Yazarlar
Tüm Yazarlar
24 Haziran Seçimleri Vesilesiyle: Türkiye’nin Yönetim Biçimi Nedir?

Madem yeni bir seçim sathı mahalline girmiş bulunuyoruz, bu vesileyle günlük politikaya dair bazı mülahazalarımı-fikirlerimi kerhen de olsa paylaşmak isterim. Böyle bir mevzuya eskilerin ifade-i cebriyye dedikleri zoraki bir üslup ile başlamamın iki sebebi var; ilki aktüel-güncel politik gidişatın hiçbir fikir tortusuna dayanmayan kof bir manzara içerisinde seyrediyor oluşu, ikincisi ise, ilkine tamamen mutabık olarak, bu türlü bahislerin alakamı cezbetmiyor oluşu… Bunlarla beraber, memleketimiz siyasetçilerinin iktidar ve muhalefetiyle, yani bir anlamda şöyle yahut böyle güdücülerinin kurtarıcı bir remze davaya sahip olmadan yürüttükleri ve neticesinde hep bir kaos manzarası etrafında cereyan ettirdikleri politik arenanın vasatlığını gidermek, buna dikkat çekmek, eğrisini doğrusunu izah etmek de o halde bir fikre nisbetle hareket edenlere düşüyor ki bu sebebten yani alakamı cezbetmiyor oluşundan maada alaka dairemin dışında olmaması gerektiğinin de farkında olarak bunları yazıyorum… Demek ki, memleketimiz politika ve siyaset sahnesini antipatik-itici buluşum basit bir hoşnutsuzluktan ziyade fikrî bir seçicilikten kaynaklanmakta ve ana gayesi memleketi maddî ve manevî bakımdan dört başı mamur bir hale getirmek olanların başlangıcını ve nihayetini her zaman bir kör döğüşe çevirdikleri sahaya karşı mesafeli bir duruşu temsil etmektedir… Buraya kadar aktardıklarım, işin şahsî tarafını olduğu gibi diğer bir yönüyle de, yani bir şahsın herhangi bir fikre nisbetle duruşunu da yansıtmaktadır. Bu şekilde peşinen fikrimizi izah etmekle de daha sonra söyleyeceklerimizin neye nisbetle olduğu hakkında bir fikir verebilelim. Zaten politik yazıların ekseriya karaktersizliği buradan doğmaktadır; ya büsbütün particilik taassubu, ya particiliğe tam zıt bir taassub yahut da her iki tarafa da kendince ayar vermekten öte bir mânâsı olmayan iyi-kötü tesbitlerin taassubları kıskandıran havada asılı kalışı… Peki ya ana maksat ne? Hedef ne? İdeal ne? Politika bahsinde idealini söyleyenler, ideallerinin gerektirdiği zemin şartlarına bakmaksızın halkın, çevrenin bir yönüyle hitab edilmesi gereken –kültürel ve sosyal gerçeklikleri- yanlarını kaçırır ve içinde bulundukları dağınık görünüşten ötürü söyledikleri havada kalır. Söyledikleri ve görünüşleri arasındaki uçurumdan ötürü kaale alınmadıkları gibi, bir fikre nisbetle hareket etmeyenler gelmiş ve gelecek muvazaacı görünüşleri hatırlattıklarından ötürü bir başarı sağlayamazlar, sağlayamıyorlar. Bu basit kanaatlerimden yola çıkarak söylersek, bugünkü politik arenada çok gibi gözüken fakat esasında sadece iki tip aktör oluşturduğu bir manzaraya erişiriz. Birincisi, bir fikre, bir ideale nisbetle politik sahayı gayelerine matuf bir şekilde istismar niyetinde olanlar. İkincisi ise her biri kendi içinde başka bir renge ayrılan fakat tek hususiyetleri olan idealsizlikleri ile birleşen ve aynı sahayı güdük nefsleri uğrunda istismar alanı olarak seçmiş olan diğerleri. Yani, Atatürk istismarcıları, sosyal demokrat amblemli kendilerini ifade edemeyenler, ne istediğini bilmeyen ve hürriyet tutkunu olduklarını iddia edenler, aslını tenzih ederek söylersek tarikat müsveddecileri, bunlara yakın dernekler, partiler, particiler, particilere yakın idareciler, muhalifleri, onların yakınları, yakınlarının muhalifleri gibi çapraşık vaziyette olan ve toplumumuzun karmaşık görüntüsünü bize net bir biçimde gösterenler… İkinci grubun izahındaki nitelikleri bile bize bunlardan bahsetmemeyi ilhâm etmeli; esasında bunlar idare edilecekler grubunda olup ta idare edenler, idare edenlere muhalefet edenler diye kendi içinde ikiye ayrılanlar… Politik manzaranın maalesef böylesine dağınık ve seviyesi izah edilmemiş yahut müşterek olarak kabul edilmemiş bir kültür zemininde cereyan ediyor oluşu, bahsettiğimiz manzaranın çapraşıklığının müsebbibi. Yani, birçoğunun temsil ettikleri fikirleri kendilerine dahî izah edemedikleri ve neyi niçin istediklerini bilmedikleri, Batıdan aparma ve üçüncü sınıf kopya fikirler, din hokkabazlarından türeyen değişik argümanlar, yağdanlıkçı diyebileceğimiz rüzgârgülleri, birincisi ve ikincisi olan Cumhuriyetçiler, Türk –İslâm sentezine tutkun mikserden geçmiş faşistler, Ate’ler, modaya kapılmış Deistlerin şunların, bunların habire ortalıkta gezindiği bir mezbahane… Böyle bir manzaranın doğması devlet eliyle murakabe edilmesi gereken ve Aydınlar vasıtasıyla toplumun ilerici kesimlerini müşterek bir zeminde buluşturamama zaafından kaynaklanmaktadır. Yani düz anlamda ifade edersek yönetim biçiminizin ne olduğu belli değilse, yönetmeye namzet olanlar ve  yönetilecek olanlarda ortaya çıkan manzaradan iki de bir şikâyet edip şahısların zaaflarından yahut salakça hareketlerinden beslenerek politika yapmak sizi zayıflatmaz ama kuvvetlendirmez de; sadece bu günler gelir ve geçer. O kadar! Haydi, soralım, bizdeki yönetim biçimi nedir? İslâm değil, İslâm’a nisbetle değil, Demokratik değil, Teokratik değil, Aristokratik değil, Monarşik değil, İstibdat değil; öyleyse tekrar soralım, biz hangi kanun ve idare ruhuna nisbetle hareket ediyoruz, idare ediliyoruz? Bu suâlin neticesine ulaşmak adına suâlimizi açarak ilerleyelim o vakit! Evvela İslâm ve İslâm’a nisbetle olmadığını pek âlâ hepimiz bildiğine göre bu safhayı geçelim… Hangi demokratik memlekette idare edicisine yapılan darbeye karşı duranların darbeciler ve yakınları tarafından yuhalandığı bir ortam olabilir? Veya bunların yargıladığı insanlar halen nasıl hapiste olabilir? Kitaplarda yazan ve ağızlarda sakız edilen demokrasi bu memlekette bir yönetim biçimi olmaktan ziyade ne yapacağını bilemeyenlerin çalakalem uydurdukları bir nizamnamedir. Buna da demokrasi denilemez ki, bunu da eleyelim! Çünkü bir idare biçimi kuvvetini ilkelerinden, prensiplerinden alır; o prensiplerin açıkça tahrif edildiği yerde bozukluk, mevzu bahis idare biçiminin zaafından değil idare biçiminin vazettiği kanunların bozukluğundan kaynaklanır! Kanunları bozuk bir idare biçimi ise kendisini kanunları görece tastamam bir yönetim biçimine nisbetle tanımlıyorsa, nisbet ettiği yönetim biçimine nazaran aradaki zaaflar bozukluktan ziyade eksiklik olması lazım gelir. Bizim memleketimizde demokrasi adına eksik diye nitelediğimiz birçok husus esasında eksikler-zaaflar silsilesi değil bizatihi kanunların kendisinden, bunlardan doğan prensiplerden ve yönetim biçiminin uygulanışından kaynaklanmaktadır. Hatta öylesine bir çorba ki, AHİM’e göre aşağıda, filana göre yukarıda, falancaya göre macun kıvamının az berisinde; nedir bu absürt vaziyet Allah aşkına? Böylesine bir karmaşa ancak Asri Turşucusu’nun mükemmel turşularında olur ki oradaki şey aslında bir kıvam ifâde eder! Şimdi açıkça söyleyebiliriz o halde; bir turşu yapımında olacak kadar bile dikkat veremediğiniz, aslını, esasını, kıvamını bilemediğiniz ve adına Demokrasi diyerek bizde yönetim biçimi olarak addedilen ve bütün bir memleketin ağzında sakız yapılan şey Demokrasi’nin kendisi değildir de sadece lafıdır! Eğer hakikaten bu memlekette demokratik bir idare biçimi olsaydı, bağlıları namuskârlık adına kendi kendilerini iptal eder ve o sebepten ötürü başka bir nizam biçimi gerektiğini itiraf ederlerdi. Sırf bu bedîhî husus bile gösteriyor ki, bizde demokrasi, ismi ve belirli teamül şekilleriyle varolan ama kendisi olmayan, yerine göre diktatörlükten bilumum birçok idare edilişe kadar uzayan tarafıyla her şekle sokulabilen elastikî bir şeydir! Teokrasiye gelince, mevcut kanunlar ve uygulanış biçimine bakarsak dini referanslar ile de yönetilmediğimiz pek açık; esasında Fr: Theocratie-Teokrasi tabiri Tanrı namına Papazların idare ettiği şekle denilse de İslâm Memleketleri’ndeki karşılığıyla bizim ilk şıkkımıza yani İslâm’a nisbetle bahsine muadil sayılabilir. Nitekim 1304’de yayınlanmış Kamus-u Fransavi’de şöyle bir şerh vardır: “Kanun-u ilâhîyle ve sıfat-ı rûhaniyetle icrâ olunan hükümet”. Fakat bu mevzuyu bizim ayrı bir kategoride ele almamıza vesile asıl fark şudur ki, Papaz yani idareci sıfatıyla Kardinal -diyelim çünkü Papa bunlar arasından seçilir- Tanrı’nın mutlak vekilidir ve ilâhî kudsiyet atfedilir; yani kimseye karşı mesul değildir. İslâm’da, İslâm’a nisbetle idare edilen yönetim biçimlerinde ise idareci Şer’i kanunlara karşı mesuldür ve halkın idareciye karşı itaati de idarecinin Şeriate bağlılığı nisbetinden gelmektedir. Her iki mânâsına nazaran bizde yine yok tabiî… Aristokrasi ve Monarşi şıklarını da hemen eleyerek İstibdat’a geçelim…Muarızlarının şimdiki Cumhur reise iki de bir izafe ettikleri, izafe edebildiklerinden ötürü net bir biçimde olmadığını gördüğümüz yönetim biçimi ki o da yok! Peki, şu hâlde soralım, biz neye nisbetle yönetiliyoruz? O değil, bu değil, şu değil, beriki değil, öteki değilse ne? Bunun da cevabını verelim de, fikrimize nisbetle farkımız belli olsun: Politika’yı devlet işlerini düzenleme ve yürütme, Siyaset’i de bu düzenleme ve yürütmedeki görüş, anlayış olarak ele aldığımızda, yeni bir seçimden bahsediyorsak evvelki işleyişteki bir tıkanıklıktan bahsediyoruzdur! Bu hususa nazaran bizim memleketin bir orijinalitesi de şudur ki, işleyişteki tıkanıklık bir önceki hükümetten değil de mevzuun ta en başından, Cumhuriyetin ilk kuruluşu yani demokratik yönetim biçimine ilk geçtiğimizde başlamış olmasıdır. Montesquieu’nün pek sevdiğim bir tabiri vardır. Der ki “her yönetim biçiminin bozulması ilkesinin bozulması ile başlar” (Montesquieu ve Kanunların Ruhu- Doç. Dr. Ülker Gürkan) Ah, bizdeki durum bu veçheden bakıldığında ne de trajiktir; çünkü bizde yönetim biçiminin kendisi bizzat ilkesizlikle başlamıştır! Bu husus bizim yönetim biçimimizin ana prensibidir; yani, ilkeleri, prensipleri yerine göre istediğin zaman ve biçimde tahrif edebildiğin, yerine göre kuvvetler ayrılığı diyerek ayırdığın, zamanına göre Anayasa Mahkemesi diyerek kılıç salladığın, sahasına göre ekonomik ayar verebildiğin, şartlara göre eğip bükerek hapishane doldurup boşalttığın, zeminine göre insanlara kara çaldığın, esen rüzgâra göre göklere çıkarttığın bir başıbozukluktan ibaret!.. Elbette bunun âmili ne sadece bugünkü hükümet, ne diğerleri, ne şu, ne bu; mesele memleketimizin başta yöneticiler olmak üzere her aydın ferdinin ana meselesidir ve toplumumuzda gördüğümüz her bozukluk bir başka bozukluğun ve neticesinde her sahaya akseden başıbozukluğun bir eseridir ve devlet eliyle, yönetim biçimi eliyle murakabe altına alınmadıkça çözülemeyecek bir safhaya çoktan varmıştır. Devrimizde politikacı, idareci, güdücü diye nitelediğimiz kesimin iktidar ve muhalefetiyle beraber memleketimizin acil ihtiyaçlarını kavrayacak, kavradığı meseleleri çözecek belirli bir kültür vasatından gelmediğini, danışmanlar kalabalığı içerisine hapsolduklarını hep beraber görüyoruz; irfan-kültür Eliot’un tabir ettiği bir biçimde “bir toplumun dininin vücut bulmuş hâlidir” ve bugün ihtiyaçlarımızın ahlâkımızın önüne geçtiği şu safhada vücut bulan şey cinnet ve cinayet vak’alarının sıradanlaştığı bir atmosfere boş gözlerle bakan fertlerin oluşturduğu bir toplum manzarasıdır! Bana kalırsa bugünkü dünya ve Türkiye’nin içinde bulunduğu politik atmosferin ana görüntüsü –iktidarı, muhalefeti ve idare edicilere tesirleri sebebiyle sivil toplum kuruluşları da içerisinde olmak üzere- sadece bir tedirginler topluluğundan ibarettir. Ataletin ve alışkanlığın verdiği günlük itiş-kakışlar, hiç mevzu olmaması gereken hususların ana meseleler gibi ele alınıyor olması, hedefi, planı olmadığı hâlde varmış hissini imâ edici atıflar, boş tehditler, yapılamayacak vaatler ve bunlara bağlı kuru gürültü ritüelleri; asıl beklenen ve yapılması gereken, bir sabah uyandığımızda memleketimizdeki bir irin sahasının, bir kurtlu müessesenin kapısını sökebilecek ve söktüğü hastalıklı kapıyı diğer zarar verici unsurların başına çalabilecek, bunu da, “millet”i hakikaten bir iman merkezi hâline getirmek maksadından başka bir maksatla yapmayacak bir iradedir! Dünya ve Türkiye’nin beklediği yeni idarecilik dehâsı, miskin, diğer seçimi kollayan ve madendeki göçükten sonra kâğıt üstündeki yetkilileri tutuklayan günübirlik politikaya hapsolmuş dar kafalılığı reddedecek ve idare ettiği toplumun sosyal, kültürel, ekonomik bakımdan derin yaralarını keşfedebilecek, ettiği keşiflerin hesabını temel atma törenlerinde değil masa başında ve iş üstünde muhasebesini yapacak bir üstün fikre bağlı aksiyon ruhundan doğacaktır! Fikrin, gayelerinin üzerine basa basa ilerleyen ve ilerledikçe her aletini-vasıtasını erite erite ideâle doğru akan, aktıkça azizleşen, azizleştikçe erdiren fikrin buğulu rayihasını sezdiğimiz gün hakiki meseleleri konuşabileceğiz; konuşma ise aslî rengine büründüğü vakit gerçek fikirler illâ fışkıracak ve sahtelerini ayıklayacaktır! Bu fikir ve hamle kuvvetine âşık, hiç olmazsa prototiplerini yetiştireceğimiz belli başlı fertleri elde ettiğimiz gündür ki inkişaf kudretimiz o vakit ilâhî nefhalara yataklık edecek ve istediğimiz iklim Âdetullah icâbı kendiliğinden zuhur edecektir… Üstad’ın dediği gibi “gerisi zifos ve cavalacos!” Baran Dergisi 596. Sayı

