Yazarlar
Tüm Yazarlar
28 Şubat ve Siyasi İktidarsızlık

28 Şubat sürecinde, sırf Müslüman oldukları için, binlerce kişiye ahlâksızca işkence edildi ve ardından çıkartıldıkları DGM tiyatrolarında haksız hukuksuz yere senelerce hapis cezasına çarptırıldılar. 28 Şubat 97 öncesinde başlayan ve kararları darbe sürecinde verilen yargılamaları da sayacak olursak aradan geçen 23 senenin sonunda, Cumhurbaşkanından Adalet Bakanına, muhalefetinden müsteşarına, hâkiminden savcısına dek herkes verilen bu cezaların hukuksuzluğunda hem fikir olmuş durumda. Lakin 600’e yakın Müslüman, o dönem kendilerine reva görülen hukuksuz yargı kararlarından dolayı hâlen cezaevinde tutsak. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde Müslümanlara reva görülen adalet, darağaçlarıyla sınırlıyken, senelerdir verilen mücadele neticesinde bugün F-Tipi cezaevlerine kadar son derece geniş kazanımlar elde edilmiş vaziyette! Yani Türkiye’de siyasî iktidar, bürokrasi ve medya kimin eline geçerse geçsin, rejimin, adaleti tesis etmek yerine bir silâh gibi kullandığı hukukun Müslüman Anadolu İnsanı’na bakışı hep aynı... Burada bir hatırlatma yapalım: Birisine sırf Müslüman olduğu için eziyet etmek ve onu cezalandırmak küfürdür! İktidar el değiştirse de rejimin Müslümanlara bakış ve tavrında bir değişiklik meydana gelmemesi bahsini biraz daha açmakta fayda var. Bilindiği üzere son 15 yıldır iktidarda Ak Parti bulunduğundan, bu dönemde Müslümanlara reva görülen zulmün artık sona erdirilmesi beklenirdi. Fakat Ak Parti, bir ideale hizmet etmek üzere yola çıkmış olsa da, maalesef süreç içinde menfaatçilerin yoğun bir şekilde yuvalandığı bir siyasî teşekküle dönüştüğünden, kendi menfaatini doğrudan tehdit etmeyen, konforunu bozmayan meseleleri uzaktan seyreden kadrolar istihdam edildi. Değişen konjonktür ve yaşanan onca menfiliklere rağmen parti, kendi içinden idealist bir bürokrasi kadrosu teşekkül ettiremedi; bu hem Ak parti hem de Türkiye için büyük bir kayıp anlamına gelmektedir. İdealin olmadığı ve herkesin mama peşinde koştuğu yerde, kim, neden ve niçin idealist bir bakış açısıyla kendisini devletin arka planında görev alacak şekilde yetiştirme zahmetine girsin ki? 15 yıllık süreçte iktidar aynı kalsa da, bürokrasi, Kemalistler, Fetöcüler ve yine Kemalistler arasında el değiştirip dururken, rejimin Müslümanlara bakışında bir değişiklik olması da beklenemezdi. Zaten öyle de oldu. Burada bir başka hususa da dikkat çekmek gerek. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun İdeolocya ve İhtilâl isimli eserinde, iktidara gelmenin yolu olarak neden demokratik yollarla gelmek değil de halk ihtilâli şıkkını işaretlemiş olduğu da ayan beyan ortaya çıkıyor. 15 Temmuz’da bunu yakinen tecrübe ettik. Türkiye’deki Kemalizm gibi yalnızca Müslümanlara hayat hakkı tanımamak ve onlara karşı düşmanlık beslemek üzere kurgulanmış bir rejim toptan değiştirilmedikçe iktidara gelen her kim olursa olsun zihniyetinin değişmeyeceği tüm bu yaşananlara bakıldığında son derece açık. Mesele bir zihniyetin değişim ve dönüşümü. Bütün olarak bir değişimden bahsediyoruz. Müesses rejimde arızalı olan tek müessese hukuk değil ki. Eğitimden ekonomiye, belediyecilikten meslek odalarına kadar hangi meseleye el atılırsa atılsın başka bir sorunla karşılaşılan ülke burası... Dolayısıyla bugün çıkıp da “ben hukuk düzeni getireceğim” diyerek yalnızca adalet mekanizmasına el atmakla çözülecek bir iş de değil. Tüm meseleleri bir bütün hâlinde çözüme kavuşturacak yeni bir sistemin benimsenmesi ve tatbik edilmesi gerekiyor. Demokratik yollardan iktidara geldikten sonra, kendini o mevkiye getirenlerin taleplerine kulak tıkayıp karşı tarafa şirin görünmenin, tek derdi seni bir kaşık suda boğmak olan düşmanını yaşatmak ve “eline fırsat geçince gel beni boğ” demekten başka ne anlamı olabilir? Yakup Köse, bu hafta yayımlanan yazısında 28 Şubat ile alâkalı soruyor ya; “Ölenimiz şehid, kalanımız terörist mi?” diye. Biz de soralım, hakikatin hatırını herkesten ve her şeyden üstün tutan biz, siyasî iktidarın dostu muyuz, düşmanı mı? Yani daha açık bir dille ifâde edecek olursak, siyasî iktidar hakikate dost mu yoksa düşman mı? Aslına bakacak olursak bütün mesele bu. *** 28 Şubat’tan dolayı hâlen süren hukuksuzluklardan bahsederken, bu süreçte sermaye ve medyanın üstlendiği rolü de unutmamak gerek. Ana akım medyanın askerî darbeye davetiye çıkartır mahiyetteki manşetleri ile yaşanan hukuksuzlukları meşrulaştıran yayınlarının bir bedeli olmayacak mı? Yine sermayenin bu süreçte üstlendiği rol ile 28 Şubat postmodern darbe girişiminin hemen bir kaç sene sonrasında meydana gelen ekonomik kriz ortamını fırsat bilerek devleti ve milleti soyup soğana çevirmesinin hesabı sorulmayacak mı? 28 Şubat süreci ile alâkalı tek hukuksuzluk yargılanan ve cezalandırılanlardan ibaret değil. Bu sürecin faillerinin ve bu süreçten nemalananların hâlen yargılanmamış ve cezalandırılmamış olmasından da kaynaklanan bir adaletsizlik söz konusu. *** Biz bütün eksiklikleriyle beraber bugünkü siyasî iktidarın, en azından tepe kadrolarının samimi insanlar olduklarını biliyoruz. Fakat hakikatin yanında nasıl ve ne şekilde duracağını hâlen kestiremediklerini görmek de son derece üzücü. Bir ân evvel 28 Şubat’tan doğan mağduriyetlerin giderilmesi, bu sürecin fâilleri ve nemalananlarının cezalandırılması ve hükümetin diğer meselelerde daha tutarlı bir tavır alması, hem darbeci Kemalist kesimin bütün kuvvetinin elinden alınması hem de 2019 seçimlerini kazandıracak en büyük amil olması hasebiyle son derece ehemmiyetlidir. Tayyib Erdoğan’ın “acırsanız acınacak hale gelirsiniz” sözü son derece doğrudur.  Baran Dergisi 580. Sayı

Rusların Gözünde Türkiye

Kendisini Batılı devlet kategorisinde gören Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, kuruluşundan bu yana başında bulunan bütün hükümetler Batı’nın icazetini alarak posta yayılmışlardır. Kuruluşta, İngiltere, Fransa ve kısmen ABD’ye karşı bükülen boyun, 1930’ların sonundan 1940’ların ortasına kadar da Almanlara karşı göğüs hizasına düşmüştür. Nihayet, daha bir buçuk sene evvel, 15 Temmuz’da kanımızla gevşettiğimiz kemendi, 1940’ların sonuna doğru eline ABD almış ve günümüze kadar da Türkiye üzerindeki tekelini korumuştur. Dediğimiz gibi daha bu kemend boynumuzda, atmış değiliz; fakat insanımızın “İslâma Muhatap Anlayış” nizamına duyduğu iştiyak ve hasretle paralel gelişen kötüye olan düşmanlığı ve iktidardakilerin ABD’ye karşı yetersiz de olsa yürüttüğü hamleler, bağımsızlığımıza engel kemendi koparacak törpüdür. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, ABD’ye karşı olmanın birçok sebebi olabilir; kimi Rusçu olduğundan ötürü karşı oluyorken, Büyük Doğu-İbda ideolocyası “İslâm’ın Emir Subaylığı” olması sebebiyle ABD emperyalizmine karşı mücadelenin yıllardır bayraktarlığını yapmıştır. Uyaralım: ABD’ye karşı Avrasya bloğu ile ittifak kurmak elbette ki kimseyi Rusçu yapmaz; yeter ki ABD’ye çalışan kadrolardan boşalan yerlere Avrasyacılar dolmasın, ABD’nin tekelinde olan ticaret, sanayi ve bilim, bir başka emperyalist olan Avrasya bloğunun tekeline geçmesin! Rusya ile Türkiye’nin çok köklü bir ilişki tecrübesi var. Fakat bu tecrübeye rağmen ne Türkiye Rusları doğru düzgün tahlil edebilmiş, ne de Ruslar Türkiye’yi… Yapılan bir takım teşhisler ise olan üzerinden değil de olması istenenler üzerinden yapılmış; yani yapılamamış! SSCB zamanı ile şimdiki Rusya arasında isim ve metod haricinde bir fark olmadığını okuyucu bilir; tıpkı Çarlık Rusya’sı ile Sovyetler arasında olmadığı gibi… Hedefler aynıdır, göz dikilen belli başlı mevzularda aksülâmel değişmemiştir vesaire… Bu sebeple Rusların bize ne gözle baktığını, özellikle Sovyet kaynaklarından faydalanarak anlamaya çalıştık. Türkiye ile RSFSC (SSCB’nin o zamanki adı, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti) arasında ilk resmi temas Vladimir Lenin’in talimatıyla Türkiye’ye gönderilen Semyon Aralov vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Lenin, Kemalistleri ve bunların sütre gerisinde tuttukları asıl gayelerini diplomatına şu şekilde tarif etmiştir: “Mustafa Kemal Paşa tabii ki, sosyalist değildir. Ama görülüyor ki, iyi bir örgütçü, yetenekli bir komutan, burjuva-ulusal devrimini yürütüyor… Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum.” Bu sözlerin ne mânâya geldiğini Lozan Konferansı bahsinde anlayacağız. Anadolu’ya gelen ilk Sovyet diplomatının hatıralarına baktığımızda çok sathi değerlendirmelerle karşılaştık, hatırat resmen bir militanın ajitasyon maksadıyla hazırladığı broşür keyfiyetinde… Mustafa Kemal ile görüşmelerinde, genellikle onun İslâm’a bakışını aktarıyor ve bu melun, İslâm karşıtı bakışa dayanıp elini ovuşturarak “ilerici” Türkiye’den birtakım kehanetler veriyor. Bunun haricinde, uzun yıllar SSCB Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Andrey Gromiko’nun hatıralarında da Mustafa Kemal hakkında “devrimci” bir lider olarak bahsedildiğini görmekteyiz. Gromiko, Türkiye-SSCB arasındaki ilişkilerin gidişatındaki bütün menfilikleri İsmet İnönü’ye yükleyerek Lenin ile Kemal arasındaki dostça mektuplaşmalardan bahseder. Rusların Anadolu’da gözü iki noktaya dikilmiştir; biri İstanbul (Boğazların bulunması ve Ortodoksluğun başşehri olması hasebiyle) diğeri ise Kafkas vilayetleri… Bu mevularda, ülkemizdeki Rusçu maymunlar, fincancı katırlarını ürkütmemek için Stalin heyulasını göz önüne dikerler, Rusların emelleri ile Stalin’in emellerini birbirinden ayrıştırırlar. Ne var ki Çarlık Rusyası’nın İstanbul’u başkent olarak görme arzusu, Kafkas Vilayetleri’ne hâkim olmak adına açılan “Vladikavkaz” pankartı, Stalin tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır, ilahi hikmet gereğince başarısız olmuştur. Aralov’un anılarından öğrenmekteyiz ki, Kâzım Karabekir Paşa Batum da dâhil Kafkasya’da birçok vilayeti ele geçirmiş, fakat 1921 Moskova Anlaşması gereği Ruslar Mustafa Kemal’den orduları buradan çekmesini istemiş ve ordular çekilmek zorunda kalmıştır. Yine Mehmetçik Ermenistan’a girmiş ve Ermenilerle 1920’de Gümrü Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Ermenistan özerk bir bölge olarak Türklere bağlanmıştır, fakat anlaşmadan bir gün sonra Kızıl Ordu Ermenistan’ı işgal etmiştir; artık Ermenistan da bir sovyettir. Rusların, Orta Asya milletlerinin Hilafet’e gönderdiği paralardan gasp ettiklerinin bir kısmını milli mücadelede Kemalistlere silah yardımı olarak bağışladıkları biliniyor. Ruslar bu yardım ile yeni Türkiye’yi etki alanına almak niyetinde fakat “kaypak bir burjuva” oluşumu olan Kemalistler, Ankara Anlaşması akabinde dün savaştığı Fransızlardan önemli oranda silah desteği alıyor. Böylece Sovyet Rusya’nın planı suya düşmüş oluyor. Aralov, bu yardımdan sonra Fransa’nın Rusya hususunda Ankara’ya baskı kurduğunu söyler, hatta Mersin’de açılması planlanan Sovyet Büyükelçiliği açılmaz, Ankara Rusları bir süre oyalar. Aralov’un özellikle Mersin Büyükelçiliği meselesine değinmesi, Rusların Anadolu’yu kıskacına almak istediği noktalardan birinin de İskenderun Körfezi olduğu hatırımıza getiriyor. Bugün de Rus filosu Suriye’deki olaylara müdahil olmak bahanesiyle İskenderun açıklarında demirlemiş vaziyettedir. Aralov ayrıca Mustafa Kemal’in İngilizlerle de çeşitli görüşmelerde bulunduğunu yazar, fakat Mustafa Kemal’e ısrarla sormasına rağmen bu görüşmeler hakkında en ufak bilgi alamaz. Mustafa Kemal’in Sovyetler açısından bir tek güvenilir noktası vardı o da diğer emperyalistlere karşı Rusya’nın da kendi menfaatine olan Kurtuluş Savaşı… Fakat bu savaşın sonuna doğru renk değişmeye başladı; kara kalpak kalktı, silindir şapka ve frak peyda oldu! İşte tam da bu demlerde Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Cebesoy, İngilizlere gizli belgeler verirken ÇEKA tarafından enselendi, bu olay üzerine Ankara hükümetine RSFSC Dışişleri Halk Komiserliği’nce nota verildi. Elbette bu son nota olmayacaktı. Lozan görüşmeleri esnasında, Ankara hükümetinin “Boğazlar Sorunu”nu Ruslara haber vermeyerek İtilaf Devletleri ile görüşmesi üzerine bir nota daha geldi. Elbette klasik Moskof üslubunca “Barışı sağlamak”, “Türkiye’nin bağımsızlığını korumak” adına Rusya’nın da bu görüşmelerde bulunması talep edildi, asıl sebep ise Çarlık Rusyası’ndan beridir Boğazlar’da hak iddia etmek, bunu yapamazsa en azından İtilaf Devletleri’nin pay koparmasını engellemekti. Fakat Ankara hükümeti, Amerika’nın da baskısıyla Boğazlar üzerindeki İngiliz tasarısını kabul etti. Ruslar Lozan’da kendilerinin işine gelmeyen bu durum hususunda İsmet İnönü’yü suçlamaktadır, fakat Mustafa Kemal’in izni olmadan kimsenin kılını kıpırdatamayacağını söyleyen de yine o zamanki Rus Büyükelçisi Semyon Aralov’dur. Boğazlar ve Kafkas Vilayetleri meselesinden İkinci Dünya Savaşı yıllarında SSCB Dışişleri Halk Komiserliği’nde bulunmuş Molotof da bahseder; o zamanki Türkiye hükümetine boğazları birlikte kontrol etmeyi teklif ederler, fakat tekliften hemen sonra İngiliz filosu İstanbul Boğazı’nda biter. Bu olaydan günümüze kadar da Rusya meseleyi bir daha açmaz, fakat baştan çıkarıcı zampara usulü ile sürekli bu mevzuları Türkiye’nin önüne sürmekten de vazgeçmez. Nihayet Türkiye’nin Marshall Yardımı alması, NATO’ya katılması, Batı Bloku’nun Rus ayısına karşı Türkiye’yi silah deposu olarak kullanması sebepleriyle Türkiye-Rusya ilişkileri kopma noktasına gelir. Bugün ise Türkiye, zamanında Rusya’nın şerrinden sığındığı Batı Bloğu’na, şimdi onun şerrinden Rusya’ya sığınarak karşı durma çabasındadır. Lâkin Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi şer tek bir noktaya teksif edilince kaçacak yer de kalmıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin, ABD emperyalizmine karşı Rusya ile kurduğu ahbaplığın tarihî sebep ve sonuçları irdelenerek, getirisi ve götürüsü tartılarak yapılması elzemdir. Zamanında ABD ile kurulan ilişkinin muhasebesi yapılamadığı için bugün ceremesini çekmekteyiz; yarın da Rusya’dan aynı ceremeyi çekmeye niyetimiz yok! Baran Dergisi 580. Sayı

