Yazarlar
Tüm Yazarlar
Meşruiyetin İstismar Edilen Kaynağı

1970’li yılların sonuna doğru Amerika Birleşik Devletleri tarafından İslâm âleminde yeşertilen Yeşil Kuşak Projesi, bugüne kadar hep Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’e inmesine karşı bir strateji olarak değerlendirildi. Kabaca bahsedecek olursak, olası bir Komünist tehdidine karşı Müslümanlarla aynı müşterek paydada buluşan Amerika, bölgedeki İslâm ülkelerine hamilik edecek ve böylelikle Amerika, Sovyetlerin Akdeniz’e inmesine engel olurken, Müslüman ülkeler de olası bir komünizm tehlikesinden korunmuş olacaklardı. Peki, hakikat böyle miydi? Değildi elbet. 1970’li yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Danışmanları, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılacağını hesab etmiş ve bundan sonraki dünyada Amerika’nın çıkarlarını tehdit edecek bir İslâm tehlikesine karşı tedbir alıyorlardı. Komünizm tehlikesi, Amerika’nın İslâm ülkeleriyle kurmuş olduğu münasebetlerin “meşruiyetinin kaynağını” teşkil ediyordu. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla beraber İslâm ülkelerinde kurulan rejimler savrulma yaşamışlarsa da, milletler nezdinde İslâm, meşruiyetin, alenen ya da zımnen yegâne kaynağı olmayı sürdürmüştü. Türkiye özelinde meseleye bakacak olursak, kurulan Lâik Kemalist rejim, İstiklâl Mahkemeleri’nden başlayarak büyük bir kin ve nefretle Müslümanları Anadolu’dan silmek için davranmışsa da bunun bir netice vermediği, meşru olmayan hiçbir anlayışın uzun vadede yerini koruyamayacağı belki de en iyi şekilde kendisini bu topraklarda göstermişti. İslâm, kuyrukçu iktidarlara rağmen Müslüman ülkelerin milletleri nezdinde meşruiyetin bir numaralı kaynağı olmayı sürdürüyordu. Bunu gören Amerika, zıt kutubda yer alıp, kaybetmesi mukadder bir kavgaya girmek yerine, Müslüman ülkelerden devşirdiği tiplerle meşruiyet dairesinin içinde kalmak suretiyle Müslüman ülkeleri teslim almak yolunu benimsedi.  Tekrar Türkiye özeline dönecek olursak… 15 Temmuz darbe girişimiyle beraber bu projenin Amerika’nın elinde patlayan fazlarından birine hep beraber şahitlik ettik. Türkiye’deki büyük bir çoğunluk, 15 Temmuz gecesi FETÖ’nün yenilmesiyle beraber Amerikan projelerinin sona erdiği gibi bir algıya kapıldı. Oysa ki Amerika’nın bu maksatla Türkiye’de yatırım yaptığı tek kesim FETÖ değildi. Bugün baktığımızda görüyoruz ki; birçok siyasetçi, siyasî parti, köşe yazarı, STK, düşünce kuruluşu, sermaye ve etkileyici pozisyonda bulunan birçok kimse, organik olarak FETÖ ile bir bağlantısı olmasa bile yine aynı kaynaktan, İslâm’dan meşruiyet bulup, FETÖ ile aynı zihniyeti ve ortak hedefleri paylaşıyor.  Geçtiğimiz hafta gerçekleşen belediye seçimlerinde, Lâikliğin ve Batıcılığın ithâlatçısı, Kemalist zihniyetin imâlatçısı CHP’nin bile, kendi kendini inkâr etmek bahasına meşruiyetin İslâm’da olduğunu kabul ettiğini görmedik mi? İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu cami cami geziyor, seçimi kazanan CHP’nin Ankara il teşkilâtı tekbirlerle inliyor, Bolu seçimlerini kazanan belediye başkanı Kur’an-ı Kerim’e el basıp yemin ediyor falan. At izinin iti izine karışması budur herhâlde. İstismar Bütün mesele, kaynağını İslâm’da bulan meşruiyeti istismar edip, Türkiye’yi Amerika’nın dümen suyuna sokmak ve bir daha oradan kendisini kurtaramaz hâle getirmek. Böylelikle de Anadolu’da düşen İslâm sancağını Amerika, Yahudi Devleti ve diğer Batılı ülkelerin çıkarlarının aleyhine olacak şekilde yeniden doğrulmasına mâni olmak. Bunun ötesinde İslâm âleminin geri kalanı üzerinde de Türkiye üzerinden meşru bir şekilde inisiyatif sahibi olacak kapıyı yabancılara aralamak. Bu öyle kuru kuruya bir ihanet işi de değil he. Hem zaten umumiyetle kimse hainlik olsun diye ihanet etmez. Türkiye’deki bu iş, zihnen teslim alınmış vasat tiplerin, memleketin istikbâlini, bildikleri en büyük kudret olan Amerika’ya teslimiyette görüyor oluşlarının yansıması. Akılları sıra Anadolu’yu Amerika ve Yahudi Devleti’ne peşkeş çekip, memleket kurtarıyorlar(!).   Çare Peki, milyarlarca insan nezdinde meşruiyetin kaynağı olan İslâm, nasıl bu kadar kolay bir şekilde istismar ediliyor? Bu suâlin cevabı, istismarın kaynağını bize gösterdiği gibi aynı zamanda çaresini de bünyesinde saklıyor.  İslâm’ın bu kadar kolay istismar edilmesindeki tek sebeb, hakiki bir İslâmî bir rejimin varolmayışı dolayısıyladır. Hakiki bir İslâm devletinin teşekkül ettirilememiş olması, Müslümanların memleketlerinde bir zaafa dönüşüyor, yabancıların müdahale etmekte kullandıkları bir açık kapı hâlini alıyorsa, o zaman bunun çaresi hakiki İslâm devletini teşekkül ettirmektir. CHP bile bugün meşruiyetin kaynağının İslâm olduğunu kabul ediyor, İslâm önünde dize geliyor ve bir seçim kazanmak için buna oynuyorken, yapılması gereken bu meşruiyetin kaynağını hâkim kılmak değil midir? Meşruiyetin kaynağı olan İslâm’ı istismar etmek noktasında herkes müşterek bir paydada buluşuyor maşallah(!). Buna karşılık Lâik Kemalist rejimin kötülüğünden kaynaklanan rant ve ferdî çıkardan da kimse vazgeçmek istemiyor. Hâl böyle olunca bundan en çok etkilenen devlet müessesesinin bizzat kendisi oluyor. Herkesin kendi menfaati peşinde koştuğu yerde ferd ile cemiyet arasında muvazene kurulamaz ve orada devlet müessesesi değil, olsa olsa çıkar amaçlı organize bir suç şebekesi teşekkül eder.  Devlet Olmak Ferdî veyahut belli kesimlerin menfaati merkezinde işletilen “devlet” müessesesinin kelekliği, içeride adalet duygusunu tahrib ederken, kendisini en açık hâliyle dış politikada gösterir. Bugün bilindiği üzere Cezayir, Libya, Sudan, Suriye’nin Kuzeyi, İdlib ve Filistin’de, Türkiye’nin milletlerarası bekâsını alâkadar eder mahiyette birçok hadise cereyan ederken, Türkiye’nin birinci gündem maddesi ne yazık ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir ülke çapındaki rantını kimin yiyeceği meselesidir. Bakın bu kakafoninin bizzat kendisi aslında ne kadar büyük bir bekâ meselesi doğuruyor görüyor musunuz? Daha da müşahhaslaştıracak olursak: Seçimlerden önceki hafta Amerika’da gerçekleşen AIPAC(Amerikan Yahudi Devleti Kamu İşleri Komitesi) kongresinden bahsetmiştik hatırlarsanız. Sizce, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin istihbarat teşkilâtı yahut Dışişleri AIPAC kongresini takib etti ve Cumhurbaşkanı’nın önüne, bu kongrede yapılan görüşmeler, bu görüşmelerin muhtevası ve alınan kararlarla alâkalı bir dosya hazırlayıp, sundu mu? Hatta bu soruyu bir adım daha ileri götürüp şunu soralım: Bütün varlığını Türkiye’nin tarihî mânâsını ortadan kaldırmaya, toprak bütünlüğünü bölüp parçalamaya ve bu parçaları bir bir yutmaya adamış, içeride ve dışarıda cereyan eden hadiselerin gözden asla kaçırılmaması gereken merkezi Yahudi Devleti’nin Amerika Birleşik Devleti üzerindeki nüfuzunu kullanarak işlettiği bu diplomasi kongresi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin konu ile alâkalı olan müesseselerinin umurunda mı? Devlet olmak bu işleri takib etmeyi icab ettirmez mi? Ettirmiyorsa bu kadar devlet müessesesi niçin var? Ayrıca kuru kuruya ferdî çıkar peşinde koşmanın da haddini aştığında zıddına inkılâb eden bir husus olduğunu da unutmamak gerek.   Başka Yol Yok! Hakiki bir İslâmî rejim tesis edilmediği için meşruiyetin kaynağı olan İslâm, muhtelif menfaatler için “araçsallaştırılıyor”, bir istismar vesilesine dönüşüyor ve devlet müessesesi bu sebeble işlemez hâle geliyorsa, o zaman yapılması gereken, bu sorunu çözmek ve bunun için de gerçek bir İslâm devletini teşekkül ettirmektir. Amerika yıllar evvel bunun şuuruna ermiş ve Müslüman ülkelerin bu zaafı üzerinden hesabını kitabını yapmışken, bizim içimizdeki Müslümanların bu vaziyeti layıkıyla idrak edememiş olması kabul edilebilir değildir. İçeride birlik ve beraberlik ile dışarıda varlığımızı tehdit eden bekâ meselesini çözüme kavuşturmak için bundan başka bir çaremiz yok. He, tüm bu meselelerimizi yukarıdan aşağıya, sağdan sola çözüme kavuşturacak başka bir teklifi olan varsa, biz ona uymaya hazır olduğumuzda peşinen ifâde edelim. Ama yok, “bu ahvâlden banane” deyip, hâlen “benim çıkarım” diye dolaşanlar da kusura bakmasınlar. Bunu geciktirmenin, takoz olmanın ve maliyeti yükseltmenin bir bedeli olacağını da unutmasınlar!  Baran Dergiis 639. Sayı  

Galip Mağlup mu Olacak?

