Yazarlar
Tüm Yazarlar
Sosyal Bir Patlamanın Eşiğindeyiz

Sandıkta seçiyor, meclis çoğunluğu yetmediğinde referandumla destekliyor, anayasayı değiştiriyor, yargı darbesini kaale almıyor, 15 Temmuz’da askerî darbe girişimini bertaraf ediyor, TL’nin değerini korumak için cebinden zarar ediyor, Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını evinin penceresinden dışarı uzattığı namlularıyla tescilleyip resmîleştiriyor ama kendisini bir türlü iktidar olmuş, muktedir hissedemiyor. Millî iradeden bahsediyoruz, hani şu yeri geldiğinde mangalda kül bırakmayan konuşmalara meze edilen millî iradeden, Üstad Necib Fazıl’ın “öz yurdunda garibsin, öz vatanında parya” dediği iradeden.  Türkiye’de cereyan eden hadiseler karşısında siyasîlerin büründüğü mahkûm tavırdan kaynaklanan hayal kırıklığı, çaresizlik ve istikbâl endişesinin millî irade diye ifade edilen ve milletimizin kahir ekseriyetini meydana getiren Müslüman Anadolu İnsanı’nda biriktirdiği öfke ve nefret duygusunun nerede, ne zaman ve nasıl tezahür edeceği şimdilik bir muamma. Ferdî planda böyle bir psikoloji ve içtimâî planda bu şekilde bir sosyoloji ile Türkiye bugüne kadar tanışmamıştı. Sandıkta, cebhede, ekonomide ve saire bedeli her ne olursa olsun ödeyen ve her zaman kazanan; fakat iş iktidara geldiğinde ne hikmetse bir türlü muktedir olamayan büyük bir kitle bu. Bu arada beklenen tezahürün nerede, ne zaman ve ne şekilde olacağının “muamma” kelimesiyle tanımlanması, ifâde güçlüğünün klişelere sarılarak aşılmasından ziyade hakikatin ta kendisi olmasından kaynaklanıyor.  Provokasyon Meselesi 10 Kasım münasebetiyle saatler 9:05’i gösterdiğinde, bizim inancımızda ve kültürümüzde yeri olmayan, “saygı duruşu”na duran kalabalıklara, “bu cadde çıkmaz sokak” diyen bir kızcağız, sanki bu ülkenin devletini yıkmış, dilini değiştirmiş, dinine dil uzatmış, milleti kılık kıyafetinden dolayı asmış, tarih şuurunun ırzına geçmiş gibi bir muameleye maruz kalıyor. Polislerin apar topar gözaltına aldığı bu kızcağız, çıkartıldığı nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderiliyor. Türkiye’de iktidarı yalamaktan nemalananlardan bir kesim bu hadiseyi provokasyon demek suretiyle geçiştirmeye ve üstünü örtmeye çalışırken, diğer bir kesim de yeniden bir 28 Şubat geliyormuş, Erdoğan’ı düşürmek için Türkiye kutuplaştırılmaya çalışıyormuş gibi argümanlarla aynı şekilde konunun üstünü örtmek için seferber olmuş vaziyette.  Kimsenin şahsiyeti ve haysiyeti olmadığı, kimsenin kırmızı çizgilerinin olmadığı, kimsenin namusu ve şerefinin olmadığı, kısacası kimsenin mukaddesatı olmayan yerlerde cereyan eden her hadise provokasyon tanımlaması altında değerlendirilebilir. Bu doğru. Yukarıdaki sıfatları yakışıklı bulanlar kendilerine uygun olanları seçsin beğensin giyinsin.  Kutuplaşma - “Mustafa Kemâl Paşam, ne istersen iste benden, / İstersen ayıralım dinle devlet işlerini, / İstersen asalım bütün hoca ve müridleri, / İstersen kapatalım bütün İmam Hatipleri”... (10 Kasım’da yapılan tezahürat) - “Kim şimdi mağdur? Biz. O zaman bunun da bir hesap günü gelecek. Şimdi mağdur biziz. Biz de sizi mağdur edeceğiz elbette. Elbette bugün gelecek.” (Mine Kırıkkanat) - “Ezan Türkçe okunsun ben anlayayım. Kur'an okunsun. Benim dilim her tarafta konuşulsun.” (CHP Milletvekili Öztürk Yılmaz) - Sosyal medyada ise bu sayfalarda anılması uygun olmayan tonla muhteva… Bunların 15 Temmuz’dan sonra hiç sesleri solukları çıkmıyordu. Bırakın kafalarını uzatmayı, dilleri lâl olmuştu. Aradan daha üç sene bile geçmemişken, kim üzerine düşeni lâyıkıyla yerine getirmedi de bunlar yeniden muktedir pozları kesmeye başladılar? Daha geçtiğimiz aylarda yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri için türlü tezgâhlar planlamışlardı da namlulardan çıkan kurşunların vızıltısından sonra bırak sokağa çıkmayı ekranların karşısına çıkmadılar, twit bile atamadılar da kim kendisine verilen bu desteğin hakkını ver(e)mediği için bunlar bugün kendilerinde bu cüreti bulabiliyorlar?  Bu toprakların hakiki sahiblerinin sırf Allah’a inanıyor, O’na ibadet ediyor diye darağaçlarında sallandırıldığı bir ülkede, kutuplaşmadan bahsetmek abestir. Elbette ki nur ile kir ayrı ayrı akacak. Mesele kimin kime yer gösterdiği meselesidir ve açık konuşmakta fayda var; kimse benim evime gelip de bana yer göstermeye cüret edemez!  Bu ülkede dava adamı görünümlü mamacı teyze adamlar olmasa, onların muvazacı zihniyetleri olmasa, bir oy fazlası için Atatürkçüleri bile yalamaktan tiksinmeyecek kadar midesiz olmasalar, üç kuruşluk çıkarları her türlü mukaddesatın önüne geçmese, bu süflî düzenden nemalandıkları için muhafazakâr kılığında düzen gardiyanlığı yapmasalar kimse bu toprakların aslî sahiblerine yer göstermek cüretini kendisinde bulamaz. Kırar dizini, oturur kıçının üstüne yahut oturtmasını bilirler.  Erdoğan’ın Günah Keçisi: İsmet İnönü Türkiye’deki bütün kötülüklerin anası Kemalizm’dir. Bu topraklardan türeyen ne kadar hain, ajan, hırsız, arsız, riyakâr, sapkın, dinsiz, mezhebsiz, namussuz, manyak varsa bu zihniyetin hakim olduğu rejimin ortak mahsulüdür. Bu zihniyeti rejimleştiren ise Erdoğan’ın her fırsatta dediği gibi İsmet İnönü değil, Mustafa Kemal Atatürk’tür. İsmet İnönü, garibim, kanunları değiştirmekle vazifelendirilmiş olan milletvekillerinin 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu kaldırmaya, sırf nemaları kesilir, düzenleri bozulur, konforları kaçar kaygısıyla bir tarafları yemediği için seçilmiş günah keçisidir.  Bakın, dergimizin orta sayfasında bir tarih cetveli var. Bu cetvele bakıldığında görüleceği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde Müslümanlara husumetle çıkartılmış kanun ve düzenlemelerin büyük bir çoğunluğu 1938’den öncedir. Kimse kimseye maval okumasın. Bunun yanı sıra, dergimizin arka kapağında Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin veciz bir dille tablolaştırdığı üzere, bahse konu olan kişi küfür soyunun alelade bir mensubu da değil, kâfirlik müessesesi hiyerarşisinin tepesinde kendisine Nemrut, Firavun çapında yer bulmuş bir Allah ve Resûlü düşmanıdır.  Eşcinsel Hâkim Edirne’de hakikati söylediği için tutuklanan kızcağızı ziyarete giden Av. Hamza Uçan’ın dergimize vermiş olduğu beyanatta, tutuklama kararını veren hâkim hakkında “eşcinsellik” suçlamasıyla soruşturma açıldığından bahsettiğini gördük.  Bize kalırsa, bu hâkim hakkındaki soruşturma derhâl kapatılmalıdır. Çünkü lâik, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin adalet müessesesinde görev almaya böyle bir “cinsel tercih” engel olamaz! Üç Ali’ler divanından bugüne dek bu mahkemelerden çıkan kararların arkasında böyle bir zihniyetin olduğundan zaten hiç şübhe etmedik. Garip olan, bütün bu pisliğe rağmen hala düzgün insanların adalet müessesesi içinde kendilerine yer bulabilmesidir.  Sosyal Patlama Eşiği Millet ile devlet arasındaki kan uyuşmazlığı giderilmediği gibi, bünye de artık bu uyuşmazlığı tolere edemeyecek hâle geldi. Senelerdir seçim kazandırdıkları siyasî partiye, referandumlarla yapılan anayasal değişikliklere, yönetim sisteminin değişmesine rağmen vatandaş kendisini iktidar olmuş hissedemiyor ve hâlen kendisine yer gösterilen konumunda bulunuyorsa, bunun içtimâî bir patlamaya vesile olması kaçınılmazdır. Bir diğer taraftan, belki kimse farkında değil; fakat paranın ve satın alınabilir hazların idealize edildiği bir toplum düzeninde, gelir dağılımındaki eşitsizlik makasının her geçen gün açılması ve kendisine hiçbir mukaddesat aşılanmamış bir gençliğin kendisine idealize edilen para peşinde her şeyi mübah gören bir anlayış ile hareket ediyor olmasının neticeleriyle de henüz yüzleşmiş değiliz. Gençliğin, kendisine ideal olarak işaret edildiği üzere hakkından fazlasına göz diktiği bir ülkede, uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık, talan ve rüşvet gibi kolay para kapılarının ardına kadar açılması ve bütün bir ülkeyi ifsad etmesi yahut bunun çatışmasının yaşanması mukadderdir. Bir diğer tarafta ise demokrasi isimli müphem bir düzende girdiği her seçimi kaybettiği hâlde muktedir olmayı sürdürenler. Böyle bir düzende bırakın kutuplaşmayı, çatışma kaçınılmazdır ve böylesi bir çatışmadan muzaffer olarak çıkacak olan da şimdiden bellidir.  İslâm Âlemine Böyle Mi Liderlik Edilecek? Türkiye’de genç bir kız, sanki namaza gelmiş gibi derin bir huşu ve vecd içinde Atatürk’ün büstü önünde, adını koyalım, ibadet edenlere “bu cadde çıkmaz sokak” diye telkinde bulunduğu için terörist muamelesi görüyor ve tutuklanıyorsa, bu ülkenin İslâm âleminin geri kalanına verebilecek hiçbir şeyi yok demektir.  Diğer taraftan, varlık sebebi ceberrut Kemalistlere karşı Müslümanların sesi olmak olan ve bu sebeble gariban Müslümanların çoluk çocuğunun rızkından kesip verdiği paralarla kurulan gazeteler, bugün iktidarı yalamak karşılığında önlerine atılan yağlı kemik uğruna üç maymunu oynuyor, içeride cereyan eden menfî hadiselerin üzerine gitmek yerine “provokasyon” diye yaftalayıp, köpekler gibi önlerindeki kemikleri yalamaya devam ediyor ve  Türkiye’yi de bu pejmürde hâliyle sanki İslâm âlemi için bir kurtarıcıymış gibi lanse etmekten utanmıyor ve hakikatten suratına sigara dumanı üflenmiş bir kedi gibi köşe bucak kaçıyorlarsa, bu meselenin konvansiyonel yöntemlerle çözüme kavuşturulamayacağı da açıktır. Bunların Hepsinin Tanrısı Atatürk’tür Ilımlı Müslüman olmaz! Dinler arası diyalog olmadığı gibi putperestle de diyalog olmaz. Küfre rıza, küfürdür. Burada olsa olsa nemalandığı düzenin muhafızı, muhafazakârı olur. Kimse kusura bakmasın, zahirden konuşuyoruz madem, öyleyse “sek” Kemalistlerle beraber bunların tamamının tanrısı olsa olsa Atatürk’tür. Muamma İktidarda olduğunu düşündüğü hâlde muktedir olamayan bir çoğunluk ve iktidarda olmadığı hâlde kendisini muktedir addeden bir azınlık. Siyasîler, kendilerine gösterilen teveccühün hakkını vermekten kaçmaya devam eder ve sırf bir oy uğruna (ki bu kafayla oy toplayamaz bilâkis oy kaybederler) kendi eliyle yaptığı büste kendi tapan tiplerin bu toprakların aslî sahiblerine yer göstermeye kalkmasına seyirci kalmayı sürdürürlerse, bugün için muamma olan ancak Müslüman Anadolu İnsanı’nda birike birike taşma raddesine gelen öfke ve nefret duygusunun nerede, ne zaman ve nasıl tezahür edeceğini sanıyorum ki göreceğiz.  *** 5816 sayılı kanun bir an evvel kaldırılsın ve bu kanuna muhalefet dolayısıyla tutuklu olanlar derhâl serbest bırakılsın. Şu saatten sonra bu millet Anadolu’da irticanın ve gericiliğin bir kez daha hortlatılmasına asla müsaade etmeyecektir. Meşruiyet dairesinin içinde kalmak isteyenler önden buyursun. Şu saatten sonra ya bu millete ve devletin misyonuna layık olacaksınız, ya da siyaset çöplüğünde yerinizi alacaksınız. Baran Dergisi 618. Sayı  

