Yazarlar
Tüm Yazarlar
Milletimize Yakışır Bir Devlet İstiyoruz

Bu hafta 400. bölümü dergimizde tefrika edilen Ölüm Odası B-Yedi’nin, 74. bölümünde, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, “Merkez Kim?” başlığı altında, Akdeniz ülkelerinde olup bitenlerin arkasındaki İsrail’in gözden kaçırılmaması gerektiğini ifade etmişti. İlâveten bir ikaz hâlinde de “Uyutuluyor olmayalım. Hareket olan yerde bereket vardır - ama MÜSLÜMANLAR’ın o berekete layık olmaları lazım ki, iş bir zulümden şikâyet ederken başka bir sağlam boyunduruğa girmek olmasın.” demişti. Kesin hatırlıyorsunuzdur. Şimdi işler döndü dolaştı ve öyle bir noktaya geldi ki, bugün hadiselerin arkasındaki rolü iyiden iyiye açığa çıkan İsrail, senelerdir biniciliğini yaptığı Amerika eliyle gözünü Anadolu’ya dikti. Amerika’nın otuz bin kişilik sınır ordusu kurma girişiminin arkasında yatan sebeb tam olarak budur. Yahudi, inandığı dinin siyaseti icabı Büyük İsrail Devleti’ni kurmak üzere elindeki tüm imkânları seferber etmiş vaziyette. Meseleyi genişliğine ele alacak olursak, hadiseler karşısında siyasî iktidarın takındığı tavır, söylem ve hazırlıkları son derece yerinde. Afrin’den başlayarak Suriye’nin kuzeyindeki PYD-PKK oluşumunun bertaraf edilmesi gerçekten de Türkiye için hayati önemi haizdir. Öyle ümid edelim ki bir ân evvel Türkiye taarruza geçsin ve muzaffer bir şekilde bölgede Müslüman Anadolu İnsanı’nı yok etmeye yönelik olarak kurulan oyun bozulsun. Peki, meseleyi bir de derinliğine ele alacak olursak... Türkiye’nin hesabı nedir? PYD-YPG oluşumu gözümüzün önünde cereyan etti. Hatta bunlar daha düne kadar Ankara’nın kapısında köpekti. PYD-YPG dışında, Suriye’de yaşanan diğer hadiseler de gözümüzün önünde cereyan etti. Arab Baharı diye başlayan, akabinde Yahudi-ABD güdümüne giren saldırı da şu son bir kaç sene de gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Tüm bunlar içinde, Türkiye nasıl bir hesab içindeydi, neyi hedefledi? Buradan cevabı da verelim; hiçbir şeyi! Güneş ile beraber doğan, akşam ezanıyla ölen hesablardan stratejik derinlik falan çıkmaz. Her gün günü kurtarmaya yönelik politikalarla da istikbâl inşa edilemez. İsrail, bâtıl da olsa inandığı dinin sabitleri üzerinden bir devlet kurmuş. Siyasetini, hukukunu, ekonomisini, eğitimini ve saire her şeyini bu dinin sabitlerine göre belirlemiş ve sabitleri topyekûn inkâr eden izafî liberal ve demokrat Batı adamını kendisine hizmetkâr eylemiş. Dikkat edin gayesi bundan ibaret değil, tüm bunlar vasıtalık teşkil ettiği nisbette Yahudi için kıymeti haiz. Onun için kutsal olan hedef Arz-ı Mevud. Bunun kavgasını veriyor. Yeniden bize, kendimize dönecek olursak. Biz neyin kavgasını veriyoruz? Bakanı, vekili, belediyecisi ve bürokratı bir olmuş, ceplerine bir dolar daha fazla nasıl girer onun peşindeler. Şimdi bu adamların hepsi mi kötüydü? Değildi elbet. Belki de birçoğu idealist tiplerdi. Ne var ki düzen öyle bir şekilde kurulmuş ki, idealist olanın bünyede barınmasına müsaade etmiyor, kusuyor. Hâl böyle olunca da bir davanın kavgasını vermenin de meşakkatli olması dolayısıyla pek çokları yaşanan hayatın bir müddet sonra inandıklarını şekillendirmesine ister istemez razı geliyor. Bu da insan fıtratının bir hakikati. Zaten bu yüzden topyekûn fert ve toplum meselelerini sistemli bir şekilde çözüme kavuşturacak bir sistemler sistemine ihtiyaç var. Yoksa herkesin kendi kafasına göre çaldığı bir orkestra gibi, siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim ve sairenin ahengi tutturulamaz. Bugün meselâ ekonomi her geçen gün daha kötüye gidiyor. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere ekonomiden sorumlu olan herkes muhtemelen bu vaziyeti doğrultmak için seferber olmuş, bir başına ekonomiyi çözmeye çalışıyorlardır değil mi? Muhakkak ki böyledir; fakat biz de buradan söyleyelim ki bir bütün hâlinde meselelerimize yaklaşılmadıkça ve bir bütün hâlinde meselelerimiz hâl ve fasl edilmedikçe ekonomideki kötüye gidişe dur denemez. İçinde bulunduğumuz şu devirde, senelerdir iktidarda bulunan bir siyasî partinin bunu anlaması hakikaten bu kadar güç müdür? Biraz daha detaya girecek olursak, senelerdir arazilerden elde edilen rant dolayısıyla bilhassa Arab ülkelerinden Türkiye’ye dolar akıtıldı da, bu kadar para nereye gitti? Hakikaten nereye gitti? Bu soruya bile verecek sağlıklı bir cevabı olmayan yahut bu sorunun cevabını bilip de gereğini yerine getirmeyen adamlarla değil ülke aşiret bile idare edilemez. 15 Temmuz’u hatırlayalım... Onca şehit verdik, yüzlerce vatandaşımız gazi oldu... Batı’da 15 Temmuz’u tezgâhlayanlar o günlerde hakikaten de korkuya kapılmışlardı. Çünkü işledikleri cürmün bir karşılığı olması gerekirdi ve millettin sergilediği refleks Türkiye’yi bu karşılığı vermeye muktedir göstermişti. Fakat aradan birkaç ay geçtikten sonra gördüler ki, korkuları yersizmiş. Vatandaşımızdaki değil ideolojinin, psikolojinin bile siyaset sahnesinde bir aksi yokmuş. Bunu görür görmez hemen yeniden işe koyuldular. Geldiğimiz nokta bugün açık seçik ortada. Hemen güneyimizde bizim topraklarımızı ele geçirmek üzere kurulmuş bir ordu. Gelelim Suriye’de Amerika ile iş tutan Kürtlere. “T.C. şöyle”, “T.C. böyle”, demeyi bir kenara bıraksınlar da söylesinler bakalım; şimdi dedeleri çıkıp gelse, hangi yüzle suratlarına bakacaklar? Beyaz Türkler, Kemalistler ve sair hainler için bu soru tabiî ki geçerli değil. Dedeleri olan hainler bugünkü hıyanet şebekesinden olsa olsa gurur duyarlardı. Bu sebeble sorumuz da onlara değil, tarihî İslâm sancağı altında şan ve şerefle dolu olan Kürtlere. Dedenizin suratına nasıl bakacaksınız? “Biz Yahudilerin hizmetine girdik.” diye utanmadan, sıkılmadan nasıl söyleyeceksiniz? *** Teşhisi doğru koymak, vaziyeti sıhhatli bir şekilde kavramak gerekir ki hakikaten de çözüm üretilebilsin. Türkiye’de bugün Müslüman Anadolu İnsanı’nın kalbinde kökleşmiş iman ve kâfire karşı takındığı hâkim tavırdan başka hiçbir şey yoktur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu vaziyeti peşin kabul hâline getirip, buradan başlamak suretiyle yeni bir devlet inşa etmek gibi bir mesuliyeti vardır. Öyle ya, madem ki o makamda sen oturuyorsun, o zaman mes’ul olan da sensin. Artık yalnız bizim için değil, bütün Müslümanlar için bir ölüm kalım mücadelesi başlamış vaziyette. Bâtıl dinine sarılmış düşmana galebe çalmanın tek yolu, hak olan dinimize sımsıkı sarılmamızdan ve o dini eşya ve hadiselere tatbik edecek sistemler sistemi fikrin emrine neyimiz varsa hepsiyle beraber girmemizden geçiyor. *** Tarihî bir dönemeçteyiz. Müslüman Anadolu İnsanı, Arz-ı Mevud peşinde koşan Yahudi’yi de, onun hizmetkârlarını da Fırat’ta boğar, leşini Nil’e atar. Bundan şüphemiz yok. Biz diyoruz ki, devlet bu işin neresinde olacak? Ona karar versin ve verdiği kararın gereğini de yerine getirsin. Biz sadece artık şartları da açık olduğu gibi milletimize layık bir devlet istiyoruz, başka bir şey değil. 15 senelik iktidarları boyunca, hiç değilse bu işlerin nasıl ve kimle olmayacağını öğrenmişlerdir herhâlde... Baran Dergisi 575. Sayı  

Batı'nın Korkusu Büyük Doğu-İbda...