ABD Kaybettikçe Dünyayı Karıştırıyor

G-7 Zirvesi Kanada sınırları içerisinde yer alan Quebec’te gerçekleştirildi. Bu zirvede bahsedilmesi gereken bir takım enteresan hadiseler yaşandı. Amerikan Başkanı’na karşı bir tavır sergilendi, o da bir takım provokasyonlara imza attı. Yaşananlar Amerikan emperyalizmi ile en üst perdeden alakalıydı. ABD, Latin Amerika’yı ekonomik olarak kontrol altında tutuyor. Hükümetler Amerika ile istediği şartlarda ticaret yapmamaları hâlinde devrilecekleri tehdidini sürekli hissediyorlar. Nikaragua, Küba ve daha bir çok ülke için aynı şeylerden söz ediyorum. Kanada’da uluslararası ticaret sebebiyle yaşanan gerginliğin ana nedeni ABD’nin yeni ticaret vergileri koyması ile alâkalı. ABD’nin koyduğu yeni vergilere göre, Kanada’da üretilen herhangi bir ürünün ABD’ye gelişinde bir problem-değişiklik yaşanmamasına rağmen ABD menşeili bir ürünün Kanada’ya yahut başka herhangi bir ülkeye ihraç edilmesi durumunda ekstra vergiler alınacak. Amerika bu yolla milyarlarca dolar kâr elde edecek. Amerika ile ilişkileri çok yakın olmasına ve hatta Amerikan kontrolünde olmasına rağmen Kanada bu duruma karşı çıktı. Tabiî olarak diğer devletler de... Fransa Cumhurbaşkanı Macron da bu mevzu ile alakalı sert açıklamalar yaptı. ABD, bir nevi bütün dünyaya ekonomik bir ceza kesme girişiminde bulunuyor; “roket hakkı”nı kullanarak ekonomik müdahale yapıyor. Daha önce tek tek, İran’a, onun öncesinde Küba’ya, Çin’e ve Rusya’ya uygulamış olduğu ekonomik yaptırımların ve kestiği cezaların haricinde bugün bütün dünyaya ceza kesme teşebbüsünde bulunuyor. Toplumların ekonomik haklarını ihlal ediyor. ABD, hâkim olduğu kapitalist dünya ekonomisini muhafaza etmek için çaba sarfediyor. Göçmenleri geri göndermek vesâir vaadlerle iktidara gelen Trump gerek seçilmeden önce, gerekse de seçildikten sonra fakir beyaz Amerikalılara hitap etti ve onların temsilcisi olarak başkanlık koltuğunda oturuyor. Ekonomi hakkında bir çok şey söylüyor, eşit ilişkilerden bahsediyor. Bunlar mantıklı ve kulağa hoş geliyor; fakat maalesef bazı devletler millî çıkarlarını gözetmek ve millî üretimlerini muhafaza etmek zorundalar. ABD kendi milletinin ekonomik menfaatlerini korumak istiyor; lakin bunu yaparken diğerlerinin hakkını ihlâl ediyor. Bu problemler uluslararası organizasyon ve mahkemelerde barışçıl yollarla çözülebileceğe de benzemiyor. Trump, toplantıdan sonra gazetecilerin sorularını yanıtlarken birinin CNN muhabiri olması bana bazı şeyler hatırlattı. Trump’ın CNN’e cevap vermesi hafızamı canlandırdı. Yalancı CNN, ABD 1991’de Bağdat’ı bombalarken üzerine düşen vazifeyi yerine getirdi. Irak’ın bombalanmasında önemli bir rol oynadı. Bugün de İran meselesini parlatıyorlar. ABD, tam bir saçmalığa imza atarak İran anlaşmasından çekildi, üstelik diğer devletlerin buna karşı çıkmasına rağmen ve bugün İran’a ekonomik baskıyı sürdürüyor. Aynı baskı Rusya’ya karşı da yapılıyor. Bir Amerikan vatanseveri olduğunu düşündüğüm Trump’ın döneminde her cephede bir çarpışma yaşanıyor. ABD, Ortadoğu’da İsrail ile en yakın olduğu dönemi geçiriyor. Çıkarları örtüşüyor ve menfaatlerini korumayı arzuluyorlar. Siyonistler ve emperyalistler bir çok Müslüman ülkeyi de kontrol altında tutuyor. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere Siyonistlerin kontrolünde olan Suud’un işgali altında. Suud, Siyonistlerin ama müttefiki; bu durum insanı sinirlendiriyor. Bölgedeki gerçek Müslümanlara karşı oluşturulan bir blok bu. Hülasa, dünyanın en büyük emperyalist gücü olan ABD, insanlık düşmanı bir devlettir. Bu canavar hızla güç kaybediyor. Askerî güç sopasını kullanarak bu gücünü muhafaza etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de tüm dünyada ve her sahada tansiyonu yükseltiyor. Mesela Kore’de de enteresan şeyler oldu. ABD ile Kuzey Kore arasındaki mesele sadece bu iki devleti alâkadar etmiyor; Çin, Japonya, Güney Kore ve bir çok devleti ilgilendiriyor. Güney Kore 1945’te ABD tarafından işgal edilmiş bir devlettir. Kuzey Kore ise direnmiş ve Amerikan işgaline maruz kalmamıştır. Tam bağımsız bir devlettir. Öte yandan Venezüella’daki karışıklık devam ediyor. Venezüella’nın içinde bulunduğu durumun bir numaralı sorumlusu ne Amerikan emperyalizmi, ne Fransız emperyalizmi ne de Siyonizm’dir; yaşananların baş sorumlusu, devrim karşıtı yozlaşmış insanların rahat hareket edebilmelerine müsaade eden yönetici sınıfıdır. Emperyalistlerin ve Siyonistlerin de tesiri var, tıpkı Nikaragua’da olduğu gibi; fakat Latin Amerika’da iktidarların yapmış olduğu iktisadî hatalar bu tesirleri katlayabiliyor. Bu hatalara Venezüella gibi Küba da düşmüştü. Venezüella’da devrimci bir ordu ve güvenlik servisi var; fakat bu yetmez. Emperyalizme karşı mücadelede finansal, ekonomik, diplomatik ve askerî bir güç konumuna gelmek gerekmektedir. Allahü Ekber 09.06.2017 Baran Dergisi 596. Sayı

Modern Kölelik Düzeni: Demokrasi

“Demokrasi”, kitle iletişim vasıtalarıyla, kurnazlığın paraya erişmek için arkadaşına kazık atabilmenin, yalan ve dolanın, acımasızlığın, yüzsüzlüğün ve onursuzlaşmanın savunulmasıyla (meşrulaştırılmasıyla) beraber “insanı insanın kurdu” kılmak isteyen modern kapitalizmin adıdır. “Efendi-köle ilişkisi” içinde yaşatıldığı toplum hayatına geçişten itibaren başka insanlarla kendisini özdeş sayabilmesini sağlayan yanlış bir algılama oluşturulmuştur. Efendi-Köle ilişkisini gözden saklayıp, aynı ülkenin yurttaşı olma özdeşleşmesi ile eşitsizliği temel almış toplumsal sistemlerin içinde tutunabilmeyi sağlayan bir yapı kurmuştur. Bu yapının efendi-köle ilişkisini kendisine temel almış bulunan bütün sosyal sistemlerde değişik kurumsal düzenlemelerle oluşturulmuş okul, kışla, hapishane, kitle basını ve modern medya aracılığıyla şekillendirilip sunularak sistemin meşruluğu sağlanmış olur. Bu sosyalizm olsun, demokrasi olsun, faşizm olsun hiç değişmez. Uzunca bir süre sonraki daha iyi bir geleceği hayal edebilmek, isteyebilmek, böyle bir “gelecek” için yola çıkanlara katılabilmek, yaşanan günde de belirli bir maddi ve kültürel düzeye gelmiş olmayı gerektirmektedir. Köle statüsünde olanlar için bütün bir insanlık tarihi boyunca “başkaldırmak” bu nedenle zor olmuştur. Tarih boyunca görülen odur ki, “köle” kesimindeki insanlar bir yandan köleliğin acılarını yaşarken bir yandan da “efendilerine” hayran olmakta, onların “büyüklüklerini” kendi büyüklükleri saymaktadırlar. Yani cellatlarına âşık olmaktadırlar. Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu, gazeteci Şükrü Sak’a verdiği röportajda “demokrasi” için şunları söylüyor: “Uluslararası emperyalizmin çıkarları ve hedefleri için bir “vasıta” olmaktan öte bir anlamı yok! “Demokratik rejim” dedikleri Batı dışındaki İslam ülkeleri ve 3. Dünya ülkeleri için çukulatayla kaplanmış bir zehirdir.” “Batı toplum ve yaşayışının içinden doğan demokrasi, Batı’nın ayrılmaz parçası SÖMÜRGECİLİĞİNİN uzantısı olarak ihraç ediliyor. İhraç edildiği ülkelerde, gördüğünüz gibi “altı kaval üstü şişhane” oluşumlara vücut veriyor. –işin diğer yanı da, bu vaziyet hem onlara –Batı’ya- demokrasi adına müdahale hakkı hem de dolaylı ve dolaysız yollardan bolca imkân sağlıyor, malum. İşlerine gelen yerde müdahale ettiklerini ve askeri güç de kullandıklarını biliyorsunuz, işlerine gelmeyen yerde ise seyirci kaldıklarını da”. “Kaba bir bakışla bile hemen görüleceği üzere çarklar şöyle işliyor, bir yandan ‘ferdi hak ve hürriyetler’ kapsamında ekonomi alanının ‘kâr’ ve ‘çıkar’ ilişkilerine dayalı düzeninde TAYİN EDİCİ MEVKİYE GEÇMEK, öte yandan para gücüyle ‘iç’ ve ‘dış’a bakışta kamuoyu oluşturucu işbirlikçi basını gütmek, demokratik kitle örgütleri adı altında kamuoyu baskı gruplarını temsil eden ve oluşturan kuruluşlar vasıtasıyla işi milletler arası alan ait kılmak, her biri her birinin içinde ve birbirleriyle alakalı buna benzer çeşitli tesir unsurlarıyla SİYASİ İKTİDARI TAYİN etmek”. Batılı emperyalistler önce bizi dilsizleştirdiler, sonra da bizim beynimizi köleleştirmek suretiyle, onlar’ın diliyle konuşan, onlar’ın beyniyle düşünen gönüllü köleler haline getirdiler. Kendi beynimizle düşünmeyi, kendi dilimizle konuşmayı ve kendimizi özgürleştirmeyi bize ilk önce Kumandanımız öğretti. Sömürgeciler tarafından dilsizleştirilip, köleleştirilen tüm mazlum milletlerin dili ve kurtuluş meşalesi oldu. Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nu rehber ve kurtuluş yolunu gösterici olarak kabul etmeden hiç kimse ne vatansever, ne antiemperyalist, ne devrimci, ne milliyetçi ne de bağımsızlıkçı olamaz. Batılı emperyalist güçlere karşı Ordu-Millet ele verip işgalcileri yurdumuzdan kovmak için 1919-1922 arası tarihin en büyük direnişlerinden birini gösterdik ve neticede kazandık. Sonunda ne oldu? Sömürgecilerin bize zorla yaptıramadıklarını biz gönüllü olarak kendimiz yaptık. İçimizden birileri bize kendi dilimizle konuşmayı, kendi harflerimizle yazmayı unutturdular. Sonra da beyinlerimizi esir alıp köleleştirdiler. Kendi yaşam tarzlarını zorla bize dayattılar. Okullarımız bizi köleleştirmenin vasıtası olmaktan öte bize hiç bir şey vermedi. Kölelikte o kadar ileri gittiler ki, yerli ve milli olan her şey “çağ dışılık” gericilik olarak vasıflandırılırken, bize yabancı olan, Batılı emperyalistlerin bize dayattığı her şey “çağdaşlık” ve uygarlık oldu. Kesin olan bir şey varsa o da Türkiye’de bugün iki cephenin var olduğudur. BD-İBDA ve ona karşı olanlar. Artık bizim değerlendirmelerimiz bu diyalektik temel üzerinden olmalıdır.  Baran Dergisi 596. Sayı

Eflâtun-u İlâhî (VI)