İtikadda İmamımız Mâtürîdî Hazretleri

Ehl-i Sünnel ve’l Cemaat âleminin itikadda iki imamı vardır; İmam Mâtürîdî ve İmam Eş’arî. Amelde ise dört hak mezhep vardır: Hanefî, Şâfî, Hanbelî ve Mâlikî. Türkler Hanefî ve Mâtürîdî’dir. Sünnete vurgu yaptığı için bu ismi alan ve İslâm’ın Doğru Yol-Kurtuluş Yolunu temsil eden Ehl-i Sünnet’in dışında kalanlara ise topluca Ehl-i Bid’at denir. Vehhabilik-Selefilik, Yeni Selefilik, Reformistlik, Mutezîlilik, Fetöcülük, Yeni Din Hareketleri vs. Ehl-i Bid’at olarak zikredilebilir. İslâm’ın itikadî ve amelî ölçülerinde kıyamete kadar bir değişiklik düşünülemeyeceği için Kur’an ve Sünnet’e göre ölçüleri billurlaştıran Hak mezhepler üzerinde bir tartışma çıkarmak abesle iştigal olur. Yani Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok. İtikadî ve amelî ölçüler çerçevelenmiştir, yeni din ve mezhep aramaya gerek yoktur. Yenilik ancak çağın gerektirdiği yeni meselelere tefekkür, ilim ve teknik boyutundan yeni çözümler getirmekle olur ki, bu da mutlak mânâda müctehidlerin değil, mütefekkir ve âlimlerin işidir. Mütefekkir ve âlimler de çağın meselelerine karşı inşacı olarak, mevzuunda cehd (ictihad) gösterirler. Ancak her çeğda yapılacak olan fikrî, ilmî ve irfanî çabanın yeni bir mezhep kurmasına, itikadî ve amelî ölçüleri değiştirmesine gerek yoktur. Öyle olsa idi her çağda mezheplerin değişmesi gerekir idi. Yapılacak ve doldurulacak bir çok alan varken, Müslümanların inanç ve itikad sistemine saldırmak olsa olsa din yıkıcılığı olur ki, bu projelerin çoğu dışarıdan desteklidir. Vehhabilik ve reformistlik hareketinin arkasında İngilizlerin olması gibi. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin organize ettiği Ümraniye Belediyesi’nin desteklediği “Uluslararası İmam Mâtürîdî ve Tevilatü’l Kur’an Sempozyumu” 2-3 Kasım 2018 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşti. Baran Dergisi olarak takip ettik. Maalesef bazı konuşmacılar büyük imamı sadece akliyeci gibi takdim etti, onu da reforma tâbi tuttu. Bazı sunumlar ise zayıf olmuş. İyi konuşmacılara da rastladık ve onlara da satırlarımızda yer verdik. Şu noktanın altını çizmek zorundayız: Yapılan faaliyetlerin ismine “İslâm, Kur’an, iman ve din büyükleri” dense de, açılışlarda Kur’an okunsa da iman, ihlas, sahih itikad ve ehliyet olmazsa hayırlı neticeler çıkmaz. Tıpkı, “Kur’an’da bazı ayetler değişmeli” diyen ve hadislere değer vermeyen “İmansız Müslümanlar”ın geçenlerde, “İman Sempozyumu” düzenlemesinde olduğu gibi. Anlaşılan kuru akılcıların davalarına imanı, imanlılardan fazla veya şöyle de diyebiliriz: Ak Parti iktidarından aldığı ihalelerle palazlanan bir zenginin (Aziz Torun) hadsiz hesapsız para akıttığı KURAMER gibi kuruluşlar eliyle milletin itikadını bozan bu projeler sık sık uygulamaya sokulmaktadır. Anlaşılan para aşkı, iman aşkını boğmak üzeredir, hem de “din, iman” diyerek bunu yapmaktalar. Milletin değerlerine bağlı olmaktan bahseden Ak Parti içindeki bazı itikadı bulanıkların ve de Diyanet ve İlahiyat teşkilatındaki bir hizibin, halktan uzak ve hiç bir tabanı olmayan Ehl-i Sünnet ve tasavvuf düşmanı bazı projeler içinde olması ve tepkiler üzerine de geri adım atmasını müşahede etmekteyiz. Herkesin bildiği şu bedaheti belirtelim ki, iman akılla olmaz. İman gönülle olur ve akıl da buna iştirak eder. Kafası karışıkların ve aklı bir türlü şeriatın inceliklerine basmayanların (hikmet ve tasavvuftan nasibi olmayanların) kafalarındaki şüpheleri veremli kadın psikolojisi gibi etrafa yaymakla uğraşmaları da acıklı bir durum. Velilerin hayatından ve zahir-batın uyumundan ders alamadıkları gibi, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu gibi isimleri de okumayan (veya okuyup anlamayan), Muhammed Esed gibi tarihselci sapkınları seven bu ekibin, yeni Fetö projeleri gibi ortaya çıkmasını, bozulmamış dinde reform ve yeniliğe kalkışmasını selim akıl ve bediî his taşıyan hiçbir Müslüman kabul edemez. Mezhep imamlarına nafile saldırmasınlar, edepsizlik ve çapsızlık yapmasınlar! Biz, din büyüklerini, bize İslâm’ın yolunu gösterdikleri için severiz ve takip ederiz. Vasıta ve vesilenin dinde yeri vardır. Aslı gösteren vasıta olmadan hakikate ulaşılamaz. Asıldan önce gelen usül şartı idrak edilmelidir. Peygamberler bile vasıtadır, ancak onlar mutlak vasıtadır. “Kendi aklımla dini bulacağım, mezheplere gerek yok” dendiği an, ulemaya gerek kalmamış demektir. “Mealci” ve “kaynakçı” da denilen böyle aklın devamı ise “Peygambere gerek yok!” sapkınlığıdır. Mezhep imamları ise mutlak müctehid ve ana kaynağa en yakın kişiler olduklarından mümtaz yerleri vardır. Kur’an ve Sünnet’in ışığı ile birlikte ilhamını, imanını, ilmini bizlere sunan geçmiş ulemaya saygı ve onların yolunu bugün de sürdürmek gerekir. Kendi devrimizin sorunları için geçmişe dil uzatmaya gerek yoktur. Kur’an ve Sünnet’e yapmak istedikleri “tarihe gömme” uygulamasını mezhep kurucusu imamlara da yapmak istiyorlar. Veya mezhep imamlarına yapmak istediklerini Sünnet’e ve oradan da Kur’an’a uygulayacaklar, diyebiliriz.  Meselenin özünü ve sağlam usülünü, sohbet ettiğim kelamcı Prof. Dr. İlyas Çelebi şöyle özetliyor: “Mezhepler bizim altın gibi değerimizdir. Onların değerini bilmemiz lazım. Bugün güncelleme yapılacaksa, ona tarih içindeki imamlar da bir şey demiyor, çerçevesini muhafaza ederek yeni ihtiyaçlara cevap mahiyetinde yeni kurallar koyabilirsiniz. Temel mantık bu olmalı.” İmam Mâtürîdî kimdir, dinde yeri nedir, kısaca verelim: “Mâtürîdî (853?-944) Ehl-i Sünnet’in itikadda iki büyük imamından biri (öbürü Eşarî’dir), Mâtürîdî mezhebinin kurucusu. Sistematik Sünnî Kelâmı’nın kurucusu da sayılır. Fıkıhta Hanefî mezhebine bağlıdır. Eşarîlik daha çok Şafiî ve Malikîler arasında, Mâtürîdîlik ise Hanefîler arasında yayılmıştır. İslâm akidesini sistemleştirmek için gerek İslâm dışı gerek İslâm içi (Mutezile, Hariciye, Batıniyye) dalalet fırkalarına karşı ciddi bir mücadele vermiştir. “Musahhihu Akâid-il Müslimin, İmâm-ül Mütekellimin, İmâm-ü Ehl-is Sünne” gibi unvanlarla anılmıştır. Hem akla değer vermiş ve ona yerini göstermiş, hem de nakle öncelik vermiştir. Akaid ve Kelâm eseri olan Kitabüt Tevhid önemlidir. Ayrıca Tevilat-ül Kur’an isimli tefsiri de önem arzeder. Tefsirinde rivayet ile dirayet arasında olup dirayet tarzı ağırlıktadır. Tefsirinde kelam, fıkıh usulü ve fıkıh, tasavvuf, mezhepler tarihi, dinler tarihi gibi değişik ilimler de yer alır. Allah’a ve Resûlü’ne olan tazim ve muhabbetini zaman zaman etkileyici duygusal ifadelerle dile getirmiştir. Kaynaklarda Mâtürîdî’nin tasavvufî yönüyle ilgili bazı kayıtlara rastlanmaktadır. Hatta bir büyük tarikat şeyhinin Mâtürîdî’nin zamanında bu ümmetin mehdisi olduğunu söylediği nakledilmektedir. (Şükrü Özen, DİA, Mâtürîdî maddesi, 28. Cilt, s. 148) Mâtürîdî’ye göre istidlâl (nazar), akıl ve nakilin değerlendirilmesi için kaçınılmaz bir faktördür. Öyle ki, istidlâli reddeden kimse bile bunu yaparken aynı yöntemi kullanmaktadır. Allah’a itaat için Resûle itaatin şart olduğunu belirten Mâtürîdî, mucizelerin kehanet, sihir ve gözbağcılıktan ayırdedilmesinin peygamberle bu tiplerin şahsiyetleri, etkileme güçleri, mesajlarının içeriği ve kalıcılığı gibi farklılıklardan anlaşılabileceğini söyler. Ümmî olan Hz. Peygamber’in ilahî mesaja şiddetle ihtiyaç duyulduğu bir devirde geldiğinin ve bu ilahî dayanağın Kur’an ile Allah tarafından karşılandığını ifade eder. Büyük İmam, akla kendi alanının hakkını vererek akıl-nakil çatışmasını ortadan kaldırır. Aklın alanı içinde istidlal ve tahlillere önem verirken, sem’iyyat konularında nakli sıkça kullanır. O, eskiye bağlı kalırken yeni bir sistem ortaya koymuştur. İmam Mâtürîdî, tefsirin Kur’an’ın ilk muhataplarına (Sahabîlere) ait olduğunu söyleyerek, ondan sonrakilerin çalışmalarının tevil olduğunu söyler ve kitabına Tevilat-ül Kur’an ismini verir. Buna göre tefsir tek hükme bağlı iken tevil birden fazla mânâya kapı açan bir fikrî işlemdir. (Bekir Topaloğlu, DİA, Mâtürîdî maddesi, 28. Cilt, s. 157) Takipçileri olarak Pezdevî, Ebul Muin Nesefî, Nureddin es-Sâbunî gibi âlimler zikredilebilir. Hakim es-Semerkandî fikir arkadaşı bir akranı olarak bilinir. Mâtürîdî, insana irade ve davranış hürriyeti tanımayan Cebriyye ile ilahî kudret ve iradeyi kısıtlayan, aslah teorisiyle Allah’a mecburiyet ve mükellefiyet yükleyen Mutezileyi eleştirir, fiilin yaratma olarak Allah’a, fiil ve kesb açısından kula nisbet edileceğini söyler.” İmam Mâtürîdî’nin anlatıldığı sempozyumda şahid olduğum bazı garipliklerden ve itikatsızlıklardan bahsedeceğim. Tabiî sunumunu objektif verenler de oldu. Onlara da yer vereceğim. Tasavvuf hocası bir konuşmacı (Süleyman Demirel Üniversitesi’nden Prof. Necmeddin Bardakçı) İmam Mâtürîdî’nin Marifet Anlayışı’nı anlatırken “bu adam ne tasavvufu anlamış, ne İmam Mâtürîdî’yi anlamış” dedirtti bize. İslâm ölçülerini aklî yöntemle de takviye etmeyi amaçlayan Kelâm âlimlerinin ve İmam Mâtürîdî’nin, bilginin kaynakları arasında ilhama yer vermemesi, ilhamı veya tasavvufu inkâr etmesi mânâsına gelmez. Bilakis akıl yöntemine bağlı Kelâm ilmi de ilhamın kullanılmayacağını ifade eder. “Evliyanın kerameti haktır” sözünün bir Kelâm ilkesi olduğunu da hatırlatalım. İslâm kalbin yoludur ve gönül yolunda ilhamın yeri vardır. Ancak kişi bunu şerî ölçülere göre kontrol etmelidir. Yoksa herkese göre bir din anlayışı ortaya çıkar ki, bugünkü bir kesim ilahiyatçıların kendi kafalarına göre ve hiç bir rehber (mezhep, din büyüğü) tanımadan düştükleri açmaz bunun bir başka çeşididir. Çünkü, akıl sayısınca yol vardır. Bu oturumda bir dinleyicinin dediği gibi “Müslüman aklı ile kâfir aklı bir olamaz.” Müslümanlardaki akıl farklılığı mevzuu ise, İslâm’ı özümseme, ölçü ve endaze sahibi olma ve kalb temizliği gibi hususların ihmalinden kaynaklıdır. İmamlara bağlanmanın kıymeti de burada ortaya çıkar. Merhum Bekir Topaloğlu’nun “Ehl-i Sünnetin çağımızda inşaı” geleneğini sürdüren, takdir edilecek bir çalışma olan Tevilatü’l-Kur’an tercümesinin başında olan Yusuf Şevki Yavuz, konuşmacı Necmettin Bardakçı’ya Mâtürîdî’nin ilhamı neden bilgi kaynakları arasında saymadığı konusunu eksik anlattığını söyledi. İmam Mâtürîdî, bilginin herkes tarafından tecrübe edilecek bir olgu olmasını istediği için özel bir tecrübe olan ilhamı herkese şamil bilgi olarak görmez. Zira insanlar şahsî olarak tecrübe edebilirler ama başkasına delil olmaz demek ister. Yine dinleyicilerden biri, “zamanın değişmesiyle hükümler değişir sözü yanlış anlaşılıyor. İslâm’da ‘değer’ değişmez, ‘olgu’ değişir. Hüküm değişmez, hükmün taalluku değişir. Vaz’î hükümler ve teklifi hükümler değişmez.” dedi. Konuşmacı Fatma Günaydın ise “Mâtürîdî’nin Nübüvvetle İlgili Teorisi” sunumunda tartışmalı mevzuları güzel hülasa ediyor: “Allah âlemi boşuna yaratmamıştır ve hikmeti gereği peygamberler göndermiştir. İnsanın menfaati için emr ve yasaklar (vahiy) vardır. İnsanın varolması için emr ve yasaklara ihtiyaç vardır. Akıl ve vahiy çatışmaz. Mümkinat âlemde vahiy lazım. Zira akıl her şeyin küllî bilgisine vâkıf olamaz. Ayrıca saf akıl ve ortak akıldan bahsedilemez. Nübüvvet hevayı azaltır, akla değer verir. Nübüvvet, akılların göreceliğine karşı gereklidir, yardımcı ve yol gösterici olarak akla da lütuf olur. Akıl vazgeçilmezdir, vahyin vahiy olduğunu anlar. Mâturîdi’nin aklı, aşkın olanla savaş hâlindeki “modern akıl” değildir. Mâturîdi, “peygamber ahlâkı ve şahsiyeti mucizedir” diyor. Mutezîle ise, “sadece Kur’an” diyor. Eşarîler ise, “hem Kur’an, hem peygamberden gelen mucizevi davranışlar” diyor. Mâtürîdî, “Allah Resûlü’nün doğumundan  ölümüne kadar hayatı bir mucizedir, şahsiyeti ve fizikî özellikleri mucizedir” der. (Tevilat. V. s.12) Hz. Ebubekir, Kur’an yokken Hz. Peygamber’e hemen inanır, çünkü şahsiyetine inanır. Mâtürîdî, peygamberin fizikî özellikleri ve şahsiyetine “cevher” der. (Kitabü’t-Tevhid s.314) Fatma Günaydın hem günümüz akılsızlarını tenkid ediyor, hem de usulü gösteriyor: “Akıl, vahyin otoritesini kabul etmeli. Hangi akıl, hangi vahiy bilinmeli. Peygamber ahlâkı üzerinden nübüvvet ispatı yapmalıyız. “Seküler ahlâk ve akıl bize yeter” diyorlar. Biz ise ahlâkî bir duruş sergilemeliyiz.” Sempozyum boyunca şu nokta da dikkatimi çekti. Mâtürîdî diyorlar ama “mezhep imamımız” demiyorlar. Sempozyumu izleyen Baran dergisi çalışanları da duymamış. İlmî ve tarafsız olacağız diye bertaraf olacaklar. Yalnız Ümraniye Belediye Başkanı Hasan Can, “Türk dünyasının itikaddaki mezhep imamı olan Ebu Mansur el-Mâtürîdî’nin hayatı” diye bahsetti. İslâm ilimleri bir bütündür. Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Tasavvuf birbirinden ayrılmaz. Esasta birdir, teferruat ve ihtisaslarda ayrılık vardır. Onun için herhangi bir ilim ehlinde tasavvuf zahir olmuyor diye, onda tasavvuf yok, diyemeyiz. Yine birinde tefsir veya hadisçilik zahir olmuyor diye onda bunlar yok diyemeyiz. Bu mevzuyu İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu çok güzel formüle ederek ve zahir-batın uyumunu göstermiştir: “Zâhir hissesiyle bâtında tecelli edenler ve batın hissesiyle zahirde tecelli edenler.” Kim İmam-ı Azam veya İmamı Mâtürîdî’de batın hissesi yoktur diyebilir ki? Keza kim İmam-ı Rabbanî veya Muhyiddinî Arabî’de zahir hissesi yok diyebilir ki? Sizi üzecek şeyler de nakledeceğim. Mâtürîdî Sempozyumu, Değerlendirme (Kapanış) oturumundaki reformist zihniyette üç kişiden bahsetmek istiyorum: Sönmez Kutlu, Ali Bardakoğlu, M. Sait Yazıcıoğlu. Sönmez Kutlu şöyle der: Mâtürîdî illa da akıl, illa da akıl demiş. İslâm’ı belli döneme, belli şahsa inhisar etmemeliyiz. Mâtürîdî bugünün sorununu çözemez, yeni Mâtürîdîler gerek. Mâtürîdî’yi bugüne taşıyıp yöntem yenilemesi yapmak gerek. Mutezîle’yi kaybetmekle çok şey kaybettik. Mâtürîdî, tevil ve semantik ile dinî düşüncede çoğulculuğun yolunu açarak tekfirin yolunu kesti.  Reformist fikirleriyle tanınan Sönmez Kutlu’ya kısaca cevap verelim: Dinî esaslarda ve fıkhî hükümlerde çoğulculuk olmaz. Temel kabullerden sonraki farklılıklar ise rahmettir ve bunu ilkeleştiren ve tekfircilik yapmayan ise mihne hâdisesinin müsebbibi Mutezîle değil, Ehl-i Sünnet vel Cemaat anlayışıdır.  Sönmez Kutlu’nun kabul etmediği ise Hak yol Ehl-i Sünnettir.  Ayrıca, İmam Mâtürîdî “illa akıl, illa akıl” demiyor. “Bu iş akılsız olmaz” diyor ve ilave ediyor, “akıl vahye tâbi olmalı.” Sönmez Kutlu ve yandaşlarının “Mâtürîdî” vurgusunda vahiy ikinci plânda kalıyor ve bu ise dinin reisi unvanlı İmam Mâtürîdî’ye bühtan oluyor. İmam Mâtürîdî’nin çerçevelediği itikadi ölçüler bugüne de hitap eder, o ölçülerin devri geçmez. “Yeni Mâtürîdîler” ise Sönmez Kutlu’nun zannettiği gibi yeni itikadî ölçüler mânâsına olmaz, ancak yeni ulema mânâsına olabilir. İtikadî ölçülere ve dinin esaslarına saldıracaklarına, yeni alanlara yeni yorumlar getirseler, dindeki gizlilikleri açık etseler, cehdlerini buna verseler daha iyi olmaz mı? Ama reformist ve mihraksız akıl inkar ve fesat çukurlarına yuvalanmaya yol açar. Bir Mutezilî profili çizen Ali Bardakoğlu ise, hem de İmam Mâtürîdî Sempozyumu’nda içini şöyle kusar: İtikadda bir imamın ne anlama geldiğini bilmiyorum. Kabirde Münker-Nekir melekleri sorduğunda, İmam-ı Azam, İmam-ı Mâtürîdî mi diyeceğiz? Mâtürîdî’nin bir açmazı Mutezilî’ye karşı oluşudur. Mâtürîdî, halk-ül Kur’an ve kulun fiiileri mevzuunda içinden çıkılmaz yola giriyor. İnsan kendi fiillerinin yaratıcısıdır. Yoksa birey yok ediliyor, kör Cebriyeye gidiliyor. İmam Mâtürîdî’nin “sen de haklısın, sen de haklısın” demesi çözüm getirmemiş. Sebeb-sonuç ve adetullahı keşfedemeyen İslâm dünyası ilerleyemez. Kelamcılar Mutezîle ile siyasî polemiğe girmiş Mutezîle’ye karşı olmuş. Ehl-i Sünnet, Mutezîle ile polemiğe girerek kendisi çok farklı mecraya girmiş oluyor. Sönmez hoca benim fikirlerimi söyledi. Mâtürîdî tarihimizden bir kesittir. Onu kutsal kitap gibi almayalım. 21. Yüzyılda Müslüman’ın akidesini, fıkhını ayrı ayrı konuşmalıyız. Aslında bunlar Mutezilî de olamaz. Zira Mutezilî olmak da bir sistem bütünlüğü içinde akli bağlılık icap ediyor. Bunlar başıboş, mihraksız akıl ile her gün farklı bir şeyler söylemeyi “ilmîlik” kabul ediyorlar. Ve birbirlerini çelen yanlarına ve tutarsızlıklarına hiç bakmıyorlar, tefekkür etmiyorlar. “İnancın ve bağlı olduğun sistem ne?” diye sorsan cevap veremezler.   Üç kafası karışıktan üçüncüsü Said Yazıcıoğlu ise yer yer doğruları ifade ederek koroya şöyle katılır: Bin yıl önce yaşayan bir bilginin bugünü etkilemesi önemli husustur. Ali Bardakoğlu’na sonuna kadar hak veriyorum. Önümüze kırmızı çizgiler, mayınlı araziler çıkarıyorlar. Ama cesurca söylemeli. Panellerden kişiler kovuluyor. Nasıl bir şeyler üreteceğiz? (İman Sempozyumu’nda Kur’an’a zıt görüşlerinden dolayı konuşmacı listesinden çıkarılan İhami Güler ve Ömer Özsoy’u kastediyor.) Yaratma kelimesini kullanabiliriz. Allah’a ait yoktan var etme mânâsında değil. “Mâtürîdî nereden çıktı?” diyen anticiler de var. Hemen bir şeyin karşıtı çıkar. Bunları anlamak da mümkün değil. FETÖ’cülere panzehirdir Mâtürîdîlik. Ulu bir kişinin eteğine yapışarak kurtulmak ham hayaldir. Herkesi kendi fikirleri kurtarır. Bir siyasetçi gelip her şeyi çözüp bizi de kurtaramaz. Bu üçlü şimdi FETÖ’yü eleştiriyor; ama dikkat edin FETÖ sapkınına zamanında ses çıkarmayan ve hatta yol veren bunlardır. Ehl-i Sünnet itikadına musallat olan bu zevattan FETÖ’ye karşı bir açıklama duydunuz mu? Ancak 15 Temmuz’dan sonra çark ettiler, FETÖ karşıtı kesildiler. Üç kafadarın konuşmalarında birbirini referans gösterme hususundaki titizlikleri dikkatinizi çekmiştir. “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hesabı birbirlerine bağlılar ve destekliyorlar. Bizim Müslüman camia ve sahih cemaatlerde bu kadar bağlılık ve destek yok diyebiliriz. Gerçi eskisine göre çok iyi ve en son 15 Temmuz’da bu dayanışmanın örneği verildi ve meyveleri de devşirildi. Bundan sonra da devam etmesine dair azim oluştu. Böyle milletin ruh köküne aykırı seslerin ise Türküyle, Kürdüyle, Anadolu’nun Müslüman ahalisinde bir tabanları olmadığını, Şer’î şerif nezdinde bir meşruiyetlerinin bulunmadığını ifade edelim. Şunu da ilave edelim ki, din büyüklerine ve mezhep imamlarına dil uzatan bazı ilâhiyat hocaları öğrencilerinden bir saygı bekliyorlar mı? Çünkü öğrencileri hocalarının geçmiş ulemaya karşı tavırlarını görüp “ben de size niye saygı duyayım ve itaat edeyim” diye düşünebilirler. Yazıcıoğlu’nun konuşmasından anlaşıldığına göre, iman sempozyumunda tepkiler üzerine iki modernist reformistin listeden çıkarılması onları korkutmuş. Şu yanılsamaya da dikkat çekmek istiyorum: Akademisyenlerin bilimsel çalışmalarının sonunda veya bir toplantıda yaptığı yorumlar ilmî değil, o kişinin sübjektif değerlendirmesidir. Ancak “indî” görüşlerini “ilmî” diye sunmak çoğunun işine gelmektedir. Tıpkı bilimcilik felsefesinin (sayntizm) bilim demek olmadığı gibi. Hakikatin yakalanması hususu ise, ilmî çalışmalardan sonra veya doğrudan, Allah’ın kalbe verdiği ilham ve feraset mevzuudur. Öyle ki materyalist ve kuru akliyeci ilim çevreleri inkar etse bile, onların yorumları tercihleri ve varsa bir sistem kurma çabaları bile nesnel değil, özneldir. Ruhî çabaya dayalıdır. Bu arada Kur’an’dan hatırlatalım, şeytan da ilham verir ve buna “vesvese” denir. “Ölçülendirme ölçüleri” olmayanlar, hiçbir büyük tanımayanlar nefsiyle beraber şeytanın vesvesesine açık olurlar. Sempozyumda bazı öğrencilerle de konuştum. Hocaları bunların kafalarını epey karıştırmış anlaşılan. Sanki putlaştıran varmış gibi, “İmam Mâtürîdî’yi putlaştırmayalım!” diyorlar, ancak kendi akıllarını putlaştırmaktan geri kalmıyorlar. Bunu da “ilim ve akıl” kalıplarıyla yapıyorlar. Sığ düşünce ve had bilmemezlik o kadar yaygın ki, mezhep imamı müctehid imamlarla kendi aklımız arasındaki fark idrak edilmediği gibi, herkes kendi aklına göre giderse akıl sayısınca dinin ortaya çıkacağı da hesaplanmıyor-akledilmiyor. Allah cümlemize akıl, fikir, izan versin. Suyun başında hâlâ bu kafası karışık ve gönlü kasvetliler olduğu ve Hak Ehli’nin sesi gür çıkmadığı müddetçe biraz daha işimiz var demektir. Onlar bu milletin gönlünde tutunamazlar; ama kafa karıştırmaya ve takoz olmaya devam ederler. Akademik mânâda bir sistem de kuramazlar. Bol bol çam devirirler. Modernizm ve CHP zihniyetinin İslâm’a takoz olması misali ve esasen Batı akliyeciliğinden mülhem ve Kemalist düzen imalatı olan tiplere karşılık, sahih imanlı ve ehil insanlar da vardır. Her devirde Hakkı savunanlar olmuştur ve olmaya devam edecektir. Büyük Doğu-İbda İslâm’a muhatap anlayışı ise bütün sapkın fikirlere karşı panzehir niteliğindedir. Çağın meselelerine İslâmî çözümler sunan, müctehidlik değil mütefekkirlik vasfı ile bunu yapan Necip Fazıl’ın İslâm kaynaklarından süzülme hikmet, incelik ve estetik plânı başa alan İdeolocya Örgüsü dikkatle incelenmelidir. “Üstad akademisyen değil!” gururunu bırakıp, hikmet ve ilim gözüyle tahlil edilse, birçok kafa karışıklığı ve gönül bulanıklığının giderildiği görülecektir. Artık sular (Batı da dahil) materyalizme ve kuru akliyeciliğe değil, iman ve ona bağlı akla doğru akmaktadır ve İstikbâl İslâm’ındır! Bunu lafta değil, hal ve icraatta yansıtan iman ve aksiyon ehlidir ki, istikbâli yakın edecek, hakkı ve adaleti tesis edecektir. Saydığımız bazı olumsuzlukların, tepki olarak, olumlu faaliyetlere yol açacağı gibi kuru kuru İslam demeyle ve kuru sofulukla değil, iman ve amel (aksiyon) ile. Baran Dergisi 617. Sayı  

