Yazarlar
Şifre Çözülüyor

Kimi zaman olur ya, bir badireden çıkmak için ne kadar çabalarsan o kadar batarsın, hani bataklık gibi… Şimdi o misâl, Yahudi ve Batı âlemi, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırıp kendi küfür düzenlerine entegre edebilmek için ardı ardına yeni strateji, proje, planlar geliştiriyor, büyük bir maharetle uygulamaya da koyuyorlar; fakat işin sonunda, müntehasında tüm bu girişimler dönüyor Müslümanların işine yarıyor. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun 1990’lı yıllarda “provokasyonlar da bize yarıyor” dediği veçhile, sahneye koydukları senaryolar, giriştikleri aksiyonlar ve kurdukları tuzaklar, cereyan eden mucize çapındaki hadiseler vesilesiyle bir bir dönüyor ve bize yarıyor. Arab Baharı gibi Tunus’tan başlayarak Anadolu’ya kadar uzanan ve Müslüman coğrafyasını teslim alarak global sisteme entegre etmek üzere hazırlanmış bir plan bile dönüp dünya çapındaki İslâmî mücadeleye yakıt olabiliyor. 15 Temmuz’u ele alalım meselâ… Senelerce burada hem dışarıdan desteklenmiş ve hem de devlet eliyle beslenip, büyütülmüş bir organizasyonun, sergilediği performansın final sahnesinin tam tersi bir amaca hizmet edip, Üstad Necib Fazıl’ın dizelerinde geçtiği üzere, “Kal'anın burcunda çakar işaret; Millet, dalga dalga bayrağa gelir” misâli bir işaret fişeğini tutuşturabileceği, senelerdir uyuyan bir devi uyandıramaya vesile teşkil edeceğini kim kestirebilirdi? Kim kestirebilirdi bilemeyiz; fakat bu planı yapanların kestiremediği kesin. Arab Baharı’nın Suriye ayağıyla devam edelim. Suriye’yi parçalamak ve Türkiye’yi İslâm âleminden tecrit etmek için kurgulanan ve işin başında Türkiye’deki iktidar içindeki işbirlikçilerin de dâhil olduğu bu planın, Türkiye’nin asırlar sonra dışa doğru uzanan ilk filizi “Anadolu Dalı”na vesile olacağını kim hesab edebilirdi? Sonra Irak… 1991’den beri ele geçirilmeye çalışılan; fakat bağrını düşmana açtığı hâlde gönlünü bir türlü kimseye teslim etmeyen Irak… Amerika başta olmak üzere bütün bir Batı âlemi tarafından Yahudi Devleti’nin güvenliği için işgâl edilen; fakat bu işgâlin üzerinden daha 20 sene bile geçmemişken içinden ne çıkacağının kestirilmesi mümkün olmayan, pandoranın kutusuna dönen Irak. Yine Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine de sarktığını ve bölgede şimdilik 19 tane askerî üssü olduğunu da unutmamak gerek. Suriye ile Irak belki bir nebze de, Libya’ya ne demeli? Kaddafî’yi devirmek için NATO harekete geçerken, bu hamlenin arkasındaki siyasî ve askerî zekânın tasavvurunda, sizce Türkiye’nin Libya’da söz sahibi olacağına dair en küçük bir ihtimâl belirmiş midir? Bunlara ilâveten Katar, Sudan, Yemen ve daha diğer birçok ülkede şeklen olmasa bile ruhen birbirine benzer sahneler, hadiseler… Bundan 20 sene evvel Mossad’ın sınır ötesinde yaptığı operasyonlar, bizim memleketteki gizli inançsızlar için hayal bile edilemez ve tabiî olarak hayranlıkla seyredilirken, bugün Türkiye’nin Yahudi Devleti’nin istihbarat operasyonu yaptığından çok daha geniş bir coğrafya ve daha çok noktada askerî operasyon gerçekleştiriyor olması elbette ki içeride ve dışarıda rahatsızlık doğuracaktır. İçeridekinden, yâni gizli inançsızdan, âleni kâfir soyundan ve kuyrukçudan başlayacak olursak… Allah Resûlü Mekke’ye girdiği ve Kâbe’nin içindekiler başta olmak üzere putları yıktığı vakit müşrikler ne hissetmişse, bunlar da senelerdir zihinlerinde putlaştırdıkları Batı’nın gün be gün çöküşü ile bu esnada sergilediği acziyet karşısında aynı travmayı yaşıyorlar. Neresinden baksak büyük bir trajedi. Anadolu ve İslâm âleminde birlik sağlanır, bütün bu coğrafyada farklı dil, renk ve milliyetten insan bir potada eritilir de; müşrikler, yaşadıkları ve yaşamaya devam edecekleri travmadan sonra nasıl yeniden topluma kazandırılırlar, inanın büyük bilmece. Şimdi böyle söyleyince kategorize edip hemen aklınıza kodamanları, kemalistleri, jakobenleri, kafatasçıları getirmeyin, Ak Parti’nin içindeki AKP’de de bunlardan çok var. Ve bu tiplerden yalnız Türkiye’de yok tabiî. Devlet-i Aliyye’nin yıkılmasından sonra nasıl ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda bu zihniyet hâkim kılınmışsa, Osmanlı bakiyesinde kurulan bütün ülkeler de bu anlayışın hâkimiyetine teslim edilmiş. Bu zihniyeti hâkim kılmak kadar devamlılığını sağlamak da mesele tabiî. Mısır’da Hüsnü Mübarek’in halk ayaklanması neticesinde devrilmesinden sonra yapılan seçimleri Muhammed Mursî’nin kazanmasıyla umduğunu bulamayan Batı-Yahudi ittifakının, Mısır ordusundaki işbirlikçilerini sahneye sürerek darbe yapması ve ardından Sisi’yi Cumhurbaşkanı yapmaları malum. Bugün Libya’da, Türkiye tarafından desteklenen Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Halife Hafter karşısındaki ilerleyişi durdurmak noktasında mayın eşekliği vazifesi Sisi’ye tevdi edilmiş bulunuyor. Görünürde Suudî Arabistan ile BAE, arka plandaysa Yahudi tarafından adeta bir sirk köpeği gibi oynatılan Sisi, UMH’nin Hafter karşısında inisiyatifi ele aldığı ve ilerlemeye başladığı günden beri durmadan açıklamalar yapıyor. 18 Mayıs günü Vatiyye Hava Üssü’nün düşmesiyle beraber önce Mısır ordusuna “Hazır Ol” talimatı veren Sisi, bu hamlesinin bir karşılığı olmadığını görünce önce 6 Haziran’da “ateşkes” çağrısında bulundu ve 8 Haziran tarihinde ise yayınladığı “Kahire Bildirgesi” ile Libya genelinde yine kabul görmeyen bir ateşkes çağrısında bulundu. UMH’nin Hafter’e karşı ilerleyişinin durmak bir yana hız kazandığının görülmesinden sonra, 20 Haziran tarihinde bu kez Libya sınırına yakın Mısır hava kuvvetleri birliklerine ziyaret gerçekleştirerek, bu sefer orduya “hazırlıklı olun” talimatı verdi. Yine bu ziyaretler esnasında “Libya’nın Sirte ve Cufra cebhe hatlarını kırmızı çizgisi” olarak gördüğünü duyurdu. Suudî Arabistan, BAE ve Bahreyn Mısır’ın bu açıklamasına destek verdi. Bununla beraber Mısır’ın her gün sıra sıra çöle dizilen zırhlıların yeni fotoğraflarını basına sevk etmesi ve 2020 senesinde bunun hâlen bir caydırıcılığının olduğunu düşünüyor olması ise ibretlik. Libya ile Mısır fiilen olmasa bile resmen 1977’den beri aslında savaş hâlindeler. 1977 senesinin 21-24 Temmuz tarihleri arasında Mısır’lı Enver Sedat’ın Yom Kippur mağlubiyeti ve sonrasında izlediği Yahudi ve Amerika yanlısı siyaset ile Muammer Kaddafî’nin kurulması için büyük çaba sarf ettiği Arab Birliği fikrine karşı durmasının neticesinde Dört Gün savaşı yaşanmıştı. Dönemin Cezayir Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen ve Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri Yaser Arafat’ın çabaları ile ABD’nin baskısı üzerine Enver Sedat, tek taraflı ateşkes ilân etti. Kaddafi ateşkesi resmen kabul etmese de bir süre sonra askerlerini Mısır sınırından çekti. Yâni anlayacağınız üzere Mısır ile Libya arasında başlamış, tarafların çekilmesiyle durmuş bir savaş var; fakat her iki tarafın da üzerine imza attığı bir ateşkes metni yok. Dolayısıyla fiilî olmasa bile aslında iki ülkenin savaş hâli de facto olarak resmen sürüyor. Yahudi ve Batı “şey”si Sisi, yaptığı bu açıklamaların nereye gideceğinin, ne anlama geldiğinin de şuurunda değil. Tıpkı selefi lâik kuyrukçu Enver Sedat gibi Mısır’ı Libya ile yarım kalan savaşı sürdürmeye zorluyor; fakat bu sefer karşısındaki Libya’nın yalnız olmadığını unutuyor. Fransa’nın Libya ile alâkalı açıklamaları, Türkiye’den Libya’ya giden kargo gemisine müdahale etmeye kalkması ve karşısında Türk donanmasını bulunca gidip NATO’ya ağlanması falan hiç şaşırtıcı değil, bilâkis anlaşılabilir. Düşünsenize, daha yüz sene evvel neresinden kessek, neresinden bölsek diye gözleri ve ayakları bağlı bir şekilde İngilizlerle beraber kurbanlık koyun gibi önlerine yatırdıkları bir memleket kalkıyor ve itaatsizlik ettiği gibi bir de düşmanca tavırlar sergileyebiliyor. Onları anladık da Mısır’ı nereye koyacağız? Geçtiğimiz haftalarda İstanbul ve Ayasofya ile alâkalı da Mısır’dan “işgâl” minvalinde bir açıklama gelmişti hatırlayacak olursanız. Sisi, iktidarını korumak için uşaklığın, köleliğin ve kuyrukçuluğun destanını yazıyor. Yazımızın girişinde ortaya koyduğumuz, ne yapsalar dönüyor bize, Müslümanlara yarıyor iddiası ile bugünkü Mısır, Suudî Arabistan ve BAE’nin durumu birbiriyle çelişiyormuş gibi görünüyor değil mi? Bilâkis, bugün büyük güçler ile direkt karşılaşmak yerine, onlara vekâleten hareket eden bu tepesi kâfir gövdesi ise Müslüman ve son kertede ocak kızıştığında bizden tarafa düşmesi mukadder olan memleketlerle sürdürülen diyalektik ilişki Türkiye’nin menfaatinedir. Geçtiğimiz haftalarda Kürt meselesinin çözümü ile alâkalı olarak işaret ettiğimiz kavim taassubuna çözüm getirmek meselesi aynı zamanda Arabların Türkiye’ye karşı kullandığı kavim asabiyesine de çözüm getirmekle alâkalıdır ki, nerede birlik sorusuna verilecek “doğru” bir cevab, çözülmez sanılan birçok sorunu adeta Gordion Düğümü’nü kesip atmak gibi bir tesir meydana getirecektir. Yine bununla beraber, Mısır’da ve Türkiye’de, Türkiye’nin dış siyasetine karşı duranlara, Türkiye’nin Libya’da, orada, burada ne işi var diyenlere bakılarak görüleceği üzere, kuyrukçu-işbirlikçi düzenler yıkılmadan küfür düzeni de yıkılmayacaktır. Zamanın ruhu, Türkiye ve Müslüman coğrafyasını adeta yeni bir “oluş” için terbiye ediyor. Kumandan’ın “Hicrî 1400 Gergini” diyerek işaret ettiği 1440 yılı itibariyle cereyan eden hadiselere baktığımızda görüleceği üzere, sanki görülmez bir el, içinde fert ve toplum meselelerinin hâlli ile mazlum milletlerin intikamının saklı olduğu kripteksin şifresini çözüyor. Baran Dergisi 702.Sayı

Fransa'da Hukuk Skandalları

Koronavirüs salgını devam ediyor. Bu hafta bir kaç komünist dergi aldım. Komünistlerin Güney Afrika'nın apartheid rejimine karşı vermiş olduğu mücadelenin kahramanlarından olan Alexander Moumbaris'in dergisi de bunlardan biri. Moumbaris, eski siyasî tutsaklardandır. Kendisi cezaevinden kaçmayı başaran ekibin içerisindeydi. Cezaevinden çıktıktan sonra Komünist Parti'de önemli görevler aldı. Hülasası önemli ve iyi bir adam. Moumbaris, koronavirüs salgını ile alâkalı enteresan şeyler yazmış. Bilhassa tüm dünyada insanların izole edilmesi, hapsedilmesi üzerinde duruyor. Rakamlar üzerinden bu hastalığın bir küresel pandemiden ziyade hafif bir salgın olduğunu, hayatın bu kadar sınırlandırılmasını gerektirecek bir hadisenin yaşanmadığını söylüyor. Malûm, hükümetler salgının önüne geçmek için bir takım tedbirler alıyor. Ülkelerin idarecileri insanları kısıtlamak için kararlar alıyor. Moumbaris, resmî ölüm oranı rakamları (incelediği ülkelerin hepsinde hastalıktan kurtulma oranı yüzde 99'un üzerinde) çerçevesinde tüm bu kısıtlamaların abartı olduğunu iddia ediyor. Medyanın her gün panik pompalamasına da temas ederken “Bizi seçtiğimiz liderler mi yoksa, ticarî lobiler ve şirketler mi yönetiyor?” diye soruyor. Elbette bunları söylerken koronavirüsün insanlar için bir tehdit olmadığını iddia etmiyorum. Ne yazık ki yaşlılarda ölüm oranının yüksek olduğu bir hastalık ile karşı karşıyayız. İnsanların hayatta kalması adına alınan bu tedbirlerin tamamının birileri tarafından kontrollü ve organize şekilde belirlendiğini söylemiyorum; fakat Moumbaris'in yaptığı yorumlar komplo teorisi olarak değerlendirilse de dikkate alınmaya değer. İnsanlar hayatta kalamazsa büyük kapitalist şirketlerin kimin sırtından menfaat elde edeceğini de göz ardı etmememiz gerekiyor; fakat neredeyse tüm ülkelerin, dünyanın bu hâle gelmesine niçin müsaade ettiği sorusu hâlâ cevaplanmayı bekliyor. Ben de bunu merak ediyorum. *** Konuşmak istediğim bir diğer mesele ise genç bir arkadaşın Georges İbrahim Abdullah hakkında yazdığı ve benim adımın da geçtiği makale. Georges'un başına gelenler gerçekten inanılmaz. Fransa, Georges İbrahim Abdullah davasında Siyonistlerin ve ABD'nin yaptığı dış baskılara boyun eğdi. Yaklaşık 40 sene evvel yakalandı ve bu Lübnanlı adam hâlâ Fransa'da zorla tutuluyor. Cezasını tamamlamış olmasına, tutsak olması için bir sebep kalmadığı adli mercilerce kabul edilmesine rağmen bırakılmıyor. Birkaç kere başvuru yaparak tahliye edilip Lübnan'a dönmek istediğini belirtse de, Amerikan Dış İşleri Bakanlığı'nın itirazları neticesinde hukuksuz alıkoyma işleminin devamı sağlandı. Fransız içişleri bakanlığının içerisinde Siyonist ve emperyalist ajanları cirit atıyor. Elbette, ajan olmayanlar da var; fakat bu hukuksuzluk bir türlü giderilemiyor. Niçin? Çünkü eğer ki, Siyonistlerin ve emperyalistlerin emrinden çıkarlarsa, kimsenin duymasını istemedikleri bir çok şeyleri ifşa edilir. Bu sebeple yapılan zulüm gerçekten inanılmaz boyutlara geldi. Hakimler Georges'un serbest bırakılması gerektiğini söylerken hükümet “hayır bırakamayız” diyor, onu zorla alıkoyuyor. Siyasî tutsak olan Georges'un serbest bırakılıp Lübnan'a sınırdışı edilmesi de siyasî temaslar dışında hiç bir şekilde gerçekleşmeyeceğe benziyor. Georges'u doğrudan tanımıyorum, kendisiyle hiç görüşmedim; fakat bu mesele artık sadece kendisini alakadar eden bir mevzu değil. Bu mevzu dünyanın kim tarafından idare edildiği ile alakalı. Dünya Siyonistler ve emperyalistler tarafından kontrol ediliyor. ABD hükümeti değişiyor; ama kontrol hep emperyalistlerin elinde kalıyor. Dün Barack Obama'yı kontrol edenler, bugün Trump'ı kontrol ediyorlar. Bu durumda kötülüğe maruz kalan ise Amerikan halkı oluyor. ABD'nin demokrasi ve özgürlükler ülkesi olduğu iddia edilirken bir şeylerin farkında olan herkes ABD'de özgürlüğün de, demokrasinin de olmadığını biliyor. Elbette kendi insanının yanısıra dünyanın geri kalanına da zarar veriyorlar. Fakirleştirdikleri Latin Amerika insanı çalışmak için ABD'ye gittiğinde her türlü zulme maruz kalıyor. *** Koronavirüs meselesine dönersek; görünen o ki, bu mevzu bir süre daha devam edecek. Dolayısıyla ölümler de sürecek. Devletler bir takım tedbirler alıyor; fakat yaşananlar gösteriyor ki devletlerin insanları izole etmesi son derece faydasız. Avrupa ülkeleri bunu yeni yeni fark ediyor. Ümid ediyorum, bugüne kadar durumu idare eden Türkiye önümüzdeki süreçte Siyonist ve emperyalistlerin manipülasyonlarına ve baskılarına boyun eğmez. Doğduğum topraklar olan Caracas'a, memleketim Venezüella'ya gelecek olursak; derin bir krizin içerisinde olan ülke, virüsten en az etkilenen ülkelerden birisi durumunda. Kolombiya ve Brezilya'daki vaziyet ise berbat. Kısıtlamaların yaptığı tek iyilik insanların aileleriyle daha fazla zaman geçirme imkânına kavuşması. Ümid ediyorum en kısa sürede bu şartlar atlatılır. Çünkü cezaevinde, zaten izole bir şekilde yaşayan insanların toplumdan daha fazla izole edilmesi, hayatı daha çok zorlaştırıyor. Ziyaretlerin bile gerçekleşmemesine sebep oluyor. Sağlık için başka bir takım tedbirler alınıyor; fakat bu bizim için çok zor oluyor. Türkiye'de de virüs sebebiyle ölümler devam ediyor. Ümid ediyorum yakın bir zamanda düzelecektir. Hem Türkiye, hem de Venezüella için dua ediyorum. Erdoğan liderliğinde Türkiye'nin bölgenin en büyük gücü olacağını; fakat yaptığı bazı dış operasyonların da doğru olmadığını düşünüyorum. Erdoğan son derece akıllı politikalar seyrediyor, buna rağmen Kürt sorununu tam anlamıyla çözemedi. Her şeyden evvel bunun halledilmesi gerekiyor. Koronavirüs Türkiye'nin önünü açacaktır. Allah'a inanıyor ve bizi koruyacağını biliyoruz. İnsanlığın kurtuluşu inşallah yakındır! Allahü Ekber! Tercüme: Faruk Hanedar 20.06.2020 Baran Dergisi 702.Sayı

