Yazarlar
Akıncı Millet Filistin’in Tunçtan İradesi

Son günlerde Yahudi ve Arab medyası ile Batılı analistlerin kaleminden çıkan Ortadoğu değerlendirmelerini gördüğümüzde gerçekten de hayretler içinde kalıyoruz. Bunlar çoğunlukla Yahudi Devleti ile Birleşik Arab Emirlikleri ve Bahreyn’in normalleşme anlaşmasından sonra kaleme alınan analizler. Türkiye’nin Filistin meselesinde nasıl çırak çıkartıldığı; Yahudi Devleti, BAE ve Bahreyn’in anlaşmasından sonra artık burada çok büyük bir ekonomik gücün temerküz ettiği ve Türkiye’nin bölgeden silindiği; Filistinlilerin haklarını korumak noktasında Türkiye’nin hiçbir fonksiyonunun olmadığı ve artık bu işi BAE’nin üstleneceği; mevcut ekonomik şartları dolayısıyla zaten Türkiye’nin Yahudi Devleti için bir partner olmaktan uzak olduğu, buna karşılık BAE ve Bahreyn ile yapılan anlaşmanın tüm taraflarının büyük bir sıçrama yapacağı; Filistin’le yaşanması muhtemel çatışmalarda Türkiye’nin söz hakkı kalmadığı ve bu gibi meselelerin Mısır kanalıyla çözüme kavuşturulduğu/kavuşturulacağı; hatta daha da ötesi, bu anlaşmadan sonra havacılık noktasında bile İstanbul’un bir alternatif olmaktan çıkarak bu ülkelerin havalimanlarının daha fazla ön plana çıkacağına kadar, akla gelen gelmeyen her şeyi Arablar ile Yahudi Devleti arasındaki normalleşme anlaşmasına bağlamak üzere, sanki bu anlaşmayı her derde deva koca karı ilacıymış gibi lanse etmeye azamî derecede gayret sarf ediyorlar. Medyada kendisine bu şekilde yer bulan normalleşme anlaşmasının, Arab ülkelerinin buna imza atan rejimlerinin aksine milletlerinde tiksinti ve nefret dışında bir duygu doğurmadığını biliyoruz. Yine milletler nezdinden hadiseye yanaşacak olursak, şimdiye kadar imzalı yahut imzasız bir şekilde Yahudi Devleti’ne yanaşan Suudî Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, bu tip girişimlerin Türkiye’nin itibarını sarsmak şöyle dursun, bilakis Türkiye’yi hâlihazırda olduğundan daha da ehemmiyetli bir konuma getirdiğini görmemek için kör olmak gerekir herhâlde. Sahtekârları İfşâ Makinesi Yeri gelmişken şu hususu tekrar hatırlatmakta fayda var. Amerikan Başkanlığına seçildiği günden beri söylediğimiz üzere, Trump’ın izlediği Ortadoğu politikasının açıklığından son derece memnuniyet duyuyoruz. Ortadoğu’da bugüne kadar sanki Yahudi Devleti’ne düşman, Müslümanların dostu ve hatta hamisi gibi poz kesen rejimlerin aslında ne kadar da alçak insanlardan müteşekkil olduğunu bütün İslâm âleminin adeta gözüne soktuğu için Trump’a müteşekkiriz. Senelerce Filistin davasından nemalanan; fakat iş Trump ile küre üzerine el basıp, konferanslar ile kapalı kapılar arkasındaki toplantılarda Kudüs’ü satmaya geldiğinde şen sıpalar gibi fotoğraf karesine girmekte yarışanların kimler olduğu bütün insanlık görmüş bulunmaktadır. Yahudiler Kendi Aralarında Alay Ediyorlardır Biz hakikaten de anlamıyoruz. Müslümanlık iddiasındaki bir rejim yahut kişi, Allah ve Resûlü’ne düşmanlık edenlerin kendisine buyurduğu bütün şartları peşinen kabul ederek onunla masaya oturmaktan ve kendi önüne konan bütün şartlara kendisini uydurmaktan ne gibi bir şeref ve izzet bulabilir? Bu rejimlerin kendi milletleri nezdinde düştükleri alçak vaziyeti de bir kenara bırakalım, Allah’a ve Resûlü’ne düşmanlık eden, Filistinli Müslümanlara karşı işlemedik insanlık suçu bırakmamış Yahudi Devleti ile anlaşma yapmak, Yahudi Devleti nezdinde bile bu rejimleri küçültmeye yetmez mi? Öyle ya, Yahudi Devleti bizimle aynı şartlarla anlaşma yapmaya kalksa, biz onların bu aşağılık hâlleriyle ancak alay ederdik. Bu kadar dinsizlik, bu kadar şahsiyetsizlik, bu kadar alçaklık, şerefsizlik olur mu? Oluyormuş. Tezat Yahudi Devleti’nin varlığını devamlı kılmak ve Büyük Yahudi Devleti hayaline kavuşmak için Ortadoğu’da kurgulanan Türk, Arab ve Fars arasındaki nazik dengede, Türkiye her geçen gün kendi tabiî eksenine dönüyor ve Yahudi çıkarlarının zıddındaki bir kefede yer alıyor olması dolayısıyla biz bugün Arablara kızıyoruz; fakat bunu yaparken Yahudi Devleti’nin tarih ve coğrafya itibariyle olmasa bile siyasî plandaki meşruiyetinin sağlanmasında Türkiye’nin 1948 senesinden başlayarak son yıllara kadar oynamış olduğu rolü de unutmuyoruz elbet. Günümüzde bile hâlen “cari açık” denen soruna karşı Ak Partili ekonomist ve maliyecilerinin bakış açısındaki sakatlık dolayısıyla, bir avuç dolar için Yahudi Devleti ile olan ticarî münasebetlerin arttırılmaya çalışılmasının büyük bir tezat doğurduğunu da göz ardı etmiyoruz elbet. Tunçtan İrade Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri, Yahudi Devleti, Suudî Arabistan, Mısır, BAE, Bahreyn ve bunlara ilâveten İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya. Nüfussa nüfus, paraysa para, silahsa silah, güçse güç. Diğer tarafta ise Gazze ile beraber senelerdir kuşatma altında yaşayan 5-6 milyonluk nüfus. Tasavvuf bahislerinde sıkça konu edilen bir espri vardır, hani sineğin kartalı, karıncanın fili yerden yere vurması üzerine, Filistin de o hesab, belki karşısındaki bu güçleri kaldırıp yerden yere vuramıyor ama tüm bu güçler bir araya geldiğinde bile Filistin’e bir dediklerini yaptıramıyorlar. İşte, Savaş Sanatları üzerine kaleme alınmış olan bütün eserlerin özünü, jenisini burada görmek mümkündür; Filistinlilerin tunçtan iradesinde… 5-6 milyonluk akıncı bir milletin, karşısında bir araya gelmiş neredeyse bütün dünyaya rağmen aman dilemez, uzlaşmaz tavrının, dünyanın sömürülen diğer milletleri için söyleyecek bir sürü sözü olduğu kanaatindeyiz. Aynı iradeyi son yıllarda Venezüella’da ve zaman zaman Türkiye’de gördüğümüzü de hatırlatalım. Su Üstüne Atılan İmzalar Her ne kadar gavurlaşmış yahut zaten ezelinden beri gavur gelmiş rejimler eliyle imzalanan bu anlaşmaların, ülkelerin milletleri nezdinde bir meşruiyeti olmaması dolayısıyla aslında hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Meselâ Mısır, Yahudi Devleti ile normalleşse ne olur, normalleşmese ne? Yarın Filistin ile Yahudi Devleti arasında bir savaş çıkacak olsa, Mısır uçak kaldırıp Filistin’i bombalayacak değil ya. Ki keşke bombalayacak olsa da Müslüman milletler başlarına belâ olan şu rejimleri bünyelerinden kusmak için aradıkları fırsatı en açık hâliyle bulsalar. Kendi milleti bile olmayan İngilizlerin veled-i zinalarını zaten bu bakımdan konuşmaya bile gerek yok. Kaderin ve tarihin Türkiye’den beklediği hakiki bir “oluş”un gerçekleşmesinden sonra nasıl ki Ortadoğu’da İsrail diye bir devlete yer kalmayacaksa, aynı şekilde İngilizlerin giderken arkalarında bıraktığı diğer tohumlara da bu topraklarda en az onun kadar yer olmayacaktır. Yahudi’ye Kıs Kıs Gülüyoruz Yahudi açısından meseleye yanaşacak olursak… Bir yandan kıs kıs gülüyor ve diğer yandan da tabiî olarak hayret ediyoruz. Sen kalk ta Birinci Dünya Savaşı ile beraber yapılan bir plan çerçevesinde gel bölgeye yerleş, adım adım çevreye doğru yayıl, en büyük düşmanın konumunda olması gereken Mısır ve diğer Arab ülkelerini kendine hizmetkâr kıl, Saddam Hüseyin’i şehit ettir, Suriye’yi birbirine kat, Türkiye’de başarısız olsa bile FETÖ üzerinden yapmadığını bırakma, Mağrib’i baştan sona ateşe ver; fakat sonra gel de bak ki daha Filistin de, Gazze de orada durup duruyor. Kaderin cilvesine bakın… *** Yahudi tecrübesine bakıldığında görüleceği üzere, Allah, olmasını murad etmediği zaman hiçbir şey olmuyor. Rasyonel aklın müntehası bu. Olmasını murad ettiğinde ise en olmazların bile nasıl olduğunu kendi şanlı tarihimizdeki misâllerden biliyoruz. Bu bakımdan meseleye yanaşacak olursak, Filistin nasıl ki Yahudi Devleti için darağacının altındaki sandalye hükmündeyse, bizim için de tarihî misyonumuzu gerçekleştirmemiz noktasında sıçrama taşı hüviyetindedir. Türkiye’nin artık aklını başına alması, bilhassa ekonomi okumasını yaptığı mevcut perspektifi değiştirmesi ve bununla beraber bölgedeki hakiki hasmı olan Yahudi’ye nefes hakkı bile tanımayacak bir siyaseti geliştirmesi ve işletmesi gerektir. Şu saatten sonra Türkiye’nin kaybedecek bir şeyi olmadığı, buna karşılık diğerlerinin ise kaybedeceklerinin kendileri bakımından baha biçilemez olduğunu şuurlaştırmak gerek. Baran Dergisi 715.Sayı