Dünya insanî değerlerin hayata tatbiki bakımından belki de tarihin en karanlık dönemlerinden birisini yaşıyor. Kendisi dışındaki tüm unsurları ötekileştiren Batı medeniyeti, siyasî, iktisadî, kültürel ve bunlar dolayısıyla psikolojik üstünlüğü ele geçirdiği demden itibaren dünyanın muhtelif coğrafyalarında işgal ettiği topraklarda ihdas ettiği rejimler vasıtasıyla perçinlediği tahakkümle, dünyaya adaletsizlik yaymayı sürdürüyor. Doğu’yu tahakkümü altına alan Batı kendi insanına da kötülülerin en kötüsünü reva gördü. Fert ve toplum arasındaki ahengi bozucu nizamsızlık, liberalizmden sonra Komünizm, Faşizm, Nazizm ve sair fikirlerin zuhuruna zemin hazırlardı. Tüm bu fikirler problemin çözümü adına ümitvâr olsa da muvaffak olabilecek potansiyele sahip değildi. Dolayısıyla her ne kadar öyle tabir edilseler de yeni bir düzen getirebilme, paradigma olabilme hususiyetine erdikleri söylenemez. Çünkü bir görüşün paradigma olarak zuhur edebilmesinin öncelikli şartı, çağının insan ve toplum meselelerine dair çözümler üretebilme potansiyelini haiz olmasıdır. Zira çağın meselelerine çözüm sunamamaları sebebiyle arayışlar devam etmiştir. Kendisini topyekûn materyalizmin pençesine bıraktıktan sonra düştüğü bataklıktan kurtulmak için debelenen Batı’da ve ‘Batı gibi maddeye tahakküm edeyim’ derken ruhunu kaybetmek pahasına onu taklide yeltenen Doğu’da, kültürden siyasete, politikadan iktisada küllî bir bozulma halindeki ruhî muvazene, bu dengeyi tekrar tesis edici bir inkılâbı zarurî hâle getirmiştir. Üstelik bu asırlık döngüye ters cereyan çoktan açılmış, kitleleri peşinden sürüklemeye başlamıştır. İnkılâbın gerçekleşeceği zemin Anadolu... Mevzu bahis inkılâbın gerçekleşeceği, sancağın düştüğü ve yeniden kalkacağı toprakların Anadolu olduğu gerçeği gün gibi ortada. Üstad Necib Fazıl’ın ve Salih Mirzabeyoğlu’nun örgüleştirdiği “İslâmiyet’in emir subaylığı” Büyük Doğu-İbda fikir sistemi, tıpkı bir ağaç gibi, kemiyet/mekân itibariyle yüzde yüz bu topraklara bağlı, keyfiyet bakımından sınırlar ötesi vasfı haiz “insanın insanca yaşayacağı nizam”ı vazetmekte. Buna mukabil gerek Batı’nın, gerekse de Kemalistlerin baskı ve yönlendirmesiyle özünden uzak kalan toplumun büyük bir kısmı, uzunca süre ucuzculuğa kaçarak çareyi dışarıda aramayı tercih etti. İran’dan, Mısır’dan ve muhtelif coğrafyalardan ihraç edilen fikirlere meyletti de, bir türlü yüzde yüz yerli ve millî olana yüzünü dönmeyi beceremedi. Neticede, bu fikirsiz fikircilik tabiî olarak iflas etti; Üstad’ın tabiriyle “fikir denilince suratına sigara dumanı üflenmiş kedi”ye dönen bu samimiyetsizler ise bir türlü gerçeği göremedi. Kemalizm’in Batılılaşma martavallarıyla özünden koparılan toplumun aslına rücu edebilmesi için, evvela onu aslından koparmak isteyenlerce oluşturulan fikirler manzumesinin çürütülmesi gerekiyordu. Üstad Necib Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu öncülüğünde bu aşama atlatıldı. Büyük Doğu-İbda fikir sistemi, ümidiyle, çağının ve çağının ötesinin problemlerinin çözümüne dâir küllî teklifleriyle ve potansiyeliyle rüştünü fazlasıyla ispatladı. Kendisinden önceki kültürlerin de kullandığı tüm mefhumları, hakikate nisbetle yeniden tanımlayarak yeni bir çağ için işaret fişeğini çaktı. Fikrî çerçevenin topluma sirayet etmesi... Bir inkılâbın gerçekleşmesi, fertlerin, iç oluşu çerçevesinde, şuur ve idraklerini yenileme ihtiyacı hissetmesiyle, toplumun yeni bir imar sürecine adım atmasından geçer. Fertlerin bu ihtiyacı hissetmesini sağlayacak olan ise yönlendirici fikir sistemidir. Zira halk bir şeylerin yanlış gittiğini sezer de, bir istinadı olmazsa yanlış olanın yerine ne konulması gerektiği hususunda kendisini tam olarak ifade edemez. Artık değişiklik ihtiyacı fazlasıyla hissediliyor ve biz idrakinde olsak da olmasak da, işte o fikir sistemi; Büyük Doğu-İbda, Mevlüt Koç’un ifadesiyle söylersek, “yönlendirici fikir” sıfatıyla toplumu ilerlemesi gereken tarafa doğru sevk ediyor. Nitekim 15 Temmuz İhtilâli de halkın neyin olmaması gerektiği hususunda reaksiyon göstermesinin ve tavrını koymasının neticesidir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün akamete uğratılmasının akabinde geçen yaklaşık bir buçuk senelik zaman zarfında, gerek içeride, gerek dışarıda cephelerin hatları keskinleşmeye başladı; içeride Ak Parti-MHP merkezli bir birliktelik ortaya çıktı. Bu birlikteliğin müşterek zemini ise hiç şüphesiz Büyük Doğu. Yâni fikrin merkezde olduğu inkılâbların gerçekleşmesi adına iç şartlar zuhur etti, çevre şartları da hızla olgunlaşıyor. Dünya görüşüne bağlı iktidar... Müslüman Anadolu halkı, kendisine yabancı fikirleri dayatan tetikçi kadroların üstesinden gelebilecek keyfiyeti haiz fertler yetiştirmeyi artık başarmıştır. Toplumu aslından koparıp terakkisine mâni olan içerideki hariciler artık can çekişmekte, son bir ümid Batı’dan yardım dilemekte... Ve nihayet, sıra yavaş yavaş milleti özünden koparmak adına, ithal fikirleri imal edip bizdenmiş gibi gözüken maşalarına işi ihale ederek dinimizi ve ruhumuzu ifsada yeltenen düşmanlara geldi... Tabiî ki bu mücadelede muvaffak olabilmenin yolu, evvela içteki temizliği mükemmelen tamama erdirmek, yani Kemalistler başta olmak üzere, tüm Batı mamûllerinden kurtulup yüzde yüz yerli ve millî bir dünya görüşüne bağlı bir iktidar tesis etmektir. İşte Batı’nın korktuğu da, fertlerin idrakinde başlayan bu Anadolu inkılâbının kemâle erdirilip iktidara sirayeti vasıtasıyla dünyanın neredeyse tüm coğrafyaları üzerinde kurulu olan Batı tahakkümünü nihayetlendirilmesidir. Batı, vaziyetin fazlasıyla idrakinde... Esasında sadece Batı da değil; Ruslar da vaziyetin fazlasıyla idrakinde. Hatırlarsanız, Rus Devlet Başkanı Putin’in dış politikasında tesiri büyük olduğu söylenen Aleksandr Dugin, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün hemen öncesinde Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin Bağlum’daki kabrini ziyaret ederek, Türkiye’yi yönlendirici fikre dâir açık bir mesaj vermişti. Bizi, içimizdekiler vasıtasıyla uzunca bir süre tahakküm altında tutan esas hasımlarımız artık gidişatın nereye olduğunun farkına varmış, bu gidişatı durdurmak için düğmeye basmış; hatta türlü maskeler altında kendileri sahaya inmiştir. 2010’lu yıllar ile beraber Türkiye’ye yapılan Batı menşeli saldırıların öncelikli sebebi budur. Nasıl ki, ABD’nin 2016 sonunda yayınladığı “Dinî Özgürlükler Raporu”nda geçen “Türkiye (Kemalist) devrim kanunlarını uygulamalıdır” sözünün arka plânındaki insiyak bu ise, son günlerin en aktüel meselesi, Batı menşeli operasyonlar silsilesinin neticede vardığı son nokta olan Afrin kantonuna yapılan askerî yığınak da bu insiyakın tezahürüdür. Türkiye’nin dibindeki bu taarruz hazırlığına göstereceği ‘reaksiyon’ ne olacak göreceğiz... Artık kılıçlar kınından çıkmak için gün sayıyor. Nihaî hesaplaşmanın fikrî arka planını dilimiz döndüğünce verdik de bunu bir de Batı’dan dinlemenin faydası olacaktır. Geçtiğimiz haftalarda, ‘breaking defence’ isimli ‘online’ dergide Svante Cornell imzasıyla “Erdoğan’ın Türkiye’si: Az Bilinen İslâmcı Şairin Rolü” başlıklı bir yorum yayınlandı. Cornell, aslen İsveçli olup ODTÜ’de eğitim görmüş, ABD’nin dış politika adına fikirler üreten önemli müesseselerinden Amerikan Dış Politika Konseyi’nin Asya-Kafkasya Enstitüsü ile Amerika Ulusal Güvenlik Yahudi Enstitüsü direktörlüğünü yapan bir akademisyen. “Başkan Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını duyurunca bölge şiddete hazırlandı. Gerçekleştirilen tek tük tepki bir yana protestolar beklenenden az oldu. Suudi Arabistan kralının da aralarında bulunduğu Arap liderlerin büyük bir kısmı geçici kararlar aldı. Tek istisna Türkiye’ydi. Bu araştırma bir NATO üyesinin bu dikkat çekici tavrını ele alıyor.” takdimiyle yayınlanan makalede Cornell, Üstad Necib Fazıl’ın Türk fikir ve siyaset hayatındaki ehemmiyetine temas ederken, Türkiye’nin gidişatının nereye doğru olduğuna da değiniyor. Bilhassa yazının sonunda ‘neticesi ne olursa olsun’ şartıyla yaptığı yorum son derece çarpıcı. Türkiye hakkındaki bu yazı, gazetelerin manşetlerinde yer bulacak bir mahiyette olmasına mukabil, sadece Sabah Gazetesi tarafından “satır arası” şeklinde görülmesi de enteresan. Yazının tamamı şöyle: “Erdoğan’ın Türkiye'si: Az Bilinen İslâmcı Şairin Rolü" Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan komplolara meyilli bir isim. Son yıllarda, sıklıkla İslâm dünyasını saran problemlerden dış güçleri sorumlu tutuyor. Başkan Trump’ın duyurusunun akabinde, Erdoğan ülkesinin dönem başkanlığı pozisyonundan faydalanarak İslâm İşbirliği Teşkilâtı’na, kendisini Müslüman dünyanın lideri konumuna getirecek bir olağanüstü zirve çağrısında bulundu. İki gün sonra bir ödül töreninde yaptığı konuşmada ise kendinden geçmiş bir vaziyette şunları söyledi: “Kudüs giderse Medine’yi kaybederiz. Medine giderse Mekke’yi kaybederiz. Mekke giderse Kâbe’yi kaybederiz!” Bu acı tenkid nereden geliyor? Bu retoriğin, idarenin zor durumda olmasından kaynaklandığını reddetmek yanlış olur. İsrail düşmanlığı ve global çapta Yahudilerle alakalı komplo teorilerine olan eğilim, Erdoğan’ın değişken ittifaklarında ve dış politika girişimlerinde daimi duruma geldi. Erdoğan’ın 15 Aralık’ta yaptığı konuşma gerçekten sembolikti: Hâdise, görünenden daha fazlasının ifadesiydi. Erdoğan, uyarılarını, sadece kendisi için değil Türkiye’deki mevcut siyasî elitlerin büyük bir kısmı için fikrî bir başvuru kaynağı olan İslâmcı şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek adına düzenlenen ödül töreninde dile getirdi. Necip Fazıl Kısakürek bir zamanlar Türkiye’de marjinal bir figürdü. Kısa bir süre Fransa’da eğitim gören Kısakürek, Batı’dan nefret ederek ve Batı’yı bütün kötülüklerin kaynağı görerek yetişti. Fakat birçok çağdaş İslâmcı gibi, Avrupa’nın faşist fikirlerinde öne çıkan iki ögeyi birleştirdi. Bunlardan birincisi; demokrasiyi reddediyor, onun yerine “yüce bir hükümdar” liderliğinde, diğer istenmeyen etnik grupları temizlemeyi öngören, Sünnî İslâm ve Türk etnisitesi üzerine kurulu totaliter İslâmcı ve milliyetçi bir rejimi savunuyordu. İkincisi ise; Kısakürek Yahudilere büyük bir nefret beslemiştir ve onlar ile dayanışma içerisinde olan masonların Türkiye’yi yok etmeyi arzuladıklarına inanmıştır. Bu nefret tüm çalışmalarında apaçık ortadadır; nefreti o kadar güçlüydü ki bir kitabını tamamen bu konuya ayırdı. Ülkenin hayatta kalması için kritik olduğunu düşündüğü Yahudilerin sürülmesini inceledi ve Türk toplumunda Yahudilikten İslâm’a geçenleri dönme olarak isimlendirdi. Bu temizlik yapıldıktan sonra Türkiye elmas gibi parlayacaktı. Bir zamanlar marjinal olan bu figür şimdi övgüyle anılıyor: Türk Hükümeti’nin kabinesinde bulunan bakanlar onu methediyor. Erdoğan, Kısakürek’i kendisini etkileyen tek insan olarak anıyor ve onun 15 Aralık’taki konuşması bir istisna değil: “Üstad” diye seslendiği ve şiirlerini okuduğu ismi her hadisede övgüyle anıyor. Ortadoğu politikalarının çökmesinin ve 2016 Temmuz’undaki başarısız darbe teşebbüsünün ardından Erdoğan, İslâmcı ideolojiyi bir ton azaltarak daha milliyetçi söylemler benimsemişti. Hem İsrail, hem de Rusya ile ilişkilerini normalleştirdi. Misilleme için Türk Yahudi toplumu hedef alınmadı, fakat genel atmosfer hızla bunun tekrar ortadan kalkmasına yol açıyor. Erdoğan biliyor ki, ekonomik sıkıntılarla boğuşurken, tek başına İslâmcı ideolojiyle seçimleri kazanamaz. Bu sebeple, gelecek sene yapılacak seçimlere muhalefetteki MHP ile birlikte girmek için işbirliği yapmayı deniyor. İsrail saldırganlığı Erdoğan’a oy kazandırmaz; çünkü bu tek başına Türk kamuoyunu hareketlendiren bir hâdise değil. Esasında Erdoğan’ın İsrail mübalağası yükselen bir trendin göstergesi. Necip Fazıl’ın temsil ettiği İslâmcı ideoloji Türkiye’de ana akım hâline geldi. Bu ideoloji artık marjinal değil; aslında Türk medyasının büyük bir kısmı, okullar ve camiler vasıtasıyla yayılıyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster’ın 11 Aralık’ta söylediği gibi, bu dünya görüşü bir çok global İslâmcı organizasyon için Türkiye’nin merkezî bir konuma gelmesini sağlıyor. Yani Erdoğan’ın Kudüs kararına vermiş olduğu tepki sadece Erdoğan ile alâkalı bir durum değil. Bu ülkenin kimliğindeki değişmenin bir göstergesi. Erdoğan’ı cezalandırmanın bir yolunu bulmak bu derin problemi çözmeye yetmeyecektir; Türk toplumu hızlı bir şekilde Batı’dan uzaklaşmaktadır. Siyasî neticesi ne olursa olsun, artık uzun vadeli düşünerek, bu kritik müttefikin zararlı İslâmcı ve etnik milliyetçi ideolojiye sürüklenmesine bir şekilde engel olmalıyız.” Hülâsa... Tüm dünyanın artık idrakinde olduğu, bizim sözde aydınlarımızın ise görmezden geldiği bir realitenin tam ortasındayız. Eğer ki toplum olarak aldığımız virajda, dünya görüşüne bağlı iktidar meselesini vuzuha kavuşturamaz, reaksiyondan aksiyona kıvrılamazsak, bugün attığımız ‘Kahrolsun Amerika’ sloganına bir de ‘yaşasın büyük Rusya’ sloganını ekler, bir asır da Moskof pençesinde cebelleşiriz mazallah... Baran Dergisi 575. Sayı  

