Yazarlar
Tüm Yazarlar
Türkiye’nin Resmî ve Gayr-ı Resmî Hüviyeti

Türkiye siyaseti ve medyasına baktığımızda, her tarafa atfedilen çeşitli sıfatlar görüyoruz. İsrail, bölgede gayesine ulaşmak için karışıklıklara sebeb olan, fitneci. Amerika, dünya çapındaki ahlâksızlık ve adaletsizlik şebekesinin pompası olduğu için şeytan ve kendi menfaatinden öte Yahudi adına tetikçilik yaptığı için de ahmak. Avrupa, faşizmanın epey ötesindeki Nazizma zihniyeti dolayısıyla, hasta. Rus, zaten Moskof ayısı. Ehl-i Sünnete olan düşmanlığıyla Yahudi ve Batılılara parmak ısırtan İran, hain ve sinsi. Beşar Esed, Suriye’de tarafı olduğu katliam dolayısıyla, katil. Barzanî, pek de anlamadığı aşikâr olan siyaseti kurcalayıp elinde patlattığı için, beceriksiz. Milletlerarası konjonktürün altında kalacaklarından habersiz bu rüzgâra yelken açan Suriye’deki Kürtler, terörist. Tüm bu ifâdeleri doğru kabul ettiğimizi varsayalım ve soralım: Peki, o zaman Türkiye kim veya ne? *** Yahudi ve Amerika’nın emrinde, Anadolu’nun mânâsına kasteden FETÖ ile ne için mücadele ediliyor? Barzanî yahut PKK-PYD’nin Türkiye’nin güney sınırında bağımsız bir devlet teşkil etmesi niçin rahatsız ediyor? Rusya ve Esed’in zulmünden İdlib’e sığınan mazlumları kollamak ve yine Suriye’den gelen mültecileri barındırmak ile Türkiye’nin ne alâkası var? Almanya başta olmak üzere Avrupalıların Türkiye sınırları içinde çeşitli faaliyetlerde bulunmaları niçin sorun teşkil ediyor? İran’ın Irak ve Suriye coğrafyasındaki Şiî yayılmacılığı ile Türkiye’nin niçin sorunu var? Afrika ülkelerindeki yoksullukla mücadele niçin Türkiye’nin gündeminde? Myanmar’da yaşanan mezalim Türkiye’yi niçin ilgilendiriyor? Birleşmiş Milletler Güvenlik Teşkilâtının yapısı Türkiye tarafından niçin gayr-ı meşru kabul ediliyor? İçeride ise; başörtüsünün serbest bırakılması, müftülere nikâh kıyma yetkisi verilmesi, şehit cenazelerinde Itrî’nin Tekbir’inin çalınması, faizin kaldırılmaya çalışılması, ahlâk manzarasındaki pespayelikten duyulan rahatsızlık ve saire, niçin Türkiye’nin meselesi oluyor? *** Türkiye Cumhuriyeti, resmî seviyeden ele alındığında lâik, Batıcı, Kemalizm prensiblerini kendisine şiar edinmiş, dış politikası “yurtta sulh, cihanda sulh” sloganına irca edilmiş, hukuku belli zümrelerin kendi aralarındaki anlaşmalara göre tertiblenmiş, medenî kanun vasıtasıyla aile müessesesi ve dolayısıyla cemiyeti temelinden tahrib edilmiş bir memleket. *** Tenakuz ne kadar da derin değil mi? Bir tarafta resmî olarak dinsiz, meselesiz, hedefsiz, tarafsız, omurgasız, zalim ve ceberut bir kimlik taşıyan rejim; diğer tarafta ise adeta sahte kimlik taşır gibi bu rejimin dini, meselesi, hedefi, tarafı, omurgası ve şefkati (varmış) gibi davranan siyasî iktidar. Belki de meselelerin çözümsüzlüğü, bu iki uçurum arasına sıkışıp kalmışlıktan kaynaklanıyor. Resmî olan şekliyle davranılacak olursa, zamanın şartları ve cemiyetin kahir ekseriyeti böylesi bir zihniyetin hâkimiyetine katiyen müsaade etmiyor; zamanın ruhu gereği davranıp, cemiyet ile mutabık bir düzenin resmiyet kazanmasına ise Türkiye’deki yerleşik düzenden nemalanan oligarklar müsaade etmiyor ve siyasîlerde onca (mış gibi)nin aksine böylesi bir kavgayı verecek iradeyi ortaya koyamıyor. *** Irak ve Suriye’nin parçalanmaya çalışılması, İran’ı sistemden dışlar gibi yapılırken diğer taraftan önünün açılması, Suudî Arabistan’ın sekülerleştirilmesi, Gazze’de Hamas’ın ve dolaylı olarak Filistin’in düşmesi, Mısır’ın kayıtsız şartsız teslim alınması, Libya’nın yok oluşu, Avrupa’nın nazizmaya doğru yönelişi, Amerika’da vatandaşın siyasî iradesini kimin kullandığı ile alâkalı olarak yaşanan kaos, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin kalkınma adı altında gelir dağılımındaki eşitsizliğin karikatürü hâline dönüşmesi, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmuş, güç dengesine dayalı, hasbelkader yürüyen milletlerarası hukukun işlevini tamamen yitirmesi, bununla beraber milletlerarası müesseselerin tıkanması ve tüm bunlara eşlik eder mahiyette dünya çapında cereyan eden tersinden veya düzünden bütün gelişmeler, yalnız ama yalnız İslâm’a Muhatab Anlayış’ın Gerekliliğini doğrular mahiyette seyrediyor. Böylesi bir konjonktürde yobaz Kemalist-yani hepsi-, eskiden olduğu gibi kendi kabuğuna çekilerek yeniden Müslümanlara eziyet etmek suretiyle bir düzen kuramayacağını; ekonomik sistemi adeta bir huniye çevirerek kendi cebine akıtan oligarklar, içinde bulunduğumuz vaziyeti sürdüremeyeceklerini; iktidar yalakalığı yaparak cebini doldurmayı alışkanlık hâline getiren dalkavuk ve parsacılar ise yaklaşan kıyametin evvelâ onların tepesinde kopacağını bir türlü kavrayamıyorlar. Bununla beraber, kendileri ortaya koyacak bir teze haiz olmadıklarından dolayı “anti-cilik” oynayan kesimler de, nihayet “haddini aşan zıddına inkılab eder” ölçüsünün canlı vesikaları hâlinde ortalıkta ucuz kahramanlık satmaya devam ediyorlar. *** Üzülerek ifâde etmek durumundayız ki; Türkiye, eğer ki varlığını idame ettirmek istiyorsa, şuuraltında capcanlı duran mânâyı yeniden kuşanmalı, cemiyetimizle ve zamanın ruhuyla mutabık olan gayr-ı resmî kimliğini benimsemeli ve resmen ilân etmeli. Yani Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Anadoluculuk bahsinde işaretlediği üzere,  Anadolu’nun, DEVLET-İ EBED MÜDDET idealinin BİNEK TAŞI hüviyeti yeniden benimsenmeli. Aksi takdirde bugüne kadar hedefi ve gayesi açıkça beyan edilmeksizin “–mış” gibi yapılan onca işin zaman kaybından öte bir anlam taşımayacağı son derece açık... *** Bu bahisler açılıp çözüme kavuşturulmadıkça, müstakil başlıklar hâlinde İsrail, Amerika, Avrupa, İran, Suriye, Irak, PKK-PYD, Barzanî ve hattâ ekonomi, adalet, erkek-kadın, eğitim ve sairenin konuşulmasının dedikodudan öte bir mânâ arz etmediği ve yarın da etmeyeceği artık anlaşılmalı. Türkiye için bugün elzem olan, izlediği politikaları ve icraatları verimli kılacak “mânâlandırıcı mihrak”tır. Neden ve niçin suali cevablanmamış hareketlerden aksiyon değil, itiş kakış doğar.  Baran Dergisi 562. Sayı  

Amerikan Boyunduruğu ve Türkiye

“İskambil destesinin içinden altıdan küçük bütün kartlar çıkartıldı, fişlerimizi alıp bedellerini ödedik ve masaya konan paralarla oyun başladı. Oyuna muazzam bir şansla başlayarak el üstüne el kazandım. Bir keresinde Gazi’nin beş yüz lirasını görüp beş yüz de ben artırdım, o da beni görünce kendisinin fuluna karşı dört onlu çıkardım. Öne doğru eğilerek şefkatle yanağımı okşadı ve fiş yığınını bana doğru itti!” Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Amerika Birleşik Devletleri’yle yaklaşık 90 senelik oynayacağı kazançsız el açılmış oldu. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran silindir şapkalı kadronun ABD ile bildiğimiz ilk teması, Amiral Bristol’un Anadolu’da küffara karşı verilen ölüm-kalım savaşını ülkesine raporlamasına eş bir vakte tesadüf eder. Yukarıda hatıralarından bir bölümü aktardığımız Joseph Clark Grew ise ABD’nin yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne atadığı ilk büyükelçidir; sene 1927. Son zamanlarda ortada şöyle bir yanlış anlaşılma dolanıyor: Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1920’lerde emperyalizme karşı olup bağlantısız kalarak belli bir dönem ABD ile yakınlaşmaktan imtina etmiş… Sivas Kongresi’nde malûm isimlerin ABD’den manda ve himaye dilediği belgeyi es geçersek, ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti ile ilişki kurmasına engel olan en büyük etken, “Türkiye’nin Cihan Harbi’nden dahi hâlâ İslâmî esasları kabul eden iptidaî Asyalı bir devlet olarak çıkması”dır. ABD’de 1920’lerde muhalefette olan demokratlar, Türkiye’ye bir elçi atanmasını aşağılık bir iş olarak görüp buna belli bir süre engel olmuşlardır. Daha da evvelinde, Lozan görüşmelerinde tarafsız ülkenin gözlemcisi olarak bulunan Joseph Grew, başlarında İsmet İnönü’nün bulunduğu silindir şapkalı T.C. delegasyonuyla bir ABD-Türkiye anlaşması imzalamış, Türkiye’nin ABD’ye belki de diğer tüm ülkelerden daha fazla taviz vermesine rağmen (bunu dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü söylüyor) ABD senatosu bu anlaşmayı reddetmiş, birkaç sene daha Türkiye’yi “modus vivendi”lerle idare etmiştir. Fakat… Dersaadet’te bulunan Robert Koleji ve İstanbul Kız Lisesi başta olmak üzere Kayseri Talas, Malatya, Antep, Bursa ve muhtelif yerlerde faaliyet gösteren Batı taklitçisi Tanzimatçıların eseri olan Amerikan okulları tam da Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında meyvesini devşirmiş; tıpkı İngiliz uşağı, Fransız uşağı nesillerin peyda olması gibi “Amerikan uşağı” nesillerin de yetişmesine sebep olmuştur. “Emperyalizme karşı savaş veren” yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde, o dönem tütün, pamuk ve ilaç sanayiinde kullanılacak hammaddeler başta olmak üzere Amerikan sermayesi yolunu bulurken, bir yandan da Amerikan okulları ve “hayır” kurumları kendilerine “kavas”lar yetiştirmekteydi. 1917'de Dersaadet’ten kovulmasının üzerinden 10 yıl sonra, işte tam da bu hummalı çalışma üzerine ortamın uygun olmasıyla ABD, ilk Türkiye Büyükelçisi’ni atadı ve Büyükelçi İstanbul’daki sefareti Ankara’da Evkaf Nezareti’nden gaspedilen bir binaya taşıdı. Büyükelçi’nin ilk işi, kolları sıvayarak kendisinin “Türkiye” olarak vehmedildiği Mustafa Kemal’le ilişkilerini, onun daha 1927 senesinde ABD’ye dostluk ve sadakat mesajını ilettiği bir filmin çekilmesinde beis görmeyecek kadar geliştirdi. Akabinde tam bir aymaz ve sahtekâr olan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü’ye nüfuz ederek ABD’nin Türkiye’de en çok mühimsediği misyon olan Amerikan okullarını sağlama aldı. Burada şuna değinmek de faydalı olacaktır: 3 kız çocuğunun Bursa’daki Amerikan lisesinde din değiştirip Hristiyan olmasıyla Bursa’da ahalinin isyan etmesinden korkan hükümet, tansiyonu düşürmek adına belli bir süreliğine birkaç ABD okulunu kapamış ve 3 ABD’li misyoneri de hapsetmişti. Halkın öfkesi dinmeye yüz tutar tutmaz hükümet, Büyükelçiye söz verdiği gibi okulları açıp misyonerleri serbest bırakmıştı. Anadolu’daki en ufak gelişmeyi dahi ülkesine aktaran Grew, bir raporunda Türkiye’nin 1930’da aniden giriştiği demokratikleşme hamlesini ve bu hamlenin sebebini şöyle özetliyordu: “Gazi’nin tek parti sistemini gittikçe artan bir biçimde, Avrupa ve ABD ile mukayese edildiğinde Türkiye’nin daha aşağılarda yer almasının bir işareti olarak görmeye başladığından şüphe etmekteyim. Son yıllarda Amerikalı ve Avrupalı yazarlar, sıklıkla şeklen Batılı ama aslen Doğulu olarak tanımlanan Türk diktatörlüğüne fazlasıyla yer vermişlerdi. Bu tanımlar Gazi’nin dikkatini çekmiş ve hiç de hoşuna gitmemiştir.” 7 Ekim 1931 senesinde ABD sermayedarlarıyla görüşmek üzere Türkiye’den ayrılan Saraçoğlu Şükrü, kapitalistlerin iştahını Türkiye’ye yöneltme ve ABD’den yüklü miktarda borç alma misyonu taşıyordu. 1929'da ise, 1925’te Amiral Bristol tarafından imzalanan Ticaret ve Denizcilik Anlaşması’nın bir yenisi akdedilmiş, böylece ABD, tıpkı İngiltere, İtalya ve Yunanistan gibi imtiyazlı ülkeler arasına girmiştir. ABD, Türkiye’de menfaatlerine sahip çıkabilmek için daha o dönemde geniş bir ajan ağına sahipti. Büyükelçi bu ağ sayesinde Türkiye içinde yaşanan bir hadiseyi, Babıali’de yayınlanan haberlerden daha net ve doğru biliyor ve bakanlığına rapor edebiliyordu. Büyükelçiliğin esaslarını özetlediği anılarının bir bölümünde, olması gerekene değinerek dolaylı yoldan bağlantılarını şu şekilde sayıyordu: “Türk öğretim görevlileri, doktorlar, iş adamları ve benzerleri bilgi kaynakları olarak geliştirilebilir, azınlık liderlerine daha yumuşak bir biçimde yaklaşılabilir…” Nasıl? Günümüzde ABD adına çalışanların bulunduğu konumlara birebir uyuyor değil mi? Büyükelçi bağlantıları vasıtasıyla Türkiye’deki İslâmî akımları sürekli takip ediyor ve T.C. ile Müslüman ahali arasındaki ihtilafı dikkatlice gözlüyordu. Özellikle o dönemin büyüklerinden Şeyh Esad Erbilî Efendi hakkında birçok malûmat topladığını ve Nakşibendî tarikatına dikkat edilmesi hususunda hükümetini uyardığını anılarından öğreniyoruz; bu da bize tıpkı günümüzdeki gibi ABD’nin kimleri uşak edindiğini ve kimlerden korkması gerektiğini gayet iyi bildiğini gösteriyor. Veda konuşmasını 80 yıllık öngörü ile yapan Büyükelçi şunları söylüyor: “Genel mânâda Türk-Amerikan ilişkilerine bakıldığında, bu ülkeye gelecek olan her Amerikan büyükelçisinin, ilişkilerin bu istikamette mütemadiyen gelişip güçlenmekte olduğunu göreceğine inanıyorum. Nasıl başka türlü olabilir? Türkiye, Amerika’nın sadece en iyi müşterilerinden biri değil, aynı zamanda bundan çok daha büyük önem taşıyacak nitelikte, en önyargısız dostlarından biri olduğunu bilmektedir.” Günümüzde ise Türkiye’nin oluş sancılarının ufak bir neticesi olan ABD boyunduruğundan kurtulma çabaları, kumar masasında kazanmayı beklemekle gerçekleşmez; başımızdakilerin masayı devirmelerini umalım. Baran Dergisi 562. Sayı

