Yazarlar
Tüm Yazarlar
Masum FETÖ’cü Yoktur, Fırsatını Bulamamış FETÖ’cü Vardır!

Şimdi bir kişi ya da grubu değerlendirme ölçümüz asgari İslam ölçüleri değil mi? En alt düzeyde kitap ve sünnet bilgisi olan kişi FETTOŞ gibi bir zındığa nasıl inanır?  Nasıl "Kandırıldım , ben İslam'a hizmet ediyordum." diyebilir? Bu adam tâ 80'li yılların başında: “Şimdi Resûlullah gelse 'Fethullah bunları yapma!' dese, ben gene yapardım. Siz devrinizde yapacaklarınızı yaptınız,  bu devir de benim devrim, ben bunları yaparım, derim ve bunları yapmaya devam ederim." dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 1987'de “Bütün insanlar Lailahe illallah deyip Muhammedun Resûlullah demese bile cennete girer.” dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 1996'da "Cibril-i Emin gelse, şu adama oy ver dese, ben o adama oy vermem." dedi. Cibril-i Emin, Allah'tan (cc) başkasından emir getirmez. O zaman bu söz de küfür mü? Elbette. 1999'da "Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili ayetler Hz. Peygamber'in dönemindeki Yahudi ve Hristiyanları hedef alıyor. Günümüz Yahudi ve Hristiyanlarını bağlamaz, o ayetler tarihi konjonktürü içinde kalmıştır." dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 28 Şubatçıların başörtülülere zulmünü meşrulaştıran, avanesine başını açtıran "Başörtüsü teferruattır." (daha sonra tepkiler üzerine "furuattır" dedim diye kıvırsa da) sözü ayetle emredileni ret olduğu için küfür mü? Elbette. Irak'ta yüz binlerce kadın-çocuk ABD ve diğer batılıların bombardımanıyla katledilirken Saddam'ın attığı iki füzenin İsrail'e düşmesi ile hemen "Gözümde o ağlayan masum Yahudi çocukları tüllendi." diye salya sümük ağladı. Mavi Marmara olayında İsrail'i otorite kabul edip "Otoriteden izin alınmadan yapılan bu hareket yanlıştır." Dedi. Bir tek açıkça "Ben papazım!" demediği kaldı. Bu Papaz'ın isteği ile başını açanlar neden apaçık ayetin emrini tutmak yerine bu Papaz'a uydular?  Bu adama devlete sızdı, siyasete karıştı vesaire demeden önce İslâm itikat ve anlayışını berhava ettiği için kızmak gerekiyordu. Bir tek biz İBDA mensupları bu adamı ifşa ederken kimse sesini çıkarmıyordu. Çünkü aileler için çocuklarının  Fettoş'un yanında olması iyi okullar kazanmaktı, iyi iş bulmaktı, hiçbir tehlikesi olmayan Müslümanlıktı! Kimse kusura bakmasın. Bu Papaz'ın İslam itikadını ifsat etmesi kimseyi ilgilendirmiyordu. Herkesin ilgilendiği çocuğunun iyi okuması, hiçbir bedel ödememesi, iyi memuriyetler elde etmesi idi. Şimdi de kimse sızlanmasın.  Biz bu Paralelle ve Müslüman'a zulmeden sistemle mücadele ettik. Hapislerde de yattık, işkence de gördük. En ağırını da merhum Kumandanımız Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu gördü. Hatta bize işkence eden polislerin birçoğu bu Papaz'ın çalıntı sorularla polis yaptığı tiplerdi. Papaz ise gidip ABD'nin kucağına, hem de CIA'nın çiftliğine oturdu. Hiç aldırış eden olmadı. "CIA'nın çiftliğinde semirtilen adamın İslâm ile ne alakâsı olur?"diyen bile olmadı.  15 Temmuz'da çocuklarını kaybeden annelere kim hesap verecek? O Adanalı ikiz kardeş polisin annesine -başka çocukları da yok- kim hesap verecek? Halil Kantarcı'nın üç yavrusuna, eşine kim hesap verecek? Ömer Halisdemir'in ailesine ne diyeceksiniz? Gölbaşı Özel Harekat Merkezi’ndeki 52 polisin katledilmesine; hatta oradaki caminin imamının sâlâ veriyor diye şehit edilmesine ne diyeceksiniz?  "Daire başkanı kadın temizlik yapıyor" diyen ağız ishaline tutulmuş Bülent Arınç Bey'e soruyorum: "Daire başkanı olacak kadar bilgili ve liyakat sahibiydi de bu FETTOŞ PAPAZ'ının yukarıda saydığım küfre götüren sözlerini neden görmedi, algılamadı, fark etmedi? Hayır derdi o değildi. Daire başkanı, genel müdür falan olmaktı. Oraya da hak ettiği için gelmedi. Bülent Bey, sizin  gibi tiplerin referansıyla geldi.  Bülent Bey, lütfen susun. Tepenize kadar FETÖ pisliğinin içindesiniz. Devlete giren FETÖ mensuplarının en az üçte birinin referansı sizsiniz. 15 Temmuz'da şehid olan 252 Müslümanın ve 3000'e yakın gazinin kanı var elinizde. "Suikast yapılacakmış, bunun planları ve evinizin krokisi çıkmış." kumpasıyla FETÖ’cü savcılar ve polislerin devletin KOZMİK ODASINA girmesine fırsat oluşturdunuz. Devletin tüm sırlarını, savunma planlarını CIA'ya servis ettirdiniz. PKK başta olmak üzere terör örgütlerine sızan devletin gizli görevlilerini FETÖ’cü polislerin öğrenmesine, bu görevlileri isim isim o örgütlere bildirmesine ve o örgütlerin bu görevlileri hunharca şehid etmesine yol açtınız. Siz en az general bozuntuları Akın Öztürk ve geberen Semih Terzi kadar katilsiniz. Utanmazlık ve sıkılmazlıkta, yüzsüzlükte sınır tanımıyorsunuz. Aklınıza estikçe konuşmanızdan, bu ağız ishalinizden midemiz bulanıyor artık. Millete bu işkenceyi yapmayın. MİDEMİZ KALDIRMIYOOORR. YETEERR!  Vicdansız FETÖ avanesine halkı acındırmaya çalışıp da Anadolu insanının vicdanını yaralamayın. Bir ayağınız çukurda ama siz hâlâ o PENSİLVANYA PAPAZI'nın yancılığını yapıyorsunuz. Başta damadınız ve çocuklarınız olmak üzere ruhunu, beynini o PAPAZ'a kiralamış tipleri masum göstermeye çalışıyorsunuz. Susun artık Bülent Bey, midemiz kaldırmıyor.   Susmazsanız Yüce Rabbim sizi Semih Terzi ile, PAPAZ FETTOŞ ile haşretsin. Son söz: MASUM FETÖCÜ YOKTUR, FIRSATINI BULAMAMIŞ FETÖCÜ VARDIR. Baran Dergisi 669. Sayı

“Cins Cins Ahbesin Çocukları ‘Mutlak Fikir’e Düşman”

