Yazarlar
Fikrî Merkezi Yitik İnsan Görüşü ve Organize Sapıklık

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasıyla beraber iyiden iyiye inisiyatifi ele alan Müslüman Anadolu insanı, son yıllarda İstanbul Sözleşmesi üzerinden kendisine meşruiyet arayan cinsî sapkınlık ile kadına şiddet bahane edilerek düzenlenen, aile müessesesini alt üst eden kanunları gündemin tepesine taşıdı. Milletimiz, erkeğin erkekle, kadının kadınla yahut çok daha muhtelif şekillerde insanın yaradılış fıtratına aykırı bir şekildeki münasebetine meşruiyet aranmasına karşı çıkıyor. Sapıklar ile sapkınlığın p.zevenkliğini yapan kimi siyasî parti, STK, medya ve şirketler ise kadına şiddet bahsinin arkasına saklanarak, cinsî mânâda hayvandan aşağılığın her nev’inin kendisinden meşruiyet bulmasının mümkün olduğu, son derece mübhem ve sinsi bir şekilde kaleme alınmış İstanbul Sözleşmesi’ni korumak için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Sözleşmenin yürürlükte kalması için izledikleri metod ise cinayet pornografisi. Batıcı hayat tarzının erkek kadın ayırt etmeksizin meydana getirdiği ruhî, ahlâkî ve vicdanî tahribattan kaynaklanan kadın cinayetlerini gündemde tutup, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanları kadın düşmanı olarak lanse ediyor ve bunun üzerinden kamuoyunun bir kesimine linç ettirerek tartışmayı gündemden düşürmeye, İstanbul Sözleşmesi’ni ise sanki kadın cinayetlerini önlemenin yegâne teminatıymış gibi kalıcı kılmaya çalışıyorlar. Memleketin siyasetçisinden aydınına kadar neredeyse her kesimi diğer bütün meselelerde olduğu gibi bu mevzuyu da işin kışrından/kabuğundan uzun uzadıya konuştuğu için tek tek bunları ele alıp konuşmaya değer bulmuyoruz. Envaî çeşit sapkınlık, kadın cinayetleri, aile düzeninin iflâsı gibi cemiyet vücudunun yüzüne vurmuş sivilceler kendi mahiyetleri itibariyle değil, emaresi/belirtisi oldukları asıl hastalığa dikkat çekiyor olmaları bakımından elzemdir. Bu açıdan hadiseye yanaşacak olursak, kadın cinayetlerini önlemek için yeni kanunlar çıkartmak, erkeklerin maruz kaldığı istismara mâni olmak üzere kanunlar iptal etmek yahut sapkınlıkların önünü almak için İstanbul Sözleşmesi’nin iptali peşinden koşmak, yâni netice planındaki sivilceyi sıkıp patlatmaktan ziyade tüm bu mevzuların sebebine inmek ve bu ilk sebepten başlayarak sorunların çözülmesi gerektiğine inanıyoruz. Medeniyetler Berzahında Kıvranış İslâm medeniyeti ile Batı medeniyetinin toslaşması bu topraklarda yaşandı ve insanımız da bu toslaşmadan arta kalan enkazı sanki bir medeniyet telâkkisiymiş gibi kuşandı; yahut daha doğru bir ifâdeyle bu aşure, bir medeniyetmiş gibi milletimize dayatıldı. Üstad Necib Fazıl’ın tarih muhasebesinde geçtiği üzere, aşk ve vecd çığırı kapandıktan sonra ham yobaz kaba softa ile sathî Batı taklidçisi elinde kalan milletimiz, karşıdan gelen yeni dil, yeni kategoriler ve yeni bakış açıları karşısında apışıp kaldı ve uzun yıllar boyunca bu taarruza karşı bir mukavemet gösteremedi. Bunun neticesinde de memleketimizde, İslâm medeniyeti ile Batı medeniyeti arasındaki bir berzahta, insan meselesi başta olmak üzere hiçbir mesele çözüme kavuşturulamadı, izah edilemedi; onun yerine biraz buradan kalanlar ile biraz da oradan alınanlar hiçbir süzgeçten geçirilmeksizin birbirine katıp karıştırıp, yeni bir kültür, medeniyet ihdas ettiği yanılgısına kapılındı. Ferd ile ferd, ferd ile cemiyet ve devlet planlarında her biri birbirini dişleyen, sakat anlayışlar da işte bu iklimden temerküz etti. *** Yaşanan bir kadın cinayeti üzerinden, adam kadını şöyle yakalamış, böyle kesmiş, öyle parçalamış, sonra da filanca şekilde gömmüş diye ballandıra ballandıra anlatmayınca sıkıcı oluyor biraz belki; fakat meselenin dedikodusunu yapmaktan ziyade nihayetinde çözümünün nerede olduğunu arıyoruz... *** Erkek nedir, kadın nedir ve hepsinden öte insan nedir? İnsanın yaradılış/varlık gayesi nedir, yâni insan niçin vardır, doğum ile ölüm arasında geçen zaman zarfında ne ile memurdur, neden memurdur ve bu memuriyetini nasıl yerine getirebilir? Tüm bu soruların cevabı verilmeden, -ki bu soruların tamamı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Kültür Davamız” adlı eserinde de geçtiği üzere birinci dereceden özle ilgili, yâni geri kalan herşeyin bu sorulara verilen cevaba göre kıymetleneceği, yerini bulacağı sorulardır-, bir toplumun erkek ve kadın meselesine yeni kanunlar çıkartarak, sözleşmeler imzalayarak yahut yırtarak çözüm bulunması mümkün müdür? Yine erkek ve kadın, dolayısıyla insan meselesi çözüme kavuşturulmadan, zaten bu meselenin çözüme kavuşturulmamış, izah edilememiş olmasından kaynaklanan sapkınlıklara çözüm bulmak mümkün müdür? Şimdi bakıyoruz, adam Müslümanım diye ortalıkta geziniyor ama kadın erkek meselesinin çözümü için ekonomiye işaret ediyor. E iyi de insan tabiatına bakışta ekonomik içgüdüyü merkeze alan anlayış İslâm’ın değil Marksizmin insan anlayışı... Yine merkeze cinsiyet yahut güç içgüdülerini alan bakışlar, farkından olmadan Freud’un yahut Nietzsce’nin insan anlayışını merkezîleştirmek gafletine düşüyorlar. O oradan, bu buradan kendisine göre bir insan anlayışı geliştirirken, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun alt başlığı -Erkek ve Kadın- olan “İnsan” adlı eserinde meâlen dediği gibi, modern insan görüşü fikrî merkezini yitiriyor ve onun yerine tam bir düşünce kargaşası doğuyor. Bütün ferdî çabaları kendi bünyesinde verimli kılmak üzere yönetmeye kabiliyetli bir güç merkezinin ortadan kalkması neticesinde düşünce kargaşasının da ötesinde toplum düzeni altüst oluyor. Bugün ekranlara çıkarılan konuşmacıları hep beraber izliyoruz, meselenin büyük önemi ilâhiyatçılar, siyasetbilimciler, biyologlar, psikologlar, iktisatçılar vesaire tarafından ayrı ayrı kavranıyor; fakat bunların hepsi meseleye yalnız kendi uzmanlıklarının görüş açısından yaklaştıkları ve bütün bu bakış açılarını bir araya getirip birleştirmek de imkânsız olduğu için prensibler geliştirilemiyor. Tüm bunların neticesinde ahlâkî ve kültürel bir düzen kurulamadığı için hayat yaşanmaya değer olmaktan, düzenden çıkıyor ve kaos hâkim oluyor. Orkestradaki her müzisyenin kendi kafasına göre müziğini icra etmesi anlamına gelen şahsilik unsurunun merkeze alındığı bir düzende zaten başka türlüsünün olması düşünülemezdi. Yine Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği veçhile; “ilim ve düşünceler, kendilerini tarif eden çerçevede ayrı ayrı olsalar da âit oldukları bir bütünlükte BİR olmalıdırlar; o BİR, onlara bu imkânı vermelidir.” İnsanın, en basit bir kadın erkek münasebeti yahut insanın kendi kendisiyle olan münasebetinde bile Allah’a, onun koyduğu ölçülere muhtaç oluşu bedahet. Dikkat ediyorsanız burada bahsettiğimiz bütün meseleler “Mutlak Fikir”in, “Bütün Fikrin” ve vasıta sistemin ne kadar da gerekli olduğunu gösteriyor. *** Müslümanlar için bunun böyle olduğu tartışma götürmez bir hakikat iken, hâlen birilerinin çıkıp da hem Müslüman görünüp hem de küfre bırakın rızayı, bir de bayraktarlığını yapıyor olduklarını da gözden kaçırmamak gerek. Kişinin başının kapalı olup olmamasından, sakalından, şusundan, busundan ziyade bu tip meselelere getirilen bakış açıları yahut takınılan tavırlar kimin Müslüman, kimin ise gavur olduğunun anlaşılması bakımından ehemmiyetli bir ölçüttür. *** Sivilceleri patlatmak yahut merhem sürmekle karaciğerdeki hastalık tedavi olmayacağına göre, yukarıda çerçevelediğimiz ve işaretlediğimiz teşhis ile tedavi yolları üzerinden bu meseleye yanaşılmadığı sürece sorunlarımız çözüme kavuşturulamayacağı gibi, katlanarak büyümeye mahkûmdur. Bizim bu meseleleri çözüme kavuşturmamız yalnız içeride değil, aynı zamanda son yıllarda dışarıda üstlenmeye başladığımız tarihî misyonumuza da temel teşkil edecek olması bakımından son derece elzemdir. Madem ki yeniden bir taarruz çığırı açılıyor, o zaman bunun en kritik cebhesinin medeniyet olacağı, savaşın galibini bu cebhenin tayin edeceği unutulmamalıdır. Tek başına silahla, ateş gücüyle hâkim olunmayacağını Amerika Birleşik Devleti son 20 senedir en açık şekilde resmetmiştir herhâlde. *** Her türlü sapkınlığın kendisine hukukî meşruiyet bulmasının vasıtası hâline gelmiş İstanbul Sözleşmesi’nin çöpe atılması yerinde ve iyi bir başlangıç noktası olacaktır; fakat ancak bir başlangıç noktası... “Yaşanmaya Değer Hayatı” bulmak ve onun düzenini ihdas etmek, o düzende insan gibi yaşamak ve insanlığın geri kalanını da insan gibi yaşatmaya memur ve mecburuz! Baran Dergisi 708. Sayı