“Saadet Hanım” İsimli Tiyatro Oyunu Üzerine

“Saadet Hanım”a gitmeme, genç bir yazarın kaleminden çıkması sebeb oldu. Zira birçok yazar, tiyatro üzerine kalem oynatmıyor maalesef… Oyun, bir bankanın içerisinde geçiyor. Sabah işbaşına gelen bankacıların yerlerine geçmesiyle perde açılıyor. Oyuncuların kulisten değil de seyircilerin arasından gelmesi, ayrı bir havaya sokuyor seyircileri. Bu havayı bozan saçma espriler ve ucuz şakalar olmasaydı oyuna önyargılı davranmazdım. İlk sahnelerden not defterime sadece şu söz girmiş, “komik olsun diye yazılmış bir oyuna benziyor”. Bu sıralarda Saadet Hanım rolündeki usta oyuncu Nilgün Kasapbaşoğlu sahneye giriyor. Saadet Hanım, 30 yıllık ilkokul öğretmeni. Bu ilkokul öğretmeni vurgusunu, oyuncunun iyi bir şekilde yansıttığını düşünüyorum. Otoriter olmaları bir yana, herkesi azarlayabilecek düzeyde sinirli oluyor emekli ilkokul öğretmenleri. Bankaya oğluna hazırladığı sürpriz için para çekmeye gelen Saadet Hanım, oğlu Sermet’ten dert yanıyor. Bu sırada da müfredatın kötülüğünden yakınıp “şu müfredat değiştirilsin, yoksa çocuklar aptal olacak” diyor yanındaki hanımefendiye. Tam bu sırada ‘soyguncu’ ya da ‘eylemci’ olduğunu karar veremeyen üç üniversiteli genç bankaya giriyor. Ellerinde silahlar… Amaçları cezaevinde bulunan arkadaşlarını kurtarmaya yönelik bir ‘eylem içerikli soygun’… Daha sonralarında solcu olduklarını anladığım bu gençlerin kafaları, o kadar karışık ki; Türkiye’deki sol tahlilini bu oyunla yapmak mümkün. Öğrencilerden ikisi erkek; biri kız. Kız sol mücadeleye inanmış ve bu uğurda mücadele eden biri olduğunu düşünüyordum ilk başta. Erkeklerden biri Saadet Hanım’ın oğlu Sermet; diğeri ise her işi laylaya alan bir tip, ismi Ufuk. Soyguna gelir gelmez Ufuk’un “öncelikle kira parasını alalım, sonra eylemimizi sürdürelim” demesiyle seyirci gülüyor. Fakat bence bu sahnede güldürmekten ziyade öğrencilerin para mevzularındaki sıkıntılarına bir gönderme bulunuyor. Saadet Hanım, oğlu Sermet’i yüzü maskeli olmasına rağmen tanıyor. Sermet’i annesi tanıdıktan sonra soyguncular bir toplantı yapmaya karar veriyor. Toplantıda Sermet ile kız elini kaldırırken; Ufuk elini kaldırmıyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor: “Kardeşim ben doğuştan muhalif doğmuşum. Ruhum asi benim.” klişe solcu sözlerinin ardından toplantıyı kesiyorlar. Rehineleri bankanın aşağı katına götürürlerken Saadet Hanım, oğlu Sermet’in o gün doğum günü olduğunu söylüyor. Yanındaki pastayla doğum gününü kutluyor. Fakat Saadet Hanım, hâdiselerin hâlâ farkına varabilmiş değil. Oğlu üzerinde bir otorite kurmaya çalışan anneye bir isyan niteliğinde; solcu olan gencin hâlini, bu oyunda gördüm. Tabiî, bunun içini de fikirlerle değil de sloganlarla doldurmuş bir solcu genç. Ben bunları düşünürken polisler, seyircilerin bulunduğu yerde durarak soyguncular ile konuşuyor. Kız, yazdığı bildiriyi okumayı teklif ediyor, fakat Ufuk, “o bildiriyi ben anlamıyorum, polisler nasıl anlasın?” diyor. Sonrasında tahmin ettiğim şu kelimelerin geçmesi muhtemel: “Proleterya, konjonktür” gibi kelimeler. Saadet Hanım, bu gençlerin ortak bir kararda birleşemeyeceğini anlayıp, tabiî anne yüreğinin de etkisiyle, bildiriyi kendisinin yazacağını söylüyor ve megafonu eline alıyor. Artık polislerin muhatabı Saadet Hanım… (İlk perde böyle bitiyor.) İkinci perdede banka müdürü, tünel kazmaya başlamış ve bankanın paralarını çalıp kaçmayı planlamış. Banka müdürü, çıkarcı bir tipleme. Oyuncu da bu tipi çok iyi yansıttı. Bu arada, Saadet Hanım, megafonla polisler ile konuşur ve polis neden bankada eylem yaptıklarını sorar. Saadet Hanım da “Ne yapsın gençler? Gözümüz bankadan başka bir şey görmüyor ki” diyerek çok ince bir göndermede bulunur. Bu sırada arada bir sürü hâdise geçiyor. Saadet Hanım’ın eylemci kızı beğenip oğluyla evlendirmesi gibi komik ve gönderme bulunan hâdiseler. Polisin hırsız demesi sonucu karşılığında “biz geldiğimizde asıl soyguncular bu bankadaydı” diyerek klişeleşmiş bir göndermeyi yapmayı ihmal etmediler. Hâdise, Polis Amiri Suat’ın gelmesiyle daha çok karışıyor. Çünkü Suat’ın ilkokul öğretmeni Saadet Hanım ve Sermet’i de tanıyor. Bu sırada Suat ile Saadet Hanım arasında bir konuşma geçiyor. Bu konuşmayla zaman kazanırken Ufuk, “Cezaevindeki arkadaşlar kaçmış, bu eylemi boşuna yaptık” diyor. Bunu duyan gençler de kaçmaya karar veriyor. Onlar banka müdürünün açtığı tünelden kaçarken polis de içeriye giriyor ve gençleri yakalıyor. Oyunda arkadaşlarının neden cezaevine girdiklerini sordukları vakit verilen yanıt güzeldi. “Onlar fakirlerin ekmeklerini çalmadılar. Onlar ekmek fabrikasından ekmek çalıp fakirlere dağıttı.” dedikleri an bayağı gülmüştüm. Genç biri tarafından yazıldığı için seyrettiğim bu oyunu pek beğenmedim açıkçası. Metin oldukça basitti ve klişeler ile doluydu. Oyun içerisinde ince ve güzel tespitler olmasına rağmen kalıplaşmış klişeler, oyunun seyrini bence etkiledi. Fakat metnin yanında oyuncuların tiplemelerine aşina olması da oyuna ayrı bir zevk kattı. Oyunun sonunda ‘sevgi, yürek, kalp’ üzerine söylemlerinde bulunması oldukça iyi oldu. Oyundan bana kalan, sevgisiz ve eğitimsiz toplumların ne yapacağını bilememesi ve bundan doğan aciz cahiliyet oldu. Aciz cahiliyet ise bir şeye tepki vermek isteyip ne yaptığını bilememek. Bence bu kavram oyunun temeli sayılabilir. 100. kez sahnelendiği için de oyuncuları ayrı olarak tebrik etmek gerekir. Son cümlemi de oyundan alıntı yaparak yazıyı bitireyim. “Umutlarına binip gittiler.” Baran Dergisi 562. Sayı

Emperyalizmin Türkiye Plânı

Yaşanan her hadise Türkiye’nin durumunu ve nasıl bir ülke olduğunu daha fazla ortaya çıkarıyor. Türkiye, işgale uğramış ve bağımsızlığını kazanamamış bir ülkedir. Buna rağmen Türkiye’nin cumhurbaşkanı gönüldaş Erdoğan’ın saygınlığını hedef alan saldırılar gerçekleştiriliyor. Objektif olmak gerekirse gerçekten çok zor bir süreçten geçiyor. İnatla direniyor ve onun hâlâ yaşıyor olması bile bir mucize sayılabilir. Yerli işbirlikçilerine onu öldürmeleri için çoktan emir vermişlerdir bile; Amerika’nın bir alışkanlığıdır bu. Aslında Türkiye ile Amerika müttefik iki ülke olabilir; ama ABD’nin emperyalist, Siyonist ve Pro-Siyonist politikacıları ve politikaları Türkiye ile ABD arasındaki bu çatışmaya sebep oldu. Amerikan Başkanı Donald Trump şu anda aşırı Siyonist bir çizgide. Buna rağmen, hâlâ Donald Trump’ın destekçisiyim; çünkü emperyalistler onun arkasında durmuyor. Rejim Trump’ın Kuzey Kore’ye saldıracağı gibi propagandalar yapıyor. O, baştan beri ABD’nin Suriye ve Irak’taki faaliyetinin karşısında duruyor ve bu da Türkiye’de de işgalin sona ermesi mânâsı taşıyor. Fakat insanlar Trump’ın bir Amerikan başkanı kadar güçlü olmadığını bilmiyor. Amerikan emperyalizmi, bazı Kemalistlerin ve Gülenistlerin kabul ettiği bir politika takip ediyor. Tüm bu çatışmaların temelinde Türkiye’nin bağımsızlığına kavuşmak için çaba sarf etmesi yatıyor. Türkiye’nin böyle bir çaba içinde olması ve nihayetine bağımsızlığına kavuşması müesses nizamın bölgesel ve global politikaları açısından bir tehdittir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, tüm bu vaziyet sebebiyle Moskova’ya yakınlaştı ve Moskova da bu yakınlaşmaya mukabele etti. Rusya Devlet Başkanı Putin Türkiye’ye ziyarette bulundu. Bu ilişkinin gelişmesi gerçekten önemliydi. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, Müslümanların kurtarılması için çaba sarf ediyor. Ayrıca Erdoğan Chavez döneminden beri Venezüella ile de yakın ilişkiler geliştirdi, ticarî yatırım anlaşmaları yaptı. Geçtiğimiz haftalarda da Maduro’yla görüştü ve bir anlaşma imzaladılar. Çatışma durumu, dile getirildiği gibi Erdoğan’ın herkesi saf dışı bırakıp tek adam olmasından değil, Erdoğan’ın Türkiye’yi tarihî misyonunu üstlenecek vaziyete getirme emelinden kaynaklanıyor. Türkiye, 1980’lerden beri hızlı bir şekilde gelişiyor ve tarihte Avrupa, Asya ve Afrika’ya hükmeden büyük Türkiye olma yolunda ilerliyor. Buna karşın, Türkiye’nin, nüfusun önemli bir kısmını oluşturan Kürtlerin gerçekliğini kabul etmesi gerekiyor. Kürtler kötü insanlar değiller; fakat manipüle ediliyorlar. Onlar Türklerden daha uzun süredir bu topraklarda yaşıyorlar. Türkler Anadolu’ya geldiğinde onlar bu bölgede yaşıyorlardı. Onların tarihî ve millî haklarını kabul etmek gerekir. Tabiî ki Siyonist ve Emperyalistlerin Irak’ın kuzeyinde devlet kurmasını kabul edemeyiz; ama Kuzey Irak, Siyonist ve Emperyalistlerin en önemli üssüdür. Dolayısıyla Türkiye ve İran karşı çıkıyor; onlar da Türkiye ve İran’la açıktan çatışamazlar. Kuzey Irak’taki Kürtler gibi, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler de Amerika tarafından “İslâm Devleti” ile mücadele bahanesiyle silahlandırılıyor. Bu bütünlük içerisinde düşününce her şey daha açık görülüyor. Emperyalizme ve Siyonizm’e karşı savaşması gereken Kürt gençler, emperyalizmin ve Siyonizm’in düşmanlarına karşı savaştırılıyorlar, kanları akıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bağımsız Rus devleti ile yakın ilişkiler geliştirmesi, Arap hükümetleri ile İran’ın tüm ideolojik çatışmalarına rağmen yakınlaştırılmaya çalışılması bu durumun farkında olunmasından kaynaklanıyor. Şunu kabul etmek gerekiyor ki, İran, Ortadoğu’nun tek bağımsız devletidir; bunun Erdoğan’a saygı meselesiyle alâkası yok, ama Türkiye hâlâ işgal altındaki bir ülkedir. Türkiye, uzun bir süredir, geleneklerine ve inançlarına sahip çıkarak bu durumdan kurtulmaya çalışıyor. Bu gerçekten önemli ve önümüzdeki on yıl içerisinde Erdoğan’ın bunu yapabileceğini düşünüyorum. Erdoğan sembolik olarak tüm Müslümanların yeni “sultan”ıdır; ayrıca Türkiye vatandaşı ve komşu ülkelerdeki gayrimüslimler için de öyledir. Türkiye’nin tarihi uyandırmak için atacağı tek bir kurşun yeter. Fakat Türkiye’deki Erdoğan muhaliflerinin de Esed sonrasında Suriye’de İslâm düşmanı olmayan dürüst bir insanın getirilmesi hususunda ona destek vermesi lâzım. Başta Filistin’deki kutsal şehirler olmak üzere Müslümanların tüm kutsal beldeleri Siyonist işgalden kurtarılmalı, tekrar fethedilmelidir. Arabistan da kurtarılmalıdır. Filistin’deki kutsal yerler Müslümanlar ve Hıristiyanlar tarafından kullanılabilmelidir. Türkiye, barışçıl politikalarla bölgedeki ağırlığını artırırken, topraklarındaki işgal üslerinden de kurtulmalıdır; sadece Almanlardan değil. Tarihî olarak Türkiye ile Almanya’nın yakın ilişkileri olmuştur. Türkiye’ye karşı Almanya’nın tavrı ile ABD’nin tavrı farklı olması gerekirdi. Tarihî ilişkiler ve NATO dolayısıyla bugün de müttefik olmalarına rağmen Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkiler tıpkı ABD ile olduğu gibi gerilimli ilerliyor. Bunun sebebi de Türkiye’deki bazı gazeteciler hakkında ajanlık faaliyeti yürüttükleri iddiasıyla başlatılan soruşturmalar ile Alman askerleriyle alâkalı yaşanan gelişmeler. Tekrar hatırlatayım; Büyük Türkiye’yi parçalayan Skyes-Picot antlaşması imzalandığında Türkiye ile Almanya müttefikti. Osmanlı’yı Fransızlar ve büyük ölçüde İngilizler parçaladı. İngilizler çok zekidir ve sadece Ortadoğu’da değil dünyanın her yerinde yaşanan hadiselerde İngiliz zekâsının bir dahli vardır. Çok ince bir siyaset izler ve planlar kurup uygulamaya geçerler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a tavsiyem bu hususta dikkatli olmasıdır. Allah Türk insanını ve tüm gerçek Müslümanları korusun… Allahu Ekber.   15.10.2017 Baran Dergisi 562. Sayı