Belediye seçimleri sonuçlarıyla yeniden biti kanlanan “lâik putperestler” ile 15 Temmuz Darbe Girişimi yargı sürecinin cılkının çıkması neticesinde “bir yerleri kalkan” FETÖ’cüler arasında, bu memleketin dinine, diline, kültürüne, milletine ve bağımsızlığına en iyi düşmanlığı ben ederim yarışı bir kez daha başlamış oldu. Bunların birbirinden farkı olmadığını, özünde aynı kaynaktan, batıdan beslendiklerini, her iki güruhun da Mutlak Fikir düşmanlığında ittihad ettiklerini/birleştiklerini ve aralarındaki bütün münakaşanın “en iyi işbirlikçiliği ve hainliği ben yaparım” iddiası üzerinden olduğunu defaatle yazdık çizdik. Geçtiğimiz hafta gerçekleşen 29 Ekim kutlamaları esnasında lâik putperestlerin İslâm’a ve Müslümanlara karşı kin ve nefretlerini en aşağılık, rezil ve sefil şekilde kustuğu görüntüler, CHP’nin Belediye seçimleri öncesinde FETÖ’den ödünç aldığı takiyye stratejisini daha fazla sürdüremediğini göstermiş oldu. Kurbağa ile akrep hikayesini bilirsiniz: “Akrep, bir gün nehrin öte yanına geçmek zorunda kalır. Ne yapacağını düşünürken kıyıda pinekleyen kurbağayı görür. Akrebin kendisine yanaştığını fark eden kurbağa korkudan suya atlayıp uzaklaşmaya başlar. Akrep yalvaran bir ses tonuyla sorar; ─ Kurbağa kardeş; karşıya geçmem gerek. Beni sırtında taşır mısın? Kurbağa büyüyen gözleriyle cevap verir; ─ Daha neler? Beni sokup öldürürsün! ─ Olur mu? der akrep. O zaman ben de suya batar, boğulur, ölürüm. Kurbağa biraz düşünür ve akrebe hak verir. Kıyıya çıkar, onu sırtına alır ve karşı yakaya doğru yüzmeye başlar. Yolun yarısında ensesinde bir sızı hisseder. Vücudu hızla soğumaktadır. Kolları, ayakları hissizleşir. Beraber dibini boylayacakları suya batarken son nefesinde sorar; ─ Hani sokmayacaktın akrep kardeş? Akrep mahsun, mahçup, çaresiz cevap verir; ─ Ne yaparsın kurbağa kardeş!.. Ben akrebim, huyum bu!” Burada bizi asıl kaygılandıran, akrebin yaradılışına uygun bir şekilde hareket etmesinden ziyade, her seferinde sokulup, sonra bir kez daha akrebe inanıp, onu sırtına alanların gafleti.  Yargıdan İhanet Şebekelerine Sunî Teneffüs Bir diğer taraftan, yargı müessesesinin Ergenekon, Balyoz ve 28 Şubat darbecisi leşlerden sonra şimdi de diğer bir kokuşmuş taife olan FETÖ’cülerin dudaklarına sıkı sıkı yapışıp vermiş olduğu hayat öpücüğü, Fettoşçuların bir kez daha ümitlenmesine sebeb oldu.  Lâik putperestler ile Fettoşçular, son yıllarda en az birkaç sefer kendi elleriyle ilmiği boyunlarına geçirmiş ve siyasî iktidarın, üstüne çıktıkları sandalyeyi tekmelemesini beklemişlerdi. Buna karşılık olarak, siyasî iktidar, milletimizin bütün değerlerine düşman olan bu kesimin sandalyesini tekmeleyip, müesses kokuşmuş düzeni bir yenisiyle ikâme etmek yerine, her seferinde muvazaacı bir yaklaşımla küfre avans vermek yoluna gitti. Menfaatperest Tipini Şahsında Heykelleştiren Bülent Arınç Meselâ Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç’ı ele alalım. Bu adamın ne denli fırsatçı, menfaatperest bir tip olduğunu bilmeyen yok. Bize kalırsa özü itibariyle FETÖ’cü olmayan; fakat istikbâli ve ikbâli PKK’da görecek olsa onunla bile iş tutabilecek kadar düşük karakterli bu adamın son açıklamalarına bakalım. KHK ile görevden uzaklaştırılan Danıştay bilmem nesi, falan müdürü; fakat illâki sıradan vatandaş değil, bir şeyin mutlaka bir şeysi olan tipleri pompacı ve temizlikçi olarak görüyormuş da içi kan ağlıyormuş. Kendi damadı da FETÖ üyeliğinden içeri giren ve sonrasında hakkındaki onlarca iddiaya rağmen hiçbirisi ispatlanamayarak tahliye edilen Arınç ile alâkalı olarak sokağa çıkılsa ve sorulsa, 100 kişiden en az 99’u onun için FETÖ’nün siyasî ayağı diyecektir. Peki, 15 Temmuz’un üzerinden daha ancak birkaç yıl geçmişken, milletin yüksek moral değerinin kaynağı olan o gecenin adeta yüzüne tükürürcesine, nefret objesi hâline gelmiş bu tipi alıp, getirip istişare kurulu üyesi yapan akla ne demeli? Adalet konusundaki hassasiyetin son derece arttığı bu günlerde, milletin zaten pamuk ipliğiyle bağlı adalet duygusunu ciğeri beş para etmez bir madrabaz için tahrib etmeye kimin ne hakkı var? Garibandan Başka Kimsenin Sorumlu Olmadığı Adalet Yine dönelim Ergenekon ve Balyoz davalarına. Bu davaların hiç mi hakikati yoktu? Kendi milletinden tiksinen bir avuç yabancılaşmış Batıcı azınlığın azgınlaştığında neler yaptığını 28 Şubat süreci de dâhil olmak üzere görmedik mi? Her ne kadar bu davaların açılmasından maksat, FETÖ’cü ve Kemalist Lâik iki Batıcı klik arasındaki kayıkçı kavgası olsa da, 15 Temmuz’dan sonra yapılması gereken, bir hâini diğerine tercih etmek mi, yoksa her ikisinin de çanına ot tıkamak mı olmalıydı? 28 Şubat lâfzı geçmişken, dönemin siyasî iktidarına darbe sopası göstererek hükümeti indirenlerin yargılanıp, göstermelik kararlarla evlerine uğurlanmasına ne demeli? Burada yine Bülent Arınç’a dönelim. Kendisi diyor ki, 17/25 Aralık sürecine kadar FETÖ’nün silahlı bir örgüt olduğunu bilemezdik. FETÖ askeri okullara ve TSK’ya “pamuk şekeri mafyasıyla mücadele etmek” için mi sızıyor sanıyordunuz? Ortaokulda harb okullarına giriş sınavına hazırladıkları çocuklara ileride yönetime el koyacaklarını söylüyorlardı. O çocuklar bunu biliyor, aileleri biliyor, ben biliyorum, biz biliyoruz, bütün millet biliyor da senelerce yasamanın başında ve yürütmenin muhtelif kademelerinde rol alan Arınç mı bunu bilmiyor? Eğer ki samimiyetle bilmiyorsa, o zaman daha bundan bile haberi olmayan cahil birinin istişare kurulunda işi ne? Medyada popüler olsa da Altan Kardeşler ile Nazlı Ilıcak’ın tahliyesi konuşuluyor; fakat biz bununla beraber biliyoruz ki, parayı basan, itibarı sağlam, çevresi geniş ve ayrıca damat olan herkes FETÖ’den süratli bir şekilde arınıyor. Hem zaten yine Arınç’ın ifâdelerine bakacak olursak, 15 Temmuz’da rolü olanlar da yalnız askerî bürokrasi içindeki askerlerden ibaret. Bunu planlayan, kadroya sızdıkları eğitim döneminde bunları okutan, finansmanını sağlayan, kafasını ütüleyen, meşruiyet tesis edenlerin konu ile hiç alâkaları yok. Sanırsın ki Mozambik ordusu içindeki küçük bir azınlık 15 Temmuz günü akşam vaktinde bir aydınlanma yaşamış da köksüz, dalsız bir şekilde durduk yere askerî darbeye kalkışmış. 15 Temmuz gecesi evlâdını, anasını, babasını, karısını, kocasını kaybedenler ile sakat kalanlar senin suratına tükürse yeri var diyeceğiz ama sen ona da “elhamdülillah” der geçersin diye korkuyoruz. Partinin vicdanı olduğunu iddia ediyor bir de bu yarasa vicdanlı. Gelelim Erdoğan ve Siyasî İktidara… Daha geçtiğimiz hafta Türkiye Suriye’deki bekâ meselesi üzerinden ABD, Rusya, İsrail ve Avrupa ile boğuşurken, bir haftada ne oldu da gündem buralara geldi, sorun bakalım bir kendinize. Memlekete musallat olan melânetin başındaki adamı bütün çıplaklığıyla ifşâ edip, bataklık gibi haşere ve hastalık üreten rejimi ortadan kaldırıp, yerine bizim ruh kökümüze mutabık bir yenisini inşa etmek varken, bütün kabahati sağır bir yancının üzerine atmanın dayanılmaz hafifliğini şimdi daha iyi hissediyor musunuz?  15 Temmuz gecesi milletin Erdoğan’ın yanında gösterdiği destanlık direnişi, ruh köklerimize mutabık inkılaplarla taçlanacak bir ihtilâl süreci hâlinde yürütmek ve istikbâli inşâ etmek yerine günü kurtarmak adına ciğeri beş para etmez tiplere sırf “FETÖ’den mağdurlar”, öyleyse işe yararlar mantığıyla alan açmanın bedelini görüyor musunuz? Bir insandan sadır olacak fiiller az çok benzer kokular taşır, onlara bakarak bile fâili görmek mümkündür. Oysa ki Türkiye Cumhuriyeti’ne baktığımızda biz baştan sona tutarsızlık görüyoruz. Bir tarafta Suriye’nin kuzeyinde büyük bir başarıyla izlenen askerî ve diplomatik siyaseti, diğer tarafta ise memleket içinde hainleri üreten, besleyen ve semirten sistemin tıkır tıkır işlediğini görüyoruz. Bu tutarsızlık en basitinden çok başlılığa işaret eder ki, Türkiye, bu çok başlılığı kaldırmak için idare şeklini değiştirmedi mi?  Psikolojik rahatsızlık çeşitlerinden biri olan Disosiyatif Kimlik Bozukluğu, hiç olmaması gereken şekilde, Türkiye’ye hâkim olmuş gözüküyor. Bu rahatsızlığın siyasî karşılığı iktidar boşluğudur.   Artık Erdoğan’ın ve başında bulunduğu siyasî iktidarın bir karar vermesi gerek. Ya küfre avans vermeye devam edecek ve hâli hazırda her geçen gün erimekte olan seçmen kitlesinin çözülme sürecini hızlandırmak suretiyle kendi eliyle siyasî kariyerini kendisi bitirecek yahut artık olması gerektiği şekliyle Türkiye’de esaslı bir rejim değişikliğinin hayata geçmesi için harekete geçecek. Harekete geçmenin, aksiyonun ne kadar bereketli olduğu Suriye’nin kuzeyindeki tecrübeden sonra anlaşılmamışsa bile en azından hissedilmiştir sanıyoruz. Baran Dergisi 669. Sayı

Siyonistler Korktukları İçin Saldırıyor!

Biraz önce yaklaşık yarım saatten uzun bir süre boyunca Venezüella ile konuştum. Bu bana yaklaşık 40 Euro’ya mâl oldu. İnsanlar rahat şekilde hareket ederken ben 25 senedir cezaevindeyim. Hainlerin ihbar etmesi neticesinde yakalandım. Beni ihbar edenler sadece bana değil, Filistin davası ve Bolivarcı devrime de ihanet ettiler. Onlar para için her şeyi yapabilecek insanlardır. İnşallah bir gün Venezüella’ya dönecek ve Türk gönüldaşlarımı da davet edeceğim. Venezüella’da yozlaşmış insanların hükümete nüfuz etmesi neticesinde ülke harap bir vaziyete geldi. Bu şartlar altında, Maduro’ya ve devrime destek verilmesi, devletin bu yozlaşmış ve hain insanlardan temizlenmesi gerektiğini belirttim. Venezüella hükümeti esasında vatanperver bir hükümettir. Yapılan hatalar sebebiyle devrimi destekleyen bir çok insan hükümetten desteğini çekti. Bu hafta da ülkede, muhalefet cephesinde bir takım hareketlilikler yaşanıyor. *** Suriye’nin kuzeyinde yaşananlara dönelim. Bölgedeki mevcut sınırlar, I. Dünya Savaşı’nın ardından Britanya tarafından çizilmiştir; fakat yine de saygı duyulması gerekir. Bölgede ABD tarafından manipüle edilen Kürt savaşçıların neredeyse tamamı bugün Suriye sınırlarında bulunuyor. Başkan Erdoğan, bu Kürt savaşçıların Türkiye sınırından uzaklaştırılması için çaba sarf ediyor. Unutulmaması gereken nokta şu ki; İslâm coğrafyasındaki tüm insanların, Kürtlerin, Türklerin, Arapların düşmanı aslında ortaktır. Bu düşman Siyonist-emperyalistlerdir; düşmanın yegâne amacı İsrail’i korumak ve hâkimiyet alanını genişletmektir. 1947’den önce Filistin topraklarında Müslümanların, Hıristiyanların ve Yahudilerin yaşadığı bir devlet vardı. Birlikte yaşayabildikleri ve haklarının muhafaza edildiği bir devlet. Şunu unutmamalıyız; Filistin’e göç eden bir çok Yahudi oldu. Bunların arasında mülteci statüsünde gelip Siyonist olmayan, sicili temiz insanlar da vardı. Bu Yahudiler mülteci kamplarına sevk edilmişti ve kamplar ise Siyonistlerin idaresi altındaydı. Burada kendilerine Siyonist anlayış ve İsrail’in kuruluşuna dair eğitimler verildi. Bunların büyük çoğunluğu Filistin’de kaldı. Orada bulunan orijinal Filistinli Müslüman, Hıristiyan ve tabiî ki Yahudilerle birlikte yaşamaları gerekiyordu. 1948’de resmî olarak Filistin’de anti-siyonist 15 bin Yahudi; gerçek Filistinli ve gerçek Yahudi bulunuyordu. Siyonistler, bir Siyon devleti kurmak adına tüm Yahudiler manipüle etmek suretiyle gücü elde etmek istediler. Neticede bunu başardılar. Siyonist devlette gerçekleşen seçimlerin ardından Netanyahu görevi bırakıyor. Netanyahu son derece yozlaşmış birisiydi. Yerine gelecek olan kişi de ondan çok farklı değil. Hatta daha fazla Arap ve Müslüman düşmanı. Fakat, Filistin’in büyük kısmını kontrol altında tutan bu habis insanlar, memleketleri ne kadar harabeye çevirirlerse çevirsinler, neticede Filistin’in hürriyetine mani olamayacaklarını er yahut geç anlayacaklardır. Filistin’in bir gün hürriyete kavuşacağına inanıyoruz. *** Türkiye’ye dönelim. Erdoğan’ın aldığı tüm pozisyonlara katılmıyor, bazı politikalarını desteklemiyorum. Şu anda Müslüman Kardeşler ideolojisi ile Türk milliyetçiliğinin birleştiği bir pozisyonda bulunuyor. Bu çizgide Kürtlere hoşgörüsüz davranılmasından endişe ediyorum; çünkü Kürtlerin büyük kısmı Müslüman ve Erdoğan’ı destekliyorlar. Onların bir kısmının manipüle edilmesi sebebiyle Kürtlerin meşru anayasal haklarının hiç bir şekilde önüne geçilmemeli. Gelecekte neler olacağını göreceğiz; fakat Türkiye’nin geleneğiyle mutabık bir şekilde tam bağımsızlığa kavuşacağını düşünüyorum. Yabancı askerî üslerden arındırılmış, emperyalist uçaklarının Türkiye’deki üsleri kullanarak bombalama yapamayacağı, ilerde Şii İran’a karşı bir operasyonda topraklarının kullanılmayacağı bir Türkiye ortaya çıkacaktır. Şii İran ile Türkiye arasında bir takım farklılıklar olduğu malûm; fakat İran şu an bir Siyonist-emperyalist saldırganlığına maruz kalmakta. Bu ileride fiili bir duruma dönüşürse İran halkı hükümetlerini destekleyecektir; çünkü onlar vatanperver insanlardır. Böyle bir durumda Başkan Erdoğan da İran halkını desteklemelidir. Siyonist-emperyalistlerin saldırılarına mukavemet gösterecek devrimci çizgi korunmalıdır. Mesela; Venezüella’da Bolivaryan komünistler iktidara muhalif olmalarına mukabil ülkeye yönelik gerçekleştirilen saldırılarda devrimi korumak için Başkan Nicholas Maduro’yu desteklemektedir. Ben, Venezüella’da dönen hainliklerin kanıtı olarak cezaevindeyim. Rejimin devrilmesi için çalışan hainler Fransa’da Lambertistler adına iş yapıyor. Hatta Chavez iktidara gelmeden önce bunlar aktifti ve benim bir Amerikan ajanı hâline gelmem gibi asla olmayan bir şey için de çalıştılar. Türkiye’den bana her zaman destek olan gönüldaşlarımı asla unutamam. Ne olursa olsun mücadelelerine devam ediyor ve korkmuyorlar. Filistinliler de korkmuyor. Asıl korkan Siyonistler, emperyalistler! Bu korku sebebiyle saldırıyor ve masum insanları öldürüyorlar. Daha bir kaç gün önce Gazze’de silahsız insanlara saldırdılar ve Müslümanları şehid ettiler. Her ne olursa olsun, daha iyi şartların ortaya çıkması için savaşacak ve dayanışma içinde olacağız!   Allahü Ekber Tercüme: Faruk Hanedar 26.10.2019 Baran Dergisi 668. Sayı

DEAŞ Tuzağı İşe Yaradı mı?