Erdoğan’ı Engelleyenler

Mevzular birbirine karıştırıldığı için, aslında daha doğru ifadeyle ilginç bir zihniyet ile karşı karşıya olduğumuzdan, bir öyle bir böyle, ama daha çok “küçük menfaat” güdüsüyle hareket etmek, üstelik bu arada “iddialı laflar” da sarf etmek yaygın bir davranış şekli olarak ortaya çıkıyor. Hiç çekinmeden yazıyoruz: Ak Parti’nin hala web sitesinde bulunan “sessiz devrim” broşürüne o günlerde asla inanmadık! Bunu da defalarca dile getirdik. Parti başkanı Erdoğan’ın söyledikleri ile, ortaya konulan uygulamaların farklılığını görüyor, bunun “sesli/sessiz devrim” ile hiçbir şekilde alakası olmadığını, sadece “restorasyon” manasına geldiğini kaleme alıyorduk. Erdoğan’ın, “yalnızım” derken kendisinin devlet içi çeteler ile mücadele etme isteği olduğunu ama parti idaresinin, hükümet yetkililerinin de buna şu veya bu düşüncelerle tam manasıyla destek olamadıklarını, “hafif veya kuvvetli korkak” tiplerden bahsettiğini zannediyorduk. Elbette bunlar var. 17/25 ertesinde “milli bayramlardan” birinin resepsiyonunda “Benim oğlumun, kızımın kaderini niye Bilal’e bağlayayım.” denilebiliyorsa, üstelik “Bilal’in babasının mekânında” korkaklıktan da öte bir durum olduğu şüphe götürmez! Fakat Salih Mirzabeyoğlu’nun “Adalet Mutlak’a” başlıklı son konferansı öncesinde ayaküstü yapılmış nezaket ve geçmiş olsun ziyareti esnasında Erdoğan’ın söylediği “Biraz geç oldu ama...” lafı, 28 Şubat davaları hakkında verdiği talimatların muhtelif bahaneler ile yerine getirilmemesiyle beraber düşünüldüğünde, “YALNIZIM” lafının anlamı korkaklar ile çevrilmiş olmaktan da öte bir mana taşıyor. Bunu da en can yakıcı şekilde avukatlık kanunu değişikliği (baro düzenlemesi) tartışmaları esnasında görüyoruz. 17/25 öncesi parti yönetiminde arkada kalanlar, Gülenistlerin ve ardından Davutoğlu’nun tasfiyesi sonrasında öne çıktılar. Kimse gocunmasın tespit olarak yazıyoruz, parti içinde gayet tabii olarak muhtelif gruplar idarede söz sahibi olmaya çalıştılar. Bunu normal görmek gerekiyor. Normal olmayan ise, Gülenistlerin ve Davutoğlu’nun tasfiyesi ardından ön plâna çıkmaya başlayan bu grupların, “ilk önemli test” olan baro düzenlemesinde, hiçbir şekilde SESLİ VEYA SESSİZ DEVRİMci olmadıklarının ortaya çıkmasıdır. Ellerinde 16 Nisan 2017 tarihli referandumunun verdiği MİLLET İZNİ olmasına rağmen, hâlâ “restorasyon” gibi “ölüye makyaj yapma faaliyeti” ile uğraşmalarıdır. Erdoğan’ın “yalnızım” lafı işte burada bambaşka manaya geliyor: Engelleniyor! Erdoğan, eski sistemin artıklarının kontrolünde olan “baroları”, bir şekilde “demokratik” hâle sokma yolunun “böl-yönet”ten başka bir şey olmadığını görüyor. Bunun için çok seneler önce talimatını veriyor. Şu veya bu sebeple bu talimat yerine getirilemiyor. Bu süreçte 17/25 hadisesi gerçekleşiyor. Birileri devreye giriyor ve “kumpas mağdurları” diyerek Kemalistlerle “ittifak” telkininde bulunuyor. Hâkim ve savcılar arasındaki Gülenistler ile uğraşılırken barolardaki bu gruba mensup avukatların gücünü kırmak için Ulusalcılar ile işbirliği de telkin ediliyor. Bugün şikayet edilen baroların yönetimleri, Erdoğan’ın talimatını yerine getiremeyenlerin Ulusalcılarla yaptıkları işbirliğinin neticesidir ekseriyetle! Bir işi vaktinde yapmadığınız zaman, ne tür fırsatların kaçacağı yanında, başa hangi belaları getireceği de önemlidir ve bu baro özelinde çok açık görülüyor. Şimdi ortada Erdoğan’ın net bir talimatı varken, parti içindeki grupların ekserisi bu talimat karşıtı açıklamalar yapmakta veya sessiz kalarak karşı tarafa zımnen destek olmaktadırlar. Çoklu Baro’nun getirilme gayesini anlamamaktan dolayı, “5000 üye sınırı” ile bunun olması gerektiğini söylemekte, ayrıca “nisbi temsil” formülünü değişiklik tasarısına eklemeye çalışmaktadırlar. Ankara’ya 56 baro başkanının yürüdüğü bir dönemde Çoklu Baro’yu sadece üç il için istemek, “sesli/sessiz devrim”cilik değil REVİZYONİZMİN GÖBEĞİDİR! ÇOKLU BARO “geçiş dönemi” için acil bir alet olmakla birlikte, esas önemli olan değişiklik ki BİZİM TEKLİFİMİZ budur, yönetim kurulunu birtakım işlerinde denetime tabii tutacak olan BARO MECLİSİ kurumunun kanuna eklenmesidir. Belediye idaresinde belediye meclisi faktörünün ne olduğunu bilenler, aynı şekilde teşekkül edecek olan BARO MECLİSİ’nin ehemmiyetini de anlar! Ama Parti’nin seçim işlerinden sorumlu başkan yardımcısı olan hukukçu zat bile, bunu görmüyor, zaten “çarşaf liste” olarak uygulanan “nispi temsili” destekliyor, Çoklu Baro’ya bile uzak duruyor ise, Erdoğan’ın nasıl engellendiğini görmemek imkansız. Erdoğan, Yeni Sistem için istediği kadar talimat versin, etrafı işte bu şekildeki revizyonist ve hatta sadece “iş ilişkileri” sebebiyle menfaat güdüsüyle hareket edenler ile çevrilidir. Çok önceden bunun çaresini de yazdık ve “ÇARE, YENİ KADROLAR” dedik. Erdoğan’ın 2010-2011 gibi başlayan “değişiklik” taleplerini, çevresindeki unsurların gerçekleştirme niyeti yok ve hatta engelci durumları ortada. Erdoğan bir şeyler yapmak istiyor ise, bu engelcilerden bir an önce kurtulmak zorunda. Çoklu Baro düzenlemesi eğer basına yansıdığı gibi çıkarsa, hiç çıkmamasını, ertelenmesini tavsiye ederiz. Çünkü önemli bir fark oluşturmayacak, hatta “işte olmuyor!” denilerek lekelenebilecektir. Biz, eski sistemin tek bir çivisi dahi kalmayacak tarzda her türlü değişiklik teklifine gerektiğinde “şöyle olursa daha temelli olur” diyerek, hem Çoklu Baro’nun her il için uygulanmasına hem de Baro Meclisi gibi “tam demokratik” teklif katkımızla her zaman evet diyeceğiz. “Yapmak istedi de engel oldular” diye anılmak iyi bir şey değildir. Engelcileri ortadan kaldır! “İnceldiği yerden kopsun!” 15 Temmuz’u yaşadık, “dahası ne sayın Erdoğan?!” Baran Dergisi 702.Sayı