İktisad Ahlâkı

 İmam-ı Gazalî Hz., dinî ilimlerden sonra başa ahlâk ve siyaset ilimlerini alır. Ona göre siyaset/devlet ile ahlâk iç içedir. Bu görüşün menbaı da Asr-ı Saadet’te din ve devlet işlerinin aynı çerçevede görülmesi, ahlâk ile devlet idaresi anlamında siyasetin, bir merkezin birbirinden ayrılamaz iki veçhesini teşkil etmesidir. “Gazalî’ye göre siyaset, insanı iyi yola yönlendiren bir ilim olan ahlâkın yanında yer alır. İnsan hayatı için bu dünyada belirlenmiş davranış ilkeleri gereklidir. Çünkü onlar aynı zamanda ahiret hayatına hazırlığın da bir gereğidir. Sağlam bir dünya teşkilatı ve çalışması olmadan, ahiret hayatı için de istikrar içinde çalışılamaz. Bir yerde kanun ve nizamın temin edilememesinden dolayı siyasî bir istikrarsızlık varsa, orada Allah’a hizmet edebilecek zihnî bir sükûnet de olamaz; onun için insan dünya-ahiret uyumunu kurmalıdır. Gazalî, insanın tek başına yaşayamayacağı, yani daima hemcinsine muhtaç olduğu ilkesinden hareketle, İslâmî yönetimi yani devletin gerekliliğini belirtir. Bu durum, neslin devamının şartı olduğu gibi, ihtiyaçların karşılıklı ilişkilerle temin edilmesinin de şartıdır. Fakat insanlar toplum halinde yaşarken karşılıklı ilişkiler içinde bulunacaklarından, aralarında bazı kavga ve anlaşmazlıklar da tabiî olarak çıkacaktır. Bunu önlemek için bir hukuk sistemi ve hükümet gerekli bulunduğu gibi, bu siyasî nizamı sağlayacak bilgi, basiret ve önderlik vasıflarına sahip kimselerin de bulunması gereklidir. (Harun Han Şirvanî, İslâm’da siyasî Düşünce ve İdare, s. 97) İmam-ı Gazalî, iktisadı, “ilm-i tedbir” başlığıyla siyasetin altına koymuştur. Onun iktisad sahasındaki görüşleri, dinin emirlerinin pratiğe tatbikidir. Ona göre devletin ve ferdin İslâm ahlâkını tatbiki, aynı zamanda iktisadlı davranış anlamına gelmektedir. Hâlbuki teoride sonsuz para üretebilme imkânının olduğu, nüfusun 8 milyarı bulduğu ve müthiş bir büyüme, üretim ve tüketim hırsının yaşandığı bugünün dünyasında sanki iktisad, hukukun, yani devletin üzerine çıkmış gibi gözüküyor. Ancak bu bir illüzyon ve doğru değil. Doğru olan şu: Devletlerin de üzerinde olan uluslararası/kozmopolit bir imtiyazlı zümre mevcut ve iktisad da bu imtiyazlı zümrenin hukukuna tâbi. Yani iktisad sahası, yine bir ahlâkın (ahlâksızlık ahlâkı) ve ona bağlı hukukun (üstünlerin hukuku) hasrı içinde ve kendine ait, insanlardan bağımsız kanunları yok. Hele ki para hacmini teoride istediğiniz kadar artırmak mümkün iken… Yani kanunlar var, ama bu kanunlar insanın fıtratının gereği, tabiatın icabı kendiliğinden işleyen kanunlar değil de, üstünlerin koyup işlettiği kanunlar… Bunlar ellerinde tuttukları devlet gücü ve buna raptolunmuş para üretme imkânıyla dünya iktisadını iki dudakları arasına almış gibi gözüküyorlar. Elbette nihayetinde bu bir görüntü ve hakikati yansıtmıyor, lakin diğer taraftan iktisad bahsinin ahlâka bağlı olduğuna makro seviyede güzel bir örnek teşkil ediyor. İnsanlardaki fıtrî hasletleri, kuvvet ve zafiyetleri iyi bilen ve bunları maharetle kullanan şeytanlaşmış insanların ahlâkı… Ahlâk ve hukuk/devlet münasebetiyle alakalı felsefî görüşlerin izleri, Sokrates’e kadar takib edilebilir. Aristo’nun başlı başına bir mesele olarak ele aldığı bu münasebet, İslâm tefekküründe yerli yerine oturmuştur. Batı felsefesindeyse, Hegel’de, devletin ahlâkın en kemal hali ve mukadder neticesi olduğu görüşü, bilhassa Prusya özelinde devletin kutsanması biçimini almıştır. Bu görüşün Alman siyasetini nasıl etkilediği, Naziler yoluyla 20. Asır dünyasına ne denli tesir ettiği malum. Hâlbuki devletin ahlâkın kemal halini temsili, kutsal devlette değil, devlet ile milletin ortak bir mefkûreyi ve ona dayalı bir yaşayış ölçülerini tam bir mutabakatla benimsemelerinde gerçekleşir. İnsanlık tarihi boyunca devlet mekanizmasını oluşturan siyasî müesseselerin çokluğuna, topluluğun ahlâkî anlayışı kadar, devlet idaresinde makbul değerlerle (dürüstlük, adalet, hilm vb.) mücehhez idarecinin yokluğu da sebeb olmuştur. Allah’tan uzaklaşan, lakin onun kanunlarından uzaklaşması muhal olan topluluklar, daima zulüm sarmalı içinde adalet arayışlarına girmişlerdir. Halkın ileri gelenleri, adalet içinde idarenin yollarını aramış, birçok devrim, kalkışma ve ayaklanma sonucunda sayısız mekanizma kurulmuş; fakat tarih derslerinde gördüğümüz üzere, Mutlak Fikir’den neşet edenler hariç, işe yaramamıştır. Roma tarihi buna çok güzel bir misaldir. Devletin, ahlâkın kemal hali olduğuna aksi görüşten bir örnek verebiliriz. Marks, komünist toplumda devletin yokluğunu, insanların her şeyi eşit bölüşmeye “razı” olmalarına bağlar; insanlar gönüllü olarak “ eşitlik” içinde yaşamayı kabul ettiklerinden, devletin varlığını gerektiren sorunlar da –asayiş dâhil- kendiliğinden ortadan kalkacak ve dolayısıyla devlete ihtiyaç da kalmayacaktır. Marks’ın bu “yeryüzü cenneti” hayali, ne kadar saçma olursa olsun, insanın aslına, ondaki fıtrî inanç ve adalet arzusuna delil teşkil etmesi açısından önemlidir. Herkesin ortak bir mefkûreyi gönüllü bir şekilde kabul ettiği dünya çapında bir cemiyette, devletin, her işleme müdahil varlığına gerek kalmayacağı açıktır ve Osmanlı tarihi bunun yakın bir örneğidir. Ancak Marks’ın bu husustaki fikri yanlıştır; zira “nefsin” olduğu bir yerde, devletin varlığı zaruridir. Devlet, ancak insandan nefsin kaldırıldığı cennette olmaz. Bir süredir iktisad ve iktisadi düzen minvalinde yazılar kaleme alıyoruz. Meselenin teorik çerçevesini, tarihini, ana akımlarını ele aldık. İbda Hikemiyatı’nın temel tezlerinden olan ahlâkın hukuk ve iktisad da dahil bütün sosyal paradigmanın merkezinde bulunduğunu gördük. Gördüğümüz bu hakikatin altını ısrarla çizdik ve iktisadın ahlakın bir alt şubesi olduğunu, hemen yanı başında ahlakın diğer bir alt şubesi olan hukukun, yani devletin durduğunu ifade ettik. Bu üçü, mecburen bir mihrak etrafında bir araya gelmek durumundadır. Kaynağını, Mutlak Fikir’e bağlı tefekkürden neşet etmiş hikmetten almayınca, iktisadın, insanlara hizmet değil eziyet ettiğine herhalde kimse karşı çıkmaz diye düşünüyoruz. Hikmetten kopuk Batılı iktisad, kendine ait kuralarla işlediğini ileri süren iktisadçılar eliyle yapılanlara bir “meşruiyet” kisvesi giydirmeye çalışır. Bu arada ahlâkı yozlaştırır, insanı yabancılaştırır. İktisad, ülkemizde halen birçok “ekonomistin” sandığı ya da iddia ettiği gibi, kendi mutlak kanunları olan ve müstakil bir şekilde işleyen bir mekanizma değildir ve hiç de olmamıştır. İktisad, bir devletin (veya kural koyup uygulamaya muktedir herhangi bir yapının) hukuk düzenince şekli belirlenen ve o hukuk düzeninin içinde doğduğu medeniyet tarafından da içi doldurulan bir kap gibidir. İnsanların içtimaî yaşama zorunlulukları, içinde bulunulan çevre, ferd ve toplumların umumî ve hususî fıtrat hususiyetleri, iktisadın sabitelerini oluşturmaktadır. Hülasa iktisad, bir yönüyle insanın içtimaî (hatta bazı uç durumlarda ferdî) varlığıyla kendiliğinden ortaya çıkan, ancak diğer yönüyle de mecburen bir ahlâka istinad ihtiyacı hisseden canlı bir düzendir. Ahlâkın olmadığı yerde iktisad olmaz. Yazı dizimiz boyunca birkaç kez açıkladık ama yeri geldiğinden bir kez daha değinmenin faydalı olacağını düşünüyoruz: Ahlâk deyince insanların aklına hemen iyi davranışlar manzumesi gelmektedir; fakat ahlâk, objektif davranış ve tutum şekillerinden ziyade, insanların kendi inanç mihraklarına istinaden, içten benimsedikleri kurallar bütünüdür; iyi-kötü tarifleri yapar, ama bu tarifler indîdir. Hem içtimaî hem ferdî ve her insan için kendine hastır. Kısacası insanların kendine nisbetle hayatlarını sürdürecekleri ve gönüllü bağlanılması zaruri olan davranış, hissediş ve tutum kurallarıdır. Bu kurallar MECBUREN olmak durumundadır. Bu mânâda ahlâksız toplum ve insan yoktur, tıpkı inançsız toplum ve insan olmayacağı gibi… Zaten bütün mesele burada düğümlenmektedir: Batılı bilimsel kafanın varlığına katiyetle inandığı, sürekli tesbite çalıştığı, insanların ferden ya da topluca davranışlarını belirleyen ve insan iradesinin üzerinde tasarruf sahibi olan “sosyolojik, psikolojik ve iktisadî kanunlar” YOKTUR. Bunun yerine her insanda gömülü, esasında bir, ama teferruatında ayrı, cemiyeti oluşturan odak noktalarında billurlaşan sabitler vardır. Ölümsüzlük ve buna bağlı tahakküm arzusu, bir düzen içinde olma ve bir üst varlığa sığınma ihtiyacı ile inanma iştiyakı, fert şahsiyetinin derinliklerinde yatan sabitlerdir. Bunlar her insanın içinde kuvva/potansiyel olarak mevcut olan, ancak çevre tesiriyle açığa çıkan hasletlerdir. Yok edilemez, ancak yönlendirilebilirler. Bu yönlendirme işini faiz üzerinden bir dahaki yazımızda etraflıca açıklayacağız. Baran Dergisi 562. Sayı    

