrula yoğrula itina ile servis edildi... Tabiî yersek! Ama, maalesef biz istemesek de kendini bu meselelere duyarlı ve onlarla mücadele ettiğini zanneden kimilerine sindire sindire yedirdiler!..  “Tuhaf bir şey, ‘onu yapma, bunu yapma, şunu yapma’ falan derken, çok sonra Üstad ile olan beraberliğimiz sırasında ben bir takım şeyleri Üstad’a söylerken bu mevzuyu da sıkıştırdım: ‘Üstadım bu Yahudi oyunudur, o mason oyunudur derken iş öyle bir tuhaf oldu ki, acaba kimse bir şey yapmasın diye bunları da mı Yahudi yayıyor?’ Bu ucuzculuk içinde birinin bir kitabı çıkmıştı, Yahudilerle uğraşan birinin... Diyor ki: ‘Şunu yapınca Yahudi çıkar, bunu yapınca Yahudi çıkar’ sonra şirketleri sıralıyor.”  Ve sonra bir de baktık ki, Masonlarla mücadeleye kendini adadığını zannettiğimiz Harun Yahya ve gibileri, herkesin gözünün önünde birden bire Mason oluvermiş! Niye? Niçinini kendisi daha iyi bilir tabiî... Ama, onda yanıldığını görenler için başkaları oltalarının ucuna taktıkları yemlerle sırada beklemektedir!.. Nam-ı diğer İslamoğlu diye bir zat vardı ya, hatırlatalım, onun da “Yahudileşme Temayülü” diye bir kitabı vardı. Şimdilik buraya bir mim koyalım! *** Gizli örgütler sıralamasında en tehlikelisi hangisi acaba? O mu, bu mu, şu mu?  Hemen hemen hepsinin ortak sembolü gibi sunulan ve üçgen içinde, piramidin en tepe noktasında yer alan “göz” acaba neyin nesidir? “Her şeyi gören göz!” İllüminati!.. Ara ki bulasın! Dedektifler harıl harıl çalışıyor! Bulsalar canına okuyacaklar, iflahını kesecekler! Ama yok! Bir türlü bulamıyorlar! Gizli örgüt ya! Nasıl bulunsun? O iş öyle kolay değil ki!.. Emek ister, sabır-sermaye ister, özverili çalışma ister. Onlarla mücadele kolay mı? Kolay, çok kolay! Görmüyor musun? Herkes tutturmuş bir yol gidiyor işte. Mücadele ediyorlar!.. *** 90’larda Konya’da mukim bir hoca vardı. (Hâlâ var.) Dergisine, “İslâmî Dergi” logosunu uygun görmüş, (öyle yazınca İslâmi dergi oluyor zahir) vaazları ile meşhur bir zat. Çıkardığı dergide zaman zaman Humeyni meddahlığı yapmaktan da geri durmuyor. O zamanlar “Allahuekber Humeyni rehber” diyenler pek revaçta. Bizim hoca, bir vaazında, televizyon yayınlarını kastederek, “evinin çatısında anten gördüğüm evlere girmem” diyor. O zamanlar sadece TRT televizyonu var ve tek kanal... “Hocaefendi” zararlı neşriyata meyli önleyecek ya! Böyle bir usul ile halkı aydınlatıyor!.. Lider etrafında halkalananlar, içine düşürüldükleri zilletten kurtulmak için sadakatle çalışıyor! Böylesi hocalar da doğruları söyleyenler olarak köşe başlarını tutmuş, mahir bir işportacı edasıyla dâvâ bezirganlığı yapıyorlar! “Şimdi ne var bunda?” Denilebilir. Doğrudur. Bunda bir şey yok!  Mevzu başka! Konumuz gizli örgütlerdi değil mi? Oraya varmak için bu duraktan geçmek zorundaydık! Hocaefendi ve gibileri mücadele ediyorlar ya! Mücadelenin seyrini takip açısından verdiğimiz misal önemli. Hoca’nın Humeyni övgüsü ile dolu “İslâmi Dergi”nin arşivleri ziyaret edilebilir. Merak edenler için şimdilik bu bir kenarda duradursun! Gizli örgütler mevzuunu deşelemeye devam edelim! Adı üstünde gizli! Niye gizli? Sadece kendilerinin bildiği bir gayeyi gerçekleştirmek için gizliler! Tamam, ama bu işin gizlisi saklısı kalmamış ki! Her şeye onlar hâkim! İllüminati dediğin şey ise, bütün dünyada ‘ONLARIN YÖNETİMİ’dir. Onların nizamı, onların düzeni, onların sistemi!.. Bu sistem içerisinde yaşayan herkes onların görüş alanı içerisindedir! Gizli örgütlerin gözü bu “göz”dür! Öyle mi, değil mi? Bugün, her şeye hâkim olduğunu zannettiğimiz liderlerin, devlet değirmenini döndürmek için nelere boyun bükmek zorunda olduklarını görmemek mümkün mü? Onları istemedikleri şeyleri yapmaya mecbur bırakan önemli saik nedir? Sadece buradan hareketle bile Türkiye dâhil, bütün dünyada yaşananlara baktığımızda, bu işin böyle olduğu gerçeğini kavrarız. ABD yönetiminin Venezüella operasyonu bir yana, Suudi hanedanının hali öbür yana, Mısır’ın Sisi’si sarayda, halkın adamı Mursi zindanda! Bir güç(!) her yerde, hep devrede! Hep devrede! İşte tam bu nokta, gizli örgütlerin buharlaştığı nokta. O kadar açıktırlar ki, artık görünmezler. Kendilerini aratırlar! Dolaylı veya dolaysız yollarla uyanması gerekenleri oyalarlar uyuturlar. Başörtüsüne özgürlük istersin, Ayasofya açılsın istersin onlardan. Evinde televizyon seyretmeme başarısını gösterirsen kazandı sayılır! Çünkü hoca gibiler öyle dedi. Ve sen sana denileni yaptın sadece... Böyle böyle, onlar hep perde gerisinde dururlar! Hemen herkesin dikkatini kendilerine çekerler. Nede olsa toplumun ‘görünmeyen önderleri’dirler. Onlar, yeri geldiğinde otoriteye meydan okuyan ve statükoyu zorlama ihtimali olanları sınamak için, kendi ‘anti’lerini sahaya sürerler... Anti terör uzmanıdırlar. Kendi adamlarını pohpohlayarak, “işte aradığınız lider bu!” derler. Ona karşı imiş gibi duran başka birini de “muhalif”miş ayaklarına yatarak onun karşısına dikerler. Kendilerinden olmayanları ilerde gereğini yapmak için tespit/teşhis ederler. Böylece elitlerin saklı gücüne isyan potansiyeli taşıyanlar, muhalif şemsiyesi altında toplandıktan sonra, çeşitli yöntemlerle ya pasifize veya imha edilir. Bu yöntemler noktasında o kadar mahirdirler ki! Şeytana bile pabucunu ters giydirirler! Zaten ‘satanist’ler ya! (Fethi Okyar’ın “Serbest Cumhuriyet Fırkası”, “Menemen vak’ası”, Işid curcunası, Selefi akım tantanası, Vahhabi çıkarması, Abduh Afgani tilmizliği, Mealcilik, Kur’an Müslümanlığı tezgahı, Cılık/culuk say sayabildiğin kadar hepsi...) Bütün tedbirlere rağmen kontrol altına alıp, imha edemedikleri bir hareket olursa onun da icabına bakmanın yollarını denerler... Şantaj, para ve istikbal vaadi ile devşirdikleri kimi “model” adamlara, gerektiğinde o hareketin fedaisi imiş gibi hareket etmesi gayesi ile “rol” verirler. Önünü açar “yol” verirler! Kontrolü edemedikleri gücü, içerden devşirdikleri elemanlar vasıtasıyla cazibe merkezi olmaktan çıkarıp zayıflatırlar. Aleyhte propaganda mekanizması ile sürekli aşağılar ve hiç olmayan bir şeyi varmış gibi göstererek etkisini kırarlar... Kırmaya çalışırlar. *** Burada bizim açımızdan yeni bir şey yok. Sahib olduğumuz her şeyi önce Allah’a, sonra Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na borçluyuz. Ve Kumandan, İBDA sistematiği sayesinde bu tür örgütlerle nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin yapı taşlarını döşemiş, bunun bedelini de şehid edilerek ödemiştir. Onun ortaya koyduğu fikriyatın gizli bir gündem maddesi de yoktur. İBDA’nın “önce devlet!” demesindeki hikmet buradadır!   *Salih Mirzabeyoğlu, Adalet Mutlaka Konferansı. Baran Dergisi 631. Sayı

Türkiye Venezüella’da Askerî Üs Kurmalı!

Dünyadaki tüm haberlerde yine benim memleketim olan Venezüella var ve ben de bundan bahsedeceğim. 12 Ekim 1949’da orada doğdum, çocukluğumu geçirdim. Akrabalarım, babam, annem, amcalarımda ve ailemin yaşça büyük tüm mensupları Venezüella’da, ekserisi Karakas’taydı. Dolayısıyla Venezüella’nın ahvali şahsımı, ailemi, arkadaşlarımı ve gönüldaşlarımı yakından ilgilendiriyor. Şunu unutmamalıyız ki Venezüella, hürriyet mücadelesi geleneğinden gelen insanların ülkesi. Bu gelenek 18. yüzyıldan, General Francisco de Miranda’dan bugüne devam ediyor ve tüm Latin Amerika’nın özgürlüğünü de en başından beri yakından ilgilendiriyor.  Bu geleneğe sahip olan Venezüella, yapılan bir takım idarî hatalar sebebiyle kötü bir durumda. Maduro, en iyi Venezüella Başkanı olan Chavez’den sonra oluşan bir yönetim tecrübesinin ardından geldi ve onun gibi olmak istedi. İyi ve merhametli bir insan olması sebebiyle çürümenin önüne geçemedi ve Venezüella halkının milyonlarca doları yolsuzluklarla çalındı. Buna Amerikan emperyalizminin ve Siyonizm’in yoğun saldırısı eklenince ülke ekonomisi yerle bir oldu.  Bu süreçte Küba Venezüella’nın yanında yer alırken, başta Brezilya olmak üzere Latin Amerika’nın geri kalanı karşısında yer aldı. Venezüella ile Kolombiya arasında iki bin kilometrelik bir sınır var. Sınıra Venezüella hükümeti tarafından bir köprü inşa edilmişti. 2016’da tamamlanan ve sınırdaki diğer köprülerin yerini alacak olan bu köprü iki senedir bilmediğim bir nedenle kapalı tutuluyor. Köprünün Venezüella hükümeti tarafından ülkeye yardımın girişini engellemek için yeni kapatıldığı yönünde propaganda yapılıyor. ABD’nin Venezüella’ya askerî müdahalesinden bahsediliyor. Bazı Latin Amerika ülkeleri buna karşı çıkıyor. Maduro da bunun hazırlığını yaptıklarını dile getiriyor ve müsaade etmeyeceğini söylüyor. Ne yazık ki Maduro son derece haklı. Venezüella’ya askerî bir müdahale yaklaştığını tahmin ediyorum. Venezüella, doğal kaynaklar bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Bunlara radyum ve uranyum da dahil ve Venezüella bunu bahane olarak kullanıyor. İran için de kullandılar ve İran uranyum geliştirme faaliyetlerinde başarıya erişemedi, belki de asla geliştiremeyecek. Hugo Chavez, Müslümanların ve Hıristiyanların haklarını müdafaa eden bir liderdi. Filistin davasına Siyonistlere karşı sahip çıktı. Maduro’nun babasının Yahudi olmasına rağmen Venezüella’nın bu tavrının Siyonistleri rahatsız etmesi de bu duruma gelinmesinde etkili oldu.  Guaido, enteresan bir şekilde ABD’yi Venezüella’ya müdahaleye davet etti. Sınır komşusu olan Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye müdahaleye karşı çıkarken, diğer NATO ülkeleri kabul etti. Venezüella krizinde Bulgaristan’ın tutumuna dikkat çekmek gerekiyor. Bölgenin en önemli ülkesi ve sınır komşusu olan Türkiye ile birlikte doğru bir tavır sergiliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan desteğini açıktan veriyor. Erdoğan’ın bir çok meseledeki tavrı ABD’yi ve Siyonistleri rahatsız ediyor. Bu sebeple Türkiye’ye karşı ekonomik bir savaş yürütüyorlar. Türkiye de buna karşılık Rusya ve İran ile yakınlaşıyor, öte yandan Katar ile geliştirdiği iyi ilişkiler de son derece mühim. Türkiye’nin Venezüella krizinde daha aktif bir rol alması gerekiyor. Hatta bir askerî üs kurması gerekiyor Venezüella’ya. Küba ve Türkiye, Venezüella’da askerî unsurlarını bulundurmalı ki zaten hâli hazırda Küba askerleri Venezüella kamuflajlarıyla orduya destek veriyor.  Venezüella ordusu ajanların rahatlıkla barınamadığı bir ordudur. Hemen hemen hepsi Bolivarcı devrimin arkasındadır. Bu sebeple müdahaleye kalkışırlarsa, bu kolay bir süreç olmayacaktır. Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya, insanlığa düşman olan Evanjeliklerin hâkimiyetine girmiş durumda ve Evanjelik Kiliseleri Hıristiyanlara düşmanlık ederken, İsrail ile ittifak yapıyor.  Bugüne kadar yaklaşık üç milyon Venezüellalı ülkesini terk etti. Çoğu Kolombiya’ya geçti. İşin diğer bir enteresan kısmı, resmî rakamlara göre geçmişte altı milyondan fazla Kolombiyalı Venezüella’ya göç etmişti. Kolombiya hükümeti çürümüş insanlardan oluşuyor. İki toplum arasındaki münasebete rağmen Kolombiya, Venezüella’nın karşısında yer alıyor. Fakat ne olursa olsun zafer bizim olacak! Allahu Ekber!   11.02.2019 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 631. Sayı