Bir önceki yazımızda, “Eflâtun-u İlâhî: Yağmurcu’nun Ardından” isimli yazımızda temessül mevzuu üzerinde yoğunlaşmış ve İBDA Mimarı’nın eserlerinde mündemiç olan mânânın “fikirle çizilmiş suret” çerçevesinde “su keyfiyeti”ni haiz bir noktada temayüz ettiğine işaret etmiştik. Temessül mevzuu, “Gerçekliğin Peşinde” koşan İBDA Mimarı tarafından “Yağmurcu” isimli eserde vuzuha kavuşturulmuştur.  “Yağmurcu” mizacı üzerinden İBDA Mimarı, kendisinden sonra gelen nesillere veya topyekûn insanlığa keramet çapında bir müjde emanet etmiştir: “Bu dünyadan göçeceğim diye hiç üzülmeyiniz. Mansur’un nuru, 150 sene sonra Feridüddin-i Attar’ın ruhunda tecelli edip, onun mürşidi oldu. Ne halde olursanız olunuz, benimlesiniz. Size gözükmem için beni hatırlayınız. Hangi kıyafette olursam olayım, daima sizinleyim; kalplerinize mânâ ve hakikatleri dökerim. Allah Sevgilisi’nin, “benim ölüm de, dirim de sizin için hayırlıdır” buyurduğu sözünü, ben de aynen tekrar ediyorum. Bunun mânâsı, “benim dirim doğru yolu göstermek ve ölüm de yardım etmek için demektir.”(1) Temessül mevzuuna burada nokta koyalım ve mevzuumuza devam edelim. Günümüz Hıristiyan-Yahudi Batı kültür ve medeniyeti, -merkezinde Kudüs veya Harameyn-i Şerif’in(2) işgalcisi İsrail’in olduğu Deccaliyet!-, eski Yunan kültürü, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı üzerine bina edilmiştir. Aynı medeniyetin bütün bir felsefe tarihi ise, eski Yunan’ın üç büyük kafa adamından biri, hatta en büyüğü olan Sokrates’e bağlanabilir. Sokrates başta olmak üzere, onun talebesi Eflâtun ve onun da talebesi Aristoteles, bütün bir Batı felsefe dünyasını renklendirmişlerdir. Ağaç misâli üzerinden söylersek, kök Sokrates, gövde Eflâtun, dal ve yapraklar ise Aristoteles olarak belirmiştir. Benzer bir teşbih, “İstikbal İslâmındır” mânâsı üzerinden, İslâm medeniyetinin topyekûn dünya hakimiyetini müjdeleyen ve 21. Yüzyıl dünyasına İslâm’ın “Nakşibendî” damgasını (Derviş Muhammed 332!) vurması beklenen Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi için de yapılabilir. Meselâ, kök Efendi Hazretleri, gövde Üstad Necip Fazıl, dal ve yapraklar ise Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu! Bu tür bir temellendirmeden sonra, “İbdacılar” olarak belirecek muhatapların “meyve”ler şeklinde değerlendirilmesi mümkündür. Meyveler, ağacın neslini devam ettirmek mânâsına tohumu da mündemiç yemişler olarak okunabilir. “Gölge” keyfiyetini haiz meyveler! Dikkat: Bir ağacın meyveleri ham, olgun, çürümüş vs. şeklinde olabilir. Takdir, ehl-i teveccühe bağlı olmakla birlikte, orman keyfiyetine katkı sunan soylu idrak sahiblerinindir. Evet; Batı medeniyetinin üzerine bina edildiği topyekûn felsefe tarihi Sokrates, Eflâtun ve Aristoteles’e bağlanmıştır. İBDA Mimarı’nın tesbitiyle söylersek, meâlen, Sokrates, ilk defa “nasıl”ı, yâni “usul”ü getirmiştir. Eflâtun, “madde ötesi anlayışı”, Aristo ise, “madde içi düşünüş” ölçülerini örgüleştirmiştir. Batı felsefe tarihinde bütün metodcular Sokrates’e, bütün spiritüalist ve idealistler Eflâtun’a ve bütün natüralist ve materyalistler ise Aristo’ya bağlanabilir.(3) Bu arada hemen şunu da hatırlatmakta fayda var. Büyük Doğu-İBDA, aziz ve izzetli fikrin meydana gelebilmesi için, eşya ve hadiseler karşısında ruhun “nasıl?” tavrına karşı aklın “niçin?” tavrı üzerinden örgüleştirilen bir ruh ve fikir sistemidir. Sokrates tarafından talebesi Eflâtun’a miras bırakılan “horoz borcu” hiç şüphesiz ki bütün bir Batı felsefesi tarihini derinden etkilemiştir. Eski Yunan’da Eflâtun’un “Görünüşler Dünyası” üzerinden şekillendirdiği “İdeler Âlemi” nazariyesi başta olmak üzere, Rönesans sonrası Batı dünyasında, meselâ Fransa’da Rene Descartes’in Kartezyen Felsefesi ve akabinde Vesileciler, İngiltere’de Empirizm, Amerika’da Pragmatizm, Almanya’da İdealizm, Rusya’da Materyalizm, Çin’de ise Sosyalizm olmak üzere, irili ufaklı ne kadar felsefî okul veya ekol varsa hemen hepsi söz konusu “horoz borcu” çerçevesinde değerlendirilebilecek bir mahiyet arz eder. Denilebilir ki, Sokrates, baldıran zehrini içmeden evvel, hekimlik ve sağlık tanrısı Asklepios’a bir “horoz borcu” olduğunu ve bunun da mutlaka ödenmesi gerektiğini ilkin Eflâtun’un şahsında bütün bir Yunan dünyasına, daha sonra da bütün bir insanlık dünyasına miras olarak bırakmıştır. Kendisini ölüme mahkûm eden bir devletten, diğer bir ifadeyle de demokrasinin beşiği olan Atina’dan intikam almanın en sofistike eylemine veya söylemine tekabül eden bu “horoz borcu” esprisi aslında Sokrates’in giderayak en kapsamlı ve en derin bir ironisini de beraberinde getirmiştir. Bu şekil bir ironinin tek bir hedefi olsa gerektir: Eski Yunanlı Aristokratlar tarafından sevk ve idare edilen demokrasi düzeninin iyi bir “düzen veya sistem” olmadığını topyekûn insanlığa canı pahasına göstermek! Kafadan yana küt olmayanlar tarafından adi, aşağılık ve de suflî bir “düzen veya sistem” olarak kabul edilen demokrasi, aslında Sokrates gibi büyük bir kafa adamının varlığına tahammül edemeyen ve onun gibi muzdaribleri öyle veya böyle türlü bahanelerle katleden bir “düzen veya sistem”in de adıdır. Günümüz Batı medeniyetinin hamisi rolündeki Amerika’nın şahsında demokrasinin nasıl da lanetli bir “sistem veya düzen” olduğu çok daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. İBDA Mimarı’nın Başyücelik Devleti isimli eserinde “Demokrasi İçin Zorlama”(4) başlığı altında söyledikleri bu mevzuda çok önemlidir. Diğer taraftan, Büyük Doğu Mimarı’na reva görülen çile dolu zindan hayatı bir yana, İBDA Mimarı’nın canına kasd edilmesi mevzuu da yine demokrasi ile doğrudan ilişkilidir. Demokrasi havarilerinin elinde Telegram işkencesinin bir tür suikast silahı olarak kullanılarak İBDA Mimarı’nın şehid edilmesine sebeb olanların hemen hepsi hiç şüphesiz ki, katıksız birer demokrat olarak hayat sürmektedirler. Bu tür müptezel belhümadal tiplerin Müslüman olmadıklarını biz biliyoruz. Ancak bunların insan olarak kabul edilmesi de mümkün değildir. Bulundukları yerde yakılmaları gerekir. Doğru söylemek gerekirse, demokrasi, Yahudi aklı tarafından topyekûn insanlığın boynuna geçirilmiş bir tür prangadır. Sokrates’in horoz borcu ironisinde saklı olan mânâ, aslında kafadan yana muzdarib olan sahici insan soyunun yaşayabileceği ve de yeşerebileceği bir devletin tez zamanda gün yüzüne çıkması gerektiğinin ihtarıdır. Aksi takdirde insanoğlu insan olmaktan uzaklaşacak, dahası insanlıktan çıkacaktır. Halihazırda, eğer ki zerre-i miskal bir haya ve edeb kaldıysa bizlerde, insanlığımızdan ne kadar utansak yine de azdır. Üstadı Necip Fazıl tarafından “500 yıldır beklenen bir mütefekkir” edası ile karşılanan bir insanı, dünyaya gelmiş en son ki büyük ve güzel insanı gereği gibi karşılayamadık, ağırlayamadık, daha da kötüsü onun yaşamaması için elimizden geleni ardına komadık. Allah bizleri affetsin ve bütün bir “insanlığa” merhameti ile muamele etsin, amin! Eflâtun’un felsefesinde devlet çok önemli bir yer tutar. Devlet ütopyası Eflâtun’un en önemli konularının başında yer alır. Eflâtun’un felsefesinde devletten sonra en önemli konular sırasıyla, henüz çözüme ulaştırılamamış tümeller sorunu ve bunun halli babında idealar teorisi, ölümsüzlük lehine geliştirdiği temel argümanlar, yaratılış mevzuunu irdeleyen kozmogonik düşünceler ve en nihayet algılamadan ziyade hatırlamayı önceleyen ve anamnesis kavramı üzerinden örgüleştirdiği bilgi teorisi gelir.(5) Felsefe tarihi kitaplarının verdiği bilgiye göre Eflâtun, İÖ 428- 427’de, Peloponnes Savaşlarının(6) ilk yıllarında, hali vakti yerinde olan aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Dönemin meşhur Otuzlar Tiranlığı yönetiminde söz sahibi olan kişiler onun yakın akrabalarındandı. Peloponnes Savaşları sonunda Atina yenik düştüğünde o henüz genç bir delikanlı idi. Eflâtun, Atina’nın yenilgisini nefret ettiği demokrasiyi bağlamak için yeteri kadar mazerete sahipti. Ancak Eflâtun’un esas husumeti, çok büyük saygı ve sevgi beslediği Sokrates’i ölüme gönderen Atina yönetiminin demokrasi ile idare ediliyor olmasıydı. Bu nedenle Eflâtun, ideal devletinin bir taslağı olarak demokrasi ile idare edilen Atina’yı değil de, askerî bir yönetim şekli olan Sparta’yı kendisine referans almıştır.(7) Bu arada, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi tarafından öngörülen Başyücelik Devleti modelinin ordu-millet üzerine bina edilmiş bir devlet modeli olduğunu hatırlatmakta fayda var. Eflâtun, çok erken denecek bir yaşta, gençlik yıllarında devlet işlerine atılmaya karar verdiğini söyler. Devlet idaresini elinde bulunduran Aristokrat bir aileden geldiği için böyle düşünmesi gayet normaldir denebilir. Ancak işin aslı hiç de öyle değildir. Doğrusu, devlet işlerindeki gevşeklik ve lakaytlık ve de liyakatsiz davranışlar, Eflâtun’u sahici bir devlet nasıl olur düşüncesine sevk etmiştir. Hele hele hocası Sokrates’e yapılanlara bizzat şahidlik edince, ne yapması gerektiğine dair düşünce daha bir belirginleşmiştir. Eflâtun, süreç içerisinde Devlet idaresi ile felsefe arasında doğrudan bir ilişki kurmaya karar verir. “Felsefenin yardımı ile devletlerin ve kişilerin idaresinde doğruluğu görmenin mümkün olacağını”(8) düşünerek, tıpkı hocası Sokrates gibi, kendisini agoraya atar. Temel düşüncesi ise şu şekil özetlenebilir: “İnsan soyu, başına çöken belâlardan, ancak tam ve gerçek filozofların iktidarı ele alması ve devletin başında olanların, Tanrının lütfu sayesinde, gerçekten filozofların olmalarıyla kurtulabileceklerdir.”(9) Nitekim, “devleti sevk ve idare edenler ya filozof olmalı, veyahut da filozoflar devleti sevk ve idare etmeli”, meâlindeki söz de Eflâtun’a aittir. Not: Yukarıda Eflâtun’un sözünde saklı olan mânâlardan bir tanesinin, “horoz borcu” mevzuuna da işaret eden bir noktada, “Hurus: Horoz: 866: Husrev: Hükümdar, şâh” terkibi olduğu söylenebilir. Not: Cemaat ve imam (cemiyet, toplum veya millet ve lider) ilişkisinde olduğu gibi, devlet ve millet ilişkisi de liyakat şartlarına göre tanzim edilir, edilmelidir. Cemaat olmadan imam, imam olmadan da cemaat olamayacağı düşüncesinden hareketle, millet olmadan devlet, devlet olmadan da millet olmaz. Nasıl ki her iki Müslümandan birinin imam olması zaruretinin kendisini dayattığı bir yerde bilgi, görgü, kültür, irfan, idrak vs. gibi unsurlar devreye girer, kısaca ehil veya ehl-i takva olmak şartı aranır, aynı şekilde, milletin sevk ve iradesine talib olanlar da bilgi, görgü, kültür, irfan ve idrakte en üstün olanlardan olması gerekir. Bunların bilgi dostu, bilgi seven, kısacası bilge kimseler olmaları beklenir. Yukarıda Eflâtun’un söylediklerini de bu çerçevede değerlendirmek icab eder. Bu arada şunu da söylemek gerekir ki, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin mücessem hâli olan Başyücelik Devleti’nde sevk ve idare edici konumda olanların, -olacak olanların veya buna kendisini istidatlı görenlerin!- “üstün idrak” sahibi insanlar olarak belirmesi ve bunların da “Aydınlar Aristokrasisi” olarak tavsif edilmesi hiç mi hiç boşuna değildir. Diğer taraftan, umumu bağlayıcı bir noktada, -liyakat şartlarına sahib olmak ve söylenmesi gerekeni söyleme zarureti müstesna-, göreve talib olmak en büyük edepsizlik olarak algılansa yeridir. Öyle veya böyle bir görev tevdi edilirse ne ala! Görevi kabul etmemek eğiliminde olmak edebli olmanın bir nişanesi olarak kabul edilse de, bazen kabul etmemenin edepsizlik olarak belireceği durumlar da vardır. Bu çerçeveden olarak, İbda cepheleri, İbda’nın gölgeleri olma istidadını vehmettiren bir yapıdadırlar. Cephe esprisini şahsında terennüm ettiren kişi veya kişilerin yetkinliği, meselâ yetkinliğin zirve noktasına varmak, en nihayetinde rey sahibi olmanın ötesine geçmez, geçemez, geçmemesi gerekir. Meselâ, içtimaî hayatta müesseselerden bir müessese olarak belirecek olan spor mevzuunda yetkin olmak, -velev ki bu mevzuda en büyük olunsun, hiç fark etmez-, mevzuunda en büyük olmak umuma şamil olmak demek değil, kendi mevzuuna şamil olmak mânâsınadır ki böyle bir durum, olsa olsa rey sahibi olmayı beraberinde getirir. Mevzularında rey sahibi olanların ortaya koyacakları çoğunluğa dayalı “ortak irade” (istişare!), “nefsin de bir hakikati var” esprisi çerçevesinde, “demokrasinin hakikati”nin görüneceği tek nokta olarak belirecek olan “ortak şuur”un bir yansıması olarak, “Aydınlar Aristokrasisi”nden bir nişane olarak kabul edilebilir. Diğer taraftan, “dayanışmalı fikir oluşumu”nun mahiyeti, “oluşumun muhtevası” ile doğrudan ilişkilidir. Fikri konseptin tezahürüne yataklık eden her bir “oluşum” aslında kayda değer bir iş üzerinde olunduğunu da gösterir. Sözkonusu “oluşum”ların “ortak iradesi” ile ortaya çıkması beklenen devlet, -özlenen ve beklenen bir devlet hâlinde-, (Başyücelik Devleti!), “Aydınlar Aristokrasisi” üzerinden netlik kazanacaktır.  Evet; Devlet olmadan asla! Nitekim İslâm, devletsiz yaşanmaz! İslâm devletinin olmadığı yerde “devlet” mücadelesidir ki, İslâmı yaşamaktır. İBDA Mimarı, daha çocukken, annesinin kendisine Eflâtun’un “Devlet” isimli kitabını hediye ettiğini söyler… Yıl: 1964… Annesi, Eflâtun’un “Devlet” isimli eserini hediye etmiş ve şöyle yazmıştı: - “Oğlum!.. Doğru ve akıllı adam, muvaffak olacak adamdır. İyi seneler.” İBDA Mimarı’nın hayatındaki yaşanmışlıkların alelâde ve “kuşa niyet çektirmek” gibi bir basitlik içermediğini anlamak için eserlerine birazcık olsun göz gezdirmek kâfi!   Dipnotlar 1-Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu “Gerçekliğin Peşinde”, İBDA Yayınları, İstanbul, 1996, sah. 140. 2-“İki harem” anlamına gelen kelime. Osmanlı yazılı belgelerinde daha çok Haremeyn-i şerîfeyn şeklinde geçer. Mekke, Kâbe’nin inşasından itibaren “harem” (korunmuş yer) kabul edilirken Medine hicretten sonra Hz. Peygamber tarafından harem ilan edilmiştir. (Buhârî “Feza’ilü’lMed'ine”, ı ; Müslim, “I:Iac”, 454) Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebev’i’den sonra en kutsal mekan kabul edilen ve müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kudüs, bazı Peygamberlerin ve ailelerinin mezarlarını barındıran Halîl şehri de bilhassa Haçlı seferlerinden itibaren Haremeyn-i şerîfeyn adıyla anılmış. Kudüs için “Haremeyn’in üçüncüsü” tabiri de kullanılmıştır (ibn Hallikan, lV, 232) 3-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 257-258. 4-Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti, “Yeni Dünya Düzeni”, İBDA Yayınları, İstanbul, 2015, 3. Basım, sh.96. 5-Bertrand Russell. Batı Felsefesi Tarihi, Alfa Yayınları, c. 1, 1. Basım, İstanbul, 2016, sh. 203-204. 6-Atina ile Sparta arasında İ.Ö. 431-404 yılları arasında 27 yıl süren savaş Peloponnes savaşları olarak bilinir. Atina ve Sparta arasındaki çatışma bu savaştan çok önce başlamıştır… 7-Bertrand Russell. Batı Felsefesi Tarihi, Alfa Yayınları, c. 1, 1. Basım, İstanbul, 2016, sh. 204. 8-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 260. 9-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 260. Baran Dergisi 596. Sayı

