Yazarlar
Tüm Yazarlar
Türk Dış Politikasındaki Dengesizlik

19. asrın ikinci yarısındaki şartlara benzer bir dönemdeyiz. Bugün, o döneme benzer bir şekilde, ortaya çıkan yeni güçlerin mevcut statükoya karşı giriştikleri menfaat kavgasına şahitlik ediyoruz. Üstüne basa basa tekrar edelim: Menfaat kavgası. Yani merkezinde bir dinin yahut fikrin olmadığı kuru bir kavga! Tabiî, burada Yahudilerin bâtıl da olsa dinlerinin emirleri gereğince davrandıkları ve Fransızlarla İngilizlerin kadim “milli ve dini sabitelerine” sarılma insiyakıyla hareket ediyor oluşlarını görmezden geliyor değiliz. Bizim; kastettiğimiz, Yahudi de dâhil olmak üzere, ortada cihan şümul bir dünya görüşünün olmadığı. Kuru kavga deyince kopacak hengâmeyi küçümsediğimiz de zannedilmesin. Dinin yahut toprak seviyeli de olsa bir fikrin hâkim olmadığı düzenlerde, insanlığı içine alan istikbâl kaygısı, çaresizlik hissi ve tatminsizliktir ki, en kıyıcı ve ahlâksız savaşların baş müsebbibidir. Kuru menfaat kavgaları, bu sebeble ideolojik kavgalardan daha korkunçtur. Asgari insanlık hukukunun bile kalmadığı, gelir dağılımındaki adaletsizliğin tarihteki zalim krallar ve derebeylikleri dönemini arattığı, ortaya çıkan sapkınlıkların engizisyon kilisesine rahmet okuttuğu bir devirdeyiz. Tarihe baktığımızda görürüz ki; böyle buhran dönemlerinden sonra çok kıyıcı savaşlar yaşanır. Bu savaşlar vesilesiyle her ne kadar menfî de olsa insanların tutunduğu statükolar dağılma noktasına gelir ve hemen akabinde de köhne sisteme karşı alternatif fikirler, yeni düzenler kurar. Bu savaşlar, kuru menfaat kavgaları ve saire aslında hepsi, bir bütün hâlinde ele alındığında rahatlıkla görüleceği üzere, içeri yahut dışarı doğru mevcut düzene karşı birer ihtilâldir. Global Buhran ve Suriye Mevzu bahis ettiğimiz siyasî ve içtimaî buhranı bulut gibi düşünecek olursak, o bulutun sis hâlinde üzerine çöktüğü diyar Ortadoğu ve daha kesif hâl aldığı yer ise Suriye’dir. Suriye’deki iç savaşı kızıştıran ve birbirlerine güç yettirecek takatleri olmadığı için tayin ettikleri vekiller üzerinden Suriye’de bilek güreşi yapan global güçler, aslında bir bakıma içinde bulundukları aczi beyan etmektedirler. Günümüz dünya siyasetinde başat güç olarak tanımlanan Amerika Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere, Rusya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler, aralarında yaşadıkları çıkar çatışmalarını bile doğrudan görmekten aciz bir vaziyette bulunuyorlar. Bu acziyet, daha aciz bir durumda olan Suriye gibi kargaşanın hâkim olduğu bir yerde ancak dolaylı yoldan hesablaşmanın vesilesi oluyor. Geçtiğimiz hafta Amerika, İngiltere ve Fransa ittifakının Suriye’de kimyevî silah kullanıldığı iddiasını bahane ederek gerçekleştirdiği saldırı da, saldırının kendisinden ziyade böylesi büyük bir güç odağının aczini beyan edişi bakımından değerlendirilmeli. Suriye’deki iç savaşa direkt yahut vekâleten müdahil olan Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin gibi ülkeler, eğer ki gerçekten de iddia ettikleri gibi, çevresiyle beraber, siyasî ve askerî bir güç olsalardı, bugün Suriye’deki savaş çoktan sona ermiş ve illâki bir kazananı olmuştu. Bununla beraber, Suriye’de yaşananlar her ne kadar takatten kesilmiş yahut kesilmeye başlamış global güç odaklarının içinde bulundukları acziyeti beyan ediyor olsa da, aynı güç odaklarının kendi çıkarlarından başka hiçbir şeyi tanımaksızın giriştikleri dolaylı da olsa bu kavga, süratle dünya çapına yayılacak çok kıyıcı ve korkunç bir savaşı da peşinden getirmeye namzettir. Çünkü yaşanan kaos ve menfaat merkezli bakış açısı, Suriye’ye özel değil, dünya çapında sorun teşkil etmektedir. Bunun yanı sıra, yaşananlar karşısında siyasîlerin milletlerini bir arada tutmak amacıyla izledikleri popülist söylem ve siyaset de, dünyayı kasıp kavurmak üzere pusuda bekleyen ateşe götürüp benzin dökmeye benziyor. Türkiye’nin Suriye Siyaseti Amerika, İngiltere, Fransa ittifakının Suriye’deki Esad rejimine ait çeşitli askerî üslere yönelik olarak gerçekleştirdiği saldırı sonrası Türkiye’deki siyasî iktidarın yapmış olduğu açıklamalar gösteriyor ki, Türkiye’nin dış politikada izlediği denge siyasetinin revize edilmesi gerekmektedir. Meselâ, Türk dış politikasının Suriye özelinde ikili oynama lüksü yoktur. Farklı bölgeler ve birbirinden farklı meseleler karşısında kendi çıkarına uygun bir şekilde bu denge siyaseti izlenebilir. Türkiye, Suriye özelinde, hangi konu olursa olsun, kendi söylem ve fiilleriyle çelişir bir politik dil kullanmamalıdır. Bilhassa son saldırı eksenli konuşacak olursak, Türkiye başından beri Esad’a karşı yapılacak her türlü dış müdahaleden memnuniyet duyan bir anlayış ile meseleye yaklaşarak hata yapmaktadır. Yarın, İsrail çıkıp da Esad rejiminin hâkim olduğu bölgelere yönelik bir operasyon başlatacak olsa, bu karar da Türkiye tarafından desteklenecek midir? Peşinen “desteklenmez” dediğinize göre, o zaman burada bir prensib hatası olduğunun da anlaşılması gerek. Türkiye’nin Suriye politikasındaki en temel prensibi, bu topraklarda, artık niyetlerini gizleme ihtiyacı duymadıklarından, hiçbir emperyalistin, ama bilhassa Batılı emperyalistlerin işi olmadığıdır. Madem şu anda adı konmadan takib edilen temel prensip bu, bütün politik argüman da bu prensibe göre şekillendirilmelidir. Amerika’yı Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’dan kovmanın yolunun da (şimdilik) Rusya ile beraber hareket etmekten geçtiği açık. Türkiye, kendi şartlarını kendisi belirleyene kadar haricî siyasette kendisine en uygun işbirliklerine ve ittifaklara girebilir, girmelidir. Lakin bir söylem geliştirdiğinde, önünü arkasını iyi hesap etmelidir. Mesela dünyadaki egemen güçlerin “terör” tarifini, sırf PKK terör örgütü onlar tarafından kabul ediliyor diye, sonuna kadar benimseyip “kraldan fazla kralcı” olmamalıdır. Sonra Başbakan Yıldırım gibi ülkesini savunan Taliban’a ABD güdümündeki kukla Afgan hükümeti “terörist” diyor diye terörist demek zorunda kalırsınız. Bu tür örgütler arasındaki ayırımı, şu basit soruyu sorarak cevaplayabilirsiniz: Meşruiyetlerini emperyalistlerden mi yoksa kendi halklarından mı alıyorlar? Türkiye’nin artık Suriye politikasında temel şiar olarak burada hiçbir Batılı devletin işi olmadığının benimsenmesi ve cereyan eden hadiseler karşısında da bu prensipten şaşılmamasıdır. Zaten yedi senedir burada cereyan eden savaşı kızıştırmakla uğraşanların, savaşın sona erme ihtimâli belirir belirmez hadiseye taraf olmak ve buradan nemalanmak gibi bir hakkı da olmaz, olmamalıdır. Buna müsaade etmeyecek olan ise Türkiye’dir. Baran Dergisi 588. Sayı