İran ve Tunus Protestoları

Önce İran’daki protestolardan, ardından da Tunus’taki protestolardan bahsedelim. İran’da, tıpkı Venezüella’da olduğu gibi yerleşmiş bir takım problemler var; fakat aynı durumda değiller. İran’da bir devrim idaresi var. Bu bir gerçek... Humeyni’nin iktidara gelmesiyle kurulan bir idare. Bu dönemde İran’da ajanlar ve hainler cirit atıyordu, bunların bir kısmı kaçtı. “İslâm devrimi” yapılan İran’ın ilk başkanı Fransa’da yaşıyordu. Bu devrim, İran için hem en iyi, hem de en kötü neticeleri beraberinde getirdi. Çünkü içeride ve dışarıda, devrimi destekleyenler ile desteklemeyenler arasında büyük problemler doğdu. Devrimciler, ABD Konsolosluğu’nu kuşatarak işgal etti ve İran devrimcileri terörist olarak adlandırıldı. Konsolosluk işgali, Amerika’yı çok zor durumlara soktu. Amerika’nın buna karşı attığı adımlar İran’a ekonomik olarak çok büyük zararlar getirdi. Ayrıca devrimde binlerce insanın kanı aktı. İran’a karşı Irak, Amerikalılar tarafından manipüle edildi. Bu durum Irak’ın İran’a karşı saldırgan bir tavır takınmasına da sebep oldu. Ayrıca İran da, Irak’taki Şiileri manipüle etti ve destekledi. Halkı idareye karşı harekete geçirerek kurulan rejim, yine halkın idareye karşı hareketlenmesiyle protestoların hedefi hâline geldi. Tabiî ki, bunu ortaya çıkaran sosyal ve ekonomik problemler var. Bunlar hükümetin politikalarından kaynaklanıyor. Devrimci bir hükümet halkı baskı altında ezen bir hükümet olamaz. Olursa, halk hükümete güvenini kaybeder. İran’daki durum budur. Devrimden sonra devlette önemli vazifeler almış 2013’te de cumhurbaşkanı seçilmiş olan Ruhani bir devrimci olmaktan ziyade fırsatçı biriydi. Halk, devrimci bir idare yerine daha oportünist bir yönetimi tercih etti. Bu ABD ve Avrupa tarafından da hoş karşılanan bir tercihti. Bu süreçte bir takım anlaşmalara da imza attılar. Fakat Trump’ın başkan olmasının ardından İran tekrar hedef alındı. Coğrafya üzerinde bir oyun oynanıyor. Şu bir gerçek ki, İsrail’deki en radikal Siyonist unsurlar Araplarla birlikte İran’a karşı mücadele veriyor. İsrail, ABD’nin de desteğiyle bölgedeki ana güç olarak kalmaya devam etmek istiyor. Devrimci bir anlayışın protestolara karşı baskı uygulamak yerine İran devletinin ve halkının faydasını düşünmesi gerekiyor. Halkın da bunu düşünerek hareket etmesi gerekiyor. Önümüzdeki Irak ve Suriye örneklerini görüyoruz. İki ülkedeki savaşlarda yüzbinlerce insan öldü. İran bu iki savaşta da çok aktif rol oynadı. İran bu savaşları iç meselesi olarak gördü, müdahale etti ve olayların çıkmaza sürüklenmesine sebebiyet veren etkenlerden biri oldu. Bugün yaşananlar dolayısıyla İran’ın durumunu Venezüella’ya şu bakımdan benzetiyorum; Chavez döneminde Siyonistler Venezüella ile çok uğraştı, hâlâ da saldırılarına devam ediyorlar. Birçok ajan ve hain ülkede cirit atıyor. Chavez’den sonra Bolivarcı devrime bağlı Maduro iktidara geldi, kendisi devrime sadık olmasına rağmen onun döneminde hükümette bozulmalar gözlendi. Bu bakımdan İran ile Venezüella benzerlik gösterir; fakat Venezüella daha açık fikirli bir idareye sahiptir.   Tunus’taki protestolara gelirsek. Zeynel Abidin Bin Ali iktidardayken gerçekleştirilen ve bin Ali’yi iktidardan el çekmek zorunda bırakan protestolar meşru bir zeminde gerçekleşmişti. Bin Ali protestoları güç ile bastırmaya çalışsa da başaramadı. Burada şunu da belirtelim; Tunus ordusu Amerikan kontrolündeki bir ordudur. CIA ile işbirliği içindeler ve onlar tarafından kontrol ediliyorlar. Bin Ali’nin bunun oluşmasındaki rolü büyüktür. Tunus’ta hemen hemen her kesim, Bin Ali’nin iktidardan el çekmesini istedi. Sosyalistler de bu gruplardandı. Devrimden sonra sosyalist muhalif lider bir suikast neticesinde öldürüldü. Bu suikastin Suudiler tarafından organize edildiğini düşünüyorum. Dolayısıyla ABD ve Siyonistlerin dahli de… Tunus hükümeti teknokratik bir hükümet görüntüsü çiziyor. Bin Ali’nin devrilmesinden sonra hükümet bir şeyleri düzeltmek için çabaladı. Sorunlara çözümler aradı. Fakat bugün onlar da meşru protestoların hedefindeler. Elbette bu protestolar, yanlış kişilerin kullanımına açık bir vaziyette. Evet, belki daha iyi bir idarenin oluşmasına ön ayak olabilir; fakat daha da kötü şartların ortaya çıkmasına sebep olma potansiyeli de var. Neler yaşandığını ve neticesinin tam olarak ne olacağını bilmiyorum. Tunus halkı, Kuzey Afrika halkları arasında en eğitimli olanı... Haklarının ne olduğu hususunda cahil değiller. Bağımsızlığını elde etmeden evvel Mısır’dan dahî yüksek standartta eğitim seviyesine sahiplerdi. Birçok Müslüman ülkede olduğu gibi onların da gençleri Suriye ve Irak savaşlarına katıldı. Cihada katılmak için Suriye’ye giden Müslümanların yüzde doksanı samimî ve gerçek Müslümanlar. Gözlerini bile kırpmadan kendilerini kurban edebiliyorlar. Fakat bu samimi insanlar Siyonist ve emperyalistler tarafından kullanılıyor, İsrail tarafından kullanılıyor, yanlış tarafta savaşıyorlar. Şundan eminim ki protestolar meşru bir zeminde gerçekleşiyor. Hükümet halkın taleplerine cevap vermelidir. İsrail ve ABD ajanlarının dolaylı yoldan müdahalesine müsaade etmemelidir. Bin Ali’nin devrilmesinden önceki dönemi düşünün, İsrail Tunus orijinli birçok insanı kullandı. Özetle Tunus, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun en enteresan ülkelerinden birisi. En yüksek eğitim seviyesine sahip. Baskıcı rejimlere karşı kendisini feda edebilecek, şuurlu insanlara sahipler. Tunus ile Suudların geçmişte olan ilişkileri iyiydi, bu malûm. Bugün de pek bir sorunları yok; fakat şunu unutmayalım ki, Suudlar, Siyonist İsrail ve emperyalist ABD ile birlikte bölgeyi yangın yerine çeviriyor. Suudlar eliyle, samimî Müslümanlar yanlış cephelere çekilip savaştırılıyor. Hıristiyan Evanjelik mezhebinin desteklediği Siyonist İsrail devletinin menfaati üzerine kurgulanmış bir oyun oynanıyor. Esasında Evanjelikler ve Siyonistler, Hıristiyanların da düşmanıdır. Dolayısıyla bölgede yaşanan birçok hareketliliğin arkasında Siyonistlerin olduğu akla gelebilir; fakat Tunus’taki eylemlerde böyle olduğunu düşünmüyorum, halk ekonomik sıkıntılar, işsizlik, çalışma koşulları gibi şartların kötülüğünden dolayı haklarını arıyor diye düşünüyorum. Yine de dikkat etmemiz gereken dönemlerden geçiyoruz.   Allahü Ekber! 13.01.2018 Baran Dergisi 575. Sayı  

