Yazarlar
Tüm Yazarlar
Devlet, Öküz ve Söğüş

Birkaç haftadır kaleme aldığımız yazılarda, globalizm dolayısıyla sermayelerin seyyar bir hâle geldiğinden, en ufak bir yük gördüklerinde kaçıp gittiklerinden, kaçıp gitmeseler de B planlarının ellerinde her zaman hazır olduğundan ve devletlerin de bu sebeble sermayedarlara vergi yükü yükleyemiyor oluşlarından kaynaklanan sıkıntılardan bahsediyorduk. Bahsi de umumiyetle global çapta ele alıyorduk ki, bu hafta gündeme düşen Türkiye’deki zenginlerin Malta’dan vatandaşlık alma haberleri, bu konunun başka bir buudunun üzerinde durulması gerektiğini bize ihtar etmiş oldu. Türkiye’deki zenginlerin başka ülkelerden vatandaşlık alması, ilk bakışta sanki burada işler iyiye gitmiyor, onlar da gemiyi ilk terk eden fareler gibi kaçıyormuş intibaı uyandırıyorsa da, işin aslı hiç de öyle değil. Neden mi değil? Çünkü Türkiye’de zaten devlet eliyle zenginleştirilmiş servet sahiplerinin hiçbiri, dünyanın diğer bir ülkesine gidip de bizim milletin sırtından kazandığının yüzde birini bile kazanamaz da ondan. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu diyordu ki; “T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukukta bunların çıkarına göre, ekonomi de, siyaset de, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır.” Aradan geçen 19 senede değişen iktidarlar, bakanlar derken bu çete düzeni değişti mi, değişmedi mi? Değişmemiş olacak ki, bu ülkede Gezi Olayları, 17-25 Aralık, 15 Temmuz vesaire bir sürü badire yaşanmasına rağmen memleketin kaymağını yiyen kadrosu değişmediği gibi her sene kaymaklarını daha da kalınlaştırarak bugüne geldiler. Bu sebeble bu zenginlerin gidip başka ülkelerden vatandaşlık almaları onların kaçacağının değil, daha rahat kaçırmanın peşinde olduklarını gösterir. Burada devlet ve vatandaşın sırtından elde ettikleri geliri bu ülkede tutmak onların gözünde aşağılık bir iştir. Olsa olsa döviz ve altın kurunda spekülasyon yaptıklarında, bu oynaklıktan azamî derecede nemalanmak için dışarıdan içeriye para sokar ve servetlerine servet katıp, yine mevduatlarını alır giderler. Devlet, öküzün trene baktığı gibi bunların senelerdir milleti ve devleti söğüşlemesini seyretmekle yetinmez; ayrıca bunlara vergi indirimi, özelleştirme kıyağı, arazî tahsisi yoluna giderek, bir de bunları devletin tüm imkânlarıyla teşvik eder.  Hâl böyle iken, Murat Ülker’in servetini İngiltere’ye taşıması, Sabancı Ailesinin kimi ferdleri ile Abdi İbrahim İlaç’ın sahibi ve Kurukahveci Mehmet Efendi’nin sahiblerinin Malta’dan vatandaşlık almaları onların kaçtığının değil, kaçırdığı ve kaçırmaya devam edeceğinin resmidir.  Yurt Dışına Giden Gençler 3000 Ailenin fertlerinin yurt dışına kaçmak için bir sebebi ne kadar yoksa, bu ülkede yetişen gençliğin yurt dışına kaçmak için o kadar çok sebebi var aslında. Bir kere her şeyin başında gelen istikbâl kaygısı; Türkiye’de 3000 aileden başka hiç kimse yarınından emin değil. Çünkü Ağustos ayında gördüğümüz ve daha önce de defalarca kez benzerleri yaşanmış ekonomik krizler 3000 Aile’nin servetine servet katarken, geri kalan herkesi fakirleştiriyor.  Batılı hayat tarzına “tapınılan” bir ortamda büyütülen gençlik, böylesi şartlarda niçin bu ülkede kalmak istesin? Zaten onun gözünde Batı düzeni, Batı ülkeleri, Batı normları ideal olan değil mi? Hatta onların asıl vatanları, bu açıdan bakacak olursak, Türkiye değil, Batı ülkeleridir. Ayrıca bu kadar halkın beynini çağdaşlık ıvır-zıvır diye 90 yıldır iğdiş ettikten sonra gençlere, en azından düzen sahiblerinin kızmasının alemi yok. Ki bu düzen sahiblerinin çocukları da “kapağı oraya atma” peşinde…  Sıkıntı çekilmez mi? Çekilir elbet ama bir “şey” uğruna çekilir. Meselâ devlet milletine bir ideali hedef gösterir ve herkes bu fikir etrafında kenetlenerek, gerekirse süpürge tohumu yer ama mefkûresinin peşinden gider. Türkiye’de böyle bir ideal var mı? Seneler evvel söyledik; yol, köprü ve tünel elbet gerek ama bunlar ideal değil diye. Yani, yok! Meselâ bu büyüme, kalkınma, bilmem kaçıncı ekonomi olma diye hedeflerden bahsediliyor, 2023, 2071 falan diye. Gerçekten anlamıyorlar mı, yoksa salağa mı yatıyorlar? Son 17 senedir bu ülke ekonomi büyüyor büyümesine de, millet bu büyümenin neresinde? Yukarıdaki bölümde izah ettiğimiz üzere 3000 aile ile onlara yapışık gezen asalak remoralar* ve iktidarın elindeki kaynaklardan istifâde eden dalkavuk ihale şirketlerinden başka bu büyümeden nasiblenen kim var? Milletin eline 2000’li yılların başında birkaç kuruş para geçti, 2010’dan sonra eline geçenden fazlası uçup gitti. Vatan, millet ve devlet ile bağları gevşemiş, kendisinin de müstakil bir ideali olmayan gençlik, bir de bu manzaranın şuurundayken neden bu ülkede kalsın? Sebebi yok. Demin dediğim gibi 3000 ailenin bir sebebi var, onlar dünyanın hiçbir yerinde kazanamayacakları parayı bu milletin ve devletin sırtından kazanıyorlar, genç niçin kalsın?  Adalet Duygusu Kayboluyor Son yıllarda adalet duygusu cinayetin, tecavüzün, kadına şiddetin cezalandırılmasına irca edilmiş vaziyette. Oysa ki bunlar zaten kaskatı vakıalar, yani bunların hislere bakan ciheti zayıf. Asıl yukarıda işlediğimiz gelir dağılımındaki dengesizlik, milletin adalet duygusunun kaybolmasına sebeb oluyor. Milletin sırtından haksız kazanç elde edip bunların yurt dışına kaçırılması, ihalelerden zengin olup elde ettiği gelirle Londra’da sokak satın alanlar, futbol klüplerinin çarçur ettiği paralardan doğan borçların devlet bankası tarafından yeniden yapılandırılması ve tüm bu esnada her geçen gün daha çok yoksullaşan vatandaş.  “Adalet duygusu kayboluyor” değil de adalet duygusunun karşılığı yok desek daha yerinde olur sanki. Çünkü bir şeyin kaybolması için evvelâ var olması gerekir. *** Devlet, çeşitli sermaye grublarının kendisini ve milleti soyup soğana çevirmesine öküzün trene baktığı gibi bakmaya devam ettiği ve hatta bir de bunu teşvik ettiği sürece bu ülkede hiçbir şey değişmez. İslâm büyüklerinin dediği üzere, “Bir devlet küfür düzeni üzerinde ayakta durur ama zulüm üzere ayakta duramaz.” Üstad Necib Fazıl’ın “Allahın on pulunu bekleye dursun on kul; / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; / Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!” diye tarif ettiği ekonomik düzenden büyük adaletsizlik, zulüm mü olur?  Bu devran düne kadar böyle gelmiş böyle gidiyordu, çünkü kimse neler döndüğünü görmüyordu. Oysa ki şimdi öyle mi? Herkes biliyor kimin neden ve nasıl nemalandığını, kimin dalkavukluğu karşılığında ne aldığını ve tüm bunların bedelinin kendisinin cebinden çıktığını. -Mış gibi yaparak geçirilen günlerin artık son demleri.    *Remora: Köpekbalıklarıyla beraber hareket edip, onların avlarından artakalanlarla beslenen bir tür balık.  Baran Dergisi 626. Sayı