Yeni İlm-i Kelâm Hareketi ve Önemli Temsilcileri

İslâm'ın aşk ve vecdini kaybeden ve Batı karşısında gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti'nin aydınları, haliyle bir arayış içine girmişlerdir. Ancak Batı'dan askerî teknikler alınırken bununla beraber ilmî, fikrî ve ahlâkî yönler de içeriye girmeye başlamıştır. Zira teknoloji kültürüyle beraber geliyor ve bünyeleştirmeden alınan her şey kendi kültürünü ve ahlâkını da dayatıyor. İslâm dininin temel esaslarını izah, ispat ve müdafaa etmeyi üstlenmiş olan kelâm ilminden Batılılaşmaya ve oradan gelen diyalektik materyalizm, pozitivizm, Darvinizm ve Freudizm gibi inkârcı cereyanlara cevap vermesi istenmiştir. Bir yenilenme ve canlanmaya, ihya, tecdid ve ıslaha ihtiyaç var idi. Ancak ilm-i kelâm bunu karşılayabilir miydi? Zira ilm-i kelâm genelde savunma amaçlı ve mevcudu muhafaza üzerine idi. Kelâmcı yönü olsa bile müceddid zatların misyonu ise başkadır. Kelâm ilminin yenilenmesine gerekçe olarak da, Aristo felsefesinin Batı'da değiştiği, Sûfestâiyye ve Dehriyye gibi cereyanların yerine materyalist ve pozitivist telakkilerin geldiği ve kelâm ilminin bundan böyle yeni bir muhteva ve metod ile karşılık vermesi gerektiği iddia edildi. Bu amaçla ilk eser veren ise Abdüllatif Harputî (1842-1916) oldu. Eserinin adı ise Tenkîhu'l-Kelâm'dır. Bu döneme de üçüncü ilm-i kelâm dönemi veya yeni ilm-i kelâm hareketi denmektedir. Ancak belli bir muhteva ve metod birlikteliği sağlanamamıştır. Sadece yeni bir döneme işaret ve kelâm ilminin bir sorunu olarak ifade kazanmıştır. Zaten bu hareketin içine bütün kelâmcılar dahil olmamıştır. Aslında sorun sadece ilm-i kelâm ile ilgili değil, bütün İslâm ilimleriyle ilgili ve temelde küllî anlayış diyebileceğimiz bir eksiklikten kaynaklanmaktadır. Problemler; parça yaklaşımları esas alan ilimlerle çözülemez; bütüncül yaklaşılıp, tüm meseleler (iktisadî, siyasî, kültürel, ilmî) birlikte ele alınmalıdır. Mesela, “Batı'dan ne alınacak, ne kadar alınacak? Bünyeleştirme nasıl olacak?” meseleleri kelâmın meselesi olmaktan ziyade hikmet sahibi âlimlerin veya hem din âlimi hem din düşünürü olan aydın Müslümanların vazifesidir. Meselenin sosyolojik, siyasî, askerî, kültürel ve medeniyetler savaşı gibi yönleri var. Bu meseleler ise ilim adamını aşar, fikir ve aksiyon gerektirir. Belki de hepsini birleştirici kişiye ihtiyaç vardır. Yeni İlm-i Kelâm iddiacıları Batı'ya karşı İslâmî bir model oluşturamamış, sadece Batı'dan gelen fikirlere karşı kelâm ilminde savunma amaçlı yenilikler yapmışlardır. Bu durumda da belirleyici olan Batı'nın tezleri olmuştur, diyebiliriz. Zira onlara karşılık verme yani savunma seviyesinde kalınmıştır. Yeni İlm-i Kelâm hareketinde geleneksel çizgiye bağlı olanlar olduğu gibi Mısır'da Muhammed Abduh gibi modernist çizgiye yakın olanlar da olmuştur. Biz bu çalışmamızda üç isim üzerinde duracağız: Abdüllâtif Harpûtî, İzmirli İsmail Hakkı ve Ömer Nasuhî Bilmen. Abdüllâtif Harpûtî (1842-1916) Beyazıt Camii dersiâmlığı ve Meclis-i Tedkikat-ı Şeriyye üyeliği yaptı. Nakşibendiliğe intisaplı idi. Darülfünun'da ilm-i kelâm müderrisi oldu. Huzur dersleri muhataplığına seçildi. XIX. Yüzyıl sonlarında pek çok Osmanlı âlimi tarafından dinî ilimlerin metod ve muhteva olarak yenilenmesi fikri, Harpûtî'ye Tenkîhu'l-Kelâm eserini yazdırmıştır. Kelâmda üçüncü dönem diye yeni bir döneme işaret eden müellif, yeni bir tarz ortaya koyduğunu ve kendisinden sonra geleceklerin daha ileri adımlar atması gerektiğini ifade eder. (Metin Yurdagür, Kelâm Tarihi, İFAV, İstanbul, 2019, s. 352) Malûm olduğu üzere kelâmda müteahhirun ve mutekaddimun diye belli başlı iki dönem vardı. Bu dönem üçüncü oluyor. Harpûtî, İslâm dininin müspet bilimlere aykırı düşmediğini özellikle vurgulamış, bu amaçla tabiat ilimlerindeki gelişmeleri takip etmiştir. Bu tür konulardan bahseden ayetleri de yeni bir anlayışla açıklamaya çalışmıştır. Ancak bu açıklamalarda aşırı tevillere gitmemiş, gaybî hakikatleri maddîleştirme çabası içinde olmamıştır. (Metin Yurdagür, DİA, Harpûtî maddesi) Tenkîhu'l- Kelâm fî Akaid-i Ehl-i İslâm isimli eserinden kısaca bahsedelim. Harpûtî, kelâmda yeni bir metodoloji ve telif tarzı oluşturma amacıyla Arapça yazdığı bu eserin mukaddimesinde kelâm ilminin tarifi, mevzuu ve gayesi gibi giriş bahislerine yer verir: Ana bölümler ise, klâsik kelâm kitaplarında olduğu gibi ilahiyyât, nübüvvat ve sem'iyyat (ahiret vs.) konularına tahsis edilmiştir. Eser, imamet konusuyla sona ermektedir. Eserin dörtte üçünü kapsayan Türkçe açıklama dipnotları vardır. Eserin ekinde ise, Bekir Topaloğlu'nun “Astronomi ve Din” başlığıyla daha sonra yayınladığı bir bölüm vardır. Kelâm ilminin ana konuları olan makâsıd veya mesâil bahislerinde bir değişikliğe gitmeyerek, vesâil denen alt konularda değişikliğe girmiş, yeni ilmî verilerden istifade etmiştir. Mesela ısı, ışık, madde, kuvvet, elektrik gibi fizik konuların yanı sıra yeni astronomi, kimya, biyoloji ve psikoloji bilgilerini de kullanmıştır. (Metin Yurdagür, Kelâm Tarihi, s. 354) Harpûtî, kelâm ilmini yeniden şekillendirip fonksiyonel hâle getirme girişiminde bulunan önemli bir son dönem Osmanlı âlimidir. Ayrıca müellif, İslâm ulemasının, kelâmı asrın ihtiyaçlarına göre yeniden tedvin ve telif etme vazifesi üzerinde durmaktadır. İzmirli İsmail Hakkı (1869-1946) İstanbul'da çeşitli mekteplerde muallim, müderris ve müdür olarak görev yaptı. 1909'da Darülfünun hocası oldu. Cumhuriyet rejiminde de burada görev yaptı. 1935 yılında buradan emekli oldu. 1909-1913 yıllarında Darülfünun'un Ulum-i Dîniyye ve Edebiyye şubelerindeki müdürlük görevi yanında Medresetü'l-İrşad vel-Vaizin şubesinde başta kelâm olmak üzere çeşitli dersler okuttu. Kur'ân ilimleri ve hadis, fıkıh ve usûl-i fıkıh, felsefe ve mantık sahalarında da bir çok eseri bulunan İzmirli İsmail Hakkı'nın kelâma dair bazı eserlerinden bahsedelim. Muhassalü'l-Kelâm ve'l-Hikme: Yeni ilmî kelâma dair bir eserdir. “Kelâm nazariyatının yeni felsefe ve asrın ihtiyaçlarına göre genişletilmesi suretiyle” yazıldığını önsözünde belirtir. Kelâm ilmine giriş mahiyetindedir. Nâr'ın Ebediyyet ve Devamı Hakkında Tedkikat: Bu eserde cehennemin ebedîliğinin ilâhî hikmet ve adalete aykırı olduğu görüşünü savunur. (İstanbul, 1341) Bu görüş Ehl-i Sünnet'in icmaına aykırı olup İbn Teymiyye gibiler de savunmuştur. Yeni İlm-i Kelâm: Şeriyye ve Evkaf vekâletinin talebi üzerine yazılmıştır. Eser, bir mukaddime ile iki ana bölüm şeklinde plânlanmış olmasına rağmen eserin sadece mukaddime ile uluhiyet konularının ele alındığı birinci bölüm tamamlanmış, nübüvvet bahisleri ile sonuç kısmı tamamlanamamıştır. İzmirli'ye göre; kelâm ilminin, makâsıd veya mesâil denen ana konularını ispat için olan ve vesâil denilen ara konuları, yeni zaman meselelerine ve ihtiyaca göre değişir ve yeni izah ve ispat şekillerine başvurulabilir. Yeni usûller, vahye dayanan ana konuları ispat sadedinde kullanılabilir. Bunlar da kelâm ilminin metodunu değiştirir. İzmirli burada Harpûtî'den ayrılır. Zira mucize, vahiy gibi mevzuları akıl ve bilimle izah etme girişimleri temel itikadî bakışı sarsacak niteliğe bürünür. Modernist diyeceğimiz böyle bir bakış Harpûtî'de yoktur. Ancak İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm eserinde olmasa bile daha sonra Kemalist rejime yanaşmış ve modernist çizgiye kaymıştır. Pozitivizm ve modernizmin getirdiği aklîleşmeden etkilenenler (Abduh vb.) Hz. Musa'nın mucizesi olan Kızıldeniz'in yarılmasına med-cezir olayı, ebabil kuşlarının Ebrehe'nin Fil Ordusu'nu helâk etme mucizesi ve cinleri de mikroplarla izah etme gayretine girmişlerdir. Bu eserde dolaylı kaynaklardan olsa da modern bilim ve felsefenin görüşlerine önceki kelâm kitaplarından daha çok yer verilmiştir. (Metin Yurdagür, Kelâm Tarihi, s. 358.) İzmirli, Mehmed Akif gibi meşrutiyetin ilk yıllarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kaydolmuştur. (Ali Birinci, DİA, İzmirli İsmail Hakkı maddesi) Sırat-ı Mustakîm ve Sebîlürreşad mecmualarında yazan İzmirli'nin ayrıca Ceride-i İlmiyye'de Şeyh Saffet'le tasavvuf hakkında başladığı tartışmaya Mihrâb'da devam etmiştir, Mahfil'e de “Resm-i Mushaf-ı Osmanî Meselesi” başlığıyla yazılar vermiştir. İzmirli'nin, 1940 yılında çıkan İslâm-Türk Ansiklopedisi'nde kaleme aldığı çok sayıda maddenin yanı sıra, İkdam, Tasvir, Ulus gibi gazetelerde yazıları çıkmıştır. İzmirli, titiz bir kitap arayıcısı ve okuyucusudur. İzmirli'nin Yeni İlm-i Kelâm eseri (h. 1339, m. 1920) Osmanlı'nın son döneminde çıkan bir eser olup eksik kalsa bile muhteva olarak dolu sayılır. Eserde modernizme göre İslâm ölçülerini eğip bükme diyebileceğimiz yorumlara da rastlanmaz. Sadece felsefî cevaplar ihtiva edip, bilim verileri, benzerlerine göre fazlaca kullanılmıştır. Ahiret bahislerine ise yer vermemiştir. Ancak İzmirli, Cumhuriyetle birlikte yeni rejime yanaşmış ve yeni rejimin laik-seküler anlayışıyla uzlaşır bir çizgide bulunmuştur. İzmirli, Türk Tarih Kurumu yedek üyeliği ve Paris'teki Milletlerarası İlimler Akademisi Türk Grubu üyeliğinde de bulunmuştur. İzmirli'nin iki farklı çizgi izlediği (Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet dönemi farkı) iddia edilir. Daha önce yazılarının yer aldığı “Ceride-i İlmiyye” ve “İslâm Devleti'nin Esası” adlı makalesinde ileri sürdüğü fikirlerle, daha sonraki tutumunun birbirine tezat teşkil ettiği ve âdeta birbirini tekzip ettiği ileri sürülmektedir. (Sadık Albayrak, Son Devrin İslâm Akademisi, İz Yayınları, İstanbul, 1998, s. 187.) Cumhuriyetin ilk yıllarında, namazda sure ve duaların Türkçe okunması tartışmaları yapılırken, İzmirli'nin de görüşüne başvuruldu. İzmirli ise, Arapça telaffuzda zorlananların Türkçe çeviri kullanabileceklerine dair fıkhî cevaz olarak rapor hazırladı. Masum bir gerekçe gibi görülen bu hususun, laik rejimin dine müdahale ve bozma çabalarını meşrulaştırdığını ifade edelim. Bunu da masum bir fetva olarak göremeyeceğimizi ifade edelim. Hiçbir âlim, kâfirin değirmenine su taşımamalıdır. Taşırsa âlim vasfı düşer. (www.kunfeyekun.org erişim tarihi: 06.11.2019) Ömer Nasuhî Bilmen (1883-1971) Türkiye Cumhuriyeti'nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı, fıkıh ve tefsir âlimi. 1912'de Beyazıt dersiâmı olarak göreve başladı. Daha sonra fıkıh müderrisi oldu. 1943'te İstanbul müftüsü oldu. 30 Haziran 1960 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığına tayin edildi ve henüz bir yılını doldurmadan (on ay kadar) 6 Nisan 1961'de emekliye ayrıldı. 1962-1965 yıllarında Fıkıh ve Fıkıh Usûlü ile Kelâm öğretim üyeliğinde bulundu. Üstad Necip Fazıl Cumhuriyet döneminde iki Diyanet İşleri Başkanı'nı makbul tutar. Biri Ahmed Hamdi Akseki, diğeri Ömer Nasuhî Bilmen'dir. Ayrıca Necip Fazıl, Ömer Nasuhî Bilmen'in Diyanet İşleri Başkanı iken hükümetin dindışı baskılarına kalbi dayanamayıp bu vazifeyi bıraktığını anlatır. Bilmen Hoca'ya Türkçe ezan ve benzeri konularda politik baskılar yapılmıştır. Bilmen Hoca, inançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i Sünnet mezhebini şahsında liyakatle temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştı. 1960 yıllarında “dinde reform” fikrini işleyen ifsadçı çevrelere karşı, “Bozulmayan bir dinde reform mu olur?” diye tepki göstermiştir. İslâm'ın imân, ahlâk ve hukuk ilkelerinin üstünlüklerini cesaretle ve liyakatle savunmuştur. (Rahmi Yaran, DİA, Ömer Nasuhî Bilmen maddesi) Eserleri 1.Hukuk-ı İslâmiyye ve Islahat-ı Fıkhıyye Kamusu: Mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslâm hukuku kitabı olup yeni dönemin ilk ve en muhtevalı eseridir. Sekiz cilttir (İstanbul, 1949-1952) 2.Büyük İslâm İlmihâli: Çok rağbet görmüştür. (İstanbul, 1947-1948) 3.Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri: Sekiz cilttir. (İstanbul, 1963) 4.Büyük Tefsir Tarihi: İki cilttir. (Ankara, 1955-1961) 5.Kur'ân-ı Kerim'den Dersler ve Öğütler (İstanbul, 1947) 6.Sure-i Fethin Türkçe Tefsiri (İstanbul, 1953) 7.Hikmet Goncaları: Beşyüz hadisi ihtiva eder. (İstanbul, 1963) 8.Mülehhas İlm-i Tevhid Akaid-i İslâmiyye: Muvazzah ilmi kelâmın metin kısmına benzemektedir. Yüksek İslâm Enstitüsü kelâm dersleri için hazırlanmıştır. (İstanbul, 1962) 9.Muvazzah İlm-i Kelâm: Geniş bir girişle altı bölüm ve sonuç kısmından oluşan ve yeni ilm-i kelâm çığırında yazılmış olan eserde başlıca itikadî ve kelâmî konuların ele alınması yanında İslâm inançlarına ters düşen bazı modern felsefî akımlar da tenkit edilmiştir. (İstanbul, 1955) 10.Yüksek İslâm Ahlâkı 11.Dinî Bilgiler Beyanülhak, Sıra-ı Müstakîm ve Sebilürreşad mecmualarında çeşitli makaleleri yayımlanan Ömer Nasuhi Bilmen'in ayrıca gençlik yıllarında Farsça yazıp Türkçeye çevirdiği Nüzhetü'l-ervah (İstanbul 1968) adlı bir divançesiyle 1322'de (m. 1904) yazdığı İki Şukufe-i Taaşşuk adlı romanı vardır. (Rahmi Yaran, DİA, Ömer Nasuhi Bilmen maddesi) Önemli bir kelâm eseri olan Muvazzah İlm-i Kelâm üzerinde duralım. 1920-1924 yıllarında kaleme alınan Muvazzah İlm-i Kelâm, klasik konulara temas etmekle birlikte her konuyu yeni vesâille işlemiş, yeni verilerle desteklemiş, çağın ilmî buluşlarından faydalanırken bâtıl cereyanlara da başlık açılarak eleştirilmiştir. Materyalizm, determinizm, Darwin teorisi, dinî ölçülerle ilmî verilerin uyumu gibi konular incelenmiştir. Ders kitabı niteliğinde hazırlanmıştır. Bundan dolayı fikrî yoğunluğu olan kelâm kitaplarından ayrılmıştır. Ancak bu bilinçli bir tercihtir. Eserin girişinde, Müslümanların dinî hayatını geliştirmek ve özellikle genç nesilleri aydınlatmak amacıyla yazıldığı belirtilen kitabın kelâm meseleleriyle alakadar felsefî nazariyeleri ve araştırmaları da ihtiva eden yeni bir tarzda yazıldığı belirtilmektedir. (Ömer Nasuhî Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1972, s. 3) Kitabın maddeler hâlinde verilen (98 madde) metin kısmı muhtasar, müfid bir akaid risalesi hüviyetinde olup izah başlığı altında da geniş şerhi yer almaktadır. Eserin uzunca girişinde kelâm ilminin tanımı, dinin tanımı ve yeri, ilahî dinlerle İslâm dininin farkı, şer'î ve aklî hükümler, imân ve amel münasebeti üzerinde durulur. Eserin birinci bölümünde ilahiyat bahislerine girilir. Klâsik kelâm kitaplarındaki bahisler özetlendikten sonra materyalizme de cevaplar verilir. İkinci bölüm ise nübüvvet bahislerine aittir. Darwinizm eleştirisi de yapılırken, mucizeler, ashabın fazileti, Resûl-i Ekrem'in çok evliliğinin hikmetleri ve hanımlarına dair kısa bilgiler verilir. Eserin üçüncü ve dördüncü bölümleri ilahî kitaplara ve meleklere ayrılmıştır. Beşinci bölümde kaza ve kader bahsi ile determinizm eleştirisi vardır. Altıncı bölümde ahiret meseleleri ele alınıp materyalist ruh telakkisi eleştirilir. Sonuç kısmında müellif astronomi ile ilgili kısa açıklamalar yapmış, dinî verilerle ilmî gerçeklerin birbiriyle uyumlu olduğunu vurgulamıştır. “Ruhun arındırılmasına yönelik olan tasavvuf, aslî ilimlerdendir” diyen Ömer Nasuhî Bilmen, İskenderpaşa Camii'ne gidip gelen ve sufî yönü olan biridir. (Şerife Berberoğlu, Ömer Nasuhî Bilmen ve Tasavvufî Görüşleri, Yüksek Lisans Tezi) Samimî dindarlığı, tevazu ve tavizsiz ilmi ile Müslüman halkın güven kaynağı olmuştur. Ehl-i Sünnet mezhebini temsil ettiği için de herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştır. Değerlendirme ve Sonuç Yeni ilmi kelâm tanımlaması bir dönem olarak değil de, “Yeni bir kelâm ilmi” diye anlaşılırsa yanlış olacağını ifade etmek isterim. O zaman yeni tefsir, yeni hadis, yeni fıkıh, yeni tasavvuf ilmi gibi söylemler doğar. Sorun bu ilimlerin başına yeni kelimesini koymakla çözülmez. Yenilenecek olan İslâm'a muhatap anlayıştır. Geleneği yürütecek olan, ona yepyeni bir dil ve anlayışla hayatiyet kazandırmaktır. Bu ise anmak değil, anlamak; nakletmek değil, işlemekle olur. Bu husus “canlı bünye” olmayı gerektiriyor. Gelenekçi büyük âlimler her biri müstakil metod kuran karizmatik şahsiyetlerdir. Günümüzde ise ne sorun ortaya konuyor, ne de metod bulunuyor. “Yeni ilm-i kelâm” diye soruna işaret edilmiş, ancak çözüm bulunamamıştır. Benzer şekilde; bazı zümreler, klâsik hadis usûlüne de saldırmaktadır, ancak kendileri bunun yerine bir usûl bulamamaktadır. Çağımızda yenilik şart, ancak asla bağlı olmalıdır. Yenilenme ihtiyacı, susuzluğu gaz içerek gidermek gibi modernist veya yeni selefîlik fikir ve yöntemleriyle değil, İslâm'ın öz suyundan içerek olmalıdır. Bu hususta Harpûtî ve Ömer Nasuhî Bilmen olumlu olurken, İzmirli İsmail Hakkı ise sonraki çizgisiyle olumsuza misal olmuştur. Ömer Nasuhî Bilmen, yeni ilm-i kelâm diye bir tanımlamaya karşı çıkar ve böyle bir hareket varsa içinde yer almazdı, diye düşünüyorum. Çünkü o, geleneğe bağlı bir âlimdi ve yeni bir tarz da denemişti. Kelâm ilminin muhtevası ve metodu, ihtiyaç duyulan yeniliği karşılamakta yetersizdir. Kelâm ilmi, beklentilerin aksine buna müsait değildir. Kelâmı buna zorlamak kelâmın felsefeleşmesi tehlikesini doğurur ki, bu da kelâmın akaid temeline zarar verebilir ve kendi rolünü yitirmesine yol açar. Zaten yeni ilmi kelâm hareketi başarılı olmuş değildir ve günümüzde kelâmcılar ne yapacağını bilemez bir haldedir, yani klâsik ile modern arasında kalmışlardır. Esasen kelâm ilminin muhtevasının esaslı bir değişikliğe uğraması temenni edilen bir şey değildir. Osmanlı'nın yıkılışından sonra Batı'nın kültürel işgalinin yoğun olduğu çağımızda İslâmî ihya ve kurtuluşun yolu, kelâm ilminin muhteva ve metodunu değiştirmek değil, bütün ilimlerde ve küllî anlayıştaki sorunları giderici olan sistem çapında İslâmî bir dünya görüşünün ortaya konması iledir. Bunu da din âlimleri değil, din düşünürleri yapar. Zira tefekkür ve hikmet dairesi ilim dairesini içine alan bütüncül bir bakıştır. Bu hususta Mütefekkir Necip Fazıl'ın misyonunu ve onun baş eseri olan “İdeolocya Örgüsü”nü de böyle görmek gerekir. Büyük Doğu'ya eklemlenen bir halka olarak İBDA fikriyatının yaptığı da geleneğe hayatiyet kazandırıcı yeni yorumdur. “Klasik metinler ve İslâmî ölçüler yerli yerinde ancak onlara bakan göz nerede?” sualinin cevabı buradadır. Sosyal, siyasî, iktisadî vs. sistem bütünlüğünde meselelere bakmamız, dağınıklığı ve parçalanmayı da önleyicidir. Çağımızın doğurduğu sorunlara karşı, Ehl-i Sünnet çerçeveyi koruyarak ve dünya görüşü bütünlüğünde çözümlerle ancak mücadele edebiliriz. Baran Dergisi 702.Sayı