İçime Doğanlar: Eğitime Dair - V

Yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. Yürüyüşe grup halinde çıktıysanız, hatta bu grup iki kişiden bile ibaret olsa, buna sadece lafta yürüyüş denir, esasında pikniğe çıkmışsınızdır. Yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır, çünkü yürürken özgürlük elzemdir. Keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisinizdir; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilirsiniz. İnsan gerçekten yalnız mı yürümelidir? Böyle düşünenler sadece Nietzsche, Thoreau, Rousseau değildir. Birlikte yürürken adımlar çarpışır, aksar, yanlış hızda gider. Yürürken öncelikle temel ritminizi bulmanız, onu korumanız lazımdır. Doğru temel ritim size uygun olan, sizi yormayan ve tükenmeden on saatten fazla yürümenize olanak veren ritimdir. Ancak bu ritim çok şaşmazdır. Bir başkasının ritmini yakalamak, yani normalden daha hızlı ya da yavaş yürümek zorunda kaldığınızda bedeniniz bu adımları gerektiği gibi takip edemez. *** Doğaya dalıp gitmek dikkatinizi dağıtır. Her şey sizinle konuşur, sizi selamlar, sizden ilgi ister; ağaçlar, çiçekler, yolların rengi... Rüzgârların iniltisi, böceklerin vızıltısı, derelerin çağıltısı, adımlarınızın sesi… Hepsi varlığınıza yanıt veren mırıltılardır. Yağmur da öyle. İnce, yumuşak bir yağmur şaşmaz bir refakatçi; rengini, ahengini, seslerini dinlediğiniz bir mırıltıdır: taşa düşen damlaların o kendine has şıpırtısı, hızı değişmeyen yağmurun ezgilerle örülmüş uzun sicimleri. Tefekkürün mutlak kavrayışıyla bize sunulan onca şeye şahitlik ederek yürürken yalnız kalmak mümkün değildir. Bir gayret kayanın tepesine tırmandıktan sonra oturup manzarayı seyre daldığımızda yaşadığımız sarhoşluk. O araziler, evler, ormanlar, patikalar, hepsi bizimdir, bizim içindir. Yükselerek onların efendisi kılarız kendimizi, geriye bu hâkimiyetin tadını çıkarmak kalır sadece. Dünyaya sahip olunca kim yalnız hissedebilir ki kendini? Görmek, egemen olmak; bakmak, sahip olmaktır. Hem de mülkiyetin külfetleri olmadan; dünyanın manzarasından adeta çalarak faydalanırız. Ama tam olarak çalmak da değildir bu, çünkü tırmanmak emek sarf etmeyi gerektirir. Gördüğüm, görebildiğim her şey bana aittir. Ne kadar uzağı görüyorsam, o kadar çoğuna sahibim. Yalnız değilim: Dünya bana ait; benim için ve benimle var. Yalnız değilizdir işte, çünkü yürürken çevremizdeki ağaçların, çiçeklerin, canlı her şeyin yakınlığını, sevgisini kazanırız. Bazen bu yüzden sırf ziyaret etmek için çıkarız yürümeye; o yeşil açıklıkları, o ağaç topluluklarını, o mora çalan vadileri ziyaret etmek için. Birkaç gün, hafta ya da yıl sonra. “Epey oldu orayı görmeyeli. Tabana kuvvet gideyim o zaman!” deriz kendimize. Sonra yol, toprağa basma hissi, tepelerin şekli, ağaçların yüksekliği buluşuverir yavaşça: Tanıdıklarınız bunlar. Yürüdüğümüzde çok geçmeden iki kişi oluruz. Tek başımıza da olsak bedenimiz ile ruhumuz arasında bir diyalog vardır her zaman. Eğer yürüyüş düzgün ve sürekliyse kendini teşvik eder, metheder; kutlarım, aferin beni taşıyan bacaklarıma!.. Bir atın boynunu sıvazlar gibi kendi uyluklarımı sıvazlarım. Uzun süredir güç harcadığında, zorlandığı anlarda bedene destek olmak için oradayım ben: Hadi, devam et, tabiî ki yapabilirsin. Yürürken çok geçmeden iki kişi olurum. Bedenim ve ben. Ruh bedenime, bedenim ruhuma tanıklık eder. Gezintiler “Keyfe keder gezintilerde yürürüz elbette. Gezintideki yürüme, uzun gezilerinki gibi yoğun olmasa da, başka özellikler barındırır; daha mütevazidir, mistik tavırlara, metafizik aldatmacalara, gösterişçi ifadelere pek uygun değildir. Çocuksu bir ruh yakalamak; bedavaya yorgunluk atmak, zihni dinlendirmek ve yeniden keşfetmek için gezinmek. Büyümek sadece genellemelere, benzerliklere, var olma çeşitlerine karşı duyarlı olmak demektir. Ormanlar, dağlar, ovalar, etrafımızdaki her şey aynılaşır; biz yetişkinler için bütün yollar aynı büyük manzaranın içinde toplanır. Yetişkin kimse, her şeye ardında bıraktığı yılların tepesinden bakar. Tecrübeyle gelen bakış açısıyla her şeyi aynı seviyeye çeker, bir araya yığar, yavanlaştırır. Her şey aynıya döner. Yetişkin evinin bir ülke içinde olduğunu ve ona varacak pek çok farklı yol bulunduğunu bilir. Çocuk içinse yolun ürkütücü, tekinsiz bir yanı vardır. Her yol farklı bir dünyadır adeta. Birbirlerine benzemezler ve farklı evrenlere çıkarlar. Çocuk çoktan farkındadır iki ağacın aynı olmadığının: Hatları, boğumlu dalları, eğri büğrü gövdeleri onları birbirinden ayrı kılar. İki dut ağacı ya da iki meşe değil, şövalyeyle büyücü ve canavarla çocuktur onlar. Peki, kendi eşsiz ağaç sıraları, eşsiz nitelikleri, eşsiz yol renkleri ve rastlanabilecek eşsiz insanları olan iki gezinti hakkında ne söylenebilir? Her birinin farklı bir hikâyesi vardır, her biri farklı sakinleri ve hayaletleri olan farklı bir krallığın kapılarını aralar. Çocuklar yürürken, ağaçların yeşil dallarında fevkalade hayvanları fark edebilir, çiçeklerin güzel kokusunu alabilirsiniz. Hayal gücünün zaferi değil, önyargısız, katıksız bir gerçekliktir bu. Ayrıca doğa, anında şiire dönüşür. Bu gezintiler çocukluğun mutlak saltanatıdır. Büyürken bu saltanatın büyüsünü kaybederiz çünkü her şey hakkında fikirler ve kaygılar edinir, şeyleri nesnel halleri (ne yazık ki biz buna hakikat deriz) dışında tanımak istemeyiz. Şiirselliği nisbeten az da olsa yine bir o kadar hülyalı bir gezinti tarzı daha vardır. Hafiflemek, dinlenmek, temiz hava almak için çıkılan gezintiler. İnsan meşakkatli bir işin ardından ya da can sıkıntısından bezince, “zihnini temizlemek için” dolaşmaya çıkar; bilhassa ilkbahar güneşiyle yıkanan dışarının ferah havasıyla ofislerin kasvetli ve boğucu havası arasındaki zıtlık artınca. Alman felsefeci Karl Schelle yürüme sanatını oldukça güzel tarif eder. Eserinde yürümenin kesinlikle gevşettiğini (beden kelimenin tam anlamıyla gevşer, çünkü çalışırken iki büklüm olan duruşundan sıyrılıp dimdik durabilir) fakat asıl bayram edenin zihin olduğunu belirtir. Çünkü yürümek insanın ruhunu dinlendirir. Çalışırken önünüzdeki meselenin esiri olur, görevinize odaklanır, bir seferde tek bir şey düşünürsünüz. Oturur durumdaki beden fazla hareket edemez, şayet gayret sarf edecekse hareketleri çok belirli olmalı, kasları eşgüdümlü çalışmalıdır. Böylece çalışmanın sonunda, haddinden uzun odaklanmak zorunda kalındığı için sinirler yıpranır. Bununla birlikte yürümek, sanki bütün mesele durmaktan ibaretmiş gibi, hızlı bir mola ya da basit bir duraklama anlamına da gelmez. Yürümek ritmi değiştirir; uzuvları ve zihni melekelerini çözer. Yürümek öncelikle kısıtlamalara başkaldırmaktır; güzergâha, ritme, göreceklerinize siz karar verirsiniz. Söylenene göre Schelle, Kant’ın arkadaşıdır; onu okumuş olduğu da anlaşılmaktadır. Zira görünen o ki Kantçı estetiği yürümeye uygulamıştır. Gezintiye çıkmanın sırrı, kendi dik kafalılığımızın esiri olmuş, meşgul ve kutuplaşmış yaşamlarımızda nadiren karşılaştığımız, zihnin bu müsait olma halinde saklıdır. Müsait olmak, vazgeçmenin ve eylemin az rastlanır bir sentezidir ve yürürken zihnin bütün melekelerini harekete geçirir. Ruh adeta görüntüler dünyasına uygun hale gelir. Ne kimseye verecek hesabı vardır, ne de tutarlı olmak zorundadır. Neticesiz bu oyunda, dünya, aylak aylak gezen maymun iştahlı kimseye, ciddi ve sistematik gözlemciye nazaran kendinden daha fazla şey bırakıyor olabilir. Bütün bu keşif ve sevinçleri sadece açık bir zihinle yürüyenler tecrübe edebilirler. İlkbahar güneşi tarafından çağrılıp, sırf kendine bir zaman ayırmak için işiyle ilgilenmeyi bırakabilen kişinin karşısına kendiliğinden çıkar bu keşif ve sevinçler. Açık bir yürekle, işleri bir kaderi bir anlığına kenarda bırakma arzusuyla çıkmalıdır gezintiye. Gezintiden hiçbir kâr beklemiyorsak, meşguliyetlerimizi ve kaygılarımızı ardımızda, çekmecelerde bırakabiliyorsak, işte o zaman gezintiye çıkmak, var olmanın hafifliğini, kendiyle ve dünyayla özgür bir uyum içinde olan ruhun yumuşaklığını yeniden keşfe, o karşılıksız estetik ana dönüşebilir. İnsan kendi mahallesini duraksayarak, düzensiz bir tempoda, amaçsız ama başını kaldırarak ve yavaşça dolaşma zevkini bir kere olsun tatmalıdır. İşte mucize o zaman gerçekleşir. Kendine belirli bir görev biçmeden telaşsız yürümek, şehrin onu ilk kez gören birine göründüğü gibi görünmesini sağlayabilir. Bilhassa dikkat edilen bir şey olmadığında her şey –renkler, ayrıntılar, biçimler- gani gani ordadır. Bir başına amaçsızca dolaşmak, şu görüntüleri tekrar yakalayabilmenizi sağlar mesela: Şuradaki panjurların rengi ve o rengin duvarlarda bıraktığı iz. Pencere parmaklıklarındaki siyah kıvrımların zarafeti; taştan zürafaları andıran yüksek ve dar yahut tombul kaplumbağaları andıran alçak ve geniş evler; günbatımının parlak turuncu rengini mavi-gri ön cephelere yansıtan pencereler. İşte insan bu şekilde sokakları uzun uzadıya yağmalayabilir.   *** Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’un tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’deki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki, yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de kâinatla özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz? Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil, yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü yürüyen insan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için. Evet, dar sokaklar ve yüksek binalarla döşedik şehirlerimizi. Evlerimiz eşyaları düzmek için, sokak ve yollarımız ise korna ve motor sesleriyle insan zihnini dumura uğratan vasıtalar için yapılmış. Bütün bunlar nihayetinde insanların şehre dair duygu ve düşünce dünyalarına göre şekillenmiş. Şehre dair nasıl bir medeniyet (daha doğrusu medeniyetsizlik) varsa insan kendini şehirde mahkûm kılmış. İnsan bir sığıntı gibi yaşıyor şehirde. Şehrin muktedirleri rantçılar, gökyüzünü kapkara yürekleriyle kaplamışlar. Yavrularımız mahalle dünyasına yabancı. Yavrularımız yüksek binalarda günde altı saat televizyon seyreden anneleriyle teknolojiye mahkûm yaşayıp gidiyorlar. Sanal dünyadan koparıp onları oradan almak artık imkânsız. Bu çocuklara okullarda eğitim vermek zorların zoru. Bu çocuklar güneşin doğuşuna ve batışına tanıklık edip semanın kızıllığında seyre dalmıyorlar. Şiir tüten bir temaşadan yoksunlar. Yürümeye yabancılar. Ya evdeler yahut AVM’de zaman ve mekân algısının çarpıtıldığı kapitalizmin merkezindeler. Tüketim cenderesinde sıkışıp kalıyorlar. Tabiatın kucağında arkadaşlarıyla kendi kendileriyle oynayıp vakit geçirmiyorlar. Anne ve babalar para harcayıp bir şeyler alarak teselli ediyorlar. Nesiller arası mesafenin kapanması muhal. Tabiatın kucağından mahrum, rüzgârdan habersiz, güneşin sıcak ve dostluğuna uzaklar. Sanal dediğimiz onların gerçeği, bizim gerçeğimiz onların sanalı. Sabır nedir bilmiyorlar. Varsa yoksa “ben varım, benim dediğim olmalı.” “Annem, babam ve öğretmenim benim istikbalim için mücadele içerisinde, onlara layık olmalı, onların emeklerime hürmet göstermeliyim” düşüncesi zihinlerinden geçmiyor. Tablet karşısında cep telefonları ellerinde kendinden geçercesine saatlerce yoğunlaşırken birkaç dakika ders dinlemeye güçleri yetmiyor. Millî eğitim ise öğretmenlere “çocukların dikkatini çekin, onlara dersleri güzelleştirin” mavalları okumaya devam ediyor. Birkaç nesil kayboldu, kimse farkında değil. Öğretmenler üzülmeyin, istediğiniz kadar çalışın, bu çocuklara istenilen seviyede eğitim veremezsiniz. İnanın bu suç sizin değil. Bu sistemin kurduğu yapı bütün bu menfiliklere sebep oluyor. Yeni bir nizam, yeni bir medeniyet anlayışı ve bu nizam ve medeniyetin kucağında tezahür edecek yepyeni bir eğitim anlayışına ihtiyaç var. Acilen yeşille boyalı mekânlar gökyüzünün masmavi açılacağı bir dünya kurmalıyız. Komşulukların çiçek çiçek açılacağı mahallelere, çocuklarımızın tehlikesiz birbirleriyle kaynaşacağı sokaklara ihtiyaç var. Bunaldığımız zaman rahatça yürüyeceğimiz semtlerin kurulacağı şehirlere ihtiyacımız var. Velhasıl Büyük Doğu-İbda dünya görüşünü yüreklerine nakşetmiş belediye başkanlarına, doktorlara, mühendislere ihtiyaç var. Baran Dergisi 631. Sayı

