Yazarlar
Tüm Yazarlar
Kahverenginin 50 Tonu

Suriye’yi, Mısır’ı, Libya’yı, Doğu Akdeniz’i ve Türkiye’nin bugün izlediği dış politikayı beş dakikalığına da olsa unutalım ve şöyle düşünelim: Farz edelim ki Türkiye; Arab Baharı sürecinde kendisine biçilen role uygun bir siyasete çekilmiş olsaydı da, Suriye’de Esad yerini sağlama almış, burasının demografisini baştan aşağı değiştirmek üzere bugün Türkiye’de ve İdlib’de yaşayan bütün Müslümanları vahşice katlettikten sonra İran, Pakistan ve Afganistan’dan getirdiği Şiîlerle Şiîleştirmiş olsaydı; Suriye’nin kuzeyinde de Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi bir Kürt devleti kurulmuş olsaydı; Libya’da Hafter BAE, Suudî Arabistan ve Yahudi Devleti adına işi bitirip hakimiyetini tescillemiş olsaydı; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tüm şartlarına uyup ada birleşerek milletlerarası platformda tanınır hâle gelse ve AB’ye üye olsaydı; Türkiye Doğu Akdeniz’de arama sondaj işlerine hiç kalkışmasaydı… Ne olurdu size söyleyeyim mi? Türkiye’deki TÜSİAD ve onunla müşterek zihniyeti paylaşan FETÖ’cü şirketler bu ülkelerle çok ciddi ticarî münasebetler geliştirir, Batılı şirketlerin bu bölgelerdeki distribütörlüklerini kapar, ortakları çok büyük kazançlar elde ederken, bunlar da parmaklarında kalan balı yalamanın zevkine düşerlerdi. Mevcut ve kuracakları yabancı ortaklı enerji şirketleri üzerinden İsrail’in doğalgazını Avrupa’ya akıtacak boru hattının inşasına başlamışlardı bile… Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin münhasır ekonomik sahasına bakan kısımlarda petrol ve gaz arama ve varsa çıkarma işini çok cüzi ücretler karşılığında Exxon, Total, Shell, BP gibi şirketler yapıyor olurdu. İnşaat şirketleri Libya’da yine inşaatlara başlar, bu sefer yabancı ortaklarını da zengin ederlerdi. E otomotiv üretimi için ucuz iş gücü olarak milletimizi peşkeş çektikleri fabrikalarında Kıbrıs için sağdan direksiyonlu arabalar da üretirlerdi herhâlde. Sonra bunlar elde ettikleri mevduat birikimiyle milletimizin gırtlağına yarasa gibi dişlerini geçirir ve kanını emmek suretiyle servetlerine servet katarlardı.  Müslüman Türkiye’yi global sisteme bu şekilde entegre edip, tarih sahnesinden “Anadolu” fikrini sildikten sonra, büyük güçler en az bir 50 sene müesses Dünya Düzeni’nin tadını çıkarır, onların buradaki kuyrukçuları da birkaç nesillerini daha teminat altına alıp, insanımıza yine efendilik taslamaya devam edebilirlerdi. Tabiî unutmadan, bu süreci sağlıklı bir şekilde idare edebilmek için memleketin dört bir tarafını bir kez daha “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” tabelalarıyla donatmayı da ihmâl etmezlerdi…   Türkiye’deki İç İhanet Şebekeleri: Kahverenginin 50 Tonu Yukarıda yansıtmaya çalıştığımız projeksiyon, bugün birçok siyasetçi, bürokrat, sermayedar, medya ve STK’nın rüyalarını süslüyor. Kendilerine anavatan olarak Amerika’yı, İngiltere’yi, Fransa’yı, Kanada’yı gören bir azınlık, bugün hâlen Türkiye’deki etkili ve etkileyici konumlarını muhafaza ediyorlar. Geçtiğimiz hafta Mustafa Akıncı’nın açıklamalarını ele alalım meselâ, ne diyor: - “Teorik olarak tüm adanın AB’ye ait olduğu bir yerden bahsediyoruz. Gerçekte ve fiziksel olarak yarısı öyle, ama bizim vizyonumuz federal çatı altında yeniden birleşme ve Kıbrıs’ın bir bütün olarak AB’nde olmasıdır. Buna karşı olacak her şey bizim vizyonumuza terstir. Ve bizim ana çıkarlarımıza da terstir. Kırım’a benzer bir senaryonun Türkiye’nin de çıkarına olacak bir senaryo olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Türkiye ne kadar batıya yakın olursa, kendisi için daha iyi olacaktır. Yunanistan ile ne kadar iyi komşu olursa ve AB’nin bütünüyle ve AB üyesi ülkelerle ayrı ayrı yakın ilişkileri olursa, bu Türkiye’nin çıkarlarına en iyi şekilde hizmet edecektir. İkinci bir Tayfur Sökmen olmayacağım şeklindeki söylemim kayıtlardadır. Tayfur Sökmen, Hatay’ı Türkiye’ye bağlayan kişidir. Bu benim vizyonuma tamamen terstir. Fakat kesin olan bir şey var ki bir dönüm noktasına geldik. Bu kadar yıldan sonra belirleyici bir andayız diyebilirim. Ya federal bir yapı altında yeniden birleşme olacak – çünkü her iki tarafın da kabul edeceği ve uluslararası desteği alabileceğimiz başka bir seçenek görmüyorum – ya da Türkiye’ye daha çok bağımlı hale geleceğiz.” KKTC’nin Cumhurbaşkanı olan Mustafa Akıncı, kendisini bu toprakların insanı olarak değil, AB vatandaşı olarak görüyor. Mustafa Akıncı bu zihniyette yalnız da değil, Türkiye’de de onunla aynı zihniyeti paylaşan; fakat çıkarları şimdilik müsaade etmediği için dilinin altındaki baklayı bir türlü çıkartıp da onun kadar dürüst konuşabilen kimse yok. Neticede burada bir FETÖ tecrübesi yaşandı ve takiyye birçokları için resmî hayat tarzı hâline geldi. Bu arada böyle söyleyince yalnız FETÖ, TÜSİAD, CHP, HDP-PKK özelinden bahsediyoruz sanılmasın. İktidarın içinde ve çevresindeki pek çok siyasetçi, bürokrat, medya mensubu ve sermayedarı da pekâlâ bu zihniyetten ayrı tutmuyoruz. Çıkarları bugün Erdoğan’ın yanında olduğu için ondan taraf görünüyorlar, yarın başka birisi havuç uzatsa, onunla da aynı ateşli birlikteliği sergilemekten utanmayacaklardır.    Bunlarla Nasıl Mücadele Edilecek? 15 Temmuz’dan sonra yayımlanan üçüncü sayımızda bu hususa dikkat çekmiş ve “Gönüldaş! ‘Gaye İttihad’ ile İttifakı Karıştırma…” manşetini atmıştık. O dönem 15 Temmuz askerî darbe girişimine hararetle karşı çıkan İlker Başbuğ, Kemal Kılıçdaroğlu, Doğu Perinçek, Çetin Doğan, Selahattin Demirtaş gibi isimlerin 15 Temmuz’a karşı ifâdelerini de kapağımıza taşımıştık. Dergimizde 15 Temmuz’dan önce ve sonra defalarca kez, FETÖ ile bunların aynı zihniyetin farklı mezhebleri olduğuna dikkat çekmiş, aralarındaki itiş kakışın ise Batı’ya en iyi ben hizmet ederim kavgasının bir yansıması olduğunu ifâde etmiştik.  Buna karşılık olarak 15 Temmuz sonrasında iktidar denize düşen yılana sarılır hesabı, başta FETÖ’den boşalan bürokrasi kadrolarının ikmâli olmak üzere pek çok stratejik konuda bunlarla tereddütsüz ittifak içine girdi. Sonrasında buraya dek uzanan süreç herkesin malûmu; "bizim Suriye’de, Libya’da, Akdeniz’de ne işimiz var?" Tüm bunlar vaziyeti teşhis etmek açısından önemli olabilir; fakat asıl ehemmiyetlisi devletin bunu millete izah edemiyor oluşu. 1980 Askerî Darbesi’ni, 27 Mayıs Askeri Darbesi’ni, İnönü ve kuruş dönemlerini bir kenara bırakalım; daha 15 Temmuz ile 28 Şubat süreci arasında yaşananların bile doğru düzgün bir muhasebesi yapılabilmiş ve milletimize izah edilebilmiş değil. Tabiî bir de yalan rüzgârı bahsi var. Bugün Türkiye’de her kesimin yalan da olsa yalnız kendi hoşuna giden şeyleri duymak istediğini, geri kalan doğruların bile yalan diye yaftalamasında bir mahsur görmediğini de itiraf etmek gerek.  Manzarayı resmettikten sonra bir kez daha soralım, hal böyleyken bunlarla nasıl mücadele edilecek? Memleket çapında sözüne, fikrine itibar edilen kimsenin kalmadığı bir ülkede, bu keşmekeşten nasıl çıkılacak?  FETÖ’nün Asıl Zararı ile Şimdi Yüzleşilecek FETÖ’nün bürokrasiye, siyasete sızması ve hattâ darbe girişiminde bile bulunması bize kalırsa onun sebeb olduğu büyük sıkıntı değildi. Onun sebeb olduğu ve olacağı asıl büyük sorun, Müslüman Anadolu İnsanı’nın bütünlüğünde meydana getirmiş olduğu tahribattır. Düne kadar efendi olma hevesiyle milletimize düşman kesilen Beyaz Türkler ve Müslüman Anadolu İnsanından müteşekkil iki sınıf vardı. Bugün ise Müslüman Anadolu İnsanı, FETÖ eliyle ve sonrasında FETÖ ile mücadele sürecinde büyük yaralar aldı. Buna ilâveten Müslüman Anadolu İnsanı’nın büyükşehirlere göçü ve Ak Parti’nin sosyal dokunun nezaketini kavramaksızın izlediği politikalar neticesinde bizim birliğimiz muazzam derecede tahrib edilmiş oldu.  Yazının başındaki projeksiyona dönelim. Daha dün diye bileceğimiz 1990’lı yıllara kadar bu memleketin sağcı, solcu ve Müslüman gençlerinin hepsinin birden tiksinerek bakacağı şereften, haysiyetten ve şahsiyetten yoksun bu tablo, bugünün genci nezdinde istenilir, arzu edilir, hattâ idealize edilir hâle gelmiş bulunmaktadır. Açık konuşmakta yarar var, son 20 senede bir taraftan FETÖ'nün izlediği ve diğer taraftan Ak Parti iktidarlarının FETÖ'yle beraber ve ona karşı izlediği şuursuz politikaların Müslüman Anadolu İnsanı’na vermiş olduğu zararı, 80 senede Kemalistler verememiştir.   Bu İnsan Tipi Gökten İnmiyor Ya! Aslına bakacak olursanız, yalnız bir tane insan tipi var. İktidarda kim olursa olsun, düzenin istediği şekilde yetişmiş yalnız bir insan tipi; ve onun siyasî parti, askerî ve sivil bürokrasi, ticaret, dernek, medya, cemaat, tarikat ve sosyal hayatın diğer veçhelerine akseden yansımaları, simetrik akisleri… Kahverenginin her tonu var. Dolayısıyla şu parti, bu cemaat, bu sektör falandan önce tüm dinamikleriyle beraber bu rezaleti insan formunda tüttüren düzene odaklanmak gerekiyor.  Anlaşılacağı üzere çıkıp da falanca kötü, filanca bilmem ne diye konuşmaya da çok lüzum yok. “Mustafa Akıncı kötü.” E senelerce bu millete idealize edilen Batı’ya, Batılı hayat tarzına özenen bu mübtezel benim için kötü de, düzen için muteber, düzenin istediği şekilde yetişmiş, onu ne yapacağız?    Düzen Değişimi Öne atılıp sivri çıkışlar yapanlara kızıyoruz ama toplumun yine büyük bir çoğunluğu mevcut düzenin sakat yanlarından nemalanırken, hayat tarzını buna göre şekillendirmişken, idealize ettiği değerleri bu düzen belirlemişken, kısaca ifâde etmek gerekirse herkesin tıkır tıkır işi işler, keyfi yerindeyken düzen değişiminden bahsetmek… Aslına bakacak olursanız, düzen değişiminin yolu her ne olursa olsun belki de en keyifli noktası burasıdır. Depremler çok korkutucu oluyor ve diğer her türlü felâketten daha fazla üzerine konuşuluyor dikkat ediyorsanız. Çünkü zamanımızın insan tipi “ölüm” fikrinden çok uzak bir yerde, gaflete sığınmış, hayvandan aşağı şekilde yaşarken, hayatın en temel iki gerçeğinden biri olan “ölüm”le deprem vesilesiyle yüzleşiyor. Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak gibi bu yüzden hakkında çokça konuşuluyor.  Konuyla alâkasına gelecek olursak; insanlar tıpkı ölüm fikrine yabancılaştıkları gibi düzen değişimlerine de yabancılaştılar, yanlış, kötü ve çirkin de olsa mevcudu kanıksadılar. Bu sebeble, statükoyu daha iyisine doğru bile olsa değişimin kendisi yerine tercih ediyorlar. Yine depremle alâkasına gelecek olursak, öngörülemez ve aniliği dolayısıyla depremlerle düzen değişimleri birbirine benzerler. Her ikisi de aniden ve beklenmeyen bir şekilde tezahür eder. Türkiye’nin sosyal fay hatlarındaki -ki bunlar hiç de öyle ekranlarda bahsedilen Alevî Sünnî, Türk Kürt, yerli mülteci gibi fay hatları da değildir- gerilim coğrafî fay hatlarındaki gerilimi fersah fersah aşmış bulunmakta, kırılmak için onun bunun rahatını değil, kendisine biçilen vadeyi kollamaktadır. *** Allah, sünnetullah icabı çilesini çektirmediği nimeti vermez. Böylesi büyük bir nimetin çilesi de onun çapında olacak. Öyle görülüyor ki bundan sonra içeride ve dışarıda hadiselerin seyri süratinde ciddi bir hızlanma yaşanacak. Herkes 2020’den şikâyet ediyor; fakat Hicrî 1400 gergini içinde 15. İslâm asrını idrak ettiğimizin kimse şuurunda değil. 1400 gergini içindeki Hicrî 1441 senesi ile alâkalı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun söylediği gibi: “Allah’tan lütfedeceği Mucizeyi beklerken, duayı icrada arama şuuru bâki, hep hazır duralım yeni “Hazırol”lara…” Baran Dergisi 683.Sayı

Korona Virüs ve Venezüella-Kolombiya Gerilimi

Çin’de ortaya çıkan Korona virüsü hakkında kısa bir değerlendirmeyle başlayalım. Bu virüs ilaç üretim endüstrisi tarafından geliştirildi. İnsan tabiatına bu şekilde zarar veriliyor, daha sonra ise sözde tedavi edilmeye çalışılıyor. Artık hasta olmak tabiî bir vaziyet olmaktan çıktı. Çin’in çok fazla bilinmeyen bir endüstri bölgesinden yayılan bu virüsün bir takım global ekonomik yansımaları da olacaktır. Bunun ekonomik neticelerini gelecek günlerde göreceğiz; fakat şu an dünyanın her tarafında bu virüse rastlanması mümkün. Bizler hapishanedeyiz, buradaki bir insan enfekte olursa nasıl bir manzara ile karşılaşacağız bilmiyorum. Zannediyorum berbat olurdu.  Bu konudaki haberlerin oyun veya manipülasyon olduğunu ise düşünmüyorum. Kimya da paraya dönüştürülen bir ekonomik sömürü aracı olarak kullanıldığı için zaman zaman böyle hastalıklarla karşılaşıyoruz. Bu kapitalizmin ne kadar kötü bir sistem olduğunu da bir kez daha gösterir. Koronavirüsün sosyalist bir rejime sahip olmasına mukabil son dönemde müthiş bir kapitalist ekonomik büyüme yakalayan Çin’de ortaya çıkması da ironik. Başta Çin’de ardından da diğer ülkelerde yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesinden korkuyorlar. Çin’den kaçmaya çalışan insanlar virüsü diğer ülkelere taşıyorlar, Kuzey Amerika ve Avrupa başta olmak üzere bir çok ülkede enfekte olmuş insanlara rastlandı. Ümid ediyorum, kendimizi muhafaza edebiliriz ve bu salgın durur.  *** Yıllar önce, Venezüella’da kendisine sığınan insanların veya suçluların iade edilmemesinin bir gelenek olduğunu belirtmiştim. Chavez döneminde bu gelenek sebebiyle Venezüella’ya ajanlar, kriminal tipler nüfuz etmeye başladı, bununla birlikte gerillalar da Venezüella sınırında faaliyetler gösterdiler. Elbette Chavez harika bir adamdı, cesur ve dayanışmacı bir liderdi; fakat iyiliği bazı yanlışlara da sebebiyet verdi. Chavez, Kolombiyalı gerillalara yakın bir siyaset seyretti. ABD dahi Venezüella’da bulunan Kolombiyalı gerillalar meselesine dahil edilmek istendi. Buna mukabil Chavez bu hususta uzlaşmaya yanaşmamıştı. Bu gerillalar Venezüella sınırından Kolombiya’ya geçiyorlardı.  Mahkûm iade konusunda, Venezüella tarihinde sadece bir örnek var. 1950’lerde Kolombiyalı gerillaların lideri teslim edildi. Kolombiya sınırının Venezüella tarafında faaliyet gösteren gerilla liderini Kolombiya istedi. Perez Jimenez döneminde, Venezüella’nın prensiplerine aykırı bir şekilde, bu Kolombiyalı gerillaya ihanet edilerek Kolombiya’ya teslim edildi. Dönemin başkanı Jimenez onu Cristobal’dan Kolombiya’ya gönderdi. Kolombiya’da kendisi tutuklandı. Bu ihanete karşın Carlos Andrez Perez, döneminde dahi onlara çeşitli imkânlar tanınmıştır. Perez ailesi Kolombiya’nın geleneksel soluna mensup bir aileydi. Kendisi de Venezüella’da doğmuş bir Kolombiyalı olarak 1970’lerde Venezüella devlet başkanı oldu. İşte Venezüella tarihinde kendisine sığınan birinin iade edildiği ilk örnek budur. Bugün bunlardan bahsetmemizi zaruri kılan bir vaziyet mevcut. Kolombiya genel meclisinde senatörlük yapan genç bir Britanya kökenli kadın vardı. Kendisi sağ görüşe mensup birisi, devrimci değil. Geçtiğimiz aylarda aniden tutuklanarak ve cezaevine gönderilmişti.  Kolombiya daha önce bağımsızlık için mücadele eden insanlara karşı Venezüella’dan iade talebinde bulunuyordu. Eski fakir gerillaları da çıkarlarını korumak için hâlâ öldürmeye devam eden bir devletten bahsediyoruz. Şimdi de, mecliste çoğunluğu elinde bulunduran bir partinin senatörlüğünü yapan, önce hapsedip daha sonra ellerinden kaçırdıkları bu kadının iadesini talep ediyorlar. Merlano isimli bu eski senatör Kolombiya hapishanelerinden bir şekilde kaçarak Venezüella’ya geldi ve burada yakalandı. Bu hadise büyük tartışmalara sebep oluyor. Esasında bu mesele Kolombiya rejimindeki yozlaşmanın aynadaki aksi niteliğinde. Kolombiya’da hükümet tarafından her gün cinayetler işleniyor. Uyuşturucu çeteleri ülkede cirit atıyor.  Venezüella’nın prensip olarak kendisine sığınanları iade etmediği gerçeğini bir tarafa bırakarak meselenin can alıcı noktasına gelelim. Elbette Kolombiya, kaçırdığı bir mahkûmun iadesini talep edebilir. Fakat problem şu ki; Kolombiya Venezüella’nın meşru hükümeti olan Maduro idaresini tanımıyor. Esasında başta ABD ve AB devletleri olmak üzere bir çok devlet Maduro hükümetini tanımıyor. Mevzu bahis devletler Guaido hükümetini tanıyorlar. Maduro, kanunî olarak Merlano’yu iade etmek veya etmemek kararını alma hakkına sahip; fakat Kolombiya rejimi Venezüella’ya açıktan düşmanlık ediyor. Venezüella’nın resmî hükümetiyle irtibatları yok. İşin Fransa ve diğer ülkeler için de geçerli olan komik tarafı; elçilikler yerinde duruyor, çalışanlar duruyor, her şey yerinde duruyor, fakat meşru hükümet muhatap alınmıyor. Bu tam mânâsıyla bir tutarsızlık. Venezüella’da ABD’ye yakın isimlerin iktidarda olduğu dönemde dahi kendisine sığınan kişi iade edilmemiştir. Buna Kolombiyalı gerillalar da dahildir. Üstüne hiç beklenmedik zamanlarda kendilerine büro açma imkânları dahî tanınmıştır. Bu hoşgörü Venezüella’nın prensibi ve geleneğidir.  Kolombiya ile Venezüella ilişkileri iki ülke açısından da çok önemli. Çünkü iki ülke halkı birbiriyle akrabadır. Hâlâ Venezüella’da milyonlarca Kolombiyalı bulunmakta, aynı şekilde Kolombiya’da da Venezüellalılar. Üstüne Merlano, Kolombiya halkı tarafından seçilmiş bir senatör. Ümid ediyorum, Kolombiya bu yanlışlarından döner.   02.02.2020 Baran Dergisi 682. Sayı

