Yazarlar
Tüm Yazarlar
Gerçeklerle Yüzleşmek

Çatışmalar, tatbikat hazırlıkları, bombalama tehditleri, mülteciler derken bir hafta daha Suriye’de sözde milletlerarası güçlerin peşreviyle geçti. Amerika, eğer ki kimyevî silah kullanılacak olursa Esad rejimini vurmakla tehdit etti. Fransa ve İngiltere de Amerika ile bu konuda aynı fikirde. Rusya, İdlib’de sıkışıp kalmış Müslümanlar arasından ileride kendi ülkesinde tehdit olması muhtemel olanların temizlenmesi için geri kalan bütün sivillerin öldürülmesi yahut yerlerinden yurtlarından bir kez daha edilmesine şimdiden hazır. Nerede akan bir Müslüman kanı varsa tıpkı leş kargaları gibi hemen orada kalabalık sürüler hâlinde beliren İran da şimdiden Esad rejiminin unsurlarıyla beraber mevzilere yerleşmiş durumda. Türkiye ise bölgede yeni bir insanlık dramı yaşanmasın diye bundan iki hafta evvel yapmış olduğumuz değerlendirmede de bahsettiğimiz bütün kartları masaya açmış vaziyette. Tahran Zirvesi Geçtiğimiz hafta düzenlenen Tahran zirvesinde tarafların yapmış oldukları açıklamalara bakarak şunu rahatlıkla ifâde edebiliriz: Bugüne kadar Rusya ile Türkiye arasında süregelen balayı bitmiş bulunmaktadır. Şimdilik karşılıklı anlayışın hâkim olduğu bu münasebetin ilerleyen günlerde çeşitli anlaşmazlıklara ve daha da ilerisinde bir gerilime evrilmesi mukadderdir. Bu sebeble Türkiye’nin dış politikası için Rusya tek başına bir dayanak noktası teşkil edemez. Devlet de bunun farkında zaten. Her ne kadar Rusya kendi kafasındaki çeşitli siyasî tasarımlarda Türkiye’ye bir rol veriyor olsa da kafasındaki tasarımların bölgenin gerçekleriyle çelişiyor olması bu mukadderatı doğurmaktadır. Eğer ki Rusya Esad üzerine hesab yapmaya devam edecek olursa, orta ve uzun vadede onunla beraber kaybetmeye mahkûm olacaktır. Bunu ne yazık ki idrak edemiyor ve iş bir müddet sonra devletin çıkarlarından da öte karşılıklı itiş kakışın doğurduğu inada dayanıveriyor. “Onlar öyle istediği için ben de böyle yapıyorum” diye bir politika bilhassa Ortadoğu coğrafyasındaki hiç kimseye kazandırmamıştır ve kazandırmayacaktır da.  İran’ın izlediği politika aslında Rusya ile daha uyumlu. Bölgede cereyan eden iç savaş İran’ın Akdeniz’e sokulmasına vesile olduğu gibi yaşanan kargaşa ortamında akan Müslüman kanından son derece memnunlar. Rusya’dan farklı olarak İran açısından Esad’ın stratejik önemi daha büyük. Çünkü Suriye’de, son dönem çokça moda olduğu şekliyle ifâde edecek olursak, yerli ve millî bir yönetim iktidara gelirse, İran bir daha o topraklara ayak bile basamaz. Demografik yapı ile İran’daki rejim birbirine taban tabana zıt. Bu sebeble Esad’ın iktidarda kalması İran için çok önemli; tabiî acaba İran’daki rejim ne kadar ayakta kalabilecek, bu da ayrı bir mesele. Türkiye İdlib, diğer tüm ülkeler ziyade aslında Türkiye’nin birinci öncelikli meselesi. Suriye’deki iç savaştan kaçan ve Türkiye’nin de girişimleri sayesinde İdlib’e sığınan bir kaç milyon insanın Türkiye’den başka başını çevirebileceği kimseleri yok. Bizim açımızdan da orası ve orada yaşayanlar Anadolu’nun tabiî parçaları. Bunun diğer tarafında, eğer ki İdlib’i hedef alacak bir saldırı başlatılacak olursa bunun bütün maddî yükü Türkiye’nin omuzlarına bineceği gibi bölgede Türkiye’nin kontrolündeki alanlarda da otoritesinin sarsılması söz konusu. İdlib dışında Suriye’nin diğer kuzey ve doğu bölgelerinin de Amerika destekli PKK-PYD tarafından tutuluyor olması da diğer bir sıkıntılı mesele.  İdlib özelinde mesele diğer pek çok açıdan değerlendirilebilir, üzerine çokça şey de söylenebilir, Türkiye için de birçok alternatif değerlendirmesi yapılabilir; fakat tüm bunları kapsar mahiyette bize kalırsa esas olan Türkiye’nin artık kendi gerçekleriyle yüzleşmekten daha fazla kaçamayacağıdır.  Bir kere en başta her zaman ifâde ettiğimiz üzere fikir meselesi... Ekonomik kriz, siyasî kriz, şu kriz, bu kriz derken görünen o ki Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne şeklen geçilmiş olsa da devletin keyfiyetinde beklenen değişim bir türlü gerçekleşememekte ve bunun sancıları da artık milletimize dek sirayet etmektedir. Türkiye’nin içinde bulunduğu şu şartlardan çıkışını mümkün kılacak yegâne faktör ise yaptığımızı ve ettiğimiz birbiriyle çelişmekten kurtararak verimlendirecek bir fikir mihrakına bağlı hareket etmekten geçmektedir. Türkiye daha burada kendisi olmamış; ekonomisi taşıma suyla dönen, savunma sanayinde dışarıya muhtaç, hukuk ve eğitim gibi alanlarda kısır hâliyle kime ne teklif edebilir ki? Fakat diğer taraftan bir yandan olmak ve aynı zamanda oldurmak da bu işin bir diğer veçhesi elbet. Yoksa “aman Türkiye bunlara karışmasın da kendi oluşunu tamamlasın” demiyoruz. Bilakis karşılıklı diyalektik bir oluş sürecinden bahsediyoruz ki zaten ancak böyle olur ve olunur. Tekrar Suriye’ye dönecek olursak... Türkiye’nin İdlib’in güneyinden başlayarak Suriye’nin Irak sınırına kadar uzanan 100 km derinliğinde bir alanı, karşılaşması muhtemel bir göç tehdidini gerekçe göstererek, “milletlerarası hukuk”a da uygun olması için kendisini tek taraflı garantör ilân edip, vatan savunmasını bu coğrafyaya taşıması şarttır. Bahsettiğimiz alanları terör unsurlarından temizleyip, Türk bayrağını göndere çekmeli ve Suriye’de gerçek bir düzen tesis edilinceye kadar da bu bölgeden ayrılmamalıdır. Afrin ve Cerablus’daki gibi bir yönetim modelinin yine aynı şekilde bahsettiğimiz bölgede de uygulanması gerekmektedir. Ayrıca Suriye dışında sürgünde yaşayan Suriye’nin gerçek sahibleri de bu bölgeye süratle yerleştirilerek, Şiîleştirilmek istenen Suriye demografisi yeniden eski hâline döndürülmelidir.  Rusya, Çin, Amerika ve Avrupa arası denklemde Türkiye’nin böylesi bir girişimde bulunması zannedildiği kadar büyük bir gürültü de çıkartmayacak ve muhtemelen saydığımız ülkelerin büyük bir çoğunluğu sessiz kalmayı yeğleyecek, ses çıkartmaya kalkan da aralarındaki zıtlıktan dolayı kim olursa olsun diğer kutupta yer alanlar tarafından paylanacak, açılan alan ise Türkiye’nin bir çok bakımdan elini kolaylaştıracaktır.  Türkiye’nin kendisine biçilen misyondan daha fazla kaçma lüksü yoktur ve bu kaçış ancak mukadder olanı geciktirir. Artık bir an evvel Türkiye kendi gerçekleriyle yüzleşmeli, içeride ve dışarıda bu gerçeklere göre yeniden teşkilatlanmalıdır.  Baran Dergisi 609. Sayı

Ahmed Cevdet Paşa ve Islahat Görüşleri -I-

GİRİŞ Hem gelenekçi hem modern (yenilikçi) olan Ahmed Cevdet Paşa’nın önce hayatını, yetişmesini, memuriyet vazifelerini ve başta hukuk olmak üzere eserlerini inceleyeceğiz. Bir dönemde etkili olmuş Ahmed Cevdet Paşa’nın (1822-1895) ıslahat görüşlerini incelediğimiz bu çalışmada kronolojik bilgilerden ziyade fikirlere, icraatlara ve ıslahatların değerlendirilmesine yer verildi. Ahmed Cevdet Paşa 3 kere Maarif Nazırlığı (1873-76 yılları arasında), Adliye, Dahiliye, Evkaf Nazırlıkları, 1850’lerde Darulmuallimini Müdürlüğü, Encümeni Daniş üyeliği yapmıştır. Paşa hukuk ve tarih alanında değerli eserler bırakmıştır. Ayrıca okul kitapları yazmış, lâyıhalar, nizamnameler, talimatnameler hazırlamıştır.  Hukuk cephesinde özümüze bağlı ve millî bir yenilenmeyi temsil eden Cevdet Paşa’nın hazırladığı Mecelle’ye ilaveten Paşa’nın tarih muhasebesi ve tarihçiliği, dildeki yenilikleri ve iktisadî sahadaki fikirlerini de başlıklar halinde anlatacağız. Paşa’nın ıslahatlar hakkındaki düşüncelerini verdikten sonra sonuç bölümünde mevzuya topluca bir bakışla Ahmed Cevdet Paşa ve dönemini kısaca değerlendireceğiz. 1.AHMED CEVDET PAŞA KİMDİR? Bir Osmanlı münevveri olan Ahmed Cevdet Paşa, hukukçu, tarihçi, dilci ve devlet adamıdır. Medreselerde yetişmiş ve bir Müslüman aydın olarak Adliyenin ıslahı için orijinal ve yenilikçi çözümler üretmiştir. Dili ve tarihe bakışı da yenilikler taşır. Şu hatırlatmayı yapmakta fayda var: Islahat taraftarları her ne kadar isimde ve muhalif olmada birleşseler bile birbirinden farklıdır. Batı tarzı ıslahatçılar ılımlı ve köktenci olduğu gibi İslâm temelli ıslahatçılar da kimi kadim geleneğe bağlı, kimi ise geleneği inkar edici reformist tarzdadır. Ahmed Cevdet Paşa, kanun ve kadime bağlıdır, fakat donuklaşmış bir kısım ulemadan da farklı olarak, yenilikçidir. İslâm’ın dinamizmi ile ve özüne bağlı, iman, itikad, ahlak ve amelî hususlara dokunmadan çağın icaplarını yeni fikir ve tarzla çözmekten yanadır. Ve bunu içtihad kapısını açarak değil, ilim, hikmet ve aksiyonla yapar.  Yapacağı ıslahatların Şer-i şerifle uygunluğu için Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, meşihat dairesinden açık fikirli bir âlim ister. Genç Ahmed Cevdet’le kısa zamanda anlaşırlar. Reşid Paşanın sırdaşı olur ve Tanzimat adliyesini düzenleyen Ahmed Cevdet Paşa olur. Meşhur Mecelle’yi kaleme alan odur. Tarihçiliği de meşhurdur. Devlet adamlığı esnasında meseleleri çözücülüğü de dikkat çekicidir. Ülkeyi birbiri peşi sıra batıran paşalar arasında kurtarıcı fikir ve çözümleriyle tebarüz etmiş, rahmetle ve minnetle anılmayı hak etmiştir. Dine, vatana, millete gerçekten hizmet etmiş bir değerdir. Tanzimatı ilan eden Mustafa Reşit Paşa ile hep beraber olmasına rağmen, bir işin yanlışı sonunda belli olur hesabı, Tanzimatı da eleştirmiştir.(1) Kendiliğinden bir işe girmekten ziyade aldığı görevleri büyük bir başarıyla tamamlama başarısına ve haklı kavgalarına işaret eden Ahmed Hamdı Tanpınar, Tanzimata karşı onda uyanan aksülamele de vurgu yapar.(2) Fakat daha ziyade Islahat Fermanını açıktan eleştirir ve Müslim ile gayrimüslimin eşitlenmesinin Ehl-i İslâma pek dokunduğunu söyler ve bu olayı halkın, “bugün ağlamak günüdür” diye karşıladığını anlatır.(3) Kanunu Esasiye ise karşıdır. Kanunî Esasi ile âlemin muvazenesinin (sosyal düzenin) değişeceğini söyler ve Anayasa ilanı ile Rusya’nın tecavüzüne gerek kalmaz, diye düşünen Mithat Paşa taraftarlarını “bir güruh budala” diye vasıflandırır.(4)  Paşa, devlet müesseselerinin tamamının revizyon edilmesinden yanadır ama Batı taklidiyle değil, kendi öz değerlerimizle bunun yapılması gerektiğini savunur. Batıdan ithal kanunlarda değişiklik yapmanın yanlışlığını tarihî, içtimaî, ahlâkî gerekçelerle ortaya koyar. Batıdan kopya kanunların çözüm olmadığını ve yeniliklerin nasıl yapılması gerektiğini entellektüel zekası ve çalışkanlığı ile gösterir.  2.HUKUK CEPHESİNDE YENİLİKÇİLİĞİ Cevdet Paşa’nın Osmanlı hukukuna kazandırdığı iki büyük kanundan birincisi Arazî Kanunnamesidir. Esaslarını tamamen Osmanlı hukukundan alan millî bir kanundur. Devrin ihtiyaçlarını nazar-ı dikkate alarak düzenlemiştir. Osmanlının medeni kanunu olan Mecelle de böyledir. Onda nikah, miras gibi bahisler olmaması aslında eksiklik değildir. Çünkü bu sahalarda düzenlenmeye ihtiyaç yoktur. Mevcut fetva hukuk kitaplarında toplu olarak mevcuttur. 1851 maddelik Mecelle 16 kitaba bölünmüştür. Baş tarafta 99 madde halinde umumî kaideler vardır. Medenî Kanun hüviyetindedir. Fakat muhakeme usulü (yargılama usulleri) ile ilgili hükümleri de içerir. Evlenme, boşanma, miras gibi şahsî hukukla ilgili kısımlar eksiktir. Şerî hukukta olanla yetinilmiştir, ayrıca düzenleme yapılmamıştır. Mecellenin muhalifleri hem içerden hem dışardan idi. Dıştan Fransa elçisi kendilerine ait Cod Civil’i kabul ettirmek için çok uğraşmıştır. Hatta Mecelle komisyonu kurulduktan sonra da faaliyetlerini sürdürmüştür. İçten ise muhalefet iki cephelidir. Batıdan kanun alınmasından yana olan Âli, Midhat ve Kabulî Paşa da Fransız medeni kanunu cephesindedir. Ayrıca başlarında Şeyhülislâm Hasan Fehmi efendinin bulunduğu grup, “Mecelle niye Şeyhülislamlık’ta değil de Adliye nezaretinde hazırlanıyor?” diye indî ve nefsî gerekçelerle karşı olmuş ve hatta bir dönem Ahmet Cevdet Paşanın Mecellenin başından uzaklaşmasına yol açmışlardır. İçteki muhalefeti susturmak için şerî kaynaklara giden Cevdet Paşa, İslâm tarihinde olan Mezalim mahkemelerini misal vererek Divan-ı Ahkam-ı Adliyye gibi üst mahkemelerin gerekçesi olarak savunur. Bu hususta Celaleddin Devvaninin risalesini tercüme ederek Divanın umumi bir toplantısında okumuştur. Divandaki hakimlerin azledilememesi hükmünü yeni bir anlayış olarak getirmişti. Gerek Şeriyye, gerek Nizamiyye mahkemelerinde hakimlerin azledilmemesi gerektiğinden ısrarla bahseder Ahmed Cevdet Paşa.(5)  Hukuk lisanının Türkçeleşmesinde ve hukuk terimlerinin yerleşmesinde Mecellenin önemli rolü olmuştur ve bu husus Cevdet Paşa sayesindedir.(6) Batılılaşma dönemini ve devlet içindeki hizipleşmeleri değerlendiren Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın, iktisadî ve siyasî gelişmelerin Mecelleyi doğurduğunu, aslında Batıdaki gibi hukukî dağınıklığın Osmanlı devleti için söz konusu olmadığını ve Osmanlı İmparatorluğu içinde hukukî birliğin mevcut olduğunu belirtir(7) ve şunu der: “Esasen bizzat Tanzimat’ın Batının baskısı ve Batı’yı memnun etmek düşüncesiyle ilan edildiğini hatta fermanın Batılı devlet adamlarına danışılarak düzenlendiği bilinmektedir.”(8) Şunu da belirtelim. Hukuk Mektebi 1880 yılında Cevdet Paşa’nın Adliye nazırlığı döneminde açılmış ve ilk ders Cevdet Paşa tarafından hukuk tarihi olarak verilmiştir. Sonra belagat dersleri de vermiştir. Fakat bu husus başta İstanbul Hukuk Fakültesi olmak üzere hukuk fakültelerinde belirtilmez. Mecellenin etkisi büyüktür. Arap Yarımadası bütünüyle Hanefî mezhebi dışında kaldığı için ve Mısır Hidivi İsmail Paşa Osmanlı Devletine bağımlılığı artıracağı endişesinden Mecelle oralarda uygulanmamış, bunun haricinde bütün Osmanlı coğrafyasında uygulanmıştır. Hatta kısmî olarak Suriye, Ürdün ve Irak’ta 1950’li yıllara kadar uygulanmış. Filistin ve İsrail’de ise yine kısmî olarak 1970’li yıllara kadar devam etmiştir. Günümüzde Filistin Devleti’ni oluşturan Batı Şeria ve Gazze’de Mecelle hâlen mahkemelerin en fazla başvurduğu kaynaklar arasındadır. İsrail ise vatandaşı Müslüman Filistin’lilere halen uygulamaktadır. İsrail aynî haklar kanununun pek çok hükümleri de Mecelle’den alınmıştır.(9)  Ahmed Cevdet Paşa, Osmanlı hukukunun Batı hukukunun etkisi altına girmesine ve siyasî, iktisadî ve kültürel sömürgeleşmeye karşı çıkması açısından  orijinal eserleri ve çözüm odaklı icraatları ile ülkesine hizmet etmiş bir zattır. Bilhassa hukukta yaptıkları İslâma bağlı tam bir yenileşme hareketidir. Hatta hukukta sistem kurmuştur. Fakat bir ideolog değildir. Yani bütün insan ve toplum meselelerini kuşatıcı manada mütefekkir değildir, bir sistemi yoktur. Fakat ilgilendiği meselelerde orijinal görüşleri olan bir fikir adamıdır. Türkiye Diyanet Vakfının tertip ettiği Ahmed Cevdet Paşa sempozyumunda “Ahmed Cevdet Paşa’nın modernizme Bakışı” tebliğinin sahibi Dr. Harun Anay’ın şu tesbitlerine bizde katılıyoruz: “Cevdet Paşa’nın modernleşmek ve modernizm adına dini feda etmediğini, İslâmı ve onun kültür mirasını ve medeniyetini koruma adına da Batı medeniyetinin ulaştığı seviyeye sırt çevirmediğini, bundan dolayı da özgün ve yerli değerlere dayanan bir gelişmeyi savunduğunu belirtmek gerekir.” “Tecdid-i usûl ve fürû’u” bir başka ifadesiyle “tecdid-i ahval ve usûl”ü savunduğu için onu  yenilikçi (müceddid) sıfatıyla anmak da mümkündür.”(10) 3.AHLAKÎ CEPHEDEN TEKLİFİ Bozulmanın gittikçe derinleşmesini eleştirir mahiyette Maruzat eserinde Cevdet Paşa bir anektodunu anlatır: “Reşid Paşa, ‘geçmişlerimiz vezir oldun, neylersin malı, neylersin canı, derler imiş. Sonra can daha tatlı, daha kıymetli mi oldu bilmem, fakat o mertebe fedakarlık devirleri geçti. Neylersin malı, derim ammâ, neylersin canı, diyemem’ der idi. Sonraları mala muhabbet daha ziyade arttı. ‘Mal canın yongasıdır’ sözü meşhur bir söz oldu. Ahlak bozuldu. Doğruluk ve istikamet sermayesi azaldı. Cidden sadık insanlara kıtlık geldi.”(11) Ahmed Cevdet Paşa, Mısır Valisi Mehmed Ali Paşanın isyanı sonrası o gaileyi bertaraf için Tanzimatın ilan edildiğini, herkesin ırz, can ve malından emin olarak bir yeni devire girildiğini, fakat Reşit Paşanın rüşvet yememesine karşın Fuad ve Ali Paşaların rüşvete bulaştığını, Mısır Valilik unvanını hidivliğe inkılap ettirdiklerini, sonra Mahmud Paşanın ülkeyi borca sokup bütün gümrükleri ecnebilere verdiğini, daha sonra görevden alındığını ve Rüşdü Paşa’nın da rüşvetle onu koruduğunu anlatır.(12) İdarecilerin torpille, hatırla gelenler değil, en ehliyetli, en ahlaklı ve ahalinin güzide sınıfından olması gerektiği hususunu Tezakir ve Maruzat başta olmak üzere bir çok eserinde altını çizen Paşa, Fuad Paşa’nın bir müzakere esnasında Mustafa Reşid Paşanın dostu İngiliz elçisi Canninge söylediği şu sözü nakleder: “Devlet-i Aliyye dört esas üzere mücesses olup bunlar ile her nasıl istenilir ise idaresi ve ilerlemesi kabil olur ve bunlardan herhangisi nakıs olur ise de idare kabil olmaz. Dört esas budur: Millet-i İslâmiye, Devlet-i Türkiye, Salatin-i Osmaniye, payitahtı İstanbul.” Paşa bu sözü naklettikten sonra şu muhasebeyi de hemen peşinden yapar: Fuad Paşa’nın bu sözü doğrudur. Fakat bu kadar yüzyıllardan beri millet-i hâkime olan ehli İslâm, gayri müslim tebaa ile tam bir müsavat haline indikte, acaba dört esastan birinin  beli kırılmış olmadı mı?”(13)  Paşa, Darulmuallimin (1848) müdürü olunca öğretmenler yetiştirdi, ders programları hazırlattı. Fransız akademisine emsal kurulan Encümeni Danış’ın da kurucu başkanıdır. (1850)  Paşa, geçmişteki başarısızlıkları iki sebebe bağlar. İlki: Devlet adamlarıyla ulemanın cehalet ve zaafları. İkincisi: Şuursuz ve ölçüsüz bir Batılılaşma siyasetidir. Batıdan alınacakların süzgeçten geçmesi gerektiğini belirtir.(14) 4.DİLDEKİ YENİLİKLER Paşa, dil mevzuunda da önemli hizmetler ve yenilikler yapmıştır. Lisanımıza kaideler getirmiştir. Onun Kavaid-i Osmaniye’si bizde yazılan ilk gramer kitabıdır. Osmanlıca her ne kadar Arapça ve Farsçadan etkilenmiş olsa bile müstakil bir lisandır ve Türkçeden ayrı değildir. Türkler, Arap ve Fars dillerinin gramerini okurdu. Bunun farkında olan Paşa Türkçe hakkında, Kavaid-i Osmaniye, Medhal-i Kavâid, Kavaid-i Türkiyye ve Belâgatı Osmaniyye eserlerini verir. Dil mevzusuna el atmasının sebebini şöyle izah eder: Hadis dersinde Arapça, “kale” kelimesinin “dedi” diye ifade edildiğini gördüm. Halbuki Türkçede “demiş” ifadesi buna daha uygun idi. Bende bu mevzu Türkçenin gramerine el atma fikrini doğurdu.(15) Türkçede uzun heceler bulunmadığını ve aruz veznine bu açıdan uygun olmadığını belirten Paşa, ta o zamanlar bir uzak görüşlülükle hece vezninin Türkçeye uygunluğunu söyler. Paşanın, sade ve güzel bir dille, tatlı ifadelerle kaleme aldığı Kısas-ı Enbiya eseri de halk nazarında çok tutulmuştur. Paşanın başka bir yeniliği, Takvim-ül Edvar eseri, bizde takvimin ıslahını ilk ortaya atan eserdir. Paşa, hukuk dilini sadeleştirirken, yeri geldikçe yabancı terimleri de almaktan çekinmez. Politika, diplomasi, hukuk-i politikıyye, usul-ı politika, lisan-ı diplomasi gibi Farsça tamlama düzen içinde kullanır. Parlamento, konvansiyon, klup, patent, jüri, kolonel, ekonomi, feodalite gibi Fransızca terimleri de kullanır. Ancak Fransızca kriz kelimesine buhran, periyodik kelimesine evrak-ı mevkute karşılıklarını da bulan odur. Hem Türkçenin yaygınlaşmasına ve herkesin okur yazar olmasına, hem de bilim dili haline gelmesine çalışmıştır. Düz yazıyı ise secili, cinaslı ve arınmış nesr olarak ikiye ayırır. Bazı noktalama işaretleri kullanılmasını önerir. Şu hususu da ifade edelim. Anayasa ve kanunların yapılmasına siyasiler karar verir. Metni ise hukukçular yazar. Fakat metin yazım işi hukuk bilgisi yanında Türkçe ve Edebiyat bilgisi de gerektirir. Çünkü ne bir kelime fazla, ne bir kelime eksik olmalıdır. Çünkü hükümde yanlışlıklara yol açar. Günümüz hukukçularının dil yetersizliği üniversitelerimizin durumu ile birlikte malum. Bu bağlamda Cevdet Paşanın, hukuk mektebinde belagat dersleri vermesinin ehemmiyetini tekrardan hatırlatalım. Paşanın, Türkçenin her bir ünlüsü için ayrı ayrı hareketlerin kullanılması ile ilgili açıklamaları da dikkat çekicidir.(16)   Devam edecektir...   Dipnotlar 1-Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, Cilt 4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 102-103. 2-Ahmed Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergah Yayınları, İstanbul, 2014, s. 202-212. 3-Paşa, a. g. e., Cilt 1, s. 67-86. 4-Paşa, a. g. e., Cilt 4, s. 168. 5-Paşa, a. g. e., Cilt 4, s. 101.  6-M. Akif Aydın, Osmanlı Devletinde Hukuk ve Adalet, Klasik Yayınları, İstanbul, 2017, s. 291. 7-Aydın, a.g.e., s. 270. 8-Aydın, a.g.e., s. 266. 9-www.ekrembugraekinci.commakale.asp?id:322 10-Harun Anay, Ahmed Cevdet Paşa Maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara, 2009, s. 77. 11-Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1980, s. 238-239. 12-Paşa, a.g.e., s. 238. 13-Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 85. 14-Halis Ayhan, Batılılaşma Maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 5, Ankara, 1992, s. 161. 15-Osman Keskinoğlu, Ahmed Cevdet Paşa Hayatı ve Eserleri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara Üniversitesi Basımevi, Cilt 14, 1966. 16-Osman Keskinoğlu, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 20, 2006/1, s. 219-232. Baran Dergisi 609. Sayı