Horoz Sûretli Melek -III-

Horozun ilk özelliği güneşin doğuşunu haber vermesi ve namaza uyandırmasıdır. Mevsim değişikliklerinden kaynaklanan gece uzunluklarının değişimine rağmen ötüşünü ayarlayabilmesi onun en dikkat çekici hususiyetidir.  Horozun en yaygın anlamı, “onun ötüşünün tan ağarmasını haber vermesiyle” ilgilidir. İslâm inancına göre rızıklar, güneş doğmadan önce taksim edilir. Horozun mübarek ve asil bir hayvan olarak kabul edilmesinde bunun da bir payı olmuş olabilir.  Eski Türkçe’de “tavuğun erkeği” mânâsına horoz kelimesi yerine “erkek takugu” veya “aygır tavuk” gibi sözcükler kullanılmış. Aygır kelimesi bugün daha ziyade “damızlık erkek at” için kullanılan bir isimdir. At, İslâm Hikemiyatı’nda, varlık dereceleri içerisinde insana en yakın hayvan olarak bilinir, çünkü tıpkı insan gibi rüyâ görür. Bu arada, at’ın horoz borcu mevzuu içerisinde bizdeki tedaisi, Burak!  Burak: 303= 1302: Mirzabeyoğlu… Not: Allah Resûlü’ne en yakın olan, sıddıkıyyet makamının sahibi Hazret-i Ebu Bekr (R.A.) üzerinden hafî zikir / gizli zikir üzere olan kafile, diğer bir ifadeyle de, kavgası Nakşi sırrı olanlar, “daire sırrı”nı da ellerinde bulundurmaktadır. Bu mevzu, kıyamet öncesi zaman diliminde, yani ahir zaman diliminde “İstikbâl İslâmındır” mânâsı çerçevesinde, dairenin başlangıç ve bitiş noktasının bitişikliğine en yakın olma hâlini de mündemiçtir. Burak: Binek. Cennet’e mahsus bir vâsıta. Kelimenin kökü; (Berk) dir. Burak’ın Hadis-i Şerife göre tarifi: “Merkepten büyük, katırdan küçük hacimde bir dâbbe ki; ayağını gözünün müntehasına basar.” Bu ise bir berk ve elektrik sür’atini anlatır… Cennete mahsus bu mahluk, Peygamber Efendimizin (s.a.v.), Mîrac’a çıkarken bindiği nûrânî binek… Tedaisi, “Mavi Işık” ve İBDA Mimarı’nın veciz sözü: “Ufkumuz: Ufuksuz ufuk!” Not: Üstad Necip Fazıl, “İhtilâl” isimli eserinde Hazret-i İsa başlığı altında şöyle bir girizgâh yapar: “Avrupalının “Küçük Asya” dediği Anadolu’yu bir at kafasına benzetecek olursak onun kulaklarını Kafkas dağlarında, boynunu da Suriye ve Filistin çizgisi üzerinde bulabiliriz. Ağrı Dağı’ndan Mezopotamya’ya inen, oradan Urfa yoluyla Şam’a kıvrılan, oradan da Filistin istikametinde caddeleşen ve hem ilk hem de son hedefini Kâbe noktasında düğümleyen bu yol, Peygamberler geçididir. Peygamberler geçidi ve insanlığın nefes borusu… Kalb noktası daima Mekke…”  Üstad Necip Fazıl’ın Hazret-i İsa Aleyhisselâm mevzuunda bu şekil bir girizgâh yapması muhakkak ki büyük bir hikmete mebnidir. Ancak, “tek kelimemin bile boşa gitmediğine inandığım tek sen varsın!” sözünün muhatabı İBDA Mimarı olduğuna göre, bunun hikmetini o bilir. Bu hassasiyeti başa alarak söylemek isterim ki, söz konusu tasvir, kuvvetle muhtemel, “insanlığın nefes borusu” mânâsını mündemiç, doğrudan doğruya “İstikbâl İslâmındır” mânâsına işaret eden bir tasvirdir. Bu tasvir aynı zamanda, yine kuvvetle muhtemel, “mecaz hakikate köprüdür” mânâsı üzerinden, at kafasına benzetilen Anadolu’yu kendisine mekân edinen “Büyük Kafa” sahiblerinin örgüleştirdiği Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemine de işaret eden bir mânâdadır… Söz konusu mânânın kalbi Mekke, bedeni ise Medine’nin uzayan gölgesi hâlinde Anadolu’dur… Başyüce ve Başyücelik Devleti! Not: Allah Resûlü’nün mübarek naaşlarının bulunduğu mübarek mekân Medine’den, acb-üz-zeneb mânâsı üzerinden düşünüldüğünde, tekrardan yeniden doğum veya doğuşun Medine’nin uzayan gölgesi hâlinde Anadolu’dan gerçekleşeceğini şimdiden söyleyebiliriz.  Tedaisi, “Ölüm Odası B-Yedi”den: “Süryanice, Kendez-Horoz: 83: Kübas-Başı büyük erkek. “Üstadım’ın Bahriye mektebindeki namı; Koca kafa”… Yengeç: 1082= 83: Mehdî Salih Mirzabeyoğlu… Süryanice, Gjel-Horoz: 1037: Ezel… Boşnak dilinde, Pijevaz-Horoz. Yelkovan: 30: Key-Hükümdar.” Anadolu kültüründe horoz, özellikle de beyaz horoz çok önemli bir yere sahibtir. Bulunduğu yere uğur getirdiğine inanılan beyaz horozun aslanları kaçırdığına ve evleri koruduğuna inanılır. Horozun cesaret, savasçılık, dürüstlük, nezaket, şeytanı def etme gibi vasıfları, onun bu kavramların simgesi olarak algılanmasının en önemli sebebi olmuştur. Yine Anadolu kültüründe beyaz horozun semada horozların piri olduğuna inanılır. Horozun zamansız ötmesi iyi kabul edilmez ve hayra alamet sayılmazdı. “Vakitsiz (veya ikindiden sonra) öten horoz öldürülür” sözü hatırda!.. “Baba horoz taklidi yapan piliçler”i de yine bu çerçevede değerlendirmek icab eder!  Horoz, depremi önceden haber veren hayvanlar arasında zikredilir… Aynı şekilde, “koku alma” özeliğine sahib olan köpekler de davranışları itibariyle depremi önceden haber veren hayvanlar arasında yer alır. Nefsin “köpek” sûretinde olduğu hatırda!.. Kıyamet öncesi büyük savaşın, (Melheme-i Kübra), kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutupları arasındaki mücadeleden mülhem, ruhçuluğun hakikatini temsil eden Müslümanlar ile, nefsin temsilcisi konumunda olan Şeytan’ın elçileri mânâsına Deccalin dölleri arasında cereyan edeceğini bilmek gerekiyor. Horoz ile köpeğin depremi önceden haber veren bir keyfiyeti haiz olmasının bizdeki tedaisi bu çerçevededir… Metris’te şahidi olunan bir söz, ki; bu söz, 28 Şubat Darbesinin hemen akabinde ve 28 Aralık 1998 yılında tutuklanmasının hemen ardından, İBDA Mimarı’nın büyük hurucunu ifade eden, “1999: Ümmetin Kurtuluş Yılı” üst başlığı altında, “Müslümanlar dik durun, karşınızda leşler var” sözünün tahkimine dair söylenmiş bir sözdür. Söz şu, meâlen: “Misâl bu ya, ben gökyüzünü göstererek, yukarıdan bir taş düşüyor diyorum, adam yukarı bakıyor ve hâliyle bir şey göremeyince de, “ben göremiyorum, hani taş nerede?” diye soruyor. Tamam da onu sadece ben görüyorum; sen değil!”  Evet; İBDA külliyatından biliyoruz ki, “halkın aklı gözündedir.” Hâl böyle olunca da, haber verilen “taş”ın halk tarafından görülmesi ancak ve ancak taşın kafaya düşmesiyle mümkündür. Öyle ya; yukarıdan düşen bir taşın görülmesi anı, kafaya çakılması anına eşittir.  Not: İlâhî emir gereği, Arş horozunun bir daha ötmemesine paralel olarak, yeryüzü horozları ve köpeklerinin sesinin kesilmesi kıyametin habercisi olduğuna dair bir bilgiye daha evvel işaret etmiştik. İnsan, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birini gerçekleştirmeye memur... Depremi önceden haber veren köpeğin bu davranışı Arş horozunun ötmesiyle doğrudan ilişkili gözükmektedir. İBDA Mimarı’nın İslâm düşmanı kefere hakkında, “aksiyonlarını bizden alıyorlar” derken ne demek istediğini şimdi biraz daha derinden sezer gibi oluyoruz. Not: “Ölüm Odası B Yedi”den: “1966 + 16= 1982… 1982 + 16= 1998… 1998 + 16= 2014… 16 senelik devreler hâlinde, ilkinde “Kapan Kusto Müslüman” takdimim; “İstikbâl İslâmındır” isimli eserim için verildi… İkinci devrede tutuklanışım… Üçüncü devrede yeniden mahkeme edilmek üzere salınışım, Haliç Kongre merkezinde “Adalet Mutlak’a” konferansım ve yılın son gecesi mührümün farkedilişi… Kürtçe, Çüz-Bitkide yeni sürgün: 16: Pacet-Arnavutça, “Mühür”… Seyyid Abdülhakîm Arvasî + Salih Mirzabeyoğlu: 2016: Cüz-Karaçay Malkar dilinde, “100 sayısı”…” 100 sayısı?... Melîk: Hâkimi mutlak. Hükümdar. Sultan. Kadir: 100. Kıyamet öncesi bir zaman diliminde yaşadığımız hassasiyeti üzerinden tedaisi, horoz sûretli meleğin veya Arş horozunun üç iş için vekil tayin edildiğinin bildirilmesi. Rivayet edildiği üzere, horoz sûretli melek gecenin başlangıcında, ortasında ve sabaha yakın kısmında olmak üzere kanatlarını çırpıp üç defa ötmektedir… Her şeyi hakkıyla bilen, gören ve işiten sadece ve sadece Allah azze ve celle! Anadolu kültüründe yer eden bir deyim: “Dünya Kızıl Öküzün veya Kızıl Horozun üstündedir.”  Eski Türkler’de ayin ve sulh sembolü olarak kullanılan horoz, aynı zamanda yer, gök ve atalara sunulan bir kurban hayvanıdır. Yakutlar ve Dolganlar’da üzerinde kuş figürleri bulunan ve kurbanı göğe götüren yolu temsil eden (evrensel eksen-hayat ağacı) kazıklar kullanılıyordu. Başkurtlar ise, cenazeyi mezara koyan kişilere “gör sadakası” olarak canlı horoz hediye ediyorlardı… Gör veya göz sadakası! Görmek ve şahid olmak! Anadolu’nun kimi bölgelerinde horoz, zaman zaman adak-kurban hayvanı olarak kullanılmıştır. Meselâ türbe ziyaretlerinde horoz kesme geleneği çok yaygındı. Ayrıca, türlü belalardan kurtulmak için de horozun kurban edildiği olmuştur. Özellikle Bektaşî-Alevî geleneğinde horoz, bir kurban hayvanı olarak kabul görmüştür. Ne derece doğru bilemiyorum ama, eskiden İstanbul / Eyüp Sultan’da kurbanlık horoz bile satılırmış. Alevilerin Cem ayinlerinde horoz kurban ettikleri rivayetler arasındadır. Hatta Alevi kültüründe horoz adamaya “Cebrail adadım” derlermiş. Anadolu’da bazı yerlerde (Erzurum ve çevresinde) halen horozla ilgili bu tür inanışların sürdüğü belirtilir. Meselâ, horoz vakitsiz öterse ev sahibi ölürmüş. Tüyleri istisnasız beyaz olan horozun geldiği yerde kadınların ayağa kalkması gerekir, çünkü o horoz “molla” sayılırmış. Ayağa kalkılmaması ise günah kabul edilirmiş. Diğer taraftan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin bir beyaz horoza binip keramet gösterdiği de rivayetler arasındadır. Pek çok kültürde horoz, güneş (ilahî nur, ışık, ziya!), gurur (kibir, kibriya!) ve aydınlık (bilgi, hikmet, irfan!) sembolü olarak kabul edilmiş ve horozun ötüşüyle (bilgi, hikmet ve irfan!) güneşin doğuşu (bilgi, hikmet ve irfanın kaynağı mânâsına ışık, ziya ve nur!) arasında sıkı bir ilişki kurulmuştur. Yeniden doğuşun ve ölümden sonraki hayatın sembolü olarak da kabul gören horoz, 12 hayvanlı Türk takviminde yer alan yıl sembollerindendir. Çin takviminde ise horoz sembolüne doğrudan yer verilmiştir. Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, Çin Takviminde 2017 Horoz Yılı olarak kaydedilmiştir. Not: Çin takviminde yeni yıl 28 Ocak’ta başlamaktadır… Bunun sebebi Çinlilerin hem ay, hem de güneş takvimini kullanmalarıdır. Festival ve bayramlar ay takvimine göre kutlanırken, geriye kalan her iş için güneş takvimi kullanılmaktadır. Ay, dünya etrafında dönüşünü 29 günde tamamlıyor ve bu 12 tur demek, bu da yaklaşık 350 güne denk geliyor... Not: Kamerî- Ay ile alakalı: 350: Arf- Horozun ibiği. Atın yelesi. Yüksek yer. Güzel koku...  Güneş ve ay takvimi arasında oluşan farktan dolayı Çin’de yeni yıl her sene değişik bir günde kutlanıyor. Bu kutlama aslında doğanın doğuşunu simgeliyor ve Çin’de Bahar Bayramı olarak da ayrıca kutlanıyor… Bu arada, Çinlilerin güneş takviminin bizdeki karşılığının maarif takvimi olduğunu söyleyelim.  Çin’de bayramlar hariç her iş için güneş takvimi kullanılmaktadır. Çünkü güneşin yeryüzüne etkisi aydan çok daha fazladır... Güneş takvimi, Hsia Hanedanlığında keşfedildiği için Hsia takvimi olarak da biliniyor ve daha ziyade çiftçilerin kullandıkları bir takvimdir. Çiftçi takvimi veya Hsia takvimi, sadece geçen zamanı kaydeden bir araç değil, aynı zamanda güçlü bir öngörü sistemini de içermektedir. “Kaderin Dört Sütunu” olarak adlandırılan Çin astroloji yönteminde kişinin kaderi ve geleceği, doğum gününün Çin takvim formatına dönüştürülmesi ile okunur…  Not: “Kaderin Dört Sütunu” ifadesinin tedaisi, Arş horozunun baş, ayaklar ve kanatlarının oluşturduğu  artı (+) veya haç / salib formu!.. “Varlık sayısı” ve Kâbe!  Not: Bilindiği üzere dört, herhangi bir sayı veya rakam olmanın çok ötesinde, doğrudan doğruya “varlık sayısı”dır... “Ölüm Odası B-Yedi”den: “Halenc-Ağaç, şecer: 1682: Erbaiyyet-Dört olmak… Rec’a: 278: Erbaa-Dört. “Varlık sayısı”… Yine “Ölüm Odası”ndan: “Erbaa-Dört: 278: İbare-Beyan etmek. Açıklamak. “Kul: De, bildir!”… Arub-Erkeğini seven kadın. “Kabul edici nefs”: 278: Arvasî… Ar-Vasi-Ahde vefa eden vâsi, Halife: 278: Arvasî- Hakîm. Varlığın hakikatiyle muttasıf ve her şeyi yerli yerince eden… Not: Evet; “4, varlık sayısıdır” ve Kâbe’ye de, dört köşe olduğu için “Kâbe” denmiştir… “Zevk etmeyen nereden bilsin!” sözünün paralelinde, “zevkten dört köşe olmak” sözünün kaynağının aslında kalben huşû içerisinden olmak mânâsı ile örtüştüğünü bilmek gerekiyor. İBD Mimarı’nın yüksek ifadeleriyle, “Allah’ın Evi Kâbe’nin nurundan, İnsan kalbinde de bir hisse var!” Not: Kâbe… Kabe… Kabe ilkin kab, kase, çukur, delik, beden vs. şeklinde okunabilir... Kabe-Yumurta: 109: Medine-Şehir… Kabe… Kaf ve be!.. Ruh ve beden!.. Zevata-İki zat. İki sahib. Çift: 1108= 109: Mevzun-Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün. Yakışıklı… Tedaisi, kalbi Mekke olan Medine’nin uzayan gölgesi hâlinde Anadolu ve Büyük Doğu-İBDA! Doğum süreci 4 temel bilgiyi içerir: Yıl, ay, gün ve saat. Çin takviminde “4 Sütun” tanımı buradan gelmektedir… Bu takvimin özelliği, zamanı belirten tüm birimlerin (yıl, ay, gün ve saat) beş element ile ifade ediliyor olmasıdır. Çin astrolojisine göre evrende her şey beş temel elementten oluşur. Bunlar; metal, su, ağaç, ateş ve topraktır. Elementler arasındaki ilişkiler kişinin yaşamında karşılaşacağı şansı da belirlemektedir. Bu bilgiler doğrultusunda kişiler iyi şanslarını arttırabilir, kötü şanslarını ise en aza indirgeyebilirler.  Çin kültüründe horoz burcunun elementi, yin-yang döngüsünde güçlü bir yin metal elementidir. Çin takvimi 60 yıllık döngülerle tekrarlanır. Yani 60 yılda bir aynı yıl yaşanır. Bu nedenle Çin’de 60 yaşın özel bir yeri vardır. Çünkü “yeniden doğum” sayılır…  Not: Ebced hesabında 60, Arapça’daki Sin harfinin sayı karşılığıdır… İBDA külliyatından biliyoruz ki, “Sin; iki kişi demektir”… Tedaisi, Büyük Doğu ve İBDA: İnsan! Ateş güneşi, mutluluğu ve optimizmi sembolize eder. Horoz burcu da aşk çiçeğidir. Yani güzellik ve romantikliği getirir. Mutluluk ve neşe saçan bir ruha sahiptir.  Çin astrolojisinde horoz burcunun üzerindeki yin ateş elementi akademik bir yıldız ve aynı zamanda koruyucu bir melek olarak da değerlendirilmektedir…  Not: Akademik yıldız ve koruyucu melek… Koruyucu zırh ve Davud Yıldızı / Hazret-i Süleyman mührü… Efendi Hazretleri’nin üç kaşlı mührü ve Derviş Muhammed- 332 mührü!  Not: Vakti zamanında Anadolu’da yapılan bir kazı çalışmasında, tam orta noktasında horoz motifi işlenmiş bir Davud Yıldızı bulunmuştu. Davud Yıldızı’na işlenmiş horoz motifi çok ilginç olsa gerektir. İBDA külliyatından biliyoruz ki, Davud Aleyhisselâm’da tecelli eden mânâ “Kâmil Hilafet”tir. Diğer taraftan, yakın zamanlarda basına da haber olmuş güzel bir haber: “Amasya’da Hazret-i Süleyman’a ait olduğu düşünülen bir bronz mühür ele geçirildi!” Tüm bunlar aslında “zamanı gelmiş bir fikrin” habercisi mahiyetinde olan haberlerdir kanaatimizce. Tıpkı uzun bir aradan sonra Ebabil kuşlarının Anadolu’da sıkça görülmesinde olduğu gibi!.. Malum olduğu üzere, Ebabil kuşları Allah’ın Evi olan Kâbe’yi yıkmaya giden Ebrehe’nin ordusunu darma-duman etmişti. Şimdilerde ise, kalbi Mekke olan ve Medine’nin uzayan gölgesi hâlinde Anadolu’yu hedef alan lanetli Deccal’in ordularının da darma-duman edileceği günlerde olduğumuz hissi baskın! Not: Allah’ın Evi’nin bulunduğu Mekke Allah Resûlü’nün doğduğu şehir, Medine ise Allah Resûlü’nün mübarek naaşlarının defnedildiği şehir. “Acb-üz-zeneb” mânâsı üzerinden bir değerlendirme yapmak icab ederse, “insan defnedildiği yerden doğar!” hakikatine yol bulunur ve buradan da “insan düştüğü yerden kalkar!” hikmetine kapı açılır. Anadolu’nun kalbinin İstanbul olduğu ve İstanbul’un ise payitaht merkezi olduğu hatırda!.. Payitaht merkezinden kasdın muktedirlik makamı Hilafet olduğu malûm olduğuna göre, İBDA Mimarı’nın “Hilafet kaldırılmadı, gökyüzüne çekildi!” sözü de hatırda! “İstikbâl İslâmındır” mânâsı üzerinden Hilafetin kıyamet öncesi tekrardan yeryüzüne indirileceği “mutlak ölçü” ile sabit olduğuna göre, bütün Peygamberler tarihinin toplamı hâlinde Allah Resûlü’nün ruh ve beden olarak Miraç mucizesini gerçekleştirip, “sidretül münteha”dan öteye geçip, Allah’ın Zâtı ile konuşup “Mutlak Terbiye”yi gerçekleştiren olarak tekrardan aynı isimle (tekrar tekrar övülen has ismiyle) yeryüzünde kulluk vazifesini tamamladığına göre, ve bu da “uzayan gölge” hâlinde kıyamete kadar devam edeceğine göre, “daire sırrı” çerçevesinde hilafetin niçin ilga edilmiş olduğu değil de, aslında niçin gökyüzüne çekilmiş olduğu mukadderat çerçevesinde daha bir netlik kazanıyor.  5. felek olan Güneş feleğine yükseltilen İdris Aleyhisselâm’ın İlyas Aleyhisselâm olarak tekrardan yeryüzüne inip vazifesini tamamladığı malumdur. Yine 5. felek olan Güneş feleğine yükseltilen İsâ Aleyhisselâmın kıyamet öncesi tekrardan yeryüzüne indirilip “Kâmil Hilafet”e yol verileceği de malumdur. Bütün bunların horoz sûretli melek veya Arş horozu ile olan yakın ilişkisini sezmemek mümkün mü?     Çin astrolojisinde ateş elementi mutluluk demektir. Ateş insanları dürüst, sıcakkanlı, açık görüşlü insanlardır ve kolayca arkadaş edinirler. Yang ateş optimisttir. Ateş yılı her şeye rağmen insanlarda güven duygusunu arttırır.  Çin tıbbında her bir element bedendeki bir organı temsil eder. Ateş kalptir. Ateş enerjiyi ve güneşi simgeler. Dolayısıyla bedenimizde kalp, kan dolaşımı, sinir sistemi ve beyinle de ilgilidir. Horoz ile ilgili değişik kültürlerde yer alan anlatımlara devam ediyoruz. Anadolu kültüründe horoz, özellikle de beyaz horoz önemli bir sembol olarak kullanılmıştır, dedik. Meselâ Mevlevî dergâhlarında beyaz horoza özel bir ihtimam gösterildiği biliniyor.  Batı kültüründe (meselâ Ortaçağ Avrupası’nda) olduğu gibi, Doğu kültürlerinde de horoz uğurlu kabul edilmiştir. Meselâ İranlılar horoz hakkında güneşin doğuşunu müjdelediği için, “sabah müezzini” tabirini kullanmışlardır. Erken Hıristiyanlık dönemlerinde Portekiz’de ise horoz, güneş sembolü olarak görülmüştür.  Kadim kültürlerin pek çoğunda horoz kurban etme törenlerine rastlanmaktadır. Gün dönümlerinde yakılan bir ateşin çevresinde yapılan tören veya ayinlerde kesilen horozlar soyulur, temizlenir, kızartılır ve yenilirdi. Bu tür törenlere Hristiyanlar “horoz ayini” (“missa do Galo”) adını vermişlerdir. Horozla ilgili yapılan ayinlerde çok detay aslında horoz ve güneş arasındaki sembolik ilişkilere dairdir (horozun rengi, güneşle birlikte ötüşü, ışığın gelişini veya doğuşunu haber vermesi vs.) Ermeni halk inanışında horozun kutsal bir yeri vardır ve semavî olduğuna inanılır.  Rivayet o dur ki, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm yaratıldığında şeytan cennete onu kandırmak için girmek ister... O sırada cennetin bekçiliğini yapan horoz onu oradan kovar, diğer bir bekçi olan yılan ise onu ağzından alıp, kuyruğundan gizlice cennete sokar... İlk başlarda ayakları olan yılan, Allah (c.c)’ın gazabına uğrar ve bulunduğu yerden yeryüzüne atılır... Yeryüzüne düşmesiyle de ayakları kaybolur ve Allah (c.c) tarafından kıyamete dek sürünmeye mahkûm edilir.