Cennet Mekan Abdülhamid Han

Geçtiğimiz cumartesi sabahı… “Sünnet Olmadan Ümmet Olmaz” yazısının ikincisini yazmak niyetiyle kalktım… Gazeteleri okumadan önce, dergide çıkan yazımı tekrar büyük bir dikkatle okudum… Derginin sayfalarını aheste aheste büyük bir zevkle çevirdim… Yazımı güzel bulup da sakın sarhoşluğa kapıldığımı sanmayın… Evet büyük bir lütuf, tarifsiz bir mutluluk yaşamadım değil… Aynı dergide mütefekkirlerin şahı Salih Mirzabeyoğlu ile yan yana olmak, omuz omuza durmak… Bundan öte saadet olur mu? Bir gün önce akşam ailece Abdülhamid Han dizisini seyrettik. Diziden etkilenen kızım Üstad Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan Abdülhamid Han” kitabını almamı istedi… Derhal aldım… Yavaş da olsa okuyor… Bilmediği kelimelerin anlamlarını tek tek yazmasını, öğrenmesini ve kelimeleri cümlelerde kullanmasını tavsiye ettim… Arzumu geri çevirmedi… Yavaş olmasının bir sebebi de bu durum. Kızım bu yıl İngilizce hazırlığa gidiyor… İngilizce öğretmeni bir arkadaşa yıllar önce merhum Cemil Meriç’in bir kitabını hediye etmiştim… Ne dedi biliyor musunuz: “Bu kitabı anlayamıyorum.” Sebep ise anlamadığı birçok kelime. Bu yüzden kitabı okumaktan vazgeçmiş. Kendisi velilere ve öğrencilere her daim İngilizce dersinden başarılı olmak için bol bol İngilizce kelimelerin anlamlarının öğrenilmesi gerektiğini ikaz ederdi. Ne kadar acı bir durum… Kendi tavsiye ettiklerimize kendimiz uymuyoruz… Bütün dilcilerin ortak olduğu bir görüş… Kelimeler taşıdıkları anlam ile insan ruhunu zenginleştirirken zekâyı da işlek hale getirir… Yani az kelime dağarcığına sahip bir insanın fikretmesi ve okuduğu mevzulara nüfuz etmesi hemen hemen imkânsız. Şu anda eğitimde büyük bir mesele… Hemen aklıma gelen bir hâdiseyi sizlerle paylaşayım… Ulucanlar Cezaevi’nde tanışığım Mustafa Hoca… Kumandanın babası Muammer Erdiş Amca ile tanışık ve çok sıkı bir münasebetleri var. Onla olan bir hatırası… Muammer Amca, Ahmet Cevdet Paşa’nın bir kitabını okuması için Mustafa Hoca’ya veriyor… Hocamız herkesin gösterdiği tavrı sergiliyor… Kitap çok ağır geldi anlayamadım… İçinde anlamadığım birçok kelime var… Muammer Amca “oğlum sen ki imamsın insanlara dinimizi anlatıyorsun… Bugün bir doktor adayı doktor olmak için binlerce kelimenin anlamını öğreniyor; bunlar içinde pisliğin bile Latince karşılığını bilmek zorunda, yoksa doktor olamaz…” diyor. Bu sözler Mustafa Hoca’ya iyi bir ders oluyor. Kitabı tekrardan büyük bir sabırla ve işçilikle okuyor. Büyük mesafe katediyor. Ondan sonra Said Nursi’nin kitaplarını bile rahatlıkla okuma becerisi gösteriyor. Hanım, dizileri seyrederken elinin altında fındık fıstık ve çekirdek bulundurur. Küçük çocuğum sabah kahvaltıda “anne sen çekirdeği çok severdin niye hiç açılmamış” diyor. Hanımın cevabı oldukça manidardı… “Abdülhamid beni çok etkiledi, dizi seyretmeyi eğlence haline getirmek içimden bir türlü gelmedi.” dedi. Bir gün önce okulda yanımızda her fikirden öğretmenlerle otururken bir arkadaşımız Abdülhamid’i gündeme getirdi… Abdülhamid’in neler yaptıklarını anlattı… Ben de ortamda Üstadımdan aldığım bilgilerle Abdülhamid’in çok merhametli ve şefkatli olduğunu, bu özelliği yüzünden tahttan indirildiğini ifade ettim… Bu devletin zamanında hukuksuz ve asılsız bir şekilde birçok Müslüman insanı, askeri, subayı ordudan attığını ve onlara sivil hayatlarında bile iş veren insanları ve kurumları tehdit ettiğini söyledim… Hatta bu durum üzerine bir mazlum intihar dahi etmişti… Oysa Abdülhamid’in muhaliflerini devletten atmayıp yurdun başka yerlerine atayıp orada görevlerine devam ettirdiğini ifade ettim… Hamdi arkadaş da diziyi baştan itibaren seyrettiğini söyledi ve “bilmediğimiz meğer neler olmuş” diye konuşmaya katıldı. Bu duygu ve düşünceleri yaşarken gazetelerde Abdülhamid üzerine bol bol yazılar… Tarihçi İlber Ortaylı’nın bir tesbiti… O devrin aydın zümresi maalesef Abdülhamid’i anlayacak kapasitede değildiler. O devirde merhum Mehmet Akif ve Said Nursi muhalif olmuşlar, Elmalılı Hamdi Yazır da Ulu Hakan Abdülhamid’i tahtan indirici hal fetvasını vermişti. Mehmet Akif, kendisine “Molla Sırat” diye saldıran ve kendisinin de kilise hizmetçilerine benzetip, ‘zangoç’ diye hitap ettiği Tevfik Fikret aleyhindeki şiirlerini bile “gelecek nesillere intikal etmesin” diye safahat’ından çıkarmışken; Abdülhamid hakkında yazdığı: “Ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb (karmakarışık, elinden bir şey gelmeyen, beceriksiz) işler” Ah, o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer/Çoktan beridir vardır benim bir derdim/Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim/Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid/Al-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid” gibi mısralarını; keza, Yıldız Camii’ndeki Cuma selamlığında Abdülhamid’e karşı suikast düzenleyen Ermeni teröristin eyleminden sonra,Yıldız Sarayı etrafında alınan çok sıkı tedbirler için, “Neye mal olmadan seyret herifin bir namazı: Sade altmış bin adam kaldı, namazsız en azı!” diye mısralarını Safahat’ından çıkarmamıştı. Yine Merhum Mehmet Akif, Peygamber’siz dinin önderliğini yapan Sapık Mustafa İslamoğlu’nun piri-baş tacı Cemaleddin Afganî adına Safahat’ında nice yüceltici güzellemelerde bulunmuştu. Halbuki Sultan Abdülhamid’e en ağır saldırıları yapanlardan İstanbul Dar-ul Fünunu (üniversite) reisi olan Feylesof Rıza Tevfik bile, daha sonra, “Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdad” isimli şiirinde, “Padişahım gelmemişken yad’a biz/İşte geldik senden istimdada biz” gibi pişmanlık yazılarını yazabilmişti. Öte yandan, merhum Elmalılı Hamdi Efendi de henüz 30-31 yaşındayken, Abdülhamid’in hal’inin, şer’an caiz olduğuna dair fetvayı yazacak kadar bir cüretkârlık sergilemiş! Sonrasında da açık bir pişmanlık beyan etmemişti. Sadece yakın çevresine, eğer fetva vermeseymiş, Padişah’ı öldürürler diye düşünüp, tahtan indirilmesini tercih ettiğini söylemiş. Maalesef siyasetten nasipsiz nice İslâmcı şahıslar Abdülhamid Han’a karşı koca devleti çok kısa bir sürede dağıtan mason ve Yahudi yapılanması İttihad ve Terakkicilerle birlikte saf tutmuşlardı. Meşruti idareye geçerek kurtuluşa ereceklerini düşünmüşlerdi. Meşruti yapılanmayı İslâm’a daha uygun bulmuşlardı. Meşrutiyette mecliste büyük bir çoğunluğu gayrimüslimler oluşturuyordu. Şimdi ben devleti yönetirken gayrimüslimlerle istişare mi yapacaktım? Allah Resûlü Müslümanlar dışında insanlarla istişare yaptı mı? Oysa işin doğrusu İslâm’da idare şekli yoktur, idare ruhu vardır. Kim bir devleti İslâm ölçülerine uygun, hassas bir şekilde yönetiyorsa ve yönetirken ehil insanları gerekli yere tayin ediyorsa, o İslâmî bir idare biçimidir. Yani İslâm’da şablonculuk yok. Bu ruha uygun zaman ve mekânın icaplarına göre şeklini de en güzel oturtursa ne ala. Bu ruh ve şekil günümüzde Üstad’ın varlık hedefi Başyücelik Devleti. Başyücelik Devleti’nde Allah ve Resûlü’ne teslim olmuş, onun ölçülerinde erimiş eser ve çile sahibi kendi alanlarında kırk ile altmış beş yaş arsı irfan ehli insanlar topluluğu. Hiçbiri gayrimüslim değil. Bu demek değil ki devletimize bağlı yaşama imkânın nasibdar gayrimüslimlerden yardım ve akıl almayız. Alacak olursak, has ve hususi mahrem yerimize de sokmayız. Meşruti idare öyle miydi? Mecliste yarıya yakın gayrimüslim insan vardı. Meclis karar alamıyordu, tıkanmıştı. Abdülhamid yeri geldi bu hantal yapıyı kaldırıp devletin önünü açmak zorunda kaldı. Bu fakir seksen öncesi partilerin ve meclisin yapısından dolayı kaç aylar boyunca cumhurbaşkanının seçilmediğine şahitlik etmiştir. Ruh ve gönül birliğine malik olmayan insanlardan teşekkül etmiş yurdun her yöresinden seçilen insanların devleti idare edilemez hale düşürdüklerine tanıklık etmiştim. Allah’a şükürler olsun, o yapı başkanlık sistemiyle yıkıldı. Bir adım ötesi Başyücelik Devleti! Böylesi yaşanmışlıklardan sonra televizyonu açtığımda ne görsem. Her şey üst üste birikiyordu. Abdülhamid Han’ın ölümünün yüzüncü yılından dolayı programlar. Pelin Çift Hanım’ın programında dünyanın farklı yerlerinden gelen Abdülhamid’in torunlarıyla konuşmaları ve Abdülhamid üzerinde donanımlı ihtisas sahibi hocaların müsbet ve vicdani fikirleri... Duygulanmamak elde değil. Akşam oldu… Abdülhamid ile ilgili programda cumhurbaşkanının konuşması… Konuşmasında Üstadımızın tesbitini dile getirmesi: “ABDÜLHAMİD’İ ANLAMAK HER ŞEYİ ANLAMAKTIR!” Evet, bütün bunlara şahitlik etmek insanı nasıl mesut etmez ki... Medyadan devlet erkânına kadar Abdülhamid’in hakikatinin gündeme getirilip gün yüzüne çıkarılması Büyük Doğu-İbda hakikatinin kabulü değil miydi? Bütün oluşlar bu hakikati doğrulamıyor muydu? Tarih canlanıyor. Bu canlanış fertlerin ve cemiyetin şuurunu yeniden teşekkül ettiriyor. Bir Batılının hayıflanması ne manalı: Biz toplumu Kemalistleştirmek isterken, maalesef toplum olarak Abdülhamidleşiyoruz. Sakın Abdülhamid’i yıkılmış bir devleti zamanında yönetmiş bir fani olarak görmeyin. Üstadımın ifadesiyle “o bir remz, bir sembol.” Irkçılık temeli üzerine bu devleti kurmuş, Batı yaşayış ve düşünüş tarzını bu millete dayatmış, İslâm’a dair ne varsa kökünü kurutmak gayretini göstermiş İttihad Terakkicilerin düşmanı. O İslâm davasını gütmüş, birlik ve beraberliği bu yolda görmüş kutlu ve maveraî bir davanın sevdalısı. Evet, Abdülhamid’in hakikatini ilk ortaya seren Üstad Necip Fazıl. Yolu açan remz şahsiyet O… Ne mutlu Büyük Doğu-İbda davasına bağlı olup, “bu davayı nasıl temsil etmeliyim” acısını duyanlara. Yazıklar olsun enaniyetlerine kapılıp yüceler yücesi mukaddes davayı şahıslarında kepaze edenlere. Üstadımız bu kitabı yazma sürecinde tıpkı ‘Vatan Dostu Vahdettin’ eserinde olduğu gibi fikir özgürlüğünün(!) olduğu cumhuriyet döneminde mahkûm bile olmuştu. Yazımıza Üstad sever Ahmet Kaplan’ın Üstad ile ilgili yazdığı bir eserden, onun bu mevzuu ile münasebeti olan bir hatırayı yazarak devam edelim. Önce O’nun Ahlâkı Anlatanın şahadetine dayanarak, ondan nakledeceğimiz bir hatıra, Necip Fazıl’ın fikir öfkesine eşit fikir namusunu ortaya koymaktadır. 1949 veya 1950 yılı. Kayseri eski müftüsü Abdullah Saraçoğlu’nun misafiri olarak Kayseri’yi ziyaret eden, “İslâm Tarihi” yazarı büyük âlim Abdurrahman Zapsu’ya, Saraçoğlu Hoca, Necip Fazıl’ı hiç tanımayan bir insan hüviyetine bürünerek sorar: “Nasıl adamdır; davasında, inançlarında samimi mi, değil mi?” “İslâm Tarihi” adlı eserini tamamlayamadan Hakk’ın rahmetine kavuşan Zapsu Hoca, “Bizzat şahit olduğum bir olayı nakledeyim: O’nun nasıl bir insan olduğunu, bu olayın ışığı altında siz değerlendirin.” der ve anlatır: “Bir gün heyecanla Büyük Doğu’nun idarehanesine girdi. ‘Bakın bakın ne buldum, ne buldum’ diyerek!... Elinde Rıza Tevfik’in, ‘Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdat’ adlı şiiri… Ben bunu neşredeceğim’ dedi, idarehanede, mecmuanın sürekli yazarlarının tamamına yakın kısmı mevcut. Necip Fazıl Bey’e ‘bu çok tehlikeli bir iştir, biz bu rizikoya giremeyiz; mecmuayı kapatırlar’ dedim. ‘Kapatsınlar’ dedi. Vazgeçirebilmek ümidi ile başta ben olmak üzere ‘hepimiz derginin yazı kadrosundan çekiliriz’ diye ilave ettim. Necip Fazıl, ‘çekilin!’ dedi… ‘Ben bu şiiri neşredeceğim, beni mahkemeye verecekler, orada Abdülhamid’i anlatacağım. Mahkemeye gelen gençler beni dinleyecekler o zaman. Hiç olmazsa, bu talihsiz Türk padişahı hakkında, onların kafalarında bir soru işareti belirecek’ dedi. O haftanın mecmuasında söz konusu şiiri neşretti. Dediği gibi mahkemeye verildi, tezini de salonu hınca hınç dolduran gençlerin huzurunda, mahkeme heyetine anlattı.” İşte, “Evlad-ı İyal” kaygusundan arınmış fikir namusu! İşte Necip Fazıl! Abdülhamid Han’ın şahsında düğümlenen, tarihimizin en girift döneminin, Necip Fazıl’ın anahtarı ile açılmasının hikâyesi bu kadar! “Şimdi ne kolaydır Ulu Hakan’ı anlatmak!..” Yazımıza Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratından Abdülhamid ile ilgili iki bölüm ile merhum Ulu Hakan Abdülhamid’in duasıyla son verelim. Sultan Abdülhamid Geliyor İbrahim Erken Bey’in de Saatçi Osman Efendi Hoca’ya dair bir hatırası var ki, kendisi anlatmıştı... Şöyledir: “Hacca gitmiştim. Mekke-i Mükereme’de bulunan âlimlerin hocası Şıh Muhammed el-Arabi et-Tebbani ismindeki büyük zatın ziyaretindeyim. Sohbet esnasında Şeyh Efendi, ‘Sultan Abdülhamid geliyor’ diye bir söz sarfetti. Biz şaşırdık. Acaba Hoca Efendi’nin keşif hali midir, rüyasını mı anlatıyor, kıssa mıdır, acaba ne anlatacak, diye düşünürken, o anda saatçi Osman Efendi geldi. Gelen o imiş…Sohbetten sonra Osman Hocaefendi’ye ‘Efendim Şıh Arabi Hazretleri, sizin geldiğiniz esnada, Sultan Abdülhamid teşrif ediyor’ dediler. Anlayamadım kendisine sormak fırsatını da bulamadım. Bu işin sırrı nedir? Osman Hoca da bu hale hayret ederek, şu cevabı verdi: ‘Acayip! Bunu Allah’tan başka kimse bilmiyor. Ben bu seneki haccıma Sultan Abdülhamid niyetine, niyet etmiştim. Haccım Sultan Abdülhamid Hazretlerine vekaleten, onun ruhuna ithaf etmek için Rabbim kabul etsin diye… Kimseye de bildirmemiştim. Kimin için Hacc’a geldiğimden ailemin dahi haberi yok… Demek ki Şıh Arabi’ye malum olmuş!” Saatçi Osman Efendi ihya dersleri vermekle maruf, Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin Fütuhat-ı Mekkiye’sini elinde düşürmeyen bir zat… Bu hâdise İslâm’ın derinlik buudunu inkâr edenler dışında derin ve ince Müslümanlar için çok şeyler ifade etse gerek.  Üstad Hasanül Benna, Kuba’daki hurma bahçesinde yaptığı sohbette, yine Filistin Müftüsü Emin el-Hüseyni’nin Sultan Abdülhamid’e dair anlattıklarını naklederek devam etti: “Müftü Efendi, Sultan Abdülhamid’i, hepimizden fazla bilen bir büyüğümüz. Onun söylediğine göre, Sultan Abdülhamid’den Kudüs mutasarrıfına, katib-i adle yani notere, mahkeme reisine, sık sık talimat, ferman gelirmiş ki: Sakın Yahudiler, Kudüs-i Şerif’te yer almasınlar. Onlara gayrı menkul satılmasın! Bir karış yere, bir avuç altın bile verseler, sakın satış yapılmasın… Maalesef, o büyük kahraman, akıllı sultandan sonra, gün geldi; biz maalesef Filistin tapusunu Yahudilere verdik. Bu acıklı günleri bizler ne yazık ki gördük…” Sultan II. Abdülhamid’in Duası... “Helal etmiyorum! Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere hakkımı helal etmiyorum. Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar; hanûmanımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar, helal ederdim de, Sevgili’nin (s.a.v) yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem! Allah’ım, Mukaddes isimlerine kurban olduğum Allah’ım! Yâ Adil! Bana “Kızıl Sultan” adını takan ve devrilmem için ellerinden geleni yapan Ermenileri, şimdi beni devirenlere parçalatıyorsun. Bu cellatları da kim bilir kimlere parçalatacaksın? Fakat yâ Rahman; adaletinle tecelli edersen hepimiz kül oluruz. Bize acı! Resulünün, Sevgili’nin, Kâinatın Efendisi nurunu kaybeder gibi olduğu için bu hale gelen millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et. Yâ Kâdir! Kundaktaki yavruyu, almış kaçıran leş kuşunu düşürüp, çocuğu kurtarmak ancak senin kudretine sığabilir. Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi kurtar Allah’ım! Yâ Ma’bud; ömrümde tek vakit farz namazı kaçırdığımı hatırlamıyorum. Ama tek vakit namazım olduğunu iddiaya da nefsimde kuvvet bulamıyorum. Huzurunda eğileceğime, kaskatı kalıyorum ve duada ruh teslim edeceğime, yatağımda kıvranıyorum. Sana kulluk gösteremeyen bu kulunu affet Allah’ım. Eğer, yılları tesbih dizisince süren hükümdarlığımda seni bir kere anabildim, Resûl’üne bir kez bağlanabildimse, duamı, o bir kere ve bir an yüzü suyu hürmetine kabul et. Yâ Sübhan! Şu titrek elleri, kıyamet gününde sana “ümmetim, ümmetim” diye yalvaracak olan Habibinin eteğinde, şimdi “milletim, milletim” diye dilenen bu ihtiyarın duasını geri çevirme. Milletimi evvelâ, “Ba’sü bâ’de’l mevt”siz bir ölümle yok etmeye götüren sahte kurtarıcılar ve sahte kurtuluşlardan kurtar ve O’na bir gün gelecek kurtarıcıları, gerçek kurtuluşu nasib eyle. Benim artık bu dünya gözüyle görebileceğim hiçbir saadet ümidim kalmadı. Bari felaketi olsun bana daha fazla gösterme Allah’ım. Ayakta duramaz haldeyim, vâdem ne gün dolacak Allah’ım!” Baran Dergisi 579. Sayı  