Fantastik Fırıncı, Üçkağıtçı Spiker ve Toplum

Beş yahut altı ay evvel bir fırının açılış törenine şahid oldum. “Şahid oldum” diyorum; çünkü, nasıl ifâde edilir, tam anlamıyla dilimizde karşılığı nedir bilmiyorum ama bir ekmek fırının “olanca haşmetiyle” diyelim, neredeyse bütün bir mahalleyi saracak kuvvette hoparlörlerle “bangır bangır” tabirindeki büsbütün şiddetli vurguyu ifade ederek bu açılış ilân ediliyor ki, bu “kutlu” meseleye dâhil olmama, şahid olmama gibi bir lüksünüz olamazdı. O, asla tam olarak pişmeyen, pişirilmeyen ve dâima hamur olarak satılan, aynı gün yenilmediyse ertesi güne yenilemeyecek hâle gelen ekmekleri pişiren yahut pişirmeyen yüzlerce fırından sadece birisi... Hiç abartamadan benzetirsem, şu yeni açılan havalimanının açılışı dahî bu ekmek fırınının şaşaası -nisbetlerine nazaran söylersem- yanında sönük kalmıştır! Hafta sonu sabah saat on gibi başlayan bu “kutlama”, akşam üstü on yedi sıralarına kadar sürdü ve bu fırının bende bir nevi dehşet uyandıran ilk hoparlör gürültüsü gittikçe alakamı çekmeye ve ilk anda hissettirdiği dehşet hissi gitgide sosyolojik bir merak mevzuuna dönüşmüştü... Dönüşmüştü, çünkü ilk başlarda, ilk yarım saatte kafanıza çekiçle vuruyor hissi veren “cıstak”ların ardından “olay” halaya, oradan halk türkülerine sonra yabancı pop müzik parçalarına dönmüş, bunlarla yetinilmemiş, üstüne bir kaç tane de hani şu arabesk motifli olanlardan olan “ilâhi”lere dek uzanmıştı... Böylesi vaziyetlere -hususiyetle İstanbul'da ikâmet edenler bilir- pek sık tesadüf ettiğimden ötürü tabiri caizse idmanlıydım ve ne olacağını biliyorum. Olacak olan vaziyet, aşağı yukarı şuydu: Belli bir saatten sonra kafanızın “emballé-ambale” olmasından kaynaklı olarak “stockholm sendromu” yaşadığınızdan ötürü bir noktaya kadar sizde uyanan nefret hissi zaman idrakının kaybıyla birlikte giderek sıradanlaşmaya başlayacak ve habire tacizi altında bulunduğunuz bu gürültü sağanağının biriktirdiği bütün tortular kabara kabara adeta sel haline gelip sizi istila edeceklerdir. Eh, madem memleketimizde Zabıta Teşkilâtı, Polis, Belediye vesâir kolluk kuvvetleri, yönetici kurumlar ve hepsinden daha öte olarak “toplum” olmaya yaraşır bir “topluluk” vicdanı ve bu hakkın savunulması gerektiği fikri yoktur, o hâlde, böylesi bir rezalete itiraz hakkınız olmadığı gibi onunla yaşamaya alışmanız ve gerekirse zamanla sevmeniz bile gerekecektir... Neyse artık o! Buraya kadar naklettiklerimden yola çıkarak mevzuumun “saygı, hak” vesâir kaidelerle alakalı olduğu hissi intibaen oluşmuş olsa da onlar değil! İşin asıl “bam teli” diyebileceğim noktasına geleceğim... İşte biz, yani bütün bir mahalle, “fırıncının kutsal ayini” diyebileceğimiz bir ritüele mecburen katılmış ve kafamız halaylar, poplar, cazlar ve meraklısında göbek atma hissine davet edici unsurlarla bezeli “ilâhi”ler sağanağı altında kavrulur ve hani yemeklerin harcındaki soğanların hafifçe sararmasındaki gibi pişme kıvamına doğru ilerlerken bir anda bütün ses kesildi ve bir korku filminin en gerilimli anlarındaki gibi ardından ne gelecek diye merakla beklerken “sinsi fırıncı” elindeki bir yeni kartı daha açarak Kur'anı Kerim kasedini verdi hoparlöre... Koltuğumda azıcık kaykılmıştım, toparlandım; eh tabiî eldeki çayı, sigarayı da bir kenara bıraktık, mecbur dinleyeceğiz! Nasıl ifâde ederim, açıkçası bilmiyorum? Yani evinizdesiniz, belki hasta yatağınızda uzanmış dinleniyor yahut ne bileyim sıradan meşguliyetleriniz ile haşır neşirsiniz. Şimdi, biliyorsunuz Kur'anı okumak sünnet, dinlemek farz; şu vaziyette ne yapmak icab etmektedir? Kulağını tıkasan, Kur'an'a kulak mı tıkanır? Olacak iş mi? Zaten asıl mevzu bunlar da değil; daha yarım dakika evvel göbek atma kıvamındaki bir fizik ve ruh atmosferinden, yani üzerinde bulunduğumuz işlerin fiziki tarafları kadar buna tâbi ruh şartlarının uyumuyla kıyaslayarak düşünürsek, adeta tam zıddı bir atmosfere direkt dalışın verdiği basıncın ağırlığı... Fakat, bir de şunu bilmeli ki, diz üstü oturup haşyet hissine dalmaya çalışarak Kur'an'ı dinlemekle, sizi, meşguliyetlerinizin en tabiîleri içerisinde Kur'an dinlemeye mecbur bırakmak arasında kıyas bile kabul etmeyecek bir zıtlık vardır ve bu adeta insana, haşa diyelim, muhal farz kaydıyla söyleyelim Kur'an ile zahmet çıkartmayı başarmanın bir usûlüdür! Zaman kavramını, saat farkını yavaşça kaybettiğim bir demde “Fırıncının Ayini” devam etmekteydi ve inanıyorum ki mevzu bahis Fırıncı bizi öylesine avucunun içine hapsetmişti ki, içlerinde benimde olduğum o mahalleden herhangi bir evin kapısını çalıp, herhangi birisine kendisinin tebâsı olması noktasında bir direktif verseydi “yeter ki şu azabı dindir” deyip kabul edecek zihnî kıvama gelmiştik... İşte bütün bu “hırgür ve patırdı”yı andıran müzik, musiki ve benzer sekanslar arasında öyle bir şey oldu ki, biz sabahleyin başlayan ve “canımızı burnumuza” getiren tüm o sıkıntının Fırncı'nın “uvertür”ü olduğunu farkettik! Daha başka bir sınıfı varsa kesin oradandır, “üçüncü” bile olamayacak, yerel radyoların tüm acemi spikerlerinin bütün becerilerini “profesyonel” seviyede gösterebilecek bir spiker müsveddesi de ortaya çıkıvermesin mi? Sesinden anladığım kadarıyla yirmili yaşlarının ortasında olan bu genç adam, sesindeki ahenksizlik, ifadelerindeki belirsizlik ve diğer tüm fecaatlere mukabil öylesine kurnazca konuşuyordu ki, dilimizdeki “köylü kurnazı” tabirinin mücessem hâli gibi gözüktü bana... Şimdi bazı dikkatli okurlar diyecektir ki “bu konferans yahut benzer bir şey midir ki 'ifadelerdeki belirsizlik' bir kabahat olsun?” Haklılar! Fakat işin aktarmadığım ve bizim de sonradan farkettiğimiz tarafı da bu; daha evvel havalimanı açılışı ile herhangi bir semtin herhangi, bir mahallesindeki bir fırının açılışını mukayese edişim abartma sanatından faydalanmak için ifade edilmiş bir teşbih değildi! Spikerin aktardığına göre “birazdan bir sürü meşhur insan”ın fırın açılışı için geleceğini işittiğimde bütün o azap, asab bozukluğu ve beraberindeki tüm hissiyatım yerini büsbütün merak hissine bıraktı ve nasıl olsa Fırıncı'nın Ayini'ninden de kaçmak mümkün olmadığına göre başladım alaka ile bu kumpanya benzeri hâdiseyi seyretmeye... “Birazdan 'Küstüm Latif Doğan’ sizlerle” nidasıyla başlayan meşhurlar geçidi, “Seda Sayan'ın kızkardeşi”, “Çocuklar Duymasın'ın kadrosundan filanca”, “Sörvayvır'ın filan döneminden falanca”, “Kral Tv'nin eski diceylerinden feşmekan” diye diye başlayan ve hepsi halkça bilinen kendince meşhur isimlerin asıllarına  telaffuzda olanca abanma ile vurgu yapılan fakat bu isimlerin hepsinin “bişeyi” olanların boyuna uzadığı bir liste sayılmaya başlandı... Bütün başarısızlığına mukabil bu “köylü kurnazı” spiker laf “asıl”a, şöhretliye gelince vurgu yapıyor, tali yola düşünce yani “bişeyi” kısmında ise sesini öyle içine gömüyordu ki işte ona “köylü kurnazı” demem bu sebebtendir! Meselâ şöyle: “Sedaaaaaa Sayanınnnnnnn” kısmına vurgu olarak abandıkça abanıyor ve nihayetinde ise cılız bir “kız kardeşi” sesini duyuyorsunuz!.. “Krallllll Tiviiiiii” diye uzatıyor “eski spikeri” diye incelterek kısaltıyor!.. Çocuklaaaaarrrrrr Duymasınnnnnnn” diye med çekip, şeddeliyor ve belki de o Tv dizisinde sadece üç-beş kare gözükmüş “falanca” kısmına gelince de ara durak, cezim, stop lambası, ne varsa kullanıyor!.. Doğrusunu söylemek gerekirse bugün hafızamı yokladığımda o güne dâir en son “Seda Sayan'ın kız kardeşi şu an ekmek alıyor” kısımlarını filan hatırlamaktayım. Bütün o cümbüşün yeni baştan –“ilâhi”ler de içinde olmak üzere- tekrarı ne kadar devam etti açıkçası bilemiyorum... Şimdi, buraya aktardıklarım, esasen, ihtimâl ki benzerlerine cemiyette yahut bir TV ekranında da rastlayabileceğiniz türden bir hâdiseydi! Daha evvel kastettiğim gibi, bu hâdiseyi aktarmaktan maksadım “Hukuk, saygı” gibi hususları mevzu etmek değildi; onlar ya devlet eliyle büsbütün bir murakabe içinde cemiyete zerk edilmesi icab eden yahut da büsbütün bir cemiyetin hak adına hukukuna sahip çıkması saikiyle devleti buna mecbur tutacak, dolayısıyla yine devletin murakabesi altında fiiliyata geçirilmesi gereken davalar; şahsî ilişkiler ayrı mesele ve siyâsî tarafıyla mevzumuz dışı tabiî... Siyâsî mi? Evet, siyâsî; azını aktardığım, çoğunu unuttuğum bu sosyal hâdise bana kalırsa tamamen siyâsî bir görünüm arzetmektdir. Bana kalırsa, bu fırının açılışındaki bütün hâdiseleri esasen bilfiil yaşadığımız ve günümüz politik eğilimlerinin bir yansıması hâlinde toplum olarak içselleştirdiğimiz hâlde, yine de, biz, bu iş kelimelere dökülüp azıcık ironi sosuna bandırınca bunu farketmekteyizdir! Balzac'ın baloları “kestirmeden bir dünya sahnesi”ne benzetmesi gibi, hiçbir vakit bir ekmeği tam kıvamında pişiremeyecek, pişirmeyecek bu fırının açılışı, bana, bütün bir memleket ahalisi ve idaresinin bilerek-bilmeyerek içine gark olduğu bir tavrın tecessüm etmiş bir hâli gibi gözüküvermişti... Evet, teferruatlarını bazı seçilmiş kelimelerle fantazik unsurlarla boyadığım, hakikatte ise kendisi kaskatı bir vakıa olarak bütün bu boya işinden azade rezalet arzeden bu fırın açılışı, yaşanmış bir hâdisenin aynen naklidir ve şimdi hafızamda kalan kısımlarının bazı bölümlerini memleketimizdeki başka hususlara uyarladığımda aralarında hiç fark olmadan birbirlerine uyumlu puzzle parçaları gibi uyuşmakta ve bahsettiğim “siyâsî” veçheye bürünmektedir:  Spiker, üç kağıtçı bir politikacıdır ve ne kadar hakikat varsa -bu kumpanya dâhil olan herkese-üstlerine abana abana telaffuz ederek vaadetmekte, fakat iş gerçeğe, hakikate gelince de, aniden sesi içine kaçmakta, gerçeklerle bir türlü yüzleşememektedir; fırıncı, asla asıl has ekmek yani fikir derdinde olmayan bütün aydın geçinen gazeteci, yazar, akademisyen vesair artıklarının oluşturduğu bir zümreyi temsil etmektedir ki, çoğunlukla bilinenin aksine bir devleti, milleti asıl var eden “hamur” bunlardır ve bütün bunların tamamı artık “her telden” bir göbek havası ayarında, her fikri bir bulamaç gibi mezcedip şahsiyetsizlik fırınında pişirmektedirler; ve biz, yani bu işkenceye maruz bırakılan hepimiz de, işin size anlatmadığım fırın açılışı kısmındaki kimseleriz; yani, mahallenin bütün çoğunluğunun bu fırın açılışındaki göbek atmak için sıraya geçen kısmındanız, toplumun kendisiyiz! Baran Dergisi 617. Sayı  