Siyonistler Bedel Ödüyor

19 Eylül Cuma günü haberlerde İsrail devletinin, koronavirüs salgını ile alakalı yaptığı açıklamaya denk geldim. İsrail, dünyada koronavirüse yakalanan insan sayısının nüfusa oranı bakımından en üst sırada yer aldıklarını açıkladı. En fazla vakanın görüldüğü ABD, Güney Amerika’da salgınla boğuşan Brezilya ve Peru gibi ülkelerde dahi oran olarak koronavirüse İsrail’den daha az rastlanıyor. Bu enteresan… Bu virüs Çin’de ortaya çıktı. Çeşitli yollarla dünyaya yayıldı. Tarihte Çin’de ortaya çıkıp dünyaya yayılan birçok hastalık var, Çin’de bu hastalıkların türeme sebebini bilmiyorum. Çin’in hemen yanı başında korunaksız bir ülke olan Hindistan var. Koronavirüs salgınında bu fazlasıyla görüldü. Daha Batı’da Pakistan ve İran yer alıyor. İran, salgından ilk etkilenen ülkelerden biriydi, hâlâ direnmeye ve vaziyeti düzeltmeye çalışıyorlar. İsrail’e baktığımızda ise komşu ülkelerle sınırlarının tam mânâsıyla açık olduğunu söyleyemiyoruz; Mısır’la bile… Ayrıca komşu ülkelerde salgının sert bir tesiri olmadı. Suriye’de koronavirüs vakasına az rastlandı, aynı şekilde Ürdün’de de fazla olduğu söylenemez. Şunu söylemek istiyorum; bu İsrail için Allah’ın bir cezasıdır. Mevcut şartlar altında İsrail’in salgının en fazla yayıldığı ülke olması gerçekten enteresan. Aynı şekilde ABD için de bu bir ceza. ABD’de her gün binlerce insan hastalanıyor ve hayatını kaybediyor. Çünkü kirli bir hükümet var, iktidarda kriminal tipler var. Siyonist ajanları ülkeyi yönetiyor. Başkan Siyonist değil; fakat oportünist bir adam. Aday olduğu andan itibaren Trump’ın bizim açımızdan tarihin en iyi Amerikan başkanı olacağını söylemiştim. Amerikan halkına bir düşmanlığımız yok, çalışkan insanlardır ve onları severim; fakat bu adam ülkeyi uçuruma sürüklüyor. Çoğu Amerikan menşeli olan büyük ilaç şirketlerinin basit bir şekilde ilaç satabilmesi için insanların enfekte olmasını istiyorlar. Aynı şey Fransa için de geçerli; farklı bir ilaçtan bahseden bir profesörün başına gelenlerden bahsetmiştim. Ve şimdi İsrail için de aynı şeyler söyleniyor. Bu garip gelebilir; fakat İsrail halkının Siyonistlerin gözünde bir değeri yoktur, İsrail halkının hepsi Siyonist değildir. Esasında dindar Yahudiler anti-Siyonist’tir. Arapların İsrail halkı kadar enfekte olacağını düşünmüyorum; çünkü hiçbir devlet İsrail kadar pervasız ve suçlu değildir. Memleketim Venezüella dünyanın en zengin ülkelerinden birisi. Global olarak en geniş petrol madenlerine sahip ve dünya güçleri tarafından tanınan bir ülke. Bugün son derece zor şartlar altındalar. Üstüne bir de salgınla mücadele ediyorlar. Salgın, Kolombiya ve Brezilya üzerinden gelen kişilerle Venezüella’da yayıldı. Genellikle maddî gücü yerinde olan insanların yaşadığı başkentte fazla rastlandı; çünkü bu çevredeki insanlar yurtdışına çıkma imkânına sahipti. Şimdi ülkeyi iyi durumda tutmak için çaba sarfediliyor ve bunda da başarılı olunuyor. Venezüella’da çok fazla ölüme rastlanmazken, komşusu ve Güney Amerika’nın en ehemmiyetli ülkelerinden biri olan Kolombiya için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Kolombiya’da yüksek bir ölüm oranı ve yayılmış bir salgın var. Çünkü bu ülkede yozlaşmış bir iktidar var. Peru’da çok fazla hasta var. Brezilya ise salgının en fazla etkili olduğu ülkelerden birisi. Bu saydığım ülkelerin idarecileri emperyalizm ve Siyonizm destekçisi. Diğer bir Güney Amerika ülkesi olan Küba’da salgının görülmesine ise Amerika’dan gelen turistler sebep oldu. Bazı ülkelerin koronavirüs salgının dolayısıyla içinde bulundukları vaziyeti anlatırken Çin’in salgını kontrol altına alma yolunu bulduğu ve bunu uygulayarak büyük ölçüde salgını sona erdirdiğini belirtelim. Çin bunu başarabilmişken diğer ülkelerin aynı tedbirleri hayata geçirmemesi ve Çin’in uyguladıklarını uygulamaması da sorgulanmalı. Bunun arkasında kim var? Niçin mantıklı şekilde hareket edilmiyor. Aslında cevap basit: İlaç şirketleri! Bu şirketler insanların hastalıkları üzerinden her sene milyonlarca dolar kâr elde ediyorlar. Bunun artarak devam istiyorlar. Bu sebeple Küba’dan, Çin’den, Rusya’dan gelecek çözüm önerilerine kulak asmıyorlar, insanların hürriyete kavuşmasını istemiyorlar; çünkü bu teklifler sömürmelerinin önüne geçer. Yozlaşmış büyük şirketler birçok hükümetten çok daha güçlüler. İnanılması zor olsa da Fransa için dahi aynı şey geçerli. Hülasası; biraz önce söylediğim gibi, Allah insanlara yaptıklarının cezasını çektiriyor. İnananlara engel olunmasının bedelini ödetiyor. Bir komünist olarak gidip senelerce Filistin davası için mücadele etmiş birisiyim. İçinde Yahudilerin de olduğu birçok komünist Filistin’in işgaline karşı Siyonistlerle mücadele etti. Bu mücadelenin içinde bulunup hayatını davası uğruna feda edenler benim gözümde, Müslüman veya Hıristiyan Araplardan daha kıymetli. Bugün Türkiye bu mücadelenin öncülüğünü yapıyor. Bu elbette Türkiye için kolay değil. Allah Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yardımcısı olsun. Erdoğan, Davos ve Mavi Marmara hadiselerinin ardından İsrail ile karşı karşıya geldi. 26 senedir cezaevindeyim ve son on yıldır tecritteyim. Birçok ülkeden, birçok insanın desteğini gördüm. Gerçekten bana destek vermek kolay iş değil. Hepsine dayanışmaları için teşekkür ediyorum. Filistin davasına ihanet etmedim ve mücadelemi sürdüreceğim. Ümid ediyorum salgın insanlık için hayırlı neticeler doğuracaktır. Allahü Ekber! Tercüme: Faruk Hanedar - 19.09.2020 Baran Dergisi 715.Sayı

Karacoğlan Der ki!..

Üsküdar, Mimar Sinan Mahallesi’nde, tarihî Balaban Tekkesi’nin sokağında bir bakkaliye var. Mevzubahis esnafın, yandaki esnaflarla münasebeti gayet hoş. Tabiî olarak alışveriş yapmak maksadıyla aramızda bir münasebet oluşuverdi. Sizli-bizli safhadan sonra tavrı ve hoşgörüsü hoşuma gittiği için, “adam tanımak surat tanımak değildir” düsturunca içimden gelen bazı sorular sordum. Aldığım cevaplar beni tatmin etti, konuştukça daha çok sevdim kendilerini. İnsan; terzi, berber ve kuyumcusunu değiştirmemeli üçlüsüne, bir de bakkaliyesini ekleyiverdim. Bizim bakkaliye hakikaten de esaslı adam. İki çatık kaşın arkasında bir edip saklıymış meğer. Haftada üç-dört sefer uğrarım yanına. Fırsat buldukça daha çok. On metrekarelik dükkânda arka fonda müzik tıngırdar, ancak alâkalısının dikkatini çeker. Etrafı ve müşterisini rahatsız etmez. Bu adam zaten dükkânda durduğundan daha fazla, kapısının önündeki çınar ağacının dibinde sandalyede oturur. Balaban işlek bir yerdir, Üsküdar sahilinin hemen karşısındadır. Elinde hep bir kitap, o ağacın altında bir şeyler okur, dükkâna girecek olan da onun orada olduğunu bilir ve aralarındaki münasebetin gerektirdiği şekilde işâret verir. Esnaf iki adımda bakkaliyesine girer ve maksad hasıl olur. Kimi müşterisi de direkt dükkâna değil de, bizim ağabeyin yanına gelir. Muhabbetten ya da dilde terennüm eden mısralardan nasiplenir. Çoğu da hoşnut olur bu durumdan. Karacoğlan, Yunus, Şekspir’den mısraılar kulakların pasını siler. Şiirin sonunda, onun tedai ettirdiği şeye bir dörtlük de Necip Fazıl’dan ilave edilir, bakkalcının ifadesiyle “demlenme” hâdisesi gerçekleşir. İşte o zaman çay ya da kahve vaktidir. Ekleyiverir bir başkası: Gönül ne kahve ister Ne kahvehane Gönül muhabbet ister “Uygun görülen, beğenilen” mânâsındaki isimli bu adam, öğrendim ki gece bakkaliyeyi kapattıktan sonra Kız Kulesi’nin karşısından kendini Boğaz’ın serin sularına bırakmadan evvel de çantasındaki Karacoğlan kitabından birkaç şiir tüttürüyor. Anlayacağınız, Karacoğlan’ı bir başka seviyor. Dönemin sosyolojik ahvâlinden deliller sunan Karacoğlan’ın türkü, destan, semâi ve varsağılarından neşeli, hüzünlü yahut hiciv dolu şiirlerin yanında Anadolu’nun kültürü de anlatılıyor. Bir satırda bazı kitaplardan daha çok şey katan Anadolu’nun bu güzide şahsiyeti, Karacoğlan kimdir? İl (yabancı) âriftir yoklar senin bendini Dağıtılar duzağını fendini Alçaklarda otur gözet kendini Katı yükseklerden uçucu olma Murâdım nasihat bunda söylemek Size lâyık olan onu dinlemek Sev seni seveni zây’etme emek Sevenin sözünden geçici olma Daha ne nasihatler, ne yakarışlar, ne neş’e dolu şeyler söylüyor bir bilseniz. “Bütün şiirleri”nin bulunduğu kitabı aldığımda her akşam üç-beş tanesini okur, mutlu mesut uyurdum. Aslında bunlara kısacık masal yahut resimler de diyebiliriz. Kadir Mevlâm bir dileğim var sana Kaldır dalgaların sel ver sen bana Yüz elli keselik malım olsa da Gönül eğleyecek yâr ver sen bana Edebiyatçılar ve araştırmacılar belge ve şiirlerden Anadolu şiirinin ustası Karacoğlan’ın esrarengiz hayatını aydınlatacak kesin bilgi ve delillere başvurmak istemişlerse de bunda çok başarılı olamamışlar. Başvurulan yollar neticesinde, Karacoğlan’ın hangi yüzyılda yaşadığı bile tesbit edilememiş desek yeridir. Kimine göre on beşinci asrın sonu, kimine göre on yedinci yüzyıl... İhtimal ki, bu tarihler arası... On yedinci yüzyıla ait cönklerde de Karacoğlan imzasıyla pek çok şiire rastlanmış. Şiirler, türküler ağızdan ağıza bugüne kadar dolaşmış. Anadolu insanının sevgi ve alâkası tâ bugünlere, bize kadar getirmiş güzelim sözleri. Karacoğlan’ın nerede doğduğu da kesin olarak bilinmiyor. Karacoğlan der ki: “Mamalı’da ben bir Rıdvanoğlu’yum Binbuğa’dır benim elim. Erzurum’dur benim elim.” O, kimine göre Erzurumlu, kimine göre Kilisli. Öte yandan Güneydoğu Anadolu bölgesinde Karacoğlan’ın çeşitli menkıbeler ve yaşadığı aşkları dilden dile getiren hikâyeler söylenir. Araştırmacılar en kuvvetli ihtimalin Adana’nın Farsak köyünde doyduğunu söylemiştir. Şöhretinin de Güneydoğlu Anadolu’dan, zamanla doğuya ve batıya yayıldığı, Azerbaycan, Kırım ve Trakya’ya kadar ulaştığı ifade edilmektedir. Ishak Refet, “Karacoğlan gönüllerden doğmuş ve gönüllere gömülmüştür.” demiştir. Mustafa Necati Karaer de buna ilaveten, “Büyük sanatçılar yaşadıkları çağdan çok yarınların, geleceklerin kılavuzları ve millet denilen sürekli zincirin vazgeçilmez halkalarıdır. Karacoğlan gibi şairlerin hayatını, millet hayatının bir parçası olarak düşünmek daha yerinde olur.” ifadelerini kullanmıştır. Rivayete göre, Karacoğlan’ın asıl ismi Hasan, babası da Türkmen aşiretlerinden Kara İlyas imiş. Karacoğlan nereli bilemem amma Anadolu’yu pınar çayır baştan aşağı onunla geziyorum, şiirleriyle. Baran Dergisi 715.Sayı

Mavi Vatan, Mavi Bayrak!