Müslümanların Kâfir Çeteleriyle Savaşı

Ülkemiz uzun senelerdir yuları kâfir elinde olan çeteler ile verilen bir savaşın içinde bulunuyor, daha doğrusu sözde dost ve müttefiklerimiz tarafından tuzaklara düşürülüyoruz. Atalarımızdan kalma meşhur “dost acı söyler” ifadesine karşılık, “dost zannettiğin kâfirler tatlı, tatlı söyler; ama başını beladan kurtarmana müsaade de etmez” hatta seni harbe bile sokar diye Türkçemize yerleştirme zamanı geldi artık. Hangi zalime, hangi putçuya sarılıp güvendiysek, hep aldandık hep kandırıldık; acısını da millet olarak toptan çektik, çekiyoruz. Günümüzün politik karmakarışıklığından uzak bir üslup ile dostça söyleyecek olursak; biz bazı konularda düşünüp taşınmadan istişare yoluyla tartışarak karar vermeden pat diye oltaya geliyoruz. Neden mi? Çünkü bizim fanatik partici dostlar Allame-i cihan cübbesini giyip hemen karşına dikiliyor ve siyaset uzmanı edasıyla şu soruyu patlatıyorlar: -“Yoksa sen hükümete karşı mısın, Erdoğan’ın politikasını beğenmiyor musun?” -“Benim haddime mi düşmüş” deyip adamı yatıştırdıktan sonra açıyorum ağzımı... “Bak oğlum, sen daha doğmadan biz bu fanatik particiliğin içinde büyüdük. Hatta bak, yaşlandık” diyorum, dinlemiyor fanatik kardeş... Aceleciliğimiz, hal ve tavrımız yahut “ben ne yaparsam doğrudur ne dersem aliyyül âlâdır” saplantılarımız başımıza bela açmış olmasın? Tam da bu sebeple yapılan hatalar mükerrer hâle gelmiyor mu? Laftan anlamaz ki uslanmaz fanatik... Asıl hedefi İslâm sancağını omuz omuza taşıyan Türk-Kürt kardeşleri birbirine düşürmek, işin özünde İslâm’a zarar vermek olan kukla örgütler haindir denildiğinde, gülünüp geçilmedi mi? Hatta Cudi Dağı’na “Amerikan helikopterleri ilaç, yiyecek, giyecek ve ufak tefek silah indirimi yapıyor” diye konuşuluyor muydu? Adam gibi okuyalım, adam gibi dinleyelim. Esas meselemiz, sadece bugünkü hükümet mi yoksa kırk yılın tozlanmış meselelerini dillendirmek mi? Amerikan helikopterlerinin Cudi Dağı’na PKK yardım levazımatı indirildiğini duyar duymaz mecliste kürsüye çıkıp: “Bre gafiller! bu Amerika bizim dostumuz değil düşmanımızdır. PKK’yı Amerika açıkça besliyor. Ülkemizi bölmek istiyor, nedir bu Amerikan sevdası, bize ne Amerika’dan, bize ne Amerika’dan” diye bağıran merhum Erbakan Hoca’ya karşı çıkanların başında, Demirel ve Özal geliyordu. Diğer Amerikancı liderler de bunları takıp ediyordu. Türkeş ve Ecevit’ten başka hocaya hak veren kimse de olmadı, ne idüğü belli olan basın da aynı Amerikan çanağını yalıyordu. Şimdi olanları görüyoruz ama, iş işten geçti. Atı alan Üsküdar’ı geçmedi, burnumuzun dibine dayandı. Demirel, Özal ve Mesut Yılmaz durmadan “Amerika dost ve müttefikimiz” demiyorlar mıydı? Abdullah Gül bile İslam İşbirliği konferansında Filistin’de çocuk katliamı yapan Siyonist İsrail’i himaye eden FETÖ ağzıyla: “İsrail’e bu gibi konularda biraz hak vermeliyiz” dedi mi, demedi mi? Erdoğan, Davos’ta Perez’e canlı yayında haddini bildirdi. FETÖ ile mücadelede destek çıkmadık mı? Erdoğan’ı ayakta alkışlamadık mı? Sandıkta desteklemedik mi? Lakin ‘Hakk’ı söylemeyen dilsiz şeytandır’ hadisini hatırlayalım. Şimdi rahat oturalım büyük sözü dinleyelim. Kraldan çok kralcılık yapıp, Erdoğan’ın bile hata yaptığını kabul ettiği mevzularda ona hata isnad etmek adına fanatiklik yapmayalım. Hata yapmaz hesap sorulamaz derecesinde şirke yakın hale düşmeyelim. İyiliklerini övelim yayalım, hatası varsa erkekçe, sakin şekilde söyleyelim. Kimse kimsenin ekmeğini vermiyor. Fazla yalakalık, tez ayrılık getirir. Bununla ilgili Allah’ın ayetini unutmayalım; “Sen onlara hatırlat ve yine de sakince öğüt ver, Öğütler, hatırlatmalar insanlara fayda verir.”(1) Allah (cc.) Kur’an’ı Kerim Enfal süresinde ne buyuruyor: “Ey benim inanan kullarım, eğer benden korkarsanız size hak ile batılı ayırt edecek bir anlayış ve nur veririm.” Hatta bu ayetin tefsirini Üstad müfessirler şöyle vermişler.  “Allah burada eğer müslümanlar bana itaat ederlerse, kâfirleri ellerinde oynatırlar. Bana asi olurlar da emirlerimi yerine getirmezlerse gavurlar onları oynatırlar” buyurmuşlardır.(2) Bundan 300 sene evvel dünya kafirlerinin en baş zalimi şu burnumuzun dibindeki Rusya bile, bugün esarete benzer yaşam koşulları içinde sesi kısık çıkan Kırım Müslümanlarının baskısı karşısında Osmanlı’dan el aman dileyip padişahın azametli fermanına ümit bağladı. “Bizi Kırım Müslümanlarından kurtarın” diye yalvarıyorlardı. Yukarıda bir numaralı işaretle verdiğimiz ayet, Hicret ile ilgili bölümü içine alır ki, Ebu Cehil’in nezaretindeki “Darunnedve”de (Washington-Pentagon gibi) melun kararlar alınır. Peygamberimiz için ‘M...... ya öldürülecek, ya ölene kadar havasız yerde tutulacak, yahut da yerinden yurdundan sürülecek’ diye verilen karar ne oldu? Döndü dolaştı, kafalarına patladı. Allah-u Teala, Afrin’de savaşan ordumuzu korusun. Benim acizane teklifim şudur ki, Önce ALLAH korusun diyerek sözümü şöyle tamamlayayım. Bu bir tekliftir, kavmiyetçilik ırkçılık falan değil. Böyle bir şey yapamam da, ırkçılığın kitabını 1970’de Almanya’da bize yazdırdılar. Sadece İstanbul’da başıboş gezen, eli silah tutmaya en üst seviyede elverişli, hatta çoğu da askeri eğitim almış Suriye uyruklu 400 bin genç var. Gittikçe de yeni nesil çoğalıyorlar. Ee günden güne bizim Afrin’de şehitlerimiz de çoğalıyor. Şimdilik şunun yüz binini eğitip askere alsak olmaz mı? Sayın cumhurbaşkanımızın dediği gibi Afrin ve etrafını terörden boşaltalım da Suriyeli kardeşlerimiz evlerine dönsünler. Hem de doğrusu da budur zaten. Evlerine dönmeleri de haktır. O topraklar için şehid olmaları da haktır! O kardeşlerimizin aralarında gönüllü olarak Suriye’ye gitmek isteyenler de var. Türkiye’nin savaşı, İslâm ile kafir çeteleri arasında bir savaştır. İtin üremesi ile, körün görmesi, yol değiştirmeye değmez!   Dipnotlar 1) Zariyat Sûresi, 55. 2) Enfal Sûresi, 29. Baran Dergisi 579. Sayı  