Paylaşımda Adalet

“Adalet mülkün temelidir.” Hazret-i Ömer (RA)’a ait bu söz, her mahkemenin duvarında asılıdır, bir de “malum kişi”ye aitmiş gibi altında onun imzasıyla... Adalet bir nüve, bir tohum haline getirilebilse onu en güzel temsil edecek söz bu olurdu. Adalet mülkün, yani düzenin, nizamın, devletin temelidir. Lakin bir intihal neticesi, o bile adaletsizliğin mukabili olan “zulmün” gadrine uğramış ve adalet kelimesine en uzak bir zihniyetin remz şahsiyetine mâl edilmiş. Neyse; konumuz, Hazret-i Ömer’e ait bu hikmetin ışıldattığı, devletin ancak adalet üzerine bina olunabileceği hakikatinin iktisadda nasıl inikâs bulduğu.  Devletin varoluş gayesi, içtimaî adalet ve huzuru temindir. Bunu sağlayan devletler varlıklarını devam ettirir, sağlayamayanlar çöker; bu bir kuraldır. “Bir devlet küfür üzere durur, zulüm üzere durmaz” şeklindeki meşhur vecize bu gerçeğe işaret eder. Bir devletin varlığını meşrulaştıran sadece hizmetleri bil hakkın yapması değildir; bunun yanı sıra devletin metafizik bir temele, madde dışında kalan bir fikre de dayanması gerekir. Milliyetçilik, dincilik, sosyalizm, ulvî âlemden seçilmiş birinin ülkeyi yönetme hakkının olması veya idare uzun bir zamandır öyle sürdüğü için geleneklere bağlılık, devletin halkın geneli tarafından kabul görmesi için misal verebileceğimiz fikirlerdendir. Devletlerin bu fikrî zemine mutabık kurumsal tertibine ve idare usulüne rejim adı verilir; rejim, devlet çerçevesine nisbetle onun diyalektiğidir diyebiliriz. Devletin üzerine oturduğu halkın inanç dünyasıyla rejim arasında bir tutarlılık olması gerekir. Ya da diğer bir ifadeyle devleti tanımlayan o ülkede meskûn halkın yerel ahlâkî telakkisi ile devletin fiilî işleyişi arasında bir bütünlük olması lazım gelir. İlla aynı düşüncede ve ahlâkî telakkide olmaları gerekir demiyorum; asgari müşterek şeklinde dahi olsa halk tarafından devletin ve rejiminin alenen ya da zımnen kabullenilmesi lazımdır. Devleti varoluş amacına uygun bir kurum haline getiren en önemli iki işleyiş sahası ise asayiş ve iktisaddır ve bunlar birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. İktisad, mahiyeti gereği hukuku belli bir siyasi otorite olan devlete ve tabii ki onun uyguladığı siyasete göbeğinden bağlıdır; ancak siyaset iktisadı yönetse de bu yönetim birebir emir komuta zinciri içinde değildir. Siyasetin, iktisadın fıtrattan kaynaklı hususiyetlerine mutabık olması lazımdır. İktisadı bir vincin taşıdığı büyük bir kütle, büyük bir kaya olarak düşünürsek, meseleyi daha iyi anlarız; eğer vinç o kayayı uygun bir şekilde taşımazsa düşürme, hatta kayanın kendini devirmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Elbette siyaset sadece yumuşak bir yönlendirmeden ibaret değildir; iktisadî düzenin tedavülü durumundaki ticaret hukuksuz ve dolayısıyla müeyyidesiz olmaz.  Devletlerin içtimaî adalet ve huzuru sağlamadaki en önemli aracı, ülkede üretilen toplam geliri adil bir şekilde paylaştırmaktır. Elbette elde edilen toplam hasılanın artırılması konusu, gelir paylaşımında adaleti takib eden bir vazifedir devlet açısından. Ancak adaletin olmadığı yerde toplam hasılanın miktarını artırmak ülkeye huzur getirmez, bilakis huzurunu bozar. Bu asla unutulmaması gereken bir husustur. “Milli hasıla artsın da ne olursa olsun” demek, herkes istediğini istediği gibi yapsın demektir ki, bu da bizi Kumandan’ın “hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır” sözünün önüne çıkarır. Çoğunluğun hak ettiğine inandığını kazandığı bir memlekette düzen sıkıntısız yürür ancak bazı kesimlerin diğerlerinin aleyhine onlarca, hatta yüzlerce kat gelir sahibi olduğu bir ülkenin başı hep ağrır. Gelirde adalet, çalışanın, örfün belirlediği ölçekte hakkını alabilmesidir. Gelir dağılımında adaletin, çalışma merkezli tayin edildiğini söyleyebiliriz. Her tür sömürü, tufeylilik ve bunlara prim verilmesi, adalete inancı sarsar. Görüldüğü üzere hakkaniyet ve inanç hisleri birbirlerini beslerler. Sömürü ve tufeylîlik, ya çalışmadan ve hiçbir riske girmeden kazanmak ya da çalıştığı ile nisbetsiz bir kazancı uhdesine almaktır. Elbette çalışmanın keyfiyeti (zihnî, bedeni veya her ikisi birden), çalışma karşısında alınan değerlerin ölçeklendirilmesi kısmen indî, kısmen mutlaktır. Bu ölçeklendirmede de maşeri vicdanda kabul görmüş bir anlayışın esas alınması lazım gelir. Ülke içi keskin sınıf farklarının ve bunlar arası gelir uçurumlarının mevcudiyetini gelişme ve kalkınmanın diyalektik zarureti olarak gören anlayış yanlıştır. Sınıf farklarının olmasında bir hata yok; zaten içtimaî iş bölümü kendiliğinden böyle bir ayrışmaya davetiye çıkarır. Ancak ülkenin, sınıflar arası bir rekabet etrafında değil, bütün sınıfları daha üst bir yapının parçası olduklarının şuuruna erdirecek bir mefkure etrafında birleşmesi gerekir. Sınıflar arası keskin eşitsizlik ve gelir dağılımında adaletsizlik, ülkeyi geliştiren bir diyalektik motor değildir; bilakis adaletsizliği ve zulmü kutsayan, tarihte görülmemiş bir şekilde ona değerler hiyerarşisinde müsbet bir mevki veren bir fikir madrabazlığıdır. Ayrıca bu çelişki, ülke nüfusunu son raddesinde konformizm ve sekülerizm (hayatı parçalara ayırarak her şeyi maddi işe yarama nisbeti içinde tasnif etme ve bir kutsala bağlı olmama) bataklığına iten kısır döngünün muharrik gücü olur. Devletin ülke içi asayişi sağlamasının en mühim unsurunun iktisadî dengeyi gözetmek olduğu, bugünün iktisadçılarından belki daha fazla eski zamanların devlet idarecileri tarafından bilinmekteydi. Sürekli ifade ettiğimiz üzere İslâm devletlerinde ta en başlangıcından beri iktisad ilmi mevcuttu ve ismi “ilm-i tedbir”di. Bu durum İslâm ülkelerine de has değildir. Eski ve ilk çağ Avrupa devletleri, Çin, Japon ve Kolomb öncesi Amerikan devletleri de bu ilimden ciddi pay sahibiydiler. Bir devlet adamının iktisad ve siyaset bilgisine sahib bulunması şarttır. Vergi, mülkiyet, halkın beslenip barınması, savaş, ticaret gibi bütün başlıklar doğrudan iktisad ile alakalıdır. Düşünün ki Cengiz Han yasalarının en önemli maddeleri ticaret emniyetine dair olanlardı.  Bu arada tekrardan zarar gelmez mantığıyla hatırlatalım ki, devlet iktisadı yoktan var edemez. İktisad, nüve ve istidad halinde cemiyetin her unsurunda mevcuttur. Ancak nasıl bir insan kitlesi bir cemiyet birimi teşkil ettiğinde siyasi otorite/devlet kendini kendiliğinden gösterir, bu nüve ve istidadların bir yekûn halinde kuvveden fiile çıkması ve yönetilmesi için devletin mevcudiyeti elzemdir. Ülkenin zenginleşmesi, istidadın azami hadde açığa çıkarılmasıyla mümkündür ve bunun yolu güvenlik ile teşkilatlanmadan geçer. Bırakın parayı bir kenara, devlet olmadan en iptidaî anlamda iki köy arasında takas iktisadı bile olmaz. Liberal kapitalizmin üfürmeleriyle zihinleri bulanmış iktisadçılarımızın devleti, dolayısıyla kamu kaynaklarını ve dolayısıyla halkı yolunacak kaz görmeye çıkan zımnî mütalaaları hakikaten utanç verici.  İktisadçılara ve modern iktisad ilmine bu kadar yükleniyoruz ancak eleştiride de adalet lazım. İktisad ilmini kaldırıp bir kenara atalım demiyorum, sadece meselelere yanaşırken iktisadçıların zihniyetlerinin yansımalarını görüyor ve bu tarzın bizi çözüme değil çıkmaza götürdüğünü söylüyorum. İktisadçıların tasarruf, yatırım, üretim, istihdam, enflasyon, gelir artışı vb. meseleleri ve iktisadî münasebetleri tetkik ve tasnifi başka, bunların nasıl yönetileceğine dair önerileri başka bir şey. Devlet yaptırım gücünü kullanarak iktisadî akışı yönetir; ancak bunu yaparken göz mevkiindeki iktisad ilmine de muhtaçtır. O yüzden mücerred fikir istidadına sahib dava adamı iktisadçıların bu sahada boy göstermeleri hayatî derecede önemlidir. Her şeyin başına adaleti koyuyoruz. Gelir paylaşımında adalet, kaynakların kullanımında adalet, siyasette adalet, evde adalet, vs... Adalet, fikrî planda bakana göre değişen izafî bir mefhum olsa da insan fıtratında gömülü hakkaniyet hissi cemiyetlerin mukadderatını tayin eden görünmez bir duvar teşkil etmekte ve bir ülkedeki rejim, insandaki fıtrî hasletlere kısmen de olsa riayet ettiğinde huzur ve düzen ortamını sağlayabilmektedir. Bunu sağlarken kullanılan yöntemler muhtelif olabilir.  Bu da bir sonraki yazının konusu olsun. Baran Dergisi 609. Sayı