Modern Dünyanın Bunalımı -III-

Gal Horozu Rene Descartes Üzerinden Örgüleştirilen ve Gayesine Erdirilemeyen Ruh ve Beden Düalizmine Dair (3)  Modern paradigma, büyük ölçüde Descartes’ın ruh ve beden düalizmi üzerine bina edilmiştir. Descartes’ın çerçevesini çizdiği Kartezyen felsefenin en önemli özelliklerinden biri, hatta başlıcası tek bir güç (akıl) veya seküler (dünyevî, maddî) bir otoriteye dayandırılıyor olmasıdır. Descartes öncesi güç ve/veya otorite, ne tek bir merkezli ve ne de bütünüyle seküler bir mahiyet arz ediyordu. Eşya ve hadiselere bakış, Aristoteles felsefesiyle Hıristiyan Skolastik öğretinin sentezi üzerinden kotarılıyordu. Diğer bir ifadeyle de, başta duyuların otoritesi, antik metinlerin veya Aristoteles’in otoritesi ve hassaten Kilise babalarının otoritesi olmak üzere, aynı anda birçok otorite üzerinden yürütülüyordu. Bu tür bir otorite, otoritedeki çok başlılık mânâsından mütevellid, otorite boşluğu mânâsına da geliyordu. Oysa Descartes, güç ve/veya otoritenin tek bir noktada toplanmasını istiyordu. Bundan dolayıdır ki kendi bilgi sisteminde, düşüncesini sadece kendisine ve Tanrı’nın ona vermiş olduğu akla dayandırmak istiyordu. Onun noktainazarından sadece akıl gerçek kesinliği verdiği içindir ki, diğer bütün güç ve/veya otorite kaynakları tasfiye edilmeliydi.(1) Nitekim öyle de oldu. Eşya ve hadiseleri anlama ve anlamlandırmada “niçin?” sorusunun yegâne menbaı olan akıl, kendisi hariç tüm güç odaklarını berhava etti. Descartes’ın “metodik şüphe” üzerinden elde ettiği “kesinlik ilkesi”, ruh ve beden düalizminin de doğmasına sebeb olmuştur. Gayet masumane bir şekilde dünyaya müjdelenen “çocuk” bugün tam bir canavara (Leviathan!) dönüşmüştür, ayrı mesele. Descartes’ın felsefî sisteminde düalizm, bizzat aklın doğurduğu bir şey olmakla birlikte, aklın da en önemli taşıyıcısı olarak belirmiştir. Daha evvel de söylendiği üzere, birbirine irca edilemeyen iki temel prensip veya iki cevherin varlığını kabul, felsefî literatürde Düalizm olarak bilinir ve bunun zıddı, Monizm(2) yâni Tekçilik veya Birciliktir.  Descartes’ın metafiziğinde, ruh ve beden çerçevesinde biri “uzanıp-yayılan yani yer kaplayan (res extensa)”, diğeri ise “düşünen (res cogitans)” şeklinde iki cevher vardır. Birbirine irca edilemeyen bu iki cevher (ruh ve beden), birbirinden tamamen bağımsız iki tözdür.(3) Her ne kadar Descartes’ta birbirine irca edilemeyen iki temel prensip veya töz olarak ortaya konmuş ise de, ruh ve beden düalizmi, Descartes’ın çağdaşı olan Baruch Spinoza (d. 1632- ö. 1677) tarafından tek bir cevher veya töze indirgenerek Tanrı cevheri veya tözünde birleştirilmiştir. Descartes’ın ruh ve beden düalizmi, süreç içerisinde monist (tekçi) bir sistemin de ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Spinoza’nın ortaya koyduğu felsefî sistem Panteizm(4) olmakla birlikte, Paralelizm(5) olarak da adlandırılmaktadır.   İnsan bedeni ile insan zihnini bir ve aynı şey olarak gören Spinoza Descartes’ın düalist töz anlayışına karşı çıkmıştır. Spinoza’ya göre ruh ve beden birbirinden ayrı iki töz değil, tek ve mutlak töz olan Tanrı’nın iki temel niteliğinin, yani yer kaplama ve düşünmenin ifadesidir. Dolayısıyla da, birbirlerinden ayrı olmaları kabul edilemez, çünkü bir ve aynı tözü ifade ederler.  Spinoza’ya göre Tanrı düşünen ve yer kaplayan bir tözdür. Tanrı yer kaplama niteliği ile dikkate alındığında şeyler birer beden olarak, düşünme niteliği ile dikkate aldığında ise fikir veya düşünce olarak görünür. Hal böyle olunca, Spinoza’da bir şeyin cismi (beden) ile o şeyin fikri (ruh) bir ve aynı şey olarak belirir. Bu tür bir düşünce, İslâmî literatürde “tenzih ve teşbih”(6) mevzuu üzerinden halledilmiş bir mevzudur. Doğrusu nerede teşbih nerede tenzih sorusu çok hassas ve dakik bir mevzudur. Bu tür hassas bir mevzuda, “Mutlak Fikir” üzerinden küllî-üstün anlayış kuşanılmadığı zaman sorunlu düşünceler ortaya çıkar. Nitekim bu tür sorunlu düşüncelerin bir neticesidir ki bugün topyekûn dünyada büyük bir buhran söz konusudur. Anlaşılan o dur ki, Descartes’ın düştüğü çukura Spinoza da düşmüştür.   Spinoza, doğada Tanrı’dan başka bir cevher/töz olmadığı fikrinden hareketle, Tanrı ile doğayı özdeşleştirmiştir. Başka deyişle, Spinoza’nın Tanrı ile kastettiği şey doğa ile kastettiği şey ile bir ve aynıdır: Tanrı, doğadır ve dolayısıyla da doğada olan her şey Tanrı’dadır. Bu düşüncesini ifade etmek üzere “Tanrı ya da doğa” anlamına gelen “Deus sive Natura” kavramını kullanmıştır. “Spinoza’nın yazılarında her yere tanrı yerine tabiat kelimesi konulabilir” diyen Bilge Adam Aliya İzzetbegoviç’i hatırlamanın yeri. (İslâm, sh. 266)(7) Varlığın veya bilginin kavranmasında düalizm, pek çok kültürde ve de pek çok filozof tarafından benimsenen bir yaklaşım tarzıdır. Zıtlıklar dünyasında bu tarz bir yaklaşım, kaçınılmazdır. Amma velakin, bütün kültürlerin ve de bütün filozofların bütün derdi veya çabası, Birleme mânâsına, “zıtların birliği”ni sağlamak yönünde olmuştur. Terazi kefelerini dengede tutan “horoz” keyfiyeti! Eflâtun’un madde ve misal alemi, Aristoteles’in “kuvve ve fiil”i, Kant’ın numen ve fenomen kurgusu, temelde birer düalizmdir. Çünkü bütün bunlar, birbirine irca edilemez bir muhtevaya sahibtirler. Keza, Hürmüz ve Ehrimen gibi ayrı prensiple âlemi izah eden Maniheizm(8) de bir tür düalizmdir. Son devrin en önemli düalisti ise Henri Bergson olarak okunabilir. “Aklı akılla iptal eden” olarak, felsefe tarihinde kendisinden sıkça söz ettiren Bergson, “Madde ve Hafıza” isimli eserini zihnin ve maddenin gerçekliğine hasretmiştir.(9)  Spekülatif felsefenin en önemli isimlerinden biri olan Bergson, Descartes’ın hemen her şeyi üzerine bina ettiği beşerî aklı onun ayağının altından çekip almıştır, denilebilir. Aklı akla taşıttırmaktan ziyade, aklı akılla iptal eden olarak aklın, elbette Batı alemi içinde, had çizgisini çekmiştir. Yine denilebilir ki, Bergson, Sokrates’ten bugüne beşerî aklın serüvenini kendi tabii seyri içerisinde zirveye taşımıştır. Amma velakin kemâle erdirmiştir denemez. Çünkü aklın mahiyeti yokluk olmakla birlikte, aynı zamanda ölümdür. Kemâlât şartlarını haiz olmak için aklın akılla iptalinden ziyade, ölümü şarttır. İslâmî literatürde Velîlik ve Şehidlik makamları, aklın hakkını tam teslim olarak ifade edilebilir. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın “Beşer zekâsının sekreteri” olarak belirmesinin temelinde, şeriata tam teslimiyet mânâsına aklın ölümünü gerçekleştirmiş olması vardır. Fikri çerçevede aklın ölümü ise, bağlı akıl mânâsına selim akıldır. “Peygamberlik tavrı”nın aklın ötesinde olması bir yana, iman çerçevesinde veya “İlâhî nizam” mânâsı çerçevesinde teklif edilen şeriat de aklın ötesindedir. İman kavramına getirilen tariften de bunun böyle olduğu pekâlâ anlaşılabilir. İman o dur ki, aklın kabule muhtaç olmadığı noktada başlar. Yani iman mevzuunda da aklın iptali söz konusudur. Diğer bir ifadeyle de akıl, kendisini iptal ederek (veya öldürerek) varlık kazanır (iman!). Descartes’ın kendisine rehber olarak gördüğü akıl, temelde, “temel kabul” üzerinden şekillenen bir akıl olmasına rağmen, aslında kabul edilmesi gerekenlere iman etmek üzerinden değil de, bütün var olanları inkâr (metodik şübhe veya paranteze almak) üzerine kurulu bir mahiyet arz eder.  Descartes’ın Kartezyen felsefesi veya metafiziğinde iki temel kavram yürürlüktedir, dedik. Bunlardan biri res cogitans, diğeri ise res extensa’dır. “Ben” veya “ruh” anlamında kullanılanres cogitans, “ruhî cevher” ve “mental olan” mânâsınadır. “Madde/dünya” veya “beden” anlamında kullanılan res extensa ise, “maddi cevher” ve “fizikî olan” mânâsına.  Res, nesne, olgu, şey vb. mânâlarına gelir. Res cogitans denildiğinde mental, -akla ait, akli olan-, eşya, şey, konu vs., res extensa denildiğinde ise fizikî olan konu, eşya, şey vs. mânâları açık edilmiş olur.  “Düşünen şey” anlamında res cogitans, Descartes’ın insana verdiği bir isimdir. “Cogito, ergo sum: Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü insana has ve hususi bir özellik olarak anlam kazanır. İnsan, “Res cogitans: Düşünen özne”dir. İslâm tefekkür dünyasında insan, “Nefs-i natıka”, yani “Konuşan nefs” olarak da dile getirilmiştir. Burada düşünceden ziyade dil üzerinde durmak gerekiyor. Kim bilir, belki de Descartes’ı yarı yolda bırakan da bu noktanın gereği gibi dikkate alınmamasıdır. Dil, diğer bir ifadeyle de lisan, varlıkta, “ayniyle insan” olarak anlam kazanır. Bilindiği üzere dil, düşünmenin de aletidir. Yani dil olmadan düşünce de olmaz. Descartes’ın dil mevzuundaki değerlendirmelerini bilmiyorum, ama Materyalist dünya görüşünün en önemli argümanı olan “İhtiyaçları alet doğurur” sözü üzerinden İBDA Mimarı’nın bu tür mevzulara yaklaşım tarzı günümüz Dekartçılarına çok şey söylemeli diye düşünüyorum.Meselâ “iktisadın meseleleri, felsefenin meselelerinden ayrı değil” tespiti üzerinden Kazım Albayrak, ilk çıkış noktası olarak iktisadı gören Marksistlerin aksine, iktisadı belirleyenin “dünya görüşü” olduğu vurgusu çerçevesinde İBDA Mimarı’nın “Necip Fazıl’la Başbaşa” isimli eserinde geçen şu terkibi hükmü aktarır: “İhtiyaçları alet doğurur ve ilk alet ruh ve fikirdir… Hani söyleyip duruyorlar, “ihtiyaçların karşılanması” filân diye… İhtiyacı neye göre tesbit ediyorsun?.. Kendini empoze eden ihtiyaç, hangi ruhî ve fikrî muhtevanın tezahürü?”