İsrail’in İHA Yalanı

Haberleri takib ederken Suriye’de bir İran insansız hava aracının, İsrail savunma kuvvetleri tarafından vurularak düşürüldüğünü gördüm. İsrail, bununla da kalmadı, Suriye topraklarına saldırılarını devam ettirerek rejim bölgelerini bombaladı. Sanıyorum ki, vurdukları yerler yüksek oranda askerî hedefler. Tüm bunlar yaşanırken Suriye savunma kuvvetleri de bir İsrail savaş uçağını düşürdü. İsrail Suriye’de ABD’yi takip ediyor. En yakın dostu ve müttefiki ABD ile birlikte hareket ediyor. Saldırıları ise kendi topraklarının ihlal edildiği ve kendisine saldırılar yapıldığı bahanesiyle yapıyor. Biliyorsunuz ki Suriye hükümeti İsrail’e ne insansız hava aracıyla ne de başka bir enstrümanla herhangi bir saldırı gerçekleştirmemiştir. İsrail bunu sadece bahane olarak kullanıyor. ABD uzun yıllardır bölgeye müdahalelerde bulunuyor. Suriye’de de yıllardır hemen hemen her gün bombalama yapıyor ve insanları öldürüyor. Suriye ise emperyalist ve Siyonistlerin bu saldırılarına karşı kendisini müdafaa etmeye çalışıyor. Şartlar her geçen gün daha da zorlaşıyor ve ortalık daha da karışıyor. Suriye’de hadiseler, muhaliflerin, haklarını aramak, Esad rejimine son vermek ve demokrasi için gösteriler yapmak için sokaklara çıkmasıyla başlamıştı. Eylemler uzadıkça dış müdahaleye açık bir ortam oluştu. İlk olarak Suudi Arabistan, ardından ise Amerika ve İsrail ajanları ülkeye girdi. Cennete gitmek için cihad eden Müslümanları manipüle etmeye başladılar. Ne yazık ki, birçoğu samimi olan bu Müslümanlar yanlış hedeflere yönlendirilerek kurban edildiler. Oysaki Müslümanların gerçek düşmanının kim olduğu apaçık ortadaydı ve bu düşmanlar hedef alınabilirdi. Kimden bahsettiğim malûm; İslâm’ın ve Müslümanların gerçek düşmanı Siyonistler ve emperyalistlerdir. Bundan sonra çatışmalar daha da artarak devam mı edecek? Irkçı kriminal terörist devletler, şimdi de Kürtleri himayeleri altına almak vasıtasıyla bir takım planlar yapıyorlar. Uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Suriye’ye yerleşiyor, toprakları işgal ediyorlar. Bölgenin sivil insanlarını silahlandırıp provoke ediyorlar ve haklı olan mücadeleleri de haksız hâle getiriyorlar. Bölge insanının Amerikan emperyalizmini destekleyici her türlü şeyin karşısında; Amerikan emperyalizminin ve saldırganlığının karşısında durması gerekiyor. İslâm toprakları Siyonist, emperyalist, İslâm düşmanı unsurlardan temizlenmeli. Bu unsurlar gücünü, Müslüman dünyadaki ajanları ve müttefikleri vasıtasıyla muhafaza ediyor. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan bu hainlerden değil; o M. Kemal’den sonra Türkiye’nin bugüne kadarki en güçlü devlet başkanı ve siyasî figürü. Kararlarını siyasî realiteye uygun bir şekilde alabiliyor. Şu anda Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde, Amerika tarafından manipüle edilmiş Kürtlere karşı bir tavır sergiliyor. Emperyalistler, Kürtlerin bağımsızlık ve hak taleplerini kullanıyor. Kürtlerin asırlardır o topraklarda yaşadığını inkâr edemeyiz. Türkiye emperyalist Amerika ve İsrail’in manipülasyonlarına ve saldırılarına karşı onları muhafaza etme konumunda olmalı. Gerçek vatansever Kürtler yanlış tarafta durmuyor. Putin de bölge halklarıyla mutabık bir şekilde hareket etmeye çalışıyor; çünkü yeni bir cephe oluşmasını istiyor, öte yandan da dengeleri gözeten bir politika izliyor. Sürekli Amerika ve İsrail’den bahsediyoruz; şunu da belirtmemiz gerekiyor: İsrail lokal bir güç değildir; İsrail global bir güçtür. Putin’in bir Siyonist olduğunu söylemiyorum. Gorbaçov’un yeteneksizliği sebebiyle yaptığı bazı hatalar Sovyetler Birliği’nin dağılmasına sebep oldu. Ardından birçok sahtekâr ve rüşvetçi Siyonist eski Sovyetler Birliği’ne geri geldi. Putin, ekonomik olarak çok güçlü olan bu Yahudi Siyonistleri temizlemek için çok çalıştı. Birçoğunu da temizledi; bu süreçte mali açıdan çok sıkıntı çekti ve bu durum devam ediyor. Dolayısıyla Putin de, reel şartlara uygun bir politika izlemeye çalışıyor. Rusya, yapılan saldırılara ve manipülasyonlara karşı Venezüella hükümetine de destek verdi. Her ne kadar hükümet içerisinde rüşvet ve çürüme baş göstermiş olsa da, mevcut Venezüella hükümeti, ülkenin bugüne kadarki en iyi idarelerinden birisidir ve Rusya bu Bolivarcı idareyi desteklemiştir. Türkiye’nin olduğu gibi Rusya’nın desteği de Venezüella için önemliydi. Tekrar Suriye’ye dönersek; hadiselere kötümser yaklaşmıyorum. Umuyorum ki, Suriye devlet başkanı Beşar Esad, ülkesinin yeniden yapılanması, gelişmesi ve Suriye’nin yeniden topraklarında hâkim bir devlet olması için gerekeni yapacaktır. Bu cesarete ve dürüstlüğe sahip olduğunu düşünüyorum. İsrail, tutumunu her geçen gün daha da agresifleştiriyor. Halkları manipüle ediyor, saldırılar gerçekleştiriyor ve toprakları işgal ediyorlar. Çünkü hadiselerin hiç arzu etmedikleri bir yere doğru kıvrılmasını, köşeye sıkışmayı istemiyorlar. Bölgedeki diğer güçlerin İsrail’e karşı bir araya gelmesinden hâlâ korkuyorlar. Zamanında Erdoğan’ı Esad’a karşı manipüle ettiler, bugün de aynı siyaseti izlemeye devam ediyorlar. Savaş her geçen gün daha da kızışarak devam edecek, hepimizin bu savaştan muzaffer çıkmak için dua etmesi gerekiyor.   Allahü Ekber! 11.02.2018 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 579. Sayı  

Callisto Guatelli Paşa

Sultan II. Mahmud (1785-1839) Yeniçeri Ocağı’nın aşırı hallerine son vermek için devrin ordusunu lağvederek yeniden ıslah ettiğinde, Osmanlı Ordusu’nun bütünü için geçerli olmak üzere bu değişim sadece isimden ibaret kalmamış, Mehterhâne de bundan nasibini almış ve ismi değiştirilerek Muzikâ-i Hümâyûn olmuştur. Kuruluşu 1826’dır… Bu tarih ve hesaba göre, Batı Klasik Müziği ile Anadolu insanına çağdaşlık havası basanlar bilmeli ki, “on yılda on beş milyon” ile “yaratma” kapasitesi “şen sıpa” gençlerle sınırlı Cumhuriyet ilân edilmeden, baş üstünde baş koymayan diktatörler başımıza geçmeden, radyolarda Türk Halk Müziği yasaklanıp Batı Klasik Müzikleri kulaklara tokat aşk edilir gibi bir üslup ile sevdirilmeye çalışılmadan çok evvel, Osmanlı, Batı Klasik Müziği’ni memleketimize getirmiş, getirmekle de kalmamış, Üstad Necip Fazıl’ın teşhis ve tarifiyle nasıl dil bahsinde yabancı dillerin seslerini jilet’e “cilet”, midenüvaz’a “maydanoz”, politik’e “politika”, fabrik’e “fabrika” diyerek millî hançere dehâsını konuşturmuşsa, aynı muameleyi bu mevzu üzerinde konuşturmayı da bilmiştir! Muzikâ-i Hümâyûn Osmanlı’nın kendini yenileme çabalarının bir ürünü olarak evvela askerî bando çerçevesi içerisinde kurulmuş olup (1826) daha sonra ilk “Muzika Okulu” olan Muzikâ-i Hümâyun Mektebi, Mekteb-i Ulûm-u Harbiye ile beraber 1831 yılında Maçka’da kurulmuştur. Osmanlı’da Batı Müziği’nin yerleşik hâle gelmesinin temeli evvela bu mekteb ve etrafındaki askerî erkân tarafından gerçekleştirilmiştir… Muzikâ-i Hümâyun’un ilk hocası Mösyö Mangel isimli bir Fransız olsa da, bir süre sonra yetersiz geldiği anlaşıldığından Avrupa’dan başka bir hoca getirme gayretine girilir ve Giuseppe Ambrogio Donizetti (1788-1856), nâmı diğer Giuseppe Don İzzet Paşa hoca olarak işin başına geçer. “Nâmı diğer” deyince şu hususu eklemeden olmaz: Milletimiz, hançere dehâsından mütevellit bir sezişle “Donizetti”nin İspanyolca ve İtalyancada isimlerin önüne getirilen Don-Beyefendi takısını alıyor ve” izetti”yi de Türkleştirip, İslâmlaştırarak “İzzet” yapıyor ve onu “Don İzzet Paşa” diye telaffuz ediyor... İtalya ve Fransa’da bando şefliği yapmış olan Don İzzet Paşa zamanının meşhur bestecilerinden Gaetano Donizetti’nin kardeşidir ve Fransızların dâhi komutanı Napolyon’un bandosunda görev de yapmıştır. Tam 28 sene Muzikâ-i Hümâyun’un başında görev yapmış, bir nevi ikinci vatanı olan İstanbul’da vefat etmiştir. Journal de Constantinople Gazetesi’nin 21 Şubat 1856 tarihli haberi Don İzzet Paşa’nın vefatından dört gün sonra yerine tayin edilen kişiyi şöyle tarif ediyor: “Majesteleri Padişah bundan daha güzel bir seçim yapamazdı. Pera halkı uzun bir süredir Mösyö Guatelli’nin mûsikî dehâsını takip ve takdir etmektedir. Dolayısıyla iyi karakteri ve etrafına neşe saçan şahsiyetiyle pek çok kimsenin sevgisini kazanan bu bestecinin şerefli terfiîni duyuruyor olmak bizler için büyük bir neşe kaynağıdır”… Callisto Guatelli Paşa 26 Eylül 1819’da İtalya’nın Parma şehrinde doğan Callisto Guatelli 1830’da bir müzik okulunda talebeydi… Francesco Hiserich’ten (1772-1851) kontrabas ve Antonio de Cesari’den (1797-1853) şan dersleri alan Guatelli 1838’de okulunu bitirip tiyatrolarda koro şefliği yapmaya başladı. İstanbul’a tam olarak ne zaman geldiği bilinmiyor fakat 1846’da İstanbul gazetelerinde haberleri çıkmasından mütevellit 1840’ın başlarında geldiği tahmin ediliyor… 18 Aralık 1846 tarihinde Sultan Abdülmecid huzurunda bir piyano resitali verdi. Çırağan Sarayı’nda padişah ve maiyeti huzurunda bir solo piyano ile verilen bu resital için kendisine 5.000 kuruş ödenmiş… Padişah’ın dikkatini çeken ve beğenilen Guatelli kaymakam rütbesiyle1856’da Muzikâ-i Hümâyûn’un başına tayin edilir. Callisto Guatelli, o sıralarda şehzade olan Ulu Hakan Sultan İkinci Abdülhamid Hân Hazretleri’ne de müzik dersleri vermiştir. Hem Şark ve hem de Garb müziği etrafında ince zevkleri olan cennetmekân Abdülhamîd Han’ın Batı Müziği hakkındaki ilk görüşlerinin Guatelli tarafından telkin edildiğini bu meyanda söyleyebiliriz… 1858’de d’Aranda Paşa ile anlaşmazlığı sebebiyle Muzikâ-i Hümâyûn’daki görevinden ayrıldı ve Saray Orkestrası’nın şefliğine getirildi… Tam on sene sonra, 1868’de, Muzikâ-i Hümâyûn’un başına ikinci defa geçti… Batı Müziği’nin havasını sevdirmek için Türk motiflerinin sıklıkla kullanıldığı eserler besteleyen Guatelli, Abdülmecid devrinde “Arie Nazionali e Canti popolari Orientali antichi e moderni- Eski ve Yeni Millî Havalar ve Popüler Oryantal Şarkılar” başlıklı İtalyanca bir şarkı kitabı yayımladı. İki ciltlik bu eser, Sultan Abdülmecid’in ve kızlarının isimlerini taşıyan piyano için yazılmış yirmi dört şarkıdan oluşur ve İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde iki ciltlik kitabın birer nüshası hâlen vardır… 1860’da “Korno için Konçertino” isimli eserini besteler; bu eser 2003 senesinde Genel Kurmay’daki bir arşiv taraması neticesinde ortaya çıkmıştır ki, bu hâl bize, bugüne kadar “yönetici” dediğimiz ve meşguliyetleri hayatımıza bir sürü gayr-i tabiî kurallar koymakla maruf hükümet edenlerin, bu vasıtanın dümenini tutanlarca ne türlü hor ve başıboşça sürüldüğünü bir kez daha gösteriyor… Don İzzet Paşa gibi ikinci vatanı İstanbul olan Guatelli, Sultan Abdülaziz devrinde bestelediği Marş-ı Sultanî (1875) sebebiyle “paşa” ünvanına lâyık görülerek rütbesi Mirliva’lığa, Tuğgeneralliğe yükseltildi! Guatelli Paşa, alaturka musikisine de alaka duymuş, piyano için çeşitli şarkı ve peşrevler bestelemiş ve bunları bastırmıştır…1899’da Osmanlı’nın kandilleri sönerken, ikinci vatanı İstanbul’da onun da bu dünyadaki hayat kandili sönmüş ve ışıltısını eserlerine havale ederek öteki âleme göçmüştür… Osmanlı Kasîdesi, Sultan Abdulmecid- Inno nazionale Ottomane Sultan Abdul Medgid (1850), Refia sultan-Rafie Sultana (1850), Sultan Abdülaziz için 1861’de bestelediği Aziziye Marşı-Aziziye March, Osmaniye Marşı-Osmanie Marche (1861) ve 27 Şubat 1863’te Sultanahmet Meydanı’nda açılan Sergi-i Umûmi-i Osmanî çin bestelediği Osmanlı Sergi Marşı-Marche de l’exposition Ottomane gibi eserleri vardır… Osmanlı millî marşı olarak daha çok Don İzzet Paşa’nın marşları kullanılsa da Guatelli Paşa’nın Osmaniye Marşı bir süre millî marş olarak kullanılmıştır… Osmanlı Sergi Marşı için “Rule Britania’dan” aparma diyenler de vardır; ikisi arasındaki benzer yahut farklı notalar hakkında bir şey diyemem de, bana göre ilk elden mânâ olarak tamamen zıd hisleri uyandırması bakımından dahî Sergi Marşı başlı başına bir orijinallik belirtir. Nasıl bir yazara başka bir yazarın kullandığı kelimelerden ötürü intihâl suçlaması yapılamaz ve işin özü üsluptur, bunun gibi, Osmanlı Sergi Marşı haşmetli girişi, hazin seyredişi ve dâüssılâ kokan havasıyla Şark hissiyatının, Garb Müziği’ne rakip olacak diğer eserlerimizin ilk nüvesini barındırır…  Kaldı ki, Mehter Marşları’ndaki ritimlerden ilhâm alarak bestelenen Mozart’ın Ronda alla Turca-Türk Marşı için “bu mehterânın malıdır!” denilebilir mi? Callisto Guatelli Paşa’nın Sultan II. Abdülhamid Han gibi sanatkâr mizacı bilinen teferruatçı bir padişah devrinde dahî görev yeri değiştirilmemiş olması, onun kıymeti haiz bir sanatkâr olduğunun ayrıca delilidir… Baran Dergisi 579. Sayı  