Kadın-Erkek Cinayetleri Etrafında

İstanbul Sözleşmesi ne zaman tartışılmaya başlansa “kadın cinayeti” haberlerinin de bir anda gündemi uzun uzun işgâl etmeye başladığını görüyoruz. Daha evvel de benzer hadiselerle karşılaşmıştık. Alışkın olduğumuz bu vaziyet bugünlerde bir kez daha kendisini gösterdi. İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde yaşanan tartışmalar her geçen gün alevlenirken, kadın cinayeti haberleri de artarda ve artan şiddette gelmeye devam ediyor. Sanki bütün sadistler eşlerini yahut gayrı meşru ilişki yaşadıkları kadınları katletmek için İstanbul Sözleşmesi’nin iptalinin tartışılmasını beklemiş gibi… Mezkûr sözleşmenin tartışılmaya başlandığı günlerde haberlere düşen cinayetlerden birisi 27 yaşındaki Pınar Gültekin isimli üniversite öğrencisinin, evli sevgilisi tarafından katledilmesiydi. Bu hadisenin hemen ardından, sanki fırsat kollanıyormuşçasına sosyal medyada “İstanbulSözleşmesiYaşatır” tagıyla İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması durumunda sanki hâlihazırda yaşanmıyormuşcasına kadın cinayetlerinin yaşanacağı iddia edildi. “Zaten cinayetler şimdi de işleniyor.” diyenlere de, yaşanan cinayetlerin sözleşmenin yükümlülüklerinin tam mânâsıyla yerine getirilmemesinden kaynaklandığı gibi laflarla mukabele edildi. Oysa mevzubahis sözleşmenin yükümlülükleri senelerdir devlet tarafından yerine getirilirken, bu sözleşmeye dayanılarak çıkarılan 6284 sayılı kanun da hususî olarak erkek ve umumî olarak ise ailenin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi dolanıp durmakta… 18 yaşından küçük evlendiği için cezaevinde olan erkekler, kocası cezaevine atılınca çocuklarıyla ortada kalan kadınlar… Karısının beyanıyla aylarca evinden uzaklaştırılan, boşanınca ömür boyu nafakaya mahkûm edilen, eski karısının ve onun tuttuğu dostunun maddî ihtiyaçlarını karşılamak zorunda bırakılan kocalar… Akabinde yaşanan cinayetler, gaddar erkekler ve mağdur kadınlar… Cinayet, gaddar erkek ve mağdur kadın demişken hatırıma gelen bir haberi de paylaşayım. Bu haber geçmişte yaşanan bir “erkek cinayeti” ile alâkalı… “Kadın cinayeti” tamlamasına o kadar alıştırmışlar ki bizi, “erkek cinayeti” deyince bir garip oluyor. Eskiden “kadın cinayeti” yahut “erkek cinayeti” diyor muyduk? Zannediyorum böyle bir ayrım yoktu, cinayet sadece cinayetti! Neyse, hadise şu: Isparta Yalvaç’ta yaşayan Nevin Yıldırım isimli kadın, 2012 senesinde kendisine tecavüz ettiğini söylediği Nurettin Gider'i av tüfeğiyle öldürdükten sonra başını keserek bir çuvala koymuş ve “İşte namusuma uzananın kellesi!” diye köy meydanına atmıştı. Tecavüzcüsüne gereken cezayı verdiği iddia edilen bu kadın kahraman ilan edilirken, başta dışarıdan fonlanan kadın dernekleri olmak üzere birçok müessese Yıldırım’ın serbest bırakılması gerektiği yönünde açıklamalar yapmış, kendisine destek olmuştu. Yıldırım’a mahkemece “tasarlayarak, canavarca hisle kasten adam öldürmek” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmiş ve bu ceza Yargıtayca onanmıştı. Hadisenin detayları mahkeme neticesinde ortaya çıktığında ise kadının bir kahraman olmadığı bilakis Müslüman Anadolu ahlâkına zıt bir anlayışa sahip olduğu ortaya çıkmıştı. Nevin Yıldırım’ın öldürdüğü Nurettin Gider, esasında Yıldırım’ın sevgilisiydi ve sevgilisinden hamile kalan kadın kendisini aklamak adına namusunu temizlemiş süsü vermek için adamı öldürmüştü. İkisi de evli olan ve gayri meşru bir ilişki yaşayan iki kişiden birisi ölürken diğeri ise ömür boyu hapse mahkûm… Kimileri ise hâlâ Yıldırım’ı kahraman diye pazarlamakta. Anlaşılacağı üzere, bu gibi meselelerde birçok şey göründüğü gibi değil… Hukuk ahlâkın yasalaşmış-kanunlaşmış hâlidir. Bizim cemiyetimiz, ailenin ehemmiyetinin ve çeşitli cinsî sapıklıklar ile gayri meşru ilişkilerin nehyedildiğinin idrakinde bir ahlâkı haizdir. Dışarıdan gelen türlü tazyike ve içeriden rejimin tasallut etmesine mukabil iyi-kötü bunu muhafaza etmesini bilmiştir. Arada, yukarıda örneğini verdiğimiz Nevin Yıldırım ve Nurettin Gider gibilerinin çıkmasını istisna olarak kabul edebileceğimiz gibi bu ahlâkın türlü iç-dış vasıtalar neticesinde bozulmasından kaynaklı da görebiliriz. Nitekim, İstanbul Sözleşmesi ve ondan doğan 6284 sayılı kanun Batı mahreçli anlayış çerçevesinde bina edilirken, cemiyetin ruhunda mahfuz kadim ahlâk kanunlarında akis bulamamıştır. Böylece, kanunlar-yasalar cemiyetin ahlâkına menfi istikamette tesir etmiştir. 11 Mayıs 2011 tarihinde Türkiye Devleti adına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından imzalanan, türlü propagandalarla meclis tarafından firesiz olarak onaylandıktan sonra 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi ve ona bağlı olarak çıkarılan 6284 sayılı kanun aile mefhumunu ortadan kaldırmak ve cemiyetin ahlâkını ifsad etmek adına ne varsa bünyesinde taşır mahiyettedir. Zannediyorum İstanbul Sözleşmesi her tartışmaya açıldığında kadın cinayeti haberlerinin artması, kadın derneklerinden envai çeşit şirketlere kadar cins cins müesseselerin ve şahısların açıklamalar yapması bu sözleşmenin uluslararası birtakım güçler tarafından muhafaza edilmek istendiğinin anlaşılmasını da sağlıyordur. Nitekim, son zamanlarda peyda olan ve sesi çok fazla çıkmaya başlayan LGBT-İ dernekleri ile feminist derneklerin kimler tarafından fonlandığı biliniyor. İstanbul Sözleşmesi mevzu bahis olduğunda organize ve örgütlü bir şekilde zıplayanların arasındaki maddî ilişkilerin araştırılması ve ucunun nereye uzandığının görülmesi de Masak’ın yapacağı bir soruşturma ve akabinde organize suçlarla mücadele şubesinin yapacağı bir operasyona bakar… Hülasa, yukarıda iki cinayet misali verdik. İkisi de kadın-erkek cinayetlerinin, İslâm’ın nehyettiği ilişkiler neticesinde meydana geldiğini gösteriyor. Sağından soluna, feministinden komünistine, liberalinden muhafazakârına, gerçekten bu meselenin çözümü noktasında kafa patlatan tüm vicdan sahipleri görmelidir ki, İslâm’a muhatap anlayışın dünya görüşüne bağlanmadan insanlığın bu buhrandan kurtulması mümkün değildir. Baran Dergisi 708. Sayı

Kadına “Şiddet” Kılıfı Altında Eşcinsellere Serbestlik

İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyenler, bu sözleşmeyi kadına şiddeti önleyeceği düşüncesi veya zannıyla tasvip ediyor. Desteklemeyenler ise bu sözleşmenin sadece kadını şiddetten korumaktan ibaret olmadığının farkında. Nitekim sözleşmede birçok madde “yuvarlanarak” sunulmuş. Faydasını göremediğimiz, tamamen kadını kadınlıktan çıkaran ve erkeği de tasallutu altına alıp ruhi eziyet eden bu sözleşmenin zararlarını ele alalım. Sözleşme bizlere neyi mecbur kılıyor ve neleri dayatıyor? Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan Avrupa Konseyi sözleşmesi veya İstanbul Sözleşmesi, 1 Ağustos 2014 tarihinde “Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” ile tatbik ediliyor. Yani 6251 Sayılı Kanun yasalaşıp 28127 Sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe sokuluyor. “Kadına Yönelik Şiddet; Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair” sözleşme sadece kadına yönelik şiddet mevzuunu içermiyor elbette. Zaten en büyük tartışma da burada çıkıyor. Cinsiyet meselesini de maddeleri içine yedirerek eşcinsellere büyük haklar tanıyor. Bu kanun, İstanbul Sözleşmesi’ne istinaden LGBT’lilerin haklarını düzenliyor ve LGBT’lilere 79 madde ile hukukî haklar veriyor. Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nin emri altında hareket eden birçok yapılanma var. KADEM de bunların en “muhafazakâr” soslusu. KADEM, kendilerine yöneltilen “İstanbul Sözleşmesinde LGBT gibi yönelimlere kapı aralayan maddeler var mı?” sorusuna “Hayır. Sözleşme, üçüncü bir tür oluşturmaya ya da LGBT eğilimlerini hukuk normu olarak belirlemeye veya teşvik etmeye yönelik herhangi bir hüküm taşımamaktadır. Bu sözleşmenin eşcinsel yönelimlerin meşrulaşmasına sebep olduğunu iddia etmek ise en hafif tabirle kötü niyetliliktir.” cevabını veriyor. Fakat işin birbirine zıt tarafı ise cevabın devamında yatıyor: “‘Cinsel yönelim’ kavramı sadece Sözleşme’nin 4. Maddesinde geçmektedir. Maddede şiddet ile mücadelede hiç kimseye ayrımcılık yapılmaması; din, dil, ırk, vb. pek çok unsurla birlikte, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı şiddetin de kabul görmemesi gereği vurgulanmıştır. Madde kesinlikle bir dayatma içermemektedir. Maddenin kapsamına bütün insanlar girmektedir. Zaten herhangi bir insanın şiddetten korunma şemsiyesinin dışında tutulması düşünülemez.” Sözleşmedeki 4. maddeyi çok da önemli değilmiş gibi göstermeye çalışan KADEM’in bilmek istemediği ise şiddet adı altında cinsel yönelimde olan sapıkların her türlü haklardan yararlanabileceği, kadın nasıl ki bu haklarla birlikte birer tanrıça haline getiriliyorsa, eşcinsellerin de bu haklar üzerinden dokunulmaz kılınacağı… “Sözleşmede LGBT’lilere haklar verilmiyor.” diyenler belli ki, sözleşmeyi hiç okumamış. Anlaşmanın kadın erkek eşitliği maddesinde “…doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği… gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.” kaidesi yer almaktadır. “Kadına yönelik şiddet” kılıfının içine yerleştirilen “Toplumsal cinsiyet” kavramı ile birlikte sözde cinsiyet eşitliği sağlanmaya çalışılıyor, mesele kadın ve erkek bağlamından çıkarılıp kadın ve erkeğin cinsiyet serbestliğine bağlanıyor. Cinsel yönelimleri de kadınların maruz kaldıkları gibi duygusal çıkışlarla süslemeye çalışıyorlar. Kısaca “toplumsal cinsiyet” dedikleri kavram kadın ile erkek eşitliği değil, her türlü cinsel eğilimlere sahip bireyleri kapsayan safsatadır. Daha açık söylersek; karı-koca ilişkilerinin dışındaki her türlü cinsel tercih ve hayat tarzı garanti altına alınacak, bu hayat tarzını benimseyenlere hiçbir şekilde şiddet uygulanamayacak. Özel alan ve kamusal alanda da bu tarz yaşayışlara müdahale edilemeyecek. Kadın bir başka kadınla, erkek bir başka erkekle, bir kadın hem kadın hem erkekle istediği her şeyi yapabilecek. Bir erkek de hem erkek hem kadınla aklına gelen her şeyi yapabilecek. Bunların neticesinde şiddet görenlere hukukî-psikolojik danışmanlık, maddî yardım, konut, eğitim-öğretim ve iş bulma gibi meselelerde yardım sağlanacak. Sözleşmenin 3. maddesinde şiddetten doğacak her türlü eylemin, toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacağı yer almaktadır. 6284 sayılı yasa da bu çerçevede oluşturulmuştur. Söz konusu eylemler, ayrımcılık, tehdit, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak şiddettir. Görüldüğü üzere ifadeler son derece muğlak. Çünkü sözleşme “şiddet” kelimesinin anlamına sadece fiziki bir müdahaleyi yüklemiyor, sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikleri de yüklüyor. Artık kendi evlatlarımızı kötülükten nehyedemiyor, bir öğütte dahi bulunduğumuzda ceza alma ihtimalimiz doğuyor. Aynı şekilde bir eşcinsele de herhangi bir söz söyleme hakkına sahip değiliz. Çünkü bu İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa çerçevesinde “psikolojik şiddet” olarak tanımlanıyor. Sözleşmeyi eşcinsellere verilen haklar üzerinden değerlendirdim. Kadına verilen “haklar” üzerinden değerlendirecek olsak sayfalar yetmeyecek. Kısaca söylersek; sözleşmenin eşitlik maddesinde kadınlara karşı ayrımcılık yasaklanıyor ve kadınlara karşı ayrımcılık yapan yasa ve uygulamalar yürürlükten kaldırılıyor. İslam hukukunda yer alan kadın erkek ölçüsü de böylece görmezden geliniyor. Miras hakkından birçok meseleye kadar İslam’ın verdiği hükümler yok sayılıyor. Sözleşmenin bırakın İslam ahlakına uygun olmamasını, Hristiyan ahlakına bile uygun olmadığını anlayamayan veya anlamak istemeyen örgütler, İslam’ın hükümlerini hiçe sayıyor. KADEM’in Vasfı İstanbul Sözleşmesi konusunda en çok tartışılan kurumların başında KADEM geliyor. Sözleşmeye adeta bir can simidi gibi sarılan KADEM’in gerçekleştirdiği proje ve çalışmalar sözleşmeyi besler mahiyette. KADEM’in gerçekleştirdiği panel, sempozyum ve projelerin birçoğu kadının iş hayatına zorla dayatılması, kolayca iş imkanları bulup aile bağlarından tamamen koparılması yönünde… Sempozyumlarda toplumun her kademesinde kadın etkinliğini artırmak ve fırsat eşitliği sağlamak için çalışmaların sürdüğü konuşuluyor. Yine V. Toplumsal Cinsiyet Adaleti Kongresi’nde, KADEM, kadınların evden dışarıya çıkarılmasının elzem olduğu anlatıyor. “Ailenin sağlıklı şekilde devamı, kültürün korunması ve aktarılması için” çeşitli sempozyumlar ve programlar düzenleyen KADEM, aynı zamanda aileyi evden sokağa dökmek için de “kadınların çalışma hayatına katılımlarının planlaması”nı yapıyor. “Türkiye’de evlilik ve doğum oranlarının düşmesi” konusunda istatistik bilgi veren KADEM, aynı kongrede ailenin güçlendirilmesini kadının iş hayatına atılabilmesine bağlıyor. Daha ilginci ise verdikleri istatistiki bilgilerde eğitim görmüş ve iş hayatına atılan kadınların, kürtajı desteklediğini ve yaptırdığını açıklıyor. Yapılan istatistiklerde ve eğitim seviyesi yükseldikçe boşanma oranının artmakta olduğu gözlemleniyor. Araştırmalarında flört edenlerin veya çalışma hayatına atılanların eğitimli oldukları, görücü usulüyle evlenenlerin eğitimsiz oldukları vurgulanıyor. 21 ve alt yaşlarda evlenenlerin eğitimsiz, 25 ve üst yaşlarda evlenen kadınların eğitimli oldukları vurgulanıyor. Araştırmalara göre; çalışan kadınların arabası, rahatlığı, işyerlerinde özel statüleri olduğu belirtiliyor. Çalışan kadınların çocuğu olmadığı yahut bir çocuğu olduğu belirtilirken, çalışmayan kadınların iki-üç çocukları olduğu belirtiliyor. Kadınların yüzde 50,4’ü kadın ve erkeklerin birbirine eşit olduğu, yüzde 12,3 Feminizmi gerekli görüp desteklediğini söylerken eğitim ve gelir seviyesi yükseldikçe feminizmi destekleme oranının arttığı belirtiliyor. Kadınların yüzde 18,3’ü kürtajı doğru bulduğunu, yüzde 72,4’ü ise yanlış bulduğunu belirtiyor. Eğitim ve gelir seviyesi yükseldikçe kürtaja olumlu bakma oranının arttığı ve kadınların yüzde 20,5’inin şimdiye kadar kürtaj yaptırdığı ifade ediliyor. (1) KADEM Dergisi’nin içeriği de tamamen kadına yönelik, çeşitli konuları ele alarak hepsini kadının çalışması gerektiğine, hayatın her alanında olması gerektiğine bağlıyor. Kadın ve erkek ayrımını bir cinsiyet problemi olarak görüyor ve makalelerde bu konular işleniyor. Araştırmaların tamamına yakını Batı tandanslı ve Batı’nın bakış açısını Kur’an ayetlerine bağlayarak(!) Türk toplumuna kabul ettirmeye çalışmaları da en çok yaptıkları çalışmalardan biri… Dergide aynı zamanda çeşitli makaleler arasında kadının siyasete katılımını artırmaya yönelik birçok “strateji” öneriliyor. Kadın-erkek ayrımını kabul etmiyorlar, “cinsiyetçi söylem” adı altında sadece ferde indirgiyorlar. KADEM’in araştırmasına göre; “Ak Parti’nin iktidarda olduğu ilk dönemin ardından yapılan 2007 genel seçimlerinde parlamentodaki kadın milletvekili oranı yüzde 9,1, 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde 14,1, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde yüzde 17,8, 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde ise yüzde 14,7 olmuş, Meclis’teki toplam kadın milletvekillerinin üç dönem yarısından fazlasını, iki dönem de yüzde 40’lar düzeyindeki kısmını Ak Parti tek başına Meclis’e sokmuştur. Başka bir ifadeyle, Ak Parti, siyaset sahnesine çıktığı tarihten beri Meclis’e en fazla oranda kadın milletvekili gönderen parti olmuş, AK Parti’nin kurduğu kabinelerde bugüne kadar 10 kadın bakanlık yapmıştır.” Ayrıca bir başka araştırmalarında 1935’te mecliste 18 kadın milletvekili varken, 2007’de kadın milletvekili sayısı 50’ye, 2011’de ise bu sayı 79’a yükseldiği dile getirilmektedir. Kadını evden alıp hayatın her karesine yerleştiren ve kadını kadınlıktan çıkaran bu anlayış, kadını erkeksileştirmiş, kadınlıktan uzaklaştırmış, aile, evlilik, doğum gibi toplumu toplum yapan kavramlardan uzaklaştırarak Batıcı bir hayat tarzına teşne etmiştir. Batı’dan gelen her şeyi “bizim kültüre, örfe, dine uyuyor mu?” diye bakmadan aşağılık kompleksine kapılarak kabul eden zihniyet aynı zamanda bu topraklara gavurluğun tohumlarını da ektiğinin farkında mıdır acaba? Kaynak 1. http://kadem.org.tr/tr/wp-content/uploads/2015/07/turkiyede-kadinlarin-sosyo-ekonomik-durum-arastirmasi.pdf Baran Dergisi 708. Sayı