Devletin Ekonomideki Rolü

Mevcut iktisadî sistemi tanımlarken önce “rejimi nasıl tanımlamalıyız?” sorusunu cevaplamamız icap eder. Biz meseleyi parçadan giderek göstermek istiyoruz. Zira parça bütünün habercisidir. Yani parçada yapılan tahlil ve çözümlemeler bizi ister istemez bütüne götürür. Parçada olan sorunların bütündeki sorunlardan kaynaklı olduğu gerçeğini de böylece görebiliriz. İktisat biliminde uygulamada üç ekonomik sistemden bahsedilir. Liberal, sosyalist ve karma sistem. Özel sektör, devlet sektörü ve devlet sektörü ile özel sektörün birlikte olduğu karma sistem. Türkiye’de karma sistem var deniyor ama, Batı güdümünde kurulan rejimin gereği, kapitalizm ağırlıklı karma sistem var. Karma kapitalist sistem denebilir. Sistem kelimesini de kullanıyoruz ama Türkiye’de bu kelimeyi de pek hak etmeyen bir durum var. Uluslararası kapitalist sisteme bağlı olunduğu ve kendine özgü bir anlayış geliştirilemediği gibi karmakarışık bir sistem söz konusu. İktidarda muhafazakâr hükümetler olsa da özünde kapitalizmin hâkim olduğu bir rejimle karşı karşıyayız. Sistem ile karmakarışıklık ifadeleri ise en başta çelişkili bir durum. Doğu-Batı arasında sıkışmış halimizi andırır gibi. Bu arada Batı ile savaş içinde olan hükümetin Batı’ya karşı bağımsız politikalar geliştirme ve sistem arayışı çabalarını da saygıyla karşılıyor ve destekliyor olduğumuzu da belirtelim. Ve şu önemli nokta: Liberal, sosyalist ve karma ekonomiden başka İslâm’ın iktisadî nizamı diye bir alternatif var ve bu nedense üniversitesi dahil statüko tarafından gözden kaçırılıyor. Hayatın şartları ve krizler ihtar edici olsa da. Kapitalist ekonomi, piyasa ekonomisi, serbest piyasa deniyor; hepsi, bugünkü anlaşılan şekilleriyle, temelde aynı. Türkiye tam kapitalist sistem değil, onun kullanımına ve pazarına “kapitalist yandaşı” açık bir sistem. Çünkü tam kapitalist sistem olursa, kendi içinde bir sistem bütünlüğü arz eder. Kapitalist sistem olsa bazı şeyler daha iyi işler idi; bütününde adaletsizlik olsa dahi. Liberal ekonomide her şeyin piyasada olması lazım. Ama Türkiye’de yapısal sorunlar olduğu için (temelde ideoloji eksikliği) sağından solundan sınırlamalar geliyor sık sık. Bunların hepsinden baktığımızda, oradan buradan karma oluyor, müdahaleler oluyor. Dünyada ABD dâhil, ne kadar liberal ekonomi var tartışılabilir. Mortgage krizinde devletin büyük şirketleri koruması ve fon aktarmasına bakınca devletin müdahalesi olduğu görülür. Liberalizmin ülkesi ABD’de “bırakın yapsınlar, bırakın batsınlar” denmemiş anlaşılan. Piyasa kavramından bahsetmeye devam edelim. Türkiye’de oligopol piyasalar hâkim. Bir üründe birkaç firmanın hâkim olduğu piyasalar. Mesela demiryolları tekel iken, havayolları oligopol, beyaz eşya oligopol oluyor. Gerçi oligopol firmalar az sayıda olsa da rekabet içinde oluyorlar ama, hemen hepsi kapitalist özentisi sistemin yaşatıcısıdırlar. Çünkü ondan besleniyorlar ve onu besliyorlar. Reklamlardan üretime, tüketimden sanayileşmeye kadar kapitalist çarkın hizmetkârlarıdırlar. Yani birinden kaçıp öbürüne gitsen aynı teşkilata teslim olmuş olursun. Ve hepsi ister istemez mabuduna (para-kapital) doğru akmaktadır. Yani hür teşebbüs olayı söylendiği gibi değil. Hür teşebbüsü ile büyüyen bile kapitalist sistemin savunucusuna dönüyor. Bu çarka Müsiad veya Anadolu Kaplanları da dâhil olmak zorunda kalıyor. Başka çaresi yok belki de. Hükümet, Batı karşısında bağımsız politikalara yönelince bunun sorun olduğu görülmektedir. Stratejik iktisadî kararlar kapitalizmin kölesi ticaret ehli ile alınamıyor. Bir misal: Türkiye dünyada etkin olmak istiyor ve haklı olarak yerli bir araba markası olsun istiyor; dünya çapında rekabet edebilir markaları olsun istiyor. Türkiye ekonomisinin yarısına hükmeden ve ekonomik elit bir tabaka olan Tüsiad ailesi (3000 imtiyazlı aile) araba üretimi işine yanaşmıyor, kendisi araba işiyle ilgili olmasına rağmen. Çünkü Tüsiad gibiler yabancı sermaye ile beraberdir ve yabancı sermaye kendine yerli rakip istemez. Otomobil firması olan Koç, yerli otomobil işine girmek istemiyor. Onun için dışarı ile rekabet eden bir tane markamız yok. Hem ülkenin kaymağını yıllardır yiyeceksin, hem uluslararası bir tane markan yok? Şu soruyu hem siyasî, hem iktisadî olarak sormalıyız. Bu nasıl iş, ülke kalkınmıyor, yoksulluktan kurtulamıyor; ama Tüsiad gibiler devamlı kalkınıyor? Yineliyoruz: Neden dünya çapında bir markamız yok? TÜSİAD gibi kuruluşların amacı, bağımsız iktisadî sistem değil, çıkarlarının bağlı olduğu Batı’nın büyük firmaları korumaktır. Taşeronluk, acentalık yapmaktadır. Burada araya girip şunu soralım: Hangi teknolojiyi üretmişler? Onun için uluslararası rekabeti de önemsemezler, millî kalkınma için gereken politikaları da önemsemezler. Tam bir “sömürgeci vekili” mantığı ile hareket ederler, Batı ile fikrî, ahlâkî ve iktisadî entegrasyonun bozulmasını istemezler. Hatta bu hususta hükümetlere ayar verirler, raporlar hazırlarlar. Türkiye’nin bağımsızlığını ve kalkınmasını nasıl istesinler ki? Çıkarları buna zıttır. Dış ticaret açık veriyor. 100 milyar dolar dış ticaret açığı var. İhracat-ithalat farkı olarak. Bu ülke neden dışarıya devamlı borçlanıyor? Üretim önemli, ama dış ticaret açığının en büyüğü enerjiden geliyor. Nükleer santral, petrol, doğalgaz, diğer ürünler… Bunların faturası çok ağır oluyor. Lüks ithalat da oluyor, ama enerjinin payı çok yüksek. Almanya 1,5 trilyon dolardan fazla ihracat yapıyor. Biz ise 150 milyar dolar ihracat yapıyoruz. İthalat ise 250-260 milyar dolar. Kritik ürünlerde dışa bağımlılıktan kurtulmalıyız. Araba üretemiyor, çelik ithal ediyoruz. Teknoloji üretemiyoruz. Düzenleyici olması gereken devlet, stratejik meselelerde firmaları toplayıp “üretin” diyecek, arkasında da duracak. Aselsan İHA’lara takılan aletleri üretmeye başlayınca, ABD daha önce vermediği teknolojiyi “veriyorum” diyor. Bizim kendi sanayimizi kurup dışa bağımlılıktan kurtulacağımızı farkedince bunu önlemek için malzemeyi vermek istiyor. Uluslararası sermaye ve güdücüleri Türkiye’yi borç batağına sokar ve borçla beraber bağımlı kılmak isterken şu hususu da tesbit etmek zorundayız. Çünkü sadece eleştiri olsun diye konuşmak kolaylığına düşmek istemiyoruz. Yatırımlar için yabancı sermayeye ihtiyacımız var. Borç alıyoruz, onlar da yüksek faiz var diye geliyorlar. Bunun gibi her olayın birkaç yönü var. Reel-politiği önemsemek lazım, fakat teslim olmamak lazım. Kendi adına politika geliştirip aktör olmaya bakmalıyız. Her olayın birkaç yönü var demiştik. Mesela bir hastayı tedavi etmek istiyorsun. Bir ilacı veriyorsun, öbür organı bozuyor. Denge önemli, her şeyde olduğu gibi. İktisadın tanımında da “denge” var. Hasılıkelam ekonomi ayakları üzerinde duracak ki, yabancı sermayeye ihtiyaç kalmasın. Mesela Almanya’nın yabancı sermayeye ihtiyacı yok. Çünkü kendi kendine yeten ekonomisi var. Dış ticaret açığı vermiyor. Dünyanın iktisadi şartları karadüzen üretimi kaldırmıyor artık. Öbür yandan küçük esnafı da yaşatmalıyız. Bu nasıl olacak? KOBİ’lerin ülke kalkınmasındaki dinamikliğini de düşünürsek, sermayeyi ve geliri tabana yaymak gerekiyor. Tasarruf bilinci ve müteşebbis ruhu ile (ar-ge, rekabetçi ve orijinal düşünce vs.) bunu beslemek gerekiyor. Üretim faktörlerini ustaca yönetmeyi ve birlikteliğini sağlamak. Hiçbir şeyde israfa kaçmayacak, âtıl kalmayacak ve tembeller gerekirse sopa zoruyla çalıştırılacak. Dikkat edin, kölece değil, bir ideal uğruna olacak. Kalkınma kelimesini kullanırken gelişme ve ruhî hamle ile birlikte kullanmak maksadındayız, bunu da ifade edelim. Sermaye-emek ve teknolojiyi kolkola çalıştırmak; işin özeti milleti inanacağı bir mefkure etrafında kol kola çalıştırmaktır mühim olan. Asıl devrim ve hamle budur. Maddî üretime kafa yorarken, fikir ve çözüm üretimine de kafa yormalıyız. En önce baştakilerin buna inanması ve sistemli fikirden (cemiyet projesinden) hareket etmesi gerek. Tutarlılık olması ve yaz-boza dönmemesi için.  İktidardakilerin kadro olarak çapsızlığı yanında, muhalefetin de devamlı fren vazifesi görmesi ve statükoyu koruması buna engel gibi görülüyor ama zuhur eden aksiyon da bu zamanlar için vardır. Devlet, düzenleyici demektir. Anti-tekelci piyasa düzenleyicisi ve geliri adil dağıtıcıdır. Devlet dediğin manevî bir şahsiyettir ve onu kaba kuvvetten ayıran kimliği, gaye ve ideali olması, doğduğu toplumla mutabakat içinde yükselmesidir. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” diyen şeyh Edebali’nin anlayışında olduğu gibi. Oy almak için halka yaranmak ve günübirlik politikalar devleti yüceltmez, aslında hükümetleri de yüceltmez. Yalancının mumu misali olur ancak. Devlet nizamdır, nizam ise hukuktur, hukuk ise sistemdir. Nizam bizzat sistem ve sistem ise hukuktur şeklinde de ifade edebiliriz. İnsan olan yerde ekonomi, yönetim, zabıta, paylaşım vs. hepsi düzenlenmiş olmalıdır. Nizam olmayan yerde (sistemli anlayış), iktisadî nizam da kurulamaz. Ancak kısa vadeli tedbirler olur. Uzun vadede bunlar yürümez. Sık sık tıkanma yaşanır. Kapitalist sistem ürettiği krizlerle beslenip hayatiyetini sürdürüyor ama ortada örnek gösterilecek ve idealize edilecek bir model yoktur. Ve dünyanın iktisadi merkezi de artık Asya’ya kaymıştır. Çin-Kore ve ABD krizini de bu açıdan değerlendirmek lazım. Asya sermayesine çöreklenmek isteyen ABD’ye duyulan tepkiyi de görmek lazım. Artık dünya eski dünya değil, Türkiye de eski Türkiye değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan her yeri yıkılmış çıkan Almanların tekrar var olmak için ekonomik hamleye kalkmasının altında yatan sebep, varolma iradesi ve Alman ruhudur. Zaten Nazilik de bu ruhtan neşet etmiş ve yeni bir istikamet vermiş idi. Demek ki her şey insan iradesi ile oluyor. Teknolojiyi üretmek dahi insan çabasıdır. Ahlâkî kokuşmuşluk, yolsuzluk, bürokrasinin rahatlığı vs. ile millî hamle olmaz. Aslında bu hâle İslam’ı yok ederek geldik. Sermaye sahibi gidiyor, yabancı ile işbirliği yapıyor, ülkesini düşünmüyor. Yabancı ile işbirliği yapamayanlar ise maaşını düşünüyor, sadece kendi menfaatini düşünüyor. Japonların kalkınmasının altındaki amil de bilinmelidir. Japon İmparatorluğu’na bağlı olma ruhu; azimli, idealist insanlar… Ahlâk ve iktisat arasındaki ilişki ihmâle gelmez. Ucuz materyalist anlayış gereği ıskalanan durum; ancak sıkışınca başvuruluyor. Kalkınma hamleleri dâhil her girişim, karşılığını milletin ruh yuvasını bulduğunda başarılı olur. Şunlar söylenebilir: Ahlak yok ki ülkesini düşünsün, eğitilmiş insan da yok ki, üretsin. Hem ahlâken fakir, hem eğitim olarak fakiriz. İslâm anlayışı da çok sulandırılmış. 100 küsur yıldır İttihat ve Terakki zihniyeti hâkim idi. Devlet onların ellerinde idi. İslâm düşmanlığı yaptılar ve İslâm’ı bozdular. Reformist olup Müslüman ve aydın geçinenler var. Liberal düzenin fetvacısı olarak, Fetö misali çarpık bir İslâm anlayışı hâlâ yaygın ve neye inanılacağı tam olarak bilinemiyor. Cemiyete sunulacak sahih bir İslâm anlayışı yok (BD-İBDA hariç). Osmanlı’da kaynak belli idi, yetişiyor idi. Kökü ile bağlar kesilince birçok farklı yol türedi. Müslümanlar nereden beslenecek? Sahih İslâm anlayışı hangisi ve nerede? Ağacın suyu nerede, öz nerede? İktisadî meseleleri de içine alan, hayatî sual budur.   Baran Dergisi 561. Sayı  

Gomis, Belhanda, Feguli: Bu da mı Gol Değil?

Günümüzde “idealsizlik ideali” olarak kitleleri avutma aleti olan meşin top zannediyorum her şeyi tamam bir cemiyette aslî hüviyetine kavuşacak, yani müsabaka zevkinin seyrine doğru incelecektir. Bu meyanda şu hususlardan bahsetmek istiyorum: Türkiye Süper Ligi’nde bütün dikkatler Galatasaray Futbol Kulübü üzerinde; çünkü geçen sene başarısız bir sezon geçiren Galatasaray, bu sene yaptığı yabancı oyuncu transferleriyle beraber Türkiye Ligi’nde adeta rüzgar gibi esiyor, her oynadığı maç başka kulüp taraftarları tarafından bile alâka ile takip ediliyor. Bu alâkanın sebebi, Avrupa liglerine göre ağır aksak, kör sağır bir periyod çizelgesi taşıyan Türk liglerinin aksine Galatasaray’ın neredeyse doksan dakika boyunca pres yapması, rakiplerini bunaltması neticesinde müsabakalarda görmek istediğimiz heyecanlı anları ortaya çıkarması; bir maç süresince beş-on defa mühim anlar görmeye alışık seyirci ise bu haleti ruhiyenin doksan dakikaya serildiğini görünce ister-istemez dikkatini bu noktaya verecektir ve öyle de oluyor. Galatasaray’ın böylesine dikkat çekmeyi ve kendisinden söz ettirmeyi başarmasının iki sebebi var ki, bunlar mevzuyu futbol müsabakasından çıkartıp başka bir yere taşıyor. Birincisi heyecan! Bütün Galatasaraylı oyuncular lig maçlarında yatıp Avrupa maçı olunca kendini gösterme gayretine giren birçok futbolcunun aksine neredeyse her maçı uluslararası arenadaki bir maçın atmosferine taşıyacak bir heyecan dalgasıyla sahada top koşturuyor; böyle olunca da geçen sene bomboş stadlarda maç oynayan Galatasaray 50 bin kişilik stadını bu sezon her maçında doldurmaya başladı. Demek ki, heyecan, Galatasaray’ın aksettirdiği heyecan, evinde aynı maçı seyretmeye karar vermiş binlerce insanı stadlara taşıyacak kadar bir kuvvet dalgası meydana getirmeyi başarmış. Buradan yola çıkarak imanı olanın mutlaka heyecanı olduğu, heyecanı olanın da illâ bir şeye imanı olduğu neticesine varabiliriz ki, heyecanın olmadığı yerde hayat belirtisinin en düşük seviyeye indiğini söyleyebiliriz! “Hayat belirtisi” ibaresini de, hayatı kapsayan bütün sosyal şubeler ve ferdî işler içindeki hamle gayreti olarak düşünürsek, heyecanlı ile heyecansız arasındaki farkın gece ile gündüz arasındaki fark gibi olduğunu takdir edersiniz... Dikkat çektiğimiz ilk nokta olan heyecan meselesi kadar alâka çekici olan ikinci bahis ise Galatasaray Futbol Kulübü’nün bu sene yaptığı üç yabancı oyuncu transferi... Gomis, Belhanda, Feguli. Bu üç futbolcu sırasıyla Senegal asıllı Fransız, Faslı ve Cezayirli... Pek yüksek meblağlar ile Türkiye’ye gelen yabancı oyuncuların takımlarına uyum sağlayamaması, oyuncular arasında ciddi sürtüşmelerin yaşanması ve umumiyetle sezon sonunda oyuncuların takımlarından ayrılması sık sık yaşanıyor. Galatasaray’ın bu üç oyuncusu ise ilk defa Türkiye’ye geldikleri hâlde bir anda uyum sağladılar; çünkü kültür bakımından yahut kültür emperyalizmine uğramak bakımından bizimle ortak bir yönleri var. Bu Futbolculardan ikisinin (Belhanda ile Feguli) Müslüman olduğunu da hesaba katarak söyleyelim ki bu husus bana, yani, kültür bakımından uyum yahut uyumsuzluk meselesini, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Kültür Davamız eserinde geçen şu hususu hatırlattı: “Bir toplumdaki fertlerin ortaya koyduğu fikirler, o toplumun mensub olduğu medeniyet ve kültür ortamında yoğurulduğundan ve bu ortam da muhtelif toplumlarda farklı bulunduğundan, toplumdan topluma nakledilen fikirlerden fazla istifade edilemez. Bilhassa yabancı fikirlerin ithâl edildiği toplumun fertleri muayyen bir ilim kapasitesinden mahrum iseler, alınan fikirler o toplumun mahvına sebebiyet verir. Bu hususlar biyolojide de aynıdır: Gıda olarak aldığımız, –meselâ sığır proteinini- organizmamız aynen kullanamaz... Onu evvela insan proteinine çevirir ve sonra kullanır. Bu itibarla şayet müfekkiremizin metabolizması düşük ise, okuduklarımızdan ve duyduklarımızdan elde ettiğimiz fikirlerimizin kendisine pek faydası olmaz.” Bu vesileyle Galatasaray özelindeki bu hususların yanında memleketimiz futbol kulüplerinin yabancı oyuncu transferleriyle alakalı şu mühim meseleyi de yine aynı bakış tarzıyla kısaca ele alalım. Futbol Federasyonu üç sene evvel kulüplerin kadrosunda altı yabancı oyuncuya müsaade ederken bu sene bu rakam on dört; böyle olunca da, kulüpler getirecekleri oyunculardan elde edecekleri reklam gelirlerini de hesaba katarak yabancı oyunculara yöneliyorlar. Yabancı oyuncular için ise Türkiye çok cazip bir memleket; çünkü Avrupa’da bir futbolcu kendisine verilen toplam paranın neredeyse %25’ini şahsen vergi olarak öderken, Türkiye’de bu vergi meblağını kulüpler ödüyor... Tüm bunlarla beraber ortaya çıkan netice ise kulüpler alt yapıdan millî bir oyuncuyu 10 sene yetiştirmek gibi boş(!) bir uğraşla vakit kaybetmektense, evvelce yahut günümüzde Avrupa’da isim yapmış bir futbolcuyu, onun getireceği reklam gelirlerini de hesaba katarak transfer etmeyi (elbette maddî açıdan) daha kazançlı buluyor ve öyle yapıyorlar.... Böyle olunca da millî oyuncu yetişmiyor, ola ki yetişen olursa o da yabancı memleketlere kapak atmak için dört dönüyor. Şu manzara meseleyi açık eder zannediyorum: A millî takımın 18 kişilik kadrosunun 10 oyuncusu yurt dışındaki kulüplerin altyapılarından yetişmiş oyunculardan oluşuyor... Bizim bu mevzuda alâka kurmaya çalıştığımız husus irfan-kültür meselesindeki hususla birebir örtüşüyor ki yine Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun aynı eserinden hatırlatalım: “İrfanın iki yolu var. Biri kendi kaynaklarını doğurup onlardan, öbürü yabancı kaynaklardan irfana ermek… Dava kendi kaynaklarını doğurmak olduğuna göre, ikinci yolu, birincisine çıkaran bir geçit sayalım. O hâlde irfana erme davasında ilk iş, herhangi bir dil çarşafına bütün dünya irfan yemişlerini silkelemek, o dile bütün dünya hakikatlerini konuşturmaktır. Böylece, henüz yürümeye başlayan çocuk nasıl dilini döndürmeye ve mevzuunu seçmeye çabalarsa, milletler de yabancı mahsullerin bünyelerinde yapacağı karışmaları kendi hak ve hakikat telâkkilerinin mihveri etrafında yavaş yavaş sermayeleştirir. Nihayet öz irfanlarını içlerinden ifraz edebilecek kıvama ererler.” Kültür Davamız isimli eserden yaptığımız bu iktibası “Türk Futbolu’nu kurtarmanın iki yolu var” diye okunur ve meseleye böyle bakılırsa asıl ihtiyacımız olan şeyin yeni bir bakış açısı, yeni bir ruh, eskimeyecek bir heyecan olduğunu zannediyorum kolaylıkla anlaşılır!  Sadri Alışık’ın dillere pelesenk olmuş repliğiyle bitireyim: “Bu da mı gol değil?” Baran Dergisi 560. Sayı