Absürt Tiyatronun Absürt Figürü

Tiyatro da diğer sanat sahaları gibi yelpazesi geniş, alâka cezbedici bir alan. Bu hususta tetkik ettiğim yazılar arasında “absürt tiyatro” başlığına rastladım. Daha ismini görür görmez hoşuma gitti. Bahsetmek gerekirse, klasik tiyatroyu reddeden, konuya göre dekoru önemsemeyen, perde düzenine mutabık olmayan, adı üzerinde “absürt” bir terkip. Bu akımın benim bildiğim iki öncüsü var; birincisi İrlandalı Samuel Beckett, ötekisi ise Romanyalı Eugene Ionesco. Bu iki şahsiyet tıpkı Pablo Picasso ve Georges Braque’nin Kubizm’de başı çektiği gibi, “absürt tiyatro”da öncü. Ionesco, sıradan hâdiselerin perde arkasındaki teferruatları absürt bir dille anlatabilme kabiliyetiyle işinde ehildi. Fyodor M. Dostoyevski ve Franz Kafka gibi isimlerden etkilenmiş, bu da onun edebî yönünü hayli geliştirmiş. Ionesco, 6 Temmuz 1973'te France Inter radyosunda Radioscopie programını sunan Jacques Chancel'in misafiri olmuş, “Ne sınırlı, ne de sınırsız bir evreni tahayyül etmemiz mümkün değil. Bunlar sadece kelimeler. Dolayısıyla düşünmeyi reddediyorum. Çünkü böyle bir ihtimalim yok. Her tür felsefe bana gülünç geliyor. Tahammül edemediğim asıl şey cehalet... Hiç tahammül edemediğim şey ise bilmişlerin daha da kompleks cehaletleri. Kendimizi sorgulamak yerine konuşuyoruz, konuşuyoruz ve konuşuyoruz...” ifadelerini kullanmıştır. Nihayetinde ise, “Konuşmak anlamsızdır, susmak daha da anlamsızdır!” diyor.   Bir başka tiyatro akımı ise: “Vodvil.” Burada da içtimaî sıkıntılar mizahî açıdan hicvedilerek sergileniyor. “Yedi Kocalı Hürmüz” vodvile örnek... Hatırlayanlar olacaktır, filmi de çekilmişti. İstanbul-Fatih’te yaşayan Hürmüz, her biri değişik mesleklerden olmak üzere yedi erkeği ağına düşürmüş, her gününü bir “kocacığına” ayırır ve sefahat peşinde koşar. Türlü entrikalar, aşüfteliklerle avını enseleyen Hürmüz, gülünç ve tuhaf gelişmeler karşısında kalır, her ihtimali hesaplamaya çalışsa bile "hayat tesadüflerle dolu"dur. Öyle ya, evdeki hesap çarşıya uymaz.    Miladî 2020’ye gireli henüz iki ay bile olmamışken, şu son kırk günde yaşananları –şayet yaşanmasaydı- bir başkasına “böyle böyle olacak!” diye anlatsaydık, ihtimal ki “saçma sapan konuşma” yahut “abartma!” tepkisini alırdık. Çekirge istilaları, Korona virüsü, İran’ın komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, depremler, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılması, ABD-İsrail’in “Yüzyılın Anlaşması”nı ilân etmesi ve sair şeyler... Ahir zamandayız ve hâdiseler çok hızlı cereyan ediyor, şartlar değişiyor. Konumuzla hiç alâkası yok gibi görünüyor ama belki de vardır bilemiyorum, Kemal Kılıçdaroğlu ise hâlâ aynı...    Ve Donald Trump! Amerika Birleşik Devletleri’nin kırk beşinci başkanı... 14 Haziran 1946’da New York-Queens’te doğdu. Büyükbabası Almanya’dan ABD’ye göçmüş. Trump şimdiki gibi, eskiden de muzip bir sıpaydı, 1963 yılında dersleri kötü olduğu için liseyi bitiremeden askerî okula gönderildi. Birkaç sene sonra Pensilvanya’da işletmeye dair eğitim aldı. Emlakçı babasının –Fred Mesih Trump- yanında getir, götür işleri yapmaya başladı. Yirmi yedi yaşına geldiğinde 290 dairelik on sekiz katlı bir gökdelen dikti. 1975 yılında on milyon dolara Commodore isimli oteli satın aldı. Burayı bin 400 odalı lüks bir otele çevirirken maliyetin bir kısmını devletten aldı. Sonra on milyon dolara aldığı ve restorasyon yaptırdığı otelin yüzde ellisini Hyatt Oteller Zinciri’ne 100 milyon dolara sattı. Neredeyse doksan milyon kâr yaptı. Tüccar timsali bu adam, 1983’te “Trump Tower”u kurdurdu, şöhreti isminin öne geçti hatta “New York’u yenileyen adam!” oldu. Akabinde New Jersey’de “Tac Mahal” diye otel-gazino kurdu... Babası ondan manav olmasını istedi, o milyarder oldu... Yine de babasının istediği alanda muvaffak olamadı! Karılarından ayrıldığında bilmem kaç milyon dolar tazminat ödedi, bana mısın demedi! Bir “Trump Towers” da Mecidiyeköy’e dikti, açılışına dönemin Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan katıldı. Otellerinden birinde film çekeceklerdi, “Ancak bir sahnesinde beni gösterirseniz buna müsaade ederim!” dedi, aktör oldu! Gösteri ve “stand up”lara katıldı... Resmî olarak beş çocuğu var, Allah vereydi binlercesine bakabilecek kadar da parası var. O bir emlak zengini... O bir yazar, hatta üç tane kitabı var: “Büyük Düşün”, “Zirvede Kalmak”, “Başarıya Giden Yol”. Başkanlık seçimlerinde Hillary Clinton ile münazara yaparken yirmi yıl vergi vermediğini söyledi; başkan olmasının önüne geçemediler. “En yaşlı başkan” olarak Amerikan tarihine geçti, başkan unvanını aldıktan sonra ilk haftada on beş kararname imzaladı. Dünyanın altını üstüne getirdi. Hıristiyanların “mukaddes toprağı” Vatikan’a gitti. Apostolik Saray’da Papa’nın özel kütüphanesinde ekranların önüne geçti, evcil hayvanının başını okşarcasına Franciscus’un eline temas etti.    Yedi olmasa da tam üç tane kadın eskitti... Hani bir şarkı vardı ya işte vodvili asıl o en iyi anlatır: “Allah’ım tek başına koyma kullarını. Yalnızlığa ancak sen dayanırsın. (...) Hey Allah’ım bana üç tane. Üç de yetmez beş tane. Beş de yetmez yedi tane. Ver ver ver ver. Ver Allah'ım ver!” Bu şarkıyı biri Trump’a dinletti mi, bilemem ama; adam bestekâr olaydı bunu yazması işten bile değildi. İşte bu adam, çöküşe geçmiş olsa da hâlâ dünyanın en güçlü devleti ABD’nin başkanı... Shakespeare’in dediği gibi, “bütün dünya bir sahnedir” ve bu sahnede absürtten, vodvile her çeşidin bir örneği mevcuttur. Baran Dergisi 682. Sayı

İbn Teymiyye ve Selefîliğe Nasıl Bakmalıyız?