Dava Ahlâkı

Ahlâk, eşya ve hadiseler karşısında tavrımızdır, hareketlerimize ait değerlerin toplamıdır. Her şeyden önce insan, ahlâkî bir varlık ve “değer” taşıyıcıdır ve bunu da hürriyeti ile yerine getirir. İnandığı ile yaptığı arasındaki uyum da diyebileceğimiz ahlâk, insana hastır. İnsan, nizam kuran ve nizam yıkandır. Kendi hareketleriyle kendini tayin eden “süje”dir ve başkalarıyla da hürriyetleriyle yakınlık kurarak ilişki geliştirir. Başkalarını nesne veya sömürü aracı olarak görmesi doğru olmayıp insanî (ahlâkî) vasfına zıttır. Varoluş ferden yaşanır. Kimse kimsenin yerine oluşunu gerçekleştiremez. Hukukî bir tabirle söylersek, varoluş kişiye sımsıkı bağlı haklardandır, devredilemezdir. Varoluşundan kaçarak iradesini bir cemaate teslim edenler her ne kadar bağlılıktan bahsediyorsa bile burada kendini kiraya verme ve kafa çilesinden kaçma vardır ki, bu husus modernizmin istediği “robot insan” tiplemesine denk gelir. İslâm’da ise bağlılıkta kendini ortaya koyma vardır. Başkası olmadan başkası olma vardır. İslâm’da körü körüne bağlılık yoktur, basiretle bağlılık vardır. Necip Fazıl’ın temel eseri İdeolocya Örgüsü’ndeki dokuz temel prensipten biri de ahlâkçılıktır. Bir diğeri ise şahsiyetçiliktir. Salih Mirzabeyoğlu’nun temel eserlerinden İbda Diyalektiği’nde ise bu ilkeler, “muhakeme usulü prensiplerimiz” diye verilmiş ve diyalektik (usulî) bir çerçeve içinde bütünlükle ele alınmıştır, “kontrol ölçüleri” olarak işlenmiştir. “Nefs muhasebe ve murakabesi” prensipleriyle birlikte ve “İslâm nizamı”ndan bahsedebilmenin şartı olarak... Diyalektik ve fikir ölçüleriyle birlikte düşünülmesi gereken söz konusu dokuz umdeyi burada hatırlatalım: “Ruhçuluk, Keyfiyetçilik, Şahsiyetçilik, Ahlâkçılık, Milliyetçilik, Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik, Cemiyetçilik, Nizamcılık, Müdahalecilik.” İhlas ve samimiyet her şeyin başı iken ahlâk ise bunun tüm ilişkilerimizdeki adıdır. Fikir ise meselelere çözümler bulma mânâsı taşır. Ahlâk aynı zamanda bir fikirdir. Ahlâk felsefesinde farklı teoriler vardır. Metafizik, dinî, materyalist, bilimci vs. ahlâk olabilir. Ahlâk hem pratik, hem normatiftir. Fikir var, ancak ahlâk yoksa o fikir ileriye gidemez. Ahlâk var, ancak fikir yoksa dürüstlük ve samimiyet söz konusu ama cemiyetle ilgili bir şey ortaya koyamama ve sonucunda içine kapanmaya varılır. Nostaljide kalmak veya platonik aşk gibi saçma ve kopuk durumlar doğar.  İhlas, içi-dışı bir olmak, samimî olmaktır. Zıddı ise münafıklık olup İslâm’la bağdaşmaz. Gerçek İslâm toplumu ise pazarlıksız Allah ve Resûlü’ne tâbi olmuş, iman temeli üzerine birleşmiş ve bu temel üzerinde birbirlerini sevmiş insanlardan oluşur. İman ve ihlas bir ruh işi olduğu için “İslâm kalbin yoludur” denmiştir. Burada nefs tezkiyesi şartı görülür. Ve Allah Resûlü’nün “Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim.” hadisindeki hikmet de idrak edilir. Samimiyetin ve tutarlılığın (dürüstlüğün) ifadesi olan ahlâkın olmadığı yerde ise İslâm kardeşliği ve gönüldaşlık yükselemez. Ahlâk, fikrin içine işlemiş işletici sıfattır ki, kendisinden doğduğu fikri ileriye doğru zuhur ettirir. Ahlâkî gerekçelendirmelerin fikrî bir izahı vardır ama ahlâk olmadan fikir daha ileriye gidemez. İhlas var ancak sevgi yok; sevgi var ancak ahlâk yok; ahlâk var ancak fikir yok... Bu mevzuları açalım: İslâm baştan sona samimiyettir ve ahlâkî temeldedir. Ahlâkî ilkeler tasavvufta sistemleşmiştir. Bunların bazılarını sayalım: Kardeşini sevmek, fedakârlık, nezaket, tevazu, hasetlenmemek, dedikodu ve gıybet yapmamak vb.dir. Bunlar herkesin bildiği ve kabul ettiği hususlardır. Kamil mü’min olmak kolay olmadığına göre mühim olan bu yolda olmak ve nefs ile cihadını sürdürmektir. Ahlâkî seviyen kadar Müslümansın ve olgunlaşma (tekâmül) sürecinde olduğun müddetçe saygıyı hak edersin.  İhlasın olmadığı yerde birbirlerine kenetlenen Müslümanların toplumundan bahsedilemez. İhlasın olmadığı yerde ilişkiler riyakârlığa veya birbirine taktik yapmaya döner ki, burada kardeşlikten ve gönüldaşlıktan bahsedilemez. Menfaat veya bazı hesapçılık ilişkilerinde kardeşlik geri planda kalır. İki mü’minin birbirlerine taktik yapmaları düşünülemez. İlişkilerimizde ahlâkî ilkeler geçerli olmalıdır. Mü’min özü-sözü bir olandır. Samimiyetin olmadığı yerde ise kardeşlik yürümez. Eğer sürüyorsa ya bir taraf saftır yahut iki taraf da birbirine rol yapmakta, menfaatlerine göre birbirlerini kullanmaktadır. Bu ise gönüldaşlık ilişkisi değil, yandaşlıktır. Hatta iş şer ittifakına kadar varır. Böyle yerlerde dava yürümez, gerçek kardeşlik ve gönüldaşlık dayanışması doğmaz. İslâm binasının duvarları inşa olmaz. Zira mü’min hadiste de işaretlendiği üzere birbiriyle kenetlenen bir duvarın tuğlaları gibi olmak zorundadır.  Fikir olmadan insan ve toplum meselelerine çözümler sunamayız. Zira “insanlar topluluğu” oluşturmak için etrafında birleşeceğimiz fikirler manzumesine ihtiyaç vardır ki, bunun dünya görüşü mânâsında ifadesi ise bizce işaretlenmiş olup BD-İBDA ideolocyasıdır. İhlasın olmadığı hiç bir yerde tekâmül olmaz. Ne kadar fikirden dem vurulursa, bu hususta kalem oynatılıp edebiyat parçalanırsa da yol alınamaz. Dava ona inanmış ve onun uğrunda gerektiğinde can veren insanlar eliyle yücelir, isterse bu dava batıl olsun. Komünistlerin iktidarında görüldüğü gibi… Mesela Lenin, davasına vecd içinde inanmış, gözü kara bir devrimci idi. Davanın yürüyeceği şartlardan bahsettik. Ölçüleri bilelim ki boy ölçümüzü de görelim, ona göre kendimizi düzenleyelim-düzeltelim. Ölçüleri tamamen kaybeden ve işi edepsizliğe vuranlara ise “gönüldaş” veya “kardeş” muamelesi değil, ölçülerin istediği tavrı göstermek zorundayız. Zira hadisle de sabit olduğu üzere, “Kibirliye kibretmek sadakadır.” Kötüye kötü demeyen ve tavır almayan da kötüdür. Münşeat’tan (S. Mirzabeyoğlu) Küçük Adam başlıklı şiiriyet: “Bilirim kalblerinizin kin ve hasedini / kin ve hasedi bilmeyecek kadar büyük değilsiniz / üstelik arsız ve pişkinsiniz!” Mü’min beş türlü şiddet içindedir. Bunlardan biri de mü’min kardeşi onu çekemez. Hadisle sabit olduğu üzere hased, ateşin odunu yediği gibi kişinin amellerini yer-bitirir. Hased hastalığı, dedikodu ile birlikte nefs tezkiyesinde önemli bir noktadır. Hasedçilik hastalığı davranışlarına tamamen yön veren sözde gönüldaşlar vardır ki, kalbi kararmaya başlamış demektir. Cahillik ve gurur da bunu desteklemektedir. Cihadı terkeden veya yalancıktan cihad edenlerde bu süflî haller daha sık görülür.  Bazı insanlar yanar-döner bir karakter arz eder ve esasen istikamet davası zordur. İhlasını da yitirdiği için her şeyi hesap-kitap içinde görmekte, kardeşlerini de sevememekte bilakis rakip ve düşman olarak değerlendirmektedir. Böyle samimiyetsizler bir araya gelerek nefslerinin ortak noktasından yürüyerek bir şeyler yapsalar ve yapılanlar dava adına lehte neticelenmiş olsa bile kendilerinin bir tekâmül elde edemeyeceğini söyleyebiliriz. Zira ihlassız amellerin bir ecri olmadığı ölçülerle sabittir. Parsa hesapları peşinde olmak da dava aşk ve ahlâkıyla bağdaşmaz ve böyleleri de gönüldaşlık değil, yandaş kategorisine girer. Şunu da belirtelim ki, maalesef parsa ve unvan peşinde koşanlar, ihlaslılardan daha gayretli olmaktalar. Gönüldaşlık ve kardeşlik demişken bir Arap atasözü aklıma geldi: “Kardeşin, seni tasdik eden değil, sana dostluk edendir.” Gerçek dost, her dediğini tasdik eden değil, dayanışmalı fikir oluşumu içinde seni eleştiren ve geliştiren, hataların yanında durmayan ve uyarandır. Ahlâkî ve fikrî ilkeleri ihmal ederek ve çoğu kere çiğneyerek bir araya gelenlerin oluşturduğu grup ise cephe faaliyeti değildir. Öyle ki böyleleri İBDA fikriyatını ve Kumandan’ı da kendi parsa hesaplarına meta yapmaktalar. Kavgadan kaçmak ve nefsini oyalamak için hadis-tefsir okuyanlarda olduğu gibi, güya davanın ilkelerini kendi çirkef ağızlarına alet edenler, edepten de yoksun oldukları için kendi seviyelerine davayı indirmeye çalışırlar. Külliyattan şu tesbit bahsettiğimiz “kaşar İbdacılar” ve benzerlerine denk düşüyor: “Kitap bir aynadır: Yüzüne bir maymun bakarsa elbette bir havarinin görüntüsünü yansıtmaz.” Amerikalı bir antrapologa veya Çinlilere atfen geçen bir söz vardır: “Küçük kafalar kişilere, orta kafalar olaylara, büyük kafalar fikirlere bakar.” Demem o ki, hadiselerin ardındaki fikirleri öğrenirsek, “o onu yapmış, bu bunu etmiş” tarzında basit izleyici olmaktan çıkarız. Hadiselere yön veren fikir sahibi olur ve aksiyonumuzu (kendinden zuhur) icra ederiz. İç ve dış hadiseleri televizyondan vs. seyretmekten ziyade yönlendirici fikri idrak etmeye ve davamızı inşa etmeye bakmalıyız. Kaba ve ilkel ağızlarda ulvî ve medenî bir dava yükselemez. “Nefs muhasebe ve murakabesi” Müslümanlığın icabıdır. Hatalarından ders çıkarıp hedeflerine odaklanan, düştüğü yerden kalkmasını da bilen, kısaca olmaya ve ermeye bakan erlerin eliyle dava yükselir. Geçmişte de bu böyle olmuştur, bugün de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır.  Baran Dergisi 626. Sayı

Dava Bayrağı Dalgalanıyor

Bugün için Türkiye ve dünyada, “Kurtuluş yolu”nun usûl ve esaslarını ortaya koyan tek hareket İBDA’dır! Bunu, kuru bir iddia gibi ortaya atıp, öyle olduğunu sandığımız için söylemiyoruz! Delilleri ile birlikte ispat da ediyoruz. Geçmişten günümüze kadar, İBDA’nın dışında kalan irili ufaklı bütün yapıların mücadele adına ortaya koydukları esaslı bir fikir sistemi var mı? Yok! “Var!” diyenler nedir izah etsin! Yapılan bütün çalışmalar, “dostlar alış verişte görsün” misali gösterişten öteye geçmedi. Elde plan yoksa o plan çerçevesi içinde bir hedef ve uyulması gereken kurallar da yok demektir! Basit bir ev yaparken bile, o evin önceden nasıl olacağına dair bir planı olur. Ve o plana göre hareket edilerek ev yapılır. İhtiyaçtan fazla malzeme tedariki ile ev yapılmaz. İslamcılık iddiası taşıyan ciddi boyutlardaki bir kesimin fikirsiz, plansız ve insiyakî düşünme alışkanlığına sayısız örnek bulabiliriz, lakin biz örneğimizi günlük siyasetten verelim: Gâvurun kurduğu sistem bütün mekanizmalarıyla tıkır tıkır işlerken, hasbelkader onun başına geçmiş ve bütün desiselere rağmen bir türlü yıkılamamış Cumhurbaşkanı’na veryansın edenlerin şurada burada güya dava adına muhalefet tellallığı yapmaları… Buna ne demeli? O giderse her şey sütliman mı olacak? Onun yerine teklif ettiğiniz kim var? Yoksa kimse yok mu? Onu düşürebilseler yerine getirecekleri kişi milletin adamı mı olacak? Sürüsüne kurtların saldırdığı bir çobanı bizim köyde bir kahvede aralarına alıp sıkıştıran birisine çoban: “... ağa, sen köpek olsan o kadar canavara karşı ne b.k yiyeceksin” demiş... Erdoğan devrilse bilmem nerelerine kına yakıp zil takıp oynayacak çapulcu, embesil, maşa, emperyalist domuzların uşaklığını yapmaya teşne, kerameti kendinden menkul bir güruh var ve bunlar herkesçe malum belli tipler, çeşitli güç odakları... FETÖ, PKK avaneleri, PYD sevicileri, CHP zihniyeti, melanet çetesi, Ergenekon artıkları, Perinçek kusmukları, İYİ Parti, HDP... Kemalist’i, “muhafazakâr”ı... Şu bu hepsi, hep bir ağızdan “Mevcut gidişatı durduralım da biz bi gelelim hele, sonra ne olursa olsun!” yarışındalar... Bunları anladık da ya İslamcılar? Ancak bu kadar birleşmezin bir ortak paydası olabilir: O olmasın ben olayım, o oturmasın ben oturayım. Dibine kadar nefsaniyet. Birisi kendi kendini Anatürk ilan edecek derekeye kadar düşmüş, kendi çalıp kendi oynayan bir kadın. Diğeri doğru dürüst muhalefet etmeyi bile beceremeyen, oradan oraya savrulan kıl kuyruk... Diğerleri, yani hepsi birbirinin aynı!.. Hepsinde som bir enaniyet!... 2014’te bana “Ak Parti yalakası moruk” diyerek saldıran bir müptezel vardı. Yeni yetme, Mihraç Ural ve Beşar Esed haşeratından harekete fayda bekleme modunda kıvranan bir moloz... Bir taraftan Erdoğan’a söver, öbür taraftan sövdükleri adamdan “bir şey yapmıyor” diye yakınırlardı. Kendini Esed’in kucağına atan ve Mihraç Ural ile pozlar veren ağdalı mücahit ile DİCK adlı bir örgüt kurmuşlardı. Yanlarında da her fasılda akortsuz saz çalan bir fasıkla birlikte...  “Devrimci” örgüt şemsiyesi altında toplanıp İBDA’nın ortaya koyduğu mücadele usullerini hesap etmeyen, bunun manasına ermemiş, yeri geldiğinde İBDA’cı diye kendilerine güzel isim seçerek pazarlamaya çalışan kimi ahmaklar, paylarını düşen cevabı bizzat Kumandan’dan almışlardı. Dün ve bugün, “Kurtuluş yolu”nun usulünü ve esaslarını dosta/düşmana her vasatta haykıran İBDA... Kadroları ile birlikte her zaman ve her yerde “küfrün surlarına tırmanış”ın öncüsü olan İBDA... Bu güne kadar başta Salih MİRZABEYOĞLU olmak üzere cepheler, zindanlar ve meydanlarda şehitler vererek bedel ödeyen İBDA... Bütün sapık anlayışlara zamanında “DUR” diyen tek hareket İBDA... Dün İBDA’nın, (dün dediysek 30-35 yıl önce) FETÖ uyarılarını dikkate almayanlar bugünkü manzarayı asla anlayamazlar!.. Dün, İran, Humeyni, mezhepsiz, sapık, itikadı bozuk/düzük her hainane hareket hakkında konulan doğru teşhisleri anlamayanlar, bugünü hiç anlayamazlar! İBDA var olduğu müddetçe, bu topraklarda istiklalini ilan eden dava bayrağı her burçta dalgalanmaya devam edecektir. İBDA’nın hâkim olmadığı bir mekânda gerçek mânâda kurtuluş mümkün değildir. Tarihimiz, İBDA mensuplarının inancımızın hâkimiyeti uğruna vermiş olduğu destansı mücadeleye şahittir. Bu ülkede mücadele adına ortaya konulan doğru bir strateji varsa, onun ne olduğunu açıklayabilen tek hareket İBDA’dır. Hareketlerinden ve davranışlarından İBDA’nın ortaya koyduğu anlayışa zıt, hainlik ve ihanet kokan tavırlarla boy gösterenlerin yeri ve adresi bellidir. Düşmanlarımız belirlenen hedefe doğru nişan alıp tetiğe basıyorlar. Ama vurulanların birçoğu dost ateşine kurban gidiyor. Bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur; cephede kendi safından kurşun yiyen asker kime hücum etsin? Düşman karşıda belli. Oradan gelecek saldırılara karşı mevzilendiği siper de sağlam.  Bu da belli... Ama mermiyi arkadan yiyor ve ateş edeni de tanımıyorsa? Yenilmek mukadderdir. Mekanizma’dan baslayalım: Askeri bir deyim. Tüfeklerin mermisini harekete geçirmek için önce mekanizma dediğimiz düzeneğin kurulması gerekiyor. Bunu yapmadan tetiğe basamazsınız. Basarsanız boşuna tetik düşürmüş olursunuz. Türkiye halkı, bunca zulme rağmen İslâm’a teslim olmuş bir millet olduğunu her zaman isbat etmiştir. Bırakın İslâm’a teslim olmayı, bu ülkenin komünisti, ateisti, Süryani, Ermeni, sağcı solcu, Kemalist, laik, Atatürkçü, Alevi, Laz, Çerkez, Kürt ve Türk her ferdinin tamamının bünyesine, şöyle veya böyle İslâmiyet’in ortaya koyduğu değerler sisteminin az veya çok kokusu sinmiştir. O yüzden, başka kelimelerle kendini tanımlayanlar da, “biz de Müslümanız” derler. Bu türden insanların kullandıkları kelimelerin birçoğu bizim medeniyetimizin membaından çıkan cevherlerdir.  İşte o kokuyu bile bir türlü silip atamadılar. Her yola başvurdular, hemen hemen her şeyi denediler. Olmadı, olmuyor, olmayacak! Düşmanlarımız bu ülkede bundan böyle her istediğini yapamayacak.  Yaptırmayacağız! Bu ülkede “Kim garazsız ve ivazsız Allah ve Resulü diyorsa biz onlardanız, onlar da bizdendir.” “Allah, dava bayrağını en tepeye dikme murâdımızı dâim, kâlbimizi kavî, zekâmızı keskin, bileğimizi kuvvetli, silâhımızı şaşmaz, bütün menfîliklerimizin yerine müsbetlerini kâim etsin. Öteye yüzü kara gitmeyelim.”*   *Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa, Sh. 364 Baran Dergisi 626. Sayı