Sukuk -II-

Sukuk, faizsiz bir sermaye temerküz sistemi olarak son yılların en önemli piyasa araçlarından biri haline gelmiş durumda. Bu bonoları cazib kılan en önemli amil ise, bilhassa kiralama yöntemiyle yapıldığında satıcı/sermaye toplayan için satış kolaylığı temini, alıcı için ise hem varlık teminatı hem de gelir garantisi sağlamasıdır. Öte yandan yatırım hedefli sukuklar, kiralama sukuklarına nazaran daha az iltifata mazhar olmaktadırlar. Bu noktada sukuk ile alakalı bir nüansa dikkat çektikten sonra Figen Büyükakın’ın “İslâm İktisadı ve Finansı” isimli eserdeki “Sukuk uygulamalarının finansal piyasalar için önemi” başlıklı makalesinden yapacağımız iktibaslarla konumuza devam edeceğiz. Türkiye’de sukuk ihraç edebilecek kuruluşlar, kanuna göre, devlet, reel sektör, bankalar gibi kamu ve özel sermaye şirketleri ile adi ortaklıklardır. Adi ortaklıklar bono ihraç edemeyip sukuk ihraç edebilirken, diğer tüm tüzel kişilikler bono ihraç edebildiği gibi sukuk da ihraç edebilmektedir. İhraç eden kuruluşun yapacağı sukuk ihracı, sukukun detaylarına ve sözleşmelerine bakılarak fıkhî boyutta değerlendirmeye tâbi tutulur. Fıkhî boyutta herhangi bir engel yoksa her türlü kamu kurumu ve özel kuruluş sukuk ihraçlarını gerçekleştirebilirler. Sukukun, şu anki haliyle gayrimenkul sektöründe iş görebilirmiş gibi bir hali var. Bundaki en büyük amil ise, kanaatimizce kâr-zarar ortaklığına dayalı diğer sahalarda küçük yatırımcılara güven verecek bir kontrol mekanizmasının bulunmayışıdır. Bu da bir İslâm devletinin İslâmî bir finans ortamının ortaya çıkışı için ne kadar zaruri olduğunun başka bir isbatıdır. Şu anki haliyle sukuk, Müslüman devletlere nisbî bir yarar sağlasa da, çeşmenin başını tutan büyük Batılı finansörlere de kaynak aktarılmasına yol açmaktadır. Sürekli ifade ettiğimiz üzere, her şeyden önce her tür pislikten ortamın temizlenmesi gerekmektedir. Şimdi sukukun ekonomik faydalarına kısaca bir göz atalım. Bu konuda iktibas yaptığımız kaynak, Figen Büyükakın’ın mezkûr makalesi. Evvela işletmeler ve kurumlar çapındaki faydaları: “1. Sukuk, kamu ve özel sektör kurum ve kuruluşlarının finansman kaynağı ihtiyacı duymaları halinde, sahib oldukları hak ve varlıklarını varlık kiralama şirketlerine peşin olarak devrederek faizsiz kaynak elde etmelerini mümkün kılmaktadır. 2. Sukuk uygulamaları ile şirketlerin veya kurumların borçlanma girişiminde bulunmaları gerekmemektedir. 3. Sukuk bir borçlanma aracı olmadığından şirketler ve kurumlar kur ve faiz riski üstlenmeden ve maliyetine katlanmadan kaynak ihtiyaçlarını karşılayabilme fırsatı elde etmektedir. 4. Sukuk, kaynak kuruluş durumunda olan şirketlerin bilançolarında borçlar hesabının düşük görünmesine ve bilanço kalitelerinin yükselmesine katkıda bulunmaktadır. 5. Sukuk ihraçları, yatırımcıların kendilerini hem güvende hissetmelerine hem de hem de vergi istisnaları nedeniyle daha yüksek gelire sahib olabilmelerine imkân tanımaktadır. (Devletin pasif desteği. A.K.) 6. Sukuk için vergi istisnalarının söz konusu olması, özellikle küçük yatırımcıların da kazanç elde edebilmesini mümkün kılmaktadır. 7. Sukuk uygulamalarından, aracı kurumlar, yükleniciler, fon kullanıcıları, ortak girişimciler, borsalar gibi kurum ve kuruluşlar da yararlanma fırsatı yakalayabilmektedir. 8. Sukuk sözleşmelerine ait sertifikaların ihraç edilmesi veya bunların borsada işlem görmesi, ilgili tarafların ücret, kâr, prim, komisyon gibi gelirler elde etmelerine yol açmaktadır. 9. Sukuk ihraçlarını gerçekleştiren varlık kiralama şirketleri, sukuk ihraç etmek suretiyle, topladıkları fonların bir kısmıyla kaynak kuruluşlara olan devir bedellerini öderken, kalan kısmı ile de genel işletme giderlerini karşılayarak kurumsallaşmaya da katkıda bulunmaktadırlar. 10. Sukuk, aynı zamanda bankalar ve finans kuruluşları için mükemmel bir likidite yönetim aracıdır. 11. Sukuk, uluslararası derecelendirme kuruluşları tarafından yapılan derecelendirme işlemine göre değerlendirildiği için yatırımcıların risk/getiri analizini yapmalarında büyük ölçüde rehber olmaktadır. 12. Sukuk, kredi kartı alacakları, otomobil alacakları, konuttan kaynaklanan ipotek alacakları gibi şirket bilançosunda dönen varlıklar içinde yer alan stok halindeki uzun vadeli alacakların nakit haline dönüştürülmesini de kolaylaştırmaktadır.” Büyükakın’ın buraya kadar sıraladığı sukukun faydalarının bir kısmı, bize göre tam bir fayda değil ve hâkim kapitalist zihniyetin yansımasından ibaret. Bilhassa aracı-tefecilerin ve kredi derecelendirme kuruluşlarının bileşen olarak lanse edilmeleri kabul edilemez. Ancak bilhassa sermaye ihtiyacını borçsuz giderme ve böylece rekabet gücünü artırıp halka daha uygun ürün verebilme faydası da inkâr edilemez. Şimdi de sukukun makro iktisadî, ülkenin geneli için faydalarına bir göz atalım. Yine aynı makaleden: “Sukuk uygulamalarının mikro ekonomik açıdan ülke ekonomisine sağladığı yararlar, bir adım sonrasında yatırım, üretim, büyüme, milli gelir ve istihdam artışı ile devlete ödenen vergi ve sigorta primleri gibi gelir artışlarına yol açarak makroekonomik yararlara dönüşmektedir. Ancak sukuk işlemlerinin makro açıdan en önemli faydası, para politikası araçlarının ekonomik etkinliğin artırması yönünde kullanımını mümkün kılmasıdır. Buradan hareketle sukukun makroekonomik katkılarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz: 1. Sukuk uygulamaları, bir ekonomide vergi gelirlerinin artmasını sağlamaktadır. (Ancak sukuka tanınan vergisel teşvikler, kısa vadede bir miktar vergi kaybına neden olur gibi görünse de, orta ve uzun vadede yatırım-üretim-büyüme-gelir döngüsü içerisinde tüm vergi gelirlerinde büyük bir artış ortaya çıkmaktadır.) 2. Sukuk, ekonomide hüküm süren işsizliğin azalmasına, diğer bir deyişle istihdamın artmasına katkıda bulunmaktadır. 3. Sukuk, ülke ekonomisinin büyümesine hız kazandırmaktadır. 4. Likidite ihtiyacı büyük olan ekonomilerde, atıl fonların ekonomiye kazandırılması sukuk aracılığıyla ile kolaylaşmakta ve yatırımcılar daha düşük maliyetle kaynak temini sağlayabilmektedir. 5. Merkez bankası tarafından gerçekleştirilen sukuk ihraçları, bankalar üzerindeki finansal baskının azalmasına neden olmaktadır. 6. Sukuk, faiz yerine gelir ödemelerini kapsadığı için, düzenli nakit akımları olan büyük ölçekli taşınmaz malların menkul kıymetleştirilebilmesini (seküritizasyon) olanaklı hale getirmektedir. 7. Ekonomiler, sukuk ihraçları sayesinde otoyol, baraj, santral gibi büyük altyapı yatırımlarının finansmanında daha kolay ve ucuz bir kaynak bulma şansı elde etmektedirler. 8. Sukuk ihraçları, ekonomideki para arzı kontrollerinin para politikası araçları ile (özellikle açık piyasa işlemler etkin bir şekilde kullanılarak) sağlanmasını kolaylaştırmaktadır. 9. Sukuk, sosyal güvenlik primleriyle para fiskal gelirlerin artırılmasına da imkân vermektedir. 10. Sukuk uygulamaları, küresel dünyada ortaya çıkan finansal krizlere karşı ülke ekonomileri için bir kalkan görevi üstlenmekte ve ülkelerin olası krizleri en az zararla atlatmalarını sağlamaktadır. Diğer bir deyişle sukuk, küresel krizlerin bulaşma etkisinden ülke ekonomilerini koruyucu bir özelliğe sahip olmaktadır. 11. Sukuk, enflasyon ve deflasyon gibi ekonomik dalgalanmaların şiddetinin azaltılmasına da katkıda bulunmaktadır. 12. Sukuk ihraçları yoluyla üretilen para ve döviz, iç ve dış faiz oranlarındaki farklılıklar aracılığı ile parasal aktarım kanallarını kullanarak ekonomiyi etkileme kabiliyetine sahip olmaktadır. 13. Sukuk, piyasa disiplinin sağlanmasında da etkili olabilmektedir. 14. Sukuk, yatırımcılara, yatırımları ve varlıkları hakkında bilgi edinme hakkı tanımaktadır. Bu durum, yatırımcıların yaptıkları yatırımları kolayca takip edebilmesini sağladığından, zarara uğramalarını engellemektedir. 15. Sukuk, gelir dağılımının adil olması açısından da son derece önemli bir enstrümandır.” Görüldüğü üzere, İslâm’ın yasakladığı faize değil de tavsiye ettiği ticarete dayanan basit bir yatırım aracı bile denenip gözlenmiş birçok iktisadî faydayı haizdir. Her şeyden evvel tasarrufların belli bir kesim elinde toplanmasına –elbette hukukî düzenlemelerin desteğiyle- manidir. Bu bahis ve ticaretle ilgisini bir sonraki yazımızda ele alacağız.   (*Murabehe: İslâmî usulde bir borçlanma şekli. Katılım bankalarının yurtdışından kullandığı sendikasyon (doğrudan nakit borç alımı) kredileri genellikle murabehe şeklindedir. Katılım bankalarının sendikasyon kredisi konusunda mevduat bankalarından en büyük farkı, kredi kullandırma sürecinde yaşanır. Murabehe sendikasyon işleminde kredi kullanan banka adına hareket eden “Yatırım Vekili” tarafından uluslararası emtia piyasalarından işlem yapılarak gerçekleştirilir. Kredide banka ile müşteri karşı kaşıya gelmekte ve arada başka bir taraf bulunmamaktadır. Hâlbuki murabehede satıcı, banka ve müşteri (alıcı) üçlüsü devrededir. İşlem şu şekilde cereyan eder: Banka müşterinin işletmesi için ihtiyaç duyduğu 100 parça halıyı 100.000 liraya satın almış ve müşterisine 6 aylığına 110.000 liraya satmak ve satış bedelini 4 taksitle tahsil etmek üzere anlaşır. Kredi işleminde, belirli bir paranın faiz karşılığında belirli bir sürede kullandırılması esas ve karşılığında faiz alınır veya ödenirken, Murabehe, bir ticarettir ve mutlaka bir alışveriş karşılığında gerçekleşir. Bir mal alım satımı olmaksızın murabehe veya finansman işlemi gerçekleşmez. Murabehede bankanın alış bedeline ilave olarak aldığı tutara vade farkı, kâr ya da rıbh adı verilir. Bu sistem Osmanlı’daki para vakıflarının çalışma sistemiyle birebir benzemektedir. Lakin en temel fark, onların tamamen kamu yararı güden bir kurum, yani vakıf olmalarıyken, bu tür murabehe yapan bankaların kâr gayesi güden özel kuruluşlar olmasıdır. Bu işlem doğrunun yanlışta kullanılmasına güzel bir misal teşkil etmektedir.) Baran Dergisi 579. Sayı  

Sokrates ve Horoz Borcu (7)