Menemen’de Kubilay’ın kafasını esrarkeşlere kestirdiler. Sonra, “Bak işte irtica!” diyerek yaptıkları zulme meşruiyet kazandırdılar… Bu usûlle epey yol aldılar… Sonra baktılar işler kendileri için iyi gitmiyor, Hizbullah’ın “domuz bağı cinayetlerini” namluya sürdüler ve “İrtica PKK’dan daha tehlikeli.” balonunu uçurdular. Bundan da epey nemalandılar. Meşruiyetleri için ayarladıkları kılıf işlerine yaramıştı. Irak savaşı ile birlikte Suriye’de meydana gelen karışıklıklardan doğan kargaşa ortamında DEAŞ oyunu sahneye konuldu. Bir taşla birden fazla kuş vurdular. Güya İslâm için savaşan DEAŞ, kafa kesme seanslarını bütün dünyaya servis etmekle işe başladı. Libya’da Hıristiyan rahip kellesi alıyor, Ürdünlü bir pilotu cayır cayır yakıyor. Tarihî harabeleri talan ediyor. Güya Allah için savaşıyorlar; ama biraz sonra öleceklerini bile bile yüzlerini gizlemeyi de ihmal etmiyorlar. Taşıdıkları bayrağın bezini dokumaktan acizler; ama devletleşmek sevdasındalar. Hakikatte savaştıklarını iddia ettikleri düşman, Müslümanlardan başkası değil. Sonra ne oldu? DEAŞ bahanesi ile bütün dünyaya ayar verildi. İnsanların kafasına yerleştirilen imaj, kâfir münafık soyunun her derdine deva oldu. Böylece, sadece Irak ve Suriye’de değil, bütün dünyada “İşte sizin İslâm dediğiniz din bu!” algısı insanlığın beynine kazındı. Finalde ise böylesi bir örgütün elebaşını yine büyük şeytan Amerika cezalandırdı! Bu hâlden bile nemalanmayı bildiler. Noam Chomsky, “Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından da haberi yoktur.” diyor. Hâlbuki biz, “Haberimiz olmayan zulümlerden bile payımıza düşen suçlar olduğu gerçeğini bilenlerdeniz!” Şimdi bir haberin peşine düşelim: “Bir Anzak askerinin, Çanakkale Savaşı'nda yanında götürüp mumyaladığı Türk şehidinin başı 87 yıl sonra ortaya çıktı. Kadife kaplı bir çam kutuda saklanan başta hâlâ biraz saç, favoriler ve birkaç diş bulunuyor. Şehid başının sol gözünün üstünde ve kafatasının arkasında kurşun delikleri var.” (1) Anzak askeri, "Kafatasını mumya yapıp yıllarca saklamış. Arkadaşlarına da 'Ben bir Türk'ü öldürdüm.' diye göstermiş. Yıllar sonra yaşlandığında bu durumdan nedamet duymuş. Bu Anzak askerinin çocukları 2003'te kafatasını alıp Türkiye'nin Melbourne Başkonsolosluğu'na götürüp yetkililere teslim etmiş. Kafatası, aynı yılın 18 Mart'ında Türkiye'ye getirilerek resmî törenle (Çanakkale Şehitliği’ne) defnedildi." (2) Haber böyle… Batılılar insan kafası kesmeyi iyi bilirler. Onlarda mazisi Haçlı savaşlarına kadar uzanan bir usûldür bu. Sonradan Müslümanları imha için kullanılan bu usûl daha etkili bir yöntem hâline getirildi ve kullanılmaya başlandı. DEAŞ tuzağına düşmüş Müslümanlar imha edildi. Batılı ülkeler kendi topraklarında yaşayan, ilerde potansiyel tehlike olarak gördüğü Müslümanları, DEAŞ yolu ile tasfiye etti. Halkı Müslüman olan ülke yöneticileri, efendilerine hizmet yarışında hep bir hizaya getirildi. Halka da “Bak işte İslâm hâkim olursa, DEAŞ’ın yaptığı gibi bir muameleye tabiî olacaksınız.” algısı sindire sindire yedirildi. Çare nedir? Kurtuluş nerede? “Çare İslâm’dır, kurtuluş İslâm’da.” demekle olmuyor. Bunun “nasıl”ını en ince ayrıntılarına kadar bütün detaylarıyla bir bir göstereceksin, ortaya koyacaksın! Yani? Bir doktorun hastasına “Senin çaren tıptadır.” deme lüksü yoktur. Önce teşhis edecek, sonra teşhis ettiği hastalığı yenmek için tatbik edeceği reçeteyi yazacak! Reçete yazmayan doktor, profesör edası ile ahkâm kesse ne olur? DEAŞ gibi olur. Ona kananlar da onların kesip biçtikleri! Kurtuluş yolu hakikatini temsil eden İBDA, ortaya koyduğu reçeteyi Müslümanlara ve insanlığa takdim etmiştir! Yanlış diyen varsa buyursun başka bir yol bulsun!   *Hürriyet, 03.05.2002 ** Sabah, 24.4.2019 Baran Dergisi 668. Sayı

Alman İdealizminin Tohumu: Emmanuel Kant

Büyük Şehid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Düşünce Tarihine Bakış” alt başlıklı “Büyük Muztaribler” isimli eserinden: “Felsefe tarihçileri, Kant’ın hayatı ve şahsiyeti ile felsefî başarısı arasında bir uyumsuzluk olduğu kanaatini belirtirler. Hayatı öylesine renksiz ve yeknesaktır ki, herhangi bir idealist pırıltıdan yoksun bu şahsiyette bir felsefe dehasının filizlenmesi şaşırtıcıdır. Kant’ın felsefe üzerinde yoğunlaşması öylesine yavaş ve geç olmuştur ki, astronomi, fizik, matematik gibi ilgilerle yoğrulmuş bir kafada gerçek bir teorik düşünce ruhunun nasıl mayalanmış olduğunu anlamak güçtür. Kant, ‘Saf Aklın Kritiği’ni yayınladığı zaman 57 yaşındaydı. 10 senelik bir kilitlenmenin ürünü olan eser, daha başlangıcından itibaren hep ‘3 ay içinde’ bitecek diye gelişmiştir; ve neticede düzensiz bir yapıda doğmuştur. Ama yine de, felsefe tarihinin en etkili eserlerinden biri olmuştur.” “Saf felsefede fasıllarımın hemen her zaman üçlü olması biraz tuhaf görünmüştür. Ama bu, meselenin tabiatına bağlıdır. Eğer bir bölme kablî olacaksa, ya çelişki ilkesine göre tahlilî olmalıdır ki, bu durumda her zaman ikili olacaktır veya terkibî; ve eğer ikinci durumda kablî kavramlardan türetilecekse, (matematikte olduğu gibi kavrama karşılık düşen kablî sezgiden değil), o zaman bölme terkibî bir birliğin gerektirdiği gibi zorunlu olarak bir üçlü olmalıdır. Şart, şartlı, şartlının şartı ile birliğinden doğan kavram.” Yukarıdaki alıntı üzerinden İBDA Mimarı sözlerine şu şekil devam eder: “Daha sonra Fichte’de işaret olarak kullanılmasına mukabil, Hegel’in büyük bir ihtimalle Kant’ın pek göze çarpmamış olan yukarıdaki satırlarından öğrenmiş olabileceği bu bilgi parçası, ‘teorik metodun’ saf bir formülasyonudur.”(1) Yukarıda İBDA Mimarı’nın Hegel ile ilişkilendirdiği mevzu, kuvvetle muhtemel, “son sistem kurucu irade” olarak beliren Hegel’in bütün sistemini üzerine bina ettiği “Tez, Antitez ve Sentez” üçlü döngüsü zorunluluğu ile doğrudan alâkalı olsa gerektir. Bunun niçininin izahı bütün yazı dizimiz boyunca yazdıklarımız üzerinden okunabilir. “Beşer aklı veya zekâsı” üzerinden “son sistem kurucu irade” sahibinin Hegel olduğu ön kabulünden hareketle şunları diyebiliriz: “Beşer aklı veya zekâsı” çerçevesinde “Mutlak Fikrin Kurulamazlığı”nı yine “Mutlak Fikrin Gerekliliği” üzerinden sistem çapında örgüleştiren ve bunun 21. yüzyıl dil ve diyalektiğini “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” şemsiyesi adı altında topyekûn dünyaya teklif eden İBDA Mimarı, aslında “son sistem kurucu irade”nin bizzat kendisi olduğunu ifade etmektedir.   Yukarıdaki bilgiyi şunun için aktarma ihtiyacı duyduk: Her şeyden evvel, yazı dizimiz boyunca, “Horoz Borcu” mevzuu üzerinden iddiamızı delillendiren bir noktada olduğundan dolayı ki bu mevzu, “beşer aklı veya zekâsı”nın “selim akıl” çerçevesinde anlam bütünlüğüne kavuşturulmasını gerektirmektedir. “Beşer aklı” çerçevesinde Sokrates’ten başlayan ve Eflâtun’un şahsında ete kemiğe bürünen ideal devlet “plan, program ve projesi” neredeyse 2000 yıl sonra Rene Descartes’ın Kartezyen Felsefesi ile yeni bir paradigmaya kavuşmuştur. Daha sonra bu paradigma, sonuçları itibariyle Amerikan Pragmatizmi, Rusya Materyalizmi ve Çin Sosyalizmi ile birlikte, “Yeni dünya düzeni kurucu iradesi” rolüne soyunan Kapitalizm ve Materyalizm veya Sosyalizm’in bulamacı halinde beliren vatansız Neo-Liberalizmi de bir kenara bırakacak olursak, kâh İngiliz Empiristlerinden J. Locke, G. Berkeley ve D. Hume üzerinden ve kâh Alman İdealistlerinden E. Kant başta olmak üzere, sırasıyla Nesnel, Öznel ve Mutlak İdealizmin kurucuları olarak beliren Fichte, Shelling ve Hegel üzerinden hep yeniden kritik edilerek insanlığın hizmetine sunulmak istenmiştir. Hegel’in şahsında bu mevzuyu düğümlemek istememizin temel sebebi, “Mutlak Fikir” ihtiyacının ilahî bir esasa dayanmadan, “beşer aklı” üzerinden son ciddi örgüleştirme teşebbüsünün Hegel’de vücud bulmasıdır. “Son sistem kurucu irade”nin Hegel olduğu tespitini de dikkate alarak bu şekilde bir değerlendirme yapmak, mevzumuz açısından hiç de saçma olmasa gerektir.    E. Kant, Alman aydınlanmasında esaslı bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Kant, felsefeyi Almanya’ya taşımakla kalmamış, çok kaba bir dil olduğu üzerinde spekülatif yorumlar yapılan Almancayı(2) felsefe dili haline getirmiştir. Tam da bu noktada, şu şekilde bir saptama yapmakta fayda vardır: İBDA Mimarı, bütün bir Batı felsefesinin menbaını, “Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çeken” fikir adamı misyonuyla Türkiye’ye taşımakla kalmamış, özellikle Cumhuriyet sonrası metazori bir şekilde dayatılan ve “kurbağa dili” yakıştırması yapılan Türkçeyi 21. Yüzyıl dünyasına bir felsefe ve hikmet dili olarak hâkim dil / baba dil, diğer bir ifadeyle de “dölleyen” mânâsına “aydınlığı haber veren” ve dahi “namaza çağıran horoz” hâline getirmiştir. Bu arada şunu da söylemekte fayda vardır: Osmanlıca’da felsefî kaynaklara pek rastlanmamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde felsefe pek itibar görmemiştir. Felsefenin gayesinin ne olduğuna bakılınca bu vaziyet hiç de anlaşılmaz değildir. Felsefenin gayesi, “hikmet sevgisi” üzerinden “hakikat arayıcılığı” gibi bir mânâyı mündemiçtir. Osmanlı Devleti’nin üzerine bina edildiği içtimaî sistem veya dünya görüşü, diğer bir ifadeyle de sosyo-politik veya sosyo-ekonomik sistemin vazettiği temel değerler, devlet ve millet olarak zaten hakikati yaşayan ve yaşatan bir noktada olduğundan, nazarî bilgi çerçevesinde şekillenen felsefeye de pek itibar edilmemiştir. Bütün insanlığın yitik malını son din ve de hak din olarak kendinde toplayan İslâm ve onun uzayan gölgesi halinde tezahür eden bir hayatı baş tacı eden Osmanlı Devleti, ta ki tarih sahnesinden çekilene kadar, “Yaşayan İslâm”ın son kalesi olarak varlık göstermiştir. Tekrardan mevzuumuza geri dönecek olursak, aydınlanmanın paradigmasını kuran filozofların başında gelen Emmanuel Kant (1724-1804), her şeyden evvel Ortaçağ’ın dünya görüşünün son izlerini modern felsefeden silen ve mutlak bir hümanizmi tüm unsurlarıyla hayata geçiren bir filozof olarak bilinir. Kendisinden önceki iki büyük felsefe okulu olan Rasyonalizm ve Empirizmi tek bir noktada birleştiren Kant, hem bilim ve hem de ahlâk ilkelerini örgüleştiren bir model ortaya koymuştur.(3) Kant’ın bu çabası aslında, Sokrates’ten Eflâtun’a miras olarak bırakılan “horoz borcu”nu yerine getirme çabası olarak da okunabilir. Demişlerdir ki, insanın bilgi ve eylemini, yani teorik (imanî veya duygu ve düşünce) ve pratik (amelî veya iradî) faaliyetlerinin temel ilkelerini ilahî bir yardım almadan kendi başına keşfedebileceğinin ve hayatını bu ilkelere göre düzenleyebileceğinin dil ve diyalektiğini veya duygu ve düşünce sistematiğini örgüleştiren Kant, kendisinden sonra gelen tüm idealist filozoflara ilham kaynağı olmuştur.(4) Rasyonalizm ile Empirizmi tek bir noktada birleştirme cehdi üzerinden düşünüldüğünde, Kant’ın Aydınlanmanın en önemli filozofu olduğunu tam da bu noktada aramak lazım gelir diye düşünüyorum. Çünkü Aydınlanma denilen şey, bizzat Tanrının kendisini akıl mahkemesinin önünde hesaba çekmeyi amaçlamaktadır. İnsanî bilginin temel ilkelerinin yine insanın bizzat kendisinden hareketle oluşturulabileceği iddiasını gündeme getiren Kant, dünyayı fikirde, diğer bir ifadeyle de duygu veya düşüncede kuran bir varlık haline getirmek suretiyle, aslında Aydınlanmanın da nihaî noktasına işaret ediyordu. Değil mi ki Aydınlanma, “beşer aklı” üzerinden yeni bir dünyanın kurulması ve ilahî hiçbir yardıma muhtaç olmadan insanın bu dünyada yaşamasına imkân sağlanmasını hedefliyordu.(5) “Mutlak hümanizm” kavramı ile ifade edilmek istenen mânâ da bu olsa gerektir. Demek ki, Aydınlanmanın temel gayesi, Allah tarafından insanlara Peygamberler vasıtasıyla bir hediye olarak müjdelenen ve selim akla kaynaklık teşkil eden şer’î ölçüler veya şeriatın reddi ve “beşer aklı veya zekâsı” çerçevesinde hayatın tanzim edilmesini idealize eden bir mânâya denk geliyordu. Kısacası, Allah’ın verdiği akılla Allah’a karşı gelmenin, dahası Allah’ın verdiği aklı beğenmeyip Allah’a karşı akıl taslamanın adıdır Aydınlanma! En nihayet Aydınlanmanın mottosu olarak kullanılan ve E. Kant’ın meşhur “Aydınlanma Nedir?” isimli makalesinde işaret ettiği “Aklını kullanma cesareti göster.” (Sapere Aude) dediği akıl da bu akıl olsa gerektir! Sokrates ve onun talebesi Eflâtun’un açtığı yol üzerinden Rasyonalizmi kendi zamanına taşıyan Rene Descartes, Kartezyen Felsefe (Düalizm) çerçevesinde ruh ve beden tözlerini varlık alanına taşırken, mutlak töz olarak gördüğü Tanrıyı duygu ve düşünce dünyasının dışına itmek için özel bir gayret göstermiştir. Bunun ne büyük bir handikap olduğu o gün olduğu gibi, bugün de tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Tanrının varlığı kabul edilmesine rağmen varlıklar âlemi içerisinde Tanrıyı yok hükmünde değerlendirmek, akıl kârı değil! İşte tam da bu noktada Kant, “Sapere Aude” mottosuyla aklı tanrılaştırmanın kapısını ardına kadar açmıştır, denilebilir. Kant’ın açtığı bu kapıdan içeri giren Hegel, dışarı çıkarken bir Tanrı gibi davranmak zorunda kalmıştır. Hegel’in “Tez, Antitez ve Sentez” üçlü döngüsü çerçevesinde örgüleştirdiği Mutlak İdealizm, Kant’ın Mutlak Hümanizminden hareketle suret bulduğu pekalâ söylenebilir. Mutlak İdealizm, “beşer aklı veya zekâsı” üzerinden “Mutlak Fikir”in örgüleştirilebileceğine olan inancın beyhude bir davranışı veya çabası olarak da okunabilir. Bunun böyle olduğunu, “Mutlak Fikrin Kurulamazlığı”na “Mutlak Fikrin Gerekliliği” ile cevap veren İBDA Mimarı’nın, tam 2500 yıldır yerine getirilmeyi bekleyen “horoz borcu”nu, “500 yıldır beklenen mütefekkir” edasiyle, tam 1500 yıl aradan sonra yerine getiren İBDA fikriyatı veya külliyatından da anlamak mümkündür.   Dipnotlar 1-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, -“Düşünce Tarihine Bakış”-, İBDA Yayınları, İstanbul, 2004, c. 3., sh. 202-203. 2-Almanca, Hint-Avrupa dillerinin Cermen dilleri kolunda yer alan bir dildir. Almanca ilk kayıtlar m.s. 750 yılına dayanıyor. Başlangıcında standart bir dil olmayan ve kaba bir dil olduğu üzerinde durulan Almanca, modern kullanım dönemine 1500’lü yıllardan sonra kavuştu.   3-Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, Say Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 2015, sh. 639. 4-Ahmet Cevizci, a.g.e., sh. 639. 5-Ahmet Cevizci, a.g.e., sh. 639. Baran Dergisi 668. Sayı