Manifesto

Geçtiğimiz günlerde Celal Fedai, edebiyat dünyasının fikirsiz, yörüngesiz, haritasız ve omurgasız bir kast sistemi kurduğunu tasvir eden bir nevi “manifesto” yayınladı. Aynen katıldığım bu metni kendi sayfamda yayınlamaya karar verdim. Tartışmayı buraya taşımak adına: TÜRKİYE’DE MÜSLÜMANCA BİR EDEBİYAT OLUŞMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER Dünya değişiyor… Türkiye’de eli kalem tutan Müslüman yazarlar, bu değişimi okuyamıyor. Neredeyse yirmi yıldır, üç dört nesil, bu değişimler okunamadığı için yörüngelerini bulamadılar. Yeteneklerini çarçur ettiler. Sol çevreler tükenmişlik içinde… Bundan üzüntü duyabiliriz ancak. Umut ise, Müslümanlarda… Türkiye, sorumlulukları olan bir ülke ve fakat eli kalem tutan Müslüman yazarlar, şairler, sanatçılar hayatı, edebiyatı, siyaseti yönlendirerek ona irtifa kazandırma donanımına sahip değil. Müslümanca bir hayat, edebiyat, düşünce ve sanat ortamı oluşması için verimsizliğin sebebi olan şu hallerin değişmesi şart. Aksi halde Türkiye, otuz yıldır popüler müzik ile kulağı yok olmaya yüz tutmuş bir yığın olmaya gittiği gibi algıları da kapanmış bir ülke olacak… Bunlar şunlardır: 1. Dünya Siyasette Türkiye’ye Bakarken Edebiyatçı Önüne Bakıyor: Dünyada şeytani bir güç insanlığın Rabbleriyle olan bağını koparmak için yeni oyunlar kuruyor. Bu, her zaman böyleydi, böyle de olacak. Müslümanlar bunu unutuyor. Geçmişte onlara psikolojik bir harp taktiği olarak “çağdaş” değilsiniz dendiği için yaşanan zamana uymayı bir erdem sanıyorlar. Oysa yaşanan zaman, insanlığın medeniyet destan olan numunelerini tek tek yok ediyor. Türk halkı adına popüler müzik deden bir illetle alıklaştırılıyor ki halk kesimleri millet değil avam, yığın olsun. Türkiye’de Müslümanca düşünenler, buna karşı mücadele edeceğine buna uyup avamlaşıyor. Türk edebiyatı, Türkiye’nin tarihî kaderine yoldaşlık edemiyor. Siyaset klasik siyaset düzenimizi kurmak isterken edebiyatımız ciddiyetsiz fantezilerle oyalanıyor. Evanjelik Pinkster hareketinin dünyada 400 milyon taraftarı var. Türkiye’de Müslüman edebiyatçılar, bir entelijansiya oluşturamıyor. Bunun derdine, kederine, vizyonu da sahip değiller maalesef. 2. İdeallerin değil piyasanın güdümüne girmek: Müslümanlar günün gerçekleri için ideallerini feda etmemeli. Gerçeği idealleri için dönüştürmeye ceht edeceklerine ideallerini, küresel siyasetin gerçeklerine göre dönüştürmeye uğraşmamalılar. Aliya İzzetbegoviç, “elem duyuyorum” diyordu Özgürlüğe Kaçışım’da. Küreselleşme -postmodernizm- Türkiye’yedeki Müslümanlara gamsızlığı pazarladı. Millet bunu yutmadı ama edebiyat yuttu. En çok rağbet gören edebî tür olan öyküye bakın… Kelimelerle yazılmış öyküler var. Öykücüler deniyor, oynuyor ama yaşamıyor. “Öykünün, romanın alıcısı var”, diye bu türlere kayılması, Müslümanların edebiyatının, ideallerinin değil piyasanın güdümüne girdiğinin basit bir göstergesi. Yirmi yıl evvel Tarık Buğra okuyan Müslümanların irtifasının nasıl düştüğünü anlamak için bugün piyasaya mal yetiştirir gibi öykü, roman yazanlara ve dertsiz, elemsiz, meselesi olmayan dergilere bakılıp anlaşılabilir. 3. Tükenmiş Sol’u Kendine Hiza Almak: Türkiye’de sol, Türkiyeli olmayı istemeyenler eliyle sahihliğini kaybetti. 1990’lı yıllarda solun bir çevresi Ahmet Taner Kışlalı rahmetliyi okumanın irtifasına sahipti. Şimdi o çevre Yılmaz Özdil okuyor. Avamlaşmadır bu… Maalesef Türkiye’de Müslümanca düşünenler, solun bu avamîleşen yönlerini alıp dergilerine, yayınevlerine öylece yön verdiler. Eskiden gençlere irtifa veren dergiler, yayınevleri vardı. Şimdi gençlerin yaşanan zamandaki zayıflıklarından faydalanan yayınlar yapan yayınevleri, dergiler türedi. Bir gencin kavrama seviyesi ne kadar düşük olursa olsun ona kavrayışından fazlası verilir ki o kendi eksiğini görüp verilen esere, onun sahibine saygı duysun. Yapılan şey ise bunun tam tersi: Gençlere eğlencelik veriliyor. Eğlenceliklerin yazarları da postmodern popülizm ideolojisi ile büyütülüyor. Genç, “bunları ben de yazarım” düşüncesine kapılıyor. Kapılmayanlar ise, bu narkotik dergilerle uyuşuyor. Müslüman gençlerin de uyuşturulmasına müsaade edilmemeli. Narkotik vazifesi gören dergilerle varılabilecek bir mesafe yoktur. 4. Müktesebat Noksanlığı: Yaşı otuz beşten aşağı olanlar ne Türk edebiyatının ne de dünya edebiyatının birikiminden nasiplenmiş… Edebiyatın içinden bakamıyorlar, konuşamıyorlar. Daha genç olanlar da onlara bakıp edebiyat için gayrete gerek olmadığını düşünüyor. Daha büyük yaşlarda olanlar hocalığı değil derebeyi olmayı seçtiği için “Müslümanca saf tutma ahlakı” değil “küresel kâr ve itibar için sıranı bekle hiyerarşisi” oluşmuş durumda. Bu yüzden eleştiri mekanizması işlemiyor. Eleştiren kişi öteden beri sevilmez ama ne dediği önemsenirdi. Şimdilerde eleştirmenin yerini şakşakçı beslemeler kapladı. Edebiyat dert dostluğu değil saadet zinciri ilişkisine dönmüş durumda. Ötesini söylemeyeceğim… 5. Ağabeyden Derebeyine Geçiş: Rehber Mutasyonu: Edebiyat bir kişilik meselesidir. Kişiliğini arayan kişi onun yolundan kendince geçene yakınlık duyar. Doğaldır. Ancak durum başkalaştı. Edebiyat bir fikri mücadele olmadığı, ticari bir iş, piyasadan kâr kapma halini aldığı için ağabeyler ile arkadan gelenler, gayet güzel bir uyumla iş paylaşımı yapmakta. Yaşça ilerleyenler arkadan gelene şirketin işlerini devredip “ağabey” pozisyonunu almakta. “Ağabey mutasyonu”, budur. Öğreten, had bildiren ağabey gitmiş, “üst pozisyon modeli” gelmiştir maalesef. 6. Külliye İnşasına Değil Kendine Çalışmak: Buradaki “külliye” kuşkusuz büyük Türk Edebiyatı’dır. On beş yıl önce, dönemin solcularını dedelerinin dağlarından taş kırıp külliyemizi inşa etmeye çağırmıştım İzmir’de. İstanbul’dan ressam Ekrem Kahraman ile birlikte biri profesör diğeri kültür sanat editörü üç kişi geldiler. Veysel Çolak da dâhil oldu. Külliye inşa etmeyi tartıştık. Sonra dediler ki: Sen hazırlıklı idin, gol attın, İstanbul’a gel. Vardım. Tartıştık… Olması gereken budur. Tartışmak… Maalesef günümüz Müslüman duyarlıklı edebiyatçıları külliyemizin inşasına gelmeyip piyasada paylaştıkları pozisyonların gelişmesi, korunması için çalışıyorlar. Tartışmıyorlar, bitişiyorlar. Yakışmıyor bu… 7. Fikirlerin Doğurduğu Zenginlik Değil Çatışmasızlık Paktı: Fikirlerin farklılığı Müslümanca düşünmeyi geliştirir. Oysa ortada fikirlerin teatisi değil pazar yarışı içinde kalmak için çıkan dergiler var. İstisnalar pek az. Bu dergiler niye çıkar? Hangi estetik anlayıştadır? Dünyada siyaset bunca yol alırken onlar hangi tavrı siyasîlerden önce alabilmektedir? Bunlar ve daha başka nice hususa cevap veremeyiz. Dergiler tavırsızdır. Tavrını siyasetten sonra almaktadır. Bir siyaset adamı olarak Erdoğan’ın Türkiye’yi tarihi kaderini döndürme vizyonunu bir şair olarak desteklemem, onda duruş görmemden başkasına dayanmaz. Bir solcu olsam da onu desteklerdim. Bir solcuyu da Türkiye’yi tarihî kaderine döndürmek dilese desteklerim. İslam gerçek bir solcuyu rahatsız etmez. Beni de adalet arayayım derken İslam düşmanlığı yapmayan bir solculuğun rahatsız etmediği gibi… 8. Sermaye Yayınevi Olup da Vizyonu Olmamak: Dünya bugün ne düşünüyor? Siyasette, edebiyatta, sanatta ne düşünüyor? Sermaye gücünü ardına alarak yayıncılığa başlayan yayınevleri, maalesef bunun için çalışmak yerine zaten evvelce yayımlanmış kitapları ya da hâlihazırda bir yerlerde kitapları çıkanların kitaplarını kendi kitaplarıyla harmanlayarak yeniden basmayı tercih ediyor. Bu yüzden her yerde aynı adamları görüp duruyoruz. Bunların irtifası nedir bir halkanın parçası olmaktan başka? Var ise bırakalım kendi maceralarını tek başlarına yürüsünler. Durmadan bir gruba niçin ihtiyaç duyuyorlar? Müslümanca düşünmek isteyenlerin dünyayı görmesi için çalışmak yerine niçin kolaya kaçılmakta? 9. Necip Fazıl gibi Olmaktan Vazgeçmek: Başından beri desteklediğim Necip Fazıl ödüllerini alan edebiyatçı kişiliklere bir bakalım… Bu ödülleri verenler şüphe yok ki ödül verdiklerini, Necip Fazıl gibi olabildikleri için bu ödülü layık görmediler. Değişik nedenleri vardır ama bunlardan biri ve bence en mühimi “Necip Fazıl gibi olun” duasıdır. Alanlar, bu arzuyu duyup inşaAllah ona göre ömürlerine bir bakıyorlardır. Necip Fazıl ödülünü bir itibar nesnesi olarak kullanıp dertsiz, davasız, cool edalarda gezinmek öncelikle kendiyle çelişmek demektir. Şahsen bana birileri haberim olmadan Metin Eloğlu ödülü verse, bunu dünya görüşümüzün farklılığından da önce “Ben cıvık bir şair değilim” diye reddetmek gereği duyarım. Necip Fazıl gibi olmayı istemek esaslı bir şeydir olamasanız da tıpkı Karakoç, Zarifoğlu, Özel olmayı istemek gibi… Not: Bu sıraladıklarımı yirmi yıldır söylüyor, yazıyorum. Biliyorum ki bir şey değişmeyecek… Değişsin, diye de yazmış değilim. Ama biliyorum ki Türkiye’de herkes avamlaşsa o avamları da alıp adam edecek bir “kader” var bizi çekip çeviren. İşte benim aşkım ona, boyun eğmem de ondandır. Baran Dergisi 617. Sayı  