İbn Teymiyye (ö. 728/1328); kendini itikaden Selef’e, amelî olarak İmam Ahmed bin Hanbel’in mezhebine izafe eder. Ancak devrinde, içinde yetiştiği Hanbelî çevrelerde bile ifrat görüşlerinden dolayı eleştirilip kınanmıştır. İbn Teymiyye’nin görüşlerini Ehl-i Sünnet’in metod ve anlayışı açısından değerlendireceğiz. Yazımızın başında Selefîlik hakkında bilgi verelim. Selefîlik Önce şu hususun altını çizelim. Selefîlik (Selefiyye) akımı ile İslâm’ın bilhassa ilk asrını ifade eden selef (selef-i salihin) farklı şeylerdir. Selefîlik, İbn Teymiyye eliyle kurulmuş olup Vehhabîler eliyle Suudi Arabistan’da devletleştiği gibi, “Yeni Selefîlik” diye aynı çizginin devamı söz konusudur. Günümüzde Selefîliği kabaca ikiye ayırabiliriz. Suud Selefîliği ve İhvan Selefîliği. İhvan Selefîliği, tekfirci değil, tebliğcidir. “İhvan-ı harekî” veya “Hareketü’s-sahve” deniyor kendilerine. Şu an Suud rejiminin Amerikan yanlısı politikalarına karşılar ve mensupları hapisteler.  Selefe tâbi olmak ile Selefîyye diye ayrı bir mezheb benimsemek farklı şeylerdir. Ehl-i Sünnet mensupları selefe sonsuz sevgi ve saygı beslerler, ancak onları mezheb olarak görmezler. Zaten Selefin de cüziyyat ve tafsilat üzerinde farklı görüşleri vardır, dolayısıyla Selefîyye diye bir mezhebten bahsedilemez. İbn Teymiyye, Vehhabîler ve Yeni Selefîlerin yaptıkları ise “Selefîyye” ismi altında kendi anlayışlarını, kendi metodlarını empoze etmekten ibarettir. Hicretten 6 asır sonra ortaya çıkan, çağında bazı tartışmalar çıkartan ve ölümünden sonra unutulan İbn Teymiyye, ondan 4 asır sonra M. b. Abdülvehhap eliyle diriltilmiştir.   Modern Selefîlik ise XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ıslah ve tecdid faaliyetleriyle birlikte Efganî, Abduh, Reşit Rıza gibi isimlerle yayılmıştır. Selefî olduğunu iddia edenler arasında bir birlik yoktur. Zira metod olmadan birlik olmaz. Modernistler, reformistler, mealciler ve ilk döneme dönmekten bahsedenler de Selefîler diye anılırlar. Mezheb tanımama ve gelenek karşıtlığında müşterektirler, ancak aralarında da farklılıklar vardır. Kendilerine Selefîyye diyenler her ne kadar bir mezheb olmadıklarını iddia etseler bile, itikaden ve amelen farklı görüşleri vardır ve müstakil olarak bir mezheb olarak değerlendirilmek zorundadırlar. İbn Teymiyye-Vehhabî çizgisi olarak Selefîyye’den bahsediyoruz. Belli başlı özelliklerini verelim. 1-Ameli, imanın rüknü olarak görürler. Günah işleyenlere karşı katı davranırlar. Onları birçok noktada şirke girmekle suçlarlar. 2-Tevhid ilkesini, geçmiş ulemada olmayan “rubûbiyyet, ulûhiyyet” gibi bir ayrıma tâbi tutarak, yine bu ilkelerden ulûhiyyetin çiğnendiğini iddia ederek bilhassa tasavvufu kabul eden Müslümanları şirkle itham ederler. Türbe ziyareti, dua ve istiane gibi amelleri tevhide aykırı görürler. Şefaati de inkâr ederler. Mezar ziyaretlerine karşı oldukları için onlara “mabed yıkıcıları” denmiştir. Hülasa, kendi akıllarına göre yeni bir tevhid anlayışı ortaya atarlar.  3-Tekfircidirler. Onların anlayışına uymayan birçok ameli şirk olarak görürler ve Müslümanları birçok yönden tekfir ederler. 4- Haberî sıfatları olduğu gibi kabul edip Allah’a cisim isnad ederler. Mücessimeye düşerler. 5-Zahirci ve lafızcıdırlar, tevile yanaşmazlar. İmam Eşârî ve İmam Maturidî’yi tevil yaptıkları için şiddetle eleştirirler.  6-Kendi anlayışlarına uymayanları bidatçilik ve şirkle suçlarlar. Ehl-i Sünnet’in büyük imamlarını eleştirdikleri gibi, halef metodunu da kabul etmezler. Kelamcılara ve müçtehid imamlara karşıdırlar; ancak kendileri kelamcı gibi davranmaktan ve içtihad yapmaktan geri durmazlar. 7-Tesbih çekme, minare ve kubbe, satranç ve sigara gibi fiillere dahi şirk gözüyle bakmışlardır. (Bilhassa Vehhabîler.) Osmanlı kültürünü temsil eden mimarî eserleri tahrip etmişlerdir.  8-Mezheb tanımazlar. Onların, “Hanbelîyiz!” demeleri, Ahmed b. Hanbel’e bağlı olduklarından değil, kendilerini maskeleme ihtiyacındandır.  9-Haşviyye ile Hariciliğin bileşkesi olarak görülebilirler. Nassların zahiri ve kuru anlamını ele almaları ve aklî delilleri göz ardı etmelerinden dolayı Zahirîlik mezhebinden de etkilenmişlerdir.    İbn Teymiyye’nin Metodu İlmini ve müktesebatını Ehl-i Sünnet’e borçlu olmasına rağmen, İbn Teymiyye yeni bir metod ve anlayış iddiasında bulunarak Ehl-i Sünnet’e aykırı birçok görüş beyan etmiştir. İbn Teymiyye’nin çizgisi, “Selefîlik” diye ayrı bir yoldur. Öyle ki Ehl-i Sünnet’in itikatta iki temel mezhebi olan Mâtürîdî ve Eş’arî mezhebine müntesip Müslümanları “Ehl-i Zeyğ-Sapkınlık” ile suçlayarak İmâm Mâtürîdî ve İmâm Eş’arî’ye sert eleştiriler yöneltmiştir. İbn Teymiyye önce Hanbelî mezhebinden devam ediyor. Sonra “Ben mutlak müçtehidim.” diyerek kendi mezhebini kuruyor. Ondan sonra hiç bir mezheb tanımıyor. İbn Teymiyye, Hanbelî mezhebine fıkhî ve itikadî açıdan da karşı gelmiştir. Mesela, talak mevzuunda Hanbeliliğe itiraz ediyor. Devrinin Hanbelî uleması tarafından yargılandı. Kahire’de mücessime görüşlerinden ve daha sonra Şam’da kabir ziyaretlerine karşı verdiği fetvalardan dolayı hapse atıldı. Ölümü de Şam’da hapiste oldu. Devrinde İbn Batuta, İbn Hacer el-Heytemî, Takiyyuddin es-Subkî, Kemaleddin ibnü’z Zemlekânî, Şıhabuddin ibn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi âlimler tarafından İbn Teymiyye’nin görüşleri tenkit edilmiş olsa da onu övenler de olmuş ve onun İslâm itikadını ifsad eden görüşleri gereken ciddiyetle ele alınmamıştır. Zaman zaman tevil yapsa da temelde zâhirci-lâfızcı bir âlim olan İbn Teymiyye’nin üslubu şeriatı zorlaştırıcı ve daraltıcıdır. Her türlü mecazı reddeden İbn Teymiyye, Kur’ân’da, Sünnet’te ve Arap dilince mecazı kabul etmez. (1) Büyük bir velî olan Muhyiddin-i Arâbî’yi küfürle suçlayan İbn Teymiyye, İmâm Gazâlî’yi de felsefeci bir grup olan Sâbiîlerin fikirlerini almakla itham eder. Ancak kendisi, karşı olduğu felsefî fikirlerden ve kirlilikten de kurtulamaz. Aristo’nun illet prensibini açıkça kabullenir ve bunun gibi felsefecilerin “esas nev’in (cins) ezelî oluşu ve cüz’i aynilerin hâdis oluşu” görüşlerine sahip çıkar ve böylece kendisi bid’ate düşmüş olur.   İbn Teymiyye, devamlı bid’atlere karşı çıkmaktan bahsetmiş ancak yıktığı bir bid’at de olmamış, devamlı eleştiride kalmış, eleştirilerinde de aşırıya kaçarak, Müslümanların bazı nafile ibadetlerini (mezarlarda dua, tevessül vb.) temel itikadî bir mesele görüp onları şirkle (küfürle) itham etmiştir. Halbuki dua ve istianeden (yardım istemekten) şirk sonucu çıkarmak ancak aklın varacağı bir hezeyandır. Allah’a bir aracı ile yalvarmak, O’na ortak koşmak olarak değerlendirilemez. Öyle ki, peygamberler de bir aracıdır ve ellerimizi kaldırıp “Peygamberin yüzüsuyu hürmetine” diye dua ederiz... İbn Teymiyye, dinin aslında olmayan meseleleri dinin aslına sokarak bid’atçı ve dini içten zedeleyici olmuştur. İbn Teymiyye’ye onu eleştiren bir âlimin kitabını gösteriyorlar. O ise kitaba baktıktan sonra hışımla yere fırlatıyor. “Kitabda âyet vardı, yere atılması doğru değil.” diye tepki gösteren yardımcısına tepkisi ise daha büyük bir edep cürmü işler nitelikteydi: “Hz. Mûsâ da kavmine kızıp Allah’tan kendisine gelen tabletleri yere atmadı mı?” Bu cevabda öncelikle kıyasta hadsizlik ve edebsizlik var. Ayrıca, Hz. Mûsâ’nın tepkisi kendisinin yokluğunda puta tapınan kavmine idi. İbn Teymiyye’nin benzetmesi her iki bakımdan da haddi aşıyor, gurur ve kendini beğenmişlik tezahür ediyor... İbn Teymiyye’nin eserlerini tetkik edenler farkeder ki, Allah’ın ayetlerini ve Resulünün sünnetlerini anlama ve tevil etme hakkını sadece kendinde görür. Öyle ki kendi anlayışına uymayanlara ictihad hakkı tanımamakta, hemen bid’at ve şirk kılıcına başvurmaktadır. Bu aceleciliği ve kendine güveni bir ilim adamına ve Müslümanda olması gereken “sır idrakı”na yakışmaz.  İbn Teymiyye’nin Mücessime Görüşleri İbn Teymiyye, Allah’ın haberî sıfatlarını (el, yüz, istivâ, nüzûl gibi) tamamen zâhirine göre ele alarak mücessimî görüşlere saptı. (2) Ehl-i Sünnet ulema bu görüşlerinden dolayı İbn Teymiyye’yi Allah’ı insana benzetmekle (teşbih) ve Cenab-ı Hakkın ezelî sıfatlarını reddeden “muattıla” ile aynı kanaatte olmakla itham eder. İbn Teymiyye sık sık, “selef, selef” diye vurgu yapmasına rağmen haberi sıfatlarda selef gibi susup keyfiyetini Allah’a havale etmemiş, “Allah’ın eli, yüzü vardır.” diyerek aynen zâhiriyle kabul etmiştir. Selef’ten olan İmam Malik, haberî sıfatlara “kudret” demiyor, “keyfiyetini bilmiyoruz” diyor. Ancak “Hakikî mânâdadır.” demiyor. İbn Teymiyye ve Selefîler ise, “Hakikî mânâdadır.” diyorlar. “Künhünü bilmeyiz.” diyorlar ama hakiki mânâsını kabul ediyorlar.  Selef uleması haberî sıfatlarda (Allah’ın eli, yüzü, gözü, nüzulü, istivası gibi ayetler) “keyfiyetini bilmeyiz!” diyerek zahirî mânâya gitmemiş ve bir nev’î “icmalî tevil” yapmış iken, İbn Teymiyye onların “Keyfiyetini bilmeyiz!” ifadesini de gerekçe yaparak hiçbir tevil şekline yanaşmamış ve esasen mecazı da genel olarak reddettiği için zahirî mânâda ısrar etmiş ve böylece hem selef-i salihin yolundan ayrılmış hem de tecsime (Allah’a cisimlere mahsus özellikler atfetme) düşmüştür. Onun “Keyfiyetini bilmeyiz!” ifadesi tecsime gitmediğine gerekçe gösterilemez. Zira el, göz, yüz, inmek, tahta oturmak (istiva) gibi ifadelerden öncelikle hakiki mânâyı anlarız. Eğer zahirî ve hakikî anlamda alır ve hiçbir şekilde tevile gitmezsek, mahlûka benzetmiş oluruz. Önce teşbih sonrasında ise tecsime (Allah korusun) düşmüş oluruz. Mesela “Allah’ın eli vardır” dersek bizim aklımıza ilk gelen bildiğimiz mânâda eldir, zira başka “el” bilmiyoruz. Ancak “Valinin eli şehrin üzerindedir.” misalindeki gibi anlarsak sorun olmaz. İbn Teymiyye, “Haberî sıfatlar hakiki anlamda caiz değildir.” demiyor. Selef ise (Selef-i Salihîn) haberî sıfatlar mevzuunda, “Biz bunu Allah’a tefviz (havale) ederiz.” der. Yani hakiki mânâda almaz. Halef ise (Ehl-i Sünnet) tevil ve tenzih eder. Selefîler/Vehhabîler ise teşbih ve tecsim eder. İbn Teymiyye, “Allah bir mahalde durur, istikrar eder.” diyerek Allah’ı cismin vasıflarıyla vasıflandırır. Sonra, “Lakin bizim gibi değil.” der, ancak bu ifadeler onu kurtarmaz. Şu sözler ona aittir:  “Rahman arşa istiva etti.” (Taha Suresi 5. ayet) buyurduğu gibi Allah arşa istiva etmiştir. “Celal ve ikram sahibi Allah’ın vechi (yüzü) bâki kalır.” (Rahman suresi 27. ayet) buyurduğu gibi vechi (yüzü) vardır. “Bilakis onun iki eli de açıktır.” (Maide suresi 64. ayet) ile “iki elimle yarattığım şey” (Sa’d suresi 75. ayet) buyurduğu gibi iki eli vardır. “Gemi gözlerimin önünde akıp gidiyordu.” (Kamer suresi 14. ayet) buyurduğu gibi, O’nun keyfiyetini bilemediğimiz şekilde iki gözü vardır. Kim Allah’ın ismi zatının gayrıdır derse dalalete düşmüş olur. (İbn Teymiyye, Feteva’l-Kübra, VI, 656)    Kahire’de dört kâdil-kudât’ın katıldığı bir mahkemede yargılanan İbn Teymiyye, Allah Teâlâ’yı insan suretinde algılamak cürmünden dolayı Kahire Kalesi’ne hapsedilir. Tasavvufa Bakışı Onun başka bir ifrad görüşü ise tasavvufa karşı oluşu ve Allah’a her türlü aracı koşmayı şirk kabul edişidir. Allah’a ulaştırmak için vasıta kılınmasını hiçbir şekilde kabul etmedi. Mezar ziyaretlerini ve yardım isteme ve vesile mânâsında dua ve istiâneyi şirk olarak görmüş, tasavvufa savaş açmış, âdeta ruh ve ruhaniyeti inkâr eder olmuştur. Öyle ki, Allah Resûlü’nün kabrine yönelerek dua etmeye bile karşı çıkar ve en son Şam’da hapse bu yüzden atılır. Bir fetvasında, “Peygamberlerin ve Salihlerin kabirlerini bir ihtiyaç için veya aracı yapmak için veya onların yanında duâ ve namaz daha faziletlidir diye ziyaret etmek dalalettir, şirktir, bid’attir.” (3) demeye kadar varmıştır. Böylece Hâricîler gibi tekfîrcilik yolunu seçmiştir.   İbn Teymiyye ve Vehhabîlik Kendisinin ilmi olması ve çok eser vermiş olması haklılığına gerekçe olamayacağı gibi, onun eserlerinden ümmete bir fayda gelmemiş, İmâm Gazâlî gibi İslâm’ın önünü açıcı bir yenilik getiremediği gibi, İslâm ümmeti içinde tartışmalara yol açmış, sonra kendisi ve fikirleri unutulmuş, ancak Necid’de ondan 4 asır sonra Muhammed b. Abdülvehhab eliyle fikirleri yeniden yeşertilmiştir. Vehhâbîlik elinde İbn Teymiyye’nin yolu tamamen zâhirci, bağnaz ve katı bir şekle bürünmüş, Osmanlı’yı yıkan İngilizler eliyle Suudi Arabistan’da Vehhâbîler kendi devletine kavuş(turul)muştur. İbn Teymiyye’nin düşünceleri oryantalistlere ilham verici olmuş; Yahudi-Hristiyan kırması Batı emperyalizminin İslâm dünyasını, özelde Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve yıkmak için manivelâ vazifesi görmüştür. İslâm’ın modernize edilmesi, Mezheb(sizlik) tartışmaları, Telfik-i Mezahib, Yeni Selefilik gibi konular bu minvalde değerlendirilmelidir. Kimsenin hakkını yememek ve eleştirilerimizde bile hakkaniyetten ayrılmamak için şunu da açıklayalım. İbn Teymiyye selefiliğin kurucusudur, ancak İbn Teymiyye’nin ilmi derinliği olmasına nazaran onun takipçisi olan ve Vehhabiliğin kurucusu M. b. Abdülvehhab sığ ve katı biridir. İbn Teymiyye, bir bütün olarak iyi bir metodoloji ile anlaşılması gereken biridir.  İbn Teymiyye’nin İlmî Yönü Önceleri Ehl-i Sünnetin bilhassa hadis alanında hatırı sayılır âlimlerinden idi. Ancak geleneği tamamen reddetmesi ve kendi aklını merkeze alması, ehl-i hadisin de dışına bir alana savrulmasına ve “Selefîlik” diye yeni bir yol icat etmesine yol açar. Böylece okuduğu ilme de ihanet etmiş, Ehl-i Sünnet çerçevesinin dışına çıkmış oldu.  O kadar çok ve karışık yazmış, nassları bolca sıralamıştır ki, onun üslubunda zorluk vardır. Bazı mevzuuları da sarahatle söylememiş, kafa karışıklıkları ve onu kurtarma çabaları da buradan doğmuştur. Ancak bir bütün olarak ve sahih bir anlayış çerçevesinden ona baktığımızda, zahirciliği aşırıya vardırdığını, ruhsuz ve kuru bir İslamcılığı savunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Katı bir zahirci ve tasavvuf karşıtı olup, ruh ve ruhaniyeti inkâra varıcı bir sistem geliştirdiğinden Üstad Necip Fazıl, “Doğru Yolun Sapık Kolları” eserinde onun hakkında, “İslâmî materyalizm” gibi bir tanımlamada bulunmuştur.  Gerçek bir ilim ehlinin, mecazı da reddeden İbn Teymiyye’nin usulünü benimsemesi mümkün değildir. Ancak “haşyet” ve “sır idrakı”na sahip “ilim ehli”nden bahsediyoruz. Zevkî selim-kalbî selim sahibi hiçbir Müslüman ondan hazzedemez. Türkçeye çevrilen İbn Teymiyye külliyatının (şu an 8 cildi yayınlandı) belli başlı bahislerini okudum. Eğer Ehl-i Sünnet itikadına teslim olmayan biri olsa idim, dua eden, kabirleri ziyaret eden kimseleri görünce hemen müşrik diye damgalamak ve fırsat bulursa elime kazmayı alıp mezarları yıkmak ister idim. Maalesef İbn Teymiyye’nin ısrarla vurgu yaptığı hususlardır bunlar. Hacimli eserler vermiş, ancak eserleri düzensiz olup üslûbunda ise sözü uzatmaktan (itnab) dolayı tekrarlar vardır. İbn Teymiyye, beş satırda yazılacak şeyi elli satırda yazmıştır. Güçlü bir hafızası, yoğun bir ilmi ve aksiyonu (Şiîlere ve Moğollara karşı savaşlara bizzat katılmış) olmasına rağmen irfanı yoktu. İnsanın bilgisi artsa da bilgeliği artmayabilir. Âlim olsa da ârif olmayabilir. Ârif, âlimden üstündür. Onun için irfanı olmayanın bilgisi arttıkça zihin karışıklığı, cahilliği ve kendini beğenmişliği de artar. Öyle ki, bütüne nisbetini kaybeden, kendini bütün yerine koyar. İbn Teymiyye’nin, bütün ulemayı reddedici ve kendi yorumlarına uymayanları tekfirci tavrından dolayı bütün bunları söylemek ihtiyacı duyuyoruz. Sadece ilim kâfi değildir. Osmanlı uleması hiçbir şekilde kendisine itibar etmemiş ve fikirlerini ciddiye almamıştır. İslâm itikadına aykırı görüşlerinden dolayı, son devrin büyük velîsi Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri tarafından “Dini içinden yıkan kâfir.” olarak damgalanmıştır. İbn Teymiyye’nin “indirilen din-uydurulan” din söylemi de çok sorunludur ve günümüzdeki sapkınların kullandığı bir dildir. Bütün ulemayı ve onların onayladığı geleneği bid’at ve İslâm’ın dışına çıkmakla itham etmektedir. Tekfirde aceleci davranmış, başkalarını itikadî sapkınlıkla suçlarken kendisi ifrad bir kutba düşmüş, bunu fark edememiştir. Fikirlerinde samimidir, ancak düştüğü dalaletten çıkamamıştır. İbn Teymiyye, eserlerinde, âyet ve hadislerin yanında Ehl-i Sünnet büyüklerinin sözlerini de kendi iddialarına delil olarak sıkça yer verir. Okuyan ise onun Ehl-i Sünnete bağlı bir âlim olduğunu zanneder. Halbuki onun iddialarının temeline inince “çukulatayla kaplı bir zehir” ile karşılaşırız. Zira İslam büyüklerinin sözlerini işine geldiği gibi kullanmakta mâhirdir. Selef ulemasını da kendi ön yargılarına göre değerlendirdiği gibi işine gelmeyen âyet ve hadisleri de görmezden gelir. Eserlerinde, “Bu hususta icma vardır.” dediği bazı noktalarda ise aslında icma yoktur, kendi görüşlerine destek için bunu yapar. Hakkını teslim etmek gerek; ayet, hadis ve ulemanın sözlerini kendi mantalitesine göre iyi sıralıyor ve uzun uzun anlatarak beyin yıkıyor. Subliminal mesaj veriyor, diyebiliriz.   Akademik camiada, her ne kadar onun fikirlerindeki açmazlar bilinse bile, “ilmîlik” adına garip bir İbn Teymiyye hayranlığı vardır. Halbuki ilim sahibi olmak, her zaman haklı olmak mânâsına gelmez. Biz, İbn Teymiyye’nin ilmini değil, müfrid görüşlerini, tekfirciliğini ve aceleciliğini eleştiriyoruz. Esasında onun ilmî müktesebatı İslâm’ın malıdır. Zaten İbn Teymiyye de ilmi zembille gökten almadı, devrinin Ehl-i Sünnet ulemasından özellikle kendisinin de mensub olduğu, ulema yetiştirmekle maruf Hanbelî aileden almıştır. Ancak daha sonra onlara sâdık kalmamıştır. Eğer ilminden dolayı birilerine hayranlık duyacaksak, birçok oryantalistin ilmi yüksek idi, onlara saygı duymamız gerekir. Şu bilinen bir husustur ki, hak ve hakikate hizmet etmeyen ilmin Allah nazarında bir kıymeti yoktur. “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!” hadisini hatırlatalım. İbn Teymiyye ve Modernizm İbn Teymiyye’nin kimsenin peşinden gitmemesi ve kendi aklını rehber edinmesi modernist ve mezheb tanımaz ilahiyatçı ve benzerlerinin hoşuna gitmiş olup, onun fikirlerini almasalar bile bu usulünü benimsemişlerdir. Halbuki kendinden başka bir rehber tanımayan aklın varacağı nokta “akıl hezeyanı”dır. Zira aklın dışarıdan kontrolü şarttır. İbn Teymiyye de ilmine ve aklına çok güvenmiş ve geçmiş ulemayı insafsızca eleştirmiş, ancak “akıl hezeyanı”na varmaktan kurtulamamıştır. Doğru başlamış, ancak yanlış bitirmiştir.  İbn Teymiyye’nin “ilk döneme dönme” (selefilik) görüşü ise Arapçılık cereyanı ile örtüşmüş, Vehhabilik ile Arapçılık beraber yürümüştür. Bugün modern Selefilik denen akımın öncüleri olan Afgani, Abduh ve Reşit Rıza da onun etkisinde kalarak tasavvufa ve geleneğe karşı olan isimlerdir. Gelenek düşmanlığı hususunda oryantalizm, Selefilik/Vehhabilik ve modernizmin örtüştüğünü ve birçok noktada ittifak yaptığını da belirtelim. Bu üçlü, Ehl-i Sünnet ve gelenek düşmanlığında birleşirler. Reformist-modernist zihniyette olan Abduh’un ıslah hareketine de “Selefiyye” denmektedir. Ancak o, Suud Selefîliğini eleştirir. İbn Teymiyye’nin cehennemin ebedî oluşunu inkâr ettiğini de hatırlatalım. Selefîlerde Mezheb ve Usûl Selefîlerin “Hanbeliyim!” demeleri laftadır, dillerinin ucuyladır. Çünkü mezheb demek bir usûl demektir. Onların ise bir usulleri yok. Selefîler/Vehhabîler, “Fıkhu’s-Sünne” kitaplarında kaypaklık yapıyorlar. Mesela, dün kadınlara araba kullanmayı yasaklamışlardı, bugün ise serbest bırakıyorlar. “Sünnet, sünnet!” diyorlar, amellerine bakın! Şimdi İsrail’le ilişki kurmanın dinî zeminini oluşturuyorlar. Eskiden bunun aleyhinde dinî argümanlar sıralıyorlardı. Ölçüleri istedikleri gibi eğip bükmeye başka bir misâl: İbn Teymiyye, “Ancak üç mescide ziyaret için gidilir.” hadisini kendi önyargısına göre yorumlayıp, Allah Resûlü’nün mübarek kabirlerinin ibadet amacıyla ziyaret edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Osmanlı’yı yıkan İngilizler eliyle Vehhabilere devlet kurdurulunca Medine’de, Cennetü’l Bakî’de sahabî mezarlarını dozerlerle dümdüz ettiklerini de hatırlatalım.  Selefîler/Vehhabiler bir şeyhe bağlanmayı (rabıta etmeyi) şirk olarak görmelerine karşın kendileri İbn Teymiyye’yi şeyhten öte bir otorite hükmünde görürler. Bu iddiayı reddederler ancak, bakış açıları ve nisbetleri bizi doğrular. Öyle ki İbn Teymiyye’nin bakış açısına uymayan hadisler varsa senedlerinde bir kusur aranıp reddedilir, tevile karşı olmalarına rağmen âyetler de tevil edilir veya görmezden gelinir. Şabloncu bir kafaya sahip olup kendilerini “mutlak doğru” kabul ederler. Bu kimlik sayesinde “toplumsal enaniyet” tohumları ekerler. Cihad kavramını bolca kullanırlar. Ancak bu da sadece sözde ve ifsad edici düzeydedir. Bunu da Muhammed Selman’ın ağzından ikrar etmişlerdir.  “Selefîyye” mezhebi, İbn Teymiyye’nin düşünce ve anlayışına (yorumuna) tâbi olmaktır. Selefe tâbi olma ise, aralarında ictihaddan kaynaklı farklı görüşler olsa da İslâm’ın ilk üç asırdaki Müslümanları toptan sevmedir ve bunun da adı Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’tir. Ramazan el-Bûtî “Selefîyye” isimli eserinde, “Selefiyye sonradan ortaya çıkmış bid’at bir mezhebtir.” başlıklı bahsinde şöyle diyor:  “Şayet Müslüman kendisini günümüzde Selefîyye diye isimlendirilen bir mezhebe mensup olduğunu düşünürse şüphesiz o bid’at ehli olur. Çünkü ‘Selefîyye’ kavramının tercümesi, ya “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” kavramına uygundur, ki bu durumda selefin kullanmadığı bir ismi İslâm cemaatlerinin içerisine sokmak suretiyle yeni bir bid’at oluşturmuş ve Müslümanlar arasına daha önce mevcut olmayan ayrılık ve nifak tohumu ekmiş olur; ya da Selefîyye kavramı Ehl-i sünnet kavramına uygun düşmez; ve günümüzdeki durum da böyledir. Zaten bu durumda sonradan türetilmiş yapısından dolayı bid’at oluşu ortadadır. Selefin üzerinde ittifak ettiği Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramı yerine böyle ne olduğu belli olmayan batıl bir delaletle bayraklaştırılıp yüceltilen bir ismin getirilmesi ve Müslüman cemaatlerin bünyesinden (Ehl-i sünnet ve’l-cemaat) kopartılarak yeni bir İslâm cemaati görüntüsüyle ortaya çıkarılması kendi başına onun bid’at oluşunun kanıtıdır.” (4) Aralarındaki ihtilafa rağmen Türkiye’deki Ehl-i Bid’at fırkaları, Şiîsinden Selefîsine, Reformistinden Mealcisine kadar, Ehl-i Sünnet, tasavvuf ve BD-İBDA’ya karşı olmada birleşirler. Ancak, bu topraklarda kökleri olmadığı için sadece kafa karıştırmaya devam ederler. Şu noktayı özellikle vurgulayalım ki, Ehl-i Sünnet’i savunmak için gelenek tekrarından öte, onu yürüten ideolojik şuura ihtiyaç vardır ve bu ise BD-İBDA İslâm’a Muhatap Anlayışı’dır. Aksi hâlde konu tekrardan ve savunmadan ibaret kalır ve bu hâl karşı tarafı yaşatan husus olur. Sonuç Bir bütün olarak İbn Teymiyye’yi şöyle değerlendirebiliriz: Sahih İslâm geleneğini reddederek bilhassa tevhid ve şirk kavramlarını bağlamlarından kopararak, Müslümanlara karşı sık sık şirk ve küfür suçlamalarında bulunmuş, tekfircilik yapmış ve ifrada sapan görüşleriyle dini içten tahrip edici bir rol oynamış, aşırı zâhirciliği ve lafızcılığı ise onu tasavvufu inkara ve ruhsuz bir İslâm anlayışına götürmüş ve tabiri caizse “itikad akrebi” olmuştur. İlmini ve aklını tek rehber edinmiş, hiçbir baş tanımamış, neticede “akıl hezeyanı”na varmıştır. İnceleme ve araştırmamızın neticesini kısaca ifade edelim. İbn Teymiyye, bazı meselelerde ifrada kaydığından cumhuru’l-ulemaca hüsnü kabul görmemiştir. İbn Teymiyye’nin görüşleri ve metodu, İslâmî anlayışa zıt ve dalalettir. (5)   Kaynaklar 1- İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ (1-37) nşr. Abdurrahman Muhammed b. Kasım, y.y., 2004, c.7, s. 87-88; Cilt XX, s. 403. Bu konu ile ilgili yüksek lisans tezi için bk. Hülya Afacan, Dilde Mecazın Reddi: İbn Teymiyye Örneği, Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014. 2- İbn Teymiyye, Fetâva’l-Kübrâ, Beyrut, 2002, VI, 656. 3- İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, Medine, 1416/1995, Cilt XVII, s. 471. 4- Ramazan el-Bûtî, Selefiyye, trc. Vecihi Sönmez, Ehl-i Sünnet vel Cemaat Yayınları. İstanbul, 2009, s. 204  5- Bu mevzuda. bk. Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri, Bedir Yayınevi; Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu Yayınları; Ramazan el-Bûtî, Selefiyye, trc. Vecihi Sönmez, Ehl-i Sünnet vel Cemaat Yayınları; İhsan Şenocak, İbn Teymiyye’nin İtikadi Görüşleri, 17 Kasım 2015, ihsansenocak.com. Baran Dergisi 681. Sayı