Peygamberler Mutlak İnkılâbçılardır

İnkılâb, bir toplumun kendi öz nizamını yıkıp yeni bir nizam kurmasıdır. Bir alt-üst oluş söz konusudur ve devrim niteliğindedir. Ancak sadece devirmekten ibaret kalan bir hareket inkılâb mânâsına gelmez, ona ihtilâl denir. Her inkılâb ihtilâldir, ancak her ihtilâl inkılâb değildir. “İhtilâl-inkılâb” diye kullanımında ise, her iki mânânın birlikteliği vurgulanmış olur. Bu kısa tanımlamadan sonra mevzumuza girelim. Peygamberler bir ihtiyaca binâen gönderilmişlerdir. Onların tebliğ ve daveti önce tepki ile karşılanmıştır. Kurulu düzen sahipleri bâtılda ısrar etmiş ve bu gerginlik içinde Hakk’ın daveti gerçekleşmiştir. Peygamberler bir çok sıkıntıya maruz kalmışlardır. Önce toplumda zihnî inkılâb yapmışlar, hakikat bilgisiyle ümmetlerini aydınlatmışlardır. Ona inananların bir dayanışma içinde olmasını temin etmişlerdir ve örnek bir cemiyet oluşturmuşlardır. Sonra iktidar gücünü de elde ederek yani ihtilâl-inkılâbını yaparak İslâm’ı hayata tatbik etmişlerdir. Necip Fazıl, “İhtilâl” isimli eserinde önce peygamberlerden bahsetmiş ve “alelâde inkılâbçılara kıyasla onlara (peygamberlere), mutlak inkılâbçılar demek gerekir.” diye vurgulamıştır. Beş “ulu’l-azm” peygamber vardır. Bunlar kat’i azim sahibi, sabır, sebat sahibi büyük zatlardır. Nuh Aleyhisselâm, kurallı yaşamayı getirdi. Mezopotamya site devletlerinin kurulmasını sağladı. İbrahim Aleyhisselâm, düşünmeye-tefekküre ehemmiyet verdi ve bu husus büyük değişime yol açtı. Musa Aleyhisselâm, zulümden kurtulmayı, kavmini esaretten hürriyete geçirmeyi ifade etti. İsâ Aleyhisselâm ise ahlâksızlığın yaygınlaştığı bir devirde gelerek ahlâkî öğütler verdi. Son Resûl ise, önceki peygamberlerin bütün inkılâblarını bir sistem içinde örgüleştirdi. İnkılâbların da kâmil örneği olarak inançla fikir ve aksiyonu birleştirerek “rahmet peygamberi” olmasının yanında “harp peygamberi” vasfıyla İslâm’ın bütün alanlarda mükemmelen tatbikine misâl oldu. Asr-ı Saadet denilen en ileri-zirve nokta böylece tecelli etti. Allah Resûlü’nün inkılâbı bütün çağlara ışık tutma özelliği taşır. Fikir ve aksiyonu birleştirmesi yönüyle de BD-İBDA’nın Allah Resûlü’nden tevârüs eden inkılâb misyonu üzerinde olduğu görülmektedir. Düşünce ile eylemin birlikte rol alması sanki ilk dönemlere döner gibi bu dönemin de bir özelliği olmaktadır. Zaten kılıç ile kalem İslâm geleneğinde hiç ayrılmamıştır. Tâ ki Batı’nın işgalleri başlayana kadar. Ancak önceden bu iki sınıf bir amaca hizmet ederken ayrı kadrolar hâlindeydi. Çağımızda ise ideolojinin ihtilâlin gayesi olması ile birlikte vasıta rolü, bu kadroların fikirle aksiyonu mezcetmelerini gerekli kılmaktadır. Tabiî ki müstakil ilmiye sınıfı olacak ve bunun yanında müstakil askeriye sınıfı da olacaktır. Benim kastettiğim, İslâm inkılâbını gerçekleştirecek kadronun fikirle aksiyonu birleştiren ve bunun için ideolojik eğitim şartını yerine getiren kadrolar olmasıdır. Zaten böyle fikrî donanım olmazsa çağımızda sosyal, siyasî, iktisadî vs. topyekûnluk arzeden ve içiçe giren mevzular karşısında aksiyon yürütülemez. Değişik ve karmaşık şartlarda tutarlılık ve istikamet çizgisi için dünya görüşünü özümsemek kişiye pusula vazifesi görür. Sadece ilmiye sınıfı inkılâbı yapamayacağı gibi sadece askeriye sınıfı da gerçekleştiremez.  Allah Resûlü mutlak inkılâpçıdır, dedik. Hadislerle de sabit olduğu üzere hem rahmet hem de savaş peygamberidir. Allah Resûlü’nün sadece rahmet peygamberi olma yönü işlenip savaş peygamberi olma yönü görmezden gelinemez. “Ben harp peygamberiyim.” hadisini hatırlatalım. Bazı peygamberlerin savaşla emredilmediklerini biliyoruz. Son peygamberin ise bu vazifeyle mükellef olduğu, bu vazifeyi bihakkın yerine getirdiği ve bir çok savaştan sonra (Bedir, Uhud, Hendek vs.) ordusuyla girdiği Mekke’yi fethettiği malûmdur. Mekke’nin fethinde kan dökmemeye azamî özen göstermesi Kureyşlilerin İslâm’a girişini kolaylaştırmaya yönelik bir siyaset idi. Ancak İslâm ordusuna karşılık veren bazı müşrikler ise ortadan kaldırılmıştır. Mekke’nin fethinden sonra da savaşlar devam etmiş, Huneyn Gazası ve Tebük Seferi yapılmıştır. Hatta Allah Resûlü vefat etmeden önce Bizans’a göndermek üzere bir ordu hazırlamış, ömrü yetmeyince bu vazifeyi ilk halife Hz. Ebubekir yerine getirmiştir.  Kâinatın Efendisi’nin kutlu sahabîleri de ondan aldıkları emir ve ilhamla kâinatı fethe çıkmış, kısa zamanda İslâm dört bucak ve yedi iklime yayılmıştır. Bir çok yerde gaza için oralara gelen sahabîlerin izini görmek mümkündür. İstanbul’un manevî fatihi de surların dibinde şehid düşen Eyüp Sultan’dır. İstanbul’da bir çok sahabî kabri vardır. Medine’den kalkıp o zaman Bizans elinde olan İstanbul’u medineleştirmeye gelmişlerdir. Hz. Peygamber’in bu müjdesine sekiz asır süren bir iman ile sarılan Müslümanlar, sonunda Fatih Sultan Mehmed Han eliyle bu emellerine ulaşmışlar, “sabır-savaş-zafer” üçlüsüne güzel bir misâl olmuşlardır. “Âlim savaşçılar” diye bir kavram var. Biraz ondan bahsetmek istiyorum. Mesela Tebe-i Tabiîn büyüklerinden Abdullah b. Mübârek böyledir. Hem fethe katılır, hem de ilim öğrenir. Batılılar “âlim savaşçılar” demiş bunlara. Yine Batılı bir yazar, cihad ile zühdü birleştiren bu dindarlık anlayışını, “aristokratik şiddet” olarak isimlendirmiştir. Abdullah b. Mübarek ve onun gibi âlimler “mücahid âlimler”dir. Savaş zamanında savaşa katılırlar ve bu esnada da hadis müzakereleri yaparlardı. Fethedilen bu şehirlere ribat şehirler denir, buradaki askerlere de murabıt denir. Mesela Malatya, Diyarbekir, Maraş ribat şehirlerdir. Başka bir ifadeyle serhat ve suğûr şehirlerdir. Üstad Necip Fazıl, “Dünya bir inkılâp bekliyor!” diye ilân etmiştir. Dâvânın tohumunu Anadolu’ya serpen konferanslarında İslâm inkılâbı için nesil yoğurmuştur. Üstad’ın konferanslarından birinde ağa takılan Salih Mirzabeyoğlu da, bağlılığını lafta bırakmamış, mücadelesi ve “İdeolocya ve İhtilâl” isimli eseriyle de aksiyon cephesini örgüleştirmiştir. Hedef-vasıta-gaye ilişkilerini tayin etmiş, ihtilâlin oluş tekniğinden, inkılâbın bütün yönlerine kadar tahlil etmiştir. Hak kutbun karşısında bâtıl kutbu olduğu gibi insanın nefs kutbu karşısında da ruh kutbu vardır. Gerek içte gerek dışta bu iki kutup arasındaki çatışma ihtilâldir. Kendi iç ihtilâlini yapamayanın ise dış ihtilâlini yapması mümkün değildir. Bunu büyük cihad-küçük cihad olarak da görebiliriz. Ayrıca şu notu da düşelim. Daha küçük cihada gelmeyenin büyük cihadı yapamayacağı ise açıktır. Küçük cihaddan kaçanın büyük cihaddan bahsetmeye hakkı yoktur. İslâm dâvâsının gaye-vasıta ilişkileri ile hedeflerini belirlememiş olanların bir müddet sonra bocaladığını ve yorgunluk alâmetleri göstererek pörsüdüğünü ifade edeyim. Eksikliği anlayamadıkları veya eksikliği giderecek çapta olmadıkları için de kabahati halkta görme veya başka mazeretler arama yoluna gitmişlerdir. Dâvânın çapına ulaşmak için gayret ve arayışa gireceğine, dâvâyı kendi çapına indirme ve mahkûm etme psikolojisine düşmüşlerdir. Bir müddet sonra pörsüyen ve ayak bağı olanlar önder olamaz, davanın bayrağını ileriyle taşıyamaz. Bizim için esas olan ilkelerdir ve bu ilkelere göre şahıslardır. Kişinin her dâim kendini yenilemesi yanında faaliyetlerinde nisbet noktası olan bir boy aynasına ihtiyacı vardır. Bu da asrımızın fikriyatı niteliğinde olan Doğru Yol-Kurtuluş Yolu’nun bir alemi, bir remzi olan BD-İBDA dünya görüşüdür. Dünya bir fikir kahramanı bekliyor... Fikir ve aksiyon adamları olan Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu vefat etmiş olsa bile, onların ortaya koyduğu BD-İBDA İslâm’a muhatap anlayışı “kurtarıcı fikir” hüviyetini taşımaktadır. Çağımızın meselelerine çözümler getiren, dinamik bir yapıda olan ve sistem-tüm ifade eden böyle bir dünya görüşünün işlenmesine ve tatbikine muhtacız. Yegâne kurtuluşu bu noktada görüyoruz.  Baran Dergisi 667. Sayı