Robert Faurisson, Negasyonizm ve Gaz Odaları

Robert Faurisson’un geçmişte yazdığı bir makaleden aklımda kalanlar hakkında bir yorumda bulunmak istiyorum. Buna vesile olan şey ise 24 Ekim 2018 Çarşamba tarihli Dailly Le Monde’da  Faurisson’un hayatını kaybettiğine dair bir haber ve makale görmüş olmam. Faurisson’un negasyonizm ideolojisine mensup olduğu belirtiliyordu. Negasyonizm yahut denializm (redcilik), Yahudilerin Naziler tarafından toplama kamplarında gaz odalarına doldurulmak suretiyle soykırıma maruz tutulduğunu reddeden, resmî tarihin uydurmalarla insanları manipüle ettiğini söyleyen bir fikirdir. Onun 21 Ekim Pazar günü 89 yaşında öldüğünü yazan yerine kadar makalenin bir kısmını okudum. Faurisson, Fransız negasyonizm ideolojisini savunuyordu. Bu fikir, Yahudilerin genel hususiyetlerini görmeyen bir fikir. Mevzu bahis makale çok uzun ve enteresan bir makaleydi.  Faurisson ile çok uzun yıllar evvel kontak kurmuştum. Senelerce iletişim hâlinde olmuştuk. Bir çok defa beni ziyaret etme teşebbüsünde bulundu. Elbette bu teşebbüsleri menfi neticelendi. Çünkü o Hitler Almanya’sı söz konusu olunca hemen dile getirilen “gaz odaları”nı, insanların odalara kapatılıp gaz kullanılarak öldürüldüğü iddiasını reddettiği için suçlanan bir adamdı. Gaz odaları, özel servisler tarafından Batı Almanya insanından para koparabilmek için uydurulmuş tarihî bir yalandır. Kaç para koparmışlardır bilmiyorum; fakat sözde buralardan kurtulanlar yahut onların yakınları vasıtasıyla yüz milyonlarca doların İsrail’e aktığı bir gerçek. Bu soru, Fransa’ya sadık bilinen; fakat Komünist Parti’ye ihanet eden, Fransa’nın ilk Komünist devlet başkanı Mitterand etrafında cevap bulabilir. Mitterant, 1981 yılında, Komünist Parti’den seçildi. Bu parti o dönem Fransa’nın en büyük partisiydi, hâlâ Fransa’nın en büyük partisi.  Faurisson, hiç kimsenin gaz odalarında öldürülmediğini iddia ettiği için suçlandı. Holokost’u reddetmesi sebebiyle hapis cezasına çarptırıldı. Bu mesele hakkında tartışmak yerine cezalandırma ve baskı uygun görüldü. Binlerce Euro tazminat ödemek zorunda bırakıldı. Bir çok profesör üniversitelerde kanunlar, hukuk ve çeşitli meseleler hakkında konuşabilirken, Auschwitz ve gaz odaları hakkında konuştuğu için baskı gördü, hukuk devreye girdi. Bu mesele konuşulurken Auschwitz ismi ön plâna çıkıyor. Auschwitz isimli yerde bir toplama kampı oluşturulduğu, tamamı olmasa bile büyük bir kısmını Yahudilerin oluşturduğu kölelerin çalıştırıldığı ve nihaî netice için gaz odaları vasıtasıyla bu insanların katledildiği iddia ediliyor. Onun yakınında bir kampın daha bulunduğu söyleniyor. Bazı şeyleri hatırlatmak maksadıyla söylüyorum. Bu hususta çok konuşulan meselelerden birisi de kriminal Siyonist Yahudilerin Nazi Almanya’sı ile işbirliği yapmak suretiyle “anti-semitizm” söylemleri üzerinden kendilerine alan açtığıdır. Oysa Yahudilerin belki de sadece %1’i Semitik orijinlidir, daha fazla değildi. Belki “anti-Yudaizm” diyebilirsiniz; ama “anti-semitizm” diyemezsiniz. Semitik olanlar Araplardır, %100’ü Semitiktir, inanmayanlar için %99 diyelim.  Arapların büyük bir kısmı Ortadoğu’da yaşar. Araplar ile Almanlar arasında kötü ilişkiler yoktur. Almanlar, Ortadoğu’da Fransız ve İngiliz kolonyalistlerin düşmanıdır. Bilindiği üzere Hindistan’ın doğusuna Birmanya’ya kadar bir İngiliz işgali söz konusudur ve bölge bölge Fransızların hâkimiyet tesis ettiği alanlar da vardır.  Faurisson, çok politize olmuş bir isim değildi. Yalan söylemiyordu; sadece inandığı hakikatleri dile getiriyordu. Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden bir Yahudi kadın vardı ve semitik değildi. Adalet bakanlığı da yaptı. Mezarı Fransa’nın önemli isimlerinin bulunduğu bir pantheonda. Bu kadın, ailesiyle birlikte Auschwitz toplama kampında tutulmuş, babası hariç tüm ailesi Sovyetlerin güneye ulaşması neticesinde kurtarılmış. Bu insanlar açlıktan ve muhtelif sebeplerden ölmüş olabilir. Siyonistler, Almanları-Nazi fanatikleri kullanarak burada Yahudilerin büyük acılar çekmesine sebep olmuş olabilir. Bu Yahudi eski bakan, “Ben Auschwitz’de hiç gaz odası görmedim.” demişti. Bu gerçekten çok enteresan bir bilgi ve Siyonistler ise sürekli gaz odalarının olduğu propagandasını yaptı. Bu hususta karşıt görüşlerin dile getirilmemesi için Siyonistlerin bir baskısı var. Yani Yahudiler Naziler tarafından sürgün edilirken Siyonistlerin operasyonlarına maruz kaldı ve Yahudilerin Yahudi olmayanlar tarafından acıya mahkûm edildiği söylendi.  Hülasa, Faurisson bu hafta hayatını kaybetti. Çok hastaydı ve son zamanlarda kendisinden mektup da alamıyordum. Ölümünün ardından da Faurisson hakkında iftiralar ve yalan haberler yayınlanıyor. Toplama kampları hakkında Siyonistler tarafından bir çok hikâye uyduruldu. Siyonistler tarafından bir takım Yahudilerin çektiği acılar sömürüldü. Dürüst tarihî analizlere göre, gaz odaları hakkında yalan söyleniyor. Gaz odaları yoktu. Gaz odalarının yok edildiği söyleniyor. Her şey duruyor; fakat gaz odaları yok edilmiş. Kötü şartlardan, açlıktan vesâir sebeplerden ölümler gerçekleşmiş olabilir; ama gaz odalarının varlığı kesin değil. Varsa niçin hiç bir şeyi değil de onları yok ettiler. Bu yalan senelerdir söyleniyor.  Gaz odalarında on milyondan fazla Yahudi’nin öldürüldüğü ve bir soykırım yapıldığı iddia ediliyor. Bu sebeple hiç alâkası olmamasına rağmen Fransa tazminat ödemeleri yaparken, Almanlar Yahudilere milyonlarca dolar ödedi.  O günlerden bugüne bir devlet sahibi olan Siyonistler, mukaddes topraklarda Müslümanlara suikastler düzenliyor, katliamlar yapıyor, tutukluyor. İşgal edilmiş topraklarda kurulmasına rağmen uluslararası hukuk bir onlara gereken müdahaleyi gösteremiyor.    Allahu Ekber!   Tercüme: Faruk Hanedar 27.10.2018 Baran Dergisi 616. Sayı

Kadüse veya Ahenk Helezonunda Görünen Horoz (9)

Zaruri bir açıklama: Malum olduğu üzere, bir yılı aşkın bir zamandır bu yazı dizisi Baran Dergisinde her hafta neşrediliyor. Okuduğunuz bu yazı dizisi 54. bölüm olacak. Yazının ana başlığı “Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu şeklindedir. Başlangıcından bugüne tüm yazılanlar bu başlıktan mülhemdir. Onun muhtevasına dairdir. Yine malum olduğu üzere, yazı başlığında geçen horoz borcu esprisi, Sokrates’in son nefesini vermeden önce mirasçısı ve de biricik talebesi Eflatûn’a miras bıraktığı bir şey (görev)dir. Bu öyle bir şey (görev) ki, yazı dizisinin muhtevasından mülhem söylersek, “her şeyi tutan bir şey” şeklinde ifade edilen sahici bir mânâyı hatırlatıyor. Bu şey veya mânâ veya görev, toplumların var olma kavgasında olmazsa olmazı ifade eden ve İBDA külliyatında “toplumun en üst kuruluşu” olarak tavsif edilen devlet ile doğrudan ilişkilidir. Eflatûn tarafından çerçevesi çizilen ideal devlet plan, program ve projesi, miras bırakılan horoz borcunun gerçekleştirilmesi çabasıdır. Bütün bir batı felsefesi dünyasının temelinde de bu çaba vardır, denilebilir. Büyük Doğu Mimarı tarafından İBDA Mimarı’na miras bırakılan Büyük Doğu idealinin devlet plan, program ve projesi de -bir yönüyle- bu çerçevede değerlendirilebilir. Büyük Doğu Mimarı tarafından İBDA Mimarı’na miras bırakılan ideal devlet plan, program ve projesinin Sokrates ve Eflatûn üzerinden verilmek istenmesinin arka planında, yine bir yönüyle, daha doğrusu felsefe dünyasına yataklık eden Batı dünyasına bakan yönüyle, diğer bir ifadeyle de selim akıldan mahrum saf akla bakan yönüyle bu horoz borcu esprisi olduğunu düşünüyorum. Demek istemem o ki, eski Yunan kültüründe Sağlık ve Tıb tanrısı olarak kabul edilen Asklepios üzerinden mevzu edilen horoz borcu, birçok girinti ve çıkıntı üzerinden gele gele kadüse sembolüne ve bu sembolde yer alan akaşa veya esîr denilen “yuvarlak halka” esprisine ve oradan da “Abdülhakîm Koltuğu”na kadar geldi-uzandı. Tam 9 haftadır kadüse sembolü üzerinde oyalandık, oyalanıyoruz. Aydınlanma Çağı veya Modern Çağ üzerinden Descartes’a bir türlü gelemedik, gelemiyoruz. Hiç hesapta olmayan buluşlar üzerinden Descartes vesilesiyle söyleyeceklerimizi ertelemek zorunda kaldık, kalıyoruz. Descartes’a bir gelebilsek, sonrasında felsefî çerçevede ayağı yere basan daha sağlam, daha sarih şeyler söyleme imkânı doğacaktır diye düşünüyorum. Ama az kaldı. Neyse. Biz yolumuza devam edelim. Her şeye rağmen okuyucunun canını sıktıysak, şimdiden özür beyan ediyoruz.  Evet; kadüse sembolüne tekrardan dönecek olursak, çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki kadüsenin mevcut hâli fetişizme(1) bulaştırılmıştır. Denilebilir ki, ulvî bir mânâ idrak erozyonuna uğratılarak süflî bir mânâya indirgenmiştir. Hiç şüphesiz ki fetişizm, bir putperestlik adetidir. Hâl böyle olunca, İslâm’da fetişizm yasak edildiğinden, mevcut haliyle içselleştirilmesi de muhaldir. Kadim kültürlerden kalma pek çok sembol (veya kavram), zamanla plastisite anlayışına kurban edilmiş ve fetişizme indirgenerek putlaştırılmıştır. Yaşadığımız yeni zaman ve mekânda, “batının zahire çıktığı” bir zaman dilimi olması hasebiyle, kadîm zamanlardan kalma tüm semboller de vesilelerle tekrardan mücerred bir zemine taşınacak, aslına rucü’ ettirilecektir. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın en büyük misyonlarından biri de bu olsa gerektir. İBDA Mimarı’nın “Davut Yıldızı” sembolünü Yuda nesebinin elinden bir çırpıda nasıl aldığını bilenler bilir. Bu, “Ölüm Odası”nı takib edenlerce malumdur. Kadüse sembolü üzerinden söylediklerimizi “Abdülhakîm Koltuğu” hasrında değerlendirmemizin biricik sebebi de budur. Umarım yârene dokunmamışızdır. Allah muhafaza! Bilerek veya bilmeyerek, ulvî bir mânânın zedelenmesine yol açtıysak, sebeb olduysak, Allah afetsin derim!  Demişlerdir ki, dünyanın oluşumundan bugüne tüm eşya ve hadiselerin tabii seyri, bütün canlı ve cansız varlıkların hayat iradelerine dair seyir, tıpkı renkli ve sesli bir sinema filminde olduğu gibi belirli bir seyir eder. Bu seyrin “uygun bir sistem” dâhilinde cereyan ettiği sözkonusudur. Buradaki “uygun bir sistem” tabirine dikkat etmek gerekiyor. Böyle bir sistem hakkında ne / neler söylenebilir?  Yine demişlerdir ki, ehliyet ve liyakat çerçevesinde akaşik kayıtlara ulaşanlar geçmişin tüm tecrübelerinden haberlidirler. Dahası ezoterik bir bilgiye kavuştukları üzerinde durulur ki bunun İslâmi literatürdeki adı, “gizli ilimler” mânâsına “ilm-i ledün” olsa gerektir. Gerçi ilm-i ledün, sadece geçmiş ile ilgili değil, gelecek ile de ilgili bilgileri mündemiç bir keyfiyeti haizdir. Çünkü ilm-i ledün, çalışarak elde edilen bir ilim olmanın çok ötesinde, sadece Allah tarafından nasibli kalblere ilka edilen bir ilimdir. Bundan dolayıdır ki ilm-i ledün, Kitapların Anası veya Ana Kitapolarak da isimlendirilen Ümmü’l Kitab (Ümm-i Kitab) ile ilgilidir. Ümmü’l Kitab?  Zaman mefhumundan bağımsız olduğuna inanılan Ümmü’l Kitab, İslâmî literatürde “ezelî olan kelâm-i ilâhînin ismi” olarak bilinir. Zamansız ve mekânsız bir varlık olan Allah’ın bilgisi dahilinde olduğundan, gayb âleminin bilgisine de işaret eder. Melekler dahi muhtevasından habersizdirler. Allah’ın bildirdikleri müstesna, hiç kimse bu tür bir bilgiden haberli değildir. Ümm-i Kitab, levh-i mahfuzdan bu yönüyle farklıdır. Çünkü levh-i mahfuz’da yazılı olanlar melekler tarafından bilinebilir. Nitekim her yılın Şaban ayının 15’inde, yani Berat Gecesi’nde o yılın tüm olacakları levh-i mahfuz’da meleklerin şahidliğinde yazılı hale getirilir. Görevli melekler, bir yıl boyunca levh-i mahfuzda yazılı olan bilgileri icra ederler. Kirâmen Kâtibîn melekleri de not eder, kayıt tutarlar. Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, levh-i mahfuz’da yazılı olmasına rağmen, meselâ kaza çerçevesinde olacak olanlar mutlaka olacak diye bir şey sözkonusu değildir, yani olacak olanlar ta ki olana kadar ihtimaller dairesinde tutulur, yani değişebilir. Kaza ve kader! Kaza, kadere bağlıdır. Kaderde ne yazılmış ise o tecelli eder. İnsan ne yaparsa yapsın, yaptığı kaderdir. Kader değişmez, lâkin kaza değişebilir dedik. Meselâ, sadaka kazayı def eder. Fakat olacak olan yine de olur ve olan da yine kaderin bizatihi kendisi olur. Allah’ın ilmine hiçbir akıl güç yetiremez. Allah, her an her şeyi yeniden yaratandır. Mutlak Ölçü ile sabit olduğu üzere, “Allah her an bir şe’ndedir.” Diğer taraftan, “İlahî ibdada tekrar yoktur, rastgele ibda da yoktur.” Kısa ve öz söylersek, iman yoksa akıl da yok! Akıl, imanla var! Akıl, bütün varlığını imana borçlu! Akl-ı selim! Daha evvel söylendiği üzere, levh-i mahfuz, Arapça lûgatta “korunmuş levha” mânâsınadır. İslâmî literatürde, olmuş veya olacak olanların yazılı olduğu manevî levhayı dile getirir. Olmuş veya olacak tüm eşya ve hadiselerin varlığı, Allah’ın bilgisine bağlıdır. Nitekim levh-i mahfuz, Allah’ın ilim sıfatı ile ilgilidir. Korunmuş (mahfuz) olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Levh- mahfuz’da yazılı olup da kaza ve kader çerçevesinde değiştirilenler Allah’ın “ezelî olan kelâm-i ilâhînin ismi”, yani Ümmü’l Kitab ile ilgilidir. Bu mevzuya yukarıda değinmiştik. Levh-i mahfuz, Kur’ân’da Ümmü’l-Kitab (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabun Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece Kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kitabu’l-Kader (Kader Kitabı) da denir.(2) Evet; levh-i mahfuz, olmuş ve olacak olanların, zamandaki bütün anların ve mekândaki bütün varlıkların, kısacası her şeyin yazılı bulunduğu bir “saklı levha”dır. İlahi ilmin aynası, kaderin defteri, topyekûn varlığın topoğrafyası ve topyekûn kâinatın programıdır. Bilgilerin korunduğu bu alemin insandaki küçük örneği ise “hafıza”dır… “Saklı levha” ve “hafıza”… Tedaisi, İBDA Mimarı’nın 6 ciltlik “Tilki Günlüğü -Ufuk ile Hafiye” isimli eseri ve sözkonusu eserde yer verilen “Levha”lar ve eserin sahibi tarafından bizzat eserin, “Yüzyılımızın mânâ âleminden görünüşünün topoğrafyası” şeklinde tarif edilmesi ve hassaten, İBDA’nın “beşer zekasının sekreteri” olarak tavsif edilmesi! Varlıklar aleminde zuhur eden veya açığa çıkan bütün eşya ve hadiseler, Levh-i Mahfuz’un defterleri olan İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn’de kayıtlıdır. Bu kaydın harflerle, kelimelerle herhangi bir alakası yoktur. Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, her bir insanın sağ ve sol omuzlarında konuşlandırılan Melekler (Kirâmen Kâtibîn melekleri), insanların özgür iradeleriyle ortaya koydukları söz ve eylemlerini kaydederler. Kiramen Kâtibîn melekleri her şeyi değil, sadece insanların amellerini yazarlar. Bu yazılışın en önemli hikmeti ise âhirette -büyük mahkeme de denilen Mahkeme-i Kübra’da!- Allah’ın sonsuz adaletinin herkes tarafından görülmesi için bu iki meleğin birer âdil şahit olmalarıdır. Gerçi başka şahitler de vardır. Meselâ insanların her bir uzvu, kıyamet gününde sahibine şahitlik edecektir. Bugün modern psikolojide ele alınan “çoklu zeka” veya “beden ve zeka” esprisinin arka planında bu tür bilgilerin mevcut olduğu pekala söylenebilir. Allah’ın sonsuz ilminin bir yansıması olarak anlam kazanan Levh-i Mahfuz, canlı cansız her şeyin bütün keyfiyetleriyle nasıl olduğu ve nasıl olacağı hususunu ihtiva etmektedir. Bunun varlığının pek çok hikmetlerinden biri, Allah’ın sonsuz ilmini yansıtan bir ekran olmasıdır. Mele-i âla sakinlerinden olan ve hamele-i arş veya kerrubiyyun da denilen dört büyük melek(3), (Cebrail, Azrail, Mikail ve İsrafil), gibi diğer büyük meleklerin Levh-i Mahfuz’u müşahede etmeleri, yeryüzü sakinlerinden -nadir de olsa- bazı büyük evliyanın keşfen görmeleri ve umum müminlerin iman-ı bilgayb cihetiyle kalben ve hayalen müşahede etmeleri, bir mânâda Allah’ın sonsuz ilim ve kudretinin varlığına şahit olmaları, bu levhanın varlığının önemli bir sebebi olarak kabul edilmiştir.(4) Ümmü’l Kitab üzerinde biraz duralım. Tefsirlerde “ümmi” kelimesi üç anlamda kullanılmaktadır. 1) “Ümm”, anne anlamına gelen bir kelimedir. “Ümmi” kelimesi de buradan türetilmiş bir isimdir. Böylece ümmi, anasından doğduğu hal üzere kalan, okuma yazma bilmeyen, yaratılışı yeni bir şey öğrenmekle değişmeyen insan’a denir…2) Arap milletine de “ümmi” denirdi. Eskiden beri Araplar, yazı ve hesap bilmeyen bir millet olarak tanınır. Allah Resûlü bir hadiste, (meâlen), “Biz yıldızların hareketinden hesap çıkarmayan ve yazı yazmayan bir milletiz” buyurarak bu durumu dile getirir. (Müslim, Sıyam: 15.)…3) “Ümmi” Ümmü’l-Kurâ anlamına da gelir, “Mekkeli” demektir. Her üç anlamda da Allah Resûlü’nün okuma yazmayla uğraşmamış olduğu ortaya çıkar. Zaten Kur’ân-ı Kerim açıkça Allah Resûlü’nün ümmi olduğu bildiriliyor. Üç ayette “Ümmi Peygamber” ifadesi yer alıyor. (Araf Suresi, 157, 8; Cum’a Suresi, 2.)Allah Resûlü bir kitap veya yazıya bakarak okuyamıyordu, fakat Kur’an-ı Kerim’i ezberinden çok güzel okurdu. Kur’ân okumasını ona Cebrail Aleyhisselam öğretmişti. Bu konuda A’lâ Suresi 6. Ayette (meâlen) “Bundan böyle sana Cebrail’in öğreteceği üzere Kur’an’ı okutacağız da, unutmayacaksın” buyurulur…Allah Resûlü’nün okuma-yazma bilmediği tüm âlimler tarafından kabul edilmektedir. Nitekim bu durum şu âyette de açıkça ifade edilmektedir (meâlen): “Ey Resulüm! Sen vahyimizden önce kitap okuyan veya yazı yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, batıl iddia peşinde olanlar şüphe edebilirlerdi.” (Ankebut Suresi, 48). Allah Resûlü’ne “Ümmî peygamber” veya “Ümmi Nebiyyun” da denildiği malumdur… Ümmi kelimesi özetle, “Dünyevî bir tahsil görmemiş olan” mânâsınadır.“Ümmî” kelimesi Arapça lugatta “ümmet” kelimesiyle da aynı anlamı paylaşmaktadır. “Bir insandan eğitim almamış, ğafil, câhil, Arap ümmetine mensup, Ehl-i Kitabın dışında kalan Arap toplumu ve Mekkeli” gibi anlamlara gelmektedir.Ümmî kelimesinin “ümm” ile aynı kökten geldiği, asıl, esas, anne gibi manaları muhtevi olduğu; dolayısıyla da ümmî denildiğinde “anasından doğduğu gibi olan, aslı üzere bulunan, okuma yazma bilmeyen” manasının anlaşıldığı şeklindeki bilgiler ise kelimeye sonradan yüklenmiş anlamlardır.Istılahî olarak ümmî kavramı ise “Kitabî bilgiyle zihni doldurulmamış, doğal hali üzere kalmış, okuyup yazarak tahsil görmemiş kimse.” anlamında kullanılmaktadır.(5) Parantez: Allah Resûlü, Ummiyyun Nebi’dir. O’nun ümmiliği, Ümmü’l Kitab’dan gelir. Ümmü’l Kitab, yukarıda da belirtildiği üzere, levh-i mahfuzdan farklıdır. Levh-i mahfuz, zaman ve mekânâ taalluk eden bilgileri, bilinenleri ihtiva eder. Ümmü’l Kitab ise, zaman ve mekândan münezzeh olan Allah’ın ukdesinde olduğundan, melekler tarafından dahi bilinmeyendir. İslamî literatürde, “ezelî olan kelâm-i ilâhînin ismi” olarak geçen Ümmü’l kitab, Allah’ın gayb alemine bakan ilmindendir. Allah, ruhu dilediğine ilka ettiği gibi, bu tür bir ilmi de kullarından dilediğine ilka eder. Velî kullarda tecelli eden ilm-i ledün, Ümmü’l Kitab’dandır, denilebilir. İBDA Mimarı’nda tecelli eden nebat (kust) ilmi de bu cinstendir. İBDA Mimarı’nın Büyük Doğu Mimarı tarafından “Cins zeka” olarak karşılanması bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir mevzudur. Ümmet kelimesi Allah Resûlü’nün Ümmiliğinden, dolayısıyla da Ümmü’l Kitab’dan gelir. Bundan dolayıdır ki Ümmet, hiçbir zaman başsız kalmaz, kalmamıştır. Hilafet veya Halife’nin olmadığı yerde orada Halife bizzat Allah Resûlü’dür. İBDA Mimarı, vesilelerle, ruhun, kelâmın, ahlâkın, tasavvufun ve de hilafetin gökyüzüne çekildiğini söylerken, aslında bütün bunların kendisiyle olan bağlantısına da vurgu yapıyordu. Büyük Doğu-İBDA, bütün bu ulvî değerlerin tekrardan yeryüzüne indirilmesinin suretine (vasıta sistem) tekabül eder… Yuda nesebi “Ahit Sandığı”nı arasın dursun, atı alan Üsküdar’ı geçmiştir! Yukarıdaki bilgiler ışığında 15 Temmuz’un bütün ruhu görünür. Ümmet’in sahibi olan Ümmiyyun Nebi, gaybi bilginin en yüce sembolü olan “İstikbâl İslamındır” mânâsının Anadolu topraklarında tecelli etmesinin yolunu açmıştır. “Mağara Dostu” Hazret-i Ebu Bekr (R.A) üzerinden “İstikbâl İslamındır” mânâsının tecelli ettiği Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemine nasıl bir gözle bakılması gerektiği tez elden idrak edilsin. İdrak edilsin ki idrakler “idrak nuru” ile nurlansın! “İdrakın aczini idrak, bir ilimdir!” sözünün de sahibi olan Hazret-i Ebu Bekir (R.A) buyuruyorlar: “İdrakı idrak idraktır ki idraktır.”  Bu ara parantezden sonra mevzuya kaldığımız yerden tekrar devam edelim. Ana kitap ya da kitapların anası olan Ümmü’l Kitap deyimi Kur’ân’da; “Âllah dilediğini siler, (dilediğini) bırakır. (Bütün) kitap(ların) anası O’nun yanındadır.” (Ra’d, 13/39) ve “Biz düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’ân yaptık. O, katımızda bulunan ümmü’l-kitaptadır (ana kitap)...” (Zuhruf; 43/4) âyetlerinde geçer. Bu arada hemen şunu da söyleyelim ki, Fatiha sûresinin bir diğer adı da Ümmü’l-Kitab’dır. İmam Buharî Tefsir kitabının başında; “Fatiha sûresine Ümmü’l-Kitab adı verilmiştir. Çünkü Mushafların yazılışına onunla başlanır ve namazda Kur’ân okumaya Fatiha ile başlanır” demiştir. Fatiha’nın bu adı almasının sebeblerinden biri de, Kur’ân’ın bütün muhtevasının bu sûredeki manaya raci olduğu görüşüdür (İbn Kesir, Tefsîru'l Kur'âni'l-Azîm, II, 16). Müfessirlere göre Ümmü’l-kitab hakimdir, muhkemdir. Onda her şey yazılmış durumdadır. Her şeyin aslı, kökü, tohumu ondadır, varlık alanına oradan çıkar. Peygamberlere gönderilen tüm kitapların kaynağı da Ümmü’l-kitabdır.(6) Demişlerdir ki, akaşık kayıtları inceleme imkânı elde edenler, tıpkı bir sinema filminde olduğu gibi, muhatabın amacına uygun olarak kayıtları hızlandırılabilir, yavaşlatılabilir, hatta durdurulabilir. Bu mevzuda İslâm dışı çevrelerde bir örnek var mıdır, yok mudur, bilmiyorum, ancak, İslâm tasavvufu büyüklerinden Şah-ı Nakşibend Hazretleri ile ilgili bir menkıbede bu mevzu berraklaşmış gözükmektedir. Özetle şu: Şah-ı Nakşibend Hazretleri müridiyle birlikte yol alıyorlar. Lâkin Müridin içinde bir korku, şehre girmeden karanlık bastırırsa ne yaparız endişesi hakim! Daha evvel söylendiği üzere, Velînin küçüğü büyüğü olmaz, ama, en küçük Velî dahi kalbten geçeni okur. Hâl böyle olunca, Şah-ı Nakşibend Hazretleri ne yapar varın siz düşünün! Müridin karanlık korkusunu fark eden Şah-ı Nakşibend Hazretleri yoluna devam eder. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra şehrin kapısından içeri girilir. Şaşkınlık içinde kalan Mürid, gördükleri karşısında şaşkın ve de suskun. Şehrin karanlığına gark olmuş ahali aydınlatıcı kullanıyor! Mürid olup biteni anlamış, lâkin Müridin bu durumunu farkeden Şah-ı Nakşibend Hazretleri, “Bunlar tarikatın oyunlarıdır”, sözünü söylüyorlar. Mevzu şu, şehre girene kadar güneş gökte çakılı kalıyor! Bu mevzu, akaşik kayıtları inceleme imkânı bulan tipolojilere ne der bilemem, ama durum aynen anlatıldığı gibi nakledilir. Üstad Necip Fazıl, “Feza Pilotu” isimli şiirinde ne de güzel söylemiştir: “Bilmediler; kalptedir, kalptedir asıl feza;/ Kalptedir, ölümsüzlük kefili kutsî imza.// Sayıdan sonsuzluğa sınıf geçirtecek not;/ Bizdedir ve bizdedir Arş’a giden astronot,// Ve mekândan arınmış ve zamandan ilerde,/ Fezayı teslim alma sırrı bizimkilerde. // Bizimkiler ışığa gem vururda binerler;/ Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler…” Dipnotlar 1-Genel ifadesiyle fetişizm, bazı insanların, kendisinde tabiatüstü bir kuvvetin var olduğunu kabul ettikleri cansız bir şeyi kutsal saymaları, ruhlarla ilişkili olduğuna inandıkları maddi bir varlığı tanrı kabul etmeleridir. Kendisinde olağanüstü bir gücün varlığına inanılan, maddi- manevi, canlı-cansız, doğal-yapay varlığa “fetiş” adı verilir. 2-https://sorularlaislamiyet.com/levh-i-mahfuzun-icinde-her-sey-var-midir-nicin-kullanilir-madem-her-sey-yazilidir-o-halde-melekler-0 3-Allah’a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. 4-https://sorularlaislamiyet.com/levh-i-mahfuzun-icinde-her-sey-var-midir-nicin-kullanilir-madem-her-sey-yazilidir-o-halde-melekler-0 5-https://www.ilyasucar.com/kitap/makalelerarticles/108-hz-muhammed-makaleleri/391-hz-peygamberin-ummiligi-meselesi.html 6-https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/ummul-kitab Baran Dergisi 616. Sayı