Bu Çocuğu Unutmayın: Kalief Browder

Honore de Balzac’ın annesi evlatlarından, çocukların biricik besin kaynağı sevgiyi esirgeyen kadının tekiydi. Fyodor M. Dostoyevski, zalim ve otoriter (aslında alkolik) bir babanın eseriydi. Giovanni Papini ise ölü ruhlu bir çocuktu, aile fertleri ona “yaşlı çocuk” ve çevresindeki diğer kişiler ise “kara kurbağası” lâkabını takmıştı, bu çocuktaki acayiplik hor görüldü. Bahsettiğimiz üçlünün çocuklukları, nereden baksan yırtılmış eski bir fotoğrafın yapıştırıcı bir şeyle tekrar bir araya getirilmesi gibi, yıpranmış, silik portreler. Şayet onlarla aynı şeyleri yaşamadıysak, “çocukluk” dediğimiz evreye şükranla bakmamız gerek. Gerçi bu şahsiyetler, güzellikler şöyle kenarda dursun, çirkin-şer şeylerden de güç buldular, usta olmalarındaki sırlardan birisi de budur. İbretten devşirilen kuvvet. Çocukluk denilen süreç, gençliğin inşasında mühimdir. Bu evreye dair hatırlananlar az olur, ama insan tutunur yaşananlara bir şekilde. Kalief Browder, başka coğrafyada, farklı bir ağacın tomurcuğu olsa da; hissettiği şeyler hemen hemen bizimkiyle aynıydı. Biz uçurtmayla, o bisikletle erken tanışmıştı. 1993’te Aralık’tan Nisan’a kadar peyderpey süren New York’un sert rüzgarlar, yağmurlu günler dinginleşip, daha güneşli bir hâle bürünürken Mayıs 25’te New York’un Bronx “getto”sunda hayatını gözlerini açtı. Yaşasaydı bugün yirmi yedisinde, ihtimal ki, aklı selim, ayağı yere sağlam basan bir adam olacaktı. New York-Bronx, Manhattan’daki Harlem gibidir, suç raddesi diğer muhitlere göre fazla, siyahîler ön plândadır. Haraççılar, dolandırıcılar, türlü hokkabazların membaıdır burası. Joker (2020) filmini seyredenler, başrolün evine çıkan o meşhur upuzun merdiveni hatırlayacaktır. Hani Phoenix’in gerçekten Joker olduğu hissini veren danslı sahne, sonra dedektiflerden kaçması. İşte o haşmetli merdiven, Bronx’tadır. Browder, sayısız defa kullanmıştır o merdivenleri. Browder’in mahallesi kötüydü. Fakat diğerleri gibi değildi, suça meyli yoktu, dersleriyle arası çok iyi olmasa da, öğretmenleriyle münasebeti kuvvetliydi, zeki ve uyum sağlayan biriydi. Yedi kardeşten en ufağıydı. Venida’nın oğluydu. Evlatlıktı fakat çocuğun bundan haberi yoktu. Babası ise sorumsuz biriydi, annesine ne kadar para verirse, kadın onla geçinmek zorundaydı. Kadın elinden geldiğince, evlatlarını büyütmüş, imkânları zorlayarak her birini yetiştirmişti. Onların birer suçlu olmaması bile övünülecek bir şeydi. Kendi yağlarında kavruluyorlardı, mutlu bile sayılırlardı. Tâ ki o geceye kadar. 15 Mayıs 2010’da, NYPD (New York Polis Departmanı) memurları, Bronx’un Belmont bölgesinde geç bir saatte iki siyahî çocuğu (reşit değillerdi) yaka paça yakaladı, duvara yasladı, önce üstlerini aradı. Ekip arabasından çocukların üzerine ışık tutuluyordu, çünkü eşkâller tam belli değildi. Işığın tesbit için yetersiz olduğunu aklımızda tutalım. İddiaya göre Roberto Bautista isimli şahsın bu sokakta (Belmont-Arthur Street) çantası çalınmış, içerisinde 700 dolar nakit, bir kredi kartı ve müzik çalar mevcuttu. Polis, 911’e yapılan çağrıyı kabul ettiğinde bu sözleri duydu ve mağdurun yanına intikal edip, civarda şüpheli kişiyi aradı. Kalief ve arkadaşı ise bir eğlenceden eve dönmek üzereyken Belmont bölgesinde polis tarafından çevrildi, sıradan bir kimlik sorgulama düşüncesiyle gerekli prosedürleri yerine getirirken, polis, mağdura “hırsızlar bunlar mı?” diye sordu. Mağdur Bautista, “bunlar beni soydu!” dedi, Browder ise, “kimseyi soymadım, ceplerimi kontrol edebilirsiniz.” cevabını verdi. Polis merkezine götürüldüler ve Browder’in hayatının mahvolacağı süreç başlamış oldu; oğlan saatlerce sorguda kaldı. Mağdur kişinin tutanaktaki ifadesinde “evet onlar soydu beni!” yazıyordu, fakat birkaç sual sonra, “onlar olmalı!” diye şüphe barındıran bir ibare kullandı. Tecrit, Dayak ve Taciz Kayıtlardaki tutanağa göre soygun Mayıs başında vuku buluyor, çocuklar ise 15 Mayıs’ta yakalanıp New York Polis Departmanı’na götürülüyor. Başından sonuna hâdise hemen hemen anlattığımız gibi. Browder, sorguda defalarca “birini soyup çantasını almadığını” söylese de beyhudeydi bunlar, şeytanın avukatları yapması gerekenleri yapıyordu! Çocuk, üç yıl hapis yattı. Muhtemeldir ki, Browder o sıra kendini en güvenli hissettiği yeri, evini ve ailesini düşünüyordu fakat haberi yoktu, o zamandan sonra hiçbir şey eskisi kadar güzel olmadı. New York’taki Rikers Adası hapishanesinde üç yılın, 700 günden fazlası hücrede geçti. ABD’deki kamu avukatlarının kariyeri, beraat sayısına göre belirlenmiyor... “Kaç dava bitti?” buna bakıyorlar. Kalief’in kamu avukatı Brendon O’mara davaları sona erdirmekte iyiydi, kazanmak, kaybetmek, adaletin ve gerçeğin gün yüzüne çıkması önemli değildi. Tamam, Browder “soygunun yapıldığı ân evdeydim” sonra ise “evde olmalıyım” diye iki farklı cevap vermiş olabilir fakat; mağdur Bautista da önce “bunlar beni soydu”, sonra “bunlar olmalı!” diye birbiriyle aynı olmayan ifadeleri kullanıyor. Ayrıca, Browder’in gözaltına alındığı gün polis arabasından ışık tutuluyordu, soygun mahalli (Belmont-Arthur Sokağı) çok karanlıktı, soyulduğunu iddia eden kişinin suçluyu görmesi çok zordu. Üniformalı ve takım elbiseli gaddarlar bir makine gibi çalışıyordu, çarklar adaletin tersine dönüyor, çarklar arasındaki çatırdama sesleri efendilerine huzur veriyordu. Kalief ne zaman suçsuz olduğunu ispat etmeye çalışsa, canını yakacak bir şey buluyorlardı. Bazen bir ceza, bazen bir itiraf... Hatta sorguların birinde Kalief’e “ilk kez ne zaman evlatlık olduğunu öğrendin?” diye bir sual yönelttiler, oğlan evlatlık olduğunu sorguların birinde öğrendi. Aktivist-yazar Von Jones’a göre Kaliefi’in başına gelenlerin “Adaletle ilgisi yoktu, çocuğa karşı haftalarca hazırlandılar, tuzak kurdular ve o kapana kısılmış bir fare gibiydi!” Ve yine bu adama göre, “Amerikan gettolarındaki hiçbir siyahî çocuk insan olarak görülmüyor.” Kalief de insan olarak görülmeyen çocuklardan biriydi. Kırılan Yürekler... Browder’ın hikâyesi aktivist ve gazeteciler tarafından gündeme getirildi. Bazı sanatçı ve meşhur isimler çocuğun vaziyetinden bahsetti, New York Bölge Savcılığı ayrıca NYPD’ye dava açıldı, Prestia Hukuk Bürosu’ndan avukat Paul Prestia’nın çabaları neticesinde çocuk üç yıl sonra serbest kalmıştı. Genç Kalief doğup büyüdüğü sokaklara tekrar geri döndü, üç senede çok şey değişmemişti, değişen kendiydi. Cezaevinde yaşadıkları yakasını bırakmadı, ruhî tedavi gördü, takip edilme hissi, paranoyalar, taciz ve dayaklar hatırına geldikçe öfkesini dışavurmak için evinin duvarlarını yumrukladı. İki sene kadar dayandı buna. Kalief Browder 6 Haziran 2015’te Bronx’taki evin ikinci katında intihar etti, annesi sadece bir kat aşağıdaydı. Bir gece önce hayatta en güvendiği insana, annesine şöyle demişti: “Artık dayanamıyorum!” 14 Ekim 2016'da Kalief’in annesi Venida Browder da “kalp krizinden” öldü. Washington Post’tan Peter Holley’e göre, kadını öldüren şey kalbinde hissettiği kırıklıkların onarılmaz olmasıydı. Tuhaftır, 2017’de Kalief Browder’ın hikâyesini belgesel-mini dizi tarzında seyircinin alâkasına sundular. Prodüksiyon şirketi: Weinstein Television, sahibi Harvey Weinstein. Bu herif bir zamanlar Hollywood’un en güçlü isimlerinden biriydi. Geçtiğimiz aylarda yirmi üç yıl hapse mahkum edildi, suçu önüne gelen aktrisi taciz ve istismar etmek. Hatırlayanlar olacaktır, 2018’de “Ben de” etiketiyle sosyal mecralarda itiraflar art arda gelmiş, meşhur aktrisler Hollywood’daki bazı yapımcı, yönetmen, prodüksiyon şirketleri sahiplerinden tacize uğradığını öne sürmüştü. Sapıklar, mağdur edilenlerin “hakkını” ararken... Baran Dergisi 701.Sayı

Batı Kendi Tarihini Söküp Nehre Attı

İktisadî güçler ile siyasî güçlerin görünmez mutabakatı çerçevesinde inşa edilip, girdiği krizlerden genişleyerek kendini yenilemek suretiyle kurtulan kapitalist dünya, esasında köklerini arkaik çağlara dayandıran Batı medeniyeti zihniyetinin aksülamelidir. Avro-merkez ile başlayıp Anglo-Sakson ve akabinde ise Anglo-Amerikan hâkimiyetinde devam eden bu çağ (bir bütün olarak Batı medeniyetinin ve dolayısıyla kapitalist sistemin hâkim olduğu dönem kastedilmektedir) Batı’nın medeniyetin beşiği olduğu ön kabulünün idraklere işlenmesine dayanmaktadır. Rudyard Kipling’in dediği gibi “Beyaz adamın bir sorumluluğu vardır.” ve yine İngiliz şairin işaret ettiği gibi hegemonik güç el değiştirip “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olan Britanya’dan yeni dünya olan Amerika Birleşik Devletlerine geçse de bu misyon değişmez. Batı medeniyeti, dünyanın geri kalanını “medeni”leştirmekle mükelleftir. Bu uğurda her yol mubahtır. Tabiî onlar bunu böyle ifade ediyor; bizcesi ise şöyle: “Emperyal kapitalizmin kılıfı sözde medeniyet ihracı.” Batı, medeniyetin beşiği olduğu ön kabulünü insanına teyid ettirmek maksadıyla kendi cemiyetine medenî olduğunu vazetmiştir. Bu suretle cemiyetinin gözünde işgali meşrulaştıran emperyal kapitalist anlayış başta Afrikalı zenciler* olmak üzere dünyanın geri kalanına, onları ehlileştirmek adına hayvandan aşağı bir muameleyi reva görmüştür. Tek bir bağlamda ele alınması gereken “doğru” ile “güzel” arasındaki ilişkiyi ortadan kaldıran emperyal kapitalizm sadece kendisi için “doğru” olanın peşinde koşmaya başlayınca, hiç bir kabahati olmayan insanların ellerini-ayaklarını zincirleyip boynuna prangalar vurarak maddî menfaat için köleleştirmek de tabiî bir netice hâline gelmiştir. Elbette, onları bu şekilde ehlileştirip idraklerine Batı’nın üstünlüğünü aşıladıktan sonra, değişen dünya şartlarıyla birlikte sözde özgürlüklerini iade edip özde “modern köle” hâline getirmekte de bir beis yoktur. Çünkü o, artık Batı’nın üstün olduğunu, kendisinin ise aşağılık olduğunu kabul etmiş, itaatkâr bir “hayvan”dır. Annales Okulu mensubu tarihçi Fernand Braudel, Üstad Necip Fazıl’ın “Yunan aklı, Roma nizamı ve Hristiyan ahlâkı” temel sac ayakları üzerinde yükseldiğini söylediği Batı medeniyetini ve Batı merkezli tarih anlayışını “Batı önce tarihçilerini yaratmış ardından tarih yazdırmıştır.” diyerek bir yandan tenkid eder, bir yandan da resmî tarihin bir tahayyülden ibaret olduğunu ortaya koyar. Esasında medeniyetin beşiği; demokrasinin, insan haklarının ve her türlü ulvî değerin menbaı olan Batı’nın bu vasıfları, “sırtlan yüzü”nü kapatmaya matuf maskeden başka bir şey de değildir. *** Malûm ABD’de, George Floyd isimli zencinin bir polis tarafından öldürüldüğü görüntüler tüm dünyada dehşetle seyredildi. Bu görüntülerde, Batı medeniyetinin mücessem hâlini polis kılığında gördük. İnfiale sebep olan bu hadisenin ardından dünyanın son hegemon gücü ABD alev alev yanmaya başladı. Hadisenin yaşanmasından bir kaç gün sonra tesadüf ettiğim bir habere göre; “New York kenti belediye meclis üyeleri önemli bir karara imza attı. Belediye meclisi aldığı bir kararla, yabancı (alien) ve 'yasa dışı göçmen' (illegal immigrant, illegal migrant) kelimelerinin şehrin yasal belgelerinde kullanılmasının yasaklandığını açıkladı. Bunların yerine 'vatandaş olmayan' (noncitizen) kelimesinin kullanılması kararlaştırıldı. Oy çokluğuyla kabul edilen kararın ardından yetkililer, bu kelimelerin çağ dışı olduğunu, insanları küçük düşürdüğünü ve toplumu böldüğünü belirtti.” Üstüne, Meclis Üyelerinden Francisco Moya, “Kelimeler önemli. Kullanmayı seçtiğimiz kelimelerin etkileri ve sonuçları var. Şehir olarak, kelimelerimizi insanları canavarlaştırmak ve toplumu bölmek yerine herkesi ‘insan’ olarak kabul edecek şekilde seçmeliyiz.” diyerek söylediklerimizin sağlamasını da yapmış; Batı medeniyetinin kendisinden başkasını insan yerine koymayan ötekileştirici bir anlayışa sahip olduğu itirafında bulunmuş oldu. Bu haber bana “nigger” kelimesinin ihtiva ettiği müstehcen ve aşağılayıcı mânâ sebebiyle bu kelimenin yerine “the N-word” (N-kelimesi) kavramının üretilmesini de hatırlattı. O kelime yahut kavramın ihtiva ettiği mânâ sizin idrakinizde mahfuz olduğu müddetçe, yani anlayışınız aynı olduğu sürece adına ne derseniz deyin sosyolojik akisini değiştiremezsiniz. Batı insanı için yüzyıllardır kendisine telkin edilen “dünyayı kurtarmaya namzet üstün insan” anlayışının yıkılması da o kadar kolay değildir; kendisini ve o anlayışı hedef alan, travmaya sebep olabilecek çapta hadiselerin yaşanması gerekir. *** “Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.” sözünü son dönemlerde sıkça duyar olduk. Bilhassa korona virüsü pandemisinin yol açacağı neticeler ve sebep olacağı değişim çerçevesinde, can çekişen eskinin yerine yeninin ikame edileceği döneme atıfla bu söz kullanıldı. Biz de korona virüsü pandemisinin “uçurumun kenarındaki dünya düzenine son tekmeyi vurup, uçurumdan aşağı yuvarladığını” dile getirmiştik. Elbette eskinin yerine hemen yeni bir nizamın tesis edilmesi mümkün değil; bütün müesseseler çöküp de paldır küldür yerine yenileri inşa edilmeyecek. Yaşanan siyasî, iktisadî ve içtimaî buhranın bir takım yansımaları olacak-oluyor. Bugüne kadar kurdukları maddî refah düzeniyle bir arada kalmayı başaran Batı ülkelerinde refahını, işini, gelirini ve onla beraber ümidini kaybeden insanlar, şiddete yönelecek-yöneliyor. Bu şiddetin taşıyıcı gücü de bugüne kadar dünyanın çivisini çıkaran emperyal kapitalizme ve onu inşa eden anlayışa olacak-oluyor. Batı merkezli dünya düzeninin ilahi kudreti beşeriye indirerek müesseseleştirdiği “Tanrı Devlet”ler ile “vatandaş”ları arasındaki bağ hızla kopuyor. G. Floyd’un öldürülmesinin ardından yaşanan “zenci protesto ve isyanları” sadece ABD ile sınırlı kalmadı. ABD’nin atası olan kıta Avrupası ve İngiltere’de de yayıldı. Ataları, beyaz ırkın ataları tarafından köleleştirilen, kendileri ise değişen dünya şartları içerisinde “modern köle” olarak “kullanılan” insanlar, vatandaşı oldukları devletlere, o devletleri inşa eden anlayışa, o anlayışın tarihine isyan ediyor. Üstelik tüm bu kaos, kültürel bakımdan en muhkem yapıya sahip olarak görülen ülkelerde dahî yayılıyor. *** Stefan Zweig “Üç Büyük Usta” eserinde “Donmuş bir çöle benzemez, konuk sevmez ya da soğuk değildir, âdeta sıcacık bir ocak alevi gibi, yumuşacık konforuyla insanları kendine çeker, ama aynı zamanda onlara ahlâkî sınırlar koyar, hareket alanlarını kısıtlar ve düzene sokar, kurallar koyar...” diye tarif ettiği İngiliz kültürünün dünyanın en güçlü geleneği olduğunu söylemektedir. İngiltere’nin büyük şehirlerinden biri olan Bristol’de “Colston” adında bir meydan bulunuyor. Bu meydana açılan “Colston Caddesi”nden yürüdüğünüzde “Colston Konser Salonu” ile karşılaşıyorsunuz. Şehrin muhtelif yerlerinde “Colston enstitüsüne-okuluna-spor kulübüne-örgütüne-derneğine” hülasası “Colston” adını taşıyan envai çeşit müesseseye rastlamak mümkün. Bir de Colston Meydanı’nda, neredeyse Bristol şehrindeki her şeye adını veren Edward Colston’un bir heykeline rastlıyordunuz, ta ki geçtiğimiz haftaya kadar... Heykelin kaidesindeki yazıtta ise “Bu heykel, Bristol halkı tarafından kentlerinin en faziletli, en bilge evlatlarından birinin anısına dikilmiştir.” ifadeleri yer alıyordu. Bristol şehrinin en faziletli ve en bilge evlatlarından olan Colston’a bu namı kazandıran ise köle ticaretinden başka bir şey değildi. Bristol şehrinde ismi saygıyla anılan, kiliselerde adına ayinler düzenlenen Colston da, 1672-1689 yılları arasında 80 bin Afrikalı erkek, kadın ve çocuğu Amerika’ya köle olarak götüren, kurduğu Royal African Company ile köle ticaretinde tekelleşen bir yamyamdan başkası değil. “Yabancı” olanları “öteki”leştirmeyen ve İngiliz kültür-anlayışı potasında eriten muhkem İngiliz geleneği, kendilerinin “üstün” diğerlerinin ise “aşağı” tabaka olduğunu unutturmamış, tüm “hoşgörülü” tavrına mukabil alttan alta zihinlere bunu yerleştirmeye çalışmıştır. Bu bakımdan Colston heykeli, Batı merkezci anlayışın onlarca sembolünden biriydi. Müesses nizamın çöküşünün arifesinde, yaşanan içtimaî değişimin bir neticesi olarak, geçtiğimiz hafta bu heykel, protestocular tarafından halatlarla kaidesinden koparılıp, suların dibini boyladı. Çünkü “refah” aldatmacası ortadan kalkınca yüzyıldır sömürülen insanların öfkesi de önü alınmaz bir sele dönüştü. Esasında bir sembol olması bakımından suların dibini boylayan sadece Colston heykeli değil, müesses nizamın hamisi Batı’nın, medeniyetin beşiği olduğu ön kabulü, tahayyüllere dayalı tarih anlayışı ve de inşa ettiği emperyal kapitalist düzenin tâ kendisiydi. Not: *Zenci kelimesi bugün İngilizcedeki “nigger”ın karşılığı gibi gösterilse de öyle değildir. Dolayısıyla “afro”, “siyahî” filan gibi kelimeleri kullanmaya gerek yok. Farsçada “zangi”, Arapçada “zanci” olan kelimenin Türkçeleşmiş hâli “zenci”dir. Mânâsı “kara derili, Afrikalı”dır. Bir aşağılama içermez. Bizde ırkçılık olmadığından “nigger” gibi siyah ırkı aşağılayıcı bir kelimenin karşılığı da yoktur. Bu sebeple zor durumda kalan “tercümanlar” “nigger” kelimesi geçince direkt “zenci kelimesini yapıştırdıkları için bu kelimenin aşağılayıcı bir niteliği olduğu algısı yerleşmiştir. Kelime mânâsındaki bu değişim de Batılı idrakin bünyemize sirayetine dâir bir misal olarak okunmalıdır. Baran Dergisi 700.Sayı

