Yazarlar
Tüm Yazarlar
İçtihad ve Fetva

İçtihad, hem o ana kadar karşılaşılmamış bir olguyla alakalı maddî ehliyet ve manevî derinlik sahibinin İslâm’ın ana kaynaklarından istifade ederek muhtelif usullerle yeni bir hüküm oluşturması hem de bu hüküm çıkarmaya müteallik mezkûr muhtelif usullerin teşkilidir. Fetva ise, fıkıhta ona benzeyen bir hükümden yola çıkarak herhangi bir fiili kategorize etmektir. Yani içtihad yepyeni bir olgu karşısında İslâm hukukunun reaksiyonuna işaret ederken, fetva olan hükme göre fiilleri tasnif eder. Burada içtihadların usûliyatını, böylece mezheblerin oluşumunu tartışmak istemiyoruz. Bu hem çok uzun hem de konumuzla şu aşamada çok alakalı olmayan bir bahis. Lakin İslam’ın o gün bilinen dünyanın tamamını, birçok ülkeyi doğrudan, birçoğunu da kültürel olarak tesiri altına aldığı 12. Miladi asırda, artık bu kadar temas ve hadiseden sonra içtihad edilecek yeni bir meselenin kalmadığını, ondan sonraki dönemlerde karşılaşılan durumların mevcut içtihadlara nazaran fetva mevkiini işgal ettiğini söyleyebiliriz. Yani artık temel ve tali düsturlar bellidir, mesele sadece bunları muhtelif durumlara tatbik etmektir. Bu düsturların ticaret sahasına ait olanları arasında muhtelif kombinasyonların yapılmasında ise bir sakınca bulunmamaktadır. Murabehe, mudarebe, müşareke, bey bil vefa, selem, faiz, vadeli satış gibi ticarî konularda dört mezhebde de sayısız içtihad mevcut ve bunlara kabaca bir göz gezdirdiğimizde bile hüküm olarak bugün kapitalist ekonominin köpürttüğü çeşitli “finans aletlerini” dahi kapsadıklarını hayretle müşahede ediyoruz. Bunun sebebi, kanaatimizce, ister mutlak ister mukayyet olsun müçtehid ulemanın üzerlerine aldıkları içtihad sorumluluğunu yerine getirirken sadece güncel meseleleri düşünmemeleri, olması muhtemel birçok mesele hakkında da hüküm beyan etmeleridir. Bu ise içtihad ile fetvayı ayıran bir diğer husustur. Fetvada, fetvayı veren müftînin önüne gelen mesele esas iken, içtihad bu kapsamla bağımlı değildir. Bu yüzden bir fetvadan, verildiği devrin genel bir görünümü izlenebilirken, içtihad devirler üstü bir mahiyet arz eder. Lügatte de fetva “sorulan bir soruya ehil bir kimsenin verdiği cevab, bir meselenin hükmünü belirten veya zorlukla karşılaşılan bir olay hakkında güçlükleri çözmek için verilen kuvvetli cevab” tanımı yapılmaktadır. Elbette İslâm fıkıh terminolojisinde ilk zamanlarda müftü ile müçtehid arasında fark bulunmamaktaydı, lakin zaman ilerleyip İslâm, coğrafî ve nüfus olarak büyüdükçe, müftü ihtiyacı artmıştır. Müçtehid sayısı, bu oranda artmadığından ve iletişim imkânları da kısıtlı olduğundan “kendisi içtihad edemeyecek bir ilim sahibinin, diğer müçtehidlerin söz ve fetvalarını alıp aktarmasından dolayı ‘mecaz yoluyla müftü’ denilir.” (Ö. N. Bilmen, Islahat-ı Fıkhiyye, sh. 246) Burada söz konusu fetvanın da, içtihad şartlarına malik ehlince verilmesi gerektiğini ifade etmemiz gerekmektedir. Diğer taraftan İslâm memleketlerinde ticarî hayatın uzun bir zaman dilimi boyunca canlılığını koruması, ticareti alakadar eden fetvaların sayısının çok geniş bir kapsamı muhtevi olması sonucuna yol açmıştır. Ezcümle, nasslarda mevcut hükümlerin ve sahabenin içtihadının çok olduğu bir meseledir ticaret ve sonraki gelen mezheb kurucusu mutlak müçtehidler ve onlara bağlı mukayyed müçtehidler de ticaret bahsini teferruatlı bir biçimde tahkim etmişlerdir. Öyle ki, artık günümüzde fetvalarla çözülemeyecek ticarî bir mesele kalmamıştır diyebiliriz. Buna, borsa, modern finansman enstrümanları (bono, tahvil, vs.) da dâhildir. Bu noktada bir parantez açıp içtihadların değişip değişmeyeceği meselesine değinmek istiyoruz. Ehliyet sahibi bir müçtehidin yaptığı içtihadlar, ancak kendisi tarafından değiştirilebilir; bu bir usûlî kuraldır. Ancak bir konudaki iki farklı içtihaddan (burada bahsettiğimiz içtihad farklılıkları mezheblerin kendi içindeki farklılıklardır) hangisinin benimseneceğine dair, takva ve ilimde en üstün olanların görüşlerinin daha muteber kabul edileceğine dair de bir usûl vardır. Mesela Hanefi mezhebinde İmam-ı Azam’ın içtihadları, tek tek diğer imamlardan (Muhammed, Ebu Yusuf, Züfer) üstündür. Ancak bu da mutlak bir kaide değildir; çoğu kere İmam-ı Ebu Yusuf’un veya İmam-ı Muhammed’in münferit içtihadları Hanefilikte hâkim görüş haline gelebilmiştir. Burada zamanla değişen örf ve adetlerin tesiri ihmal edilmemelidir. Yani cemiyetin yapısına ve ihtiyaçlarına mutabık içtihadlar, hatta mukayyed bir müçtehidin mutlak olanlara aykırı bir içtihadı dahi olsa, mezheb ulemasınca aslî uygulama kabul edilmiştir. Burada önemli olan bir müçtehidin, bütün sorumluluğu üzerine alarak, olan veya olması muhtemel bir meselede hüküm vermesidir. Ümmetin selameti için bu zorunludur. Bu konuyla alakalı en mühim husus da kendini gösteriyor: Müçtehid “kim” olacaktır? Büyük Doğu’daki temel prensiplerden şahsiyetçilik prensibinin, bütün bir içtihad müessesesinin özünü teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Kısacası bir konuda yapılmış bir içtihadın değiştirilmesi, güncellenmesi vs. bir durum söz konusu olamaz. Sadece ve sadece mezheb uleması arasında oluşan teamül gereği öne çekilmiş ve avam arasındaki tatbikatı kendi üzerinden yapılmış herhangi bir içtihad yerine onun alternatifi bir diğerinin kabulü mümkündür. Ancak bunu yapmak da fetva vermeye ehliyeti olan kişilerin harcıdır ve bu ehliyetin en olmazsa olmaz ciheti, bir batın nisbetinin mevcudiyetidir. Böylesi kişiler münferiden dahi olsa bu şekilde öne alma meselesinde salahiyet sahibidirler. Burada unutulmaması gereken diğer bir husus da, içtihadlar arasından ulema tarafından benimsenip uygulananlar ümmeti zora sokmayıcı, zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı olanlardır. Fıkıhta dış hatları, ana esasları belirleyen nassların haricinde kalan fer’î konular içtihadın kapsamı içine girmektedir. Nasslar içtihada konu olamazlar. Bu içtihadlardan uygulamada Müslümanları zorlayıcı olanlar yerine maslahatlarına uygun olanlar teamül haline gelmişlerdir. Mesela İmam-ı Azam’ın vakıf kurmayı, hele ki zürrî vakıf kurmayı zorlaştırıcı içtihadına mukabil İmam-ı Ebu Yusuf’un bu muameleleri son derece kolaylaştırıcı içtihadı Hanefî uleması arasında kabul görmüştür. Hülasa günümüzde uygulanmayan bir içtihad, aslında Müslümanların maslahatına çok uygun görülmediğinden gölgede kalmıştır. Tam bir genelleme yapmak doğru olmasa bile, bu gün dört mezhebin fıkhî mahiyetinin fon rengini oluşturan içtihadların en kolaylaştırıcılar olduklarını, aksi durumlarda ise, zaruret hallerinde mezheblerin birbirlerinden hüküm ödünç alma cevazının bulunduğunu ifade edebiliriz. Yine mesela zürrî bir vakfın tesisine, Malikî mezhebinde, kurucu kişinin çocuklarının onayı olmadan cevaz verilmediğinden, Maliki mezhebinin hâkim olduğu memleketlerde böylesi vakıfların kurulması için İmam-ı Ebu Yusuf’un içtihadı kullanılmakta ve vakıf senedlerine bu hüküm konmaktadır. O yüzden Üstad’ın içtihad kapısının kapalı olup olmamasıyla alakalı hususta işaret ettiği iki noktadan asıl önemlisi kanaatimizce içtihad yapacak birisi çıksa bile önünde içtihad yapmasını gerektiren bir konu bulunmadığıdır. Bize lazım olan tüm İslâm hukuku kaidelerini bir “küll” halinde, çözüm getirici/ibdacı kurumlar üzerinden tatbik edecek ve hiçbir noktasını esnetmeye çalışmayacak yeni bir anlayıştır. (Bahsimize devam edeceğiz.) Baran Dergisi 587. Sayı