Vazife ve Şuur

“Dünyada yapılacak sayısız iş varken, ilk trilyoner servetini uzaydan kazanacak. Goldman Sachs’ın tahminine göre, uzay madenciliği dünyadaki her işten daha kârlı bir sektör olacak. Finans kuruluşuna göre, teknolojik gelişmeler asteroit madenciliği için gerekli şartları elverişli hale getirmek üzere ve bu alana giren ilk şirket dünyada eşi görülmemiş bir servete sahip olacak.” Batı, kölelik ve sömürgecilik üzerine inşa ettiği kapitalist düzenini endüstri ve bilgiyle taçlandırarak dünyaya hâkim olmuş durumda... Bu hâkimiyetin sürekliliği için ise iki şeye muhtaç: 1- Hazcı dünya görüşünü pompalayarak her geçen gün büyüttüğü tüketim toplumunu düzenli olarak beslemeye, 2-Besleme için gerekli enerji ve hammaddeye sahip olmaya. Gerek toplumu besleme, gerekse enerji ve hammadde kaynaklarına sahip olma konusundaki yetersizliklerin ekonomik buhranlar ve savaşlarla neticelendiği hepimizin malumu… Kapitalizmin batıda doğmasının sebebi, toplumun hazcı dünya görüşüne sahip olmasından kaynaklanır. İslâm dışında kalan doğu toplumlarının hazcılığı, maddi arzulardan çok, mistik arzulara dayalı olduğundan, batıdan binlerce yıl önde olmalarına rağmen kapitalist sistem buralarda doğmamış, batının etkisiyle bu girdaba girmişlerdir. İslâm da hazcılığa yer olamamasına rağmen yozlaşma neticesinde hazcılığın zirvesi İslâm ülkelerinde yaşanmaya başlamıştır.   Bu durumu, tatmin olmaz arzulara sahip insanlığın ipini koparıp sofraya edepsizce saldırması şeklinde tarif edersek, bu ip acilen bağlanmadığı takdirde dünyanın çöle dönmesi an meselesidir. Kapitalizm, çöküşünün farkında olmasına rağmen tabiatı gereği bu durumu önleyemez, zira var oluş nedeni tüketimdir. Kapitalistlerin sofraya ürün taşıma rekabeti sebebiyle hammadde kaynaklarında çıkan kavgada silahı olanlar, silahı olmayanları zorla sofradan uzak tutmaya çalışmasına rağmen kavga her geçen gün büyümektedir. Kavga demek, kapitalistin hiç sevmediği maliyet artışı demektir ki günümüzde bu maliyetler karşılanamaz boyuta ulaşmıştır. Uzaydaki kaynaklara göz dikmiş olmasının sebebi bu maliyetlerdir.  Mevzua girişimizden uzay teknolojilerine karşı olduğumuz anlaşılmasın. Elbette insanlık uzayın en bilinmeyen yerlerini merak edecek ve merakını gidermek için fetihler gerçekleştirecektir. Uzaydan değerli maden getirme fikri ABD sermayesinin hisse senedi piyasası ve iç politikasının umut tacirliği yalanlarının bir parçası değilse, dünyanın doğal yapısına zarar veren madencilik alanlarının azaltılması açısından önemli bir girişimdir. Kaldı ki bu fikrin deklarasyonu ABD emperyalizminin; “beni dünyada adamdan sayan kalmadı pek yakında tüm kapılardan kovulacağım, varlığımı devam ettirebilmemim tek yolu uzaydan geçiyor” demesi şeklinde de yorumlanabilir. Fakat mevzuumuz bu değil. Bizim anlatmaya çalıştığımız husus, değerli madenlerin belirli sermaye gruplarının eline geçmesi riskine karşı rakip sermayelerin yatırımları bu alana kaydırmasıyla yeni bir çatışma alanının ortaya çıkacağıdır. Bunun neticesinde de bu çatışmaya girme gücü olmayan daha küçük sermaye, doğayı katletmek, emeği kırbaçlamak pahasına o madenleri çıkarmaya devam edecektir ki, varlığını sürdürebilsin. Ortaya çıkacak olansa bir trajedidir. Bunun anlamı kaynakların insanlık yararına değil de hâkimiyet yarışına harcanmasıdır ki, sonuçta dünyamız değerli maden çöplüğüne dönüşürken, açlık, savaş ve katliamlar katlanarak artacaktır. -Sebeb? -Değerli madenlerin tek sahibi olmak isteyen birilerinin dünyaya hükmetme arzularını tatmin için. Evet… T A T M İ N… Döndük dolaştık o kadar maddî faaliyetin altından ruhî bir faaliyet çıktı. Kapitalizmin küfür icadı olması ve küfrün ruhundan sakat faaliyetler çıkması bizleri şaşırtan bir husus değildir. Bizim zorumuza giden kapitalizmin ahlâksızlığı ve çıkmazı aşikâr, kendi kendini imhası an meselesiyken Müslümanların bu sisteme kuyrukçuluk yapmasıdır. İlahî olana tâbi olmak dururken, körelmiş ve kendinden başka bir şey düşünmeyen aklın peşine takılıp onursuz ve perişan bir hayatı tercih etmemiz, ancak ruh hastalığı ile izah edilebilir. Bu gün insanlığı yok olma durumuna getiren kapitalizm, kendi hastalığınauyguladığı reçetelerin ateşini bile düşürmeye yetmediğini bilmekte, çaresiz bir arayış içinde kıvranırken, düşünüp tartmadan küfrün her hareketine hayranlıkla bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Kuyruğundan tuttuğu fili tarif etmeye çalışan âmâ hesabı, kâfir; üç boyutlu dünya görüşü sebebiyle göremediğini yok sayar, hisleriyle ulaşamadığı halde, dördüncü boyutu üç boyutlu keleş aklıyla tarife kalkışır. Bunun İlahî bir tasarruf altında olduğuna iman edemez. İman edenlerin gerekli şartları yerine getirmesi durumunda bu boyutu görebildiklerini aklı almaz. Zira küfrün yaradılışı buna uygun değildir.  “İnsan” isimli eserinde Kumandan küfrün bu durumunu şu şekilde izah eder; “MÜNKİR VEYA MÜMİN, HEPSİNDEN RAZI OLUNMUŞTUR… Allah, kâfire Müslüman olmayı emretmiş, fakat kâfir için Müslümanlığı yaratmamıştır. Kâfir için küfrü dilemiş, fakat küfrü emretmediği halde yaratmıştır. Herkese ezeldeki istidadı gereği dileme ve emir… Üstadım’ın dediği gibi, Allah kullarını kendi istediği gibi yaratmıştır.” Nasıl ki küfür icadı olan kapitalizm kendi çıkmazında boğulmaya mahkûmsa, kâfirin kendisi de dördüncü boyuta iman edemez. Bu nedenle Mutlak Varlığa teslim olmaz ve helal dairesinde Hakka hizmet etmesine izin yoktur. Dolayısıyla dünyayı imar etme ve adaleti tesis etmesi beklenemez. Bu özellik Mümin kullara verilmiştir ki, mümin olarak yaratılmış olmanın mesuliyetinin ne boyutta olduğunu düşününce yemeden içmeden kesilip tir tir titrer bir halde olmamız gerektiğini görebiliriz. Hele ki yolumuza ışık tutan kurtarıcımız, efendimiz Muhammed (S.A.V), ashabı, onların izinden yürümüş tasavvuf büyükleri, mütefekkirler ve şehitlerin himayesindeyken, bu mesuliyetten kaçmak akıl işi midir? Mesela, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun batı tefekkürünü tek tek ele alıp meydan dayağı çekmesindeki asıl maksat, kâfiri imana davet değil, küfrün kaynağını gösterip müminlerin küfre sapmasına engel olmak içindir. Bu emeği görmezden gelip kâfir aklının kuyrukçuluğunu yapmanın cezası nedir? Ya da, er meydanına çıktıktan sonra ömrünün sonuna kadar küfrün uşaklarının işkencelerine maruz kaldığı halde son anına kadar dik duruşunu bozmadan şahadete yürüyüşünü örnek almak yerine korkak tavuklar gibi saklanmanın ve ona buğz etmenin cezası nedir? Hesap gününde Şeytanın; “ben vazifemi yaptım, Allahtan korkarım” demesi gibi Küfür; “Müslümanlar adam olsaydı da zulmümüze engel olsaydı”dediğinde, “ben bu konunun anlatıldığı derse girmedim” bahanesi işe yarar mı acaba?  Müslüman’ın insanlığı kapitalizmin zulmünden kurtarıp İslâm adaletinin şemsiyesi altında toplama ve kâfirin kulağından tutup, “uzayda değerli maden aramaya harcayacağın kaynağı insanlığın zaruri ihtiyaçları için kullanman gerek” deme vazifesi var. Bu vazifenin nasıl bir şuur ve usul ile yerine getirilmesi gerektiğini büyüklerimiz ahmağa anlatır gibi defalarca anlatmış durumda. Bu vesile ile Kumandan Mirzabeyoğlu’ndan bir daha dinleyelim;  “Halkın nazarında Hak aklî bir kavram ve halk görünen bir kavramdır; marifet ehlinin nazarında ise, Hak görünen, halk ise akli bir kavramdır Bu yüzden semirmeyi marifet sanan felsefeci HAKİKİ MALUM’dan mahrum olduğu gibi, kuru ölçü ezberciliğinde kalan ve “Şer’i hükümleri bilmek itikadın aynı değildir” hikmetine çatan İslâmî ilim sahipleri de aynı sırdan mahcuptur… İnsana en başta idraki gereken husus, faydasız ilimden Allah’a sığınma şuurudur… Bütün ilimlere kendine nispetle kıymet tayin edecek ve fayda derecesini nihayetinde kendine bağlayacak olan ilim, İLAHÎ MARİFET yolunda olanlara mahsus olandır.” (İbda Diyalektiği) Baran Dergisi 615. Sayı