Babalarımız

Yakup Köse, Kazım abi derken Burak Çileli kardeşimizin de babası vefat etti. Son aylar babalarımızın hüznüne gark olurken babaları vesile kılarak abi ve gönüldaşlarımızla taziyede bulunduk. Ahirete irtihal etmiş tüm babalarımıza Allah (c.c) rahmetini esirgemesin, taksiratlarını affetsin, mekanlarını cennet eylesin. Dikkat: Babalarımız “ahirete irtihal etti” kavramını hususî kullandım. Şimdi ağzımızda şunun babası, bunun babası öldü ifadeleri dolaşıp duruyor. “Hadi başsağlığına gidelim” veya “başsağlığında bulunalım” gibi kuru ve anlamsız cümleler... Yaşım şu kadar oldu, bize ait kavramların anlam dünyasına daha yeni yeni nüfuz ediyorum. Nüfuz ettikçe geçen yıllarıma yanıyorum. Bize ait kavramları daha bir arzu ve şevkle öğrenmek istiyorum. Mevcut sistemin bizi anlam dünyamızdan kopardıkça, insanlıktan uzaklaştırdığını anlıyorum. Evet, babamız ölmedi. Daha doğrusu babalarımız öldü lakin ölerek ahirete irtihal etti. Ahirete irtihal etti kavramı öylesine zenginliklerle dolu ki... Bunu şuurunda söyleyerek, Müslümanın dünyasında iki alem olduğunu ve ölümün bir son olmadığı inancını kalbimizde ve kalplerde yeşertiyoruz. Dünya ve ahiret, ahiret ve dünya birbirini işaret edici ve destekleyici kavramlar. Dünya ahiretin tarlası. Üç kelimelik bir cümlede iki alemi kuşatan iki aleme kefil olucu bir varlık şuuru... Var olma bilincini ve var olma gayesini gösterici bir ifade kalıbı... Babalarımız ahirete irtihal etti. “Çağdaş” ve laikler tarafından saldırıya uğrayan ve yamuk İslamcı tayfası tarafından kınanan Sevgi Noyan’ın, Esra Elönü’nün programında oldukça hoşuma giden bir ifadesi var. Söylediğine göre Noyan, henüz İslâm’la müşerref olmadan evvel birçok türde kitaplar okumuş. Fakat duygu ve düşünce dünyası buna rağmen bir türlü tatmin olmamış. Arayışlarda... Her arayan bulamaz, lakin bulanlar hep arayanlardır ya. Her şey nasip meselesi. Her şey Rabb’imizin hidayete erdirici ismi dairesinde tecelli ediyor. Nihayet Noyan o kadar romancıları, şairleri ve felsefecileri okuduktan sonra Kur’an ile tanışıyor. Kur’an okuyunca kendi kendine “Bu iş bu kadar basit miymiş?”, diyor. Ve hidayete ererek mü’min oluyor. Mü’minlere kardeş oluyor. Kur’an’da geçen  ifadelerin derinliği ve anlatılmazlığı yüreğinde seziyor. Son zamanlarda Korona vesilesiyle bol bol İlk Çağ, Orta Çağ, Aydınlanma felsefelerine ait kitaplar okudum, halen okuyorum. An oluyor aklın karışıyor, an oluyor aklın yanıyor; “Bu adamlar burada ne diyor?” diye çırpınıyorsun. Bazen “Bunlar ne diye bu kadar mudil ve girift bir dil kullanıyorlar ki?” diye düşünüyorsun. Meseleyi çözüyorum, çözdükten sonra bunları anlatırken, “Şöyle de anlatılabilirdi!” diye kendi kendime telkinde bulunuyorum. Büyük Doğu ve İbda dil ve anlayışı da ele aldığı mevzuların giriftliği sebebiyle mudil ve girift bir dil kullanır. Bu dil, meselelerin gereği olarak böylesi bir tarzda ifade kalıplarına bürünür. Bu dil ve anlayışla karşılaşınca, tefekkür deryasına dalıp bir serçe nahifliği ve bir kartal pençesi hüviyetiyle, insan ve toplum meselelerini mal etme çetinliği yaşarsın. Kendi kendine “Evet bu dil ve anlayış böyle olmak zorunda!” dersin. Kitabımız apaçık hükümlerle en alt seviyeden en üst seviyeye hitap edici kainatın tefsiri. Topyekûn zaman ve mekana ağını atıcı, zahir ve batınıyla bir bütün. Kapalı ve açık ayetleriyle ehline sır dairesinde kendini ifşa edici. Babalarımız ahirete irtihal etti. İrtihal göç etti demek. Göç bir yerden bir yere gitmek. Bir konaktan, bir konağa varmak. Babamız göç etti, bir konaktan başka konağa vardı. Biz babalarımızın bu hüzünlü göçüne şahit olurken, bizim de göçümüze kimler şahitlik edecek? Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle büyük randevu nerede, saat kaçta, hangi halde gerçekleşecek. Tabutumuzun tahtası hangi ağaçtan yapılacak ve hangi inananlar tabutumuzu taşıyacak. Sır, sır, sır…Hayatın kendisi baştan başa sır. Hayatı duyuların ve aklın sınırları içine hapsedici bir anlayıştan Rabbim uzak eylesin. Akıl ve ruh kanatları arasında, aklın da hakkını verici, eşya ve hadiselere ağını atıcı, ahiret ve dünya arasındaki dengeyi sağlayıcı dünya görüşünü temin eden İslâm’a selam olsun. Bu dünya görüşünün bu asırda tecessüm etmiş hâli olan Büyük Doğu-İbda vasıta sisteminin ocağında bizi pişirmeyi nasip etsin. Anlamak ve inanmak arasındaki hassasiyette, İslâm’ın izzet ve şerefini ortaya serici, ilmî eserleri ortaya çıkarıcı anlayışı temin eylesin. Ortada kendince orijinal laflar ediyorum havasında, büyük çileler çektim edasında gezinen, felsefenin karanlık dehlizinde kaybolmuş biri, “Bilim akılla yapılır.” diyor. “O yüzden inanç aleminden ayrı bir yerdedir ilim dünyası.” diyor. Biz de yürekten gelen bir sesle, ilim akıl ve ruh muvazenesinde inanan insanların yaptığı ve ortaya serdiği bilgi sistemi diyoruz. Abdülhakim Arvasi (k.s) diyor ya “inan da yeter ki bir oduna inan!” İnanan insanların mabedi var, inanan insanların ahlâkı var. Kutsalı ve ahlâkı olmayana ne denir? Kutsalı ve ahlâkı olmayan insan hayvanlığa namzet. İnanmak; hak veya batıl kutuplara inanmak... O’nun Rahmet’ine hak ve batıl olsun bu dünyada herkes nail olurken, Rahîm sıfatına müminler nail oluyor. İnanan arar ve koşar. Bulduklarını inanç potasında eriterek arayışına devam eder. İnanan hazcı anlayışların zıtlığında fazilet yolunda kanat açarken, diğeri hazcılıkla ben merkezci bir kendine taparlığın hayat anlayışında yürür. Arayış ve inanmak bir elmanın iki parçası gibidir. Arkadaşlar “başınız sağ olsun” diyor. Yapmayın diyorum, ne fark eder diyorlar. Çok şey fark eder, başın sağ olsun demek vefat eden ile ilgili bir söz değil. Vefat edene hitap edici bir yönü yok. “Başın sağ olsun, giden gitti ne önemi var, sen yaşıyorsun ya” demek gibi... Hiçbir anlam derinliği ve genişliği olmayan bir ifade. Ölenle irtibatlı bir ifade kalıbı değil. Anlam dünyamızı keşfedeceğiz; anlam ve ruh dünyamızı yeniden oluşturacağız. Müslümansak kılı kırk değil kırk bin kere yaracağız. Bakın o zaman ruhumuz ne müthiş bir nezaket ve letafete erecek. Bakın o zaman toprağa nasıl da incitmeden basıp yürümeyi öğreneceğiz. Bakın o zaman “kainatta her mahluk kendi diliyle Allah’ı zikreder”i derinden duyacağız. Babalarımız ahirete irtihal etti. Bir yerden bir yere göç etti. O konakta bizi bekleyecekler. O konakta buluşacağız. İki âlemde birlikte olmanın bahtiyarlığını duyacağız. Bakınız gerçekten inanın gerçekten anlamıyorum. Ahirete irtihal etti diyemeyenler bu şuuru yüreklerinde hissetmeyenler niçin mezarlık yapar ki? Niçin mezarlıkları ziyaret edip çiçek dökerler ki? İnanın anlamıyorum. Bütün bunlar “ahirete irtihal etti” şuurunda olanların yapacağı faaliyet. Ahirete irtihal etti diyenler, “Her nefs ölümü tadacaktır.” diyorlar. İnsanın ruhu ölmez diyorlar. Ruhlar kabirde her şeyi duyar ve hisseder anlayışındalar. Babalarımız ahirete irtihal etti. Bizi bekliyorlar. Bizden dua istiyorlar. Dualarımızla ferahlıyorlar. Dualarımızla ve güzel amellerimizle kabirleri güzelleşiyor ve genişliyor. Babalarımızın yanına doğru, iyi ve güzel insan olarak gitmeli. Kendimize bu hayatta çeki düzen vermeli. Bu dünyada kucaklarında büyüttükleri yavrularını o konakta yanlarında görmek için yanıp tutuşuyorlar. Bizler babalarımızın sırlarıyız. Ölüm de en büyük sır. Babalarımız ölmekle en büyük sırrı kalbimize attılar. Bu sırla pişmeli, bu sırla yanmalı, bu sırrın peşinde hayat anlayışımızı tahkim etmeliyiz. Ölmemek için babamızın bıraktığı sırla yanıp tutuşmalıyız. Babalarımız ahirete irtihal etti. Kalanlara Allah sabır versin. Kalanların kalbi ölüm sırrının ibretiyle ürpersin. Babalarımızın kabrini yüce yaradanımız ferah ve geniş tutsun. Mekanlarını cennet eylesin. Öte alemde de bizi cennette buluştursun. Sizleri babam vefat edince yazdığım şiirle baş başa bırakırken şu duâyı ediyorum: Rabbim hepimize hayırlı bir evlat olmayı nasip eylesin. Amin.   BABAMI KAYBETTİM Bütün ölümler gibi Hiç beklenmedik anda Ben babamı kaybettim Hastane odasında   İlaç kokan odalar, Birden başımı döndürdü. Odada çıkan feryadlar, Yanan mumu söndürdü!   Babam yiğit biriydi, İstemez hep verirdi. İçim acır ağlıyorum, Torununu çok severdi   Alnı hep secdedeyken, Gül kokardı odası, Gözleri penceredeyken Göz yaşıydı duası.   Kul hakkına girmezdi Haram lokma yemezdi Hayat doluydu babam Kalp kırmayı sevmezdi   O varken ben küçüktüm Düşe kalka yürürdüm       İçim acır yanıyorum Bir gecede büyüdüm   Akşam oldu eve geldim Baba ayakkabın yoktu Odama kaçıp gizlendim Duvarlarda leke çoktu   Bilseydim ecel vaktini Daha çok konuşurdum Dışarda dolaşıp gezmez Hep seninle otururdum   Son pişmanlık fayda vermez Düşsem ardından gidilmez Hakkını helal et babam Bir sır bıraktın çözülmez   Merhametli bir insandı Babamdan kaldı ağlamam Kulağı hep ezandaydı Dostlar dostlar dayanamam   Ölümü ölümüm oldu Zaman durdu mekan dondu Beyhude hırslar ve öfkeler Dal kırıldı yaprak soldu   O’ndan gelen O’na döner Mekanın cenneti olsun Kalanlar ki sabreder Rahmeti üstüne olsun. Baran Dergisi 699.Sayı