ABD’nin Kimyasal Saldırıları Bahane Etme Hakkı Yok

Bu hafta Suriye’nin Fransa, İngiltere ve ABD konsorsiyumu tarafından bombalanması hakkında konuşacağım. Malûm Suriye’ye bir çok roket atıldı. Bu saldırı, Suriye rejiminin Duma’da kimyasal silah kullandığı bahanesiyle yapıldı. Kimyasal silahın kullanılıp kullanılmadığı yahut daha doğru bir ifadeyle kim tarafından kullanıldığı ise hâlâ net olarak belli değil. Şam’ın doğusunda sivil insanlara karşı kimyasal silah kullanılmasını Birleşmiş Milletler soruşturuyor. Mevzu bahis bölge hâlâ silahlı muhaliflerin kontrolü altında. Rejim ise Rus desteğiyle hareket ediyor. Dolayısıyla bu meseleye Birleşmiş Milletler’in müdahil olabilmesi de mümkün değil. Esasında ABD, Suriye’ye müdahale etmek için gayet uygun ve profesyonelce bir bahane üretti, neticede Suriye’de Şam civarındaki hedeflere resmî olarak 105 roket gönderdi. Amerikan başkanına göre ABD, İngiltere ve Fransa silah depolarını ve düşman hedeflerini vurdu. Bu roketlerin büyük bir çoğunluğu ise Rus hava savunma sistemleri tarafından karşılandı. Sonrasında sorulan soru ise NATO’nun Rusya’ya karşı bir harekâta girişip girişemeyeceği idi. Yaşananlar da gösteriyor ki, NATO doğrudan Rusya’yı hedef alabilecek durumda değil. Bu kolay bir şey de değil. Beşar Esad, babasından sonra iktidara ilk geldiğinde, Suriye halkının büyük kısmı Baas hükümetine karşı değildi. Baas hükümeti içerisinde Suriye vatanseveri bir çok unsur vardı. Buna rağmen Baas hükümetini destekleyenler dahî aniden rejimin düşmanı durumuna geldi. Bunu nasıl izah edebiliriz? Bölgede şartların değişmesiyle birlikte bir değişim ihtiyacı ve umudu doğdu. Öte yandan el altından bir dış manipülasyon yapıldı. Zaman içerisinde işin içine dahil edilen Neo-Vahhabîlerin etkinliği arttı. Vahhabîlerin büyük bir kısmı köktenci insanlar; fakat onların ikiyüzlü olduğunu, İsrail’in, Amerikan emperyalizminin, İngiliz ve Fransız kolonyalizminin müttefiki olduğunu söyleyemeyiz. Bunu daha evvel bir çok kez söyledim. Gönüllü olarak inandıkları doğrultusunda mücadele eden samimî insanlar manipüle edildi. Bu operasyonun arkasında Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan var; onun  da arkasında elbette CIA ve diğer gizli servisler var. Akabinde Suriye’de bazı bölgeler “İslâm Devleti” tarafından ele geçirildi. Bu durum emperyalist saldırganlığının artmasına sebep oldu. Kimyasal silahların kullanımı uluslararası bir anlaşma ile yasaklanmıştır. Bu anlaşma Suriye’yi de bağlamakta. Rusya da yıllar önce bu anlaşmayı imzalamış ve kimyasal silahlarını ortadan kaldırmıştır. ABD, İngiltere ve Fransa ise anlaşmayı imzalamalarına rağmen bunu yapmamıştır; hâlâ kimyasal silahlara sahipler. Bu bir gerçek. Daha fazlası ise düşman oldukları bölgesel güçler üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için her yolu deniyorlar; fakat Ortadoğu’da artık eskisi gibi başarılı olamıyorlar. Şimdi Çin’in de meselelere dahil olduğunu görüyoruz. Bilhassa ABD ile Çin arasında milyarlarca dolarlık restleşmeler yaşanıyor. Çin’in dünyanın bir ucundan gelip bölgeye girmesini de anlıyorum. ABD de kendisiyle hiç alâkası olmamasına rağmen Doğu’da savaşlara girişmişti. Bugün de aynısını yapan ABD, 20. yüzyıl boyunca dünyanın her tarafında katliamlar yapmış, her çeşit silahı kullanmış bir devlet. Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta neler yaptıklarını bütün bir dünya biliyor. Hepsinde müdahale edeceği bölgelerin iç dinamiklerini kullanarak ayrıştırıyor. Vietnam’da, vatansever Vietnamlılara karşı Güney Vietnam ile anlaşarak savaşı başlatmıştı. Amerika, orada yoğun kimyasal saldırılar yaptı. Bu kimyasal saldırılardan binlerce insan etkilendi ve tesirleri bölgede hâlâ sürüyor. Bütün Vietnam’ın etkilendiği kimyasal saldırı sebebiyle çocuklar sakat doğmaya devam ediyor. Sözde özgürleştirmek maskesi altında meşrulaştırdığı operasyonlarda milyonlarca dolar harcayıp kimyasal silahları kullanan da yine bugün kimyasal silahlara karşı olmak bahanesiyle Suriye’ye saldıran ABD’dir. Bunları asla ve asla unutmamalıyız! Bugün, belki kimyasal silahlar Suriye rejimi tarafından kullanılmıştır, belki Rusya, belki de başka bir güç tarafından, bunu bilemem. Fakat bildiğim bir şey, bu, ABD, İngiltere ve Fransa’nın işbirliği yaparak Suriye’yi bombalaması için bir bahane olamaz. Özellikle bu üç devlet için bahane olamaz, çünkü onlar kriminal suçludur, insanoğlunun düşmanıdır. Bunu anlamak için haritalara ve dünyanın ahvali bakmanız yeter. Bu bir yorum değil, gün gibi ortada olan bir gerçek. ABD, Irak’a müdahale ettiğinde, bu üç devlet, Irak’ın Güney’ini çok özel silahlarını deneme sahası olarak kullandılar. Türlü manipülasyonlar yaparak 1991 ve 2003’te Irak’a müdahale ettiler, önlerine çıkan herkesi kim olduğuna bakmadan öldürdüler. Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i şehid ettiler. George Bush, 2003 müdahalesinden önce Irak’ın nükleer silahları olduğunu iddia ediyordu. Bunun yalan olduğu ise iş işten geçtikten sonra anlaşıldı. Finansal menfaatlerini temin etmek için yaptıkları saldırıları, özgürleştirmek, demokratikleştirmek, insan hakları gibi kılıflarla gerçekleştirdiler. Bu sebeple Suriye’de kimyasal silah kullanılmışsa dahî bunun ABD, İngiltere ve Fransa’nın bu bahaneyle saldırı düzenlemesi tam bir saçmalıktır. Kaldı ki, Suriye rejiminin, Şam’ın hemen doğusunda, çok yakınında bulunan bir bölgede kimyasal silah kullanması da saçmalıktır. Bu hadise tamamen manipülasyon gibi duruyor. Suriye rejiminin siviller üzerinde kimyasal silah kullanmış olabileceğini düşünmüyorum; çünkü bu durumun elini zayıflatacağını biliyor. Suriye, arkasında ABD ve İsrail olan Neo-Vahhabiler tarafından işgal edilmeye hazırlanıyor. Türkiye ise bölgede Müslüman Kardeşler’e yakın unsurlarla iş yapıyor. Onlar kesinlikle Amerikan veya İsrail ajanı değiller. Bu sebeple Mısır’da bir çok baskıya maruz kaldılar. Neticede, son yaşanan hadiseler Suriye rejimini her geçen gün daha da güçlendiriyor. Türkiye ise Fransa ve İngiltere tarafından I. Dünya Savaşı sonrasında çizilmiş olan sınırların ötesinde, Suriye’nin kuzeyindeki varlığını koruyor. Bu durum da önümüzdeki süreçte tehlikeli bir hâl alabilir. ABD ve Fransa gibi devletler, adımlarını Siyonist ve kapitalistlerin emelleri hizmetinde atmakta. Çünkü bu devletler hiç olmadığı kadar Siyonistler tarafından ele geçirilmiş vaziyette. Amerika ve Fransa halkı devletlerinin bu gidişine dur demek zorunda. Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilen sınırların yeniden değişmeye başladığı bu dönemde, bölgenin barışa ve bölge halkının da Siyonistlere dur diyeceği zamanlar geliyor. Allahü Ekber 15.04.2018 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 588. Sayı

Bu Devirde Okumaya Dair

“Okumuş”u anlamış saymak gibi çok defa düşülen bir hatamız var. Her okuyan, anlayan/aydınlanan mıdır? Gaye anlamaksa, her okumuşu anlamış saymak sakıncalı. Anlama gayretinin okumaktan daha özel, derinlemesine bir çaba olduğu söylenebilir. Anlamakta muhabbet var diyor büyükler… Gazetecilikte “olayların perde arkası” klişesine denk, okurken de “satır arası” kullanılır. Bir de şöyle meslek ötesi bakalım: Olayın bizatihi kendisi de “perde” olabilir mi? Okumak da bir tür perde aralama çabası. Niçin okuduğumuzu, niçin öğrendiğimizi, niçin bildiğimizi “bilme” hâli? Ne okursak okuyalım kendimizi okuyoruz bir yönüyle. Kişinin ilim, kültür, irfan seviyesi bu niçinler etrafında gerçekleşirken, “bilme”nin niçin ve nasıl gerçeklik kazanabileceği, yine kişiye göre değişen nefs-ruh kutuplarının çatışmasından ayrı düşünülemez. Nitekim bu hâli de şuurunda olduğumuz, ilerleme kaydettiğimiz sürece yaşanmış sayabiliriz. Akıl, bu zıt kutuplara nisbetle basiret veya körlük tehlikesi altında.  “Körleşme” adlı romanında Ernst Cassirer, ‘kafasındaki tıka basa bilgi’yle yaşadığı şehri gezerken, rastladığı her kitapçıdan evinde hatta elinde olduğu halde aynı kitabı alan “Prof. Kien”i anlatır. Kien, dış dünyaya kapalı zihnin cisimleşmiş hâlidir. Herhangi biriyle diyalog kurmak istese de başaramaz. Cassirer, Kien’in şahsında bir “fildişi kule” tasvir eder. Bu, tam olarak “okumuş/aydın körleşmesi”dir. Bu dehşetli kısır döngünün romanında “körlük” nerede başlar, nerede biter; doğrusu bu şaşkın ve sapkın döngüye okuyan kişi de kapılabilir. Nitekim bilmek veya bilgi dediğimiz şey de, “bilen”e has bir vakıa değil midir? “Körleşme”den birkaç satır alalım: “Bilim ve hakikat, eşanlamlı kavramlardı onun düşüncesinde. Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı oranda hakikate yaklaşırdı. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendi. Yanından geçenlerin her biri yalnızca bir yalancıydı. Bu yüzden zahmet edip suratlarına bakmıyordu bile. Kitleyi oluşturan şu kötü oyunculardan hangisinin yüzü çekici gelebilirdi ki ona! Gerçekte yüzlerini her an değiştiriyorlar, bir gün bile aynı rolde kalmıyorlardı. Bu, Kien’in daha baştan beri bilincinde olduğu bir gerçeklikti. Bunun için öyle deneyimli olmasına gerek yoktu. Tek bir tutkusu vardı: Tüm yaşamı boyunca; gerçekte ne ise, o olarak kalmak; kendi kişiliğini salt bir ay, ya da bir yıl süreyle değil, ama ömrünün sonuna kadar yitirmemek.” Şimdilerde dijital dedikleri çağın ışıklar saçan eşyalarıyla meşgulüz. Sanayi devriminin aşıldığı, “4.0-Dijital çağ”ın başlangıcındayız. Her şey dijitalleşiyor iddiaları uçuşta! Olan ne varsa, dijital teknolojinin ‘ışınlı kılıcı’nın hücumu altında. Ne oldu, ne bitti anında avladığı zihne açıklamaya geçiyor. Işık saçan ekranlardan, ışıklı sayfaların ışıklı kelimeleriyle öğreniliyor. “Okumanın Tarihi” Yedi yıllık “Okumanın Tarihi” adlı çalışmasında Alberto Manguel, Rönesans’ın büyük adamlarından Petrarca’ya ait bir mektuptan şu satırları kaydetmiş: “Okumak, ilahî ışık onu aydınlatmadığı ve neyi arayıp, neden kaçınması gerektiğini ona göstermediği takdirde tehlikeden uzak kalamaz.” Sokrates’e göre ise her şey okurda başlıyor, okurda bitiyor. Yazı, sabit ve her okunduğunda bir tekrar bulunuyorken, yazılan hakkında “soru sahibi” okur, yazıya ilave bilgi, anlam, yorum, not veya kritik metni çıkarabilir. Manguel, kitabında Dr. Merlin C. Witrock’un şu kritiğine de yer veriyor: “Metni anlamak için kelimenin en sade anlamı ile yalnız okumayız. Ona bir anlam da inşa ederiz. Okurlar metne katılırlar. Anlamı temsil edecek görüntü ve sözel dönüşümleri yaratırlar.” Okurun rolünün üretici, hatta düşünmek kadar karmaşık bir eylem süreci olduğuna işaret eden Witrock yanında, okumanın nasıl gerçekleştiği, “yazının ipuçlarının çizgilerle ima ettiğini görülebilir hale getirmek.” şeklinde İbn-i Heysem’e ait tercüme cümleden de takip ediyoruz. Daha ileri gidilecek olursa İbn-i Heysem, “görme”nin nasıl gerçekleştiğini, Eski Yunan’dan başlayarak kurcalamaya başlayan Rönesans adamlarına yaklaşık 400 yıl önce söylemiş: “İbn-i Heysem’e göre dış dünyadan gelen algılar bizim düşünme yeteneğimizden kaynaklanan ve bilinçli olarak yapılmış bir sonuç çıkarma eylemini içerir.” Yani “ışık” dediğimiz şeyin kaynağının, bazı bilimcilerin iddia ettiği gibi dış dünyada değil, gözde mevcut olduğu kesinleştirilmiş. Bilinç dediğimiz “aydınlanma” durumuyla eş zamanlı gerçekleştiği anlaşılan bu ‘olay’ın “perde arkası” ise, başka perdelerle karşılaşabilecek “okuyucu”yu bekliyor. Prof. Dr. S. Seyfi Öğün’den Notlar “Kur’an-ı Kerim’de “oku” emr-i ilahisine dikkat çekerken, İbranice bilen tek bildiği ilahiyatçı olduğunu söylediği dostundan, Salih Akdemir’den bahseden Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün, onunla bir sohbetinde “İkra” lafzının “oku” şeklinde çevrildiğini fakat miladi 7. Asra kadar bu lafzın semantiğinin “oku” olmadığını öğrendiğini söyledi. “Peki nedir anlamı?” diye sorduğunda ise, “anlat demektir” cevabını aldığını anlatmıştı. Geçen hafta Prof. Öğün’ün, “Okuma Kültürünün Geliştirilmesi Çalıştayı” açılış paneli konuşmasından paylaşacağımı belirttiğim notlarla bitiriyorum: “Bunun insanlık tarihi uzun yüzyıllar kitapsız, kitab insan hayatına girdiğinde ise son derece sınırlı çevrelerin elindeydi. İlahiyatçı dostumun bu iddiasının yabana atılamayacağını düşünüyorum. Kitaplı tarihlere kadar şifahi, yani söz ile insanlar ihtiyacını telafi etmekle yetiniyordu. Gerçekte “Okur insanlar” hayatın azınlığını, büyük çoğunluk ise kitaptan bihaberler oluşturuyor. Ayrıca kitap kelamı zaptu rapt eder. Günlük hayatta ise sapmalar görülür. “Ortodoksa” doğru bilgi anlamına gelirken, “heterodoksa”; gelenek ve diğer bilgi unsurlardan oluşur. Kitab “nurlu bilgi”yi barındırırken onu reddedenler cahil, dolayısıyla karanlık diye adlandırılıyordu. Ruhban sınıfının “literati” ünvanı zamanla modern entelektüele evrilirken ise, matbaanın icadıyla modernleşme kitabı ucuzlattı, kolaylaştırdı, böylece “herkes okumalıdır, öğrenmelidir”e gelindi. Hakikat ve bilgi, ruhban otoritesinin eğilimi değiştikçe “literati”nin hakikat-bilgi ilişkisini yorumlayan entelektüeller belirdi. İşte Fransız aydınlanmasının Ansiklopedistleri, eski rejimi geçmiş, bilgisizlik, kitapsızlık, cehaletle özdeşleştirdi ve “aydınlanma”yı ilan ettiler. Böylece hakikat dünyevileşti, tanrı yerine insandan sorulur oldu. Fransız aydınlanmasının okur-yazar tipi, püritan tipi olarak kiliseyi aradan çıkardı, ruhban sınıfını reddetti, tanrıyı insanın içine koydu. Kitap meselesi bunlara göre tanrıyla başbaşa kalma, çileli bir hadisedir. Modern entelektüeller, bu çileyi başardıktan sonra hakikate doyar, egosu şişmeye başlar ve tanrıdan rol çalarlar. Tüm bunlar demokratikleşme adına olurken herkes okusun, yazsın diye yaygınlaşır fakat bunda samimiyet kaybı muhakkaktır. Oysa herkesin Sartre olduğu dünyada Sartre mahvolur. Sartre’a okuyucu lazım. Peki nasıl bir okuyucu? İşte bütün mesele, sürecin sanıldığı kadar demokratik olmadığı, nüfuz artırımı ile ilgili olduğu ve tanrıdan rol çalan bir zümrenin çeşitli estetik ve hafifletici muameleleri de olsa, baskı kurdukları dünyanın nesnesi olarak okuru görmekte olduğudur.” Baran Dergisi 588. Sayı