İsmail Uysal, Charles Bukowski ve Reza Zarrab

Bukowski Heinrich Karl Charles Bukowski, isminden de anlaşılacağı üzere Alman asıllı Amerikalı bir romancı, şair. 1920 senesinde Almanya’da doğan Bukowski, umûmiyetle işsiz olan bir babanın himâyesi altında fakirlikle dolu bir çocukluk geçirdi. Los Angeles Lisesi’ni bitirdikten sonra sanat, gazetecilik ve edebiyat derslerini gördüğü Los Angeles Şehir Üniversitesi’nde hepi topu bir sene kadar okudu. Küçüklüğünden beridir karalamaya başladığı her şeyi çeşitli dergilere yayınlanması için yolladığı hâlde bir tanesini bile yayımlamadılar. Ancak 24 yaşına geldiğinde yazdığı kısa hikâyelerden birisi yayımlandı. Bunun üstünden iki yıl sonra bir kısa hikâye daha. Bu görmezden gelmenin devam etmesi üzerine yazarlığı bıraktı ve ABD’yi dolaşmaya başladı; “ne iş olsa yaparım abi” diyerek on yıl boyunca gezindi durdu. Ucuz pansiyonlar, alkol bağımlılığı ve sefalet, sefalet, sefalet… Hügo, Les Misérables-Sefiller isimli eserinde o günlerin Fransa’sındaki manzarayı aktarırken okuyucunun durumu kavraması için enteresan bir şey söyler. Meâlen şöyle: fakir birkaç dilim ekmeğe sahip ve üzerinde derme çatma da olsa bir çatısı olana, misérable-sefil ise üstünde hiçbir çatı olmadığı hâlde bir dilim ekmeği dahî olmayana derler… Bukowski’nin durumu da böyleydi, yani üstünde kendine ait bir çatısı olmayan, birkaç dilim ekmek peşindeki (mizerabl)… 1950’li yılların başında ABD Posta İdaresi’nde posta kuryesi olarak iki yıl kadar çalıştı. Bir dergiden yazarlık teklifi alınca kendi ifadesiyle “postacı olarak delirmek ile yazar olarak aç kalmak arasında” bir tercih yapıp “yazar olarak aç kalmayı” seçti... 1955’te alkol komasına girerek tabiri caizse ölümden döndü ve ardından büyük bir hevesle tekrar yazmaya koyuldu. Romanlar, kısa hikâyeler ve illâ şiirler; ömrünün sonuna kadar meşhur huysuzluğu ile karaladı durdu ve 1994’te büyük ihtimâlle sunturlu bir küfür savurarak öldü… Bukowski’nin düz yazılarını hiç bilmiyorum, şiirlerinin çoğunu da; fakat bir köşeye not ettiğim 7-8 kadar şiirini pek beğenirim. Bu arada Bukowski’nin “şiirini” demeyelim de tercüme şiirini diyelim. Onun Van Gogh hakkında yazdığı Working Out isimli bir şiir vardır ki, hayatın alelâde gerçekliği ile sanatkârın büyüklüğü arasındaki ironiyi kolaylıkla ifade eder; bunu zor şekilde ifade eden bir sürü “şiir yazarı” tanıyoruz ama giriftliği herkesin gözü önünde duran hususları kolayca çözüveren şairler nadir soydan… Bir süre önce, hatırıma geldiğinde ara ara mırıldandığım bir mısraı üzerine düşündüm ve kastettiğini zannettiğim kadar içten kavramadığımı fark ettim. Esasen Eliot’un da dediği gibi: “bir şiirin zevkine varmak, içine çeşitli tatmin şekillerinin karıştığı çok karmaşık bir tecrübedir. Bu çeşitli tatmin şekillerinin ölçüsü ise okuyucudan okuyucuya değişmektedir.” Bukowski bir şiirinde şöyle diyor: “Tanrıyı Vaaz Edenlerin Tanrıya İhtiyacı Var”   İsmail Uysal İsmail Uysal 28 Şubat döneminde tutuklandığında 21 yaşında 3 çocuk babasıydı. Şimdi ise 44-45 yaşlarında ve torun sahibi… Tutuklandığından bu yana bir sürü hükümet, kararname ve meclis kararı gördü. Kemalistleri, Ergenekoncuları, Fetöcüleri; eski hükümetleri, yenilerini vesâire… Bugün kaldırılmış olan DGM’lerde yargılandı; yani mahkemenin kendisi yok ve hükümsüz ama hükmü bakî sayılmış… Onun için “Kemalistler” tutukladı, “Fetö’cü”ler cezâ verdi “İslâmcı”lar içeride yatırıyor denilebilir; alınmaca gücenmece yok! Şimdi burada uzun uzadıya çuvaldız iğne hikâyesi sıralamaya da gerek yok değil mi? Mes’ul olan mes’uliyeti neyse yapacak; bizim memleket tersine ehram, habire mes’uller şikâyet ediyor, vatandaşa sıra gelmiyor! Neyse! Yukarıda verdiğim rakamlar arasındaki hesaplamayı yapabilecek çapta olan ve İsmail Uysal’ın niçin hapishanede olduğunu bilmeyenlerin çoğu ister-istemez onun memleket çapında bir suç işlediğini falan düşünecektir. Ben, size bir başka hâdiseyi hatırlatayım da, herhangi bir gazetede yayımlanmış olan ve İsmail Uysal ile ilişkilendirmeyi hayâl bile etmeyeceğiniz hesaplamayı bununla karşılaştırıverin: “Norveç’te 77 kişiyi katleden Anders Breivik 21 yıl hapis cezasına çarptırıldı.”… Breivik’in aldığı bu cezâ Norveç’te en üst sınır; insana demezler mi “sen Norveç’i hangi standartlarda geçtin de hukuk alanında bindirme yarışması yapıyorsun?” Suâlin muhatabı yok ki cevab vereni olsun değil mi? Eh, tabiî, ona cezâ kesenler emekliliğinin tadını çıkartıyor, yerine gelenler de Nasreddin Hoca’nın bir kıssasındaki gibi “buna bylock değmiş ona bylock değmemiş” hesabı karpuz kabuklarını ayıklar gibi mağdur ayıklıyor… İsmail Uysal’ın ister bir Metalica şarkısı olarak, ister bir Hollywood filmi olarak da hatırlayabileceğiniz “Unforgiven-Affedilmeyen!”suçuna gelince, o da şu: İstanbul’da arkadaşlarıyla sokakta bir dergi satarken gözaltına alındı ve ardından tutuklanmak üzere doğruca DGM’ye... Anlayacağınız, bu hâdiseyi Anders Breivik’e anlatsak adamın kanı donar, nedamet getirmekten çekinmez! Ama o gelip giden hükümetler, ah o habire durmadan çıkan kararnameler hep İsmail Uysalı teğet geçti; keşke teğet geçseydi; onun varlığından bile habersizmiş gibi yapıldı. Ha! Bu kadar acımasız olmaya da gerek yok! Her sene 28 Şubat’a doğru – o da son üç-beş seneyi geçmez!- İsmail Uysal hakkında mırıldanılır gibi oldu; ama tabiri içinde, “gibi”… İsmail Uysal’a yapılan şey direkt ifadeyle bir kumpastı; hukuk, ayaklar altına alınıp en sert cezâlara çarptırıldı; bu mevzuda verilen cezâların asıl maksadı ise İsmail Uysal’ın kendisi değil savunduğu fikirler ve memleketinin bekâsını düşünmesiydi. Bu uğurda sesini çıkartanın ümüğünü sıkalım, hayatını karartalım cezasıydı ona verilen…   Reza Zerrab Reza Zerrab, İranlı bir iş adamı… Onu Bukowski ve Uysal gibi biraz daha teferruatlı anlatmaya gerek yok. Diğer ikisinin aksine herkes onu tanıyor ve ismi ifade edilince hatıra gelenler aşağı-yukarı herkeste aynı hususlar… Malum, Amerika’daki mahkeme Zerrab diye başlayıp Hakan Atilla diye devam etti ve geçen hafta bir kısmı ile neticelendi. Bu mahkeme hakkındaki tuhaf şey ise, memleketimizdeki iktidara karşı en sert muhalefeti gösterenler dahî Amerikan mahkemesinin kararının Türkiye’ye karşı kurulan bir kumpas ve hukuk skandalı olduğunu söylüyorlar. Hukuk, yeri geldiğinde birilerini kıstırmak için kullanılan bir fare kapanı gibi işletildi ABD’de; kimi yakalamak isterseniz onun geçeceği yola yerleştiriveriyorsunuz… Amerikan mahkemesinin verdiği cezaların asıl maksadı ne Halk Bankası, ne Hakan Atilla; Türkiye’ye kumpas kurmak ve ekonomik anlamda sıkıştırırken uluslararası meşruiyetini zedelemek… Cüneyt Özdemir ve Serdar Turgut bile böyle söylediğine göre, mevzuun tefsire hacet olmadan anlaşıldığını sayabiliriz…   Son Söz: Bugün, hep beraber Amerika’daki mahkemenin hukuksuzca davrandığı ve Türkiye’ye kumpas kurduğu hakkında fikir birliği etmiş ve avazımızın yettiği kadar bağırıyoruz, iyi de ediyoruz! Fakat! Bana kalırsa, bundan 21 yıl evvel hep beraber, yine bugünkü gibi memleketçe, hukuk ayaklar altına alınırken aynı reaksiyonu İsmail Uysal, arkadaşları ve savunduğu fikirler için gösterseydik eğer, Amerika’da böyle bir mahkeme kurulamazdı! Bu karşılaştırmamı abartılı ve “uç” bir misâl olarak bulanlar olacaktır; onlar da, okyanusun ötesindeki, dünyanın ta öbür “uc”undaki böyle bir mahkemeye karşı tepki gösterdiklerini unutmasınlar! Sakin kafayla bir karşılaştırma yaptığınızda, Bolu F Tipi’nin New York Adliyesinden daha “uç” olmadığı görülecektir! “Bunların hepsi tamam da, ya Bukowski?” diyenler de olacaktır. Ha! O mu? Eliot’un da söylediği gibi “bir şiirin zevkine varmak, içine çeşitli tatmin şekillerinin karıştığı çok karmaşık bir tecrübedir. Bu çeşitli tatmin şekillerinin ölçüsü ise okuyucudan okuyucuya değişmektedir.” Bukowski’nin ne kastettiğini hâlâ anlayabilmiş değilim; o sebepten bu günlerde o mısraları değiştirerek okumayı tercih ediyorum: “Hukuku Vaaz Edenlerin Hukuka İhtiyacı Var”… Kendi memleketimizdeki hukuksuzlukları giderip İsmail Uysalları bir kurtaralım da, siz o zaman görün Türkiye’nin kurduğu hakiki mahkemeler dolayısıyla Amerikalılar nasıl da vâveylâ koparacak! Baran Dergisi 574. Sayı