Kuru Akılcılar ve Kur’an Tefsiri

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesince düzenlenen “Bilgiden Bilince” başlıklı konferansta enteresan açıklamalarda bulundu. Her meselede zücaciye dükkânına kasdı olduğu izlenimini veren Prof. Dr. Erbaş, şunları söyledi: “Bazı ayetleri anlamak için astronomi bilgisi gerekiyor. Astronomi konusunda birkaç makale, kitap okuyan birisi hiç okumayana göre bu ayetleri daha iyi anlar. O yüzden diyorum ki bir kişinin Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir etmesi çok zor. Bilmiyorum başarabilir miyiz ama şöyle bir niyetimiz var, her alanın uzmanını bulup Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir etmek. Yani astronomi ile ilgili ayetleri tefsir ederken bir astronom orada bulunsun. Müminun Sûresi’nin ilk sayfasının yarısından sonra çocuğun ana rahmindeki gelişim süreçleri anlatılıyor. O ayetleri tefsir ederken o alanın bir uzmanı mutlaka hocamızın yanında olsun. Yer, gök bilimleri... Yani bu alanlarla ilgili üniversitede bölümler var, mühendislikler var. Bu uzmanlardan bir araya getirip mutlaka bu ayetleri daha iyi anlama noktasına gitmek gerekiyor.” Kur’an-ı Kerim, Cenab-ı Hakk’ın, vahiyle Peygamberler Peygamberi’ne indirdiği kitap... Dolayısıyla en büyük tefsirci, Peygamber Efendimiz. “Kur’an Arapça” denilemez, Arapça üzerine indirilmiş Allah kelâmıdır. Tefsir, çok riskli bir iş...  Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’  eserini Türkçeye tercüme etmek isteyen birisini düşünelim: Tercüme cüretkârlığını gösteren kişinin, Rusçadan ziyade, yazarın diğer eserleriyle haşır neşir olması lâzım, bu bile epey meşakkatli bir iş. Hem hiçbir tercüme tamı tamına orijinaliyle aynı olamaz, ya eksiktir, ya fazladır. O açıdan Kur’an tercümesi denmez, Kur’an meali denir. “Kur’an, genişliğine dış yüzü ve derinliğine içiyle Allah kelâmıdır; Allah ile kâim ve sonradan yaratılma (mahlûk) değildir. Kur’ân, nâzil olduğu zamanlardaki hâdiselerle ilişkisi, onun, zaman ve mekândan münezzeh, ezelî Allah kelâmı olmasını engelleyemez. Zaman ve mekân çemberinde tutsak akıl, sınırı içinde kendisine göre hesaplarla bu derinliğe ulaşamaz.” diyor Üstad Necip Fazıl. Tefsir işi yalnız akılla olmaz ve böylesi bir iddia fasid bir iddiadır! Tefsirin sadece dil mevzuuyla alâkası olduğunu düşünenler için şöyle bir hatıramızı nakletmek istiyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Baran dergisi olarak Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay’ı ağırladık. Kendisiyle bir röportaj gerçekleştirdik. Türkiye’deki darbeler tarihi, dil mevzuu, kavramlar ve Türk siyaseti hakkında gerçekleştirdiğimiz röportajdan bir kısım paylaşıyoruz: Süleyman Hoca, müteveffa Şerif Mardin’le Ankara’daki Millî Eğitim Şûrası’nda aynı komisyonda denk geliyorlar. Şûra kalabalık, Şerif Mardin, Hayri Bolay’a “kafamız şişti dışarı çıkalım” teklifinde bulunuyor. Hayri Bolay da kabul ediyor ve bahçede aralarında şu hoş sohbet geçiyor... Şerif Mardin “Süleyman Bey, benim İngilizcem iyi değil” demiş. Hayri Bolay da, “bu nasıl olur Şerif Bey, sen Galatasaray’da okudun, İngilizce eğitim aldın, Boğaziçi’ni bitirdin, Amerika’da yüksek lisans ve doktora yaptın. Amerika ve İngiliz üniversitelerinde senelerce hocalık yaptın, yüzlerce ilmî İngilizce makalen var. Onlarca kitabın var İngilizce. Senin İngilizcen iyi olmayacak da kiminki iyi olacak ki?” demiş… Şerif Mardin, “Dil işleri öyle değil, bunu devletin ele alması lâzım. Benim bildiğime göre iyi İngilizce, İngilizler tarafından çocuğa üç yaşında öğretilmeye başlanır. İngiliz çocuklara üç yaşından itibaren Tevrat ve İncil’in ana kavramları ezberletilir” diye cevap vermiş. Süleyman Hayri Bolay şaşırmış tabiî. Şerif Mardin son olarak, “İngiliz çocukları evin içerisinde dolaşırken, yemek yerken, koşarken, oyun oynarken İncil ve Tevrat’ın kavramlarını ezberler ve konuşmaya başlar. İngiliz siyasetçiler mecliste konuşurken, iktisadçı çalışmalarında bu kavramları kullanmak zorundadır. Ama ben bunları zamanında öğrenmediğim için, kavramları düzgün kullanamıyorum. Bu yüzden benim İngilizcem iyi değil Süleyman Bey” demiş.  (Not: Bu röportaj henüz yayınlanmadı.) Şimdilerde insanların iş üstünde olduğu meselelerde ehliyetli olmadığı aşikâr. Bir bakkala gidiyorsun, manavlığa soyunmuş, ilaç satıyor, zücaciye ve tuhafiyeciliğe soyunuyor. Eskiden böyle değildi. Manav sebzeden, tuhafiye iplikten, bakkal bakkaliye ürünlerinden anlardı. “Şunu da yapamam” diyen insanlar azaldı. İşler karışık hâl aldı, herkes her işi yapıyor; ama hiçbir iş layıkıyla yürümüyor. Müfessirin: Fıkıh, hâdis, dil, mantık, kelâm, ve sair alanlarda ehliyetli olması gerekir. Kur’an hayatın her yönünü kuşatıcı olduğu için müfessirin, fizik, astronomi, psikoloji ve dahî matematik bilmesinde fayda vardır. Bu müsbet bilimlerin her birinde uzman olacak diye bir şart yoktur, lâkin hangi birinde dara düşse, dara düştüğü yolda tekamül edebilmesi için bir ön bilgisinin olması gerekir. Yani yön bilmek şart, nereden geldiğini bilmediğin vakit, yaptığın iş ne olursa olsun, nafile... Demesi kolay, yapabilmek de hayatın sırlarından bir tanesi. Her iş, kendi şartları içinde ele alınmalı. Hele mukaddes meselelerde insanın şöyle bir durması gerekiyor! Bilim metod ve analitik yöntemlerle ilerliyor, deneme-yanılma sonrasında teoriden pratiğe dökülmüş şeyler hakkında ortaya bir şey çıkıyor. İşi yapan da “ben bildim” sanıyor. Tefsir’de de bilimsel yöntemi andıran bir usul varsa da, takvası ve maneviyatı olmayan bir kişinin yapabileceği bir iş değil; hele deneme yanılma sahası hiç değil… Hülasa Tefsir zor iş zor! Zaten ortalıkta oryantalistlerin ve oryantalist kafalıların yaptığı tonla “tefsir” var. Su bulanık, daha da bulanıklaştırmanın ne âlemi var?  “Bir insan, ‘Ben Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim!’ dese de, neticede tefsiri noktası noktasına büyük tefsircilerinkine uygun çıksa, hareketi, yine dinî cinayetlerin en büyüğü olur. Küfür... Kur’ân’ı öz aklı ve anlayışla tefsire kalkışanın küfürde olduğu hâdis ile sabit...” Hz. Ömer (r.a), halifeliği vaktinde tefsirciler bir araya geliyorlar; sonra bir kelimenin tek harfindeki bir noktalamaya takılıyorlar! Harfe ait noktanın üstten kaldırılıp alta alınması gerektiğini söylüyorlar. Değişiklik yapılsa dahî mânâ büsbütün bozulmuyor... Yine de Hz. Ömer Efendimiz’in verdiği cevab: “Yerin ve göklerin bütün halkı gelip de o noktaya çengel assalar ve asılsalar, onu aşağıya indiremezler!..” Altun Silsile’nin otuz üçüncü halkası, tesbihin son tanesi, “sonsuzluk plânının irşad kutbu” Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin şu buyurduğundan nasibimizi almaya gayret edelim. “Hutbeyi ve Kur’an’ı anlamak lâzım değildir. İbâdet, emre imtisâl etmektir, uymaktır; anlamak değildir. Kur’an’ı anlamak için 72 ilmi öğrenmek lâzımdır. Kur’an’ı anlamak için istidadı müsaid olanların yâni zeki olanların on sene, zekâsı orta seviye olanların elli sene çalışmaları lâzımdır. Bizim gibi istidadı en aşağı seviyede olanlar yüz sene de çalışsa, bir şey anlamazlar.” Üstad Necip Fazıl’ın kurtarıcısı, onun için kelimeleri dize getirdiği büyük velî Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, “bizim gibi istidadı en aşağı seviyede olanlar yüz sene de çalışsa bir şey anlamazlar” dediğine göre!.. Edeb, usûl, yol, yordamdan bihaber şekilde müfessirliğe soyunmadan evvel, Efendi Hazretleri’nin kim olduğunu öğrenmeye gayret etsinler. Sonra ne demek istediğini ucundan anlasalar, yeter! Gerisi Allah Kerim... Baran Dergisi 587. Sayı

Asklepios ve Horoz Borcu (7)