(10) Evet; dil olmadan düşünce olmaz ve ilk dil, ilk insanla, dolayısıyla da ilk insan ve ilk Peygamber olan Hazret-i Adem Aleyhisselâm ile vardı. Ve; “Mutlak Ölçü” meâli: “Allah, bütün isimleri Âdem’e öğretti!” (Bakara Sûresi, âyet 31)  Res cogitans “düşünen şey”dir. Sadece düşünmeye ilişkindir. Düşünmenin dışındaki tüm hadiseler res extensia’dır. Res cogitans’ın özü düşüncedir. Hegel’in “tez, antitez ve sentez” döngüsüne dahi ilham kaynağı olduğunu düşündürtecek refleksiyona dayalı, üstüne katlamalı düşünce, yani “ide.” Fikir, akıl yoluyla ortaya çıkarılır. Duygulardan arındırılmış saf fikir, akla ihtiyaç duyar. Fikirler bir kalıbı doldurmaktadır ve bu kalıb, kavram’dır. Duygulardan arındığı ölçüde anlam bütünlüğü kazanır. Aradığı anlam açık ve seçiktir. Refleksiyon? “Kendi üzerine dönme, “zihnin kendi üzerine dönerek, sahip olduğu bilgiler hakkında muhakeme yapması”, “düşünmenin kendi üzerine düşünmesi”, diğer bir ifadeyle de “düşünme üzerine düşünme” mânâsından mütevellid refleksiyon, Hegel’in “tez, antitez ve sentez” döngüsünü de içine alacak şekilde, meselâ İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nin de etkisini gösteren olmak bakımından, “Nefs muhasebesi” kavramının Kartezyen felsefeye tatbiki olarak okunabilir. Evet; Descartes’ı felsefe tarihinde bu denli önemli kılan şey onun Kartezyen felsefenin kurucu iradesi olmasıdır. Kartezyen felsefenin en önemli argümanı düalizmdir, dedik.  Descartes, beşerî akıl çerçevesinde kendince bir düalist sistem oluşturarak, yine kendince “res extensia” ve “res cogitans” ayrımına gitmiştir. Descartes’e göre bunların her ikisi de substantia, yani tözdürler. Descartes’in bu noktada altını çizdiği önemli bir husus daha var ki o da şu: Düaliteyi meydana getiren tözler birbirlerine göre tözdürler, Tanrı’ya göre ise töz değildir. Descartes’ta asıl mutlak töz, Tanrı’dır.  Descartes, mutlak töz olarak gördüğü Tanrı’yı her nedense düşünce faaliyetinin dışında tutmak eğilimdedir. Her ne kadar Tanrı karşısında birer töz olmadıklarını kabul etse de, Descartes’a göre hem “res extensia” hem de “res cogitans” yine de birer tözdürler. Bu tözlerin insana has ve hususiliği üzerinde duran Descartes, “varlıklar bütünü” içerisinde yer alan insandan başka tüm varlığı, meselâ hayvan ve bitkiyi birer makine olarak, diğer bir ifadeyle de bir otomat olarak düşünmektedir. Ruha sahip olan ve hem “res extensia” ve hem de “res cogitans” özelliklerini bünyesinde barındıran varlık olarak sadece insanı görmektedir. Amma velâkin, Descartes, “res extensia”nın içerisine “res cogitans”ı yerleştirme sıkıntısı çekmektedir. Meselâ insan bedenini bir makine olarak gören Descartes, bu makinenin içine düşünen özneyi veya düşünen “ben”i koymada birtakım zorluklar yaşamaktadır. Bu da ruh ve beden düalizminin tüm kapılarını ardına kadar açmaktadır. Daha sonraları Gilbert Ryle, yazdığı bir eserde, Descartes’ın bu çabası hakkında “makinedeki hayalet” tabiri kullanmaktadır. Beden “res extensia” olarak bir makine ve içerisinde de bir hayalet (ruh) var ama bu hayalet bir türlü izah edilememektedir. Çünkü akıl, ruh ve beden arasında karşılıklı bir etkinlik veya etkileşim olduğunu kabul etmektedir. Bunların her ikisinin töz kabul edilmesi durumunda bunların birbirlerini nasıl etkilediklerine dair ciddi bir sorun ortaya çıkmaktadır. Hâl böyle olunca da, bunun çözülmesi gerekmektedir. Descartes’ın ortaya koyduğu düalizm bu veçhesiyle büyük bir soruna yol açmaktadır ve Descartes sonrası filozofların hemen hepsi bu düalizmi aşmaya çalışmışlardır.  Descartes, ruh ve beden düalizmini aşmak ve ruh ile bedenin etkileşimde olduğunu da göstermek adına şu şekil bir tesbitte bulunur: “Ruh ve beden bir noktada buluşur o da epifiz bezinde!” Bu mevzuda ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, Baran Dergisi’nde yayımlanan yazı dizimize muracaat edilebilir. Rene Descartes’ın ruh ve bedeni iki ayrı töz olarak kabul etmesi anlamlıdır. Bir üçüncü töz olarak Tanrı’yı görmesi ise daha bir anlamlıdır. Ancak, teoride kabul ettiği düşüncenin pratiğine dair sahici bir düşünceden, daha doğrusu “Mutlak Fikir”den mahrum olması, onu büyük bir çıkmaza sürüklemiştir. Hâlbuki Küllî ruhun pratiği, yani küllî ruha nisbetle ruh ve beden arasındaki iletişim veya etkileşim, ancak ve ancak Peygamberler vasıtasıyla anlaşılabilir veya izah edilebilir. Çünkü kul planında Küllî ruhun iradesi veya temsilcisi, Allah’ın yeryüzündeki halifesi mânâsına Peygamberlerden başkası değildir. Peygamberlik nuruna sığınmadan ruh ve beden düalizmi kâmil mânâda ne anlaşılabilir ve ne de izah edilebilir. Tam da bu noktada dinin İHYA edicisi olarak bilinen İmam-ı Gazâlî Hazretlerini hatırlatmak gerekiyor. İBDA Mimarı’nın Büyük Muzdaribler isimli eserinde çok ayrıntılı bir şekilde üzerinde durduğu veçhile, “Rönesans’tan sonra, -rönesans döneminde de-, Batı’da bir tek filozof gösterilemez ki, ışığını İmam-ı Gazâlî’den almış olmasın. Onun El-Munkizu Mineddalal” isimli eserinde nefs muhasebesi olarak geçen hususlar, Descartes’ın kendi yoluna düşüşü hakkında işlenmektedir.”(11) Bütün bir felsefe tarihi, temelde ruh ve beden (veya ruh ve madde) arasındaki etkileşimi anlama ve anlamlandırma çabası olarak görülebilir. Ruh ve beden arasındaki etkileşimi anlama ve anlamlandırmada biricik yol, ruh ve bedeni tek yekün içinde tutan Küllî ruh ile mümkündür. “Muhammedî nur” veya “Muhammedî ruh” çerçevesinde anlam kazanan Küllî ruhun hakikati anlaşılmadan, ruh ve beden arasındaki etkileşimin kâmil mânâda anlaşılabilmesi ve de izah edilebilmesi mümkün değildir. Küllî ruh anlaşılamadığı ve de izah edilemediği zaman, düalizm çukuruna düşmek kaçınılmazdır. Düalizmin kendisini katı kurallar çerçevesinde dayattığı bir yerde orada ya ruh veyahut da bedenden yana tavır almak bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim eski Yunan’da “ruh”, eski Roma’da “beden”, Ortaçağ Avrupa’sında “ruh”, Rönesans sonrasında ise tekrardan “beden” daha bir baskın olarak varlık göstermiştir. Hâlbuki her iki varlık arasında bir muvazene gerekiyordu ve bu muvazene, Küllî ruh olmadan asla ve kat’a gerçekleştirilemezdi, nitekim gerçekleştirilememiştir de. İslâm’dan başka hiç bir duygu ve düşünce sistematiği, ruh ve beden arasında iletişim veya etkileşimi kâmil mânâda anlayıp izah edemez. Çünkü İslâm, İBDA külliyatında sıkça tekrar edildiği üzere, “zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır.” “Horoz borcu” esprisine niçin bu kadar çok ehemmiyet verdiğimiz anlaşılmıştır, sanırım.   Anlaşılmıştır ki, Rene Descartes’ın ortaya koyduğu Kartezyen Felsefesinin (Düalizm) en büyük sıkıntısı, ruh ve bedeni dengede tutan Küllî ruh hakkındaki bilgi eksikliğidir. Buna bilgi eksikliği mi denir, yoksa inanmanın hakikatini temsil eden İslâm’dan mahrum olmanın nasipsizliği mi denir, bilemedim. Daha evvel söylendiği üzere, bu tür bir mevzuun altından kalkabilmenin asgarî şartı, İslam’a teslim olmak ve Peygamber nuruna yapışmaktır. Yani bu mevzuun akılla anlaşılabilecek bir mevzu olmadığı İslâm büyükleri tarafından dile getirilmiştir. Bu mevzu, metafizik yapılarak izah edilebilecek bir mevzu olmaktan çok uzaktır. Descartes’in en büyük handikabı, metafizikte kalmış olmasıdır, denilebilir. Descartes’ın metafizikten asla taviz vermediği iddiaları ise, el-hak doğrudur.  İmam-ı Gazâlî Hazretleri, Peygamberlik tavrını aklın ötesinde görür. Peygamberin nuruna niçin yapışmak lazım geldiği, Descartes’ın serencamından da seyredilebilir. Evet; İslâm, daha evvel de söylendiği üzere, “zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır” ve ruh ve beden düalizminin de küllî ruh üzerinden izahının yegâne kaynağıdır. Yaşadığımız yeni zaman ve mekânda bu mevzu, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi üzerinden izah edilmiş bulunmaktadır. “Çil horoz”un hediye ettiği yepyeni bir dünya ve tabii ki de “Baba horoz” keyfiyeti!    Dipnotlar 1-Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say. Yayınları, 5. Basım, İstanbul, 2015, sh. 441. 2-Monizm ya da bircilik, her şeyin bir tek zorunluluğun, ilkenin, madde veya enerjiden olduğunu iddia eden veya tek bir tözden kaynaklandığını savunan felsefi görüş. Monizm, mutlak olarak iki tür madde olduğunu ileri süren dualizmden ve mutlak olarak birçok türde madde olduğunu ileri süren pluralizmden ayrılmaktadır. 3-Töz: Kök, asıl, temel, cevher… Kâinatın varoluşunu açıklamaya çalışan felsefelerin ilk öğe olarak düşündükleri varlık, öz, değişen şeylerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavram. 4-Panteizm ya da tüm tanrıcılık veya kamu tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı’nın, Evren’in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır. 5-Paralelizm, zihinsel ve fiziksel olayların tanrı tarafından eşgüdümü sağlanan olaylar olduğunu savunan zihin felsefesi görüşüdür. Zihinsel bir olay olduğunda, mesela Ahmet odadan dışarı yürümeye karar verdiğinde, Ahmet'in bedeni odanın dışına yönelir. 6-Akâid ve îmân bahsinde “Tenzîh” ve “Teşbîh” diye iki mühim mes’ele vardır. Tenzîh, Cenâb-ı Hakk’ın her türlü noksanlıktan ve mahlûkata âit sıfatlardan uzak olduğuna ve akla gelen hiç bir şeye benzemediğine inanmaktır. Teşbîh ise, sıfatları ve fiilleri yönünden Allah ile yaratılmışlar arasında benzerlik kurmaktır. Bu benzerlik bizzat Cenâb-ı Hakk tarafından kendisine izâfe ettiği fiil ve sıfatlarla kurulur. Allah “Alîm”dir yani her şeyi bilir. İlim sıfatı kullarda da vardır. Elbette insanın ilmi kismî, eksik, sınırlı, değişkendir, Allah’ın ilmi ise ezelî, zâtî, sınırsız, değişmez ve her şeyi kuşatıcıdır ancak yine de sıfatın benzerliği söz konusudur. (https://defter-i-ussak.blogspot.com/2017/08/tenzih-ve-tesbih.html) 7-http://www.felsefe.gen.tr/spinoza_ve_metafizik.asp 8-İranlı Mani’nin kurduğu Hıristiyan-Zerdüşt karması dualist din... Manişeizm’in temeli, Zerdüştçülüğün iyilik ve kötülük ilkesine dayanır. Evrende iki ilke egemendir; iyilik ışık ve ruhtur, kötülük de karanlık ve bedendir. Evren bir iyilik-kötülük karışımıdır, insanda bundan ötürü ruhtan ve bedenden yapılmıştır. 9-Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Akçağ, 5. Basım, Ankara, 1990, sh. 61.  10-http://www.barandergisi.net/hayat-bir-mevzu-iktisat-makale,1925.html 11-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muzdaribler -“Düşünce Tarihine Bakış”-, İBDA Yayınları, c. 2, İstanbul, 2003, sh. 236. Baran Dergisi 631. Sayı