1997'de bir Ege seyahatinde, akşam vakti yanımdaki arkadaşla Kuşadası'na doğru yaklaştık... Deniz manzaralı güzel bir yer gözümüze çarptı. Arabayla gördüğümüz yere gidip, orayı gezmeye karar verdik. Ancak biz sahile doğru yaklaştıkça aramızda arabayla aşılması mümkün olmayan bir engel olduğunu gördük. O engel denizdi. Denize arabayı sürecek halimiz yoktu tabiî. Aracı uygun bir yere park ettikten sonra birilerine gördüğümüz yere nasıl gidileceğini sorduk. Aldığımız cevap bizi şok etmeye yetmişti. "Orası bir Yunan adası. Gidemezsiniz!" dediler. Hayretten neredeyse donup kalmıştık... “Ne? Nasıl olur?” falan diyerek hayretimizi gizlemeye çalıştık. Nafile... Bir adım ötemizde Yunan Sisam (Samos) Adası bize bir buçuk kilometre öteden göz kırpıyordu. "Yunan'ı denize döktük!" masalları ile uyutulan bizler haydi bu yalana sahillerden uzak kaldığımız için kandık diyelim... Yunanistan'a 500, bize iki km uzaklıkta bulunan Antalya Kaş'ın karşısındaki Meis Adası çevresinde yaşayanlar da, bu “denize dökülen Yunan!” hikayelerine inanıyorlar mıdır acaba? İçimden bir ses şöyle diyor: "Elbette inanıyorlar." Yoksa biz boşuna mı her yıl 26 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz sonucu 9 Eylül 1922'den beri İzmir'in kurtuluşunu kutluyoruz! Anlı şanlı birileri “kurtulduk” diyorsa, diğerlerine de “kurtulmuşuz ya!” demek düşerdi. Yıllarca ferd ferd, şehir şehir “kurtuluş” bayramlarını kutladık... Peki birileri niçin "Mavi Vatan" ifadesini ortaya attı? Tam, "ne işimiz var Libya'da, Suriye’de” diyen zihniyet, “Vatan vatandır, mavisi kırmızısı olmaz." diyecekken Fransız Cumhurbaşkanı Macron dahil emperyalist emeller peşinde koşan herkes bugün şaşkın hâlde. Çok değil bundan bir iki sene öncesine kadar "Mavi Vatan nedir? Doğru cevap verebilecekler el kaldırsın!" dense, herhalde suali yönelten kişiye hayretle bakılarak, içinden veya dışından "bu hazret ne diyor yahu?" denilirdi. Meğerse bizim Mavi Vatanımız varmış... O vatanın kurtuluş mücadelesi sürüyor! Bugün bu mücadelenin, önceden yapıldığı anlaşılan kimi hazırlıklar sayesinde sürdürülebilirliği var. Türkiye sondaj gemileri, donanması kara ve hava gücü ile birlikte bugün yedi düvele karşı meydan okuyor... Dış düşmanlar içimizdeki hain yapılar ile birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı baş düşman ilan etmiş vaziyetteler! İçerdeki muhalefet kanadı Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan dahil HDP/PKK, CHP, SAADET ve İP'le birlikte onun kuyusunu kazmaya çalışıyor... Gizli-açık bütün Erdoğan düşmanlarının tamamı -bilerek veya bilmeyerek- düşmanlarımızın açtığı yelkene rüzgar oluyor! Bir zamanlar içerideki gafillerle birlikte, "Derdimiz Osmanlı ile değil Abdülhamid ile!” dediler ve onun başını yediler... 600 yıllık Devlet-i Aliye'yi dokuz yılda paramparça ettiler.. "Sadece Saddam'a düşmanız." dediler, Irak'a çöktüler ve en az bir milyon insanı katlettiler... "Libya'ya değil, Kaddafi'ye düşmanız." dediler. Libya'nın üstüne çullandılar. Manzara ortada. Şimdi de ABD başkan adayı Joe Biden, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve sair kişiler "Türk halkına değil, Erdoğan'a düşmanız!" diyor. Kim nerede ve ne yaparsa yapsın... Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun işaret ettiği gibi "Şartlar Türkiye'yi tarihî misyonunu üstlenmeye zorluyor!" Türkiye birçok coğrafyada o tarihî misyonun gereği için, asırlar önce kök saldığı topraklarda varolma mücadelesini yeniden tesis ve tahkim ediyor! Gök mavi bayrağın dikildiği her yer ümmetin kurtuluşunun müjdecisi olacaktır... O yer, başta Türkiye olmak üzere her yerdir! Çünkü "Gelecek aydınlık ellerinde/aydınlık savaşçılarının!" “Sarı saçlı, mavi gözlü adam, bir taraftan piposunu çekiştiriyor, diğer taraftan da yarı Türkçe yarı İngilizce kelimeler kullanarak karşısındakilere derdini anlatmaya çalışırken şunları söylüyordu: ‘Siz Türkleri anlamak mümkün değil. Nasıl oluyor da bir İslâm devriminin eşiğinde olduğunuzu göremiyorsunuz!’... Sözlerin sahibi, Andrew Craig adlı bir Amerikalı idi. Ülkesinde Türkiye ile ilgili doktora yapmıştı ve kendini tam bir Türkiye uzmanı sayıyordu. Elinde tuttuğu dergide, gazlı ‘yeşil’ kalemle altını çizdiği satırları Türk dostlarına gösteriyor ve böylece telâşının boş olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu. Amerikalı oryantalistin elinde tuttuğu dergi, son yıllarda BÜYÜK GELİŞME GÖSTEREN İslâmî yayınlardan biriydi ve Necip Fazıl'a yakın bir İslâmcı ideolojiyi savunduğu bilinmekteydi. Altı çizili satırlarda ise şu görüş ileri sürülmekteydi: İslâmî dünya görüşüne bağlı bir tarih ve hâl muhasebesi yaptığımızda, içinde bulunulan Türkiye'de büyük bir İslâmî zuhur, gerçek bir İslâm inkılâbı bekleniyor!” -“Büyük bir zuhur!.. Onu bekliyoruz!..” (Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa, İbda Yayınları, s. 333-334) Baran Dergisi 714.Sayı