İnsan Hakları ve 28 Şubat

Seküler bir temelde olan ve hakikî mânâda kişi haklarını ele almayan “insan hakları” kavramı Batı tarafından sıkça kullanılıyor. Dünyayı yangın yerine çevirdiğine ve kendi dışındakileri sömürü aracı gördüğüne bakmadan Batı bu kavramı tekelinde bulundurmak istiyor. Hem de dışındakilere müdahale aracı olarak kullanıyor. “İnsan hakları” mevzuuna işin ekonomik boyutundan bakmakta yarar var. Çünkü ekonomi insan onurunu, temel hak ve özgürlükleri zedeleyen bir husustur. “İnsan hakları”nı sarsan gelir eşitsizliği ise Batı ve Amerikan emperyalizmi paralelinde artış göstermektedir. Küreselleşme ile gelir dağılımındaki uçurumun daha da arttığını istatistikler söylemektedir. Biri yerken öbürü bakıyor. Kardeşinin hukukuna riayet veya “insan hakları” bunun neresinde? Esasında Batı’yı sömürgeci yapan kapitalist sistemin kendisi olup (veya onların sömürgeci zihniyeti kapitalist sistemi doğurmuş) insana karşı en büyük haksızlık demektir. Batı’nın Sanayi Devrimi’nde kadın ve çocuklar dahil kendi insanlarını köle gibi çalıştırdığı malûm. Yüzü gözü kömür karası çalışan çoluk-çocuk fotoğrafları hafızalardadır. Daha sonra buna benzer fotoğraflar gelişmekte olan 3. Dünya ülkelerinde görüldü. Batı tipi kalkınma ile gelişmekte olan ülkeler sömürü çarkının aleti oldu ve gelir eşitsizliği ile birlikte toplum sınıflara ayrıştı, güvensizlik duygusu yaygınlaştı. Çoğunluğu teşkil eden kesimin yoksulluk tehdidi altında ömür boyu boğaz tokluğuna kölelik etmesi sağlandı. İnsanî hasletlerini unutan, tamamen çıkarı peşinde dolaşan, önüne atılan kemiğe razı olan bir insan tipi ortaya çıkarıldı ve ondan sonra bütün bunlar mesele edilmeyerek kuru bir “insan hakları” söylemi ileri sürüldü veya propaganda aracı yapıldı. İnsanın keyfiyeti önemsenmeden fizikî varlığı esas alındı. Bu da seküler ve materyalist bir bakış açısı demektir. İnsanı insan yapan onun rakibidir, görevidir, keyfiyetidir. Onu kemmiyet veya nesne gibi algılayıp sadece haklarından bahsetmek eksik ve yanlış bir yaklaşımdır. İnsan olma görevi ile yani şahsiyeti ve ahlâkı ile insan kıymetlenir ve çevresine de ışık saçar. İnsana değer vermek de ancak bunu temin etmek, buna yol açmakla olur. Eğer bireyde hakikî insan olmanın idrak, irfan ve hassasiyeti olmazsa, lokmasını aç biri ile niye paylaşsın? Fiziken insan (birey) olarak doğulur, ama gayretle (değerlerle) “insan” olunur. Bunun hakikati, usûl ve yordamı İslâm’da. Bunda tasavvufta nefs tezkiyesi deniyor ve her müminin görevidir. Kur’an’ın ve hadislerin insana hitabı onun keyfiyetiyle yakınlık kuran bir sıcaklıktadır. Ona şahdamarından daha yakın olup kalbine hitap eder. İnsanî hasletlerini uyarır. Öyle ki münkir bir göz bile bunu görür ve anlar ama kalbi kapalı ise yapacak bir şey yoktur. Buna rağmen karşı olurken bile İslâm’ın adaletine hayranlığını ve özlemini içinde taşır. Tarihte gayri müslimlerin İslâm’ın adaletine sığınma tarzında bunun örnekleri çoktur. Günümüzde ne kadar karartma ve karşı propaganda yapılırsa yapılsın, beklenen ve gözlenen İslâm’dır, İslâm’ın hakikî kadrolarıdır. Batı’nın hümanizm-insancılık mezhebi, insanın ilahî olanla (kaynağı ile) irtibatını keserken eski Yunan ve Latin kültürünü ve buna bağlı olan insanı putlaştırır, ateizme kapıyı aralar. Kapitalist sistemle de uzlaşarak içinde erir. Bizdeki hümanistler ise Yunan mitolojisine varıncaya kadar Batı eserlerini tercüme ile özü İslâm’a dayanan Türk kültürüne karşı yıkıcı rol oynarlar. Bir yandan da Kemalist ceberut rejimin içinde yer alırlar. İnsanın değerinin düştüğü hatta belhüm adal (hayvandan aşağı) seviyesine indiği bir devirde, insan da yoktur, hakları vs. de yoktur. Kemalist rejim demişken, bu rejimin artıklarının yargılandığı 28 Şubat davasından bahsedelim. Ciddi mânâda yargılama yapılmadığını ve bu postmodern darbenin köklerine gidilmediğini belirtelim. Meşhur, brifingçi medyaya hiç dokunulmadı. Şunu da soralım: 28 Şubat darbesinden yararlanan, ordudan atılan mukaddesatçı subayların yerine; kendi adamlarıyla dolduran, İmam-Hatipler kapatılsın diyen, İmam-Hatiplerin kapatılmasıyla ise eğitim sahasını işgal eden, Çevik Bir’e övgüler yağdıran, Refah-Yol Hükümeti gitsin diye açıkça darbecileri destekleyen Fetullah Gülen neden darbe iddianamesinde yok? 28 Şubat darbecilerinin Fetullahçıların arkasına sığınıp kendilerini aklamaya çalışmaları, aynı şekilde ulusalcıların da FETÖ’yü örnek gösterip Kemalizm’e yol açmak istemeleri suyu tersine akıtma çabalarıdır ve nafiledir. Bir parantez açarak Fetullah’ı örnek gösterip tarikatlere veya tasavvufa saldıran ve “İslâmcı” geçinen mezhepsizlerin de aynı taktiğe başvurduğunu ilave edelim. Hayatımıza bütünüyle müdahale eden bu zalim süreçte, âdeta bir nesil tırpanlandı. İmam-Hatiplerin önüne bile ağır silahlı polisler dizildi, köftecisine kadar fişlendi, eğitim-öğretim hakkı bir kesimin elinden alındı, İslâm’ın öncü gücü olarak görülen İBDA Lideri ve bağlıları ağır işkencelere ve idamlara varan cezalara maruz kaldı. Genç yaştaki çocuklar dahi insan hakları ihlaline uğradı. Ama bu süreçte de dik duran İBDA Hareketi’nin başta Metris olmak üzere isyanları ise 28 Şubatçıların kimyasını bozdu, süreci tersine çeviren âmil oldu. Necip Fazıl’ın dik duruşunun yürüyen hâli oldu. 28 Şubat hesaplaşması her bakımdan olmalıdır. Darbecileri yaşatırsak kaybeden biz oluruz. Cezaevinde hâlen 28 Şubat mağdurlarının bulunduğunu ve bir kısım gönüldaşlarımızın yirmi üç senedir içeride olduğunu belirtelim. Bu mevzuda şunu hatırlatalım. Hükümetin çalışmaları var ama ağırdan gidiyor. Tıpkı 28 Şubat ile külliyen hesaplaşmak gibi meseleyi duyan, hisseden, dert edinen az. Ancak hassasiyetini yitirmeyenler çabalarını sürdürüyor. Dile kolay çeyrek asırdır içerdeler, yıllar da birbirinin peşi sıra akıyor. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevinden çıkınca gazetecilerin sorduğu soruya bir cevabı var, mealen vereyim: Elli kiloluk yükü bir anlık belki taşıyabilirsiniz. Ama düşünün bu yükü bir insanın yıllarca taşıması. Cezaevinde yatmayı böyle değerlendirebilirsiniz. 28 Şubat darbe davasının ilk tanıklarından ve TBMM darbe araştırma komisyonunun ilk dinlediği gazetecilerden biri olan Aslan Değirmenci, 7 Ocak 2018 tarihli Star Gazetesi Açık Görüş ekinde 28 Şubatçılarla FETÖ’cülerin nasıl paslaşarak ve el ele yürüdüğünü ve 15 Temmuz’a gelindiğini özetlediği yazısında iddianameyi hazırlayan FETÖ’cü savcı Mustafa Bilgili’nin bu süreci ortaya çıkarmadığını ve FETÖ’nün Çevik Bir’e gönderdiği mektubu vesair desteğini de yok saydığını ifade ediyor. Açık ilişkiler olmasına rağmen delil dosyasında yer almadığını vurguluyor... 28 Şubat davalarının tamamına katılan ve FETÖ davalarının da müdahil avukatı olan Emrullah Beytar ise şunları söylüyor: “15 Temmuz’un temelleri 28 Şubat darbe sürecinde atıldı. Ordudaki dindar subayları Batı çalışma grubunun enforme ettiği YAŞ toplantılarıyla ihraç ettiler. Toplum mühendisliği gibi yakıcı ve yıkıcı eylemler ile toplumun iradesine ipotek konulmaya çalışıldı. Bu süreçte paramiliter güç olarak medya, yargı, YÖK, bazı sivil toplum örgütleri, sendikalar ve bazı sermaye çevreleri aktif görev almışlardır. Bu anlamda 15 Temmuz’u doğru anlamanın yolu 28 Şubat postmodern darbesini doğru analiz etmekten geçer. Stratejiyi çözümlemeden, ittifakı anlamadan, doğruyu anlatamaz, gerçeği toplumun görmesine katkı sağlayamayız.” Görülen o ki 28 Şubat darbesiyle adam gibi hesaplaşılamadığı için 15 Temmuz’a maruz kaldık. Ancak olağanüstü bir direnişle bu belayı def ettik. Demek ki, düşmanı yere düşürmek yetmiyor, tekrar ayağa kalkamayacak şekilde defterini dürmek gerekiyor.  Baran Dergisi 574. Sayı