Türkiye’nin genelinde kazanan partilere baktığınızda Cumhur İttifakı’nın birkaç il ve ilçe dışında ezici bir çoğunlukla seçimleri kazandığı görülmekte. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere bazı illerde göstere göstere hile yapıldığı anlaşılmakta! Şimdi, kazanılan illere göre partilerin boyandığı Türkiye haritasını gözlerinizin önüne getirin! HDP Eş Başkanı Sezai Temelli 13 Şubat 2019 da Güneydoğu Bölgesi için; “Bölge insanı bir kere sandığına fazlasıyla sahip çıkıyor, oyuna fazlasıyla sahip çıkıyor. Hiç olmuyor değil ama Batı’daki oy hırsızlığı veya diğer hilelerle kıyaslanmayacak kadar az.” demiş, partisinin grup toplantısında da “Kürdistan’da kazanacağız, batıda da AKP ve MHP’ye kaybettireceğiz.” herzesini yumurtlamıştı. Yumurta cılk çıktı! O yumurta Doğu halkı tarafından kırıldı! Sezai Temelli’nin hayalleri “Kürdistan” dediği bölgede bizzat Kürt halkı tarafından çöpe atıldı. Sezai Temelli’nin belli ki bir bildiği vardı. Daha 27 Şubat 2019’da, “Bir Oy ile Yeni Yaşam’a” diyenler, 31 Mart’ta hem bölgenin hem de Türkiye’nin kaderini değiştirecektir. Hiç şüpheniz olmasın!” rüyasını görmüştü!... Adam, rüya filan görmüyordu aslında. Yürürlüğe konulmuş sinsi bir planın detaylarını açıklıyordu. Müttefikleri CHP ve İYİ Parti’ye, “Doğu bizim; seçimde hile yaptırmayacak kadar bilinçli bir kitlemiz var. Siz Batı’ya hâkim olun yeter!” demek istiyordu... CHP ve İYİ Parti yanlarına yanaşma olarak iliştirilen diğer emsalleriyle sahaya indi. Ama o da ne? Recep Tayyip Erdoğan bütün Türkiye’yi karış karış gezerken, bunlar sanki kış uykusuna yatmış gibi çalışmıyorlardı! Bir rehavet bir rehavet ki, sorma gitsin! Sonra, onlar da göstermelik diyebileceğimiz birkaç miting yaptılar tabi. Çalıştılar! Veya çalışıyorlarmış gibi göründüler! Fakat şimdi anlaşılan o ki, esas çalışma perde arkasında yapılmış! Seçimle alamayacakları kentleri, hile yolu ile ele geçirmenin bir yolunu bulmuşlar. Bu arada, AK Parti keyfe keder, mışıl mışıl uyumuş. Onlar, çalıp çırpacaklar sonra, “yaşasın Atamız, biz kazandık!” diyeceklermiş... Öyle de yaptılar! Ama Doğu’nun Müslüman halkı, ümüklerine yutamayacakları bir kılçık attı. Bu durum hiç hesapta yoktu! CHP için çantada keklik iller tamamdı! İstanbul Ankara gibi büyük belediyeler hile yolu ile ele geçirilirse! “Vur patlasın çal oynasın yapacaklardı!” Nitekim öyle de oldu/olacaktı ki, Cumhur İttifakı cenahından itirazlar yükselmeye başladı. “Yeniden sayım yapılsın, verilen her oy gittiği adrese teslim edilsin!” dediler! YSK’ye başvurdular. Ne var bunda? Bir şeycikler yok gibi görünüyor değil mi? Devlet içinde yuva yapmış kriptolar her zaman devrede! AK Parti bunun farkında değil! İşi oldu bittiye getirmek istiyorlardı! “Manda söğüt dalına yuva yapmış!” kimse görmemişti! Derken, Amerika: “Seçimin sonuçlarını kabullenin” dedi! Yani, “yalana teslim olun ha!” sopasını salladılar! Yani, Batı cephesinde yeni bir şey yoktu ama tıkır tıkır işleyeceğini sandıkları plan çöktü! Düşman sandık istilası ile sonuç alacağına inanmıştı! Aldıkları karar kimi AK Parti Kadrolarının körlüğüne rağmen ellerinde patladı! Bur arada yaşanan hadiselere baktığımız zaman, AK Parti’nin olanları önceden hesap edemeyerek, süreci kontrolü altında alamadığı gerçeğini görmekteyiz. Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin koridorlarındayız. Her yer ıssız. Seçimler öncesi koltuklarında gerine gerine halka şov yapma yarışının önde gideni kimi müptezeller, makamlarına gelmeye bile tenezzül etmemişler! Onlara bel bağlayan personellerden bir kısmı tedirgin! Çünkü işe gelmek zorunda oldukları belediye başkanlığı seçimlerini muhalif parti adayı kazandı. Kendilerine parmak sallayanlar idareye hakim oldular! Onların ne yapacağı belli olmaz! En iyisi istifa edip gitmek! Böyle mi olmalıydı? Elbette değil! Ama bu tabloyu hazırlayanlar, AK Parti içinde onlardanmış gibi davrananlar değil mi? Bir Kur’an kursu müdiresi hizmet almak gayesiyle belediyeye gidiyor. Makamında mağrur bir eda ile bekleyen müdür müsveddesi, adeta onları azarlar gibi muamele çekiyor. Olayı duyduğum gibi Kepez İlçe Teşkilat Başkanı Mustafa Erol Bey’e aktarıyorum. Hemen ilgileniyor. Kur’an kursu müdiresini arayarak onun gönlünü alıyor. Beklenen hizmetin takipçisi olacağını söylüyor. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? İlçe teşkilat başkanlığından ayrılmak zorunda bırakılıyor. Niçin? Yerine gelen adamlar ne şiş yansın ne kebap yansın havasındalar! Porsche arabasının üstüne çıkmış kedi için “nerede duracağını biliyor” diyerek kendi zenginliklerinin pazarlamayı büyük bir maharetmiş gibi sunanların önünü açmak için... Seçimler öncesi şimdi İYİ Parti için çalışan şu adam var ya. Profesör bilmem ne… AK Parti’nin belediye başkanıydı. Aday gösterilmeyince dümeni o tarafa doğru çevirdi! Dün AK Parti belediye meclisi üyesi olan bir diğeri bugün bu partinin aleyhinde çalışıyor! Atanan bürokratların ahkâm kestiği kimi alanlarda AK Partiye gönül vermiş insanlar aşağılanıyor! Dün AK Parti bünyesinde belediye başkanı olarak hizmet etmiş başka bir adam şimdi halkın huzuruna “İYİ Parti Belediye Başkan Adayı” olarak çıkmış, İYİ Parti en iyi parti diyor! Niçin? Ak Parti kendi adamlarını seçmek noktasında büyük hatalar yapıyor da ondan. Ak Parti, bundan sonraki merhalelerde kendine bağlı doğru kadrolarla yola devam kararı almazsa, kendi eliyle atadığı adamların kazdığı kuyuya düşmeye devam edecektir. Buna gereken dikkat göstermezse, düştüğü kuyudan çıkma şansı da olamayacaktır. Anadolu, düşman istilası ile işgal edilmiş bu topraklardaki yabancı adamların kalıntılarının kökünü kazıyacak gerçek dava erleriyle dolu! O erlerle yola çıkmak ve bütün kritik noktaları onlardan müteşekkil kadrolarla donatmak gerekmektedir. Seçimin galibi yine de millettir, Amerika ve uşaklarına asla mağlup olunmayacak. Eninde sonunda BAŞYÜCELİK DEVLETİ kurulacaktır! Baran Dergisi 639. Sayı  

Türkiye’ye Yeni Bir Nizam Gerek!

Türkiye’de geçtiğimiz hafta seçimler yapıldı. Seçimlerden beklendiği üzere Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi büyük bir farkla birinci olarak çıktı. Buna mukabil Türkiye’nin büyükşehirlerinde belediye başkanlıklarını kazanamadı; bilhassa İstanbul ve Ankara’yı kaybetmesi önemli. Erdoğan’ın ve partililerin nerede hata yaptıklarını iyi düşünüp ona göre hareket etmesi gerekiyor.  Türkiye’de bir çok azınlık grup yaşıyor. Özellikle Kürtler çoğunlukta; fakat Ermeniler ve diğer etnik unsurlar da var. Türkiye Cumhuriyeti M. Kemal tarafından kuruldu. Erdoğan ise Türkiye’nin M. Kemal’den sonra en fazla dikkat çeken lideri ve Türk halkını hakkıyla temsil ediyor. Fakat Türkiye’deki diğer halkların haklarının tanınması hususunda biraz daha esnek davranmalı, bunun getirileri olacaktır. Nitekim Kürtlerin yoğunlukta olduğu Doğu ve Güneydoğu bölgesinde Erdoğan’ın partisi seçimleri kazandı. Bunun çeşitli sebepleri olabilir.  Tam bağımsız bir Türkiye’ye tüm dünyanın her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. İnsanlığın düşmanı olan ABD, Türkiye’ye dört bir koldan saldırıyor. Türkiye’nin bağımsızlığı Amerikan halkının dahi faydasına olacaktır. Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alması gayet yerinde bir hamle ve dolayısıyla ABD’yi rahatsız ediyor. Esasında bu bir ticaret, Türkiye bugün ABD’den değil de Rusya’dan almayı daha kârlı buluyor; fakat Türkiye’nin bu ticareti tam bağımsızlığa da bir adım niteliğinde olacak. Çok uzaktan, cezaevinden Türkiye’ye destek vermeye çalışıyorum. Venezüellalılar I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı halifesi için gönüllü olarak yardıma gelmiş bir millettir. Ben de bugün Türkiye’nin tam bağımsızlığa kavuşmasını istiyorum. Müslümanlar ve Filistin için bu çok önemli. Erdoğan’dan şunu rica ediyorum; Türkiye’deki herkesi arkana alacak bir düzen kur. Herkesin birbirine saygı göstereceği, herkesin fikirlerini söyleme hürriyetine sahip olduğu, insanların birbiriyle dayanışma içinde olacağı bir düzen. İdeolojik farklılıklar bir kenara bırakılmalıdır. Venezüella’da bugün ortaya çıkan durum da yukarıda bahsettiklerimin eksikliğinden kaynaklandı. Venezüella ile hâlâ irtibat kuramıyoruz. Bir hakimiyet savaşı yaşanıyor. Artık susuzluk ile mücadele ediyor insanlar. Bunların sebebi sadece hükümetin kötü yönetimi değil tabiî ki, Maduro vatansever bir lider. Hataları oldu; ama emperyalistlerin saldırılarını da unutmamak lazım. Muhalifler Bolivaryan devrimden, Chavez’den ve Maduro’dan rahatsızdı ve ihanet ettiler.  ABD Venezüella’ya operasyon çekerken, Rusya ve Çin ise destek veriyor. Çin’in Venezüella’da ekonomik çıkarları var. CIA bölgede etkinliğini artırıyor. Venezüella’nın bağımsızlığını müdafaa edebilmesi için Meksika, Rusya, Çin, Küba ve Türkiye ile müttefiklik ilişkisi içinde bu mücadeleyi devam ettirmesi gerekiyor. Erdoğan Müslüman Kardeşler ideolojisine sahip olmasına rağmen Venezüella’ya destek vererek, Venezüella halkının haklarını savundu. Venezüella’da mevcut hükümete karşı vatansever bir alternatif yok ve bu işin neticesinde Venezüella bağımsızlığını kaybetme riskiyle karşı karşıya.  Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun vefatının sene-i devriyesi yaklaşırken Erdoğan’ın Kumandan’ın cezaevinden çıkmasına katkı sağladığını hatırlatalım. Dolayısıyla bu mücadeleye katkı sağlamıştır ve bu mücadele devam edecektir. Tüm emperyalist saldırılara karşı hem Venezüella, hem de Türkiye zafere ulaşacaktır. Filistin’in mukaddes toprakları Siyonistlere karşı hürriyete kavuşacaktır.    Allahü Ekber!   06.04.2019 

Vaad Edilmiş Zaman ve Mekân: “İstikbâl İslâmındır”