Hubris Sendromu

Geçen yazımızda, milletlerin 19. Asırda geçirdikleri büyük dönüşümün, üretim ve tüketimdeki büyük sıçramadan ötürü kâğıt (veya itibarî) para tedavülünü ticaret açısından mecbur bıraktığını, 20. Asır itibariyle de bu mecburiyetin tam anlamıyla müşahhaslaştığını belirtmiştik. Bu vaziyetin, kendilerini “Olympos Tanrıları” sanan, varlıkları malum, isimleri meçhul –Erdoğan’ın deyişiyle- bir “üst aklın” menfaatleri ile büyük bir paralellik arz ettiğini de eklemiştik. Aldığımız bazı eleştiriler üzerine bu haftaki yazımızı iktisad ile doğrudan alakalı, ama iktisadî olmayan bir konuya ayırmayı uygun bulduk. Eleştiri neydi? “…dünyayı tasallut altında tutmak ve onun üzerinde ‘tanrıcılık’ oynamak maksadıyla peyderpey geliştirilmiş rezerv para/dolar sistemi…” ifadesiyle bir rezerv paranın ortaya çıkışının kaçınılmaz olduğu iddiası nasıl birbiriyle telif edilebilir? Birinde bir maksada matuf bir yönlendirme ve bir plan varken, diğeri hadiselerin tabii akışı içinde mecburen ortaya çıkmış bir netice olarak karşımızda; yani nisbeten masum ve anlaşılabilir. Cevabımız her ikisinin de doğru olduğu şeklindedir. Biraz açalım: Bu mevzu, 50-60 yıldır Türk kamuoyunun önemli gündem maddelerinden birini oluşturan “Yahudi” meselesiyle doğrudan alakalı. Nasıl olmasın ki? Daha geçen haftalarda İsrailli bir akademisyenin twitterdan paylaştığı ifadeler hafızalardaki tazeliğini koruyor. İsrailli akademisyen Edy Cohen ne diyordu: (Tayyib Erdoğan’a hitaben) “Dünya servetinin yarısı sadece Yahudi bir aileye ait ve bu ailenin İsrail’in en büyük destekçisi olduğunu bilmiyor musun? Peki ya diğer Yahudi zenginlere ne dersin?” Bu sözler bir Yahudi tarafından değil de başka biri tarafından söylenseydi hezeyan, aşırı abartma, saçmalama, vs. denirdi; ama Yahudi söyleyince bunu kimse demiyor. Gerçekten hezeyan olsa bile söz konusu Yahudi olunca herkes inanmaya hazır. Bu iddiaların doğruluğu-yanlışlığı ayrı mesele, Yahudi’ye ait kötücül vasıflar herkesi inanmaya sevk ediyor. Üstad Necib Fazıl, Yahudi ve Musevi’yi birbirinden ayırarak Yahudi’ye eserlerinde müstakil bir başlık açmış ve hakkında tarihî hükmünü koymuştur (mealen): “Yahudi’nin en büyük karakteristiği her tür birliği bozucu olmasıdır.” Yahudi meselesi, ara sıra değindiğimiz hayatî bir konu, lakin bizim bu hafta asıl üzerine eğilmek istediğimiz, Museviler de dâhil bütün insanlığa musallat olmuş bu habis topluluğun uzun boylu bir tahlili değil. Dünya iktisadının son iki asırda geçirdiği değişim ve dünyayı yönetme iddiasındaki bu kesim özelinde, manipülasyon ile tabii seyir arasındaki münasebete bir göz atmak istiyoruz. Evvela bir hususu net bir şekilde orta yere koymak gerekiyor: Son iki asırdır para üzerinden dünyayı avuçlarının içine alan ve üzerine bindikleri milletler dâhil herkesin –amiyane tabirle- kaderiyle oynayan, çoğunluğu Yahudilerden müteşekkil klik, “Tanrı” değil. Bu çok açık hakikati söylemek durumunda kalıyoruz, zira bu mevzu üzerine yapılan akıl yürütmeler bir süre sonra öyle bir tavsif ve tasvirle son buluyor ki, bu muhakemeyi yürütenlerin gerçekte Allah’a mı inandıkları yoksa bu kesimi şuuraltında bir tanrılar panteonu olarak mı gördükleri birbirine karışıyor. Bahse konu ettiğimiz bu egemen odağı oluşturan kişilerin öyle uydurma değil, hakikaten (tıb diliyle söyleyecek olursak) bir “hubris sendromu” (tanrısal ego veya kibir sendromu) yaşadıklarını yadsımıyoruz. Bütün olan biten içinde bu vaziyet kaskatı bir vakıa olarak kendini dayatıyor zaten; kendilerinin gerçekten birer tanrı, yeryüzü tanrısı olduklarına veyahut bir tanrı tarafından seçilip gönderilmiş bir soyun mensubu olduklarına inanıyorlar. Kötücüller; bir kasabın mezbahadaki koça duyduğu yakınlık kadar sempati duyuyorlar insanlığın geri kalanına. Öyle rahatlar; insanların mahvıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunurlarken. Ancak bunu olmayan bir sosyoloji ve psikolojiyi meydana getirerek yapmıyorlar. İnsanların zaaf ve ihtiyaçlarını sömürerek hedeflerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. En çok da kullanmasını gayet iyi bildikleri para silahını doğrultuyorlar insanlara. Nüfusun artması, teknolojinin gelişmesi, psikoloji ve sosyoloji başta olmak üzere bilimlerde yaşanan gelişmeler, büyük bir iktisad devriminin yaşanması neticesini getirdi. Elbette bahsettiğimiz devrimin tam göbeğinde kendilerine yer tutan bu topluluk, ondan azami faydayı elde etmeyi de bildi. Hedeflerinin, süreci izlediğimizde, bütün insanlığı köleleştirmek, kendilerinin koyduğu ahlâkî kurallara tâbi kılmak olduğu anlaşılıyor. Kendi varlıkları hariç hiçbir kutsalları yok; hiçbir kutsala saygı duymuyorlar. Araçsallaştırmayacakları hiçbir değer mevcut değil. Üstünlük gibi görünen vaziyetleri de bu bakış açısından kaynaklanıyor. Çeşmenin başını tuttuklarından, onlara tâbi olmayanları cezalandırmak ve o pozisyona kimseyi yanaştırmamak ise en stratejik gayeleri. Tabiî bu amaçlarına her hâlükârda ulaştıklarını söyleyemeyiz, zira mutlak kudret sahibi değiller. Sürekli pürüzler yaşıyor, çözmek için çabalıyorlar. Ancak burada da bir zaafları ortaya çıkıyor; yol göstericileri şeytanın zaafı olan “kibir”… Kendilerinden başka herkesi hayvan, daha açık söyleyelim böcek olarak gördüklerinden küçümsüyorlar. Bu da onları o büyük güçleri nisbetinde güçsüz kılıyor. Küçümseyen, pörsür ve kaybeder. Bunlarınki gayet patetik bir durum; fakat ellerine geçirdikleri güç yüzünden bu hastalığın sahası onlardan ibaret kalmıyor, neticeleri tüm dünyayı etkiliyor. Milletleri zapturapt altında tutma yolunun devletleri kontrol etmekten geçtiğini biliyor ve bu kontrol işini de büyük oranda başarmış durumdalar. Fakat hiç ummadıkları zaman ve zeminlerde sürekli hesaplarını bozucu gelişmeler oluyor. Bunlara ilaveten en ciddi handikapları ise, insanlığın bir kısmına biçtikleri bireycilik ve hedonizm ile geri kalan kısmına layık gördükleri ölümüne çalışma rolü; bu iki rol de insan ruhu ile mütenakız. Yani yürüttükleri proje bu anlamda sürdürülebilir değil. Bu vaziyetin farkında olsalar gerek, telegram gibi tarihin gördüğü en şeytani icadların peşinde koşuyorlar. Kitleleri, en azından önderleri vasıtasıyla, topluca tesir altına alıp köleleştirmenin yollarını arıyorlar. Kendilerinin dışındaki insanları öldürmek, kendi pis bedenlerini ise birkaç yüzyıl yaşatmak için tıbba (genetik, kök hücre, vs.) çok yatırım yapıyorlar. Yeryüzünde ölümsüzlüğü arıyorlar. Tasvirimizin bu habis topluluğu anlatmaya yettiği kanaatindeyiz. İşte tam burada vurgulamaya çalıştığımız hususa geldik: Müslümanların ve diğer mazlum milletlerin başına gelen her şeyin bu kesim tarafından gerçekleştirildiği ve onlar istemezse dünyada bir kuşun bile uçamayacağı inancı, doğru değil. Böyle deyince yükselen itiraz seslerini duyar gibiyiz “biz öyle mi diyoruz?” diye. Doğrudan öyle denmiyor ama mağdurların da katıldığı koro tarafından seslendirilen şarkı böyle söylüyor. Film, TV yayınları, kitap ve dergiler, gazeteler ve son zamanlarda sosyal medyayla farkında olarak ya da olmayarak her taşın altında bir Yahudi (veya onların güdümündeki bir İngiliz, Amerikalı, Fransız, Koreli, vs.) bulunduğu saplantısının zihinlere zerk edildiğini kim inkâr edebilir? Öyle şeyler okuyor veya seyrediyoruz ki, sanki geri kalan bütün insanlık hangi dinden, hangi ırktan ve milletten olursa olsun, bir acizler sürüsü; yalnız bu Yahudilerin başını çektiği bir avuç insan her şeyi yönetiyor. Kaçırılan noktanın şu olduğu kanaatindeyiz: Bu kesimin yapıp ettikleriyle alakalı tesbit ve tahliller, umumiyetle hadiselerin neticeleri üzerinden gerçekleştiriliyor ve herhangi bir sistemik fikre müstenid değiller. Bilakis, “Her hâlükârda Yahudilerin önderliğindeki egemen güçler kazanıp biz kaybettiğimize göre, bütün bu olan bitenler onların şeytani planlarının neticesi olsa gerektir.” biçiminde basit ve sathî bir akıl yürütmeye dayanıyor. Ama dünyanın her tarafında bu kesime karşı insanların kahir ekseriyetinin seslerini yükseltmesi, aslında onların hiç de başarılı olamadıklarının bir göstergesi değil mi? Sürekli kazandıkları havasını bizzat mezkûr kesimin üflediği, sembol binaları tarihin en havsala almaz eylemiyle yerle bir edildiğinde dahi herkesin kafasına ‘bu ancak biz izin verirsek olur’ fikrini onların işlediği veyahut bu tarz söylentileri kendileri çıkarmasa bile köpürttükleri kimsenin aklına gelmiyor. Doğru; tıpkı önceki yaşanan birçok hadisede olduğu gibi (Osmanlı’nın tasfiyesi, Hitler ve Almanya, SSCB’nin yıkılması, vs.) 11 Eylül hadisesi ve Arab Baharı’nda da bu topluluğun kazançlı çıktığı söyleniyor, ki geçici bir durum olarak bunu biz de kabul ediyoruz. Ancak bu vaziyet, belki sayısı binleri bulan bu tür hadiseleri, insanların birebir planlayıp sahneledikleri anlamına galmiyor tabii ki... Hatta belki çoğu zaman bu “patlamalara” hazırlıksız yakalandıkları bile söylenebilir. Bu kesimin önemli figürlerinden Hillary Clinton’un Arab Baharı için 2011’de sarf ettiği “Kabul etmeliyiz ki, hiçbir şeyden haberimiz yok ve hiçbir şeyi denetleyemiyoruz.” itirafı, bu hale dair güzel bir misaldir. Dünyanın sürekli bir kesimin güdümü altında olma meselesi aslında sanıldığı kadar karmaşık değil. Bu kesimin, son iki asırdır bilhassa Yahudilerden müteşekkil olması gayet anlaşılabilir olduğu gibi son yüz yıldır teknoloji ve iletişim aletlerindeki gelişmelerle güçlerini çokça artırmış bulunmaları da son derece olağan.* Netice Bu habis topluluğun şu veya bu miktarda denetim altında tuttuğunu bildiğimiz son iki asrın egemen devletlerinin (İngiltere ve ABD) büyüklüklerinin sebebi, sanıldığının aksine askerî, iktisadî vs. sahalardaki gelişmişliklerinden kaynaklanmıyor; bunlar sadece bileşen… Onların büyüklüklerinin asıl sebebi, siyasî sahadaki stratejik (ileri görüşlülük) bakış açısından ve her duruma göre kendilerini konumlandırıp ondan azamî derecede nasıl faydalanabileceklerine kafa yormalarından gelmektedir. Zaten o yüzden de askerî ve iktisadî sahalarda büyük olmuşlardır. Bu devletler, pozisyonlarını koruma adına sürekli tetiktedirler; duyuları keskinleşmiş, her daim aç ve doymayan bir yırtıcı gözüyle görürler çevrelerini. Yukarıda vasf ettiğimiz klik(ler) de bu hayvanı yöneten beyin hükmündedirler. Dünyada ne tür bir gelişme vuku bulursa bulsun, ya onu izliyor ve ona göre pozisyon belirliyorlardır yahut da, eğer bir anda zuhur ettiyse, derhal ona göre “hesap kitap” içine girip kaybetmenin değil de buradan nasıl kârlı çıkılabileceğinin hesabını kitabını yapıyorlardır. Kısacası kontrolleri altında bulunsun ya da bulunmasın her hadiseden azami faydayı devşirecek bir tutum içindedirler. Osmanlı da güçlü zamanlarında böyle bir devletti ve o sebebten üç asır boyunca umumiyetle hep avantajlı pozisyondaydı. Modern tarihçiler ise bu dönemdeki gelişmelerin Osmanlı’nın lehine olmasını, kendi dışındaki güçlerin parçalanmışlığına bağlarlar. Belki bunların birleşmesini siyaseten engelleyen Osmanlı idi, düşünmezler bile… Bu sebebten hadiseleri neticelerine göre takdir edenler, İbda Mimarı’nın “mihraksız tümevarımın zaafiyeti” tesbitinin kapsamı içinde, gâvurların kusursuz işleyen büyük bir planları olduğu ve Müslümanlara, şikâyet ile itaatten başka bir seçenek kalmadığı zehabındadırlar. Hâlbuki bu kesinlikle doğru değil; öyle çok uzun vadeli, tutarlı bir planları olmadığı gibi, olan daha düşük vizyonlu planları da kusursuz işlemiyor. Başarıları, ortaya çıkan yeni durumları “feedback/geri besleme” sistemiyle değerlendirip mevcud planlarını gözden geçirebilme ve esnek davranabilmelerinde yatmaktadır; yani dediğimiz gibi fırsatları kaçırmıyorlar. Yaşadıkları büyük yozlaşmaya rağmen halen güçlü olmalarını işte bu fırsatçılıklarında aramak lazım. Diğer bir avantajları da kazananın eninde sonunda kendileri olacağına dair insanlığın kafasına yerleştirdikleri imajdır. O yüzden asıl mücadeleyi zihin sahasında yürütüyor, insanların algılarıyla oynuyorlar. Bu sebeble mezkur güçlere karşı, kim tarafından güdüleniyorlarsa güdülensinler, hem zihnî hem fizikî bir mücadele vermek, meseleyi bütünleşik bir şekilde ele almak durumundayız. * Avrupalı milletlerin cüzzamlı muamelesi yaparak dışladığı, tarım yapmalarına ve mülk sahibi olmalarına izin verilmeyen, paylarına mecburen –elbette mizaçlarına da uygun olarak- Avrupa insanının çok hazzetmediği ticaret sahası düşen Yahudi’nin, Avrupa’daki parayı zabtetmesinden daha tabii ne olabilirdi? Hele ki paraya ve tasarrufa düşkün mizaçları göz önüne alındığında… Bir de buna 16. Asırdan itibaren yeni keşfedilmiş Amerika kıtasından akan altun ve gümüşün, olduğu gibi, faizin Hristiyanlarca yasak kabul edilmesinden ötürü, bu işi rahatça yapan Yahudi’nin elinde toplandığını ekleyin. Hülasa Yahudiler parayı kontrol edebilmektedirler, ama dikkat edin yaratamamaktadırlar. Para, mübadele şartından dolayı bir ihtiyaçtır ve ancak imkânlar elverdiği ölçüde yönlendirilip istismar edilebilir. Yoksa, mesela, kâğıt para fikri Yahudilere ait olmadığı gibi yeni de değildir: Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kâğıt para ise M.S. 806 yılında yine Çin’de ortaya çıkmıştır. Batıda kâğıt paraların basılıp kullanılması ise 17. yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kâğıt paranın 1690’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Massachusetts Hükümeti tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile yaygınlaştığı görülmektedir. (Ekonomi Ansiklopedisi, Para maddesi) Aydınlanma ve Fransız Devrimi ile birlikte Yahudi unsurların, Avrupa ve Amerikalılar arasında gözden kaybolduğu, daha önce erişemedikleri payelere eriştikleri (mülkiyet edinme, asalet namları) anlaşılıyor. Artık Polanyi’nin 1850 ile 1915 arasını “Rothshild Çağı” diye tavsif etmesine yol açacak kadar güçlü olan bu kesim, para bir “ruh” gibi olduğundan yine de devlete ve siyasete muhtaçtı. Yahudi kimlikleriyle göz önünde duramıyor, ellerindeki finans imkânlarıyla devletleri istedikleri istikamete yönlendirmeye çalışıyorlardı. Her zaman başarılı oldukları söylenemez, ama ortalamanın üzerinde bir başarı kazandıklarını kabul etmek lazım. Ezcümle, şu veya bu şekilde Avrupa’nın ileri gelen devletlerini, bilhassa İngiltere’yi ve ABD’yi büyük oranda denetimleri altında tuttukları genel kabul görmüş bir iddiadır. Bu konunun tafsilatına burada girmeyeceğiz. Baran Dergisi 596. Sayı