Ahmet Davutoğlu’nun Geleceği?

Başkanlık seçimlerinin arifesindeyiz. Ahmet Davutoğlu’nun tavrı merak konusu. O her Cuma günü hesabından “Hayırlı Cumalar” mesajı atmakla meşgul. Aynı şekilde din diyanet ile alâkası olmadığını bildiğimiz bazı isimler de “Hayırlı Cumalar” furyasındalar... Tuhaf, “Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü?” meselesi gibi bir durum söz konusu… El altından “Hayır deyin!” der gibi bir hâl içindeler. Bu durumu yüzlerine vurup açık etmeye kalksanız, ne alâkası var? diyecek ve Cumanın hayrını dilediklerinden dem vuracaklar/dı... Biz de onların bu niyetini sezmiş olmamıza rağmen sessiz kalmayı yeğlemiştik. Sonunda Ahmet Davutoğlu “Gelecek Partisi”ni kurdu. Tabiî onun geleceği kendisini ilgilendirir. 18 Eylül 2015’te “Sekiz on senedir oy verdim. Ama 17-25 Aralıktan sonra fikrim değişti.” diyen zat, elindeki gazetede bulunan Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu fotoğraflarını göstererek: “Artık bunlara oy yok!” diyor. - “Yanlış düşünüyorsun.” diyorum. - “İlim yuvalarını basıyorlar. Savcı ve hâkimleri kendilerine bağladılar, ülkeyi soydular...” diyor ve cart-curt konuşmaya devam ediyor... Belediye otobüsündeyiz. Etrafta ilgisizmiş gibi görünüp dinleyenler var... Yine, -“Yanlış düşünüyorsun.” dedikten sora elimdeki Star Gazetesi’ne göz gezdirmeye başladım. Sonra Baran Dergisi’nin bazı yerlerini okudum. Beni süzüyor. Otobüs neredeyse boşaldı. Gideceğimiz yere yaklaştık sayılır. Suratına baktım, dudakları kıpır kıpır ediyor. Belli ki bir şeyler mırıldanıyor. Elindeki zikirmatiği gördüm. Dua mı ediyor, beddua mı belli değil. -“Benim söylediklerime dikkat et. 5-10 sene sonra bir adam bana otobüste şunları şunları söyledi de inanmamıştım dersin.” -“Yanlış düşünüyorsun. Bir an için senin söylediğin her şeyi doğru kabul edeyim. Bana çıkış yolunu söyle.” -“Ne çıkış yolu?” Bunlar şöyle böyle... -“Tamam, bunları anladık. Varsayalım ki senin dediklerin doğru, beni nereye davet ediyorsun?” Hık-mık, kem- küm... Bu arada dudakları kıpırdamaya devam ediyor. -“Sen bu otobüse niye bindin? Gitmek istediğin yere varmak için değil mi? Şimdi bir şeyler söylüyorsun beni neye, nereye, kime davet edeceğini bilmiyorsun. Bak ben sana söyleyeyim. İşte benim liderim, eserleri, fikirleri ve hapishane hayatı ile ortada. Seni çağırdığım adresi gösteriyorum. Sen beni nereye çağırıyorsun; onu söyle.” Sustu. Bir müddet sonra şoförün yanına vardı. Arabadan ineceği yeri söyledikten sonra indi çekti gitti... Şimdi bu adam ve gibileri Gelecek Partisi dolmuşunda yol alıyorlardır!  “Dalından kopan yaprağı rüzgâr her yere götürür!” “Yapılanlar, olanlar haksızlık, Davutoğlu’nu harcadılar. Ona bu yapılır mı? Bu dünyada Hoca gibisi yok...” lafları uzayıp gider. Hedefte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan vardır. Konuşmanın seyrinden iki arada bir derede kalan şahıs/lar bir tercih yapmaya zorlanır! İşte bu nokta önemli, burada kurulan tuzağa düşmemek lazım! Davutoğlu’nu sever görünerek Erdoğan’a hücum edenler, -niyetleri ne olursa olsun- bilerek veya bilmeyerek perde gerisinde bulunan düşman unsurların ekmeğine yağ sürerler. “CUMHURBAŞKANIMIZ İLE OLAN VEFA İLİŞKİMİZİ SONUNA KADAR SÜRDÜRECEĞİM. HİÇ KİMSE BENİM AĞZIMDAN CUMHURBAŞKANI ADINA KÖTÜ BİR SÖZ DUYMADI VE DUYMAYACAK! ONUN ONURU BENİM ONURUMDUR” Diyen Davutoğlu’na ne oldu da Gelecek Partisi’ni kurdu? Şirazesi bozuk tellaklar kendi akıllarınca kurdukları tuzaklarda yem niyetine kullanacaklarını zannettikleri Davutoğlu’na çelme mi taktılar? Sayın Davutoğlu, gerçeğe ve geleceğe doğru yelken açmak istiyorsa, hâkim olduğu mevzularda hakkı söylemeye mahkûmdur!   Gelecek Partisi şemsiyesi altında “Batılı mütekebbirlere” gülücük atmanın bir âlemi yoktur! Onlar ilerde yemek için kendilerine uşak olanların ekmeğine yağ sürerler. Bizim nazarımızda, gelecek için geçmişini satanlar panayırında boy gösteren adamların bir ederi yoktur! Ülke bir ateş çemberinden geçmektedir. Düşmanlarımız, millete ihanet etmek noktasında birlikte hareket eden tüm unsurları aynı ipe dizmişlerdir. Libya’ya asker gönderme meselesinde olduğu gibi. Onlar düşmanların tayin ettiği istikametin aksine hareket edecek iradeye sahip değillerdir. PKK ve avanelerinin sergilediği oyunda rol alanlar aynı tiyatroda buluştular. Neymiş Selahattin Demirtaş’ın yazdığı tiyatro oyununu seyredeceklermiş! Aslında, sahnelenen oyun sadece tiyatro meselesi değildir. Emperyalist domuzların çıkarlarına ayarlı bütün faaliyetler, onları kontrol eden mekanizmanın rotasını çizdiği istikamette ilerlemeye mahkûmdur. Libya, Suriye ve Mısır başta olmak üzere bütün dünyada meydana gelen hadiselere baktığımızda bizim içimizdeki şahsiyetlerin tavırlarından kim olduklarını, kimlere hizmet ettiklerini anlamak mümkün!.. Sayın Davutoğlu’nun düşman tezlerine yem olmasını istemiyoruz. Geleceğini kurtarmak isteyenlerin toplanması gereken tek adres İBDA! Kurtuluş yolu bu! Baran Dergisi 680. Sayı