Haleluya Solistleri! 

Epey uzun zaman önce bir doktor arkadaşa, “Hakikaten her bir hastalığın sebebi sigara mı, tıbbî olarak kanıtlandı mı bu, yoksa günah keçisi mi?” diye sormuştum. “Bizi ilgilendirmez şefim!” dediydi. Kimi ilgilendirir diye sorduğumda da, “Kadınları!” dedi. “Bilimsel olarak sigara ‘aleyhine’ doğrulanan tek şey ‘erken doğuma’ sebeb olması, o kadar!” Sezeryanla doğuma sebeb oluyormuş yani.  Ağzından çıkanın ne anlama geldiğini duymayan, defalarca anlatılmasına rağmen dinlemeden papağan gibi aynı ukalalıkları tekrarlayan onca sıradan veya etkili, yetkili tipi görünce, annelerinin sigara tiryakisi olup bunları da erken doğumla dünyaya getirdiklerini düşünür durur oldum çay ve sigaralar eşliğinde yaptığımız konuşmada doktor arkadaşın bu lafından sonra.  Aynı konuşma esnasında arkadaşım, “Bu lafları çıkartıp milleti sigara karşıtı yapmaya çalışanların başında Fetullah şerefsizi olduğunu düşünüyorum” demişti. Sosyal medya kullandığından bunu da defalarca yazdı sonradan. “O şerefsiz ve ekibi içki içer, karıya sarkar, kumar oynar kendilerini gizlemek için, ama bak hepsine... Hiçbiri sigara içmez ve sigara düşmanı!” demişti.  *** 20 Ekim 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması basına düştü: “Benim hemşehrilerim aynı zamanda son derece zeki ve esprilidir. Rize günlerinin bu seneki temasında, Rize’nin o ince zekasına, pratikliğine bir kez daha şahit oluyoruz. ‘Bırakalım sigarayı, içelim Rize çayı.’ Ama bugün burada bir karar vermemiz lazım. Bu melaneti bırakalım, kendi kendimize zarar veriyoruz. Hem kasaya, hem keseye, hem de vücuda. Yazıktır, günahtır. Bu israf. Ben Cumhurbaşkanı olarak sevdiklerime diyorum ki; inanın bu haramdır. Diyanet İşleri Başkanımız da söyledi. ‘Haramdır.’ dedi. Niye kasaya, emanet-i İlâhî olan bu vücuda zararı var mı? Var. Doktorlar da burada. Öyleyse haram.” “Haramdır” lafını, aynı konuşmada söylediği “yazıktır günahtır” türü, ahali arasında dinî bir vurgu olmadan, boşa yapılan, gereksiz, lüzumsuz işlere yönelik olarak söylenen “darb-ı mesel” gibi söylediğini zannediyorum Tayyip Bey’in. Hristiyanlık üzerine tez ve kitapları olan, kiliselerde, hatta Vatikan’da “hoşgörü ve diyalog” yolunda koro ile “Haleluya” söyleyen zamane DİB komiseri zatın, üzerinde o cübbe ve sarığı olmasa “özgürlük kısıtlanması” diyerek rivayât muhtelif bir mevzuda “haramdır” fetvası verilmesine kendisinin bile karşı çıkacağı belli “ağzından öylesine çıkan” fetvasına (!) inandığını zannetmiyoruz. Tayyip Bey de bilir ki “haram ve helal” ancak “nass” iledir, kıyas kabul etmez. Zaten kendisi de “dinî hükümler” arasında kıyas yapmayarak ama “kasaya, keseye, vücuda zarar” diyerek “elini ayağını öpeyim içme şu mereti yaw, yazıktır, günahtır, haramdır qardaşım wala!” türü bir şey diyor ya!  Hoş, kim takar Diyanet İşleri Başkanı’nı?!  Hilafetin kaldırılmasına dair kanuna (aslında sadece Saltanatın kaldırılması için hazırlanmış kanuna son dakikada eklenen ve neredeyse büyük harbde ve  Millî Mücadelede cephede savaşmış gerçek askerlerin tamamına yakınının karşı çıktığı bir maddedir o) generallerin de o attıktan sonra imza attığı ilk DİB komiseri Rıfat Börekçi, “Attık bi’boktan Rıfat işte!” diyerek imzasının kıymetsizliğini ve kendisinin korkaklığını itiraf etmişti. DİB, hem komiser hem kurul üyesi hem de personel olarak “boktan Rıfat” gibi nicelerini gördük ve halen de görüyoruz. Şimdiki komiserinin “hoşgörü ve diyalog yolunda” adım adım ilerleyişi, Hristiyanları da “cennete koyma” iddiaları, pisliğin bugünkü temsilcisi Fetullah Gülen’e bağlılığı herkesin bildiği sır!  Tayyip Bey’in Refah Partisi’nden İstanbul Belediye Başkanlığını kazandığı dönemde hazırlattığı, İstanbul il teşkilatınca hazırlanıp yayınlanan “raporlar” ve “DİB kaldırılsın” tavsiyeleri malûmdur. DİB, kurum olaraktan Tayyip Bey tarafından da “böyle” görülürken, Tayyip Bey de “takmazken” Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, biz-millet niye “takalım”, değil mi?  Üstelik... Hâlihazırda “laik ve sosyal devlet” diye anayasasında tanımlanan TC’nin haddine mi düşmüş, helal, haram demesi? Buna DİB de dahil! DİB ve kurullarından çıkan “fetvaları” olduğu gibi, kurum olarak vücudu da “laik ve sosyal devletin” haddine mi düşmüş! DİB olarak bir kurumun olması dahi, “laik” olmanın, yani “din ve dünya işlerinin ayrılmasının” delili olduğu gibi, varlığı aynı zamanda “uyduruk laiklik” tezahürüdür! DİB ve komiseri Ali Erbaş, “ahkâma dair fetva” verebilir mi? Veremez! Şayet, DİB ve komiserleri sadece “iyi ve güzel ahlâk, ibadetlerin sıhhat derecesi vs.” ile alâkalı “fetvalar” vermeye “memur” ise, “din ve dünya işlerinin ayrılmasının canlı delili” ama aynı zamanda kurum olarak varlığıyla da “anti laik” değil, “uyduruk laiklik”in altı kaval üstü Şişhane temsilcisidirler o hâlde! Anayasasında vasıfları yazılan TC’nin başına geçti diye, tüm bunları unuttuğunu düşünmüyoruz Tayyip Bey’in. “70 milyon birlikte Büyük Doğu’yu kuracağız... İdeolocya Örgüsü başucu kitabımdır, siz de okuyun... İlk insan, ilk peygamberdir, medeniyetimizin kökü budur.” diyecek kadar mevzuların farkında olan Tayyip Bey, zannımızca kendine göre bir “Rıfat” bulmuş, işini idare ediyor.  “Sağlığa zararlı” herşeyi “kısıtlamasını”, buna uğraşmasını anlamak mümkün. Moda tabirle “aşırıya kaçmadan” yapmalı bunu ama. Doktor arkadaşımın söylediği üzere, “erken doğuma” sebeb olduğu bilimsel gerçek olan sigarayı, “Etme eyleme evladım, yazıktır günahtır sağlığına.” diyerek gençlerin almasının önüne “kısıtlama” getirmesine pek itiraz etmem mesela. Gençlerin önüne bir hedef (sağlıklı hayat?!) koyduktan, onları hedeften başka bir şey düşünemez hâle getirdikten sonra ama! Kendisi de “kültür politikamız yok, gençleri ihmal ettik” (mealinde) diye konuşuyorsa, önce bu eksikliği gidermenin yollarına baksın! “Sağlıklı, keyifli hayat” gibi “zevke dayalı hayat görüşü” üzerinde laflar ürettiğinin farkında olsun; sigara içmeyen bin sene mi yaşayacak!  15 Temmuz’da şehit olanların yaşları kaç mesela? 80’lik, 90’lık şehitler mi onlar!  *** Tayyip Bey “Rize Günleri”nde yaptığı konuşmada, “tek tip sigara paketi... Duman odaları... açık alanda içilmesine sınırlama” gibi “fevkalâde Avrupai” laflar da sarf etmiş. Üzerinde muhtelif rivayât bulunan sigara, “torbacı” kanun yapma kafasıyla, “farklı durumlarda ortaya çıkan farklı hükümler” kategorisinden çıkarılıp “tek tip” bir hükme bağlanmış mesela: “Haram!” “Duman odaları” gibi, işletmenin insafına kalacak bir uygulama ile o odada “aşırı sigara dumanı ve zehirli, kokuşmuş havaya maruz kalmaktan” kaç kişi boş yere hastalanacak, bu hangi suç kategorisine girer, “fevkalâde Avrupai zihniyet” sahipleri bunu da düşünmüştür herhalde! Hele açık alanlarda da sigara içimine sınırlama getirmek “muazzam” olmuş, kim düşünüp Tayyip Bey’in önüne getirdiyse, “gözlerinden öpecektir” bu millet!  *** Sigara meselesinde en pratik yolu yazalım. Sigara sağlığa zararlı ise, uyduruk tiplerin uyduruk fetvaları (!), komik tedbirler ve idarî para cezaları ile meşgul olunacağına TCK 188. madde kapsamına alın, ceza muhakemesine bağlayın! Buyrun! Sigara hususunda samimi iseniz, yapacağınız tek şey budur! Hem böylece milleti enayi olarak gören “devlet politikası”ndan da vazgeçilmiş olur: Öyle ya normal rakamının dört katı fiyata üzerine konulan vergiler ile satacaksınız, yanında da “kasaya keseye vücuda zarar” diyeceksiniz, milletle dalga geçmek değil de nedir bu? Üstelik anayasasında “sosyal, hukuk devleti” yazan bir ülkenin tezatına da böylece son vermiş olursunuz!  *** Zamane hocaları ile “Haleluya solistleri” sigara (tütün) hakkında kalitelerini (!) gösteren laflar sarf edebilir, yuhalarımız baki, biz-millet olarak, densizce vaazda sigarayı haram ilan eden camii imamının lafına, camiiden dışarı çıktıktan sonra “bir sigara içmek vacip oldu” diyen Hazret-i Şeyh, Allâme, Seyyid Fehim Arvâsî Hazretleri’nin yolundayız. Kahve ve sigara içen, “hâlâ gölgesi altında yaşadığımız” Seyyid Abdülhâkîm Arvâsî Hazretleri’nin yolundayız! O mübareğin “mürşit gibi müridi” olan, “leblebi yer gibi” sigara tüttüren rahmetli Üstadımızın yolundayız! Ve Şehid Mirzabeyoğlu’nun yolundayız!  Ya 188. maddeye bağlayın, komediye son verin ya “Haleluya solistleri” ile trajikomik halinize devam edin! Tercih sizin! Baran Dergisi 667. Sayı