Hacer-ül Esved, asırlardan beri Müslümanların hürmet ve tazim gösterdiği mukaddes bir taştır. Onun korunması için her türlü ihtimamı göstermişlerdir. İslâmiyetten önce de bu taşın kıymeti biliniyordu. Mekke’deki Arap kabilelerinin her biri, ona ihtimam göstermeyi kendileri için bir şeref sayıyorlardı. Nitekim Kâbe’nin yıkılmasını önlemek için yapılan bir tamirat esnasında, her kavim bir duvarın inşaatı ile meşgul oldu. Sıra Hacer-ül Esved’i duvardaki yerine yerleştirmek işine gelince, her biri bu şerefin kendi kavmine ait olmasını istediler.  Aralarında neredeyse harp çıkacaktı. İçlerinden yaşlı ve akıllı birisinin; “Aramızdaki bu ihtilafı halletmek için birini hakem yapalım. Onun teklif edeceği hal çaresine uyalım!” demesi üzerine; “Buraya ilk gelen kişiyi aramızda hakem tayin edelim!” diyerek anlaşmaya vardılar. Biraz bekledikten sonra, Allah Resûlü çıkageldi (O sırada henüz peygamberliği bildirilmemişti). Hepsi buna çok sevindi. Çünkü O, kavmi arasında “Muhammed-ül Emin” diye tanınan, hiçbir kimseye haksızlık yapmayan güvenilir bir kişiydi. Meseleyi ona arz ettiler. Arkasındaki mübarek paltosunu çıkardı ve Hacer-ül Esved’i üzerine koydu. Her kavmin ileri gelenlerinden birini paltonun uçlarından tutturarak duvarın üzerine koydurdu. Sonra kendi mübarek eliyle yerine yerleştirdi. Böylece, çıkabilecek büyük bir kanlı çatışmayı da önlemiş oldu. Tarihte buna “Peygamberimizin Kâbe Hakemliği” olayı denmektedir.5  Not: “Melheme-i Kübra” ile doğrudan ilişkili olma ihtimali üzerinden hareketle, Suriye Savaşı, dolayısıyla da Şam merkezli düğümlü hadiseler, “İskender’in Kılıcı” misâlinde olduğu gibi, Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın hakemliği üzerinden çözüleceğine ve dünya barışının yolunun açılacağına hükmedilebilir. İki kutuplu dünya, yakın zamana kadar doğu ve batı bloku (Sovyet Rusya ve Amerika) olarak bilinen iki kutuplu dünya, kuvvetle muhtemel, Berzah keyfiyetine taalluk eden bir noktada, Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın hakemliğine müracaat edilmeden çözülemeyecektir. Nasıl çözülsün ki, bizzat düğümün varlığı Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın habercisi!.. Hacer-ül Esved’in Kâbe’deki yerine yeniden yerleştirilmesini tedai ettiren bir durum da şudur ki, Üstad Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabe’sinde vurguladığı veçhile, daha doğrusu Üstad Necip Fazıl’ın “Beklenen Kahraman”a hitab ettiği veçhile, “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını gediğine koymandır”, hitabıdır. Not: Hacer-ül Esved… Siyah ve beyaz… Mehdî… “Malik Hikmeti”… Tedaisi, İBDA Mimarı’nın Aydınlık Savaşçıları -Moro Destanı- isimli eseri!.. Moro destanı, aynı zamanda doğu ve batı destanı, diğer bir ifadeyle de, ruh ve bedenden müteşekkil olan insanın, yâni Âdemoğlunun destanıdır! Aydınlık Savaşçıları -Moro Destanı- isimli eserin son cümleleri: “sen! anadolunun sahibi sen! Beklenen sen! Kurtulacak ve kurtaracak olan duy milyonlarca hasretin sesini sen eryürek nasipli beklenen sensin özlenen sensin gözlenen sen…”(1) Not: Vakti zamanında, Hacer-ül Esved taşının muhafazası yenilenirken kopan parçaların tümü Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’a getirilmiştir. Bu taşlardan dört tanesi Kadırga’da bulunan Sokullu Mehmet Paşa Camiindedir. (İstanbul’da iki tane Sokullu Mehmet Paşa Camii var ve diğeri Azapkapı’dadır) Caminin çeşitli noktalarına konan taşlardan bir tanesi giriş mahfilinin altındadır. Dikdörtgen olan bu taş 2×3 cm. uzunluğundadır. İkincisi, mihraptaki Kur’ân âyetinin hemen altında olup 3×1,5 cm. ebadındadır. Üçüncüsü, minber kapısı üzerinde 1,5 cm.’lik kare şeklindedir. Dördüncüsü ise, minber külâhının altında olup o da 1,5 cm ebadındadır. Bu taşlardan biri de Kanuni Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Camisinin yanındaki türbesindedir.6  Not: Üstad Necip Fazıl, içinde yaşadığımız zaman diliminin mahiyetine vurgu yaparken, bunun başlangıç noktasını niçin Kanuni’den başlatmış olabilir acaba? Bilindiği üzere, İspanya Kraliçesi İsabella, Hıristiyan Kilisesi ile işbirliği yaparak 31 Mart ve 2 Ağustos 1492 tarihleri arasında ülkedeki tüm Yahudilerin ülkeyi terk etmeleri için bir fermanı çıkarmış ve 300 bin kadar Yahudi, Osmanlı İmparatoru Sultan II. Bayezid’in (3 Aralık 1447- 26 Mayıs 1512) izin vermesiyle birlikte Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Kendilerine “Sefarad Yahudileri” denilen bu kişilerin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul’da konuşlandırıldı. Böylelikle Osmanlı Ulu Çınarının aziz gövdesine Allah’ın lanetlediği bir kurtçuk da yuvalanmış oldu. Sultan II. Bayezid döneminde Ulu Çınarın gövdesine giren kurtçuk, Kanuni Sultan Süleyman (27 Nisan1495- 07 Eylül 1566) döneminde iradeyi etkileyecek bir konuma geldi ve; Yahudi, Arz-ı Mevud hayalini canlandırmaya başladı. Kanuni dönemine gelindiğinde, meselâ Osmanlı’nın bütün bölgelerine “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun resûlullah” kitabesi yazdırılırken, bizzat Kanuni tarafından Kudüs Yafa kapısının üzerine “Lâ ilâhe illallah, İbrahim halîlullah” yazdırılmış ve hassaten Yahudiler şımartılmıştır. Üç Semavî dinin (Musevîlik, İsevîlik ve İslâm) atası olarak bilinen Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm öne çıkartılarak Yahudiler ve Hristiyanlar şımartılmıştır. Halbuki, Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm sadece Müslümanların atasıdır. Yahudiler ve Hıristiyanlar, redd-i miras yaparak İbrahimî olmaktan çıkmışlardır. Diğer taraftan, Sefarad Yahudilerinden olan Yasef Nassi, (Nassiler), Kanuni döneminde bir Yahudi lobisi kurdular ve bu lobinin en önemli işlevi, dünyanın değişik yerlerinde dağınık olarak yaşayan Yahudilerin Filistin topraklarında toplanmasını sağlamaktı. Nassi, Siyonizmin Teodor Herzl’den önceki asıl fikir babası olarak bilinir. Nassi, vaadedilmiş topraklarda konuşlanmak için Kanuni’den, Filistin’de (Taberiye gölü çevresi) bir miktar arazinin kendilerine verilmesini istedi. Tıpkı Teodor Herzl örneğinde olduğu gibi. Cennet Mekân 2. Abdülhamid Hazretleri ile Kanuni arasında böyle bir ilişkinin varlığı çok dikkat çekicidir. Bilindiği üzere 2. Abdülhamid Han Hazretleri, Yahudilere Filistin’den toprak vermediği için tahtından indirildi. Evet; 1492 yılında, deyim yerindeyse, İspanya’nın canına okuduktan sonra, kimbilir ne türlü hilelerle kendilerini sürgün ettiren Lanetli Yahudi, Osmanlı topraklarına kabul edildikten çok kısa bir süre sonra, Kanuni döneminde daha da palazlanarak Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandırdı. Diğer taraftan, Kanuni döneminde Şeyh-ül İslâm makamının seçimle değil, atama ile yapılmış olması da ayrıca dikkat edilmesi gereken bir durumdur! Ud-i Hindî… Hazret-i Adem Aleyhisselâm’ın cennetten getirdiği koku, Hindistan’dan tüm dünyaya yayılmıştır. Bilindiği üzere, Hindistan, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin 2. Bin yılın yenileyiciliğine de yataklık etmiştir. Üstad Necip Fazıl’ın yüksek ifadeleriyle, meâlen, “Ashab’dan sonra ümmetin en büyük ferdi, 2. Bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani Hazretleri’dir”. İmam-ı Rabbani Hazretleri, aynı zamanda 3. Bin yılın yenileyicisi olan veya olacak olan Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’a da yataklık etmektedir. Diğer taraftan, Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm, Nakşiliğin Halidî kolundan beklenmektedir ki, Nakşiliğin Halidî kolu, bana sorarsanız, Osmanlı Devleti’nin duraklama devrinden hemen sonra başlayan ve 2. Mahmud Dönemi-Tanzimat Devrinin başlamasıyla da kendisine yol bulan “Batıyı maymunvâri taklid” dönemi sürecinde, diğer bir ifadeyle de, Osmanlı Devleti’nin Kuruluş aşamasından Tanzimat’a gelene kadar, sofiktik bir tabirle, kozmik odanın merkezinde yer alan Bektaşiliğin bozulması ve dahi Yeniçeriliğin ilgası neticesinde, devletin kozmik odasının emanet edildiği Süveyda’dır. İstikbâli devralan Nakşiliğin kozmik odada (karanlık oda, şimdilerde ölüm odası!) konuşlandırılması, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine ve onun yerine, mukadderata yataklık eden veya edecek olan Cumhuriyetin kurulmasına, -ki bu mevzu, kurulan Cumhuriyetin bir katlanış olarak belirmesi ve “cem-i ezdad” üzerinden değerlendirilmesini de beraberinde getirmektedir-, ve en nihayet, Nakşiliğin dünya çapında bir devlet plan, program ve projesi olarak belirmesine, dolayısıyla da Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin doğmasına ve bunun da, mânânın sureti hâlinde Başyücelik Devleti’nin zahirde tecellisine yol vermiştir, -verecektir! İçinde yaşadığımız yeni zaman ve mekânda öncelikli olarak anlaşılması gereken bundan başkası değildir… Tedaisi, İBDA Mimarı’nın Varidât’ından: “Nereden nereye, nasıl gelmişim?.. Hayatıma göz attığım her seferinde dilime, İslâm büyüklerinden birine ait şu şiir gelir: -“Nakşibendiler ne büyük bir kafiledirler. -Gizli yolla kâfileyi maksada sürerler.”(2) Not: Süveyda?.. Arapça lûgatta siyah mânâsına gelen “Sevad”dan küçültme ismi olarak siyahçık demektir… Tedaisi, çocuk, dolayısıyla da “çocuktan al haberi!”… İBDA Mimarı’nın Ölüm Odası’ndan: “Basiret: Anlayışlı. Kalb gözü ile gören. Kelb, köpek; iz süren, rüyâ tabircisi. Kalbte eşyanın hakikatini bilen fıtrî kuvve. Delil, beyyine. Yer üstündeki kan. Süveyda-ül kalb… Süveyda-ül Kalb: Sevda-ül kalb. Kalbin ortasında varlığı kabul edilen “gizli siyah nokta”; bu “Dinî ilimler mahalli” diye de bilinir. Basiret ve idrak mahallidir. Bir kısım âlimler de, “Kalbin dahili olan akıl” derler. Kâfirler için bu nokta, gizli günah ve şekavet noktasıdır… Feraset: Anlayışlılık, çabuk seziş… Feraset: Binicilik, süvari, kaptan, yiğitlik; tasarrufuna alan, tâbi kılan… Firaset: Birşeyi çabuk anlama kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nevi, sebebini anlamadan ve ilhâm eseri olarak meydana gelen seziştir. Diğer nevi ise, kesbi-çalışma eseridir; muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde olur. Binicilik, yiğitlik. At yetiştirme bilgisi; bir muradın hayalini verebilme. Siyaset; idare etme sanatı ve her mevzuun kendine mahsus usûl ve metodu.”(3) İlk insan ve ilk Peygamber olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ve Hindistan… İmam-ı Rabbânî, namı diğer Ahmed Farûki Serhendi Hazretleri (vef. 1624) ve Hindistan… Şah Ğulâm Ali, namı diğer Abdullah Dehlevî Hazretleri (vef. 1824) ve Ziyâüddin Hâlid Şehrizûrî, namı diğer Mevlâna Hâlid Hazretleri (vef. 1827, Şam)… Mevlâna Hâlid Hazretleri ve Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri (vef. 1943), namı diğer “Manzur-u Piran-ı Kirâm / Keremli Pirlerin Nazarlarına Görünen”… Özü veya usaresi hâlinde de, Büyük Doğu ve İBDA! Not: Mevlâna Hâlid Hazretleri, yaklaşık bir yıl boyunca Şah Ğulâm Ali’nin (Abdullah Dehlevî Hazretleri) dergâhında kaldıktan sonra 1811 yılında Hindistan’dan ayrılıp Süleymaniye’ye (Irak) döndü ve daha sonra da Bağdat’ta bir dergâh kurdu. Bir yılı biraz geçtikten sonra 1813 yılında, yüz önde gelen âlime icâzet verdi ve çok geçmeden de Nakşibendiyye tarikatının bir kolu olarak Nakşibendiyye-Hâlidiyye tarikatı Osmanlı İmparatorluğu içinde yayıldı… Hindistan merkezli Nakşibendiyye-Müceddidiyye geleneği ile Osmanlı merkezli Nakşibendiyye-Hâlidiyye geleneği arasındaki çeşitli dönüşüm ve devamlılık boyutları sözkonusudur.(4) Not: Kurtuluş Savaşı yıllarında, Hilafet’in selâmeti için Hindistanlı Müslümanların gönderdiği maddi yardım hepimizin malumudur. Cumhuriyetçiler tarafından iç edilerek İş Bankası’nın kuruluşunda harcanan para, esas itibariyle CHP’nin değil, Müslümanlarındır. İBDA Mimarı, başta Gölgeler isimli eser olmak üzere pek çok eserinde “Âdem” ve “Kim” kavramları üzerinde çok mânâlı bir şekilde ve adeta bıktırırcasına, ısrarla durmaktadır. Kendi şahsında tecelli eden hakikati, “Ben Kimim?” sorusu eşliğinde “bulamamacasına arama” modunda kurcalarken, çok nazik bir şekilde “Ben beklenenim!” derken bile, “Mehdi Mehdi olduğunu bilmeyecek” dedirtecek şekilde müphem bırakmaktadır. (“Bir ruhî mugman, muamma” ifade kalıbına niçin yer verdiği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır)…Bunu yaparken de, “zevken idrak” çerçevesinde öyle bir dil ve diyalektik kullanıyor ki, insanın hayret etmemesi mümkün değil. “Ölüm odası”ndan takib edelim:  “ZATEN Marifet Orada; O Bilgiyi Tertib eden Anlayışta!”: 3482: BİAT-Bağlılığını, itimadını bildiren. El tutarak bağlılığını alenen izhar eden… TEBİ’-Sığır Yavrusu. (Süryanice, Sosgavno Bar Tavro-Mavi Öküz: 1005: Baba… Arnavutça, Babe-Baba: 10: Babe-Mitoloji’de “Amerikan Folkloru” olarak geçen, efsanevi oduncu Paul Bunyan’ın yoldaşı dev bir Mavi Öküz’ün ismidir. Doğumunda beyaz iken, karın mavi yağdığı bir kış gününde rengi değişmiş. Demir telleri de ihtiva eden saman balyalarını yer, ağırlığından bastığı yerler göle dönüşürmüş. Bir fırın gözlemeyi sobasıyla birlikte yutunca, kendi ölümüne sebeb olmuş… Bir rüyâ tasviri gibi ve suret olmadan mânâlar tecelliye gelmez hikmetiyle bakınca Mavi, “Başak ve İkizler Burcunda görünen Utarid yıldızını sembolize eder, Kelime-i Tevhid nuruna işaret eder”… Ud-Öküz, Boğa Burcu’nun bir ismi. Yıldızı “Zühre Venüs” yıldızı olan bu Burc’un simya safhası, “Sabitleme”: 1009= 10: Cug-Öküz Boyunduruğu… Sabitlenen: Kocası ölmüş kadının İddet müddeti boyunca sürünebileceği koku, Ud-i Hindi isimli nebat ve bu Hadîs’le sabit… Mânâda sabitliği görünen, Kul ve Yaradan farkının ebediliği ki, Kulun Bâkilik teminatıdır; boyunduruk, Yaradılışta… Hâlide-Hâlid’in müennesi: Sonsuzluğu kabul edici kul: 635: Rahman Sûresi 19. âyet. “Noktalı harflerle”… Süryanice, Qunoco Tavro-Mavi Öküz: 689: Vis Derviş Muhammed-Rumen dilinde, “Rüyâ Derviş Muhammed”… Süryanice, Bar Tavro Zoruqto-Mavi Öküz: 1044: Derviş Muhammed-442 mührü): 2480= 482: SALİH İzzet Mirzabeyoğlu.”(5) İBDA Mimarı, “İstikbâl İslâmındır” müjdesine yataklık eden olarak, diğer bir ifadeyle de yeni zaman ve mekânda tecelli eden küllî ruha yataklık eden olarak şu terkibi hüküm ile bize kimbilir ne büyük bir müjde vermektedir:  “Hayyat-Terzi. Dikiş diken sanatkâr: 620: Kureyşî… Telkif-Telkin etmek: 620: Ta’mik-Derinleştirmek. Derin kesmek. İnceden inceye araştırmak; Esasına varacak usulde olmak… Hayye-Yılan. Çoğulu, “Hayyat”: 1023: Salih Mirzabeyoğlu…”(6) Not: Bugün, yeni zaman ve mekânda, Anadolu merkezli yeni bir “dünya düzeni” kendisini her zamankinden çok daha şedid bir şekilde dayatmaktadır. Bunun müşahhas zemini, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin örgüleştirdiği Başyücelik Devleti olduğu ayan beyan ortaya çıktığına göre, tez elden yapılması gereken bellidir. Malumu ilam etmek! Hemen söylemekte fayda vardır. İstikbali gözleyen Başyücelik Devleti tebasının üç önemli aslî unsuru var ve bunlar, ebced değeri 620 olan Kureyşî’de toplanmaktadır. (“Horoza sövmeyiniz!”, “Kureyş’e sövmeyiniz!” ve “Hilafet Kureyş’tendir!” hadîslerini tekrardan hatırlatmanın yeri!). Merkezde (Kozmik oda: Karanlık oda: Süveyda-ül kalb: Ölüm odası!) Kureyşî olmak üzere, muhitte, daha doğrusu serhad boylarında Türkî ve Kürdî yeni dünya düzeninin aslî unsurları olarak gözükmektedir. İBDA Mimarı’nın marifetiyle: “Kureyşî: Türkî: Kürdî: 620”… Allah Büyük! Parantez: Evet; Türk, Kürt ve Arap (Kureyş) ebced değerlerinin dahi bir olduğu üç ırktır. Bu üç ırkın İslâm sancağı altında toplanması, 21. yüzyılda Yeni Dünya Düzeni’nin temellerinin atılması mânâsına da gelmektedir. (Not: “Fırat Kalkanı” sonrasında fethedilen bölgelerin yönetimi için oluşturulan Halk Divanı’nın Arap, Kürt ve Türkmenlerden oluşması mukadderatın devrede olduğuna bir işaret olarak algılanabilir!). Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi ve onun müşahhas zemini olan Başyücelik Devleti’nin plan, program ve projesi aynı zamanda bunun gerçekleştirilebilmesi içindir. Şeytanın dölü Deccal taifesinin Türk’ü Kürd’e, Arab’ı Türk’e karşı kışkırtmak için her türlü hile ve desiseye tevessül etmesi boşuna değildir. Başarılı olamayacakları, üzerlerine gidildiği takdirde arkalarına dahi bakmadan kaçacakları ve gerisin geriye gidecekleri mukadderat gereğidir. Ortadoğu’da ne olup bittiğinden habersiz kör ve sağırlara söylenecek hiçbir söz yoktur. Deccal taifesi ile iş birliği yapan münafık taifenin İslâm diye hiçbir dertlerinin olmadığına hükmedilmeli ve hiçbir tereddüde mahal vermeden gereği yerine getirilmelidir. Aydınlık Savaşçıları’ndan: -“elbirlik olmak gayesine ermemiş savaş bitmemiştir diyenlerle omuz omuza dayanmak kalelerine emperyalizmin ne dur ne durak ne rahat yükseğe daha yükseğe en yükseğe dikilsin bu bayrak bu bayrak yükselen mücadelemizin” “Sakıt- “Düşmek” anlamına gelen bir kelime, kadının “iddet müddeti-bekleme müddeti” için kullanılınca, “boş olmak, temizlenmek” anlamına gelir: 170= 1169: Kust-Kocası ölen kadının iddet müddeti içinde kullanmasına cevaz verilen “asfar-kokulu ot”, bu neviden… Asfar: Sıfırlar. Boş şeyler: 372: Asfer-Sarı. Kızıl. Soluk. Islık çalan. Bomboş şey. “Heb: Vehb’den. Allah’a lütfet anlamında dua etmek.”(7) “SON olarak, “Asfer”- Kızıl. Sarı. Bomboş şey: 371: Alemgir-Bütün âleme yayılan. Âlemi zapteden. Nüfuz… UD-İ Hindî- “Kust otu nev’inden kokulu bir nebat”: 150: MEHDÎ Muhammed.”(8)  “Kadim- Evveli bilinmeyen, çok eski zaman: 154: Mehdî Muhammed.”(9) “ITR-Güzel koku. Ruh. Rih, yel: 279: NAKA-İ Salih. (Başkasının nefsiyle ilgilenmekten rahat bulmak, Salih Aleyhisselâm faslında. Bunun aslı da, “başkası”, bir yönüyle nefyedilen, öbür yönüyle isbat edilen farklılardır; birinde rahat nefyetmekte, diğerinde ispat etmekte, her ikisi de kendi nefsinde olmak üzere.”(10) Not: Eski Yunan kültürünün iki büyük destanından biri İlyada, diğer ise Odysseia’dır. İlyada’nın İlyas, Odysseia’nın İdris olarak okunması mümkün müdür? Mümkünse, bir ayniyetin iki kanadına tekabül eden bir durumdan söz edilebilir mi? Gökyüzüne yükseltilen Hazret-i İdris Aleyhisselâm’ın tekrardan Hazret-i İlyas Aleyhisselâm olarak yeryüzüne inip vazifesini tamamlamasına tekabül eden durumlar sözkonusu olabilir mi?(11) … Odysseia üzerinden kısa bir değerlendirme yapmak icab ettiğinde şunları söylemek mümkün gözükmektedir: Odysseia… Odise… Fransızca odyssée “uzun ve maceralı yolculuk” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca Odysséa (οδυσσέα) “Homeros’un bir destanı” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Odysseús “Odysséa destanının kahramanı olan Ithaka kralı” özel adından türetilmiştir… “Anlat bana, tanrıça, binbir düzenli yaman adamı, kutsal Troya’yı yerle bir etmişti hani.” Homeros’un Odysseia destanının giriş dizeleridir bunlar. Tanrıça Athena’ya seslenerek yazılmıştır bu dizeler. Adına destanlar yazdıran Odysseús’u bu kadar özel yapan esas saik nedir?(12) … İlginç bir not: “Odysseus’un gençliği, Akhilleus’unki gibi hekim Kheiron”un yanında geçti.”(13) Hekim Kheiron, Sağlık ve Hekimlik Tanrısı Asklepios’un da yetiştiricisidir. Bu arada, Ithaka kelimesindeki It hecesini Ud olarak okumaktan yanayım. It’ın it, it’in köpek, köpeğin ise koku alma esprisi üzerinde Ud kokusuna doğru evrilen yanlarının olabileceği de düşünülebilir gözükmektedir. Bu çerçeveden olarak; Odise kelimesi, Ud’dan mütevellid, Ud-i Hindî ile de ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Hele hele “serüvenli uzun yolculuk” ve “uzun ve maceralı yolculuk” mânâlarını gördükten sonra bu kanaat bizde daha da kuvvetlenmektedir. Odise, aslında, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın şahsında Âdemoğlu veya İnsanoğlu’nun (eski Yunanlı açısından Helen soyunun!) dünyaya geliş (tarih sahnesine çıkış!) ve ahirete göç ediş (varoluş mücadelesi!) macerasını, diğer bir ifadeyle de Helen ırkının ferdî, daha doğrusu içtimaî menkıbesine taalluk eden veçhesiyle, bir tür kâinat muhasebesi diyebileceğimiz dünya yolculuğunu hikâye etmektedir, denilebilir. Burada ud-i hindî benzetmesine yol vermemizin sebebi, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın Cennet’ten hatası sebebiyle ve halifeliği görünsün diye dünyaya sürgün ediliş sürecinde yanında getirdiği üç şeyden birinin ud kokusu olduğu ve bu kokunun da Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ile birlikte Hindistan’dan topyekûn dünyaya yayıldığı, dolayısıyla da bu kokunun aslında Cennet kokusu (Heylele!) olma ihtimalini de hesaba katmak gerekiyor. Sözkonusu kokunun aslında Allah’ın takdirine veya mukadderatına, (kader!), dolayısıyla da emir ve yasaklarına taalluk eden bir noktada olduğunu söylemeye ne hacet!  Not: Sokrates’in talib olduğu akıl, bana sorarsanız, Cebrail Âleyhisselâm tarafından teklif edilen ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın tarafından kabul edilen akıldan kinayedir. Üstad Necip Fazıl’ın Sokrates’i felsefe sahasında vahdaniyetçi sistemli düşüncenin ilk mimarı olarak görmesinin menşeinde de bu yatıyor kanaatimizce. Bu mevzu daha evvel hülasa edilmişti. Evet; Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın kabul ettiği akıl, din ve haya ile hemhâl olmayı murad eden bir akıldır. Bu akıl bugün, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminde mündemiç olan akl-ı selime işaret etmektedir. Bundan dolayıdır ki yeni zaman ve mekânda, “İBDA, beşer zekâsının sekreteridir.”   Dipnotlar 1*Salih Mirzabeyoğlu, Aydınlık Savaşçıları-Moro Desatanı-, İBDA Yayınları, İstanbul, sh. 2*Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü -Ufuk ile Hafiye-, cild, İBDA Yayınları, İstanbul, sh. 101. 3*Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B Yedi-, “Konferans (Sıcak Takib), 390, Baran Dergisi. 4*file:///C:/Users/lenovo/AppData/Local/Packages/Microsoft.MicrosoftEdge_8wekyb3d8bbwe/TempState/Downloads/1512_Mevlana_Xalid_Ve_Shah_Qulam_Ali_Abdullah_Dehlevi_24s.pdf 5*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-tasarruf-ahlaki-397-h3940.html 6*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-tasarruf-ahlaki-397-h3940.html 7*Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi, -Matla’ Beyitler-, İBDA Yayınları, İstanbul, 2014, sh. 519. 8*Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., sh. 514-515. 9*Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e.14, sh. 520. 10*Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., sh. 516. 11*Odysseia, Truva’nın düşmesinden 10 yıl sonra Odysseus’un İthaca’ya evine dönünceye kadar maceralarını anlatır. İlyada 10 yıl süren Truva Savaşı, Odysseia, 10 yıl boyunca Odysseus’un başından geçenlerden ibarettir. İlyada, bir olayı, Odysseia ise bir kişinin destanını anlatır. Truva Destanında olaylar birbirini izleyecek şekilde anlatılır. Halbuki, Odysseia’da olaylar anılar, geriye dönüşler, atlamalarla canlandırılır… On yıl sürecek olan Truva Savaşında Akha’lı Odysseus, savaşçı, ordu komutanı, danışman, elçi ve arabuluculuk gibi görevler üstlendi. Savaş süresince evinden 10 yıl ayrı kaldı. Savaş bittikten sonra bir 10 yıl daha evine dönemedi, toplam 20 yıl evinden ayrı kaldı. Odysseus’un adı İlyada’da hemen her sayfada geçer. Odysseus’un Truva Savaşındaki belki en önemli görevi, Akhilleus’u saklandığı yerden bulup getirmesiydi. (http://bluepoint.gen.tr/myth/odysseus.html) 12*Homeros’un adını Odysseus’dan aldığı Odysseia destanı Odysseus’un on yıl süren denizlerdeki çilesi ve tanrıların onun üzerinde oynadığı korkunç oyunları anlatır… Yazılı kaynaklar Odyssesus Titanlardan biri olan ve ateşi dünyaya getirdiği için cezalandırıldığına inanılan Prometheus soyundan geldiğini ve gene aynı soydan Penelope isimli bir yunanlı kadınla evli olduğundan bahseder. Odysseus Yunanistan’ın kuzey batı kısmında kalan ufak adalardan biri olduğu varsayılan Ithaka adasının kralı olduğu bilinmektedir. (https://www.kayipdunya.com/kenanyilmaz/odysseus) 13*http://bluepoint.gen.tr/myth/odysseus.html Baran Dergisi 587. Sayı