Alman İdealizminin Tohumu: Emmanuel Kant- III

David Hume ve J. J. Rousseau’nun da etkisiyle(1) düşünce sistematiğini (eleştirel felsefe veya kritik felsefe) “bilimin felsefesi”ni yaparak örgüleştiren Kant, “beşerî akıl” çerçevesinde şekillendirilen kadim felsefenin de devamı niteliğindeki modern felsefe geleneğini yeniden inşa eden bir filozof olarak, ontolojiden ziyade epistemoloji üzerinde yoğunlaşmıştır. Meselâ “Saf Aklın Kritiği”, “Pratik Aklın Kritiği” ve “Yargı Gücünün Kritiği” gibi başyapıtlar baştan sona epistemolojik bir muhtevayı mündemiçtir. Malum olduğu üzere, Modern Felsefe’nin kurucu iradesi olarak beliren Rene Descartes sonrası süreçte “bilgi” denklemi, “Varlık” bilgisi merkezli ontolojik bilgiden ziyade, “Ben” bilgisi merkezli epistemolojik bilgiye yönelmiştir. Nitekim Kant’ın örgüleştirdiği düşünce sistematiği de “Ben” bilgisi, teorisi üzerinden anlam kazanmıştır. Tam da bu noktada bir not düşmek zarureti doğuyor: Bilindiği üzere, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, “hidayete vesile olan” mânâsına “Mehdî” misyonunu sembolize eden ve kendisini eşi ve benzeri olmayan bir ruh ve fikir sistemi veya vasıta sistem olarak takdim etmesinin yanı sıra, yine kendisini “Yürüyen El” hikmeti üzerinden “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden bir “beşik” veya “döşek” olarak görür. İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “MEHD-Yeryüzü. Beşik. Döşek. Kâr kazanılan. Yürünen yer…”(2) Yine kendisini “Remz Şahsiyet” çerçevesinde “fikirle çizilmiş suret” olarak takdim eden İBDA Mimarı, bütün bir fikriyatını “Ben Kimim?” istifhamı üzerinden vuzuha kavuşturmuştur. Bunu yaparken, “aslolan insan, dolayısıyla da ferttir” temel ölçüsüne sımsıkı bağlı kalmıştır. “Tevbe-i Nasuh”a denk gelen ve “kurbanlık nefs” mânâsını mündemiç bedeni de dâhil tüm varidatını Allah ve Resûlü davası uğrunda feda eden İBDA Mimarı, bütün varlığın “Muhammedî Nur”dan yaratıldığını ve “Muhammedî Nur”un ise bizzat Allah Resûlü’nde tecelli ettiğini söyleyerek, diğer bir ifadeyle de Allah Resûlü’nde tecelli eden “İnsanî Hakikat”in “Hakikat-i Ferdiyye- Ferdin Hakikati” olduğunu dile getirerek, aslında “Ben Kimim?” sorusu vasıtasıyla hem ontolojik ve hem de epistemolojik bir ameliye işi üzerinde olduğunu da göstermiş olmaktadır. Bu çaba, yani ontolojik ve epistemolojik bilginin belirli bir muvazeneye kavuşturulması çabası, -ki biz buna yazı dizimiz boyunca “Horoz Borcu” dedik!-, Modern Felsefe bağlamında söylersek, rasyonalizm ve empirizmi cem etmek için büyük çaba sarf eden Kant’ın şahsında çözümsüz kalan ve Hegel tarafından bağlamına oturtulamayan bu mesele, İBDA Mimarınca ikmal edilmiş olmaktadır.  Bu mânâdan olarak, “Düşünce Tarihi” içerisinde “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” fikriyatı deyim yerindeyse tam bir “Kurtarıcı Fikir” olarak belirmiştir. Modern Felsefenin kendi tabii seyri içerisinde Rasyonalizm, Empirizm, Pragmatizm, İdealizm, Pozitivizm, Kapitalizm, Marksizm, Sosyalizm, Liberalizm, Naturalizm, Spiritualizm, Romantizm, Eleştirel Felsefe, Alman İdealizmi, Postmodern Felsefe, Varoluşçuluk, Viyana Çevresi, Frankfurt Okulu ve daha nice ekolden sonra en ziyade ihtiyaç duyulan ruh ve fikir sisteminin “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” olarak beliriyor olması ne büyük bir zevk!       Not: “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ifadesi, İBDA Mimarı’nın “Yürüyen El” resmi üzerinden yeni bir okumaya tâbi tutulsa yeridir. Resmin zâhirî görüntüsünden anlaşılan odur ki, davası ve gayesi uğruna serden ve yardan geçmiş olarak, “El” üzerinden “yürüyen insan” intibası vehmettiren ve “kelle koltukta” esprisini de tedai ettiren olarak, daha doğrusu Şeriate tam bağlılığın bir nişanesi olarak, meselâ “bu yol bu uğurda göze alınacak en adi tehlike ölümdür” diyen bâtın yolu kahramanlarının “ölmeden ölmek sırrı”nı yaşayan ve yaşatan bir mânâyı resmediyor olması dikkate şayandır. “Allah’ın eli topluluk üzerindedir”, “Mutlak Ölçüsü” üzerinden “El” ve “İlâh”ın doğrudan ilişkisi bir yana, “fikirle çizilmiş suret” mânâsını ele veren bir keyfiyeti haiz olması da cabası! İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “SALİH Mirzabeyoğlu: 1013= 14: YED-EL. Kuvvet. Kudret, güç. Yardım. Vasıta. Mülk… (…)… YÜRÜYEN EL: 314: KADÎR-Muktedir. Mukaddir… Allah’ın “nihayetsiz kudret sahibi” anlamında 99 güzel isminden biri…”(3) Not: İBDA Mimarı, “Düşünce Tarihine Bakış” alt başlıklı “Büyük Muztaribler” isimli 4 cildlik eserinin 3. Cildinde 3. Levha olarak yer verdiği “Gazalî ve Kant” bölümünde söylenmesi gereken hemen her şeyi söylemiştir.(4) Bilindiği üzere İmam-ı Gazalî Hazretleri, “İslâm Düşünce Tarihi”nde, Ehl-i Sünnet itikadına musallat olan döneminin tüm felsefe ekollerini akaid üzerinden hesaba çeken ve dini İHYA eden (İhya-i Ulûm’ud-din isimli 4 ciltlik eseri malumdur) büyük muztariblerin en büyüklerinden biri olarak bilinir. İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin dini ihya etmesi onun aynı zamanda fıkıh veya anlayışı ihya eden olarak da belirdiğini gösterir. Not: “FIKIH-Derin ve ince anlayış. Bilmek. Anlamak. Kapalı birşeyin hakikatine nazarı infaz edebilmek. Kendisine hüküm taalluk eden gizli bir mânâya muttali olmak. İslâm hukuku: 185: SAFİYE-Temiz. Katışıksız. “Saf aklın kritiği”…”(5) İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan aktardığımız yukarıdaki notu niçin aktarma ihtiyacı duyduğumuza gelince, o da şu: İslâm dünyasında İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin yaptığının bir benzerini aslında Modern Felsefe üzerinden Kant, Hıristiyan-Yahudi Batı dünyası için yapmıştır. Kant’ın “Sapere Aude: Aklını kullanma cesareti göster!” mottosu ve bütün bir Batı tefekkürünü kritik etmesi neticesinde ortaya koyduğu düşünce sistematiği bugün bile geçerliliğini korumaktadır. Descartes sonrası süreçte modern felsefeyi baştan sona eleştirmek suretiyle ihya eden Kant, modern felsefenin kendi paradigması içerisinde bugün bile hala aşılabilmiş değildir. Kanaatimce 21. Yüzyıl ruh ve fikir dünyası hem “Akıl” çerçevesinde kendisini şekillendiren Batı dünyasını “beşerî akıl ve tefekkür” bağlamında çıkmaza sürüklemiş ve hem de “Vahiy” çerçevesinde kendisini şekillendiren Doğu dünyasını “fıkıh ve anlayış” bağlamında bir çıkmaza sürüklemiştir. “Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çeken” olarak beliren “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin niçin ihya değil de inşa mânâsına İBDA olarak belirdiğini birazcık olsun sezer gibi oluyoruz.  Not: Allah’ın ibda ve inşa diye iki tür yaratması vardır. Cenab-ı Hakk’ın eşi benzeri olmayan ve misilsiz bir şekilde yoktan var etmesi veya yaratması ibda mânâsına; yarattığı varlıklarla yeni yeni varlıklar vücuda getirmesi veya yaratması ise inşa mânâsınadır. İlk yaratılış ise ibda iledir. İbda’nın ilk ve başlangıç mânâsı malumdur. Tekrardan mevzuumuza geri dönecek olursak… Her şeyden evvel Kant, bir tür empirizm (tecrübecilik) eleştirisi olarak da okunabilecek bir noktada, bilginin kaynağını deney veya tecrübe ile sınırlandırmaz. Bilginin iki temel unsuru olduğuna inanan Kant, bunlardan birinin algılama (idrak!), diğerinin ise anlama (akıl!) melekesi olduğunu düşünür. Bilgi, algının a priori formları (zaman ve mekân) vasıtasıyla alınan duyu verilerinin anlama melekesinin kategorileri tarafından bir kavram altına alınmasıyla oluşur. Kant’ın ifadesiyle bu önermeler sentetik a priori önermelerdir. Kant’a göre önermeler kaynağına göre a priorik veya a posteriorik önermeler olmak üzere ikiye ayrılır. A priorik önermelerin doğruluğunu kanıtlamak için deney veya tecrübeye gerek yoktur. A posteriorik önermelerin doğruluğu için ise deney veya tecrübe kâfidir. Diğer taraftan Kant, kaplam ve içlemine göre de önermeleri ikiye ayırmaktadır: Analitik ve sentetik önermeler. Kant, tasnif ettiği önermeler arasında bir çaprazlama yaparak kendince dört türlü önerme elde etmiştir. Bunlar; analitik a priori, analitik a posteriori, sentetik a priori ve sentetik a posteriori önermelerdir. Ona göre bu önermelerden sadece sentetik a priori önermeler bilimsel bilgiyi verir. Bilginin sentetik yönü, algı formları vasıtasıyla gelen duyu verileri tarafından sağlanırken; a priori yönü ise, anlama melekesi kategorilerinin duyu verilerini bir kavram altında birleştirmesi vasıtasıyla sağlanır. Bilgideki bu unsurların herhangi birinin eksik olması durumunu Kant; “Algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür.” biçiminde yorumlamıştır.(6) Daha evvel söylendiği üzere, Kant’ın düşünce sistematiği (eleştirel felsefe veya kritik felsefe) “Ben” bilgisi üzerine bina edilmiştir. Bunu da “bilimsel bilgi” üzerinden vuzuha kavuşturmuştur. Aslında Kant’ın bütün çabası, yine daha evvel söylendiği üzere “bilimin felsefesi”ni örgüleştirmektir. Daha doğrusu “bilimin felsefesi”ni evrensel kılmak ve genel geçer ve bütüncül bir noktaya taşımaktır. Kant’a göre bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman sorgulanabilir ve evrensel bir disiplin olarak anlam kazanabilir. Bilimin tarafsız ve nesnel bir yapıda olması gerektiğini savunan ve bu minval üzere “bilimin felsefesi”ni kendince temellendiren Kant, süreç içerisinde ahlâkın, dolayısıyla da dinin rasyonelliğini de yine kendince temellendirmek istemiştir. Adeta rasyonel bir dinin kurucu iradesi olarak belirmiştir. Kant bu tür bir düşüncenin teşekkülünde iki büyük filozoftan yararlanmıştır. Bunlardan biri sadece Modern Felsefe’nin değil, Kartezyen Felsefe’nin de kurucu iradesi olarak beliren Rene Descartes, diğeri ise İskoç Aydınlanmasının en önemli ismi ve empirist felsefenin mihenk taşlarından biri olan David Hume’dur. Kant, Descartes’ın rasyonalizmi ve Hume’un empirizminden büyük ölçüde faydalanarak “Transandantal Epistemolojik İdealizm” diye tarif edilen kendi bilgi kuramı veya teorisini örgüleştirmiştir. Kant, “bilimin felsefî temelleri”ni iyice sağlamlaştırdıktan sonra, özgürlük ve ödev (hürriyet ve görev) duygu ve düşüncesi üzerinden Hristiyan ahlâkını yeniden gündeme taşımıştır Kant, “fenomenal” gerçeklikle, yani bizim duyular aracılığıyla tecrübe ettiğimiz dünya ile “numenal” gerçeklik, yani duyusal olmayan ve hakkında bilgi sahibi olunamayacak dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Kant’ın böyle bir fikre sahib olması onun Dercartes’ın etkisinde kaldığına dair bir işaret olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Kant, daha evvel de söylendiği üzere, Descartes’ın Kartezyen Felsefe veya Düalizminden büyük ölçüde etkilenmiştir. Descartes’ın ruh ve beden düalizmi, Kant tarafından “fenomenal” ve “numenal” kavramlar(7) üzerinden yeniden mânâlandırılmış gözükmektedir. “Fenomenal” ve “numenal” denilen şeyler, diğer bir ifadeyle de “görünüş” ve “gerçeklik” bilgisi, İBDA Dil ve Diyalektiği içerisinde “Hakikat bilgisi” üzerinden bütün hakikatiyle vuzuha kavuşturulmuş gözükmektedir. Meselâ “Zât Âlemi, Emr Âlemi ve Halk Âlemi”, “Allah, İnsan ve Kâinat”, “Küllî Ruh, Ruh ve Beden” ve “Bilen, Bilinen ve Işık Unsuru” vs. şeklinde ele alınan mevzular, “tez, antitez ve sentez”e taalluk eden veçheleriyle bir yekûn hâlinde aslında ontoloji / varlık felsefesi ve epistemoloji / bilgi felsefesini de tek bir noktada cem eden bir keyfiyeti haizdir. Bütün bunlar, “Hakikatin hakikati”ne nisbetle teşekkül eden veya ettirilen “Hakikat bilgisi” olarak da algılanabilir. Hem ifşa edilen ve hem de inşadan öte ibda edilen mevzular olarak! Bu tür mevzuların kreması mahiyetinde olduğunu düşündüğümüz mevzuların en has ve hususi olanı ise, bizzat “fikirle çizilmiş suret” olarak beliren İBDA Mimarı’nın hem fikrini veya zikrini ve hem de “şahsında tecelli eden mânâ”yı ele vermesi açısından dikkatlice değerlendirilmesi gereken bir mevzu hâlinde, meselâ Muhyiddin-i İbni Arabî Hazretleri’nin “Vahdet-i Vücud” ve İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin “Vahdet-i Şuud” sistemlerini ifade ve de ihata eden has ve hususi bir mânâ olarak görünen, “Her şey O’dur” hükmünün tashihi hâlinde, “Her şey O değil, O’ndandır” hükmünün tashihini “tashihin tashihi” de denilebilecek bir noktada, “Her şey O değil, O’ndandır; bu mânâda O’dur” hükmüne getirip bağlamış olmasıdır. Not: Bir yanda “Gordion düğümü”nü(8) kesen İskender’in kılıcı, diğer yanda ise “Düğümü çözen” Demokles’in kılıcı!(9) Yeni zaman ve mekânda karşı karşıya olduğumuz düğümü ne Demokles’in kılıcı çözebilir ve ne de İskender’in kılıcı kesebilir. Tam bir “kördüğüm”dür(10) karşı karşıya olduğumuz manzara! Bu “kördüğüm”ü kim çözebilir? Evet; tıpkı bir “Ben Kimim?” sorusu gibi bu “kördüğümü” Kim çözebilir! Kim’in hikayesini merak edenler, bütün fikriyatını “Ben Kimim?” istifhamı üzerine bina eden İBDA Mimarı’nın “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” fikriyatına müracaat edebilirler. Not: İBDA Mimarı’nın “Ben Kimim?” istifhamı, bana soracak olursanız en başta “Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm kendisinin Mehdî olduğunu bilmeyecek!” sözünü açık eden bir mânâdadır. İkinci olarak, İmam-ı Rabbanî Hazretleri tarafından Allah’ı tarif edilemezliği içerisinde tarif eden tarifi üzerinden “bütün varlığın sonsuz varlık olan Allah’a doğru bir akış hâlinde olduğunu” gösteren bir mânâdadır. Son olarak da, Modern Felsefenin geldiği son noktada Hegel tarafından örgüleştiren “tez, antitez ve sentez” önermesinin hakikatini gösteren bir mânâdadır. Ki bu önerme, Allah Resûlü’nden bir an olsun ayrı düşen Ashab’ın ulvi davranışını açık eden olarak, “iman tazeleme” mânâsını da mündemiçtir. Demişlerdir ki, bilimsel bilginin sağladığı imkânlar üzerinden Newton fiziğinin felsefî temellendirmesini yapan Kant, varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varlığı ve ruhun ölümsüzlüğü gibi mevzular üzerinden geleneksel metafiziğe büyük bir darbe indirmiştir. Aslında Kant, metafizikte Tanrı, ruh ve kâinat kavram veya mefhumlarının duyu-deney veya tecrübeye mevzu olmadığının felsefî temellendirmesi üzerinde yoğunlaştığından dolayı, sözkonusu mefhumları mevzu dışı bırakmıştır. Kant’a göre insanoğlunun metafiziğe “doğal bir eğilim”i vardır. Yani insanoğlunun elinde olmaksızın dünya ötesi âlemler hakkında bilgi edinme iştiyakı veya ihtiyacı duyar. Yani Tanrıyı, ruhun ölümsüzlüğünü ve hürriyeti tasavvur eder ve bunlar hakkında bilgisini ortaya koymak ister. Kant’a göre insanın bilme yetilerini oluşturan duyusallık ve anlama yetisi yalnızca deney alanı için kullanılabilir. Dolayısıyla da, fizik-ötesi âlemlerin (tecrübe edilemeyen nesneler veya eşya ve hadiseler dünyası) bilimi imkânsızdır. Kant’a göre aklın metafiziğin nesneleri olan ideleri üretmesi bilginin değil, ahlâkın mevzuudur. Yani insan, dünyadaki sonlu varoluşunu Tanrı, ruh ve hürriyet ideleri üzerinden güvence altına almak istemektedir. Nitekim Kant’a göre metafizik, insanın sonlu varoluşunun şuurundan ve bu varoluşu güvence altına almak istemesinden doğmuştur.(11)   Dipnotlar 1-Kant, Hume için, “Beni dogmatik uykumdan uyandıran filozof” ifadesini kullanmıştır. 2-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-yuruyen-el-182-h3357.html 3-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-yuruyen-el-182-h3357.html  4-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c. 3, İstanbul, 2004, sh. 157- 216.  5-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-mesih-el-dil-kalb-h4361.html 6-https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/31751 7-Kant‟a göre insan, biri duyusal diğeri akılla anlaşılabilir olan iki farklı boyutu bünyesinde barındırmaktadır. Fenomen ve numen alanı kendi içerisinde barındıran insan, arzu ve eğilimleriyle fenomenler dünyasına bağlı iken, onu diğer canlılardan ayıran aklıyla nedenselliğin ve zorunluluğun bulunduğu numen alana dâhil olur. Bu aynı zamanda insanın özgürlüğüdür. Numen alanın yasaları, düzenleyici fenomenler alanın yasalarının aksine kurucu yasalardır. Bilginin bütün kurucu şartlarını bir arada toplayan hipotetik (zorunlu olmayan) önermelerin geçerli olduğu fenomenler alanının aksine numen alan deneye sokulamayan kabullerin, imanın, ahlakın ve dogmanın alanıdır. Kant'ın felsefesinde numen alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaşılabilir dünyası olarak ortaya konulur. Akılla kavranabilir bu özgürlük dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan bağlantısının ne olduğu sorusu ise, Kant felsefesinde her iki dünyanın birbiriyle uyumlu olmasını sağlayan tanrısal düzen postulatıyla, ölümsüzlük postulatına götürür ki, bu postulatlar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır. Kant metafiziği akıl ve aklın çıkarımları ile metafizik alan arasındaki bağlantıları sağlama çabasındadır. Akıl, doğal olarak ruh, evren ve Tanrı hakkında çıkarımlarda bulunur. Fakat sonuç olarak Kant‟ın aklın metafiziğe ait bu kavramların ancak belli formlarla anlaşılabileceği, numen alanının ancak fenomenler dünyasına yansıdığı şekliyle bir anlam ifade edebileceği ve bu alanın ise tam olarak kavranmasının mümkün olamayacağı düşüncesine ulaştığını söyleyebiliriz. 8-“Gordion düğümü”, Büyük İskender'e atfedilen bir hikayedir. Genellikle, çözümü zor bir sorunun kaba kuvvetle halledilmesi anlamında metafor olarak kullanılır. Gordion'un düğümü, Frigya Kralı Midas’ın babası Gordios’un arabasının düğümü olarak bilinir. Gordios bu arabayı Zeus’a sunmuş, boyunduruğuna da çözümü bilinmeyen bir düğüm atmış olmasından mütevellid. Efsaneye göre bu düğümü çözebilen Asya’nın hakimi olacakmış. Büyük İskender Gordion’a geldiğinde bu arabayı göstermişler, kendisi de en iyi bildiği yöntemle çözmüş düğümü, kılıcıyla ikiye biçerek. 9-Romalı Çiçero'nun eserlerinde yer alan bir hikayedir Demokles'in kılıcı. M.Ö. 4. yüzyılda Akdeniz'de Sicilya adasında Sirakuza Krallığı vardır. Kral Dionysios'tur. Sarayda hem Dionysios'un yakın dostu hem de danışmanı olan Demokles de vardır. Demokles sürekli kral Dionysios'un rahat ve huzur içinde gösterişli bir hayat yaşadığını çevresine anlatır. Dionysios bu sözleri duyar ve bir gün Demokles'e tahta oturmanın mutluluğunu onun da tatmasını ister. Krallık tacını tahtını büyük bir tören düzenleyerek Demokles’e verir. Hizmetçilerinden de kendisine yapılan hizmetin aynısının yapılmasını ister. Demokles büyük bir keyif ve mutluluk içindeyken tahtının üstünde hemen başında yer alan kılıcın at kuyruğuna bağlı bir şekilde sallandığını fark eder ve korkmaya başlar. Ve krallık tahtının o kadar da rahat ve mutluluk verici olmadığını her an tehlike altında yaşandığını görür, anlar. Demokles'in kılıcı sözünün anlamı, dışarıdan göründüğü gibi makam ve mevkiler çok rahat değildir. Büyük görevlerin büyük sorumlulukları vardır ve her zaman ağır bir yükün altındadırlar. (https://www.ensonhaber.com/demoklesin-kilici-nedir.html) 10-Çözülmemek üzere yapılan, kesilmedikçe çözülemeyen ilmiksiz düğüm… İçinden çıkılması, bir çözüme ulaştırılması çok güç olan, çözümü hemen hemen olanaksız sor 11-https://www.insanokur.org/kant-felsefesinde-metafizik-ve-insan-dogasi/ Baran Dergisi 680. Sayı