Dil, Hukuk ve Hâline Şuuru Olmamak

Bir millete yapılabilecek en büyük kötülüklerin başında onun diliyle oynamak gelse gerek. Biz, böylesi bir kötülüğe maruz kalmış bir milletiz. Her ne kadar Kemalist devrim neticesinde İslâm harflerinin kaldırılıp, yerine Latin harflerinin ikame edilmesi üzerinde daha fazla durulsa da, asıl darbeyi “dil devrimi” adı verilen melanet ile yedik desek yanılmış olmayız. Geçtiğimiz hafta, 1932 yılında gerçekleştirilen dil devriminin, daha doğru bir ifadeyle “dil, diyalektik ve hafıza katliamı”nın seneyi devriyesiydi. Bu katliam, 1932 senesinde başlayıp serencamını tamamladığında, Üstad Necip Fazıl’ın “kurbağa dili” dediği manzarayı ortaya çıkardı ve dil devrimi hem geçmişimizi hem de geleceğimizi ilgilendiren yönüyle bizi içinden çıkılması son derece çetin problemlerle karşı karşıya bıraktı. Dil devrimi, Türkçe’nin yüzyıllar boyunca milletlerin birbirleriyle olan münasebeti sayesinde Arapça ve Farsça ile akrabalık ilişkisine girmesini yok sayarak, dilimizi, Arapça ve Farsça’dan devşirilmek suretiyle Türkçeleşen kelimelerden tecrid etmeyi ve böylece düşünce sistematiğimizi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir imha hareketidir. Salih Mirzabeyoğlu, “Bir toplumun hafızası lügatinde topludur.” der. Bir tecrit hareketi olmasının yanı sıra “dil devrimi” bu bakımdan da bir köksüzleştirme ve köklerini unutturma projesidir. Öte yandan; “İnsan kelimelerle düşünür.” doğrusuyla birlikte ele alındığında köksüz kelimelerin ve onlardan müteşekkil bir dilin, cemiyetin faydası nâmına bir düşünce biçimini doğurmayacağı ve belli bir mikyasta şuur seviyesi oluşturmayacağı ise aşikârdır; bu ise, “dil devrimi”nin âna ve geleceğe de taalluk eden yönünü gösterir. Buraya bir mim koyup George Orwell’in “1984” isimli kurgu romanında geçen ve “dil devrimi” bahsi açıldığında hatırıma gelen, sanki Kemalist “dil devrimi”nin icracılarından birisi konuşuyormuş hissi veren şu satırları iktibas edelim: “Dile son biçimini veriyoruz; başka bir dil konuşan hiç kimse kalmadığında alacağı biçimi. Sözlüğü tamamladığımızda, senin gibilerin dili yeni baştan öğrenmeleri gerekecek. Bana öyle geliyor ki, sizler asıl işimizin yeni sözcükler icat etmek olduğunu sanıyorsunuz. Oysa ilgisi yok! Sözcükleri yok ediyoruz; her gün onlarcasını, yüzlercesini ortadan kaldırıyoruz. Dili en aza indiriyoruz. On Birinci Baskı’da, 2050 yılından önce eskiyecek tek bir sözcük bile bulunmayacak.” (...) “Sözcükleri yok etmek harika bir şey. Hiç kuşkusuz, asıl fazlalık fiiller ve sıfatlarda, ama atılabilecek yüzlerce isim de var. Yalnızca eşanlamlılar değil, karşıt anlamlılar da söz konusu. Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek var ki? Kaldı ki, her sözcük karşıtını kendi içinde barındırır. Örneğin ‘iyi’ sözcüğü. ‘İyi’ sözcüğü varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gerek duyalım ki? ‘İyideğil’ dersin, olur biter; hatta daha da iyi olur, çünkü ‘İyideğil’ ‘iyi’nin tam karşıtı, ‘kötü’ ise tam karşıtı değil. Ya da ‘iyi’nin yerine daha güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘mükemmel’ ve ‘fevkalade’ gibi belirsiz ve yararsız sözcük kullanmanın ne anlamı var? ‘Artıiyi’ aynı anlamı karşılıyor; ya da, daha da güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘çifteartıiyi’ diyebilirsin. Kuşkusuz, bu sözcükleri daha şimdiden kullanıyoruz; ama Yenisöylem son biçimini aldığında bunlardan başka hiçbir sözcük kullanılmayacak. Sonunda, iyilik ve kötülük kavramları yalnızca altı sözcükle karşılanıyor olacak; aslına bakarsan, tek bir sözcükle. Bilmem, işin güzelliğini görebiliyor musun, Winston?” (...) “Yenisöylem’in önemini kavradığını sanmıyorum, Winston,” dedi. “Yazarken bile Eskisöylem’de düşünüyorsun hâlâ. Zaman zaman Times’a yazdığın yazılardan bazılarını okudum. Hiç de fena sayılmazlar, ama hepsi çeviri. Tüm belirsizliğine, o gereksiz ince anlam ayrımlarına karşın Eskisöylem’den bir türlü kopamıyorsun. Sözcüklerin yok edilmesinin güzelliğini kavrayamıyorsun. Yenisöylem’in dünyada sözdağarcığı her yıl biraz daha küçülen tek dil olduğunu biliyor musun?” (...) “Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak. Gerek duyulabilecek her kavram, anlamı kesin olarak tanımlanmış, tüm yan anlamları yok edilmiş ve unutulmuş tek bir sözcükle dile getirilecek. On Birinci Baskı’da bu hedefe şimdiden yaklaştık sayılır. Ne ki, bu işlem bizler öldükten çok sonrada sürecek elbette. Sözcükler her yıl biraz daha azalacak, bilinç alanı her yıl biraz daha daralacak. Kuşkusuz, şu anda bile düşüncesuçu işlemenin bir nedeni ya da gerekçesi olamaz. Bu bir özdenetim, gerçeklik denetimi sorunu. Ama bir gün gelecek, buna da gerek kalmayacak. Dil yetkin bir duruma geldiğinde Devrim tamamlanmış olacak. Yenisöylem İngsos’tur, İngsos da Yenisöylem’dir,” diye ekledi gizemli bir hoşnutlukla. “En geç 2050 yılına kadar, şu andaki konuşmamızı anlayabilecek tek bir kişinin kalmayacağını hiç düşündün mü, Winston?” Bizim için, “1984” romanından yapılan bu iktibasın sonundaki soruya cevap vermek son derece basit; çünkü biz bunu doğrudan yaşadık-yaşıyoruz. Hâlihazırda eğitim-öğretimine devam eden bir üniversite talebesinin, henüz elli sene evvel, 60’larda öz dilimizde kaleme alınan yazıları anlamak için gayret sarf etmesi gerekiyor. Bunun da ötesinde, kimliğimize ve inancımıza nisbetle düşünme kabiliyetimizi de kaybetmiş bulunuyoruz. Çünkü, başlangıçta tıpkı “1984”ün “Yenisöylem”ine benzer bir hedefe sahip olan “Türk dil devrimi”nin, dilimizden bize ait olma vasfını kazanmış kelimeleri atmasının ardından doğan boşluk, Batılılaşmanın tesiriyle bize ait olmayan kelimeler ve kavramlar tarafından doldurulmuştur. Mim koyduğumuz yere geri dönersek; dilin-kelimelerin düşünmeyi sağlama ve ferdin şuurunu oluşturma vasfı dolayısıyla, dili “kurbağa dili”ne dönüştürülmüş cemiyetimiz, bırakın orijinal bir fikir ortaya koymayı, nerede nasıl davranacağının bilgisinden dahi mahrum kalmıştır. “Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğinin şuurunda olmamasıdır.” Hâline şuuru olmadan zarar veren insanın, şuurlu bir şekilde ihanet eden insandan daha tehlikeli olduğu ise başka bir bahis... Cemiyetimizin Aynası Hukuk Sistemi “Devlet hukuk demektir, hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.” İdarî yapının güçsüz olduğu devletlerde rüşvet ve haksız kazanç servet biriktirmenin en önemli yöntemlerinden biri hâlini alır. Yozlaşma, aksak yapının her köşesine sirayet eder. Nitekim, devlet mekanizmasının tasarımı da buna göre yapılmıştır. Bu devletlerin hukuk sistemi de rüşvetin en fazla rastlandığı sahalardan birisidir; çünkü insanlar özgürlüklerinin elinden alınmaması adına servetlerinden vazgeçmeye razı gelirler. Dolayısıyla çeteler ve çıkar amaçlı örgütler adaleti rehin alır. Esasında Türkiye’nin manzarası da bundan ibaret. Gerek 28 Şubat gibi olağanüstü dönemlerde, gerekse de olağan şartlar altında, bu vaziyet sebebiyle Türkiye’de bugüne kadar kaç masuma türlü işkenceler ve cezalar reva görüldü; kaç zanlı hakkında ya kovuşturmaya bile gerek duyulmadan dosyalar açılmadan kapatıldı ya açılan davalar düşürüldü yahut da kesilen cezalar uygulanmadı, haddi hesabı yoktur. Aktüel bir misal ile daha muhkem hâle getirelim söylediklerimizi; malûm, FETÖ konusunda yapılan yargılamalar çokça konuşuldu, bu yargılamalarda toptancı bir usûl ile suçsuz insanların da ceza aldığından bahsedildi. Şahsen bu konudaki şüphelerim ise FETÖ’ye karşı olduğunu bildiğim bir arkadaşımın anlattıklarıyla ortadan kalktı. Arkadaşımın FETÖ ile hiçbir bağlantısı olmadığını bildiğim TSK mensubu kardeşi bir gece yarısı operasyonuyla gözaltına alınmıştı. FETÖ’cüler sebebiyle askerî okulu bile güçlükle bitiren kardeşinin masumiyetini ispatlamak için uğraşan arkadaşım ise bir kaç avukat ile görüşerek meseleyi anlatmış ve bunun neticesinde masum bir insanın hürriyetine kavuşmasının bedelinin, üzerine kayıtlı Bylock yoksa 500 bin, varsa 750 bin olduğunu öğrenmişti. İdarî makamlarda olan kelli-felli adamlar “adalet” ve “vicdan” kavramlarını sathî olarak bilmek yerine yaşamış olsalardı, bu kelimeleri sadece seslerden bir ses olmaktan ibaret görmeyip öz mânâsı ile yaşatsalardı, vaziyet böyle mi olurdu? *** Memleketimizin manzarasını gösteren başka bir hadise: Geçtiğimiz günlerde, vergi kaçırmaktan yargılanan oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ’un mahkeme salonunda bir “kadın hâkim” ile çektirdiği fotoğraf sosyal medyada çok konuşuldu. Bu fotoğraf, hâkimlik makamına gelmiş olan bu kadının içinde bulunduğu hâle şuurunun olmadığını da düşündürdü. “Yargılayan ve hüküm veren” konumundaki bir kadının, sırf çevresindekilere caka satmak için bir oyuncu ile fotoğraf çektirip bunu sosyal medyada paylaşmasının, bundan başka bir açıklaması olamaz. Çünkü şuur, karşılaştığı meseleyi, vaziyeti anlayıp, kavramaktır ve insan davranışlarını ona göre şekillendirir. “Her şeyi yerli yerine koymak” demek olan adaleti, davranışlarını yerli yerine oturtamayan insanlar nasıl tesis edecek? Yahut bu “kadın hâkim”, hâkimliği iaşesini temin edeceği bir iş olarak görmekten ziyade “hâkim” kelimesinin mânâsını bihakkın bilerek bulunduğu hâlin şuurunda olsaydı böyle mi davranırdı? Hülâsa; mevzu bahis “kadın hâkim” hakkında soruşturma başlatılmış; sanki mekanik şekilde hareket eden ve iyi-kötü bir anlayışa sahip olmayan bu insanları yetiştiren ve bu vazifeleri tevdi eden mevcut sistem değilmiş gibi... Soruşturma başlatanları kim soruşturacak, orası muamma... Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bizim de kendimizi dışında tutmadığımız cemiyetimizin ahvali her bakımdan vahim bir vaziyet arz ediyor. İçinde bulunduğumuz bu vahametin devlet politikasından ziyade sistem ve anlayışa, yani rejime tekabül eden bir yanı olduğu ise aşikâr. Dünyalık için değil, bir dünya görüşüne nisbetle düşünen ve yaşayan cemiyet inşası için tükettiğimiz her an, işimizi daha da zorlaştırırken, bir nesli daha kaçırmak intiharımız olur. Baran Dergisi 664. Sayı