Bir önceki yazımızda “zaman” ve “mekân” mefhumları üzerinden “Arz-ı Mev’ud” ve “İstikbâl İslâmındır” müjdeleri üzerinde durmuştuk. Orada “Arz-ı Mev’ud: Vaad edilmiş topraklar” mânâsı üzerinden Satanist-Paganist ve de lanetli Yuda nesebi Yahudilerin “nefs” mânâsını veren “mekân”a, “İstikbâl İslâmındır: Vaad edilmiş istikbâl” mânâsı üzerinden Müslümanların ise, “ruh” mânâsını veren “zaman”a oynadıklarına hükmetmiştik. Bu mevzuya bu yazıda farklı bir açıdan yaklaşmayı uygun gördük. Burada, yine daha evvel anlatılanlar çerçevesinde, ruhun temsilcisi olarak tavsif edilen “zaman” ve nefsin temsilcisi olarak tavsif edilen “mekân” hakkında kısa bir değerlendirme yapmak sanırım uygun olacaktır. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatından öğrendiğimize göre, zaman ruha, mekân ise bedene teşbih edilir. “Ruh kalıbını bulur” hükmü üzerinden söylersek, insan ruhu insan bedeninde tecelli eder. “Zaman ve mekân” arasındaki ilişki, tıpkı bir “matruşka” misâli, “ruh ve beden”, “mânâ ve sûret” ve “ruh ve nefs” arasındaki ilişki gibidir. Bu tür bir ilişkiler ağı aslında bir ve bütünlük arz eder.Şöyle ki; “mânâ ve sûret” arasındaki ilişki “sûret, mânânın aynıdır” neticesini veren bir noktada tezahür eder. Ruh ve beden arasındaki ilişki “Küllî ruh”un tasarrufunda “zıtların birliği” mânâsını veren bir noktada tezahür eder. “Halife-İnsan” özelinde “ruh ve nefs” arasındaki ilişki ise, “kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birinin gerçekleştirilmesi” mânâsını veren bir noktada tezahür eder. “Varlık” ekseninde “Emr âlemi ve Halk âlemi”, diğer bir ifadeyle de “ruh ve beden”, “hakikat” ekseninde “mânâ ve sûret” ve “kalb” ekseninde ise “ruh ve nefs” arasındaki ilişki, varlıkta küllî ruhun temsilcisi olarak beliren insanda, “zıtların birliği” mânâsını veren “insanî hakikat” noktasında tezahür eder ki, bu; imtihan sırrı çerçevesinde topyekûn varlıkta tecelli eden hakikatin “Muhammedî Hakikat” olduğuna da işaret eder.  Ruh “tez”, nefs ise “antitez”dir. Küllî ruhun temsilcisi olarak beliren ruhun nefsi kuşatması ise “sentez” olarak anlam kazanır. “Küllî ruh”u temsil eden Allah Resûlü’ne inanmak (iman), insanı Müslüman, dolayısıyla da “ruh kutbu”nu temsil eden hakiki ruhçu yapar, Allah Resûlü’ne inanmamak (inkâr) ise insanı Kâfir, dolayısıyla da “nefs kutbu”nu temsil eden nefsaniyetçi veya nefs muhibbi yapar. Hatırlatmakta fayda vardır. İmam-ı Rabbanî Hazretleri, “nefs kâfirdir”, der ve ekler: “Çünkü; nefs, Şeriatın tekliflerinden hiç hoşlanmaz.” Şeriat, İslâm cemiyet nizamının ta kendisidir. İslâm ise, “zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı.”    “Mânâlar mânâya uygun surette tecelli ederler” hikmeti mucibince, ruhun bedende tecelli etmesi örneğinde olduğu gibi, zaman da mekânda tecelli eder. Ruh bedeni kuşattığı gibi, zaman da mekânı kuşatır. Denilebilir ki, ruh bedeni “küllî ruh”un temsilcisi olarak kuşatırken, zaman da mekânı Allah’ın “Dehr” isminin tecellisi üzerinden kuşatır. Bu çerçeveden bakıldığında, bir tedai hâlinde söylersek, “zamanın ruhu” denilen bir mefhum ile karşılaşırız ki, bu, mevzumuzla da doğrudan ilişkili olarak, “Mutlak Varlık” olan Allah’ın zaman ve mekândaki tecellisine yataklık eden, “İstikbâl İslamındır” mânâsı ile de doğrudan ilişkilidir.  Büyük Şahid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, “İBDA Diyalektiği” isimli eserinde, “İslam ve Zaman” başlığı altında şunları söyler: “Zaman, daire şeklinde sonsuza akış… Ve “an”ı, geçmiş ve gelecek buuduyla idrak ediyoruz; geçmiş ve gelecek ise “an”a nisbetle… Sanki bir bilye yuvarlanıyormuşçasına, sonsuz “an”lar cümlesi. “Ân”lar toplamı değil, “ân”larla belirlenen; toplama ve çıkarma söz konusu oldu mu, sonsuz olmaz… “Sonsuzun yarısı ne eder?”… “Yarı sonsuz!”… Hem sonsuz olsun, hem yarım; olmaz… Bir kelimenin mânâsının harflere taksim olunamayacağı gibi bir bütün; içinde bulunduğumuz “ân”da, hem “ân” idrakı, hem bütün zaman… Zaman bir bütün… Büyük Doğu Mimarı’nın ifadesiyle, “zamanın ucunda” yaşıyoruz… Ve tek bir “ân”da!”(1) Yukarıda son cümlede geçen “zamanın ucunda yaşamak” sözü üzerinde birazcık olsun durmak gerekiyor. Kanaatimce bu söz kendi öz bağlamında iki türlü okunabilir. Birincisi, Allah’ın takdirinde saklı ve küçük kıyamet olarak beliren ölümün her an gerçekleşebileceğine inanmak, ikincisi ise; İBDA Mimarı’nın “sona, en sona geldik” sözünü de hatırlatan olarak, büyük kıyamet öncesi bir zaman diliminde yaşıyor olmamızı hatırlamak. Tam da bu noktada, Allah Resûlü’nün “zaman” ile ilgili hadîsini hatırlamanın tam yeri. Evet; zaman devrini yapa yapa nihaî gayesine eriştiğine göre, öyleyse; zamanın “an”da tecellisi mânâsı üzerinden “İstikbâl İslâmındır” mânâsı da, hakikatta, “zaman ve mekân” itibariyle zâhir olmuş oluyor. Bu mevzuda yine daha evvel zikredilen (El-Mâide 5/3) âyet meâlini tekrardan hatırlatmakta fayda vardır: Allah dini ikmal etti, nimetini tamamladı ve din olarak da İslâm’ı seçti!  “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatında, “zaman, mekânda tecelli eder” veya “zaman “an”da tecelli eder” şeklinde pek çok hüküm cümlesine sıkça yer verilir. Yine İBDA külliyatında “parça” ve “bütün” arasındaki ilişki üzerinden “parça bütünün habercisidir” ve “bütün parçada tecelli eder” önermelerine de sıkça yer verilir. Üzerinden bulunduğumuz mevzu çerçevesinde bir değerlendirme yapmak icab ettiğinde, “mekân” ile “an” arasında sıkı bir ilişkinin var olduğu dikkat çekmektedir. Daha evvel ifade edildiği üzere, zaman “geçmiş”, “gelecek” ve “ân” mefhumları üzerinden anlam kazanır. Nitekim “geçmiş” ve “gelecek”, “ân”a nisbetle anlam kazanmaktadır.  “Zaman, mekânda tecelli eder”, dedik. Zamana “sûret” veya “beden” teşkil eden mekânın, “sûret mânânın aynıdır” hükmü üzerinden, “mekân zamanın aynıdır” hükmüne doğru yol alınır. Böyle bir hüküm cümlesi üzerinden de yeni bir değerlendirme yapmak imkânı doğar ve bu çerçeveden olarak, zamanın ruhunu “geçmiş” ve “gelecek”, mekânını ise “ân” olarak tasavvur etmek imkân dâhiline girer. Dolayısıyla da, “geçmiş” ve “gelecek” mânâsını mündemiç “zamanın ruhu”nu “’an”da tecelli eden “zaman-mekân” olarak okumak daha da mümkün hâle gelir. “Zaman-ân” olmadı mı, ne “geçmiş” ve ne de “gelecek”ten söz edilebilir. Buradan hareketle denilebilir ki aslolan “zaman-an”, dolayısıyla da “ruh”dur. Mekân ise, tıpkı ruhun zâhir olmasında nefsin “araz” hükmünde olması gibi, “zaman”ın mânâsının görünmesi için de “mekân”, “araz” hükmündedir. Yukarıda anlatılanlar çerçevesinde, “Vaad edilmiş topraklar” (“Arz-ı Mev’ud”) ve “Vaad edilmiş istikbâl” (“İstikbâl İslâmındır”) müjdeleri “zaman ve mekân” esprisi üzerinden yeni bir okumaya tâbi tutulsa yeridir. Bana soracak olursanız, bu tür bir mevzuda şu şekil bir okuma yapmak mümkün gözükmektedir: Hazret-i Musa Aleyhisselâm, bütün insanlığa değil, sadece İsrailoğullarına gönderilen bir Peygamberdi. Nitekim “Arz-ı Mev’ud” müjdesi de, bütün bir dünya için değil, sadece belli bir zaman ve mekân için kullanılan bir tâbirdir. Hâlbuki Allah Resûlü, bütün insanlığa, dolayısıyla da bütün zaman ve mekâna gönderilen bir Peygamberdir. Bundan dolayıdır ki topyekûn dünya, diğer bir ifadeyle de yeryüzü, “Muhammedî Nur”un sahibi Allah Resûlü’ne mescid kılınmıştır. Yâni topyekûn zaman ve mekân, Allah Resûlü’nün helâli olarak mutlak mânâda kayıt altına alınmıştır. Diğer bir ifadeyle de bütün bir “varlık, “Muhammedî Ruh” ile nikâhlanmıştır. Dinin niçin namus olarak telakki edildiğini bir de bu çerçevede düşünmek gerekiyor. Namus kavgası üzerinden namus cinayetlerinin derin psikolojisini de yine bu noktalarda aramak icab eder. Fıtrat dini olarak beliren İslâm, fıtrata mugayir hiçbir fiilin bünyeleşmesine müsaade etmiyor. Bundan dolayıdır ki Allah, Müslümanlara din (İslâm, İlâhî Kelimetullah, Kelime-i Tevhid vs.) yalnız Allah’ın oluncaya kadar kâfirlerle savaşmalarını emretmiştir. İlâhî emre itaat hakikate tabi olmak mânâsına hakikatin açık edilmesini de beraberinde getirmiştir. Bunu açık edene mü’min denir. Emre itaat edilmediği takdirde hakikatin perdelenmesi veya örtülmesi mânâsı söz konusudur ki, bunu örten kişiye de kâfir denmiştir. Hakikatin zâhir olmasına dair herhangi bir fiil veya amel, kâfirle savaşın da ta kendisidir. Nihaî savaşın Melheme-i Kübra olmasını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu durumun, “İdeler âlemi” veya “Berzah”taki hakikatinin kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs arasındaki savaş olduğu da söylenebilir. Allah Resûlü’nün gölgesi mahiyetinde zuhur edecek olan ve “İstikbâl İslâmındır” mânâsıyla müjdelenen Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın kıyamet öncesi yeryüzü hâkimiyetini de yine bu çerçevede değerlendirmek icab eder. Hazret-i Musa Aleyhisselâm üzerinden Musevîlere verilen “Arz-ı Mev’ud” müjdesi, önce Hazret-i İsa Aleyhisselâm, ardından da Allah Resûlü’nün gönderilmesiyle birlikte “nesh” edilmiştir. Musevî mizaç üzere zuhur edecek olan Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın yeryüzüne indirilmesi veya nüzulü eşliğinde yeryüzü hakimiyeti ile, Allah Resûlü’ne yeryüzünün mescit kılınması arasında da mânâ olarak doğrudan bir ilişki olduğu söylenebilir. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus şudur: “Arz-ı Mev’ud” müjdesi, yeni zaman ve mekânda tecelli eden hakikatler çerçevesinde nesh edilmiş olup, zaman ve mekânın emrine verildiği Allah Resûlü’nün Müslümanlara müjdelediği “İstikbal İslâmındır” müjdesi ile birlikte, topyekûn zaman ve mekânın aslında “mühürlenmiş zaman” esprisi üzerinden Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın nüzulüne yataklık eden Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın zuhurunun gerçekleşeceği bir zaman dilimine girdiğimizi de göstermektedir. Andrey Tarkosvki’nin “Mühürlenmiş Zaman” isimli kitabının muhtevası bir yana, sırf kitabın isminden dolayı mevzu edildiği düşünülse dahi, bizzat kendi şahsında tecelli eden hakikati “İstikbâl İslâmındır” mânâsıyla örtüştüren İBDA Mimarı, tıpkı “Eski Ahit”i tamamlayan “Yeni Ahit” misâlinde olduğu gibi, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” mânâsını “Zamanı gelmiş fikir” olarak tavsif ettikten hemen sonra, “Zamanı gelmiş bir fikri engelleyebilecek hiçbir güç yoktur” mottosuyla bütün bir insanlığa duyururken, aslında, Allah Resûlü’nün gölgesi keyfiyetini haiz bir noktada, “zaman ve mekânın” kendisine emanet edildiğine de işaret etmektedir. Emanetin ehline verilmesi gerektiği hadîsi malumdur. Buradan şu şekil bir çıkarsama yapmak sanırım yanlış olmaz: “Aslolan mânâdır” ve “mânâlar ona uygun suretlerde tecelli ederler.” Bu mânâdan olarak, “ân”a nisbetle “geçmiş” ve “gelecek”, “suret mânânın aynıdır” neticesini veren “zaman, mekânda tecelli eder” esprisi üzerinden, “İstikbâl İslâmındır” müjdesi de daha bir âyan olur.   Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl, “Gençliğe Hitabe”sinde, “gençlik” metaforu üzerinden “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” hükmüne yer verirken, aslında, “beklenen ve özlenen kahraman”a da doğrudan hitab etmektedir.  Onu müjdelemektedir. Nitekim söz konusu hitaba muhatab olan İBDA Mimarı, “Gençliğin Cevabı”nı “Mühürlenmiş zaman” esprisi üzerinden çok nezih bir şekilde bütün bir insanlığa duyurmaktadır.  Zaman ve mekânın kendisine emanet edildiği “gençlik”, hiç şüphesiz ki “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın bizzat kendisidir. “Halvet Der-Encümen” çerçevesinde söylersek, “Halk içinde Hakk ile beraber olmak” liyakat şartlarını haiz İBDA Mimarı, “gölge” keyfiyetindeki “Halife-İnsan” misyonuyla, “son Âdem” olduğunu da ifşa edercesine, gerek ferd, gerek toplum ve gerekse devlet olarak yaşanan ve yaşatılacak olan olarak temsil edilmeyi beklemektedir.    Dipnot 1-Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği “Kurtuluş Yolu”, İBDA Yayınları, İstanbul, 1995, 3. Basım, sh. 67. Baran Dergisi 639. Sayı