Saddam Kahramanca Öldü

Tüm Müslümanların Kurban Bayramı’nı tebrik ediyorum. Bu sene bayramlar biraz buruk geçti, Mekke ve Medine’nin mukaddes toprakları sadece bazı yerel gruplar tarafından ziyaret edilebildi. Hac vazifesini birçok Müslüman yerine getiremedi salgın sebebiyle. *** 2006’nın sonunda, aralık ayında, Saddam Hüseyin asılarak idam edildi. İdam edilmesine konu olan mesele ise İran, ABD yahut başka bir devletin ajanı olmadığını düşündüğüm; fakat Saddam Hüseyin’e karşı olan bazı Şii liderlerin öldürülmesiydi. Saddam Hüseyin karanlık mihraklar tarafından yargılanarak idam edildi. Saddam Hüseyin, cesaretli ve saygıdeğer birisiydi; kahramanca öldü! Allah şehadetini kabul etsin… *** Biraz da global vaziyetten bahsedelim. Berbat bir sürecin içerisinden geçiyoruz. Ben bu süreçte hapis hayatımı sürdürüyorum. Global salgın sebebiyle ziyaretlerin rutininde birtakım değişimler ve karantina kuralları çerçevesinde uygulamalar yapılıyor. Ziyaretçiler için 14 günlük karantina kuralları geçerli. Vaziyet tehlikeli olduğu için dikkatli davranıyorum. En azından kendim adına söylersem sabırlı olmam gerekiyor. Pandemi/global salgın denilen şeyin nasıl bir trajedi olduğunu gördük. Cezaevindeki insanların bile hayatı değişti. Ne olursa olsun hayatta kalmak için çabalıyoruz. Bu sürecin en kötü duruma düşen devletleri ABD ve Brezilya oldu, çünkü hükümetler çok yanlış kararlar aldı. Masum insanlar bu hatalar sebebiyle çok acı çekti. Hükümetlerin bu hususta sorumlulukları vardı ve bunu layıkıyla yerine getiremediler. Gerekli tedbirleri alamadılar ve salgının yayılmasının önüne geçemediler. Halklarını gerektiği şekilde koruyamadılar. Dünya iki yüzlü çıkarcılar tarafından yönetiliyor. Mesela Fransa; salgına hiç hazırlıklı değildi, esasında neredeyse tüm devletler aynı vaziyetteydi. Salgın ülkeye ulaştıktan sonra birtakım düzenlemeler yaptılar ve tedbirler aldılar. Maalesef Fransa’da farmakoloji endüstrisi dış kaynaklı Amerikan şirketleri tarafından kontrol ediliyor. Bazı ilaçların varlığı bu şirketlerin çıkarlarına ters düşüyor. Daha evvel Marsilyalı bir doktordan bahsetmiş ve özel birisi olduğunu söylemiştim. Profesör Doktor Didier Raoult, hastalığa karşı kullandığı bir ilaç ile insanların daha az acı çekmesini ve sabır gösterebilmelerini sağlamıştı. Bu adama karşı müthiş bir karalama kampanyası yürütüldü. Kendisi zaten bu ilaçla hastalığın kökten çözülemeyeceğini, bu ilacın sadece tedaviyi kolaylaştırıcı bir yönü olduğunu söylemişti. Bahsettiği de zaten mevcut olan bir ilaçtı, yeni bir ilaç değildi. Söyledikleri gerçek olmasına mukabil dört bir koldan adama saldırmaya başladılar. Hükümet de bu kirli davranışları ve saldırıları örtbas etti. Akıllı bir adam olan Macron ise Raoult’a sahip çıktı. Seçimler neticesinde hükümet değişti. Yeni bir başbakan göreve başladı ve bununla beraber kabinede de önemli değişiklikler oldu. Şimdi ise Doktor Raoult, eski hükümetten bazı yetkililere kendisi hakkında yalan bilgiler paylaşmak ve iftiradan suç duyurusunda bulundu. *** Daha önce de bahsettim, yeni bakanların bazılarını tanıyorum, özellikle Adalet Bakanı’nı iyi tanıyorum 1995’te benim avukatlığımı yapacaktı, kendisiyle görüştük, beni cezaevinde görmeye geldi, enerjik ve neşeli birisiydi; fakat daha sonra korktu ve çekildi. Korkmasının sebebi davama müdahil olan insanlarla yüzleşip onların gücünü görmesiydi. Bana yapılan illegal muameleler onu şaşırttı. Müsbet tavrını hatırlıyorum. Şimdi Adalet Bakanı oldu, onu tekrar göreceğimi düşünüyorum. Ümid ediyorum, illegal bir şekilde burada tutulmamla da alakadar olacaktır. Bunu yapabilecek kadar kuvveti var artık. Ben güçlü bir adamım ve hayatta kalmaya devam ediyorum. Fakat izolasyonumun onuncu yılından itibaren illegal bir şekilde uykuma dahi müdahale etmeye başladılar, uyumama izin vermiyorlar. Bu sürede şeker hastalığı ortaya çıktı ve kontrol altında tutabilmek için dikkat ediyorum. Burası belki de hiçbir kanıt veya şahit olmadan suçlandığı ve 30-40 yıl cezalar aldığı tek ülkedir. Ben de 25 yıldan uzun bir süredir cezaevindeyim. Fransa insan haklarının merkezi olarak bilinir fakat burada insan haklarının varlığından söz etmek mümkün değil. Benim davamda hakkımda müsbet ifade verenler dahi olmasına rağmen Mossad tarafından kurulan tuzağa itibar edildi. Çok iyi avukatlara sahibim. Isabelle, Fransa’nın en iyi avukatlarından birisi. Benim normal bir mahkûm olmamam gibi avukatlarım da sıradan avukatlar değil. Venezüella’ya dönebilmem için çaba sarfediyoruz. *** Başta Saddam Hüseyin’den bahsetmiştim onunla bitirelim. Saddam rejimi çok hatalar yaptı. Fakat ileriyi öngörerek, birinci Amerikan müdahalesinin ardından İzzet İbrahim ed-Duri’yi direnişi örgütlemesi için görevlendirdi. İkinci Amerikan müdahalesinin ardından Duri, direnişi örgütledi. Bu direniş bugüne kadar devam etti. Müslüman direnişçileri eğitim silahlandırdı. Saddam Müslüman adamdı, İzzet İbrahim ed-Duri ise daha iyi bir Müslümandı. Duri, tıpkı Türkiye’deki gönüldaşlarım gibi Nakşi’ydi. Saddam hainler tarafından satıldı; ama o da, Duri de asla ihanet etmedi. Allahü Ekber! 08.01.2020 Baran Dergisi 708. Sayı

İstanbul’un Deryaçesi –II-

Evvelki yazımda Doğu Roma İmparatorluğu’nun gözünden “Deryâçe” diye hitab ettiğimiz Boğaziçi’ni değerlendirmeye çalıştım. Feth-i mübinden evvel ufak tefek köylerle etrafı sarılı bu denizcik ve çehresi nasıldı, fetihten sonra ne oldu bundan bahsettim. Feth-i mübinden sonra şehr-î şehir için çekilen kılıçlar kınına girmişti. Bundan sonraki süreç muhasara altına almaktan çok daha zordu, hâkim olmak ve burayı yeryüzünün en haşmetli yeri hâline getirmek... Sadece estetik ve mimarîde değil, içtimaî bakımdan da esaslı bir nizam tesis edilmeliydi, edildi de. Bu sefer, iki müesseseden bahsedeceğim. Bostancıbaşı Bostancıbaşı kadırganın dümenini tutarken, diğer elinde haritaya gerek duymaksızın Boğaziçi’ne dair her suali cevaplandırabilirdi. Bostancı ocakları, sarayın muhafazasında başlıca vazifeli olanlardandı. Aynı zamanda İstanbul sahillerinde bulunan mîrî (devlete ait olan) tüm binaların mevkilerini ezbere bilirdi, buralardan sorumluydular. Aynı zamanda şehrin emniyet ve inzibatında rol alırlardı. Boğaziçi, Haliç, Marmara ve İstanbul’u kuşatan sularda kuş gibi gözcülük yapar, seyahat ederlerdi. Soğuk Çeşme Ocağı, Hamlacılar Ocağı, Sepetçiler Ocağı, Has Bahçe, Gülhane’de hizmet ve yükümlülüklerini yerine getirirlerdi. Anadolu yakasında ise Bostancıbaşı Köprüsü’nde görevlerini icra etmekle mükelleftiler. Bostancıbaşıların emrindeki bostancılar koruların ve ormanların korunmasında da görevliydi. Sebze, meyve ve çiçek gibi bağ bahçelerde yetişen envai çeşit malların hesabını tutarlar, bostancıbaşına devrederlerdi. Reisleri, işin muhasebe defterini tetkik ettikten sonra seneden seneye bizzat padişaha verirdi. Has bahçelerde yetişmiş bu “inci” kadar değerli zerzevatlar, dükkânlara arz edilirdi. Dolayısıyla Anadolu insanı hilesiz taze mal tedarik ederdi. Bu ve benzeri hususlarda cambazlık edenlere ne oluyordu? Kundura isteyen herhangi bir müşteri, malı seçerken, alacağı ayakkabının ne kadar müddet dayanacağını sorar, tacir de satacağı şeyin dayanıklılığına dair teminat verirdi. Tâcirin teminatı her zaman doğru çıkmayabilirdi, nadir de olsa... “Aldatıldığını” düşünen alıcı vaktinden önce kullanılamayacak hâle gelmiş ayakkabıyı alır, ticaret yapan şahsın mensup olduğu loncaya gider, şikâyette bulunurdu. Bir sene giymesi gerektiği ayakkabının altı ayda harab olduğunu ifade etti diyelim... Lonca, bu “herhangi biri”nin şikâyetini dikkate alır, pabucu yoklamadan geçirirdi. Müşteri, hor giymediyse, gerçekten de tacirden on paraya beş paralık ayakkabı aldıysa, lonca ayakkabıcıyı çağırtır diğer tacirlerle mülahaza ederdi. Bir nevi mahkeme kurulur, lonca reisi hâkim gibi karar verirdi. Aradaki anlaşmazlığın önce çıkar yolu aranır, iki taraf memnun edilmeye gayret edilirdi. Şayet bu ticarette cambazlık vardıysa, o kunduracının pabucu dama atılır, bir daha da ticarete devam etmesi mümkün olmazdı. Mekkârî Başı Mekkârîler yük hayvanı kiralayan, bu işle uğraşan kimseler. Mükârî ise asker: Askerî malzemenin taşıma ve korunmasında vazife alan kişi. Bugünkü Karagümrük semtinde mekkâri başlarının hanları vardı. Nereden gelirlerse gelsinler, Topkapı’dan daha ileriye geçme hakları bulunmazdı. Topçular, Otakçılar, Yedikule gibi yerlerde saklanarak şehre girmeye yeltenenleri yakalar, gerekli cezayı uygularlardı. Şehrin kritik yerlerinde gözcüleri de görev alıyordu. Teşkilat ve idare etmede dönemin devletlerine taş çıkartan Osmanlı, Deryâçe’yi kuşatan şehirde ruhsatsız tek bir dükkan olmaması için özen gösterirdi. Müzeyyen Mimarî Osmanlı mimarisi, belde-i tayyibeye (güzel şehir, İstanbul) pek yaraşmış, şarkın estetiği batıdan gıptayla seyredilmiştir. Bu şehrin Edmondo de Amicis’in 1870’lerde çizdiği çehresi, şehircilik estetiğine ayna tutmuştur. Şehrin ve devlet erkânının mimarları, beşâretli fethin idrâkinde oldukları için burayı yeryüzünün gözdesi hâline getirebilmiştir. Amicis’in dediğine göre, Galata, Beyoğlu, Tophane, Fındıklı ve Cihangir gibi, sahillerin sırtında tepecikler taşıyan semtlerdeki mahalleler, kademe kademe yükselerek anfi karakterinde inşâ edilmiştir. Onun için her evin, denizi ve limanı bir balkondan seyredercesine rahatça görmesi sağlanmıştır. Öyle ya, insanın şartları, etrafındaki şeylere göre şekillenir. Burada Deryâçe’ye, onun güzelliğine teslim olmak yatar. Debussy’nin La Mer (Deniz) isimli bestesinden bahsetmiştim. Fransızca’da bir isim başına “le” aldıysa, eril, “la” aldıysa da dişildir. Buradan nisbetle Deryâçe’mizi hep tarihîn kritik sahnelerine gebe bir ana gibi görmemiz pek de absürt durmaz herhalde. Boğaziçi asırlardır tarihî sahnelere tanıklık etmiş bir anne gibidir. Diğer tüm denizler ona benzemek ister. Bizim Nehr-i Aziz’imiz soluk aldı mı, şakaklarında dalgalar belirir. Bir tarafı kederli, öbür yanı neşvelidir. Elemli olduğu kadar karanlıktır da. Şehrin en nadide tabiî güzelliği iffetli Boğaziçi’dir. Her limanı efsunludur. Estetik bahsinde ihtisas sahipleri bu mefhum üzerinde çokça durup fikir beyan etmişler. Hume diyor ki, “Bazı güzellik türleri, ilk görünüşlerinde sevgi ve övgümüzü kazanırlar. Ama güzelliğin pek çok düzenlerinde özellikle güzel sanatlarınkinde, uygun olan duyguyu duymak için çok fazla düşünmek gerekir.” Güzelden anlamak ve takdir edebilmek için bu kabiliyetimizi geliştirmemiz lâzım. “Allah güzeldir, güzeli sever” ölçüsünce Marcus Aurelius’un “Daha büyük parçasının içinde o nasıl duruyor?” sualini hatırlamakta fayda var. Boğaziçi ve biz neyin parçasıyız? Karacoğlan der ki, “Yanam alışam, akam gidem şu sulara karışam.” Baran Dergisi 708. Sayı