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu- XXV Sokrates ve Horoz Borcu (7) Sokrates’in ölmeden evvel söylediği, “Falana bir horoz borcumuz var! Ödeyin!”(1) meâlindeki sözü tam 2500 yıldır kritik edilmektedir. Bu sözü kritik edenlerden biri de, Kötücüllük felsefesinin en önemli temsilcilerinden biri olan Niçe (Friederich Nietzsche)’dir (1844-1900).  Bir önceki yazımızda ele aldığımız veçhile, Niçe, Putların Alacakaranlığı (Gotzendammerung) isimli eserinde Sokrates’in son sözlerine şu şekil yer vermiştir:  “Yaşamak-uzun uzadıya hasta olmak demek; bir horoz borcum var kurtarıcı Asklepios’a.”(2) Niçe’nin Sokrates hakkında kanaati o dur ki, “Sokrates ölmek istiyordu- Atina değil, zehir bardağını kendi seçti, o zorladı Atina’yı zehir bardağını vermeye...”(3) Niçe’nin adı geçen eserini tercüme eden İsmet Zeki Eyuboğlu, yukarıda söylenen sözlere şu şekil bir dipnot düşer:  “Eski Yunan’da hastalıktan kurtulunca Asklepios’a bir horoz verilirdi, adanırdı. Bundan dolayıdır ki Niçe, herhalde Sokrates de yaşamın bir hastalık olduğunu düşünüyordu, diye düşünür.”(4) Hastalıktan kurtulmak ve “sağlık ve hekimlik tanrısı” olan “kurtarıcı” Asklepios’a bir horoz adamak? Her şeyden evvel, sağlıktan kasıd, ruh ve beden sağlığı mânâsına ruh ve beden arasındaki dengenin sağlanması veya eski Hint mistisizmindeki Nirvana, İslâm tasavvufundaki kemâlatın (nefs terbiyesi) karşılığı olarak kullanılan armoninin (harmonia) gerçekleşmesidir. Lûgatta “bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk, ahenk” mânâsında olan armoninin en belirgin mânâsı “uyum, düzen ve ahenk”tir. Gerek Niçe’nin “üstün insan” kavramı ve gerekse toplayıcı bir mânâda, İslâm tasavvufundaki “insan-ı kâmil” kavramının ifade ettiği mânâ, armoni ile ilişkilendirilebilir gözükmektedir.  Not: Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, Niçe’nin “üstün insan” kavramı ile İslâm tasavvufunun en temel kavramlarından biri, hatta başlıcası olan insan-ı kâmil kavramı arasında muhteva açısından hiçbir benzerlik yoktur. Niçe’nin ahlâkî bir prensip olarak ele aldığı “güç istenci” ile, İslâm tasavvufundaki Allah’ta fani olmayı ifade eden “fenafillah” kavramı arasında da yine hiçbir benzerlik yoktur. Hakeza, Niçe’nin şuuraltından kopan fırtınanın bir yansıması olarak, daha doğrusu “Küllî ruh”a duyduğu özlemin veya iştiyakın bir yansıması olarak, bir kitap çapında ortaya koyduğu “iyi ve kötünün ötesinde” kavramı ile, İslâmî bir bakış açısıyla ruh ve bedeni kuşatan, daha doğrusu ruh ve bedeni tek yekûn içinde “Bir” kılan “Küllî ruh” kavramı arasında da yine hiçbir benzerlik yoktur.  Evet; “İyi ve Kötünün Ötesinde” isimli bir eserin de sahibi olan Niçe, Batı tefekkür dünyasında “üstün insan” (İng. superman, Fr. surhomme, Alm. Übermensch) kavramının mucidi olarak bilinir. Niçe’nin “üstün insan” kavramı, insan tekâmülünün en son ki aşamasına tekabül eder. “Üstün insan” kavramını Niçe, 1883’te yayımlanan “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı eserinde gündeme getirmiştir. Niçe’ye göre, üst insan veya üstün insanın gerçekleşmesi, aşkın ideallerin iflasına ve Tanrı’nın ölümüne bağlıdır.(5) Hiçlik felsefesinin nihayetine delalet eden durumlar. “Aşkın ideallerin iflası” ifadesi bize, komünizmin sınıfsız toplumunu hatırlatmaktadır. “Tanrının ölümü” ifadesi ise hiçlik felsefesini. Bilmek gerekir ki, “Bir” olabilmek için ya tanrıyı öldürüp tanrılığını ilan edip putlaşacaksın veyahut da tanrıda ölüp fenafillah makamına erip ilahîleşeceksin. İlahîleşmek veya fenafillah olmak sadece İslâm tasavvufu ile mümkündür. Başta Hint mistisizmi olmak üzere, tüm beşerî duygu ve düşünce sistemlerini bekleyen ilerlemeci akıbet, koskocaman bir hiçliktir. Hiçliğin de bir hiç (veya piç!) olduğunu idraklere zerkeden fikre selâm olsun! Not: “Tanrı öldü!” demek, “Ben tanrıyım!” demekle bir ve aynıdır. “Ben tanrıyım!” demek ise, İBDA Mimarı’nın yüksek ifadeleriyle, “Ben yokum!” mânâsına gelir ki tersinden bu, “Tanrı vardır!” mânâsındadır. Neticede, ister “Ben tanrıyım!’” denilsin, isterse “Tanrı öldü!” veya “Tanrı yoktur!” denilsin, netice değişmez ve “Tanrı vardır!” hükmüne çıkar. Çünkü; var olan ve var kalacak olan sadece ve sadece Allah Azze ve Celle’dir!.. Hadîs olmuş Ashab bir şair sözü, meâlen, “Söz odur ki, Lebid söylemiştir: Allah’tan başka her şey batıl!” mutlak hakikati bir tarafa, yine mutlak ölçü ile sabit olduğu üzere, meâlen, “Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas/88). Not: Hallâc-ı Mansûr’un idamına sebeb olan “Ene’l-Hak” sözü, onun tasavvuf yolunda sâhib olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği bir sözdür. Zâhiren kelime mânâsı; “Ben Hakk’ım” demek olan bu sözün hakiki mânâsı: “Ben yokum. Hak vardır” demektir. Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât kitabının 2. cild 44. mektûbunda bu husûsu şöyle açıklamaktadır: “O büyüklerin “Her şey O’dur” demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr, Enel-Hak (Ben Hakk’ım) dedi. Böylece, ben Hakk’ım, Hakk Teâlâ ile birleştim, demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün mânâsı “Ben yokum, Hakk Teâlâ vardır”, demektir. İşte sofiyye her şeyi Hakk Teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâtın (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyâya, Hakk Teâlâ’dan meydana gelmiştir. Hakk Teâlâ değildir, diyor. O halde, sofiyyenin; “Her şey O’dur” sözleri; “Her şey O’ndandır” demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, sofiyye, eşyâya, Hakk’ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşyâ ile birleşmek, eşyânın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.”(6) Niçe, aslında Zerdüştlük dininin tanrısı Ahura Mazda’nın etkisinde kalan bir filozoftur. Ahura Mazda hakkında bu yazı dizisinde daha evvel pek çok şey söylendi. Tekrara lüzüm yok. Ancak, Arş Horozu ekseninde mevzu ettiğimiz ve Miraç hadisesi üzerinden Ahura Mazda ile ilgili söylenenler, Niçe’nin söylemini daha bir açık etmektedir. Niçe’nin söylemini İslâmî söyleme yakın getiren en önemli nokta, Zerdüştlük dininin tanrısı Ahura Mazda’nın öğretisinde, daha doğrusu Ahura Mazda öğretisinin köklerinde aranabilir. Diğer bir ifadeyle de, ezoterik kültürlerin beslendiği ilk Peygamberlerden Hazret-i Âdem, Hazret-i Şit ve Hazret-i İdris Aleyhisselâm’ın bildirdiği, öğrettiği ve gösterdiği ilâhî ölçülerin varlığında aramak gerekir, diye düşünüyorum. Her ne kadar bütün bu Peygamberler, onlardan sonra gelen Hazret-i Nuh Aleyhisselâm zamanında gerçekleşen Nuh Tufanından önce gelmiş olsalar da. Bu arada şunu da söylemek gerekir ki, insanlık tarihi boyunca, yani Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’dan Allah Resûlü’ne kadar gelen tüm Peygamberlerin öğrettiği, bildirdiği ve gösterdiği iyi, doğru ve güzele dair tüm mutlak hakikatler, son ve som haliyle Allah Resûlü’nün bildirdiği, gösterdiği ve öğrettiği mutlak hakikat olan İslâm Şeriatinde mündemiçtir. Bu arada şunu da söyleyelim ki, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, İslâm Şeriatine sımsıkı bağlı, “İslâmiyet’in emir subaylığı”na talib olduğunu, “İslâm içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı” olmadığını, “sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyet’e yol açma geçidi; ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti bu yüzyıl içinde eşya ve hadiselere tatbik etmek işi” olduğunu topyekûn dünyaya ilan etmiştir. Evet; Sokrates, hakikaten Niçe’nin dediği gibi, yaşamaktan usanıp ölmek mi istiyordu? Kendisini idama, zehir içmeye mahkûm edenlerden, -kötücüllük felsefesine de uygun olarak-,  intikam mı almak istiyordu? Doğru söylemek gerekirse, “yaşanmaya değer hayat” veya “hayatın yeniden tanzimi” için ölümü göze alan bir insanın yaşamayı istememesi veya pisi pisine ölmek istemesi asla ve kat’a düşünülemez. Beşer planında, Üstad Necip Fazıl tarafından “Vahdaniyetçi düşünce”nin baş mimarı olarak takdim edilen Sokrates’in “kendini bil!” ekseninde verdiği mücadele, hiç şüphesiz ki hakikati arayıp bulmak ve ona göre yaşamak ve yaşatmaktır. Bu mânâda “yaşamak” denilen şey, “yaşanmaya değer hayat” hakkında bilgi sahibi olmak, dolayısıyla da ölümsüzlüğü istemek demektir. Ölümsüzlüğün bedenî hayatta değil, ruhî hayatta olduğuna işaret eden Sokrates, bu bilginin bütün bir Yunan toplumu tarafından da benimsenmesini arzu ediyordu. Demek ki Sokrates, hem yaşamak ve hem de yaşatmak adına, davası ve gayesi uğruna ölümü göze alan bir kahramandır.  Niçe, Putların Alacakaranlığı isimli eserinde gerek Eflatun ve gerekse Sokrates’in sahte Grek olduklarını söyler. “Ben Sokrates ve Platon’u bir çöküşün belirtileri olarak, Grek çöküşünün aracıları olarak, sahte-Grek, anti-Grek olarak tanıdım” der.(7) Evet; Niçe’ye göre bu iki isim, Sokrates ve Eflatun Grek çözülmesinin mimarlarıdır. Aslında Niçe doğru söylüyor, çünkü; Sokrates ve Eflatun, çözülme veya çökme sürecine girmiş olan eski Yunan kültürünü yeniden inşa, en azından ihya etmenin derdine düşmüşlerdi. Yeni bir ruh ve fikir/anlayış getirmek istiyorlardı. Sokrates’in Asklepios’a bir horoz borcu olduğunu söylemesi, aydınlık günlerin habercisi olarak, bunun ruh ve fikir sisteminin hayata hâkim kılınmasını isteyen bir muzdaribi karşımıza çıkarır. Bundan dolayıdır ki Eflatun ve Sokrates’in eski Yunan’ın eskimiş kişilikleriyle hiçbir alakaları yoktu ve olamazdı da. Yine bundan dolayıdır ki, “sahte-Grek” yakıştırmasını fazlasıyla hak ediyorlardı. Çünkü onlar “yeni-Grek” olmak istiyorlardı. Sokrates’in “akıl, erdem ve mutluluk” denklemini eski Yunan toplumunun içgüdüleriyle bağdaştıramayan Niçe, Sokrates hakkında “yozlaşmanın önde gideni” tabirini kullanır. Sokrates’in bu “yoz” hâlini Niçe, bir yönüyle onun sefihlik ve karmaşaya olan teveccühüne, diğer bir yönüyle de onun ayrıksı ve aşırı mantıksal gelişme ve iğneli kötücüllüğüne bağlar. Sokrates ve kötücüllük? Not: Batı tefekkür dünyasında Kötücüllük felsefî bir ekoldür ve Niçe de bu ekolün bir elemanıdır. Kötücüllük Felsefesi ile meşgul olan Niçe, Sokrates’in son sözlerini bu çerçevede (kötücüllük felsefesi) değerlendirmektedir. Soru: Kötücüllük felsefesine uygun davranan Niçe, Sokrates’i kendisine yakın görmek istediğinden dolayı onu kötücüllükle suçluyor gözüküyor olabilir mi? Niçe’nin değerlendirmesine göre, ölüme duyduğu şükranın bir ifadesi olarak, hayatın korunmasını temsil eden şifa sanatı tanrısına (Askilepios) kurban kesmek, Sokrates’in onu hukuka aykırı olarak ölüme mahkûm edenlere yönelttiği bir kötücüllüktür. Kötücül insanın birincil gayesinin hasmının acı çekmesi değil, kendi zevki olduğunu, bu zevkin, üstün gelmenin verdiği iktidar duygusundan kaynaklandığını söylerken Niçe, aslında Sokrates’in mahkûm sandalyesinde hâkim tavrının ne kadar çok ironik olduğuna kendince bir göndermede bulunur. Bu mevzuda Füsun Kavrakoğlu’nun söyledikleri mühim:  “Kötücüllük, Kötü’nün terbiye olmuş biçimidir: Gaddarlığın barbarca, bedensel biçiminin yerine incelmiş, zihinsel bir biçim koyar… MÖ 5. yüzyılda Demokritos, kötücüllüğü kadınlara özel bir disiplin olarak görmüştür… Kaba kötücüllük hakaretin sınırlarında gezer, nezih kötücüllük ise ironinin sınırlarında… Kötücüllüğü bir sanat formuna dönüştüren, küstah edası ile Oscar Wilde (1854-1900) olmuştur… Kötücüllük, ilk romantiklerin Romantizm’den anladıkları şeydir: Gönüllerinde yatan yarılma ve kutuplaşma idi. Kötücüllük kutuplaştırır. Ötekiliği en iyi anlatan romantik şairlerden biri (Niçe’nin çok sevdiği) Heinrich Heine’dir (1797-1856)… Kötücüllükten asıl beslenen sanat biçimleri komedi, karikatür ve kabaredir. Hayatla başa çıkmaya dair soruları, gündelik durumları, zamanın şartlarını, politik karışıklıkları zevkle tiye alırlar. Komedi ve kabarenin komik kötücüllüğü ironi, hiciv, parodi, polemik ve sarkastizmi kullanır. (8) Not: İyi ve kötü kavramaları, izafidir. Bu temel kavramlar, neye göre iyi ve neye göre kötü değerlendirmesine tabidir. Niçe’nin kendisini kötücüllük dairesinde, kötünün kemale ermiş hâli olarak görmüş olması, müesses nizamın sahiblerini ironik bir şekilde “iyi” kategorisine yerleştirmiş olmasından kaynaklanmış olabilir mi?  Niçe’ye göre eski Yunan kültüründe “değerlendirme ölçüsü” veya “soylu beğeni”, Sokrates ile birlikte diyalektik bir maharete indirgenmiştir. Diyalektik maharet sayesinde topyekûn Yunan halkı, “sosyal statü” anlamında en tepeye çıkma imkânını elde etmiştir. Bu durum, bir yönüyle sosyal yapının davranış kalıplarını kökünden sarsmış, diğer bir yönüyle de tüm siyasî erkin ters yüz edilmesinin önünü açmıştır. Hâl böyle olunca, eski Yunan’da Sokrates, topyekûn toplum düzenini temelinden sarsan bir adam olarak siyasî erkin hedef tahtasına oturtulmuştur. Bu, Sokrates’i baldıran zehrini içmeye kadar götüren bir süreçtir. Niçe’ye göre diyalektik maharet kadim gelenekten uzaklaşmanın ta kendisidir. Nitekim eski Yunan siyaset geleneğinde diyalektik maharet, her şeyden evvel tiksinilen bir davranıştı ve gençlerin bundan uzak durması isteniliyordu. Vakti zamanında Helen soyundan olup da kendini diyalektik metodla savunmak, hele hele aklını bu şekil kullanmak, eski Yunan’da en ahlaksızca bir davranış olarak kabul ediliyordu. Eski Yunan’da kişinin kendini ispatlamak zorunda kalması onur kırıcı olarak algılanıyor ve bu, bir nevi itibardan düşmek anlamına da geliyordu. Halbuki, Eski Yunan’da itibar sahibi olmak için, Yahudi mizacını ve de inancını andırır bir mahiyette, Helen soyundan olmak yeterliydi. Niçe’ye göre Sokrates’in yozlaştırıcı ve tiksindirici etkisi tam da bu noktadan sonra başlıyordu. Geleneksel alışkanlıklara karşı savaş açan Sokrates’in elinde bulundurduğu en büyük silah, “yaşanmaya değer hayat” hakkında söylediklerini diyalektik bir çerçevede kullanabilme kabiliyeti göstermiş olmasıdır. Sokrates’in bütün çabası, geleneksel ne varsa onu ortadan kadırmak ve kişinin kendini bilmesine zemin hazırlamaktır. Nitekim Sokrates’in en meşhur sözlerinden biri, “Kendini bil!” sözüdür. Niçe’nin Sokrat hakkında, ironik bir şekilde, “o kendisini önemseyen bir soytarıydı” demesini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.  Not: Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, “yeni çağa yeni akım” şeklinde teklif edilen belirli bir dünya görüşüdür. “Mutlak Fikrin İktidarı”nı kendisine şiar edinen Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, dil ve diyalektik mevzuunda büyük bir hassasiyet sahibidir. “Her dünya görüşü aynı zamanda bir dildir”, hakikatine sımsıkı bağlı bir şekilde diyalektik, fikrin kendisini değil, onun düzenini ifade eden bir mânâdadır. Aynı zamanda diyalektik, kendi zıddını dışarıda bırakmanın da düzenidir. Sokrates’i ölüme mahkûm kılan onun sahib olduğu dil ve diyalektik olduğuna hiç şüphe yoktur. Hal böyle olunca, Sokrat’ın diyalektik kaygısı çöküşün veya yozlaşmanın bir alameti değil, yeni bir ruh ve fikrin düzenini örgüleştirme çabasını ifade eden bir mânâda olduğu hemencecik anlaşılır. Niçe bu durumu ironik bir dille anlatma derdindedir. Niçe’ye göre Sokrates’te dil ve diyalektik, sadece bir öç alma biçimidir, aletidir. Bastırılmışlığın, syllogizmin (tümdengelim) sivri dürtmeleriyle kendi şiddet formunun tadını çıkarıyordu. Diyalektikçi aptal olmadığını ispatlamayı muhalifine bırakır: Öfkelendirir, aynı zamanda çaresiz kılar. Diyalektikçi karşıtının aklını etkisiz hale getirir. Sokrates’te aydınlığa çıkarılması gereken şeyin onun büyüleyici etkisinde aranması gerektiğini düşünen Niçe, Sokrates’in tüm mücadelesini yeni bir müsabaka çeşidine benzetir. Yunanların müsabakacı içgüdülerine dokunduğundan dolayıdır ki eski Yunan’da büyüleyici bir etkiye sahib olmuştur. Evet; Sokrates, aristokrat Atinalıların istikbâlini ayan beyan görmüştü. Bundan dolayıdır ki, kendi durumunun tuhaflığını hiç önemsemiyordu. Eski Yunanlıların içine düştüğü girdabın ne denli tehlikeli olduğunu çok derinden hissediyordu. Sokrates’in gözünde Atina sona doğru gidiyordu. Sokrates, Atina’nın şahsında tüm dünyanın kendisine, dil ve diyalektiğine, ilacına veya iksirine, kendini bilmesine veya öz koruma sanatına (nefs terbiyesi) ihtiyacı olduğunu biliyor ve görüyordu. Çünkü her yerde nefsanî eğilimler baş tacı edilmiş ve devlet idaresi keşmekeş halindeydi; bütün bir toplum ise ifrat ve tefritin burçlarında konuşlanmıştı. Bütün bu kaygılar bugün için de geçerlidir ve Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, bu ve benzeri kaygıların üstesinden gelebilmek için bir fırsat olarak karşımızda durmaktadır ve topyekûn dünya entelenjiyasının teveccühünü beklemektedir. Küresel emperyalizmin hesaplarını bozmak adına şartlar sadece Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorlamıyor, “yapay zeka” ve “telegram” esprisi üzerinden yapılanlara bir bakıldığında, şartlar aynı zamanda topyekûn dünya insanını da sahici insan olmaya zorluyor.    Dipnotlar 1*Necip Fazıl, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, bd Yayınları, 24. basım, İstanbul, 2016, sh. 25. 2*Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, (çev: İsmet Zeki Eyuboğlu), Say Yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2014, sh. 21. 3*Friedrich Nietzsche, a.g.e., sh. 26. 4*Friedrich Nietzsche, a.g.e., sh. 21. 5*http://www.dmy.info/ustinsan-nedir-nietzsche/ 6*https://sorularlaİslâmiyet.com/hallac-i-mansur-enel-hak-demesiyle-ne-demek-istemis-ve-bunu-demekle-kufre-mi-gitmistir-hallac-i 7*Friedrich Nietzsche, a.g.e., sh. 22. 8*http://blog.kavrakoglu.com/tag/asklepios/ Baran Dergisi 579. Sayı  