Asklepios ve Horoz Borcu (8)

“Buraya ölüm giremez.” Bu söz, binlerce yıl önce şifa merkezi olarak kullanılan Pergamon (Bergama) Asklepionu’nun giriş kapısında yazılıdır. Daha evvel söylendiği üzere, eski Yunan mitolojisinde, Asklepios’un son deminde yazdığı reçete (ölümsüzlük reçetesi!) bir otun, dolayısıyla da toprağın üzerine düşer ve böylece, her derde deva sarımsak bitkisi meydana gelir.(1) Yine daha evvel, sarımsak kelimesinin Arapça karşılığının sum olduğuna, sum kelimesinin ise, “vakit ve hâlin tesiri altında kalmayanlar” ve “vaktin babası” mânâsına Ebu-l vakt kelimesi ile aynı ebced değerine (546) sahib olduğuna vurgu yapmış ve bunun da, İslâm tasavvufundaki insan-ı kâmil kavramı ile örtüşen bir mânâda olduğuna dikkat çekmiştik. Ayrıca, sarımsak kelimesinin Osmanlıca yazılışı üzerinden “Mehdî Salih Mirzabeyoğlu” terkibini elde etmiş, “soyunma” ve “kocası ölen kadının matem elbisesi giymesi” anlamına gelen tesellüb kelimesi üzerinden de “topalak otu” mânâsındaki kust (ud-i bahrî ve ud-i hindî) kelimesine ulaşmıştık. Asklepion adı, eski Yunan ve eski Roma’nın sağlık tanrısı Asklepios’dan gelmektedir ve “şifa yurdu” mânâsınadır. Not: Allah’ın 99 ism-i celilinden biri de Eş-Şâfî’dir. “Hastalara şifa veren” mânâsınadır. İnsanın maddî ve manevî, her türlü hastalığına şifa veren yalnızca Allah Azze ve Celle’dir. Âyet meâli: “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuara, 26/80) Çok eski çağlara ait olduğu üzerinde hemfikir olunan Asklepios’un yılanlı asası, (kadüse), hekimlik mesleğinin bir sembolü olarak bugün bile güncelliğini korumaktadır.(2) Kadüse ve Arş horozu?! Daha önceki yazılarımızda Arş horozu üzerinde etraflıca durmuştuk. Arş horozunun başı arşı kaplamış, ayakları yerin yedi kat altında, kanatları ise doğu ve batıyı kuşatmış bir şekilde tasvir edilmişti. Bu tasvirin kadüse ile ilişkilendirilebilir olması çok zengin tedai açılımlarını da beraberinde getirmektedir. Yeri geldikçe üzerinde duracağız. Kadüse olarak bilinen kadim sembol; bir asa ve onun en tepe noktasında konuşlandırılmış yuvarlak bir halka ve halkanın hemen altında iki kanat ve kanatlara doğru hareket halinde asanın gövdesine sarmaşık yapacak şekilde dolanan iki yılan… Kadüse bütünlüğündeki asanın ana gövdesi “toprak”, asanın tepesindeki yuvarlak halka “akaşa”, kanatlar “hava”, yılanlar ise “su” ve “ateş” olarak sembolize edilmiştir(3)… Asanın gövdesinde sarmaşık şeklinde konuşlandırılan iki yılandan birinin “ateş”, diğerinin ise “su” olarak tavsif edilmesi ilkin ruh ve bedeni, daha sonra da kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutublarından birinden birinin gerçekleştirilmesine dair bir oluş sürecini, en önemlisi de, “küllî ruh” ile doğrudan ilişkili olarak, “zıt kutuplararası muvazenenin üstün nizamı”na duyulan ihtiyaca dair bir işaret olarak algılanabilir… İçe içe geçmiş mânâlar yumağı hâlinde bir tür matruşka ve/veya kuantum fiziğinin en önemli mevzularından biri olan hologram teorisini hatırlatan durumlar! Ayrıca biyolojik gen(4) haritasını hatırlatan durumlar da söz konusu! Kadüse’deki asa’nın Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın cennetten getirdiği asa ile ilişkilendirilebilir olması mümkün olduğu gibi, ruhun tecelli ettiği suret halinde bedenle de ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Asa, “Bir” veya “Elif” olarak da okunabilir... Yılan ise, “dirilik; canlılık; yaşamak; sağlık” mânâsına hayat ile doğrudan ilişkilidir, denilebilir... Bilindiği üzere, “Allah kendi Zât-ı Ehadiyetine mahsus bir hayat sıfatı ile muttasıftır.” Yılan sembolizmi, Bir’in çevresinde dolanmak zorunluluğundan hareketle, daha doğrusu Bir’e olan zorunlu ihtiyacından hareketle kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birinin gerçekleştirilmesine dair iki zıt mânânın (dünyevî ve uhrevî, ruhanî ve nefsanî, mümin ve kâfir) varlığına bir işaret olarak algılanabilir!.. Birbirine zıt olmakla birlikte, “bir şeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır” hakikati çerçevesinde birbirinin aynı, fakat birbirine muhtaç iki zıt mânâ veya hayat!.. Biri olmadan diğeri olmuyor. Ruh ve beden dualizmi! Ruh ve nefs, iyi ve kötü, mümin ve kafir!.. İki yılan; iki hayat; iki insan; kadın ve erkek veya “insanî hakikat”; siyah ve beyaz; doğu ve batı; “hafakan”; Moro Destanı-Aydınlık Savaşçıları ve Büyük Doğu ve İBDA!.. “Cevn: Siyah. Beyaz. “Malik Hikmeti”: 59: Mehdî.” Salih, “kara yılan” demektir… Bu çerçeveden olarak; “Hayyat-Terzi. Dikiş diken sanatkâr: 620: Kureyşî… Telkif-Telkin etmek: 620: Ta’mik-Derinleştirmek. Derin kesmek. İnceden inceye araştırmak; Esasına varacak usulde olmak… Hayye-Yılan. Çoğulu, “Hayyat”: 1023: Salih Mirzabeyoğlu…”(5) İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl tarafından, “İstikbâl İslâmındır” mânâsı üzerinden ilkin Ümmet-i Muhamammed’e, daha sonra da “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” takdim yazısı ile topyekûn insanlığa müjdelenmiştir. Buradaki merkezî kavram Kust’dur. Kust’un “Topalak otu” ve bunun da Ud-i Hindî ile bağlantısı üzerinde daha evvelki yazılarımızda durmuştuk. Bu bölümde de Ud-i Hindî hakkında birkaç bir şey söylemeyi uygun buluyoruz.   Hadîs meâli: “Size bu Ud-i Hindîyi tavsiye ederim. Çünkü onda yedi şifa vardır. Onunla, boyunda acılı olan Uzza hastalığında (burun vasıtasıyla) tedavi yapılır. Onunla Zâtül Cenb’den (ağızdan dökülür) kurtulunur.” “Zâtül Cenb: Akciğer veremi. Akciğer zarı iltihabı… Cenb: Yan taraf. Koltuk altının aşağısı. Def etmek, kovmak. Muştak olmak. Bir yere gitmek için bir yere inmek. Birisinin sevdiğinden dolayı kararsız ve muzdarib bulunmak. Büyük ve çok olan. Engin taraf. Şetmekmek, söğmek… Zât: Hürmete lâyık kimse. Kendi. Öz, asıl. Ehil. Sahib… Zâtî: Zâta mensub. Kendisine ait, kendi ile alâkalı, hususî. Özel… Ûd: Ağaç, odun. Meşhur bir sazın adı. Bir hoş kokulu buhur. Ağaç parçası. Budak… Hindî: Nehir insanları. Hind’e mensup. Bir kuş cinsi. Vücutta, hususen yanakta bulunan nokta, “ben”… Ben malûm… Malûm; kader… Kader; sır…”(6) Not: Uzza hastalığı?.. Uzza; Lat ve Menat’la beraber Cahiliye Arapları tarafından Tanrı’nın kızları olarak tapınılan 2. tanrıçanın adıdır. Petralılar onu eski Yunan’ın Afrodit ve eski Roma’nın Venüs’üne denk tutarlar. Uzza, (Afrodit ve Venüs örneğinde olduğu gibi) sevgi, aşk ve muhabbet tanrıçası olarak kabul edilen bir tanrıçadır. Kısacası Uzza, putlardan bir puttur! Söz konusu put, kadın olması hasebiyle aklın ürettiği bir fikir veya düşünce, dolayısıyla da nefsânî bilgiden mütevellid nefs putu olarak da okunabilir. Bu arada, Cahiliye döneminin müşrik Arap şairleri, güzellik tanrıçası Uzza’ya seranat vaz’eden şiirler söylerlerdi. Not: Yukarıda kadüsedeki yılanların sarmaşık hâlini, “sonsuzluk” işaretine benzeyen yönüyle, biyolojideki “gen haritası”na benzetmiştik. Bunun Ud-i Hindî ile olan ilişkisine de vurgu yapmıştık. Peki; Ud-i Hindî ile Ginseng(7) arasında herhangi bir ilişki var mıdır, yok mudur? Ud-i Hindî ve Ginseng? Şekil itibariyle birbirine çok benzeyen bu iki bitki kökü arasında herhangi bir ilişkinin var olup olmadığı bizce araştırmaya değer bir mevzudur. Çünkü İngilizce ginseng (Çince rénshēn 人蔘) “Çin kökenli bir bitki, adamotu” sözcüğünden alıntıdır… Adamotu (dolayısıyla da Âdem otu!) olarak da bilinen ginsengin, kanaatimizce, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın cennetten getirdiği Ud-i Hindî ile ilişkili olma ihtimali çok yüksektir. Bu arada, Güney Kore’de yetiştirilen kırmızı ginsengin “insan” patenti üzerinden piyasaya sürüldüğünü söyleyelim. Ginsengdeki “gin” kelimesini genizden okunmuş olarak kabul edersek “kin”, dolayısıyla da “varlık” mânâsından hareketle “Ol!” emri mânâsına “kûn”, “yol” mânâsına “din” ve “biyolojik seyir” mânâsına “gen” olarak okumaktan yanayım. Derdimiz ne ud-i hindî ve ne de ginsengdir. Anlaşılmıştır sanırım, bütün derdimiz, “İBDA, beşer zekasının sekreteridir” hakikatine tevafuk eden veçhesiyle, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın cennetten getirdiği Ud kokusu (Heylele!) ve bunun Kust ile olan yakın ilişkisidir. Ümmi Kays: Süt emen oğlumun bademcik hastalığını kendim tedavi etmiştim. Allah Resûlü’nün huzuruna girdiğimde, bana şöyle buyurdu, (meâlen): “Niçin çocuklarınızın boğaz hastalığını, elle sıkıp, acıtarak tedavi etmeye çalışıyorsunuz? Şu “Ud-i Hindî”yi kullanmaya devam ediniz. Çünkü bu “Hind bitkisi”nde yedi türlü şifa vardır. Zatu’l-Cenb hastalığının ilacı ondadır. O, uzre denilen boğaz hastalığı için buruna çekilir. Zatu’l-Cenb hastalığı için de, (su ile) hastaya ağızdan verilip içirilir.”(8) Uzre: Bademciğin iltihablanması ve şişmesi. Not: Uzre kelimesi udre olarak okunabilir mi?.. Udre?.. Ud ve Re? Ud-i Hindi (Kust), Topalak otuda denilir. Ud-i Hindi, siyahca ve daha hareketlidir. Ud-i Bahrî ise beyazdır. Not: Ud-i Bahrî… Beyaz, mücerredin rengidir… Tedaisi, Büyük Doğu Mimarı’nın İBDA Mimarı’nın “Bütün Fikrin Gerekliliği -İktidar-Siyaset-Hareket” isimli eseri hakkında söylediği: “Mücerred fikir istidadı tamam!” Not: Enfiye gibi buruna çekilerek şişmiş bademciğin tedavisinde kullanılan Ud-i Hindî ile, Descartes tarafından “ruh ve bedenin buluşma noktası” olarak görülen epifiz bezi (gudde-i sanevberi) arasında bir bağlantı olup olmadığı araştırmaya değer... Bilindiği üzere bademcik, gırtlakta yani boğazda yer alır. Boğaz, nefes alma-verme yeridir. Diğer bir ifadeyle de solunum sistemi yoludur. Saf hava (oksijen-azot) içeri alınır ve kirli hava (karbondioksit-azot) ise dışarı atılır. Saf ve kirli hava, birbirinin zıddıdır ve ruhî ve bedenî olana birer işaret olarak kabul edilebilir. Ruhî olan içeri alınır, bedenî olanı ise dışarı atılır. Bu tür bir tahliye insanı diri ve canlı tutar. Alınan saf hava (oksijen) ve dışarı atılan kirli hava (karbondioksit) ile insan hayat bulur. Bu aynı zamanda ruhun tezkiyesi ve nefsin terbiyesine de bir işarettir. Faydalı olan içerde tutulmuştur, zararlı olan ise dışarı atılmıştır. Boğaz, havanın iniş ve çıkışına, dolayısıyla da ruhun iniş ve çıkışa da yataklık eder. Boğaz aynı zamanda iki şeyin arasında yer alır ki bu da onun berzah keyfiyetine bir işarettir. Bu arada, “can boğazdan gelir” darb-ı meselini de hatırlatmak isterim; çünkü can aynı zamanda “ruh” mânâsınadır ve ruh, zâti keyfiyeti itibariyle ölümsüzdür. Bergama Asklepion’unun kapısında niçin “Buraya ölüm giremez” levhasının asılı olduğunu bir de bu yönüyle düşünmek gerekir.   Dipnotlar 1*https://issuu.com/uguner/docs/azra_erhat_-_mitoloji_sozlugu 2*http://yunanmitolojisi.blogspot.com.tr/2007/10/asklepios-aesculapios.html 3*https://gizliilimler.tr. 4*Gen, bir kalıtım birimidir. Bir kromozomun belirli bir kısmını oluşturan nükleotid dizisidir. Popüler ve gayrıresmi kullanımda gen sözcüğü, “ebeveynden çocuklarına geçen belirli bir karakteristiği taşıyan biyolojik birim” anlamında kullanılır. 5*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-tasarruf-ahlaki-397-h3940.html 6*Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, -Ufuk ile Hafiye-, İBDA Yayınları, c. 3, İstanbul, sh. 461. 7*Dünyada en çok bilinen bitkiler arasında yer alan ginseng, Güney Kore’nin ihraç ürünlerinden biridir. Çok meşhurdur ve çok kullanılır. Başlıca etkisi afrodizyak oluşudur. Uyarıcıdır, düşünme kabiliyetini arttırır ve hafızayı güçlendirir. Literatürde Amerikan ginseng ve Sibirya ginseng olarak ikiye ayrılır. Dünyada bilinen en yaygın türü ise kırmızı Kore ginseng çeşididir. 7 yılda yetişir. 7 yıl sonra hasadı yapılır. 8*Müslim, C.7. H.no:2214 Baran Dergisi 588. Sayı  