Ayasofya’da İlk Secde

86 yıllık esaretinin ardından 24 Temmuz 2020 Cuma günü Ayasofya tekrar ibadete açıldı. Müslümanlar akın akın Ayasofyaya yürüdü. Türkiye ve İslam âleminde kalbler birleşti, diller aynı seda ile gökleri inletti: Allah En Büyüktür. Aslında bu tarihî güne tanıklık etmeyi istememe rağmen kalabalıktan ve mâlum salgın hastalık nedeniyle katılmayacaktım. Ancak Cuma sabahı, gönüldaşım İbrahim Tatlı aradı, “Abi ben Yenikapı’da metrodan indim, Ayasofya’ya ulaşmaya çalışıyorum, Çemberlitaş tarafında seccademi serecek bir yer arıyorum.” dedi. Ben de cevaben, “Şimdi yola çıksam, vapurla karşıya geçsem nasıl olur?” dedim. Tatlı, “Eminönü’nde bir yerde kılarsınız herhalde!” diye cevap verdi. Yola koyuldum, yolda da benim gibi niyetlenen tanıdıklarla karşılaştım. Dört arkadaş Ayasofya’ya doğru yürümeye başladık. Gülhane parkına yaklaşmışken, cemaatin yollara oturduğunu gördük, biz de cemaatin arkasına, asfaltın üzerine seccademizi serip Allah’a şükretmeye başladık. Karşımda Gülhane parkının Osmanlı’dan kalma surları, önümde, arkamda, sağımda, solumda ilahî neşe ile dolan müminler, dillerde tekbir, seccadelerimizin üstünde bekliyoruz. Öğlen sıcağı ve güneş tepemizde. Güneşten bunaldığım bir an, arkadaşlardan Murat beni duvar dibinde bir gölgeye davet ediyor. Ancak Ayasofya tarihi bir gününü yaşıyor ve Cuma namazı da uzuyor. Biz, merkezle birlikte hareket etmek için sabırla bekliyoruz. Önümüzden namazı bir şekilde kılıp geri dönenler geçiyor ancak biz Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi ile telefon bağlantısı kurmuşuz, onlara tâbi olmakta ısrarcıyız. Ve öylede oluyor, bir saat gecikmeli de olsa onlarla beraber namazı kılıyoruz. Merkezdeki namaz görüntülerini telefondan takip eden arkadaşların tekbirlerle yönlendirmesiyle bu ibadetimizi yerine getiriyoruz. Mânâsı büyük bir günü yaşıyoruz. Ayasofya’da ilk Cuma namazında secdeye varırken heyecanlanıyorum, Ayasofya’da bir asıra yaklaşan bir zamandan sonra ilk defa Allah’a karşı secdeye vardığımız aklıma geliyor. Ayasofya’da Allah’a yapılan bu ilk secde ne kadar mânâlı!.. Allah Resulü’nün, “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; o ordu ne güzel ordudur!..” müjdesine nail olan Fatih’in ve fethin sembolü Ayasofya, Cumhuriyet rejimi ile laiklik-batıcılık prangasına mahkûm olup bugün özgürlüğüne kavuşmuş olması hakikaten yeniden fetih gibi. Âdeta 1453 fetih coşkusuna iştirak eder gibi olduk. Arada 5,5 asır olsa bile ruhları bir olanlar birleşirler. Papayı arayan Yunan hükumeti yetkilisi Sakelaropulu, “Ayasofya’nın açılmasının Türkiye’yi laik dünyanın değerlerinden hoşgörü ve çoğulculuk ilkelerinden uzaklaştırıyor!” dedi. “Laik dünyanın” diye kastettiği Batının değerleri batsın! Değer kavramını bile değersizleştirdiler. Dünyaya ne sundular? Kendi dışındakileri sömürge ve meta görmekten başka! Hoşgörüleri ise kendilerine ve zaten bizim onların merhametine ihtiyacımız yok. Çoğulculuk ilkesinden bahseden Batının kendisi çok kültürlü değil ki! Hristiyan-Yahudi kırması Batı emperyalizminin yalanlarından bıktık. Ayasofya’nın açılışı bu zalimlere bir tokat oldu ve bu tokatların devamının gelmesi onlara anlayacakları dilden hitap etmek ve sömürgecileri geriletmek için şarttır. Zira İslamın kılıcı bizzat merhamettir. Ayasofya’nın açılışında çok heyecanlı bir halk vardı. Sefer havası vardı, herkes sefer niyetiyle gelmiş idi. Organize eksiklikleri heyecan karşısında önemsiz oldu. 350 bin kişilik bir katılım vardı, pandemi şartlarında yüksek bir katılım. Akıncı ruhunu gencinden yaşlısına görmek mümkün idi. Akıncı, Mutlak Önder’in seriyyelerinden ismini alır. İmân davası etrafında nasıl birleşilirmiş, dinî coşku nasıl yaşanırmış o gün görüldü. “Laik değerler” bu iman coşkusunu veremez! Milletimize ve gençliğimize hiç bir müsbet değer veremez, ancak Batı taklitçiliği ve onun sonucu da Batı paryalığına yol açar. Batıya kültürel ve zihnî esaret, maddi esarete dönüşür. Ayasofya’nın yaşadığı hüzünde olduğu gibi. Ayasofya’da ilk cumayı kıldıran Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, hutbeye elinde fethin sembolü olan kılıç ile çıktı. Ve bu hareketi çok anlamlı oldu, milletimizin heyecanını arttırdı, Allah Resulü’nün rahmet peygamberi yönünü gösterip, yine onun “Ben harp peygamberiyim!” hadisini hiç ağızlarına almayıp, FETÖ’nün “Ilımlı İslam” zihniyetine âlet olanlar, eğer samimi tövbe içinde iseler Allah Resulü’nün bütün sözleri gibi hikmet taşıyan bu sözünü de idrak ederler. 15 Temmuz şehidlerinin demokrasi için değil, ondan çok daha üstün İslam davası için can verdiklerini de anlarlar. Sınırsız hürriyetin olamayacağını demokrasiler dahi kabul ederler. Sınırlamanın hakikatini ise ancak, dünya ve ahiret kurtuluşu olan İslam tayneder. Zaten öteki rejimlerin ahiret diye bir kaygıları yok... İslamda ezan-ı Muhammedî ile beş vakit Müslümanların “Haydi Felaha!..” diye kurtuluş, selamet ve saadete çağırıldığını hatırlatalım. Dünya ve ahiret saadetini temin eden sadece İslâm’dır. Bu davanın eşya ve hadisere tatbiki ise dünya görüşü ifadesi ile “İslâm’a Muhatap Anlayış”tır. İslâm’ın emanetine sahip çıkan Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın açılışından sonra doğruca Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna giderek emanetin sahibine, mânâ olarak “İşlem tamam, rahat uyu!” dedi. Yanında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de vardı. Ayasofya’da da birlikte idiler... Ayasofya’yı açandan ve açtırandan Allah razı olsun. Üstadın meşhur Ayasofya hitabelerinin gerçekleşmesinin derin ve tarif edilmez mutluluğunu yaşıyoruz! Keza Üstad’dan bayrağı devralan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA gençliğinin 1980’lerden itibaren Ayasofya gösterilerine imza atmaları ve bu ruhu diri tutmaları. Yine bu uğurda hapis yatan gönüldaşlar. Baran dergisinin de Ayasofya davasını sık sık gündemde tutup, pörsümesine hiç müsaade etmeyici yayınlarını ve Ayasofya Camii önünde İBDA bayraklı gösterilerini de anmadan geçmeyelim. Keza bu dava için emeği geçen İslamcı camianın her fert ve kuruluşundan Allah razı olsun! Gözümüz aydın olsun! Bir rüya gerçek oldu, hem de ne ihtişamlı bir rüya! Fatih’in, Sinan’ın, asırlardır Ayasofya’da ibadet eden Müslümanların, İstanbul’un işgalinde mitralyözlerle ve tahrip kalıplarıyla Ayasofya’yı savunan binbaşı Cemal Bey’in, Kariye Camiinden sonra Ayasofya’nın minarelerini yıkma teşebbüsüne verdiği raporla mâni olan tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın ve bu dava için gözyaşı döken evdeki annemizin, bacımızın, ninemizin gözleri aydın! Mezarlarda iseler rahat uyusunlar. Ayasofya’nın açılması, devlet ile milletin bütünleşmesine de güzel bir misal oldu. İslam devlet idealinin özlenen tabloları sergilendi. Kemalist devlet ise yer ile yeksan oldu ve kıyamete kadar Ayasofya açık olacak inşallah. Ayasofya’nın açılışı cami ve toplumun bütünleşmesinin en yüksek seviyede misali oldu. Osmanlı’daki medrese-cami-tekke uyumu gibi. Artık bu noktadan sonra din görevlileri sadece namaz kıldırmakla, ilâhiyat hocaları sadece üniversitede ders vermekle yetinemez! Toplumla bütünleşmenin yollarını arayıp bulmalılar! Sayıları yüzbini aşıyor. Toplumda neden bu kadar günah var? Hocalar vazifelerini yapsa böyle olur muydu? Artık önlerinde kanunî engel de kalmadı. Ayasofya’nın 86 yıllık cemaatsiz hâli, cemaatsiz (toplumsuz) cami olamayacağına acıklı bir misaldir. Artık bugün bir çok şeye milat olduğu gibi, toplumla dinin buluşması önünde engel olan sekülerizm-modernizm bataklığını (günah üretme sistemini) aşmanın günüdür. Batı’nın içimize soktuğu bütün zehirlerden (Kemalizm-liberalizm) kurtulmanın günüdür. Ayasofya’nın boynu büküklüğünü artık hiçbir alanda istemiyoruz. Gerek Ayasofya Camii ve meydanlardaki yüzbinler gerek diğer camiler ile televizyon başındaki milyonlarca Müslüman’ın 24 Temmuz 2020 Cuma günü ortaya koyduğu ortak iradesi budur. Hürriyet, hakikate esarettir. Nefs hürriyeti ile din hürriyetine eşit muamele dinin aleyhine sonuç verir. Mikroba merhamet hastaya merhametsizliğe varır. Hiçbir gerçek devlet kendi toplumunun ahlâkî tefessühünü istemez. 24 Temmuz Lozan’ın yıldönümü aynı zamanda. Biliyorsunuz, Lozan Antlaşması, maddede kurtuluş karşılığı mânâda esarettir. Lozan, “dininizi, kültürünüzü, hilâfetinizi bırakın Batıcı çizgiye girin, size Anadolu’yu bırakalım!” şeklinde bir antlaşmadır. Hilâfet yanında din eğitimi de kaldırılmış, Cumhuriyet devrimleri denen Batıdan kopya ve tepeden inme devrimler gerçekleştirilmiş, lâiklik denen İslâm karşıtlığına geçilmiştir. Bunun muvacehesinde Batı’ya şirin görünme uğruna M. Kemal Ayasofya’yı müzeye döndürmüştür. Bütün bunlar ise Millî Mücadelenin amacına ve ruhuna tamamen zıttır. Türkiye, yıllardır iktisadî olarak da Batıya peşkeş çekilmiş, kapitalist oligarşik bir zümre ile askerî vesayet rejimi doğmuştur. Hakka ve adalete aykırı yapılanma istemiyoruz! Ayasofya’nın açılışı Batı âlemine esir olmaktan kurtulup üstünlüğü ele alışımıza da bir işaret. Artık bu üstünlüğün ilimden eğitime, sanattan siyasete, ekonomiden ahlâka bütün sahalarda olması lazım. İnşallah Ayasofya’nın açılışı böyle bir şuur ve aksiyona da vesile olacak... Psikolojik üstünlük zaten Müslümanlardaydı, bu daha da perçinlendi, hatta Ayasofya meselesiyle yeni bir ivme kazandı. İnşallah devamı da gelir. Bu da Kumandanın duası olan, İslam İnkılabı’nın madde ve mânâ şartlarına ermek demektir. Bunun yolu da rahata değil, zora talip olmak demektir. Ayasofya’nın açılışından sonra gönüldaşlar, bu günün mânâ ve ehemmiyetine binâen Üstad ve Kumandan’ın Eyüp’teki kabri başına gittiler. İstanbulun mânevî mihmandarı Eyüp Sultan Hazretlerini de ziyaret ettiler. Sahabîler, Peygamber emanetini taşıyan ilk kurucu nesil olup, İBDA Gençlik Hareketi için tek örnektir. Bu nurlu askerlerden İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu yıllar önce bir destanında şöyle demişti: “Kalma geri/doğru için/güzel için/iyi için/ileri/senin ellerinde yükselecek güzel günler/sen yeniden fethe memur/sen kutlu asker...” 24 Temmuz günü Kumandan’ın dizelerindeki bu hayal kısmen gerçek oldu. Allah tamamına erdirsin. Fethin tamamlanması, İslam inkılabının tamamlanmasını icab eder. Bu da her noktasıyla davayı, kalblere ve cemiyete nakşetmek demektir. Batı kültürünü ve onların sistemleri olan sekülerizmi her noktasına kadar sorgulamak ve bizcesini gösterebilmek demektir. Onların bize yönelik adımlarına savunmada kalarak cevaplar vermek değil, bizim taaruz adımlarıyla küfür burçlarına her daim dikeceğimiz sancaklardır ki ancak bu şekilde Ayasofya dahil bütün varlıklarımızı koruyabiliriz. Cenab-ı Hakk daha büyük fetihlere nâil eylesin! Baran Dergisi 707.Sayı