Mehdi'yi Hamil 10 Süvari'den Biri Abdullah Dehlevi Hazretleri

Büyük Doğu-İBDA, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nden (k.s.) beridir beklenen mütefekkirin örgüleştirerek çağının diyalektiğini kurduğu fikir sistemidir. Dünyada bir başka misli bulunmayan bu fikir sisteminin mümeyyiz vasıflarından biri ise Şehid Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle “Has Oda sırrı”na nisbetle inşa edilmiş olmasıdır. Has Oda tâbiri ise Nakşibendî yolunu işaret eder. Büyük Doğu-İBDA külliyatı tasavvufî içeriklidir ve bu külliyatta, birer zarf halinde verilen fikri anlamaya çalışmanın birkaç yolundan biri herhalde tasavvuf klasiklerine, özellikle Müceddidî-Halidî yolunun eserlerine el atmak olsa gerek. Bu meyanda biz de Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Hazretleri’nin (k.s.) şeyhleri Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin (k.s.) yüce şahsiyetlerini ve “Mekâtib-i Şerîfe” eserlerinde mevcut olan bazı görüşlerini yazımızda konu edineceğiz. * Gulâm Ali Dehlevî yahut Abdullah-ı Dehlevî ismiyle bilinirler. Babaları rüyasında Hazret-i Ali (k.v.) Efendimiz’den aldığı emir üzerine ismini “Ali”, anneleri Abdülkadir Geylanî Hazretleri’nden (k.s.) rüyada aldığı işaret üzerine “Abdülkadir”, amcaları ise “Abdullah” koymuştur. Kendisinden mektuplarında “Gulâm-ı Ali” yani “Ali’nin kölesi” şeklinde bahsederler. Büyükler arasında ise “Şeyhüşşuyûh” olarak bilinir. Altun silsilenin 29. kolbaşısıdır. “ABDULLAH Dehlevî Hazretleri, Esseyid Abdülhakîm Arvasî’den geriye 5. büyük; İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nden ileriye 6. oluyor. Kısaca “Tıla-i On İrânî-Mehdî’yi Hâmil 10 süvarî”den biri…” 22 yaşındayken mürşidleri Şehid Mazhar-ı Cân-ı Cânan Hazretleri’ne (k.s.) kapılanıyorlar, 15 sene içerisinde ulaştığı makamlar eşsiz… İrşad için icazet alarak Nakşibendî yolunun ziyalarını yaymaya başlar; Mevlânâ Hâlid Hazretleri’ni avlayarak Müceddidî nisbetini Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayar. Makamat-ı Mazhariyye, Mekâtib-i Şerîfe, Dürrü’l Meârif isimli üç eseri vardır; son iki eseri bağlıları derlemiştir. * Şeriate eksiksiz ittiba, Abdullah Dehlevî Hazretleri’nde de kemâl hâlindedir. Mektuplarının derlendiği Mekâtib-i Şerîfe’de vahdet-i vücud sırlarını izhar edenlere, hatta o mertebeden bîhaber fakat o mertebeden konuşanları sert sözlerle tenkid ederler: “Riyazet ve mücahedeler ve muhabbetin galebesi sebebi ile bu marifet (vahdet-i vücud) kime keşf olursa, bu onun için hüccet ve sened olup, başkası için olamaz. Taklîd ve hayâlin hevasına ve vehme mağlup olup, tevhîd kitaplarını okumakla, vahdet-i vücud ehlinin sözlerini dile alanı, Müslümanların kadısı cezalandırır.(...) Her şey O’dur diyenler, sekrin galib olduğu ve bu tevhîd hâllerinin kapladığı zaman söylüyorlarsa, mahzurdurlar. Lâkin Mansûr’un darağacı da yerinde durmaktadır.” Abdullah Dehlevî Hazretleri vahdet-i vücud ile vahdet-i şühud arasındaki farkı şöyle bir teşbihle anlatır: “Tevhîd-i vücudide mahlûkun vücudu görünmüyor, örtülüyor. Tevhid-i şühudide ise mümkünün vücudu, Hak sübhanehünün müşahede aynası oluyor. Her ne kadar güneşin parlak ışıklarında ayna görünmüyorsa da, aynanın kendisi vardır ve tevhid-i şühudide ayna da görülmekte, kendi parlak hâlinde yerinde durmaktadır. Tıpkı güneşin ışıklarının şiddetinden yıldızların görülmemesi gibidir. Yıldızlar görülmedikleri için yok olmamışlardır.” Abdullah Dehlevî Hazretleri, vahdet-i vücud makamının Nakşibenî nisbetinde, salike yolun ortalarında vâki olduğunu ve bu makamdan geçerek vahdet-i şühuda, oradan da İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin belirttiği daha yüce makamlara ulaşılacağını söyler. Zaten bahsettiği makamda şeriat hükümlerinin inceliklerine vâkıf olunarak ona tâbi olmaktan başka bir şey kalmadığından bahseder. Şeriat hükümleri bizim gibi avama “bütün üstüne örtülü parça” olarak gözükse de, mütefekkirler ve îşân o “bütün”ü görerek, o hükümdeki asıl hikmete muttali olmuşlardır. * Uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir mesele olan, Nakşibendî yolunun bazı kolbaşılarının eserlerinin “üfürükçü” yayınevleri tarafından basılması idi. Bunun sebebi olarak hak sözden başka bir kelâm etmeyecek o velilerin bazı sözlerinin istismar mevzu olabileceği aklıma gelmişti. Fakat Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin bu hususta verdikleri bir misâl ziyadesiyle rahatlamama vesile oldu: “Hazret-i Müceddid (r.a.) Nakşibenî nisbeti üzere teslîki (mürid yetiştirip kemâle getirmeyi) almışlardır. Çünkü bu yolda şeriate uymak ve vera ve takva sahibi olmak esas maddedir. Aynı zamanda Ashab-ı Kirâm’ın (aleyhümürrıdvan) nisbetine büyük benzerliği vardır. Hâce Ubeydullah Ahrar’a babaları tarafından ulaşan ve vahdet-i vücud sırlarıyla alâkalı olan Ahrârî nisbetinde bazı ayak kayma yerleri bulunabileceğinden o nisbetle tâlib ve sâlik yetiştirmediler.” Son iki asırdır Nakşîliğin Halidiyye koluna, Kemalistler ve onların ibahî şeyhleri tarafından açıktan yöneltilen okların sebebi, bu sözlerin işaret ettiği, bir “acaba”lık pay dahi bırakmamacasına şeriate iliklerine kadar bağlı olması; belli olmuyor mu? * Dönemin emirinin İngiliz hükmü altına girmesiyle beraber, İngilizlerin Müslüman halkı ellerinde tutabilmek adına kanaat önderlerini satın alma stratejileri gereği Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin dergâhına da para yollanmıştır. Hazret “Emirü’d Devle Nevvâb (Vezir) Sahibe bu durumdan bahs etmeyiniz. Gönderilen parayı kabul edemiyeceğim. Ömrümün bu son deminde fakr, kanaat, sabr ve tevekkül yoluma bir ayıp ve kusûr gelmesinden korkarım.” diyerek cevabını İngilizlerin vekili Meyân M. Hasen’e iletmiştir. Bu “lâ havle” tonundaki cevabın arkasından aynı nisbeye sahip ve çağdaşı muhaddis-mutasavvıf Şah Veliyullah Dehlevî Hazretleri, Hindistan’da İngilizlere karşı ilk cihadı ilan edecektir. * Kumandan Mirzabeyoğlu’nun her çağın ihtiyacına cevap verebilecek bir fikir sistemi ve buna bağlı bir diyalektik oluşturulması lüzumundan (ki kendilerinin yapmış olduğu da budur) bahsetmesi ile Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin şu cümleleri birbirini aça aça Hakikat-i Ferdiyye ve topluluk hakikatine değinmektedir: “Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bütün kemâllere sahip idi. Lâkin her asırda, ümmetten o vaktin istidadına uygun olanları zuhur eder. Mübarek bedeniyle alâkalı kemâller, az yemek, cihad etmek ve ibadet etmek gibileri olup, bunlar sahabeyi kiramda ortaya çıktı. Mübarek kalbinden hâsıl olan kemâller, istiğrak, bîhodhi, zevk, şevk, ah, feryad ve tevhid-i vücudi sırları gibi hâller Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri’nin dilinden ümmetin evliyasına zâhir oldu. Mübarek nefs latifesinin kemâlinden neş’et eden kemâller, bâtın nisbetinde izmihlâl ve istihlâk olup, Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nden itibaren Nakşibendî büyüklerinde görülmüşür. Resulullah’ın mübarek “M…….” ism-i şerifinden neş’et eden kemâller, İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sânî Hazretleri’nin devresinde ortaya çıkar.” * Her zaman şehîd olmayı arzu ederlerdi. Lâkin buyururlardı ki: “Mürşidim ve üstadımın, yani Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehîd edilmesinden insanlara çok sıkıntılar geldi. Üç sene büyük kıtlık olup, binlerce insan öldü. Yine o şehîdlik hâdisesi üzerine insanlar arasında olan kavga ve gürültülerde ölenler, herkesin bildiği gibi yazıya sığmayacak kadar fazla oldu. Onun için şehîd olmaktan vazgeçtim.” 22 Safer 1240 (m. 1824) cumartesi günü kuşluk vaktinde, murakabe halinde iken bu dünyadan ayrıldılar. Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin divanından bir beyt: “O, mahlûkların şeyhülislâmı, müslümanların baş tacı, büyüklerin reîsi, müşkillerde müracaat yeridir. Gizli bir rehberlikle en iyiye götürücü, en iyi yol göstericidir. Bütün gücü ile insanları Allahü teâlâya da’vet edici, çağırıcıdır. O, âlemlerin Rabbinin sevdiği bir kuldur. Kim onun gösterdiği doğru yoldan giderse, sen o kimseye; “Ey emsallerine rehber olan zât” diye hitâb et. Nefsi hevâsının bukağısıyla bağlanmış nice câhilleri, o, bir nazarla, teveccühle nefsinin elinden kurtarmıştır.” Baran Dergisi 615. Sayı

Kendi Düzenini Kuramamış Hiçbir Devlet, Bağımsız ve Milli Olamaz

Kendi düzenini kuramamış, başkalarının kurduğu sistemlerle yönetilen devletlerin bağımsızlığından söz edilemez. Milletlerin bağımsızlığı önce bir “dünya görüş”üne sahip olmaktan geçer. Akabinde ise sahip oldukları “dünya görüşü” doğrultusunda idarî bir yapı kurmaları lazım ki, bağımsızlıktan söz edilebilsin. Bağımsızlığın en temel şartı budur. Son beş-altı yüzyıllık tarihimiz benzer hadiselerin tekerrüründen ibarettir. Kendi düzenimizden uzaklaştıkça emperyalist kan emici Batı’nın tuzağına düşmüşüz. Batılı sömürgeciler ya bize zorla dayatmışlar veya gönüllü olarak biz onların kurmuş olduğu düzenleri kendi ülkemizde kurmaya kalkmışız. Çünkü bizim “ulema” ve “münevver”lerimiz bilgi ve fikir üretimini on altıncı yüzyılda terketmeye başlamıştır. Yani İslam’a nisbetle, çağın meselelerine cevap veren yeni bir dünya görüşü oluşturamamışız. Osmanlı’nın İslam’a nisbetle kurduğu bir düzen vardı. Köy temsilcilerinin ilçe temsilcilerini, ilçe temsilcilerinin vilayet temsilcilerini seçerek oluşturduğu üç yüz kişilik “Şura Meclisi” vardı. Partisiz, doğrudan halk tarafından seçilen bir meclisti. Meclisin üzerinde de “Divan” vardı. Divanın görevi, alınan meclis kararlarının devlet işlerine uygun olup olmadığını muhakeme etmekti. Divanın üzerinde de ulemadan oluşan bir “ulema meclisi” vardı. Bu merciin görevi de alınan kararların ilme uygun olup olmadığını denetlemekti. En üstte “Şeyhülislamlık makamı” vardı ve bu makamın görevi ise alınan bütün kararların, İslam’a uygun olup olmadığına bakmaktı. Ancak sultanın bu aşamalardan geçen kararları tatbik edilirdi. Bu sistem İslam’a nisbetle geliştirilmiş, yaşanmaya değer bir devlet düzeniydi. Fakat daha sonraları zamanın ruhunu, çağın diyalektiğini kavrayamayan ulema bilgiyi üretemeyip, yeni fikirler geliştiremeyince bu sistem çöktü. Son beş-altı yüzyıldan beri bu bataklığın içinde çırpınıp duruyoruz. Oyunu hep Batılı emperyalistler kuruyor. Bizse hep oyunu bozmaya çalışıyoruz. “Batıcı” diye nitelediklerimiz, Batı’daki sistemi bu ülkede harfiyen uygulamak istiyorlar. Kendilerini “yerli ve millici” diye adlandıranlar da hep Batı’nın oyununu bozmaya çalışıyor. Fakat hepsinin ortak tarafı, insanî kavramlar olan, “özgürlük”, “adalet” ve “insan hakları” gibi anlamları ifa ederken “demokrasi”ye vurgu yapıyor olması. Emperyalizm önümüze üç şey koymuş; bir kendi dillerini konuşmak, ikinci olarak kendi düzenlerini uygulamak, üçüncüsü ise kendi kültürlerini topluma nakşetmek. Sözde “yerli ve milli” geçinenler, İslam’a nisbetle kendi “dil”lerini ve düzenlerini kuramadıkları için, Batı’nın kullandığı dili ve düzeni savunur hale gelmişlerdir. Türkiye’de yaşayan sol, liberal, milliyetçi ve hatta İslamcı bütün aydınların yönetim şekli hususunda ortak nisbet unsurları “demokrasi”dir. Bunun tek istisnası Büyük Doğu-İBDA dünya görüşü mensuplarıdır. Kısacası hangi görüşün mensubu olursa olsun beyinleri yabancı istilacılar tarafından işgal edilmiştir. Bundan yüz küsur sene önce “Cennetmekan” Abdülhamid Han tarafından sürekli olarak Batılı sömürgecilerin oyunları bozuluyordu. Devlet oyunları bozmakla meşguldü, bugün de aynı şeylerle meşgul. Örneğin “Afrin harekatıyla oyunlarını bozduk”, “Zeytin Dalı harekatıyla planlarını bozduk” gibi laflar... Şimdi de adeta Abdülhamid Han dönemini tekrar yaşıyoruz. Fakat arada bir fark var; o da Ulu Hakan Abdülhamid Han zamanında Büyük Doğu-İBDA fikriyatı olmuş olsaydı, o hemen “Başyücelik Devleti”ni hayata geçirir ve “Yeni Dünya Düzeni”ni oluşturmuş olurdu. Bugün dünyanın en büyük süper gücü de biz olurduk. Çünkü o iktidarı boyunca “Büyük Doğu-İBDA” fikriyatını aradı durdu. Bu yanlış gidişatı ilk gören Üstad Necip Fazıl şöyle diyordu: “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!” Bu gidişatın niçin yanlış olduğunu Üstad ortaya koyuyor, nasıl olması gerektiğini de büyük şehidimiz Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu BD-İBDA fikriyatıyla ortaya koyuyordu. “Yeni Dünya Düzeni”nin de modeli olan “Başyücelik Devleti”ni teklif ediyordu. Batılı emperyalistlerin bize zorla dayattığı “demokrasi” aldatmacasıyla yerlilik ve millilik markası altında, olsa olsa onların sömürgesi oluruz. Veya bir sömürgeciden kurtulayım derken başka birinin ağına düşeriz. Batı medeniyetiyle, bizim medeniyetimiz arasında temelde bir fark var. Onlar insanı insan yapan bütün değerleri yok ederek, hatta insanı da yok ederek sürüleştirip şapşallaştırma üzerine bir yönetim kurmuşlardır. Halbuki bizde Şeyh Edebali’nin dediği gibi “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturu vardır. Nasıl ki hiç kimsenin parmak izi kimseyle örtüşmezse, insanların kişilik, mizaç ve huyları da farklı farklıdır. Batı’nın yönetim tarzı, insanları mensubiyet bağlarından kopararak önce bireyselleştiriyor, sonra da kitle halinde aptallaştırıp sürüleştiriyor. Bunları yaparken kitle iletişim vasıtalarını kullanıyorlar. Kısaca insanları robotlaştırıyorlar. İşte bunun adına “demokrasi” diyerek kendilerinde bize müdahale etme hakkını görüyorlar. Demokrasi götürdükleri her yerde milyonlarca insanı öldürüyorlar. Bütün bunları “İnsan haklarını koruma” adına yapıyorlar. Kumandan’ın tesbitiyle: “İslam dışı hiçbir düşünce, temelde, insan faaliyetlerinin ne nasılına, ne niçinine ve ne de nesine dair zann’ın hakikatini gösterici mutlak ölçü ve faaliyetin gerekliliğine ait “zorunluluk” verememiştir. Rastgele zann’lar ve hakikati olmayan mahiyet nev’inden zorunluluklar.” İslam dışı hiçbir sistem ve düşüncenin insani hiçbir kaygısı yoktur. Batının gözünde insan sadece tüketici bir varlıktır. Kısacası insanî olan her şey İslâmî’dir, İslâmî olmayan hiçbir şey de insanî değildir. Türkiye’nin bağımsız olmasından yana olup da BD-İBDA fikriyatını edinmemesi ya samimiyetsizlik ya da egodan başka bir şey değildir. Çünkü İBDA, çağının diyalektiğidir. İslâm’a nisbetle tek dünya görüşüdür. BD-İBDA fikriyatı olmadan ne “vatanseverlik” ne “yerlilik” ne de “millilik” olur. Olsa olsa gayri insani olan “demokrasi”nin yani Batı emperyalizminin maskelenerek meşrulaştırılmasından başka bir şey olmaz. İktidar, yerli ve millî olduğunda samimi ise “Yeni Dünya Düzeni” için “Başyücelik Devleti”ni kurmak zorundadır. Büyük Mütefekkir Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun tesbitiyle: “Mutlak ölçülerle bağlı tefekkür... Çoğu gerizekâlı ve pek azı “kulaktan dolma” kültür kırıntısıyla “aydın insan” rolüne çıkanların zannettiklerinin tersine, “bağımlı düşünce” arayış ve hürriyete ters bir usul değil, rastgele arama ve “hakikati olmayan mahiyet” çerçevesindeki hürriyete sed çekmedir. Eğer “bu ne demek?” derseniz, “insanın varoluş hürriyet ve hakikatini aslı üzerinde yaşamasıdır” deriz.” Baran Dergisi 614. Sayı