"Kadınlar da Vardır” Kemalist İdeolojinin İzin Verdiği Kadar

Geçen haftaki yazımızda “Son Sömürge: Kadınlar” isimli kitaptan bahsetmiştik. Bu kitapla ilgili bir ayrıntı verelim: 1988’de yayınlanan bu kitap, 20 yıl sonra 2008’de tercüme edilmiş Türkçe’ye. Bu önemli bir vurgu, çünkü bizde “feminizm” hareketi, ister Kemalist, ister sosyalist, ister komünist ideolojik tabanlı olsun, hiçbir zaman beklediği tabanı bulamamış, toplumsal bir hareket haline gelememiştir. Bunun pek çok sebebi var, fakat en önemli sebeblerinden biri de, Batı kaynaklı bu hareketi, bizdeki muadillerinin hep 20-30 yıl geriden takip etmeleridir. Bahsini ettiğimiz kitap, bir tezi olan, bu tezini de güçlü argümanlarla besleyen bir kitap. Bizdeki “Tek Tanrılı Dinlerde Kadın” gibi kitaplarla, İslâm’ı da diğer dinlerle “aynı” kabul eden, basit ve sığ kitaplardan değil en azından. Feminizmin temel çıkış noktası Hristiyan ahlâkının ve Yunan aklının, kadını temelde “dışlayan” ve “yok sayan” bakışıdır ya, bizdekiler de aynı argümanı İslâm üzerinden dillendirmeye çalışırlar. Bizdeki Feminist hareket bu anlamda sığ ve taklitçidir. Batı’da tabiî bir süreç hâlinde gelişen hareket (Hristiyan dogması, Yunan Aklı, Sanayi devrimi), bizde zoraki, itekleye itekleye gelişmeye çalışmıştır. Sonra da mevzu bir cinsel kimlik dayatmasına dönüşmüş, “kadın bedeni” ekseninde gündeme gelmiştir.  Bahsini ettiğimiz kitap şu soruya cevap arıyor: “Gerçekten temel soruları ötekiler, yani ekoloji hareketi, alternatif toplumsal hareket ve kadın hareketi soruyor: Yağmalanmış bir doğada tam anlamıyla beşeri bir varoluş söz konusu olabilir mi? Kökleri insanların ve doğanın sömürüsüne dayanmayan toplumsal ve ekonomik örgütlenme modelleri oluşturabilir miyiz? Fakat, asıl olarak çevreci ve alternatif hareketin önerdiği ileriyi gören modeller bile Beyaz Adamın -hem Batı hem de Doğunun endüstriyel uluslarının - fikrî ufku ve de somut hayatı içinde tuzağa sıkışıp kaldı.” Ben Türkiye’de bu suali soran bir “feminist hareket” henüz göremedim. Aslında bırakın feminizmi, “başka bir ekonomik sistem mümkün” diyen, (İbda hareketi dışında) herhangi bir ideolojik hareket bile göremedim. Hâlâ kadının kılık kıyafeti, bedeni üzerinden tartışmalar ve suni gündemlerle meşgul oluyoruz. Öyleyse Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk yılları sürecinde bizde ortaya kadın hareketlerinin içinde, pek de bilinmeyen bir hadiseden bahsetmek, sanıyorum, ülkemizdeki feminist hareketlerin seyrini anlamak için de ufuk açıcı olacaktır. Nezihe Muhiddin. Kimdir bu kadın? 1889 yılında İstanbul, Kandilli'de doğar. Serasker Ağa Hüseyin Paşa'nın torunu, savcı Muhiddin Bey'in kızıdır. Eğitim hayatı Kandilli mahalle mektebinde başlamış, sonrasında kardeşiyle birlikte evde devam etmiştir. Farsça, Arapça, Fransızca ve Almanca ile bu dillerin edebiyatını özel öğretmenlerden öğrenir. Kadın sorunları üzerine düşünen, aynı zamanda ilk kadın gazetesi Hanımlara Mahsus Gazete'nin Zekiye takma adıyla aktif yazarlarından olan Nakiye Hanım ile annesinin edebiyat ve toplumsal sorunlar üzerine yaptıkları tartışmalar, Nakiye Hanım'ın evde düzenlediği toplantılar, ilerideki düşüncelerinin ilk tohumlarını atacaktır. Henüz sekiz yaşındayken, annesiyle birlikte kadınların kurdukları hayır derneklerinin çalışmalarında bulunur; Nakiye Hanım vesilesiyle Fatma Aliye ile tanışma fırsatı yakalar. Fatma Aliye Hanım ile ilişkileri uzun yıllar sürecektir. Yüksek öğrenim görmediği halde kendi kendini yetiştirecek, yirmi yaşında Maarif Nezareti'nin fen sınavını kazanarak fen bilgisi derslerini vermek üzere Kız İdadisi’ne atanacaktır. Aynı zamanda İttihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi'ne müdür olur. Maarif Bakanlığı'na eğitim hakkında raporlar yazar; birçok okulda müdürlük, ilkokul ve yabancı okullar için müfettişlik yapar. İki kere evlenir. Ancak edebi yaşamı boyunca ikinci evliliğinin soyadını değil, babasının soyadı olan Muhiddin'i kullanacaktır. 1911 ile 1944 yılları arasında ulaşılabilen 17 romanı, 300 kadar öyküsü yayınlanmıştır. Kadınlara oy hakkı, “hak verilecekse biz veririz” diyen tarafından henüz “verilmeden” 10 yıl kadar önce, 1923 yılında Cumhuriyet tarihinin ilk partisini kurmuştur. Kadınlar Halk Fırkası. Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmadan evvel. Tabiî ki, onay verilmemiş, onun bu girişimi engellenmiştir. “Parti kurulacaksa biz kurarız” diyen tarafından. 8 ay partisinin onaylanmasını beklemiş ve fakat beklediği onay gelmeyince, Türk Kadınlar Birliği adı altında dernekleşme yoluna gitmiştir. Kadınların oy hakkı için mücadele etmiş, meclise teklifler sunmuştur. Çeşitli dergiler çıkarmış, makaleler kaleme almıştır. Gelin görün ki, bu faaliyetleri Atatürk tarafından yasaklanmış, CHP’nin gazetesi Cumhuriyet’te ise “Havva’nın kızları, meclise girip yılın manto modasını tartışacak” şeklinde alaya alınmıştır. Nezihe Muhittin, siyasi hareketi engellenip, savunduğu fikirler “çok sert” bulunduğu için kendi kurduğu dernekten de çıkarılmış, hakkında yolsuzluk davaları açılmış, itibar suikastına maruz bırakılmıştır. Yazılı basında hakkında olur olmaz bir sürü haber çıkmış, savunduğu şeyler karikatürlerle alaya alınmıştır. Kadın derneği ise, kadınlara oy hakkı “verildiğinde”, “artık derneğimizin kuruluş amacı gerçekleşti” denilerek kendini feshetmiştir. Nezihe Muhittin, bu süreçte, kendi içine kapanmış, edebi alanda eserler vermiş, hikâyeler, tiyatrolar romanlar yazmış ve tek başına bir akıl hastanesinde ölmüştür. Bu olaylardan kısa bir süre sonra kurulan İstiklal mahkemelerinde, oy hakkı “verilen” kadınlardan biri, yine fikirleri sebebiyle, “şapka kanununa muhalefet ettiği gerekçesiyle”, idam edilmiştir. Bu kadın da Erzurumlu Şalcı Bacı’dır. Darağacı yolunda şaşkınlık içinde, "Kadın şapka giye ki asıla!" dediği rivayet edilir. Bu idamın, kadınlara şapka giyme yolunun hazırlanmasında fayda sağladığından söz edenler olur. Hatta derler ki, Erzurum’da Vali ve Kumandan Paşa bir araya gelmiş, ‘Şapka Kanunu’nun “muhayyilelere dehşet salmak” suretiyle kabulü için bu kadını asmak gibi bir karara varmışlardır.  Cumhuriyet tarihinden, Cumhuriyet’in hışmına uğramış iki kadın. Biri cumhuriyet değerlerine sahiptir fakat söz dinlemez, itibar suikastına maruz kalır, diğeri ise halktan garip bir kadındır, ibreti âlem için idam edilir. Türkiye’deki feminist hareketin “cumhuriyet kadınları” tarafından filan başlatıldığını iddia etmek, “Batılı pek çok ülkeden evvel biz kadına oy hakkı verdik” demek abesle iştigaldir. Cumhuriyet ideolojisinin, Kemalizm’in desteklediği kadın hareketinin muhtevası budur çünkü.  Gayet açık bir şeyden bahsediyoruz, tarihimizde bir kadın “şapka giymeye muhalefet ettiği için” idam edilmiştir. Bugün, kılık kıyafetin, yani bedenin, kadın hareketlerinde bu kadar “merkezi” rol üstlenmesinin temelinde yine bir kadının “ölü bedeni” yatmaktadır.  Baskı ve zorbalıkla kadına dayatılan “benim istediğimi giyeceksin”, “benim dediğim gibi düşüneceksin”e dair iki açık örnektir Nezihe Muhittin ve Şalcı Bacı. Türkiye’deki feminist hareketin temeli bundan ibaret… Son tartışma Türkiye’de hiçbir şeyin değişmediğinin de göstergesi: Harp Okuluna kabul edilen bir başörtülü kadın için, “modernizmin başarısıdır bu, dinin başarısı değildir” diye keskinlik yapan bazı İslâmcılar ile “cumhuriyet değerlerimiz dinamitleniyor” diyen Kemalistler ortak paydada buluşmuş görünüyor. Sistemin “izin verdikleri” üzerinden tartışmaya devam. Kadının kapitalist, laik, cumhuriyet sisteminde kapladığı yer, eğer başörtülüyse şu kadar, açıksa bu kadar. Tartışma bundan ibaret. Tekrar başa dönüp soralım: “Başka bir sistem mümkün değil mi?” Baran Dergisi 560. Sayı