Pravda’dan Carlos ile Röportaj

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nın yayın organı olan Rusya merkezli Pravda Gazetesi Av. Güven Yılmaz vasıtasıyla yazarımız Çakal Carlos ile bir röportaj yaptı. Carlos’un şahsı ve global olarak yaşananlar üzerine fikirlerinin sorulduğu bu uzun röportajın bir bölümünü sizlerle paylaşıyoruz: Size Bay İlich şeklinde mi yoksa yoldaş İlich şeklinde mi hitap etmemizi istersiniz? Evvela, Komünist Parti’nin yayın organı olan Pravda’nın bana hitap etmesinden şeref duydum. Gerçek şu ki, bu soruyu duyduğum için mutlu oldum. Çünkü ben sizin yoldaşınızım. Fikirlere asla ihanet etmedim. 55 yıl boyunca geleneksel Marksist-Leninist ve Stalinist bir Komünist olarak kaldım.  Sizi Soğuk Savaş’ın son esiri olarak kabul edebilir miyiz? Hayır ben Soğuk Savaş’ın bir esiri değilim. Evet ben Amerika ve İsrail’in bir esiriyim; ama Soğuk Savaş esiri değilim. Başka meseleler de var. ABD ve CIA beni 1971 ve 1972’de ben Ürdün’deyken peşime takıldı. 1971’de legal bir şekilde, pasaportumla Ürdün’deydim, sınırlara saygı gösteriyordum, beni orada tanıyabilirlerdi. Askerler benim kim olduğumu biliyordu. Bir Venezüellalı... Büyükbabamın babası 1898 Venezüella savaşında bulunmuş birisi. Latin Amerika’da modern silahların ilk kez kullanıldığı bu savaşta bir çok insan öldü. Hükümet Almanya’dan otomatik silahlar almıştı. 1973 yılında bir operasyon yaptılar, şanslıydım; akabinde yeraltına çekildim. MOSSAD da işin içindeydi. KGB ajanı olduğumu iddia ettiler; fakat ben asla KGB ajanı olmadım. Venezüellalı komünistler elbette Sovyetler Birliği tarafından desteklenmiştir; fakat ajan olmamışlardır. Bunları, Soğuk Savaş mahkûmu olmak utanılacak bir şey olduğu için söylemiyorum; ama durum bu. Bugün CIA marifetiyle illegal olarak buradayım. ABD emperyalizmine hizmet eden özel mahkemeler ve özel hakimlerle karşı karşıya kalıyorum. Savaş sonrasında tutsak takasları yapıldı. Bu kapsamda değerlendirileceğinizi düşündünüz mü? İsterdim. Fakat unutmamalıyız ki Venezüella dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahipti. Kim Bolivaryan Devrim’i devirmeye çalışıyorlar? Başkan Maduro’yu kim öldürmek istiyor? Chavez de bunları yapmak isteyen hainler tarafından öldürüldü. Kastettiğim muhalifler değil, onların üzerindekiler. Dünyanın en zengin ülkesi ne Amerika, ne Rusya idi, Venezüella’ydı. Bunu yapan insanlar benim Venezüella’ya dönmemi de engellediler. Chavez ve Chirac döneminde Venezüella’ya dönmem için tüm şartlar müsaitti. ABD beni burada öldürmeyi dahi denedi. 34 yaşımdan bugüne kadar ajanlar vasıtasıyla buna bir çok kez teşebbüs ettiler. Fransa hükümeti ile Venezüella hükümeti arasındaki mahkûm değişim anlaşmasına rağmen buradayım. Belki, bir Rus gazeteci Başkan Putin’e Rus pasaportu alıp değişim şartları çerçevesinde önce Moskova’ya ardından Venezüella’ya gitmeme yardımcı olabilir.  Özgürlük ümidinizi hiç kaybettiniz mi? Asla! Ben özgür bir adamım. Özgür bir kalbe ve beyne sahibim. İllegal bir şekilde burada tutuluyorum. Gardiyanların büyük bir kısmı bana saygı duyuyor. Evet hapis hayatı yaşıyorum; ama bir Komünist gerilla olarak, bir savaşçı olarak psikolojik ve entelektüel açıdan son derece özgürüm. Hayatımın son gününe kadar da böyle kalacağım.  Cezaevinde tutukluluk şartlarınız nasıl? Bu Fransa cezaevleriyle alakalı bir soru. Kaldığım cezaevi merkezî yani uzun dönem mahkûmlarının kaldığı bir cezaevi, burada esas cezalandırmak. Zaman zaman tacizlere maruz kalıyorum. Zaman zaman Siyonistlerin müdahalelerini gördüm. Uzun dönem mahkûmları için şartlar son derece elverişsiz. Buradayım, bekliyorum ve hayatta kalmaya çalışıyorum. Avukatlarım için de beni savunmak son derece masraflı ve zor oluyor. Avukatlarım Isabelle Countant ve Türk avukatlarımın dayanışması bana yardımcı oluyor. Her şey daha kötü olabilirdi, ileride ise daha iyi olmasını ümid ediyorum. Rusya’da bir çok insan Latin Amerika’nın devrim kıtası olduğunu düşünüyor. Kaderiniz başka bir bölgedeki, Ortadoğu’daki devrimci mücadeleye nasıl bağlandı? Öncelikle şu bir gerçek ki, sadece Venezüela değil, Latin Amerika kolonyalizme karşı mücadelenin merkezidir. Bu mücadele Venezüellalı general Francisco de Miranda ile başlamıştır. Bu adam Fransız Devrimi’nden önce general olmuş önemli bir adamdır. Latin Amerika’da bir özgürlük ordusu kurmuştur. Kendisi bir çok ihanete uğramıştır ve bir İspanya hapishanesinde ölmüştür. Ben babamla annem ayrıldıktan sonra babamın tesiriyle Venezüella’dan ayrıldım, 17 yaşında 1966’da İngiltere Londra’ya geldim. Soğuk Savaş dönemleriydi. Daha sonra Paris üzerinden eğitim için Moskova’ya gittim. 1950’lerde babamın KGB ile kontağı vardı. Benim de bu sayede bağlantılarım oldu; fakat KGB tarafından yönlendirilmedim. Daha sonra Karakas’a geri döndüm. Avrupa’nın bir çok yerinde bulundum. Kurmuş olduğum bağlantılar beni devrimci mücadele için Ortadoğu’ya sürükledi.   Düşman dünya düzenini nasıl isimlendiriyorsunuz? Yeni dünya düzeni olarak isimlendirmiyorum. Bu düzenin yeni dünya düzeni olarak dayatılması tam bir saçmalık ve düşman propagandasıdır. Yeni dünya düzeni Rusya, Çin, İran ve Türkiye merkezli kurulacaktır. Bu dünya düzeninde tüm ülkeler çürümüş insanlar ve hainlerle dolu. Bütün Arap ülkelerinde hainler hüküm sürüyor. Bütün Müslüman ülkelerde ABD ve NATO’nun ayakçıları var. İran, ABD tarafından kontrol edilemiyor, şimdi de onu yapmaya çalışıyorlar. Suriye, Libya, Yemen ve diğer Arap ülkelerinde neler oluyor? Bunlar söylemiş olduklarımın kanıtıdır. Hain ajanlar ile vatanseverler arasında çatışmalar yaşanıyor.  Kapitalizm ve adaletsizlik hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben Komünist gelenekten gelen biri olarak tabiî ki kapitalizm düşmanıyım. Fikirler ortada. Bu çerçevede, kapitalizm, ekonomik ve sosyal devrimin gerçekleşmesi için bir gerekliliktir. Sosyalistler, Marx’ın fikirlerini temsil noktasında ideolojik, politik ve organizasyonel bir çok hata yaptılar. Lenin de, Stalin de, hatta Gorbaçov da... Gorbaçov bir hain değildir, sadece çürümüş bir insandır. Esasında ben de bir sosyalistim, Marksist değilim. Rusya’nın Putin ile yeniden Rusya’yı ihtişamlı günlerine döndürdüğünü düşünüyorum.  Kapitalizmin nihayetinde çökeceğine inanıyor musunuz? Kapitalizm sürekli şekil değiştiriyor. Mesela; en sağlam Komünist rejimlerden birine sahip olan Çin kapitalizmin başka bir formunun içine girmiş vaziyette. Rusya da artık bu sistemin içerisinde, Kremlin’de Siyonistlerle işbirliği yapanlar var. Putin’in onları temizleyeceğini düşünüyorum.   Tercüme: Faruk Hanedar 08.09.2018 Baran Dergisi 609. Sayı

Dört Aylık Turizm Sezonu Bitti: Geriye Kalan 8 Ay Ne Yapıyoruz?

Bilindiği üzere Türkiye 24 Haziran Cumhurbaşkanı ve genel seçimlerinin ardından resmen ve tamamen yürürlüğe giren Başkanlık sistemine geçiş yaptı. Başbakanlık makamı ve Bakanlar Kurulu yapısı da böylece tarihe karışarak Başbakanın yürütmenin başı olma unvanı resmen cumhurbaşkanına geçti. Böylece Bakanlar Kurulu'nun yerini Cumhurbaşkanlığı Kabinesi almıştı. Bu bağlamda Bakanlıkların bazısı birleştirildi; mesela Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı “Tarım ve Orman Bakanlığı” ismi altında derlendi. Seçimlerden evvel ve sonra yeni bakanlıklarla alakalı haberlerde “Kültür ve Turizm” gibi her ne kadar alakası olsa da kategorik olarak yanlış bir çerçevede yer alan bu iki sahanın –ki birisi neredeyse bütün disiplinleri kavrayan ve kapsayan muhtevasına nazaran diğerinden fersah fersah ayrı yerde ele alınması gereken dava- Kültür kısmı Eğitim, Turizm kısmı ise Maliye çatısı altında derlenecek deniliyordu ki herhangi bir değişikliğe uğramadı ve eski hâli ile Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak kaldı. Evet, hakikaten büyük adamların dil mevzuu etrafında niçin canhıraş feryatlarla ah ettiklerine bu mevzu üzerinden de bakılabilir; Turizm mevzuunun Kültür ile alakası vardır da “Kültür”ün yani irfanın, yani Üstadın tabiriyle “kabı idrak” olan “irfan”ın Turizm ile aynı kefede sayılması bile mevzuu ele alışta, yani daha hâdiseye yanaşırken bile bir inkisâr doğurmaktadır. Maksadımız güzelim halk tabirimizdeki gibi bir tarafıyla “bağcıyı dövmek” olmadığına, diğer tarafıyla da kuru güzellemeyle de “şu bizimkiler”i öve öve yaşadığımız bazı sefaletleri yok saymak olamayacağına göre teessüriyet ifâde eden hususları dillendirmekte fayda görüyorum. Evet, başlı başına bu bakanlığın bir isim problemi vardır da yine üstadın ifade ettiği gibi “İrfan, kabı olan idrak kırılınca nerede dursun?”dur? Bu da ayrı mesele!..   Kültür ve Turizm Bakanlığı “İrfan, kabı olan idrak kırılınca” memleketimizde kendisine yer gösterilmiş, lâyık olarak görüldüğü yer de maalesef turistlerin terlikleri peşi sıra gitmek olmuştur. Üzerine tek laf etmeye takat bulamadığım ve insanın hayat kudretini bir anda çekip alabilecek nitelikte yavan, kaba ve her şeyi sadece irfan davasının etrafında kümelemesi gerekenlerin irfan davasına nazaran nasıl bir kültür vasatında seyrettiklerini gösteren şu manzaraya ne buyurulur: Misyon T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Ülkemizin evrensel kültür, sanat ve turizm değerlerinin sürdürülebilir korunmasını sağlayarak yaşatmak ve tanıtmak, toplumsal bilincin oluşmasında bilgiye erişimi kolaylaştırmak ve ülkemizin dünya turizminden alacağı payı artırmak” görevlerini yerine getirir.  Vizyon T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Üstün evrensel değerlere sahip kültür mirasımızın, ulusal ve uluslararası sürdürülebilir korunma çabalarını başarı ile yöneten ve ülkemizi turizm alanında dünya liderleri arasında ilk sıralara taşıyan güçlü, saygın ve vazgeçilmez bir kurum olmak” vizyonu ile hareket eder.   “Turizm Palavrası” Sürüyor… “Turizm Palavrası” teşhisi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na aid; İktisat Ve Ahlak isimli eserinde geçen bir ara başlığa da mevzu olmuş. “Turizmden gelir elde etme işi esasen eski bir hikâye” diyecek olsak, onun da cevabı verilmiş ve eskinin de eskisi hâlinde aynı eserde “eski hikâye” tabiri kullanılmış ve mevzu etraflıca işlenmiş. Evet, yani eskiden “eski hikâye” denilen bu turizmden gelir elde etme işi hakikaten de bugün “eski hikâye” diye tarif edilse yine tam isabet olacaktır! Niçin? Niçin’ini biraz sonra izâh edelim; evvela şu “eski hikâye”den hiç eskimeyecek bazı mühim teferruatları paylaşalım da bütün irfanı turizm etrafında memleket kalkındırma hamlesine bağlayanların ne türlü bir zaaf içinde oldukları görülsün.   İktisat Ve Ahlâk’tan Turizm Bahsine Dâir: Bahis mevzu iktibaslar, anlatılanlar içinden tabiri caizse cımbızlanarak tarafımızca tasnif edilmiş ve aktüel karşılıkları gözetilerek derlenmiştir.   Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlak, 166 ve 173. Sayfalar arasından: …Türkiye için kalkınmanın en kısa yolunun turizm olduğu düşüncesi son zamanlarda sık sık tekrarlanmaya başlamıştır. Bu telkinlerin daha çok yabancı uzmanlardan özellikle sanayileşmiş ülkelerin temsilcilerinden gelmesi ilgi çekicidir. Gerçekte bu ülkeler Türkiye’nin kalkınmasından çok kendi turistlerine ucuz tatil yerleri sağlamak peşinde koşmaktadırlar. … …Turizmin geliştirilmesiyle sağlanacak döviz imkânları, kalkınmakta olan ülkeler için sanıldığı kadar büyük değildir. Turizm ancak diğer sektörlere paralel bir gelişme gösterdiği zaman memleket ekonomisine faydalı bir endüstri olur. … …Bir ülke turiste tekniğini ve bilgisini değil de sadece yiyeceğini ve içeceğini sattığı takdirde, buna turizm endüstrisi denemez. Üzülerek söyleyelim ki, bugünkü Türkiye’deki turizm faaliyeti, yukarıda belirttiğimiz durumun dışına çıkmış değildir. Zengin ülkelerden gelen turistlere ucuz fiatlarla yiyecek ve içecek verilmekte ve böylece temin edilen dövizlerle aynı ülkelerden pahalı fiatlarla sanayi maddeleri satın alınmaktadır. Vatandaşlarımızdan biri zengin bir ülkeye gittiği zaman ise, daha çok sanayi mamullerini satın almakta ve bıraktığı dövizler Türkiye’den ucuz fiatlarla hammadde mubayaasında kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle, turizm de tıpkı uluslar arası ticaret gibi kalkınmakta olan ülkelerin aleyhine işleyen bir mekanizma haline gelmiştir. … …Kalkınmakta olan bir ülke için yurdumuzun döviz kaynaklarını turistlerin keyfine veya ülkesinde yaşayan yabancıların eğlencesine bağlamaktan daha kötü bir ekonomik politika tasavvur edilemez. … …Turizmden 1970 yılında 1 Milyar 568 milyon dolar sağlayan İspanya’da turizmle kalkınma, iktisatçılar arasında hayal kırıklığı meydana getirmiştir. … Ekonomik açıdan turizm, turistlerce mahallinde tüketilir şeylerin bir kısmını İspanya’nın ihraç etmesinden farksızdır. … …Turizmi motor diye kullanan kalkınma süreci, insan ve ekonomi açısından dolambaçlı ve pahalıdır. Bu strateji devamlı olarak gereklinin yerine gereksize öncelik tanımaya itmektedir. ‘Stratejik’ taşıma şebekesini ihmâl edip, sahil yollarına önem vermeye yol açmaktadır. Büyük şehirler etrafında gecekondular yayılırken, yılın sekiz ayı boş kalan milyonlarca lojman inşa edilmektedir. Tarımı yüzyıllık geriden kurtarmak için azimli çalışma gerekirken, lüks ve israfın teşhiri milyonlarca genci bozmakta ve onlarda çalışma isteği bırakmamaktadır. … …Bir tekstil fabrikası bütün yıl çalıştığı hâlde, milyarlar yatırılan turistik kapasite birkaç ay kullanılacak, bu kapasiteyi başka bir alana kaydırmak imkânı olmadığından milyonlarca lojman 8 ay boş tutulacaktır. Turistik faaliyet, tarımda işgücüne en çok ihtiyaç bulunan aylara rastlamaktadır; bu yüzden istihdam meydana getirme etkisi sınırlanmaktadır. …  …Turizm, turistlerin ülkede tükettikleri maddelerin ihracı anlamına gelmektedir; bu bakımdan enflasyonist bir etkisi de vardır. Sosyolojik ve psikolojik açıdan, turizm az gelişmiş bir ülkede yüzbinlerce genci, ciddi çalışma yerine kolay para kazanma yollarına itmektedir. Turizm, hizmetçilik, fahişelik, karaborsacılık, vs. gibi mesleklerle, bar, meyhane, eğlence yerleri vs. gibi faaliyetleri ve lüks tüketimi teşvik etmektedir. Azgelişmiş ülke ortamında bunun bozucu ve çürütücü bir etkisi olduğu açıktır. … …turizmin, aynı zamanda, önemli ithalâta ve ithalâta dayalı lüks sanayin kurulmasına yol açtığı hesaplanmalıdır. Deniz motorları, havyar, viski, şampanya, bira, çeşitli lüks gıda maddeleri vs. ithalâtı gerektirecektir. Yabancı firmalar geniş kâr transferleri yapabilecektir… Vesâire, vesâire.    Türkiye’ye Gelen Turist Sayısı Meselesi Hususiyetle Kurban Bayramı’ndan evvel ve sonrasında Türkiye’ye gelen turist sayısı haberlerine baktığımızda rakamların evvelinde hep şu kelimelerle ifade edilen tabirleri görüyoruz: “patlama, fırlama ve aşma”…  Bana kalırsa edebî anlamda -iktisat mevzuuna dâir kıt bilgi birikimime nazaran-  bu kelimelerin ihtiva ettiği karşılıkları müşahhaslaştırmak kudretine sahip olsaydık ve onları bir kokuya tahvil etme imkânımız olsaydı bu kelimelerden tüten kokuların pek de ferahlatıcı tesiri olacağını zannetmem. Evet, iktisat mevzuu her şeyden evvel rûhî amilleri gözeterek ele alınmalı ve eski Alman İktisat Bakanı Erhard’ın dediği üzere meselenin psiko-ekonomik tarafını da görmeli... Fakat bu iş nasıl olacaktır? Türkiye’ye gelen turist sayısı rakamlarını şişire şişire piyasa ve kamuoyuna rahatlatıcı haberler vererek daha kaç defa günü kurtarıcı politikalar içinde savrulmaya devam edilecektir? Türkiye’ye gelen turist sayısı meselesinde iç içe geçmiş olarak gözükmeyen ciddi problemler mevcuttur! Madem yabancı turist sayısı “patlamış, fırlamış ve aşmış”tır, bizde bu mevzuyu bir nebze olsun “deşelim” o hâlde: Birincisi; yukarıda Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ndan gösterdiğimiz ve meselenin özünü apaçık ortaya seren tespit ve teşhislere nazaran söylersek, bu kadar fazla turist gelmesi çok da iyi bir şey değildir ve bugün getiri gibi gözüken iktisadi kazancın yarın daha büyük götürüleri olmayacak mıdır? Başka sahalarda tüketeceğimiz enerjinin bu sahaya sevk edilmesinden doğan maddi-manevi enerji kaybının yanı sıra mevsimlik işçilerin geri kalan sekiz ay ne yapacakları düşünülmüş müdür? İkincisi; her şeyi dışarıdan gelen turiste bağlayıp elde edilen kazançla beraber memleketimize verdiği sosyolojik ve psikolojik tahribatlar hesap edilmekte midir, yoksa, Kültür ve Turizmi eşdeğer gören kafanın gayesi sadece işin maddi iştihasına mı bakmaktadır? Üçüncüsü; Kurban Bayramı sırasında bir TV kanalındaki üç mühim turizm temsilcisinin misafir olduğu programda turist sayısı meselesinde rakamların gerçeği yansıtmadığı, teknik olarak turizm bölgelerinde bu kadar yatak kapasitesinin olmadığı söylendi. Akdeniz’den gemi ile geçerken kıyıya yanaşıp yarım günlüğüne sahile çıkan turistlerin de bahis mevzu rakamlara eklenmesi de cabası… Doğru mudur? İstanbul’daki mühim bir turizm şirketi yetkilisi de diğerleri gibi dışarıdan gelen turistin para harcamadığını, otellerinin dolu olmasına nazaran gelir anlamında bir katkı alamadıklarını söylemiştir! Yalan mıdır? Dördüncüsü; Türkiye’ye gelen turistler “her şey dâhil sistemi” ile gelmektedirler ve kendi otelleri dışından çıkmamaktadır; yani sabah 6’da uyanıp denize gitmektedirler; saat 10-11 gibi otellerine dönüp kahvaltı yapıp istirahat etmekteler, öğle ve akşam yemeklerini aynı sistem dâhilinde yemektedirler. Yani Türkiye’ye gelen turistler otellerinden çıkmamaktadır. Çıktıkları zaman da yanlarına cüzdanlarını almamakta yahut yanlarında pek az bir meblağ ile dolaşmaktadırlar. Şu rakamları boyuna gözümüze sokulan bütün turistlerin aldığı üç-beş takı, boncuk ve yedikleri dondurmalardan mı döviz geliri gelecektir hayret?  Beşincisi; Döviz fiyatlarının aşırı arttığı TL’nin ise esasen üretimsizlikten değer kaybettiği şu sıralarda yabancı turistlerin Türkiye’ye akın etmesinden daha tabiî ne olabilir? Yabancı turistler için “ne alırsan bir TL.” ucuzluk pazarı gibi bir hâlde değil miyizdir? Çin Turizm firmalarından birisi Kurban Bayramı sırasında Türkiye tatili için TL. ile işlem yapmayı bırakmış ve sebebini de “Döviz kurundaki aşırı dalgalanmadan faydalananların TL. ile yapılan rezervasyonlara yöneldiğini” söylemiştir. Bu mudur yabancı turistin bıraktığı döviz getirisi? Altıncısı; “Patlama, fırlama ve aşma”ya nazaran söyleyelim; korkunç, dehşetvârî ve sefaletimize misal bir husus olarak tatil beldelerindeki içkili lokantalar ve barlardaki nüfus yoğunluğu yerli turistlerden yani Türklerden oluşmaktadır; bu tip yerlerden bunalmış yabancı turistlerin büyük çoğunluğu ailesiyle tatile gelmekte ve geldiği yerin tabii güzelliklerini ücretsiz bir biçimde dolaşırken zaten kendi parasına nazaran pek ucuza getirdiği enfes tatilinin tadını çıkartmaktadır! Şu hâlde suâlimiz hazırdır: Acaba bu rakamlar turizmin mi patlama, fırlama ve aşmasıdır? Baran Dergisi 609. Sayı