Tehdit İçeren Bir FETÖ Davası - Adalet ve Hukuk Aşkına "Köpeklik" Yaptım-*

Hukuk ve adalet kime hizmet ediyor? Eski TİİKP davasından yirmi sene hapis cezası alan, fırıldaktan fabrikatöre kadar çeşitli lakaplarla tanınan, bu "sicili" ile oğlunu Dışişleri Bakanlığı’na sokma becerisini gösteren Doğu Perinçek'in dediği gibi, "hukuk, siyasetin köpeğidir." lafı doğru mudur ve o halde hukukun köpeklik yaptığı siyaset kimin siyasetidir? "Türk Milletinin hukuku/hakları" için yapılana mı yoksa başka bir yer için mi "köpeklik?" * İçinde hâlâ "FETÖ'cü" ve hatta "kripto FETÖ'cü", bunun yanına TBMM 2012 Darbe Raporu'nda bahsedilen "brifingli yargı üyeleri"ni de ekleyin yani "ni’dügü belirsiz tiplerin" olduğu kesin hukuk ve adalet "bünyesi"nin saygıdeğer unsurlarını hariçte bırakarak yazmak gerekir, bazı olaylar ve iddianameler bu "köpeklik" meselesini menfi yönde tartışmak gerektiğini ortaya koyan bir hava yayıyor, dersek kimse kusura bakmasın! Bu havayı hususen Marmaris cumhurbaşkanına suikast dosyasında da gördüğümüz için onun hakkında devamlı makaleler kaleme aldık. Dosyanın Erdoğan ve ailesine yönelik (o gece orada gerçekleşen tüm öldürme, yaralama!) saldırıyı yapanlar kısmının tutarsız olduğunu, asıl faillerin halen serbest olmasının kesinliğe yakın bir gerçek olduğunu yazdık. (Bu husus, şüpheli noktalar ve kişiler, esasta tüm 15 Temmuz davalarına sirayet etmiş durumdadır, bu da not olsun.) Hukukçu bir arkadaşın gönderdiği yirmi altı sayfalık yeni bir iddianameyi okuyunca, "köpeklik-iz takibi" meselesi iyice soru işaretleri ile doldu! Hukuk, suçlu olanın peşinde hiç amansız ve acımasız olarak "köpeklik-iz takibi" yapmakla vazifelidir, bunda hiç kuşku yok. Bu "köpekliği" yapmazsa sorun çıkar! Her köpek doğuştan iz takipçisidir; ama her köpeğin belli bir eğitime tabi tutulması, neyi araması gerektiğini öğretmek gerekiyor ki "hususî iz takipçisi" olsun. Bu eğitimi kimin ve ne maksatla verdiği mühim. Hukuk/ Haklar ve adalet mevzu bahis ise, eğitim "gel keyfim gel" bir adalet ve hukuk değildir elbette, "eğitim" tabiatıyla belli bir "proje-plan" üzerinde olur, olmalı. İşte burada "iş müşgil oldu" levhası çalışıyor: Anayasada yazan ve içeriğini dönem dönem ekleme çıkarma ve "adama göre muamele" ile (mesela 28 Şubat!) doldurdukları ni'düğü belirsiz Atatürkçülük mü yoksa 2011'den beri "resmen devletin referansı" olan "Büyük Doğu İdeolocyası " veya "ayak sesleri" ile mi (plan-proje olarak) yapılacak "köpeklik-iz takibi?" Veya daha "süfli gayeler" için mi? Bütün bu "proje"lere rağmen, "adil yargılanma" denilen husus hepsinin üstündedir yalnız! Hangi sebeple ve gaye ile itham ederseniz edin, zanlı veya sanığın adil yargılanma hakkı "azizdir." Fatih Sultan Mehmet'in Rum bir topçu ustası ile muhakemesi ve "kısas" olarak elinin kesilme cezası hatıra gelsin, efsane değil, kaskatı gerçektir bu ve "köpekliğin-iz takipçiliğinin" esasını gösterir. Gelelim bu "bakış açısıyla", bahsettiğim yeni iddianameye... * "-İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü FETÖ soruşturması kapsamında Palmalı Grubu'nun kurucusu Azeri kökenli Mubariz Mansimov Gurbanoğlu ve Gurbanoğlu'nun yardımcısı Nuray Nurcihan Perker gözaltına alındı. Fetullahçı Terör Örgütü'ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan Azeri iş insanı Mübariz Mansimov Gurbanoğlu'nun FETÖ'nün tepe yöneticilerinden Akın İpek, Suat Yıldırım, Süleyman Uysal ile yoğun telefon irtibatı olduğu ortaya çıktı. Örgütün Rusya imamı Ahmet Hamdi Vural'la da işyerinde görüştüğü tespit edilen Mansimov'un, bu isimle yaptığı görüşmelerde tedbir amaçlı sinyal kesici 'Jammer' isimli alet kullandığı belirlendi. Gurbanoğlu'nun incelenen HTS kayıtlarına göre örgütün tepe yöneticilerinden Akın İpek, Suat Yıldırım ve Süleyman Uysal'la yoğun telefon irtibatları bulunuyor. Mansimov'un İhsan Kalkavan'la da yoğun iletişim irtibatına girdiği saptandı. Mansimov'un örgütün hukuk alanındaki kozmik yapılanması olan YKK Hukuk Bürosu ile irtibatlı olduğu belirlenirken, tanık beyanlarına göre şüpheli Nuray Nurcihan Perker'in, Mansimov'un tüm işlerinin idaresini yürüttüğü, tüm işlem ve eylemleri birlikte idare ettikleri kaydediliyor." (https://m.sabah.com.tr/gundem/2020/03/17/son-dakika-unlu-is-adami-mubariz-mansimov-gurbanoglu-tutuklandi ) Ülkedeki "zenginleşme" yollarını herkes bildiği için haber çıktığında pek üzerinde durmamıştım, üstelik (asker kökenli) Mubariz Mansimov Gurbanoğlu sıfırdan çok çabuk büyüyen biri ve Gülenistlerin o bölgelerdeki gücü malum olduğundan "bulmuşlardır herhalde bir şeyler" diye içimden geçirmiştim. Haberde geçen noktalar iddianamede geçen noktalar ve "irtibat" açıkça bu şekilde ortada. Gülenistlerin dershaneye gidenlerine açılan davalar kadar dikkatimi çekmemişti bu dava. Ama iddianameye bakınca, haberde geçen kısımlardan başka birşey olmadığı ve bunların da iddia edildiği kadar olmadığını gördüm. "... Örgütün üst düzey yöneticisi İhsan Kalkavan ile 1.1.2014 - 12.3.2015 arasında üç kez telefon irtibatı..." "... Örgütün hukuk yapılanmasındaki kozmik birimlerden ve örgüt faaliyeti kapsamında ulusal ve uluslararası aktif rol oynayan YKK hukuk bürosu ortaklarından Murat Karkın ile 4.10.2014 - 15.5.2015 arasında iki kez telefon irtibatı... Tarihlerine bakarsanız, o dönem hem İhsan Kalkavan hem de meşhur YKK hukuk bürosu ile siyasetçi, işadamı pek çok kimsenin "üç beş telefon"dan daha fazla "irtibatını" bulmak mümkün olacaktır herhalde. Bu YKK hukuk bürosunun Türk Telekom'un satışı işini "resmi" olarak yürüten firma olduğunu da bilmeyenler bilsin! (Başka bir avukat daha vardı Telekom üzerinde birlikte çalıştıkları, aklıma gelmiyor şimdi!) İddianamede gerçekten önemli bir ayrıntı var, o delillendirilse her şey tamam denilecek kadar önemli! Tanıklara da soruyorlar bunu, yapılan aramada Mubariz Mansimov Gurbanoğlu'nun odasında ele geçirilmiş. El yazısıyla ve büyük harflerle "Fethullah Gülen gazetede övünüz" diye bir yazı. Odasında bulunduğuna göre Gurbanoğlu'nun yazısı olmalı, değil mi? İddianamede (11. sayfa) "2.1.6. Tanık Fidan Bayramaliyev ifadesinde" geçen kısımda tanığın Palmali Holding'in basın danışmanı olduğunu ve Azerbaycan uyruklu olduğunu öğrendiğimiz gibi, kendisine sorulan yazıya verdiği cevabı da görüyoruz: ".... Çalışma odasının eklentisinde ele geçirilen üzerinde "FETULAH GÜLEN GAZETEDE ÖVÜNÜZ" yazılı gazete kupürü sorulduğunda; arama yapılmadan 3 yada 4 gün kadar önce Mubariz Gurbanoğlu'nun, Rusya basınında İzvestye isimli gazetede bir milletvekilinin kaleme aldığı ve Fetulah GÜLEN'i öven bir yazı ile Zaman gazetesi yayınlarına ilişkin paylaşımlar hakkında Rusya'da savcılık makamına şikayette bulunduğunu, habere ilişkin gazetenin arşivde yeraldığını belirterek kendisinden ve yanında bulunanlardan bu kupürü bulmalarını istediğini, kendisinin de arşivde yaptığı arama sırasında gazeteyi bulduğunu, Mubariz Gurbanoğlu'nun da konuyu unutmamak maksadıyla gazete fotokopisinin üst kısmına not al dediğini, kendisinin de bu şekilde not aldığını, nottaki el yazısının (tanığın) kendisine ait olduğunu beyan ettiği." Bu açık beyana ve zıddına hiçbir şey öne sürmesine rağmen savcılık ne yapıyor? İddianamedeki bu beyanın iki sayfa sonrasında "ele geçirilen belgeler" kısmında, "çalışma odasında yapılan aramada çok sayıda digital belge ve "Fetulah Gülen gazetede övünüz" yazılı gazete kupürü bulundu.." diye kaydediyor! Elbette tanık yalan söylemiş veya "gerçeği yansıtmayan" beyanda bulunmuş olabilir, fakat bunu soruşturma safhasında el yazısı incelenmesiyle kolayca çözümlemek mümkün iken, böyle yapmayıp, reddedilmiş iddiayı resmi evraka yazmak ve itham etmek hangi anlama gelir? İddianameyi satır satır tetkik edip, M.M. Gurbanoğlu'nun, savcının isnatı gibi "FETÖ üyesi" olup olmadığını tartışmak mümkün ise de lüzumu olmadığına inanıyoruz. Çünkü iddia'name de bunu pek kabul etmiyor. Üstelik Gurbanoğlu hakkında 15 Temmuz sonrası aynı iddia ile soruşturma açılmış, netice olarak KYOK** verilmişti. Savcılık o ilk hararetli günlerde bulamadıysa delil, şimdi nasıl bulacak? İlginç olan ve M.M. Gurbanoğlu'na dair hazırlanan iddianame üzerinde durmamızın sebebi, 2019 sonuna doğru "vatandaşlık görevini yapmak üzere İstanbul Başsavcılığına başvurarak bilgi veren" üç kişinin beyanları ile KYOK kararının 6. Sulh Ceza Hâkimliğince kaldırılması ve sürecin başlatılmasıdır. Geçmiş soruşturma esnasında demek ki kendilerine ulaşılamamış veya onların soruşturmadan haberi yoktu ki "bilgi" verememişler diyecek olanlar yanılırlar, çünkü üçü de Gurbanoğlu'nun eski çalışanı, üst düzey yöneticileri! Ve Gurbanoğlu tarafından "zimmete geçirme" iddiasıyla kovulan, mahkemelik olan insanlar! İşte Gurbanoğlu'nun örgüt üyesi olduğu iddiasının yeni delilleri de bu unsurlar eliyle ortaya çıkmış. Aralarında husumet olan taraflardan birinin kabaca bahsettiğimiz iddiaları ile yargılanıyor Gurbanoğlu! * Dünyanın en büyük beşinci gemi filosuna sahip olduğu yazılan Palmali Holding'in sahibi M.M. Gurbanoğlu'nun, 15 Temmuz SONRASI tüm varlıklarını Türkiye'ye taşıdığı biliniyor. Aynı zamanda enerji şirketleri olan SCOR ve LUKOİL ile "tapu gibi anlaşmaya rağmen" verdikleri taahhütlerde durmadıkları için davalı olduğu da biliniyor iken, çok kısa sürede çok hızlı büyüyen ve tabiatıyla kurumsallaşma safhasında olup "oturmuş" bir şirket haline gelemeyen her işletmenin "şirketin başının" anlık hamleleri ile yürümesi ve çözümler bulması tabiîyken Gurbanoğlu tutuklanıyor ve cezaevine konuluyor. Tutuklandıktan çok kısa bir süre sonra da bahsettiğimiz ticari mahkemeler aleyhine sonuçlanıyor, Rus şirketi hem kendi ülkesinde hem de İngiltere'de mahkemeye başvurup Gurbanoğlu'nun tüm malvarlığına haciz koyduruyor kısa bir süre içinde de Palmali Holding battığını ilan ediyor! Bu kronoloji herşeyden önemli! Ve "köpeklik-iz takibi" de işte bu noktadan yapılmalı, herhalde. Dünyanın en büyük beşinci gemi filosuna sahip şirket, battı! Veya batırıldı! Sahibi de FETÖ üyesi olarak içeri tıkıldı! * Gurbanoğlu davası ile geçmişte bahsi çok geçen "Malta Files" başlıklı sızıntılar CHP ile Erdoğan ailesinin mahkemelik olmasına sebep olmuştu. Mahkeme sürecinde kısıtlı bilgi paylaşımı gerçekleşmiş ve "şirket sırrı" üzerinde durulmuştu. Mahkemede mevzu bahis edilen şirketlerden biri de Palmali Holding'di. Dikkat ederseniz Gurbanoğlu hakkında verilen gözaltı kararı ile TÜM ŞAHSİ VE ŞİRKET BİLGİLERİNE üstelik resmen erişme imkanı doğdu, "şirket sırları" emniyet ve savcılık makamının erişimine sunuldu! Esas önemli olan husus, işte bu Gurbanoğlu davasında! Bunun içindir ki Silivri'ye girdikten sonra bir müddet açlık grevine başladı, zehir zemberek ama üstü kapalı bir açık mektup ile durumu Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "dikkatine sundu" Gurbanoğlu! Bu davanın, Gurbanoğlu'nun FETÖ üyesi olması üzerine kurulduğunu, irtibat ve yakında çıkabilecek tahmini tesir ve tezahürleri ile bunun mümkün olmadığını, "kolluk ve savcılık makamının yanlış yönlendirildiğini" düşünmek için çok veri var. Dosyanın, Kapalıçarşı'da halı ticareti yapan küçük bir işletmeden Rus ortakları eliyle dev gibi büyüyen, hakkında FETÖ iddiası üzerinden açılan dosyaların maharetli avukatlar eliyle tek tek düşürüldüğü ama Adalet Bakanı Abdülhamid Gül tarafından "kanun yararına bozma" emirleriyle temyiz edilip tekrar yargılanmaya başlanan kel işadamı ve yargıda etkisi bilinen ama isimleri hiç zikredilmeyen "İstanbul Grubu"na mensup veya irtibatlı avukat ve hukukçu güruhu ile, yani "hesaplaşma/reste rest" denmesiyle ilişkisi çok kuvvetli! SCOR, Lukoil, Petkim, Kel, Ağar vs. Palmali Holding, kullanmasını bilene, "sır bilgiler" verecek hazine kaynağıdır ve artık "açık erişim"dedir. İddianameye üstünkörü, ek klasörlerine bakma gereği bile olmadan görülen bu açık tehdidi, söz gelimi "Erdoğan'ın avukatlar ordusu" görmüyor mu?" diye tam düşünecek oluyorum, "bir gülme tutuyor beni" o zaman. Açıkça yazalım ve bitirelim: Silivri'de olan Gurbanoğlu mu sadece acaba? *Köpek kelimesinin Osmanlıca "basar-et, firas-et" kelimeleriyle irtibatı vardır, iki kelime de "iç duygu", zekâya yön veren duygu ile ilgilidir ve aslında "iyi manadadır", "iz takibi", Perinçek'in bunlardan haberi olduğu ise şüphelidir ve BİZ "iyi mana" üzerinde kullanacağız. **KYOK: Kovuşturmaya gerek olmadığı kararı. Baran Dergisi 714.Sayı