Gal Horozu: Rene Descartes (1)

Modern felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen ve kendinden sonra gelen tüm felsefî akımları büyük ölçüde etkileyen, dahası, 17. Yüzyıl aydınlanma felsefesinin ana karakteristiğini belirleyen kişi olarak bilinen Rene Descartes hakkında kısa da olsa bir bilgi verelim.  Fransa’nın Touraine bölgesinin La Haye kasabasında doğan Rene Descartes (31 Mart 1596), doğumundan bir yıl sonra annesini kaybeder. Babası Joachim ise Bretagne parlamentosunda çalışan bir müşavirdir. Özel bakıcı ve öğretmenler eşliğinde yetiştirilen Descartes’ın çok sık hastalandığı, bundan dolayı da içe kapalı bir kişilik olarak yetiştiği rivayet edilir.  1604 yılında bir Cizvit okuluna, La Fléche Kraliyet Yüksek Okuluna gönderilir. Burada Descartes, yaklaşık on yıl kalır ve elbette Latince öğrenir, skolastik felsefe, Yunan ve Roma klasiklerine dair yoğun bir eğitim görür. Bunun yanında tiyatro, eskrim gibi dersler de alır. Okul hayatında felsefe ve matematiğe özel ilgi duyar. Matematiğe duyduğu ilginin gerisinde matematiğin yöntemsel açıdan sağlamlığı etkilidir. Daha sonra Poitiers Üniversitesi’ne giden Descartes, 1616 yılında babasının beklentisini gerçekleştirir ve bu üniversiteden hukuk diploması alır. Ancak Descartes avukatlık yapmak yerine felsefeye yönelir.  Askerlik görevinin derin düşünme ortamı sağlayacağına inandığı için orduya katılır. Cephe gerisinde kalarak, alaka duyduğu felsefî meseleleri derinlemesine mütalaa etme imkânı bulur. Bir süre Otuz Yıl Savaşlarında(1)görev alır. Görevi süresince Avrupa’nın çeşitli yerlerini görür. 1619’da Almanya’daki kışlasında metod üzerine temel düşüncelerini geliştirir. 1621-1628 yılları arasında gezilerini sürdürür. 1629 yılında fikrî hayatını özgürce sürdürebileceğini düşündüğü için Hollanda’ya yerleşir. Hollanda’da kaldığı yirmi yıl boyunca matematik ve felsefe alanında önemli eserler verir. Bu çalışmalarla bir filozof olarak Avrupa’da ismini duyurur. 1649 yılında İsveç kraliçesinin davetiyle, kendisine özel öğretmenlik yapmak üzere Stockholm’e gider. Ne var ki Descartes’ın narin bünyesi İsveç’in sert iklim koşullarına dayanamaz ve 11 Şubat 1650 yılında soğuk algınlığından Stockholm’de ölür.(2) Descartes, tüm eserlerini Fransızca ve Latince olarak yazmıştır. “Compendium Musicae” (1618 / Isaac Beeckman’a ithaf ettiği, müzik teorisinin kuralları ve müzik estetiği ile çalışması)nın ardından, 1629-1630 yılları arasında başladığı ama yarım kalan eseri, “Aklın İdaresi İçin Kurallar”da (Regulae ad directionem ingenii) metod üzerine ilk düşüncelerini geliştirir. Bu eser ilk olarak 1684’de yayımlanmıştır. Bu kitaptaki düşüncelerini 1637 yılında yayınladığı “Aklını İyi Kullanmak ve Bilimlerde Doğruyu Bulmak için Metod Üzerine Konuşma” (Discours de la méthode) adlı eserinde daha da geliştirir. Bu kitabın ana teması optik, meteor ve geometriyle ilgilidir. Descartes’ın metafizik anlayışı ilk kez bu eserde ortaya konulur. “Le Monde” (The World/1633: Descartes’ın doğa felsefesiyle ilgili ilk sistematik çalışmasıdır)’un ardından, La Géoméetrie (Geometri/1637) Descartes’ın matematiksel çözümlemeler üzerine kaleme aldığı başlıca eseridir. 1641 ve 1642 yıllarında Latince ve metafizik görüşünü derinleştirdiği “İlk Felsefe Üzerine Metafizik Düşünceler” (Meditationes de prima Philosophia) isimli eserini yayımladıktan kısa bir zaman sonra, 1644 yılında Latince olarak yazdığı “Felsefenin İlkeleri” (Principia Philosophiae) adlı eserini yayın dünyasına kazandırır. Bu eserde doğa olaylarını mekanik ilkelere dayalı bir sistem içinde açıklamaya çalışır. 1647’de yazdığı “İnsan Bedeninin Tasviri” (Ladescriptiondu corps humain) isimli eser ise ölümünden sonra yayımlanmıştır. Son eseri 1649’da yazdığı etik üzerine olan “Ruhun Tutkuları” (Les passions de l’âme) isimli eserdir. Bu son eserini Bohemya Prensesi Elizabeth’e ithaf etmiştir.(3) “Aydınlanma çağı” aynı zamanda “Akıl çağı” olarak da bilinir. “Akıl çağı” denilince de, ilk akla gelen isim Rene Descartes’tır. Kendisi “Aydınlanma dönemi” filozofu olmamasına rağmen modern dünyanın, daha doğrusu modern felsefenin babası olarak kabul edilir. Diğer bir ifadeyle de modern felsefenin baba horozu! Çalışmamızın muhtevasına uygun olarak söylersek, “Gal horozu”! “Düşünce tarihine daha genel bir perspektiften bakıldığında, Ortaçağ felsefesi, değer temelli ve teleolojik(4)bir dünya görüşüne bağlanması, maddeyi ve dolayısıyla bilimi tümden unutup, tinsel olanı ve teolojiyi tahta çıkarması dolayısıyla bir uca yerleştirilebilir. Bu yapıldığında, Hobbes’u da değer yüklü bakış açısını, dünyanın geleneksel dini ve teolojik yorumunu bilimsel dünya görüşü veya yeni mekanik felsefe lehine bütünüyle reddettiği için diğer uca yerleştirmek gerekir. İşte Hobbes’un çağdaşı olan Rene Descartes (1596-1650) bu iki karşıt uç arasında bir orta yol bulma, bilimle dini bir şekilde uzlaştırma, modern dünyada bilim ile dini bir şekilde barıştırma çabası içine girmiştir. Bununla birlikte, onun bu çerçeve içinde bulduğu çözüm fazlasıyla diplomatik bir çözüm olmuştur. Çünkü Descartes gerçekliği ikiye bölerken, bilim ile teoloji ya da dinden her ikisini de bir şekilde korumuş, ama dinin yerini oldukça sallantılı hale getirirken, aklı ve bilimi her şeyin nihai yargıcı yapıp, bütünüyle tartışılmaz ve sağlam bir zemine oturtmuştur.”(5) Yukarıdaki ifade Rene Descartes hakkındaki tüm değerlendirmelerimiz için çok önemli bir karine niteliğindedir. Aslında Descartes, tıpkı “terazi ipleri kendinde toplanan halka” misâlinde olduğu gibi, ve yine tıpkı, bir adlî tıbb mevzuu olarak, meselâ terazi kefelerine istinad noktası teşkil eden “horoz” misalinde olduğu gibi, ve yine tıpkı, ruh ve beden arasındaki muvazenenin temel unsuru küllî ruh misâlinde olduğu gibi, ruh ve beden arasında, diğer bir ifadeyle de ilim ve din arasında bir denge kurma ihtiyacını en derinden hissetmiş bir mizaç keyfiyetiyle karşımıza çıkar. Lâkin onun bu çabası akim kalmıştır. Akim kalan bu çaba, bugün selefleri tarafından dahi gayesine erdirilebilmiş değildir. Aslında bu mevzu, Sokrates’ten talebesi Eflâtun’a miras bırakılan, amma velâkin o gün bugündür bir türlü layıkı veçhile gereği yerine getirilemeyen horoz borcunun da ta kendisidir. Bu durum, Descartes hakkında niçin Gal horozu yakıştırması yaptığımızı da büyük ölçüde açık etmektedir. Descartes’tan yaklaşık bir buçuk asır sonra, yine aynı hassasiyetle F. Hegel (1770-1831)(6), “mutlak fikrin gerekliliği”ni en derinden hisseden ve bunun gereğini yerine getirmek için de, altından asla kalkamayacağı çok büyük bir işe, yani “mutlak fikrin kuruculuğu”na tevessül eden kişi olarak karşımıza çıkar. Hâlbuki “mutlaklık”, “Mutlak Varlık” olan Allah’ın hasrındadır. “Mutlak fikir” ise Allah’ın kelamı ile örtüşen bir mânâdadır. “Mutlak fikrin gerekliliği”ni “Mutlak Fikir” üzerinden kotaramayanların içine düştükleri / düşecekleri en büyük handikap, (veya büyük hata!), meselâ halifeliği görünsün diye, “hatası sebebiyle dünyaya sürgün edilen insanoğlunun” murada uygun pozisyon alamaması ve haddi zatında tersinden gerçekleştirici bir konumda olmalarıdır. Diğer bir ifadeyle de, “belhümadal-aşağıların aşağısı” bir noktaya doğru bir seyir izlemek zorunda kalmalarıdır.  Not: Akıl, dinden ve hayâdan bağımsız bir varlık değildir. Dinden ve hayâdan bağımsız olmadığı gibi, bilakis, din ve hayâ ile birlikte hareket etmesi emrolunmuştur. Daha evvel bu mevzuda malumat verilmişti. Dinden ve hayâdan bağımsız bir şekilde akıl üzerinde derinleşmek, aklın putlaştırılmasından başka bir netice doğurmaz. Kısacası, aklın kendi üzerine kıvrılarak kendisi hakkında sağlam bilgi vermesi muhaldir. Bir yanda ruhî bir keyfiyet çerçevesinde ölümsüzlüğe açılan bir kapı olarak akıl, diğer bir yanda ise “mahiyeti yokluk olan” ölümlü akıl! Sırf akıl üzerinden aklı anlama çabası, tabiri caizse, aklın kendi yonttuğuna tapmasını da beraberinde getireceği muhakkak. Nitekim bütün bir Batı felsefesi tarihi, aklın yonttuğu ve ardından da tapınılan mumyalanmış putçuklar mezarlığıdır. Üstad Necip Fazıl, “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” isimli eserinde, “Felsefe, birbirinin yanlışını ortaya çıkarma mektebidir” derken, müsbeti teklifte değil de, bir tek menfiyi/olumsuzu belirlemede doğru mevki aldıklarına işaret etmektedir. Doğru oldukları tek nokta, diğerlerinin yanlış olduğunu tesbitleri… Yine Üstad Necip Fazıl, “Doğru Yolun Sapık Kolları” isimli eserinde, aklın mahiyetini açık edici olması bakımından, kuru akılcı İbn-i Teymiyye üzerinden kurduğu hüküm cümlesi, ki; bu hüküm cümlesi, horoz borcu mevzuu açısından da çok mühimdir: “Eğer insan“ben Kur’an-ı aklımla tefsir ederim”dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir.”  Evet; “akıl, ruhî bir keyfiyet” olmakla birlikte, sınırlı, daha doğrusu had ve hududu belli olan bir varlıktır. İslâm büyükleri tarafından aklın “karışık bir dava” olarak nitelendirilmesini iyi anlamak gerekiyor. Allah Azze ve Celle, yegâne had ve hudud tayin edicidir. Akla düşen kendi had ve hududunu anlamaktır. En azından anlamaya çalışmaktır. Üstad Necip Fazıl: “Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var;/Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var…” “Aklın mahiyeti yokluktur” der İBDA Mimarı. “Mahiyeti yokluk olan” akıl, “mahiyeti varlık olan” Allah kelamını kâmil mânâda anlamaktan acizdir. Bu kat’idir. İman da bunun için var zaten. Nitekim “iman, aklın kabule muhtaç olmadığı noktada başlar” denilmiştir. Bütün varlık Allah’ın kelimeleridir. “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, “Kün fe yekûn- Ol der ve olur!” Hal böyle olunca, akıl, varlıklar âlemini, daha doğrusu her an değişen ve gelişen eşya ve hadiseler cümlesini kâmil mânâda anlamaktan acizdir. Allah kelamı olan Kur’ân’ın kalb sahiblerine indirildiğini haber veren de yine bizzat Kur’ân’ın kendisi! Din ve hayâdan azade bir şekilde sırf beşer aklı üzerinden aklın bizzat kendini kritik etmesi insanı selamete çıkarmaz. Hem sonra, aklı anlama çabası ile akılla anlama çabası birbirinden çok farklı şeylerdir. Din ve hayâ üzerinden aklı anlama çabası gayet tabii ki de bir tür akılla anlama çabasıdır. Bu tür bir anlama çabası, selim aklın ortaya çıkmasına da vesiledir. Descartes ve seleflerinin bence en büyük hatası, kuvvetle muhtemel, aklı akılla kritik ettikten sonra, tabiri caizse, süzme akılla, veyahut da sürçme akılla iş görmeleridir. Diğer bir ifadeyle de, “Ben aklın işleyişini anlarsam bütün varlığın işleyişini de anlarım!” şeklindeki düşüncelerinin sığlığıdır. Bilmek gerekir ki, aklı anlama çabası ile akılla anlama çabası birbirinin aynı değildir.   Not: Felsefenin anavatanı eski Yunan olmasına ve nihayetinde modern felsefenin kendisini şekillendirmesinde de istinad noktanın yine eski Yunan olmasına rağmen, nasıl oluyor da Descartes, modern dünyada felsefenin babası olarak kabul edilebilmiştir. Descartes, “hakikat arayıcılığı” olarak takdim edilen felsefeye ne katmıştır ki modern felsefenin babası olarak kabul görmüştür? Kanaatimce şudur bu sorunun cevabı: Descartes’ın bütün çabası, aklın nasıl kullanılması gerektiğinin temel prensiplerini ortaya koymaktan ibarettir. Aklı akılla anlama çabası da denilebilir buna. Aklın ne olduğu veya ne olması gerektiğine dair bir düşünce, onun temel meselesi olmaktan çok uzaktır. Onun en temel meselesi, aklı kullanma yöntemini veya metodunu yine akıl perspektifinden vuzuha kavuşturmaktır. Descartes’ın aklı kullanma yöntemi veya metodu, analitik düşünme yöntemiyle akıl yürütme şeklinde tavsif edilmiştir. Descartes, elde etmek istediğini elde edebilmiş midir? Yani horoz borcu mevzuunda murada uygun bir duygu ve düşünce sistematiği ortaya koyabilmiş midir? Bu çalışmamızın iddiası üzerinden söylemek gerekirse, Sokrates’in miras bıraktığı horoz borcu henüz ödenebilmiş değildir.  Şunu da hatırlatmadan bitirmek istemiyorum: Her kim ne söylerse söylesin, velev ki söyledikleri bizzat aklın kendisine dair olsun, fark etmez, en nihayet söylenenler akıl üzerinden söylenecektir ki bu durum, üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biridir. Tam da bu noktada sormak isteriz: Kritik edilen şey aklın yöneldiği şey midir, yoksa aklın bizatihi kendisi midir? Mevzu aklın kendisi ise; irdelenmesi gereken şey aklın mahiyeti mi, sınırları mı, yoksa akla yüklenen mânâ mı? Hangisi? Doğru cevap, bence, hepsi şeklindedir. Çünkü herhangi bir şeyin kritik edilebilmesi, ona dışardan bakabilmeyi de gerekli kılar. Öyleyse; evet, kritik edilen şey aklın bizatihi kendisi olduğuna göre, neye göre ve neye nisbetle sorusunun cevabı, meselenin netleşmesi açısından da belirleyici olacaktır. Akla din ve hayâ ile birlik olmak emredildiğine göre, aklın neye göre ve neye nisbetle kritik edilmesi gerektiğinin açık adresi de böylece ortaya çıkmış oluyor!    Dipnotlar: 1*“1618 senesinde, Avrupa’nın ortasında, Bohemya’da savaş… Protestan Çekler’in, Habsburglar’ın müdahalesine, Katolik papazlarını pencereden atmak suretiyle verdikleri cevap, 30 sene muharebelerini doğurmuştu. Daha sonra, bütün Avrupa’ya sirayet eden ve nihayet 1648 Westefalya muahedesiyle sona eren din harbi, birçok maceraperestleri Bohemya’ya çekmişti. Her memleketten, her dinden ve her çeşitten muharibler, şehirleri yakıyor, köyleri yağma ediyor, “tarihin eşini görmediği” akla gelmeyen zulüm ve işkenceler işliyordu.” (Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muzdaribler -“Düşünce Tarihine Bakış”-, İBDA Yayınları, c. 2, İstanbul, 2003, sh. 231)   2*https://auzefalmsstorage.blob.core.windows.net/auzefcontent/18_19/felsefe_tarihi_sorunlari _1/10/index.html#konu-2 3*http://www.felsefe.gen.tr/filozoflar/rene_descartes_hayati_ve_eserleri.asp 4*Teleoloji, yaşamı ve evreni ereklerle temellendiren ve açıklayan düşünce biçimidir. Nedensellikten farklı ve ona karşıt olarak teleoloji, her şeyin temelinde bir ereksellik / amaçlılık bulunduğunu, bir erekle belirlenmiş ya da bir ereğe yönelmiş olduğu fikrinden hareket eder… Kuralın amacından yola çıkarak getirilen açıklama, yapılan yorum…Mesela, Yaradılışçılarca başvurulan, “etrafımıza baktığımızda gördüğümüz her şeyin tasarlanmışçasına mükemmel uyum ve düzen içinde oluşundan, varlığın bir amacı olduğunun anlaşılabileceği ve tanrının varlığına bu çıkarımla ulaşılacağı” argümanı teleolojiktir. Sonuçtan sebebe doğru bir argümandır…Teleolojik, yani “telos”a ilişkin bir projeksiyon, bir entitenin gelip dayanacağı noktayla ilişkilidir. Mesela Hegelyan felsefenin bir telosu vardır (=mutlak tin). Ve Hegel’in tarih felsefesi, bunun günün birinde gerçekleşeceğine dair teleolojik bir projeksiyon sunar bize. Hegel’in tarih felsefesinin teleolojik bir karakteri vardır çünkü ona göre tarihin ilerlemesi zeitgeistin kendisini gerçekleştirmesidir, yani bir hedefe yöneliktir. (Bkz. Weber, 1991:32; Gökberk, 1990:37; Thomson, 1988:371; Sahakian, 1990:16). 5*Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say. Yayınları, 5. Basım, İstanbul, 2015, sh.437. 6*Büyük bir sistem kurarak, Kant’ın imkânsız olduğunu söylediği şeyi gerçekleştirmiş, yani rasyonel bir metafizik kurmuş olan ünlü Alman filozofudur. Hegel’in kurduğu sisteme diyalektik mantıkdenilir. Buna göre bir fikir (yani tez), karşısındaki başka bir tezle (anti-tezle) karışır, bundan yeni bir anlayış doğar ki buna sentez denilir. Hegel, Kant’ın felsefesine inanmakla beraber onun fikirlerini yetersiz buluyordu. Kant’ın aksine insanların her şeyi öğrenebileceklerine inanmıştı. Hegel’e göre dünya demek mantık demekti. İnsanlar mantığın sınırlarını çözdükleri anda beşerin sınırlarını da çözmüş olacaklardı. Hegel’e göre, biricik, canlı felsefe, çelişmelerin -daha doğrusu zıdların felsefesidir; çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği hem çiçek hem meyve olmaktır. Ölüm hem ortadan kaldırmadır, hem yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.(http://www.felsefe.gen.tr/georg_wilhelm_friedrich_hegel_kimdir.asp) Baran Dergisi 626. Sayı