Baran Dergisi 12. Yılında

Ocak 2007’de yayın hayatına atılan haftalık siyasi dergi Baran, 12. yılına girmiş bulunuyor. Dergimiz, o tarihten bu yana istikrarlı biçimde Türkiye, bölge ve dünya hadiselerini Büyükdoğu-İbda dünya görüşü etrafında mânâlandırma ve buna göre tavır koyma noktasında has ve hususi bir anlayışın ifadecisi olma çabasında... Baran’ın ilk sayısı, ABD’nin Irak işgalini takip eden ilk yıllarda Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in vahşice katline ve milyonlarca insanımızın Batı soykırımına uğrayışına tavır koyarak ülke gündemine girmişti. Aslında derginin çıkış tarihi öne alınmıştı. Bunun sebebi ise, Müslüman bir ülkenin liderinin kasıtlı biçimde Kurban Bayramı’nda, işgalci ABD ve işbirlikçileri tarafından asılarak şehid edilmesiydi! Bu vahşetin ertesi günü İran konsolosluğu önünde bir grup İbda bağlısının tutuklanmasıyla sonuçlanan protesto düzenlenmiş ve haberi ilk sayımızın kapağında kamuoyuyla paylaşmıştık. Dönemin vahşet dolu zihniyetine daimî tepkilerimizi koymak amacıyla haftalık yayın kararı almıştık. Kumandan Mirzabeyoğlu’nun hapishane hücresinde telegram işkencesi altında sükût suikastlerine maruz kaldığı bir dönemden bahsediyoruz. Dergimiz, o tarihten bugüne, iç ve dış gelişmelerde “gerekeni gerektiği yerde yapma” ilke ve şuurunu ihtar edici mevkiini korurken, milli, yerli, tam bağımsız tavır koyma hassasiyetini sürdürüyor.   Salih Mirzabeyoğlu Baran’la 6 eser verdi Baran, Büyük Doğu-İBDA dünya görüşüne bağlı, çizgisini ona göre belirleyen bir yayın organıdır. Ve fikir ve aksiyon adamı Salih Mirzabeyoğlu’nun haftalık yazılarına yer veren tek yayın kuruluşudur. İlk olarak, “Sinyal Muhabbetleri” başlığı altında “Telegram-Zihin Kontrolü” işkencecileriyle yaşadığı kavgayı kaleme alan Mirzabeyoğlu, 57. Sayıyla birlikte (7 Şubat 2008) iki ciltlik “İnsan” adlı eserini tamamladı. Ardından “Esatir ve Mitoloji” adlı eseri yayımlandı: 123. Sayı. (21 Mayıs 2009). 20 Mayıs 2010’da başladığı ve ilk üç cildi çıkan “Ölüm Odası-B 7” adlı eseri ise 175. sayıdan bu yana yayımlanmaya devam ediyor. Ölüm Odası’nın dördüncü cildi ise yakında kitab halinde basılacak. Tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu dergilerinde yayımlanan yazılarının daha sonra çeşitli eser ve başlıklar altında toplanışı gibi, Salih Mirzabeyoğlu’nun da dergimizin sayfalarında eserlerini paylaşmasından duyduğumuz şeref ve itibar bize yeter. Yayınlarımıza dünya ölçeğinde bir başka mânâ katan isim de, gönüldaş Carlos ve onun ileride eserleşmeye hazır, haftalık yazı ve değerlendirmeleridir.   28 Şubat Sürecinde ve 15 Temmuz’da Baran Baran, fikir mihrakı İBDA’ya nispetle hadiseleri fikirleştirmek ve fikri hadiseleştirmek misyonuna layık olmaya çalışan, kendi cemiyetinin inşâı için çabalayan, elindeki aracı ona hizmetçi kılan bir yayın organıdır. Bir cemiyet modeline sahip dünya görüşü olmasından dolayı, bilinen türde basın-yayın faaliyetlerinden ve sivil toplum kuruluşlarından farklılık arz eder. Bu his ve düşünceden hareketle, Baran’ın Türkiye’de birçok hadiseye eylemci yönüyle dâhil olup, davaya gerçek ve soylu istikamet kazandırmada gereken ikaz ve ihtar mevziini tuttuğunu hatırlatalım. “Salih Mirzabeyoğlu’na Özgürlük” kampanyasını başlatan, organizasyonunu yürüten Baran’dır. “28 Şubat süreci”nin zulümlerine bir türlü son verilemediğine işaret halinde gönüldaşlarımız 20 yılı aşan hapis hayatını cezaevlerinde sürdürürken kampanyaları ateşledi. En son gazeteci Yakup Köse’nin başlatmış olduğu “Bu Son 28 Şubat Olsun” kampanyasında ise o an desteğe geçti! 15 Temmuz 2016 işgal ve darbe girişiminde sokak ve meydanlara atılan Baran cephesi, farklı İBDA cephelerinde görülen irade ve hamleyi o gün de göstermiştir. Baran yazarı Halil Kantarcı, Şehidler Köprüsü’nde, mekân plânında can vermesini bilirken, zamanının İBDA gençliğine dava adamı örnekliğini göstermiştir.   Baran ve Kitle Baran’ın geleneksel hale gelen okur buluşmalarındaki amaç da, irtibat, haberleşme ve dayanışmayı sürdürmek, onların tüm yönleriyle temasını temin etmektir. İdealindeki cemiyet yolunda sırtlandığı yükle, davayı önce öz nefsinde şuurlandırmayı faaliyetlerinin başı saymıştır. Zira, kendi adacık ve köşeciklerine kapanarak, sanal/dijital ortamlarda yetinip sanal tatminler bularak, körlerin ve sağırların birbirlerini ağırlamakla İslâm inkılabının gerçekleşmeyeceğinin farkında.   Yayın Organı, Fikir ve Aksiyon Hadiselere mânâ ve yorum kazandırma çabasında “fikrin gayesi” gerçekleştiği ölçüde ideale yaklaşılacak, fikrin muharrik mânâ ve unsurları tecelli ettiği, hadiseleştirildiği ölçüde “oluş” yolu ve usulü anlaşılabilecektir. Büyük Doğu-İbda, “yüzyılın diyalektiği”ni kendinde toplayan fikir kuvvetini fiil ve enerjiye, sosyal ve siyasi hadiseler zemininde beliren dinamikleri de, onun gerçekleşme muradına bağlayan tesir merkezi olarak ifade edilebilir. Baran’ın gazetecilik diliyle “fikri takip” davasından anladığı da bu; İBDA diyalektiğinde kıymet ifade eden gelişme ve hadiseleri “oluş merkezi”ne bağlama, kastedilen muradı öz diliyle ifadeye kavuşturma çetinliğidir. Hadiseleri koklama ve ihtimaller âlemini kurcalama? Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergilerinde hadiselere vurduğu “Büyük Doğu mührü”nün açılımı İdeolocya Örgüsü bu ülkede hâlâ gündem oluyorsa, fikir yürüyor, hayata geçirilmeyi murad ediyor demektir. Devre devre Büyük Doğu, devre devre Gölge ve Akıncı Güç, devre devre farklı isimlerle çıkan diğer dergileriyle Baran’a kadar varan ve “yürüyen fikir”in çizgisi. Kopmadan, eksilmeden, apışmadan, yılmadan, durmadan arayan, insan ruhundaki aramanın borcunu iman ve fikir birlikteliğiyle izah çabasında bir serüven ve mücadele tarihi. Zamanla seziliyor ve anlaşılıyor ki; “Zamanın ruhu”, İBDA diyalektiğinde ifadelendirilen maksad ve plânın tecelli dairesinde... Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun 500. Sayımız vesilesiyle dergimize ilettiği tebrik mesajını paylaşarak 12. yılımızı idrak ederken, bu anlayışla yeni zamanların taşıyıcı kadrosunun oluş çabasından geri kalmayalım; “Miras hakkını her coğrafyada arama hakkı mahfuz, Osmanlı’dan kalan Anadolu’da “Yeni Nizam-Yeni İnsan” idealini şerefle taşıyan BARAN Dergisi ile gurur duyuyorum. Emeği geçen herkesi, şehid ve gazilerimizin aydınlığında kutluyorum. Allah heyecanlarını hep taze tutsun!..” Baran, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun yazılarını yayımlamakla kalmadığı gibi “miras yedi” gibi de davranmadı; nitekim çıkış sebebi ortadadır. Öz yazar kadrosuyla yeni bir şey yapmak ve yeniyi hazırlamayı murad etti. Telkinle alınanı kuru kuru ikrardan kaçındı. Tahkik üzere hareket edip fikri takipte bulundu. Kendisiyle temasları olan ve irtibatını koruyan yeni ve genç yazarlarla güç buldu. Samimi olan içeriden ve dışarıdan kesimlerle bütün dayanışmasını sürdürdü. Dedikodu ve hasetliklere alet olmadı. Davanın gerektirdiği dik duruşa layık olmaya çalıştı. Zaman zaman düştüğü yorum hatalarını ise düzeltmesini bildi. “Ben yaptım oldu” tavrına hiçbir zaman izin vermedi. Eleştirel ve dayanışmalı fikir oluşumunu prensip edinerek kendisini güncellemesini bildi. Baran, AK Parti hükümetlerinde davaya harç teşkil eden politikaları desteklemesini bilirken, Batı’yla ilişkilerde Batıcı ve millici tavırda keskin fark ve nüansları gözetmeye dikkat etmiş; ona göre tavır ve söylemini belirlemiştir. Davamız ne şu ne bu, İslâm davasıdır. Derdimiz onun bunun menfaati değil, İslâm davasının ve onun 15. İslâm asrındaki tezahürü BD-İBDA’nın menfaatidir. Allah iddiamıza layık olmayı nasib etsin. Baran Dergisi 574. Sayı