“Global Güç Türkiye”de Sıradan Birkaç Gün

Başlık ironi içermektedir. Bunu açık-seçik bir şekilde söyleyelim ki, işi gücü şakşakçılığa dökenler yazının devamını okumaya zahmet etmesinler; zira hakiki bir şey duyduklarında suratına sigara dumanı üflenmiş kedi gibi kaçar, insanların maksadını göremez yahut da tek derdi iktidardan nemalanmak olduğu için o sesin sahibini “hain” ilân ederler. Arkalarını dönüp kaçmalarından muztaribiz de, kimliğimiz belli olduğundan bize “hain” yaftası vuramazlar dolayısıyla ikinci kısmı bizi pek alâkadar etmiyor. Ayrıca iktidara saldırmak maksadıyla argüman toplamaya çalışan, maksadı üzüm yemek değil de bağcı dövmek olanlar bu yazıya atlamak yerine avuçlarını yalasınlar! *** İnancımızın emir subaylığı vazifesi gören fikrimiz, bize Müslüman Anadolu’nun “madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında helâk edici” bir devre neticesinde emperyalist güçlere peşkeş çekildiğini öğretti. Buna razı olmamayı ve buna isyan etmeyi şeref bildik; Anadolu merkezli bir dünya düzeni ve o dünya düzeninin temsilcisi olan devlet hayallerimizi süsledi. Kurulduğu günden sonra Kemalist bürokrasi eliyle başta ABD olmak üzere Batı’nın arka bahçesi hâline getirilen Türkiye’de, 1990’lar itibariyle Kemalistlerin gücü İbda akıncıları öncülüğünde berhava edilince yerine Fetö ikame edildi. İbda’nın bundan yaklaşık 40 sene önce hain damgasını vurduğu Fetö’nün ipliği geç de olsa pazara çıktı. Akabinde Batı’ya ve kendisini dünyanın tek sahibi sanan ABD’ye muhtelif meselelerde rest çekildi. Kimsenin şüphesi olmasın, bu tavır tabiî olarak en çok da bizi memnun etti. Bu hususta hiçbir zaman desteğimizi esirgemedik, esirgemeyeceğiz de. Memnun etti etmesine, destek verdik vermesine ama işin sadece söylemde kalmayıp, aksiyona dökülmesi için alınması gereken çok yolumuz olduğunu da müteaddid kere, bıkmadan, usanmadan söyleyip durduk. *** Hatırlayacağınız gibi, 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünün ardından hızlı bir şekilde sistem değişikliği adımları atıldı ve 16 Nisan 2017’de Cumhurbaşkanlığı (Başkanlık) Sistemi’ne geçiş için referandum yapılması kararı alındı. Ak Parti’nin 8 Nisan’da Yenikapı’da yaptığı mitingi takip etmek için Yenikapı’daydım. Miting alanına girerken elimde Aylık Dergisi’nin Mart 2017 tarihli 150. sayısı... Manşeti şöyle: “Ekonomik Sistem Alarm Veriyor; Duyan Var mı?” Bir köşede beklerken, gelip geçenlerin ve etrafımda bulunan bazılarının dergiye baktıklarını farkettim. Bir kaçına “dikkatinizi çektiyse hediye edebilirim.” dedim. Aldığım karşılıklar ise şöyleydi; “Siz kimi destekliyorsunuz?”, “Ne ekonomik krizi?”, “Memleket nelerle uğraşıyor, bu dergi ne yazıyor?”, “Bunları söylemenin zamanı mı?” falan... Tavırlardan, dergide yazanları anlatsam yahut 15 Temmuz sonrası en büyük saldırının ekonomi üzerinden geleceğini söylesem de bir şeyin fark etmeyeceği gayet net belli oluyordu; “hayırlısı olsun” dedim ve geçtim. Ne yazık ki, alarm veren ekonomi aradan geçen bir senenin ardından patladı. Bu sualleri yöneltenler hâdiseyi hatırlıyor mudur, hatırlıyorsa ne düşünüyordur bilmiyorum. *** Kâğıt fiyatlarındaki artış basın-yayın faaliyeti gösteren bir çok müessese ve bu müesseselerde vazifeli bir çok şahıs tarafından dile getirildi. Geçtiğimiz hafta Baran’ın 608. sayısı için derginin basıldığı matbaaya gittiğimde işletme sahibi ile ayaküstü biraz sohbet etme fırsatımız oldu. Kâğıt fiyatlarının astronomik bir şekilde artmasından ve kâğıtçıların krizi fırsata çeviren tutumlarından, “Sene başında 75 lira olan bir top kâğıt bugün 152 lira. Kâğıtçılar peşin para olmadan kâğıt vermiyor artık. Dolar kurunu da 7,5 liradan hesaplıyorlar. ‘İşine gelirse’ diyorlar. Ne yapacağımızı bilemez olduk.” cümleleriyle yakınırken, içeriye giren ve daha sonra kâğıt satıcısı olduğunu öğrendiğim şahıs, “biraz görüşebilir miyiz?” diyerek matbaa sahibinin henüz bir kaç gün önce aldığı kâğıdın ücretini ödemesi için tehditkâr bir konuşma yaptı. Bu şahsa, kâğıt satışını niçin yüksek kurdan hesapladıklarını sorduğumda, “bankalar da öyle hesaplamıyor mu kardeşim?” gibi saçma bir karşılık verdi. Kendisine, “yarın maliyeciler kapına dayandığında aynı şeyi onlara da söyle” diyerek matbaa sahibiyle konuşmama devam ettim. “Görüyorsun işte hocam, her şey dolar bazında zamlandı, bu da yetmiyormuş gibi üzerine kur meselesi çıktı. Allah sonumuzu hayr etsin.” diye yakınmaya sürdürdü. Matbaadan çıkıp zarf almak için II. Matbaacılar Sitesi’nde bulunan bir dükkâna gidip sene başında kutusunu 22 liradan aldığımız zarfın 45 lira olduğunu görünce, insanların her köşe başında içine düştükleri sıkıntıları anlattığını işitince ise iktidara yakın medyada ağızdan “k” harfi çıkınca koro hâlinde “anma adını” denilen “kriz”in ne kadar sert çarptığını daha iyi idrak ettim. *** 15 Temmuz’un ardından Baran’ın hemen hemen her sayısında bir sonraki saldırının ekonomiyi yıpratmak suretiyle iç karışıklık çıkarmak ve doğrudan dış müdahaleye zemin hazırlamak olacağını dile getirdik. Hususî olarak bir sonraki saldırının nereden geleceği sualini röportaj yaptığımız muhataplarımıza da yöneltip, “ekonomi” cevabını aldık. Buna mukabil ekonominin idare ediliş zihniyetinde hiç bir değişikliğin yaşanmadığını da müşahede ettik. Biz bunlara kafa yorarken bir taraftan Batıcı oligarşik zümre diğer taraftan iktidarı sadece nemalanmak için destekleyen yavşaklar keselerini doldurmayı sürdürdü. Aylık’ın mevzu bahis sayısının kapak yazısında, “Dost acı söyler ve biz bu memleketin selâmeti için hakikati söylemekten hiçbir zaman geri durmayacağız; bakmayın güce tapanların, “kraldan çok kralcı” olanların kendilerini garantiye almak için ülkede hiçbir sorun yokmuşçasına konuşup, sunî gündemler oluşturarak onların peşinden koştuğuna… Türkiye ekonomisi, artık palyatif tedbirlerle kurtarılacak aşamayı çoktan geçmiştir.” diyerek dile getirdiğimiz köklü değişimler yapılması gerektiği yönündeki uyarılarımız, tıpkı mitinge katılan vatandaşlar gibi devlet tarafından da görmezden gelindi.  Elbette vatandaşın tek kabahati kendisine her söylenene inanmaktan başka bir şey değil; ama devletinki öyle mi? “Üretmeden tüketen ve yaptığı üretim de montajdan ibaret olan, sürekli dış ticaret açığı veren, faiz sarmalından kurtulamayan, başkalarının inisiyatifine bağlı turizm ve inşaat sektörünü merkeze alan, halkı imtiyazlı oligarşik bir zümrenin insafına kalmış bir ekonomik sisteme/sistemsizliğe sahibiz.” demiştik, aynı tas aynı hamam devam edildi. 2017 yılında inşaat sektörü yüzde 8.9, turizm sektörü ise yüzde 30 genişledi. Oligarklara dokunulmadı. Hatta memleketimizin ağaçları azalmasın diye (!) Çin’den kâğıt ithal etmeye, distribütörlükten dünyaları yiyip doymayanlar elini taşın altına koymaktan imtina etmeyi sürdürdü; çünkü rahatlarını bozmalarını gerekli kılacak ne ahlâk ne şuur ne de bir devlet ortada yoktu. Üretimin artırılması adına herhangi bir adım atılmadı. Böyle deyince, “devlet o kadar teşvik verdi” diyenler çıkacaktır elbet. Onun da cevabı az sonra!.. *** Nihayetinde geçtiğimiz aylarda gerçekleşen ufak bir kur manipülasyonuyla Türkiye ekonomisi yerle yeksan oldu. Dövizin değer kazanmasından ziyade Türk Lirası’nın değer kaybından kaynaklanan artış neticesinde 1 Ocak 2018’de 3.77 olan dolar 7.0 liranın üzerine kadar çıktı, bugün ise 6.50 civarında fiyatlanıyor. Tabiî olarak bu durum üretmeden tüketen, neredeyse her açıdan dövize bağımlı olan Türkiye’de var olan iktisadî krizin görünür bir hâl almasına vesile oldu. Evet, Türkiye senelerce bize müttefikimiz olarak yutturulan, her fırsatta sırtımızdan hançerleyen ABD tarafından yapılan bir ekonomik saldırı ile karşı karşıya... Fakat bu saldırının geleceği belli değil miydi? Adama, “saldırının geleceği gerçeği bu kadar sarih bir şekilde ortadayken önlemini niçin almadın?” demezler mi?  *** Devletin verdiği teşvikler meselesine gelecek olursak; dolar manipülasyonunun ayyuka çıktığı günlerde, bir bankanın bilmem neredeki şubesinde müdür yardımcısı olarak vazifeli sınıf arkadaşımı, bir fincan acı kahvesini içip sohbet etmek için ziyaret ettim. Mesele döndü dolaştı ekonomik krize geldi. Aramızdaki diyalog şöyle: -Üretmiyoruz abi, üretmezsen ufacık manipülasyonda böyle dağılır gidersin. -Üretim için bir çok adım atıldığını, bir sürü teşvik verildiğini söylüyorlar. -Evet! Öyle adımlar attılar ki; 2017 senesinde 50 milyar liralık KGF (Kredi Garanti Fonu) ayrıldı. Müşterilerimden birisi aldığı bu desteği X bankadaki vadeli hesabına yatırdı, aldığı faiz ile taksitlerini ödüyor. Bir diğer müşterim de bu destekle Muğla’da yazlık satın aldı, konut kredisi öder gibi ödüyor, nasılsa faiz oranı asgarî seviyede. Geçsinler o destek, teşvik işlerini. -Neymiş; denetim yoksa devlet de yoktur. Sil baştan yeni bir devlet kurmak lâzım. Her yanından lâğım akan, insanları kokuşmuş bu sistemle daha fazla gitmez! *** İdarecilerimiz, bu söyleyeceklerimizi bir dostun acı sözleri olarak algılayabilirler; meselemiz “biz söylemiştik” demek değil, memleketimize ve milletimize düşmanlık edenlere argüman vermek hiç değil. Sürekli dış güçlere bağlanan, arada bir Türkiye’nin “global güç” olma yolunda adımlar attığı iddia edilen, hamaset yüklü söylemlerle bir yere kadar gidilebileceğini dile getirmek istiyoruz. Çünkü kendi kağıdını dahî üretemeyen bir devletin “global güç” olma iddiasına sadece gülerler. Kuralları düşmanlarımız tarafından konulan masadan hiç bir kazanım elde edemeyeceğimizi, masayı devirmemiz gerektiğini belirtiyoruz. Aksi takdirde, ekmeği, aşı kesilen halk yarın birbirini boğazlamaya başlarsa hiç de şaşırmamak lâzım. Bunu önlemek için de milletimizi sömüren, açlığı ve yoksulluğu reva görenlere karşı fiili mukavemetin vakti geldi de geçiyor. Milletin tepkisini dışarı yöneltmek için de önümüzdeki ilk fırsat İdlib... Mukavemetinizi gösterin, halk arkanızdan gelecektir; meydan sizin!  Baran Dergisi 609. Sayı