Bir Rus Besteci

Modest Mussorgski, Rus opera kültüründe ayrı bir yere sahiptir. 21 Mart 1839 doğumlu besteci, müziğe annesi Piyanist Yuliya vesilesiyle sempati duydu. Babası Pyotor, oğlunun asker olmasını istedi ve 1849’da St. Petersburg’da askerî liseye yazdırdı. Mussorgski 1856’da Preobrajenski Muhafız Alayı’na katıldı, bu askerî birlik ordunun içerisinde ayrı bir yere sahipti. Muhafız alayının içerisinde müzikle alâkalanan subaylarla samimiyet yakalayan Mussorgski, Subay Aleksandr Borodin ile tanıştı. Mussorgski, Borodin ve Alexander Dargomyzhsk bir evde toplanarak, klasik müzik üzerine toplantılar yaptılar. Mussorgski aniden ordudan ayrıldı, sadece müzik yapmak istedi, böylelikle tüm gelir kaynağından da vazgeçmiş oldu, buhranlı merhalelerden geçti. M. A. Balakirev, A. P. Borodin, Cêsar Cui, Modest Mussorgski ve Rimski Korsakov birbirine kenetlenmesini bildiler. Tarih onları “Rus Beşlisi” olarak hatırlıyor. 1861’de Rusya’da toprak sahiplerinin gelirlerini kısıtlayan bir yasa çıkarıldı ve Mussurgski’nin ailesi de bu hâdiseden nasibini aldı; bestekâr hep fakirliğin eşiğinde bir hayat sürdü. Hulki Saner’in aşağıdaki meşhur şarkısını herkes bilir: “Dünyada dert çok ömür kısa Hayatta zevk yok aşk olmasa Param yok pulum yok Malım mülküm olmasın ziyanı yok Aşk dolu şu kalbim İşte budur benim servetim Kesem boş hayat hoş Aşktan başka bu dünyada her şey boş Kısmetim bu benim Sevgim var ya ben de zenginim” Saner, bu bestedeki “aşk” kelimeleri yerine “müzik” kelimelerini tercih etmiş olsaydı, bilmeden Mussorgski’nin siyah-beyaz bir portresini resmetmiş olacaktı. Mussorgski, Gogol’ün “Bir Evlenme” isimli kitabı üzerine birkaç beste deneme teşebbüsünde bulundu. Ruslar, geçim derdindeki Mussorgksi’nin gelecek vaat ettiğini anlamışlardı. Ancak bestekâr en meşhur bestesi Boris Godunov’u, Aleksandr Puşkin’in aynı isimli eserinin tesirindeyken icra etti. Ne demişti Gogol; “Puşkin olağanüstü bir olaydır; belki de Rus bilincine özgü, eşi görülmedik bir olaydır!” ve Dostoyevski: “Puşkin’in gelişi önümüzdeki karanlık yola yeni bir ışık saçtı, bize yardımcı oldu. Bu anlamda Puşkin bize gelecekten haber getirendir!” Mussorgski, Puşkin’in eseri “Godunov” ile pişti ve bu eserinden sonra, ressam arkadaşı Viktor Gartman hayatını kaybetti, arkadaşına atıfla piyano ağırlıklı olan “Bir Sergiden Tablolar”ı besteledi. Ardından Rusya’da turneler verdi, St. Petersburg’a döndüğünde küçük bir müzik okulunda ders vermeye başladı. Hiçbir bestesi Boris Godunov’un üzerine çıkamadı. Dostoyevski’nin Suç ve Cezası, Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi yazarlar için ne kadar kıymetliyse, Mussorgski’nin Boris Godunov’u da kendisi için o kadar kıymetlidir. Eserinin hikâyesinden bahsedecek olursak: Korkunç İvan’ın ilk eşinden iki oğlu olmuştu, büyük oğlunu öldürdü, ki bu onun “Korkunç” lakabıyla hatırlanmasının sebeplerinden bir tanesidir. Boris Godunov devlet idaresinde yükselmesini bildi, İvan’ın oğlu Fyodor’un koruyuculuğunu üstlendi. Kısa süre sonra Godunov’un kız kardeşi, Fyodor’la evlendi. İvan’dan sonra Fyodor tahta çıktı; 7 yıllık çarlıktan sonra 1598’de varis bırakmadan öldü. Godunov’un kız kardeşi saltanat sürmeyi reddedince, Godunov tahta çıktı! Korkunç İvan’ın yedinci karısından doğan bir diğer oğlu Dimitri esrarengiz bir şekilde ölmüştür! Bazı Ruslar, “nasıl olsa bir oğluna kıymıştı, diğer oğluna niçin kıymasın” diyerek Dimitri’nin öldürülmesinde İvan’ı suçlu buldular. Godunov tahta çıkınca kaotik bir ortam oluşuverdi. Akabinde “ben Dimitri’yim” diyen bir adam peyda oldu, kısa sürede kendine taraftar topladı. Godunov 1605’te ölünce, Dimitri olduğunu iddia eden adam bir yıl Rus hükümdarı oldu. Baran Dergisi 588. Sayı