Seçime Dair Birtakım Mülahazalar

31 Mart yerel seçimlerinin genel tablosuna baktığımızda, Ak Parti’nin beklediği neticeyi alamadığını görüyoruz. Neticeden esbaba doğru giden bir usulle meseleye yönelecek olursak bu manzaradaki en büyük âmil, bana göre, milletin Ak Parti’nin “icraat” anlayışının sadece maddî cihetten olmasına bir tepkisidir. İnsanımız artık yapılan hizmetleri tabiî görme temayülünde, yenilik ise hükümet partisinin manevî birtakım gâye ve işlere el atmasındadır muhakkak... Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya’yı ismen de olsa camiye çevirme vaadinin millette zuhura getirdiği heyecan malûm… Ayasofya özelinde, cumhurbaşkanının bu tür keskin çıkışları Ak Parti’ye yakın medyada üzerinde hiç kafa yorulmadan parti propagandası gibi işlendi. Bırakalım medyayı, her vesileyle ülkenin en büyük gençlik teşkilatı olduğuyla övünen Ak Parti gençliği dahi bu açıklamayı sanki hiç duymadı. Seçimden birkaç gün evvel, liderlerinin beyanına rağmen Ayasofya mevzuunda neden kıllarını dahi kıpırdatmadıklarına dair serzenişte bulunduğum partide (Ak Parti İstanbul İl Gençlik Kollarında) yetkili bir arkadaştan aldığım bilgiye göre İstanbul Ak Gençlik kadrosunda Ayasofya açıklamasının seçim için mi söylendiği, yoksa ciddi mânâda gerçekleştirilecek bir vaad mi olduğu kestirilemediğinden cumhurbaşkanına destek verilmemiş. Yani Tayyip Erdoğan’ın “yalan” söylediğine inanan bir gençlik teşkilatından bahsediyoruz. Tabanı bu vaziyette olan bir partinin kurmay kadrosu vicdanları kazurat bağlamış insanlar olsa gerek… Kaleminden ziyade kıçı başı oynayan yazar takımı, rejimin istediği tipte imal edilmiş “Müslüman” danışmanlar, yanlışlıkla Müslümanlar lehine güzel adımlar atıp karşı taraftan fiske miskalinde mukavemet görünce “Lat, Menat, Uzza!”ya sarılan bürokratlar, haysiyet cellatlığına soyunmuş mastürbasyoncu twitter bağımlısı troller... Hâsılı “Hacı sandığımız adamın zir-i bagalde haçı çıktı” meseline konu tipler… Bütün bu sinekler elbette bir pisliğe konmak gerek.  Bütün bu yaşananlar hakkında tamamıyla karamsar bir tablo çizmek de kolaycılık olur. Asıl mücadele seçimden sonra başlayacak ki, bu da İstanbul ve Ankara’da her türlü kriz ortamını kaşımak, istismar etmek, tüm yanlışlıkları CHP’ye yıkmak ve şedid bir muhalefet sergilemekten ibaret... CHP’nin beceremediği fakat sürekli aynı frekansta devam ettiği bu politikayı umarım Ak Parti (iktidarda olmanın verdiği avantaja da sahip) becerebilir. Ülkenin başında Ak Parti hükümeti var ve dolayısıyla titizlikle atacağı her adım kendisine bir artı getirirken CHP hanesine on eksi getirecek… Yukarıda temas ettiğimiz Ayasofya vaadi gerçekleşirse İstanbul Büyükşehir Belediyesi kimin elinde olursa olsun vız gelir ve bu patronun kim olduğunu sünnetsizlere göstermeye kâfidir! Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Büyük Doğu-İBDA gençliği olarak “Yaşanmaya Değer Hayat” uğrunda atılacak her adımda bu yola başımızı koymaya hazırız! Ak Parti iktidarı boyunca genel başlık halinde 10 iyi iş gerçekleştirildiyse 40 kötü iş yapıldığı da artık görülmesi gereken bir gerçek. 15 Temmuz Halk İhtilâli’nin getirisini mirasyedi gibi harcayıp Kemalist ağıza bürünen iktidar, kendine çekidüzen vermezse, bu seçimde aldığı ikazı genel seçimlerde acı bir şekilde öder. Yapılan iyi işlerin de mantar kökü gibi toprağa sahte bağlarla bağlı olduğu, eğer Tayyip Erdoğan’dan 15 dakika haber alınmasa bütün bunların Müslümanların aleyhine döneceği daha evvel bazı vesilelerle vaki olmuştu. En ufak bir sarsıntıda çöküşe geçiyorsak, bizim bir kazanımımız yok demektir bu durumda. “Her şeyin yeri ve zamanını biz biliriz” kibrinden, belki de cesaretsizlik sebebiyle arkasına sığınılan bu sözün etkisinden çıkılmalı ve radikal adımlar atılmalıdır! Sona gelirken, sarhoş geğiriği kadar ehemmiyeti olmayan düşmanımız, seçim sonucunda İstanbul kırmızıya büründü diye sevinmesin; bir Allah dostunun sözünden mülhem, İstanbul gerçek mânâda kırmızıya boyandığı vakit topukları kaba etine vura vura kaçmaya fırsatları kalır mı, kalmaz mı Allah bilir. Baran Dergisi 638. Sayı  

Seçimler ve AK Parti Eleştirisi

Üç büyük şehrin ve bilhassa İstanbul’un (yazının kaleme alındığı an itibariyle) kaybı, Müslümanlarda haklı bir üzüntüye yol açtı. İstanbul, Peygamber müjdesine ermiş kutlu bir şehir ve bu misyona düşman bir partinin büyükşehir belediyesinde bile olsa yönetimi ele alması, şuurlu her Müslümana giran gelir, gelmelidir. Eğer o Müslüman, duygu ve idrak kaybı yaşamıyorsa bu hususu düşünmeli ve sebeplerini sorgulamalıdır.  Türkiye’de seçimlerin demokratik rejimlerin aksine bir rejim değiştirme (Batıcı rejimden çıkıp İslâmî rejime yönelme) ve yine bu minvalde bir beka meselesine (Batı’nın emellerine karşı bağımsız bir Müslüman Türk devleti) döndüğü malumdur. Türkiye’deki ideolojik ve siyasî kavgayı temelde, Batıcı-İslâmcı kavgası diye formüle edebiliriz. Bu ideolojik farklılaşma ve kutuplaşma, cumhuriyet tarihi boyunca neredeyse tüm seçimlerde vardır. Terkkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka’ya teveccühte de bu vardır. Batıcı-Kemalist rejimin sembolü CHP olup, onun karşısında da sağ partiler vardır. Menderes’in asılması da Kemalist zulmün bir örneğidir.  Üstad Necip Fazıl, Batılılaşma ve sefilleşmenin temsilcisi CHP’yi “şekavet ocağı” olarak nitelendirirken son derece haklıdır. Kemalist-Batıcı zihniyetle bütün kurum ve kuruluşlarıyla mücadele edilmelidir. Öyle ki; buna Ak Parti’nin içindeki ılıman İslâmcı veya liberal kadrolar da dahildir. İçimizdeki Batıcı zihniyeti temizlemeden Türkiye’ye kurtuluş yoktur. Kemalist-Seküler-Batıcı zihniyetten ve bunun kurumlarından kurtulmadan da Türkiye’nin İslâm âlemine ve dünyaya İslâm’ın şifasını dağıtması mümkün değildir. Kısaca önümüzdeki engeli-takozu kaldırmadan yürüyemeyiz, amaç ve hedeflerimize varamayız. Eğer Türkiye’nin bir vizyonu varsa ve olacaksa bu mesele mühimdir ve devletlerin dayandığı bir zihniyet ve ideal şartına nazaran bu hususun olmaması er geç beka meselesine döner ve zaten Türkiye’de dönmektedir. AK Parti’nin şehir ve şehirleşmeden maddî imarı anladığı ve güzelim şehirlerimizi beton yığınına döndürdüğü ve bundan övündüğü malum. Ankara adayının (Özhaseki) bu hususiyetle öne çıkması yanında Binali Yıldırım’ın da şahsının mevzuya fazla bir şey katmadığını söyleyebilirim. Ulaştırma meselesi bir zaruret olup tabiî ki betonlaşma gibi görülemez. Ancak yol köprü yapmak ideal olamaz, yol ve köprü ile insanları hangi yola ulaştırıyorsan odur ideal. Yapılan yol ve köprü ile meyhaneye de gidilebilir mektebe de. Bu mevzu mühimdir. Yollar vardır ki yolsuzluk üretir, yollar vardır ki gelirler dağıtır, adalet tevdi eder. Ayrıca yol ve köprü tabiî olarak yapılacak. Buna hiçbir akl-ı selim karşı gelmez (CHP zihniyeti hariç). Şehir mevzuuna dönelim ve tekrar hatırlatalım. Şehir, medine demek: Medine ise medeniyet demek. AK Parti kadroları bir türlü medeniyet tasavvurunu taşıyacak çapa eremedikleri gibi medeniyet merkezi yapacakları şehirlerimizi beton yığınına çevirdiler. Öyle ki bu betonlaşma zihniyet haline geldi ve her işte maddeci bakış öne geçer oldu. Sekülerleşen ve gittikçe idealden uzaklaşan, yolsuzluk bataklığına düşenlerden bahsediyorum. AK Parti’nin siyasî arenada Batıcı anlayıştaki partilerle ve esasen Batı ile boğuşması varlık ve yokluk meselesi haline gelmişken (partinin kapatılma davasından tutun da 15 Temmuz hain darbesine kadar) hâlâ maddeci ve pozitivist bir kafayı yansıtan betoncu zihniyette olması affedilir bir zaaf değildir. Bu zaafiyet er geç sonuçlarını gösterecek idi ve en son; 31. 03. 2019 mahallî seçimlerinde bir ihtar olarak geldi. Bu seçimlerde üç büyükşehir kaybedilse bile Allah’ın bir lütfu olarak Türkiye’nin Batıcı çizgiye tam teslimine geçit açılmadı. Çünkü Türkiye genelinde bakılırsa seçimlerin galibi AK Parti’dir.   Müslüman Anadolu ahalisinin destek verdiği beton kafalaşmış AK Parti değildir. Bu ayrımı da yapalım. Zira uzun süre iktidarda olmanın yıpratmasına karşı AK Parti’nin bu kadar ayakta kalmasının sebebi Anadolu’dur. Asırlardır ekilen İslâm tohumunun bir türlü kurutulamaması ve çilekeş zatları yeniden yeşertmesine borçludur. Tohum eken İslâmî zatları hiçbir zaman unutmayalım. Parti ise bunun su yüzüne çıkmasıdır. Asıl dinamizm İslâmcı mücadele kahramanları eliyle sağlanmıştır. Necip Fazıl, Salih Mirzabeyoğlu ve öbür büyükler gibi. Parti ve seçimler mevzuu göz önünde çok konuşuluyor ancak işin dinamizmi söylediğimiz yerlerdedir. Olaylar değil, olayları raksettiren keyfiyetten bahsediyoruz. Dönüp dolaşıp varacağımız yer orasıdır.  Maddî imar yanında mânâ imarını gözetmeyen kadrolara yazıklar olsun. Kafaları Kemalizm’in ve seküler anlayışın “her şey maddedir” düşüncesi ile insanlara ve maddeye bakan ve pozitivizm zihniyetiyle dolanlara da yazıklar olsun. Bunlar sözde İslâmcı olabilirler ancak kafaları buz gibi materyalisttir. Kemalist zulümlere karşı olabilirler ve hatta mağdur da olabilirler ancak insanı ve kainata bakış açıları onlarla pek farklı değildir, aynıdır. Allah telakkileri farklıdır ancak her şeyi madde ile ölçen bir zihniyetin namazının niyazının da ne mânâya geldiği kuşkuludur. İslâm, iman ve teslimiyet demektir. Namazda ve tüm işlerde niyet ve ihlas şarttır. Bütün bunlar beton zihniyetle uyumlu değildir. Kemalizm’in ‘tek adam’-‘put adam’ı öne çıkardığı ve her türlü maneviyatı küçümsediği malumdur. CHP zihniyeti için vatanın, bayrağın, bir davanın mukaddesatı yoktur. Müslüman Türk’ten ziyade Batı’ya meyleder, Batılı gibi olmak ister. Kemalistler için Müslümanlardan ziyade İngiliz veya Fransız daha makbuldür. Bizim eleştirerek, “ılıman İslâmcı-ılıman laik” dediğimiz ve AK Parti kadrolarında halen çokça olan bu zihniyet sahipleri eziklik gösterip yaranmaya çalışsa bile Kemalist nefreti görürler. Kemalizm terimi her ne kadar dinozorlaşmış bir azınlığı ifade ediyorsa da kalıntılarının bulunduğu Batılılaşma yanlısı (Batı vurgunu yemiş) “garbzede” diyebileceğimiz bu zümrenin vatana ve millete bir hayrı yoktur. Adeta Batı emperyalizminin taşeronu rolü oynar. Batı muhibbi zümreleri Kemalizm ismi altında anabiliriz. Kimi ılıman, kimi açıktan, kimi gizliden Atatürk muhibbidir.  Netice-i kelam betonlaşmanın arka plânında “beton kafa”yı eleştiriyorum. Maalesef AK Parti’de de yaygın, İslâmcı camiada da bu seküler bakış yaygındır. Kemalizm ve sekülerizmin put adamına ve put kafasına benzer maddeyi ve pozitivizmi putlaştıran bu zihniyeti de düşman görmek lazım diyorum. Bu zihniyettekilerin tamamı siyaseten karşı olsalar bile “ilerlemeci” olup teknolojiye taparlar. İtiraf etmeseler bile Batı’yı erdem olarak üstün görürler. Batı yanlısı olup İslâm’ın ruh ve gönül dünyasına düşman olurlar. Tayyip Erdoğan düşmanlığının temelinde İslâm’dan nefret eden pragmatist Batıcı ve değer tanımaz bu zihniyet vardır. Onların bir tezleri kalmamış olup inşacı da olamazlar. Ancak tepki seviyesinde ve yıkıcı rol oynarlar. Biz onlara karşı olurken reaksiyoner değil, aksiyoner olmak ve tezlerimizle ortaya çıkmak zorundayız. Popülist politikalar ve nabza göre şerbet vermeler temelde onların zihniyetinin başka ellerde devamı mânâsına gelir ve bu da bir müddet sonra düşmana imkân ve fırsat doğurur. Şu soruları kendimize ve oy verdiğimiz AK Parti kadrolarına sormalıyız. Eğitim sistemi seküler temelde olarak bencil bir nesil yetiştirirken neredeydiniz? Madde imarı yanında mânâ imarı nerede kaldı? Maalesef ne ekersek onu biçeriz. Milletin irfan tarlasına bir şey ekmeyen karşılık bulamaz. Ağlanıp sızlanma değil sorunları tespit edip çözümler peşinde koşmalıyız. Sorunların temeline inmeyip pansuman tedbirlerle çözüm aramak bir müddet iyileştirse bile sonunda sorunlar büyüyerek karşımıza çıkar. Allah göstermesin bugün İstanbul, yarın Türkiye kaybedilebilir. İktidar, koltuklarda oturmak değil, topluma vereceği olanın icra alanıdır. Siyaset ise devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı olarak, ilim ve sanat ifadesindedir. Fikri hayata geçirmenin bir manivelası ve sisteme bağlı bir şubesidir. Bunlar olmayınca itiş-kakış ve mevki-makam kapma yarışına döner. Siyasî icraat, yol-köprü ve beton yapmak değil insanların ihtiyaçlarını karşılarken (insana uygun imar ile) gönüllere ve kafalara hitap edebilmektir. Bir insanla yakınlık kurmak fizikî olmaktan öte gönül dünyasıyla olur.  Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar, denmiş. AK Parti belediyelerinin ne gibi yolsuzluklar yaptığı ve nasıl adam kayırdığı malumdur. Müslüman bir ülke olmamıza rağmen gelir dağılımındaki bu korkunç dengesizlik kabul edilebilir bir şey değildir. Biz Batı’ya ve Batıcı zihniyete karşı AK Parti’yi desteklemenin zaruretine inandık. Hâlâ da o düşüncedeyiz. Ancak eleştirilerimizi de yüksek sesle yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. AK Partili olabilir, AK Parti’ye oy atabiliriz ancak hiçbir zaman AK Partici değiliz. İslâmî bir dünya görüşüne sahip olanların bir partiyi ideolojik mihrak olarak görmeleri mümkün değildir. Parti siyasî vasıtadır ve hizmet ettiği gayeye ve konjonktüre göre değerlendirilir.  Baran Dergisi 638. Sayı  