Faiz ve Siyaset

Her ne kadar diğer içtimaî sahaları da alakadar ediyor olsa dahi, aslen iktisadın hasrı içine giren faiz meselesi, siyaset-iktisad münasebetini göstermesi açısından son derece iyi bir örnek... Faizin yasaklanması veya serbest bırakılması, bu münasebetin sadece bir veçhesini teşkil ediyor. Mesela faizin son derece normal karşılandığı, “tabiî” bir alışkanlık ve “kâr hesaplama yöntemi” haline getirildiği bir cemiyette, ülkenin iktisad siyasetini belirleyenlerin işleri, yasak olan ülkelerinkine nazaran çok daha çetrefillidir: Devletin mevzuat değişiklikleri ve idarî kararlar kanalıyla daima içtimaî denge ve adalet açısından faiz oranlarını ve faiz-yatırım-istihdam ilişkilerini düzenleme zorunlulukları, ülke idarecilerini sıkı bir takibe ve her dem uyanık olmaya zorlamaktadır. Bunlardan başka, faiz ile mahiyeti itibariyle ona benzeyen rantiye arasındaki ilişki de sürekli dikkat edilmesi gereken konulardan birisi olmaktadır. Her ülkede idarecilerin, yatırımlar yapılarak ülkenin gelişmesi, istihdamın artması, bu arada çalışanların alacağı ücretlerle servetin olabildiğince adil dağılımının sağlanması, zengin-fakir arasında bir uçurum doğmaması vs. şeklinde sıralayabileceğimiz ve hemen her ülke idarecisi için geçerli olan istekleri mevcuttur ya da en azından teoride öyle olmalıdır. Bu isteklerin gerçekleşmesi için faiz manivelasının gerekli olduğunu düşünenlerin mevcudiyeti bir hakikat; ancak onlar bile faizin sürekli devlet kontrolü altında bulunması lazım geldiğini, devletin nisbeten “yumuşak” yöntemlerle bu manivelayı ülkenin hayrı için kullanabileceğini iddia ederler. Faizle alakalı meseleleri birkaç sayı boyunca ele aldık ve yeri geldiğince de işlemeyi sürdüreceğiz. Lakin burada hadiseye daha çok faiz yasağının siyaseten nasıl mümkün olacağı noktasından bakacağız. Ancak yine de bir hususu belirtmekte fayda mülahaza ediyoruz: İktisad, bir zemine dayanmak zorundadır ve o zemin ahlâktır. Bir memleket ahalisinin iç ve ona istinaden dış dünyasına hükmeden ahlâkî faziletlerin –onlar her neyse- yerini artık kanunî müeyyideler almışsa, yani artık kişilerin hayatını ve birbirleriyle münasebetlerini iyilik, dürüstlük gibi mefhumlar ve bunlara mutabık davranış kalıpları değil safi menfaat (dünyevî ceza ve mükâfatlar) belirliyorsa, o memlekette faizli bir iktisadî düzen kaçınılmazdır. (Burada özellikle fazilet dedik, zira kişinin şuurlu yapıp ettiği her şey, bunlar iç âleminde bile olsa, ahlâkın kapsamı içine girer) Zaten faize dayalı bir finans sistemini savunanların en önemli argümanlarının başında bu husus gelmektedir. Bu kesimin tezlerine, bizim yorumlarımız ışığında, biraz daha yakından bakalım: Faiz, yukarıda tasvir ettiğimiz bir cemiyette siyasî irade tarafından kanunla yasaklansa bile, bu yasağın ahlâkî bir karşılığı olmadığından ve insanların şu veya bu sebepten kaynaklanan borçlanma ihtiyaçları ortadan kaldırılamayacağından, el altından devam ettirilmektedir. Faiz karşılığı borç vereni koruyan bir düzenleme bulunmadığı için risk payı da içine işine katılmakta ve faiz oranları fahiş seviyelere çıkmaktadır. Yine bu tür faiz mukabili verilen borçların tahsili için devlet memurlarının da ortak edildiği “çeteler” teşkil olunmakta, sosyal ve ticarî hayat gitgide kangrenleşmektedir. Hülasa herhangi bir ahlâkî ve iktisadî dayanağı olmadan uygulanacak faiz yasağı, daha büyük problemleri beraberinde getirecektir. Bir devletin, üzerine kurulu olduğu halkın ahlâkî değerleriyle uyuşmayan kanun vaz etmesi, her zaman akametle neticelenmesi mukadder bir teşebbüstür ve halkın sosyal dokusunu ifsad tehlikesini içinde barındırır. Tasvir ettiğimiz “faizi ahlâken hak gören” ortam için –elbette bu tasvir bize ait- Batılı liberal (veya materyalist de denebilir, zira her ikisi de aynı kapıya çıkar) ekonomistler, faizi serbest bırakmak gerektiğini söylerler. Bu sayede faiz oranlarının makul seviyelere çekileceğini ve ihtiyaç duyanların daha müsait şartlarda borçlanmasına imkân tanınacağını iddia ederler ki, iddiaları tutarsız değildir. Bu noktada hemen aklımıza Mevlüt Koç’un “yanlışlar, kendi yanlışlarını doğurur” sözü gelmektedir. Meseleye biraz daha faiz tarafından bakmayı sürdürelim. Doğrudur; girişeceği bir yatırım için sermaye edinmek veya herhangi bir ihtiyacını gidermek isteyenler oldukça, borçlanma talebi mevcudiyetini koruyacaktır. Doğrudur; insanların kazanma ve herhangi bir şeye sahib olma arzuları, kaynağı çok derinlerde yatan bir hissin gereğidir ve fıtratları icabıdır. O yüzden bu hissin kınanması doğru olmadığı gibi engellenmesi de mümkün değildir. Doğrudur; ülke sermayesini oluşturacak unsurların atıl bir vaziyette, dağınık bırakılması ve sermaye hareketliliğinin sağlanmaması ammenin genel menfaatlerine aykırıdır. En son tahlilde ülke servetini, bir halkın her bir ferdinin bilgi ve azmi, sermayeyi de bu servetin küçük ya da büyük birimler halinde bir maksada matuf işlev kazanması şeklinde anlarsak, bu servet ve sermayeyi harekete geçirecek ahlâkî ve iktisadî mekanizmalara ihtiyaç olduğu aşikârdır. Ve yine doğrudur; ülke içi sermaye seyyaliyetini sağlamak ve parayı (ya da sermayenin diğer maddî görünüşlerini) ataletten kurtarıp yatırıma teşvik etmek için görünüşte en kolay yol, bunu mubah gören bir cemiyet için, faizdir. Ve en nihayet yine doğrudur; ülkenin kamuya ait ihtiyaçlarını gidermek adına, modern bir buluş olan (lakin uygulandığı haliyle ne kadar faydalı olduğu tartışılabilecek) “genel bütçe” yapan devletlerin gelir-gider dengesizliklerinden ötürü borçlanma ihtiyacı hiç bitmez ve elinde borç verme imkânı bulunanlardan bunu almanın faizden başka nisbeten adil bir yolu yoktur. Ama şunlar da doğrudur: Faiz sermayenin muhtaç olduğu seyyaliyeti temin ederken maliyetleri de artırır. Maliyetlerin artışı hem üreticinin rekabet gücünü azaltır hem de tüketicinin faizle borç veren kesime istemeden ve almamak üzere borç vermesi anlamına gelir. Faiz alanlar lehine bitmek bilmeyen bir büyümeye yol açar. Ülkeye yaygın vaziyetteki nisbeten adil dağılmış sermayenin belli ellerde toplanması sonucunu doğurur. Bu ise her daim ülke idarecilerinin başını ağrıtacak bir mesele halini alır, elbette o arada faizle semirmiş olanlar idareyi görünmeyen ellerle kumanda etmeye başlamamışlarsa… Bu büyümenin mantıklı neticesi, faizle borç veren aracı kurumların teşekkülüdür; biz bunlara “banka” diyoruz. Faizle devlete borç veren kesimler, ki bunlar artık çok büyük bir “para” gücünü elinde bulunduran bir azınlıktır, bankalaştıkça sermaye kaynağı olarak yine halkı görürler ve halkın elindekini almak için önerdikleri faizden daha fazlasıyla borç verme durumunda kalırlar. Artık tamamen zahmetsiz ve risksiz para kazanma yöntemi diyebileceğimiz bu yolla, az önce bahsettiğimiz maliyetler artmayı sürdürür. Böylece faiz hadleri artmaya devam ederken, sermaye verimliliği ve yatırım arzusu düşer. Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan’ın bu kesime hitab ederken kullandığı “Siz kim oluyorsunuz? Bu halkın parasını yine bu halka faizle borç vererek zenginleşen bir avuç azınlıksınız” şeklindeki tanımlaması, son derece doğrudur. Kısacası faiz oranları ile yatırım ve istihdam arasında ters bir orantı vardır. Faizlerin, normal ticarî kârların altında, en azından % 20 altında olması gerektiğini savunurken Smith, bu düşünceyi dillendirmektedir. Diğer taraftan, faiz hadleri düştükçe, faizden başka sermaye toplama havuzu kurulmasına sistem ister istemez izin vermediği için, yaygın sermayenin odaklanma temposu yavaşlar, iş göremez hale gelir. Faizin olduğu yerde başka bir “çalışır” sermaye toplama havuzunun olamayacağına dair meseleyi, faizle rantiyenin benzerliğini inceleyeceğimiz bir yazıda ele alacağız. Faizle semiren kesimleri denetlemek maksadıyla ve iyi niyetle kurulmuş devlet bankaları, hükümetler kanunî yollarla faizle borç veren özel kurumları kontrol altında tuttuğu sürece iş görürler. Ancak ipin ucu siyaseten kaçırılır ve ahlâkî zemin de ona uygun hale gelirse, faizli sistemde belli bir noktadan sonra bu devlet bankaları belirleyici değil, belirlenen olur; metbu değil, tabi olurlar. (Devlet bankaları konusu istikbalin İslâm idaresinde çok mühim bir mevkii işgal edeceklerdir. Bu konuyu bilahare ele alacağız.) Nihayet öyle bir vaziyet hâsıl olur ki devlet piyasadaki nakit sıkışıklığını gidermek için para basmak zorunda kalır. Bunun, ürünleri yurt içi ve yurt dışı piyasalarda taleb edilmeyen, yani rekabetçi olmayan bir ülke söz konusu olduğunda enflasyon ve faiz sarmalıyla son bulacağı kesindir. Ve nihayet, tek başına bir başlık altında incelenmesi gereken, faizin, tıpkı bir güve gibi, son raddede cemiyetin sosyal dokusunu kemiren bir mahiyet arz etmesi meselesi… İnsanların birbirinden değil bankalardan borç aldığı, kimsenin kimseye yardımcı olmadığı, bireyselliğin, egoizmin ve menfaatçiliğin bir hayat tarzı haline geldiği bir topluluğun (ya da toplu olamama halinin) müsebbiblerinden birinin faiz olduğuna kuşku yok… Bugün sadece Batı insanının değil, biz dahil neredeyse tüm insanlığın istikbalini esir etmiş, ipotek altına almış “borç ekonomisinde”, bu çarkı kıracak hiçbir oluşumun teşekkülüne izin vermek isterler mi? Hadise aslında gösterilmek istendiğinden çok, çok daha derin… İşte ahlâk-siyaset-iktisad şeklinde geçen sayı izah ettiğimiz üçlü saç ayağının niçin bu kadar önemli olduğunu, bir ahlâka müstenid, diri bir siyasî iradenin, yukarıda sıraladığımız olay dizisini nasıl tersine çevirebileceğini, yazılarımızda parça parça işlediğimizden okurlarımızın öngörebileceklerini tahmin ediyoruz. Ancak bahis biraz uzun olduğundan, yarım kesmemek adına bir sonraki yazımızda ele almak daha uygun olacaktır. Baran Dergisi 574. Sayı

Sokrates ve Horoz Borcu -II-

Sokrates’in kendine özgü bir din inancı vardı: Tek bir Tanrı’ya inanıyor; ölümün onu bütünüyle yok edemeyeceğine güveniyor; sonsuza dek sürecek bir ahlâk yasasının bu denli belirsiz bir teoloji üzerine kurulamayacağını iddia ediyor, dile getiriyordu. Sokrates’e göre devlet yönetimi öyle bir iştir ki, insan aklı hiçbir zaman tam olarak buna yetmezdi; bundan dolayıdır ki devlet yönetimi en ince zekâların engel tanımayan düşüncesini gerektirirdi… Bu düşüncesinden dolayıdır ki Demokratların önderi Anitos ve Meletos, Sokrates’in ölmesi gerektiğini, böylesinin daha iyi olacağını düşünmüşlerdir. Hâlbuki Sokrates olmasaydı, bu yorgun ve melun demokratların isimleri 2500 yıl sonrasına asla ve kat’a taşınamazdı. “Felsefenin verdiği ilk kurban, savunmasında özgür düşüncenin haklarını ve zorunluluğunu açıklıyor, devlete karşı değerine sahip çıkıyor, her zaman hor görmüş olduğu kalabalıktan acıma dilenmeye yanaşmıyordu. “Sokrat’ın baldıran zehri içerek ölmesine karar verildi. Dostları hapishaneye gelip onu kolayca kaçıracaklarını söylediler; Sokrat ile özgürlüğü arasına giren herkese para yedirmişlerdi. Ama o bunu kabul etmedi. Yaşı yetmişti ve artık ölmesi gerektiğini düşünmüştü belki de. Daha sonraya kalsaydı ölümü hiçbir işe yaramayabilirdi. Ağlayıp sızlayan dostlarına “kaygılanmayın” dedi ve ekledi: “Gömdüğünüz sadece bedenimdir.” (1) Eflatun bu sahneyi “Phaidon” adlı eserinde şöyle dile getiriyor: “Sözünü bitirince Sokrat ayağa kalktı. Yıkanmak üzere başka bir odaya geçti. Kriton bize kalmamızı söyleyerek arkasından gitti. Aramızda konuşulanları, konu dışına çıkmaksızın tekrar tekrar gözden geçirdik. Aynı zamanda, içine düştüğümüz felaketin büyüklüğü üzerinde konuşarak onu bekledik. Gerçekten de babasız kaldığımızı hissediyorduk, bundan böyle yetimler gibi yaşayacaktık! Yıkandıktan sonra, yanına çocukları getirildi. Onun henüz ikisi küçük, biri büyük üç çocuğu vardı. Yakınlarından kadınlar da geldiler, Kriton yanında, kendilerine öğütler vererek onlarla konuştu. Sonra kadın ve çocuklara çekilip gitmelerini söyledi. Sokrat içeride çok kalmıştı. Yıkanıp gelince, oturdu. Bundan sonra konuşma pek kısa sürdü, çünkü Onbirler’in uşağı önüne dikilmişti. “Sokrat” dedi, uşak: “Başkalarına ettiğim sitemi, doğrusu sana edemem. “Hâkimlerin buyruğu olan bu zehri, içeceksiniz”, dediğim zaman, bana kızıp güceniyorlar, beni lanetliyorlar. Başka başka fırsatlarda olduğu gibi onların aksine olarak, senin yiğit ve yumuşak huylu ve şimdiye kadar buraya gelenlerin en iyisi olduğunu, buraya geleli beri anlamakta gecikmedim. Şimdi bile buna kızıp gücenmediğimden eminim. Sen onları, buna sebep olanları pekiyi tanırsın; onlara kızıyorsun; haydi Allaha ısmarladık, alın yazın neyse o olur; elinden geldiği kadar dayanıklı ol!” (Döner dönmez gözlerinden acı yaşlar döküldü). O zaman Sokrat ona bakarak: “Sana da Allaha ısmarladık, dediğini yapacağım” dedi. Sonra bizlere dönerek ilave etti: “Ne ince duygu var şu adamda! Burada bulunduğum sürece beni görmeye, benimle ara sıra konuşmaya geldi. İnsanların en iyisiydi o; şimdi de ne kadar temiz ve açık yürekli, benim için ağlıyor! Haydi bakalım, Kriton sözünü dinleyelim. Ezilmişse, zehri getirin, değilse ezin!” “Kriton ona karşılık verdi “Fakat aldanmıyorsam, Sokrat: güneş henüz dağların tepesinde; daha batmadı. Başkalarının da buyruktan pek çok sonra, iyice yiyip içtikten, hatta bazılarının sevdikleriyle baş başa kaldıktan, seviştikten sonra zehri içtiklerini biliyorum. Acele etme daha vakit var!” “Sokrat: “Pek tabii, Kriton” dedi. “Sözünü ettiğin adamların, senin bu dediğini yapmaları, bunu bir kazanç saymalarındandır. Bana gelince böyle bir şey yapmamam pek yerindedir. Çünkü zehri biraz geç içmekle, sanırım kazanacağım bir şey yok; böylece hayata bağlanmakla, artık bir şey kalmadığı halde onu korumak ve esirgemekle, kendi kendime gülünç olurum. Artık konuştuğumuz yeter, haydi sözümü dinle, dediğimi yap.” “Bu sözler üzerine Kriton yanında duran kölesine işaret etti. Köle dışarı çıktı ve biraz kaldıktan sonra zehri verecek olanla birlikte içeri girdi. Zehri bir kap içinde ezilmiş olarak getiriyordu. Sokrat adamı görünce “Ee, dostum,” dedi. “Sen bu işleri iyi bilirsin, söyle bakalım, ne yapmam gerek?” Zehri veren: “Çok bir şey değil, yalnız içtikten sonra bacaklarına bir ağırlık duyuncaya kadar gez, sonra da uzan yat, böylelikle etkisini gösterir,” dedi ve hemen kabı uzattı. Sokrat, eşsiz bir sükûnetle, titremeksizin, bet beniz atmaksızın aldı. Ekhekrates, o bildiğim boğa bakışıyla adama bakarak: “Ne dersin,” dedi, “Bu içkinin birazını, bir tanrının üzerine dökmeme izin var mı, yok mu?” Zehri veren: “Sokrat,” dedi. “ Biz ondan ancak bir içimlik eziyoruz.” Sokrat: “Anlıyorum,” diye karşılık verdi. “Hiç değilse bu dünyadan ötekine göçerken bunu kolaylaştırmaları için tanrılara yalvarılır, yalvarmak bir görev bile. Benim de onlardan isteğim bu. Dileğimi yerine getirirler mi? Benim duam işte: Tanrı kabul etsin.” Bunları söyler söylemez durmadan, irkilmeden, tiksinmeden dibine kadar içti. “O ana kadar ağlamamak için elimizden geleni yapmıştık. Ama içtiğini, içip bitirdiğini görünce kendimizi tutamadık. Ben de dayanamadım, gözyaşlarım seller gibi boşanıverdi. Yüzüm örtülü, iki büklüm, kendim için (muhakkak onun için değildi) evet, böyle bir arkadaştan mahrum olan kendim için, kendi felaketim için ağlıyordum. Hatta benden çok önce Kriton da gözyaşlarını tutamaz bir halde kendini dışarı dar atmıştı. Hiç durmadan Apollodoras’a gelince, o da acısından, öfkesinden bağırıp çağırmaya başladı. Bunlar Sokrat’tan başka orada bulunan herkesin yüreğini parçaladı. O zaman Sokrat bağırarak. “Ne yapıyorsunuz, dostlar?” dedi, “Amma tuhafsınız, kadınları yollayışım en çok bunun içindi, onların bu gibi ölçüsüzlüklerini önlemek içindi. Sakin olunuz, metin olunuz.” Bu sitemleri işiterek, utancımızdan kızardık ve ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. “Ona gelince: Biraz dolaştıktan sonra bacaklarının ağırlaştığını söyledi. Adamın ona salık verdiği gibi, arkası üstü uzanıp yattı. Aynı zamanda zehri vermiş olan adam, eliyle ayaklarına ve bacaklarına dokunarak ara sıra onları yokluyordu. Sonra ayağını kuvvetlice sıkarak, bir şey duyup duymadığını sordu ona. Sokrat: “Hayır,” dedi; bundan sonra adam, bacaklarının aşağısını sıktı ve ellerini daha yukarıya götürerek, vücudunun soğuyup katılaştığını bize gösterdi. Ona tekrar dokunarak, soğukluk kalbe gelince Sokrat’ın öleceğini söyledi. Karnının altı aşağı yukarı çoktan soğumuştu bile. Sokrat örttüğü yüzünü açtığı vakit şu son sözlerini söyledi: “Asklepios’a bir horoz adadık, onu yerine getir, unutma!” “Kriton: “Peki, olur,” dedi, “Ama bize başka bir diyeceğin yok mu?” Bu soruya artık karşılık vermedi. Biraz sonra bir kıpırdanma ve silkinme oldu. Adam örtüsünü açtı: Gözleri dikilmişti. Bunu görünce, Kriton ağzını ve gözlerini kapadı. “İşte, Ekhekrates dostumuz, diyebiliriz ki zamanımızda, bizim tanıdığımız insanların arasında, en bilgini ve en doğrusu olan bu adam böyle öldü. (Will Durant’ın “Felsefenin Öyküsü” adlı kitaptan alınmıştır.)”(2) Evet; Sokrates’in baldıran zehrini içtikten sonra ağzından dökülen “Asklepios’a bir horoz adadık, onu yerine getir, unutma!”, sözleri onun son sözleri olmuştur. Sözün muhatabı ise hiç şüphesiz ki birinci derecede Eflatun’dur. Üzerinde duracağız.   Dipnotlar 1-http://fatihkansoy.com/sokratesin-savunmasi-son-dakikalari/ 2-http://fatihkansoy.com/sokratesin-savunmasi-son-dakikalari/ Baran Dergisi 574. Sayı