Anti(!) Emperyalist İran

Batı kuyrukçusu şahı devirip halk ihtilaliyle kurulan ve adında İslâm ibaresi bulunan modern Şia-Pers devleti, zuhur ettiği 1979 yılından beri dünya Müslümanlarını Batı emperyalizmine ve Filistin’deki işgalci İsrail rejimine düşmanlık söylemiyle yanına çekmeye çalışmaktadır. Sürekli Amerika ve İsrail’le ha savaştı ha savaşacak görüntüsü içinde geçen 40 yıllık anti(!) emperyalist tiyatroda asıl sergilenen, büyük güçlerle iş birliği ve menfaat devşirme sanatında mahir İran emperyalizminin doğuşudur. İslâm öncesi devirlerde Doğu’ya siyasi önderlik edip Batıyla daima savaş halinde olan Pers milleti, önce İlhanlı Moğolları sonra da Safeviler eliyle Şiîleşerek İslâm ümmeti içinde fitne unsuru ve bulduğu her fırsatta Haçlı dünyasıyla iş birliği yapan hain sürüsüne dönüştü. Tarihi macerayı anlatmaya burada gerek yok, isteyen açar okur. Safevi İran’ın iyice gerileyip güçten düşmesiyle unutulan Şia davası, Humeyni’nin 1979’daki devrimiyle aniden yeniden doğdu. Bu defa mezhep davasını da aşan Pers emperyalizmine dönüştü. Tarihte ilk defa Pers milliyetçiliği davasını başlatan şair Firdevsi’nin heykellerini yıktırmayan Humeyni, şah tarafından sürgün edildiği Irak’ta Arapların keyiflenmemesi için şah aleyhinde tek kelime etmemiştir. Devrimle beraber Irak topraklarına saldıracağını açıkça beyan eden ve Irak’taki Şiîleri rejime isyan etmeye çağıran Humeyni, 1975 yılından beri yarı savaş halinde olan İran ve Irak arasında savaşın tam manasıyla alevlenmesini sağlamıştır. Şöyle ki, şah döneminde üstün İran ordusu Basra Körfezinde bazı bölgeleri gasp etmiş ve Irak buna cevap verememişti. Humeyni’nin devrimi kotarmasından sonra iki devletin de Sovyet blokuna yakın olmasından istifade etmek isteyen Saddam, Humeyni’den şahın gasp ettiği yerleri talep etti ama buna red cevabı aldığı gibi, devrim ihracı tehdidiyle karşılaşarak taarruza geçmeye mahkûm oldu. Savaşın başlarında İran’a üstünlük sağlayan Saddam’ın galip geleceği korkusuna kapılan İsrail’in “bu çılgın Arap’a karşı İran’a yardım edin, İran’ı yenerse bize saldıracak” diye Batı dünyasına alenen yaptığı çağrıya bütün dünya şahittir. Gerçekten de çocukluğundan beri kendisi gibi Tıkritli olan Selahaddin Eyyubi’yi örnek alan ve İsrail’le savaşma azminde olan Saddam, 1979 yılında Irak’ta devlet başkanı olduğunda İsrail ve dostları endişeye kapılmıştı. Siyonizm için adeta fedailik yaparcasına Saddam’ı kışkırtan İran, savaş boyunca Saddam’ın Amerikan ajanı olduğunu, İran devrimini boğmak için görevlendirildiğini iddia etti ve Pers siyasi dehasına yabancı olan Saddam’ı bu tuhaf görüntüye mahkûm etmeyi becerdi. Savaş boyunca İslâm davası ve endişesi taşıyan kesimlerde Şiî iticiliğini bu şekilde mazlumiyet örtüsüyle perdelemeyi başaran İran, ahmağı bol olan İslâmcı kesimden bol miktarda eleman da devşirmenin yolunu bulmuş oldu. Mezhep davası yerine Batı emperyalizmine ve İsrail’e karşı birlik olma iddiası, güya Batı kuklası Saddam’la mücadele sahnesinde sergilenirken, bu oyuna inanan ahmak sürüleri İran ordusunun nasıl olup da Irak ordusuyla yıllarca savaşı sürdürebildiğini hiç sorgulamadı. Bilindiği gibi şah zamanında İran ordusunun bütün silahları Amerikan silahıydı. Devrimle beraber bu silahlar Humeyni’nin emrine geçmiş oldu. Silah dediğimiz ise tüfek, tabanca değildir, uçak, tank, top, füze gibi, üretim teknolojisi Amerika ve İsrail’de bulunan ver her türlü yedek parçası ve cephanesi ancak bu ülkelerden temin edilebilen silahlardır. O tarihlerde Amerikan ambargosu altında olan İran, hemen birkaç ayda Rus yapımı uçak, tank, top, füze, vs. gibi önemli konvansiyonel silahları alsa bile, bu silahların adaptasyonu ve personelin eğitimi için yılların gerekeceğini herkes bilir. Zaten İran böyle bir şeye kalkışmadı ve üstün Amerikan silahlarıyla rahatça savaşını sürdürdü. 8 yıllık savaş boyunca o uçakların yedek parça ihtiyacının nasıl bir sürümle karşılanacağını varın siz hesab edin. Çok da gizleme ihtiyacı duymadan Amerika ve İsrail’den bu ihtiyacını karşıladı İran. O yıllarda Amerika’dan İran’a yapılan gizli silah satışının zaman zaman ortaya döküldüğünü ve bazen satışta aşırıya giden İsrail’in Amerika tarafından “bizim silahlarımızı bize sormadan İran’a satmayın” şeklinde nasıl uyarıldığını hatırlatırım. Öte yandan Sovyet silahlarıyla donanmış olan Irak ordusunun Amerika’dan hiç gizlemeden kimyasal silah almasından dolayı Saddam rahatlıkla Batı kuklası olarak damgalandı. Bilindiği gibi Saddam, Irak’ın kuzey bölgelerinde nükleer tesis inşa etmiş ve İsrail bu tesisin kurulmasını engellemeye çalışmıştı. Tamamen İsrail aleyhine inşa edilen Osirak Nükleer Üssü, İsrail’e dostluğunu göstermek isteyen İran ordusu tarafından hava taarruzuna uğrasa da bu saldırı başarılı olamadı. Üsse ait fotoğrafları Mossad’a veren anti(!) emperyalist İran sayesinde İsrail 1981 yılında ani bir operasyonla üssü havadan vurup yok etmeyi başardı.  İran-Irak savaşından sonra 90’lı yılar boyunca, Batıya meydan okuyan Saddam Hüseyin’e zerre destek vermeyen İran rejimi, Irak’taki Şiî nüfusunu da Irak devleti aleyhine kışkırttı. Buna karşılık olarak da Amerika Irak’ın güneyindeki Şiî nüfusun yaşadığı bölgelere uçuş yasağı getirerek anti(!) emperyalist İran sayesinde Amerika’ya değil Saddam’a havlayan köpeklerini korumaya aldı. Lübnan’daki Hizbullah örgütünün İsrail düşmanlığına ne diyeceksiniz diye sorulabilir. Bilindiği gibi Filistin direnişi, Marxsizmi mücadele aracı olarak kullanan Sünni Araplara dayanıyordu. Lübnan’da da Müslüman Kardeşler hareketi en önde gelen akımdı. Hafız Esed’in 1982 yılında Hama ve Hums şehirlerini yerle bir edip bu hareketin kalelerini yıkmasıyla Lübnan’daki Müslümanlar en ciddi desteğini kaybetmiş oldu. Bu vahşi katliamı alkışlayan Humeyni hemen aynı yıl Lübnan’daki Şiîlere Hizbullah örgütünü kurdurdu. Ve meydanı boş bulan İsrail işte o yıl göstere göstere Lübnan’ı işgal etti. Sonrasında Lübnan’da hakim olan Hizbullah’ın kararıyla Sünnilerin silah taşıması bile yasaklandı. Ama ne hikmetse İran, Hizbullah ve Şiîlik davası hep anti(!) emperyalist bilindi. Gerek Afganistan’ın ve gerekse Irak’ın işgali operasyonlarında, direnen Müslümanlara karşı Amerika’ya yardım eden İran, özellikle Irak’ta kurdurduğu Bedir Tugayları gibi fantastik isimler taşıyan münafık çeteleriyle Amerikan askerlerinin emrinde savaşarak, Müslüman kanı döküp Müslüman namusu kirletmekten geri kalmadı. Sonrasında Suriye iç savaşı hengamesinde şahitlik etmekte olduğumuz, İran’a sempati ve hayranlık duymakta çok ileri giden ahmaklara bile dillerini yutturacak derece hainlikte ileri giden İran’ın Amerika sayesinde nasıl tarihi Pers İmparatorluğu’nu canlandırmaya çalıştığını göremeyenin gözü kör değilse kalbi kördür. Ekim Devriminin lideri Lenin, I. Dünya Savaşında Alman sosyal demokratlarının Rus çarlığına karşı savaşı doğru bulup desteklemelerini protesto eder. Prensip olarak geri kabul edilen rejime karşı savaşmak onlara mantıklı gelmişti. Halbuki kendisi Almanya’ya karşı savaş sürerken çarlığı yıktı. Doğru siyaseti ta o demlerde inşa eden Lenin’in halefleri, Hitler İngilizlerle savaşırken Almanya ile anlaşmaktan çekinmemiş, Almanya anlaşmayı bozup Sovyetler’e saldırınca da önündeki düşmana karşı emperyalist ve kapitalist Amerika’yla el ele Almanya’yı ezmiş ve dünyayı paylaşmıştı. Herkes kendi emperyal davası peşinde olunca siyaseti de ona göre makul olur. Kendi emperyal davası adına dostunu ve düşmanını seçmesini çok iyi bilen İran da devrimden beri dünyanın güçlü devletleriyle menfaati kesiştiği sürece iş birliği yapmaktan çekinmeyerek bugünlere geldi. Devrim hengamesinden beri Ruslarla yakın ilişki içinde olan İran, Pers dehasını sergileyerek yakın düşmanları olan Saddam’ın ve Taliban rejiminin Amerika tarafından yok edilmesine alenen yardım etmekten çekinmedi ve boşalan sahalara sarkarak emperyal siyasetini yürüttü. Bir taraftan İsrail’e karşı sahte tehdidler savurup diğer taraftan İsrail’e gerçekten düşman olan rejimlerin ve teşkilatların ezilmesi operasyonlarında Amerika’ya yardım eden İran, adı konulmamış bir iş birliği ekseninde Horasan’dan Akdeniz’e kadar hakimiyet alanını yaymayı başardı. Öte yandan Batılı emperyalist ülkelerin İran’a nereye kadar izin verip nerede dur diyeceği, İran’ın heveslerinin nerede tükeneceği gerçeğiyle doğru orantılıdır. Global sermayenin Çin’e taşınması, Avrupa Birliği’ni terk eden İngiltere’nin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’ya bıraktığı eski hakimiyet bölgelerine geri dönmek için harekete geçmesi ve Amerika’nın buna vereceği cevap içinde İran’ın konumunun ne olacağı konuşulabilir. Yemen’i karıştıran İran’ın çizmeyi aşıp aşmadığı sorusu da bunların içindedir. Çin’e yatırım yapan global sermayenin kurmak istediği ağda yer tutan İran, bu ağda yer alan Rusya ve Çin’in yanında en zayıf halkadır. Amerika eğer küresel sermayeye karşı sabotaj yapacaksa, İran’ı hedef alması kaçınılmaz olabilir. O zaman İran fillerin savaşında ezilme riski altında demektir. Büyük güçlerin çatışmasının ortasında kalma riskini dışarda bırakarak devam edelim. Bugüne kadar kendi adına şahane siyasetiyle iyi giden İran’ın Müslüman denizi ortasında yeni bir Pers İmparatorluğu yahut Fatımi halifeliği beklentisi, Şiîliğin ve İran halkının bunu kaldıracak kudrete sahip olmaması ve en çok da Osmanlı mirasçısı Türkiye’nin geri dönüş çabasıyla toslaşmaya mahkum olmasından dolayı sakattır. Türkiye’yi dışarda iyi siyasetle bağımsızlaştırmaya ve güçler dengesinde yer sahibi kılmaya çalışan başkan Erdoğan, İran nazarında yakın rakip olarak en büyük tehdiddir. İran sokaklarına gider gezerseniz İran’daki Erdoğan nefretine de bizzat şahit olursunuz. Emperyalist boyunduruktan kurtulmaya çalışan Türkiye’nin emperyal siyaset izlemekten başka yolu olmadığı açıktır. Sınırlarını korumak için sınır dışına çıkan ve büyük devletler arasındaki ihtilaflardan faydalanarak sağlam adımlar atan Türkiye, artık bu yoldan geri dönemez. Diğer taraftan, Müslümanları öldürürken ciddi kayıplara uğramış olan İran’ın henüz gerçekleşmemiş imparatorluk hayaline kendini çok yakın hissettiği bu demlerde pişman olup geri çekilmesini beklemek de safdillik olur. Bu durumda İslâm coğrafyasının tam ortasında bölgesel iki gücün yani İran ve Türkiye’nin hakimiyet mücadelesi yahut paylaşım anlaşması yapmasından daha makul sonuç beklenemez. “Su akarken testini doldur” demişler. Hadiselerin sürekli hız kazandığı bu demlerde Amerika’nın İran’a vurarak İran halkıyla rejimini bilerek kenetlenmeye sevk ettiği veya eli kanlı Amerika’nın yeni bir zulüm sayfası açtığı gibi iddiaları dillendirerek zaman harcamak kimseye bir şey kazandırmaz. Herkes olup bitenlere bu gözle bakmalı ve hesabını ona göre yapmalıdır. Baran Dergisi 679. Sayı

Geyik Hikâyesi

Amerika’daki ünlü Yellowstone Parkı, 1872 yılında kurulmuş ve yaklaşık dokuz bin km2’lik alanı kapsayan devasa bir araziye sahiptir. Park kurulduktan sonra insanlar için daha güvenli olacağı düşüncesiyle yırtıcı hayvanlar avlanarak yok ediliyor ya da bölgeden uzaklaştırılıyor. Gel zaman git zaman cennet gibi bir doğaya sahip olan park çöle dönüyor, bitki ve hayvan çeşitliliği yok olma seviyesine geliyor. Bu duruma çözüm arayan bilim adamları 1995 yılında parka 14 kurt salıyor. Kurtların gelişiyle geyikler parkın başka bölgelerine kaçmaya başlıyor. Geyiklerin uzaklaşmasıyla önce kavak ve söğüt ağaçlar büyümeye, ardından diğer bitki ve çalılıkların artışıyla daha çok yemiş ve böcek oluşmaya başlıyor. Bu çeşitlilik birçok kuş ve diğer hayvan türlerinin de parka geri dönmesine sebep oluyor. Daha önce parkta yok olan kunduzlar da geri geliyor. Kunduzların yaptığı barajlar su samuru, misk sıçanı ve çeşitli sürüngenlerin ilgi odağı oluyor. Kurtlar geyiklerin yanı sıra çakalları da öldürdüğü için fare ve tavşan nüfusunun artışına sebep oluyor. Bu da kızıl tilki, sansar, porsuk, baykuş ve kel kartal gibi hayvanların sayısının artmasıyla sonuçlanıyor. Bölgedeki bitki örtüsünün artışıyla erozyon azalıyor, su kanalları genişliyor ve daha çok su havuzcukları oluşuyor. Böylece nehir sakinleşiyor, bölgeden hızla akıp giderken ne var ne yok götürmek yerine bölgeyi daha çok besler hale geliyor. Av-Avcı dengesinin sağlanmasıyla park fiziksel olarak da değişime uğruyor. Cennet geri dönüyor. Dünya üzerindeki hâkim gücün para ve sahnede gördüğümüz her hareketin para sahipleri tarafından tertip edilmiş oyun olduğu günümüz dünyasında, parası olanı “oynatan”, parası olmayanı “oynayan” olarak tasvir edebiliriz. Güç eşittir para, denkleminin yanlış olduğu bütün insanlık tarafından kabul görse de pratikte geçerliliğini zor yoluyla sürdüren bir denklemdir. Paranın hâkim ideolojisini de liberalizm olarak tanımlarsak: Geyikler bolca ot yiyip, gülsün, oynasın diye kurtları oyundan çıkaran liberalizmin, bugün içinden çıkamadığı buhranın sebebi ve çıkış yolu Yellowstone hikâyesinde saklı. “Sosyal Darwinizm fikrini ortaya atan İngiliz filozof Herbert Spencer, 1884 yılında yayınladığı The Man Versus the State başlıklı çalışmasında, devletin minimal rol oynayıp birey özgürlüklerinin azami bir seviyede olması tezini savunmuştur. Düşünürün aşırı bireyci tutumu, yoksulların koşullarını düzeltmek adına, örneğin sosyal yardım, zorunlu eğitim, fabrika koşullarının iyileştirilmesi gibi önerilen her türlü reforma karşı çıkmasına yol açmıştır. Bu yaklaşımın arkasındaki sebep şüphesiz Sosyal Darwinist düşüncedir. Bu düşünceye göre, yoksullar, zayıf, basiretsiz, tembel ve yeteneksiz oldukları için hayat karşısında yenik düşmeye mahkûmdur. Bu bizatihi doğanın kanunudur.” Bu fikri fazlasıyla benimseyen batı, uzun süre açıkça bu fikri desteklemiş, sonucu faşizme uzanan uygulamaları her fırsatta hayata geçirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda bu azgınlığın ceremesini kendileri de çekince fikri terk eder görünmüşlerdir. Oysa dünya üzerinde yaşanan eşitsizlikleri ve zulmü besleyen hala bu fikirdir ve batı bunu asla terk etmemiştir. Bu fikri desteklemez görünmelerine rağmen hala kendi aralarında gizliden, kendileri dışında kalana açıktan aynı fikrin türevleri ile muamele etmektedirler. Kendi aralarındaki mutabakat ile kurtları alandan çıkarıp geyiklerin güvenliğini sağlamak akıllıca gibi görünse de, beslenmesi gereken geyik sayısının artışı ile büyük bir çıkmazın içerisine girdiler. Geyikler bir yandan çoğalmış, diğer yandan iyice semirerek hantallaşmış yedikçe daha çok yeme isteğiyle kudurmuş bir ruh haliyle her yere saldırmaktadırlar. Batının tatmini imkânsız duyguları ve içinde bulunduğu çıkmaz, bizde ve bizim gibi ülkelerde semirmiş geyiklere özenmemizle aynı hastalığın bizlere de bulaşmasına yol açtı. Başta Çin ve Hindistan gibi ülkelerin kadim kültürlerini terk edip aynı otlaktan pay almaya kalkmaları otlakların çölleşme sürecini hızlandırmışken, bizim aynı otlakta ot arama gayretlerimizi anlayan beri gelsin. Her şeyden önce biz KURDUZ, GEYİK değil. Ot bulsak ne olacak? Bünyemize fayda vermez. Anca bir kenarda uyuşuk uyuşuk yatıp rüyada geyik avladığımızı görecek kadar enerji verir. Bir Kanal İstanbul değil kırk tane yapsak doymaz bu geyikler. Biz İslam sancağını taşımakla görevlendirilmiş bir milletiz. Dünya bizim geyikleri ürkütüp hakkı gasp edilen tüm canlıların ve kendi hakkımızı almamızı bekliyor. Dünya ilahi adalete muhtaç! Kâfir istese de istemese de İlahi olana teslim olmaya muhtaç! Mesele para olsa, batının kendisi çıkmaza girmez. Mesele İlahi olana teslim olup kurtların, kurt olduğunu idrak ederek vazifesini yapmasında! Mesele, kurtların omzuna yüklenmiş yükün ot yemekle taşınamayacağını anlamasında. Ne dedi Kumandan; “Şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu yüklenmeye zorluyor.” Yeter artık anlayın bunu. Baran Dergisi 679. Sayı