Şehirciliğe Dair –I-

Ceddimizden gelen bir sözü şimdilerde daha derinden hissediyorum. İnsan, sahip olduğu şeyden mahrum olduğu zaman veya uzun çabalar sonucu elde ettiği takdirde bir şeyin anlamını daha iyi kavrıyor; kıymetinin bambaşka farkına varıyor. Ceddimiz dört kelimede hakikati ne güzel ifade etmiş: “Ahirette iman, dünyada mekân.” Keşke ceddimizden, büyüklerden ve Kâinatın Efendisi’nden gelen sözleri sahip olduğumuz şeylerden mahrum olmadan anlayabilsek ve ona göre hayat mücadelemizi sürdürseydik. Nasiplenseydik ve anlayabilseydik eğer, keşke ve meğerlerden arınır ahiret ve dünya hayatımızı muvazene içinde yürütürdük. Hemen ölecekmiş gibi ahiret, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışır; fert ile cemiyet, dünya ile ahiret arasındaki ince sırrı idrak ederek medeniyetimizi inşa yolunda olurduk.  Bu sıralar “sûreten” tabirine çok takıldım. Sûret bir şeyin benzeri, fakat aslı değil. Sûret aslına benzerken bir bakıma aslı örten, perdeleyen, gizleyen. Aslın yerine kendini ortaya koyan. Âlimler diyor ki; “inanmayan birisi sûreten insandır.” İnsanî hakikat kime göre, nasıl? Elbette insanî hakikatin merkezinde Allah’ın Resûlü… Allah’ın Resûlü’ne nisbetle varlık anlayışımız yerini buluyor. O’na nisbetle ve uygunluğunca varlık gayemizi sürdürüyor, kendimizi değerlendirme şuuruna eriyoruz. Eşyayı eşyaya, insanı da insana göre değerlendirmek mukadder, kaçınılmaz. İnsanlık âleminde kıyası vahid unsuru Allah’ın Resûlü. Amenna; böyle imân eder böyle amel ederiz. Allah Resûlü’ne nisbetle doğru, güzel ve iyi değerlerini benimseyen ve hayatını bu minvalde tanzim eden elbette insan hükmüne vesile olurken; doğru, güzel ve iyi değerlerini başka yerde arayan, hayatını bu çerçevede yürüten ise “sûreten insan” hükmündedir. Azdıkça, mutlak ölçülere karşı ve düşmanlık taslayıcı davranışlarda bulundukça, “hayvandan aşağı” hükmüne de yolu açıktır. Niye, hayvan kendi varlık gayesi içinde, içgüdü (insiyakî) halinde yaşarken Yaradan’a isyan etmemekte, O’nun rızası noktasından çıkmamaktadır. Sûreten insan ise yaratıcısına isyan ederken, hakikati gizlemekte, birçok insanın imanını zedelemekte, Rabbimizin muradını gerçekleştirirken rızasına muhalif fiiller işlemekte. Sûreten olmak, dış kabukta kalmak, işin künhüne (özüne) nüfuz edememek. Üstad Necip Fazıl Kısakürek (K.S.)’in nefis bir ikilisi: “Gönül sarayımdan tek bir nakış kalmadı/ Dışa mıhlandı gözler içe bakış kalmadı.”  Son iki asırdır yoğun şekilde sûreten Müslüman olarak yaşıyoruz. Kendi medeniyet değerlerimizi hayatımıza yön veren ölçüler olarak almıyoruz. Batı’nın teknoloji putu karşısında dize gelmiş, şaşkınları oynarken, kendi çağlar üstü değerlerimizi onlara benzetme çabasına girmişiz. En büyük sebep, kalp hakikatinde mündemiç ruh ve nefs kutbu ile donatılmış insanın varlık gayesini unutarak, nefsini ruhun emrine veremeyişi, bu şekilde sûreten yaşayışı. Oysa derin ve ince Müslüman, ruhunu nefsine hâkim kılmalı, nefsi ağlatırken ruhunu her daim güldürmelidir. Sûreten bizden gözükenlerin kimi “bu ülkeyi küçük Amerika yapacağım” derken konut problemini Japonya’daki altmış-yetmiş metre karelik evlerle çözmeye çalışmıştır. Bizzat TOKİ başkanının sözü, “beş yüz bin konutu yaparken estetik kaygısı gütmedik.” Hakikati sûreten yaşayan biri aslında ne diyor? “Hayvanları hayvanat bahçesinde kafese nasıl tıkarlarsa, biz de eşrefi mahlukat olan insanları tıkış tıkış üst üste yığdık, beton duvarlarına hapsettik” diyor. Düşünebiliyor musunuz? Cinnet getirilmesi gereken bir hal. Beş yüz bin ev yaptık ve bunları yaparken bir an bile estetik kaygısı gütmedik ifadesini dile getiriyor. Estetik, bedii zevki, güzellik ilmi. Allah’ın Resûlü ne diyor: “Allah güzeldir, güzeli sever”. Mümin her işinde içe ve dışa doğru edep ile güzel hareket etmeli. İçini ve dışını doğru, güzel ve iyi adına hareket ederek nakışlandırmalı. Bütün şehirlerde özellikle girişlerde TOKİ evlerini hemen ayırt edersiniz. Niye? En basit mânâda bütün şehirlerde TOKİ konutları birbirine benzer. Her birinin kendine has şahsiyet ifadeleri yoktur. Tuvaletleri büyük, balkonları küçük, yüksek katlı binaların yanına bir de cami sıkıştırılmıştır. Hepsi dört köşeli ahmak görünümünde. Yere üstten bakıyor, gökyüzüne meydan okuyor. Oysa her yörenin kendine has iklimi, kendine has malzemesi olmaz mı? Her yörenin sıcaklık ve soğukluğu aynı mı? Her yörenin kılık kıyafetinde, örf ve adetlerinde kendine has bir tarz varken ve bu bir millet için kültürel zenginlik ifade ederken, sen niçin bunları dikkate alıp her yerde yapılan konutları bu anlayış etrafında yapmadın? Sûreten Müslüman, hiçbir zaman insanı merkeze alan kaygısı olmamış, makamının hakkını verecek şekilde layıkı veçhile dolduramamış, makamının havasıyla arzı endam etmiş zavallı. Resul diyor ki; adaletle hükmetmezsen, ehil insanları başa koymazsan o devlet İslâm olsa da batar. Adaletle hareket eden batıl düşünce ise hayatiyetini uzun yıllar sürdürebilir. Âlimlerimiz siyasete dair eserlerde Nuşiveran’ı buna örnek gösterirler. Nitekim Emevîler, Abbasîler ve nihayetinde Osmanlı ecdadımızın başına bu hakikat gelmedi mi? Beyefendi beş yüz bin ev yapmış, estetik kaygı gütmemiş. Güzele dair en küçük bir nefs muhasebesi yapmamış. Bu nasıl bir Müslümanlık anlayışı ve tavrı? Müslümanlık sadece namaz kılıp oruç tutmak mıdır? Müslümanlık her iş ve fiilde ahlâkî tavır sergilemek değil mi? Ne zaman insanlarımızı yaptıkları işlere göre değerlendireceğiz. Hazreti Ömer efendimiz bir kişiyi vali tayin ederken o insanın ferdi ibadetlerine bakmıyor. O zaten onun yapması gerekenler cümlesinden. Ya neye bakıyor? Yolda giderken nasıl biri, karakterini insan ilişkilerinden öğreniyor, ehil olup olmadığına bakarak tayin ediyor. Bizde ise ahbap çavuş ilişkisi. Bizden olsun çamurdan olsun. Bizim cemaatten biri, oh oh işler yolunda. Beyfendinin Mimar Sinan’dan haberi olmamış. Mimar Sinan’ın hayat ölçülerine dair merakı yok. Bu kurulun başında rahmetli Turgut Cansever veya onun ekolünden bir insan olsa böyle mi olurdu? Tabii o zaman yiyemez, rantçılıkla peşinde koşamazdınız. Mücahit-müşahit-müteahhit denkleminde yer alamaz, ceplerinizi doldurma imkanından mahrum olurdunuz. Dünyalıklardan olur kafasında güneş gözlüğü, yürüyüşü ile bu dünyayı ben yarattım havasında sadece başı örtülü hanımlarınıza hava attıramazdınız.  Mü’min, kadını ve erkeğiyle acziyetinin ve faniliğinin idrakiyle, mü’min kardeşine ayna olma mevkiinde mutlak hakikati izlettirmeli. Öyle mi gösteriş, lüks ve tüketim cenderesinde? Varlığını bunlara adamış. Sûreten Müslüman. İHH’dan bir arkadaşa diyorum, işleri nasıl yürütüyorsunuz? “Vallahi gönüldaş fakirin yardımı zenginlerin duasıyla bu iş yürüyor.” Güler misin çıldırır mısın? Gülmek ağlamaktan beter. Evlatlarımıza bakıyorum kızlarımız altta dar pantolon, üstte baş örtü; altı Tophane üstü Şişhane. Başörtüyü iğreti bir şekilde taşıyorlar. Oysa başörtü hürriyetin remzidir. Başörtüsünü takan o örtünün manasında eriyip hürriyetini sonsuzluk buudunda yaşamalı. Erkek evlatlarımız ellerinde cep telefonu, saç modelleri, giyiniş ve yürüyüş edaları aynı, tek tip her biri kişiliğinde şahsiyet ifadesi tüttürmeyen varlıklar durumunda. Niye? Sûreten varız, sûreten yaşıyoruz. Sûreten olanların nesli de sûretenden beter olur. İktidar sarhoşu olduk. Allah’ın Resûlü diyor ki (mealen): Ben sizin zor zamanlarda imtihanı aşacağınıza inanıyorum; asıl işiniz, zenginlik anında burada imtihandan başarılı geçeceğinizden emin değilim. İktidar bizi bozdu, belki de böyleydik, iktidar bizi ayna gibi ortaya serdi. İmam-ı Azam Efendimiz bir gün yolda gidiyor. Arkasından halktan biri diyor ki, işte bütün gecelerini ihya eden adam. Oysa mezhep imamımız yarı gecesini ihya etmektedir. Halkta yanlış bir inanç olmasın diye efendimiz o günden sonra bütün gecelerini ihya ediyor. Karşı taraf (muhalif) artık bizi gerici-merici diye yaftalamıyor “İslâm’da bu var mı?” diye. Bizim İslâmî hareket etmediğimizi ifade ediyorlar. İster samimi olsun, isterse samimi olmasın. Bize düşen öncelikle onların samimiyetini sorgulamak olmamalı. Bize düşen karşı tarafın bizle ilgili değerlendirmesinin bizde karşılığının var olup olmaması. “Karşı tarafa sen zamanında şunu yaptın yok bunu yaptın” demek değildir. Elbette bu sözlerin söyleneceği yerler vardır. Lakin öncelikle ben onların “İslâm’da bu var mı?” suçlamasına muhatap mıyım, değil miyim ona bakmalı kendime çeki düzen vermeliyim. Bunun cevabını vicdanımda sorgulayarak hareket etmeliyim. Ancak bu ahlâkî davranışla kalbim mutmain olur, karşı tarafta hürmet uyandırırım. Peygamberimizin Mekke’deki sıfatı unutmayalım “el Emindi!” “Vatan sevgisi imandandır”. Bu dünyayı, asıl (öteki) dünyaya sıçrama taşı bilen derin ve ince mü’min, imanını huzurlu yaşayabileceği, kemalât yolunda ilerleyebileceği bir şekilde muhitini (dünyasını) imar etmeli. Bu yolda gayret sarf etmelidir. Yaşadığı mekânı İslâm’ı yaşamasına katkıda bulunmalı, haram yoları engelleyici, helale teşvik etmelidir. Mekân doğrudan doğruya medeniyet idrakinin tezahürü olurken, aynı zamanda bir medeniyet idrakini hissettiren ve yaşattıran yerdir. Mekân-mimar yapıları mananın sûretleri olurken o manayı insanlara yaşattıran zamanın tecelli yerleridir. Mekân-mimar yapıları hangi değerler manzumesine göre şekillenmişlerse o değerlerle insanları şekillendirirler, ahlâklandırırlar. O yüzden dünyada mekân, ahirette iman. Bu sözü “dünyada başını sokacak alelade bir şey olsun yeter” diye anlarsak yandık. Mü’min olarak dış ve iç mekânlarımızı İslâm’ın izzet ve şerefini gösterici şekilde döşemeliyiz. Yaptığımız evler firavunvari olmamalı, gösterişten uzak bizleri kanaatkâr kılmalı. Şehirlerimiz gösterişli, mescidlerimiz sade olmalı. Apartman Hayatı Son Bulmalı Peşinen söyleyelim ki, iliklerimize kadar hakikat kaygısı güdüyoruz. Ülkemizin nasıl bir badireden geçtiğinin farkındayız. Yeni bir 15 Temmuz girişimi olursa meydanlara çıkmaktan çekinmeyiz. Er meydanında gözükmekten dolayı makam ve mevki talebinde bulunmayız. Er meydanından olmayanların er meydanında olmuş gibi yiğitlik taslamalarına ne denir? Yeter ki, makam ve mevki sahipleri ehil olsun, insanımın derdiyle dertlensin, insanımla hemhal olsun. İktidarın düşeceği gafletin neye mal olacağının farkındayız. Yeter ki, iktidar kim olursa olsun gafletinden uyansın. İktidar bu sözlerimizi “dost acı söyler” babından anlayarak bizi gerçek dostu bilsin.  Batı dünyası mülteci/sığınan insanları, istilacı bir anlayışla değerlendirmeye tâbi tutarken ırkçı temayüllerini artırmakta, İslâm dünyasını hedef göstermekte. İslâm dünyası son yüzyıldır Batı’dan gelen ferdiyetçi ve toplumcu fikir akımlarının etkisi altında kalmakta. İslâmcı görünümlü tiplerde sûreten hakikatlerine nüfuz ettiklerinden, İslâm’ı kimi zaman toplumcu (sosyalizme) kimi zaman da ferdiyetçi (liberalizme) yaslamaktadırlar. Lokomotif konumunda İslâm olması gerekirken sosyalizm ve liberalizmi lokomotif İslâm’ın yerine koymaya çalışmışlar. Batı karşısında tam bir apışmışlık söz konusu. Üstad’ın ifadesiyle –mealen- bütün izmler kendilerinde vehmettikleri güzellikleri İslâm’da bir bir görürler. Bunun yanında yine bütün izmler diğer izmlerde tenkit ettikleri şeyin İslâmî ölçülerle temizlendiğine tanık olabilirler. İslâm’ın izzet ve şerefini gösterici ne muazzam bir ölçü. İslâm zıt kutuplar arası muvazeneyi sağlayıcı mutlak ölçüler manzumesi. Çağları ardından sürükleyici çağlar üstü anlayışın ta kendisi. Ölçüler yerli yerinde, bize düşen İslâm’a muhatap anlayışı kuşanarak yani idrakimizi felç eden Batı kusmuğu ölçülerden arınarak, insanî her alanda eser bazında meydanlarda yer almak. Evet, İslâm ne o, ne bu. İslâm fert uğruna liberaller gibi cemiyeti veya cemiyet adına sosyalistler gibi ferdi yok etmez. Fert ve cemiyet; İslâm her ikisinin hakkını gözeterek zıt gibi duran şeyleri birbirleriyle kaynaştırır. Fert ve cemiyetlerin mahrem haklarını koruyarak, şaheser, ahenk ve birliği sağlar. Batı anlayışının tezahürü olan apartman hayatı, fert ve cemiyet arasını açmış, komşulukları öldürmüştür. İnsanlığı yalnızlığa düşürmüştür. İnsanları birbiriyle kavgalı ve düşman duruma sokmuştur. Oysa mimarlık anlayışımız fert ve cemiyet arası ilişkileri artırıcı, insanları kaynaştırıcı mahiyette olmalı. Bu da hakikatleri sûreten yaşayan ve anlayanların yapacağı bir durum değil. Belediye başkanlarından sadece mimarlık mezunu hakikat sevdalıların yapacağı bir şey. Baran Dergisi 638. Sayı  