Dünyayı Sömürgeleştirmenin Aracı Olarak Demokrasi

Kapitalist sistemlerde “serbest rekabetçi” dönem bir daha geri gelmemek üzere gömülmüştür. Kapitalizmin en ileri aşaması olan “demokrasi” ile birlikte sözde serbest piyasa ekonomisine geçilmiştir. Tüm emperyalist ülkeler ABD-AB başta olmak üzere “demokrasi” savunuculuğu yapmaktadırlar. Çünkü emperyalist egemen güçler için “demokrasi” dünyayı sömürgeleştirmenin en iyi aracıdır. Özelleştirme furyasında dönen dolapları, Çiller döneminde doruğa ulaşmış yolsuzlukları, “piyasayı pek serbestleştiren” mafya ve hükümetler ile iç içe çevrilen oyunları (Bankacı Korkmaz Yiğit-Mafya Alaattin Çakıcı-Başbakan Mesut Yılmaz görüşmeleri örneği) birlikte izledik. Şu sorunun cevabı yoktur; Nerede “serbest piyasa”? “Serbest Piyasa” tıpkı demokrasi türünden kocaman bir sahtekârlıktır. Küçük ve orta ölçekli mülk ve tasarruf sahiplerini düzene bağlamak ve kendilerini “demokrasi” kapsamında hissetmelerini sağlamak için uydurulmuş bir aldatmacadır. “Serbest piyasa” savunması, “ekonominin liberalleşmesi”, “ticaretin serbestleştirilmesi” biçiminde, “demokrasinin yerleşmesi” gibi kaygılarla değil; ama emperyalist baskı altındaki, uluslararası baskı altındaki ülkelerin, uluslararası tekellerin yağmasına bütünüyle açılması amacıyla gündeme sokulmuştur.  Muz, kürk ve kola savaşlarında görüldüğü gibi örneğin; ABD ve Almanya kendi piyasalarını serbestleştirmezken, uluslararası tekellerin, Türkiye gibi ülkeler gümrük duvarları, himayeci kanunlar vb. engellerden temizlenmiş, büyük çiftlik sahiplerinin çıkarları gözetilmiştir. Demokrasiyi bizim gibi ülkeleri daha kolay sömürebilmek için araç olarak kullanmaktadırlar. Uluslararası tekelci emperyalist diktanın tahkim edilmesi ve emperyalist çıkarlarına bağımlılığın geliştirilmesiyle ülkelerin önünü almanın aracı kılınmıştır. Dikta, baskı, denetim altına alma ve hükmetme, tekelci emperyalizmin temel karakteridir. Tekeller tüm ekonomik ilişkileri kendisine bağımlı kıldığı gibi, hükümetler ve bürokrasi ile kurduğu ilişkilerle içiçe geçer. Tekelin çıkarından üstün çıkar bırakmaz. Tekelci emperyalizm ne gerçek mânâda serbest ticaretten yanadır, ne serbest tartışmadan... Bugün dünyadaki temel soru şudur;  uluslararası tekellerin, emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin talancı, kan dökücü egemenliği mi, yoksa İslâm’â geçiş adımı olarak İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun önerdiği “Yeni Dünya Düzeni”ne geçmek mi? İnsanları özgürleştiren, yaşanmaya değer bir hayat sunan, insanı kendisinin efendisi yapan sömürüsüz tek sistem İslâm’dadır. Onun tatbik anlayışı da BD-İBDA’nın önerdiği “Başyücelik Devleti” modelidir. Başta ABD ve AB gibi emperyalist ülkeler “demokrasiyi yerleştirme ve pekiştirme”yi kendilerine misyon seçmişlerdir. Dolayısıyla insanlığın kurtuluşu, emperyalistlerin tercih ettiği rejimlerle olamaz. Batı uygarlığının ortaya koyduğu bütün sistemler insanlığı köleleştirmenin aracıdır. İşbirlikçileri aracılığıyla ve doğrudan müdahalelerle emperyalistler ülkeleri denetimleri altında tutmaktadırlar. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, GATT, OECD, AB, NAFTA söz konusu müdahale ve denetim mekanizmasının özel kuruluşlarıdır. MAI, MIGA gibi uluslararası tahkim anlaşmaları aynı talanı meşrulaştırmak içindir. BM bu talanın zeminini hazırlayan kurumdur. Bu olağan kuruluşlarla denetim istenen ölçüde sağlanamaz olduğunda II. Dünya Savaşı’nın Nazi artıklarından oluşturulup kurulmuş ve her ülkede faşist kan dökücü saldırganlarla güçlendirilmiş, doğrudan devlet ve NATO kuruluşu Gladyo’ya (Kontrgerilla) “bizim oğlanlar”a (Amerikalılar 12 Eylül darbecilerine böyle diyordu) yaptırılan darbelere kalkışıyorlar yahut Somali, Afganistan, Irak örneklerinde olduğu gibi askerî müdahaleleri gündeme alıyorlar. Hatta bunları hiç gündemlerinden çıkarmıyorlar. Bunlar “global demokrasinin ayrılmaz parçaları”dır. Kumandanımız’ı şehid eden katiller de bu uluslararası emperyalizme hizmet eden kuruluşlardır.  Bilhassa NATO’ya bağlı Gladyo örgütü... Yıllar süren Telegram işkencesinden sonra, onun tansiyonuyla oynayarak şehid etmişlerdir. Kumandanımızın tansiyon sorunu hiç olmamıştır. Batı emperyalizminin nazarında, “göz hasmını tanır” hesabı en büyük tehlike Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu idi. Çünkü daha 25 yaşlarında Batı’nın sahtekârlığını, Batı uygarlığının tüm insanlığı mahvetme yolunda ilerlediğini ve insanlığın sadece İslâm’la özgürleşebileceğini, Batı uygarlığının “demokrasi” maskesiyle insanlığı köleleştirmeye çalıştığını keşfeden Kumandanımız, “Bütün Fikrin Gerekliliği” eserini ortaya koymakla kalmamış, ne olması ve nasıl olması gerektiğini anlatan, son birkaç yüzyılın en önemli eserlerini yazmıştır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun katillerinin yakalanması hususunda gerekli hassasiyeti göstermelidir. Bu olay aynı zamanda Türkiye’nin bağımsızlaştırılması yolunda önemli bir adım olacaktır. Veya vatansever bir savcının yiğitlik gösterip soruşturma açması lazım. Zira Kumandanımızı haksız yere hapse atanlar, Türkiye’nin de düşmanı olan emperyalistler ve onların işbirlikçileriydi. 16 yıl hücre hapsinde tutanlar da onlardı. Telegram işkencesini en ağır biçimiyle yapanlar ve sessiz kalıp kılını kıpırdatmayanlar da o hainler ve korkaklardı. Kumandanımız ömrünü, Türkiye’nin ve tüm Müslümanların düşmanı olan Siyonist Batı emperyalizmiyle savaşarak geçirdi. Türkiye’nin, dünyanın en büyük gücü olması için, hem Türkiye’yi hem de bütün insanlığı kurtaracak yeni bir sistem önerdi; ortaya koyduğu “Yeni Dünya Düzeni” ve kendilerine yapılan “Telegram” işkencesi bütün delilleriyle ve şahitleriyle ortadadır. Hak ve hukuka inanan vatansever savcılarımıza kutsal ve büyük bir görev düşmektedir. Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun katilleri belli, size düşen onları yakalamaktır. Siyonist Batı emperyalizmi bütün Müslümanlara ve onların şahsında Türkiye’ye karşı birleşmiş ve bu şekilde hareket etmektedir. “Küfür tek millettir” hadisi şerifi gereğince bugün, bütün emperyalist güçler birleşmiş, Müslümanlara karşı savaş açmış vaziyetteler. Yakın tarihte Türkiye’yi zora sokmak için ABD uçakları düşman görünmelerine mukabil Rusya’ya ve Suriye’ye yardım olsun diye İdlib’i bombaladı. Bosna katliamında bütün emperyalist güçler yüzbinlerce Müslüman’a soykırım yapılmakta. Yıllardan beri Doğu Türkistan’da Çin rejimi Uygur Türklerini katlediyor. Bütün İslâm coğrafyasında Müslüman katliamı yapılmakta. Batılı sömürgecilerde insanî olan hiçbir şey yoktur veya insanları sömüre sömüre açlıktan öldürmüşler veya insanı başkalaştırıp aptallaştırarak robotlaştırmış, insan olmaktan çıkarmışlardır. Demokrasi tüm toplum üzerinde yaygınlaştırılan bir kitlesel aldatmacadır. En çok kitle iletişim araçlarıyla işletilen bir “kültür endüstrisi” aracılığıyla yaygınlaştırılmaktadır. “Demokrasi” toplumda var olan hegemonik egemenliği, eşitsizliği, adaletsizliği gizleyip maskelemektedir. Batılı emperyalistler “demokrasi” ihraç ettikleri ülkelerin insanlarını önce yabancılaştırıyor, sonra tarihsizleştiriyor. Daha sonra da dilsizleştiriyorlar. Devamında önümüze uydurma bir tarih, bizi dilsizleştiren bir “kitle kültürü” koyuyorlar. Sinsice “efendi” olup bizi köleleştiriyorlar. Dili, hayatı dönüşüme uğradıkça kendilerinin dili kılma imkânından mahrum bırakılmış sıradan insanlar, onları içine sürüklendikleri gerçekliğin sahih halini algılamaktan alıkoyan bir dile kapatmışlardır. Dil yeniden “efendi”nin dili olmuştur. Kölenin de dili kendi dili olarak kullanıyor gibi görünmesi bir yanılsamadır. Sadece “köle”nin kendisi için geliştireceği bir dil ortadan kalkmıştır. Ne konuşacağını, ne anlatacağını, neyi anlayabileceğini, neyi nasıl anlamlandıracağını belirleyen, “köle”nin önüne “efendi”si tarafından “ortak dil” diye koyulan köleleştirmenin dilidir. Sömürülen, baskı altında olan ve ömür boyu acı çeken, insan yerine konmayıp horlanan, emeğiyle geçinen geniş yığınların başlıca iki özlemi olagelmiştir. Geçim sıkıntısından kurtulmak ve baskıdan ve horlanmaktan kurtulup kendisinin, kendi kaderinin efendisi olmak. Yaşamaya değer bir hayat sürdürmek. İnsanlık binlerce yıl bu nedenle geçmişin “altın çağı”na özlem duymuş, bunun için egemenlere karşı sayısız başkaldırılarda kanını dökmüş ve eylemleriyle tarihin tekerleğinin ileriye doğru dönüşünü sağlamışlardır. Batı uygarlığının, köleci Mezopotamya ve Eski Yunan’dan başlayarak geniş yığınların sömürülmesi üzerine kurulu olması gerçeği, sömürgeci egemenleri her zaman sömürülenler karşısında iki araç kullanmak zorunda bırakmıştır. Bunlardan birinci sömürülenleri sömürülmeye razı etmek üzere baskı ve zor kullanmadır. İkincisi ise, çok çeşitli biçimler altında, kimi zaman aldatmak, şapşallaştırmak, kimi zaman narkozlayıp uyutarak rızasını almak. “Devlet adamları”, bu araç ve yöntemlerden, ne zaman hangisini veya ne zaman ikisini birden kullanacağını bilirse, sömürünün dış koşullarını en iyi sağlayıcılar olarak gereken övgüyü almışlardır. “Akıllı devlet adamlığı”, demokrasilerde baskı ve zor araçlarını uygun biçimde kullanmanın yanında, sömürülen geniş yığınların çıkarlarının da temsilcisi gibi görünme ve onların özlemlerine yanıt arama çabası içinde olunduğu izlenimi vermeyi başarmak olmuştur. Batı uygarlığının temeli, bir veya birkaç sınıfın bir veya birkaç başka sınıf tarafından sömürülmesi olduğundan bütün “gelişme”, sürekli çelişkiler yumağı içinde şekillenir. Üretimdeki her ilerleme, ezilen sınıfın rahatlaması anlamına gelmez; bazen tam tersine sömürenlerin durumu daha da iyileşirken, sömürülenler iyice kötüye gitmektedirler. Yoksullaşmada artış, sefilliğin büyümesi, işsizlik, yaşam enerjisinde azalma ve daha da beteri köleleşmedir. Bugün, modern toplumsal sistemlerin yaşanan realiteyi alternatifsiz bir gerçeklik olarak gösteren olumlamacı kültür ortamlarının, bu işte görevlendirilmesine kadar gelip dayanmıştır. Mevcut Batı’nın kurmuş olduğu sistem olan “demokrasi”yi meşrulaştırmak ve alternatifsiz göstermek için “bilinç endüstrileri” ve “kültür endüstrileri”ni bizzat kendileri işletmeye başlamışlardır. Sömürgeci barbar Batı’nın kurduğu bütün yönetim biçimleri derebeylikten, demokrasiye kadar hepsi baskıcı, sömürgeci, kendi halkını soyan barbar rejimlerdir. Eski Batı ile yeni Batı arasındaki fark şudur; eskiden kazın tüylerini yolarken bağırtarak yoluyordu, bugün ise önce kazı uyuşturup sonra bağırtmadan tüylerini yoluyor. Yani aradaki fark, bugün kazı bağırtmadan yolmanın usûlünü bulmuş olmalarıdır. Yoksa eskiden krallıklarda da insanları kaz gibi yoluyorlardı. Bugün “demokrasiler”de de insanları kaz gibi yoluyorlar. Tek fark, bugün popüler kültür vasıtasıyla insanları önce cahilleştirip sonra soyuyor olmalarıdır. Sömürgecilik ve emperyalizm Batı’nın yamyam uygarlığının eseridir. Modern “demokratikleştirilmiş” (yani köleleştirilmiş) toplumlarda işin benimsenmesi, işten alınan ücretin sağlayabileceği şeyler sayesinde olabilmektedir. Bu ise tüketim ideolojisinin, niçin yalnızca meta satmak için değil, metalaşmış insan ilişkilerini metalaşmış insanlara satabilmek için de temel bir zorunluluk haline geldiğini kavrayabilmemiz adına önem taşıyan yeni bir olgusudur. Kısacası insanın kendisi de alınıp satılan bir meta haline dönüştürülmüştür. Batılı barbarlar insanoğlunun meydana getirdiği bütün medeniyetleri etkisizleştirip insanı yok etmek için var gücüyle çalışmaktadır. İnsanları organik olmaktan çıkartıp sadece bir tüketim aracı gibi maymunlaştırmaya uğraşmaktadır. İnsan olmanın onur, haysiyet ve kişiliğini kaybetmemiş hiç kimsenin soygun, talan, sömürü üzerine kurulu olan mevcut emperyal dünya düzenini kabullenmesi düşünülemez.  İnsanı özgürleştirip, insanca yaşatan ve yaşamaya değer bir hayat sunan tek kurtarıcı sistem İslâm’dır.  Baran Dergisi 663. Sayı