Kadüse veya Ahenk Helezonunda Görünen Horoz -III-

Birçok kültür ve medeniyetin kabartma, heykel ve resimlerinde görülen asa, ezoterizmde(1)pek çok şeyi ihtiva etmekle birlikte, esas itibariyle belirli bir majikal gücü(2)sembolize eder. Bununla birlikte, manyetik etkilere de yön verebildiği düşünülmektedir.İngilizcede asa mânâsına gelen Wand kelimesi aynı zamanda, kısa ve sihirbazların kullandığı çeşitli materyallerden yapılmış çubuk biçimlerine verilen addır.  Wand kelimesi, İngilizce lûgatta “duvar”, “sihirbaz değneği”, “(reader) okuma kalemi”, “asa”, “orkestra şefinin çubuğu”, “çubuk” ve “değnek” mânâsınadır…“Sihirbaz değneği” mânâsı üzerinden söylenebilecekler bir tarafa, “orkestra şefinin çubuğu” mânâsı çok dikkat çekmektedir. “Beste yapan kimse, besteci” ve “bir orkestrayı yöneten kimse, orkestra şefi” mânâsında olan Maestro, elindeki çubuk veya asa ile, duyulur fakat görünmez olan müzik notalarını nasıl da sevk ve idare ediyor; öyle değil mi? Maestro bir çeşit sihirbaz mı ne? Müzlerin sevk ve idaresinde kullanılan asa!.. “Müz, (Fr. muse; Sanat tanrıçası) Mousai sözcüğünden gelir. Bu sözcük etimolojik olarak, akıl, düşünce, yaratıcılık yeteneği gibi anlamlara gelen “men” kökünden gelmektedir. Müzler Yunan mitolojisinde, ilham tanrıçaları, ilham perileridir”(3) … Tedaisi, İBDA Mimarı’na musallat olan Telegram işkencesi!.. Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, müze kültürü paganist bir kültürdür. Herhangi bir eşyaya itibar fetişizme kapı aralar. Bu da gayr-i İslâmî bir durumdur. Diğer taraftan, Ayasofya Camii’nin (Fetih Camii) niçin müze olarak kalması istenmektedir, onu da bu çerçevede düşününüz. Wand kelimesinin “duvar” mânâsından hareketle, asa üzerinden “sur” veya “beden” mânâsına ulaşmak mümkün gözükmektedir. Sur veya beden mânâsından İBDA mânâsına, oradan da Anadolu mânâsına kadar ulaşmak sanırım saçma olmaz… Üstad Necip Fazıl’ın “Gençliğe Hitabesi”nde geçen “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını gediğine koymandır” sözünü hatırlamanın tam yeri! Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, hâlihazırda Anadolu’nun kalbinin attığı yer olan Suriye’de cereyan eden anlaşmazlıkların çözümü için sahici bir hakem ihtiyacı had safhadadır. İBDA Mimarı’nın, meâlen, “Her şey Şam’da düğümlendi”(4), sözü bu mânâda çok mühim bir sözdür. Bu söz, Şam’ın “Ben” mânâsından mülhem, “Her şey Ben’de düğümlendi” şeklinde de okunabilir.Bu söz aynı zamanda, “Bâtının zâhire çıktığı bir zamandayız” sözünün “sûret mânânın aynıdır” çerçevesinde delillendirilmesidir. İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan:  “İslâm âlimlerinden çok kimsenin rivayet ettiği bir Hadîs’ten: “Şam, Allah’ın yeryüzünde seçtiği yerdir. Kullarından seçtiği kimseyi de Şam’a çeker!”… Seyyid Mustafa Nur: 559: Kaptan Gusto Müslüman / Dünya Çapında Bir Hâdise): MÜMALAT-I ŞAM-Şam’ın izin vermesi… Romen dilinde, VİİTOR İSLÂM-İstikbâl İslâmındır: 843: ŞAM ZUHURATI… TETABUK-I ŞAM-Şam’a uygun düşmek: 1843: DERVİŞ MUHAMMED-332 mührü. (Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan ve farkediliş tarihi 31 Aralık 2014 olan!)(5) Not: İBDA Mimarı, “Haliç Kongre Merkezi’nde “Adalet Mutlak’a” Konferansı’nı verdikten kısa bir zaman sonra, “Derviş Muhammed-332 Mührü”ne yeniden kavuşuyor. “Adalet Mutlak’a” Konferansının ana teması ise, “Yeni dünya düzeni kurulacaksa bizde diyoruz ki buradan başlasın!” şeklinde özetlenebilir. Görelim mevlâm neyler, neylerse güzel eyler… Bu arada, İngilizce lûgatta Staff olarak geçen asa’nın kısa değil uzun tasarlandığı ve belirli bir statüye sahip insanlar için bir yardımcı unsur olarak kullanıldığı sözkonusudur.  Eski Mısır tradisyonunda Thoth’un asası, tıpkı kadüsede olduğu gibi, spiral biçimde iki yılanın sarılı olduğu bir asadır. İkiz yılanlar, yarı uyku halinde enerji olan, Kundalini, Yılan Ateşi’nin uyandırılması anlamını içeriyor. Diğer tüm Mısır tanrıları ve tanrıçalarının ellerinde asaları olmadan görmek mümkün değil. Asanın toprağa yakın olan ucu kuyruk sokumu, gökyüzüne yakın olan kısmı ise gudde-i sanevberi veya epifiz bezi ile de ilişkilendirilmektedir. Kozalaksı bez veya Epifiz bezi’nin tepe veya taç çakra, -ki rengi mor veya eflâtun’dur-, halka, “delik” veya “Abdülhakîm Koltuğu”, terazi, “horoz”, akaşa, “levh-i mahfuz” ve nefs ile de ilişkili olduğu üzerinde daha evvel durmuştuk.  Asa aynı zamanda peygamberler, gizemciler, tarikat liderleri, krallar, rahipler ve askeri otoriteler tarafından da sıkça kullanılmıştır. Meselâ Peygamberlerden, ilk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın cennetten getirdiği asa başta olmak üzere, Hazret-i Musa Âleyhisselâm’ın “yalan -yılan- yutan” asası, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’ı ölüyken dahi ayakta tutan asası ve hassaten, bütün kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Allah Resûlü’nün mübarek asaları malumdur. Bazı asaların üzerinde yer alan “halka” mânâsını mündemiç “kozalak” figürü, epifiz bezini (Gudde-i Sanevberi ki bu mevzuda bir yazı dizimiz yayımlandı Baran Dergisi’nin evvelki sayılarında) sembolize ederken, asa, belkemiği (kuyruk sokumu veya acb-üz-zeneb, ki bu mevzuda da yine Baran Dergisi’nde bir yazı dizimiz yayımlandı), Kadüse’nin orta sütunu olan omurilik ve en üstünde, kozalaksı bez veya epifiz bezi ile betimlenmiştir. Epifiz bezinin iki kaşın tam orta noktasında konuşlanan nefs(6)ile de ilişkili olduğu adı geçen yazı dizilerinde etraflıca işlenmiştir. Belkemiğine yâni asaya iki tarafından dolanmış “çifte (ikiz) yılan” -Kadüse- olarak sembolize edilmiştir. Sözkonusu sembol, farklı kültürlerin tüm ezoterik sistemlerinde kullanılmıştır. Yine daha evvel söylendiği üzere iki yılan “su” ve “ateş” olarak, omurilikten yukarı spiraller çizerek yükselir. Bu, düalitenin bir başka anlatımıdır. Bu durum, mikrodan makroya kozmosun enerji dönüşümünü de anlatır.Birbirine dolanmış olan çifte yılan, aynı zamanda DNA sarmalı olarak da yorumlanmaktadır. Bu şekil bir sarmalın bize, İBDA fikriyatındaki vida sembolü üzerinden pek çok şey tedai ettirdiğini söyleyelim. Meselâ sarmaşık, rüya, bitki, nebat, secde, namaz, miraç, ledün, seyr-ü sülük, kişisel menkıbe, nefs terbiyesi vs.  Hermes ile ilişkilendirilen kadüsedeki çifte yılanlı asadan farklı olarak, bugün Tıp sembolü olarak kabul edilen Asklepios’un Bergama’daki Asklepionlarda (Hastahane; ki, haste’nin “isteme” mânâsı üzerinden “dua” evi, dolayısıyla da şifahane “tapınak” olduğu anlaşılır) görülen başları aynı dairevî kapta süt içen iki yılan sembolünün adı Eskülap olarak kaydedilmiştir.  Not: Süt, rüyada ilmin sembolüdür. Dünyanın ahirete nisbetle bir rüya olduğu düşünüldüğünde, dünyada da ilmin sembolü olarak görülmesi gereken süt, hem zâhirde ve hem de bâtında “birbirinin aynı” keyfiyetini haiz olarak, “suret mânânın aynıdır” esprisine de yataklık eder. Üstad Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabesi’nde söylediği, “Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...”in hangi kaynaktan beslenmesi gerektiğini de buradan anlayınız. En son ki Milli Eğitim Bakanı’nın, (Ziya Selçuk), yeni neslin çift kanatlı yetiştirilmesi gerektiğinden söz etmesini nasıl okumak lazım gelir, doğrusu ben bilemedim! Tıb sembolü Kadüsedir.Tıp kelimesinin orijinini aldığı Teb (Thebai) şehrinin toteminin ise yılan olduğu söylenir. Diğer taraftan tîb, koku mânâsınadır. Koku denildiğinde ilk akla gelen şey ise, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın cennetten dünyaya getirdiği ud kokusudur. Diğer taraftan, Allah Resûlü’ne dünyada sevdirilen üç şeyden biri güzel kokudur. Diğerleri ise kadın ve “gözümün nuru” dediği namazdır. Not: Tıb kelimesinin iştikakları mevzumuz açısından çok dikkate değerdir. Meselâ “gölge” mânâsına Tıb’, İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”nda, ebced tevafuku üzerinden, “duanın Allah tarafından kabul edilmesi” mânâsına İsticabe kelimesiyle de örtüşen bir mânâdadır. Aynı ebcedle İhtibas kelimesi, “hapsolunma, habsetme” mânâsınadır. Diğer taraftan Tıb’, “nehir mânâsınadır ki Nehr kelimesi, lûgatta “boğazlamak”, “namazda sağ eli sol el üzerime koymak” ve “sadr, göğüs” mânâsınadır. Nehr’in mânâlarından hareketle de Besmele, başlangıç, Büyük Doğu ve onun yürüyen hâli İBDA mânâlarına ulaşılır... “Tabiat” ve “yaradılış, huy” mânâsına Tıba’ kelimesi bir yana, üzerinde bulunduğumuz horoz mevzusuyla da doğrudan ilişkili olarak, Tıbb kelimesi, lûgatta “güzel koku” mânâsınadır. Esas ilginç olan şudur ki, meâlen, “Aralarında birleşmelerine engel perde var” Mutlak Ölçüsü’nün yer aldığı RAHMAN Sûresi’nin 20. Âyeti ile, Tıbb kelimesi arasındaki ebced tevafuku ayrıca dikkate değer.(7) Thebai kelimesi, teba olarak okunabilir mi? Thebai kelimenin sırrı, Te ve Be harflerinde mi saklıdır? Thebai kelimesi ile tıb kelimesi arasında nasıl bir ilişki vardır?  Thebai kelimesini Teba olarak okumak mümkünse eğer, o hâlde bunu “halk” olarak da okumak mümkün gözükmektedir. Hâl böyle olunca sözkonusu kelime, “başlangıç” mânâsına İBDA ile de ilişkili gözükmektedir.  Modern dünyada kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Asklepios (Aesculapius)’dur.Asklepios’a göre hekim veya doktor, yılan gibi dilsiz olmalı, kimsenin sırrını başkasına söylememeli, sabır ve sükûnet içinde çalışmalıdır.  Dilsiz olmak? Lâl olmak? Kırmızı olmak? Kırmızının “red” kökünden olması ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın hatası yüzünden, halifeliği görünsün diye sürgün edilmesi! 10’dan sonra 11 sayısının varlığı ve 12’nin mucize beyanı olarak belirmesi!.. Tedaisi, “Mehdiyi hamil 10 süvari”… Süvarilerin 10.sunun Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri olması ve 11.sinin Üstad Necip Fazıl, 12.sinin ise İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu olarak kaydedilmesi!.. Tedaisi, İBDA Mimarı’na rüyada gelen mânâ: “12 sığır yavrusundan biri mucize beyanıdır.”   Not:11 Eylül 2018 vurgusu çerçevesinde düşünüldüğünde 11’in “dilsiz sayı”(8) olması çok ilginçtir. “İddet müddeti” çerçevesinde düşünüldüğünde de çok ilginç neticelere varmak mümkün gözükmektedir. En başta, Mutlak İrade’nin tecellisine veya müjdesine şahidlik edeceğimizi tedai ettirdi. 11’in “büyük hata”(9) olarak değerlendirilmesi de çok ilginçtir. Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın hatası yüzünden dünyaya sürgün edilmesini hatırlatmakla birlikte, -ki bu hata, halifeliği görünsün diyedir-, 11 Eylül sonrasında olacak olanlar, “İstikbâl İslâmındır” mânâsına mutabık bir çerçevede cereyan edeceğini düşündürmektedir. “İddet müddeti” bittiğinde Halifeliği görünsün diye cennetten dünyaya sürgün şeklindeki bir düşünce, olsa olsa mucize olur! Allah her şeye kadirdir, kaadirdir. Suret ve mânâ ilişkisi çerçevesinde düşünüldüğünde ise, yani “suret mânânın aynıdır”, dolayısıyla da “mânâ suretin aynıdır” şeklinde bir okuma yapıldığında, “Bâtının zâhire çıktığı bir zamandayız” esprisine de uygun olarak, “İstikbâl İslâmındır” mânâsının zâhir olacağına dair bir düşünce daha baskın durmaktadır.  Tıbbın asa ile temsil edilmesi, tababet tahsilinin kısa sürede öğrenilmeyip, ihtiyarlayıp asaya dayanıncaya kadar hekimin öğrenmeye ve tecrübe kazanmaya gereksinim duyduğunu belirtmek için olduğu söylenir. Diğer taraftan asa, iyilik tanrılarının remzidir. Yılan ise kötülük tanrılarının alameti. Asaya sarılmış yılan, iyilik ve kötülük ilahlarının bir araya gelmesi demektir.(10)Bu mevzu, kötülüğü temsil eden Deccaliyyet (nefs) ve iyiliği temsil eden Mehdiyyet (ruh) ile de doğrudan ilişkilidir. Kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefsin varlığına misal teşkil edebilecek olan Telegram ve “İstikbâl İslâmındır” mânâsına yataklık eden İBDA Mimarı! Büyük kafa sorusu: “Hayatı öğrenmek mi, yoksa değiştirmek mi?” “Bu temel sorunun ayırımında, iki kökte toplu, varlığın ve bilginin ilk prensiplerini arayan “teorik düşünce” sistemleriyle, hareketin ilk prensiplerini araştıran “pratik düşünce” sistemleri tasnifi var... Birinde, insana kendini empoze eden mücerret meseleler ve eşya ve hadiseleri tasarruf verilerinin kendisine nisbet edileceği “ideal değerler” araştırması, diğerinde ise eşya ve hadiseleri tasarruf ve onları verimlendirmeyi temel alan “aktüel değerler” araştırması... Biri ruhçu, diğeri maddeciliğe geçit veren iki yaklaşım. Oysa bizzat “değer”, bir şeye kıymetini veren ve kıymet tayin eden ruha nisbet işidir; ayrı mesele. “Maddeci, kemal halini bulmuş bir sistem ve anlayış buudunda, Büyük Doğu Mimarı'nın hülâsalandırdığı bir ifade ile şöyle konuşur: “Artık felsefe devri geçmiştir. Bir şeyi anlamak, onun künhüne nüfuz etmek, fikirle mücerretleri kuşatmak diye metafizik bir sıkıntıya yer kalmamıştır. Pratikte eşya ve hadiseleri tasarruf, onlara tahakküm ve onları verimlendirme devri açılmıştır. En iyi anlayış ve tam kavrayış, elektriğin ne olduğunu bilmek değil, onu bir nakil üzerinde ve bir ampul içinde zaptetmektir. Hiçbir kafa humması, mide gurultusundan aziz değildir. Mutlaka mefkûreleştirilmesi gerekli bir şey aranıyorsa o da makinedir.” Ruhçu da, üstüne atılan toprağın üstüne çıkan ruhun hakikatini, Büyük Doğu Mimarı'nın hülâsalandırdığı bir ifade ile şöyle belirtir: “İnsan başını fare kafasından ayıran tek haslet ve haysiyet, fikir... Mücerret fikir... Arayıcı, tarayıcı, çırpınıcı, çatlayıcı fikirdir. İşte bu türlü arayışın yolda bulduklarıdır ki, bugünkü teknolojiyi doğurdu. Fakat durak ve gaye onlar değil, öteler, öteler, ötelerin ötesi ve sonsuzluk... Eğer mücerret fikir olmasa ve her şey hayvanî bir insiyaka bırakılsaydı, arz cazibesi kanunu bulunur muydu?.. Siz; 21. asra doğru sarkan teknik küfür, insan saadetini ruhu hadım etmekte arar ve onu bağırsak yoluna doğru iterken, atom bombanızın bile eşiti olamayacağı patlamaya belki 21. asırda şahit olacaksınız.” “Evet; bu pratik değerlerle iş görüşün insanoğlunu getirdiği açmaz, ancak “pratik değerler”le “ideal değerler”in hakikatlerini üstün bir kök hakikatte toplayıcı ve ahenkli bir tarzda birleştirici mesut neticeyle çözülebilir... Ama o ne?.. İşte bütün mesele; İslam'a muhatap anlayışı temsil eden Büyük Doğu sistemini idrak etmek gerek.”(11) “Hayyat-Terzi. Dikiş diken sanatkar: 620: Kureyşî… Telkif-Telkin etmek: 620: Ta’mik-Derinleştirmek. Derin kesmek. İnceden inceye araştırmak; Esasına varacak usulde olmak… Hayye-Yılan. Çoğulu, “Hayyat”: 1023: Salih Mirzabeyoğlu… Kaz-Makas: 28: Harf sayısı… Mihrat-Her yıl derisinin soyulması adet olan yılan; hayat: 850: Mirrih-Uzun ok; “Pertev oku” derler. Bir yıldız ismi… Pertev-Ziyâ, ışık. Atılma, sıçrama, hız: 613: Derviş Muhammed… “Mirrih-Mirruh-Merih”: Koç Burcu yıldızı, unsuru Ateş, vücutta tesir yeri Baş-Kafa, cinsiyeti Erkek-Müessir, simya’da Kül etme safhası… Akreb Burcu, unsuru Su, yıldızı “Merih”, vücutta tesir yeri Üreme Organları, cinsiyeti Dişi, simya’da Ayırma… Muhayyer-İlmî şeyler arasında seçim yapabilme: 1850: Ruhamî-Mermerden yapılmış; “Abdülhakîm Koltuğu” hatırda”(12)   Dipnotlar 1-Ezoterizm, Yunanca kökenli bir kelimedir. Ezoterizm, bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara inisiyasyon yoluyla öğretilmesidir. Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi değildir.  2-“Kelime anlamında Maji’nin Türkçe karşılığı yoktur; en yakın yaklaşım sihir olarak belki düşünülebilir; büyü sözcüğü ise genelde Maji’nin karşılığı sanılır ama sadece sözlük karşılığıdır. Demek ki, Maji´ye Türkçe karşılık bulamıyoruz ama kavram olarak açıklayabilir ve anlamlandırabiliriz. Maji sözcüğü, Grekçe’dir; Magein; Megas büyük bilim anlamındadır veya en büyük veya ana bilim demektir. Maji Paleolitik çağlardan beri vardır, Fransa’da Aurigignac’da, Güney Afrika’da Buşmenler’de Majikal ayinlerin izleri bulunmuştur. Atlantis, Mu inançları dışında, bilinen tarihte Eski Mısır’da Maji çok geniş biçimde kullanılmıştır. Özellikle de Mısır Panteonu´daki tanrılara çok dikkat etmek gerekir; tümü belli majikal güçleri simgelemektedirler. Yine tüm Mezopotamya uygarlıklarında, Aztek, Maya ve İnkalar’da Majikal yaptırımlar çok geniş ve çeşitlidir. Majinin gücünden korkan ve insanın yeterince bilgilenmesini istemeyen Hristiyan Kilisesi, MS 364 Laodicea Konsülü’nde Maji’yi, matematiği ve Astroloji’yi yasaklamıştı. 525’de Oxia’da, 721’de Roma´da alınan kararlarla Maji Sanatı’nı bilmek ve kullanmak hakkı sadece belli bir rahip sınıfına verildi. Ama sonra, bu hak yanlış yola sapacak ve insanları yakan sapık bir inancın yani engizisyonun temeli olacaktır. Budizm’in tüm kolları majikal deneylerle doludur, Zen Budizm insanın sıradanlığını, kontr tepki olarak ele alır; Yoga her türünde Majikal terbiye enerji birikimini düzenler; Akapünktür bedendeki sağlıklı enerji akımını öğretir; şamanlar geçmişin en güçlü Majisyenleriydiler; Heraklit, Platon, Demosten, Pliny, Pisagor, Agrippina, Marcus Aurelius, Jül Sezar, Bruno, Paracelsus, Nostradamus, Lüther, Calvin, İbni Sina, İbni Rüşd, İbni Hud, Cübeyr, İbni Semah, Muhiddin Arabi, Mevlana Rumi, Hallac, Yunus Emre, Casanova, Don Juan, Meyer, Pascal ve daha sayısız isim Majisyen olarak tanımlanabilirler. Onların yaşamlarını okumak okuyucuya daha iyi bilgi verecektir.” (https://www.bilinmeyen.com/maji-sanati) 3-https://www.muz.se/pages/nedir 4-Şükrü Sak’ın “Zindan Konuşmaları” isimli kitabından. 5-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-daima-o-ve-ben-362-h2914.html 6-İBDA Mimarı’nın yüksek ifadeleriyle söylersek, “NEFS, şuna buna niyetiyle kullanılmadan önce, bir şeyi o şey yapan asıldır, zâttır…” 7-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-anadoluculuk-yeryuzu-mescid-kilindi-115-h423.html 8-Annemarie Schimmel, Sayıların Gizemi, (çev: Mustafa Küpüşoğlu), Alfa Yayınları, İstanbul, 2017, S. 187. 9-DİLSİZ SAYI:11… (On bir günahtır. On bir On Emir'i ihlal eder.)… On altıncı yüzyılda yaşayan sayıbilimci Petrus Bungus, “11'in ilahi hiçbir şeyle bağlantısı yoktur, ne bir araç ne de bir meziyet onun yukarısında ki şeylere ulaşamaz” diyecek kadar ileri gider. 11’in günahkârların ve kefaretin sayısı olduğunu düşünür. Ortaçağ teoloji yapıtlarında çok sık olarak “11 büyük hata”dan söz edilir. İhvan-ı Safa'da 11’e olumsuz bir çağrışım yükler; 10’dan büyük “dilsiz” asal sayılar zincirindeki ilk “dilsiz” sayı olarak görür.” (Anne Marie Schimmel, Sayıların Gizemi, s.187) 10-http://lovepeaceandharmony.org/profiles/blogs/asa-kozmik-asa-ve-kaduse-sembolu... Not: Derleyen: Hülya Tokdemir Reis… İlgili yazı Ferda Ercan Uyulan Hanımefendiden alıntılar içermektedir. 11-Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler-, İBDA Yayınları, İstanbul, sh. 12-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-tasarruf-ahlaki-397-h3940.html Baran Dergisi 609. Sayı