Çağımızın Meselesi

Ilımlı İslâm adı altında itikadımıza musallat olan FETÖ’nün 15 Temmuz ile beraber gündemden kalkmasının ardından doğan boşluk, ne yazık ki gerçek ve derin Müslümanlarca doldurulamadı ve ortalık daha beter bir bataklığa dönüştü. Bilhassa televizyon ekranlarında “sabah şekeri” kıvamındaki sözüm ona İslâmî programlar ve sosyal medya üzerinden yapılan yayınlarla Müslüman Anadolu’nun itikadına yönelik taarruz artarak devam etti, ediyor. Son yıllarda sıkça duymaya başladığımız deizm ve agnostisizm de mezhebsizlik, dinde reform, hadis inkârcılığı ve türlü sapkınlıkla beraber bu işlerin neticelerinden. Sorunun Kaynağı Temel problem dünyevileşme; ve dünyevileşme ile beraber gözün gördüğü ve görmediği her şeyin metalaştırılması. Bu yalnız bugünün meselesi değil.  İbda Hikemiyatı’nın tezlerinden biri de; “Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı. ... İlk insan, ilk Peygamber; Hazret-i Âdem (A.S.) ve ilk dil O’nunla var.” Şimdi bu teze diğer bir açıdan yaklaşarak şöyle de söyleyebiliriz; “İlk insan, ilk Peygamber; Hazret-i Âdem (a.s) ve ilk DİN O’nunla var.” İlk din Hazret-i Âdem ile beraber vardı ve tahrif edilen ilk şeriat da Hazret-i Âdem’in şeriatıydı. Ta ki insanlık kemâle erinceye ve Allah Resûlü halk edilinceye kadar muhtelif peygamberler ve onların şeriatları gelmeye devam etti. Dünyevîleşme, insanoğlunun muvazenesini kaybetme hâlidir; hani Kumandan’ın Üstad’ı takdim ederken, “İdeali aramayla toprağa bağlanmak arasındaki berzahta kıvranan insanoğlunun “oluş” ıstırabı…” deyişindeki muvazeneyi kurmak yerine, toprağa bağlanmakta karar kılarak “oluş” ıstırabından kaçınması hâli. Kendisini dine uydurmak yerine, dini kendisine uydurmaya kalkanların hâlinin kaynağı hep bu muvazenenin kurulamayışındandır ki, bu da yeni değil, insanlık tarihi kadar eski bir meseledir. Tarih boyunca gördüğümüz putların da, putperestlerin de, putperestliğin de kaynağı burasıdır.  Abdülhakîm Arvasî Hazretleri diyor ki; “Yetmiş iki bid’at fırkasının muktedâları, yani başları din âlimi idi; fakat akıllarını dinlerine tercih ettiler.” Bu nazardan bakarak, İslâm’ın sırat-ı müstakimine çapraz çizgiler çeken yetmiş iki bid’at fırkanın başındakilerin de din âlimi olduğunu düşünecek olursak, geçmiş dinleri tahrif ederek putperestliği imâl edenlerin de yine dinlerinin yerine akıllarını ve gözlerini tercih eden din âlimleri olduğunu unutmamak gerekir. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin meşhur sözüdür; “Küfrün kaynağını bilmeyen, gerçek imanda olamaz.” Yetmiş iki bid’at fırkanın kurucusu olan din âlimleri bu sözü işitmiş olsalardı, küfrün kaynağının İlâhî emirlerin tahrif edilmiş hâlleri olduğunu bilselerdi, yine aynı işi yaparlar mıydı? Muhtemeldir ki yine yaparlardı. Çünkü “nefsanî akıl”, kuşatabildiğini kavrar ve kuşatamadığını da kavrayabileceği bir forma dönüştürmek noktasında son derece şehvetlidir. Eğer mücerretleri idrak edecek, daha doğrusu idrakin aczini idrak edişin idrakin ta kendisi olduğunu idrak edecek “selim akıl” yoksa, bu işin sonu kimi zaman dini yıkmak, kimi zaman ise dini kurtarmak niyeti taşısa da her seferinde putperestliğe çıkar.  Doğru Düşünce Faaliyeti “Doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz.” der, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu. Yani, doğru düşünce kalıplarının bir yapbozun parçaları gibi birbirine eklenmesi gibi işletilen doğru düşünce faaliyeti ve bunun neticesinde ortaya çıkan doğru iş ve eser.  Bugün doğru kabul edilen düşünce hangisi? Dini kendisine uydurmaya kalkanlar her ne kadar Batılı düşünceye karşı çıkıyor görünüyorsa da, eserlerine baktığımızda açıkça görüyoruz ki düşünülen şeyin muhtevası farklılık arz etse de, tıpkı onlar gibi düşünüyorlar. Bunu, meselelerin yalnız o ân için onların idrak kablarına sığdığı kadarını kabul edip, geri kalan muhtemel tüm hikmetleri reddedişlerinden anlıyoruz.  El atılan İslâmî bir mesele bile olsa, eğer ki İslâmî bir düşünce ile ona yaklaşılmazsa oradan rahmet değil küfür doğar. Üstad Necib Fazıl’ın Esseyyid Abdülhakîm ArvasîHazretleri’ne ithaf ettiği, O’ndan ilhâmla ve intibayla yazılmış olan “Tanrı Kulundan Dinlediklerim” isimli eserinin başlarında, “bu taife elini küfre değdirecek olsa Şeriat, cahil elini Şeriat’e değdirse küfür doğar!” dediği hikmet.  Ruhçuluk İbda Hikemiyâtı’ndan öğrendiğimiz üzere; “ruh, muvazene âmilidir ve muvazene onun eseridir.” Demek ki, zıtlar arasında muvazene kurulması gereken her ân, biz şuurunda olsak da olmasak da âmil olan ruhtur. İnsanın, “Halk Âlemi”nde, yani içinde yaşadığımız bu âlemde doğan zıtlıklar arasında muvazene kurabilmesini mümkün kılan, “Emr Âlemi”ne âit olan zaman ve mekân dışı/üstü ruhudur. “Ruhçuluk, eşya ve hâdiseleri, kendi içlerinden çıkan kuru müşahede ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi kanunları üstünde, madde göziyle görülemez ve ölçülemez müessirlere bağlamak anlayışıdır.” İnsan aklı, idrak kuvvetlerinin tutsaklığında, kuşatabildiğinden ibaret bir çevreyi arzular. Kendisi olan “ben” başta, kendisinden hâriç kalan her “şey”i de idrak kuvvetlerinin tutsaklığında kuşatmak ister; “Halk Âlemi”nin sonsuz addedebileceğimiz kadar çok kombinasyonunu, birbirinden tecrit edilmiş parçalar hâlinde inceleyerek, bu kuşatmayı gerçekleştirmeye çalışır. Hâlbuki aklın bizzat kendisi, diğer akıllarla beraber bütünden bir parçadır ve bütün tarafından kuşatılmıştır. “İmam-ı Gazali, akıl yolundan kemâli araya araya nihayet aklı iflas ettirmiştir; dünyanın en büyük kafa buhranını çekmiş, büyük idrak kahramanı… Öyle ki, bastığı yere bile inanamaz, içtiği bir damla suyu bile hazmedemez hâle gelir. Ve der ki: “ - Herşey ruhtan ibaret; ruh ise Allah ve Resûlü’nün ruhu… Ona teslim olmaktan başka çare yoktu, ben de teslim oldum ve kurtuldum!” (Necib Fazıl, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor –Dünya Bir İnkılâp Bekliyor/Yolumuz, Halimiz, Çaremiz/Ruh Muvazenesi/Her Cephesiyle Komünizma, 11. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2011, s. 85-86) Mukaddes ölçü meâli: - “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” Ruh hakkında kat’i bir malûmatımızın olmaması bile, ruhun keyfiyetlerinden biri olan aklın aczini isbat etmeye yeter de artar. Öyle ki, beş duyu ve maddî suretlerin tutsağı durumundaki akıl, bu suretlere ve idrak kuvvetlerine sığmayan ruhu idrak etmekten yana acizdir. İnsanın dış dünyayı idrak etmesine vesile olan beş hasse, “Halk Âlemi”nin ötesini idrak etmekten yana da acizdir. Aynı zamanda, “Allah, zuhurunun şiddetinden gaiptir.” ölçüsünü de hatırlatalım. Akıl, bir şeyi kuşatınca kavrar demiştik; aklın, içinde bulunduğu âlem itibariyle “Emr Âlemi”ni ve “Zat Âlemi”ni kuşatamayacak olduğunu, ancak kuşatılan olacağını hesaba katacak olursak, imân için ruhçuluğun zaruret olduğu da böylelikle ortaya çıkar. Ruhun akıl tarafından kuşatılamaması ve tek bir esasa bağlanamaması, bize, “Hâlk Âlemi”nin hakikatlerinin zorunlu kanunlarla kuşatılamayacağını ve “Hâlk Âlemi”nin ruha nisbetle mânâlandırılması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Bizim dünya görüşümüz de bu ölçülerden yola çıkarak, madde plânını, onun ötesinde bulunan ulvî bir anlayışla, yâni “Mutlak Fikir”e nisbetle örgüleştirilen “İslâm’a Muhatab Anlayış” ile mânâlandırır. Keyfiyetçilik de burada başlar ki; keyfiyet demek, her şeyin ruh adına anlamlandırılması demektir. Ruhçuluk, aynı zamanda mihraksız aklın da reddedilişidir. Bu sayede ruhçu, aklın nefse tutsaklığından kurtularak gerçek hürriyete kavuşur; dolayısıyla ruhçu gerçek hürdür aynı zamanda. Batı’nın ve ona karşı görünüp aslında ondan taraf olan sapkınların bugün hürriyetten anladığı ve elindeki tüm imkânlarla dayattığı, insanın nefsine tutsaklığıdır. İnsan, nefsine tutsak olduğu ölçüde cemiyetten kopar, fânileşir ve yöneten “emperyalist tanrı”lar tarafından rahatça istismar edilir.  Nefs kelimesin hangi mânâda kullandığımızı da izah edelim: - “Nefs, ne ‘ben’dir, benliktir, ne zattır, şudur, budur; kalb hakikati içinde, ruhun mukabil kutbunu gösteren apayrı ve bambaşka bir mevcuttur. Her insanda bu mevcut daima gizli ve bazen aşikâr bir Allah düşmanıdır.” (Salih Mirzabeyoğlu, Kökler–Necib Fazıl’dan Esseyid Abdülhakîm Arvasî’ye–, 1. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1986, s. 105) Hakikati aramanın bize göre ilk şartı, “Allah’a inanıyor muyuz?” suâline verilen cevabdır. Eğer ki Allah’a inanılmıyorsa, “ruh ilgilendiği her şeyi canlı kılar” ölçüsünce, bugün ele ne gelirse veya ele ne verilirse bir süre sonra onun hakikati o olur ve eldekilere bakarak aranan hakikat, atılan her adımda iki adım öteye kaçar; “mihraksız tümevarım zaafiyeti.” Yok, eğer Allah’a inanıyorsak, iman sahibiysek, artık bundan sonrasında aranması gereken bellidir ve zaten bilinen aranır. Batı ruhunun, ilgilendiklerini canlı kılmasının uç misâli olarak “Samiri’nin öküzü” bahsini gösterebiliriz: - “‘Samirî’nin öküzü’ bahsinde, o öküz heykelinin böğürmesiyle alâkalı, Muhiddin-i Arabî Hazretleri, bilmeden Cibril Aleyhisselâm’ın ayak bastığı toprağın da heykele karıştırılmasıyla ilgili olarak, “ruh neyle ilgilenirse onu canlı kılar ve eşyaya yayılan bu ruha NASUT derler!” (Salih Mirzabeyoğlu, Berzah, Takdim) Ruhçuluğun ufkunda yer alan Allahçılık çizgisine çapraz bir istikâmette ilerleyen Batı’nın iç karartıcı manzarası bugün bütün çıplaklığıyla ortada. Ruhçuluğun ufku olan Allahçılık çizgisinin istikâmeti ise Hûd Sûresinde: - “Hûd Sûresinde istikâmet emredilmiştir. İstikâmet, doğruluk, çetinlerin çetini bir iştir. Zira istikâmet, bütün fiiller, haller, sözler ve ahlâkta orta yeri tutmak ve onda sabit kalmaktır. O şekilde ki, bütün fiillerde zaruret dışına taşılmasın ve ifrat tefritten korunulabilsin… Onun içindir ki, ‘keramet ve harikalarda iş yoktur, iş istikâmettedir.’ denilmiştir.” (Salih Mirzabeyoğlu, Kökler–Necib Fazıl’dan Esseyid Abdülhakîm Arvasî’ye–, 1. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1986, s. 139) Başta demiştik ya, belirlenen hedeflere nasıl varılacağı, buyurun size istikâmet davası.  Madde gözüyle görülemez, ölçülemez müessir “Mutlak Fikir”dir ve onun tatbik planındaki karşılığı da; insanî verim şubelerinin tümüne tabiî bir şekilde çözüm getiren “İslâm’a Muhatab Anlayış”tır. Dolayısıyla mesele İslâm’ı değil, Üstad Necib Fazıl’ın dediği gibi anlayışı yenileme meselesidir.  İslâm’ın Gerçek Düşmanları Küfrün kurmuş olduğu dünya düzeninin her planda iflâs ettiği ve çatır çatır çöktüğü günümüzde, hakiki bir İslâm ihtilâl ve inkılâbının önündeki asıl engel, küfür soyundan ziyade, kendisini Müslüman kisvesi altına gizleyenler ile İslâm’ı kendisine uydurmaya kalkarak itikadlara musallat olan reformist, nefsanî tefsirci, ham yobaz-kaba softa ve sahte sofilerdir. Bunlar düşmanlıkları yanı sıra gerek cehaletleri gerekse sinsilikleriyle hakiki bir İslâmî birlikteliğin gücünü zayıflatmak için tahliye kanalı vazifesi gördüklerinden, dışarıdan da desteklenmektedirler. Bu sebeble de bunlar, İbda’nın fikir ve diğer planlardaki imha hedeflerinden birini teşkil etmektedir. Baran Dergisi 631. Sayı  

Roman Okurken...