Homeland, Kasım Süleymani ve Şii Hilâli

Sekiz sezondur yayınlanan ve önümüzdeki günlerde final yapması beklenen “Homeland” isimli Amerikan yapımı bir dizi var. Ana teması yurtiçi ve yurtdışında yaptıkları operasyonlarla birlikte Amerikan istihbarat elemanlarının kahramanlıkları... Maksat ise dünyanın neresinde ve hangi millete mensup olursa olsun, insanları, bu kahramanlıkları anlatmak suretiyle ABD’nin ne kadar büyük bir güç olduğuna, dünyanın barışı için ne büyük çabalar sarf ettiğine inandırmak. Zira bir arkadaşın bu diziyi seyrederken “Bir ara CIA’nın yaptığı operasyonda başarılı olmasını istediğimi fark ettim.” demesi, bunda ne kadar başarılı olduklarının da bir ifadesiydi.  *** Geçtiğimiz Cuma günü, İran’ın kamu diplomasisinde önemli bir yere sahip olan Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD tarafından düzenlenen bir operasyon neticesinde öldürüldüğü haberi ajanslara düştü. Haberlerde Süleymani’nin, Bağdat’ta Haşdi Şabi Komutanı Ebu Mehdi el Mühendis ile birlikte öldürüldüğü belirtildi. Süleymani suikastinin mevzu bahis Amerikan dizisini hatırıma getirme sebebi, dizinin 3. sezonunda, İran Devrim Muhafızları komutanının bir suikast ile öldürülüp, çeşitli komplolarla yuları ele alınmış birinin Amerikan menfaatlerine hizmet maksadıyla onun yerine getirilmesiydi. Elbette Süleymani operasyonunun arkasında böyle bir plân olduğunu imâ etmiyorum; fakat bunu iddia eden makul teoriler veya komplo-teorileri de ortaya atılmaya başlandı, daha da atılacaktır. Lakin, böyle komplike plânlar yapıp bunu icra edebilen bir akıl ve güç var olsa idi, dünya bu derece kaotik bir yer mi yoksa o aklın-gücün hegemonyasında bir yer mi olurdu diye sormadan da edemiyor insan. Tarafların ABD ve İran olduğunu görünce bir mizansen olabilir mi diye düşünmeden de... İran Düşerse Türkiye Düşmez! Kudüs Gücü Komutanı’nın öldürülmesinin ardından tüm dünya ABD-İran arasındaki gerginliğin nereye evrileceğini tartışırken, Türkiye’nin bu tartışmanın dışında kalması düşünülemezdi. Kimilerinin şuuraltındaki İrancılık hortladı. Bundan 15-20 yıl önce “Tür-ki-ye İ-ran Ol-ma-ya-cak” diye slogan atanlar da dönemin İrancıları ile birlik olup İran güzellemesi yapar ve Müslüman katili Süleymani’ye şehit derken; “Nasıl dinsizin hakkından imansız gelir ise imansızın hakkından da dinsiz gelir.” diyen Müslüman Anadolu halkını da Amerikancılık ile itham etmekten geri durmadılar. Şuurları “Bir şey o değil ise budur.” gibi genellemeler üzerine bina edilmiş olduğu ve hiçbir zaman kendileri olamayıp ömürleri birilerine “yancılık” yapmakla geçtiği için hadiseye böyle yaklaşmaları, “ne o, ne de bu” diyen Müslümanları anlamamaları son derece normal. Müslümanların karşısında duracağım diye Şii İran ve Süleymani güzellemesi yapanların yanında “İran düşerse Türkiye düşer”cilerin piyasaya çıkması da fazla sürmedi. Cevabını peşinen verelim: İran düşerse Türkiye düşmez! Bilakis, İran rejiminin alacağı her yara Türkiye’nin fayda devşireceği bir iklimin doğmasına vesile teşkil eder. Küfrün bir anlamı da “örtme ve gizleme”dir. Ehl-i Sünnet’in itidal yolu olma vasfına mukabil ifrat ve tefrit buudlarını temsil eden Şia ve Vehhabilik hakikati örten konumundadır. Bu iki sapkın inancın hamileri Suudi Arabistan ve İran ise birbirleriyle olan kavgaları bir yana, Ehl-i Sünnet düşmanlığı müşterek paydasında buluşurlar. Dolayısıyla sahte İslâm’ın temsilcisi olan bu iki devletin göreceği zarar, Türkiye’nin İslâm dünyasındaki ağırlığını artıracaktır. Bunu söylerken İran’ın ABD tarafından işgal edilmesi gerektiğini imâ etmiyoruz; İran rejiminin ortadan kalkması ve ülkede yeni bir rejim kurulması gerektiğini söylüyoruz. Hatta İran’ın ABD’ye yapacağı her türlü misillemeyi de sonuna kadar destekliyoruz. ABD ve İran’ın yanında bir de Suudi Arabistan bu denkleme dahil edilirse Türkiye’nin önü daha da açılır ve Türkiye, Müslümanların etrafında kenetleneceği tek devlet olarak öne çıkar.  Türkiye’nin bölgede attığı her adımın karşısına dikilen ilk devletlerin Suudi Arabistan ve İran olduğu Suriye, Irak, Mısır, Filistin, Libya ve daha nice alanda sağlaması yapılmış bir gerçekliktir. Mevzumuzu dağıtmadan çeşitli meseleleri ele alarak söylediklerimizi tahkim edelim. “Biz Arap Değiliz!”  İnsanlar bazı şeyleri açıktan söyleyemediğinden farklı mimik veya kelimelerle onu ima ederler. Mesela, bugün Türkiye’de “Biz Arap değiliz” veya “Yallah Arabistan’a” gibi ifadelerin zihinlerdeki karşılığı İslam düşmanlığına tekabül etmektedir. Buna mukabil düşüncelerini milliyetçilik temeline oturttukları iddiasındadırlar. Herkes için olmasa bile bu ifadeleri kullananların ekserisi için durum böyle. İşte Farslıların Şiiliği tercih edişi de aynı psikolojiye bağlı bir sebebe dayanıyor.  Fars milletinin Şiiliği benimsemesi dinî ve akidevî olmaktan ziyade siyasî bir tercihtir. Hz. Ömer döneminde yapılan Kadisiye (636), Celûla (637) ve Nihavend (642) savaşlarının ardından yenilgiye uğrayan Sasanî İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Fars coğrafyasında Müslümanların hâkimiyet dönemi başlamıştır. Millî şuuru yüksek olan Fars toplumu, bu savaşların tesirini üzerinden hiçbir zaman atamamış ve Araplara karşı olan tepkileri sebebiyle İslâmiyet’i kabul etmeleri kolay olmamıştır. Emevî hanedanı döneminde de muhalif bir tavır takınmışlardır. Hicrî birinci yüzyıl civarında ortaya çıkıp önce Irak coğrafyasında konumlanan ardından da Fars coğrafyasına intikal eden Şiilik, Ehl-i Sünnet omurgaya karşı muhaliflik paydasında Farslılarla buluşmuş ve bu topraklarda daha rahat bir şekilde yayılma imkânı yakalamıştır. Farslıların Şiiliği kabul edip benimsemesi noktasında, başka sebepler de sayabiliriz. Bunların başında Şiilik ile Fars kültür ve inancını harmanlayan İranlıların, mezheplerinin kökenini Hz. Peygamber’e bağlamak suretiyle meşruiyet kazanma imkânına sahip olması gelebilir. Hilâfet meselesinde Hz. Ali’nin ilk destekçilerinden olan Hz. Selman (Farisî), bu açıdan önemli bir isimdir. Fars milletine mensup olan Hz. Selman, Hz. Peygamber tarafından “Selman Ehli Beyt’imdendir” şeklinde taltif edilmiştir. Şiilerin, mezhebin kökenini Hz. Peygamber’e dayandırmak için önem atfettiği sahabîlerden olan Hz. Selman’ın Fars milletine mensup olması, Farslılar ile Şia arasındaki müşterek zeminin bir ayağını oluşturur. Öte yandan, bazı müellifler, Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin'in eşi Şehribanu Sultan’ın Sasanî hanedanı Yezdigird'in kızı olduğunu söyler. Bu sebeple Farslılar Hz. Hüseyin'in soyunu Aryan ırkının devamı olarak görmüştür. Bu da Farslıların İslâm'ın merkezindeki Ehl-i Sünnet gövdenin içerisinde kalmayıp Şiîliğe yönelmesinde gözden kaçırılmaması gereken önemli bir etkendir. Öte yandan Farslılar ile Şiiler arasındaki ilişkinin hem Farslılara, hem Şiilere bir takım getirileri olmuştur. Şiiler karmaşık öğretilerini Fars kültürü ile harmanlayarak Farslılar arasında gelişip yayılma imkânı bulurken, Farslılar da Arap kültürüne karşı Şiiliği benimseyerek Fars kültürünü koruma imkânına kavuşmuştur. Kim Mezhepçi? Türkiye’de genel bir hastalıktır; İran’a karşı iki kelâm edeni “Mezhepçilik yapma!” diye paylamaya kalkarlar. Bunu söyleyenler, İran Anayasası’nın 12. maddesinde “İran’ın resmi dini, İslâm ve On İki İmamcı Caferiliktir. Bu ilke sonsuza dek değiştirilemez.” yazdığından ve dolayısıyla İran’ın mezhepçi bir devlet olduğundan hiç bahsetmezler. Dolayısıyla Fars-Arap mücadelesinin tarihî arka planı sebebiyle, Farsî devlet kimliğiyle Orta Doğu’ya nüfuz edemeyecek olan İran’ın dış politikada dini emperyal şekilde bir yayılma unsuru olarak kullandığını da göremezler. İran bir din-ü devlet değil, “dini kullanan bir devlettir.” Bu bakımdan da “mezhepçi” tanımı üzerine çok yakışmaktadır. Bu hususta bir misal verelim; Orta Doğu’da Şii kimliğini kullanan İran’ın, Dağlık Karabağ meselesinde nüfusunun büyük çoğunluğu Şii olan Azerbaycan yerine Ermenistan’ı desteklemesi... Çünkü İran’da hatırı sayılır bir Azerî nüfus vardır ve güçlü bir Azerbaycan İran’ın iç işlerinde işine gelmez. Bu sebeple Şii Azerbaycan’a karşı “kâfir” Ermenistan’ı desteklemekten imtina etmezler. Rejim İhracı, Şii Yayılmacılığı ve Şii Hilâli İran’ın bölgesel dış politikasının merkezindeki kavram “devrim-rejim ihracı”dır. Devrim-rejim ihracı stratejisinin temelinde Şii yayılmacılığı fikri yatar. Şiiliği diğer ülkelerde yaymak suretiyle bölge halklarının İran’ı otorite olarak kabul etmesini sağlayıp İran’ın nüfuz alanını genişletmek maksadı taşıyan bu politika, İran’a savunma hattını kendi sınırları dışında kurma imkânı tanımıştır. Ayrıca bu politika İran devletine dikkatleri dış politikaya yönelterek içeride millî birliği sağlayıp problemler doğmasını engelleme noktasında da katkı sağlamaktadır. İran, Şii jeopolitiğini, devrim ihracı politikası ve Şii yayılmacılığı ilkesi çerçevesinde kendi çıkarları doğrultusunda kullanırken bunu sağlayacak iki ehemmiyetli müessese inşa etmiştir. Bunlar Kum Medreseleri ve Devrim Muhafızları’dır. İran, Kum Medreselerinde verdiği din eğitimini yumuşak güç unsuru olarak kullanırken Devrim Muhafızları üzerinden askeri gücünü hissettirir. Şii jeopolitiği üzerindeki ülkelerde Devrim Muhafızları’nı aktif bir şekilde kullanarak Şii gruplar ile bir patronaj ilişkisi geliştirmiştir. Kasım Süleymani de bu noktada devreye girmektedir. Kudüs Gücü’nü, Devrim Muhafızları’nın dış operasyonlar birimi olarak nitelendirebiliriz. Bu birimin komutanı olan Kasım Süleymani, on yıllardır İran için devşirilen milisleri askerî olarak eğiten, konsolide eden ve hedeflerini belirleyen kişidir; özetle İran dış politikasının iki ayağından birisidir. Yemen’de Husilerin Kudüs gücü, dolayısıyla da İran ile ilişkisini bilmeyen yok. Irak’ta Haşdi Şabî’nin Müslümanların cesetlerini parçalayıp iç organlarını boşalttığını ve yediğini, diri diri yaktığını gösteren videolar kinimizi diri tutmak adına hâlâ hatırımızda. Suriye’de bulunan yaklaşık 15 milis grubun Kasım Süleymani tarafından koordine ve organize bir hale getirilip Müslümanların üzerine salınması neticesinde yapılan katliamlar da ortada...  Süleymani’nin ehemmiyetini anlamak açısından şunu da paylaşalım: İran 2015’e kadar Rusya’nın Suriye savaşına müdahil olmasını istemezken 2015’in yaz aylarında rejimin düşme tehlikesi yaşaması üzerine Rusya’nın savaşa müdahale etmesine razı olmuştur. Reuters’in 6 Haziran 2015 tarihli haberine göre; İran lideri Hamaney’in Putin’i arayıp rejimin düşeceğini söylemesi üzerine Putin’in “Müdahalede bulunacağız Kasım Süleymani’yi Moskova’ya gönder.” dediği iddia edilmiş, Rusya-İran-Esad konsorsiyumunun operasyonunu tasarlayan kişinin Süleymani olduğu söylenmiştir. Hülasası Suriye’de Türkiye’nin menfaatlerinin önünü kesen adam Süleymani’dir; bunun da ötesinde bu adam elinden Müslümanların kanı sızan azılı bir katildir.  Türkiye uzun zaman boyunca güney sınırlarında oluşturulmak istenen Kürt koridorunu parçalama gayesiyle hareket ederken, İran’ın Şii yayılmacılığı politikasıyla oluşturduğu “Şii hilâli/ekseni”nin dış kavisinin Türkiye’nin güneyini kuşatmış vaziyette olduğunu hatırlatalım. Batı için Şii hilâli projesinin işlerliği Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ı rayına soktuktan sonra ortadan kalktı ve bunun parçalanması için düğmeye basıldı. ABD’nin Süleymani suikasti Şii hilâlinin parçalanmasının nişanesi ve bir dönemin sonudur. Eğer öyle olmasa idi bu ekseni parçalama işi Türkiye’ye düşecekti. Dolayısıyla Şii hilâlinin muhafazası için çalışan bir katil, hatta bu projenin en önemli figürlerinden birisi olmak vasfını haiz bir düşman öldürülmüşken Amerika’ya karşı olmak adına İran yandaşlığı yapmak en hafif tabirle şuursuzluktur. Tıpkı İran karşıtlığı yapmak adına Amerikancılığa düşmek gibi... İran’ın ABD ve İsrail Düşmanlığı İran rejimin kuruluşundan itibaren dayanak noktalarının başında ABD ve İsrail karşıtlığı gelmektedir. Bu politikadan vazgeçilmesi meşruiyet zemininin zedelenmesi anlamına gelir, ki bu da zaten reform taleplerinin hızlı bir şekilde yükselerek zaman zaman kitlesel protestolara dönüştüğü ülkede rejimin yara almasına sebep olacaktır. Dolayısıyla İran, ABD ve İsrail karşıtlığı politikasından vazgeçmemekle birlikte zaman zaman ABD ile ilişkilerini yumuşatma seçeneğini tercih etmektedir. Kuruluşunda Batı bloku tarafından desteklenip desteklenmediği yönünde tartışmaların hep diri kaldığı İran rejimi, tüm bu sebeplerden ötürü ABD ve İsrail ile olan ilişkilerini kapalı bir şekilde yürütmeye çalışmıştır. Kurulduğu ilk anda ABD ile rehine krizi yaşamış olan İran, İsrail ile ilişkilerini devrim sonrasında kesmiş ve İsrailli diplomatları sınır dışı etmiştir. Bunun yanı sıra FKÖ ile yakın ilişkiler geliştirmiş, Yaser Arafat İran’ı ziyaret eden ilk önemli isimlerden biri olmuştur. İran’ın Filistin davasını sahiplenmesi, İslâm dünyasındaki kabul edilirliğini de artıran bir unsur olmuştur. (Türkiye’deki İslâmcıların uzaktan uzaktan Kudüs sloganları atması da bundan kaynaklıdır.) İran’ın ABD ve İsrail ile bazı konularda işbirliği yaptığı da zaman zaman gün yüzüne çıkmıştır. Bu duruma örnek olarak 1986 senesinde yaşanan ve literatüre “İrangate skandalı” olarak geçen, ABD ve İsrail’in İran’a dolaylı yoldan silah satışı hadisesi gösterilebilir. Makyavel “Hükümdar” isimli eserinde, “Romalılar, koloniler kurdu, fazla güçlenmesine meydan vermeden zayıfları tuttular, büyükleri ise alçalttılar.” der. Batı’nın ve hususiyetle ABD’nin Sünnî dünyanın içindeki azınlık olan İran’a yaklaşımı da bu şekildedir. Şii İran’ın Sünnîlere karşı hâkimiyeti ele geçiremeyecek kadar güçlendirilmesi ve bu sayede İslâm coğrafyası içerisinden küresel bir gücün ortaya çıkmasının engellenmesi, bilhassa Türkiye’ye karşı İran’ın yedekte tutulması ve Türkiye’nin doğal hinterlandı olan Orta Doğu coğrafyasına açılamaması amaçlanmıştır. Nitekim İran’ın en büyük düşmanlarından Taliban’ın Afganistan’da ABD tarafından iktidardan indirilmesi ve yine İran’ın en büyük düşmanı olan Saddam Hüseyin’in de ABD eliyle devrilerek Irak’ın İran’a altın tepside sunulması, İran’ın güçlenmesine ve bugünlerine gelmesine misaldir. Süleymani’nin ABD tarafından bir suikast neticesinde öldürülmesi, ABD’nin beslediği ve büyüttüğü İran’a “buraya kadar” mesajı olarak okunabilir ve İran’ın dış politikasında yeri doldurulması zor bir figürün ortadan kalktığı söylenebilir; fakat bu operasyonun kendi kendine bırakılsa dağılması kaçınılmaz olan İran rejimini içeride kurtaran bir yönü olduğunu da unutmamak lâzım gelir. Son Söz Bir küresel (ABD), bir de bölgesel (İran) emperyalistin yaşadığı münakaşadan doğan gerilimin ortasındayız. “Tarafımız ne şu, ne de bu. Sadece İslâm!” Dolayısıyla İran’ın ABD’ye, ABD’nin ise İran’a vereceği zarar bizim işimize gelir. Belli noktalarda İran’ı, belli noktalarda ise ABD’yi politik olarak desteklemekte de bir beis yoktur; ama neticesinde İslâm coğrafyasının başta ABD olmak üzere tüm emperyalistlerden arındırılması gerekmektedir. Yazımızı, “Homeland”da Müslüman bir “terörist”i canlandıran Ebu Nazir karakteri tarafından esir aldığı CIA ajanı Carry Mathison’a söylenen sözlerle bitirelim: “Hayal bile edemiyorsun değil mi? Senden daha büyük ve daha önemli bir şeye inanmayı? Savaştayız ve ben bir askerim. Karınla ve çocuğunla akşam yemeğine oturduğunu hayal et. Sanki kızgın bir tanrı tarafından fırlatılmış gibi insansız uçakların bombaları bir anda her şeyi yok ediyorlar. Şimdi terörist kim? Bu nesil ve sonraki nesil acı çekip ölmeli. Biz buna hazırlandık. Siz hazır mısınız? Emeklilik plânlarınız, organik meyveleriniz, plaj evleriniz ve spor kulüplerinizle hazır mısınız? Azminiz, sabrınız, inancınız var mı? Bizim var. Bizi bombalayabilir, aç bırakabilir, mukaddes topraklarımızı işgal edebilirsiniz; ama inancımızı asla alamazsınız. Biz Allah’ı kalbimizde, ruhumuzda taşırız ve bizim için ölmek ona kavuşmak demektir. Bir, iki, hatta üç yüzyıl dahi sürebilir bu mücadele; ama sonunda kökünüzü kazıyacağız!” Gavur, olayı iyi anlamış… Baran Dergisi 678. Sayı  