Poşet

Askerlik yapmış olanlar bilirler. Poşet; kısa dönem askerlere uzun dönem askerlerin taktığı bir isimdir. İsmi takan uzun dönem askerlerin mantığında, kısa dönemliler, alış verişte kullanılan poşetlere benzer zira: Kısa vadeli ve geçici…  Şimdi, 1 Ocak 2019 tarihinden geçerli olmak üzere çıkartılan bir yasada naylon poşetler paralı hale getirildi. Her bir poşet 25 kuruş oldu. Bakalım bu, siyasete seçimler arifesinde nasıl yansıyacak. Neden böyle bir uygulamaya ihtiyaç duyuldu?  Bu hangi alanlarda uygulanacak?  Halkın bu uygulamaya tepkisi nedir?  Bu uygulamayı gündeme getirenlerin poşet üretimi ya da alternatif poşet önerisi ile ilişkisi var mıdır?  Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum “Ocak 2019 itibariyle plastik poşetlerimiz ücretli hale geliyor. 25 kuruş ücret alacağız. Yıllık 30-35 milyar adet poşet kullanımı, kişi başı bu 440 adete geliyor, bunu inşallah en kısa zamanda düşürmeyi hedefliyoruz. O manada, çevreyi korumak adına, plastik poşetlerin ücretlendirilmesi bizim için büyük önem arz ediyor.” diyor. Sorduğumuz ilk soruya cevap olarak Bakan Murat Kurum; bu kanuna ihtiyaç duyulma gerekçesini açıklıyor. Çevre temizliği, çevre koruma hassasiyeti. Bakanın ifadesindeki “25 kuruş alacağız” demesi aslında yasanın amacını gösteriyor.  0,25 TL den 35 milyar poşet, fiyatı 8 milyar 750 milyon TL yapıyor. Bakan açıklamasında kendini ele veren bir ifade kullanıyor. Poşetlerin kullanımını düşürmek gibi bir hedefe ulaşmak için yasa ile plastik poşetlerin kullanılmasını yasaklamayı değil de, her poşetten para alarak yasaklayacağını ifade ediyor. Aslında bu poşet kullanma cezası oluyor. Her poşet de 0,25 TL ceza. Halk bu kanuna tepki verecek, poşete para vermek istemeyecek, poşet tüketimi böylece düşürülecek gibi bir mantık var. Tabiî bu yapılan bir gerekçelendirme. Bu işin halk üzerindeki psikolojik tesirini çalışanlar belli ki böyle bir yöntemi kullanmayı önermişler. Nitekim halkın bu uygulamaya her kesiminden çok ciddi tepkiler geldi. Poşete para vermemek için el arabası ile alış verişe gidenler oldu. Halk kızgınlıkla farklı çözüm arayışları içine girdi.Tabiî Avrupa’yı örnek göstererek “orada paralı, bizde de olabilir” diye bu uygulamayı savunanlar da oldu. Ancak bir gerçek var ki, bu tepki bir hafta sürmez. Halk alıştıktan sonra artık faturalarında ödediği poşet parasını görmeyecek, aman diyecek, 0,25 TL’yi kabullenecek. Sosyal psikolojiyi iyi bilenler bu işin çok kısa sürede buraya evrileceğini rahatlıkla görebilirler. Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızın yaptığı açıklama, çevre hassasiyetinde samimi ise, çıkartılacak bir yasa ile bu poşetlerin üretimi engellenebilir.  Ancak bu durumdan bu sektörde çalışan fabrika ve istihdam alanları ciddi şekilde etkilenecek. Poşet üretimi alanında yatırım yapılmış KOBİ’ler kapanacak.  Bu yasanın bazı alanlarda uygulanmayacağı da söyleniyor. O zaman siz çevre temizliği kaygısını dile getirirken “bazı alanlarda çevre temizliğini düşünmüyoruz” demelisiniz. Burada bir çelişki yok mu? Halkın uygulamaya tepkisi % 90 olumsuz. Bu yasanın çıkartılma gerekçeleri ile ilgili halk, siyasi rant, birilerinin ileride kağıt poşete geçilmesi için teklif vereceği, bunun için kağıt poşet üreten fabrika sahiplerinin olabileceği gibi sosyal medyada eleştirilerini şimdiden yapıyor.  Başka bir açıdan bakalım şimdi. Bu plastik poşetlerin kullanımı azalırsa, ihtiyaçlar azalmayacak. Onun yerine bir şey mutlaka ikame edilecektir. İşte bu işi uzun vadede planlayanlar, poşet yerine ikame edilecek kağıt poşetlerin üretimine geçebilir. O zaman bir sorun daha çıkacak karşımıza. O da çok kağıt demek, çok ağaç kesimi demektir. Yahut da memleketimizde kâğıt üretimi olmadığından da çok kağıt ithalatı demektir. Hükûmetimiz, oluşturulan borç bütçesi için vergi metotlarındaki böylesi farklı arayışlarla gelirlerini arttırmaya çalışıyor. Oysa bir model değişikliği ile yeni bir para kredi sistemi ile bütün ana sorunlar çözülebilir. Bu da elbette kararlı bir iradeyi gerektiriyor. Biz bu kanunun doğru olduğuna inanmıyoruz. Fireleri ile buradan hesaplanan 5-6 milyar gibi bir geliri asgari ücretli çalışanların yaptığı alış verişlerde aldığı poşetler üzerinden almış olursunuz. Bu yasanın halk üzerindeki etkisi en bariz biçimde seçimlere tepki olarak yansıyacaktır. Oluşturulan faize dayalı borç bütçesinin poşet paraları ile kapatılmaya çalışılması AK Parti’nin ciddi hatalarından birisidir. Önerimiz;  Kenevir, bütün kağıt üretimimizi fazlasıyla karşılayacak bir üründür. Kenevir üretimine öncülük yapan müesseselerin çalışmaları desteklenmeli. Tekel oluşturmadan; tabanda bir üretim biçimi ile halk üretim sürecine ortaklık biçiminde dahil edilmelidir. Sekiz kat geri dönüşümü olan ve dört ay gibi bir sürede gelişen kenevirin kağıt sektörüne getireceği katkı, ithalatı da bitirecektir. Çevre kirliliği olan plastik poşet üretimini de bitirecektir. Plastik sektöründe üretim yapan çalışanlar da kenevir üretim sahalarına geçirilirse Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gerçek mânâda bir çevrecilik çalışması yapmış olur. Baran Dergisi 626. Sayı

Türkiye’ye Amerikan Tuzağı

2019 senesinin Türkiye’deki ve dünyanın çeşitli yerlerindeki tüm gönüldaşlarıma hayırlar getirmesini temenni ediyorum, Suriye’nin, Irak’ın tüm İslâm âleminin ve hususiyetle Türkiye’nin kurtuluşuna vesile olmasını diliyorum. Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan her şeyin en iyisini yapmaya çalışıyor; fakat bazen hatalar yapıyor. Hainler tarafından öldürülmek istendi, Allah onu korudu, sağlığı iyi ve hâlâ hayatta. Hayatı her zaman tehlikede. Kendisini, Türk halkını ve Türkiye’deki diğer insanları iyi korumalı. 2018 yılında Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nu kaybettik; Allah’ın rahmetine kavuştu. Yıllarca mücadele etti, mücadelesini devam ettirecek ve zafere ulaşacağız. Geçtiğimiz hafta Trump’ın Suriye’den çekilme kararı ile alakalı konuşmuştum. Trump’ın bu kararı orduda bazı generaller tarafından protesto edildi, savunma bakanı görevinden ayrıldı. Bölgede inisiyatifi Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi zenginlerin eline bıraktı. Ve de Türkiye’nin... Türkiye, Suudi Arabistan yahut BAE gibi zengin değil; fakat fakir bir ülke de değil ve Erdoğan’la birlikte iyi bir konuma geldi.  Enteresan şeyler yaşanıyor. Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki en büyük ve zengin emirlik. Büyüklüğü topraklarından dolayı değil, Dubai ticaretiyle, turistik özelliğiyle çok iyi bilinen ve BAE denilince ilk akla gelen yer. Fakat BAE’nin başkenti Abu Dabi... Abu Dabi yönetimi tam yedi yıl sonra Şam Büyükelçiliği’ni yeniden açtı. Bunu niçin çok hızlı bir şekilde yaptılar? Suriye ve Irak’taki problemlerin ortaya çıkmasında önemli bir rolleri var. Suriye halkının zararına savaştılar. Suriye’de hükümet sisteminin değişmesi ve daha demokratik bir rejim kurulması için çalışırken bugün bir anda Suriye Devlet Başkanı Esed’in yanına geçtiler. Suriye rejimi, Türkiye’nin bölgesine doğru yaklaşmaya başladı, orduyu hazır tutuyor. Esed, daha önce Kürtlere bir takım haklar verdi. Suriye Kürtleri Türkiye orijinlidir. Türkiye de ilerlemeye devam ediyor. ABD askerleri de çekilme kararına rağmen hâlâ oradalar, daha çekilmeye başlamadılar. Irak’ta Amerikan Özel Kuvvetleri hâlâ mevcut, ayrıca Fransa’nın da bölgede askerleri var. Ayrıca bölgede birçok ajan da var. Türkiye’nin oraya muhtemel bir operasyonunda, Kürtlerle beraber bu güçler orayı savunacaktır. Orada bir çatışma çıkacak gibi görünüyor ve bu da çok büyük bir tehlike anlamına geliyor. ABD, Suriye’den çıkma zamanlamasıyla Türk hükümetinin kucağına bir bomba bıraktı. Trump bu kararı kendi çıkarları için aldı; ama bu hâliyle karar Türkiye’ye karşı alınmış bir karar gibi görünüyor. Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihine baktığımızda, Kore Savaşı’ndan bu zamana ufak sürtüşmelere rağmen Ankara hükümetleri ABD ile hep iyi geçindi; şimdi ise Amerikan ajanı olmayan bir hükümet var. Kadim dünyanın merkezinde, halkı tarafından seçilmiş, İslâmcı bir lider ve hükümet var. Ona karşı yürütülen tüm operasyonlar, öldürme teşebbüsleri ve manipülasyonlar başarısız oldu. Şimdi onun için Suriye’nin kuzeyinde bir tuzak kuruldu. Umuyorum bu tuzağa düşmez. Orada bulunan Kürtler yanlış bir savaşın içinde ve Kürtlere karşı Türkiye’nin yürüteceği bir savaş da bu şartlar altında yanlış bir savaş olacak. Kazananı olmayan bir savaş olacak. İdeolojik farklılıklara feda edilemeyecek bazı şeyler vardır. Bu savaş yapılsa bile sorun sürecektir. Üzerinden yüz yıl geçmiş olmasına rağmen bölgedeki çatışmalar kaldığı yerden devam ediyor. Bugün yine o dönemle aynı şartlar içerisindeyiz. Neler olacağını göreceğiz. Trump’ın çekilme kararına ordudaki emperyalistler tarafından karşı çıkıldı. Bugün Suriye’de ve Irak’ta yaşananların müsebbibi de bunlar. Aslında tek amaçları da İsrail’in güvenliğini sağlamak, İsrail’i kurtarmak. Trump bu sebeple, hem Cumhuriyetçi, hem de Demokrat Parti’deki düşmanları tarafından Rusya ile alakalı bir takım komik ithamlarla köşeye sıkıştırılmak istendi; fakat o bunların üstesinden gelecek kadar akıllı olduğunu gösteriyor. Zengin ve popüler bir adam. ABD’deki fakir beyaz insanlar tarafından destekleniyor ve hatta bazı siyahîler tarafından da seviliyor. Amerika içerisinde Afrika kökenli siyahilerin yanı sıra, Meksikalılar, Porto Rikolular, Kübalılar ve birçok milletten insan var. Göçler hâlâ devam ediyor. Trump, göçmen karşıtı politikalarla fakir Amerikalıların haklarını müdafaa ediyor. Bu sebeple fakir halk onla gurur duyuyor. ABD-Meksika sınırında ABD’ye geçmek isteyenler için üzgünüm; ama şu an burası legal bir sınır ve Trump’ın illegal geçişleri engelleme hakkı var.  Öte yandan, CIA ve diğer ABD birimlerinin Güney Amerika’daki operasyon ve manipülasyonları devam ediyor. Esasında ABD, her yerde, herkese saldırıyor. Venezüella’nın saldırı altında olması buna örnek.  Suriye’de barışın yavaş yavaş tesis edildiği yönünde bir görüntü ile karşı karşıyayız. Arka planda neler yaşandığını ise tam olarak bilemiyoruz. Beşar Esed kalacak gibi görünüyor. Ne yazık ki bugüne kadar emperyalistler ve onların bazı Müslüman ajanları tarafından yaptığı manipülasyonlarla savaşlar yaşandı. Suudi Arabistan’ın hadiselerdeki dahli malûm, elbette onların arkasında da İsrail’in müdahalesi var. İsrail hep Suriye’de müdahildi. Niçin? Çünkü Suriye rejimi hep İsrail’in karşısındaydı. İsrail karşıtlığı dolayısıyla toplumu tarafından da destekleniyordu; bu durum İsrail için tehlikeliydi.   Tercüme: Faruk Hanedar 29.12.2018 Baran Dergisi 625. Sayı

Komik, Şahsiyet ve Rupert Pupkin Hakkında...