Kibir ve Nefretle Dolu Kadrolar

Devletleşmeden hiçbir problem çözülemez; çözüldüğü zannedilen nokta yeni bir problemin başlangıcıdır. * Allah hayırlı eylesin, bir ahbabım çocuğunu evlendirecek, salgın şartları içerisinde, sağlık bakanı Fahrettin Beyi de sinirlendirmeyecek şekilde düğün yapılabilecek mekanın peşine düştüler tabiî olarak. Ahbabım uzun senelerdir banka yöneticisi, dünürü de İstanbul Büyükşehir Belediyesinde daire başkanıyken yönetim değişikliğiyle görevden alınan, şimdi başka bir yerde idareci olan biri. Dünürün nasıl olduğunu bilmem ama ahbabım milletlerarası banka yöneticisi, oğlu da Ankara’nın istediği planlar için denetleme ve iyileştirme çalışması yapmak üzere halen gelip giden, milletlerarası bankanın uzmanı. Dünür de bürokrat, “ensesi kalın” derler ya, denilirse bilmeyen biri gibi, tam öyleler! Ensesi kalınlar ama düğün yapılabilecek mekan bulmakta zorlanıyorlar; tak diye kapılar filan açılmıyor yani. Kız tarafının isteğiyle Sepetçiler Kasrı’na da gitmişler ama yok denmiş. Doluymuş o vakitte. Mevzu da buradan başladı birdenbire. Meğer Sepetçiler Kasrı’nın yönetiminde de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı mı gelini mi yoksa ikisi birden mi, neyse işte, bulunuyorlarmış. Sepetçiler, Yeşilay Derneği’ne bırakılmış, oranın yönetim kurulu üzerinden söylendi bu. “Her yerde kendileri var, olmaz ki ama!” dendi, düğün stresi içinde. “Elli bin yerdeler, değil mi?” dedim. “O kadar değil ama heryerdeler” dedi muhatabım. “Sebebi nedir, biliyor musun? Adam yok, güvenecekleri herif bulamıyorlar, ‘bulduk’ dedikleri aptalca birşey yapıyor, bela açıyor, ‘her tarafa girelim de kontrolü böyle yapalım’ dediklerinden de elli bin yerdeler görüntüsü çıkıyor! İki ucu da işte öyle bir değnek durumu!” dedim. “Olur mu öyle şey, ne demek adam yok!?” dedi. Bunlar namuslu, teslim alınan makamı, teslim alındığı iş üzerinde ileri götürmekten başka derdi olmayan, senelerdir paranın üzerinde oturduğu için istese dünyalar kadar para kazanabilecek olmasına (teşvik primi gibi düşünün) rağmen maaşına razı olan, makamın havasını atmayan, diplomatik plaka olmasına rağmen sınırda kuyruğa giren, nesli tükenmekte olan yaratıklardan olduğundan, sorusu garip değil! Ben de o gün gördüğüm bir tiviti okudum ona önce: “- Başından beri naçizane aynı şeyi yazıyorum. Ben hükümete, İBB’nin eksiklerini kapatması, yanlışlarını örtmesi için oy vermedim. İstanbul halkı İBB’yi seçmişse, Haliç’in yeni rengine de, Riva’nın kokusuna da, Küçükçekmece’de yüzeye vuran ölü balıklara da alışacak. 4 yıl daha var..” Bunu da Ersoy Dede isimli gazetecinin aynı tür tivitini “rt yorum”layarak yapıyorum. Geçen sene Oda TV’de yayınlanan “Hükümet medyasında kavga çıktı... FETÖ arşivleri ortaya saçıldı.” başlıklı bir haber vardı, imkanı olan onu okusun; bu iki arkadaş ile Nihal Karaca’nın “kayıkçı kavgasını” haberleştirmişler, bunu da gösterdim tivitin ardından “adam mı yok!” diyene. Bu iki arkadaşın onları yazmasının sebebi, İBB’nin suya %35 zam yapması, İBB meclisinde AKP-MHP üyelerinin zammı iptal edip “enflasyon farkı kadar zam” (%12,5) kararı alması. Buna köpürüyorlar! “İstanbul halkı seçimini yapmış” diyor “Atatürk ilke ve inkılapları tarihçisi” arkadaş, madem seçtiler “4 yıl daha var” çekecekler, dokunmayın diyor! Sanki İBB %80-90 gibi bir nisbetle CHP ve müttefiklerinin eline geçmiş! Oysa belediye meclisi hükümet ittifakının elinde, “topal ördek” şimdiki idare, zam bile yapamıyor görüldüğü gibi. Peki bu kibir ve en önemlisi nefretle yazılmış iki tivitin sahibinin “derdi” ne? Şu tivitlerinden anlaşılan o ki, maazallah bunların altından popolarını koydukları koltuklar bir çekilse, “en baba muhalefet” olacaklar demek! İstanbul 15 Temmuz’da mafyaya sığınan belediye başkanları, parti yöneticileri ile doluydu. Millet sokakta, onlar sığınakta! İBB kaybedildiyse sebep bunlar! Parti’nin, ilçe belediyelerinde değişiklik yapması da yetmemiş ama! Üstüne “hiçbir şey olmadıysa bile birşeyler oldu” aptallığı! İlk günlerde bu satırların yazarı olarak ben de inanmıştım denilenlere, sonra fakat işin aslını görmeye başladım. Koltuklar, avantalar gidecek diye “İstanbul kibir unsurları” yaygara koparınca, fark daha da açıldı! Farkın tek sebebi işte bu iki arkadaş gibi kibirli bir nefretle dolu olanlar! KADEM ve oradakilerin durumuna geçildi sohbetimiz esnasında. “Önce İstanbul Sözleşmesini imzaladılar şimdi de yırtıp atıyorlar.” dendi. Öyle, hem yazdılar hem de yırtıp atıyorlar. Gerçi yırtıp atma değil, iki üç maddesini yeniden yazma, bazı cümleleri çıkarma mevzubahis. İşin aslı derneğin ismi yanlış, Kadın Derneği, Demokrasi Derneği vs olabilirdi ama Kadın ve Demokrasi Derneği başlığı bambaşka bir kulvar ve bunlar da “solcu feministlerin elindeki malzemeyi almak” için bu alana girdiler. Oysa bu bambaşka bir “dil”dir, kültürdür, anlayıştır, dedim. Baktım öyle bakılıyor, devam ettim, Hıdır’ın, Bülent’in, Ozan’ın, Cem’in tekme tokat dövdüğü kadınlara yardım etmek, bunları feministlere bırakmamak için yola çıkmış olsalar da, hatta kendilerini -ne ayıp!- onlara kabul için Mor Çatı ile işbirliği yapmış olsalar da, hiçbir şeyden habersiz insanlar oldukları açık. Homoları, lezbiyenleri Erdoğan ailesinin savunabileceğini düşünmek abes! KADEM’in de! Bunları da söylediler zaten eskiden beri. Ama söyledikleri ile girdikleri kulvarın ne olduğunu bilmemek cahilliği içine düştü KADEM. Homolara karşı bir açıklama yapınca, Mor Çatı çıktı “Siz imzaladığınız İstanbul Sözleşmesi’ndeki ‘cinsel yönelimi’ nasıl anlıyorsunuz!” diye alay etti! Ki alay etmesinde de haklıydı! Bunlar “cinsel eşitlik” diye Ayşe’nin, Fatma’nın insan olma ve şiddete uğramama hakkını savunmak ve bir de boşandığında aç kalmasın diye düzenli olarak nafaka alması için bu “kulvara” girmişler. Meğer “cinsel eşitlik” denilen şey bambaşka imiş, Mor Çatı tarafından utançtan mosmor edilerek anladılar! Biz, buna “diyalektiklerin çelmesi” diyoruz; KADEM idaresi o çelme ile yuvarlandı! Bunlar bir de okumuş insanlar üstelik! Ama, biyoloji sahasında arkeoloji kavramları ile çalışmak (!) garabetini gösterdiler, dedim. Senelerce insanlar o sözleşmenin ne olduğunu söyleyip durdu bunlara, ama onlar okumuş insanlar ya, köylü gördüler söyleyenleri, “intikamı” Mor Çatı aldı böylece! Abartmayı sevdi oradan bazıları, dedim; CV’leri için çalıştılar çünkü. Üstelik bunları da “aldattılar”. KADEM belki gerekli bir sahada çalışmak için ortaya çıktı; fakat fena savruldu! Şimdi çıkmış kadın vekillerden biri “Sözleşme üzerinden herkes konuşuyor bilmeden. Tabii ‘check’ edebiliriz, oradaki bazı kavramlara yüklenen anlam değişmiş mi ona bakarız” diyor kibirle! İsmini saklamaya da lüzum yok, herkes biliyor bu sözlerin sahibini. Bir hukukçu olan Özlem Zengin Hanımın başından geçen boşanma vakasının bu kibirli cümleyi kurmasında tesiri var mı bilmem ama, “kadınlar ve kendini kadın gibi hissedenler”in savunusunu yapan bu hanım, demek ki “anlam değişikliği OLMADIĞINI” bal gibi biliyor! “Kendini kadın gibi hissedenler” vurgusu Sözleşmenin “cinsel eğilim” kavramı içindedir ve KADEM’den hiç kimse böyle bir laf kullanmadı, kullanan sadece bayan Zengin! Ama “.... değiştiyse!” vurgusu önemli: Dönecek, çünkü Erdoğan “ayıptır yahu!” dedi, bayan Zengin de kibirle geri dönüş yolunu döşüyor sadece! * “Adam nasıl yok!” meselesine de böyle geliyoruz işte: Ellerinden tutup, iki üç “yakışıklı cümle salladı” diye bu arkadaşlar bir yerlere konuldu. Konuldu ama kriz anlarında da işte “karakter” ortaya çıktı! Üstelik bunlar ve “gibileri” de dikkat edin sadece kendi çevreleri ile iletişim halinde, “biz kölelerinden” de sadece “hurraaa!” demeyi bekliyorlar! Çekin popolarının altındakini, görün kıyameti ve ayrıca “salt başına birey” olarak sıfır olduklarını! Bu tablo karşısında Erdoğan’ın kilit yerleri “akraba-i taallukat” ile doldurmasını anlamamak muhal! Akraba deyince, teyzeoğlu olan birinin bu hafta içinde “yeni FETÖ’ler” diyerek bize de laf atmasını unutmamak gerekiyor. * Erdoğan, 2020 ile yeni bir hal içinde yürümeye başladı. Çevresinin karşı çıkmasına rağmen baro düzenlemesi ve hatta Ayasofya’nın açılma kararı, bunun Lozan’ın imza tarihine denk düşmesi, artık “eski Erdoğan” olmadığını, “ölümüne ölümüne!” yürüdüğünün işaretleri. Bu “adam” eksikliğine de “ÇARE, YENİ KADROLAR” diyerek neşter atmasının yakın olduğunu düşünmek gerekiyor. Bu iki arkadaşın milleti düşman gören lafları rahatça söyleyebilmeleri, istifa etme hastalığı ara ara tutan bir bakanın, partisinin milletvekili olan zata küstahça konuşup telefonu suratına kapatması vs. Bunlar Ankara’da birşeylerin döndüğünün işareti olsa gerek; “oynayın son oyunlarınızı bakalım” nazarında takip edilmesi gereken şeyler bunlar. * Ayasofya’nın Lozan’ın imza tarihinde açılıyor olması üzerinden mevcut sistem ile acımasız bir hesaplaşma içine girerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elini rahatlatıp projeksiyon sunmak yerine, arpalıklar gitti hissini yansıtan “küçük ama nefret dolu yazılar ve sözler” ile uğraşan kim varsa, ya Erdoğan ya millet iradesi ile popolarının altındaki şeyin kayıp gittiğini görecekler ve göstermeye de mecburuz. Anadolu’nun gerçek devleti kurulana kadar ve hatta kurulduktan oturana kadar böyle aksak işler devam edecektir tabii. Önemli olan, “yakışıklı laflar” sarf edip arkadan iş çeviren tiplerin kafalarının görüldükleri yerde ezilmesi! Eze eze devletleşeceğiz! Baran Dergisi 706.Sayı

Ah! Ayasofya...