Küfr-ü Saadet Son Perde -Kara Fırının İntikamı-

Masanobu Fukuoka, modern bilimsel teknikleri terk edip, 95 yıllık ömrünün 70 yılını keşfettiği doğal tarıma adamış Japon bir ziraatçıdır. Bilimsel çalışmalar neticesinde başarı gibi sunulan tabloların doğal yöntemler karşısında aciz kalışını yaptığı çalışmalarla gösteren bir insandır. Fukuoka, toprağı sürmeden, gübrelemeden, ilaçlama yapmadan, ağacı budamadan tarım yapmanın yöntemlerini keşfedip “Doğal Tarımın Yolu” kitabında ayrıntısı ile anlatmıştır. Bu çalışmaları kendi inancı ile bütünleştirip yaşam felsefesi haline getirmiş bilge bir kişilik olarak dikkate değer bir insandır. Bakış açısı ve çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmak için kitabından bazı paragraflara bakalım; “Doğa ne canlıdır ne ölü, ne küçüktür ne büyük, ne zayıftır ne güçlü, ne cılızdır ne de gür. Bir böceğe, zararlı ya da predetör deyip doğanın, güçlünün zayıfı yiyerek beslendiği bir görelilik ve çatışma dünyası olduğunu haykıranlar, bilimden başka bir şeye inanmayanlardır. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü kavramları doğaya yabancıdır. Bunlar sadece insan icadı ayrımlar. Böylesi kavramlar olmadan doğa, büyük bir uyum içerisinde varlığını sürdürmekte, insanın yardım eli olmadan otlara ve ağaçlara can verebilmektedir.” “Her şeyin rahmet olduğunu” kuru kuruya tekerlemek yerine bu sözleri bizlerden birisi söyleseydi keşke! Ve “evrim teorisi”ne karşı savunma yaparken “İslâm’da, bu mesele ‘tekamül’ kavramıyla açıklanır” diyerek geçiştirilip kadük bırakılmasaydı. Neyse devam edelim; “Canlı ve bütünsel bir biyosistem olan doğa, parçalarına ayrılıp bölünemez. Parçalandığında can verir. Ya da şöyle diyelim, doğadan bir parça koparanların ellerinde tuttukları şey ölüdür; araştırdıkları şeyin artık varsaydıkları şey olmadığından habersiz, doğayı anladıklarını iddia ederler.” “Doğal tarımla bilimsel tarımı grafik olarak karşılaştırdığımızda, iki yöntem arasındaki farklılıkları anında takdir edebiliriz. Doğal tarımın amacı eylemsizlik ve doğaya dönüştür; hareketi merkeze doğru ve birbirine yaklaşan özelliktedir. Diğer yandan bilimsel tarım, insan istek ve arzularının çoğalmasıyla doğadan kopar, merkezden kaçan ve birbirinden uzaklaşan bir özellik gösterir. Bu dışa doğru genişleme durdurulamayacağından, bilimsel tarım yok olmaya mahkûmdur. Yeni teknolojilerin eklenmesi, onu sadece daha karmaşık ve çeşitlenmiş hale getirir, bu da durmadan çoğalan bir masraf ve iş gücü gereksinimi yaratır. Doğal tarım ise aksine, yalnızca basit değil, ekonomik ve zahmetsizdir de.” “Doğal tarımla dışarıdan hiçbir malzeme kullanılmaksızın, bir kişinin günlük emeğiyle 60 kilo çeltik (200 bin kalori enerji) üretilmektedir. Bu, doğal beslenen bir çiftçinin günlük tüketimi olan 2000 kalorinin 100 katıdır. Tarlaları sabanla sürmek için atın ve öküzün kullanıldığı geleneksel tarım, bunun 10 katı fazla enerji sarf etmekteydi. Küçük ölçekli makineleşmenin ortaya çıkışıyla kalori olarak enerji girdisi yeniden ikiye katlandı. Büyük ölçekli makineleşmeye geçiş ile ise bir kez daha iki katına çıktı. Bu geometrik dizi bize bu günün enerji yoğun tarım yöntemlerini getirdi.” “Makineleşmenin iş verimini arttırdığı iddia edilir sık sık, fakat çiftçiler, bu makinelerin bedelini ödemek için, kalan zamanlarını tarlalarından uzakta çalışarak geçirmek zorunda kalırlar. Bu durumda yaptıkları, tarlalarında yaptıkları işleri bir başka şirketteki iş ile değiştirmektir; açık havada geniş tarlalardaki çalışma hazzını, bir fabrikanın içine kapatılmış olarak geçen kasvetli saatleriyle takas etmişlerdir.”  “İnsanlar modern tarımın hem verimliliği yükselttiğine hem de ürünü arttırdığına inanıyor. Ne yanılgı. Meselenin aslı şu ki, bilimsel tarımla elde edilen mahsul, doğanın tam gücüyle elde edilebilecek olandan daha azdır.” “Bilim, üretimine katkıda bulunduğu yiyeceklerin kalitesi konusunda da doğayla aşık atamaz. İnsanlık, doğanın parçalarına ayrılıp incelenerek anlaşılabileceği düşüncesi ile kendini yanıltalı beri bilimsel tarım yapay ve biçimsiz yiyecekler üretmektedir. Modern tarım doğal olan hiçbir şey üretmedi. Aksine sadece, doğanın kimi yönlerinde niteliksel ve niceliksel değişimler yaparak yavan, pahalı sentetik gıda ürünleri imal etmeyi ve insanı doğadan giderek yabancılaştırmayı başardı”  Yazarın dile getirdiği meseleler, çoğumuzun içinden geçtiği halde delile dayandıramadığı için haykıramadığı gerçekler aslında. Ömrünün 70 yılını doğal tarıma vakfederek doğal tarımın bilimsel tarımdan üstün ve barışçıl olduğunu ispat etmiş birisi olarak kendisine saygı duymamak elde değil. Günümüzde yapay zekâ ve robot teknolojisi konuşulurken öküz ile tarla sürmeyi bile reddeden bu görüş elbette fazlası ile saçma gelebilir insana. Lakin içinde bulunduğumuz hal, dünyanın bir an önce bu tespitlerin ciddiye alınması gerektiğini söylüyor. İşitene… Doksanlı yıllarda Ege kasabasının birinde belediye memurluğu yaparken belediye başkanımız aynı zamanda fırın sahibiydi. Bildiğimiz odun ateşli kara fırını vardı. Bir gün, “millet bizim ekmeği beğenmez oldu şehirden gelen matador ekmeği yemeye başladı, gidip matador fırın alacağım dedi.” İyi dedik vardık İstanbul’a. Fabrika sahibi “Başkanım bunların modası geçti ben size elektrikli taş fırın vereyim.” dedi ise de dinlemedik aldık geldik fırını. Teknik servis fırının montajını yaptı, başkan bir deneme yapalım deyip hamur yoğrulmasını istedi. Teknisyenler; -Ne yapıyorsun başkan, bu hamuru bizim fırın pişirmez. -Ne olacak? -Katkı lazım. Gittik şehre. Bu maya, şu kabartıcı, diğeri özleştirici, öbürü kızartıcı derken bir sürü katkı maddesini aldığımız yetmediği gibi falanca fabrikanın ununu kullanırsan daha iyi olur diye tavsiye alıp döndük kasabaya. Başladık ekmek yapmaya. Bir sene kadar güzel satış yaptı başkan, durumdan memnun. Sonra… Sonrası malum, başkan eski fırınını tekrar yakmak zorunda kaldı ve matadoru da satacak yer bulamadı. Ettiği zarar yanına kâr kaldı. Makine ile yapılan birçok iş, işlenen hammaddenin makineye uydurulması ile yapılmaktadır. Örneğin inekleri sağan robot, aynı tip inek memesini sağabildiği için çiftlik sahipleri ne kadar iyi olursa olsun meme yapısı robota uyum sağlamayan hayvanı kesime gönderir. Endüstriyel ürünlerin tamamına yakını makineye yapışmasın, gösterişli olsun, lezzetli olsun, standart olsun, malzeme az kullanılsın, raf ömrü uzasın gibi birçok nedenle gıdalara çok sayıda katkı eklerler. Haliyle bunlar, damağımızın tembelleştirerek sürekli bunları istememizi sağlayıp fıtratımızı bozmanın yanı sıra bütçe ve sağlımızı gasp eden bir eşkıya olarak karşımıza çıkar. Doğal sandığımız tarım ve hayvancılık ürünleri de benzer sebeplerle aslına çok yabancılaşmış durumdadır. Bu meseleler defalarca işlendi uzatmaya gerek yok. Bu kadar veriden sonra insanın aklına takılan soru: Bilimsellik ve makineleşme denen şey, tarlamızı elimizden alıp şehirlerde birçoğumuzu işsiz bırakan, kalanı köle olarak çalıştırıp, verdiği parayı sattığı zehir ile geri aldıktan sonra yedirdiği zehrin ilacını satarak kendi kendisini kahraman ilan eden düzenbazlık değil de nedir? Bilim gerçek manada tabiat ve insana hizmet ettiği sürece, asla karşı çıkılacak bir araç olmadığı gibi insanlığın en değerli hazinelerindendir. Bir avuç güç sahibinin oyuncağı haline geldiği anda tehlikeli bir silah ve acımasız bir canavara dönüşür. Bu seçenekler arasındaki tercihi bireyin ahlâkı ve devletin adaleti yapması gerekirken bu gün her iki kontrol mekanizmasının felç olduğunu görüyoruz. Felç olmuştur diyorum çünkü ahlâk ve adalet asla ikinci seçeneğin yanında olmadı, olamaz. Felçli olmanın verdiği takatsizlikle ikinci seçeneğin yanındaymış gibi durur o kadar. Farkındaysanız Covid-19 salgınını takiben dünya çok sakin bir yer olmaya başladı. İnsanların temel ihtiyacı olan gıda, giyim, barınma, ibadet, sağlık ve eğitim hizmetleri bazı aksaklıklar olsa da devletlerin ve ahlâkî değerlerin desteği ile ayakta tutulmaya çalışılıyor. Normal dediğimiz zamanlarda egemenlerin çarkına su taşır görünen mekanizmalarımız, normal saymadığımız dönemde felçli halden kurtularak insanlığın geneli için çalışıyor. Bu tabloyu görünce; “Bu kadar gürültü, telaş, ahlâksızlık ve adaletsizlik eğlenmek, gezip tozmak, egoların tatmini ve savaşmaktan mı oluyordu?” diye sormadan edemiyor insan. Soygun planı yapan hırsız topluluğu bile soygun süresi ve sonunda olacaklar için aralarında ahlâk ve adalete ihtiyaç duyarlar. Bu gün yaşadığımız olumlu hava, hırsızların ahlâk ve adaletine benzese de neticede huzurun anahtarının ahlâk ve adalet olduğu açık seçik ortaya çıkmış durumdadır. Fukuoka’nın ortaya çıkardığı hakikatler, insan ve tabiata karşı ahlâklı ve adil olma mesuliyeti neticesinde ortaya çıkmıştır. Çalışmalar modern bilime tezat gibi dursa da gerçek bilim budur, zira çıkış ve varış noktalarında ahlâk ve adalet vardır. Fukuoka’yı modern bilim insanından farklı kılan şey kuru bilgi sahibi değil, BİLGE bir kişilik olmasıdır. Bilgelikle bilgililik arasındaki farkı bir örnekle açacak olursak; Katkılı endüstriyel gıdalar deneyler ve bilgi birikimleri neticesinde elde edilmiş ve firmaların pazar payını arttırarak piyasaya hâkim olmalarına yol açmıştır. Bu yolla daha az iş gücü kullanılarak çok fazla kazanç elde edilmesine rağmen refah çok az sayıda kişiye yansımış, günlük taze ürün işleyen zanaatkârlar ve doğal ürün yetiştiren çiftçiler işsiz kalmıştır. Üstelik bütün insanlığın bu gıdalar sebebi ile fıtratı bozulmuş ve kronik hastalıklarla uğraşmaktadır. Adalet ve ahlâk, kuru bilgiye itibar göstererek birkaç kişiyi zengin ederken milyonların mağdur olmasına yol açmıştır. Oysa bilgelik bu mahsurları öngören ahlâklı bir yaklaşımla adalete tavsiyede bulunsa ve adalette bilgeliğe itibar edip, ben bu şüpheli şeyleri yasakladım dese; bir anda işsizliğin çözüldüğü, gelir dağılımının dengelendiği, tabiatın bozulmadığı, insanların hasta olmadığı ve bilge insanların çoğaldığı huzurlu bir dünyaya adım atmış olurduk. Fukuoka, fıtratının izini sürerek el yordamıyla hakikatin bir parçasına ulaşırken, hakikatin tamamı bize 1400 yıl önce tebliğ edilmiş olmasına rağmen içinde bulunduğumuz durum çok vahimdir. Üstelik bu hakikatler Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu tarafından zamanımıza uygun şekilde hazırlanıp önümüze Büyük Doğu-İbda tefekkürü olarak konulduğu halde bu konudaki duyarsızlığımızın, hesap günü izah edilir yanı yoktur. Büyük Doğu-İbda tefekkürü bilgeliğin nizamını teklif etmiştir. Bütün dünyaya nefes aldıracak tek “ahlâk ve adalet sistemi” teklifidir. Bu teklifin muhatabı elbette ABD ya da diğer küfür devletleri değildir. Teklif muhatabına yapılır. Üzerimizdeki vebalden kurtulmak için muhatapları ısrarla rahatsız etmeye devam edeceğiz.  Diyeceğim odur ki insanlık, dönüp dolaşıp sonunda kara fırın ekmeğini isteyecek. İsterken tufan yaşanmasını istemiyorsak bizim başkanın yaptığı hatadan ders çıkarmak lazım. Yol yakınken matadoru çöpe atıp insan fıtratına uygun olanı aramak, ilahî emre teslim olmak lazım vesselam. Baran Dergisi 697.Sayı

“Devrim Bildirisi” Olması Ümidiyle, “Güneş Tacı” Mânâsına Korona: “Dünyaya Kapalı, Allah’a Açık” - II

Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl, “Çile” ile yoğrulmuş bir hayat yaşadı. Bu yaşanmışlık “Çile” isimli şiir kitabında tablolaştırılmıştır. “Çile” isimli şiir kitabında yer alan tüm şiirler, Üstad Necip Fazıl’ın şahsında tecelli eden mânâya uygun suret teşkil eden bir noktadadır. Üstad Necip Fazıl, kendi şahsında tecelli eden hakikati şiir diliyle ve de şiir formunda tablolaştırmıştır. Talebesi İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu için de aynı değerlendirme sözkonusudur. Nitekim İBDA Mimarı’nın bir tespiti hâlinde (meâlen), “Necip Fazıl ve benden başka hiç kimse, şiirde mânânın suretini bulabilmiş değildir.” Bundan dolayıdır ki, bu iki sahici şairin şiirleri, taklidi mümkün olmayan şiirler olarak değerlendirilmelidir. Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın şiirleri, taklid edilemez şiirler olarak görülmelidir. Aksi takdirde, taklid edeni taklidi mümkün olmayan bir noktaya doğru taşıyacaktır. Bu mevzuda namı-ı diğer Yahudi şeyi Fettoş, mühim bir misal teşkil eder. “Kavanozdaki balı dışardan yalayan”, yani Üstad Necip Fazıl’ı dış yüzden taklid eden Fettoş, süreç içerisinde belasını da bulmuştur. “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” darb-ı meseline toslamıştır. Üstad Necip Fazıl’ın “Çile”sini, dolayısıyla da “Çile” isimli şiir kitabını burada mevzu etmemizin bir sebebi var ve o da şudur: Üstad Necip Fazıl, sözkonusu şiir kitabında, “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli bir şiir kaleme almıştır. Bu şiirin cezaevi şartlarında yazıldığı malumdur. Oğullarından birinin adının Mehmed olması, şiirin ilkin oğlu Mehmed’e yazıldığı intibaı doğuruyor. Kanaatimce bu şiir oğlu Mehmed’e yazılmış bir şiir değildir. Oğul Mehmed mecazı üzerinden Ümmed-i Muhammed’e yazılmış bir şiirdir. Daha da spesifik bir hâle getirdiğimizde bu şiir, aslında “Derviş Muhammed” metaforu üzerinden “Beklenen Kahraman”a, dolayısıyla da İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na yazılmış bir şiirdir. “Derviş Muhammed” metaforunu merak edenler, İBDA Mimarı’nın eserlerine, özellikle de “Ölüm Odası” isimli eserine müracaat edebilirler.   Not: Dünyada hâlihazırda yaşanan pandemik vak’a da dahil tüm yaşanacaklar, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın temsil ettiği mânâ ile de doğrudan alakalıdır. Çünkü “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık teşkil eden bir keyfiyeti haizdir. Koronanın İtalyanca bir kelime olduğunu ve genelde “taç”, özelde ise “güneş tacı” mânâsında olduğunu önceki yazılarımızda söyledik. Hemen belirtmek gerekirse, İslâm tasavvufunda güneş Allah’a remzdir. Ay ise Allah Resûlü’ne remzdir. Ayın dolunay hâli ise, İBDA’ya remzdir. “İBDA, İslâma muhatap anlayışı temsil makamındaki BÜYÜK DOĞU’ya nisbet vasfını gösteren bir sıfattır.”  Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli şiirinden iki kıta: “Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar; Tek nokta seçemez dünyadan nazar. Yerinde mi acep, ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz? Ses demir, su demir ve ekmek demir... İstersen demirde muhali kemir, Ne gelir ki elden, kader bu, emir... Garip pencerecik, küçük, daracık; Dünyaya kapalı, Allaha açık.” İlk dörtlükteki son iki mısraı tekrar dikkatleri çekmekte fayda var: “Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?” Dünyanın mevcut hâli malum olduğuna göre, şiirde esas dikkat çeken mısra son dörtlükteki son mısradır. Yani; “Dünyaya kapalı, Allah’a açık.” mısraı. Şiirin cezaevinde yazılmış olması ilkin cezaevi şartlarının dünyaya kapalı olmasını akla getiriyor olabilir. Elhak doğrudur da. Ama bugün yaşananlarla ilişkilendirmek sözkonusu olduğunda, mevzuun çok daha farklı boyutlarda ele alınması gerektiğini ihtar ediyor. Şöyle ki; bir kere şiir, sahici şiir, mânânın suret bulduğu şiir, “zaman ve mekân üstü” bir keyfiyeti haizdir. Çünkü şiir, İslâm büyüklerinin de yüksek ifadeleriyle “Kur’ân idrakıdır.” “Zaman ve mekân üstü” mânâsına Kur’ân’ın “mutlak fikir” olduğu sabit olduğuna göre, “Kur’ân idrakı” üzerinden yazılan şiirlerin de bu mânâdan nasipli olması gayet normaldir. Bu durum, Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın şiirlerine nasıl bakılması gerektiğine dair bir ipucu olarak da değerlendirilebilir. Bu çerçeveden bakıldığında, sözkonusu mısraın, yani, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” mısraı, bugünü de mündemiç bir mânâda olduğu hemencecik anlaşılır.  Üstad Necip Fazıl’ın sözkonusu şiirinin Ümmed-i Muhammed üzerinden “Derviş Muhammed”e, dolayısıyla da İBDA Mimarı’na yazıldığını daha evvel söyledik. “Derviş Muhammed” sembol kavramı veya mecazı, İBDA Mimarı’nın şahsında tecelli eden mânâya tam mutabık bir hâldedir. Nitekim  pek çok eserinde İBDA Mimarı, bu mevzuya sıkça ve de çok açık bir şekilde temas etmektedir.  Bilindiği üzere İBDA Mimarı, 28 Şubat Darbe sürecinde Fettoş ve Kemalist bir kumpas üzerinden önce tutuklanıp Metris Cezaevine konuluyor, sonrasında ise idam cezasına çarptırılarak ömür boyu hapse mahkûm ediliyor. Daha sonra ise Allah’ın inayeti ve keremiyle yeniden yargılama yolu açılıyor ve 2014 yılında tahliye edildikten kısa bir zaman sonra da beraat ediyor. Beraat etmesinden kısa bir süre sonra da, “Kıyamet silahı” olarak da adlandırılabilecek bir uygulamaya maruz bırakılıyor ve 2000 senesinden beri muhatap olduğu Telegram işkencesi vasıtasıyla suikasta kurban edilerek şehid oluyor. Yıl: 16 Mayıs 2018… 10 Mayıs 1950 yılında dünyaya gelen İBDA Mimarı, 16 Mayıs 2018 yılında şehid ediliyor ve berzah aleminde yerini alıyor. Ne ilginçtir ki Üstad’ı Necip Fazıl da Mayıs ayında doğdu ve yine Mayıs ayında dünyasını değiştirdi. Doğumu 26 Mayıs 1904, Ölümü ise 25 Mayıs 1983!.. Maksadımız mevzuyu dramatize etmek değil elbette, ama bunun bile bugünkü pandemik hadiseyle dolaylı da olsa bir alakası olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, İslâm kültüründe Mayıs ayı “Sefer Ayı” olarak bilinir. Yine İslâm kültüründe, “Sefer bizden, Zafer ise Allah’tandır” diye bir söz var ki, bu sözün mânâsı hak ediş itibariyle en çok da Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’na yakışıyor. Evet, zafer Allah’tandır ve zafer, her zamankinden çok daha yakındır.   İBDA Mimarı’nın hayatının en verimli çağı cezaevi / zindan hayatı olarak kayda geçmiştir. Bu mânâdan olarak İBDA Mimarı’nın hayatı, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” mısraındaki mânâ ile de tam muatbık bir haldedir. Daha da ilginç olanı şudur ki, İBDA Mimarı’nın bütün bir hayatı, tam da sözkonusu mısraın ifade ettiği mânâ ile örtüşmektedir. Kısa ve öz söylemek gerekirse, İBDA Mimarı’nın bütün bir hayatı, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” bir noktada kendisini göstermiştir. Yine bu mânâdan olarak İBDA Mimarı, bir aydın, Müslüman bir aydın sorumluluğunun da şuurunda olarak, dünyayı kendi eliyle kendisine zindan kılarak “Berzah âlemi”ne göçmüştür. Diğer bir ifadeyle de, kendi şahsında tecelli eden “Berzah” hakikatinin hakikatine ermiştir. Niçin böyle bir ifade kullandığımızı merak edenler, Üstadı’nın kendisini takdim eden “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” terkibine müracaat edebilirler. Orada zâhir olan hakikat, “Mutlak Hakikat” hâlinde, “Rahman Sûresi’nin 19. ve 20. Ayetleri”nde zâhir olan “Berzah” hakikatidir. Bunun büyük bir mucize âyeti olduğu sabit olduğuna göre, daha büyük bir mucize beklemek akıl kârı değil! Bizzat şahidi olduğum bir konuşma hâlinde, İBDA Mimarı, 1999'da Metris'te ümmete hitaben (meâlen): “Ben gökyüzünden bir taş düştüğünü söylüyorum. Adam gökyüzüne bakıyor ve ben taş filan görmüyorum diyor. Tamam da onu ben görüyorum. Sen onu gördüğünde kafana düşmüş olarak görürsün!” Korona pandemisi üzerinden bu kadar çok şey anlatmaya niçin ihtiyaç duyduk? Şunun için: Her şeyden evvel yeni zaman ve mekânın sahibi, diğer bir ifadeyle de “yeni zaman ve mekânda tecelli eden mânâ”, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”dan başkası değildir. Dolayısıyla da, İBDA Mimarı, kendisine kulak olunması gereken bir insan olarak dünyaya geldi! “Seçilmişlerden” olduğu sadece eserlerinden anlaşılmıyor, bizatihi ve doğrudan doğruya Üstadı’nın ona söylediklerinden de anlaşılıyor. Durum bu merkezde olmasına rağmen gelin görün ki, bu kadar mübarek bir insana, aslında “dünyaya gelmiş en sonki büyük ve güzel insan”a kulak olunamadığı gibi, onun katline, dolayısıyla da şehid olmasına kayıtsız kalınmıştır. Bu mübarek insana tam 16 yıl Telegram işkencesi reva görülürken, genelde topyekûn insanlık, özelde ise tüm dünya Müslümanları bu duruma kayıtsız kalmışlardır. Halbuki o, tüm ömrünü topyekûn insanlığın selamete çıkması için “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine hasretmiştir. Diğer bir ifadeyle de, bütün bir insanlığın kurtuluşuna hasretmiştir.  Bu ifadeyi hiç çekinmeden kullanmamın tek bir sebebi var ve o da, temsil ettiği mânânın “Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü”nün zamanımızdaki gölgesi keyfiyetini haiz olduğundandır. Evet, böyle mübarek bir insan yapılanlara karşı Müslümanlar özelinde topyekûn insanlık ne “El, dil ve buğz” mutlak ölçüsüne, daha doğrusu mutlak ihtarına riayet ettiler ve ne de başka bir şekilde mevzuya dahil oldular. Kumandan’ı büsbütün ademe/yokluğa mahkum ettiler. Hal böyle olunca da, tıpkı Peygamberler tarihinde olduğu gibi, uç noktada ya helak olmak, veyahut da büyük bir belaya davetiye çıkarmak kaçınılmaz olmuştur. Müslümanlar için helak olmak sözkonusu olmadığı içindir ki, bugün bütün bir insanlık hâlihazırda ayakta kalabilmektedir. Bilindiği üzere Allah Resûlü’nün kabul edilen üç duasından biri de diğer kavimlerde olduğu gibi ümmetinin helak olmaması yönünde idi. Allah Resûlü’nün bu duası kabul edilmiştir. Bu duanın kabulü yüzü suyu hürmetinedir ki bugün topyekûn dünya, helak olmaktan kurtulmuştur. Ancak, her suçun da bir cezası muhakkak ki vardır esprisi çerçevesinde, büyük bir bela da eşikte beklemekteydi. Koronanın pandemik çapta olmasını bu çerçevede değerlendirmenin hiçbir mahsuru olmasa gerektir, diye düşünüyorum. Evet, Allah’ın şanındandır ki, bela umuma gelmiştir. Kanaatimce koronanın pandemik bir boyut kazanmasının metafizik arka planı veya boyutu bundan ibarettir. “Kısasta hayat var” ilahî adaletinin bir tecellisi hâlinde topyekûn dünya, “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli şiirde geçen mısraın mânâsına düçar olmuş gözükmektedir. Neydi o mısra: “Dünyaya kapalı, Allah’a açık.” Bu pandemik durumdan kurtulmak mümkün mü? Allah, “rahmetim gadabımı geçmiştir” buyurduğuna göre, elbette ki kurtulmak da pekâlâ mümkündür. Topyekûn dünyada “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” bir hâl yaşandığına göre, bir tek dua kapısı açık kalmış demektir. Kurtulmak için ilkin yapılması gereken yapılan yanlıştan dolayı tevbe etmektir. Malumdur ki tevbe kapısı, “güneş batıdan doğana kadar” veya “güneş battığı yerden doğana kadar” ardına kadar açıktır. Bu noktada mevzuya bir dalarsam, korkarım ki karşımda açık kapı neyim de kalmayacaktır. Her şeye rağmen, hâlihazırda bütün camilerden yapılan dua gayet yerindedir. Umulur ki bütün ezanların sahibi olan Allah, yine ezanlar yüzü suyu hürmetine Ümmed-i Muhammed’in dualarını kabul eder. Burada İBDA Mimarı’ndan bir helallik almak zaruretine de işaret etmek gerekiyor. Peki, bu nasıl mümkün olacak? Çok basit: “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” kendisini “yeni insan yeni nizam” çerçevesinde “yeni dünya düzeni” şeklinde teklif eden bir “ruh ve fikir sistemi” olduğuna göre, tüm dünya insanı veya ülkelerinin bu sese veya sisteme kulak olması hâlinde umulur ki yapılan duaların kabulü de mümkün bir hâle gelir. Aksi takdirde tüm insanlık, pes edene kadar çile çekmeye devam edecek gibi gözüküyor. Her şeyi hakkıyla bilen ise sadece ve sadece Allah Azze ve Celle! Parantez: Bugün topyekün dünya insanına yeniden şekil vermenin hesabı üzerinden iş kotaran, daha doğrusu topyekûn dünyaya “Dijital Tek Dünya Devleti” dayatması üzerinden adeta Allah’a dil çıkarırcasına meydan okuyan Deccal Komitesinin tetikçileri mahiyetindeki “Küresel Sermaye”, tüm dünya varidatının neredeyse yüzde 80’ini ellerinde bulunduruyorlar ve bundan dolayı da tüm dünya insanının kendilerine olan ihtiyacı üzerinden, daha doğrusu nefs kuduzluğu üzerinden kibir küpü olarak meydanda arz-ı endam ediyorlar. Bilindiği üzere Allah, nefse, “Ben kimim?” diye sordu ve nefs, “Sen sensin, ben de ben!” şeklinde bir cevap verdi. Halbuki Allah, ruha da aynı soruyu sormuştu. Allah, ruha “Ben Kimim?” diye sorduğunda ruhun verdiği cevap, “Sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde olmuştur! Neyse mevzumuz bu değil! Ama bununla da bağlantılı olarak, Allah, “Sen sensin, ben de ben!” şeklinde cevap veren nefsin bu tavrı karşısında tek bir hamle yapıyor ve nefsin rızkını kesiyor ve onu aç bırakıyor. Bu durum karşısında nefs sözünden dönmüyor amma, açlığa daha fazla dayanamıyor ve kısa bir zaman sonra pes ediyor. “Nefs terbiyesi” denilen durumun metafizik arka planı bundan ibaret olsa gerektir. Nitekim riyazet, az gıda ile yetinmek mânâsınadır. “Sözlükte “yabani bir hayvanı evcilleştirmek, serkeş atı eğitmek; egzersiz yapmak” gibi mânalara gelen riyâzet kelimesi tasavvuf terimi olarak nefsi eğitmek için onu birtakım tabii ve meşrû arzularından mahrum etmeyi ifade eder. İslâm’da nefsin haramlardan uzak tutulması emredilmiş, mekruh olan hususlardan sakınılması tavsiye edilmiştir. Sûfîler, sâlikin nefsini mubah olan hazlardan da mahrum ederek nefis üzerinde hâkimiyet kurması gerektiğine inanırlar. Riyâzet “nefsin şehvet denilen beden ve dünya ile ilgili arzularını kırmak, bunları etkisiz hale getirmek, nefsi aklın ve dinin tesbit ettiği sınırlar içinde tutmak” şeklinde de tanımlanmıştır.”  (https://islamansiklopedisi.org.tr/riyazet--tasavvuf) Evet, buradan mevzuumuzla ilişkili olarak ne söylenebilir sorusunun cevabı da şudur ki, “Dijital Tek Dünya Devleti” hayali üzerinden iş kotaranlar, korona vesilesiyle ilahî adaletin pençesine düşmüş olarak, “daralan boynuz”un içerisine sokulmuş bulunmaktadırlar. Bundan sonraki süreç, “İlmi dileyene, zenginliği ise dilediğime veririm.” buyuran Allah, -ki en büyük zenginliğin “Allah’a iman” olduğunu da bilelim bu arada!-, imtihan vesilesi üzerinden “Veren Allah, alan Allah!” hakikatinin bir tecellisi hâlinde, “Küresel Sermaye”nin elindeki tüm varidatları alacak, almasa bile hükümsüz kılacak, hükümsüz kılınmasa bile hiçbir kıymetleri kalmayacak. Böyle bir sürece dahil olduğumuzu bilelim. Yine bu süreç içerisinde, umuma gelen bela olması hasebiyle de, topyekûn insanlık büyük bir kıtlıkla imtihan edilebilir ve bu duruma da hazırlıklı olmak lazım gelir. Buna karşı ne yapılabilir sorusu, Osmanlı Devleti’nin sahici akıncıları olarak tarihte yerini alan  “Deliler”in  alınlarındaki yazı ile izah edilebilir: “Yazılan gelir başa!” Bu uzun yazıyı Üstad Necip Fazıl’ın Dua şiiri ile bitirelim: “Bıçak soksan gölgeme, Sıcacık kanım damlar. Gir de bak bir ülkeme: Başsız başsız adamlar... Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi. Anne, seccaden gelsin; Bize dua et, emi!” Allah’tan duam o dur ki, Allah ilkin Kumandan’ı Ümmed-i Muhammed’e karşı, bizleri Kumandan’a karşı, cümlemizi ise Zat-ı Sübhanına karşı mahcub etmesin, Amin! Yine Allah’tan duam o dur ki, Allah, “İstikbâl İslâmındır!” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın kendisine mekân olarak gördüğü Anadolu’da yaşayan tüm Ehl-i Sünnet Müslümaların şahsında tüm dünya Müslümanlarını korusun, kollasın ve gözetsin ve dahi muzaffer ve mukadder kılsın, amin! Son olarak, bizzat İBDA Mimarı’nın “Metris, Kartal ve Bolu Cezaevi” rampaları üzerinden arş-ı alaya gönderdiği mübarek duaları: “Ya Cabbar! Ya Kahhar! Ya Müntakim Allah! Bizi intikamına memur et!” Amin! Amin! Amin!..  Baran Dergisi 697.Sayı

Mirzabeyoğlu Niçin Okunmalı?