Türk Sineması’ndaki komedi filmlerinin bolluğu malum... Bazı istisnalarını saymaz isek, maalesef çoğunun ana teması, yani, mevzuunu oluşturan esas saikler adî, süfli olmakla kalmayıp, rezaletin daniskasına ödül verilse, her birinden hangisine birinciliği vermek için şaşa kalacağınız bir vaziyetteler. Şu edebî izahı bir kenara bırakarak söylersem, hepsi tamamiyle iğrenç ve hatta ötesi... Gülmek ruhî bir faaliyet ve Bergson’a göre “insanı hayvandan ayıran” bir aksiyon... İşte, işin bu tarafından, yani “gülme”nin esasen tamamen ruhi bir faaliyet oluşuna nazaran söylersek, şahsiyet’in “ızdırab” ile mezcolunmuşluğu, bize, gülmenin, komiğin trajik tarafından pek çok haberler verir... Evet, doludizgin atılan, her biri birbirinden daha ağır olan, belki de bu sebeble “pirzola”ya benzetilen kahkahalar insana nasıl ağırlık vermekteyse, gülmenin esas tarafları da bilakis tam zıddıyla bir hafiflik vermektedir; vermektedir, çünkü büsbütün bu âlemin bütün hikâyesinin ana mevzuu düz akılla anlaşılmayacak bir “komik”i, espriyi, latifeyi barındırmaktadır ve her şeyde olduğu gibi, bir şey, her ne olursa olsun, aslına nisbetle değerlenir, ona nazaran yeri tayin edilir... Bu bakımdan komediyi, komiği çerçeveleyen sınırlar, esasen insanın bu âlemdeki trajik halinin, dramatik yapısının sınırlarından farklı bir yerde değil, hatta iç içedir; işte, bu birbirlerine mezcolmuş halleri ayırıp arta kalanından ne çıkar diye bir tecrübeye gidilseydi, bana kalırsa bu neticenin en iyi misallerini ancak Türk Sineması’nın bahsettiğim tarzdaki filmlerinde bulabilirdik ki, vakıa hâlinde varlar! Fakat yine de, işte bu bakımdan, yani böylesi bir tecrübeye gerek kalmadan ve herhalde “aşağılaşacaksak dibini bulalım” denilerek yapılmış bu filmlerin birçoğunu ben pek başarılı bulmaktayım; en azından, bir komedi filminin ne ve nasıl olmadığını anlamak bakımından haricen bir çalışma yapmaya gerek kalmamış gibi gözüküyor... “Yanlışı bu ise, doğrusu nedir?” diye bir sual de hatıra gelebilir; çapımız yettiğince bunu da cevaplamaya çalışalım. Türk Sineması’ndan misâl vererek devam edersek; şahsen benim bildiğim üç yönetmenin -birisi daha farklı mânâda, onu izâh edeceğim- filmlerinin ana mevzuu biraz evvel bahsettiğim tarzdaki komiğin, yani esas tarafıyla insanın hayat karşısındaki trajik vaziyetini, bu vaziyet esnasındaki değerler silsilelerine karşı tutumlarıyla alakalıdır ki, filmlerinin sahnelerinin çoğu ilk bakışta komik vaziyetleri gösteriyor gibi olsa da, esas vazetmek istedikleri unsurlar pek ciddi hususlardır. İşte bu bakımdan, yani komiğin sululuk değil de esasen ciddiyetle alakalı bir mesele olduğunu bize aktarmalarından ötürü bu üç yönetmenin filmleri kayda değer dersler vermektedir. Yılmaz Erdoğan, Onur Ünlü ve Nuri Bilge Ceylan... “Birisi daha farklı mânâ da” demiştim; Nuri Bilge Ceylan, diğer iki yönetmenin aksine komedi filmi çekmemiş olsa da, yukarıda bahsettiğim taraflarıyla düşünürsek, onun filmleri de bir bakıma -hatta bana kalırsa ağırlıklı olarak- komiğin birçok tonunu fevkalade bir biçimde barındırmaktadır! Şimdi söylediklerim tuhaf gibi gözüküyor olduğundan misallendirelim ki, neyi kasttetiğimizin izâhı belirsin... Tamamiyle kesif, kasvetli, trajik biçimlerle dolu olan Bir Zamanlar Anadolu’daki bazı sahneler kastettiğim tarafları barındırmaktadır; mesela, maktul bulunmuş, başında ön otopsi yapılırken geçen konuşmalar; aynı esnada tarladan kavun toplayan polis; bir aktör olarak bu filmde rol alan Yılmaz Erdoğan’ın çoğu yerdeki tavır ve konuşmaları... Uzatmayalım, buna benzer bir çok misal verebilirim; buradaki esas mesele, olabildiğince trajik ve sahnesi esasen dramatik olan bu filmin içinde bulunan bahsettiğim “komik” taraflar, diğer taraftan daha önce bahsettiğim “komik-trajik” katışmasını pek iyi izah etmektedir; çünkü, bize hayatın ta kendisini anlatmaya çalışan yönetmen ister-istemez işin bu tarafını da görecek, onu ihmal etmeyecekti... Hakeza, Kış Uykusu isimli filmde Ceylan, bahsettiğim tarzdaki komik unsurları ihmâl etmemiştir; onun komiği, diğer iki yönetmen gibi, komiğin esas tarafına nazaran ele alınan, yani hayatın, tek neşesi ızdırab olan ruhun içine bir tende hapsolduğu hayatın akışlarındadır... Haddi zatında büyük yönetmenlerin hiçbirisi “komik”i, bahsettiğimiz taraflarıyla varolan komiği ihmâl etmemiştir. Bu işin modern çağdaki piri Şarlo’yu biliyoruz; hatta bilen, bilmeyen, oradan buradan okuyup onun komiğinin ruhi alametlerinden de dem vurmaktadır. Ben, bir şeyi bir yerden duyup da onun üzerinden lüpçülük yapılmasından hazzetmediğim için, Batı’dan pek beğendiğim ve şuraya kadar yazdıklarımı destekler tarzda gördüğüm bir misâli vereyim de, hem yeni bir şeyden bahsetmiş olalım ve hem de aramadan, bilmeden, kısacası hiçbir zahmet çekmeden başkasının fikirleriyle edebiyat dünyasının gerdeğinde dolaşanlara, kendi fikirlerini bulmaları için de bir misal olsun... Komik ile trajik esasen nasıl iç içedir, merak edenler, Martin Scorsese’nin 1983 tarihli The King of Comedy isimli filmini seyretmelidirler. Başrolünü Robert De Niro’nun -herkesçe bilinenin aksine, aktörlüğünün esasen zirvesi denilecek bir performansı işte bu filmde gerçekleştirmiştir- oynadığı bu film, Rupert Pupkin isimli karakterin şahsiyeti, şahsiyetsizliği; yani kendisi olmakla başkası olmak arasında arasında çırpınan birisinin trajik hâlini nefis bir şekilde sergilemiştir. Bir başka ifâde ile kendi olamayıp başkası olmaya çalışanların komik halinin trajik neticesinin ne olduğunu seyretmek isteyenler, en azından, bunu bir kez de filmde görmek isteyenler kaçırmasın, seyretsin! İnsan olana pek çok dersler barındıran bu filmin birçok karesindeki harika anlatımlar bir yana, şu sahne ne de muhteşemdir: (Bir komedyen olmaya heves eden) Pupkin, gittiği ve defalarca kabul edilmediği bir bekleme salonunda şöyle der: “o kadar çok bekledim ki, artık niye beklediğimi hatırlamıyorum” Baran Dergisi 625. Sayı  

Batı Emperyalizminin Medeniyet Düşmanlığı

Batı’da bugünkü gelinen yer de dâhil medeniyet hiçbir zaman olmamıştır. Tarih boyunca da medeniyeti yok etmek için savaşmışlardır. Medeniyetle şereflenen “Endülüs” batılı haçlılar tarafından yakılıp yıkılmış, Endülüs’teki bütün Müslümanlar yamyamlaşmış batılılar tarafından katledilmişlerdir. Dünyanın en büyük kütüphaneleri olan “Kurtuba kütüphaneleri” batılı sömürgeciler tarafından yağmalanarak bütün kitaplar çalınmıştır. Ayrıca yağmalamakla kalmayıp, kitapların içindeki bilgileri de çalarak sanki kendi buluşları gibi tekrar bize satmaya kalkmışlardır. Batılı tarihçilerin tespitiyle “Avrupa’daki rönesans ve reformlar ‘Kurtuba kütüphaneleri’ndeki bilgiler sayesinde olmuştur”. Batılı sömürgecilerde insani olan hiç bir şey yoktur. Batılı emperyalistler ya insanları sömürerek açlıktan öldürmüşler ya da insanı başkalaştırıp aptallaştırarak robotlaştırmış, insan olmaktan çıkarmışlardır. Batılıların tarihine göz attığımızda tepedeki sömürgeci hegemonyacıların menfaati ne ise ona göre istedikleri sistemi kendi halklarına ya zoraki kabul ettirmişler ya da halkı aldatarak sözüm ona rıza yoluyla uygulamışlardır. Medeniyet düşmanı batıdaki sömürgecilerin yönetim şekillerine sırayla bakacak olursak “derebeylik” idaresi; derelerin oluşturduğu vadinin başını tutan, “dere boyu”nca oturan halka kan kusturan, zorla köleleştirip çalıştıran eşkıya başına “derebeyi” denir. Yönetimine de “derebeylik” yönetimi denmiştir. “Derebeylik”lerin güvenliğini ise “şövalye” sağlıyordu. Aşırı zulüm ve başkaldırıya dayanamayıp “derebey”lerine karşı ayaklanmalar başlayınca, baskı ve zulmün daha da artırılmış şekli olan “krallık” yönetimine geçildi. “Derebey”lerin bazılarının o zamanki para baronlarının desteğiyle güçlenmesi sayesinde merkezi krallıklar oluşmaya başladı. Batılı “medeniyet” düşmanı sömürgeciler, sınır tanımaksızın yağma ve talanlarını kan ve gözyaşı akıtarak devam ettirdi. Yani, vahşiliklerini daha da büyüterek, medeniyet ve insanlık adına güzel olan ne varsa yakıp yıktılar. 