Okuma Kültürünü Geliştirme Davası

Hafta sonu, Basın Yayın Birliği Derneği ve Uluslararası Öncü Eğitimciler Derneği tarafından, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle düzenlenen ‘Okuma Kültürünün Geliştirilmesi Çalıştayı’ açılışına katıldım. Çalıştay’ın okuma kültürünün oluşmasında etkili olan süreçleri dikkate alarak, öğrenci, öğretmen, STK, kamu kurumları, medya ve yayınevlerinin misyonunda bu amacı da taşıyıcı proje ve teklifleri takip bilincini hedeflediğini öğrendim. Öğretim Üyesi Dr. Melike Günyüz öncülüğünde gerçekleşen bu anlamlı etkinliğin açılış panelindeki moderatör, Milli Eğitim eski bakanı Prof. Dr. Nabi Avcı oldu. Cumhurbaşkanlığının da teşviklerini işaret eden paneldeki konuşmacılar ise, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Ayşen Gürcan, Prof. Dr. Mustafa İsen, Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün ve yazar Beşir Ayvazoğlu idi. Bu bakımdan dinleyici kitlesinin epey kalabalık olduğunu gözlemledim. Bu tür etkinlikleri sıkı ve sık yapmak yanında tavsiyem o ki, “okuma kültürü” milletçe sahiplenilmesi, yükseltilmesi şart olan kültür davamızın ilk kritik eşiği, manevi hamle başlangıcı olduğu unutulmamalıdır. Milletçe okuma alışkanlığımız ne ölçüde? Bu kritik ihtiyacı kültür vasatını yükseltici şekilde nasıl karşılayabiliriz? Panel öncesi bu hususta çocuk ve genç yaştan insanımızın durumunu kaydeden veriler paylaşılırken, bazı yazarların görüş ve tecrübeleri de, salondaki ekrandan kısa videolarla paylaşıldı. İlk konuşmacı İbrahim Kalın’ın ismi, 2000’li yılların başlarında elde ettiğim, Japon araştırmacı Toshihiko İzutsu’nun “İslâm’da Varlık Düşüncesi” adlı eserini Türkçe’ye kazandıran kişi olarak aklımda kalmış. Kendisiyle panel sonrası tanışma fırsatım da oldu. Bu yazımda da sadece Sayın Kalın’ın konuşmasını, ihtiva ettiği insicam ve değer bakımından bazı başlıklar altında paylaşmayı düşündüm. Kitap okuma kültürü üzerine görüş ve düşünceleri dikkatimi çeken bir başka isim Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün’den ise, bir sonraki yazımda paylaşımlarda bulunmayı düşünüyorum.   İbrahim Kalın’a Göre “Okumak”… Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın, okuduğumuzu anlamada ve anlamamızı aktarmada, sohbet kültürünün belirleyici olduğuna dikkat çekerek konuşmasına başladı. “Sohbet”in etimolojisinin sahabe, “sahiplenme” köküne dayandığını, sohbet edilen insanın aynı zamanda “sahiplenilen insan” olarak görülüşünü aynı kültürün parçası olarak işaret etti. Okumanın, yeryüzündeki varlığımızı anlamlandırmak için yapabileceğimiz en önemli eylemlerden biri olduğuna dikkat çekti. Kitabı, alemdeki işaretleri, kendimizi, insanı, bir duyguyu, bir durumu “okumak” bu eylem içinde yer alır diyen Kalın, İslâm geleneğinde “oku” emrinin bu genişlikte mânâlandırıldığını ifade etti. İbrahim Kalın’ın konuşmasından başlıklar: “Anlam ve Keşif”le Okumak “Peygamberimizin, bildiğimiz okuma-yazma anlamında değil, “ümmî” olduğu halde bu emre muhatap oluşu bu mânâyı tüm sarsıcılığıyla işaret etmektedir. Ümmîlik ‘bütün ilimlerin anasını kendinde barındıran’ anlamına gelir. Anlam, “okumayla inşa edilen” yanında keşfedilen bir şeydir. Gerçekle aramızdaki perdeleri kaldırmak suretiyle, hakikatin ortaya çıkmasına imkân sağlayan bir eylemdir. Hayatı anlamlandırmada iki yöndür. 70’li yıllarda Henry Corbin’e soruyorlar, fenomenoloji kavramını İslâm diline tercüme edecek olsanız nasıl ederdiniz sorusuna, “Keşfü’l Mahcub” olarak tercüme ederdim demiş. Bu ilişki üzerine başlayan tartışma sırasında, “fenomenoloji ilmindeki asıl amaç, fenomenlerin ötesindeki ‘noumen’e gitmektir; Keşfu’l Mahcub da, ‘gizli saklı olanların önündeki perdeleri kaldırmak suretiyle hakikate ulaşmaktır” diyor. Dolayısıyla her okuma da bir anlamlandırma, bir keşif eylemidir. Yatay ve dikey mânâda, âfâkta ve enfüste...” “Okumak ‘Hobi’ Değildir” Okumaya asla ‘hobi’ olarak bakmamalıyız. Boş vakitte okumanın tersine, kitap okumak için vakit ayırmalıyız ki, hayatın diğer alanları bir nitelik kazansın. Müzik de öyle. Niyazi Sayın hoca bana, ‘diyorlar ki müzik ruhun gıdasıdır. Yanlış efendim, ruh müziğin gıdasıdır’ demişti. Hocanın 60 yıllık müzik ve tefekkür hayatından damıtılmış bir cümleydi bu. Müziği besleyen nedir? Yani ruhta ne varsa müziğimize de o yansır. Asalete asalet, hasretse hasret. Okuma da disiplinli bir iş olarak böyledir; ölene kadar. Okumak Ve Yazmak “Aslında kalemle birlikte okumak, not almak, dolayısıyla yazmaya da önem vermeliyiz. ABD’de ortalama bir üniversite öğrencisi, 4 yıllık müfredatın gereği olarak, 600-800 kitap okumak, daha önemlisi yazdığı ödevlerin yekûnu 2000 sayfadan fazla tutuyor. Biz, kendimizi ifadede imkân ve kabiliyetlerimizi geliştirmek anlamında Türkçemizin imkânlarını keşfedebilmiş değiliz. Wittgenstein’ın sözüdür, “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Yani dilde yaşadığımız fakirleşme, zihin ve tasavvur dünyamıza nisbetle dilimizdeki imkanları köreltiyor, dilimizi kaybediyoruz. Bu körelme ancak okuma yazmayla durdurulabilir. Kitapları çizerken dövmemeli, temiz tutmalıyız. Temel eserleri, klasikleri okumalıyız. Ancak uzmanlaşmanın getirdiği sıkıntılar sebebiyle disiplinler arası okumayı unutmaya başladık. Bizim medeniyetimiz çok yönlü, kendini iyi yetiştirmiş insanların medeniyetidir. Gazali’den İbn-i Arabi’ye böyledir. Vasatımızı yükseltmek amacını taşımalıyız. “Her Evde Kitaplık Olmalı” Herkesin bir kütüphanesi, evinde bir kitaplık olmalı. Kitapsız ev olmamalı. İstediği kadar lüks olsun; kitapsız ev, bana mânâdan uzak kuru bir mekân gibi gelmiştir. Türkiye’de binin üzerinde kütüphane var. Ancak elbette nüfusa göre yeterli değil. On binlerce kütüphane, milyonlarca kitabı olmalı kütüphanelerimizin. Bu noktada Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla iki yıl önce başlayan Cumhurbaşkanlığı kütüphanesi önümüzdeki yıl tamamlanmış olacak.130bin m2, beş milyon üstü kitap kapasitesiyle 24 saat, her yaş dilimine özel bölümü olan, bazı kitap koleksiyonları da kazandırılan Cumhurbaşkanlığı kütüphanesi için kitap sayısı 1.2 milyona ulaşmış durumda...” Baran Dergisi 587. Sayı