Matematik Sanatı

Okul hayatım boyunca matematiği hiç sevemedim. Öğretmenlerimin bunda katkısı büyüktür. Oysa matematiğin sadece bir takım hesaplamalar ve formüller olmadığını, hayatın bir aksi/yansıması olduğunu, Üstad’ın tabiriyle, kemmiyetler yekûnu içinde bir keyfiyeti olduğunu, B. Russel’ın tabiriyle de sadece hakikati değil, güzelliği yani sanatı da ihtiva ettiğini öğrendiğimde elbette çok geçti. Geçenlerde televizyonda denk geldiğim “Sonsuzluk Teorisi” isimli film, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Erkam-Hayat, Sayı, Matematik” isimli eserini yeniden elime almama vesile oldu. Henüz takdim yazısına göz atarken, izlediğim filmde anlatılan Hintli matematikçiden bahsettiğini fark ettim. Daha önce okuduğumda dikkatimi çekmemişti: “Ramanujan isimli bir Hintli, 15 yaşında girdiği Üniversite imtihanını kaybedip, resmi tahsil çevresinden ayrılıyor. Bir gün ona bir arkadaşı, “riyaziye-matematik ve geometri hesap ilmi”ne âit bir kitabı veriyor. İbtidaî bir bilgi kitabı… Bu kitabı okuyan Ramanujan, meseleleri kendi kendine hallederken, yüksek riyaziyede yeni metodlar keşfetmeye başlıyor. Onu Cambridge Üniversitesi’nde imtihana çekiyorlar ve yeni keşifler getirdiği ilmin ana temellerini bile öğrenmemiş olduğunu hayretle görüyor ve buluşlarındaki hakikiliğe hayran oluyorlar; bu basit ve cahil Hintli, çağdaşlarının riyaziyedeki seviyesinden çok üstün bulunuyor…” (s. 8) Ramanujan’ın hayat hikâyesi ilginç. Çalışmalarını çeşitli matematikçilere göndermiş birçoğundan cevap alamamıştır. İngiltere’de yaşayan matematikçi Godfrey Hardy, Ramanujan’ın çalışmalarını gelişigüzel incelemiş bazı teoremlerin gerçekten ispatlanmasının çok zor olduğunu görmüş ve Ramanujan’ı birlikte çalışmaları için İngiltere‘ye davet etmiştir.  İngiltere’de Hardy ile çok parlak çalışmalara imza atan Ramanujan, Brahmanizm dinine mensuptur ve çalışmalarının ilhamının Tanrısından rüyayla geldiğini ve bu tür bir sezgiyle çalıştığını söyler. Karısının aktardığına göre, çalışmaları esnasında dünyayla tüm bağını koparır ve yeme içmeden kesilerek çalışırmış. Filmde Profesör Hardy’e söylediği şu söz –ona mı aittir senaryo mudur tesbit edemedim-, oldukça anlamlıdır: “Tanrı’nın bir düşüncesini açıklamayan bir matematik teorisi hiçbir anlam ifade etmez.” Dinine bağlı bir adamdır ve İngiltere’de kendi beslenme alışkanlıkları (vegandır) sebebiyle yeterli beslenemediği için sağlık sorunları yaşar. Verem olur ve ülkesine döndükten iki sene sonra ölür. Henüz 32 yaşındadır. Ondan kalan defterler, ölümünden sonra da incelenmeye devam eder, hatta Ramanujan’ın yazdığı bu notlar günümüzde kara deliklerin hareketlerini anlamaya yardımcı olarak kullanılmaktadır. Yaşadığı dönemde kendisi hakkında “Ramanujan diyorsa doğrudur” sözü meşhurdur.  Ramanujan’ın Sihirli Karesi olarak bilinen çalışmasında, Her satırın toplamı 139 eder. Her sütunun toplamı da 139 eder. Köşelerdeki sayıların toplamı da aynı şekilde 139 eder. Çapraz olarak sayıları toplayınca yine iki tane 139 sonucuna ulaşırız. Kareleri 4 eşit parçaya ayırırsak 2×2 şeklindeki bu karelerde yer alan sayıların toplamları da 139 eder. İlk satırdaki sayılar Ramanujan’ın doğum tarihini verir: 22.12.1887. Anlayabildiğim kadarıyla Ramanajuan için matematik “ilim”den ziyade bir ibadettir. O, Tanrısından ilhamla aldığı bilgiyi tahlil eder ve ispatlarken, Tanrı’nın yarattığı kâinatın sırlarını çözer. Sanıyorum, İngiliz ilim adamlarını hayrete düşüren de Ramanajuan’ın bu kendinden emin tavrıdır. Teorilerinin doğruluğunu ispatlamasını isteyen Profesör Hardy’e, “ama onlar zaten doğru” diyerek karşılık vermesinin altında yatan sebeb, inancıdır. Hintlilerin veya Arapların matematiğe olan katkısı malûm: Sıfır. (Araplar veya Hintliler neticede Hazreti Adem’in dili olan Süryanice’den türeyen iki dilden birinden neşet etmiş bir bilgidir Sıfır. Varlığının izi ilk insana kadar sürülebilir der Salih Mirzabeyoğlu) “Sıfır”la ilgili ilk mânâlandırmaların Hintlilerden çıkmış olduğu da söylenir ki bu da dinleriyle ve dinlerinin kâinat anlayışıyla sıkı sıkıya bağlı. Bu anlamda mistik bir ortamda yetişen Ramanajuan’ın, rasyonel bir ilim olan matematikte, dahilik derecesinde başarı göstermesi ve matematiği yeni buluş ve teorilere doğru genişletmesi mistik değil “rasyonel” bir durum olsa gerek.  “Matematik ve geometrinin de güzel sanatlar gibi hayatın içinde biraz zevk ve idrak gözüyle görülebilir ve uzmanlık istemeyen bir yanı var” diyor Salih Mirzabeyoğlu. Yine aynı eserde, İslâm tarihinde matematiğe dair büyük bir yekûn tutan verilerden yeterince faydalanamadığımızın altını çiziyor. Batı ve Doğu felsefelerinde matematiğe ve tıbba yer verilmesini bir türlü anlayamayan Cumhuriyet aydınından bahsediyor.  Bu anlamda Erkam isimli eserinde bir matematik tefekkürü ortaya koyuyor ve matematik zevkine, matematiğin sevdirilmesi ve hayatın içinde tefekkür edilebilmesine dair pek çok misal veriyor. İşte onlardan biri, Ramanujan’ın durumuna da işaret eder: “Georges Ifrah, araştırmaları sırasında: Ortalık, ciddi insanlar bir yana, sözü durmadan kendi uzmanlıklarına getirmek isteyen tuhaf insanlarla doluydu doğrusu. Ama onları ikna etmek gerekiyordu; çünkü görünüşte değersiz olan önemli gelişmelerden haberdar olmak ve ayrıca benim gibi işe yeni girmiş birinin yapacağı her türlü yorum hatasından kaçınmak için araştırmayı onların denetimine bırakmak kaçınılmazdı. Benim matematikten başka bir şeyle ilgim olmadığı için, onları yalnız ciddiyetime, dürüstlüğüme, işin önemine inandırmam yetmiyor, “rakamlar” ile “matematik”in aynı şey olmadığı düşüncesine de alıştırmam gerekiyordu. Hadiselerin akışı beni bu mevzuda haklı çıkaracaktı. Her şeye rağmen vakıa enteresan. Rakamlar öylesine cisimsizleşmiş ki, sonunda çok insanca oldukları, hattâ şiire âit bir cevher oluşturdukları çağlar unutulup gitmiş. O kadar ki matematiğe hiç yeteneği olmayanlar, onları kendi yoksunluklarının veya horgörülerinin nesnesi haline getirmişler. (…) Bu, teknisyen ve maddeci toplumumuzda kemmiyetin anlamının, keyfiyetin anlamına nasıl açık bir biçimde baskın geldiğini söylemektir.” (s. 11) Matematik ve hayat, matematik ve sanat, matematik ve mistisizm, Ramanajuan’ın bir ibadet zevkiyle matematik yapması; matematiğe yakıştıramadığımız ne kadar şey varsa, hepsinin iç içe bir mimari belirtiyor olması… Matematik belki de Augustine’in dediği gibi, “ilahî bilgeliğin formu”…  Baran Dergisi 638. Sayı