10. asırdan itibaren Batılı yamyamlar birleşerek “haçlı ittifakı”nı kurdular. Dünyaya adeta aydınlık saçarak “medeniyet” getiren İslâm’la savaşmaya başladılar. İlk hedefleri de Endülüs Müslümanlarıydı. Niye İslâm hedefti? Çünkü İslâm medeniyeti zulmü ve sömürüyü yasaklıyordu. İslâm, insan olmaktı, medeni olmaktı… Haçlıların savaşı onun için Müslümanlarlaydı. Krallıkların ve onları kullanan güçlerin baskılarına dayanamayan halklar isyan etmeye başlayınca, daha çok baskının fayda etmediği anlaşılmış ve halkı aldatma yoluna giderek sömürüyü devam ettirmenin yeni şekli olarak “cumhuriyet” modeli seçilmiştir. Cumhuriyet, bir nevi sömürgeciliğin resmi idaresi gibiydi. Batılı medeniyet düşmanı emperyalistler, yine en büyük düşman olarak medeniyeti yani İslâm’ı görüyordu. Cumhuriyet’in, herkes için yapılmış vaadine bağlı olarak benimsenmiş beklentilerin tersine bir durum olduğu ortaya çıktı. Bir yenilik yerine var olan toplumsal düzeni olduğu haliyle yasallaştıran bir sistem olmaktan öteye geçemedi. Cumhuriyet, insanı var olanı aşmaktan alıkoyan, bunu insana yönelik bir yetersizlik ve imkânsızlıktan ötürü değil, belirli bir toplum biçiminin egemen sınıfın ayrıcalıklı, toplumsal konumunu sürdürmek için yapan bir aldatma biçimidir. Evrensel ve akılcı gibi görünmesine, hatta her zaman için bir gereklilik ve doğal bir olgu gibi görünmesine rağmen “cumhuriyet ideolojisi”, belirli bir toplumsal düzeni yasallaştırdığı ve belirli bir sınıfın egemenliğine yardımcı olduğu için illüzyon/yanılsamadır. Yanlış bilinçtir. Sanayi devrimi öncesinde Afrika’dan insanları zorla getirerek, ahırlarda hayvanlarla birlikte barındırıp, Avrupa ve Amerika’da günde 20 saat çalıştırarak, milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuşlardır. Batı’nın ekonomik olarak ileride olmasının sebebi, medeniyet düşmanı bir anlayışla milyonlarca masum insanın ölmesidir. Ekonomik gelişmişlikleri, ölen insanların birikmiş kanıdır. Kendi beklenti ve umutlarına kavuşamayan, durumları eskisine göre daha da kötüye giden yığınlar, rahatsızlıklarını belli edip, yer yer ayaklanmalar başlatınca egemen sınıf daha büyük bir aldatmaca yolu aradı ve buldu. Eski sömürgeciliklerini sürdürmek ve halkı kitle iletişim vasıtalarıyla aptallaştırıp şapşallaştırmak, daha kolay aldatmalarını sağlamak için demokrasiyi devreye soktular. Batılı sömürgeciler için sömürgecilik çok pahalıya mal oluyordu. Batılılar bir ülkeyi önce işgal ediyor sonra da o ülkenin hammadde kaynaklarını kendi ülkelerine taşıyordu. İslâm düşmanı (yani medeniyet düşmanı) barbar, yamyam, kan emici Batılı sömürgeciler kendilerini bu çıkmazdan kurtarabilmek için bir an önce “taşımalı sömürgecilik”ten “yerinde sömürgeciliğe” geçmek zorundaydı. Bunu da en güzel büyük bir aldatmaca olan “demokrasi” rejimiyle yapabildiler. Artık emperyalizmin yeni modeli olan yerinde sömürgeciliğin resmi ideolojisi “demokrasi” olmuştu. Artık sömürgeciler de gasp ettikleri hammadde kaynaklarını Avrupa’ya ve Amerika’ya taşıma yerine, bunların “artı değer”lerini taşıyacaklardı. Sömürdükleri ülkelere yeni bir dil anlayışı dayattılar. Bu yeni dilde, kendileri ‘uygar’, onlara karşı olanlar ise ‘barbar’dı. Batıcı olanlar “ilerici”, Batı’ya karşı olanlar “gerici” idi. Sömürge halklarını aldatarak, emperyalist olduklarını perdelemek için “barbar toplumlara medeniyet götürüyoruz” yalanına başvurdular. Sömürge ülkelerinin aydınlarının beyinleri yıkanarak köleleştiriliyor, kendi toplumlarına yabancılaştırılıyordu. Bir misâl verecek olursak; Abdülhamid Han’a suikast düzenleyip 17 kişinin ölümüne sebep olan bir Ermeni terörist için Tevfik Fikret adlı Batı kölesi şair şunu yazabilmişti: “Ey şanlı avcı attın ama vuramadın” Demokrasi tüm toplum yüzeyinde yaygınlaştırılan bir kitlesel aldatmacadır. En çok da kitle iletişim araçlarıyla işletilen bir kültür endüstrisi aracılığıyla yaygınlaştırılmaktadır. Demokrasi, toplumda var olan hegemonik egemenliği, eşitsizliği, adaletsizliği gizleyip maskelemektedir. Bir açıklamanın, bir yargının “doğru” oluşu veya “yanlış” sayılışı, yaşanan dönemin genel gidişatına, toplumun gidişatına yön vermek için oluşan kabullenmelerdir. Yani mutlak doğruları yoktur. Hemşehrilik, milliyet aidiyeti, akrabalık, soy ve aile mensubiyeti ortadan kalkmaktadır. İnsanlar, kapitalist toplumsal sistem içinde yüklendiği rollerden oluşacak bir kimlikten ve aidiyetten başka hiçbir kimlik ve aidiyet taşımayacaktır. 1950’li yıllarda demokrasi ile yönetilmeye başladıktan sonra, insanın içindeki masumiyet yerine paranın bilincine varmış, hiyerarşik ilişkilerin oluşum biçimini olduğu gibi meşru sayma pragmacılığını benimsemiş, yarışmacı psikoloji içinde tipler oluşmuştur. Arkadaşlarını veya komşusunu kendisinin benimsediği tüketim kalıpları ile ezmenin mutluluk olduğuna inanmış yetişkin insanlar çoğaltma çabası başlamıştır. Çocuğu bir an önce bu yönde değiştirmeyi amaçlayan yeni bir eğitim, yeni bir sosyalizasyon süreci işletilmiştir. Bu süreç okulda, sokakta, televizyon karşısında magazinleşmiş basının her türünde ve sayfasında işlenmeye başlanmıştır. Gerçeklik pembeleştirilmektedir Kumandanımızın muazzam bir tespiti var: “Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı.” İlk peygamber Âdem Aleyhisselâm, medeniyetin ilk başlangıcı olan “dil”i yani konuşmayı öğretti. Sonraki peygamberler ise kendi medeniyetlerini getirerek kendisinden öncekileri de yeni nesillere aktardı. Her peygamberle birlikte medeniyet tekâmül etti. Son Peygamber Hazreti Muhammed (SAV) ile birlikte medeniyet ete kemiğe bürünerek bir nizam halini aldı. İnsanlık tarihinde gerçek manada medeniyetin ilk oluştuğu yer Medine’dir. Bütün insanlığı kapsayan ilk hukukun oluştuğu yer yine Medine’dir. “Mutlak Ölçüler”e bağlı olarak “yaşanmaya değer” hakça bir “düzen” kurulmuştur. Medine’de bir nizam haline gelen medeniyet bütün insanlık için model olmuştur. Bir hadisi şerifte buyuruyorlar ki “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere geldim”. İşte güzel ahlâkın bir nizam haline geldiği yerdir Medine. Batı’da birçok hukuk sistemi vardır. Fakat bunların hepsi de kralların ve seçkinlerin hukukunu, haklarını koruyan kaideler bütünüydü. Hâlbuki Medine’de ete kemiğe bürünen İslâm hukukunda, insanların bütün insanlarla ve insanların devletle olan bütün ilişkileri hakça bir şekilde tanzim edilmiştir. Batı’daki bugün de dâhil ortaya koydukları hukuk “egemenlerin” hukukudur. Yani üstünlerin haklarını savunur. İslâm’ın getirdiği nizam ve medeniyet insanın kendi fıtratına uygundur. Dünyadaki hiçbir insanın parmak izi nasıl ki başkasına benzemez, insanların kişilik, mizaç ve karakterleri de farklıdır. Hiçbir insan başka bir insana benzemez. Bizim medeniyetimizde insan kişiliklerinin geliştirilmesi çok önemlidir. Sömürgeci Batı ise insanların kişilik farklılıklarını yok ederek toplumu sürü haline getirip öyle yönetebilmiştir. Mevzunun daha iyi anlaşılması için Mevlüt Koç Bey’in yazısından bir bölüm aktarıyorum: “İslâmcı aydınlar, “yerinde doğruyu genelleştirerek yanlışta kullanmak” gibi bir muhakeme yanlışlığı içinde, İslâm ile demokrasiyi bağdaştırma gayretindeler. Böyle yapmakla klasik demokrasinin zaaflarını İslâm’a taşıdıklarının, bunun ancak kendi kendinizle çelişmek pahasına yapılabileceğinin idrâkinde değiller. Zira, din ve devlet bütünlüğünü esas alan İslâm’ın demokrasiyi içerdiği iddiası yanlış bir algıya dayanır; bu algı asla İslâmî bir devlete sahip olunamayacağının kabulü ile eşanlamlıdır. Tanrı’yı dünyadan tahliye eden ve dini sadece bir inanç meselesi olarak gören demokrasi ile İslâm asla bağdaşmaz. Ne yazık ki, siyasal İslâm’ın, aklî ve ahlâkî pejmürdeliğini sergileyen liyakatsiz ellerde temsili, İslâm’a mal ediliyor ve İslâm bu angaryayı taşımak zorunda kalıyor. Dolayısıyla, İslâm’la demokrasi asla bağdaşmaz.” (Aylık Dergisi, sayı 131) Hakkın iktidarı ve bu milletin tekrar yükselmesi isteniyorsa Ak Parti bir an önce Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun “Yeni Dünya Düzeni”ni benimseyip uygulamaya koymak zorundadır. Yoksa geçmişte olduğu gibi Batı’nın yeni değişim sürecine tâbi olmak zorunda kalacaktır. Kurtarıcı reçete, “Başyücelik Devleti”nin hayata hâkim kılınmasıdır.” Baran Dergisi 623. Sayı