İçtihad ve Fetva

İçtihad, hem o ana kadar karşılaşılmamış bir olguyla alakalı maddî ehliyet ve manevî derinlik sahibinin İslâm’ın ana kaynaklarından istifade ederek muhtelif usullerle yeni bir hüküm oluşturması hem de bu hüküm çıkarmaya müteallik mezkûr muhtelif usullerin teşkilidir. Fetva ise, fıkıhta ona benzeyen bir hükümden yola çıkarak herhangi bir fiili kategorize etmektir. Yani içtihad yepyeni bir olgu karşısında İslâm hukukunun reaksiyonuna işaret ederken, fetva olan hükme göre fiilleri tasnif eder. Burada içtihadların usûliyatını, böylece mezheblerin oluşumunu tartışmak istemiyoruz. Bu hem çok uzun hem de konumuzla şu aşamada çok alakalı olmayan bir bahis. Lakin İslam’ın o gün bilinen dünyanın tamamını, birçok ülkeyi doğrudan, birçoğunu da kültürel olarak tesiri altına aldığı 12. Miladi asırda, artık bu kadar temas ve hadiseden sonra içtihad edilecek yeni bir meselenin kalmadığını, ondan sonraki dönemlerde karşılaşılan durumların mevcut içtihadlara nazaran fetva mevkiini işgal ettiğini söyleyebiliriz. Yani artık temel ve tali düsturlar bellidir, mesele sadece bunları muhtelif durumlara tatbik etmektir. Bu düsturların ticaret sahasına ait olanları arasında muhtelif kombinasyonların yapılmasında ise bir sakınca bulunmamaktadır. Murabehe, mudarebe, müşareke, bey bil vefa, selem, faiz, vadeli satış gibi ticarî konularda dört mezhebde de sayısız içtihad mevcut ve bunlara kabaca bir göz gezdirdiğimizde bile hüküm olarak bugün kapitalist ekonominin köpürttüğü çeşitli “finans aletlerini” dahi kapsadıklarını hayretle müşahede ediyoruz. Bunun sebebi, kanaatimizce, ister mutlak ister mukayyet olsun müçtehid ulemanın üzerlerine aldıkları içtihad sorumluluğunu yerine getirirken sadece güncel meseleleri düşünmemeleri, olması muhtemel birçok mesele hakkında da hüküm beyan etmeleridir. Bu ise içtihad ile fetvayı ayıran bir diğer husustur. Fetvada, fetvayı veren müftînin önüne gelen mesele esas iken, içtihad bu kapsamla bağımlı değildir. Bu yüzden bir fetvadan, verildiği devrin genel bir görünümü izlenebilirken, içtihad devirler üstü bir mahiyet arz eder. Lügatte de fetva “sorulan bir soruya ehil bir kimsenin verdiği cevab, bir meselenin hükmünü belirten veya zorlukla karşılaşılan bir olay hakkında güçlükleri çözmek için verilen kuvvetli cevab” tanımı yapılmaktadır. Elbette İslâm fıkıh terminolojisinde ilk zamanlarda müftü ile müçtehid arasında fark bulunmamaktaydı, lakin zaman ilerleyip İslâm, coğrafî ve nüfus olarak büyüdükçe, müftü ihtiyacı artmıştır. Müçtehid sayısı, bu oranda artmadığından ve iletişim imkânları da kısıtlı olduğundan “kendisi içtihad edemeyecek bir ilim sahibinin, diğer müçtehidlerin söz ve fetvalarını alıp aktarmasından dolayı ‘mecaz yoluyla müftü’ denilir.” (Ö. N. Bilmen, Islahat-ı Fıkhiyye, sh. 246) Burada söz konusu fetvanın da, içtihad şartlarına malik ehlince verilmesi gerektiğini ifade etmemiz gerekmektedir. Diğer taraftan İslâm memleketlerinde ticarî hayatın uzun bir zaman dilimi boyunca canlılığını koruması, ticareti alakadar eden fetvaların sayısının çok geniş bir kapsamı muhtevi olması sonucuna yol açmıştır. Ezcümle, nasslarda mevcut hükümlerin ve sahabenin içtihadının çok olduğu bir meseledir ticaret ve sonraki gelen mezheb kurucusu mutlak müçtehidler ve onlara bağlı mukayyed müçtehidler de ticaret bahsini teferruatlı bir biçimde tahkim etmişlerdir. Öyle ki, artık günümüzde fetvalarla çözülemeyecek ticarî bir mesele kalmamıştır diyebiliriz. Buna, borsa, modern finansman enstrümanları (bono, tahvil, vs.) da dâhildir. Bu noktada bir parantez açıp içtihadların değişip değişmeyeceği meselesine değinmek istiyoruz. Ehliyet sahibi bir müçtehidin yaptığı içtihadlar, ancak kendisi tarafından değiştirilebilir; bu bir usûlî kuraldır. Ancak bir konudaki iki farklı içtihaddan (burada bahsettiğimiz içtihad farklılıkları mezheblerin kendi içindeki farklılıklardır) hangisinin benimseneceğine dair, takva ve ilimde en üstün olanların görüşlerinin daha muteber kabul edileceğine dair de bir usûl vardır. Mesela Hanefi mezhebinde İmam-ı Azam’ın içtihadları, tek tek diğer imamlardan (Muhammed, Ebu Yusuf, Züfer) üstündür. Ancak bu da mutlak bir kaide değildir; çoğu kere İmam-ı Ebu Yusuf’un veya İmam-ı Muhammed’in münferit içtihadları Hanefilikte hâkim görüş haline gelebilmiştir. Burada zamanla değişen örf ve adetlerin tesiri ihmal edilmemelidir. Yani cemiyetin yapısına ve ihtiyaçlarına mutabık içtihadlar, hatta mukayyed bir müçtehidin mutlak olanlara aykırı bir içtihadı dahi olsa, mezheb ulemasınca aslî uygulama kabul edilmiştir. Burada önemli olan bir müçtehidin, bütün sorumluluğu üzerine alarak, olan veya olması muhtemel bir meselede hüküm vermesidir. Ümmetin selameti için bu zorunludur. Bu konuyla alakalı en mühim husus da kendini gösteriyor: Müçtehid “kim” olacaktır? Büyük Doğu’daki temel prensiplerden şahsiyetçilik prensibinin, bütün bir içtihad müessesesinin özünü teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Kısacası bir konuda yapılmış bir içtihadın değiştirilmesi, güncellenmesi vs. bir durum söz konusu olamaz. Sadece ve sadece mezheb uleması arasında oluşan teamül gereği öne çekilmiş ve avam arasındaki tatbikatı kendi üzerinden yapılmış herhangi bir içtihad yerine onun alternatifi bir diğerinin kabulü mümkündür. Ancak bunu yapmak da fetva vermeye ehliyeti olan kişilerin harcıdır ve bu ehliyetin en olmazsa olmaz ciheti, bir batın nisbetinin mevcudiyetidir. Böylesi kişiler münferiden dahi olsa bu şekilde öne alma meselesinde salahiyet sahibidirler. Burada unutulmaması gereken diğer bir husus da, içtihadlar arasından ulema tarafından benimsenip uygulananlar ümmeti zora sokmayıcı, zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı olanlardır. Fıkıhta dış hatları, ana esasları belirleyen nassların haricinde kalan fer’î konular içtihadın kapsamı içine girmektedir. Nasslar içtihada konu olamazlar. Bu içtihadlardan uygulamada Müslümanları zorlayıcı olanlar yerine maslahatlarına uygun olanlar teamül haline gelmişlerdir. Mesela İmam-ı Azam’ın vakıf kurmayı, hele ki zürrî vakıf kurmayı zorlaştırıcı içtihadına mukabil İmam-ı Ebu Yusuf’un bu muameleleri son derece kolaylaştırıcı içtihadı Hanefî uleması arasında kabul görmüştür. Hülasa günümüzde uygulanmayan bir içtihad, aslında Müslümanların maslahatına çok uygun görülmediğinden gölgede kalmıştır. Tam bir genelleme yapmak doğru olmasa bile, bu gün dört mezhebin fıkhî mahiyetinin fon rengini oluşturan içtihadların en kolaylaştırıcılar olduklarını, aksi durumlarda ise, zaruret hallerinde mezheblerin birbirlerinden hüküm ödünç alma cevazının bulunduğunu ifade edebiliriz. Yine mesela zürrî bir vakfın tesisine, Malikî mezhebinde, kurucu kişinin çocuklarının onayı olmadan cevaz verilmediğinden, Maliki mezhebinin hâkim olduğu memleketlerde böylesi vakıfların kurulması için İmam-ı Ebu Yusuf’un içtihadı kullanılmakta ve vakıf senedlerine bu hüküm konmaktadır. O yüzden Üstad’ın içtihad kapısının kapalı olup olmamasıyla alakalı hususta işaret ettiği iki noktadan asıl önemlisi kanaatimizce içtihad yapacak birisi çıksa bile önünde içtihad yapmasını gerektiren bir konu bulunmadığıdır. Bize lazım olan tüm İslâm hukuku kaidelerini bir “küll” halinde, çözüm getirici/ibdacı kurumlar üzerinden tatbik edecek ve hiçbir noktasını esnetmeye çalışmayacak yeni bir anlayıştır. (Bahsimize devam edeceğiz.) Baran Dergisi 587. Sayı

Her Şeyi Tutan “Bir Şey”