Roman okurken aklımızdan neler geçer? Romanın yazarı aynı zamanda bir nevi ressam değil midir? Okuyucu, hikâyedeki kelimeleri parça parça bir araya getirip, bütünleşmiş bir resme çevirmez mi? Şahsen yazarın anlattığı şeyleri okuyunca, “acaba yazar bu anlattıklarının kaçta kaçını yaşamıştır?” diye soruveriyorum kendime. Peki romanın değerini meydana çıkaran o parıldayan şey nedir? Vicdanımızı tetikleyen bir ahlâkî hâdise, tüm benliğimizi kaplayacak bir ihtiras, altında kalacağımız bir bela, kendimizle çelişkiye düşeceğimiz bir harp ve benzeri duygular mı? Yoksa hepsinden azar azar, şahsiyetimizi sarsacak şeyler mi? Eserlerin ismi birkaç kelimeden oluşsa da, muhteva bakımından birçok mefhumun işlendiğini söyleyebiliriz. Tek bir kelime yahut da veda niteliğinde kısacık bir söz, eserin tamamına bakışımızı değiştirebilir. Romanın değeri dedik, Andre Gide’in dediği gibi: “Romancının arzusu aslanın ot yemesi değildir. O, kurdu da kuzuyu da tek ve aynı Tanrı’nın yarattığını, sonra da ‘yaptığı işin iyi olduğunu görüp’ gülümsediğini bilir!” Romandaki karakterin cinsiyeti, fizikî özellikleri, yaşı okur için yabana atılmayacak birer ipucu olsa da, okurun alâkasını cezbeden asıl şey, hadiselerin işleniş biçimi, hayal gücüdür. Eserin ilk sayfalarından itibaren geçen süre zarfında, okur akıcı bir hikâyenin içerisinde kendisiyle karakterler arasında ortak noktalar arar ve kendi çapında hükümler verir. Filhakika okur bunları yaparken beynini adeta bir dedektif yahut usta bir satranç oyuncusu gibi çalıştırır. Bir tahta üzerindedir okur, rakibi ise elbette yapıtın sahibidir. Tahminleri boşa çıkan okur, neredeyse bir insan kadar canlı karakterin hâl ve hareketlerine kendini kaptırır, yazarın kuvvetini kabul eder; bükemediği bileği öper yani...  Okur, yazarını ne kadar iyi tanırsa, -biyografisi hakkında bazı bilgilere sahipse yahut yazarın, başka eserlerine de aşina ise- okuduğu sayfalardaki esrarengiz satırların ardındaki hamleleri anlamaya çalışır. Tecrübesiz okur, romanın kurgusuna kendisini kaptırır. İyi bir okur ise, okuduğu satırlarla yarışır ve şüpheyle sayfalar arasında kendi rızasıyla hapsolmuş bir yırtıcı gibi dans eder. Bu kendi rızasıyla hapsolmuşluğun sonunda, mükâfatının büyük olduğunu düşünür.  Mesela Honore de Balzac okuyunca arzularımız kamçılanır, arzularımızın en çok kamçılandığı şeyler ise, ihtimaldir ki çoğu zaman hayallerimizin ötesini zorlayacak şeylerdir. Parisli kibar fahişelerin ihtişamı, kendini her şeyden üstün gören tüccarlar, sefaletin pençesinde çehresini büyüleyen ve kendi cemiyetinin otoriteleri sarsan Parisli bir genç... İnsan, kimi zaman kendisine hayır getirmeyecek şeyleri arzular. Balzac bu arzularımızı tatmin eder. Bu büyük yazar, memleketinin insanlarının nabzına kulağını dayamıştır ve portelerin en sahihlerini romanlarıyla resmetmiştir. Bu Fransız fatihin memleketinde sevilmesi şöyle kenarda dursun, Rusya’da da gayet kıymet görmüştü; hatta Fyodor M. Dostoyevski’nin ‘dünya çapında dehanın mahsulü’ iltifatına mazhar olmuştu. Bazen tavan arasında bir hayat... Sefalet ve krizlerle birlikte alınan zoraki soluklar... Kriz esnasında yapılmış, yapılmaması gereken icraatlar. Belki de yapılması gerekliydi! Bin pişman olacağını bile bile, yapman gereken şeyler... Petersburg sokaklarındasın, hoşuna gitmeyebilir, dur birazdan Neva nehri yakınlarındasın. Üşüyorsun, yürümek istemediğin yolun kenarından geçerken, aynı zamanda içindeki iyi -yahut kötü- olan melekeyle kavgaya tutuşuyorsun. Yaptığın şeyin acısından hazzetmeye başlıyorsun, bu tam nefret ettiğin bir şey değil, fakat mağlubiyet de değil. Bir bakmışsın kürek mahkumu olmuşsun, yahut baba katilliğiyle suçlanıyorsun. Rusların yol göstericisi acıdan duyduğu hazla sokaklarda yürüyor, şak diye şehrin bir avamı eline birkaç kopek sıkıştırıveriyor. Acınacak hâline kıkırdayarak gülüyorsun, bu nedense sana saçma gelmiyor... Bir anlığına Dostoyevski olduğunu zannediyorsun.  Belki de milyonlarca insanın aradığı sefahati elinin tersiyle kenara iten, vicdanının deryasında kaybolmuş kahramana ne demeli? Düşünsenize, sahip olduğunuz her şeyin aslında hayatınızda fazlalık olduğunu? O gerçek hayatında yaptığı gibi, “Diriliş”te yeniden varolmak için kollarını sıvamıştı. L. N. Tolstoy bunu fark edecek iradeyi hayatının son safhasında bulabilmişti. Ölünce yok olacağını düşünen var ise korkmasın, iyi bir okur, tıpkı iyi bir eser sahibi gibi ölümsüzdür artık, aynı hisleri taşımış olanlarla... Bu mısralar sanki bahsettiğimiz üç büyük ustaya atfedilmiş gibi: Bir usta oldum artık ben Hazzı ve acıyı taşımakta, Ve acıdan duyduğum haz, Sonsuz mutluluktur bana. Baran Dergisi 630. Sayı

Bir Proje Olarak “Başını Açmak”

1980’li yıllarda başörtülü kadınların görünür hale gelmesi, Türkiye’de rejim tarafından hoş karşılanmadı. Üniversitede başörtülü kadınların yoğun bir şekilde boy göstermesiyle bu rahatsızlık yasakları getirdi. Tartışma o günlerden bugünlere kadar renk değiştirerek sürdü. 90’lı yıllarda yoğunlaşan tartışma sert tedbirlerle yoluna devam etti. Yasaklar İmam Hatip Liseleri’ne kadar ulaştı. Ülkemizde rejimin beka sorunlarından biri haline geldi. 28 Şubat Darbesi’nin ana maddelerinden biri de başörtüsüydü. Direnen ve başını açmayan kadınlar okullarını okuyamadı ve “kariyer” yapamadı. Başını açmayı tercih eden kadınlar, okullarını bitirdiler, kariyerlerini tamamladılar ve bugün iktidar partisinin yer açtığı alanlarda görev yapmaya başladılar. Ak Parti iktidarı ile birlikte bazı kadınlar, başörtüsünün siyasetini yapan insanların iktidarda olduğunu ve başörtüsünün bir partinin simgesi haline geldiğini söyleyerek başlarını açtılar. Bu 2005’li yıllarda meydana geldi. Bazı gazeteci-yazarlar, bazı akademisyenler bunun öncülüğünü yaptı. Gazetelere röportajlar verdiler. Ağca’nın nişanlısı ve Müfit Gürtuna’nın karısı bunlardan öne çıkanları idi. Aslında bu başka bir tartışmanın alttan alta yürüyen tezahürüydü. Bu kadınlar “başörtüsü”nün farz olmadığını, Kur’an’da bununla ilgili bir emir bulunmadığını savunuyorlardı.  Aynı yıllarda Ortadoğu kökenli Amerikalı bazı aktivist veya yazar, akademisyen Müslüman kadınlar başlarını örtüp açmanın bir şey ifade etmediğini göstermek için basının önünde başlarını açtılar. Basının flaşları önünde namazlarını başı açık kıldılar. Bunların öncülüğünü Amina Vedud yaptı.  