Bunlar Hep Laf!

Bilgisayar oyunlarının gölgesinde kurgu ile gerçek arasında kıvranan bir gençlik, hadsizliği idealleştiren düşük çocuklar... Çoğu bahtiyar; çünkü dünyadan bihaber... "Yeni neslin durumu çok vahim" diyenlere de soralım: Sizden ne haber önceki nesil? Rüya göremez olduk... Görüyorsak da küçük bir fantazyadan başka bir kifayeti yok... Ya yeniden uğruna hareket edeceğimiz bir rüya göreceğiz, yahut eskiden olduğu gibi heybetli zamanlarımıza geri döneceğiz. Kendini Beğenmeye Dair Hem kendisi hem de ötekiler tarafından, birazcık daha fazla beğenilmek adına tabiî görüntüsünü deforme ederek aşağılık bir hâle bürünen mahlûk sizce hangisidir? Kendini bir türlü beğenmeyip de külhânî hâllere bürünüp, kendisini "Tanrı" yerine koyan bu sefil varlıklara nasıl hitap edilir? Bir başına kalmaktan korktukları için toplumun değerlerine muhalif olan pespayelere şaşaalı bir cümle: "Hiç kimselerin olmadığı yerde kendin için âlem ol!" Gösteriş Meraklıları Herhangi bir laf arasında, belki ehemmiyetli ve belki de hava-civa bir diyalog ortasında sırf bir lâhza daha caka satabilmek için lafı ihsan mevzuuna getirip kendini öven gösteriş hokkabazlarına ne demeli? Kibarlık ederek kusurları görmezden gelirler hani; sineye çekmekte iyidirler, fırsat bulunca o kusuru bir başkasına çıtlatır ve kendinin ne kadar kusursuz olduğunu öne sürerler... Kendinden başka herkesi budala gören asıl budalalar! Fukara Züppeler Bu kimseler beylik sözler edip, gururlarını okşayanlar haricinde ötekilerle bir acayip muaşeret kurmaya yeltenirler. Efendi-köle ilişkisini hatrımıza getirip şu sahneyi canlandıralım: Şimdilerde kedi, köpek sevip onlara sahiplik etmek pek revaçta; fakat iş insan sevip, ihsan etmeye gelince bu biraz bayağılıkmış gibi gösteriliyor. Zihniyetini tarif ettiğimiz eblehlere bir mermi de Thomas Hobbes’dan: "Binini bir araya koyun; fena değil. Ama kafes gene şenlenmez." Sanatçının Zarif Bir Meziyeti Eser güzel ile taalluk ettiği nisbette şahlanır ve o nisbette hudutları aşar. Sanatın bir kabiliyeti de güzeli çirkinliklerin arasından tefrik etmesidir. Güzel bazen müphem bir hâldedir; sıradan, burkuk, çirkinliklerin arasında esrarengiz hâlde bekleyebilir. Hissettiği şeylerde "pitoreks" kokusu alan kimseler sanatla raks etmeye layıktır! "Kocaman bir mermer parçası buldum, içinde şu gördüğünüz heykel saklıymış; yaptığım bütün iş, içindeki heykelin görünmesine engel parçaları soymaktı. Elinden gelen insan için hiç de zor bir iş değil bu!"(Mikelanj) Gülme Üzerine Birkaç Söz Bilenler haklı, Henri Bergson’un eserine binaen cüretkârlık edip birkaç söz söyleyeceğiz. Filozoflardan bazıları insanı "gülmesini bilen bir hayvan" olarak tarif etmiştir. Buna ilave olarak Bergson "güldüren bir hayvan" denilebileceğini ifade ediyor. Herkesin ağladığı bir vaazda gülen bir adama niçin teessür halinde olmayıp da ağlamadığı sorulduktan sonra "Ben onların cemaatinden değilim ki!" cevabı alınmış. Bergson ise "Ağlama için söylenen bu söz gülme için söylenirse daha doğru olur. Gülme, ne kadar gönül alçaklığıyla oluyor sanılırsa sanılsın, diğer gülenlerle gerçek yahut tasarlanmış bir anlaşmayı, bir suç ortaklığını saklar. Nitekim tiyatrolardaki gülmeler seyircilerin çokluğu nispetinde yaygın oluyor. Yine kaç defa dikkat edilmiştir: komik şeylerin birçoğu bir dilden diğerine çevrilemiyor!" Komiğe tepki verebilmek için olmazsa olmaz ilk şey zekâ. Mesela yürümeye yeni başlamış al yanaklı, küçücük ayaklı, tombul bir oğlan düşünün bir anda zarifçe yere kapaklanması ve akabinde büzülen dudaklar, küçük gözyaşları. Biz bu vaka karşısında bittabiî gülebiliriz. Yahut da bir cemiyette külhânî edalarla absürt hareketler yapan kişinin tam sandalyeye oturacakken yeterince çeviklik gösteremeyip düşüvermesi... Ve yahut da bir kedinin o zâtın üstüne atlayıp kaçıvermesi... Gülme bulaşıcıdır, tiyatro kalabalığında kahkahaların dalga dalga arttığını duyabiliyor musunuz? Mukaddes mabetler, uğruna savaşların çıktığı canların verildiği, toplumunun ruhunu yansıtan mekânlar artık sadece turistik birer uğrak noktası; öyle ki ruhu satılmış, artık bir tabela kadar faydasız kişiler bile kural-değer tanımaksızın mevzubahis yerlere ücreti mukabilinde ahıra koşturan tosuncuklar gibi girebiliyor. İmanı para olanlar kazanmak için binbir türlü merhaleden geçip cebini yeteri kadar doldurduğunda "evrensel ilkeler" ve sözde kanunlardan daha üstün olabiliyor. Bu kutsal müesseselerin üzerinde irade sahibi olan mükellef kişiler ise vaziyetten razı, hatta zevkten sefahat duyuyorlar. Bir Paragraf da Tecrübeye Elmas, pırlanta filhakika zümrütten bile daha kıymetli şeyler var. Mesela zaman, sanıyorum ki hakkını vermiyoruz. Fakat bizim bahsetmek istediğimiz mefhum tecrübe... Kesin tecrübe, bilginin yaşanarak tahakkukudur. Gözlemleme, dokunma, dinleme, deneme ve yanılmayla birtakım tahliller yapılabilir, nihayetinde ise menfi-müsbet neticeye varılabilir. Tetkik aşamasında vuku bulan şeylerden ise istifade etmeye bakmalıyız. Baran Dergisi 663. Sayı

Haberler
ANKASAM Başkanı Prof.Dr. Mehmet Seyfettin...
ANKASAM Başkanı Prof.Dr. Mehmet Seyfettin...
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, BARAN’a vermiş olduğu mülakatta Türkiye’nin oyun bozucu bir devlet olmaktan çıkıp, oyun kurucu bir devlet hâline gelmesinin Batılı ülkeleri rahatsız ettiğini söylüyor.
Hüsamettin Aslan: Latin Amerika'nın...
Hüsamettin Aslan: Latin Amerika'nın...
Bu sayımızda Araştırmacı-Yazar Hüsamettin Aslan ile dünyanın çeşitli yerlerinde düzenlenen protestolar ve sebepleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Aslan’ın “Latin Amerika’da Arap Baharı yaşanıyor.” ifadelerini kullandığı söyleşiyi alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.