Doğu Guta ve Güçlü Türkiye’nin Ehemmiyeti

Bugün Suriye hakkında, Şam ve Guta’da yaşananlar hakkında yorumlarda bulunacağım. Haberlerde sık sık Doğu Guta’ya kimyasal bir saldırı yapıldığı tekrar ediliyor ve dolayısıyla bu artık bir gerçek durumuna geldi.  Guta, Şam’a çok yakın bir bölgede bulunan yerleşim yeri. Guta, Şam’ın kuzeyinde kalan bir deltadır. Araplar tarafından “yeryüzünün cenneti” olarak adlandırılır. Lübnan dağlarının doğusunda doğan Barada Nehri’nin geçtiği, yeşilliklerle kaplı bir bölge. Soğuk suyundan dolayı adı Barada olan nehir tüm Şam’ı sular ve Guta, Doğu’dan Şam’a uzanan bir yol üzerindedir. Şam’da tüm evlerin arkada bahçesi nehre gelecek şekilde imar edilmiştir. Barada suyu ve nehri Şam’ın su ihtiyacını karşılar. Guta ise Şam’ın arka bahçesidir. Bu bölge yeşilliklerle kaplı bir bölgedir ve Batı’da Bekaa Vadisi Suriye ile Lübnan arasındaki tabiî sınırdır. İşte Guta, Şam’ı besleyen, çok önemli bir bölgedir; Şam’ın neredeyse tüm tarım ürünleri buradan temin edilir.  Suriye’nin önemli siyasî figürleri, Şam, Halep ve Guta’da bulunurdu. Suriye nüfusu da bu bölgelerde yoğunlaşmıştı. Çünkü, Şam ve Halep Suriye’nin olduğu gibi dünyanın da en eski yerleşim yerlerinden, şehirlerindendir. Dolayısıyla, hem tarım açısından, hem ticaret açısından bu bölge çok hareketli bir bölgedir.  Son zamanlarda şehirleşmesine mukabil Gutalılar kendi hâllerinde yaşayan, tarım ile uğraşan insanlardı. İsyanların faturası, Şam’ın merkezinin on kilometre kadar uzağında yaşayan, Şam için çok ehemmiyetli bir bölgede yaşayan bu insanlara çıkarıldı. Her hafta medyada, Guta ile alâkalı, doğru yahut yanlışlığını net olarak bilemediğimiz bir çok saldırı haberi görüyoruz. Muhalifler ile rejimin bu bölgedeki çatışmalarından dolayı bir çok insan öldü, bir çok insan ise hapsedildi. Daha önce söylediğim bir şeyi, Guta’nın siyasî ehemmiyetinin anlaşılması açısından şimdi de tekrarlamak istiyorum. 1979 yılında ben ikinci kez geldiğimde de Guta tehlikeli bir yerdi. Aynı şekilde 1963’te Baas partisi iktidara gelmeden önce de Guta son derece tehlikeliydi. O dönemde de siyasî meselelerde ehemmiyetli bir alandı. Suriye’de Baas Partisi, bu sene itibariyle 55 yıldır iktidarda. Suriye’de İhvan (Müslüman Kardeşler) etkindi. Guta da onların hâkim olduğu bölgelerden birisiydi. Müslüman Kardeşler ile diğer grupların muhalif safta birleşmesiyle meseleler bu boyuta geldi ve Guta bundan nasibini fazlasıyla aldı. Guta, tarihî olarak Şam’ın giriş kapısıdır, bugün de durum böyledir.  Rejimin, daha evvel Müslüman Kardeşler tarafından kontrol edilen bölgede hâkimiyeti almak için çabalaması gayet tabiîdir; fakat beni şaşırtan nokta ise Şam’a bu kadar yakın bir noktada ve uluslararası baskıya rağmen rejimin kimyasal silah kullandığı iddiası. Rusların desteğine rağmen rejimin böyle bir saldırı yapacağını düşünmüyorum; ama haberler aksini iddia ediyor. Guta’daki savaşçıların büyük çoğunluğu orada yaşayan halktan değil, dışarıdan gelen savaşçılar. Guta’ya dışarıdan bir çok grup giriş yaptı.  Bölünmüş güçlerin karmaşık savaşının sürdüğü Guta’da siviller için güvenlikli bir bölgenin oluşturulmasından daha evvel bahsedildi; ancak bu hiç uygulamaya konulamadı. Dolayısıyla masum insanlar savaş sebebiyle ölmeye devam ediyor. Yapılan bombardımanlar sebebiyle Duma’daki evler harabeye döndü; doğal olarak Guta da yaşanılabilir bir bölge olma özelliğini kaybetti. Bu savaştan zarar görenlerin yüzde doksan dokuzu masum insanlar. Bir çok herhangi bir şiddet eylemine karışmamıştır. Savaşın başından beri masum insanlar zarar görürken, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, hiç bir güç savaşın devam etmemesi adına gerekli tedbirleri almadı, aksine savaşın daha da kızışmasına sebep oldu. Bugüne kadar iyileşme adına bir şey yapılmadı; umarın bundan sonra her şey iyiye gider. 60 sene evvel Suriye’de, bugün muhalif olan gruplar da dahil bir çok farklı grup; Arap milliyetçileri ve sosyalistleri Baas Partisi çatısında toplanabilmişti. Suriye’de Vahhabî düşüncenin yayılmaya başlamasıyla beraber Baas Partisi güç kaybetmeye başladı. Suriye halkı Vahhabî propagandanın hedefi olarak manipüle edildi. Beşar Esad da bu şekilde marjinalize edilerek suçlu pozisyonuna getirildi. Mevzu bahis kimyasal saldırının Suriye rejimi tarafından yapıldığı iddiasına karşılık, bunun başka bir manipülasyon olabilme ihtimalini de göz ardı etmemek gerekiyor. Çünkü bölgede ajan devletler adına savaşıp da bunun farkında dahi olmayan aşırı grupların varlığı malûm. Siyonist İsrail’in dostu ve Müslümanların düşmanı olan, çürümüş Suudi rejimini kastettiğim anlaşılıyordur. Savaşın bu noktaya gelmesinde ve dünyanın tarihî olarak en köklü bölgelerinden birinin yaşanamaz bir hâl almasında Suudilerin payı çok büyüktür.  Umuyorum ki, yakın bir gelecekte Suriye’nin demokratik bir seçim neticesinde yeniden bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkması sağlanabilir. Tüm Suriye halkı haklarına kavuşur ve bu zulümden, savaşlardan kurtulur. Tıpkı 1900’lerin başında İstanbul hükümetine karşı Ermenilere yapıldığı gibi bugün de bölgedeki Kürtler Ankara hükümetine karşı manipüle ediliyor. Bu hassas meseleye sürekli söylediğim gibi dikkat edilmesi gerekiyor.  Öte yandan yaşanan hadiseler, M. Kemal tarafından kurulan Türkiye’ye de bir takım faydalar sağlayacak duruma geliyor. Müslüman bir devlet başkanı olan gönüldaş Erdoğan’ın bu fırsatı değerlendirmesi lâzım. Kemalist ideoloji yüz yıl boyunca Türkiye’ye hâkim oldu; fakat şimdi genişlemek için yeterli olmuyor. Bugün tarihî ve ideolojik olarak hep karşı karşıya olan Türkiye ile Rusya yakın bir görüntü çiziyor; bu da siyasî menfaatlerin örtüşmesi sebebiyle olan bir şey.  Bölgedeki Kürt meselesi, Kürtlere saldırarak çözülemez. Çünkü saldırdıkça militan yetiştirilmeye devam edilir. Oysaki Kürtler inançlı Doğu Anadolu insanlarıdır.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne pahasına olursa olsun hayatta kalması gereken bir dönemden geçiyoruz. Kendisi bir suikaste maruz kalabilir. Gülenistlerden temizlendikten sonra güçlenen Türk ordusuna daha fazla ihtiyaç olabilir. Malûm Erdoğan son dönemlerde sağda birliği sağlayarak milliyetçiler ile yakınlaştı. Bu hususta da şu uyarıyı yapalım; faşizm ile vatanseverlik birbirine karıştırılmamalıdır. Hülasa; önümüzdeki süreçte neler yaşanacağını tam olarak kestiremiyoruz. Dolayısıyla Müslümanların haklarını savunan güçlü bir Türkiye’ye son derece ihtiyaç duyulan bir dönemden geçiyoruz. Müslüman ve gayrimüslim herkese saygı duyan ve herkesin saygı duyduğu bir Türkiye’ye ihtiyaç var.   Allahü Ekber! 07.04.2018 Baran Dergisi 587. Sayı

Müslümanları Katleden Hangi Silâh Daha Meşrû?