28 Şubat, FETÖ, CHP ve...

28 Şubat’ın meşhur savcısı Nuh Mete Yüksel hiçbir hukukî gerekçeye dayanmadan bizi içeri aldı. Ankara'da Bediiyyat adlı edebiyat ve sanat dergisi çıkıyordu. Bu dergide Pascal ve Andrei Tarkovski üzerine yazılarım, kadın ve çocuk mevzuu ile alâkalı şiirlerim vardı. Derginin ne sahibi, ne de genel yayın yönetmeniydim. 28 Şubat ya, hukuk nerede?.. Çocuğum yeni doğmuş, bir buçuk aylık, gecenin ortasında geldiler. Evden aldılar, eşim ve çocuklarımı bırakıp gittim. Kimi cemaatler sarık ve cüppeyi çıkartmış, kimileri de kitaplarını dışarı atmış... Başkaları da yüzüklerini değiştirmiş, gümüş yerine altın takmaya başlamıştı... Birkaç istisna hariç, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu dışında kimse şerefli bir direniş göstermemişti. Başta İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu “Dik durun karşınızda leşler var!” demiş, hukuksuz bir şekilde içeri alınmış ve idam cezasına çarptırılmıştı! Hasan Celal Güzel, meydanlara çıkmış, “İmam hatipler kapatılamaz, bunlar halkın gücü ve arsuzuyla açılmıştır!” deyip, cezaevine tıkılmıştı. Muhsin Yazıcıoğlu, “Millete namlusunu çevirmiş tanka selâm durmam!” deyip, Hakk ve halk düşmanları tarafından hedefe alınmıştı. Evet, cemaatlerden tık yoktu, zoru görmüşler ve inlerine saklanmışlardı. Rizikosuz sahada ortaya çıkan ve “Halife gelsin!” diye öten Abdurrahman Dilipak, camilerde dua seansı yapıyor, kendini üst mertebeden dua ehli olarak görüyordu. Herhalde, onun gözünde yaşlı dede ve ninelerimiz dua ehli değildi, bir onlar meydana indiler ve gereken aksiyonu gösterdiler. Bu yiğit insanlar haricinde duayı icrada arayan olmadı! Herkes kuzu kuzu vakıf ve derneklerini devletin demir ellerine verdi. Fettöş “Millî Güvenlik Kurulu, içtihad makamıdır.” diyor ve burada alınan kararlara uyulması gerektiğini söylüyordu. Oy verip, güvenilen parti kadın milletvekiline mecliste yemin ettiremedi, yalnız bıraktı. Mücahit sıfatlı lider ve etrafı mücahit olamamış Fettoşun şefaat edeceği, demokratik sol diyen adam devrimci ve militan olmuştu. Müslümanlar yarasa muamelesi gördü, inlerine itilmek istendi. 28 Şubat sonrası AK Parti iktidar olunca, iklim yumuşadı, bizim cemaatler meydana çıkıverdi. Palazlandılar, okul, ticarethâne açtılar... Televizyon kanalı kurdular, yurtları oldu. Umre için turizm şirketi kurdular, buraya teşvik ettiler, para kazandılar. Çoğu dergilerinde Fettöş’ün kitaplarının reklamını yaptılar, “Para gelsin de, itikadî bozukluklar sıkıntı değil!” zihniyetiyle hareket ettiler. “Hocaefendi” dediler... 28 Şubat’ta zoru görünce saklananlar, iyi günde gül gibi açtı!.. Günümüzde cemaat adı altında o kadar çok soytarılık yapılıyor ki, TV kanalları dini kullanıp ticaret manyağı olmuş tiplerle, sosyal medya ise bol bol görüntü fetişistliği yapan, budala, ahmak ve arsızlarla dolu. Cemaatlermiş... Doğru yolda olan “hakiki” cemaatler başımız gözümüz üstüne. İrşad kutbu, Abdülhakîm Arvasî (k.s) Hazretleri’nin şöyle bir tesbiti vardır: “Keşke Mevlevîliğin kibri Bektaşîliğin küfrü olmasaydı.” Bektaşîlik hak tarikat olarak kök verdi, daha sonra bâtıl bir anlayışa girdi. Zamanında, fetihlerde büyük rolü olan yeniçeri teşkilâtı, sonrasında kendi milletini gasp eden ve devlet liderine emir veren bir konuma geldi. Kıblesi Selânik olan İttihat ve Terakkî içindeki mason, Yahudi, Bektaşî ve Sabetayistler Osmanlı’yı yıkmış, Ehl-i Sünnet âlimlerini ve Nakşîliği derdest etmeye çalışmıştır. Rejimden yana olan tarikatlar desteklenmiştir. Arvasîler, Nakşîliğin kutbunu, Seyyidliğin mânâsını Necip Fazıl Kısakürek ve Salih Mirzabeyoğlu’na aktarmıştır. Yusuf Kaplan’ın tesbit ettiği ve yarım bıraktığı mevzu şu: Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat ve Gazalî anlayışı, bu üç güzîde insanda tecessüm etmiştir ve hakikî istikbâl bu üç insanın işaret ettiği fikriyat ile olacaktır. Bu üç insanda zâhir ve bâtın bütünleşmiş, sapık kollar tek tek tesbit edilmiş, Kemalizm hesaba çekilmiştir. Osmanlı’yı batıran İttihad ve Terakki, Jön Türk hareketinin başlaması ve genişlemesiyle tecessüm etmiştir. Jön Türk hareketinin ilk kongresi, günümüzde Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de sıkıştırmak isteyen Macron’un liderliğindeki Fransa’nın Paris şehrinde gerçekleşmiştir. Fransa, PKK’nın da en büyük destekçilerindendir. PKK’nın birçok kurum ve kuruluşları burada faaliyet göstermekte. Kırk delegenin katıldığı mevzubahis kongrede, iki farklı görüş ortaya atılmıştır. Birincisi “Kongre ve yayınlarla yönetime gelemeyiz, o yüzden askerî yöntemlere başvurulmalı...” Yâni, PKK gibi silahlı eylem hareketine başlanmalıymış. Bunlar “Abdülhamid baskıcı ve zalim” diyenler... İkinci görüş ise, “Yabancı müdahalenin gerekliliği.” Yâni, Yahudi ve deccal tayfasından, devletlerden güç almak... Aldılar da. Kongre nerede yapıldı, bu soysuzların gazeteleri nerede basıldı ve nasıl propaganda yaptılar? Jön Türklerin önde gelenleri, Ahmet Rıza Bey, Doktor Nazım, Yusuf Akçura. “Türkçü” takılan Yusuf Akçura dikkatinizi çekmiştir... Abdülhamid’e karşı gelen bu soysuz ve ahmaklar nereye gidip sığındı!.. FETÖ mevzuunda “fikir ehli” garibanlar, hâlâ aynı. CHP bu devleti kuran partiymiş, niye bunları yapıyormuş... Üstad Necip Fazıl’ın ortaya koyduğu hakikatlere toslayan, tarihî muhasebesinde bir bir açıklanan zümre ve kuruluşlara niçin hâlâ göz yumuyorsunuz? İttihad ve Terakki’nin bugünkü uzantısı CHP’dir! Bu partinin kökü ve mayası Batı’dır. Türk’ün İslâm anlayışına terstir. Bu mayası bozukların gerçek Türk anlayışına, İslâm’a karşı gelmek için yapmayacağı ittifak yoktur. Bütün darbelerin arkasında CHP vardır. Demokrasi bile onlar için züldür. Cemal, Talat ve Enver Paşa’nın tarihî misyonunu anlamak için okuyun, süzün, teşhis edin. Her şeyi yerli yerine koyun, koskoca devleti ne kadar sürede, ne hâle soktuklarına bir bakın. Anadolu evlatlarını nereden, nereye götürdüklerini, kaç bin bacımızı dul, kaç bin yavrumuzu yetim-öksüz koyduklarını anlayın. Bağrınız yanar... Müslüman Anadolu, gerçek dost ve düşmanını bil, yoksa sana kurtuluş yok! “Bize kalan azîz borç asırlık zamanlardan; Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan...” Baran Dergisi 714.Sayı