Milli Mücadele-Lozan-Cumhuriyet ve Tek Parti İktidarı -III-

A-LOZAN’IN MADDELERİNDE HUKUK REFORMLARI Lozan tartışmalarına baktığımızda Türk heyetinin ilk başlarda hukukî hükümranlık haklarını ve Mecelle’yi hararetle savunduklarını görürüz. Fakat sonra ne olduysa tam tersi dönüş oldu.(1)  Lozan’ın 42. Maddesine göre, gayrimüslim azınlıklar için, Türk hükümeti ile azınlıkların eşit temsilcileri düzenleme yapacak ve bu hususta milletler cemiyeti hâkim olacaktı. Fakat gayrimüslim bir ülke olan İsviçre’nin medenî hukuku aynen alınınca, her şey hallolmuş oldu. Yani onların dediği toptan yapılarak sorun çözüldü. Artık bizim ve onların hukuku ayrımı kalktı, sadece onların hukuku cari oldu.  Lozan’da varılan mutabakat üzerine hukuk reformları yapıldı. İlginçtir, Batılı galip devletler, işgalleri altındaki Müslüman ülkelerin hiçbirinde uygulamadıkları ve Türkiye’nin bir iç meselesi olması lazım gelen hukukî düzenlemelere müdahil oldular. Batılılar hep kapıyı “gayrimüslimlerin hukuku ne olacak?” sorusundan açmış, fakat bu sefer istediklerini, hem de Müslüman ahaliyi kapsayacak şekilde, yaptırmışlardır.  İyi bir şeymiş gibi söyleniyor ama resmin tamamına bakarsak şunu söylemek mümkün: Kapitülasyonlar kaldırıldı ama topyekûn hukukî bağımlılık doğdu. Yani topyekûn ülke kapitülasyona girdi diyebiliriz. Böylece gayrimüslimlere uygulayacağımız “ikili hukuk”tan tamamen onların hukukunu alarak tek hukuka (hukuk birliğine) geçtik. Buradaki hukuk birliği olumlu bir mânâ ifade etmemektedir. Asırlarca gayrimüslimlere kendi hukuklarını uyguluyorduk sorun olmuyordu. Çünkü biz düzenleyici mihraktık ve elbette güçlüydük. Şimdi ise biz düzenlenen, onlar düzenleyen oldu. Maalesef, şeklî bir bağımsızlık uğruna bin yıllık hukuk mirası reddedilmiştir. Dolayısıyla Türk hukuku da gelişememiştir. Çünkü kurucu temel olmadığı için hiçbir ilmî inkişaf olmamış, taklid ve kopya seviyesinde kalınmıştır. Ne kültür, ne sanat, ne estetik, ne mimarî, vs. gelişmiştir. Bize özgü bir sanat, estetik, ilmî anlayış doğmamıştır. Medeni Kanunu İsviçre’den, Ceza Kanunu İtalya’dan, Ticaret Kanunu Fransa’dan aynıyla tercüme ile alınmıştır. Sanki biz Fransız, İtalyan ve İsviçreliyiz! Şu ilginç sahneye dikkat edelim: İsviçre’den alınan Medeni Kanun’da sütanne ve kardeşler arasında evlilik yasaktı ve bu madde de aynen alındı. Fakat henüz yürürlüğe girmeden zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt bunu fark ediyor ve Kur’an’da da sütkardeşle evlilik açıkça yasaklandığından (Nisa Suresi, 23) Kur’an’a muhalefet olsun diye sütkardeşle evliliği getiriyor, İsviçre Medeni hukukunda olmamasına rağmen.(2) Din karşıtlığı bu boyutlarda. Örnek alınan İsviçre Anayasasının 2. Maddesinde, “halkın inanç ve kültürüne aykırı kanun yapılamaz” denmesine rağmen bu madde de laiklik gerekçesiyle atlanmıştır. Türkiye’deki laikliğin Batıdaki anlamından farklı uygulandığını görmekteyiz. Türkiye’deki laiklik doğrudan İslâm karşıtlığıdır. Kemalist devrimbaz yobazların laiklik ve din karşıtlığı sadece İslâm’a yöneliktir, Hıristiyanlık ve Yahudilik’e karşı değildir. Yahudi ve Hıristiyanların dinî kuruluşlarına ve eğitimlerine karışılmamıştır. Zaten laik eğitim, onların istediği eğitimdir.  Medeni Kanun meclisten geçerken Mahmut Esat Bozkurt “bu kanun meclisten geçecek, çünkü Lozan’da söz verildi” der.(3) Hâlbuki daha önce Müslümana ve Türk’e göre hazırlanmış bir Aile Kanunu Tasarısı vardı. Fakat milliyetçiyim, Türkçüyüm diyen Kemalist rejim ne hikmetse İsviçrelinin Medeni Kanunu’nu Fransızcasından çevirip alıyordu.  Lozan’da verilen sözler gereği hukuk reformunu gözlemlemek için “Yabancı Adli Müşavir Heyet”i Türkiye’ye gelir. Lozan’dan sonra Türkiye’ye gelen hukukçular heyetinin rolü hakkında Kemalist tarihçi Şerafettin Turan şöyle der: “Antlaşmanın 28. Maddesi ile bunu imzalayan devletler, Türkiye’nin kapitülasyonları bütünüyle kaldırmasını kabul ediyorlardı. Ancak, yeni Türk adliyesini düzenlemek için, birkaç yabancı uzman ‘5’ yıl süreyle görev alacaklardı.”(4) Kapitülasyonlar ve bunların yabancılara tanıdığı adlî imtiyazlar Lozan’da uzun tartışmalara yol açmıştı. Neticesini hukukçu M. Akif Aydın’ın Diyanet İslam Ansiklopedisi Batılılaşma maddesindeki tesbit ve tahlillerinden aktaralım:  “Neticede uzun münakaşalardan sonra Amerikan delegesinin teklifi üzerine Türkiye Cumhuriyeti tarafından Batılı hukuk müşavirlerinden faydalanılması ve hazırlanacak kanun komisyonlarında ve adli yapının düzenlenmesinde bunların istihdam edilmesi karşılığında adli kapitülasyonların kaldırılması kabul edilmiştir. Türk murahhas heyeti de 24 Temmuz 1923 tarihinde imzaladığı “Yargı Yönetimine İlişkin Bildiri”de Türk hükümetinin uygarlıkta gelişmenin gerektirdiği bütün reformları yapmaya hazır olduğunu, bu sebeple 5 yıldan az olmayan bir süre için Avrupalı hukuk danışmanları almak niyetinde bulunduğunu, bu danışmanların hukuk reformlarını hazırlayacak komisyonlara katılacaklarını ve Türk mahkemelerinin işleyişini izlemekle ve Adalet Bakanına gerekli görecekleri bütün raporları göndermekle görevli bulunacaklarını beyan ve taahhüt etmiştir (Lozan Barış Konferansı: Tutanaklar belgeler, II/2, s.105). Nitekim devrin Adliye Vekili Mahmut Esat [Bozkurt] medeni kanunun nasıl kabul edildiğini anlatan makalesinde kapitülasyonları kaldırırken, “Hukuk sistemi ile, kanunlarıyla, mahkemeleriyle yepyeni bir adalet organı yaratmayı da üzerimize almış bulunuyorduk…  Lozan Muahedesiyle yüklendiğimiz işi elden geldiği kadar çabuk başarmak lazımdı” (Bozkurt, s.8.) demektedir. Bütün bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki kapitülasyonların ve bu arada kapitülasyonlarla yabancılara verilen hukuki imtiyazların kaldırılması karşılığında yeni Türk hükümeti hukuki yapıyı tamamen Batı istekleri yönünde düzenleme taahhüdünde bulunmuştur. Bunun sonucu olarak Lozan Muahedesinin imzalanmasından kısa bir süre sonra İhzar-ı Kavânîn komisyonlarının görevlerine son verilmiş ve bu komisyonlarca hazırlanan tasarılar dikkate alınmamıştır”.(5) Görüldüğü üzere, Batının Lozan’da şart koşması açık olduğu gibi Batı yanlısı idarecilerin tercihi de bu yönde olmuştur.   B-LOZAN’IN ÖZÜ HAKKINDA   Bir toplum kendi rejimini değiştirebilir ve bunun için iç çatışmalar da yaşayabilir. Fakat kendi iç meselemiz olan rejim, Lozan’da niye gündem oluyor ve bunlar bize dayatılıyor? Kendi içinde istediğin değişikliği yaparsın veya yapmazsın. Bunun tartışması fikirler kavgası olarak ayrıca yapılabilirdi. Fakat Lozan’da ulus devlet, hukuk reformları ve hilafeti etkileyecek kararlar alınıyor. Hilafetin kaldırılmasının Lozan süreciyle piştiği “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” şeklinde apaçıktır. Bu hususun, “Ben hilâfeti ve şeriatı kaldıracağım, sen de beni tanı” şeklinde yazılı ve imzalı belgesi olmaz. Ancak her şey ortadadır. Şu hususu da ifade edelim ki, Sevr üzerinden bazı şeyler konuşuluyor. Ancak Sevr resmileşmemiş, tasarı halinde bir projedir. Osmanlı Meclisi ve padişah onaylamamıştı. Sevr’i gösterip, Lozan’a razı etme taktiği dürüst değil. Atatürk’ün Nutuk’ta Lozan için “Osmanlı devrine ait tarihte benzeri olmayan bir siyasi zafer eseridir” sözleri ise Nutuk’un tarihe ışık tutmaktan uzak ve propaganda maksadı güden bir eser olduğunun delilidir. Mesela Sivas Kongresi’nin ana gündemi olan “Amerikan mandası mı, İngiliz mandası mı?” mevzuu ve M. Kemal’in orada ABD ve İngiliz yetkilileriyle görüşmesi Nutuk’ta kendine yer bulamaz. Dört milyon kilometre karenin tasfiyesi Lozan’da bir çırpıda yapıldı. Kültürel, dinî bütün bağlarımızı reddederek, hatta böylesi bağlar kurmayacağımızı resmen deklare ederek 780 bin kilometre karede Batı peyki bir ulus devlete razı olundu. Ve kurulan yeni rejim ile dünyada ne Türklere ne de Müslümanlara sahip çıkılmadı. Neden bu yapıldı?  “Emperyalist kuvvetlere karşı Millî Mücadele verdik” deniyor. Temelde bu doğrudur. Ancak Lozan, içerik itibariyle, verilen bu mücadelenin karşılığı gibi durmuyor; bilakis başta İngiltere olmak üzere emperyalistlerle bütünleşmek, entegre olmak amaçlanmıştır. Maddeleri okuduğunuzda bu durum açıkça görülüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 2. Dünya Savaşı’na kadar İngiltere, savaştan sonra ise ABD’nin peyki olmuştur. Onun için resmi tarihte İngiltere’ye laf yoktur. Konferansın sadece resmi cephesi değil, perde arkasını, dönen pazarlıkları ve verilen tavizleri bilmek zorundayız. Bu açıdan Lozan Konferansı’nın tutanakları Lozan hakkında tam fikir veremez. Öyle ki, İsmet İnönü bile, Lozan sulhunun kesinlikle İngilizlerin elinde olduğunu belirtmiştir.  