Takdimdeki Deniz; Kaptan Mirzabeyoğlu

İbda bir cephesiyle edeb demek, edeb ise had bilmek. Bu yazı belli hadler çerçevesinde kaleme alındı ve hakiki kelâm sahibinin izzetine sığınıldı. Üstad’ın bir şiirinin başlığı; “Takvimdeki Deniz”. Tedaîsi; “Takdimdeki Deniz”. Takdim malum; “Sana bir takdimim olacak bütün hüviyetinle görüneceksin.” Söz Üstad’a ait. Bu takdim peşinde bir ömür FİKİR İDMANI ve geride koca bir külliyat. Külliyatın sahibi; Salih Mirzabeyoğlu. Takdimdeki deniz: “O Allah’tır ki, iki denizi salıverdi. Şu tatlı, susuzluğu giderir, bu tuzlu ve acıdır. Aralarında da kudretinden bir engel ve birbirlerine karışmayı önleyici bir perde koymuştur.”(Furkan, 25:53) Kur’ân’ın bu mucizesine şahit olunan deniz,Akdeniz sularının Atlas okyanusu ile buluşmaya başladığı Cebel-i Tarık boğazı. Farklı denizlerde mevcud ve dahası mümkün. “Takdimde Deniz” sırrı, hem bu kadar açık hem bir o kadar perdeli... “Takvimdeki Deniz” şiirinden: “Yana yatmış bir gemi.../ Kaybettiği âlemi/ Arıyor deryalarda./ Bu resim rüyalarda” Son 500 yıl, İslâm dünyası için yitirilmiş bir zaman hükmünde. Bu zaman diliminde hikmeti, edebi, dil ve diyalektiği, izzet ve iffeti ve daha pek çok şeyi kaybettik. Bir tufan gibi geçti her şey. Battık!.. Kıyıdan köşeden yürümeye, yüzmeye çalıştık, olmadı. Koca koca imparatorlukları göçerttik, şehirleri tanınmaz hâle getirdik. O muhteşem âlemi kaybettik. Derya: Deniz, bahr... Dery: Bilmek... Deryân: Bilmek, ilim. Derya aynı zamanda Kamus demek. Kamus: Büyük lügat kitabı. Rüya; ruhun kendi âleminden, Allah’ın lütuf ve ikramlarından istifâde ile, eşya ve hadiselerin dışında bazı hâllere şahitlik etmesi. Genel anlamda insanın uyku hâlinde iken gördüğü, duyduğu şeyler. Rüya, suretler âleminden akisler. Rüya, Allah’ın nurundan olan ruhun, ezeli âlem ile suretler âlemi arasındaki berzahı. Arapça, Hulm: Rüya, düş, hulyâ. Rü’ya: Düş. Rü’ya: Umut. Rü’yet: Görme, bakma, görülme. Farsça, Rûyâ: Yerden biten, bitici, nâbit. Rûy: Yüz, sima, çehre. Rüya denince akla gelen, Mirzabeyoğlu’nun dünya fikir ve sanat tarihinde eşi ve benzeri olmayan, “Tilki Günlüğü: Ufuk ile Hafiye” adlı rüyayı eşyadan daha gerçek bir buuda oturttuğu eseri. Başlangıç tarihi 17 Ağustos. Kitabın ilk baskı tarihi 1991. Kitap rüya ile gerçeklik arasında bir kâinat muhasebesi. “İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar” hadis-i şerifinden mülhem, rüya gibi hayatında tabire muhtaç oluşu eser boyunca satır aralarında mevcud.17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi; Büyük Deprem. Saat: 03:02. 45 saniye süren 7.6 şiddetinde sarsıntı. Resmi bilgiler: 17.480 kişi öldü, 23.761 kişi yaralandı, yüz binlerce ev ve iş yeri hasar gördü vesair. Aynı yıl laik Kemalist ve aynı zamanda Batı güdümlü 28 Şubat 1997 darbesi bütün uygulamaları ile meydanda. Bu zulme karşı yükselen ses: “1999 Kurtuluş Yılı- Müslümanlar dik durun. Karşınızda leşler var.” Sesin sahibi SalihMirzabeyoğlu. Depremden aylar önce söylenmiş bir söz ve yine aynı depremden 8 yıl önce baskıya verilmiş bir eser. Tilki Günlüğü, sadece bir misâlle gösterdiğimiz bu cephesiyle bileSIRRÎ’liğini muhafaza etmekte. Ve eser 1999’da yükselen bayrakla şu ilanı bir daha yapar: DÜNYA ÇAPINDA BİR HADİSE: KUMANDAN MİRZABEYOĞLU. Bir başka deyişle: KURTULUŞ GEMİSİ İBDA; KAPTAN MİRZABEYOĞLU. Şiirden: “Arıyor deryalarda.” Tedaîsi: Arıyor lügatlerde. Lügat: Söz, kelime, bir dili meydana getiren kelimelerden her biri. İbda Mimarı’nın deyişiyle “Âlemde bulunan her şey, kelimeler hâlinde, lügatte toplu; lügat, bir bakıma kâinatın toplamı.” İbda külliyatına aşina olanların birtakım terkibi hükümlerin mahiyetini seyre daldığı “Furkan Lügatı” bu çerçevede bir şaheser... Aslında mütefekkirin bütün kitapları tek bir eser. “Birbirini tamamlayan” ve aynı zamanda “KÂİNAT MUHASEBESİ-LÜGATI” olmak bakımından tek bir eser. Burayı biraz açalım. Takdim: “DÜNYA ÇAPINDA BİR HADİSE- KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN Dergilerden, gazetelerden ve televizyon ve radyodan tanıdığım meşhur Kaptan Kusto... Bu adam bir devrin (MarkoPolo)su, Evliya Çelebisi gibi tetkikçi bir seyyahtır ve tabiat denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibidir.  Bu adam basit ‘olabilir’ler veya ‘olabilir’ sanılan şeyler arasında öyle bir tecelliye şahit oluyor ki, 1400 yıl önce Kur’an’ın haber verdiği mucize önünde dize gelip Müslüman oluyor.” Kaptan; kumandan, baş, başkan ve reis mânâlarında.Kumanda; komuta. Bir nev’i anahtar. Anahtar; bir kilidi açıp kapamaya yarayan, ucu ve sapı çeşitli biçimlerde olabilen araç. Seslerin isimlerini ve müzik dizisindeki yükseklikleri belirtmek için portrenin başına konulan işaret. Bir problemi çözmeye, bir düşünceyi açıklamaya yardım eden araç. Kumandan Mirzabeyoğlu; Kumanda İBDA. Anahtar fikir İBDA. Sokrates’ten dışa vuran hakikat; mavi ışığı görmeden bir fikir beyân edemez, herhangi bir fikri tasdik edemezdi. MAVİ IŞIK. Anahtar ışık. Rüyada gelen mânâ: Kumandan mavi takım elbise içinde. Tabircide bir mânâ: takım erki, takım gücü. Ve kelimeler. Takım gücü; Kadro İbda. Surete bürünmüş mânâ. Suret; Mavi takım elbise. İçinde ki mânâ Mirzabeyoğlu. Kumandan Mirzabeyoğlu; ANAHTAR. “Mütefekkir’in mektebi hekimin eczanesi gibidir; oraya zevk duymak için değil, kurtaran ıstırabı çekmek için gidilir.” hikmeti hatırda. Ölüm Odası’ndan: “Rahman Sûresi’ndeki 19-20. âyetlerdebelirtilen, ‘İki denizin birbirine kavuşması, ama aralarında birleşmelerine engel bir perde bulunduğu’ hususunda geçen ‘Yeltegıyan-Bulamamacasına arama’ sırrı ve Furkan Sûresi’nde geçen, ‘İkiz denizin arasındaki Mania’ sırrı... Orada, ‘Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı’ başlar; bunun ufuksuzluk ufkunda, Allah Sevgilisi... Üstadım’ın, ‘Susan Deniz’ isimli şiirinin toplam ebcedi: 4668: Takım Elbise... Mehdî Derviş Muhammed: 1671: Sirayet-Yayılmak, bulaşmak, geçmek; sarî, denizci)... Arabça, BİDLE-Takım elbise. ‘Takım Erki’: 436: TLO-Süryanice, ‘Gençleşmek’.” İki deniz; ikiz deniz. İki deniz: Büyük Doğu-İbda. İkiz deniz: Büyük Doğu-İbda. İlki nasıla bakarken diğeri niçin peşinde. “Bir ayniyetin iki kanadı.” Hem birbirinin aynı hem birbirinden gayrı. Gölge ile asıl ilişkisi gibi. Büyük Doğu, İbda ile göründü. İbda bu sebeble Yürüyen Büyük Doğu. İkizler; birbiri ile farkı olmayacak derecede benzeyenler. Üstad, İkizler burcundan. Mirzabeyoğlu Boğa burcundan. Bu minvalde Hırka-i Tecrîd’de mühim bir not: “‘Ben miyim yoksa arşı boynuzunda taşıyan öküz’... Boğa burcundanım.’” Şiir, Üstad’ın “Çile” adlı şiirinden bir mısra.  Ve “Susan Deniz”. Hz. Eyüp Peygamber hatırda. Onca çileye rağmen müthiş bir sabır ve sükût hâli. 18 yıl. Bu sabrın neticesinde GENÇLEŞME. Hz. Eyüp Aleyhisselâm kıssası malum. Biz nihai noktasından bahsedelim. Sad suresinde bildirildiği gibi, Cebrail Aleyhisselâm, Hz. Eyyûb’un ayağını yere vurmasını söyledi. Ayağını vurunca, yerden berrak bir su çıktı. Bu su, içme zamanında soğuk, yıkanma zamanında sıcak akardı. Hz. Eyyub Aleyhisselâm bu sudan bir yudum içip, bir miktar da başına dökünce, hastalığı hemen geçti, kuvveti yerine geldi. Genç bir delikanlı oldu. Hz. Cebrail, ona temiz ve kıymetli elbiseler giydirdi. “Susan Deniz” Üstad’ın bir şiiri: “Gittim, gittim, denizin,/Sınır yerine vardım./ Hâlin bana da geçsin!/ Diye ona yalvardım.” Susan Deniz; Susan kâmus. Devam eden Telegram işkencesi ve 16 yıllık zindan hayatı hatırda. KUMANDAN: İdamdan dönülmüş mahkemede Hâkim sorusu: “Size neden Kumandan diyorlar?” Cevab: “Lakap, asıl adından başka bir kimseye başkalarının taktığı addır. (...) Kumandan lakabı da bana 1980’lerde ‘Rapor’ Dergisi çıkarken yakıştırılmış bir lakaptır.” (21 Şubat 2000 tarihinde DGM’de yapılan savunmadan) Kaptan, bir mânâsıyla Kumandan... Kaptan Mirzabeyoğlu; Kumandan Mirzabeyoğlu. İbda Mimarı anlatıyor: “1975, Üstadımın ‘Derviş Muhammed’ rüyasını yazıya döküşü... 1975, GÖLGE dergisinin çıkışı ve ‘Mirzabeyoğlu’ soyadını alışım. 1975, Üstadım’ın ‘Erken Gel’ isimli ‘Noktalama’sı... Davet yerini bulmuştur.” (Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, c.6, s.64) Mir; baş, komutan, kumandan, amir. Mirza Bey; Salih Mirzabeyoğlu’nun dedesi İzzet Bey’in babası Musa Bey, Musa Bey’in babası Mirza Bey. “Mirza Bey” oğlu; Salih Mirzabeyoğlu. O diyor: “Kendi kendimden kurtulur ve yerli yerine oturur gibi, Salih Mirzabeyoğlu... Davamın gurur ve şuurunu temsil eden bu isim, öbür ismimi günlük sıradan işlerde kullansın; bu işin öz plânındaki kıymet şerefi yeter ona!” (Tilki Günlüğü, c.3, s.334) Bu çerçevede “Medhe Layık Takdim” sırrı ve “Ben Kim’im?” davası “O Kim?” davasına bitişik. O; Kaptan Mirzabeyoğlu, Kumandan Mirzabeyoğlu, Mütefekkir Mirzabeyoğlu. İsme bitişik sıfatların hiçbiri rastgele seçilmiş değil, müstear bir mânâlandırma ise hiç değil. Başlığımızla mutabık olarak bir takdim, takdime layık bir adlandırma.  Kumandan Mirzabeyoğlu KİM’dir? Salih Mirzabeyoğlu; Erzincan, Mayıs 1950 doğumlu. Muhammed Şerif, baba ismi. Ancak dönemin yasakları arasında Anadolu insanının kendi evladına Muhammed ismi koyması mümkün değil. Hikâyesi şöyle: “Said-i Nursi Hazretlerinin kucağında, onun okuduğu ezan ve kulağına bu ismi seslenmesinden, yâni ismi konulduktan sonra, iş nüfus memuru safhasına geldiğinde, o zamanın şartları icabı nüfus memuru bu ismin verilemeyeceğini söylüyor ve Muhammed ismini ‘Muammer’ olarak değiştiriyor... ‘Kafa kâğıdı’nda: Muammer Şerif... Künyesi ‘Salih Bin Muhammed’ olan ben de kaderin bir cilvesi olarak bundan payımı alıyorum: Salih Bin Muammer Şerif.” Surete bürülü mânâ. Henüz bebeklik çağında Batıcı-laik zulümden nasiplenme. Hem de isim üzerinden. İnsanda isim oldukça mühim bir mevzu. Öyle ki, “ismiyle müsemma olmak” deyimi bu ehemmiyeti işaret etmek için var. İsmiyle müsemma olmak; fiziki yapısı, karakteri, şahsiyeti ve becerileri ile örtüşmek. Bu çerçevede hem öyle hem böyle Muhammed Bin Şerif yahud Muammer bir Şerif. Her ikisi de baba ismi. Salih İzzet ise kafa kâğıdında yazılı isim. Mirzabeyoğlu ise dede tarafından mülhem adlandırma. Dede tarafı: “Mutki Aşireti Reisi Hacı Musa Bey, onun oğlu İzzet Bey, onun oğlu Hacı Muammer Bey, onun oğlu Salih Mirzabeyoğlu... Büyük sahabi ‘Seyf’ül İslâm-İslâmın kılıcı lâkablı Hâlid bin Velid Hazretlerine kadar bir şecere...” “Babannem, rahmetli Hanife Süphandağı...(...) Rahmetli Babannemin annesi, Hazret-i Ebubekir soyundan. Ve Babaannemin annesi de -aynı zamanda Babasının diğer eşi olur- Abdulhakîm Arvasî Hazretlerinin kız kardeşi... YâniAbdulhakîm Arvasî Hazretleri, Babaannemin dayısı olur!..” “ ‘Kaptan Kusto Müslüman... Eski yazıda ‘kaf’ yerine ‘kef’ ile ‘Gusto’ olarak yazılabilişine nisbetle, ‘Gusto Müslüman’terkibi, ebced hesabında ‘Mirzabeyoğlu’na denk gelir...Malûm, ‘kaptan’; kumandan, baş, başkan, reis mânâlarınadır...Aynı şekilde, noktalı harflerin toplamı olarak, ‘Kaptan KustoMüslüman’ terkibi, noktasız harflerin toplamı olarak, ‘Derviş Muhammed’e denk gelir... Netice-i Kelâm: –‘Kaptan Kusto Müslüman-Kaptan Mirzabeyoğlu-Derviş Muhammed’ ” (Mirzabeyoğlu, İstikbal İslâmındır, s.12) Derviş Muhammed; Altun silsileden bir veli ve 33 halkalı zincir üzerinde 21. kolbaşı. Mevzuya dahli Üstad’ın bir rüyası vesilesi ile... Meraklısına takibi “İstikbal İslâmındır”danzaruri. Bir hatırlatma: 21 Eylül 2017 itibari ile Hicri 1439. yıl başladı. Derviş Muhammed Mührü, ebced hatırda. Ve bir mühür: “Derviş Muhammed-332.” Zâhire çıkışı şöyle: 1984 yılında vefât eden bir şahıs tarafından Kumandan’a verilen bu mühür, bir zaman sonra içerisine konulduğu eşyalar ile beraber zihne meçhul hâle geliyor, unutuluyor. Ancak yıllar sonra Kumandan’ın 16 yıllık esaret hayatı bitip evine dönünce “ihtiyaç dışı” lüzumsuz diye kaldırılan eşyaların arasında çocukları bir vesileyle buluyorlar. Ve silikleşmiş yazı temizlenince SIR perdelerinden biri daha aşikâr oluyor ve mühür üstündeki yazı okunuyor: DERVİŞ MUHAMMED-332. Kumandan bunu “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinin 255. bölümü olan “Şehitle Gelen...” başlıklı bölümünde şöyle izah ediyor: “Ariflerin gönlüne Allah’ın vurduğu mühür. ‘Derviş Muhammed-332’: 1441: Salih Mirzabeyoğlu... Derviş Muhammed: Adem Aleyhisselâm’dan bütün Peygamberlere kadar hepsini sancağı altında toplamakla, o zamandan bu zamana erenleri, sahabîleri, tâbîleri, velileri, mücahidleri ve bütün mümin ve müslüman toplulukları ihata eden, Mürşidi Allah, Allah Sevgilisi. O’nun ümmetinden ve Hacegansilsilesinin 21. kahramanı, O’nun ruhaniyetine Varis... ‘Derviş Muhammed Semerkandî-442’ mührü: 7725= 732: Abdülhakîm Koltuğu... Şehîdlerimiz bu kumaştan Allah’ın takdir ettiği)” Mevzunun farklı sahalara sarkması ve okurun ufkuna yeni tedaîler açmasını mahfuz tutarak, birkaç ölçüyü zikrederek yazımızı noktalayalım. 500 yıldır beklenen mütefekkir. İnceliğe dikkat: Müçtehid değil, mezhep imamı değil, MÜTEFEKKİR. Mütefekkir, sağa sola rahatlıkla yapıştırılacak yafta, lakap yahud etiket değil. İşin hakkını vermek ve ehline muhatap kılmak için özel bir keyfiyet. Bu çerçevede Mirzabeyoğlu niçin Mütefekkir? Allah Resûlü’ndenSahâbeye ve topluluk hakikati çerçevesinde süregelen Ehli Sünnet ve’l Cemaat yoluna sımsıkı bağlı İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, eserde derinleşen Muhyiddîn-i Arabî’den hikmetler devşirirken, işi bağlama noktasında müessirde derinleşen İmam-ı Rabbânî yolundadır. İmam-ı Rabbânî’ninaçtığı çığır, “ANLAYIŞI YENİLEMEK DAVASI” bir bayrak yarışı hâlinde daha sonra gelen kolbaşı Mevlana Hâlid, SeyyidTaha, Seyyid Fehim ve Esseyyid Abdulhâkim Arvasî eliyle Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’na kadar gelir. İbda Mimarı’nın “NAKŞİ SIRRIDIR KAVGAMIZ” deyişi bu çerçevede değerlendirilmeli. Baran Dergisi 558. Sayı