Konjonktürel Bir Adam: Ahmet Taşgetiren

Ahmet Taşgetiren, Selahattin Demirtaş’a güzellemeler yapmış! Neymiş... Şöyle de olabilirmiş, böyle de... Yakında aynı güzelleme taktiğiyle, mevzuyu alıp FETÖ’cü hâinlere getirecektir. Derdi, FETÖ’den içeride olan birinci derece akrabaları olabilir mi?.. Taşgetiren akrabalarını her tür tehlikeden korumaya çalışan biriydi, bir zamanlar... 28 Şubat'ın hemen öncesinde kız yeğenine talip olan İBDA bağlısı bir gence "Sen tehlikeli yoldasın, hapse gireceksin, yeğenime kim bakacak?" deyip, işi bozmuştu. O dönemde Fettoşilik risksiz, dünyalığı bol bir yoldu. Akrabalarını oraya yönlendirmekten çekinmiyordu. Fettoşiliğin peşin peşin dünyalık karşılığı vardı, “cennet garanti”ydi! Gülen’in, “ayetlerin hükmünün kalmadığını” söylemesi, kelimeyi şehadetten Resûlullah’a laflar söylemesi vs önemli değildi! Tehlikesiz yoldu Fettoşilik. Taşgetiren iyi bilirdi!.. Trend olana gitmek lâzımdı! O anda Sümüklü Fetullah’ın sözde cemaati trenddi. Taşgetiren, bir zaman Gladyo mamulü mücadelecilerden gözüküyordu. Sonra, Tercüman, Türkiye, Zaman gazetesinde yer aldı. Refah iktidarında da Yeni Şafak'ta idi. Sonra ver elini FETÖ medyası!.. Abant Diyalog Toplantıları... Trend olan bunlardı. Televizyonlarda her akşam kadife, efemine sesiyle demokratik konuşmalar... Keyfi yerindeydi. Bir yandan da dedelerinin bağlantısı nedeniyle Altınoluk dergisi çevresinde gözükmeler... Ama bu önemli değildi. Trend Sümüklü ve "Abant Dinler Arası Diyalog Toplantıları" idi. Sümüklü'nün treninde yer almalıydı. “Bu tren hep gidecek.” diye düşünüyordu. Olmadı, öngörüsü tutmadı. Taşgetiren'in Sümüklüsü devlete saldırmaya başladı. Taşgetiren bu saldırıda Sümüklü'nün yenen taraf olacağını düşündü. Kendini son ana kadar orada tuttu. Barışçıl yazılar yazdı, hatta Yeni Şafak'tan kafaladığı kişilerle, "Herkes bulunduğu yerden bir adım geri atsın" kampanyasına kalkıştı. Baktı ki, devlet kararlı, azıcık ürktü.... Sümüklü'nün cemaati terör örgütü ilan edildi. Yargı ve emniyettekiler tasfiye edildi. Pabuç pahalı, el mecbur atıverdi kendini dışarıya!.. “Tehlikeli” İBDA’cı gence vermediği yeğeni başta olmak üzere, kardeşi ve sair tanıdıkları FETÖ avaneliğinden belâlarını buldu. Bu sefer Taşgetiren ıskalamıştı, yeni trendi görememişti. Görmekte geç kalmıştı. "Barış, af, insanlık” vs içerikli yazılarla "Hatadan dönmüş olamazlar mı?” demeye başladı... Star'dan kovuldu. Muhalif olarak Karar'a geçti. Kankası Fehmi de trend olmaktan çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağına binememenin sancısı ikisini de kahretti. Külliyede akradite olmanın yolunu bir türlü bulamadılar! O zaman keskin muhalif olmaktan başka çare yoktu. Kurban eti dağıtan 16 yaşındaki Yasin Börü'nün kafasının taşla ezilmek suretiyle şehid olmasını onun umurunda olmadı! Onlarca, belki de yüzlerce masum insanın katledilmesinin başmüsebbibi, Selahattin Demirtaş'a sahip çıkma seviyesizliği de cabası! Ona göre her şey mubah! Sûret-i haktan görünüp efemine sesiyle ağlayan bu arsız, Selahattin rezilini savunarak, hâlâ düşmekte! Baran Dergisi 714.Sayı

Çocuğun Rol Dönemi

İnsan, madde ve mânâyı bir arada yaşaması gereken bir varlıktır. Yaşadıklarımızı ve güzel gördüklerimizi bu yeryüzü üzerinde yaymakla mükellefiz. İnsan, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirdikçe şereflenir. Aile büyükleri, erken yaşlarda bu mukaddes vazifeyi çocuklarına aşılamalıdır. Kendinden sonraki gelecek ferdler insanlığın gururunu taşımalıdır! Anne ve babalar, evlatlarına iyi bir model olamadığı için çocuklar arayışlarını başka mecralarda sürdürüyor. Özellikle sosyal medya ve TV’lerde bize dayatılan ve hayranı olalım diye karşımıza çıkarılan insanlar vicdanımıza hezimet yaşatıyor. Yüreğimize dolan, gırtlağımızı saran sıkıntıdan alamıyoruz kendimizi. Sizce de buna bir “dur” demek lâzım değil mi? Önce kendimiz, sonra insanlık için bu iyiliği yapmanın tam zamanı değil mi? Tabiat boşluk kabul etmez kaidesince her kötü, iyi ile takas edilmelidir. Gece ve gündüz iki zıttır ama bu iki zıttın bile ayrı birer alternatifi yoktur. Tıpkı kendimize edindiğimiz örnek şahsiyetler gibi. Bebek doğduğunda evvela yanında canından kanından olup, onu dünyaya getirmeye vesile kılınan annesini bulur ve onun kokusunu tanır. Önce anne... Sonra baba... Bebeğin doğduğunda ağlamak ve emmek dışında bir kabiliyeti yoktur. Anne ve baba öyle bir noktadır ki, çocuk onlara bakarak hareket etmeye başlar. Zamanla algı özelliği artarak anne babasını iyice tanır ve yürümeye başlar. Kimi vakit erkek çocuklarının evdeki baba gibi davranmaya çalıştığını farketmişizdir. Ya da kız çocuklarının anneye benzemeye çalıştıklarını. Anne çok makyaj yapan bir hanım ise, kız çocuğu da annesinin bu hareketlerinin güzel bir şey olduğunu düşünerek hareket eder. Ya da anne tesettürlü bir hanım ise, o çocuk da başına bir yazma alıp kendi kendince başını kapatmaya çalışır. Çocuk ya anneyi kendine model edinir ya da babayı, bizler bunu hep böyle bilirdik. Ta ki modernleşme dediğimiz zamana gelene kadar. Şu zamanlarda bizde öyle bir huy gelişti ki, çocuklarımızla yeterince ilgilenmiyoruz. Bencil ve vurdumduymaz hâle büründük. Elbette bu hususta istisnalar da var. Çocuklar aile hayatının dışında da bazı şeyleri görüp, ona göre şekil alır. Fakat baba ve annenin rolü en ehemmiyetlisidir. Çocukların gözünün önünde kendini kaybedercesine telefona bağımlı ebeveynler çoğaldıkça, çocuklar da gerçek hayattan kopuk yetişecektir. İçeride aradığını bulamayan, arayışlarını dışarıda sürdürecektir... Bu da aşırı özenme, şahsiyetsizliğe kadar gider. Çocukların algılama yetisi daha şümullü olduğu için çizgi filmlerdeki algı bozucu şeyleri seneler sonra bile zihinlerinde bulacaklardır. Kendimizden de yola çıkabiliriz. Hangimiz küçükken izlediğimiz çizgi filmleri unuttuk? Şirinler, Pokemon, Ninja Kaplumbağalar... Şirinler'in komünizm propagandası yapan çizgi film olduğunu ifade edenler var... Haberimiz olsa, bu çizgi filmi yahut benzerini çocuklarımıza seyrettirir miydik acaba? Şimdi, üç yaşındaki bir çocuk elinde telefon... Oyuncak gibi. Elinden aldığında ağlıyor, yerine başkasını da kabul etmiyor. Hipnoz oluyorlar... Ailelerin bazıları da çocuk susuyor diye mutlu... Çocukları TV, telefon, tablet, bilgisayar gibi aletlerle, vakti gelince tanıştırmalıyız. Cihaz ve programların neye hizmet ettiğini, bizim onları kullanırken nesinden istifade edeceğimizi maksadına uygun şekilde anlatabilmeliyiz. Anadolu insanı, eskiden çocukları nasıl yetiştirirdi... Şimdi nasıl?.. Kötü alışkanlıklardan uzak olmalı, ağzını hayırla açıp hayır konuşmalı, kötü söz ve fiillerden uzak olmalı, saygılı ve sevgili olmalı, en mühim olanı da helal ve tayyip yemeli. Tedbir bizden takdir Allah'tandır. Allah, önce bizim sonra da neslimizin ahlâkını muhafaza etsin. Baran Dergisi 714.Sayı