Örnek Bir Kalkınma Modeli: Japonya

Hemen hemen mütecanis/homojen bir yapıya sahib Doğu Asya ülkelerinin milliyetçilik asabiyesiyle örgütlenip, dinamik bir kalkınma gerçekleştirmesinin sâiki olan birliğe, gerçek ideal etrafında teşekkül edecek birliğin bir “çıkartması”, bir taklidi gözüyle bakmak lazım. Ama ne olursa olsun bunun da bir hakikati var ve bu ülkeler, içinde şu veya bu tarzda ihlasın –ki en temel ruhî hasletlerdendir- bulunduğu bir oluşumun nerelere kadar varabileceğine iyi birer örnekler. Bizim de ülke olarak iktisadî sahada gerçekleştirebileceklerimiz açısından ufuk açıcı tecrübeler. Kısa da olsa münhasıran ele almamızın sebebi bu. Mütecanis bir cemiyet, Hitler’in hedefiydi; her bir ferdinin hem maddeten hem manen “benzer” olduğu bir cemiyet peşindeydi Hitler… Lakin Avrupa tarihi, Batılıların içtimaî yapılarının zaten bu yönde çalıştığını isbatlamaktadır. Etnik ve dinî azınlıklar daima yok edilmeye çalışılmıştır Batı toplumunda; tek tipçidirler ve bu durum aslında halen tüm canlılığını korumaktadır. Bizim gibi, yani tek tipçi olmayan, farklı etnik ve dinî kimliklere sahib milletlerin bir ulus devlet çatısı altında zorla bir araya getirilmeye çalışıldığı ülkelerde ise homojen bir yapı oluşturulamadığı gibi, var olan “hâkim din mütecanisiyeti” de etkisiz hale getirilmiştir. Elbette herkesin ya da en azından cemiyetin kahir ekseriyetinin kendini ait hissedeceği bir üst kimliğin şart olduğunun artık anlaşıldığını varsayıyoruz; o kimliğin mahiyeti ikinci plandadır, önemli olan mevcudiyetidir. Gelelim müşahhas olarak konumuza… Bir Japon (veya Koreli, Tayvanlı, vs.), ister işçi olsun isterse patron, öncelikle ülkesine hizmet etmekle mükelleftir. Halkın ferdî tercihleri, ülkenin menfaati yanında ikinci planda kalır.* Esas olan ülkenin kalkınmasıdır ve muhtelif sahalarda faaliyet göstermek üzere kurulmuş firmalar burada “muvazzaf milis güçler” gibi davranırlar. Ülke içinde üretim kapasitesi ve satış yelpazesi, benzeri malları (mesela elektronik) üreten firmaların yok olmasını değil de sanki bir lonca gibi, sürekli belli bir kalite seviyesini muhafaza etmeyi hedeflemektedir. Sermaye dağılımının belli ellerde toplanmasını engellemeye matuf adı resmen konmamış kurallar vardır. Araba, elektronik, ağır iş makinası, ev eşyası, vb. üreten onlarca firma vardır ve bunların sermaye birikimi ve tecrübesi, ülke içinde ihtiyaç fazlası haline geldikçe, Japonya’nın menfaatleri için ülke dışına aktarılmaktadır. Bu aktarımda “Sogo Soşa” ismi verilen ticarî şirketler öncü rol oynamakta ve aşırı büyüyen sermaye fazlasının ülke içinde kalıp bir nevî “boğucu” tesir oluşturmasını engellemek adına yurtdışına yayılışını yönetmektedir. Sermayenin bu şekilde aktarımında iç dengelerin yanı sıra Japonya’nın ülke olarak siyasî menfaatleri azamî raddeye çıkarmayı ve siyasî hedeflerini gerçekleştirmeyi amaçladığı da aşikârdır. Bu siyasî hedeflerin en başında, Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’nda başaramadığı “Japon hâkimiyeti”nin yer aldığı açıktır. Japonların bu ideallerini gerçekleştirip gerçekleştiremediği veya gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği burada mevzuumuz değil. Asıl mevzuumuz, belli bir ideal etrafında (Japon asabiyesi) bir ülkenin, devletin görünen veya görünmeyen güdümünde organize bir şekilde hareket etmesidir. Japonya’da (ve onunyolundan giden diğer Doğu Asya ülkelerinde) firmalar arasında rekabetten ziyade bir dayanışma münasebeti vardır. Girişimcilerin yatırım yapacağı sahalar onların keyfine bırakılmamaktadır. Üretimin ana firmalar tarafından yan firmalara doğru aktarılması, ana firmanın organizatör bir konum alması beklenmektedir. Bu muhayyer değil, mecburidir. Giovanni Arrighi, bu üretim sistemine “çok katlı taşeron sistemi” demektedir. Doğu Asya örneklerinde firmaların birbiriyle yıkıcı bir rekabet içinde olması istenmez ve ortaklık yapıları da zaten buna göre düzenlenmiştir. Sogo Soşa isimli ticarî firmalar hem ülke içi, hem de ülke dışı yatırımların ortaklarıdır. Bu noktada asıl rakibin, yani ürünlerin kalitesini artırıp maliyeti ucuzlatma yönünde üreticileri teşvik edenin son tahlilde devlet olduğu görülmektedir. Milliyetçilik ile içiçe geçmiş dinî bir telakkiden müteşekkil millî ruh ve müteâl mihverinde ülke için çalışan bu çeşit bir örgütlenmenin neticesi ise ortadadır. Bu minvalde çalışmak istemeyen bir firma, bu sistemden yararlanamaz ve büyüyemez. Ayrıca bir işletmede çalışmaya başlayan işçiler umumiyetle aynı yerden emekli olmaktadır. Yalnız firmaların kârları değil, işçi ve emeklilerin birikimleri de ticarî örgütlerin kontrolündeki muhtelif fonlar tarafından yurtdışındaki hisse senedleri, tahviller veya yatırımlara aktarılmaktadır. Bu fonlar, Japon sermayesinin önemli bir kısmını teşkil etmektedir. Aynı durumun Kore ve Tayvan için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz; ancak bu ülkelerdeki kalkınmanın fitilini ateşleyenin Japon firmaları olduğunun da unutulmaması gerekir. Dikkat edilirse, bu ülkelerdeki sermaye ve emek, esasta tek bir maksada yöneltilmiştir: Ülkenin güçlenmesi. Bütün bir ülkedeki üretim, tek bir firma gibi hareket edecek şekilde organize edilmiştir. Böylesi bir kalkınma modelinin kaçınılmaz sonuçlarından en önemlisi, ülkede doğan hasılanın dengeli bir şekilde tevzîidir; zira sistem inandırıcılığını korumak zorundadır.  Bu arada bahsettiğimiz ülkelerin yanı sıra bilhassa Japonya’da devletin açtığı ihaleler liyakat esası üzerinden dağıtılır ve tufeyli bir müteahhit zümrenin türemesine asla izin verilmez. Alınan ihaleler de aynı mekanizma içinde ve uzmanlaşmaya göre taşere edilir. Rantiyenin bizimle mukayese edilemeyecek kadar önemsiz olduğunu eklemek lazım. Firmaların temel gayesi sınaî yatırım ve üretim gerçekleştirmektir. Elbette bu sistemin kusursuz bir makine gibi çalıştığını, hele son 20 yıl için iddia etmiyorum. Bu tarz bir örgütlenmenin bu ülkelerin hızlı kalkınma sürecine girdiği 1960-1990 yılları arası süreçte özellikle varit olduğunu söylüyorum. Öylesine bir insanî ve maddî bir birikim gerçekleştirdiler ki bu dönemde, halen bunun semeresini yemektedirler. Bu hususun altını özellikle çizmekte fayda var; zira Batı’nın şu anda yaşadığı seküler ahlâk krizine bu memleketler de girmiş bulunmaktadırlar. Konformizm ve sekülerizm (hayatı parçalara ayırıp bu parçaları birbiriyle irtibatsızlaştırma) bu ülkelerde hızla neşvünema buluyor ve bu temayülü telafi edebilecek bir akideye de sahip değiller. Yani gelişme iyi ama neticesi, eğer İslâm olmazsa, her daim akamet… ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde Japonya’ya ve diğer Asya Kaplanları’nın gelişimine önemli miktarda yardımda bulunduğu doğrudur. Bu ülkelere yönelik ithalat rejimine kolaylık sağlayarak yapmıştır en çok da bunu. Bu desteğin şimdi burada ayrıntılarına girmek istemediğim muhtelif sebebleri var. Lakin bu ülkelerin gelişimini yukarıda zikrettiğim hususları göz önüne almadan sadece Amerikan desteğine bağlamak son derece yanlıştır. Eğer koordinasyon içinde çalışan, tüm kesimleriyle vatansever bir halk olmazsa, kim hangi desteği verirse versin, boştur.**  Bizim gibi ülkeler için basmakalıp iktisadî bir söz var: “Gelişmeyi sağlayacak gerekli yatırımlar için yeterli sermaye yok; o yüzden hariçten gelecek sermayeye muhtacız.” Geçen birkaç yazımda işaret ettiğim bir husus vardı: Üniversitelerin iktisad fakültelerinde verilen eğitim iktisad teknisyenleri yetiştirmek üzere kurgulanmıştır ve meselenin fikrî cihetinin yüzüne kimse bakmamaktadır. Bu tür eğitimle öğrencilerin zihin dünyaları öyle şekillendiriliyor ki, Üstad’ın deyişiyle, ezbere kuru bilgiden öte bir donanıma sahib olamıyorlar. Sermaye, bu okullarda öğretilen kalıplara göre, toprak ve emek dışındaki mal, para ve tesis cinsinden müşahhas birikimdir. Hâlbuki bunlar, ülkedeki sermayenin ancak bir kısmını teşkil eder. İktisad kitablarında, belki de sırf bir iki cümle ile dahi olsa hakikati söylemiş olma adına zikredilen şudur: “Bir memleketin asıl sermayesi, çalışma azmiyle dolu yetişmiş insan gücüdür.” Eğer arzu olursa, etrafında kenetlenecek bir mefkûre, bir fikir olursa, sair sermaye birikimleri tâlî ehemmiyeti haizdirler. Dava, bunları yekvücut yapabilecek bir fikir birliğinin ve o fikre dayanan adaletli bir nizamın tesis olunmasıdır. 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya, 1950 Kore Savaşı sonrası Güney Kore, bu dediğimin batıl tarafından da olsa en güzel misalleri olarak karşımızda durmaktadır. Tekrarlamak istiyorum: Bir ülkenin en büyük sermayesi, onun yekvücut olmuş azimli halkıdır. Bir rejim bunu sağladığı kadar ayakta kalabilir.    *Elbette çizdiğimiz bu manzara, bilhassa büyük travmadan, 2. Dünya savaşından sonra yaşanan toparlanma sürecindeki tempolu kalkınma dönemi için varittir ve bir iddia değil, vakıadır **Burada kilit önemde gördüğüm ve bir ara etraflıca işlemeyi düşündüğüm bir hususa işaret etmek istiyorum. Doğu Asya ülkelerini, Türkiye gibi Müslüman ülkelerden ayıran hayatî bir fark vardır: Onlarda tepeden aşağıya doğru ve eğitim seviyesi arttıkça yabancılaşıp hainleşen, üzerinde yaşadığı topraklarla kalben bir bağı kalmamış, Avrupa veya Kuzey Amerika ülkelerinde yaşamak için yanıp tutuşan bir “okumuş” kesim yok denecek kadar azdır. Bu nokta öylesine önemlidir ki, hem Avrupa ve Kuzey Amerika halklarının, hem de bizim memleketlerin ahalisinin sosyo-psikolojik durumunu izah ediverir. Bir Avrupalının veya Amerikalının kendi ülkesine kazık attıktan sonra tası tarağı toplayıp gideceği bir yer “yoktur”. Tabii Mars’ta veya başka bir gezegende insan yerleşimleri kurulmadıysa. Şaka bir tarafa, bizim okumuşlar veya parsacıların (bunlara “Beyaz Türkler” diyebiliriz) bir ayağı bu gâvur ülkelerindedir; çocuklarını oralarda doğurmaya bakar ve en ufak bir sarsıntıda kirişi kırıp oralara temelli yerleşme planı yapar. Diğer taraftan bunlara öykünen, aslen “Kara”, sonradan olma Beyaz Türklerin de yatıp kalkıp hayalini kurdukları bir an önce “gavuristana” kapağı atmaktır. Özellikle üniversite gençliği arasında bu hastalık yaygın durumda. Burada her tür vergi kaçırma işini, kanun nizam tanımama ve kurallara uymama salahiyetini kendinde gören bu kalben ve zihnen yabancılaşmış kesim, hayalini kurdukları ülkeye gittiklerinde –biraz abartarak söylüyorum- uyup uymama konusunda muhayyer oldukları kurallara bile harfiyen riayet ederler. Bir tarafta, üzerinde yaşayan insanların ne olursa olsun kalıp kendisi için mücadele edeceği, gidebilecekleri başka bir yer olmayan, o yüzden onun iyiliğini kendi iyiliklerinin üzerinde telakki ettiği bir ülke; diğer tarafta ise bilhassa güdücü, etkili ve yetkili kesmin o ülkeyi kendi vatanı olarak görmediği, saygı duymadığı, asıl vatan olarak başka memleketleri gördükleri bir ülke... Acaba bu ülkelerden hangisi gelişip serpilir? Baran Dergisi 612. Sayı