Sovyet Edebiyatının Muhalif Sesi: Mihail Bulgakov

Mihail Bulgakov, 1891 yılında Rus İmparatorluğu topraklarında, Kiev’de doğdu. Tıp okudu fakat bir süre sonra hekimliği bırakarak, edebiyata yöneldi. Romanlarında ve hikâyelerinde fantastik ve gerçekçi öğeleri, tuhaf ve garip durumları alaycı ve mizahi bir üslupla harmanlayarak, kara mizahın en başarılı örneklerini verdi.  İlk hikâyesi 20 yaşında yayımlandı. Gogol, Puşkin, Dostoyevski ve Dickens’tan etkilendi. Tiyatro ve operayla ilgilendi. Birçok tiyatro oyunu yazdı. Yazıları Sovyet rejimini çok rahatsız eden Bulgakov’un birçok eseri yasaklandı. Stalin yönetimi altında 1930'da tüm yapıtlarının yayımlanması yasaklandı. Devrim öncesi değerlerin devrim sonrasında yerle bir edilmesini, trajikomik bir üslupla eleştirdi. Döneminin devrim yandaşı edebiyatçıları tarafından dışlandı ve alay edildi. Ülkesinden ve rejimden kaçanların yaşadıkları travmaları anlattığı eserleri aslında yaşananı ifade etmekten öte ideolojik bir muhtevaya sahip değildi. Evine baskınlar düzenlendi, yazdığı eserlerin elyazmalarına el kondu, yoğun bir baskı içinde yaşadı, fakat yazmaktan vazgeçmedi. Aslında onun hayatı, Sovyet Rusya’sının sanatçıları için bir prototipti. Eserleri acımasızca eleştirilip yasaklanınca tiyatroya yöneldi. Pek çok oyunu sahnelendi. Bulgakov’u eleştiren Sovyet yazarlarına, “benim seyircilerim ve okuyucularım var, beni yargılayacak olan onlardır,  siz değilsiniz!” demiştir. Oyunları büyük ilgi görmesine rağmen, büyük kısmının sahnelenmesi yine yasaklanmıştır. Bu durumdan rahatsız olan Maksim Gorki Bulgakov'a sahip çıkarak, oyunlarda rejim düşmanlığı olmadığını, tamamen sanatsal olduğunu savunmuştur. Hatta Stalin’e bir mektup yazarak, bir yazarın kendine has düşünme yöntemi ile kendi gözleri ile gördüğünü yazmaya hakkının olduğunu, bunun engellenmesinin yazar için hayatın anlamsızlaşması demek olduğunu anlattı. Bunun üzerine Stalin bazı tiyatro oyunlarının sahnelenmesine yeniden izin verdi. Bulgakov’un asıl şaheseri ve onun ismiyle birlikte anılacak olan “Usta ile Margarita” isimli eseridir. Henüz 1926 yılında dostuna yazdığı bir mektupta bu kitabın kafasında şekillenmeye başladığından bahseder. Bütün hayatı boyunca sahnelenmesine çalıştığı tiyatro oyunlarının yanı sıra, arkadaşlarına “şeytana dair bir kitap“ diye eserinden söz eder. Kimi arkadaşlarına “günbatımı romanım“ olarak nitelediği, bizim ise “Usta ile Margarita“ olarak bildiğimiz roman üzerinde on yıldan fazla çalışır.  Bu süreçte oyunları yasaklanmaya, parasızlık çekmeye, açlık sınırında yaşamaya başlar. Bir kriz anında tüm notlarını sobaya atarak yakar. Hatta Stalin’e kendisini sürgüne göndermesi için mektuplar yazar. Fakat sürgüne gönderilmez.  1932 yılında ara verdiği romanına yeniden başlar. 1936 yılında yıllar evvel yazdığı Molier isimli oyunu sergilenir. Oyun 300 provadan sonra seyirci önüne çıkar. Ancak oyun Pravda’da çıkan olumsuz bir eleştirinin hemen ardından tiyatronun programından çıkarılır. Bunun ardından “Ivan Vasilyeviç” oyunu da aynı şekilde programdan çıkarılır. Bulgakov Moskova Sanat Tiyatrosu’ndaki işini bırakır ve Bolşoy’a geçer. Bu esnada yani 1939 yılında Usta ve Margarita isimli romanını tamamlar. 1940 yılının başında hastalanır. Mart 1940’da, 49 yaşındayken ölür. Romanı “Usta ile Margarita” ancak ölümünden 26 yıl sonra 1966’da yayımlanabilmiştir. Tabii romanın basılması da ayrı bir macera olarak karşımıza çıkar. “Usta ile Margarita”  ilk kez 1966-67 yıllarında, Sovyetler Birliği’nde, “Moskova“ dergisinde yayınlanır. Ancak çok geçmeden romanın sansürlenmiş olduğu ortaya çıkar ve bu sansürlenmiş bölümler yurtdışına ulaştırılarak, tam olduğu düşünülen iki yeni baskı daha yapılır. Birincisi 1967’de Bern’de yapılan ve sansürlenmiş olan bölümlerin ek olarak verildiği baskı, ikincisi ise 1969’da Frankfurt’ta yayımlanan ve eksik bölümlerin metinle bütünleştirilerek italik olarak basıldığı “Possev” baskısıdır. Aslında romanını tam anlamıyla bitirmeden ölen Bulgakov, kitabın son hali diyeceğimiz karısı tarafından onaylanan baskısı ile bugüne kadar ulaşır. “Usta ile Margarita” yazarının ölümünden 26 yıl sonra yayınlanınca şöyle karşılanır: - “Usta ile Margarita”nın ilk basımı ile birlikte edebiyat dünyasına hâkim olan ilk durum “şaşkınlık” olarak nitelenebilir. Eleştirmenlerin önünde duran, sadece yazılmasından 26 yıl sonra günışığına çıkan bir roman değil, yepyeni bir tarz, yepyeni bir anlatım, kısacası yepyeni bir şeydi. Bulgakov’un sanki bir şişeye koyup da geleceğe gönderdiği bu metne; hicivden romansa, büyülü gerçekçilikten tarihi romana kadar birçok janrı adeta iç içe geçirmis bu hetorojen yapıya önce bilinen raflarda bir yer arandı. Ancak “monist” olarak tanımlanabilecek bu arayışların her birisi, başka bir yorum tarafından “geçersiz” kılınmaya mahkûm gibiydi. Bugün birçok edebiyat eleştirmeninin “Usta ile Margarita” konusunda paylaştıkları temel ortak payda bu romanın “tek bir yorumunun” olamayacağıdır, “elimizde bu Gordiyon düğümünü kesecek sadece bir tek kılıç yoktur.” * Roman Moskova ve Kudüs’te geçen iki hikâyenin birleşmesi gibidir. Yani paralel iki hikâye anlatılır. Romanda Goethe’nin Faust’una, çeşitli edebiyat ve sanat adamlarına, Hazreti İsa’ya göndermeler vardır.  Kitabın kurgusu üç ayrı tema ile ilerler denilebilir. Birinci tema Şeytan Woland ve çetesinin çıkardığı olaylar, ikinci tema Hazreti İsa’nın çarmıha gerilişi ve Vali Pontius Pilate’nin durumu, üçüncü tema da romanını yazan “Usta” ve onun aşkı Margarita’dır: - “Bulgakov,  İncilin temalarını ve Faust’un kaynaklarını, grotesk romanı için bir esin kaynağı olarak kullanmıştır. Margarita sevgilisini kurtarmak için Şeytan’ın balosunda evsahipliği etmeyi kabul ederken, aşkını kurtarmak için, Faust’ta olduğu gibi, bir anlamda ruhunu şeytana satmaktadır Usta ile Margarita’nın öndeyişi, Faust’tan alınmıştır.   “Söyle kimsin sen?”  diye sorulduğunda Şeytan, “Sonsuza dek kötülüğü isteyen ama sonsuza dek iyilik yapan bu gücün bir parçasıyım.” Diye yanıt verir.   İsa’nın müriti Matta Levi ile konuşmasında Şeytan “Kötülük olmadan iyilik nasıl var olur? Gölgeler kaybolduğunda yeryüzü nasıl görünür?.” diyerek  bu ahlâkî dualizmin yeryüzünün en önemli gerçeği olduğunu vurgular.” ** Mihail Bulgakov, pek çok oyun yazmış, pek çok hikâyeye imza atmış olsa da, “Usta ve Margarita” romanı ile edebiyat dünyasının önemli isimli arasına girmiştir. Her ne kadar çağdaşı Gorki kadar Türkiye’deki edebiyat okurları için “meşhur” bir isim olmasa da, kısa ömründe bir nevi “yazmak için yaratıldığı” eseri ile kendini var etmeyi başarmış, muhalif bir Sovyet edebiyatçısı olarak tarihe geçmiştir.   Notlar: *https://rusedebiyatiarsivi.org/2016/08/25/hayat-ile-mucizenin-bulusma-umudu-usta-ile-margarita/ * http://dipnotkitap.net/ROMAN/Usta_ile_Margarita.htm Baran Dergisi 609. Sayı

Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı

Öğrenme bir ihtiyaç... Hemen hemen her varlığın yaşamını sürdürmesi için gerekli bir ihtiyaç. Eğitim, bu ihtiyacı karşılama süreci. Belli bir mevzu yahut gayeye dönük olarak ferde bilgi ve beceri kazandırma, yetiştirme ve geliştirme faaliyetlerinin bütünü. Formel ve informel olarak iki türe sahip. Formel tür planlı, programlı ve sistemli eğitim olarak tarif edilirken, informel eğitim plansız, programsız ve sistemsiz eğitim olarak tarif edilmekte. Ayrıca formel tür, örgün ve yaygın olmak üzere iki ana yola ayrılmakta. İlkinde eğitim kurumu olarak okul seçilir ve sınıf geçme gibi kademeli bir plan program dâhilinde ilerlenirken, ikincisinde okul yerine herhangi bir özel yahut resmi kurumun seçildiği, kısa zaman dilimlerinde kurs başlığı altında yürütülen bir plan izlenmekte. Her insan öğrenmeye ve öğretmeye müsait. Yine her insanın farklı istidadı ve akli kapasitesi mevcut. Herkes her şeyi öğrenmeye yahut bilmeye memur değil. Merak, beceri, hafıza, zekâ, beceri ve sair unsurlar insanın neye meyli olduğunun ve niçin öğrenmesi gerektiğinin işaretlerini verir. Ve yine öğrenmenin kaynağı kişinin kendi yaşantısı olabildiği gibi başkalarının geçmiş tecrübeleri de olmakta. Eğitim, bunları bir bütün halinde kişiye aktarma ve onda bir takım davranış değişiklikleri meydana getirme faaliyetidir. Elbette bir süreç halinde, bir istikamet ve akış dairesinde. Diğer taraftan, eğitim ilk insandan itibaren mevcut. Malum olduğu üzere ilk insan ilk peygamberdi ve ilk peygambere bütün isimler öğretilmişti. İnsanların kendi cinsinden ilk öğretmeni bir peygamberdi ve talebeleri de kendi çocuklarıydı. Onlara öğrettikleri ise eşyanın isimleri, “iyi, doğru ve güzel” üzere emir ve yasaklar, eşya ve hadislere bakış, tesbit, değerlendiriş. Ardından binlerce yıl süren ve her defasında gelişerek çoğalan yeni eğitim anlayışları; İbda’nın “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı” tezi başta olmak üzere filozofların, bilim adamı ve uzmanların her dönemde ürettiği görüşler. Yazımıza mevzu edindiğimiz John Taylor Gatto’da bu minvalde görüş serdedenlerden. John Taylor Gatto Kimdir? 1935’de Pittsburgh’un otuz beş mil güneydoğusundaki bir nehir kasabası olan Pennsylvania’daki Monongahela’da dünyaya gelen John, Swissvale, Monongahela ve Uniontown’daki devlet okullarında ve Latrobe’daki özel Katolik yatılı okulunda eğitim gördü. Cornell, Pittsburgh Üniversitesi ve Columbia’da lisans eğitimi aldı. Çeşitli yerlerde görev aldıktan ve üç kez New York Şehri Yılın Öğretmeni olarak seçildikten sonra 1991’de “artık çocuklara zarar vermek istemediğini” ilan ederek 30 yıldır yaptığı öğretmenliği bıraktı. Okul reformu konusunda dünyanın her yerinde konferanslar verdi. Zorunlu Eğitimin Karanlık Dünyası Zorunlu eğitim, bir ülkedeki çocukların tamamının hukuki düzenlemeler yoluyla benzer ve süresi belirli bir eğitim programı dâhilinde “okullu olma” sürecidir.  Bilhassa son yüzyılda kesintisiz eğitim şeklinde ciddiyetle üzerinde durulan zorunlu eğitim, ülkelerin kiminde 8, kiminde 9, kiminde ise 12 yıl olmak üzere hali hazırda uygulanmaktadır. Birkaç misal verecek olursak; Almanya, Belçika, Hollanda’da zorunlu eğitim 13 yıl; Yeni Zelanda, İngiltere ve Amerika’da 11 yıl; İspanya, Norveç, Malta ve Fransa’da 10 yıl; Güney Afrika, Çin, Yeni Gine ve Portekiz gibi ülkelerde ise 9 yıl. Ülkemizde ise 4 sene ilkokul, 4 sene ortaokul ve 4 sene lise olmak üzere 12 yıl. Zorunlu eğitimi zaruri görenlere göre eğitim, cemiyeti oluşturacak fertlerin hem kolayca bilgi edinmelerini sağlamak, hem de edinilen bilginin örgütlü bir şekilde dağılımını gerçekleştirmektir. Böylelikle devlet, fertleri yeteneklerine göre tasnif etmekte, aynı meslek gruplarında yığılmaları önlemekte ve aynı zamanda cemiyetin iç huzurunu muhafaza edici ahlâki terbiyeyi okullarda vermektedir. Genel görüntü bu olmasına rağmen zaman zaman yaşanan aksaklıklar ve gayenin “ideolojik ve ticari kaygılarla” amacından sapması okulun ciddi eleştirilere muhatap olmasını beraberinde getirmiştir. Yapılan eleştirilerin başında da okulun öğrencileri tektipleştirdiği, çocukluk süresini uzatması, başarıyı sadece kendinde göstermesi ve uzun süre eğitim alınmasına rağmen her defasında yetersizlik şokunun yaşanması ve sair. Gatto’da bu minvalde eleştiri getirenlerden. O eğitime karşı çıkmıyor. Bahse konu eserin önsözünü yazan Talim Terbiye Kurulu (TTK) Başkanı Alpaslan Durmuş’un deyişiyle: “Bir mekânda kapatılmaya dayalı okul eğitimine karşı çıkıyor Gatto. Çünkü çok farklı yönlere doğru gitme ve gelişme temayülünde olan bireysel hayatları tek tip hâle getirdiğini, bireyleri yığınlaştırma emelinde olduğunu düşünüyor. Başkalarını memnun etme oyununa kendini kaptırmış kayıp ruhlar yarattığını, zihinleri kontrol etmeye oynadığını, yapay bir şekilde uzatılmış bir çocukluk ve ötelenmiş bir yetişkinlik hikâyesini bizlere okuttuğunu, kişisel egemenlik ve özgürlük ideallerini tahrip edip tarumar ettiğini, entelektüel gelişimi ketlediğini, itaatkâr kütleler oluşturduğunu savunduğu okulu hedef tahtasına koyuyor.” (s.8) Gatto, zorunlu eğitim mevzusunda oldukça acımasızdır ve okulun hem öğrenciler, hem de öğretmenler için hücre hapsinden başka bir şey olmadığını söyler. Hatta daha ileri giderek okulların büyümemiş yetişkinler, çocuksu olgunlar yetiştirmek üzere tasarlanmış olabileceğini bile iddia eder. Amerikan eğitim sisteminin Prusya eğitim sisteminin etkisi altında olduğunu söyleyen Gatto şu şaşırtıcı ifadeleri kullanır: “Prusya kültürünün en kötü yanını alıp benimsemiş olmamızdır; açıktan açığa vasat zihinler yetiştirmek, çocuğun iç dünyasını tarumar etmek, öğrencilerin liderlik vasıflarına sahip olmalarını engellemek, yumuşak başlı ve yetersiz vatandaşlar yetiştirmek üzere tasarlanmış, yani bir bütün olarak nüfusu ‘idare edilebilir’ kılmayı amaç edinmiş bir eğitim sistemi.” (s.23)  Gatto bu sözlerinde o kadar samimidir ki 30 yıl görev yaptığı öğretmenlikten ayrıldıktan sonra “zorunlu eğitimin karanlık dünyası”nda yaptıklarını büyük bir pişmanlıkla anlatır ve “insanların çocuklarını çalan, dev bir beyin yıkama ve sınıflandırma makinesi olarak merkezi okul eğitiminin var olmasına izin verilmiş olabileceğine inanasım gelmiyor.” der. Okulu genç zihinlerin denek olarak kullanıldığı laboratuvar olarak gördüğünü söyleyen Gatto, zorunlu eğitimin çocukları birer uşağa dönüştürdüğünü iddia eder. Hatta okullarda görev yapan pedagogların, tıpkı Roma’da olduğu gibi, ihtisaslaşmış köleden başka bir şey olmadığını, görevinin ait olduğu efendinin belirlediği müfredatı uygulamak ve öğrencilerin okula zamanında gelmesini sağlamak olduğunu söyler. Gatto’ya göre modern pedagojinin esas işlevi, nüfusu yönetilebilir kılmak. Zorunlu eğitim tuzağından kurtulmayı başarabilmiş insanlara ilişkin örneklerle dolu bu kitap, kişisel potansiyeli gerçekleştirmenin temel şartının farklı bir yetiştirilme ve beceri edinme şekli ile mümkün olabileceğini ortaya koyuyor. Gatto buna “açık kaynak öğrenme” adını veriyor. Verdiği örneklerdeki şahıslar ya okulu terk etmiş ya hiç okula gitmemiş kimselerdir. Benjamin Franklin, David Farragut, Jonathan Goodwin, George Washington, Thomas Jefferson, Francis Collins, Ingvard Kamprad, Thomas Edison ve Bernard Shaw bunlardan birkaçıdır. Resmi eğitim düzeyi ilkokul terk olan Edison’nun 1003 patente imza atarak General Elektrik’i kurduğu, 14 yaşında iken okuldan atılan Bernard Shaw’ın bir müddet sonra dünyanın en büyük oyun yazarlarından bir olduğu, Mark Twain’in beşinci sınıfta okulu bıraktığı ve 13 yaşında gazetede çalışmaya başladığı, Microsoft’tan Bill Gates’in, Apple’den Steve Jobs’un üniversite mezunu olmadığı malum. Gatto’ya göre okulun gerçek meselesi öğrenmek değil başarıdır. Başarı kriteri ise orijinal şeyler ortaya koyma, düşünme ve performans kalitesi değil yalnız sınavlardır. Bu sınavlar ise zorunlu eğitimin zorunlu-faydasız sorularından müteşekkildir ve gayesi bellidir; itaatkâr köleler yetiştirmek. Okullarda verilen bilgiler gerçeklikle ilgili olmayan yanıltıcı ve güvenilmezdir. Bu bilgiler üzerine kurulan testler hem kazananı, hem de kaybedeni mahveden bir toplumsal kontrol silahına dönüşmüş ve bu test endüstrisi sayesinde gençler gerçek hayatla bağını koparmak zorunda kalmıştır.  Bu çerçevede Gatto, eğitime müdahale eden gizli bir gücün olduğunu iddia eder ve yine bazı sanayi baronlarının okula şirket mantığı ile yaklaştığını söyler. Bunlarında başında Andrew Carnegie, John D. Rockefeller ve Ford gelmektedir. Gatto’ya göre, eğitim çocukları aptallaştırmakla kalmıyor, itaatkâr ve iyi bir tüketici haline getiriyordu. Zaten kamusal eğitimin gayesi de mümkün olduğunca çok sayıda kişiyi, belli bir süre tehdit oluşturmayacak düzeyde tutmaktı. Çocuklar mutlak anlamda siyasi devletin malıydı, kolayca yönetilmeleri ve güç bulamamaları için önce kendilerine daha sonra da ailelerine, geleneklerine, kültürlerine, dine ve değerlerine yabancılaşmalıydı. Yukarıda bahsi geçen isimler, kurdukları vakıflar aracılığıyla -bilhassa 1896-1920 yılları arasında- üniversite kürsülerine, araştırmacılara ve okullara inanılmaz yatırımlar yapmış ve mevcut okul sisteminin ortaya çıkmasını sağlamışlardı. Gatto bu durumu kabul edilebilir bulmuyor ve insanoğlunu “insan kaynağı”na dönüştüren bir kölelik düzeni olarak görüyor. Gatto sadece zorunlu eğitime eleştiri getirmiyor, aynı zamanda okul vesilesiyle kaybedilen değerleri de tartışmaya açıyor ve bunun sebebini “okul” olarak gösteriyor. Çünkü okullar insanı hayata hazırlamıyordu, bilgiler yetersiz olduğu gibi aynı zamanda çoğu gereksizdi. Gatto’nun kaybedilen değerler üzerine şu tespitleri oldukça dikkat çekicidir: “Artık olgunluk, neredeyse hayatın her alanından sökülüp çıkarılmıştır. Boşanmayı kolaylaştıran yasalar ilişkilere emek harcama ihtiyacını ortadan kaldırdı, kolay kredi imkânları kişinin finansal anlamda kendini kontrol etmesini gereksiz kıldı, kolay eğlence kendimizi eğlendirecek uğraşlara duyulan ihtiyacı yok etti, kolay cevaplar soru sorma ihtiyacını ortadan kaldırdı.” (s.29) Gatto’nun Teklifi; Açık Kaynak Öğrenimi Modern dünya aslında bir iknadan, imajdan ibaret. Ve bu imaj ve ikna sahasında en güçlü olanlar ise büyük sermaye grupları ve siyasi iktidar sahipleri. Her ikisi için de okul önemlidir ve kontrolü gereklidir. Farklı bir anlayışa “hâkim unsur” olarak müsaade etmezler. Hâkim unsur yani toplumun %70-80 gibi bir kısmını etkisi altına alması. Bu sebeble Gatto gibilerin teklifleri hep alternatif eğitim olarak adlandırılır ve öyle kalır. Bu ise zaman zaman zıddını yaşatmaktan, onu zenginleştirmekten başka bir işe yaramaz. Ancak yine de insanın özgürlüğü, istidat sahiblerinin kendilerini göstermesi ve kalıcı tesirler bırakması açısından bu tür çıkışlar oldukça mühimdir.  Gatto’nun okul eğitimine alternatif olarak teklif ettiği eğitim şekli açık kaynaklı öğrenmedir. Açık kaynaklı öğrenme, esnek mekânları ve esnek sıralama düzenlerini içine alan esnek zamanlı bir faaliyettir. Şahsileşmiş bir eğitim olan açık kaynaklı öğrenmede kimin öğretmen olacağına “zorunlu eğitim” tatbik edicileri değil öğrencinin kendisi karar verir. Tolstoy’un Tatyana Okullarına benzeyen bu anlayış daha sert bir çizgide ilerler. Öğrenci üretkenliği ile aktiftir ve öyle olmak zorundadır. Çünkü önemli bir sorumluluk almıştır. Kaldı ki öğrenci elde ettiği bilgiyi ezbere tekrar ile değil diyalektik bir metodla benimsemek zorundadır. Bu metodu Gatto, tapınaktaki yaşlıları sıkı bir şekilde sorgulayan genç İsa’nın hikâyelerinden devşirir. Ev okulu projesini -açık kaynak kodlu bir yapı arz ettiğinden- tatbik eden aileleri tebrik eden Gatto, “Bartleby Projesi” adını verdiği bir çeşit sivil itaatsizlik örneği ile ülkenin farklı yerlerindeki öğrencilerin “ben senin testini cevaplamak istemiyorum” şeklinde mevcut sisteme tepkilerini göstermelerini ister. Nihayetinde bu basit gibi görünen isteklerin okul sistemini kökünden sarsacağını iddia eder.  Gatto, mücerred anlamda ne eğitime ne de öğrenmeye karşıdır. O, okulların bir fabrika olarak kullanılmasına ve aynı kalıptan öğrenciler üretilmesine karşıdır. O, öğrencilerin bir eşya gibi değil, bir insan olarak muamele görmesini ister. Ev okulu, bir çeşit okulsuzluk gibi algılansa da aslında zorunluluğa karşı bir tepkidir. Çünkü aynı zorunluluk hali evde yürütülen eğitimde de vuku bulsa Gatto buna da şiddetle karşıdır. Gereksiz bilgi ve istidatları köreltici sınavlar, işverenin arzu ettiği eğitim açık kaynaklı eğitimde söz konusu değildir. Ve o, herkesin gerçekten işe yarar bilgiye erişebilmesini istiyor ve bunun Amerika’nın geçmiş tarihinde var olduğunu ancak şimdi yok edildiğini söylüyordu.  O’nun deyişiyle “‘Bir tutam bilgi tehlikeli bir şeydir.’ denmesi, sıradan insanların öğrenemeyecek kadar aptal olmalarından değil, tam tersine öğrenmelerine izin verilmeyecek kadar zeki olmalarından kaynaklanmıştı. Toplumu bir arada tutan yanılsamaların farkına varan insanların sayısı artarsa halk tehlike oluşturmaya başlar.” (s.174) Gatto’nun Eğitim Anlayışının Tesiri ve Tenkidi Zorunlu eğitimin aksaklıkları olabilir, süresinin fazla ve uygulanan müfredatın yanlış yahut yetersiz olduğu söylenebilir. Hatta daha ötesi gereksiz, yığınla bilginin eğitim adı altında gencecik beyinlere zerk edildiği de iddia edilebilir. Ancak eğitimde belli bir nizamın gerekliliği, neyi, niçin, nasıl ve kimden öğrenileceği mevzusu kaçınılmaz bir problem olarak belirir. Gatto’nun açık kaynak öğrenimi bile tatbik sahasına geçince belli bir usul ve esas bilgisi gerektirir. Bu bir şeyin tatbikatı ve disipline edilmesi esnasında zaruridir. Disipline edilmemiş eğitim anlayışı anarşizm gibi handikapa yol açacağından, Gatto böylesi bir yapıya yakın durmaz. Yani anarşist bir eğitim anlayışı ortaya koymaz. O, biraz duygusal bir tavır sergilemekte ve bunu da mevcut eğitim sistemlerinin yanlışları güçlü bir şekilde beslemektedir. Nihayetinde Gatto okullara tenkit getirdiği birçok mevzuda haklıdır. Birçok yerde okullar şirketleşmiş, eğitim liyakatsiz idareciler tarafından amacından saptırılmış ve öğrencilerin geleceği ve hayalleri zamana yayılarak çalınmıştır. Hatta çocukluk süresinin uzaması ifadesi Gatto’yu zirveye taşıyan bir tesbittir. Fakat aslolan her işte muvazene ve kıvamdır. Her şeyde bir denge ve kıvam aramak, kurmak lazım. Gatto’nun eğitimi kasten  “okula rağmen eğitim” yerine “bu iş ne okulla olur, ne okulsuz” anlayışı daha yerli yerinde olacaktır.  Diğer taraftan İbda Mimarı’ndan öğrendiğimiz veçhile, diyalektik fikrin kendisi değil düzeni ve nizamıdır. Hâl böyle olunca, öğrenci doğruya erişmede belli bir nizamda hareket eder ve şunu şuurlaştırır: “Doğru düşünce olmadan düşünme faaliyeti olamaz”. Bu çerçevede doğru düşünce olmadan eğitim faaliyeti de olamaz. Topyekûn içtimai değişim sağlamada zorunlu eğitim zarar yerine fayda sağlar. Nihayetinde nesiller başıboş bırakıldığında yabancılaşma ve çürüme daha çabuk yaşanır. Gatto belki de farkında olmadan okullarda yaşanan bu çürümenin seslendiricisidir. Ve büyük kültür inkılabının kapı aralayıcısıdır. Çünkü tenkid ettiği Amerika özelinde Batılı eğitim sistemidir ve bu sistemin zihinleri dumura uğrattığı, bilgiye erişimi kısıtladığı, zorunlu eğitim diyerek gençleri yıllarca yorduğu doğrudur. Gatto’nun eğitime dair ileri sürdüğü bu tenkidler ve teklif ettiği anlayış, bütüne nisbeten parça hüviyetinde kıymetlidir. Çünkü bütün halinde tatbiki mümkün olmadığı gibi ismi değişse de zamanla yeni bir okullaşma şekline döner. Ancak parça halinde değerlendirdiğimizde, mevcut eğitim sistemimizde bu minvalde bazı değişiklikler yapmak ve okulları Gatto’nun eleştirdiği “tüccar”, “komutan”, “despot”, “ufku dar” tiplerden arındırmak gerekir. Kaldı ki Gatto “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” adlı eserinde Batı eğitim sisteminin bir nevi iflasınıilan etmiştir. Bu ilan aynı zamanda kendi köklerimize denmemiz gerektiğinin de bir ihtarıdır.  Kaynak Eser:Gatto, John Taylor. Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı.İstanbul: Edam Yayınları, 2018. Baran Dergisi 608. Sayı