Aşkın Bedelini Ödeyen Adam

Aşkın bedelini ödeyen adam, Bayram Ali Öztürk Hoca gözlerini nice çile ve cefalar çekeceği dünyaya Sakarya’da 1952’de gözlerini açtı. Hayata gözlerini açmasından tam beş ay sonra 23 yaşında “porfiria” hastalığına yakalanan babası, birkaç sene sonra odun keserken kaza sonucu bacağını keserek vefat etti. Yetim kaldıktan bir müddet sonra annesi evden ayrılarak başka birisiyle evlendiği için öksüz kaldı... Aşkın bedelini ödeyen adama iki yaşından itibaren Sakarya’da ikamet etmekte olan halası Kâniye Hanım ve babaannesi bakmaya başladı. Kâniye Hanım onun çocukluğundan şöyle bahsederdi: “Yaramaz bir çocuk değildi. Bir tek bana gelirdi. Annesi evlenince Bayram Ali Hoca’yı vermediler ve babasının tarafında kaldı. Evlenene kadar da yanımdaydı. Yazları benim yanımda, kışları amcasının yanında kalırdı. Vefat ettiğinde içimde bir darlık oldu, bunaldım. Bana ‘halaların halası’ derdi. Babası vefat ettikten sonra hep kafası eğikti. Garipliğini hissettirdi. Doğru düzgün güldüğünü hiç görmedik!” Şehid Bayram Ali Hoca, hiç doğru düzgün gülmedi... Hep çile çekti ve bu çilelerini her daim nimet olarak gördü, bir sıçrama tahtası bildi. Onun en büyük destekçisi kitaplarıydı; onlarla dostluk kurar onlar ile yaşardı. Hatta ilk okul zamanlarında yemek ihtiyacı için aldığı paraları harcamaz, kitap alırdı. Öyle ki; bir keresinde tarlada kitap okurken açlıktan bayıldığı vâkidir. On iki-on üç yaşlarına gelince amcası evlenene kadar ona babalık yapmış ve okutmuştur. Amca oğlu ondan şöyle bahsederdi; “Sakarya’daki arkadaşları sayılıydı. Arkadaş edinme gibi bir durumu yoktu. Okuldan gelir kitaplara gömülür kafayı kaldırır okula giderdi. İkili ilişkileri pek yoktu. Babam bize ne alıyorsa, ona da almasına, aynı şekilde davranmasına rağmen ondaki yetimlik izleri hiçbir zaman üzerinden kalkmadı. Bu yüzden havalı bir çocukluğu ve gençliği yoktu. Daima kafası eğikti hiç kimsenin işine karışmayan durumu vardı.” Üstadı ile ilk münasebeti amcasının yanında olduğu yıllarda... Amcası onu İstanbul’a Mahmud Efendi’nin sohbetine götürür. Sohbet bittikten sonra Mahmud Efendi bu mahcup edalı çocuğun başını okşar ve amcasına “Bu çocuk büyüyecek ve İsmailağa’da Mektubat okuyacak” der. 1971 yılında askere gitmeden önce Fatma Hanımla evlenir. Askerden geldikten sonra 1973’de Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’nü kazanır ve 1978’de başarı ile bitirir. Üniversiteyi bitirdikten sonra çok sevdiği üstadı Mahmud Efendi’ye mektup yazar ve ne yapması gerektiği konusunda danışır... Onu çok seven üstadı İstanbul’a, yanına çağırır. Üstadının sözüne uyar ve hemen İstanbul’a gelerek küçük bir pazar mescidinde kısa bir süre vekil imamlık yapar. Ardından 1978-85 yılları arasında Şehzadebaşı Damat İbrahim Paşa Camii’nde kadrolu olarak göreve başlar. Caminin lojmanı yoktur ve evi camiye takriben üç km uzaklıktadır fakat o bundan asla şikayet etmez, evinde teheccüd namazını eda eder ve sabah namazını kıldırmak için yürüyerek camisine gider. Sabah namazı için gittiği camiden yatsı namazı ile ayrılır. Sabahtan yatsıya kadar ilim tahsil eder, hafızlık yapar... Otuz yaşına geldiğinde hafızlığını itmam etti. Medrese ilimlerini de aldıktan sonra İsmailağa’da Mektubat dersleri vermeye başladı ve üstadını sevindirdi... Aşkın bedelini ödeyen adamın ismi 1990’larda kürsülere çıkması ve gönüllere su serpmesi ile yayılmaya başladı. Aynı dönemde 1990’lar öncesi Taraf dergisinde yazıları da yayınlandı. Herkes onun için her daim “Sultan” dediği üstadının kerametini fısıldayan bir lakap ile hitap etmeye başladı: “Mektubatcı Bayram Hoca”. Evet ismi Bayram idi... Hocayı dinlediğim ses kayıtlarıyla tanıdım ve hayran olmuştum. “Benim yüreğim İslâm’ı anlatmaya dayanmıyor” derdi. Onu dinlerken engin bir derya içinde olduğunuzu anlarsınız. Bir kitabdan kaynak vereceği zaman sahifesi sahifesine verir, aşktan bahsettiği zaman gönüllerinizde o heyecanı hissedersiniz. Hatta bazen dayanamaz onla birlikte ağlar ve bu ağlayışta samimiyeti görür ve sahte şeylerden tiksinirsiniz. “Kitap aşkı ne demek?” ondan misal verelim hele... Müthiş bir aşkı vardı kitaplara karşı... Bir günde bin sahife okurmuş.. Hafızası son derece kuvvetliymiş. Bundan dolayıdır ki, Mahmud Efendi Hazretleri ona “yürüyen kütüphane” dermiş. Bayram Hoca, 1985 yılında tayinini ister ve İstanbul Karagümrük’teki Draman Kara Ali Camii’nde görevine devam eder. Burada sohbetlerde binlerce insanın uyanmasına vesile olur, kafirleri korkutmaya başlar. 17 Mayıs 1998’de Mahmud Efendi Hazretleri’nin damadı olan Hızır Ali Muratoğlu Hoca Çukurbostan camiinde kurşunlanarak şehid edilir O dönem, Zaman gazetesi hala faili meçhul olan bu haberi “İsmi B ile başlayan zat vurulacaktı yanlışlıkla H ile başlayan zat vuruldu” diye sunar. Adeta tehdit eder, gözdağı verirler. Bayram Hoca daha o tarihlerde hedefe konmuştu ve cemaat içindeki birtakım münafık tipler de hoca hakkında iftira ve karalama kampanyalarına girişmişlerdi. Bayram Hoca Draman Kara Ali Camii’nden emekli olmayı düşünüyordu fakat rağmen 28 Şubat sürecinin akabinde, cemaati ele geçirmeyi hedefleyenlerce Arnavutköy Hacımaşlı köyüne sürgün edilerek cemaatten uzaklaştırılmaya çalışıldı. Ardından Bayram Hoca sınava girdi ve tekrar tayinini istedi. 2001’de Küçükköy’deki Mevlana Camii’ne atandı ve bir yıl kadar görev yapıp 2002’de emekli oldu. Bayram Hoca emekli olduktan sonra İsmailağa Camii’nde Mektubat okumalarına devam etti. Bu süreçte porfiria, şeker, hipertansiyon başta olmak üzere hastalıkları dûçar oldu. Porfiria ve şeker hastalıklarının diyetleri zıt olduğundan bir yemeğe, biri izin verse diğeri vermiyordu bu hususta çok sıkıntı çekti. Son zamanlarında şeker hastalığından dolayı vücudunda yaralar çıkmıştı. Bu yüzden bazen sohbetlerinde rahatsızlandığı oluyordu. Ne kadar rahatsızlansa da asla kitap okumalarına ve sohbetlerine ara vermedi, her daim devam etti. Bayram Hoca tatili sevmez “Benim tatilim kitaplarımla olduğum zamandır” derdi. Oğlu Mahmud Öztürk bu hususta şöyle der: “Babamın hiç boş vakti olmazdı. Eğer vakit bulursa da kütüphaneden çıkar Sultanahmet’te kitapçıları gezerdi. Bir de sıla-i rahim yapar, akrabalarını ziyaret ederdi. Sakarya’da annesini, amcasını ziyaret eder, kalmadan gelirdi. Tatile gitmezdi. Bir kere ben 15-16 yaşlarındayken Armutlu’daki kaplıcalara gitmiştik, ayrıca Umre ve Hacca gitti. Onun ‘tatili’ kitap okumaktı. Namaz ve sohbet vakitleri dışında evde olduğu her vakti kütüphanede geçiriyordu. Çocukluğundan beri öyleymiş, hiç değişmedi. Namazı kıldırır gelir hemen kütüphaneye inerdi. Çalışmalarına devam ederdi.” Bayram Hoca 3 Eylül 2006 Pazar sabahına kadar hiç kimseden çekinmeden hakikatleri söylüyordu. Bu sırada hem cemaate dışarıdan enjekte edilen münafıklar, hem de dışardaki Fener Rum Patriği ellerinden geldikçe hocaya saldırdı. Kimi kaba softa kol saati takmasının caiz olmadığını söylüyor, kimisi ise birtakım kasideler okuduğu için Bayram Hoca’yı bi’dat işlemekle suçluyordu. Herhalde bu tipler için söylenecek en güzel söz yine Bayram Hoca’nın şu sözüdür “Köpeğe cübbe sarık giydirsen de köpek yine aynı köpek.” Bayram Hoca bir yandan maddî sıkıntılar, bir yandan da fitneler, iftiralar ve tehditler üzerine gelmesine rağmen yılmadı, sohbetlerine hiç korkmadan devam etti. Bayram Hoca öldürülmekten, şehid olmaktan korkmuyor ve her zaman şöyle diyordu “Paranın zekatı, para vermektir, malın zekatı, mal vermektir, aşkın zekatı ve bedeli can vermektir, can!” Ve işte 3 Eylül Pazar sabahı aşkın bedelini ödemeye gitti İsmailağa Camii’ne... Sohbetini verdi, dua ederken yanına gelen Mustafa Erdal isimli bir şahıs tarafından tek hamlede kalbine saplanan bıçak ile şehid edildi. Bayram Ali Öztürk Hoca’nın şehid edildiği gün İsmailağa Camii’nde bulunanlar, o gün en ön safta hiç tanımadıkları simaların olduğunu, tüm uyarılara rağmen katilin orada linç edilerek öldürüldüğünü, Bayram Hoca’nın hastaneye yetiştirilmesine de arbede çıkarmak suretiyle bunların engel olduğunu belirtiyor. Ilımlı İslâm ve dinlerarası diyaloğu her fırsatta her yerden yere vuran Bayram Ali Öztürk Hoca’nın şehid edilmesi davasına bakan yargı mensuplarının neredeyse tamamının FETÖ’cü çıkması ise hâdisenin arkasında kimin bulunduğuna dair en önemli ipuçları verse de, 2016’da tekrar raftan indirilen dosyada bir gelişme kaydedilemedi. Hocanın katilleri ve katillerin ortaklarına gereken cezalar verilmedi. Bayram Hoca aşkının bedelini canı pahasına vermişti. Peki aşkı olmayanlar, adamlığı kisvede arayanlar, Bayram Hoca’yı “bidatçı hoca” diye yaftalayanlar? Evet bu saydıklarımın hepsi Bayram Hoca şehid edildikten sonra dahi birtakım iğrençlikler yaparak, kinlerini iyice kustu. Fakat ortam durulduğunda birden en büyük Bayram Hoca’cı oldular. Yıllarca görmezden gelinen, üzerine düşülmeyen şeyi biz tekrar soralım... Bayram Hoca’yı kim şehid etti? Bayram Hoca, Fettoş'un ne mal olduğunu söylerken verirken kim rahatsız oldu? Bayram Hoca cinayetinin peşine niye düşülmedi? Bayram Hocam, hani şöyle demiştin ya, “Ben ölsem, hakkımı-hukukumu kim arayacak? Hiç kimse...” O kadar haklıymışsın ki... Şehadetin mübarek olsun... Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun duasıyla, “Ya Muntakim Allah, bizi intikamına memur et!” Baran Dergisi 712.Sayı