Geçtiğimiz hafta, Afganistan’ın Kunduz vilayetine bağlı Deşt-i Arşi bölgesinde, hafızlık diploması alan çocuklar için tören düzenlenen medrese ve çevresindeki etkinlik alanı, Afganistan Hava Kuvvetlerine bağlı uçak ve helikopterler tarafından hedef alındı. Yapılan saldırıda, 101’i hafızlık diploması almak için orada bulunan çocuk olmak üzere 200’ün üzerinde Müslüman şehid oldu. Gerçekleştirilen bu saldırının teferruatına geçmeden evvel şu hususa dikkat çekmek istiyoruz; Afganistan’da gerçekleşen saldırıların neticesinde ortaya çıkan bilançonun vahameti ne olursa olsun, global medya tarafından ısrarla görmezden geliniyor. Daha geçtiğimiz hafta Almanya’da yayaların üzerine araç sürülmesi bütün dünya bültenleri için bir numaralı haber olma özelliği taşırken, Afganistan’da 200 kişi ölmüş, yarısından çoğu çocukmuş, kimsenin umurunda değil. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi isimli meşhur varakanın yalnız Batılı milletleri, yalnız küfür milletini muhatab aldığını, buna karşılık başta İslâm milleti olmak üzere onlardan olmayan hiç kimsenin bu bildirinin muhatabı olmadığını da artık izah etmeye gerek yok. Her platformda sivil ölümlerinden bahseden Amerikan sözcülerinin, kendilerine Kunduz’daki katliam sorusu yöneltildiğinde, “Bu soruların muhatabı Afgan Hükümeti’dir.” şeklinde yaptıkları açıklama zaten ikiyüzlülüklerini resmetmeye yeter de artar bile. Amerikalı Terör Limited Şirketleri Amerika Birleşik Devletleri’nin, resmî zayiatı düşük tutmak ve işlenen savaş suçlarına karşı paravan olarak kullandığı bir yöntem, Amerikalı Özel Güvenlik şirketleridir. Bu şirketler, katliam ve işkencelerde etkin bir şekilde istihdam edilmektedir. “Terör örgütü” tabiri, dünya üzerinde belki de en çok bu şirketleri tarif etmeye uygundur. İnsanlıktan çıkmış, vahşetten zevk alan, sadist tiplerin toplanmasıyla kurulan ticarî ordulardır bunlar. Katliam, sistemli işkence, tecavüz, gasp, yağma gibi savaş suçu addedilebilecek ne kadar fiil varsa bu şirketlerin faaliyetlerinde görmek mümkündür. Bu şirketlerin ödemeleri de Amerika Birleşik Devletleri tarafından değil, Amerika’nın işgâl ettiği ülkelerde kurduğu parya hükümetler tarafından yapılmaktadır. Irak’ta meşhur olan “Black Water” isimli terör şirketini hepimiz hatırlıyoruz. Şimdilerdeyse bu şekilde faaliyet gösteren bir sürü Terör Limited Şirketi var.  Bahsin Afganistan ile alâkasına dönecek olursak... Gerçekleşen saldırıda, uçak ve helikopterlerin pilot koltuklarında muhtemelen bu şirketlerden personelin oturduğunu, bu başıbozukların da Afgan hükümetini falan takmadığı bilinen gerçeklerden.  Afganistan’da Barış Başka Bahara Kaldı Afganistan’daki kukla yönetimin başında olan Eşref Gani hükümeti ile son dönemde Taliban arasında görüşmeler sürüyor, müzakere masasına doğru da çeşitli adımlar atılıyordu. Anlaşılan o ki, Amerika’nın kiralık katiller sürüsü, gerçekleştirdikleri katliam ile bu süreci akamete uğratmayı da hedeflediler. Resmî olarak şirket ünvânı taşımıyor olması dışında bahsettiğimiz teröristlerle aynı çizgide faaliyet gösteren IŞİD’in de son zamanlarda Afganistan’daki Taliban üyelerini hedef alan saldırılarını sıklaştırması elbette bir rastlantı değil.  Gerçekleşen saldırıdan sonra Afgan hükümeti Taliban’ı sivillere ateş açmakla suçlasa da, görgü tanıklarının ifâdeleri, hükümetin aksine, törenin başından beri tepede gezen uçakların bir süre sonra bombardımana başladığı ve daha sonra da insanların yoğunlaştığı kaçış güzergâhının yine uçak ve helikopterlerce vurularak büyük bir katliama sebeb olunduğu şeklinde. Bu saldırı neticesinde Afganistan’da barış görüşmelerinin daha başlamadan sona erdiğini söyleyebiliriz. Hak ve halk düşmanı hakiki terör, yani Batılı terörü, nemalandığı kanın durmasına müsaade etmiyor... Diğer taraftan bu terör şirketinin çalışanı teröristler, bu saldırı vesilesiyle bir taraftan kukla hükümete haddini bildiriyor, dışarıya da burada kimin efendi olduğunun mesajını vermiş oluyor. Dr. Eymen El Zevâhirî’nin Ard Arda Yaptığı Açıklamalar Mücahid Eymen El Zevâhirî, geçtiğimiz aylarda, Arab Baharı’nı “İslâm Baharı” olarak ele aldığı geniş bir değerlendirme serisi yayımladı. Bu açıklama dizisinin mahiyeti ve hattâ yapılabiliyor olması bile Amerikalıları çıldırtmaya yeter de artar bile. Taliban ve Zevahirî’nin mücahidleri karşısında çaresiz kalan, bizim evdeki çekmecenin içinde ne olduğunu bile bilirken, Zevahirî’yi Afganistan’ın bağrında bulmaktan yana aciz kalan Amerika, Medrese Saldırısını, sırf bu açıklamalar karşısındaki hıncıyla, intikam için bile yapmış olabilir. Çünkü biz biliyoruz ki, her Müslüman, tıpkı Firavun’un ülkesinde doğan çocuk Musâ Aleyhisselâm gibi Batı ve küfür hâkimiyeti için potansiyel tehdit olarak görülmektedir ve Müslüman çocuklarımızın öldürülmesinde onlar için hiç bir sakınca yoktur. Binali Yıldırım Bu saldırının hemen haftasında Afganistan’a resmî bir ziyaret gerçekleştiren ve çeşitli düzeylerde temaslarda bulunan Başbakan Binali Yıldırım’ın, gerçekleşen bu katliam hakkında tek kelime bile etmeden, bir de “Afganistan’da barış yakın” tarzı açıklamalar yapması kabul edilebilir gibi değil. Başbakan’ın ya dünyada cereyan eden hadiselerden haberi yok, yahut da o hadiselere bakıp değerlendirme yapabilecek bir kapasitesi... Türkiye’nin bugün izlediği dış politikanın temel prensibi “mazlum kim olursa olsun onun hakkını mümkün olan her platformda savunmak” üzerine bina edilmişken, Binali Yıldırım’ın Afganistan gezisi tam bir fecaat örneğidir. Her hâl ve kârda Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesinin ne kadar isabetli bir karar olduğu da bir kez daha bu vesileyle görülmüş oluyor.  Batı Dünyasının Tescilli İki Yüzlülüğü Suriye’de, Doğu Guta’da Esad bilmem kaç yüzüncü kere sivillere kimyevî silahla saldırı düzenlemiş, Amerika da bundan pek rahatsızmış, müdahale edecekmiş... Biz buradan soralım o vakit; nasıl öldürmek gerekiyor? Meselâ İsrail’in Filistinli sivilleri fosfor bombasıyla katletmesi, meşru mu? Irak’ta hâlen çocukların sakat bir şekilde doğumuna sebeb olan, Amerikan askerlerinin mühimmatlarındaki seyreltilmiş uranyum kullanılması, meşru mu? Yahut, uçaklardan sivillerin üzerine tonlarca bomba yağdırarak yapılan katliâm, meşru mu? Peki, yıllardır kullanılmıyor ama bir hidrojen bombasının sivillerin yerleşim bölgesine atılması, ne kadar meşru? Hangisinin daha meşru olduğunu söyleyin ki, mazlumun intikâmını alma vakti geldiğinde, biz de sizin meşru yöntemlerinizle intikamımızı alalım.  Batılı liderlerin fıtratını meydana getiren sahtekârlık ve ikiyüzlülükleri de dünya nizâmın yıkılmasındaki başlıca faktörler arasındaki yerini şimdiden almıştır. Ya Bundan Sonra Uzun uzadıya Batı’nın iki yüzlülüğünü ve Birleşmiş Milletlerin “Domuzlar Diktatoryası” olmaktan öte bir mahiyeti olmadığını izah etmeye lüzum yok. Herkes, her şeyi görüyor.  Amerika Birleşik Devletleri hükümeti ve bürokrasisinde meydana gelen değişiklikler bize gösteriyor ki, Amerika, tarihinde hiç olmadığı kadar Yahudi güdümündeki bir devlet hâline gelmiş bulunmaktadır. Son olarak Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un istifâsı ve bundan sonra Amerikan dış politikasında meydana gelen değişim de bize bunu göstermektedir.  Suriye’de yaşanan savaşı da yalnızca Suriyelilerin savaşı olarak ele alan büyük bir yanlışa düşer. Beyt-ül Makdis’in hemen eteklerinde cereyan eden savaş, daha uzun yıllar sürecek ve muhtemeldir ki Haçlı saldırılarının da son halkası olarak tarihe geçecektir. Büyük savaş artık kapımızda değil, içeride.  Yahudi’nin Arz-ı Mevud için hesab ettiği vakte kalan süre gün geçtikçe daralıyor ve bu sebeble de Arab Baharı’nın başından beri saklandığı mevziden başını çıkartmakta artık bir beis görmüyor.  Müslüman olarak biz elbette ki savaş istemeyiz; fakat savaş çıkartmakta ısrar edenlerle savaşmakta da tereddüt etmeyiz. Batı hâkimiyetinin çöküşünden kaynaklı çatırtılar artık dünyanın her bir yanından işitilirken, son büyük hesablaşma da beklendiği yerde başlamış bulunuyor.  Buradan şu hususu da hatırlatmakta fayda var, hesablaşma, Batılı ordular pes edip evlerine döndüklerinde değil, senelerdir işledikleri cürmün bedelini her nerede olurlarsa olsunlar ayniyle ödedikleri zaman sona erecektir. Baran Dergisi 587. Sayı  

Her Şeyi Tutan “Bir Şey”

Şu, “camilerde kadınlar neden kötü yerlerde namaz kılıyor” eylemliliği (!) üzerine haberleri her gördüğümde Üstad Necib Fazıl’ın “Destan” isimli şiirinden bu mısra dilime düştü: “Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey”… Ama şiirin devamını bir türlü getiremedim. Sonra açıp baktım kitaba. Meğer konuyla ne kadar da alâkalıymış, “şuur altı” bu mısrayı boşuna dilime dolamamış:  “Bir şey koptu içimden, şey, her şeyi tutan bir şey, Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;  Utanırdı burnunu göstermekten sütninem, Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.” Her şey bir grup kadının caminin birinden “burada durmayın namaz kılanlar var” şeklinde cami görevlilerince dışarı çıkarılmasıyla başlamış. “Kadınlar Camilerde” diye bir hareket başlatmışlar. Camilerin kadınların kullanımına kapalı olduğu, caminin asıl alanının erkeklere ayrıldığı, kadınlara ayrılan kısmın ise karanlık, kötü ve caminin ruhundan uzak olduğunu vurguluyorlar. Bunlar makul açıklamalar. Elbette okuyan, çalışan, vaktinin çoğunu dışarıda geçiren kadınların camilerde çoğu zaman (özellikle Cuma namazı dışında, vakit namazlarında) erkeklerden daha fazla olduklarını gözlemlediğimizde, söylenenlerin haklılığı ortada. Fakat mesele, “kadın neden erkeklerle aynı safta namaz kılmıyor?” noktasına kıvrılınca, işin rengi değişiyor. BBC’nin yayınladığı bir videoda, başörtülü bir kızcağız şöyle itiraz ediyordu: “Ben okulda erkek arkadaşlarımla beraber derse giriyorum. Kütüphanede birlikte ders çalışıyorum. Ama camiye gelince ayrı ayrı yerde ibadet ediyorum.” Şimdi bu kızcağız belli ki ibadetin ne demek olduğunu bilmiyor. Erkek arkadaşlarıyla aynı ortamda ders yaptığına göre aynı saflarda ibadet edebileceğini düşünüyor. Ya öğretilmemiş haberi yok, ya hiç ananesinin elinden tutup teravih namazı kılmaya gitmemiş. Çocuklara öğretir gibi ibadet, akaid, iman, kulluk meselelerinde eğitimin üniversiteli cahillere şart olduğunu ortaya koyan bir durum.  Sonra BBC bu konuyu kendine mevzu edindi. Her gün neredeyse bununla ilgili haber yapmaya başladı. Camiler isim isim tesbit edilip kadına ayrılan yerler görüntülendi. Kadınlı-erkekli grupların camide karışık namaz kıldığı resimler servis edildi. Hatta başı açık kadınların camide namaz kıldığı görseller kullanıldı. Ve tartışma başladı. Turistlerin bile başı açık alınmadığı camiye kadınlarımız başı açık girmek istiyormuş, istediği kıyafetle camiye girebilmeliymiş. Diyanet ise sadece şu açıklamayı yaptı: “Kadınlara ayrılan yerlerle ilgili çalışma başlattık. Camilerin eşit kullanımı konusunda gerekli düzenlemeler yapılacak”…  Oysa camiler “ibadet” mekânlarıdır. İbadet edilen yerde zaten herkes Allah’ın huzuruna çıktığı için eşittir. Gerçekten “huzura” mı çıkıyoruz, yoksa “sahneye” mi? Camilerde “eşit ibadet yeri hakkı” icad eden kadınların ibadetlerini Allah’ın huzuruna çıkmak için mi yaptıkları, yoksa sahneye çıkmak için mi yaptıkları tartışılmalı. Feminist hareketin camilerde ibadeti bile bir show malzemesi haline getirmesi tartışılmalı. Yoksa camide kadınlara ayrılan yerler üzerine bir düzenleme gerekiyorsa, istekler açık ve net olarak belirtilmelidir. Dert sadece mekânın “kötü” olması mı, yoksa erkeklerle aynı safta, aynı yerde namaz kılmak mı? Allah Resulü mescide kadınların gelmesini teşvik etmiştir. Çünkü orada İslam’ın emir ve yasakları, incelikleri üzerine sohbetler edilmektedir. İbadet vakitlerinde mescide rahat girip çıkmaları için bir kapıyı onlara tahsis etmiştir. Namaz bitince önce kadınların çıkması beklenirdi. Sonra erkekler çıkardı. Demek ki öyle “karma” bir “saf” tutma mevzu bahis değildi. Ayrıca pek çok hadiste mescitlerde kadınlara yer ayrıldığı belirtilmiştir. “Cami adabıyla ilgili bazı ahlâkî öğütlerde bulunan Hz. Peygamber, camiye gelen kadın ve erkeklerin davranışlarına dikkat etmelerini, karşı cinsin dikkatini çekecek tutum ve davranışlardan kaçınmalarını (Vâhidî, 1968:186), giyim kuşamda ölçülü olmalarını (Buharî, Meğazi 537), yatsı namazına gelen kadınların güzel koku sürünmemelerini söylerdi (İbn Hanbel, 1992:IV, 363).” (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/302526) Diğer yandan “başörtüsü” meselesinde derinden giden bir anlayış yaygınlaşmaya başladı. Bazı “tasavvufi eserlerle kafayı bulmuş” yazarlar ve bazı “Kur’an’da örtünme ayetinin bu şekilde olduğunu düşünmüyorum” diyen ilahiyatçı modernistler, kadınların başlarını örtmesinin gerekmediğini söylüyor. Bunu açıkça söyleyen de var, el altından yayan da. Bu “camide başım açık namaz kılmak istiyorum” diyen kadınlar da bunların aklıyla hareket eden kadınlar. Aralarında buna inanan yazarlar da var. Burada bir incelik var. Eğer kıt aklınızla, taş kalbinizle tasavvufi eserlere yaklaşır, kendinizi bir “nisbet” noktası yaparak o eserden “anladığınızı” “hakikat” zannederseniz yanarsınız. İslam Mutlak Fikir’dir. “İslama Muhatap Anlayış” ve onun dünya görüşüne nisbet kuramazsanız yanarsınız. Allah dostları “zamanı aşmış kahramanlar” olarak işaretlenmiştir Salih Mirzabeyoğlu tarafından. Küt kafayla dalarsanız boğulursunuz onların eserlerinde.  Son zamanlarda ortaya çıkan bu tür sapmalar gösteriyor ki, “İslama Muhatap Anlayış” davası, Müslümanların aynı zamanda “iman” davasıdır. Başta işaretlediğimiz “her şeyi tutan bir şey”dir.  Ne demişti Üstad Necib Fazıl: “Zamanüstü” ölçüler manzumesi olarak İslâm, imânın hakikatini yaşayana, şu ân nail olmuş kadar yenidir; ve “çağ içi, çağ dışı” tekerlemesinden başka bir şeye aklı ermez ahmakların her türlü yakıştırmasından münezzehtir!..” Ve ne demişti Salih Mirzabeyoğlu: “Güya İslâm adına çırpıştırılmış fikirlerden kurulu köpek kulübesi cinsinden uyduruk oluşumlar bir yana, kelimenin gerçek anlamıyla insan ve toplum meselelerini kuşatıcı İslâmî bir dünya görüşü, ancak “Ehl-i Sünnet” itikadıyla mümkündür; Büyük Doğu-İbda, bu davanın hem tespitçisi ve hem de dünyada “İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik” mevzuundaki tek “sistem” terkibidir!..” Bu kadar… Baran Dergisi 587. Sayı

Güncellemeye Ne Gerek Var?