Şu, “camilerde kadınlar neden kötü yerlerde namaz kılıyor” eylemliliği (!) üzerine haberleri her gördüğümde Üstad Necib Fazıl’ın “Destan” isimli şiirinden bu mısra dilime düştü: “Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey”… Ama şiirin devamını bir türlü getiremedim. Sonra açıp baktım kitaba. Meğer konuyla ne kadar da alâkalıymış, “şuur altı” bu mısrayı boşuna dilime dolamamış:  “Bir şey koptu içimden, şey, her şeyi tutan bir şey, Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;  Utanırdı burnunu göstermekten sütninem, Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.” Her şey bir grup kadının caminin birinden “burada durmayın namaz kılanlar var” şeklinde cami görevlilerince dışarı çıkarılmasıyla başlamış. “Kadınlar Camilerde” diye bir hareket başlatmışlar. Camilerin kadınların kullanımına kapalı olduğu, caminin asıl alanının erkeklere ayrıldığı, kadınlara ayrılan kısmın ise karanlık, kötü ve caminin ruhundan uzak olduğunu vurguluyorlar. Bunlar makul açıklamalar. Elbette okuyan, çalışan, vaktinin çoğunu dışarıda geçiren kadınların camilerde çoğu zaman (özellikle Cuma namazı dışında, vakit namazlarında) erkeklerden daha fazla olduklarını gözlemlediğimizde, söylenenlerin haklılığı ortada. Fakat mesele, “kadın neden erkeklerle aynı safta namaz kılmıyor?” noktasına kıvrılınca, işin rengi değişiyor. BBC’nin yayınladığı bir videoda, başörtülü bir kızcağız şöyle itiraz ediyordu: “Ben okulda erkek arkadaşlarımla beraber derse giriyorum. Kütüphanede birlikte ders çalışıyorum. Ama camiye gelince ayrı ayrı yerde ibadet ediyorum.” Şimdi bu kızcağız belli ki ibadetin ne demek olduğunu bilmiyor. Erkek arkadaşlarıyla aynı ortamda ders yaptığına göre aynı saflarda ibadet edebileceğini düşünüyor. Ya öğretilmemiş haberi yok, ya hiç ananesinin elinden tutup teravih namazı kılmaya gitmemiş. Çocuklara öğretir gibi ibadet, akaid, iman, kulluk meselelerinde eğitimin üniversiteli cahillere şart olduğunu ortaya koyan bir durum.  Sonra BBC bu konuyu kendine mevzu edindi. Her gün neredeyse bununla ilgili haber yapmaya başladı. Camiler isim isim tesbit edilip kadına ayrılan yerler görüntülendi. Kadınlı-erkekli grupların camide karışık namaz kıldığı resimler servis edildi. Hatta başı açık kadınların camide namaz kıldığı görseller kullanıldı. Ve tartışma başladı. Turistlerin bile başı açık alınmadığı camiye kadınlarımız başı açık girmek istiyormuş, istediği kıyafetle camiye girebilmeliymiş. Diyanet ise sadece şu açıklamayı yaptı: “Kadınlara ayrılan yerlerle ilgili çalışma başlattık. Camilerin eşit kullanımı konusunda gerekli düzenlemeler yapılacak”…  Oysa camiler “ibadet” mekânlarıdır. İbadet edilen yerde zaten herkes Allah’ın huzuruna çıktığı için eşittir. Gerçekten “huzura” mı çıkıyoruz, yoksa “sahneye” mi? Camilerde “eşit ibadet yeri hakkı” icad eden kadınların ibadetlerini Allah’ın huzuruna çıkmak için mi yaptıkları, yoksa sahneye çıkmak için mi yaptıkları tartışılmalı. Feminist hareketin camilerde ibadeti bile bir show malzemesi haline getirmesi tartışılmalı. Yoksa camide kadınlara ayrılan yerler üzerine bir düzenleme gerekiyorsa, istekler açık ve net olarak belirtilmelidir. Dert sadece mekânın “kötü” olması mı, yoksa erkeklerle aynı safta, aynı yerde namaz kılmak mı? Allah Resulü mescide kadınların gelmesini teşvik etmiştir. Çünkü orada İslam’ın emir ve yasakları, incelikleri üzerine sohbetler edilmektedir. İbadet vakitlerinde mescide rahat girip çıkmaları için bir kapıyı onlara tahsis etmiştir. Namaz bitince önce kadınların çıkması beklenirdi. Sonra erkekler çıkardı. Demek ki öyle “karma” bir “saf” tutma mevzu bahis değildi. Ayrıca pek çok hadiste mescitlerde kadınlara yer ayrıldığı belirtilmiştir. “Cami adabıyla ilgili bazı ahlâkî öğütlerde bulunan Hz. Peygamber, camiye gelen kadın ve erkeklerin davranışlarına dikkat etmelerini, karşı cinsin dikkatini çekecek tutum ve davranışlardan kaçınmalarını (Vâhidî, 1968:186), giyim kuşamda ölçülü olmalarını (Buharî, Meğazi 537), yatsı namazına gelen kadınların güzel koku sürünmemelerini söylerdi (İbn Hanbel, 1992:IV, 363).” (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/302526) Diğer yandan “başörtüsü” meselesinde derinden giden bir anlayış yaygınlaşmaya başladı. Bazı “tasavvufi eserlerle kafayı bulmuş” yazarlar ve bazı “Kur’an’da örtünme ayetinin bu şekilde olduğunu düşünmüyorum” diyen ilahiyatçı modernistler, kadınların başlarını örtmesinin gerekmediğini söylüyor. Bunu açıkça söyleyen de var, el altından yayan da. Bu “camide başım açık namaz kılmak istiyorum” diyen kadınlar da bunların aklıyla hareket eden kadınlar. Aralarında buna inanan yazarlar da var. Burada bir incelik var. Eğer kıt aklınızla, taş kalbinizle tasavvufi eserlere yaklaşır, kendinizi bir “nisbet” noktası yaparak o eserden “anladığınızı” “hakikat” zannederseniz yanarsınız. İslam Mutlak Fikir’dir. “İslama Muhatap Anlayış” ve onun dünya görüşüne nisbet kuramazsanız yanarsınız. Allah dostları “zamanı aşmış kahramanlar” olarak işaretlenmiştir Salih Mirzabeyoğlu tarafından. Küt kafayla dalarsanız boğulursunuz onların eserlerinde.  Son zamanlarda ortaya çıkan bu tür sapmalar gösteriyor ki, “İslama Muhatap Anlayış” davası, Müslümanların aynı zamanda “iman” davasıdır. Başta işaretlediğimiz “her şeyi tutan bir şey”dir.  Ne demişti Üstad Necib Fazıl: “Zamanüstü” ölçüler manzumesi olarak İslâm, imânın hakikatini yaşayana, şu ân nail olmuş kadar yenidir; ve “çağ içi, çağ dışı” tekerlemesinden başka bir şeye aklı ermez ahmakların her türlü yakıştırmasından münezzehtir!..” Ve ne demişti Salih Mirzabeyoğlu: “Güya İslâm adına çırpıştırılmış fikirlerden kurulu köpek kulübesi cinsinden uyduruk oluşumlar bir yana, kelimenin gerçek anlamıyla insan ve toplum meselelerini kuşatıcı İslâmî bir dünya görüşü, ancak “Ehl-i Sünnet” itikadıyla mümkündür; Büyük Doğu-İbda, bu davanın hem tespitçisi ve hem de dünyada “İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik” mevzuundaki tek “sistem” terkibidir!..” Bu kadar… Baran Dergisi 587. Sayı

Güncellemeye Ne Gerek Var?

Kim ne derse desin, Allah (cc) nurunu tamamlamış ve Din-i Mübin’i bize “İslâm” layihası altında, “İnneddine indellahilislam” fermanı ilahisiyle elimize sunmuştur. Rahmet Peygamberi’nin eliyle mühürlü tapuyu uhdemize tevdi eden Allah’a hamd, Elçisi Efendimiz’e salat-ü selam olsun. Peygambersiz İslâm icadı peşinde koşanlar, “Kur’an neyimize yetmiyor” diyenler, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önceki sünnet ve hadis konusundaki saçmalıklarla ilgili uyarısını görmezden gelme uyanıklığı peşinden gidenler var... Bu uyanıklar “İslâm’ın güncelleştirilmesi” konusunda konuşuyorlar, amma fırsatı gelince de cumhurbaşkanına yağ çekmekten geri kalmıyorlar. Ben önce bir Müslüman, sonra da emekli İmam eskisiyim. Bilmeden elini ateşe uzatan çocuğu, “cıs oğlum elin yanar” diye uyarmalıyız. Rahmetli Nasrettin Hoca’nın ruhu şad olsun. Nasreddin Hoca oğlunun eline bir testi tutuşturup çeşmeden su getirmesini istemiş. Çocuk dışarı çıkarken de ensesine bir tokat atıp, “testiyi kırmayasın” diye tembihlemiş. Bunu gören komşulardan biri, “Hocam, henüz testiyi kırmadan niye dövüyorsun yavrucağızı?” diye sormuş. Hoca ise, “testiyi kırdıktan sonra neye yarar!” diye cevab vermiş. Herkes her haltı karıştırıyor, din, iman, akaid, fıkıh, farz, sünnet gibi rükunlar birbirlerine karıştırılıyor; isteyen istediğini söylüyor, fitne fücur televizyon programları kuruluyor. Bu da yetmezmiş gibi zayıf inançlı insanların beyinleri yıkanıyor, insanlar imansız yetişiyor. Ondan sonra uğraş da uğraş iti köpeğiyle. Bizde işi baştan tutan yok, ikazlara kulak vereni ise bul bulabilirsen. Hiçbir gereği yokken, son günlerde “İslâm’ın güncellenme” mevzuu ortaya atıldı. İslâm’ın güncellenmeye, yenilenmeye ihtiyacı yoktur! Yeter ki biz kendimiz intizama girip hâl ve ahvâlimizi güncelleyelim. Biz bunları bu sayfalarda yıllarca yazdık! FETÖ’ye ‘Fetoş’ diyorduk... Müslüman geçinenlerden de küfrü yiyorduk. Tabiî Allah sonunda bizi haklı çıkardı, hakikat meydana çıktı... Başımızda anti-laik, samimî Müslüman bir hükümet var. Tam teşekkül bir Diyanet’imiz mevcut... Ne hikmetse her diyanet reisi profesör olmak mecburiyetindeymiş gibi hareket ediyoruz. Sanki profesör olmayan âlimler bu işi beceremezmiş gibi. Biz diyeceğimizi diyelim, okuyan okusun! Hangi cami görevlisi, hangi cemaatıyla güzel bir ünsiyet kuruyor? Hangi konularda bilgilendirme muhabbetine giriyor? Hangisi, ‘çoluk çocuk varsa gönder Kur’an öğreteyim’ diyor? Hangi imam ve müezzin camideki görevini tam yapıyor? Camilerdeki müezzinler sünneti ihmâl ediyor, halk bunu dillendiriyor... Bu küçükmüş gibi gözüken meseleler diyanet teşkilâtının içerisinde bir halledilse, kimse “İslâm’da güncelleme”den bahsedemez. Ezan, Allah’a şükür(!) minarelerin ilk giriş kapısının aralığında okunduğu için merdiven zahmeti kalkmış. Ezan biter-bitmez müezzin odasına geçip koltuğa kuruluyor ve İmam efendi mihraba yürürken müezzin efendi de lütfen kamete kalkıyor. Bunları sakın ha boş sözler ve bühtan zannetmeyin. Bizim zamanımızda imam ve müezzinleri kontrol için sivil müfettişler vardı. Zannedersem kalktı. Eğer kalktı ise tekrar kurulmalı ve diyanet bütçesi müsait değilse emekli din görevlileri bu işi teberrüken yaparlar. Cami ve cemaati eğitmek için elbette yeni bir kadroya lüzum yok. Çünkü müftüler var. Sağ olsun müftülerimiz de laik idare sistemlerindeki gibi, kendilerini bir devlet memuru pozisyonunda görüp, masadan kalkıp bir cemaat arasında namazlarda görünmüyorlar. Allah şahid küçük-büyük hiçbir cami cemaati sünnete uygun saf vucubiyetinde, caiz bir saf tutmasını bilmiyor, bazı imam efendiler arkaya dönüp de Allah Resûlü’nün yaptığı gibi ciddi bir saf tutma tarifi yapmadan, tekbirini alıp namaza duruveriyor. Otuz-kırk sene sonra camilerimiz Hıristiyan kiliselerine benzerse şaşmayın. Bu fakir ta Almanya, Mısır, Kenya, Filistin ve İstanbul’da sandalyede namaz kılma mücadelesini vermiş bir fani olarak kendisini mutlu addeder. Binlerce bastırıp dağıttığım, sandalyede namaz kılınmanın caiz olmadığını beyan eden mukayyet hadis ve rivayetlerle resimli broşürleri İstanbul’un ilçelerinden bir müftüye götürdüm, sağ olsun(!) sadece teşekkür etti. İsterdim ki, camilere astırılsın da Müslümanlar uyansınlar, nerede? Bu yazıyı okuyanlar Allah rızası için bir gün Eminönü Yeni Camii’ne gitsin, müezzin mahfilinin altına baksınlar. Elliye yakın sandalye hepsi dolu ve oturanların çoğu da halı üzerine oturup ayaklarını uzatarak namaz kılamayacak kadar sandalyeye muhtaç değil. Manzara yürekler acısı aynen açık hava kahvehanesi gibi. Yazımızı hülasa edecek olursak, din meselesi hiçbir zaman devletin bürokratik kurumlarına havale edilemez. Yapılacak bütün hizmetler kudsiyet dairesi içinde mütalaa edilmelidir. Gerektiğinde ast üste, üst asta karışmalıdır. Dava, İslâm ve Din-i Mübin davasıdır. Rütbe makam vs. ikinci planda kalmalı. Allah tüm İslâm davası uğruna çalışanlara mükafatını fazlasıyla versin... Üç-beş haftalığına yurt dışına çıkıyorum. Herkesten helallik diliyorum. Saygı ve selâmlarımla... Baran Dergisi 585. Sayı