Türkiye’de de bunun küçük bir kesim içinde karşılık bulduğunu gördük. Bazı ilahiyatçılar başörtüsünün farz olmadığını, Kur’an’da buna dair bir hüküm bulunmadığını söylediler. Bazı çevreler, mesela, Taavvuf’u Şeriat’ten ayrı bir inanış biçimi olarak benimseyen çevreler, başörtüsünün Müslüman kadının tesettürü olmadığını söylediler. Kimisi “Türk kadını başını örtmez” demekten imtina etmedi. Adnan Oktar ve çevresinin görünüşe çıkardığı ve karikatürize ettiği bu anlayış aslında hepsinin dayandığı temelin ortak olduğunu gösteriyordu: “Kur’an’da başörtüsü emri yoktur.” Geçtiğimiz yıl “Yalnız Yürümeyeceksin” isimli bir platform, sosyal medyada başını açan kadınların hikâyelerini yayınlamaya başladı. Yayınladıkları hikâyelerde ortak birkaç cümle geçiyordu: “Rüzgârı saçında hissetmek” gibi. Bu argümanı okuduğumda, hafızamı yokladım ve nerede gördüğümü hatırladım: Marnia Lazreg… 2009 yılında Amerika’da yayınlanan “Tesettürü Sorgularken” isimli kitabında Marnia Lazreg, “Müslüman Kadınlara Açık Mektuplar” başlığı altında, tesettürün İslami bir emir olmadığını, erkeklerin bunu kadınlara dayattığı tezini anlatıyordu. (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği alanında çalışan Lazreg, bir sosyoloji profesörüdür.) Marnia Lazreg’in yazdıkları “başını açma” merasimlerinin nasıl “aynı argüman” ve “aynı tezlerle” hatta “aynı sloganlarla” ülkemizde de uygulamaya koyulduğunun göstergesi. Kitapta baskıyla (gelenek ve aile baskısı) örtünen kadınların Avrupa’ya gittikten sonra açılmalarının hikâyelerini anlatıldığı gibi, baskıyla değil de inancıyla örtünen kadınların da inançları sorgulanıyor. O hikâyelerde de “rüzgârı saçında hisseden” kadınlar var her nedense… Kitapta, “Kadının örtünerek bedenini reddetmesi”, “erkeklerin arzularından korunmak için örtünmesi”, “tesettürün bir ceza gibi uygulanması”, “başörtülü kızların yaşıtları gibi koşup eğlenememesi”, “sıcak havada terleyip durması”, “İslam’da tesettürün bir farz olmaması” gibi konular üzerinden tartıştığı tesettür şöyle bir manifestoyla reddedilir: “Tesettür giymemek, Batı’nın bir başarısı değildir. Bu kadınların kendilerini insan olarak düşünmelerini zorlaştıran bir geleneğe karşı, kadınların kazandığı bir başarıdır. Tesettür giymek Müslüman karşıtı önyargıya karşı bir darbe değildir. Kadınların özgürlük ve bilincin özerkliği ile bedenlerini ahlaki olarak kötüleyen düzenlemeleri tartışmasız kabul etmeyi birbirinden ayırt edebilme kapasitesine bir darbedir. Tesettür giymek, İslamiyet’in iftiracılara karşı zaferi değildir. Şu anki tarihi bağlamda tesettür İslamiyet’i bir akide düzeyine indirger ve insanın önemini yoksullaştırır. Kadınların kendilerini ve tabii erkekleri de tesettürden kurtarma zamanı geldi.” Bu söylemlerin aynısını “Yalnız Yürümeyeceksin” platformunda yayınlanan hikâyelerde görmek mümkün. BBC gibi yabancı medyanın da geniş yer verdiği bu hikâyeler, içerdikleri argümanların benzerliği ile bir projenin ürünü olduğunu ele veriyor.  Ülkemizde eşinin isteği veya baskısı ile başını açan kadınlar olduğu gibi, eşinin veya ailesinin isteği ile başını örten kadınlar da vardır. Fakat bunların toplumun geneline yaymak ve her başörtülünün baskı ile örtündüğünü veya açıldığını söylemek abesle iştigaldir.  Fakat ne oldu da birdenbire yerli ve yabancı medyanın ilgi odağı haline geldi “başını açan, saçında rüzgârı hisseden kadınlar”? “Yalnız Yürümeyeceksin” platformu her ne kadar “biz bir proje değiliz, aynı dertleri yaşayan farklı fikirlerden bir grup kadınız” dese -ve velev ki bu doğru da olsa- maalesef Müslüman Kadınlar üzerinden bir projenin hayata geçirilmesi için elverişli bir ortam sağladılar.  Elbette tüm bu argümanların din ve dünyayı ayıran “laik” bir anlayışın ürünü olduğunu söylemeye gerek yok. Hürriyetten adalete, insandan dünyayı algılayış biçimine kadar, ödünç alınmış kavramlarla düşünmenin, insanı ne kadar savurabildiğinin küçük bir örneğini yaşıyoruz. Kadının bedenini örtmesi, özellikle saçlarını örtmesinin bir hürriyet kısıtlaması olarak lanse edilmesi mesela, ne kadar yüzeysel bir anlayıştır?.. Başını açan kadın, ne kadar zorlu süreçlerden geçtiğini, başını örttüğünde kendini ne kadar kısıtlanmış hissettiğini, dinin bunu emretmediğini öğrendiğinde (!) ne kadar mutlu olduğunu söylerken, neyin derdini ve sıkıntısını yaşamaktadır? Tesettür kadını kısıtlayan, hürriyetini elinden alan, bedenini yok sayan bir şey midir? Bunları söylediği anda tesettürlü kadınları aşağıladığını anlamayacak kadar akılsız mıdır? Elbette hayır. Bu söylemlerin hepsi bilinçli olarak dizayn edilmektedir. Özellikle sosyal medyada başörtülü ve başı açık fotoğraflarını paylaşarak “tasdik” bekleyen kadınların acınası “varoluşu”, “kendi seçimimizle örttük, kendi seçimimizle açtık” diyen neşeli kahkahaları, ne yazık ki, insanın kendi varoluşunu, hürriyetini, sunulan, özendirilen, cicili bicili paketlenen bir hayat tarzına feda etmesinden başka bir şey değildir. Kapitalizmin “benim hayatım, benim seçimim” şeklindeki reklam sloganını, hayat düsturu haline getiren bir anlayışa ne yazık ki sadece acımak gerekir. Başını açmak isteyen bir kadın, gidip sessizce başını açar ve hayatına istediği gibi devam eder. Buna kim ne diyebilir? Ama bunun toplumsal bir acı, bir travma, bir problem gibi burnumuza sokulmasının altında “iyi niyet” aramak için fazla saf olmak gerekmez mi?  Rockefeller bursuyla akademik kariyerini tamamlamış, Batılı tedrisattan geçerek, Müslümanlığını Batılı normlarla, kavramlarla dizayn etmiş Cezayir asıllı Marnia Lazreg gibi kadınların Müslüman kadınlara akıl vermesinin, tesettürü sorgulamasının ve tesettürün “inançla” ilgili olmadığını yazıp söylemesinin altında “iyi niyet” mi vardır? 10 yıl önce yayınlanmış bir kitaptaki söylemlerin aynısının ülkemizde “saçında rüzgârı hisseden” kadınlar tarafından dile getirilmesi (!) tesadüf müdür? Batının “yeni insan” projesi olan “Toplumsal cinsiyet eşitliğinin” bir ayağı da “tesettürün reddi”dir. Kim ne kadar “masum bir tercih” olarak lanse ederse etsin, “başını açma-saçında rüzgârı hissetme” kampanyası masum tercihlerin manipüle edilmesinden başka bir şey değildir. Baran Dergisi 629. Sayı