Hasreti ile içimizi yakıp kavuran Ayasofya Camii meselesi nihayete erince, esen rüzgârla bir nebze ferahladık, şükürler olsun. Sebep olanlardan Allah razı olsun. Burayı müze olarak algılayanlar için Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi hiçbir değer ifade etmez. Onlar için turistik tesis olarak iyi bir kazanç kapısıdır o kadar. Müslümanlar için ise, İslâm’ın zirve noktası ve bu zirveden dünyaya hükmedip hakikatin savunuculuğunu yapan bir medeniyetin küfre karşı en büyük zaferlerinden birini temsil eden bir değerdir. Bu değerin hiçbir maddi karşılığı olamaz. Hıristiyan âlemi için kaybedilmiş en büyük kale ve derin bir acıdır. Onlar için de kıymeti maddi olarak ölçülemez. Materyalist ve liberal mantık her şeyden bir kazanç sağlama marazı ile yaşadığı için “maddi olarak ölçülemez” kavramını biraz açmakta fayda var. Para kazanmak için çeşitli araçlara ihtiyaç var ya! İşte bu araçlardan en önemlisi sana göre beyin, bana göre ruh. Sen beynin olmazsa para kazanamazsın. Ben ruhum doymazsa yaşayamam sadece ceset olarak ortalıkta dolanırım o kadar. Sen benim yaşamadığımı düşünürsün, oysa sen benden önce ölmüşsün haberin yok. Yaşamayan birisi için senin biçtiğin maddi değer, hakikaten değer midir? Öğrenci evinde Galatasaray-Neuchatel maçını radyodan dinlerken 5. golü attığımızda, hayatım boyunca hiç yapamadığım havada ters takla hareketini defalarca tekrarlayıp evdeki ranzanın ikisini çökerttikten sonra kendime geldiğimi dün gibi hatırlıyorum. Boyumun uzunluğu ve belki de yeterli egzersiz yapmamış olmam nedeniyle çok istememe rağmen bu hareketi hiç yapamamıştım. O anda yapabilmiş olmam ve sonrasında tekrar yapamamış olmam sadece kaslar ve egzersizlerle açıklanamaz. Ruhun maddeye hükmedişine şahit olmuş birisi olarak Ayasofya’nın tekrar cami olarak açılacağı haberi milletimizin büyük bir çoğunluğunda benzer ruhi coşkuya sebep olmuştur mutlaka. Sporumuzdaki kırılma noktalarından birisi olarak Neuchatel maçı başarı hikâyelerimizin, özgüven ve moralimizin artmasına nasıl sebep olduysa, Ayasofya meselesinin çözülmesinden özgüven ve moralimizin ne derece etkileneceğini, bunun nelere vesile olacağını zaman gösterecek. Ayasofya’nın ibadete açılması kararının ardından camide ilk namazın 24 Temmuz’da kılınacağı ve namaz kılınırken cami içerisindeki kilise figürlerinin dijital teknoloji ile karartılıp namazdan sonra tekrar görünür hale getirileceği haberi duyuruldu! Biliyoruz ki memleket çok meşakkatli günlerden geçiyor. İçeride ve dışarıda sayısız düşman boş durmuyor. Ekonomimiz sıkıntıda. Memleket idaresi kolay değil; çok desenli ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri sürdürmek gerekiyor. Güç ve zaman kazanmak için gerektiğinde ayıya dayı demek gerekiyor. Her hareketin bir mantığı vardır mutlaka, eyvallah! “Eyvallah, eyvallah da! Bu eyvallahlar bizi nereye götürüyor?” diye düşünmeden edemiyor insan… Yakın geçmişten bir hatıramı anlattıktan sonra yaklaşan kurban bayramı dolayısıyla içinde bulunduğumuz hale örnek teşkil edecek, aynı zamanda üzerimdeki vebalden kurtulmamı sağlayacağını umduğum bir meseleyi aktararak meramımı anlatmaya çalışayım. Memleketin, muhafazakâr olarak bilinen, aynı zamanda Ak Parti’nin en önemli kalelerinden biri olan 2 milyon nüfusa sahip bir ilimizin büyük ilçelerinden birinde yaşıyorum. Geçmiş gün, valilik tarafından, mülki amirler, kurum amirleri ve ilin hatırı sayılır sivil toplum kuruluşlarının katılımı ile ilin vizyonu ve gelecek yatırımlarının belirleneceği bir toplantı tertip edilmişti. Normal şartlarda benim gibi bir çulsuzun böyle bir toplantıya iştiraki mümkün değilken nasıl olduysa ilçe adına bu toplantıya katılmak bana düştü. Neyse, gittik toplantıya, farklı masalarda farklı mevzular gruplar arasında birebir konuşulup değerlendiriliyor ve fikir birlikleri öneri paketi olarak hazırlanıyor. Sonra bu öneriler genel çoğunluğun oylarına sunuluyor. Güzel bir sistem kurulmuş, herkes hevesle fikirlerini ve projelerini tartışıyor. Çalışma ortamı güzel ve önemli konular gündeme getiriliyor. Grup çalışmalarına sırayla iştirak ediyorum önerilerimi sunuyorum her şey güzel herkes anlayışlı. Birkaç grupta çalıştıktan sonra dikkatimi çeken bir şey oldu ve il müdürlerinden birisine sordum; -Dikkatimi çekti vali beyin bulunduğu masada 5-6 kişiden fazla adam bulunmuyor ve genelde hep aynı kişiler duruyor diğer masalar kalabalık ve katılımcılar sürekli değişiyor neden acaba? -Vali beyden herkes çekinir, ayrıca kimseye laf söyletmez de ondan. Öyle mi? Öyle! Kaybedecek koltuk yok, dert edecek mal yok. Bir sonraki grup değişiminde doğru vali beyin masasına! Tanışma faslı biter bitmez, vali bey “Kaymakam ya da belediye başkanı yerine gelen adama bak!” der gibi bir lafla aklı sıra beni ezip hemen masanın gündemine geçti. Masanın gündemi “ilin kültürel ve sosyal faaliyetlerinin nasıl zenginleştirilebileceği” ile alakalı. Vali bey sayıyor, şu kadar müze bu kadar tiyatro, sinema, konser, galeri, kütüphane, sosyal tesis vs. Ziyaretçi sayısı bizde bu, Avrupa’da şu! Bizim rakamlar devede kulak. “Rezalet resmen, bu insanları nasıl kurtaracağız bu cehaletten…” gibi laflarla ha bire atıp tutuyor yandakiler de “haklısın monşer” havasında kafa sallıyor. Kan beynime çıktı. Fırsatını bulunca söz istedim: -Akraba, komşu, hasta ve bayram ziyaretleri, sohbetler, cemaat ve cenaze namazları, düğün, mevlit, sünnet vs. neden yapılan istatistiklerin içine alınmadı acaba? Bunlar sosyal ve kültürel faaliyet olmuyor mu? Sayın valim! Bu istatistikleri yapın bakalım kim daha kültürlü ve sosyal. Bunları söyleyince ortalık buz kesti masada çıt yok. Kan beynimde zaten, verdim veriştirdim Batıya ve Batılılaşma heveslilerine. Az önce vali beye yağdanlık yapan abilerin yüzünde güller açtı birden. Pür dikkat beni dinliyorlar ve “Evet! Evet! Biz asıl değerlerimizi besleyelim bize ne elin operasından, tiyatrosundan” türünden laflarla beni destekleyince, vali bey uzunca süren nutuğumu dinlemek zorunda kaldı. Bir ara, tarımla alakalı bir örneğe girdim ki, vali bey fırsatı buldu, yediği gollerden sonra tek golünü atarak “Tarım komisyonu ilerideki masa bunları orada konuşsanız” deyip kibarca lafı ağzımdan aldı… Ertesi günkü oturumda toplantılarda belirlenen öneriler tüm iştirakçilerin oylarına sunularak kabul veya reddedilerek belirlendi. Neticede vizyon, muhafazakâr bir ile yakışır şekilde buram buram Anadolu kokusuyla, oy çokluğu ile kabul edildi. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Vali bey toplantıyı tertip eden memur ve görevlilere çeşitli bahanelerle güzel bir fırça kaydıktan sonra “Burada kimin neye oy verdiği tam olarak belli olmadı, bunu tekrar düzenleyin.” deyip toplantıyı bitirdi. Bir daha da toplantı falan tertip edilmedi. Tarım ve maneviyat başkenti ilimizin vizyonu turizmle alakalı olarak açıklandı. Hayret kim yaptı acaba! Anlayacağınız bizim üç günlük çalışma güme gitti. Bu muhterem uzun süre bizde ve başka illerde valilik yaptıktan sonra bildiğim kadarıyla şimdi merkez valisi. Gelelim diğer mevzuya, malum kurban bayramımız yaklaşıyor. Televizyonlarda, sosyal medyada marketler “12-16 kiloluk kurban şu para! Sivil toplum kuruluşlarında bu para” deyip ha bire kurban siparişi alıyorlar. Bir hayvanın kurban olabilmesi için büyük baş hayvan 24 aylık, keçi 12 aylık, koyun 12 aylık ya da yaşı küçükse boyu anasına yetişmiş olması şartı getirilmiş. Büyük hayvanda durum net gibi görünüyor ancak yine de yaşı dolmadan çok sayıda hayvanın kurbanlık diye satıldığını duyuyoruz ve büyük küçük ırklar arasında ciddi ağırlık farkı olduğu için kusurun ispatını ağırlığa bakarak yapmak yanlış olur. Kurban sahibinin bizzat hayvanı görmesi ya da işi bilmiyorsa bilene göstermesi gerekir. Küçükbaş hayvan böyle değil. Çünkü ülkemizdeki en küçük yerli ya da yabancı ırk küçükbaş hayvan anacının canlı ağırlığı en az 50 kilo iken ve bu boya ulaşan yavrunun en az 45 kilo geleceği düşünülürse en düşük 21-22 kg eti olması gerekir. Ey Diyanet İşleri Başkanlığı! 12-16 kiloluk et veren kuzu nasıl oluyor da kurbanlık olarak satılıyor? Zahmet edip de düşündünüz mü? Bu konuda etkili uyarılarda bulundunuz mu? Ey! Tarım Bakanlığı! “Kırmızı et açığımız var.” diye ha bire ithalat yapıp “Kurban bayramı olmasa böyle olmazdı.” diye bahaneler uyduracağına canlı ağırlığı 24-32 kilo olan hayvanların kurban diye kesilmesine mani olsanız! O hayvanlar 55-60 kilo olunca kesilse! Et açığın kapansa! İthalattan kurtulsan! Üreticin daha çok kazansa! Tüketicin daha ucuz et yese! En önemlisi kurbanlık vasfı olmayan hayvana kesim izni vermeyerek vebalden kurtulsan da öbür tarafta 83 milyonla tek tek hesaplaşmak zorunda kalmasan! Daha güzel olmaz mı? Siz de haklısınız market ağaları ve kırmızı et çeteleri aç kalabilir. Yazık onlara! Ne diyor bu adam? Ayasofya’dan girdi nereden çıktı, konu dağıldı gitti diyorsunuz değil mi? Hayır efendim konu falan dağılmadı, dağınık olanı toparlamaya çalışıyorum ki, mevzunun aslının Ayasofya’da takılı kaldığını görelim. Vakit namazı saatlerinde, Ayasofya cami! Diğer saatlerde laik Ayasofya! Tıpkı günlük yaşantımız gibi. Tıpkı ekonomi anlayışımız gibi. Tıpkı duruma göre vali beyi, duruma göre beni alkışlayan muhafazakârlarımız gibi. Tıpkı kurbanlık hayvanlarımız gibi. Baran Dergisi 705.Sayı