Lozan’ı değerlendirirken sadece toprak hesabı yapmak yanıltıcı olabilir. Muhakkak ki masada istediğin kadar toprak alamayabilirsin. Fakat işin kültür ve medeniyet değişimi yönüne dikkat çekmek istiyoruz. Yabancılara ayrıcalıklar tanıyan adlî kapitülasyonlar kaldırıldı ama ithal bir hukuk sistemine geçerek devlet ve millet bütün kurumlarıyla yabancılara ve onların kültürüne tâbi oldu. Adeta “ver kurtul” mantığı hayata geçirildi. Burada vermekten kastımız kültür emperyalizminin bünyemize sirayeti. Necip Fazıl’ın Cumhuriyet rejimi için söylediği “maddede kurtuluş karşılığı mânâda esaret” dediği hâl. Hâlen de Batının kültürel, siyasî ve iktisadî esaretinden kurtulmak için uğraş veriliyor. Tam bağımsızlıktan, yeniden istiklal mücadelesinden, millî seferberlikten bahsediliyor. Kanaatimizce bu mevzu, orayı almış, burayı alamamıştan çok daha mühim ve vahimdir. Mesele, bugüne kadar sarkan buhranımızın, askerî darbelerin ve siyasî, kültürel, dinî, ahlâkî, iktisadî sorunlarımızın temeli ile ilgilidir.  Üstad Necip Fazıl’ın Batı ile hesaplaşmamızı yapan bir tarih ve hal muhasebesi ortaya koyması, sistem çapında yani dünya görüşü ile zuhur etmesi bundan dolayıdır. Şunu kabul etmek lazım ki artık Osmanlı’nın geleneksel sistemi ile gidilemiyordu, yenisine ihtiyaç vardı. Fakat tarihini de inkâr etmeden, geleneği geleceğe bağlamak, çağın yeni meselelerini yakalayarak çözmek gerekiyordu. Üstad Necip Fazıl’ın “tarih muhasebesi” Kanunî’den bu yana her şeyi özetliyor aslında.(6) M. Kemal’in kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’ndan biraz bahsetmek lazım. “İlk insan Türktür ve bütün diller Türkçeden türemiştir” şeklinde gülünç iddialar ve sonradan vazgeçilen Güneş Dil Teorisi gibi saçmalıklar... İlk insanın kavmi olmaz, çünkü kavimler ondan türemiştir. İlk insan, ilk peygamberdir ve Hazret-i Âdem’dir. “İlk insan Türktür” tezine Darwin’e inanan CHP’lilerin niye itiraz etmediğini sormak lâzım.  Lozan’ın özünün şu olduğunu iddia ediyoruz: Lozan’da manevi esaret karşılığında bazı topraklar bize bırakılmıştır. Bu tezi aklî, naklî ve amelî delillerle ispatlayabiliriz. Avam Kamarası’nda Lord Curzon’a sorarlar, “Türklerin istiklalini ne için tanıdınız?” diye. Kurt politikacı Curzon, “işte asıl bundan sonra Türkler bir daha eski kuvvet ve güvenlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz”(7) şeklinde cevap verir. O zamanın İngiliz gazetelerinde de bu haber yer almıştır. İslâm’ın ve Osmanlı’nın en büyük düşmanı İngilizler olduğunu ve Lloyd George’un Avam Kamarası’nda elinde göstererek “bu Kur’an’ı yeryüzünden kaldırmadan dünyada insanlığa rahat yoktur!” sözünü hatırlatalım. Ne tevafuktur ki yine “Kâzım Karabekir Anlatıyor”da geçtiği üzere Mustafa Kemal, Kur’an-ı Kerim için “Arapoğlu’nun yaveleri” diyor ve ibadet dilini Türkçe yaparak aklınca küçük düşürmek istiyor.(8) İngiliz lordla M. Kemal’in fikir ve gönül akrabalığını farkediyorsunuz. M. Kemal’e “İngilizci” derken iftira atmıyoruz, müşahhas vaka ve belgelerden yola çıkıyoruz. Şu belgeyi de paylaşalım: Türk Tarih Kurumunun yayımladığı belgeye göre, 1918 yılında M. Kemal, bir İngiliz gazeteci aracılığıyla İngilizlere Anadolu’da vali olarak hizmet edebileceğini bildirmiştir.(9) Lozan Mevzuunu özetlersek, Anadolu topraklarını İngilizlerin bize bırakmasının birkaç sebebi var:  I-Ulus devlet projesini hayata geçirmek. II-Hilafeti kaldırmak. III-Türklerin İslâm ile bağını kesip Batı’ya karşı tehdit olmaktan çıkarmak. IV-Türkiye’yi parçalamayıp Rusların gerek Batı’dan gerek Doğu’dan sıcak sulara inmesinin önünde bir set oluşturmak.   C-LOZAN VE HİLAFET MEVZUU Lozan Antlaşmasında hilafetle ilgili bir madde yok. Ama ulus devlet, hukuk reformları vs. konuşuluyor, laikliğe geçileceği ifade ediliyor iken hilafetin de dışlanmış olmaması akla uygun gelmiyor. Zaten İngilizlerin sömürgesi konumundaki Müslüman ülkelerden, bilhassa da Hint Müslümanlarından dolayı, İstanbul’un hilafetin merkezi kalmasını istemeyeceği malum. Ve masada en güçlü konumda da İngiltere var. Ülkelerin birbirleriyle yazılmayan bazı şartlar muvacehesinde antlaşmalar yaptıkları malumdur. Çünkü böyle şartlar diplomasiye ve ülkelerin prestijine uygun değildir. Her iki taraf aralarında sözlü olarak anlaşmışlardır, sen şu hususa göz yumarsan ben de anlaşmayı imzalarım gibi. Bir taraf sözlerine uymasa diğer taraf da antlaşma hükümlerini ağırdan alır veya uygulamaz. Lozan’dan yeni gelen bir fikir havasından şikâyet eden Kazım Karabekir, İsmet Paşa ile bunu tartışır. “İsmet Paşa, Macarlar ve Bulgarlar, aynı saflarda İtilaf devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza etmiş olmaları Hristiyan olduklarından bize istiklâl verilmemesi de İslâm olduğunuzdan ileri geldiğini, bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da İslâm kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklalimizin de daima tehlikede kalacağını… bana anlattı”.(10) Hilafetin kaldırılmasına karşı olan Kâzım Karabekir Paşa, “dinsiz ve ahlâksız bir millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor” diyerek, İsmet İnönü’nün yukarıdaki görüşlerini eleştirdikten sonra, “Lozan bize istibdat ve tehlike getirmesin!”(11) diye uyarıda bulunur. İsmet Paşa Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’la birlikte, K. Karabekir Paşaya akşam yemeğine gelirler. K. Karabekir anlatıyor: “Mustafa Kemal, Lozan’dan aldığı hızla, ‘hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız’ dedi. Bu üç şahsiyetin (M. Kemal, Fethi Bey, İsmet Paşa) üç maddelik programı kulaklarında tekrarlandı: 1- İslâmlık terakkiye manidir; 2- Arapoğlunun yavelerini Türklere öğretmeli. 3- Hocaları toptan kaldırmalı!.. ‘Peki, ama ne olmak istiyorsunuz?’ dedim. Hristiyan mı, dinsiz mi?(12) Lozan’la hilafetin ve rejimin niteliğinin konuşulmadığını, sanki gizli pazarlıklara vakıfmış gibi iddia eden tarihçiler var. Bir şeyin yazılı antlaşmada bulunmaması, olmadığı anlamına gelmez. Belge ve tanıklarıyla, sebep ve sonuçlarıyla bu tez desteklenirken, “Lozan’da böyle bir şey yazmıyor” demek hadiseleri her boyutuyla araştırma tavrıyla çelişir. Biz Lozan’ı hemen yeni meclisten geçiriyoruz. Millî Mücadele’yi yapan I. Meclis Lozan’ı onaylamayacak diye M. Kemal tarafından tasfiye edilmiştir. Fakat Lozan’ı İngilizler meclislerinden hemen geçirmediler. Lozan’da verilen gizli sözlerin yerine gelmesini beklediler. Ve 4 Mart 1924’te biz hilafeti kaldırınca Nisan ayında İngiltere kendi meclislerinden Lozan’ı geçirdi. Beş ay sonra Milletler Cemiyeti’nden geçti. Cumhuriyet kurulalı bir yıla yaklaşmış olmasına rağmen yeni rejimi tanıyan herhangi bir devlet yok. Fakat hilafet kaldırılınca resmen tanınmalar arka arkaya gelir. Bunlar tesadüf mü? Hilafet kaldırılarak İslâm birliğinin sembolü yıkıldı, ümmete darbe vuruldu. İngiliz medyası ise işi Selaniklilere atarak, İslâm dünyasından bilhassa Hindistan’da İngiliz işgali altında olan Müslümanların tepkilerinden emin olmak istediler. İngiltere, hâkimiyetindeki Hindistan Müslümanlarını kastederek, “en büyük İslâm devleti benim!”diyordu. Hilafet mevzu İngiltere için mühim bir konu idi. Lozan’da kararlaştırılan ve af harici bırakılan 150’likler ise Kemalist rejimin muhalifi olarak sürgüne gönderildi. Lozan’da Batılıların isteği doğrultusunda af çıkartılıyor ama M. Kemal’e muhaliflerini tasfiye için istisna tanınıyor. Bu listenin bir numarası ise son Osmanlı Şeyhülislâm’ı Mustafa Sabri Efendi’dir. Kırılma dönemi bir tarihe tanıklık etmiş bir isim olarak Mustafa Sabri Efendi’nin dediklerini dikkatle dinlemek zorundayız. Hilafetin kaldırılması hususunda emperyalist oyunlardan bahseden ve Lozan’da gizli pazarlıklar döndüğünü ifade eden Mustafa Sabri Efendi şunu sorar: “Mustafa Kemal Ordusunun Yunan Ordusunu Anadolu’da mağlup etmesi Kemalistlerce ne kadar büyütülse yine bu zaferin, “Lozan” kazancına nisbetle bacağı çok kısa kalıyor. Sakarya kenarından başlayıp İzmir sahilinde nihayet bulan bu muzafferiyetin tesirinin Atina üzerinde hissolunması bile çok uzak bir ihtimal iken bu zaferin İtalya’yı, Fransa’yı, Büyük Britanya adasından İngilizler’i korkutması, yumuşatması, Ankara kuvveti önünde baş eğdirmesi nasıl mümkün olmuştur?(13)   Dipnotlar 1-Mehmet Akif Aydın, İslâm ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları, İz Yayınları, İstanbul, 1996, s. 310. 2- Mustafa Armağan, Cumhuriyet Efsaneleri, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014, s. 146. 3-İbrahim Arvas, Tarihi Hakikatler, Biyografi Net İletişim Yay, İstanbul, 2007, 4-Şerafettin Turan, Türk Devrimleri Tarihi, Cilt II, Bilgi Yayınları, Ankara, 1996, s. 289. 5-M. Akif Aydın, Batılılaşma Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 5, Ankara, 1992, s. 166.  6-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1997, s.145-157. 7-Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi, İstanbul, 6 Ekim 1950, s. 3. 8-Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Tekin Yayınları, İstanbul, 1994, s. 94. 9-Price, Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar), Çeviri: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s. 98. 10-Mumcu, a.g.e., s. 95. 11-Mumcu, a.g.e., s. 96. 12-Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası-İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, İstanbul, 2000, s. 165. 13-Şeyhülislam Mustafa Sabri, Hilafet ve Kemalizm, Yayına Hazırlayan: Sadık Albayrak, Araştırma Yayınları, İstanbul, 1992, s. 86. Baran Dergisi 596. Sayı  