Beyaz Zambaklar Ülkesi: Eğitim

Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmenlerin kendilerini yetiştirmesi, bilgi ve anlatımlarını geliştirmeleri için kitap listesi veriyor. Dileyen bunlardan birini seçip okuyor ve arkadaşlarına anlatıyor. Bilgilenme ve bilgisini paylaşarak bilgilendirme. Güzel bir faaliyet. Hedefine ulaşıyor mu? Tartışılır. Beyaz Zambaklar Ülkesi de bu listede yayınlanan kitaplardan biri. Cumhuriyet döneminde, kurucusunun da askerî okullarda okutulmasını emrettiği bir kitap. Bu yüzden “Küçük Prens” kadar olmasa da oldukça meşhur bir kitap. Gayemiz, bakanlığın okunmasını tavsiye ettiği kitapları tek tek okumak ve bu kitapları değerlendirmek ve güzide Baran okurlarıyla paylaşmak. Varsa bir değeri Büyük Doğu – İBDA anlayışına katmak, gönül ve ruh dünyamızı zenginleştirmek. Dışımızdaki âlemin arka planını da bu vesileyle kavramak. Finlandiya’nın kuruluşunu ve bataklıklar ülkesinden beyaz zambaklar ülkesine dönüşümünü anlatan kitap, Rus hatip, yazar, gazeteci Grigory Petrov’a ait. Yazar, tarih bazı milletlerin feci sonlarını yazdığı gibi, bazı devletlerin ilerleme ve yükselmesini yazmak için de parlak sayfalar açmaktadır, diyerek, Finlandiya’nın İsveç ve daha sonra Rus hakimiyetinden kurtuluşu ve bu kurtuluş sürecinde mücadelesini anlatıyor. Bir bakıma bu halkın azim ve ilerleyişinin sonucunda yükseliş ve parlaklığına tanık ediyor. Yazara göre zaman geçtikçe, kuşaklar sürekli değişiyor ve yenileniyor ve her kuşak, kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler, yeni ihtiyaçlar ve talepler geliştiriyor. Yeni kuşaklara artık eskimiş, zaman aşımına uğramış yönetim biçimleri ve yasalar zorla uygulanamaz. Yeni kuşaklar için daha yeni, daha akılcı, daha adil, daha sağlam temellere dayanan yönetim anlayışlarının, yasa ve kurallarının uygulanması zorunludur. Ünlü bir atasözü vardır. “Yeni toplumlar, kendileriyle birlikte yeni şarkılar üretirler.” Kahramanlar ve Millet Devletlerin gücü ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarından kaynaklanmaz. Yöneticiler nasıl olurlarsa olsunlar, kendi milletlerinin bir yansımasıdır. Onlar, millî ruhun bir yansımasıdır. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri, “Her millet, layık olduğu yönetime ve devlet adamlarına sahiptir.” Devletler buhran dönemlerinde bilgece davranmalı ve bu durum halkın bütün katmanlarını ilgilendirmelidir. Milletlerin tarihini kim oluşturur? Büyük hadiseler kimler tarafından yönlendirilir ve yönetilir? Bağımsız ferdler tarafından mı? Yani tek başına Carlyle’in dediği gibi kahramanlar tarafından mı yoksa tüm milletin gayreti ve halk ruhunun dirilerek yaygınlaşması sayesinde mi? İkinci görüşü Tolstoy savunmuştur. Carlyle göre milletlerin ve hatta tüm insanlığın tarihini oluşturanlar, ruhen güçlü olanlar, zeka ve yetenek sahibi olan fertler, yani kahramanlardır. Halk kitlesi, yerde hareketsiz yatan ve çürüyen bir saman çöpü gibidir. Büyük adamlar ve kahramanlar ise samanı tutuşturan, kitleleri canlandıran ve harekete geçiren, gökten düşen bir yağmur gibidirler. Tolstoyise hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen ve bunların keyfiyetini ve şeklini veren tek başına kişiler değil, halkın kendisidir, der. Yumurta tavuk hikayesi. Para bütününü oluşturan bir yüzüyle diğer yüzü. Zıt gibi görünseler de zıtlıkların birbirini yalanlayıcı değil de hakikatin diğer veçhesine tanıklık ettirmesi... Finlilerin Tarihi 1811 yılına kadar Finler, İsveç hakimiyeti altında kalmışlardır. Hükümetin ve iktidarın tüm gücü; ticaret, sanayi, okullar ve hatta kiliseler bile İsveçlilerin elindeydi. İsveçliler kendilerini medeniyet anlamında üstün görmeleri nedeniyle Finleri alt bir ırk mensubu olarak görür ve onlara karşı sürekli o şekilde davranırlardı. Finler, İsveçlilerle aynı siyasî haklara sahip olmakla birlikte, fikrî, ekonomik ve hatta ahlâkî olarak dahî geri bırakılmışlardı. 1808 yılında Rusya ile İsveç arasında çıkan savaşta, Rus Çarı, ordusuyla Finlandiya’nın yarısını işgal etmiş, daha sonra Finli temsilcileri toplayarak iç yönetimde bağımsız olmak şartıyla Rus hakimiyeti altında yaşamak teklifine müsbet cevap almıştır. Bu durum her iki taraf için faydalı olmuştur. İçte bağımsızlık kazanan Finler, kendilerine özgü kültür ve medeniyetlerini geliştirme fırsatına kavuşmuşlardı. Yükseliş Önderi Bir Aydın: Snelman İç bağımsızlıkla birlikte bir topluma gerekli liderde ortaya çıkmıştı. Fin tarihinde talih bir anda dönmüş, lider ve millet bütünlüğü sağlanmıştı. Snelman; dönemin büyük bir bilim adamı, derin bir filozofu ve ünlü bir politikacısıydı. O, Fin kültürünü tesis eden bir halk öğretmeniydi. Yaz kış demeden her türden insana ulaşarak sohbet ediyor, onların iç alemlerindeki yeteneklerini ortaya çıkarıp, her türlü dertleriyle uğraşıyordu. Zeki insanları uyandırıp, onların zihinlerini açıyor ve sürekli mektuplaşıyordu. Yediden yetmişe herkesi ilerleme ve güçlenme hedefinde bir kılmıştı. Sürekli milletinin hafızasına şunları nakşediyordu. “Finlandiya her zaman Rusya ve İsveç tarafından işgal edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Güçlü ve sömürgeci komşularına karşı direnebilmesi için, kültür ve uygarlık yönünden onlardan yüksek olması gerekmektedir. Ne zaman bizim küçük milletimiz, büyük komşulardan daha yüksek bir uygarlığa sahip olursa, ancak o zaman tehlike savuşturulmuş olur.” Snelman bir avuç genç öğretmen, din adamı, avukat ve memurla birlikte halkın eğitilmesi ve eğitimin yaygınlaşması amacıyla adeta seferberlik ilan etmiştir. O bir avuç insana şöyle seslenmiştir: “Aydın olmak demek, modaya uygun şekilde giysi ve kolalı gömlek giyinmek ya da şapka demek değildir. Aydın kesim halkın beyni durumundadır. Halkımız, iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir gelir elde edin diye sizi o konuma getirmemiştir. Böyle olanlar gerçek aydın olamazlar. Onlar yozlaşmışlardır. Eğitim alanlarınınhepsi millî düşünceyi geliştirmeye, millî ruhuuyandırmaya, millî iradeyi uyandırmaya mecburdur. Ülkenin tümüne bir aile gözüyle bakınız. Kendilerinin ve çocuklarının sağlıklarını nasıl koruyabileceklerini öğretiniz. Mutlu bir aile hayatının nasıl kurulabileceğini, kadının erkeğe, erkeğin kadına nasıl davranacağını ve çocuklarınınnasıl terbiye edileceğini anlatınız. Halkımıza, her işi zamanında yapmaya, disiplinli ve düzenli çalıştırmaya alıştırınız.Unutmayınız ki halkın cehaleti, kabalığı, alkol düşkünlüğü, hastalıklı oluşu, sefaleti, kötü ahlâklı oluşu, bütün bunların hepsi sizin utancınız ve suçunuzdur.” Halk Okulu: Kışla Büyük Doğu-İBDA inkılapçı bir dünya görüşüdür ve orducu bir karakter taşır. Bu ordu asla günlük siyasete karışmaz. İçeriye doğru hiçbir hizip ve zümreye dayanak ve manivela hizmeti görmez. Ordu gassal elinde ölü gibi ruh merkezine tâbî olacak ve ruh merkezinin nizam ve aşkını her an yaşatma cehdini yaşayacaktır. Altun Ordu… İslâm inkılabının rüyasını gördüğü ordu ismi budur. Fetö sapığının yetiştirdiği “altın nesil” gibi yurtsuz ve sapık itikadlı değildir. Amerika ve İsrail ile işbirliği yapıp Anadolu insanını haince sırtından hançerlemez. Bu ordu “Ölmeden ölenler-Allah’ta fani olanlar’ın emri altında”, “Ölüp de ölmeyen” -şehitlerin muazzam güzelliğini yaşatacaktır. İslâm inkılabında ordu, fikrin emrinde, en harika nizamla estetiğin, en ileri müsbet bilgilerle aletlerin tecelli mihrakında, davayı bütün cihana teşmil memur, tarih boyunca gelmiş manivelaların en muhteşem ve en manalısıdır. Ordu için ordu yok; millet için ordu vardır. Peki bizde ordu neydi? Hürriyet Gazetesi üzerinden “Genç Subaylar Rahatsız” deyip, siyasete ayar vermeler. Yargıçları seminere çağırıp, adalet mekanizmasını adaletsizlik üzerine düzenlemeler. Subayları içki içmiyor ve dans etmiyor diye fişlemeler. Başörtülü anne ve akrabaları kışla içine almamalar. “Aç aç” diye ağızlardan akıtılan salyalar eşliğinde çıplak kadınlarla yapılan gösteriler. Tertipçilik düzeneği tesis edilerek, kendinden sonrakilere her türlü işkence ve eziyetler. Her türlü galiz küfür ve dayakları makul görmeler. Ve daha neler neler…Hulusi Akar’la ve öncesi genelkurmay başkanlarının da katkıları ile ordumuzdaki müsbet hamleleri görmemek ve sevinmemek elde değil. Ordu ve millet kucaklaşmasını ve yakınlaşmasını gözyaşları içinde izliyoruz. Dilerim hakikate doğru bu atılımlar giderek artar. Kitaba dönecek olursak... Snelman’ın öncülüğünde genç Fin aydınları orduya da gereken önemi gösterdiler. Özellikle ordudaki askerlerin talim ve eğitimleriyle ilgilenmeyi hedeflediler. Bunun sonucunda liselerin en gözde öğrencileri, okullarından mezun olduktan sonra askerî okullara girmeye, orduya mensup olmaya başladılar. Önceden askerler sürekli sarhoştu, ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Askerler birbirlerine, subaylar birbirlerine, hatta generaller bile birbirlerine küfür ederlerdi. Karşılarındakini severken de yererken de küfürlü konuşurlardı. İğrenç ve uğursuz küfürlerdi hepsi de. Hiç çekinmeden ana-babaya, dine-imana, güneşe-aya söverlerdi. Yeni ve genç Fin subayları, kışlaya temizlik maddeleri getirttiler; askerlerin yemeklerden önce ve sonra sabun kullanmalarını sağladılar. Temiz havlular zimmetlendi; her askere birer diş fırçası ve macun dağıtılarak onlara diş temizliğinin önemi öğretildi. Diş temizliğinden sonra dil temizliğini, düzgün ve küfürsüz konuşmayı öğrettiler. Subayların kendileri de asla kötü söz söylemiyor ve küfür etmiyordu. Kışla bambaşka bir havaya bürünmüştü. Fin subayları şöyle diyordu: “Kışla bizim aile ocağımızdır. Orası bizim ibadet yerimizdir. Din adamı için mabet, öğretmen için okul neyse, bizim için de kışla odur. Biz burada kadınlar arasında bulunduğumuz zamankinden daha fazla edepli ve terbiyeli davranmak zorundayız.Küfürlü konuşarak kışlanın nezih havasını bozmayınız. Dilinizi temiz tutunuz, arkadaşlarınızın kulaklarını kirletmeyiniz. Kaba küfürle konuşmak, köpek ulumasından daha kötüdür. Küfür etmek medeniyetsizliğin belirtisidir. Eğer yiğitliğinizi göstermek istiyorsanız, bunun için daha asil çözümlerbulunuz. Spor yapınız; uzun metrajlıyüzmeyi, ustaca güreşmeyi, yüksek atlamayı öğreniniz. Toplantıda nezaket içinde olmayı öğreniniz. Yararlı kitaplar okuyunuz. Okuduklarınızı ve dinlediklerinizi iyice anlayınız. Bu şekilde genç subayların her biri iyi birer eğitimci oldular. Askerî talimler ne kadar çok zaman alırsa alsın, subaylar, askerleri terbiye etmek için her gün bir-iki saat harcıyorlardı.  Subaylar, askerlere özel oyunlar, eğlenceler, piyesler ve genel okuma geceleri düzenliyorlardı. Onlarla sohbet ediyor ve ayrıca çeşitli milletlere dair hikayeler ve ünlü kahramanların yiğitliklerini anlatan kitaplar okutuyorlardı.  Doğanın sanki hor görürcesine feyiz ve bereketten mahrum bıraktığı Finlandiya topraklarında, genç Fin subayları büyük bir kültür gücü oluyorlardı. Bir fabrikanın üretimi gibi ülke için akıllı, güçlü, canlı insanlar yetişiyordu.        Futbol En küçük fertten en yaşlımıza kadar herkesi sarmış bir illet. Üstadımızın tabiriyle meşin kafa ile meşin topu ayırt etmek gerek. Fikre muhatap olması gereken insanımızı her mekan ve her zamanda okumuşundan okumamışına kadar sohbetlerine mevzuu acı bir vakıa. Spora elbette karşı değiliz, her zaman olduğu gibi Büyük Doğu-İBDA şuuru ile her vakıaya kıvam verme derdindeyiz. Haddini aşan her şey zıddına inkılap eder ya, her şeyi haddiyle çerçevelemeliyiz. Hiçbir fikrin, edebiyat ve kültür meselesinin konuşulmadığı bir insan topluluğu ile karşı karşıyayız. Bu acı durumu şahsında tezahür ettiren kitlelerin sohbet mevzuu futbol. Futbol dünyası yöneticilerin ağızlarında, burası bizim mabedimiz, lâfını çok rahatlıkla kullandığı, ‘maçın kaderini şu belirledi’ tarzında itikadı zedeleyici cümlelerin ve kavramların yerli yersiz kullanıldığı bir görüntü veriyor. Küfürlerin edildiği aynı milletin insanlarının birbiriyle kavga ettiği ve birbirlerine düşman oldukları bir alem. En büyük kumar ve talih oyunlarına vesile bir şeytani düzen. İsterseniz sözlerimizi bizim de ruhumuza tercüman olacak Snelman’ın bir spor kuruluşunda verdiği fikirlerle sürdürelim: “Fin gençliğinin sporla uğraştığını görerek seviniyorum. Akılcı bir şekilde yapılan çeşitli beden hareketlerinin önemi büyüktür. Felsefe alanında hayli ilerlemiş olan eski Yunanlılar, öyle rastgele jimnastiği, güreşi, yarışları yüksek bir konuma getirmemişlerdir. Beden egzersizleri vücudu çevikleştirir ve güçlendirir. Egzersizler sayesinde vücudun görünümü düzelir, yürüyüş ve hareketler güzelleşir. Kentlilerin kokuşmuş evlerde yaşadıkları hayat, vücudu yıpratır, kasları güçsüzleştirir, kanda zehirlenmelere sebep olur ve insanları tembelleştirir…Işıktan yoksun bitkiler gibi solgun yüzlü bu insanlara köylerde değil, kentlerde rastlanır. İnsanın, böylelerini, ellerinden tutup kırlara çıkaracağı, çayırlarda koşturup temiz havayı derin derin solutacağı geliyor…” Eski Yunanlılar da böyle yapıyorlardı. Şimdi, bizler de onlar gibi yapıyoruz. Fakat Sokrates’in Phidias’ın ve Perikles’inçağdaşları, hayatın temel ilkesi olarak şunu öne sürmüşlerdir: ‘Hiçbir şeyde aşırıya kaçmamalıdır! Hiçbir şey tek taraflı olmamalıdır. Her şeyde orta yolu gözetlemelidir. Her şeyi zamanında ve yerinde yapmalıdır...’ Ancak biz, Finlilerin bacakları güçlü ama zayıf olmasını da istemeyiz. Bacakları manda ayağı gibi güçlü ama beyinleri koyun gibi zayıf insanlar bizim isteğimiz değildir. Böyle bir insan, bizim küçük milletimiz bir örnek, bir model olamaz… Ben arzu ederim ki bizim sevgili Finlandiya’da şu isimleri taşıyan teşkilatlar, dernekler kurulsun. “Güçlü Düşünce, Büyük İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık, En İyi Tarım, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı, Rahat Millet” Ben isterim ki siz gençFinler, yalnız Macarları değil, Fransızları ve İngilizleri de mağlup edesiniz. Ancak yalnız bacak gücüyledeğil; bilim, teknoloji, sanat, ticaret ve sanayi alanlarında, hukuk toplumu olarak ve ülkeyi kalkındırarak onlara galip gelesiniz. Sokrates’in  ve meşhur Herkül’ün resimlerini bulup karşılaştırınız, Sokrates’in büstünde filozof başı dikkat çeker. Burası zekanın yeridir. Sanki Sokrates’in zekası kafasının içine sığmıyormuş da dışarı taşacak sanırsınız. Birde Herkül’ün heykeline bakınız. Antik Yunan efsanelerinde geçen bu kahraman güçlü kasları karşısında hayrete düşersiniz. İri bir vücut, sütun gibi güçlü bacakların üstünde yükseliyor. Kollarının kasları, kalın bir halatı andırıyor. Omuzları geniş, göğsü kabarık, boynu öküz boynu kadar kalın. Başı ise vücuduna oranla küçük, alını dar.Bütün bunlar büyük bir beden gücünün ifadesidir. Ama bu kahraman zeka yönünden güçsüzdür. Muhteşem vücutlu, sert yapılı, güçlü adaleli bir adamdır. Ama akıl ve zekası itibariyle geridir. Düşünce ve maneviyat kahramanı değildir. Ben size Sokrates’in veya Herkül’ün kafalarını tercih ediniz demiyorum. Demek istediğim manda bacaklarını düşünürken, Sokrates’in başını da unutmayınız.Şu kuralı asla unutmayınız.‘Her işi zamanında yapmak lazımdır. Eğlence zamanında da eğlenilmelidir.’Finlandiya’nın, yalnız topa vurmasını bilen insanlara ihtiyacı yoktur. Bize Fin milletini; ekonomik, sosyal, ahlaki ve fikri yönden yükseltecek insanlar lazımdır…Şu kuralı aklınızdan hiç çıkarmayınız: “Sağlam ruh, sağlam vücutta bulunur.’ Ey Fin gençliği! Sizin vazifeniz, şutla topu yükseklere fırlatmak değil, Fin milletinin haysiyet ve şerefini yükseltmektir. Sevgili yurdumuzu her alanda ileri götürmeye, her alanda refahı arttırmaya gayret etmektir.” Snelman, Fin gençlerine işte böyle hitap ediyor. Yukarıdaki satırların arasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna atfedilen bir sözün esasında kimden aparıldığını da yakalamışsınızdır.  Baran Dergisi 606. Sayı  

Haberler
Prof. Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Savunma...
Prof. Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Savunma...
Yayın kurulu üyemiz Kâzım Albayrak, Ahmed Hamdi Yıldırım Hoca ile fıkıh ve muhtelif meseleler üzerine bir söyleşi yaptı. Alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.
Gazeteci-Yazar Yılmaz Bilgen: Sünnisiz...
Gazeteci-Yazar Yılmaz Bilgen: Sünnisiz...
Kapak mevzumuz ile alâkalı olarak, Suriye’yi yakından takip eden gazetecilerden olan Yılmaz Bilgen ile yaptığımız söyleşiyi de bulabileceksiniz. Bu söyleşide İdlib operasyonuyla Rusya ve İran’ın ne hedeflediğinin cevabını bulabilirsiniz.