Davos’ta Gündem Yeni Dünya Düzeni ve Telegram

Aşağıda okuyacağınız röportaj, Bloomberg HT televizyon kanalında yayınlandı. Röportajda Davos zirvesini takip eden Cüneyt Zapsu, Davos’un gündeminin çok farklı bir noktada, Telegram-Zihin Kontrolü meselesi üzerinde olduğunu söylüyor. Zapsu, Yuval Noah Harari(*) isimli bir profesörün oturumuna katıldığını söyledikten sonra, Yeni Dünya Düzeni’nin küçük bir elit grup tarafından yönetileceğini, bağımsız düşünebilen insan soyunun yok olacağının altını çiziyor. “Biyo-kimyasal, biyo-metrik sensörlerle” insanların ne düşüneceği, ne hissedeceği ölçülüp kaydediliyor diyor. Özetle yenidünya düzeninde insan, “düşünmeyen, hissetmeyen” fakat öyle olduğunu zanneden bir hale gelecek diyor. İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Telegram” üzerinden verdiği “metafizik dünya savaşının”(**) Davos’ta gündeme gelmiş olması ve “Yeni Dünya Düzeni buradan başlasın” çağrısının önemi bir kez daha anlaşılıyor mu? Tehlikenin farkında mısınız? Ve bu karanlıktan çıkış yolunun adresinin?.. CÜNEYT ZAPSU: “BAĞIMSIZ DÜŞÜNEN SON İNSAN NESLİYİZ” - 48. Dünya Ekonomi Forumu toplantılarından özel yayınlarımız devam ediyor. Yanımızda Forum’un kıdemli danışmanı Cüneyt Zapsu var. Efendim hoşgeldiniz yayınımıza. “Ayrışmış Bir Dünya” sloganıyla başladı. Dünya liderleri burada. Fransa’dan, Kanada’dan, Çin’den, tüm dünyadan liderler burada. Bugün Trump’ın da gelmesi ve yarın kapanış oturumunu yapması bekleniyor. Sizin gözlemlediğiniz, burada gelişen durum nedir? Cüneyt Zapsu: Şimdi “ayrışmış dünya” deniyor ama aslında çok daha farklı şeyler de var. Türkiye’de sanırım şu an saat 5’i geçmek üzere. Kaç kişi seyretti bilmiyorum ama işlerine gelir ve hoşlarına giderse de, bu dediklerimi anlatsınlar. Çok değişik bir mecraya değinmek istiyorum. O da, bakın Davos’ta G-7’nin 6 devlet başkanı burada. Yedincisi Japonya’nın da bütün bakanları burada. Misalen az önce konferans merkezinde Kanada başkanı elinde çantasıyla yürüyor. Veya yanımda holde Ürdün kraliçesi tek başına geziyor. Doğrudur herkes burada vesaire ama World Economic Forum siyasi bir sirk değil sadece. Siyaset değil zaten. Bakın 90’ların başlarında ilk gelmeye başladığımda “Kök Hücre” olayı konuşuluyordu. 15 sene sonra dünyada konuşulmaya başlandı. Veyahut yine hatırlıyorum 90’ların başında Bill Gates bugünkü akıllı cep telefonlarımızdan bahsediyordu. 90’ların başlarında daha normal cep telefonları yokken. World Economic Forum biraz farklı. İzin verirseniz izleyicilerimize bambaşka bir yönünü anlatayım. Bu sene dikkatimi çeken ve beni de biraz rahatsız eden bir konu aslında. Profesör Harari’nin bir oturumuna girdim dün. O oturum hakkında bazı notlar aldım. O notlar şu yüzden. Bugüne kadar, çok değil 15-20 sene sonra, sizler kesin yaşarsınız, belki bizler de yaşarız. İnsanların bambaşka bir cins haline gelme durumu var. Yani şu anda yaşadığımız, son normal insan jenerasyonu. İzin verirseniz, notlarım var, yanlış bir şey anlatmayayım diye, o kadar hoşuma gitti ki, notlar almaya başladım. Bir daktiloya da çektim notlarımı. Çok değil 15-20 sene dedim. Nasıl ki Taş devrinden birçok değişik cinsten sonra bizim cinsimiz yani Homo Sapiens yaşayabildi. Bundan sonra da, bizden sonraki jenerasyonda, insanların bağımsız olarak yaşayamayacakları kanaati çıktı ortaya. Küçük bir elit grup idare edecek insanlığı. Sadece memleketleri değil. Yani bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz. Tarihe baktığınızda imparatorluklar hep toprakla ölçülmüşler. Osmanlı imparatorluğu şöyle, bilmem ne imparatorluğu böyle…  Sonra 200 sene evvel ilk sanayi devrimi, makineler, makinelerin sahibi, teknolojinin sahibi insanları yönetmiş ve ilk başta toprak sahipleri aristokratlar, bir de avamlar. Sonradan kapitalistler proleterler. Şimdi ise yeni devrim, yeni çağda ve bu çok çabuk ilerliyor, datanın sahibi, verilerin sahibi çok çok küçük bir elit grubun olma tehlikesi var. Diğerleri de idare edilenler. Nasıl? Profesör Harari enteresan bir insan. Bilenler bilir, Homo Sapiens kitabının yazarı. Bizler hala korkuyoruz, işte telefonumuz heklendi, bilgisayarımız heklendi. Artık o geride kalmış bir olay. Verilerimiz heklenmekle kalmıyor.  Yavaş yavaş beynimiz heklenmeye başlandı. Başlandı bile. Şöyle ki beyin dalgaları bir takım biyometrik sensörlerle ölçülmeye başlandı. Ve bunlar elektrik akımlarına çevrilerek, veriler alınıp analiz edilmeye başlandı.  Sizin kendinizin ne düşüneceğiniz, birini gördüğünüz an hemen görüyor. Ne düşündüğünüz, ne düşüneceğinizi, nasıl reaksiyon verebileceğinizi anlamaya başladılar. Yani biyo-kimyasal sensörler var artık. Ve şundan da kurtulmak yok yani. Kurtulamazsınız. Ben bu telefonu kullanmayacağım. Sen kullanmıyorsan yanındaki kullanıyor. Yani kurtulmanın imkânı yok. Yani kurtulamazsınız da. En basit bir misal vereceğim. Sağlık… Şimdi şu aletleri takıyoruz, ben de takıyorum, kalbinizi ölçüyor bilmem ne… Neye bağlı? Samsung. Veya başka bir telefon. Ama onlar bunları her bir yerde saklıyor. Veriler ışık hızıyla gidiyor ve istedikleri kadar kopyalanabiliyor, istediğiniz yerde. - Davos’da korkunç bir verinin ve geleceğin ve teknolojinin ağırlığı hissediliyor fakat bizim gördüğümüz Türkiye’nin ağırlığı çok fazla artık yok mu, siz ne düşünüyorsunuz? Bu konudaki görüşünüzü de alabilir miyiz? Cüneyt Zapsu: Bizim ağırlığımız hiçbir zaman olmadı ki. Çünkü ben Türkiye’nin her zaman herkese de söyledim. Türkiye’nin eksiği PR’dır. Pazarlamadır. Ne bizim iş adamlarımız, kusura bakmayın her şeyi hükümetten şundan bundan beklememek lazım. Bizim iş adamlarımızı gördünüz mü neredeler? Yani ben şurada Türk bayrağı taşıyorum, bilhassa, inadına, birileri bir Türk görsünler diye. Yani Türk dediğiniz zaman şu anda ne düşünüldüğünü biliyorsunuz. Ama iş adamlarımız da buraya gelip, kendilerini gösterip, herhangi bir oturumda bir Türk iş adamı görmek mümkün değil. Biraz evvel bahsettiğim şeyi izin verirsen bitireyim çünkü çok enteresan bir konu. Mesela şimdiye kadar dört milyar sene diyorlar, insanlık var. Dört milyar senede belli bir tabiî kanunlarla, Allah’ın kanunlarıyla gelişmişiz. Şimdi de tabiî Allah’ın kanunları ama tabii-doğal olmayacak. Bundan sonra artık bu biyo-teknolojinin sahipleri bizi yönlendirecekler. Yani ne yiyeceksin, ne içeceksin, ne düşüneceksin. Bu arada Prof. Harari kendisi Kudüs’te Hebrew üniversitesinde. Buna rağmen enteresan bir konu daha söyledi. Dedi ki şu anda, konuştuğumuz anda İsrail Hükümeti Batı Şeria’da her canlıyı, yani sadece insan da değil, hepsini, dünya tarihinde görülmedik bir şekilde 24 saat 365 gün kontrol altına alıyor. Görülmemiş bir şeye soktu. Ve bunu İsrail’in dışında da, bu işin ne kadar önemli olduğunu anlayıp bir kontrol bir regülasyonu haline getiren bir tek Çin var. “Batı”, daha ileri teknoloji olan devletlerde ise hala daha insan hakları, şu, bu… İnsan Hakları filan deyip devletler karışmıyor ama şirketlere kimse bakmıyor, hiçbir regülasyon yok. Çözüm: Bilmiyoruz. Ama regüle edilmesi lazım. En güzel regülasyon da açık, yani ne yapılacağı, kimin nasıl regüle edilebileceği… Son bir şey daha söyleyeyim bu konuda. Benim kızlarımdan biri ikinci master’ını yaptı bu konularla ilgili. Aylar önce bir şey söylemişti. “Baba şu anda yaşadığımız jenerasyon son bağımsız düşünen insan jenerasyonu olacak. Bundan sonra bizim çocuklarımız bağımsız olmayacak. Onları bu yeni gelen insan çağına yetiştirmemiz lazım. Dini telkinler vermemiz lazım.” Ben bunları dinledikten sonra tabii uyandım. Bunu da herkese anlatmak istedim. Davos budur bu arada. Davos sadece işte efendim dolar çıktı, bilmem ne yaptı ya da politikacılar birbirini gördü meselesi değil. * Yuval Noah Harari, 1976 İsrail doğumlu tarihçi ve yazar. Dünyada çok satanlar listesindeki Hayvanlardan Tanrılara Sapiens ve "Homo Deus - Yarının Kısa Bir tarihi" isimli kitabın yazarıdır. Kudüs İbrani Üniversitesi’nde tarih dersleri veriyor. ** Akademya Dergisi’nin “Telegram Özel Sayısı”nda Hayreddin Soykan imzalı yazının başlığı: “Mirzabeyoğlu’nun Verdiği Metafizik Dünya Savaşı”. Baran Dergisi 578. Sayı  