Şuuraltına Dair Bir Günlük: Kırmızı Kitap

Carl Gustave Jung’ın Freud ile anlaşamadığı ve çatıştığı en önemli konu şuuraltıdır. Freud ateistliğini ilan ederken, Jung, insanda doğuştan dinî bir ruh olduğunu savunur. Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabından çok etkilenen Jung, yaptığı çalışmalarla, Nietzsche’in “Tanrı öldü, O’nu biz öldürdük” fikrine karşı, “Tanrı’nın ruhta tekrar doğduğunu” iddia ediyordu. Jung, Freud’la arası bozulduktan sonra, bir kitap yazmaya başlar. Ancak bu kitap, kendi şuuraltı süreçlerini ve tecrübelerini not aldığı, rüyalarla, yakazalarla, hayallerle dolu ve ilk bakışta mitolojik bir anlatıymış hissi veren “farklı” bir kitaptır. Öldükten 50 yıl sonra 2009 yılında yayınlanan Kırmızı Kitap, basılması hususunda uzun tartışmalar ve değerlendirmelerin ardından ortaya çıkmıştır. 1913’ten 1930’a kadar üzerinde çalıştığı bu kitap, Jung’un şuuraltı ile yüzleşmesi, “içsel süreçlerin” dibine gitmesi, “hislerini imajlara dönüştürmesi” için bir teknik oluşturmak çabasının ürünüydü. Jung kendi üzerinde bir deney gerçekleştirdi ve rüyalarına, iç yolculuğuna, şuuraltı verilerine yoğunlaştı, gördüklerini çizimleriyle destekleyerek anlattı. Yaptığı bir nevi günlük tutmaktı. Jung’un bu kitabı yazmaya başladığı dönemi değerlendiren Sonu Shamdasani, psikofizik ve tecrübi psikolojinin kurucularından Gustav Fechner’in bitkilerin ve yeryüzünün ruhi hayatından “mavi melek” olarak söz ettiğini aktarıyor ve 20. Yüzyılın ilk on yılında sanat ve edebiyat dünyasının da benzer arayışların içinde olduğunu belirtiyor. 20. yüzyılın ilk yıllarında kültürel çerçeve, bir arayış içindeydi. Batı’da özellikle edebiyat, psikoloji ve görsel sanatlarda yeni şeyler tecrübe ediliyordu. Yazarlar edebiyatın çerçevesini kırmayı deniyor, ressamlar resmin klasik yapısını bozuyordu. Sürrealistler psikanalistlerin eserlerini okuyor, psikanalistler sanatçıların eserlerini inceliyorlardı. Ruhî veya manevî alanın, iç-batınî tecrübelerin, rüyaların, öngörülerin üzerine gidiliyor, materyalizmin görkemli imparatorluğu kapitalizme evrildiği 21. yüzyılın hemen öncesinde sanatkârlar, bir arayışın içinde savruluyordu. Yazarların sürrealist yazım tekniklerine başvurmaları, ressamların şuuraltına ve rüyalara ilgileri, yeni bir anlam arayışı olarak da değerlendirilebilir. Dadaizm’in kurucusu Alman yazar Hugo Ball şöyle diyordu: “1913’te dünya ve toplumun görünümü şöyleydi: Hayat bütünüyle kuşatılmış ve zincirlenmiş. Bir çeşit ekonomik kadercilik hakim; her bir ferde istese de istemese de belli bir rol biçilmiş ve bu rolle birlikte, karakteri ve çıkarları atanmış. Kilise önemsiz bir “kefaret fabrikası”, edebiyat ise bir emniyet subabı olarak görülüyor. Sürekli karşımıza çıkan en önemli soru şu: Bir yerlerde bu duruma son verecek kadar büyük bir güç var mı? Eğer yoksa, insan bu durumdan nasıl kurtulabilir?” Bu kültürel kriz veya çerçeve içinde Jung’un, edebiyatın ve sanatın arayışına denk bir yerde şuuraltını kendi tecrübeleri ile anlama girişimi olan Kırmızı Kitap yazılmaya başlanmıştır denilebilir. Rüyalarını çözümlemeye ve anlamaya çalışan Jung, bir süre kendisinin bir şizofren veya deli olduğunu düşünmeye başlar. Daldığı bu şuuraltı dünyası onu zaman zaman çok korkutur. İlmi kariyerini gölgeleyeceği endişesi duyar. Mircae Eliade’ye şöyle der: “Bir psikiyatr olarak endişeleniyordum. O günlerin diliyle “şizofreni yapmak” üzere olabileceğimi düşünüyordum… Aberdeen’deki kongrede sunmak üzere şizofreni üzerine bir konuşma hazırlıyordum ve sürekli “kendimi anlatıyor olacağım! Bu konuşmayı yaptıktan sonra delireceğim” diye düşünüyordum. Kongre 1914’te yapılacaktı, yani tam da Güney denizlerinde seyahat ettiğim üç rüyayı gördüğüm dönemde. 31 Temmuz’da konuşmamdan hemen sonra gazetelerde savaş çıktığını okudum. En sonunda anlamıştım. Ertesi gün Hollanda’da karaya çıktığımda kimse benden daha mutlu değildi. Artık benim için bir şizofreni tehlikesi olmadığından emindim. Rüyalarımın ve görülerimin kollektif şuurdışının derinliklerinden geldiğini anladım. Artık yapmam gereken şey, bu keşfi derinleştirmek ve doğrulamaktı. İşte kırk yıldır yapmaya çalıştığım şey de budur.” Jung’un yaptığı tecrübî çalışma, mitolojilerde, şuuraltında ve rüyalarda ortaya çıkan sembollerin anlamları üzerine arkeolojik kazı yapmak ve bu sembollerin “arketip”lerini sistemleştirmek ve tecrübe ettiği şeyi ilmî olarak doğrulamaktı. Jung, kendi gördüğü bazı rüyaların “büyük rüya” olduğunu ve bu rüyaların “kollektif şuurdışından” kaynaklandığını yani kendisiyle değil, dünyayla ilgili olduğunu belirtiyor. Kırmızı Kitap’ın heyecanla karşılanmasına rağmen üzerinde yapılan çalışmalar, kısmî ve kısır… Kırmızı Kitap’ın benim açımdan önemi, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Tilki Günlüğü” eserine bir pencere açması, bir yönüyle Jung’un “Kollektif Şuuraltı-Şuurdışı” dediği verilerden yola çıktığı çeşitli sembollerle rüya tahlillerinin belli noktalarda Tilki Günlüğü’nü hatırlatması. “İnsanlar uykudadır öldükleri zaman uyanırlar” hadisini, “rüya içinde rüya” bahsini, dünya hayatında görülen şeylerin de tevil ve tabirinin gerektiğini ve Ölüm Odası B-Yedi eserlerinde, hikemiyatın üst dilini çözümlemesini ve tahlilini, kelimeler üzerindeki bir nevi arkeolojik kazısını hatırlayalım. Bu anlamda Tilki Günlüğü’ne dair yapılacak incelemelerde, Jung’un çalışmalarının (Salih Mirzabeyoğlu’nun “kâinatın topoğrafyası” dediği eseri için) ufuk açıcı olacağı kanaatindeyim. Salih Mirzabeyoğlu’nun bu eserleri de, Jung’un Kırmızı Kitap’ı gibi henüz tahlil edilemedi. Jung, Kırmızı Kitap’ında fikirlerinin “tecrübe ediliş” sürecini, Salih Mirzabeyoğlu da ortaya koyduğu dünya görüşünün, fikirlerinin, “hikemiyata ve sırra açılan yönünü” yazdı bu eserlerinde. Jung’un peşinde olduğu ve mahiyetini bilmediği “sır” ile Salih Mirzabeyoğlu’nun peşinde olduğu ve mahiyetini “bildiği” sır, şüphesiz aynı değildi. Çünkü: “Sırrîlik… Eğer bâtın kahramanları, mahvolan bir sûret halinde ve mukayyed bir varlık şeklinde işi kaba teşhise dökselerdi, küfre düşerlerdi… Ve kafir, sûret tecellisinin hakikatini bilseydi, putperest olmazdı!..” (Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu, s.321) *Kaynak: C.G. Jung, Kırmızı Kitap, Kaknüs Yay., İstanbul 2016 Baran Dergisi 623. Sayı