İBDA Külliyatı 70’e yakın eserden oluşuyor. Bu külliyatın müellifi olan Salih Mirzabeyoğlu, son eserlerini cezaevindeki birkaç metrekarelik odasında, yaklaşık 16 yıl içinde ortaya koydu. Mirzabeyoğlu, eser üretimini çocuk doğurmaya benzetiyor. Ana rahminde olgunlaşmaya başlayan bir ceninin, zamanı geldiğinde sarsıcı ve büyük sancılarla doğuşundan mülhem, eserlerine “çocuklarım” diyor. Bu noktada ilim haysiyeti ve fikir çilesi sahibi her idrak ehlinin bu çabaya gereken takdiri göstereceğinden şüphe yok. Sokrates’in anne mesleğinin ebelik olmasından hareketle, muhatabının düşünce dünyasında yaptığı duygu ve düşünce sorgulamalarını ebeliğe benzetişi hatırlanacak olursa, söz konusu çilenin layıkıyla anlaşılması umulur. Şahsiyet kavramının kök kelimesini, “acı çekmek” mânâsıyla “şahs” olarak işaret eden Mirzabeyoğlu, aynı kelimenin “işkence” mânâsını taşıdığına vurgu yapmış. Bu çerçevede hayatta karşımıza çıkan her kitap “eser” mahiyetinde sayılamayacağı gibi, her yazarın da yazmanın (Mirzabeyoğlu’nun vurgusuyla yaşamanın!) keyfiyetini hakkıyla ifadeye kavuşturma idrakine sahip olamayacağı gerçeği teslim edilmelidir. Nitekim günümüz “popüler kültür” rüzgârıyla mevcut vasata baskın yapan sayısız kitap müsveddesinin, bahsettiğimiz soydan eserleri üretici şartları kısırlaştıran, kültür seviyesi bakımından çorak bir iklim yaşatan alametlerden sayıldığı malumdur. Külliyat merkezinde ifade edecek olursak; Mirzabeyoğlu için fikir, “kavga” ile eş mânâdadır. Kavgadan kasıt, kelimelerin kökenine inme ve fikrin olanca derinliğine nüfuz ve onu “dış oluş”ta zahire kavuşturucu intikal melekesine sahip şahsiyet olmak denilebilir. Mirzabeyoğlu’nun, eserlerini nefes kesici bir kafa disiplini içinde ürettiği reddedilemez. O, insanımızın ve inancımızın kavgasını müthiş bir tempo ve dinamizm içinde sergileyen, toplum hafızasında böyle yer bulan bir insan oldu. Sürekli değişiklik ihtar eden hakikatin ifadeye kavuşturulması bakımından düşüncelerine kelimeleri yetiştirmek çilesi çektiğini ifade eden Mirzabeyoğlu, “kavga” kelimesinin fikir köküyle alakasını yenilerken, “kevg” esprisinden hareketle İbda Diyalektiği’nin kuruluşunu eserler boyu sergiler. Bu fikir sistemi, “21. Yüzyıl Diyalektiği” formunda müjdelenmiştir ve Mirzabeyoğlu, bütün hayatını bu “fikir kavgası”na adamıştır. 16 yıllık ağır tecrit şartlarından kurtuluşunun ilk saatlerinde, sevenlerinin arasında yine fikir konuşurken, öteden beri söylediği şu sözünü, onu henüz tanıma fırsatı bulamamış insanlara tekrar hatırlatmıştı: “Yaşamayı fikir, fikri de yaşamak bildim…” Hayatı boyunca daima fikir haysiyetini aziz tutan tavrıyla Mirzabeyoğlu, şahsî yakınlıktan öte, fikri alâka ve bağı esas alan Müslüman aydın kimliğiyle temayüz etmiştir. Dolayısıyla İbda Külliyatı’na muhatap olan her kişi, mekân itibariyle nerede olursa olsun, onu doğrudan doğruya eserlerinden tanıma ve anlama fırsatını her zaman bulabilir. Ailesiyle birlikte korkunç zulümler altında yaşarken en ufak şikâyetine rastlanmayan Mirzabeyoğlu, ölümle burun buruna yıllar süren işkence ve zulüm süreci yaşadı. Son eserlerini kaleme alırken kaçınılmaz biçimde dikkat çektiği bu çetin süreçte, adını bizzat kendisinin koyduğu Telegram işkencelerini anlattı. Bu sürecin teferruatı, Telegram-Zihin Kontrolü adlı eserinde giriş mahiyetinde kaydedilirken, takip eden süreci olanca fikrî ve felsefi altyapısıyla Ölüm Odası adlı seri eserinde ele almış, davanın girift başlıklarını bütün yönleriyle insan ve toplum davası şeklinde arzetmiştir. İlk eseri Bütün Fikrin Gerekliliği olan Mirzabeyoğlu, son eserine ve son nefesine kadar sabit ve şaşmaz bir çizgi hâlinde, çağın insan ve toplum meselelerini idrak ölçülerine kavuşturma çabası içinde olmuştur. Üstad Necip Fazıl tarafından “beklenen fikir kahramanı” olarak işaret edilen İbda Mimarı, böyle iddialı bir çıkışla Üstad tarafından müjdelenirken, Üstad’ın şahsı da Mirzabeyoğlu tarafından “Mütefekkir yetiştiren Mütefekkir” olarak mânâlandırılmıştır. İbda Külliyatı’nda Büyük Doğu, daima dış yüz kavrayışlardan öte, her zaman derinliğine vukufiyet çabası içinde, batınî terbiye, disiplini esas alan, bütün ilim şubelerini bütün fikirde bütünleyici sistem hassasiyetiyle dile getirilmiştir. Bu fikrin, çağın insanının aradığı “tatbik fikri” olduğunu anlatabilmek?   Hapis hayatından önce de, ağır tecritten kurtuluş sonrasında da, şahsını “azat kabul etmez bağlılık” içinde muhatap bulduğu Büyük Doğu Fikriyatı’nın, İslâm Tasavvufu önünde İbda yenileyiciliğiyle an be an muhasebecisi olduğunu hatırlatan Mirzabeyoğlu, öte yandan Batı felsefesinin, kültürünün ve hayat tarzının dünyayı istila ettiği bir zaman diliminde şunu gerçekleştirmiştir: Yepyeni bir insan ve toplumu bina edici fikir geleneğini kurmak, İslâm’a nisbetle dünya görüşü ihtiyacını karşılamak… Bu misyonu tek başına karşılama sorumluluğunu üstlenen Mirzabeyoğlu, aydınımızın dava temsilciliğini tüm yönleriyle misâllendiren köklü birikim ve soylu tecrübesiyle, dava kültürümüzü tükenmeksizin zenginleştirme imkânına kavuşturan kavram dünyasını ortaya koymuştur. 28 Şubat sürecinin 90’lı yılları 2000’e bağlayan kritik dönemecinde, ABD merkezli Yeni Dünya Düzeni dayatmasına Başyücelik Devleti-Yeni Dünya Düzeni eseriyle meydan okuyan Mirzabeyoğlu, Ehl-i Sünnet itikadının sıhhatini, iman ve fikir bağıyla pırıl pırıl ifadeye kavuşturmuş, İslâm inkılâbının çizgisini “ana cadde” halinde her kesimden insana açıklamıştır. Mirzabeyoğlu, her türlü insani iş ve esere sahip olmanın keyfiyetini İbda çizgisinde verimlendirmek üzere davette bulunurken, maalesef beklediği seviyede ilgiyi görmemiş, “piyasaya sunduğu her eserin ciddi fikir tartışmaları başlatmasını, derinliğine eleştiri kültürünün hakim olmasını umarken yapayalnız kalmış, hayal kırıklığına uğramıştır: “Ne yapalım, vehmettirenler utansın…” 2014’ün 22 Temmuz akşamında gönüldaşları, sevenleri, dostlarının arasındayken meraklı bakışlar altında medya mensuplarının sorularını cevaplandırmaya çalışan Mirzabeyoğlu şöyle demişti: “Cezaevinde geçen yıllarımı hayatımın kaybolmuş bir devresi olarak görmüyorum. Bana zehir yedirdiler ben onu bala çevirdim. Bundan dolayı yaşamayı fikir, fikri yaşamak bilen bir insan olarak bu devreyi de bu şekilde verimli geçirdim. Bu yönden kayıp olarak görmüyorum. Bizi uçurumdan attılar biz yere sağlam indik. Paraşütü icat etmiş olarak indik. Sabah kalkar kalkmaz kaldığı yerden çalışmalara başlayacağım. Hayatımın hiç değişmeyen bir rutini vardır. Aynı şekilde devam edeceğim.” Mirzabeyoğlu’nun hayatı gerçekten destanlık bir mücadeleyi tablolaştırıyor. Gıpta edilesi dolu dolu bir hayat, her cümlesinde güçlü tesirinden anlaşılıyor. Bu da, “İslâm kalbin yoludur” hakikatinin her mevzuda İbda diline kavuşturulması olsa gerek… Bu külliyat Batılı okurlarıyla karşılaştığı zaman, hiç şüphesiz bambaşka bir hidayet ikliminin zuhuruna vesile olacaktır. Müslümanlar için ebedî gurur verici, bahtiyar bir öncülük… Kumandan Mirzabeyoğlu ile ilk kez karşılaşan okurlara mümkün mertebe sade ve onu yakinen tanıtma amacını taşıyan bu yazıda, İbda’nın birbirinden kıymetli eserlerinden bazılarını öne çıkarmayı da düşündük. Mirzabeyoğlu’nun eserlerinin önemli bir kısmı, kesintisiz elektromanyetik taciz ve işkence altında kaleme alınmıştı. O, şahsını yıllarca “delirmiş, aklî dengesini yitirmiş” biri olarak karalamaya çalışan, kitleleri manipüle etmek sûretiyle aldatıcı haberler uyduran sistematik karapropaganda karşısında, kalemini daima üstün ve galip gelecek biçimde aksiyon niteliğinde kullanmış, her satırında hücum belirten aksiyon şuurunu muzaffer kılmıştır. Nitekim Telegram adlı eserinin girişinde soyuna hiçbir şekilde leke sürülemeyeceğini savunan Mirzabeyoğlu, eserlerine hiçbir şüphe ve tereddüt lekesi bulaştırılamayacağını da ispatlamıştır. Mirzabeyoğlu okurları için ciddi mânâ ve önem arzeden şu hususu hatırlatmakta fayda var; İbda Külliyatı, Üstad Necip Fazıl’ın Müslüman gençliğe miras bıraktığı Büyük Doğu Külliyatı’na bitişik, Büyük Doğu’yu lif lif açan, içinde bulunduğumuz 15. İslam Asrı’nda İslam’a Muhatap Anlayış’ı dirilten, yeniçağa “fikir çağı” damgasını vurmak üzere güncelleyen, yeni zaman ve mekân meseleleri önünde ileri görüşlülüğe çağıran, her biri yepyeni eserlerin doğumuna zemin teşkil eden bir külliyattır. İbda Mimarı’nın hatırlattığı bir başka hassas nokta ise şu: “Büyük Doğu olmadan İbda anlatılamaz, İbda olmadan Büyük Doğu anlaşılamaz…” Doğu insanının müzmin bir fikirsizlik ikliminde bocaladığını vurgulayan Necip Fazıl, Mirzabeyoğlu’ndaki fikir kumaşını görür görmez, “İnşallah seni ben yetiştireceğim…” demişti. Bir cemiyet adamı olarak Üstad’ın şahsına gösterilen ilgi, uzun yıllar boyunca büyük ölçüde “edebî şahsiyet”i etrafında belirirken, genç fikir adamı kimliğiyle Büyük Doğu Mimarı ile buluşan Mirzabeyoğlu, henüz hayattayken Üstad’a takdim ettiği İstikbal İslamındır, Bütün Fikrin Gerekliliği, Kültür Davamız adlı eserleriyle Üstad tarafından büyük bir heyecan, takdir ve iltifatla karşılanmıştı. Bu anlamda okur, İbda Külliyatı’nın kurduğu düşünce dünyasında gezinirken adım adım Büyük Doğu’ya nüfuz ettiğini, potansiyelindeki ideal kıvılcımlarının tutuştuğunu, kabuğundan aşina olduğu meseleleri özünden kavramaya başladığını, Şems-i Tebrizî’nin ifadesiyle, “Bir şahsiyetin davasını anlamak için mânâsını, mânasını anlamak için davasını bilmek isterim…” düsturundan pay sahibi olarak öz şahsiyetini yeniden inşaya başladığının şuuruna varacak ve şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinde de değişimini (keyfiyet farkını) yaşarken, Büyük Doğu-İbda’nın hediye ettiği “idrak zevki”yle dolacaktır. Bu idrak, derinliğine inanış, hissediş ve ifade çetinliğini aşma bakımından Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle “zevken idrak” müessesesi olarak açıklanmıştır. Anlayarak yaşayanlar için gerçek ve derin müminin oluş prensiplerini ve idrak ölçülerini yerli yerinde aydınlığa kavuşturan “mümin feraseti”nin tanımı... “Yeni Nizam-Yeni İnsan-Yeni Yurt” davasının üstün yorumu halinde bu külliyat, eserler boyu insan hassasiyetinin yanaştığı her hadisede, külliyat çapında belli başlı terkiplerle müthiş bir “kıvam” belirtmektedir. Her bir terkip, bahse mevzu meselelere el atışta filizlenmesi beklenen eser çekirdeği barındırdığı gibi, anlayana müthiş özgüven kazandırıcı keyfiyettedir. Büyük Doğu ve İbda külliyatları, dünya çapında insanî oluş ıstırabını izaha kavuştururken, öteden beri aydın topluluğuna şu tavsiyede bulunmuştur: Yeniçağın önüne getirdiği her ideoloji ve hadise karşısında, bu külliyattan pay sahibi olmaksızın meselelerin üstesinden gelinemeyeceği bilinmelidir. Mirzabeyoğlu, cezaevinden tahliye olduktan sonra aynı masada buluştuğu bazı yazar, araştırmacı, gazeteci, kanaat önderlerine şu hitapta bulunmuştu: “Hepinizin haysiyeti için hapis yattım…” Her şeyden önce onun bu muazzam kahramanlığı ve alicenaplığı unutulmamalıdır. Gençliğe, yeni nesillere daima hatırlatılmalı, tanıtılmalı, eserleri tavsiye edilmelidir. O, yurdumuza, bölgemize ve tüm İslâm âlemine mal edilmesi gereken “köprübaşı” bir şahsiyettir. Önümüzdeki yıllarda insanımızın karşılaşacağı her türlü hadiseye hazırlıklı olmak bakımından, İbda’nın teklif ettiği sistem fikri ihmal edilmeksizin hareket edilmelidir. Bu dava, Allah Resulü’nün davası olarak ilân edildiğine göre, hiçbir dönemde temsil plânının başıboş bırakılamayacağı akılda tutulmalı, Türkiye merkezli İslâm sancağını dik tutma ukdesinden tek gencimiz mahrum bırakılmamalıdır. Davanın telkin vasıtaları, tüm unsurlarıyla nakşedilmeye hazır, bütün kurum ve kuruluşlar arasında canlı ve kesintisiz faal olmalıdır. Anladığım kadarıyla bu davaya mensup olmanın gerekliliği odur ki, “gerekeni gerektiği yerde yapma” şuurunu Mirzabeyoğlu, elimizdeki İbda Külliyatı ile en güzel, en estetik biçimiyle ifadeye kavuşturmuştur. Üstad Necip Fazıl, “Benim biricik korkum, Salih’imin ademe mahkûm edilmesidir” demişti. Onun vefatını takip eden yıllarda Müslümanlar şiddetli saldırılara maruz kalmaya devam ederken “Müslümanlar dik durun, karşınızda leşler var” ihtarında bulunan Mirzabeyoğlu’nun İslâm davasını fikir ve aksiyon plânında devralışı, Üstad’ın son yazılarında açıkça takdim edilmişti.(Bkz; Raporlar) Akıncı Güç Dergisi kadrosuyla İslâm gençliğinin aksiyonunu “Akıncı” ismiyle ete kemiğe büründüren Mirzabeyoğlu, mensup olduğu 68 kuşağı dışında, halen yaşayan birçok siyasi isim tarafından da yakından takip edilmiş müstesna şahsiyetti. İki dönem halinde çıkan Gölge Dergisi’nde ise, dönemin Müslüman gençliğini Büyük Doğu fikir teknesinde yoğurma çabasını sürdürmüş, her türlü risk ve tehlikeyi göze almaktan yılmayan, üstün mücadele kültürüyle gözü kara iman fedailiğini örnekleştirmişti. Mirzabeyoğlu anlatmakla bitmeyecek “derya” bir şahsiyet… Onun ilim, fikir, şiir, edebiyat, sanat ve hikemiyat bahisleri etrafında, insanımıza olağanüstü şartlar altında örgüleştirip sunduğu İbda Külliyatı’nı, “başlangıç” sayılabilecek bazı eser isimleriyle sıralayıp kıymetli okurlarıyla başbaşa bırakalım; Yaşamayı Deneme… Gölgeler… Necip Fazıl’la Başbaşa… Damlaya Damlaya… İdeolocya ve İhtilâl… İbda Diyalektiği… İslâm’a Muhatap Anlayış… Telegram… Dil ve Anlayış… Münşeat… Baran Dergisi 696.Sayı

Haberler
Araştırmacı-Yazar Murat Akan: Dönem...
Araştırmacı-Yazar Murat Akan: Dönem...
Mısır’ın Suudi Arabistan ve BAE kışkırtması ile Türkiye’yi Libya üzerinden tehdit etmesini Murat Akan’a sorduk.
Av. Hamza Uçan: Barolar Masada Konuşacak...
Av. Hamza Uçan: Barolar Masada Konuşacak...
Bu haftanın ehemmiyetli meselelerinden birisi de barolarla alâkalı düzenleme çerçevesinde yaşanan tartışmalar. Bu mevzu ile alâkalı olarak Av. Hamza Uçak ile yapmış olduğumuz söyleşiyi dergimiz sayfalarında bulabileceksiniz.
Nimetullah Arvas: Efendi Hazretleri, Köşesinde...
Nimetullah Arvas: Efendi Hazretleri, Köşesinde...
Emekli Van Müftüsü Nimetullah Arvas Hoca ile Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri hakkında bir röportaj yaptık. Bu röportajı alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.
Baran Dergisi'nin 702. Sayısı 25...
Baran Dergisi'nin 702. Sayısı 25...
Kapağımızda Suudi Arabistan-Mısır-BAE merkezde olmak suretiyle bu meseleyi değerlendirirken “Gövdesi Müslüman Tepesi Kâfir Ülkeler” manşetini attık.
281487