Tabiat Karşısındaki Çaresizliğim ve Onun Tetiklediği Nefret

Tüylerinizi diken diken edecek, benden nefret etmenize sebep olacak birkaç hususu alâkanıza sunacağım... Niyetim, gözden kaçırmış olduğunuz güzellikleri fark etmenizi sağlamak ve bu güzelliklerden ne kadar nefret ettiğimi anlatıp, aynı zamanda içimde Etna Yanardağı kadar birikmiş öfkeyi istifra etmek! Savulunuz musikişinas, her şeyi bilen, her şey hakkında lakırdı etmeye hevesli, tabiat savunucuları ve ahlâkmetreliğe soyunmuş, ruhundaki açlığı dilencilere duyarlı gözüküp, iki para karşılığında aciz ruhlarını doyuran sefil ceset torbaları... Tabiatta hiçbir ânın tekrarı olmazken, dünya nasıl oluyor da aynı şekilde her badirede “hayatta kalmayı” başarıyor anlamış değilim. Ben tesadüflere pek aldırış etmeyen, “madem öyle yaptın, nah bu da karşılığı” diyen o heriflerden biriyim. Ettiğimi buluyorum herhalde... Zannedersem insanları hubris emellerime alet edişimden ötürü, şu hastalık alacaklı gibi yakama yapıştı: Tabiatın bir insan tarafından karşı konulmaz oluşu beni uyuz ediyor. Uyuz köpekleri bilirsiniz hani, kaşınır dururlar, olur olmadık her şeye ruh hastası gibi tepkiler verir. Hâlim böyle. Vücudumun değişik yerlerinde kızarıklık, döküntü ve yaralar ne gezer? Keşke olsaydı! Yaşadığım şehir lohusa gibi, bir göğsünden oluk oluk kötülük diğer tarafından ise iyilik akıyor. Ben ise bu şehrin hemen her yerinde istediğim gibi hareket edebilme kuvvetine ermiş birisiydim. Bir gün bir şey oldu ve ben âniden tabiatın esrarengiz ahengine kafayı takıp, huzursuz bir adam oldum. Eski zevk ve sefa süren, rüşvetsever şaşaalı vakitlerimi özlüyorum. Artık bir kuşun cıvıltısı, bir köpeğin havlaması, komşumun cam kenarına koyduğu o çiçekler; bunların hepsi beni hiddetlendirmeye yetiyor da artıyor... Tabiatın bu basit, gözden kaçırılmış güzelliklerinden uzaklaşabilmek için “Alaaddin’in Lambası”ndan çıkmış bu şehrin ‘taşkent’ kısmına taşındım. Görüş menzilimde zevkten bihaber, hiç de estetik olmayan mimari yapılar sıralıydı; bu manzara bana iyi geldikten sonra, sizin ruhunuzu sıkıyorsa ben ne yapayım? O eski, köhnemiş birbirlerini önemsiyormuş gibi yapan insan sürüsünün arasından kaçtım. Artık miyavlayan kediler, takla atarak kümese inen güvercinlerin kanat seslerinden ve camımın kenarına yumurtlayan kumrunun sesinden kurtulmuştum. Tüm bunlardan kurtulmuşken, bu sefer gökyüzüne daha fazla yaklaşmıştım. Olsundu, gökyüzüne karşı yapabileceğim hiçbir şey yoktu, zaten taşındığım sitenin üstünü komple taşla kapattırabilirdim de, bunu yapabilmek için uzun uzadıya uğraşmam gerekiyordu. Emrimde onlarca çalışan vardı, hiçbir şey yapmadan evimde durup bu tabiat düşmanı hastalığımın geçmesini bekleyebilirdim. Maalesef ki, ben bazı kişiler gibi ağacın dalında olgunlaşacak olan bir armut değildim. Öylece duramazdım, kendi çapımda muhakeme yapıp tabiî güzellikleri yenmem gerektiğine dair uçuk bir fikre kapıldım. Güneş girmez karanlık odamda oturdum ve nöbetlerimden bir tanesi daha beni buldu! Bu insanüstü kudrete nail, biz toplumun üst kesimindeki insanlar tarafından bile zaptedilemeyen tabiat; bu ki üzerine şiirler, resimler, musikiler icra edilmiş, üzerine savaşlar verilmiş, bizim var olmamıza vesile olan şey; bu acayip söz dinlemez, laftan anlamaz, dili olmayan, -tabiatın dilinin sevgi olduğunu savunanlar olacaktır, ne yazık ki yanılıyorsunuz -kaşını gözünü iki yumrukla açamadığımız kavrayamadığımız şey yok mu... Tüylerimi diken diken ediyor. Bir gün kıyafet dolabımdaki para dolu çantalardan birisini yanıma aldım. Ben böyle bir zatım, para olduktan sonra kıyafete ne lâzım kuzum? Daha evvel şehrin en iyi psikoloğunu huzuruma getirtmiş, el pençe divanda bulunan doktora ahvâlimi anlatmıştım. Doktorun beni teskin edip, bu tabiat denilen şeyin bir an olsun yolundan sapması sonucunda tüm insanlığın başına neler gelebileceğini anlatması neticesinde, rahatlar gibi olmuştum. Doktor bana kıyametten ve ondan sonraki safhadan biraz bahsedince ne kadar kötü ruhlu bir adam olduğumu idrak edivermiştim. Sahi nasıl da anladım böyle biri olduğumu? Demek ki, sandığınız kadar kötü birisi de değilmişim. Neyse, size asıl benden nefret etmenizi sağlayacak, belki de saçma bulacağınız bir şey söyleyeceğim, doktora ne sordum dersiniz? “Yav” dedim, “doktor, bana ne ki ya?”, “anlamadım efendim ‘bana ne derken’ neyi kastediyorsunuz?”, “bu kıyamet kopsun, nasıl kopar?”... Bu ezik, aşağılık ne idüğü belirsiz “saygı” denilen şeyden nasibini almamış köpoğlusu doktor bir anda kalktı, çantasını alır almaz beni terk etti. Hani romanlardaki satırlara hayat veren bir senaryo vardır, bir adam bataklığa düşer sonra panikler ve yavaş yavaş batmaya başlar, kendisini ölüme götürecek paniği yenebilmesi için bir dal parçası yeter, kurtulacağını sanır... Ben de öyle yapmaya çalıştım, olmadı! Dünyanın çivisini biraz daha gevşetmek maksadıyla bir gökbilimci ve bir de meteorolog ile ortak toplantı ayarlattım. Uşaklarım sağ olsun, gerekli kişilere gerektiği kadar ücret ödendiği takdirde her şeyi kolayca halledebilirler. Herkesin bir fiyatı yok mudur? Şimdi böyle söyledim diye bazılarınız kızacaktır, günümüz toplumu neredeyse dünyanın her yerinde köle-efendi ilişkisiyle bağlantılı değil midir? Ahlâk, prensip falan bırakın bu palavraları, doğruyu söylediğimi siz de iyi biliyorsunuz. Neyse ben bu durumdan memnun birisi olarak mevzuuma devam edeyim: Toplantı yaptığımız biri sönük yüzlü, diğeri de pespaye tipli iki adama şikâyetlerimi ilettim. Araştırıp menfi bir şekilde bana geri dönüş yapmaları için bir ay müddet verdim. Aradan geçen bu süre zarfında benliğimi paramparça eden suallere cevap bulunamadı. Ya ben onları anlamadım yahut da anlamak istemedim! Ben işin daha mistik tarafındayım! İnternette gezinirken bir filmin sahnesine ait olduğunu öğrendiğim şu sözlere tanık oldum: “Bu sabah doğaya yakınlaşma ihtiyacı hissettim. Doğaya yakın olmak tüm tasalarınızı alıp götürür. İnsan doğaya yakın olmalıdır. ‘İlham perime neden saklandığını sordum. O da asıl saklanan sensin’ dedi. Yüzümüzü örten maskelerin esiriyiz. Eğer maskemizden kurtulabilirsek, gerçeğin güzelliği bizim olacaktır. Bu sabah kendime dair mesai yapabilmek için dağa çıktım. Doğa, kendimizi görebileceğimiz bir aynadır.” Bu ifadelerin bir anlığına da olsa hoşuma gittiğini sanmıştım. Sonra bu filmin senaristini öldürmek istedim, suç mu? Ressamlar özellikle 20. yüzyılın başında çalışmalarını daha gerçekçi yapabilmek adına tabiatla iç içe yerlerde çalışmayı yeğlemişlerdir. C. Monet, S. Dali, P. Picasso’nun bazı san’at eserleri dört duvar, ücra köşelerde yapılmamıştır. Bu yüzden resimden de nefret ettim! Hatta Dali’nin ağzında yosun, elinde fırça, bir ‘can simidine’ monte edilmiş tuval ve çalışma masasıyla denizin ortasında resim yaptığı bir fotoğrafa rastlamıştım. Tabiata karşı savaş açmam gerektiğini ilk hissettiğimde, nereden başlamam gerektiğini bilmiyordum ve şehrin yirmi dört saat açık kütüphanesine gitmiştim. Burada tabiatın kuvvetiyle alakalı bir kitaba rastlamıştım. Kitapta “teslim olduktan sonra rahatlanabileceği” yazıyordu. Mamafih bu bana yaraşır bir şey değildi! Hiçbir şekilde tabiata diş geçiremedim ve neticede kasvetli evimde bir sinema sistemi kurdurttum. Dünyanın sonunun geldiği ne kadar film varsa sipariş ettim. Bu hareketim kısa süreliğine de olsa inleyişlerim azaldı. Ta ki yeni parti sipariş ettiğim kaotik filmlerin arasından sizin bayılacağınız o yapıt çıkana kadar. Yetkin kişiliğimin her zerresiyle sizi temin ediyorum, bunlar bir adamın rüyası falan değil, hayır yazımın sonunda bunun bir rüya olduğunu söyleyip, ucuz ayak oyunlarıyla sizi kandırmayacağım. Ben ki, ömrümün bu güzel günlerini iğne üstünde yaşayan, kendimden başka hiçbir dünyevî varlığın kudretine inanmayan insan olarak size tabiat düşmanlığı aşılayacak şu şiiri ileteyim de neşeniz yerine gelsin. “yazık, ilgi fukarası köpek hâlâ Gönül çelme hevesiyle sürtünür Katilin çevik bacaklarına. Heyhat yeşil gölgeleriyle karaağaçlar Köyün kıyısında bir çocuğa Tecavüz eden adamı korur hâlâ. Kör, yardımsever toz Bugün bile bizi kaybettirmeye azmettirir Katillerin izlerini.” Sonra uyandım ve celladına kafasını uzatan mahkûm gibi, önce korkarak derin bir nefes çektim ciğerlerime... Kafamı camdan dışarı çıkarıverdim; kedi kendini sevdirmedi diye, babasının karşısında saçını başını yolan yarım metrelik bir kız çocuğu gördüm... Bundan güzel manzara olur muydu ya? Bu anlattıklarımın rüya olmadığını söylemiştim, eh kusura bakmayınız, baksanız da pek fark etmez de neyse... Şanslısınız ki -yazının tamamından anlaşılacağı üzere- ben dosdoğru bir adamım. Şöyle düşünün, bunların rüya olmadığını söylerdim, bu notları bir yerde bulduğumu falan söyler sizi kandırırdım. Ama işin eğlencesi kalır mıydı? Baran Dergisi 637. Sayı  