Sarhoş Buyruğunun Sonuna Doğru

Türkiye gibi “sokma” fikirlere dayanarak inşâ edilen bir rejim ve bu rejimin yürütme sisteminin, sarhoş buyrukları ve darağacı marifetiyle önce statüko ve akabinde de dokunulmaz birer tabu hâline getirildiği ülkelerde, meydana gelen ve gelmesi muhtemel her değişim, iyidir. Çünkü değişimin bizzat kendisi bile bir sonraki değişimi peşinden davet edecek fâil hüviyetine büründüğü için bir kıymeti hâizdir. Hem zaten dinamik bir form kazanmaya başlayan müesseselerin ister istemez bir tekâmül trendine girmesi de kaçınılmazdır. Yalnız bu açıdan bakıldığında bile Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçilmesi ve bugün geldiğimiz noktada sistemin başı olan Cumhurbaşkanının seçimi, kayıtsız kalamayacağımız derecede ehemmiyetlidir.  Bir diğer taraftan, bu yeni sistemle beraber artık Türkiye’de Allah’a ve İslâm’a ve ona sımsıkı bağlı olduğu için milletimize düşmanlık edenlerin hükmedemeyeceği bir düzene geçildiği de muhakkaktır. Bu yeni sistem artık birden fazla zihniyetin değil de, karşılıklı iki zıt kutbun yarışına dönmüştür ki; Türkiye’de kazanmak için %50’den fazla seçmenin desteğinin alınması gereken hiçbir seçimde, Kemalizm, Türk ve Kürt kafatasçılığı yapanlar ile bunlara yaranma psikolojine girmiş sümüklü ılık münafık tiplemesinin iktidara gelmesi mümkün değildir. Zaten CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin “Hacı Muharrem” oluvermesi bu sebebledir. Kemalistlerin daha dün 28 Şubat’ta suratına tükürdüğü Saadet Partisi’nin, içinde bulunduğu rezalete elhamdülillah demesi de bu sebebledir. Müslüman ve kafatasçı olmak üzere MHP içinden zuhur ettirilmeye çalışılan FETÖ soslu İyi Parti’nin zuhuru da bu sebebledir. Cumhuriyetin kuruluşundan beri sırf İslâm’dan taraf olduğu için Kürtlere etmediğini bırakmayan rejimin kurucu ve gardiyan partisi ile HDP’nin bir araya gelivermesi de bu sebebledir. Görüldüğü üzere Müslüman, Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi ve Ilıman sümüklü İslâmcısıyla beraber Kemalizmin her çeşidi bir lahzada birleşebiliyor ve bir de hepsi birden dünlerinden de utanmadan üzerlerine Müslüman kisvesi giyip, hâlâ milletimizi kandırabileceğini zannediyorlar. Yazık onlara... Bunları gelecek sayıda konuşmaya devam ederiz. Şimdi, kısaca yakın tarihe şöyle bir göz atalım ve buraya nereden geldiğimiz hatırlayalım... Rejim ve Bugüne Dek Ürettiği Hastalıklar İstiklâl Harbi, Anadolu İnsanı’nın elinde kalan son toprak parçasına Allah rızası için sıkı sıkıya tutunduğu ve düşmanının bu topraklarda kök salmasına müsaade etmemek iradesinin aksiyon planındaki deklarasyonuydu. Müslüman Anadolu İnsanı canını, evlâd ve ıyâlini, malını hesabsızca ortaya koydu ve bu mübarek toprakları, onu işgâle yeltenenlere mezar etmesini bildi. Fakat savaşın sonunda, bedeli ihanet oldu kanının. Düşmanı gibi yaşamak, düşmanı gibi giyinmek, düşmanı gibi yemek içmek arzusundaki bir takım zevat, -gibi, gibi- derken nihayetinde kendi milletine de düşmanlaşarak iktidarı ele geçirdi. Kalan gazilerimiz de bu süreçte dini, kılığı, kıyafeti, hayat tarzı ve hukukunu korumak isterken, İstiklâl Mahkemeleri marifetiyle darağaçlarında şehit edildi. Hemen sonra geçilen çok partili düzen ve milletin kendi içinden çıkan Adnan Menderes’in iktidarı... Üstad Necib Fazıl’ın “Ya ol, ya öl.” İhtarını lâyıkıyla kavrayamayan Adnan Menderes de aynı zihniyetin diğer bir yargılı infazında şehid edildi.  Arada çekilen çile, belli zümreler elinde devlet marifetiyle odaklanan servet ve her daim kendi öz vatanında parya muamelesi gören bu toprakların hakiki sahibi Müslüman Anadolu İnsanı.  Sonra bu topraklar üzerinde içerideki kuklaları vasıtasıyla hüküm sürenler arasında devir teslim töreni gerçekleşti. İngilizler, hükmü Amerikalılara devrederken, Müslüman Anadolu İnsanı, bunun bedelini de bir kaç askerî darbe, ruh köklerinden tamamen koparılma teşebbüsü, memleketi ele geçirmeye çalışan köksüz ideolojiler ve millet olma şuurundan kopartılmaya çalışıldığı hayatın her planında ödedi ve 1990’lara doğru gelindi.  Rejimin kuruluşunun 74. senesinde artık bu zihniyetin Müslüman Anadolu İnsanı’nı daha fazla zapturapt altında tutamayacağı anlaşılınca, Kemalizm yerine onun veled-i zinası hükmündeki Ilıman İslâm’ın önünü açmak için 28 Şubat Askerî darbesi yapılmak istendi. Ne var ki, aradan geçen zaman zarfında, bu toprakların yetiştirdiği fikir ve aksiyon planındaki iki kahramanın, yani Necib Fazıl’ın Büyük Doğu’su ile Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Yürüyen Büyük Doğu İbda’sının darbecilere karşı sergilediği beklenemedik duruş, bu askerî darbenin post modern bir darbe olarak kadük kalmasına vesile teşkil etti. Zaten o zamandan bu zamana kadar yapılanlar da, freni patlamış kamyonun, yokuş aşağı, plansız ve programsız inişine benzedi. Tabiî yokuş aşağı inen o kamyon önüne çıkan Müslümanları altına almak noktasında hiç tereddüt göstermedi.  Piyasa malı Kemalistler bu süreçte bertaraf edilirken, onlardan boşalan yerler Ilımanlar ile ikâme edilmeye çalışıldı. Devlet içi oluşumlar ile birlikte Türkiye üzerinde tahakküm kudreti olan yabancı servisler, bütün güçleriyle bu değişim sürecini gerçekleştirmek üzere faaliyet gösterdiler. Ergenekon ve Balyoz operasyonu adı altında bu değişime ayak direyen piyasa malı Kemalistler ayıklanırken, diğer taraftan bu sürece yol açmak için gerçekleştirilen provokatif eylemlerle yine Müslüman Anadolu İnsanı hedef alındı.  2009 senesinden itibaren ise Neo Kemalist Ilımanların direkt olarak siyasî iktidarı ve dolayısıyla yine Müslümanları hedef alan saldırılarına şahitlik ettik; Gezi Olayları, 17/25 Aralık Yargı Operasyonu, Mit Tırlarının Durdurulması, PKK-PYD’ye askerî destek, 6-8 Ekim Olayları... 2016 senesinin 15 Temmuz gecesine geldiğimizde ise, artık oldum zanneden sapkınların yeni bir askerî darbe girişimine daha şahitlik ettik. İstiklâl Mahkemelerinden beridir gerçekleşen her operasyonun hedef tahtasına yerleştirilen Müslüman Anadolu İnsanı, o gece “artık yeter” dedi ve hükümsüz zannedilen akıncı hüviyetini yıllanmış bohçalarının arasından çıkarıp kuşandı. Etten ve kemikten de olsa inananların nasıl ve niçin galib olduğunun bir kez daha bütün dünyaya ilânı olan destanlık direnişi ortaya koyarken, aynı zamanda dirildi de. Kazanacağından hiç şüphe duymayanlar, gafletlerinin bedelini bir asırdır uyuyan devi uyandırarak ödediler.  Başlayan hain avı ve ihanetten arındıkça serpilen, güçlenen, yeniden gözünü ufuklara diken, Afrin vesilesiyle yeniden filiz veren Anadolu!  24 Haziran İşte tüm bu yollardan geçtik ve 24 Haziran tarihindeki seçimlere doğru geldik. Şimdi Türkiye için değişim vakti. Geçtiğimiz sene gerçekleşen referandumda, milletin, verdiği kararın ardında durmasının; siyasî iktidarın ise milletine karşı artık namus borcu olan yerli ve millî rejim, nizam, hukuk ve bağımsızlığa doğru emin ve kararlı adımlarla Türkiye’yi yürütmek zorunda olmasının vesilesi olacak 24 Haziran seçimlerine. Nereden geldiğimizi unutmayalım ki, nereye gideceğimizi de şaşırmayalım.  Bu seçim, Anadolu tarihinde kara bir leke gibi duran Kemalizm ve ondan türeyen her türlü zihniyetin en azından devlet gücünden tecrit edileceği bir sürecin de işaret fişeği olacaktır. Büyüklerimizin iğneyle kazdıkları tünelin sonunda ışık görünmüştür. Bundan sonra hiç ama hiç kimse bu kutlu değişim, dönüşüm ve yürüyüşü durduramaz.  *** Bunun dışında, kendi getirdikleri demokrasi marifetiyle kazanamadıklarını sokaklarda arama niyetinde olanlar için de şimdiden söyleyelim; bu topraklarda yaşayan, Allah’a ve kendi milletine düşman tüm vatan hainlerini, şehirlerin meydan ve sokaklarında hazır ve nazır bekliyor olacağız. Biz suhuletten ve haddinizi bilip size gösterilen yerde fazla zıplamadan yaşayıp gitmenizden yanayız; fakat yine de tercih sizin! Baran Dergisi 596. Sayı  

İbda’yı Çalışmak

Cins dergisinin Mayıs sayısının “Oturum” bölümünde Salih Mirzabeyoğlu ve İbda hakkında bir sohbete yer verilmiş. Bence şimdiye kadar sorulmamış, çok önemli bir soru sorulmuş orada: - “Böylece İBDA-C kliği şurada Akademya diye olağanüstü entelektüel bir dergi çıkarırken bir başka klik bir yere Molotof atıyordu. Yani enteresan bir örgütsel yapıydı. Tabii enteresan bir örgütsel yapı olduğundan Türkiye’de bunun doktorasını çalışan, tezini çalışan yüzlerce insan oldu değil mi? - Tabii binlerce… - Gülüşmeler, buraya gülüşmeler yaz Arda… - Kimse çalışmadı abi İBDA’yı…” “Kimse İBDA’yı çalışmadı”… Çok doğru bir tesbit veya itiraf… Bunu sadece “akademik kesim” için söylemek doğru değil. İslamcı dediğimiz bir kısım camia, “ademe mahkum etmeye çalıştığı” İBDA’yı bile isteye çalışmadı. Bazıları korktu, çekindi, sorumluluk almak istemedi. Ben o İslamcı camianın bilfiil içindeyim yıllardır, neyin ne olduğunu gayet net biliyorum. İbdacıları işe almayanından, İbdacı olduğunu sonradan öğrenince işten çıkarmaya kalkanına kadar neler gördüm. Bazı Büyük Doğucu “isimleri” Mirzabeyoğlu’nu örtmek için öne çıkardığını söyleyen kanaat önderi dinledim. Ama Salih Mirzabeyoğlu, Haliç Kongre Merkezi’nde “bu dünyaya birbirimizle didişmeye gelmedik” dedi, “hatasından dönene altundan köprüler kurulur” dedi. Bizim için o hesap kapandı. İBDA çalışılmadı ama İslamcı Dergiler, “İslam Düşüncesi” çok çalışıldı akademide. Bununla ilgili bir sürü tez filan yazıldı. Ama bu tezlerin içine hiçbir zaman İBDA dâhil edilmedi. Türkiye’deki İslamcı düşünceyi 1990’lardan itibaren dergilerden ve yayınlardan takip edecek olursak, (Büyük Doğu-İbdacı dergileri hariç tutarak) karşımıza şöyle bir manzara çıkar: İslam coğrafyasından farklı mezhep ve meşrepten tercümelerin bolca yer aldığı, yerli bir fikir hareketinden ziyade, ya İslam ya Batı coğrafyasından alınan fikirlerin “yerlileştirilmeye” çalışıldığı göze çarpar. Özellikle İran devriminden sonra ortaya çıkan “İrancılık” çok etkili görünmektedir. Diğer taraftan Seyyid Kutup gibi, Hasan El Benna gibi, Said Havva gibi, Mevdudi gibi, Abduh gibi, Teymiyye gibi isimlerin kitapları tercüme edilir ve neredeyse her eve Seyyid Kutup’un “Fizilal-il Kuran” isimli tefsiri girer. Dergilerde sıklıkla şu kelime ve kavramlar kullanılır: “Tevhid, şirk, hak, tağut, ümmet, devlet, hilafet, imamet, tebliğ, cihat, emperyalizm, kapitalizm, sosyalizm, siyonizm, adalet, işgal, sömürge/sömürgecilik, direniş, eylem…” Diğer taraftan, İslamcı dergiler gündemi belirlemek yerine, belirlenmiş gündem üzerine kendilerini eklemleme yolunu seçmişlerdir. Mesela İran Devrimi olunca İrancı, oradan Ali Şeriati’nin sosyalist düşünceye eklemlenme çabasına iştirak… Misal o devrin en popüler yazarlarından Ali Bulaç’a bakın. O zamanki düşüncelerinden bugün geldiği noktaya bakın. Bu isimleri çoğaltmak mümkün… Velhasıl Türkiye’de “İslam Düşüncesi” deyince ne anlaşılıyor ben çok emin değilim. Misal İslamcı bir fikir ve hareket olan Büyük Doğu’nun, Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu İBDA fikri ile devam ettiğini biz söylüyoruz. Çizgimizin sarsılmadan dosdoğru devam ettiğini de. Tarih muhasebesi ile, sanat, edebiyat, ilim, fen, tefekkür, hikmet, iktisat, siyaset ve aksiyon gibi insanı ilgilendiren her alana el atmış ve el atmakta olan “küll bir sistem”den bahsediyoruz. Ama mesela, başka? İslam düşüncesi deyince başka aklınıza ne geliyor? Böyle sarsılmaz bir çizgide devam eden ve Türkiye ve dünya siyasetine etki eden bir fikir ve aksiyon hareketi? Büyük Doğu-İbda fikir ve aksiyon çizgisi sarsılmadan bugüne geldi. Ve Cumhurbaşkanı kendini bu sarsılmaz çizgi ile, Büyük Doğu ile ifade etme ihtiyacı duyuyor. Tam da söylemeye çalıştığımız şey bu: Türkiye’de canlı, yaşayan, yerli bir fikir ve aksiyon hareketi var mı diye sorulduğu zaman vereceğiniz cevap nedir? Tüm kesimlerin bunun cevabını vermesini çok isterdim. Kumandan’ın son ânına kadar yazdığını biliyoruz. Üstad Necip Fazıl’ın da öyle… Eserlerinin çapını bilen biliyor. Onlar bir dünya görüşü inşa ettiler ve o fikir 1940’lardan beri sarsılmaz bir çizgide genişleyerek, büyüyerek, hep yeni, hep yenilenmiş olarak bugüne geldi. Geçenlerde okudum: İmam Gazali Hazretleri’nin bütün ömrü yazdıklarına bölününce günde 20 sayfa kaleme almış olduğu ortaya çıkıyor. 68 yaşında şehid edilen Salih Mirzabeyoğlu 60 telif eser verdi. Ömrünün son anına kadar yazmaya devam etti. Şimdi artık şiir veya kitap yazmayan mütefekkiri, şiiri bırakıp güya fikre yönelen, ama maalesef eline yüzüne bulaştıran şairi, bir şiir yazıp hala 80 yaşında ekmeğini yiyen şiir heveslisini, (liste uzar gider) gençlere “mütefekkir” diye sunarsanız, gençlerin elinizden kayıp gitmesine şaşmamanız gerekir. 21. Yüzyılın “teknik küfür”ü içinde kaybolmuş bir gençliğe yepyeni bir ruh ve anlayış aşılayacak fikirden uzak tutarsanız, onları “idealsizlik ideali” gibi bir şey olan “particilik” kavgaları içinde kaybedersiniz. Gençlere fikirle yürümek ve yürürken kendisiyle birlikte fikrini de yürütmek gibi bir mesuliyet vermezseniz, onları kaybedersiniz. Salih Mirzabeyoğlu’nun “yenilenme ve yenilik” hakkında söylediklerini, hatırlatmanın tam yeri: “Burada bütün hadise şundan ibarettir; Karşılaşmış olduğun şeylerde, böyle “çelişki” gibi görünen hususlarda, -“İslâm’da çelişki”ymiş gibi görünen meselelerde- aranması, bulunması gereken hikmetler vardır…  Çünkü, ancak böyle şeylerdir ki “yeni bilgiler” getirir… Anladın mı?... Teferruatla ilgili hususlarda söz konusu ise bu, ha, onlar da “Allah’ın rahmeti” cümlesindendir… Bak ne kadar önemli bir mevzu çıktı ortaya? Ancak bu tür şeylerdir ki, “yeni bilgiler” getirir, yeni bilgilerin ortaya çıkmasına vesile olur… Yoksa hayat statik kalırdı, anlatabiliyor muyum… Yani “hayat” olmazdı… Hayatın statikliği demek, “yeni” olan hiçbir şeyin olmaması, bir bakıma “akış”ın durması, o canlılığın, yeniliğin –olmaması-, katılaşması demek… Şimdi “İslâm’a Muhatap Anlayış” diyorsun, bu böyle hazır elbise değildir ki! Lak lak edeceğin ezber ve şablon değildir ki… İslâm’a muhatap anlayış, senin, bir günü –yani aslını söylüyorum ben, şimdi kim buna göre nedir, ne değildir onu söylemiyorum- şimdi, “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır” diyor Allah Resûlü değil mi? Ölçü bu değil mi?.. Şimdi, “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmış” olduğuna göre, senin bugünkü İslâm’a muhatap anlayışına göre, demek ki yarınki biraz daha tekâmüldür… Tekâmül etmiş olman gerekir… Durmak ve donmak yok! “Eş” geçti mi aldandın! Bu nereye kadar gider? Bu şimdi, sonsuzdur… Sonsuza kadar gider… Ve her ân yenilenme sırrı! Yoksa böyle kaz gibi hani İslâm’a muhatap anlayış filân olmaz! Ne demek istediğimi anladın değil mi?” Şimdi birileri İBDA’yı çalışır mı çalışmaz mı bilemiyorum. Ama Büyük Doğu-İBDA, yani Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu, bu ülkenin dününü anlamaya, bugününü şekillendirmeye ve yarınını inşa etmeye devam edecek. Bu arada Cins Dergi’ye selam olsun… Baran Dergisi 595. Sayı