Kim ne derse desin, Allah (cc) nurunu tamamlamış ve Din-i Mübin’i bize “İslâm” layihası altında, “İnneddine indellahilislam” fermanı ilahisiyle elimize sunmuştur. Rahmet Peygamberi’nin eliyle mühürlü tapuyu uhdemize tevdi eden Allah’a hamd, Elçisi Efendimiz’e salat-ü selam olsun. Peygambersiz İslâm icadı peşinde koşanlar, “Kur’an neyimize yetmiyor” diyenler, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önceki sünnet ve hadis konusundaki saçmalıklarla ilgili uyarısını görmezden gelme uyanıklığı peşinden gidenler var... Bu uyanıklar “İslâm’ın güncelleştirilmesi” konusunda konuşuyorlar, amma fırsatı gelince de cumhurbaşkanına yağ çekmekten geri kalmıyorlar. Ben önce bir Müslüman, sonra da emekli İmam eskisiyim. Bilmeden elini ateşe uzatan çocuğu, “cıs oğlum elin yanar” diye uyarmalıyız. Rahmetli Nasrettin Hoca’nın ruhu şad olsun. Nasreddin Hoca oğlunun eline bir testi tutuşturup çeşmeden su getirmesini istemiş. Çocuk dışarı çıkarken de ensesine bir tokat atıp, “testiyi kırmayasın” diye tembihlemiş. Bunu gören komşulardan biri, “Hocam, henüz testiyi kırmadan niye dövüyorsun yavrucağızı?” diye sormuş. Hoca ise, “testiyi kırdıktan sonra neye yarar!” diye cevab vermiş. Herkes her haltı karıştırıyor, din, iman, akaid, fıkıh, farz, sünnet gibi rükunlar birbirlerine karıştırılıyor; isteyen istediğini söylüyor, fitne fücur televizyon programları kuruluyor. Bu da yetmezmiş gibi zayıf inançlı insanların beyinleri yıkanıyor, insanlar imansız yetişiyor. Ondan sonra uğraş da uğraş iti köpeğiyle. Bizde işi baştan tutan yok, ikazlara kulak vereni ise bul bulabilirsen. Hiçbir gereği yokken, son günlerde “İslâm’ın güncellenme” mevzuu ortaya atıldı. İslâm’ın güncellenmeye, yenilenmeye ihtiyacı yoktur! Yeter ki biz kendimiz intizama girip hâl ve ahvâlimizi güncelleyelim. Biz bunları bu sayfalarda yıllarca yazdık! FETÖ’ye ‘Fetoş’ diyorduk... Müslüman geçinenlerden de küfrü yiyorduk. Tabiî Allah sonunda bizi haklı çıkardı, hakikat meydana çıktı... Başımızda anti-laik, samimî Müslüman bir hükümet var. Tam teşekkül bir Diyanet’imiz mevcut... Ne hikmetse her diyanet reisi profesör olmak mecburiyetindeymiş gibi hareket ediyoruz. Sanki profesör olmayan âlimler bu işi beceremezmiş gibi. Biz diyeceğimizi diyelim, okuyan okusun! Hangi cami görevlisi, hangi cemaatıyla güzel bir ünsiyet kuruyor? Hangi konularda bilgilendirme muhabbetine giriyor? Hangisi, ‘çoluk çocuk varsa gönder Kur’an öğreteyim’ diyor? Hangi imam ve müezzin camideki görevini tam yapıyor? Camilerdeki müezzinler sünneti ihmâl ediyor, halk bunu dillendiriyor... Bu küçükmüş gibi gözüken meseleler diyanet teşkilâtının içerisinde bir halledilse, kimse “İslâm’da güncelleme”den bahsedemez. Ezan, Allah’a şükür(!) minarelerin ilk giriş kapısının aralığında okunduğu için merdiven zahmeti kalkmış. Ezan biter-bitmez müezzin odasına geçip koltuğa kuruluyor ve İmam efendi mihraba yürürken müezzin efendi de lütfen kamete kalkıyor. Bunları sakın ha boş sözler ve bühtan zannetmeyin. Bizim zamanımızda imam ve müezzinleri kontrol için sivil müfettişler vardı. Zannedersem kalktı. Eğer kalktı ise tekrar kurulmalı ve diyanet bütçesi müsait değilse emekli din görevlileri bu işi teberrüken yaparlar. Cami ve cemaati eğitmek için elbette yeni bir kadroya lüzum yok. Çünkü müftüler var. Sağ olsun müftülerimiz de laik idare sistemlerindeki gibi, kendilerini bir devlet memuru pozisyonunda görüp, masadan kalkıp bir cemaat arasında namazlarda görünmüyorlar. Allah şahid küçük-büyük hiçbir cami cemaati sünnete uygun saf vucubiyetinde, caiz bir saf tutmasını bilmiyor, bazı imam efendiler arkaya dönüp de Allah Resûlü’nün yaptığı gibi ciddi bir saf tutma tarifi yapmadan, tekbirini alıp namaza duruveriyor. Otuz-kırk sene sonra camilerimiz Hıristiyan kiliselerine benzerse şaşmayın. Bu fakir ta Almanya, Mısır, Kenya, Filistin ve İstanbul’da sandalyede namaz kılma mücadelesini vermiş bir fani olarak kendisini mutlu addeder. Binlerce bastırıp dağıttığım, sandalyede namaz kılınmanın caiz olmadığını beyan eden mukayyet hadis ve rivayetlerle resimli broşürleri İstanbul’un ilçelerinden bir müftüye götürdüm, sağ olsun(!) sadece teşekkür etti. İsterdim ki, camilere astırılsın da Müslümanlar uyansınlar, nerede? Bu yazıyı okuyanlar Allah rızası için bir gün Eminönü Yeni Camii’ne gitsin, müezzin mahfilinin altına baksınlar. Elliye yakın sandalye hepsi dolu ve oturanların çoğu da halı üzerine oturup ayaklarını uzatarak namaz kılamayacak kadar sandalyeye muhtaç değil. Manzara yürekler acısı aynen açık hava kahvehanesi gibi. Yazımızı hülasa edecek olursak, din meselesi hiçbir zaman devletin bürokratik kurumlarına havale edilemez. Yapılacak bütün hizmetler kudsiyet dairesi içinde mütalaa edilmelidir. Gerektiğinde ast üste, üst asta karışmalıdır. Dava, İslâm ve Din-i Mübin davasıdır. Rütbe makam vs. ikinci planda kalmalı. Allah tüm İslâm davası uğruna çalışanlara mükafatını fazlasıyla versin... Üç-beş haftalığına yurt dışına çıkıyorum. Herkesten helallik diliyorum. Saygı ve selâmlarımla... Baran Dergisi 585. Sayı

Yükselen Milliyetçilik ve Anadolu

Müslümanların 1071’de Sultan Alparslan komutasında Doğu Roma’yı mağlup etmesinin ardından akın akın intikal ettiği, nice badireler atlatıp destanlık çapta mücadeleler neticesinde yurt edindiği topraklar... Bugün üzerinde yaşadığımız mekân, Anadolu. Bu coğrafyaya sahip olmak için girişilen nice mücadele ve muhtelif toplulukların burada hüküm sürmek için canlar alıp canlar verdiği tarihî vesikalarla sabit. Anadolu’nun son hâkimi Müslüman Türk, İslâm ile şereflendikten sonra öz benliğine kavuşmuştur. Selçuklu ile beraber yerleştirmeye başladığı sistemli devlet anlayışı, terakkisini Osmanlı ile nihayete erdirmiş, Osmanlı sonrası ise her açıdan hızlı bir gerileme kendisini göstermiştir. Kendisini İslâm’ın temsilcisi olarak gören ve onu her türlü tarize karşı müdafaa memuriyetini-mecburiyetini iliklerine kadar hisseden Osmanlı, devletin ideolojik zeminini-dünya görüşünü Mutlak Fikre nisbetle şekillendirdi. Müslüman teba için müşterek zemin bu idi; fakat bünyesinde diğer inançlara ve etnik gruplara bağlı insanlar da yaşıyordu. Osmanlı’nın, her yönüyle farklılık arz eden bu toplumu bir arada tutması için bir şeyler vazetmesi ve sistemli bir yapı teşekkül ettirmesi de zaruriydi. “Adalet” mefhumunun merkezde olduğu bir değerler manzumesi ve en girift noktasına kadar hesaplanmış bir devlet sistemi ile Osmanlı her türlü sıkıntıya karşı ivedilikle toparlanabilen bir müessese hâlini aldı. Osmanlı Devleti, Batı ile Doğu arasında yaşanan ezelî mücadelede, Batı’ya karşı sistemli karşı koyuşun nasılını göstermesi bakımından muazzam bir misaldir. Birçok kavim ve inanç mensubuna hükmeden bu imparatorluk, merkezde Müslüman Türk olmasına mukabil asla (etnosentrik) bir anlayış gütmemiştir. Zaten böyle bir yola tevessül etse yüzyıllar boyunca hüküm süremezdi. “Rumî” kimliği etrafında teşekkül ettirilen bu muazzam yapının çöküşü ise ulemanın “devlet memuru” olmasıyla gerçekleşti; bunu da günümüzle yakından alâkalı bir ihtar olarak belirtelim. Bir not olarak ekleyelim; bugün gerek ABD’nin, gerekse de Avrupa Birliği’nin oluşturduğu “değerler sistemi” aslından kopartılmış, ikinci sınıf bir Osmanlı taklidinden ibaret... “Hak, adalet, hürriyet” gibi anahtar mefhumlar Batı tarafından sonuna kadar istismar edilmiş, sömürgeci zihniyetin bir enstrümanı kılınmıştır. Mağlubiyetimiz, Batı’nın aslını bizden aldığı değerlerin taklitlerini Batı’dan almaya başlamamızla tescillenmiştir. Yüzyıllar boyunca Avrupalılar Osmanlı’nın sahip olduğu topraklardan “Türkiye” diye bahsederken Müslüman Anadolu insanı ise bu tanımlamayı asla kullanmadı; “Anadolu” diye tarif etti yaşadığı coğrafyayı. Muhtelif İslâm beldelerinde yaşayan Müslümanlar, Doğu Roma’yı fethedip eski Rum diyarlarında yaşamaları dolayısıyla Anadolu insanına Rumî diyordu. Tâ ki 20. Yüzyılın başına kadar... Batı Avrupa’da düşmanlık ve hamaset üzerine şekillenmiş ve 19. Asırda egemen güçlerin iktidarını pekiştirmek üzere yeniden tanımlanmış “millet” mefhumunun ilk önce Avrupa’da, sonra İslâm âleminde dalga dalga yayılmasıyla Osmanlı parçalanırken, İstanbul’da da Türk ulus devletinin kurmanın bir kurtuluş yolu olacağı fikirleri peyda oldu. Şemsiye kimlikleri berheva edip hedef toplumların daha kolay yutulmasını amaçlayan Batı tarzı milliyetçiliğin istediği de zaten buydu. Değişen dünya düzenine ayak uydurmak gerekiyordu. Maddî ve manevî olarak dar kalıplar içerisinde hapsedildi Anadolu. Mübadelelerle birlikte her inanç ve kavimden azınlıkların ortadan kalkması, Türk kavmine dayalı bir nüfusun oluşması sağlandı. İsminden başlayarak etnosentrik bir anlayış üzerine bina edilmiş yeni bir devlet ortaya çıktı. Güneş Dil Nazariyesi gibi teorilerle Türkçe’nin tüm dillerin atası olduğu ve yine Akdeniz medeniyetlerinin atasının Türkler olduğu gibi iddialar ortaya atıldı. Koskoca bir Kürt milleti, hem de Türklerle aynı kaderi paylaşmayı gönüllü olarak istedikleri halde, yok edilmeye, olmazsa yozlaştırılmaya çalışıldı. Millet, milliyeti ile alakalı bir problemi varmışçasına dayatmalara maruz bırakıldı. Oysa öyle bir problem yoktu; sadece Osmanlı, İslâm ile şereflendikten sonra aslî hüviyetine erişen Türk’ü ve Kürt’ü, bir kavim olarak yerli yerine koymuş, “İslâm milleti”nin şerefli mensupları ve sancaktarları olarak görmüştü. Yeni devlette, kaba bir kavmiyetçiliğin merkeze alınmasıyla yetinilmedi, dine karşı da bir hesaplaşma sürecine girişilerek Anadolu insanı, İslâm’dan uzaklaştırılmaya, müstevlilerin vekili yeni Türkiye’nin idarecilerinin tanımladıkları, adı İslâm, ama kendisi İslâm ile uzaktan yakından ilgisi olmayan yeni bir dinin müntesibi yapılmaya çalışıldı. Coğrafya daralırken medeniyet, kültür ve idrak zemini de sığlaştırıldı. Tüm bunların üzerinden geçen yaklaşık 100 senenin ardından, o zamanlar daralmak zorunda kalan, buna mecbur bırakılan Anadolu, bugün yeniden genişleme zarureti hissediyor. Üstelik bunu yapmadığı takdirde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını da biliyor. Türk ordusu, tabiî uzantımız olan topraklarda İslâmî motiflerle operasyonlar yaparken gaza ruhu cemiyetin geneline sirayet ederek toplumun yüzyıllık ideal boşluğunu yavaş yavaş dolduruyor. Müslüman Anadolu halkı, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi, kendisini İslâm’ın temsilcisi olarak görmeye ve onu her türlü tarize karşı müdafaa memuriyetini-mecburiyetini iliklerine kadar hissetmeye yeniden başlıyor. Tabiî olarak böyle bir süreçte, tahrif edilen kavramlarımızın da yeniden yerli yerine oturtulması gerekliliği kendisini dayatıyor. Son dönemlerde Türkiye’nin Batı’ya karşı göstermiş olduğu mukavemet neticesinde içeride doğan Ak Parti-MHP ittifakı ile içtimaî hafıza yeniden canlanıyor ve ifadesini İslâm’da bulan, Üstad’ın oluşmasında büyük emek sarf ettiği “milliyetçilik” yükseliş yaşıyor. Şimdilik İslâm motifleriyle bezeli, yavaş yavaş aslına rücu eden milletimizin milliyetçilik anlayışınca, “Türk, Müslüman olduktan sonra Türk’tür” ve her kavmin büyüklüğü İslâm’a ettiği hizmet nisbetindedir. İslâm, kaldırılmaya çalışıldığı ideal tahtına yeniden otururken, asıl meseleye; sistem meselesine geliyoruz. Yüz yıl önce maddî olarak Anadolu’ya hapsedilip, mânâ olarak İslâm’dan koparılmaya çalışılmamızla üzerimize geçirilen kavim merkezli üniter rejim kalıbına artık sığmıyoruz. Zaman bizi ihtar ediyor: Bu vatan Anadolu’dur. Millet Anadolu milletidir. Türk’ün lokomotif olduğu Anadolu, sadece Asya kıtasının Avrupa’ya uzanan ucu değil, İslâm sancağını yeniden dalgalandırmaya ve mazlum milletlere kol-kanat germeye namzet insanların meskûn olduğu vatandır! İslâm dünyasının günümüzdeki sembolüdür Anadolu! Baran Dergisi 584. Sayı

“İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi” Üzerine

Yine sinir bozucu bir kitap, yine OTTO yayınevi. Bir maksada binaen “üs” olarak kurulan üç dört yayınevinden biri olan OTTO’nun size bahsedeceğim kitabından evvel neşredeceği kitapları duyuran broşüründe “Kaseye girecekler” (Ne demekse “kaseye girecekler”? Edebiyat yapalım derken mizahî duruma düşmek bu işte.) başlığı altında şunların müjdesini (!) vermiş: -Hadis Üzerine Yazılar, İgnaz GOLDZİHER -İslâm Araştırmaları 1-2, İgnaz GOLDZİHER -İslâm Düşüncesinde İlahi Adalet Sorunu, Eric Lee ORMSBY -İslâm Hukukuna Giriş, J. SCHACT -İslâm’da Ayrılıkçı Düşünceler, Henri LAOUST -İslâm’ın Elifbası, Musa Carullah Bigiyef -Saltanata Giden Yolda Muaviye bin Ebu Süfyan, İrfan AYCAN -Zahiriler, İgnaz GOLDZİHER   İşte gördüğünüz gibi ne kadar iç açıcı bir liste değil mi? Ne kadar da güncellemelerle (!) dolu? Bunlarla dirsek teması olan başka bir yayınevi ise yakında Mahmud Ebu Reyye denilen kezzab adamın Ebu Hureyre isimli, Ebu Hureyre Radıyallahu Anha her türlü iftira attığı kitabını neşredeceklermiş. Hâlbuki bu kitaba İslâm dünyasında yüzlerce kitap ve makale ile reddiye yazılmış, fasid fikirleri çürütülmüştü. Maksat, necis düşünceleri yeniden yeniden harlamak, unutturmamak. Ama onlar bilim adamı, onlara karşı çıkanlar ise “birtakım hocalar” oluyor. İşte bu tayfa böyle eserlerle sünnete saldırır, ashab-ı kirama saldırır ve hem de kâfirlerin dediklerini bu hususta hüccet kabul ederler, lakin biz bu mide bulandırıcı iftiralara cevap verince, fitnecilikle itham ediliriz. Sizin gibi ilmî olmaktan Allah’a sığınır, olduğumuz gibi fitneci olmayı yeğleriz. Şimdi gelelim bahsimiz olan kitaba: İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi. Mehmet Bayraktar yazmış. Kitabın ilk cümlelerini, ismini verdiği bir oryantalistin sözleri oluşturmuş ve evrimci bilim anlayışının Darwin’den asırlar evvel İslâm âlimlerinde olduğunu söyleyerek bizleri memnun ettiğini düşünmüştür. Ve aynı sayfada Ömer Nasuhi Bilmen’e iftira atarak, onun ‘evrim anlayışının İslâm’a ters olmadığını’ söylediğini iddia etmiştir. Hâlbuki Bayraktar’ın söz konusu ettiği ve ileride de verdiği Muvazzah İlm-i Kelam’da geçen o cümlelerde Ömer Nasuhi Bilmen, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin her türlü yaratmaya kâfi geldiğini izah etmiştir: “Şunu da söyleyelim ki, nebatat ve hayvanatın ve hatta insanların, tekâmül tarikiyle vücuda gelmiş olmaları aklen caizdir. Fahr-ı Alem hazretleri dilediği mahlukunu bir nevi müstakil olarak yaratabileceği gibi, bitariki tedriç de vücuda getirebilir, bunda istib’ad olunacak bir cihet yoktur.” Yazarın asıl önemli tespiti ise şudur: “Bugün Türkiye’de aşırı evrim karşıtlığı yapanların ABD’deki Evangelistlerden beslendiklerini de burada ifade etmeliyiz.” Burada yazar, evrime karşı çıkanları kendisi gibi zannetmiş, iddialarını ispat etmek için kendisi daha ilk cümlelerini batılılardan aldığı için, bizlerin de aynı metoda başvurduğu zann-ı fasidine kapılmıştır. Yazık, İslâm adına söz söylediğini düşünen birinin devamlı batılılardan tasdik ihtiyacı hissetmesi elem verici. Çelişki ise, yine giriş kısmında Ahlak isimli eserin sahibi Kınalızade’nin kesinlikle evrimci olmadığını söyledikten sonra, ileri kısımlarda 5 sayfa boyunca Kınalızade’nin evrimci (!) düşüncesini izah etmesidir. “Darwinizm’e geçmişte olduğu gibi bugün de karşı çıkan Müslümanlar vardır.” diyerek fikrini ifşa eden yazarımız, “Geçmişe Uzanış” başlığında, evrim teorisinin bütün bilimsel teoriler gibi, kadersiz olduğunu, bilimsel geleneklerin, dinî anlayışların, siyasî ve felsefî akımların tesiriyle fazla dallanıp budaklanamama kadersizliğine mahkum olduğunu uzun ve gayet duygusal bir paragraf ile izah ederek okuyucu hüzünlendirmiştir (!) “Batı, Rönesans ve Reform hareketleriyle başlayan Kilise-bilim çatışmasında, daima bilimin Kilise’ye galib gelmesi sonucu, dinî ve siyasî laikliğin yanında, bilimsel bir laiklik anlayışı kazanmıştı ve XIX. yüzyılda Kilise’nin teolojik bilim anlayışından tamamen kurtulmuştu.” diyen yazar, bilerek veya bilmeyerek, tarihi ve karanlık yüzünü de ihmal ederek, her türlü sömürgeci ve maddeci anlayışın zaferi kabul edilen tamamen pozitivist olan Aydınlanma hareketini can u gönülden tasdik etmiştir. Evrimci olduğunu iddia ettiği isimler ise, Nazzam, Cahız, İhvan-ı Safa grubu, İbn Arabî, Mevlana, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Muhammed İkbal, Seyyid Ahmed Han, Muhammed Abduh, Ömer Nasuhi Bilmen. Şimdi yukarıdaki İbn Arabî, Mevlana, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ömer Nasuhi Bilmen isimlerini şöyle kenara bırakalım evvela. Geri kalan isimlerin tamamının itikadî problemleri âlimlerimizce ortaya konulan, Nazzam, Cahız ve İhvan-ı Safa grubu gibi Mutezili, Seyyid Ahmed Han gibi kendini peygamber ilan eden biri, Bahai olduğu ispat edilen Muhammed İkbal, hataları saymakla bitmez mason olan Muhammed Abduh. Bu isimlerin evrim teorisini savunmaları veya icad etmeleri tuhaf olmadığı gibi bizi de bağlamaz. Bu “bizi bağlamaz” olayını bildiği için olsa gerek yazarımız, İbn Arabî, Mevlana, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ömer Nasuhi Bilmen isimleri ile bizi iknaya çalışmış. Ömer Nasuhi Bilmen’in sözde evrimci olması meselesini girişte izah ettik. Şimdi diğer isimleri verdiğine göre yazarın o alimlerden aldığı hangi cümleler ile bu sonuca vardığına bakalım. Aaa, o da ne? İbn Arabî’nin ve Erzurumlu İsmail Hakkı’nın evrimci olduğunu söyleyen yazar onlardan bir cümle bile vermemiş, nerede, ne zaman, hangi kitapta suallerini cevapsız bırakmış, yani öylesine demiş işte. O zaman İbn Arabi, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ömer Nasuhi Bilmen gidince elde kaldı mı Mevlana’mız. Onunla alakalı ise bir şiir paylaşmış ve Mevlana’nın evrimciliğine (!) bu şiiri ile karar vermiş. Ama kitabına evrimi savunan âlimler diyerek başlamıştı! Mevlana’yı âlim kabul ediyorsa onun ilmî olarak söylediklerini getirmeli değil mi? Yok Mevlana’nın şiiri ile ilgilenecek ve hüccet kabul edecekse kitabın adını Evrim Teorisini Kabul Eden İslâm Şairleri olarak değiştirmesi daha makul değil midir? Mantıksızlık sonucu kitap diye yazılan şeyle alakalı, yukarıda sorduğumuz mantıklı suallerin cevapsız kalacağını bilerek Mevlana’mızın şiirine geçelim. Hz. Mevlana o şiirinde insan-ı kamil olmaklığı ve ruhun tekamülünü anlatıyor, sayın yazarımız ise evrim diye anlamak istiyor. Kitabında, hadis-i şeriflere yaklaşımı da gayet problemli olan yazar, insanın çamurdan yaratılması ile alakalı zikredilen bütün İslâmî bilgilerin “İsrailiyat, efsane” “Müslümanların Yahudi ve Hırsitiyanlarla kurdukları kişisel irtibatlar vasıtasıyla İslâm kültürüne sokulan hikayeler” olduğunu iddia ediyor ve mezkur bölümün sonunda kütüb-ü sitte başta olmak üzere pek çok hadis kitabında geçen sahih bir hadisi bu uydurmalara (!) misal olarak zikrediyor. Ama iki sayfa ileride kendi görüşünü desteklemek için zikrettiği bir hadis-i şeriften sonra: “Bu hadis gerçekten sahih midir, bu pek önemli değildir.” diyor. İşte “canım nasıl isterse usulü” diye buna diyorlar. Evrimciliğin neden yaygınlaşmadığını maddeler halinde izah eden yazarımız, daha ilk maddede, Şarkiyatçıların ve onların gazına gelen yerlilerin başvurduğu klasik bir yalana müracaat ediyor. O yalan şu: “XI. yüzyıldan sonra duraklaması ve bu alanlarla ilgili özel araştırma ve inceleme yapan bilim adamlarının azalması; XIII. yüzyıldan itibaren de, diğer bilim dalları gibi söz konusu bilimlerdeki gerileme...” Yani bu sözler, İmam Gazali’nin bilim ve felsefe düşmanlığı (!) türküsünün farklı bir terennümü. Başka sebepleri sayarken ise ayrı bir vicdansızlığa imza atmış bulunan yazarın, aslında dikkatli şekilde kendi satırlarını okuması bile adil olmasını sağlayabilirdi. Ama “niyet kılıcı” kuşanmış bir insan hangi hakikati görebilir ki! Yazarın cümleleri: “İbnu’n-Nefis, W. Harvey’den asırlarca önce, küçük kan dolaşımını keşfettiği zaman, birçok çağdaşı ve sonrakiler “Bu üstad İbn Sina’nın demediği birşey” diyerek, ona karşı reddiyeler yazmıştır. İbnü’n-Nefis’ten etkilenen Michael Servitus gibi bazı Batılılar, kanın dolaştığını söyledikleri zaman, kitaplarıyla birlikte yakılmıştır. Çünkü ne Doğu ne Batı dünyası böyle yeni bir görüşü henüz kabule hazırdı.” Karşılaştırmanın tutarsızlığı ve vicdansızlığı ortada: Müslümanlar, İbnü’n-Nefis’e ilmi reddiyeler yazdılar, hem de İbn Sina’nın görüşünü müdafaa için. Batılılar ise Michael Servitus’ü ise, Katolik kilisesi ve Calvin’in isteği üzerine Lozan’da, kitaplarıyla birlikte yakarak öldürdüler. Bu ikisi nasıl kıyas edilebilir ve ikisi de bilim düşmanlığı olarak aynı potada değerlendirilebilir. İlahiyatçı bir akademisyenin, kendi medeniyetini bu kadar aşağıladığına daha evvel hiç şahit olmamıştım. Yazımıza, bir dua ile son vermekten başka çaremiz yok: Ya Rabbi! Sen Müslümanları her türlü kötülükten muhafaza buyur! Amin... Baran Dergisi 584. Sayı

Haberler
SON DAKİKA
Çakal Carlos: Erdoğan Suikasta Maruz Kalabilir!
Çakal Carlos: Erdoğan Suikasta Maruz Kalabilir!
Carlos, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne pahasına olursa olsun hayatta kalması gereken bir dönemden geçiyoruz. Kendisi bir suikasta maruz kalabilir" dedi.
Gazeteci-Yazar Mustafa Özcan: Pentagon’u...
Gazeteci-Yazar Mustafa Özcan: Pentagon’u...
Gazeteci-Yazar Mustafa Özcan, ABD’nin Afganistan’da bir medreseyi hedef alıp yüzlerce kişinin canına kastettiği ve enteresan bir şekilde dünya medyasında yer bulmayan saldırıyı Baran okurları için değerlendirdi. Özcan, “Pentagon’u Manyaklar Yönetiyor!” diyor...
Ölüm Odası B-Yedi: Mühr Dehan
Ölüm Odası B-Yedi: Mühr Dehan
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun dünya ve kainat plânını farklı veçheden ele aldığı eseri Ölüm Odası B-Yedi’nin alt başlığı “Mühr Dehan”...