Karanlık Çağın “Demokrasi” Aldatmacasına Aydınlık Çağın “Yeni Dünya Düzeni”ni Teklif Eden Büyük Mütefekkir

Batı, emperyalizminin eşkıyalığını dünyaya BM aracılığıyla hâkim kılıp “modern-çağdaş kölelik düzeni” olan “demokrasi”yi kullanarak yeryüzünü hile ve metazoriyle sömürmektedir. Bunu normal gösterebilmek, daha doğrusu insanları aldatmak için ise, önce toplumu kitleselleştirmekte, sonra da aptallaştırıp narkotize etmektedir. İnsanlara “yanlış bilinç” aşılayarak, toplumu “telegram toplumu” haline getirmektedir. Bu aldatmacayı gören ve sistemi çözen çok az sayıdaki insana da, başta fizikî olmak üzere çeşitli işkenceler uygulayarak, boyun eğen, edilgen insanlar haline getirmek suretiyle yollarına devam ediyorlardı. Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu’na da fizikî işkence ve insanlık tarihinin en soysuz uygulaması olan “telegram” işkencesi yaparak teslim alacaklarını sandılar; boyun eğeceğini zannederek yanıldılar. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu büyük bir kahraman olarak direndi, onlara teslim olmadı. Çünkü arkasında Allah dostları vardı. Telegram işkencesini yapan “gladyo”nun köpekleri, Kumandan’ı teslim alamayacaklarını anlayınca, o mübarek, büyük insanı şehid ettiler. Vefat etmeden önce bir arkadaşımıza telefon açarak sözlerini kayda almasını istiyor ve telegramcıların kendisini öldüreceklerini söylüyor. Kısa bir zaman sonra tansiyonuyla oynuyorlar, onu şehid ediyorlar. Bütün emperyalist ülkelerin yanıldığı bir şey var; o da Kumandan’ın, onların insanları insan olmaktan çıkararak, köleleştirip yönettikleri, insan fıtratına aykırı “demokrasi”lerine karşı insanın insanca yaşayacağı, özgürleştirilmiş, yaşanmaya değer, aldatmayan, yabancılaştırmayan “yeni bir dünya düzeni” modelini kurarak, sonlarını hazırlayarak şehid olduğu. İslâm’ın dünya görüşü olan “Başyücelik Devleti” kurulacak, İslâm ve insan düşmanı olan telegramcı katillerden Kumandan’ın hesabını sorulacaktır. Bütün dünyada emperyalizmin sonunu getirecektir. Batılı emperyalistlerin tekerine çomak sokan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, çağlarının egemen anlayışlarını aşabilen, kendi zamanlarının bilim anlayışındaki geçerli paradigmaların “gerçekliği açıklamakta” insan zihnine engel olmaya başladığını görerek, yeni paradigmalar etrafında kapsamlı yeni açıklamalar getirebilen kişi. Sanatta, insanın hayata ve insanî ilişkilerine yeni bir gözle bakabilmesini kolaylaştıran, yeni anlatımların öncülüğünü yapabilen kişi. Belirli bir toplumun içinde yaşarken onun “harcıâlem” değer ve normlarına karşı eleştirel bir tutum takınabilen kişi. Belirli bir toplum biçiminin yaşama üslubuna ve bu belirli toplumun insanî ilişkileri sisteminin gereklerine göre işletilen toplumsallaştırmasına (sosyalizasyonuna) eleştirici bir tutumla bakabildiği için o toplumun değer ve normlarına karşı çıkan ve o toplumla uyuşmayan kişi. Son çağların en büyük devrimcisi. İslâm’a nisbetle dünya görüşü olan “Başyücelik Devleti” modeliyle “yeni bir dünya düzeni” teklif eden Kumandanımız “demokrasi” için şunları söylüyor: “Demokrasi teranelerinin ortalığı kapladığı, halkın halk tarafından idaresinden veya hakimiyetin milletin olduğundan en çok bahsedildiği bir devrin insanıyız. Oysa halkın halk tarafından idaresi ve milletin hakimiyetinden bahsetmek boş bir gevezeliktir; kavramı, mânâsının katiyetiyle ele alırsak, hakikî demokrasi hiçbir zaman mevcut olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır. Çok sayıdakilerin, az sayıdakileri idaresi tabii nizama aykırı olduğu gibi, işin garibi, daha çok idare etmeye talip olanlar tarafından ileri sürülen demokratik talepler, onlar iktidara gelince de, idare edenlere mahsus imtiyazlarla zırhlanarak istenmez olur. Ve tabii ki “kanun önünde eşitlik ilkesi” de her zaman idare edenler lehine bozulan bir ibredir.” Yine büyük mütefekkirin tesbiti: “Bugün hukukla vakıa, metinle ruh, mevzuatla tatbikat arasındaki fark gittikçe genişlemektedir; dünyada mevcut birçok anayasa tamamen göstermeliktir ve tarif ettikleri rejimin memlekette olanla hiç bir alakası yoktur... Anayasa adeta mevcut rejimi gizleyen bir paravana vazifesi görür!..” Çağdaş-modern köleliğin saklanmış hali olan düzenlerini kabul ettirmek için bizim bilincimizle oynuyorlar. Gerçeği anlamamıza engel oluyorlar. Bize gerçek dünyayı değil de kendilerinin göstermek istedikleri, reel olmayan yalan bir dünyayı “gerçeklik” diye sunmaktadırlar. Ve bizi bu dünyanın değiştirilemeyeceğine şartlandırıyorlar. Toplumsal yaşamımızda, haksızlığa, adaletsizliğe, zulme başkaldırının ölçülerine göre yaşadığımız hayattan koptuktan sonra bilincimizi değiştirmeye başladılar. Ardından da dışarıdan toplu tüketim alışkanlığı pompalanarak insanlar, insan olmaktan çıkarılıp tüketim makinesine dönüştürüldüler. İnsan, kendi dış gerçekliğini, özgür ve kendi toplumsal konumuna göre geliştirdiği algılamalarına göre değil de, kendisinin dışında hazır bulduğu, verili dış gerçekliği benimsetmeye yönelik yanlış/çarpıtılmış algılamalarla idrak etmesinden kaynaklanan bilinç biçimi… İnsanın doğumuyla hazır bulduğu verili toplumdaki toplumsallaşma sürecine göre kazandığı bilinçlilik biçimi. Verili toplumu nesnel bir olgu gibi kabul ettiren, değişmez ve değişmesine de gerek olmayan tek gerçeği dış gerçeklik biçimi olarak algılamayı dayatan bilinçlilik biçimi. Bu çarpık bilinçlilik biçiminin oluşumunun toplum yaşamında benimsenmesinin nedeni ise, çeşitli boyutlariyle ele alınması gereken tam bir yabancılaşma olgusudur. Bu olgu ise bazı insanların daha çok denetleyici konumunda, bazı insanların ise daha çok denetlenen konumunda bulunmasıyla kültürel ve toplumsal yaşama etkin ya da edilgen katılma biçimleriyle intikal eden kesimlerden olması ile ilgili bir olgudur. Bu yanlış bilinç, toplumu narkotize edip gerçeklerin anlaşılmasından uzak tuttuğu için bugün toplam milli gelirin yüzde 86’sı Türkiye nüfusunun yüzde yarımı tarafından kullanılmaktadır. Geriye kalan yüzde 14’ü ise nüfusun yüzde 99,5’i tarafından kullanılmaktadır. Dünya eşkıyalık teşkilatına dönüşen Batı emperyalizmi, diğer ülkeleri sömürmek için şapşallaştırıp uyutmak amacıyla “demokrasi”yi kullanmaktadır. Daha önce yukarıda belirtilen etmenler ise yabancılaşma olgusunun oluşumunu belirleyen etmenler değil. Kendisi somut bir olgu olan yabancılaşmanın hissedilmesinin derecesini belirleyen etmenlerdir. Zihinsel emek ve bedensel emek ayrımı ile kırsal kesimde yaşamak ve kentlerde yaşayanlardan olmak da toplumsal üretim sürecine olduğu kadar, toplumsal yaşama da etkin ya da edilgen katılma biçimlerinde katılmamızı belirleyen nedenlerdir. Modern toplumlarda yanlış bilincin yaygınlaşmasındaki etkenler ise kapitalizmin sanayi kapitalizmi aşamasına varmasından sonra mutlak yoksullaştırma yerine, göreli yoksullaştırma olgusunun başlamasıdır. Bu sayede tüketimin demokratize edilmesi, kendisi geliştikçe insanların insanî değerler açısından gelişmesine karşıtlık duymaya başlayan toplumsal sistem içinde tüketimin yitirilen insanî değerleri telafi edici aldanıma dönüşerek bir tüketim ideolojisine dönüşmesidir. Modern toplumlardaki insan ve insanî ilişkilerini anonim kimlikli kişiler arası ilişkiler görünümü kazanması, bunun sayesinde reel konumundan doyum bulamayan insanların görünümlerini düzenleyerek (üst sınıf ve tabakalardan kişiler gibi giyinerek-konuşarak onların yaşam biçimlerine özenerek) asılsız kimlik ve statüler edinebilmeleri (ya da görünümün fetişleştirilmesi) ve kitle kültürü olgusu içinde eğlence ve bilinç endüstrisinin büyük ölçüde biçimlendirip belirleyebildiği kültürel beğenidir. Düşünce olarak kalıplandırma ve yaşama üslubu aracılığıyla işlerliğe kavuşturulan hegemonik ideolojinin kitle toplumu, insanların da yeniden üretiminde yer aldıkları süreçler içinde üretilmesi, yeniden üretilmesi ve tüketilmesidir. Bize ihtiyaçmış gibi yansıtılmaya çalışılan şeylerin en önemli yanı; bunların benimsetilmesinde en etkin yolun, bu tür gereksinimlere açılmamızı sağlayacak yapay değerlere dayanan bir yaşama üslubunun benimsenmiş oluşudur. Başka bir önemli yanı da, bu tür gereksinimler bir kez benimsenince, bunlara alışan kişinin yapay ihtiyaçlara rasyonellik kazandıran yaşama üslubuna karşı eleştirel bir tavır takınmasını güçleştirmekte oluşudur. Gerçekte o zamana kadar bir ihtiyaç duymadığımız şeylere karşı bizim dışımızda düzenlenen yeni gereksinim doğurucu uyarılara yanıt olarak ve o uyarı ile karşılaştıktan sonra günümüzün toplumlarında insanın gereksinimlerinden çoğu bu niteliktedir. İnsanın kendinden, kendi ölçülerine, kendi anlayışına bağlı olarak ortaya çıkan ihtiyaçları azalmaktadır. Bunun yerine “tüketim ideolojisi”nin yaygın olduğu bir topluma geçildikçe insanlar endüstrinin belirlediği gereksinimlere sahip olmaya başlamaktadırlar. İnsanın, kendi potansiyellerini sınırsızca gerçekleştirilebilmiş insan durumuna erişmesinin yalnızca maddî üretkenlik artışıyla sağlanamayacağı bir bedahettir. Bunun için değerlere ilişkin tüketim biçiminin ve bunun temelindeki “ihtiyaçlar ideolojisi”nin de değiştirilmesi gerekmektedir. Baran Dergisi 635. Sayı