Yeni Dünya Doğacak

Bütün bir insanlık tarihini görmek ve bu görüş sonucunda insanlığın geçirdiği evreleri tespit etmek için eşya ve hadiseleri yansıtan objektif bir ayna tutalım. Bu bakış çerçevesinde hakikate talip ve hakikati yayıcı iki insan türü görürüz. Peygamberler ve filozoflar. Ve bu iki insan türü peşinde var oluş gayesini anlamlandıran, hayatlarını peygamberler ve filozofların getirdiği ölçüler çerçevesine göre yön veren insanlar yumağı. Hakikatleri insanlar bir araya gelip de bulmamışlardır. Hakikati bulan her zaman tek kişidir. Tek kişi doğru, güzel ve iyinin kökü bende, mutluluğun kaynağı benim getirdiğim ölçülerdedir demiştir. Bu apaçık bir hakikattir ve tarihte bu hakikatlerin insan ve âleme nizam verme davasının mücadele sahnesidir. Peygamberler, insanlığı ve âlemi yaratan bir yaratıcı var bu yaratıcı yarattığı varlığın karakterini en iyi bilen mutlak güç ve kudrettir derken ölümden öte bir dünyayı işaretlerler. Aydınlanma felsefesinin etkisiyle son iki yüzyılda dünyaya nizam veren hakim anlayışın temelindeki filozoflar kutsaldan arınmış, akla dayalı cenneti bu dünyada arayıcı anlayışlara sahiptir. Biri ilâhî merkezli diğeri ise insan merkezli bir çıkış noktası. Biri sonsuz güç ve kudret sahibi, ezelî ve ebedî olan ölümsüz varlığı kutsayıcı; diğeri ise doğum ve ölüm anını, dünyaya geldiği çevreyi bile belirlemekten yoksun olan insanı merkeze alıcı anlayışı kutsamıştır. Bu çerçevede önceden de zikrettiğimiz gibi son iki yüzyıla mührünü ve damgasını vuran, dünyaya hakim olan anlayış Aydınlanma felsefesi çerçevesinde tecessüm etmiş ideolojiler. Bunlar nelerdir derseniz. Bir çırpıda hemen şunları sıralayabiliriz: Liberalizm, faşizm, komünizm, sosyalizm, kapitalizm, demokrasi vd. Batıda günahları affeden cennette tapu dağıtacak kadar aklı baltalayıcı ve insanları kasvete boğucu Hristiyanlık yerine Reform ve Rönesans etkisiyle Aydınlanma felsefesi doğmuş, büyük Alman filozofu Niçe’nin ifadesiyle Tanrı artık ölmüştür. Tanrıyı öldüren, aklı merkez alan, kutsalı olmayan Batı insanı artık bir ideolojiden diğerine savrulup gitmiştir. İdeoloji dünya görüşü demek. Her biri insan ve toplum meselelerine dair çözümler sunan ölçüler manzumesi. Büyük Rus sinema sanatçısı ve fikir çilekeşi Andre Tarkovsky bu ideolojilerin etkisiyle oluşan dünya için şöyle bir tesbitte bulunur: “Yirminci yüzyıl duygusal enflasyonun yükselişine tanık oldu. Endonezya’da iki milyon insanın doğrandığını gazetelerden okuduğumuzda hissettiklerimiz buz hokeyi takımımızın bir maç kazanması halinde hissettiklerimizden farksız. Etkilenme derecemiz aynı. Bu iki olay arasındaki korkunç ayrılığı fark edemiyoruz. Algı kanallarımız hiçbir şeyin farkında olmadığımız bir yere çöreklenmiş. Her neyse bu konuda vaaz vermek istemiyorum. Belki de böyle olmazsa yaşamak mümkün olmayacak. Sadece önemli olan nokta şu ki; bazı sanatçılar, hayatın gerçek değerlerini hissetmemizi sağlarlar. Bu onların ömürleri boyunca sırtlarında taşıdıkları bir yüktür ve biz bu yüzden onlara teşekkür borçluyuz.” Büyük Alman filozofu Niçe’nin Aydınlanma felsefesinin hakimiyetini perçinlediği ve ilahi kaynaklı dine bir yer gösterdiği zamanlarda Tanrı ölmüştür derken, Rus sinema sanatçısı ve sahici aydın tavrına namzet Andre Tarkovsky de insan ölmüştür demiyor mu? İnsanın, ruh ve bedenden ibaret bu yüce varlığın, bizatihi ruhunun çürümüş olduğunu göz önüne sermiyor mu? Evet, son iki yüzyıldır insanlık özellikle iki ideolojik yapının prangasında nefes alıp durmakta, her gün can çekişir bir vaziyette sürüngen hayatını devam ettirmekte. Bunlardan biri ferdi esas alan, cemiyete sırtını dönmüş kapitalizm-liberalizm; diğeri ise buna tepki olarak doğucu, cemiyeti esas alıcı ve ferdi yok sayıcı komünizm. Fertler cemiyette doğup, gelişip, büyürken gelişimini sağlamakta ve cemiyete etki etmekte. Fert, cemiyette olanları pasif bir şekilde izlemez ve cemiyet tarafından etkilenirken aynı zamanda cemiyeti etkileyicidir. Fert sebep, cemiyet netice. Fert ve cemiyet birbirini gösterici, birbirlerinin olmazsa olmazları. O halde ferdi esas alıcı, cemiyeti ezici kapitalizm ile bu düzenin sömürücülüğüne nisbetle cemiyeti esas alıcı ve ferdi teşebbüsü imha edici komünizm ifrat ve tefriti temsil eder. Öyle bir nizam gelmeli ki hem ferdin, hem cemiyetin hakkını vermeli. Bu nizam fert ve cemiyeti ahenk ve uyum içinde ele alan bir dünya görüşünden tevarüs etmeli. Birbirlerinin haklarını çalıcı değil, birbirlerini gözeten bir ideoloji... Tarkovsky’nin ifadesiyle toplum kültürsüz kalınca vahşileşir. Cahillik şimdiye kadar hiç bu boyutlara erişmemişti. Mânayı reddetme hali ancak canavarların oluşmasını sağlar. Ne yapılmalı; aklı merkeze alıcı, kutsaldan arınmış insanı yeni bir idealle donatmalı. Bu idealler tüketim peşinde koşan, çevreye zarar veren, komşudan habersiz bir insan anlayışı vazetmemeli. Ahlâkî temele dayalı bu ideal, insanları yalnızlıktan alıcı olmalı. Bu ideal, insanlara hürriyet aşkı sunmalı. Bu ideal, rahmet gibi gökyüzünden yeryüzüne yağmalı. Bu ideal gökyüzüyle yeryüzünü birbirine karıştırmalı. Bu idealde hiç durmadan koşan ve durmak bilmeyen insanoğlu soluklanmalı. İnsan hayatının efendisi, eserinin kölesi olmamalı. Tükettikçe var olmanın yerini, tüketim, üretim ve diğer tüm iktisadî faaliyetlere gerçek mânâsını atfeden bir anlayış ortaya çıkmalı. Evet, son yüzyıla mührünü vuran bu ideolojiler dünyasının savaşlarında milyonlarca insan öldü. Milyonlarca insan açlık ve sefalete uğradı. Milyonlarca insanın evleri ve barkları yıkıldı. Sanayi devrimi ile birlikte devasa metalik güçlerle donanmış batı düşünce ve yaşayışı kıtaları sömürdü. Pazar ve sermaye uğruna milyonlarca insanı köle yaptı. Küreselleşme nakaratları ile ülkelerin değerleri satın alınıp yok edildi. Kapitalizm ve komünizm sistemleri içerisinde birinde mülkiyet arsız bir şekilde azmanlaşıp zengin ve fakir arasındaki uçurumu artırırken diğerinde mülkiyet yok edilip ferdî atılım ve şevk kırılmıştır. Tüketimin artması için kadınların vücut ve bedenleri teşhir edilirken kadın pazarlanmış ve şehvete indirgenmiştir. Beden kutsanmış ve meşhur edilmiş artist ve şarkıcı kadınlar idealize edilirken milyonlarca kadın bu bedenlere benzemek için maddi ve manevi yönden yıprandıkça yıpranmıştır. Sîretin yerini tamamen sîreti yok sayan sûret almıştır. Kadınlar tüketime erkeklere göre daha çok katkı veren konumuna gelmiş, bu nahif ve güzel varlıklar annelik makamını köle bir anlayışa indirgemiş, yuvalarını beğenmez olmuştur. Aileler paramparça edilmiştir. Kadın ve erkek arasında sevgi ve saygı temelli köprüler bu ideolojiler etkisiyle yıkılmış, boşanmalar çığ gibi artmıştır. Çocuklar, anne ve baba ayrı, her iki ebeveynden mahrum büyümek zorunda kalmışlardır. Gelişmiş denen ülkelerde anne ve babalar ihtiyarlayınca huzur evlerinde ölümü beklemekte, nikahsız doğan çocuklar doğrudan devlete verilmekte. Her iki sistem de insanların ruhlarında büyük bir uçurum oluşturmuş, gençlik iğrenç, anlık zevk, uyuşturucu ve alkol batağına saplanmıştır. Herkes, devletin de içinde olduğu kumar ve spor ile uyuşturulmuş, top peşinde koşan meşin kafalı insanların bulunduğu stadlar, insanların yeni mabedleri olmuştur. Bu mabedlerde bağıracaksın, ıslık çalacaksın ve bedenini yorup bir yerde yorgunca uzanıp yatacaksın. Bu mabedlerde ruh dinginliğine, sükutun ahengine, ötelerin sesine yer yok! Bu mabetlerde küfür edeceksin, karşı takımın taraftarını düşman edineceksin. Galipsen sevinç ve kutlamadan dolayı, mağlupsan dert ve üzüntüden içki kadehlerine kendini bırakacaksın. Bu sistemler sporu bile olması gereken hedeflerden ayırmış, beden ve ruh dengesine katkı sunan, insana direnç ve sabır aşılaması gereken şeyleri yozlaştırmışlardır. Kumara, düşmanlığa, anlamsız vakitlere çevirmişler insanlara gerçek gaye ve hedeflerini unutturmuşlardır. Yeni bir ideal olmalı. Yeni bir maneviyat olmalı. Bu idealin sesleri geliyor. Amerika’da ve Avrupa’da bu sömürü dünyanın kurucularının heykelleri yıkılıyor. Bu yıkılan heykeller yeni dünyanın ayak sesleri. Bu yeni dünyada kutsalı zedelenmiş, kutsalı ayaklar altına alınmış insanoğlu yeniden dirilecek. İnsanlık yeniden doğacak. Baran Dergisi 704.Sayı

“Devrim Bildirisi” Olması Ümidiyle, “Güneş Tacı” Mânâsına Korona: “Dünyaya Kapalı, Allah’a Açık” - II

Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl, “Çile” ile yoğrulmuş bir hayat yaşadı. Bu yaşanmışlık “Çile” isimli şiir kitabında tablolaştırılmıştır. “Çile” isimli şiir kitabında yer alan tüm şiirler, Üstad Necip Fazıl’ın şahsında tecelli eden mânâya uygun suret teşkil eden bir noktadadır. Üstad Necip Fazıl, kendi şahsında tecelli eden hakikati şiir diliyle ve de şiir formunda tablolaştırmıştır. Talebesi İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu için de aynı değerlendirme sözkonusudur. Nitekim İBDA Mimarı’nın bir tespiti hâlinde (meâlen), “Necip Fazıl ve benden başka hiç kimse, şiirde mânânın suretini bulabilmiş değildir.” Bundan dolayıdır ki, bu iki sahici şairin şiirleri, taklidi mümkün olmayan şiirler olarak değerlendirilmelidir. Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın şiirleri, taklid edilemez şiirler olarak görülmelidir. Aksi takdirde, taklid edeni taklidi mümkün olmayan bir noktaya doğru taşıyacaktır. Bu mevzuda namı-ı diğer Yahudi şeyi Fettoş, mühim bir misal teşkil eder. “Kavanozdaki balı dışardan yalayan”, yani Üstad Necip Fazıl’ı dış yüzden taklid eden Fettoş, süreç içerisinde belasını da bulmuştur. “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” darb-ı meseline toslamıştır. Üstad Necip Fazıl’ın “Çile”sini, dolayısıyla da “Çile” isimli şiir kitabını burada mevzu etmemizin bir sebebi var ve o da şudur: Üstad Necip Fazıl, sözkonusu şiir kitabında, “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli bir şiir kaleme almıştır. Bu şiirin cezaevi şartlarında yazıldığı malumdur. Oğullarından birinin adının Mehmed olması, şiirin ilkin oğlu Mehmed’e yazıldığı intibaı doğuruyor. Kanaatimce bu şiir oğlu Mehmed’e yazılmış bir şiir değildir. Oğul Mehmed mecazı üzerinden Ümmed-i Muhammed’e yazılmış bir şiirdir. Daha da spesifik bir hâle getirdiğimizde bu şiir, aslında “Derviş Muhammed” metaforu üzerinden “Beklenen Kahraman”a, dolayısıyla da İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na yazılmış bir şiirdir. “Derviş Muhammed” metaforunu merak edenler, İBDA Mimarı’nın eserlerine, özellikle de “Ölüm Odası” isimli eserine müracaat edebilirler.   Not: Dünyada hâlihazırda yaşanan pandemik vak’a da dahil tüm yaşanacaklar, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın temsil ettiği mânâ ile de doğrudan alakalıdır. Çünkü “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık teşkil eden bir keyfiyeti haizdir. Koronanın İtalyanca bir kelime olduğunu ve genelde “taç”, özelde ise “güneş tacı” mânâsında olduğunu önceki yazılarımızda söyledik. Hemen belirtmek gerekirse, İslâm tasavvufunda güneş Allah’a remzdir. Ay ise Allah Resûlü’ne remzdir. Ayın dolunay hâli ise, İBDA’ya remzdir. “İBDA, İslâma muhatap anlayışı temsil makamındaki BÜYÜK DOĞU’ya nisbet vasfını gösteren bir sıfattır.”  Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli şiirinden iki kıta: “Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar; Tek nokta seçemez dünyadan nazar. Yerinde mi acep, ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz? Ses demir, su demir ve ekmek demir... İstersen demirde muhali kemir, Ne gelir ki elden, kader bu, emir... Garip pencerecik, küçük, daracık; Dünyaya kapalı, Allaha açık.” İlk dörtlükteki son iki mısraı tekrar dikkatleri çekmekte fayda var: “Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?” Dünyanın mevcut hâli malum olduğuna göre, şiirde esas dikkat çeken mısra son dörtlükteki son mısradır. Yani; “Dünyaya kapalı, Allah’a açık.” mısraı. Şiirin cezaevinde yazılmış olması ilkin cezaevi şartlarının dünyaya kapalı olmasını akla getiriyor olabilir. Elhak doğrudur da. Ama bugün yaşananlarla ilişkilendirmek sözkonusu olduğunda, mevzuun çok daha farklı boyutlarda ele alınması gerektiğini ihtar ediyor. Şöyle ki; bir kere şiir, sahici şiir, mânânın suret bulduğu şiir, “zaman ve mekân üstü” bir keyfiyeti haizdir. Çünkü şiir, İslâm büyüklerinin de yüksek ifadeleriyle “Kur’ân idrakıdır.” “Zaman ve mekân üstü” mânâsına Kur’ân’ın “mutlak fikir” olduğu sabit olduğuna göre, “Kur’ân idrakı” üzerinden yazılan şiirlerin de bu mânâdan nasipli olması gayet normaldir. Bu durum, Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın şiirlerine nasıl bakılması gerektiğine dair bir ipucu olarak da değerlendirilebilir. Bu çerçeveden bakıldığında, sözkonusu mısraın, yani, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” mısraı, bugünü de mündemiç bir mânâda olduğu hemencecik anlaşılır.  Üstad Necip Fazıl’ın sözkonusu şiirinin Ümmed-i Muhammed üzerinden “Derviş Muhammed”e, dolayısıyla da İBDA Mimarı’na yazıldığını daha evvel söyledik. “Derviş Muhammed” sembol kavramı veya mecazı, İBDA Mimarı’nın şahsında tecelli eden mânâya tam mutabık bir hâldedir. Nitekim  pek çok eserinde İBDA Mimarı, bu mevzuya sıkça ve de çok açık bir şekilde temas etmektedir.  Bilindiği üzere İBDA Mimarı, 28 Şubat Darbe sürecinde Fettoş ve Kemalist bir kumpas üzerinden önce tutuklanıp Metris Cezaevine konuluyor, sonrasında ise idam cezasına çarptırılarak ömür boyu hapse mahkûm ediliyor. Daha sonra ise Allah’ın inayeti ve keremiyle yeniden yargılama yolu açılıyor ve 2014 yılında tahliye edildikten kısa bir zaman sonra da beraat ediyor. Beraat etmesinden kısa bir süre sonra da, “Kıyamet silahı” olarak da adlandırılabilecek bir uygulamaya maruz bırakılıyor ve 2000 senesinden beri muhatap olduğu Telegram işkencesi vasıtasıyla suikasta kurban edilerek şehid oluyor. Yıl: 16 Mayıs 2018… 10 Mayıs 1950 yılında dünyaya gelen İBDA Mimarı, 16 Mayıs 2018 yılında şehid ediliyor ve berzah aleminde yerini alıyor. Ne ilginçtir ki Üstad’ı Necip Fazıl da Mayıs ayında doğdu ve yine Mayıs ayında dünyasını değiştirdi. Doğumu 26 Mayıs 1904, Ölümü ise 25 Mayıs 1983!.. Maksadımız mevzuyu dramatize etmek değil elbette, ama bunun bile bugünkü pandemik hadiseyle dolaylı da olsa bir alakası olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, İslâm kültüründe Mayıs ayı “Sefer Ayı” olarak bilinir. Yine İslâm kültüründe, “Sefer bizden, Zafer ise Allah’tandır” diye bir söz var ki, bu sözün mânâsı hak ediş itibariyle en çok da Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’na yakışıyor. Evet, zafer Allah’tandır ve zafer, her zamankinden çok daha yakındır.   İBDA Mimarı’nın hayatının en verimli çağı cezaevi / zindan hayatı olarak kayda geçmiştir. Bu mânâdan olarak İBDA Mimarı’nın hayatı, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” mısraındaki mânâ ile de tam muatbık bir haldedir. Daha da ilginç olanı şudur ki, İBDA Mimarı’nın bütün bir hayatı, tam da sözkonusu mısraın ifade ettiği mânâ ile örtüşmektedir. Kısa ve öz söylemek gerekirse, İBDA Mimarı’nın bütün bir hayatı, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” bir noktada kendisini göstermiştir. Yine bu mânâdan olarak İBDA Mimarı, bir aydın, Müslüman bir aydın sorumluluğunun da şuurunda olarak, dünyayı kendi eliyle kendisine zindan kılarak “Berzah âlemi”ne göçmüştür. Diğer bir ifadeyle de, kendi şahsında tecelli eden “Berzah” hakikatinin hakikatine ermiştir. Niçin böyle bir ifade kullandığımızı merak edenler, Üstadı’nın kendisini takdim eden “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” terkibine müracaat edebilirler. Orada zâhir olan hakikat, “Mutlak Hakikat” hâlinde, “Rahman Sûresi’nin 19. ve 20. Ayetleri”nde zâhir olan “Berzah” hakikatidir. Bunun büyük bir mucize âyeti olduğu sabit olduğuna göre, daha büyük bir mucize beklemek akıl kârı değil! Bizzat şahidi olduğum bir konuşma hâlinde, İBDA Mimarı, 1999'da Metris'te ümmete hitaben (meâlen): “Ben gökyüzünden bir taş düştüğünü söylüyorum. Adam gökyüzüne bakıyor ve ben taş filan görmüyorum diyor. Tamam da onu ben görüyorum. Sen onu gördüğünde kafana düşmüş olarak görürsün!” Korona pandemisi üzerinden bu kadar çok şey anlatmaya niçin ihtiyaç duyduk? Şunun için: Her şeyden evvel yeni zaman ve mekânın sahibi, diğer bir ifadeyle de “yeni zaman ve mekânda tecelli eden mânâ”, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”dan başkası değildir. Dolayısıyla da, İBDA Mimarı, kendisine kulak olunması gereken bir insan olarak dünyaya geldi! “Seçilmişlerden” olduğu sadece eserlerinden anlaşılmıyor, bizatihi ve doğrudan doğruya Üstadı’nın ona söylediklerinden de anlaşılıyor. Durum bu merkezde olmasına rağmen gelin görün ki, bu kadar mübarek bir insana, aslında “dünyaya gelmiş en sonki büyük ve güzel insan”a kulak olunamadığı gibi, onun katline, dolayısıyla da şehid olmasına kayıtsız kalınmıştır. Bu mübarek insana tam 16 yıl Telegram işkencesi reva görülürken, genelde topyekûn insanlık, özelde ise tüm dünya Müslümanları bu duruma kayıtsız kalmışlardır. Halbuki o, tüm ömrünü topyekûn insanlığın selamete çıkması için “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine hasretmiştir. Diğer bir ifadeyle de, bütün bir insanlığın kurtuluşuna hasretmiştir.  Bu ifadeyi hiç çekinmeden kullanmamın tek bir sebebi var ve o da, temsil ettiği mânânın “Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü”nün zamanımızdaki gölgesi keyfiyetini haiz olduğundandır. Evet, böyle mübarek bir insan yapılanlara karşı Müslümanlar özelinde topyekûn insanlık ne “El, dil ve buğz” mutlak ölçüsüne, daha doğrusu mutlak ihtarına riayet ettiler ve ne de başka bir şekilde mevzuya dahil oldular. Kumandan’ı büsbütün ademe/yokluğa mahkum ettiler. Hal böyle olunca da, tıpkı Peygamberler tarihinde olduğu gibi, uç noktada ya helak olmak, veyahut da büyük bir belaya davetiye çıkarmak kaçınılmaz olmuştur. Müslümanlar için helak olmak sözkonusu olmadığı içindir ki, bugün bütün bir insanlık hâlihazırda ayakta kalabilmektedir. Bilindiği üzere Allah Resûlü’nün kabul edilen üç duasından biri de diğer kavimlerde olduğu gibi ümmetinin helak olmaması yönünde idi. Allah Resûlü’nün bu duası kabul edilmiştir. Bu duanın kabulü yüzü suyu hürmetinedir ki bugün topyekûn dünya, helak olmaktan kurtulmuştur. Ancak, her suçun da bir cezası muhakkak ki vardır esprisi çerçevesinde, büyük bir bela da eşikte beklemekteydi. Koronanın pandemik çapta olmasını bu çerçevede değerlendirmenin hiçbir mahsuru olmasa gerektir, diye düşünüyorum. Evet, Allah’ın şanındandır ki, bela umuma gelmiştir. Kanaatimce koronanın pandemik bir boyut kazanmasının metafizik arka planı veya boyutu bundan ibarettir. “Kısasta hayat var” ilahî adaletinin bir tecellisi hâlinde topyekûn dünya, “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli şiirde geçen mısraın mânâsına düçar olmuş gözükmektedir. Neydi o mısra: “Dünyaya kapalı, Allah’a açık.” Bu pandemik durumdan kurtulmak mümkün mü? Allah, “rahmetim gadabımı geçmiştir” buyurduğuna göre, elbette ki kurtulmak da pekâlâ mümkündür. Topyekûn dünyada “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” bir hâl yaşandığına göre, bir tek dua kapısı açık kalmış demektir. Kurtulmak için ilkin yapılması gereken yapılan yanlıştan dolayı tevbe etmektir. Malumdur ki tevbe kapısı, “güneş batıdan doğana kadar” veya “güneş battığı yerden doğana kadar” ardına kadar açıktır. Bu noktada mevzuya bir dalarsam, korkarım ki karşımda açık kapı neyim de kalmayacaktır. Her şeye rağmen, hâlihazırda bütün camilerden yapılan dua gayet yerindedir. Umulur ki bütün ezanların sahibi olan Allah, yine ezanlar yüzü suyu hürmetine Ümmed-i Muhammed’in dualarını kabul eder. Burada İBDA Mimarı’ndan bir helallik almak zaruretine de işaret etmek gerekiyor. Peki, bu nasıl mümkün olacak? Çok basit: “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” kendisini “yeni insan yeni nizam” çerçevesinde “yeni dünya düzeni” şeklinde teklif eden bir “ruh ve fikir sistemi” olduğuna göre, tüm dünya insanı veya ülkelerinin bu sese veya sisteme kulak olması hâlinde umulur ki yapılan duaların kabulü de mümkün bir hâle gelir. Aksi takdirde tüm insanlık, pes edene kadar çile çekmeye devam edecek gibi gözüküyor. Her şeyi hakkıyla bilen ise sadece ve sadece Allah Azze ve Celle! Parantez: Bugün topyekün dünya insanına yeniden şekil vermenin hesabı üzerinden iş kotaran, daha doğrusu topyekûn dünyaya “Dijital Tek Dünya Devleti” dayatması üzerinden adeta Allah’a dil çıkarırcasına meydan okuyan Deccal Komitesinin tetikçileri mahiyetindeki “Küresel Sermaye”, tüm dünya varidatının neredeyse yüzde 80’ini ellerinde bulunduruyorlar ve bundan dolayı da tüm dünya insanının kendilerine olan ihtiyacı üzerinden, daha doğrusu nefs kuduzluğu üzerinden kibir küpü olarak meydanda arz-ı endam ediyorlar. Bilindiği üzere Allah, nefse, “Ben kimim?” diye sordu ve nefs, “Sen sensin, ben de ben!” şeklinde bir cevap verdi. Halbuki Allah, ruha da aynı soruyu sormuştu. Allah, ruha “Ben Kimim?” diye sorduğunda ruhun verdiği cevap, “Sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde olmuştur! Neyse mevzumuz bu değil! Ama bununla da bağlantılı olarak, Allah, “Sen sensin, ben de ben!” şeklinde cevap veren nefsin bu tavrı karşısında tek bir hamle yapıyor ve nefsin rızkını kesiyor ve onu aç bırakıyor. Bu durum karşısında nefs sözünden dönmüyor amma, açlığa daha fazla dayanamıyor ve kısa bir zaman sonra pes ediyor. “Nefs terbiyesi” denilen durumun metafizik arka planı bundan ibaret olsa gerektir. Nitekim riyazet, az gıda ile yetinmek mânâsınadır. “Sözlükte “yabani bir hayvanı evcilleştirmek, serkeş atı eğitmek; egzersiz yapmak” gibi mânalara gelen riyâzet kelimesi tasavvuf terimi olarak nefsi eğitmek için onu birtakım tabii ve meşrû arzularından mahrum etmeyi ifade eder. İslâm’da nefsin haramlardan uzak tutulması emredilmiş, mekruh olan hususlardan sakınılması tavsiye edilmiştir. Sûfîler, sâlikin nefsini mubah olan hazlardan da mahrum ederek nefis üzerinde hâkimiyet kurması gerektiğine inanırlar. Riyâzet “nefsin şehvet denilen beden ve dünya ile ilgili arzularını kırmak, bunları etkisiz hale getirmek, nefsi aklın ve dinin tesbit ettiği sınırlar içinde tutmak” şeklinde de tanımlanmıştır.”  (https://islamansiklopedisi.org.tr/riyazet--tasavvuf) Evet, buradan mevzuumuzla ilişkili olarak ne söylenebilir sorusunun cevabı da şudur ki, “Dijital Tek Dünya Devleti” hayali üzerinden iş kotaranlar, korona vesilesiyle ilahî adaletin pençesine düşmüş olarak, “daralan boynuz”un içerisine sokulmuş bulunmaktadırlar. Bundan sonraki süreç, “İlmi dileyene, zenginliği ise dilediğime veririm.” buyuran Allah, -ki en büyük zenginliğin “Allah’a iman” olduğunu da bilelim bu arada!-, imtihan vesilesi üzerinden “Veren Allah, alan Allah!” hakikatinin bir tecellisi hâlinde, “Küresel Sermaye”nin elindeki tüm varidatları alacak, almasa bile hükümsüz kılacak, hükümsüz kılınmasa bile hiçbir kıymetleri kalmayacak. Böyle bir sürece dahil olduğumuzu bilelim. Yine bu süreç içerisinde, umuma gelen bela olması hasebiyle de, topyekûn insanlık büyük bir kıtlıkla imtihan edilebilir ve bu duruma da hazırlıklı olmak lazım gelir. Buna karşı ne yapılabilir sorusu, Osmanlı Devleti’nin sahici akıncıları olarak tarihte yerini alan  “Deliler”in  alınlarındaki yazı ile izah edilebilir: “Yazılan gelir başa!” Bu uzun yazıyı Üstad Necip Fazıl’ın Dua şiiri ile bitirelim: “Bıçak soksan gölgeme, Sıcacık kanım damlar. Gir de bak bir ülkeme: Başsız başsız adamlar... Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi. Anne, seccaden gelsin; Bize dua et, emi!” Allah’tan duam o dur ki, Allah ilkin Kumandan’ı Ümmed-i Muhammed’e karşı, bizleri Kumandan’a karşı, cümlemizi ise Zat-ı Sübhanına karşı mahcub etmesin, Amin! Yine Allah’tan duam o dur ki, Allah, “İstikbâl İslâmındır!” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın kendisine mekân olarak gördüğü Anadolu’da yaşayan tüm Ehl-i Sünnet Müslümaların şahsında tüm dünya Müslümanlarını korusun, kollasın ve gözetsin ve dahi muzaffer ve mukadder kılsın, amin! Son olarak, bizzat İBDA Mimarı’nın “Metris, Kartal ve Bolu Cezaevi” rampaları üzerinden arş-ı alaya gönderdiği mübarek duaları: “Ya Cabbar! Ya Kahhar! Ya Müntakim Allah! Bizi intikamına memur et!” Amin! Amin! Amin!..  Baran Dergisi 697.Sayı

259233