İBDA Fikriyatının Temel Vasıfları

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu fikir, sanat ve aksiyon adamıdır. Giriş mahiyetindeki bu yazımızda onun sanat ve aksiyon cephesinden ziyade fikriyatından bahsedeceğiz. İBDA Mimarisinin en temel vasfı bir dünya görüşü oluşu ile “İslâmiyetin emir subaylığı” olan Büyük Doğu fikriyatına bağlılığıdır. Bundan dolayı İBDA, yürüyen Büyük Doğu’dur. Öyle ki Büyük Doğu ve İBDA birbirine müvazi-denk iki kanattır. İBDA külliyatından gösterirsek: “İslâm ruhunun eşya ve hâdiseler karşısında ‘nasıl’ tavrını temsil eden Büyük Doğu gövdesine mukabil İBDA, onun taşıyıcı ‘niçin’ kanatlarıdır, onun içindir, onun gayesidir ve gayesi odur!.. (...) İslâm’a muhatap anlayış BÜYÜK DOĞU’dur; yâni ‘Kurtuluş Yolu’ ve ‘topluluk hakikati’ buradadır...” (1) Yetmiş cilde varan eserden mürekkep İBDA fikriyatı, çağımızda yepyeni bir dil ve diyalektik ile zuhur edendir. Bir insanı tanımanın yolu onun fikrini tanımaktır. Zira insanları fikirleri oluşturur. Salih Mirzabeyoğlu’nun hüviyetini tesbit açısından, İBDA fikriyatına bağlı yayın organlarında zaman zaman yazan ve onun gönüldaşı ve arkadaşı olan Atilla Özdür’ün Mirzabeyoğlu’nun vefatı ardından sarfettiği şu sözleri aktarmak istiyorum: “Mirzabeyoğlu, yolunu yordamını bilen, İslâm’a karşı oynanan şeytanî oyunları iyi bilen bir Allah dostu…” (2) Siyaset-i şer’iyye mevzusu üzerinde duralım. Zira İBDA’nın bir yönü burada tecelli etmektedir. Şer’î siyaseti bilmek, günlük politikayı bilmek demek değildir. Şöyle ki: Dünyada üç ideoloji var: Faşizm, sosyalizm, liberalizm… Ayrıca küreselciler ile yerelciler ayrımı var. Batı ve Amerikan emperyalizminin İslâm’ın ve İslâm ülkelerinin üzerinde plânları var, içimizden kültürel ve fizikî olarak devşirdikleri var. İslâm’ın leh ve aleyhindeki siyaseti bilmeyen İslâm münevveri olamaz. Bu sadece ilimle ve hatta tefekkür ile olacak husus değil. İslâm stratejisini bilici ve düşmanları tanıyıcı ideolojik donanım ve hikmet gözü yanında aksiyon dehası da gerektiren bir husustur. İslâm’ın faydasına göre düşünecek ve ona göre bütün iş ve oluş şubelerinde İslâm’ı tahkim edecek. İslâm’ı hangi noktalardan savunacak ve nasıl takdim edecek? Yâni, çağımıza hitap eden dil ve diyalektiği bilecek. Öncelikler fıkhı (fıkhu’l evleviyyet) ve yaşadığı toplumu bilmek (fıkhu’l’vâkı’) meselelerini de idrak etmiş olacak. Bu mevzular siyaset-i şer’iyye’ye denk gelir. İmâm Gazalî bundan dolayı siyaseti ilimlerin başına koyar. Şöyle der Hüccetü’l-İslâm: “Din, dünya ile tamamlanır. Din ile sultanlık (devlet idaresi) arkadaştır, ikizdir. Din asıl (kök) dır, padişah (hükümet) onu korur. Kökü olmayan yıkılmağa mahkûm olduğu gibi korunmayan temeller de yıkılır, yok olur. Mülkün tamamlanması ve korunması hükümetle mümkündür. Hükümetlerde mülkü korumak ve nizamı kurmak da fıkıhla halledilir.” (3) Fikir ile aksiyonu mezceden karakterlerin bu işi daha iyi yürüteceği ise açıktır. İBDA fikriyatının hikmet temelli yükseldiğini ve Salih Mirzabeyoğlu’nun İslâm hikemiyatı binasını kurucu rolü olduğunu da söyleyelim. Bu hususta Batı tefekkürünü sıçrama tahtası olarak kullandığını belirtelim. Zaten düşmanını aşacak ve onu fethedecek bir dil ve diyalektik geliştirmeden ve bunun aksiyon cephesini örgüleştirmeden İslâm’ın önünün açılması mümkün değildir. Hikemiyat mevzusunda İBDA’nın vasfını kendi eserinden aktaralım: “İslâm tasavvufu ve Batı tefekkürü kanatları arasında yerini tutan ‘Hikemiyat’ binasının kurucusu İBDA, birinciyi ‘insan ve toplum meselelerinin’ hâlline doğru nüfuz edilmesi gereken diye alır ve ikinciyi birincinin önünde hesaba çekip kendi şekil ve süzgeç ölçüleriyle aslîleştirirken, bizzat kendi ‘kelâm ve mânâ toplayıcılığı’ vasfının çizgilerini göstermektedir.” (4) Fikrî manzumesi sağlam temellere dayanan İBDA, İslâm gibi yüce bir davayı kaba ve sığ idraklere indirenlere karşı “sır idraki”ni temel ölçüler arasında verir. Fikrî derinliği, sentezci ve analizciliği yanında, “meçhule hürmet tavrı” olarak edep ölçülerini her daim muhafaza eder ve mensuplarından bunu bekler. “Aksiyon cephesi”ni örgüleştirme yolunca ilk ve tek olan İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “İdeolocya ve İhtilâl” eserine de işaret edelim. Kendisi bu mevzu hakkında, “Fikir ve onun eşya ve hadiselere nakşi işi ‘aksiyon’… Varlık hikmetim olan bir dava!..” (5) der. Necip Fazıl’ın celal vasfını tevârüs eden Mirzabeyoğlu, bu eserini Üstadına şöyle ithaf eder: “Dâvadan zerre tâviz vermez ve her türlü yarım oluşun engelcisi Üstadım’a… Onun bu tavrı karşısında, kaçan keleşlerden olmayan ve ‘oluş’ zorluklarını sıçrama tahtası bilenlere…” (6) Bu ithaf bile birçok şeyi ifade eder nitelikte. Eserde ise İslâmcı hareketin gaye, hedef, vasıta ilişkileri, hareketi temellendirmek, değişim yolunu belirlemek, ihtilâl ve oluş tekniği, teşkilat ve kadro vs. mevzular var. Gençliğin birleştirilmesi, strateji ve taktik, ideolocya, yaşamak ve siyaset mevzuları da yer alır. Bu hususta Başyücelik Devlet modelini de “niçin” boyutuyla örgüleştirendir. İBDA’nın önemli bir vasfı da çağımızda yenilikçi sistem oluşu ve İslâm’a muhatap anlayışı yenilemesidir. Kütüphanelik çapta zuhuru ve aksiyonunu bu minvalde anlamak gerekir. Müdîr fikir olarak, çağımızdaki fikirde dağınıklığı giderici ve İslâm’dan sapan kolları enseleyici önemli bir rol üstlenmiştir. Sapkın cereyanların boy gösterdiği devrimizde, İBDA’nın Kurtuluş Yolu’nu parıldatan çizgisi önem arz eder. İslâm’ı merkez kabul ettiğimizi söylerken “yönlendirici ilke”lerin sistem çapında ortaya konması ve bunun yenilikçi vasfı taşıması gerektiğini hatırlatalım. İBDA, kendisini Kurtuluş Yolu-Ehl-i Sünnet’e nisbet ederek, sistemli düşünce ve sistemli hareketi ortaya koymayı varlık sebebi olarak görmektedir. (7) İBDA, kuru kuru gelenek tekrarı yapmıyor, onu çağımızda yaşatacak ve yürütecek yeni bir sistem ve aksiyon plânıyla siyasî, içtimaî, ahlâkî vs meselelere çözümler sunuyor. BD-İBDA fikir ve aksiyonun Batı düşüncesinin “mekanik kâinat-mekanik hayat” algısına karşı bir imân ve ahlâk davası olduğunu da özellikle ifade etmeliyiz. Bu yüzyıl İslâm diyalektiği olan “kendinden zuhur” ile her Müslüman’ın kendi iç dünyasında İBDA diyalektiğini istemiş bir yan bulmak ve imân selametini tanımak hakkını sağlar. İBDA’nın tanıtıcı vasıfları yedi madde içinde şöyle sayılmaktadır: “Tarihi lif lif ayıklamış ve sahte kahramanları gerçeklerinden ayırmış olmak… Batı dünyasını bütün oluş ve olamayışları içinde süzgeçten geçirmek… Bâtıl olanı güzelleştirmeyi bilen Batı’ya karşılık, Hakkı çirkinleştirmeyi beceren kaba softa ve ham yobaz tipini, kökünden kazıyıcı idrake ulaşmış olmak… En çarpıcı ve cezbedici estetik ölçüleriyle pırıldamak zevk ve gayesine ermiş olmak… “İslâm’da merhamet eksiktir!” diye düşünüp en kalpazan ve sun’i merhamet numaraları karşısında övünen Batı’ya mukabil, som altın merhametin nidüğünü anlamış ve İslâm’da kılıcın bile usta cerrah elinde bir rahmet neşteri olduğunu kavramış olmak… Batı’nın baş çilesi, insanoğlunu Homongolos’a çevirici makine bilmecesini en derinden çözmüş olmak…” (8) İBDA’nın temel ölçüleri ise beş madde halinde izah edilir. Biz başlıklar hâlinde verelim: “Sır idraki. Dışa bakış. Muradı kestirebilmek. Şehidlik şuuru. İşi ehline vermek.” (9) Fert ve toplum meselelerini “muvazeneleştirmiş” İBDA dünya görüşünün birbiriyle uyumlu olarak barındırdığı muhakeme usulü prensiplerini de verelim: “Ruhçuluk, keyfiyetçilik, şahsiyetçilik, ahlâkçılık, milliyetçilik, sermaye ve mülkiyette tedbircilik, cemiyetçilik, nizâmcılık, müdahalecilik.” İBDA’nın en temel vasıflarından biri de diyalektik sahibi oluşudur. Fikrin kendisi değil, tertibi ve düzeni demek olan diyalektik, asrın meselelerinde hangi fikri öne çıkaracaksın, fikirleri nasıl bir tertip içinde sunacaksın meselesidir. Mesela, estetik plânı başa almak, kültür emperyalizmine dikkat etmek, meseleler arasındaki bağları kurmak ve sistem çapında olmak gibi. İslâm hikemiyatı binasının kurucusu olan İBDA, aynı zamanda çağımızda İslâm diyalektiğinin benzersiz örneğidir. İslâmî ölçüler yerli yerinde, ancak çağımızın meselelerine karşı oradan ölçüleri alıp, uygun bir tarzda ve sistem tutarlılığında sunmak diyalektik ile mümkündür. Ahlâk davasıyla birlikte bu mevzuyu başa alan İBDA dünya görüşünden başka kimse yoktur. Aslında İslâm’ın çağımıza tatbiki demek olan dünya görüşü haysiyetinde BD-İBDA’dan başka ne ülkemizde ne de İslâm âleminde başka bir örnek yoktur. İBDA’nın temel vasıflarını özetlersek: Ahlâk davasını en başa alması... Bir dünya görüşü oluşu ile birlikte, devlet ve cemiyet modeli (Başyücelik sistemi) teklif edişi... İslâm diyalektiğini örgüleştirmesi... Estetik plânı başa alması... İslâm tasavvufu önünde Batı Tefekkürü’nü hesaba çekişi. İslâm hikemiyeti binasını kurması. Aksiyon cephesi örgüleştirerek, İslâmcı hareketi hedeflendirmesi... İslâm’a muhatap anlayışın manivelası “kendinden zuhur” diyalektiğini ortaya koyması. Kaynaklar: 1-Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği, İbda Yayınları, 2004, s. 17 -122. 2-Atilla Özdür, Baran Dergisi 3-İmam Gazalî, İhyau Ulumiddin; trc. Ahmed Serdaroğlu, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975, s. 51. 4-Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, s. 113. 5-Salih Mirzabeyoğlu, İdelocya ve İhtilâl, İbda Yayınları, 2003, s. 7. 6-Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, s. 11. 7-Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, s. 119-143. 8-Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, İbda Yayınları, 2004, s. 227. 9-Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, s. 230-243. Baran Dergisi 711.Sayı

Haberler
Baran Dergisi'nin 716. Sayısı 1 Ekim...
Baran Dergisi'nin 716. Sayısı 1 Ekim...
ABD ile birlikte dünya sistemi de şarampole yuvarlandı.
FİDDER Başkanı Muhammed Mişniş: Arap...
FİDDER Başkanı Muhammed Mişniş: Arap...
FİDDER Başkanı Muhammed Mişniş ile Filistin meselesi ve ihanet içinde olan Arap rejimlerini konuştuk.
Hamas Sözcüsü Sami Ebu Zuhri: Hamas ile...
Hamas Sözcüsü Sami Ebu Zuhri: Hamas ile...
Filistin meselesi üzerine yapmış olduğumuz söyleşiyi alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.
Av. Hamza Uçan: Bayancuk Davası Türkiye’nin...
Av. Hamza Uçan: Bayancuk Davası Türkiye’nin...
Av. Hamza Uçan ile Ebu Hanzala lakaplı Halis Bayancuk'un davasını konuştuk. Alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.
237454