Suriye Üzerinden Dünyayı Okumak

Doksanlı yılların başındayız. Üstad Necip Fazıl’ın “O ve Ben” isimli muhteşem eserini okumuş, Allah dostlarıyla olmayı ve onların sohbetlerinde bulunmayı bir sevdalı edasıyla arzu etmiştim. Rabbim bu duamı kabul etti. Hacı Bayram Camii’nin yanında mekânı bulunan Doktor Emin Acar’la tanıştım. Bayramî meşrepli bir Allah dostu olan Dr. Emin Acar DPT’de çalışmış, MSP milletvekili olmuş; ancak rahmetli Erbakan’ın CHP ile koalisyon kurmasına karşı gelerek partiden istifa etmiş, güzeller güzeli bir insandı. Bütün gayreti ve ideali gençlerin okumaları, devletin bir kademesine yerleşmeleri, vatana ve millete hayırlı insanlar olmalarıydı... Devletin başında Müslümanlar olmalıydı. Kapısına gelenlerin hiçbirine kimse tarafından “Gel Emin Acar’a bağlan.” denmiyordu. Herkese kapısı açık, herkesin dertleriyle hemhâl olunan bir ortam vardı... Emin Acar, gençlerle konuşmaya bayılıyor ve onların yüksek lisans yapmaları gerektiğini söylüyordu. Ne zaman Ankara’nın kasvetli havası üzerimize sinse, ne zaman nefsimizin oyuncağı olup insanlıktan uzaklaşsak hemen hocamızın kapısına gider ve ruhumuzu arındırma bahtiyarlığına ererdik. Devlette çalışan insanların 63 yaşından önce emekli olmalarına karşı geliyor, emekli olanların da hayatlarında arzuladıkları hedeflere ulaşamadıklarını sık sık dile getiriyordu. Ona göre Varlığın Tacı, Kâinatın Efendisi’nin, Hz. Hatice Annemiz ile evlendiği yaş, aklın kemale erdiği yaştı… Efendimiz’e Peygamberlik Makamı’nın verildiği 40 yaşı ise ruhun kemale erdiği yaştı. Peygamberimiz altmış üç yaşında vefat etmişse, son nefesine kadar İslâm davası için çırpınmışsa, Müslüman olan herkes bu güzide hayatı kendine örnek almalıydı. Hülasa Resûlü Ekrem’in, Gaye İnsan’ın hayat boyu yaşadığı her çizgiye hikmet gözüyle bakılmalı idi… Mesela Emin Acar Hoca bir gün birisine yaşını sormuş, aldığı cevap “Yetmiş bir!” olmuştu. Buna karşılık, “Hiç yetmiş bir olur mu? Sen sekiz yaşındasın.” demiş, tebessüm etmişti… Peygamber Efendimiz’in vefat ettiği yaştan sonraki seneleri hediye sayardı… Gelelim Irak’a Doksanlı yılların başı… Saddam Hüseyin, Kuveyt’e girmiş ve bütün dünya ayağa kalkmıştı. Herkesin dikkati Ortadoğu’da idi. Saddam Hüseyin Kuveyt’ten çıkacaktı, çoğu gazeteci ve akıldaneler tarafından öyle deniliyordu. Akıl onu gerektiriyordu. Hocamız savaşın çıkacağını ısrarla söylüyordu, daha önce de Rusya dağılmadan evvel “Rusya’nın dağılacağını” söylemişti. Hocamızın yanı başında Ramuz’ül e-Hadis isimli kitab vardı. Bu hadis kitabındaki ahir zamanla alâkalı hadislere bakarak, duygu ve görüşlerini pekiştiriyor, anlatıyordu.  Bir zaman sonra hocanın da ifade ettiği gibi savaş çıkmış ve hadiseler zinciri savaş zemininde devam etmişti. O zamanki başbakana, Turgut Özal’a gönderdiği mektubu zaman zaman dile getirirdi. Turgut Özal, o zaman Amerika ile birlikte hareket edip bir koyup üç alma telaşında, savaşa girme derdindeydi. Hocamız mektubunda büyük devletlerle aynı yatağa girilmemesi gerektiğini söylemiş ve başbakanı uzun zamana dayanan tanışıklığına istinaden uyarmıştı. Allah şu veya bu vesile ile Irak topraklarına girmekten ordumuzu uzak tutmuştu. Yoksa ne acı olurdu emperyalizmin baş gücü ile İslâm diyarının topraklarında kan dökmek... İmam-ı Azâm Efendimiz’in kabrinin bulunduğu, binlerce ezanın okunduğu şehirleri bombalamak…  Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ne demişti? “Saddam Hüseyin emperyalizmin tekerine çomak sokmuştur!” Gençlerin fitneden korunması için evlenmelerini sık sık tembihleyen Hoca Emin Acar “Evlenin de size ‘evli ya’ desinler!” diye mizahî bir eda ile konuşurdu. Hocamızın mekânında kimlere tanık olmadım ki… Oktay Sinanoğlu henüz hiçbir kitabı çıkmamışken, Muhsin Başkan parti kurmadan evvel, nice akademisyen ve hocalar… Emin Hoca, “III. Dünya Savaşı Suriye’den çıkacak.” derdi. Nihayet hoca vefat etmeden evvel Lazkiye’de yapılan bir açıklamadan yola çıkarak III. Dünya Savaşı’nın başladığını söylemişti. Bu savaşın sonucunda çok kan akacağını, her taraftan binlerce askerin katılacağını da ifade etmişti. Galip gelen tarafın Müslümanlar olacağını söylemişti… Son demlerinde Amerika’nın “Tavrı ne olur?” diye sual edince oldukça mülayim hocam, öfkeyle “Amerika’ya ne oluyor? Allah var Allah!” diye korkuya gerek olmadığını dile getirmişti. Savaşın 7-8 yıl sürebileceğini de ima etmişti. Şimdi o sürecin içindeyiz. Emekleri ve yaptıkları için Allah hocamdan razı olsun.        Her Şey İfşa Oldu İslâm’a zarar veren tehlikeli üç cenahı sayalım: Kâfir, münafık ve ahmak... Bunlar içinde en az zararlısı kâfirdir. Niye? Çünkü, zâhirî olarak senden olmadığını bilirsin ve ona göre tedbirini alırsın, karşındadır… En zararlıları senden gözüken ahmaktır, senin mânâ dilini bozar, düşmana karşı gücünü azaltır. Şahsında yüce davanın seviyesini indirir. Münafık ise senden gözükür, seni arkandan vurmaya çalışır. Suriye olayı öyle bir anahtar ki herkesi ifşa etti. Allah dostlarının hakikatleri ayan beyan ortaya serildi. Antiemperyalist ve halkçı geçinen Marksist örgütlerin İslâm düşmanı oldukları bir kez daha ortaya çıktı. Kapitalist dünyanın sömürücüleriyle işbirliğine gitmekten kaçınmadıklarına şahit olduk. Batı tandanslı birbirine zıt gibi gözüken görüşlerin, İslâm söz konusu olunca yekvücut oldukları gözüktü... Başta A. Öcalan olmak üzere Mihraç Ural gibi hak ve halk düşmanı tiplerin besleyicisi Nusayrilerin neler yaptığını gördük! Ve bu zalimleri besleyen sözde antiemperyalist hareketler; hareketinizin yüzüne tüküreyim!  Anadolu’nun has evlatları, her gün öyle hâdiselere şahitlik ediyorlar… Bir girdaba kapılmış gibiyiz… Evet, Üstad Necip Fazıl tarih muhasebesini yaparken madem bayrak burada düştü, her yer altüst oldu, bayrak burada kalkarsa her şey düzelecek, demiş. Şimdi bu tesbitin gerçekleştiği şartların hasrı içindeyiz. Batı değerlerini üstümüze akıtan, kendi mirasını yok sayanların düzeni yıkılıyor… Müslüman Anadolu’nun hafızası geri geliyor… Anadolu kokulu askerler bir yerlere gelmeye başladı… Fetih duası dillerde, insanımızın zaferleri geliyor. “Ordu, milleti terbiye eder!” değil; “Ordu-millet el ele!” anlayışı ile hareket ediliyor. Bu da ulusalcıları korkutuyor. Her gün sosyal medyadan kudurduklarına şahitlik ediyoruz. Birbirlerini görseler boğmaları gereken bazı güruhlar, İslâm düşmanlığında birleşiyor… O yüzden şaşmayın CHP ve HDP işbirliğine. Biri Kürt’ün, diğeri ise Türk’ün İslâm’la yoğrulmuş mayasına zehir katıyor... Her ikisi de mânâ planında aynı! Her ikisi de hak ve halk düşmanı! Türkü ve Kürdü İslâm’dan uzaklaştıran fırkalar. Yahudi Sebatayistlerin partisi ne demişti: “Suriye’de çözüm olmalı!” Neymiş? “Suriye Millî Ordusu kaldırılsın, Esed’le görüşülsün.” Bunu kim demişti, biliyoruz değil mi? Ne muazzam bir çözüm…  Allah nurunu tamamlayacak, kafirler istese de istemese de! Ok yaydan zaten çıkmıştı! Bütün hainler ifşa oluyor. Anadolu’da Ehl-i Sünnet merkezli hareket aheste aheste yapılanıyor. Takiyyeciliği şiar edinmiş, Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ebubekir (r.a.) efendilerimize lanetler yağdıran, ağıza alınmayacak şeyleri söyleyen Şiî sapıkların sonu yaklaşıyor! İngiliz desteğiyle kurulup, Osmanlı Devleti’ni arkadan hançerleyen Vahhabilerin de içyüzü ortaya çıktı! Batı’nın piyonları sizi! Petrole tapan mahlûklar!..  Binlerce kilometre uzaktan gelmiş katil kâfirlerin karşısında Doğu halkının iradesi yekvücut olacaktır. “Ümmet kardeşliği”nde bir olacak Türk’ün, Kürt’ün ve Arap’ın iradesi… Bu iradeye komuta edecek şey de Müslüman Anadolu olacaktır. Bayrak buradan düştü, buradan kalkıyor! Bayrak kalktığı vakit, “Yeni dünya düzeni işte buradan kuruldu!” diyeceğiz. Bu düzende “Size demokrasi getiriyoruz!” diye insanlar kandırılmayacak, mazlumların başlarına bombalar atılmayacak, çoluk-çocuk ve analar katledilmeyecek. İnsanlar yerini yurdunu bilecek, devletlerin hazinesi birkaç şirket tarafından sömürülmeyecek, silah tüccarları ve uyuşturucu baronları hâkim olamayacak, kadınlar seks objesi olmayacak, evlatlarımız ise teknoloji esiri olmaktan kurtulacak… Her şey yerli yerine oturacak; Allah’ın izniyle! Sınırlar Yıkıldı, Hafıza Tazelendi Suriye ile sınırlar yıkıldı, hafızamız tazelendi. Suriye bizim 450 yıl boyunca eyaletimizdi! Meğer Suriyeli insanların gözleri hep bugünleri ararmış. Suriye’de Arap, Kürt, Türk aynı maviliklere dalar, aynı kıbleye dönerdi… Suriye insanı bize sığındı günahı-sevabıyla bu günlere gelindi. Bize düşen kurtarıcılık yapmaktı, onu da yapmaya çalışıyoruz Allah’ın izniyle. Bundan sonra ise her mazlumu kendi yurdunda ve ocağında huzura erdirmemiz lâzımdır. Suriye ile sınırlar yıkıldı, hafızalar tazelendi. Tazelenen bu hafıza, “Artık yurtta sulh, cihanda sulh teranesi seni kandırmasın!” diyor. “Sınırlarının dışına taşmalısın, yüz yıl öncesinde sana giydirilen bu deli gömleğini söküp atmalısın.” ihtarını yapıyor. “Arz-ı Mevud” davasını güdenler pençelerini atacaklar sana, yaşama hakkını tanımayacaklar, işte onlardan evvel şunu aklımıza kazımalıyız: Suriye bizimdir, Ürdün bizimdir, Irak ve Arabistan bizimdir; velhasıl bütün buralar ümmetindir. Allah ve Resûl aşkıyla yananlar Mekke’ye dönüp, aynı secdeye gidip, aynı duayı terennüm edenler ümmettir! Suriye çözüldüğü zaman, adım adım Doğu Türkistan ve diğer İslâm beldelerinin de problemleri çözülecektir...  Nusayrilik Hataylı bir arkadaşım var, aynı kurumda çalışıyoruz… Okuyan, araştıran birisi… Batıkent’te oturuyor. Batıkent “Cem evleri”nin bulunduğu Alevî kökenli vatandaşların bol olduğu bir yer. Cem evlerinde ise birtakım ritüeller yapılıyor biliyorsunuz… Bahsedeceğim hadise 28 Şubat sürecinde vuku buluyor. O zamanlar arkadaşı kendilerinden zannedip oldukça rahat konuşuyorlar. “Suriye’de olduğu gibi burada da iktidar gücü bizim elimizde olabilir.” gibisinden birtakım ifadeler kullanıyorlar. Millet olarak en büyük zaaflarımızdan biri, tarihî hafızamıza gereken ehemmiyeti göstermemek. Alevî vatandaşlarımızda şöyle bir durum var; başlarına gelen her hâdiseyi birlik ve beraberlik duygusuyla her an diri tutarlar. Kendilerine karşı yapılan haksızlıkların hesabını sorarlar. Doğrusu, bu hâlleri takdir edilmesi gereken bir hâl. Keşke biz de Alevî vatandaşlarımızın bu hasletlerinden bir nebze pay kapabilseydik. Ayrıca Alevî vatandaşlarımız birçok hâdisede kendilerini mazlum rolünde, karşı tarafı da “Yezid’in dölleri” olarak göstermekte oldukça mahirdirler. Evet, 28 Şubat dönemi. Müslümanlara yapılan baskı ve şiddet arttıkça artmakta. Çevik Bir ekibi “demokrasiye balans ayarı” verirken binlerce başörtülü evladımız okullardan atılmakta, Yeni Asya’nın lideri Süleyman Demirel onlara Arabistan yollarını göstermekte… Eften-püften sebeplerle aydınlar tutuklanmakta, partiler kapanmakta, yargıda çöreklenmiş çağdaş- lâik zihniyet ile Kemalist perdeli Fettoş ve bağlıları Müslümanlara nefes aldırmamakta… O dönemde rahmetli Salih Mirzabeyoğlu gibi “Müslümanlar dik durun karşınızda leşler var!” tesbitini yapan bir mütefekkir, Hasan Celal Güzel gibi, “İmam hatipler kapatılamaz halkın kurumlarıdır!” diyen bir bürokrat ve Muhsin Yazıcıoğlu gibi “Namlusunu millete döndüren tanka selam durmam!” diyen bir başkan vardı… Anadolu’nun has insanları haricinde, hakikati dillendiren çok az sayıda zât dik durdu. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun da Muhsin Yazıcıoğlu’nun da dik duruşlarının mükâfatı şehadet oldu. Bu şehidlerin yüzü suyu hürmetine Fettoş ifşa oldu… Peki yine dikkat kesilin, Muhsin Yazıcıoğlu o yıllarda ne demişti: “Burası İran da olmaz, Arabistan da!” Şimdi Cem Evinde söylenen laf ile bu ifadeyi yan yana getirin… Ne kadar mânidar. Emperyalistlerin ve Yahudilerin istediği şey Türkiye’yi Suriye gibi yapmak değil miydi? Suriye’de Nusayriler neyse ülkemizdeki Alevîler o değil mi? Her ikisi de özde aynı. Hesapta azınlık iktidara gelecek, İslâmî her şeyin içi kirletilecek, yüz binlerce Müslüman sudan bahanelerle tutuklanacaktı. Çok şükür Allah ilahî tuzağını kurdu ve mazlumlara kıydırtmadı... Suriye’de iktidarı ellerinde tutan yüzbinlerce insanın ölmesine, milyonlarca insanın evinden barkından olmasına, Müslüman beldelerin virane olmasına kim göz yumdu?     Nusayrilik, Bâtınî ve Alevî öğretilerine dayalı olan kendine özgü bir çizgidir. Lübnan, Suriye ve Türkiye’nin güneyinde; Adana, Mersin ve özellikle de Hatay’da yaşamakta olan Nusayriler, diğer etnik gruplara göre daha kapalı ve daha gizli bir cemaat örgütlenmesine sahiptir. Hz. Ali’nin “tanrılaştırılması”, Hızır inancı ve türbe inancının güçlülüğü, tecelli ve tenasüh, tevil ve takiyyeciliğin bol olduğu yer. Hıristiyan bayram ve törenlerinden etkilenme ve amcalık geleneği, Nusayriliğin en belirgin özellikleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Nusayrilerde amcalık geleneği vardır. Kadınların hiçbir dinî sorumluluğu ve zorunluluğu yoktur. Çünkü kadın yabancı bir erkekle yaşayacağı için sırları ifşa edebilir. Amcalık geleneğinde, aday olan genç erkeğe dinî bilgiler aktarılır. Dıştaki “amca” babanın gerçek kardeşi olan amcayla aynı derecede yakın kabul edilir. Amcalar aracılığıyla genç erkeklere Nusayri inancının temel kuralları, “kutsal kişiler”in isimleri, namaz ve duaları, toplumsal gelenek ve görenekleri “gizli tutulmak” şartıyla aktarılmaktadır. Gizli bilgiyi açıklayanlar, toplumdan dışlanarak cezalandırılır. Törenvarî uygulamaların da yer aldığı bu öğrenimi başarı ile tamamlayan bireyler, şeyhlerin şecere defterine kaydedilirler ve böylece yola girmiş kabul edilir. Genç birey, kendisine bu bilgiyi öğreten kişiyi “amca”, onun çocuklarını da kardeşleri olarak görür. Eskiden amcalık eğitimi almayan erkeğe kız verilmezdi. Bu, ilkokul sonrasında 14-15 yaşlarında, erkek çocuklar için zorunlu kılınan bir uygulamadır. Amcalık geleneğinde Nusayri gençlere öğretilen sure ve namaz sonrası okunacak dualardan misalleri verelim: “Birinci sure”: “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla başlarım. Ecleh velayetinde olan, felaha ermiştir. Ben de bir kul olduğumu söyleyerek başlıyorum. Ben de, mevlam Ali bin Ebu Talib, arınmışlar emirinin sevgisine ilk icabet eden olarak başladım. Ona tevekkül ettim, ona ölürüm, onunla mübarek oldum. Kendisi benim ve tüm alemlerin Rabbidir. Kendisi benim Rabbim ve yüce arşın Rabbidir!” İkincisi, “Sücut (secde) suresi”: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.  Sücut Allah içindir. Kulluk edilen yüce Rab içindir. Allah gökyüzünün ve yeryüzünün nurudur. Allah yücedir, büyüktür. ‘Bab’ (kapı) için ona yöneldim. İsmi için secde ettim. Gerçekte Ali olan mânâya kulluk edip secde ettim. Fani yüzüm, diri, ebedî ve daim olan mevlam Ali’nin yüzüne yönelik olarak secde ettim. Ey Ali! Ey büyük! Ey en büyükten daha büyük! Ey güneşi ve değişken ayı yaratan! Ey Ali! Ey Ali, izzet senindir! Ey Ali, birlik sana aittir! Ey Ali, mülk senindir! Ey Ali kulluk sana aittir! Ey Ali, sücut sanadır! Ey Ali, sen kulluk edilen Rabbimizsin! Ey Ali yücelik sana aittir! Ey Ali, rahmet sendendir!”   Nusayrilerin “arınma duası”: “Ateşin ve ateşin ehlinden sen bizi koru. Lanet olsun Ebu Bekir’e, Osman’a, Ömer’e, Muaviye’ye, Yezid’e, Halid bin Velid’e, Amr bin As’a, Harun Reşid’e , Yavuz Sultan Selim’e ve bütün şirk koşanlara… Kemikle et nasıl ayrılırsa, bizi de onlardan ve onların torunlarından öyle ayır.”  Baran Dergisi 678. Sayı