Büyük Doğu ve Millet-Ordu

Ekim 2015’te Türkiye ve ABD’nin başını çektiği anlaşmada, Amerikan Kongresi’nin 500 milyon dolarlık bütçe ayırdığı bir proje konuşuluyordu: “Eğit-Donat”. Projede 5400 kişilik “ılımlı muhalif” silahlı birlik hedefleniyordu. Bunların 2000’i Türkiye’de eğitilecek, Suriye’de Nusra/DAİŞ’le çatışmaya sürülecekti. DAİŞ, 2013’te birden bire milli toprağımız Musul’u “almış”, tüm Türkiye’de tuhaf bir sükût havasına yol açmışken, ordusundaki kurmay kadro yeni bir altüst oluşa sürükleniyordu. Dönemin siyasi ilişkilerine müthiş hız kazandıran trafiğe rağmen, bu girişimin güneyimizde olan biteni örtmekten başka bir şey olmadığı yıllar sonra konuşulacaktı. Nitekim 5400 kişiden geriye, 2015 Ocak’ından Temmuz ayına kadar 60 kişi kaldığı ABD tarafından açıklanınca, “eğit-donat”ın büyük bir fiyasko olduğu teslim edildi. Dahası aynı yılın sonuna doğru 30. Bölük olarak adlandırılan birlik, Suriye’ye geçer geçmez aralarında Türkmen bir komutanın da bulunduğu 15, daha sonra 8 elemanını Nusra’ya araçlarıyla birlikte kaptırdı. Kalan 5 kişiyi öldüren Nusra, 16’sını da yaralamıştı. “Ilımlı muhalifler” denilen ve geride 60 kişi kalan birliğin akıbeti, dünya basınının “DAİŞ’le savaşmak istemiyorlar” iddiaları arasında belirsizliğini korurken, Amerikan kaynakları, “biz bu işe ayrılan paranın yarısını harcadık, tek kişinin maliyeti 4 milyon doları buldu. İnce eleyip sık dokuyoruz; güvenilir bir yapı oluşturma peşindeyiz” diye geveledi. Hadiseler bambaşka yönler almıştı. ABD Merkez Komutanlığı, 2. grubun da silahlarının yüzde 25’ini Nusra’ya teslim ettiğini duyururken, bunun program ihlali demek olduğunu açıkladı. Nusra ise ABD’nin gönderdiği silahlarla sosyal medyada propaganda pozları yayınlıyordu. Pentagon her ne kadar 3. bir gurup daha olduğunu, “eğit-donat”tan vazgeçilmediğini söylese de, Obama’nın umutla sattığı “DAİŞ-Ilımlı Muhalifler mücadelesi” Amerikan kontrolünden tamamen çıktı. Nusra’ya kaçan kişilerse ‘aynı düşmanla savaşın kardeşleri’ olduklarını ilan etti. İşte tam bu belirsizlikte Rusya, Şam üzerinden ordusuna üs sahası kaparken, İran, Haşdi Şabi cellatlarını ordulaştırmaya başladı. 7. yılına giren Suriye’deki iç savaşta kiminin özgürlük, kiminin devrim, kiminin kurtuluş diye andığı çatışmaların/birleşmelerin tarafları arasında dalaşma sürüyor. Yaşananlardan ders alan ve ABD’yi bölge dışına itmek isteyen Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü, 3-4 dönem süren Cenevre masallarından geriye hiçbir eser bırakmadı. O dönemden geriye kalan Nusra-Ahraru Şam-HTŞ gibi silahlı birlikler ise, şimdi Idlip’te sıkışık ve gergin, çeşitli ajan-provokatör faaliyetlere hedef. Pentagon ise boş durmayıp dünkü “Ilımlı Muhalifler” yerine, artık kimsenin inanmadığı uyduruk bir “mücadele zemini”nde baskı kurarak DAİŞ mizansenini sürdürmüş, birçok siyasetçiyi buna alet etmişti. Muhalifler dağıldı. DAİŞ silindi. Kadrosu güncellenen PKK türevi birlikler sırasıyla YPG, PYD, SDG adıyla dayatıldı. Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde PYD lideri olarak birçok defa Ankara’ya davet edilen Salih Müslim, eşzamanlı yer aldığı Washington-Brüksel komutlarına amâdeyken, Türk ve Kürt halkına saldıran Kandil’deki PKK’lılar gibi Türkiye’yi şikâyet etmediği ülke bırakmadı. Müslim’in, “bizi koruyun, başımızdan ayrılmayın” şeklinde ilkel ve uluorta çağrılarının, daha da ilkel “Rojava devrimi, Kobani özgürlüğü” gibi söylemlerle ne anlama geldiği ise, bir avuç dolarlık Kürt milisleri dışında tüm Arap, Türkmen ve Suriye Kürtleri tarafından anlaşılmıştı. 6-7 Ekim 2014 katliamını yapmak üzere Suriye sınırından sızan aralarında 14-15’lik Kürt çocukları, silahlı yabancılarla Kürt mahalleleri basıldı ve büyük çapta beklenen iç savaş senaryosu uygulamaya koyuldu. Batı basınında “özgürlük savaşçıları” diye övülen YPG çeteleri, bugün Afrin’de sokakları çevreleyen çukur ve tünellerin aynını Doğu illerimizde hazırladılar; girdikleri her Kürt mahallesini delik deşik bırakan “sokak çatışması”na sürüklediler. Şimdi aynı PKK-YPG, Afrin hapishanelerindeki DAİŞ’lileri TSK ve ÖSO’yla çatışmaları şartıyla salıverdi! Bu amansız vahşeti Türkü ve Kürdüyle bu milletin feraseti önlemiştir. Millet/vatan şuurunu dibe vurucu provokatör kaynayan bölgede yaşananlar, en az güvenlik kuvvetlerinin başarısıyla açıklanacak durumdaydı. Bu vahşetin Doğu’da ve Batı’da daha “sofistike”, üstelik canlı yayınlanan tekrarını, 15 Temmuz refleksiyle önleyen “millet-ordu” ruhu olmuştur. O günkü kuşatmayı Cerablus seferiyle yararak yenilemek isteyen ordusuyla Türkiye, geçtiğimiz yıldan bu yana toplam 5 bin tır dolusu mühimmatla donatılıp ordulaştırılan YPG-SDG-PKK ile deneniyor. “Terör koridoru” olarak adlandırılan hat, siyonizmin “vaadedilmiş topraklar” dediği Fırat-Dicle arasıdır.   Kudüs-Gazze-Cerablus-ElBab-Afrin-Idlip-Şam-Münbiç-Musul-Kerkük-Bağdat hattı 1918 Mondros Mütarekesi’yle terketmek durumunda kaldığımız topraklardan Afrin’e yüzyıl sonra geri döndük. En son 2 yıl kadar mübarek Mekke topraklarında Fahreddin Paşa’mızla direnmiştik. Büyük bir hafızanın geri gelişini korkunç vartalar halinde yaşarken, insanımızı öz coğrafyasında ümitsizliğe sürükleyen devir, ordunun ve siyasi kurumların “yurtta sulh cihanda sulh” politikasızlığıyla donmuştu. Şimdi yeni realitelerle yüzyüze, onları aşmak zorunluluğuna, millet-ordu aksiyonuna mahkûmuz. Yüzyıldır küllenen Anadolu’nun “ruh kökü”, belli ki ordusuz yapamıyor. 10 yılda bir gerçekleşen darbe şartlarının da tesiriyle mazlum çığlığına koşamayan Mehmetçik, şimdi Osmanlı ruhu fedailiğinden emsaller veriyor. Bu uzun dönemde sayısız siyasî kumarlara alet edilen “millet-ordu ruhu”, 28 Şubat’ta aldığı ağır yaraları henüz saramadan, 2016-15 Temmuz darbeleriyle dize getirilmek üzereyken şahlanışa geçti. Bu ordu, 15 Temmuz ruhu yaşatıldığı sürece yaralarını sarmayı başarıp kuvvet toplayacak istidattadır. İslâm ordusunun bir asır önce terk ettiği topraklar, onu yeniden karşılarken, millî hüviyetini daha ileri ve ideal ölçüde olgunlaştırmak borcunu can pahası ödemektedir. Bu ordu, yukarıda sıraladığımız hattan çekilen son şahsiyet merhum Fahreddin Paşa’nın direnişini hatırlatıcı tarihi misyonuyla, “ya ol, ya öl” raddesinde milletini temsil ediyor. 2010 sonrası saydığımız devrelerin sıklaşan oluş zorluklarını en son Afrin’de aşmaya çabalayan ordu, tâ Afrika’nın göbeğinde Kur’an talebelerinin açtığı kapkara avuçlarla dilenen ilahî yardım dualarını aldı. Bir dua ki, Afrin sokaklarında açılan terör hendeklerini 32 saat süren yağmur suyu bastı?! Önümüzdeki hafta Soçi’de plânlanan zirveye yaklaşırken, sessizce izlenen silahlı kuvvetlerimizin yakaladığı başarıyla masaya eli kuvvetli oturmayı hedefleyen Türkiye, El Bab’tan daha zorlu bir sahada, askeri uzmanları da şaşırtan isabet oranıyla klas bir hava taarruzu örneği verdi. Yakın tarih savaşları için de bir ilki gerçekleştiren silahlı kuvvetlerimiz, eli tetikte bekleyen Batı basınında ve sosyal medyada propaganda malzemesi olabilecek “masum insan kaybı testi”ni de sıfır kayıpla geçti. “Zeytin Dalı” BM tabelasında süs olmaktan çıkarılıp, hakiki anlamını Doğu’da bulmak yolundadır. Amerikan fitnesinin bir avuç dolarlık sürüsüne rakip “Suriye milli ordusu”nu teşkilatlandıran Türkiye, halkının desteğiyle zoraki göçleri tersine çevirmek istiyor. Tarihi İpek Yolu’ndaki tuzak bir kez daha bozulurken Batı politikacısı yine apıştı; bölünmüş kurumlarına çomak sokuldu. NATO ve İngiltere’nin desteğini alan “Zeytin Dalı” operasyonu, Fransa’nın Akdeniz rüyasından hareketle toplanma çağrısında bulunduğu BM’de de “meşru ve haklı” bulundu. ABD çark ederken, dışişleri temsilcisini operasyonun 3. günü Ankara’ya gönderdi. Rusya’nın da hak vermek durumunda kaldığı bu hamle akabinde Türkiye’nin atacağı adımlar dikkatle izlenecek, Büyük Doğu’nun “millet-ordu”sunu takip sürecektir. Baran Dergisi 576. Sayı

Haberler
"28 Şubat Kararları Derhal İncelenmeli!"
"28 Şubat Kararları Derhal İncelenmeli!"
28 Şubat zulmüne maruz kalan Şahımerdan Sarı geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye iade edildi. Bu vesileyle Şahımerdan Sarı’nın talebesi ve TÜGİYAP Başkanı Hacı Ali Doğan ile bir söyleşi gerçekleştirdik.
Din, Kültür ve Tasavvuf Sohbetleri
Din, Kültür ve Tasavvuf Sohbetleri
Üsküdar’da bulunan Balaban Kültür Evi’nde dinleyicileriyle buluşan Prof. Dr. Osman Kemal Kayra, Salı ve Perşembe akşamları Din, Kültür ve Tasavvuf Sohbetleri’ne devam ediyor.
Baran Dergisi'nin 580. Sayısı Çıktı!
Baran Dergisi'nin 580. Sayısı Çıktı!
28 Şubat meselesini dergimizde değerlendirdik, “Bitmeyen 28 Şubat Yapmışlar” manşetini attık ve Üstad’ın Sakarya şiirinden “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” dizelerine yer verdik.
Modern Eğitimin Temel Meselesi
Modern Eğitimin Temel Meselesi
Günümüzde eğitim ile alâkalı olarak yapılan tartışmalar, eleştiriler ve değişiklikler, sistemin bütünü göz ardı edilerek yapıldığı için pratik açıdan hiçbir anlam ifâde etmiyor.
15 Temmuz Gazisinin Ayağı Kesildi
15 Temmuz Gazisinin Ayağı Kesildi
15 Temmuz gecesi FETÖ'cü darbecilerin kurşunlarıyla yaralanan ve bugüne kadar 46 ameliyat geçiren Sabri Gündüz, 47'inci defa ameliyat oldu. Gerçekleştirilen son ameliyatla sağ bacağının dizden altı kesildi.
"15 Temmuz'da Erdoğan Kaçmadı"
"15 Temmuz'da Erdoğan Kaçmadı"
Ukrayna eski milletvekili İgor Markov, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ülkesinden kaçmadığını belirterek, 'Halk da Erdoğan’ı desteklemek için sokağa çıktı' dedi.