Komik, Şahsiyet ve Rupert Pupkin Hakkında...

Türk Sineması’ndaki komedi filmlerinin bolluğu malum... Bazı istisnalarını saymaz isek, maalesef çoğunun ana teması, yani, mevzuunu oluşturan esas saikler adî, süfli olmakla kalmayıp, rezaletin daniskasına ödül verilse, her birinden hangisine birinciliği vermek için şaşa kalacağınız bir vaziyetteler. Şu edebî izahı bir kenara bırakarak söylersem, hepsi tamamiyle iğrenç ve hatta ötesi... Gülmek ruhî bir faaliyet ve Bergson’a göre “insanı hayvandan ayıran” bir aksiyon... İşte, işin bu tarafından, yani “gülme”nin esasen tamamen ruhi bir faaliyet oluşuna nazaran söylersek, şahsiyet’in “ızdırab” ile mezcolunmuşluğu, bize, gülmenin, komiğin trajik tarafından pek çok haberler verir... Evet, doludizgin atılan, her biri birbirinden daha ağır olan, belki de bu sebeble “pirzola”ya benzetilen kahkahalar insana nasıl ağırlık vermekteyse, gülmenin esas tarafları da bilakis tam zıddıyla bir hafiflik vermektedir; vermektedir, çünkü büsbütün bu âlemin bütün hikâyesinin ana mevzuu düz akılla anlaşılmayacak bir “komik”i, espriyi, latifeyi barındırmaktadır ve her şeyde olduğu gibi, bir şey, her ne olursa olsun, aslına nisbetle değerlenir, ona nazaran yeri tayin edilir... Bu bakımdan komediyi, komiği çerçeveleyen sınırlar, esasen insanın bu âlemdeki trajik halinin, dramatik yapısının sınırlarından farklı bir yerde değil, hatta iç içedir; işte, bu birbirlerine mezcolmuş halleri ayırıp arta kalanından ne çıkar diye bir tecrübeye gidilseydi, bana kalırsa bu neticenin en iyi misallerini ancak Türk Sineması’nın bahsettiğim tarzdaki filmlerinde bulabilirdik ki, vakıa hâlinde varlar! Fakat yine de, işte bu bakımdan, yani böylesi bir tecrübeye gerek kalmadan ve herhalde “aşağılaşacaksak dibini bulalım” denilerek yapılmış bu filmlerin birçoğunu ben pek başarılı bulmaktayım; en azından, bir komedi filminin ne ve nasıl olmadığını anlamak bakımından haricen bir çalışma yapmaya gerek kalmamış gibi gözüküyor... “Yanlışı bu ise, doğrusu nedir?” diye bir sual de hatıra gelebilir; çapımız yettiğince bunu da cevaplamaya çalışalım. Türk Sineması’ndan misâl vererek devam edersek; şahsen benim bildiğim üç yönetmenin -birisi daha farklı mânâda, onu izâh edeceğim- filmlerinin ana mevzuu biraz evvel bahsettiğim tarzdaki komiğin, yani esas tarafıyla insanın hayat karşısındaki trajik vaziyetini, bu vaziyet esnasındaki değerler silsilelerine karşı tutumlarıyla alakalıdır ki, filmlerinin sahnelerinin çoğu ilk bakışta komik vaziyetleri gösteriyor gibi olsa da, esas vazetmek istedikleri unsurlar pek ciddi hususlardır. İşte bu bakımdan, yani komiğin sululuk değil de esasen ciddiyetle alakalı bir mesele olduğunu bize aktarmalarından ötürü bu üç yönetmenin filmleri kayda değer dersler vermektedir. Yılmaz Erdoğan, Onur Ünlü ve Nuri Bilge Ceylan... “Birisi daha farklı mânâ da” demiştim; Nuri Bilge Ceylan, diğer iki yönetmenin aksine komedi filmi çekmemiş olsa da, yukarıda bahsettiğim taraflarıyla düşünürsek, onun filmleri de bir bakıma -hatta bana kalırsa ağırlıklı olarak- komiğin birçok tonunu fevkalade bir biçimde barındırmaktadır! Şimdi söylediklerim tuhaf gibi gözüküyor olduğundan misallendirelim ki, neyi kasttetiğimizin izâhı belirsin... Tamamiyle kesif, kasvetli, trajik biçimlerle dolu olan Bir Zamanlar Anadolu’daki bazı sahneler kastettiğim tarafları barındırmaktadır; mesela, maktul bulunmuş, başında ön otopsi yapılırken geçen konuşmalar; aynı esnada tarladan kavun toplayan polis; bir aktör olarak bu filmde rol alan Yılmaz Erdoğan’ın çoğu yerdeki tavır ve konuşmaları... Uzatmayalım, buna benzer bir çok misal verebilirim; buradaki esas mesele, olabildiğince trajik ve sahnesi esasen dramatik olan bu filmin içinde bulunan bahsettiğim “komik” taraflar, diğer taraftan daha önce bahsettiğim “komik-trajik” katışmasını pek iyi izah etmektedir; çünkü, bize hayatın ta kendisini anlatmaya çalışan yönetmen ister-istemez işin bu tarafını da görecek, onu ihmal etmeyecekti... Hakeza, Kış Uykusu isimli filmde Ceylan, bahsettiğim tarzdaki komik unsurları ihmâl etmemiştir; onun komiği, diğer iki yönetmen gibi, komiğin esas tarafına nazaran ele alınan, yani hayatın, tek neşesi ızdırab olan ruhun içine bir tende hapsolduğu hayatın akışlarındadır... Haddi zatında büyük yönetmenlerin hiçbirisi “komik”i, bahsettiğimiz taraflarıyla varolan komiği ihmâl etmemiştir. Bu işin modern çağdaki piri Şarlo’yu biliyoruz; hatta bilen, bilmeyen, oradan buradan okuyup onun komiğinin ruhi alametlerinden de dem vurmaktadır. Ben, bir şeyi bir yerden duyup da onun üzerinden lüpçülük yapılmasından hazzetmediğim için, Batı’dan pek beğendiğim ve şuraya kadar yazdıklarımı destekler tarzda gördüğüm bir misâli vereyim de, hem yeni bir şeyden bahsetmiş olalım ve hem de aramadan, bilmeden, kısacası hiçbir zahmet çekmeden başkasının fikirleriyle edebiyat dünyasının gerdeğinde dolaşanlara, kendi fikirlerini bulmaları için de bir misal olsun... Komik ile trajik esasen nasıl iç içedir, merak edenler, Martin Scorsese’nin 1983 tarihli The King of Comedy isimli filmini seyretmelidirler. Başrolünü Robert De Niro’nun -herkesçe bilinenin aksine, aktörlüğünün esasen zirvesi denilecek bir performansı işte bu filmde gerçekleştirmiştir- oynadığı bu film, Rupert Pupkin isimli karakterin şahsiyeti, şahsiyetsizliği; yani kendisi olmakla başkası olmak arasında arasında çırpınan birisinin trajik hâlini nefis bir şekilde sergilemiştir. Bir başka ifâde ile kendi olamayıp başkası olmaya çalışanların komik halinin trajik neticesinin ne olduğunu seyretmek isteyenler, en azından, bunu bir kez de filmde görmek isteyenler kaçırmasın, seyretsin! İnsan olana pek çok dersler barındıran bu filmin birçok karesindeki harika anlatımlar bir yana, şu sahne ne de muhteşemdir: (Bir komedyen olmaya heves eden) Pupkin, gittiği ve defalarca kabul edilmediği bir bekleme salonunda şöyle der: “o kadar çok bekledim ki, artık niye beklediğimi hatırlamıyorum” Baran Dergisi 625. Sayı  

Haberler
Siyaseten Helâl-Siyaseten Haram
Siyaseten Helâl-Siyaseten Haram
Siyaseten kelimesi yalanı, kıvırmaları, olur olmadık ilişkileri, tasvib edilmesi mümkün olmayan hareketleri ve daha nice kabahatleri meşrulaştırmak için başvurulan anahtar bir kelimedir. Bu kelimeyi kullandıktan sonra herkesle iş tutabilir, her yalanı söyleyebilir ve hatta içtihatta bile bulunabilirsin.
Ayasofya’da Meditasyon Yapacaklar!
Ayasofya’da Meditasyon Yapacaklar!
Müslüman Anadolu halkı Ayasofya’nın aslî hüviyetini tekrar kavuşacağı günü beklerken, toplumun değerlerine hakaret niteliği taşıyan faaliyetler de sürüyor.
Araştırmacı Yazar Melikşah Sezen: Gerçek...
Araştırmacı Yazar Melikşah Sezen: Gerçek...
Bu hafta Melikşah Sezen ile bilhassa 15 Temmuz sonrasında artan reformistlik ve mezhepsizlik propagandasını konuştuk. Dergimizin orta sayfasında İslâm’ın kurtuluş yolu Ehl-i Sünnet caddesinden ayrılan, yolunu sapıtan ve varlığını bilerek ya da bilmeyerek İslâm’ı imhaya adamış bir çok sapıktan öne çıkanları işaret ettik.