Yükselen Milliyetçilik ve Anadolu

Müslümanların 1071’de Sultan Alparslan komutasında Doğu Roma’yı mağlup etmesinin ardından akın akın intikal ettiği, nice badireler atlatıp destanlık çapta mücadeleler neticesinde yurt edindiği topraklar... Bugün üzerinde yaşadığımız mekân, Anadolu. Bu coğrafyaya sahip olmak için girişilen nice mücadele ve muhtelif toplulukların burada hüküm sürmek için canlar alıp canlar verdiği tarihî vesikalarla sabit. Anadolu’nun son hâkimi Müslüman Türk, İslâm ile şereflendikten sonra öz benliğine kavuşmuştur. Selçuklu ile beraber yerleştirmeye başladığı sistemli devlet anlayışı, terakkisini Osmanlı ile nihayete erdirmiş, Osmanlı sonrası ise her açıdan hızlı bir gerileme kendisini göstermiştir. Kendisini İslâm’ın temsilcisi olarak gören ve onu her türlü tarize karşı müdafaa memuriyetini-mecburiyetini iliklerine kadar hisseden Osmanlı, devletin ideolojik zeminini-dünya görüşünü Mutlak Fikre nisbetle şekillendirdi. Müslüman teba için müşterek zemin bu idi; fakat bünyesinde diğer inançlara ve etnik gruplara bağlı insanlar da yaşıyordu. Osmanlı’nın, her yönüyle farklılık arz eden bu toplumu bir arada tutması için bir şeyler vazetmesi ve sistemli bir yapı teşekkül ettirmesi de zaruriydi. “Adalet” mefhumunun merkezde olduğu bir değerler manzumesi ve en girift noktasına kadar hesaplanmış bir devlet sistemi ile Osmanlı her türlü sıkıntıya karşı ivedilikle toparlanabilen bir müessese hâlini aldı. Osmanlı Devleti, Batı ile Doğu arasında yaşanan ezelî mücadelede, Batı’ya karşı sistemli karşı koyuşun nasılını göstermesi bakımından muazzam bir misaldir. Birçok kavim ve inanç mensubuna hükmeden bu imparatorluk, merkezde Müslüman Türk olmasına mukabil asla (etnosentrik) bir anlayış gütmemiştir. Zaten böyle bir yola tevessül etse yüzyıllar boyunca hüküm süremezdi. “Rumî” kimliği etrafında teşekkül ettirilen bu muazzam yapının çöküşü ise ulemanın “devlet memuru” olmasıyla gerçekleşti; bunu da günümüzle yakından alâkalı bir ihtar olarak belirtelim. Bir not olarak ekleyelim; bugün gerek ABD’nin, gerekse de Avrupa Birliği’nin oluşturduğu “değerler sistemi” aslından kopartılmış, ikinci sınıf bir Osmanlı taklidinden ibaret... “Hak, adalet, hürriyet” gibi anahtar mefhumlar Batı tarafından sonuna kadar istismar edilmiş, sömürgeci zihniyetin bir enstrümanı kılınmıştır. Mağlubiyetimiz, Batı’nın aslını bizden aldığı değerlerin taklitlerini Batı’dan almaya başlamamızla tescillenmiştir. Yüzyıllar boyunca Avrupalılar Osmanlı’nın sahip olduğu topraklardan “Türkiye” diye bahsederken Müslüman Anadolu insanı ise bu tanımlamayı asla kullanmadı; “Anadolu” diye tarif etti yaşadığı coğrafyayı. Muhtelif İslâm beldelerinde yaşayan Müslümanlar, Doğu Roma’yı fethedip eski Rum diyarlarında yaşamaları dolayısıyla Anadolu insanına Rumî diyordu. Tâ ki 20. Yüzyılın başına kadar... Batı Avrupa’da düşmanlık ve hamaset üzerine şekillenmiş ve 19. Asırda egemen güçlerin iktidarını pekiştirmek üzere yeniden tanımlanmış “millet” mefhumunun ilk önce Avrupa’da, sonra İslâm âleminde dalga dalga yayılmasıyla Osmanlı parçalanırken, İstanbul’da da Türk ulus devletinin kurmanın bir kurtuluş yolu olacağı fikirleri peyda oldu. Şemsiye kimlikleri berheva edip hedef toplumların daha kolay yutulmasını amaçlayan Batı tarzı milliyetçiliğin istediği de zaten buydu. Değişen dünya düzenine ayak uydurmak gerekiyordu. Maddî ve manevî olarak dar kalıplar içerisinde hapsedildi Anadolu. Mübadelelerle birlikte her inanç ve kavimden azınlıkların ortadan kalkması, Türk kavmine dayalı bir nüfusun oluşması sağlandı. İsminden başlayarak etnosentrik bir anlayış üzerine bina edilmiş yeni bir devlet ortaya çıktı. Güneş Dil Nazariyesi gibi teorilerle Türkçe’nin tüm dillerin atası olduğu ve yine Akdeniz medeniyetlerinin atasının Türkler olduğu gibi iddialar ortaya atıldı. Koskoca bir Kürt milleti, hem de Türklerle aynı kaderi paylaşmayı gönüllü olarak istedikleri halde, yok edilmeye, olmazsa yozlaştırılmaya çalışıldı. Millet, milliyeti ile alakalı bir problemi varmışçasına dayatmalara maruz bırakıldı. Oysa öyle bir problem yoktu; sadece Osmanlı, İslâm ile şereflendikten sonra aslî hüviyetine erişen Türk’ü ve Kürt’ü, bir kavim olarak yerli yerine koymuş, “İslâm milleti”nin şerefli mensupları ve sancaktarları olarak görmüştü. Yeni devlette, kaba bir kavmiyetçiliğin merkeze alınmasıyla yetinilmedi, dine karşı da bir hesaplaşma sürecine girişilerek Anadolu insanı, İslâm’dan uzaklaştırılmaya, müstevlilerin vekili yeni Türkiye’nin idarecilerinin tanımladıkları, adı İslâm, ama kendisi İslâm ile uzaktan yakından ilgisi olmayan yeni bir dinin müntesibi yapılmaya çalışıldı. Coğrafya daralırken medeniyet, kültür ve idrak zemini de sığlaştırıldı. Tüm bunların üzerinden geçen yaklaşık 100 senenin ardından, o zamanlar daralmak zorunda kalan, buna mecbur bırakılan Anadolu, bugün yeniden genişleme zarureti hissediyor. Üstelik bunu yapmadığı takdirde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını da biliyor. Türk ordusu, tabiî uzantımız olan topraklarda İslâmî motiflerle operasyonlar yaparken gaza ruhu cemiyetin geneline sirayet ederek toplumun yüzyıllık ideal boşluğunu yavaş yavaş dolduruyor. Müslüman Anadolu halkı, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi, kendisini İslâm’ın temsilcisi olarak görmeye ve onu her türlü tarize karşı müdafaa memuriyetini-mecburiyetini iliklerine kadar hissetmeye yeniden başlıyor. Tabiî olarak böyle bir süreçte, tahrif edilen kavramlarımızın da yeniden yerli yerine oturtulması gerekliliği kendisini dayatıyor. Son dönemlerde Türkiye’nin Batı’ya karşı göstermiş olduğu mukavemet neticesinde içeride doğan Ak Parti-MHP ittifakı ile içtimaî hafıza yeniden canlanıyor ve ifadesini İslâm’da bulan, Üstad’ın oluşmasında büyük emek sarf ettiği “milliyetçilik” yükseliş yaşıyor. Şimdilik İslâm motifleriyle bezeli, yavaş yavaş aslına rücu eden milletimizin milliyetçilik anlayışınca, “Türk, Müslüman olduktan sonra Türk’tür” ve her kavmin büyüklüğü İslâm’a ettiği hizmet nisbetindedir. İslâm, kaldırılmaya çalışıldığı ideal tahtına yeniden otururken, asıl meseleye; sistem meselesine geliyoruz. Yüz yıl önce maddî olarak Anadolu’ya hapsedilip, mânâ olarak İslâm’dan koparılmaya çalışılmamızla üzerimize geçirilen kavim merkezli üniter rejim kalıbına artık sığmıyoruz. Zaman bizi ihtar ediyor: Bu vatan Anadolu’dur. Millet Anadolu milletidir. Türk’ün lokomotif olduğu Anadolu, sadece Asya kıtasının Avrupa’ya uzanan ucu değil, İslâm sancağını yeniden dalgalandırmaya ve mazlum milletlere kol-kanat germeye namzet insanların meskûn olduğu vatandır! İslâm dünyasının günümüzdeki sembolüdür Anadolu! Baran Dergisi 584. Sayı

“İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi” Üzerine

Yine sinir bozucu bir kitap, yine OTTO yayınevi. Bir maksada binaen “üs” olarak kurulan üç dört yayınevinden biri olan OTTO’nun size bahsedeceğim kitabından evvel neşredeceği kitapları duyuran broşüründe “Kaseye girecekler” (Ne demekse “kaseye girecekler”? Edebiyat yapalım derken mizahî duruma düşmek bu işte.) başlığı altında şunların müjdesini (!) vermiş: -Hadis Üzerine Yazılar, İgnaz GOLDZİHER -İslâm Araştırmaları 1-2, İgnaz GOLDZİHER -İslâm Düşüncesinde İlahi Adalet Sorunu, Eric Lee ORMSBY -İslâm Hukukuna Giriş, J. SCHACT -İslâm’da Ayrılıkçı Düşünceler, Henri LAOUST -İslâm’ın Elifbası, Musa Carullah Bigiyef -Saltanata Giden Yolda Muaviye bin Ebu Süfyan, İrfan AYCAN -Zahiriler, İgnaz GOLDZİHER   İşte gördüğünüz gibi ne kadar iç açıcı bir liste değil mi? Ne kadar da güncellemelerle (!) dolu? Bunlarla dirsek teması olan başka bir yayınevi ise yakında Mahmud Ebu Reyye denilen kezzab adamın Ebu Hureyre isimli, Ebu Hureyre Radıyallahu Anha her türlü iftira attığı kitabını neşredeceklermiş. Hâlbuki bu kitaba İslâm dünyasında yüzlerce kitap ve makale ile reddiye yazılmış, fasid fikirleri çürütülmüştü. Maksat, necis düşünceleri yeniden yeniden harlamak, unutturmamak. Ama onlar bilim adamı, onlara karşı çıkanlar ise “birtakım hocalar” oluyor. İşte bu tayfa böyle eserlerle sünnete saldırır, ashab-ı kirama saldırır ve hem de kâfirlerin dediklerini bu hususta hüccet kabul ederler, lakin biz bu mide bulandırıcı iftiralara cevap verince, fitnecilikle itham ediliriz. Sizin gibi ilmî olmaktan Allah’a sığınır, olduğumuz gibi fitneci olmayı yeğleriz. Şimdi gelelim bahsimiz olan kitaba: İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi. Mehmet Bayraktar yazmış. Kitabın ilk cümlelerini, ismini verdiği bir oryantalistin sözleri oluşturmuş ve evrimci bilim anlayışının Darwin’den asırlar evvel İslâm âlimlerinde olduğunu söyleyerek bizleri memnun ettiğini düşünmüştür. Ve aynı sayfada Ömer Nasuhi Bilmen’e iftira atarak, onun ‘evrim anlayışının İslâm’a ters olmadığını’ söylediğini iddia etmiştir. Hâlbuki Bayraktar’ın söz konusu ettiği ve ileride de verdiği Muvazzah İlm-i Kelam’da geçen o cümlelerde Ömer Nasuhi Bilmen, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin her türlü yaratmaya kâfi geldiğini izah etmiştir: “Şunu da söyleyelim ki, nebatat ve hayvanatın ve hatta insanların, tekâmül tarikiyle vücuda gelmiş olmaları aklen caizdir. Fahr-ı Alem hazretleri dilediği mahlukunu bir nevi müstakil olarak yaratabileceği gibi, bitariki tedriç de vücuda getirebilir, bunda istib’ad olunacak bir cihet yoktur.” Yazarın asıl önemli tespiti ise şudur: “Bugün Türkiye’de aşırı evrim karşıtlığı yapanların ABD’deki Evangelistlerden beslendiklerini de burada ifade etmeliyiz.” Burada yazar, evrime karşı çıkanları kendisi gibi zannetmiş, iddialarını ispat etmek için kendisi daha ilk cümlelerini batılılardan aldığı için, bizlerin de aynı metoda başvurduğu zann-ı fasidine kapılmıştır. Yazık, İslâm adına söz söylediğini düşünen birinin devamlı batılılardan tasdik ihtiyacı hissetmesi elem verici. Çelişki ise, yine giriş kısmında Ahlak isimli eserin sahibi Kınalızade’nin kesinlikle evrimci olmadığını söyledikten sonra, ileri kısımlarda 5 sayfa boyunca Kınalızade’nin evrimci (!) düşüncesini izah etmesidir. “Darwinizm’e geçmişte olduğu gibi bugün de karşı çıkan Müslümanlar vardır.” diyerek fikrini ifşa eden yazarımız, “Geçmişe Uzanış” başlığında, evrim teorisinin bütün bilimsel teoriler gibi, kadersiz olduğunu, bilimsel geleneklerin, dinî anlayışların, siyasî ve felsefî akımların tesiriyle fazla dallanıp budaklanamama kadersizliğine mahkum olduğunu uzun ve gayet duygusal bir paragraf ile izah ederek okuyucu hüzünlendirmiştir (!) “Batı, Rönesans ve Reform hareketleriyle başlayan Kilise-bilim çatışmasında, daima bilimin Kilise’ye galib gelmesi sonucu, dinî ve siyasî laikliğin yanında, bilimsel bir laiklik anlayışı kazanmıştı ve XIX. yüzyılda Kilise’nin teolojik bilim anlayışından tamamen kurtulmuştu.” diyen yazar, bilerek veya bilmeyerek, tarihi ve karanlık yüzünü de ihmal ederek, her türlü sömürgeci ve maddeci anlayışın zaferi kabul edilen tamamen pozitivist olan Aydınlanma hareketini can u gönülden tasdik etmiştir. Evrimci olduğunu iddia ettiği isimler ise, Nazzam, Cahız, İhvan-ı Safa grubu, İbn Arabî, Mevlana, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Muhammed İkbal, Seyyid Ahmed Han, Muhammed Abduh, Ömer Nasuhi Bilmen. Şimdi yukarıdaki İbn Arabî, Mevlana, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ömer Nasuhi Bilmen isimlerini şöyle kenara bırakalım evvela. Geri kalan isimlerin tamamının itikadî problemleri âlimlerimizce ortaya konulan, Nazzam, Cahız ve İhvan-ı Safa grubu gibi Mutezili, Seyyid Ahmed Han gibi kendini peygamber ilan eden biri, Bahai olduğu ispat edilen Muhammed İkbal, hataları saymakla bitmez mason olan Muhammed Abduh. Bu isimlerin evrim teorisini savunmaları veya icad etmeleri tuhaf olmadığı gibi bizi de bağlamaz. Bu “bizi bağlamaz” olayını bildiği için olsa gerek yazarımız, İbn Arabî, Mevlana, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ömer Nasuhi Bilmen isimleri ile bizi iknaya çalışmış. Ömer Nasuhi Bilmen’in sözde evrimci olması meselesini girişte izah ettik. Şimdi diğer isimleri verdiğine göre yazarın o alimlerden aldığı hangi cümleler ile bu sonuca vardığına bakalım. Aaa, o da ne? İbn Arabî’nin ve Erzurumlu İsmail Hakkı’nın evrimci olduğunu söyleyen yazar onlardan bir cümle bile vermemiş, nerede, ne zaman, hangi kitapta suallerini cevapsız bırakmış, yani öylesine demiş işte. O zaman İbn Arabi, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ömer Nasuhi Bilmen gidince elde kaldı mı Mevlana’mız. Onunla alakalı ise bir şiir paylaşmış ve Mevlana’nın evrimciliğine (!) bu şiiri ile karar vermiş. Ama kitabına evrimi savunan âlimler diyerek başlamıştı! Mevlana’yı âlim kabul ediyorsa onun ilmî olarak söylediklerini getirmeli değil mi? Yok Mevlana’nın şiiri ile ilgilenecek ve hüccet kabul edecekse kitabın adını Evrim Teorisini Kabul Eden İslâm Şairleri olarak değiştirmesi daha makul değil midir? Mantıksızlık sonucu kitap diye yazılan şeyle alakalı, yukarıda sorduğumuz mantıklı suallerin cevapsız kalacağını bilerek Mevlana’mızın şiirine geçelim. Hz. Mevlana o şiirinde insan-ı kamil olmaklığı ve ruhun tekamülünü anlatıyor, sayın yazarımız ise evrim diye anlamak istiyor. Kitabında, hadis-i şeriflere yaklaşımı da gayet problemli olan yazar, insanın çamurdan yaratılması ile alakalı zikredilen bütün İslâmî bilgilerin “İsrailiyat, efsane” “Müslümanların Yahudi ve Hırsitiyanlarla kurdukları kişisel irtibatlar vasıtasıyla İslâm kültürüne sokulan hikayeler” olduğunu iddia ediyor ve mezkur bölümün sonunda kütüb-ü sitte başta olmak üzere pek çok hadis kitabında geçen sahih bir hadisi bu uydurmalara (!) misal olarak zikrediyor. Ama iki sayfa ileride kendi görüşünü desteklemek için zikrettiği bir hadis-i şeriften sonra: “Bu hadis gerçekten sahih midir, bu pek önemli değildir.” diyor. İşte “canım nasıl isterse usulü” diye buna diyorlar. Evrimciliğin neden yaygınlaşmadığını maddeler halinde izah eden yazarımız, daha ilk maddede, Şarkiyatçıların ve onların gazına gelen yerlilerin başvurduğu klasik bir yalana müracaat ediyor. O yalan şu: “XI. yüzyıldan sonra duraklaması ve bu alanlarla ilgili özel araştırma ve inceleme yapan bilim adamlarının azalması; XIII. yüzyıldan itibaren de, diğer bilim dalları gibi söz konusu bilimlerdeki gerileme...” Yani bu sözler, İmam Gazali’nin bilim ve felsefe düşmanlığı (!) türküsünün farklı bir terennümü. Başka sebepleri sayarken ise ayrı bir vicdansızlığa imza atmış bulunan yazarın, aslında dikkatli şekilde kendi satırlarını okuması bile adil olmasını sağlayabilirdi. Ama “niyet kılıcı” kuşanmış bir insan hangi hakikati görebilir ki! Yazarın cümleleri: “İbnu’n-Nefis, W. Harvey’den asırlarca önce, küçük kan dolaşımını keşfettiği zaman, birçok çağdaşı ve sonrakiler “Bu üstad İbn Sina’nın demediği birşey” diyerek, ona karşı reddiyeler yazmıştır. İbnü’n-Nefis’ten etkilenen Michael Servitus gibi bazı Batılılar, kanın dolaştığını söyledikleri zaman, kitaplarıyla birlikte yakılmıştır. Çünkü ne Doğu ne Batı dünyası böyle yeni bir görüşü henüz kabule hazırdı.” Karşılaştırmanın tutarsızlığı ve vicdansızlığı ortada: Müslümanlar, İbnü’n-Nefis’e ilmi reddiyeler yazdılar, hem de İbn Sina’nın görüşünü müdafaa için. Batılılar ise Michael Servitus’ü ise, Katolik kilisesi ve Calvin’in isteği üzerine Lozan’da, kitaplarıyla birlikte yakarak öldürdüler. Bu ikisi nasıl kıyas edilebilir ve ikisi de bilim düşmanlığı olarak aynı potada değerlendirilebilir. İlahiyatçı bir akademisyenin, kendi medeniyetini bu kadar aşağıladığına daha evvel hiç şahit olmamıştım. Yazımıza, bir dua ile son vermekten başka çaremiz yok: Ya Rabbi! Sen Müslümanları her türlü kötülükten muhafaza buyur! Amin... Baran Dergisi 584. Sayı

Haberler
Yahudi Güdümlü Bir Devlet: Amerika!
Yahudi Güdümlü Bir Devlet: Amerika!
ABD hükümeti ve bürokrasisinde meydana gelen değişiklikler bize gösteriyor ki, Amerika, tarihinde hiç olmadığı kadar Yahudi güdümündeki bir devlet hâline gelmiş bulunmaktadır.
SON DAKİKA
Çakal Carlos: Erdoğan Suikasta Maruz Kalabilir!
Çakal Carlos: Erdoğan Suikasta Maruz Kalabilir!
Carlos, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne pahasına olursa olsun hayatta kalması gereken bir dönemden geçiyoruz. Kendisi bir suikasta maruz kalabilir" dedi.
Gazeteci-Yazar Mustafa Özcan: Pentagon’u...
Gazeteci-Yazar Mustafa Özcan: Pentagon’u...
Gazeteci-Yazar Mustafa Özcan, ABD’nin Afganistan’da bir medreseyi hedef alıp yüzlerce kişinin canına kastettiği ve enteresan bir şekilde dünya medyasında yer bulmayan saldırıyı Baran okurları için değerlendirdi. Özcan, “Pentagon’u Manyaklar Yönetiyor!” diyor...