“Yeni Dönem ve İslâm Birliği Kongresi” Vesilesiyle...

Genel başkanlığını Saadet Partisi kurucusu ve eski başkanı Recai Kutan’ın yaptığı Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) öncülüğünde düzenlenen, İslam ülkelerinden çeşitli mevkilerde temsilcilerin de katıldığı 27. Uluslararası Müslüman Topluluklar Birliği Kongresi İstanbul yapıldı. Protokol konuşmalarını yapmak üzere kürsüye çıkan başkan Recai Kutan, yaşı hayli ilerlemiş, T. Karamollaoğlu’nun koluna girmiş vaziyette salona gelmişti. Protokolde sırasıyla Afganistan’dan Islah Cemiyeti Başkanı Dr. Muhammed Hanatifi, Fas’tan Tevhid ve Islah Hareketi Gen. Bşk. Vekili Dr. Muhammed Tollabi, Avrupa Müslümanlarını temsilen Belçika merkezli Avrupa İslam Teşkilatları Fed. Gen. Bşk. Dr. Samir Felah, Pakistan’dan Cemaat-i İslamî Gen. Bşk. Vekili Abdurraşid Turabi, Filistin Alimler Bir. Bşk. Dr. Nawaf Takrurî, Filipinler’den Moro İslamî Özgürlük Partisi Gen. Bşk. Dr. Hacı Murad İbrahim ve Saadet Partisi Gen. Bşk. Temel Karamollaoğlu birer konuşma yaptı.  Kongre boyunca hakkında oturum düzenlenecek başlıklar, “Krizler, Aktörler ve İslâm Dünyası, İslâm Birliği: Niçin ve Nasıl?, Medeniyet Krizi ve yeni Dönemin İnşaı, Küresel Sistem Krizleri ve Yeni Bir Dünya, Birlik Fikri ve İttifak Ahlâkı, İslam Topluluklarının Çözüm Arayışları...” şeklinde duyuruldu. Kongreye Türkiye dışında Filistin, Suriye, Yemen, Kosova, Irak, Moritanya, Malezya, S. Arabistan, Cezayir, Mısır, Lübnan, Kuveyt, Cibuti, Arakan ve Doğu Türkistan’dan araştırmacı ve akademisyen katıldı. “Boşlukta Mekân İşgal Etme Hassası” Bu yılki gündemi, 'Değişim ve Dönüşümleriyle Yeni Dönem ve İslam Birliği'olarak belirlenen kongreye Cumhurbaşkanı Yrd. Fuat Oktay, HAMAS lideri Halid Meşal ve Moro'nun bağımsızlık mücadelesinin öncü isimlerinden Hacı Murat İbrahim'in de katılacağı haber olurken, salonda sadece Moro temsilcisi İbrahim’i gördüm. Adalet Bakanı Abdülhamid Gül’ün mazeret bildirerek katılmadığı kongreye AK Parti çevresinden hiç kimsenin katılmamış olması iç siyaseti bilenlerce sürpriz sayılmazdı. Davetlilerden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilettiği telgraf, usûl gereği temsil makamı dikkate alınmaksızın Saadet Partisi’nden Oğuzhan Asiltürk’ün telgrafının ardından okundu. Sunumdaki bu tutum, kongre havasının basıncına dair önemli bir işaret sayılabilir. Nitekim temsilcilerden bazılarının mesajlarına dikkat edenler, yapılan samimi birlik-beraberlik çağrılarında geçen “Lütfen ayrılık-gayrılık olmasın...” gibi ifadelerden durumu kavramış olmalı. Kürsüye geçen tüm temsilciler aynı kalıpları kullandı: “Birlik olmalıyız, güç birliği yapmalıyız, işgal ve zulme karşı koymalıyız...” Öteden beri basından veya yerinden takip ettiğim nice toplantı, konferans, kongre vs etkinliklerde öne çıkmış ve artık yıllanmış birtakım klişe cümleler tekrar edilirken, halihazırda Türkiye merkezli siyasî kültürü yüksek, teşkilatlanması ciddi, sevk ve idareyi temine hazır bir mevkide gerçek ve ehil temsil kadrosu arayışımız sürmektedir. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “boşlukta mekân işgal etme hassası”na erdirici bir fikrin “yeni insan, yeni nizam, yeni yurt” sloganıyla çıkışa geçip nesilleri yoğurduğu Büyükdoğu geleneği ve onun devamı İbda Fikriyatı dikkate alınmaksızın bir araya gelip gelip dağılan daha kaç kalabalığa şahitlik edilecek, bunun için şartlar daha ne kadar dayatacak ve giderek kritikleşen şartlara ne ölçüde hazır olunacak, işte bu can alıcı nokta -ne hazindir ki- belirsizliğini korumaktadır. İlginçtir; bundan birkaç hafta önce CB başdanışmanlarından Emk. Tuğ. Adnan Tanrıverdi’nin başkanlığını yaptığı ASSAM(Adaleti Savunanlar Stratejik Arş. Der.) kongresi de aynı mekânda tertiplenmiş, benzer başlıklar altında ve yine uluslararası ölçekteydi. Her iki girişim arasında karşılaştırma yapmak niyetinde değilim fakat CB Erdoğan liderliğinde tüm İslâm coğrafyasında adımları sıklaşan ve ümmet birliğinin siyasi/ekonomik birliğe dönüşüm yolunda destek ve katkı sunması beklenen Refah-Fazilet-Saadet çizgisinin coğrafyamızda hazin bir hayal kırıklığına yol açma istidadı taşıdığına dikkat çekmek isterim. Bu bakımdan söz konusu kongrenin hâlâ kime karşı, ne adına, hangi çapta “birleştirici kimlik” taşıdığı sorusunun askıya alınmış olduğu gözlemimi paylaşmalıyım.  Gölge Çizgisi ve Çağrısı İnsanımız, coğrafyasını eskisinden daha emin, daha bilinçli kavrama istidadı gösteriyor. Yeni nesil Müslümanlar eski dönemlere göre coğrafyası hakkında daha kolay bilgi edinebiliyor. Hatta dünya Müslüman toplumları hakkında yeni bilgiler resmi kurum ve kuruluşlar üzerinden toplumumuzun tüm tabakalarına rahatlıkla ulaşabiliyor. 1 Aralık’ta Öncü Eğitimciler Derneği’nin İstanbul’da düzenlediği ‘Eğitimin Yeni Dinamikleri’ başlıklı 10. Öğretmenim Sempozyumu’nu takip etmiştim. Anadolu’nun çeşitli illerinden gelen öğretmenler, görev yaptıkları okullardaki proje ve etkinliklerinden bahsettiler. Mesela, Şanlı Urfa’dan katılan Din Kültürü ve Ahlâk dersi sorumlusu Betül Türkeş, “Kardeşliğin Tahsisi ve Temini” başlıklı bir sunum yapmıştı. Betül öğretmen, okulunda dışlanan Suriyeli çocukların okulda ve mahallede benimsenmesi, insanımızla kaynaşması için sürdürdüğü çabalarından bahsetmişti. Aynı öğretmen, ortaokul çağındaki çocuklara Arakan Müslümanları hakkında araştırma yapma görevi verdiğini anlatmıştı.  1975-77 yılları arasında, 20’li yaşlarının ortasında bir gençken Gölge dergisini yurt ve İslâm coğrafyasında temsilcilere kavuşturan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, kapağında “İnancımızın ve İnsanımızın Kavgası” satırıyla çıkan Gölge’nin her sayısında Filipinlerden Kıbrıs’a, Balkanlardan Filistin’e Müslümanların kurtuluş mücadelesiyle ilgili gelişmeleri gündeme taşıyordu. O dönem Filistin Marksistlerin “tekel”inde gösterilir, Moro neresi pek bilinmezken Gölge Dergisi insanımıza alternatif görüş ve tavır kazandırmak için sesi gür bir çıkış yapmış, unutulmaz tesiriyle İslâmcı mücadele kültürüne damgasını vurmuştu. İşte bu “efsanevi” derginin ilk sayısını 27. ESAM kongresi için Türkiye’ye gelen Moro’nun köklü direnişinin siyasi temsilcisi Hacı Murat İbrahim Bey’e sundum. Kendisine Kumandan Mirzabeyoğlu’ndan ve Gölge’nin muhtevasından bahsettim. Başkan İbrahim, Moro direnişinin başlangıcını ilan eden bildirinin tam metninin, Zengibar direnişçilerinin açıklamasının yer aldığı Gölge’nin ilk sayısına göz atarken hayranlığını gizleyemedi. Başkana, Mirzabeyoğlu’nun İngilizce ve Arapçaya çevrilen “Yeni Dünya Düzeni” alt başlıklı “Başyücelik Devleti” adlı kitabını takdim ettim; memnuniyetle karşıladı. Ayrıca kongreye en kalabalık topluluk olarak katılan Filipinli öğrenci ve basın ekibinin de yakın ilgisiyle karşılaştım. Doğrusu kongrede odaklandığım ilk isim Başkan İbrahim Bey’di. Konuşmasında, Moro direnişinin 70’lerden bugüne geçirdiği süreçlerden bahsetmişti. Filipinli topluluk, Moro’nun bağımsızlığının halk oyuna sunulacağı 21 Ocak 2019 tarihli referandumu takip etmemi tavsiye etti. ESAM kongresine katılan simaların merhum Erbakan döneminden bu yana süren gelenek icabı orada bulunduğunun farkındaydım. Salih Mirzabeyoğlu da Erbakan dönemi Müslüman gençliğinin öncülerindendi. Kumandan Mirzabeyoğlu’nun “Filistin ve İşkence, Cemaat, Nasıl Birlik?” başlıklı verdiği konferans (1988) metinlerine göz atıldığı takdirde, toplumumuzun dışarıya doğru açılış zeminlerini kuraklaştırıcı, heyecanları söndürücü, şuurları sağırlaştırıcı zihniyet ve yapılanmalara dikkat çektiği görülecektir. İçeride birlik olmadan coğrafyamızı birleştirmek gibi bir davadan bahsedilebilir mi? Bu itibarla Gölge dergisinin İslâmî hassasiyette her türlü siyasi örgüt ve sosyal yapılanmaları fevkalade nazik İslamî oluş çizgisinde birleştirici, kurtarıcı ruh ve anlayışı kazandırıcı çağrısı her dönem için ihtar niteliği taşımaktadır: “Her türlü verimi çizgisinde mânâlandıran anlayış...” Birleşmenin “arınma”yla eşzamanlı gerçekleştiği takdirde anlamlı ve kalıcı olacağını hatırlatmaya gerek var mı? Baran Dergisi 621. Sayı