Kadir Gecesi’nin Kadrini Bilmek

Kâinatın Halik’ı, İnsin ve Cinsin Rabbi olan Allah’ımıza bir kere daha hamdolsun ki, cennetin yolunu bilelim diye bin aydan daha hayırlı bir gece yaratmış: Kadir Gecesi. On haziran pazar gününü pazartesiye bağlayan gece o mübarek geceyi idrak etmeye çalışacağız... Rabb’imiz: ‘Biz Kur’anı Kadir gecesinde indirdik’ dedikten sonra Peygamberler Peygamberi’ne hitaben; ‘Sen bilir misin habibim bu Kadir Gecesi’nin ne olduğunu? Bilmiş ol ki, bu gece (içinde Kadir Gecesi olmayan) tam bin aydan daha hayırlıdır.” Yukarıda işaret ettiğimiz üzere, Allah bu gecede bizi cennetine koymak için, affeder, günahlarımızdan arındırır. Önümüzde bir Kadir Sûresi ve gecesi lütfedilmiştir ki, baldan tatlı, kaymaktan leziz... Hatta bazı Kur’an tefsircileri bu sûreyi şerh ederken şunu söyler; “Kur’an’ı Kerim Levh-i Mahfuzdan dünya göğüne toplu olarak bu gece indirilmiştir. Cebrail (a.s) vasıtasıyla ayet ayet 23 yıl içerisinde Efendimiz’e vahyedilmiştir.” Hatta Dehlevî bu meselede şöyle bir açıklama getirmiştir. “Kadir gecesi ikidir, ilki Duhan Sûresi’nde üçüncü ayetinde zikredilen ‘mübarek gece’ işte bu gecedir. Kur’an bir küll halinde inmiş olup sonra yılın içindeki gecelerde de Ramazan ayı içinde parça parça indirilmiştir.” (1) Sûrenin devamından bahsedecek olursak; “Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cibril), bu gecede yeryüzüne (her bir iş için) inerler. O tan yeri ağarıncaya kadar çok hoş bir esenliktedir.” buyrulur. Öyleyse biz buradan payımıza düşeni nasıl alacağız onu düşünmemiz gerekir. Önce orucumuzu tutmamız, namazımızı kılmamız gereken birisi olmamız lâzım gelir. ‘Uydum kalabalığa’ diye camiye koşmak yeterli olamaz. Camileri doldurmamız lâzım. Televizyonda mevlid ve ilahî seremonisine katılmak yerine, camileri doldurmak daha evladır. Bazı âlimler aslında Kadir Gecesi’nin, Ramazan’ın ilk on günü çıkmadan araştırılmasını ifade ederler. Kesin olarak da bu konularda hâdis-i şerif olduğunu söylerler. Ehl-i Sünnet toplumu ise en çok Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın yirmisinden sonraki tek gecelerde aramayı yeğlemişlerdir. Elbette bu da hadis-i şerife dayanıyor. Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde ittifak daha sağlamdır ve bu gece mutlaka kaza namazları kılınmalı, bol bol Kur’an okunmalı... Tesbih ve tevhid çekilmelidir... Bir hadis-i şerifte İbn-i Abbas’dan rivayetle Efendimiz’in şöyle buyurdukları beyan edilmiştir: “Her kim ki, Kadir Gecesi’nde iki rekât namaz kılar veu bu namazın her iki rekâtında da önce bir Fatiha sonra da yedi kere İhlas okur ve iki rekâtı bitirip selâm verdikten sonra yetmiş kere ‘Estağfirullahe ve etübü ileyh’ derse, o kişi daha yerinden kalkamadan hem kendisinin hem de anne ve babasının günahları affedilir.” Salih kişiler Ramazan’ın son on gecesi değil, tüm geceleri Kadir Gecesi kabul ederek, ibadet ederlerdi. Ebul-Leys (r.a) beyanına göre Kadir Gecesi namazının evveli iki rekât, ortası yüz rekât ve en yükseği ise bin rekâttır. Her bir rekâtta Fatiha’dan sonra, bir Kadir Sûresi, peşinden üç İhlâs Sûresi okuyup, her iki rekâtta selâm verildikten sonra Peygamber Efendimiz’e salat-u selâm getirilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Kadir Sûresi’nin mânâsından bahsedip, ashabına, bin ‘aydan daha hayırlı’ diyerek Kadir Gecesi’ni işaret edince, “Allah-u ekber” cevabını aldı. Ashab-ı Kiram sevinçten ağlamaklı oldu, birbirlerine sarıldılar... Bu geceyi lütfen oyunla, oynaşla, diziyle falan geçirmeyelim. Mümkünse bol bol kaza namazı kılalım, hatta kılabilenler tesbih namazını da kılsınlar. Efendimiz, Hz. Aişe annemize öğretip okumasını emrettiği şu duayı da en az 100 kere okursanız, Kadir Gecesi’ni güzel idrak edeceğinizi düşünüyorum: ‘Allahümme inneke afüvvün Kerimün tühıbbü’l-afve va’fü anni...’ Baran dergisi çalışanları ve okurlarının Kadir Gecesi’ni tebrik eder, bu mübarek gecenin hayırlara, güzelliklere vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederim. Bayramınız da mübarek ola... Baran Dergisi 595. Sayı

Baran Dergisi Geleneksel Okur Buluşması

Baran Dergisi’nin her sene Ramazan ayında yapmış olduğu okur buluşmalarına son 6 yıldır katılıyorum. Aynı zamanda Baran Dergisi ve ekibini 6 yıl önce tanıdım ve o günden beri okuyor, yazıyor ve istifade etmeye çalışıyorum.  Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Kazım Albayrak’ın konuşmasıyla başlayan ve dergimiz yazarlarından Abdullah Kiracı, Mevlüt Koç, Nazif Keskin ve Star Gazetesi Yazarı Yakup Köse’nin de konuşmalarıyla sohbet havasına bürünen okur buluşmasında dergiyi takip eden okurlar da kendilerini tanıttı. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun 16 Mayıs 2018 tarihinde şehit olması hasebiyle kendisine yapılan Telegram işkencesi ve nihayet suikasti üzerine konuşuldu. Kumandan ile dünya gözüyle tanışıklığı olanlar, örnek teşkil etmesi açısından onun hayatından anekdotlar aktardı.  Daha önceki okur buluşmalarına nazaran gençlerin yoğunlukta olması beni ziyadesiyle sevindirdi. Vefatının da tesiriyle, gençlerin Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerine yönelmesi ve -onun mücadelesini sürdürmeye çalışan bir dergi olan- Baran Dergisi’ne alakayı çoğalttı diye düşünüyorum. Çünkü bir dergi olarak inkılab şuurunu daima diri tutmaya çalışıyor, Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle “örgütlenme, şuurlanma, haberleşme ve istihbarat yönünde bir tünel açıyor” ve yönlendirici oluyor. Bunun örneklerini Baran Dergisi’nin geçmişinde, manşet ve yazılarında da görebilmeniz mümkün.  Okur buluşması denildiğinde dergicilerin aklına gelen anlamı; ikramlar, çaylar, tanışma faslı ve havadan sudan konuşup ayrılmalar oluyor. Bundan önceki yıllarda birkaç edebiyat dergisinin okur buluşmasına katılmıştım ve sonuç bahsettiğim şekilden ibaretti. Yani “bir dergi niçin vardır” ve “bir dergi ne yapar” ve “bir dergi niçin okur buluşması yapar” şeklindeki soruların hiçbir cevabını alamadığım bu okur buluşmalarından sadece midem dolarak çıkmıştım. Hâlbuki eğer edebiyat dergisi ise günümüzde edebiyatın can çekişmesinden bahsedilip kültür ve ahlakın olmadığı yerde edebiyatın da olamayacağından yola çıkılarak meselelerin tek tek ele alınması ve alternatiflerin konuşulmaya başlanması gerekirdi. Fakat Salih Mirzabeyoğlu’nun da dediği gibi “Meselelerin çözümü bir yana, daha nelerin mesele olduğunu bile bilmeyen bir kültür vasatında” yapmış, anlamış gibi görünme derdine düşüyorlar. Dergi çıkaranlar neden, niçin ve neye nisbetle dergi çıkardıklarının şuurunda değil. Haliyle çıkan dergiler bir süre sonra kapanmaya mahkûm oluyor. Kapanan dergilerin geçmişine göz attığım zaman klasik edebiyattan ileri gidilemediğini ve bir fikre nisbetle hareket edilmediğini görüyorum. Bir nevi tekrarlar silsilesi kendini açmamaya ve geriye doğru gitmeye başlıyor.  “Neden dergi çıkarıyoruz?” sorusunun cevabı verilemediği için de muhtemelen iş ticari kaygıdan öteye gitmiyor. Fakat dergicilikte ticaretin de zor olduğu sert kayaya çarptıktan sonra anlaşılıyor. Uzun süre devam eden dergilerin ayakta kalma sebebi ise kemikleşmiş okuyucuları olması. Her ay dergiyi alan okuyucunun dergide okuduğu şiir, deneme, öykü vb. onun için bir şey ifade etmese de “anlamış gibi” yaparak hayatına devam ediyor. Anlamış gibi görünmenin adeta bir virüs gibi yayıldığı şu çağda, bu dergiler de iş yapıyor!  Dergi Niçin Çıkar?  Şu soruyu soralım: Dergi niçin çıkar? İdeolojik bir derginin, bir dava dergisinin çıkış gayesini Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “İdeolocya ve İhtilâl” isimli eserinin “Kesin Tavır Alma, Yayın Organı ve Lider” başlığı altında kaleme aldığı bölümden aktaralım: “Mensupları arasında maddî ve manevî teması sağlama, iç ve dışa doğru tebliğ, telkin ve tesir, iç ve dışla ilgili haberleşme ve istihbarat, mensuplar arası kafa ve ruh disiplinini sağlama, örgütlenme.” Aslında hangi alanda dergi çıkarılırsa çıkarılsın ideolojik olmak zorunda. Çünkü biz dergiyi gaye olarak değil vasıta olarak görüyoruz ve görmek zorundayız. Edebiyat dergisi de, ekonomi dergisi de içe ve dışa doğru tebliğ, telkin ve tesir ile hareket etmeli ve inandıkları ideoloji üzerinden dergi faaliyetlerini yürütmeli. Çünkü dergi, yol gösterici bir zemin, ufuk açıcı bir kitap ve fikrî ihtiyaçlarımıza cevap temin eden bir yapı olmak zorunda. “İnsan başı ile fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa”nın “fikir” olduğu göz önüne alındığında, buna nisbetle hareket eden dergilerin sayısı bir iki taneyi geçmiyor maalesef! Ayrıca dergi çıkaranlar ve okuyanlar şunu sormalı kendilerine: Bütün Fikir’e nisbetle bir hakikatin varsa, adı ve vasfı ne? Bunun sosyal, siyasî, iktisadî başta olmak üzere toplumumuza sunduğu çözüm teklifleri ne? Şimdi, bütün bunların olmadığı yerde çıkan dergilerin güttüğü dâvâ ne?.. Söyleyecek bir fikrin varsa hani nerede? Senin fikrin, “Varlığı zorunlu Mutlak Fikir’in beşerî olamayacağı”, bu yüzden ve mecburen buna muhatab bir “Bütün Fikir”in gerekli olduğu temel hakikatinin neresinde? Gelelim Baran Dergisi’ne… Büyük Doğu-İbda fikriyatına bağlı olarak 12 senedir yayın hayatına devam eden Baran Dergisi, birçok engellere rağmen çizgisinden en ufak taviz vermeden, her hafta olmak şartıyla tüm turkuvaz bayilerinde satılıyor.  2007 senesinden beri Kemalistler, Fetullah Gülen örgütü ve TÜSİAD’ın memlekete verdiği tahribatı neredeyse her sayısında dile getiren Baran Dergisi, eğitimden kültüre, devlet politikasından ekonomisine kadar her alanda da yönlendirici olmuş ve geleceğe dair ne yapılması gerektiğini de feraseti ve basiretiyle göstermiştir.  Baran Dergisi, BD-İbda’nın temsilcisi olmamakla birlikte o fikrin bağlısı ve ona nisbet eden bir yapıdır. Klasikleşmiş habercilikten ve yayıncılıktan uzak Büyük Doğu İbda ideolocyasına nisbetle haber yapmakta ve olaylara bu çerçeveden bakmanın şuuruyla hareket etmektedir. Derginin ekibi de, yayın organlarında en büyük telkine memur olduklarının şuuruyla hareket etmekte, Salih Mirzabeyoğlu’nun lif lif işlediği İbda’nın duyulması, yayılması ve anlaşılması için temsilciliğine ve muhabirliğine talip olarak hareket etmektedirler. Dergiyi gaye değil gayeye giden bir araç olarak görmektedir. Baran Dergisi, okuyucunun isteğine göre veya sistemin çarklarına göre değil, Büyük Doğu İbda’nın bizden istediğine göre şekillenmektedir ve bu doğrultuda yayın yapmaktadır. Mirzabeyoğlu’nun “Yayın organı düşünmenin organı olurken, yüksek sesle düşünmenin de örneği olmalı ve mensuplarına bu şuuru iletmelidir”* ölçülendirmesiyle hareket etmektedir. Baran Dergisi, her geçen gün yükselen trajı ve genişleyen kadrosuyla yoluna devam etmektedir. *İdeolocya ve İhtilal-Salih Mirzabeyoğlu. 2. Basım. sh.114 Baran Dergisi 595. Sayı  

Haberler
23 Yıldır Cezaevinde Olan Gönüldaşlarımızın...
23 Yıldır Cezaevinde Olan Gönüldaşlarımızın...
28 Şubat darbe sürecinde İBDA davasından müebbet hapis cezası verilen ve 23 senedir zindanda cihad eden, gönüldaşlarımız Ethem Köylü ve İsmail Uysal, yazarımız Tayyar Tercan vasıtasıyla 24 Haziran seçimleriyle alâkalı bir mesaj gönderdi. 
Abdülmetin Balkanlıoğlu Hoca Vefat Etti
Abdülmetin Balkanlıoğlu Hoca Vefat Etti
Abdulmetin Balkanlıoğlu hoca kalp krizi sonucu vefat etti.
Mahmut Övür: 15 Temmuz Ruhu Belirleyici...
Mahmut Övür: 15 Temmuz Ruhu Belirleyici...
Mahmut Övür 24 Haziran seçimlerinin mânâsını Baran okurları için değerlendirdi.
Hulusi Şentürk: Siyasi Geçmişe Göre...
Hulusi Şentürk: Siyasi Geçmişe Göre...
Ak Parti Milletvekili Hulusi Şentürk 24 Haziran seçimlerinin mânâsını Baran okurları için değerlendirdi.
Erem Şentürk: Millet Devlettir, Devlete...
Erem Şentürk: Millet Devlettir, Devlete...
Gazeteci Yazar Erem Şentürk 24 Haziran seçimlerinin mânâsını Baran okurları için değerlendirdi.