Nehrin Solgun Yüzü

Nick Stafford’un yazdığı Ahmet Levendoğlu’nun Türkçeye tercüme ettiği, daha doğrusu tercüme etmeye çalıştığı, fakat beceremediği “Nehrin Solgun Yüzü” isimli oyun, Üsküdar Tekel Sahnesi’nde seyirciyle buluştu; ben de seyretme imkânı buldum. Oyunun muhtevasına geçmeden evvel şu suali yöneltmek isterim: Devlet Tiyatrosu’nda oynanan oyunların metinleri alâkalı merciiler tarafından inceleniyor mu acaba? Bu sorumun sebebi, oyun içerisinde kullanılan uydurukça dil. Aklımda kalan “us ve uygarlık” kelimeleri çok uydurukça. İnsan kelimelerle düşünür, kelimeler insanın hayal gücünü şekillendirir. Ve insan, geçmişin ve hayallerinin arasında yani “şu an”da yaşar. (1) Nehrin Solgun Yüzü oyununu, Levend Öktem (David Desouza) sırtladı. Yoksa diğer oyuncuların performansı geri plânda kaldı. Oyun İngiltere’de (Londra) geçmekte. David Desouza’nın kızının (Katherina Desouza) öldürülmesi ya da kaybolması üzerine dönüyor. Baba Desouza, kızının Kevin tarafından öldürüldüğünü düşünüyor. Çünkü izler Kevin (Serhan Süsler)’ı işaret ediyor. Kevin tutuklanıyor. Cezaevindeki hücresine sürpriz bir mektup geliyor. Fay (Üzüm Arat) adında bir hanım. Daha sonra anlıyoruz ki, Fay ile Kevin arasında bir gönül bağı var. Bir süre sonra mektuplaşmaların yerini cezaevinde karşılıklı görüşmeler alıyor. Okul yıllarında birbirleriyle münasebeti bulunan çift arasında, yıllar sonra yeniden bir heyecan cereyan ediyor. Fakat ikisi de evlenmiş. Hatta Fay’ın eşi, akıl hastanesinde yatıyor. Fay ve Kevin’ın arasındaki mektuplaşma ve görüşmeler çoğalınca, Fay ister-istemez Kevin’in katil olmadığını düşünüyor. David Desouza da, ikilinin aralarında ne döndüğünü bilmek için, Fay’in peşine dedektif takıyor. Bir süre sonra David, kendini açık ediyor ve Fay ile daha yakından görüşmek istiyor. Bunlar olurken gardiyan da Fay’a Kevin’a, başka kadınlardan gelen mektuplardan bahsediyor. (Burada cezaevlerine gelen ziyaretçilere uygulanan psikolojik baskıyla yıldırma politikasını görebiliyoruz.) Fay, bu mevzuu ve David Desouza mevzuunu mahkûm Kevin’a açıyor. Kevin, David Desouza’nın Michael (Kevin’e göre Michael onu cezaevine tıktıran, iftira atan bir kişi, oyunda sadece adı geçiyor) olabileceğinden şüpheleniyor. David de Fay’ın Michael olduğundan şüphelendiğini anlamış olacak ki ona Michael ile görüştüğünden bahsediyor. Oyun bu minvalde gelişiyor. Oyun en son David Desouza’nın bir koltukta oturup konuşmasıyla bitiyor. Oyundan bana kalan şu ifade oldukça alâkamı çekmişti: “Belirsizliklerle iç içe dolu dünyada yaşıyoruz!” Öncelikle oyunun çok uzun olması pek çok seyirciyi sıktı. Bunu telefonlarında saate bakanları gördükçe, ki arada ben de bakıyordum, anladım. Tiradlarda kullanılan kelimeler uydurukçaydı, uzunluğu ve bazı oyuncuların ifade ediş biçimleri eksikti. Farklı kültürlerin oyunları, bizim dilimize iyi bir biçimde tercüme edilemediğinden; ortaya iyi eserler çıkmıyor. Vaktiyle Ahmet Vefik Paşaların yaptığı adaptasyon oyunlarını bu meselede mantıklı buluyorum. Fakat oyunun şüphe ve merak uyandırıcı olması da ayrı bir hâdise. Saate baktığınıza pişman edici bir merak ve acaba katil kim dedirten bir polisiye şüphe mevcuttu oyunda. Uzun süreden sonra seyrettiğim bu oyunun ortalamanın üzerinde olduğunu söyleyebilirim. Bende alâka uyandıran bir husus da bulunuyordu oyunda. Oyunda netice olarak “katil şu” fikri verilmemesi, seyirciyi düşündürme yolundaki çabası mühim bir noktaydı. Öyle ya, koskoca dünyada bir şeylerin parçası olmak için gayret ediyoruz, kimileri de tam aksine hareket ediyor. Belirsizlikler olmasa, ümitvar olabilir miydik acaba? Peşindeyiz, hakikî belirsizliklerin...   1-Bu meseleye dair bkz. Edebiyat Mahkemeleri, Necib Fazıl Kısakürek Baran Dergisi 574. Sayı

Gündüz Kudüs Mitingi, Akşama Yılbaşı Eğlencesi ve Yarın Ayasofya’nın Açılışı Falan

2017 Miladî takvimin bitmesi ile beraber, 2018 yılına girmiş bulunuyoruz. Klasik bir deyimdir; acısı tatlısıyla geçti gitti koca bir yıl der ve ekleriz, gelen gideni aratmaz inşallah… Koca bir yıl gitti de, Ümmet’in derdi bitti mi? Bilenler söylesin. Ben aciz kendimi bildiğim günden bu geçtiğimiz şu son yılbaşına kadar, tam 65 tane yılbaşı geçirmişim. Her yılın ayrı bir hatırası, her senenin tatlı - acı bir geçmişi vardır diyebilirim ama bu sene giden seneden daha rahat, daha olaysız ve kedersiz geçti dediğimi hatırlamam… Neden? Neredeyse her yıl bir Kudüs olayı patlak verirdi. Sonra Mescidi Aksa mitingi yapar yahut Sultanahmet Meydanı’nda ‘Ayasofya ibadete açılsın’ diye gırtlak patlatırcasına bağırırdık. Lafla peynir gemisi yürümez diyen o bilge kişileri yıllardır yalancı çıkartmak pahasına… Hep aynı söylemleri, hep aynı sloganları kullanarak kocaman bir yarım asrı geçirdik de hedef seçtiğimiz noktaya bir türlü ulaşamadık vesselam..  MTTB döneminden genç ve gür saçlı İsmail Kahraman bey, peşinden Rasim Cinisli ve geçen sene vefat eden İstanbul Refah partisi Milletvekili Osman Yumakoğulları’nı, hep miting alanlarında tanımıştım. Osman beyle beraberliğimiz Almanya’da da devam etmişti. Hayatımız böyle devam ettikçe, bana mazide hoş bir seda gibi kalan, sloganlar ve mitinglerle dolu senaryoları yazmak bize düşecek. Hem şimdiki cumhurbaşkanımızın hem de bundan öncekinin, en ön saflarda bağırıp çağırdıklarını, “Kudüs bizim olacak”, “Ayasofya açılacak”, “Avrupa birliği bizim neyimize” türünden sloganlar attıklarına çok şahit olmuşumdur. O zamanın haykıran gençleri, orta yaşlara gelip makama geçince yine protesto söylemleri aynı... Mazlumlar için, haksıza meydan okumalar kesilmedi, lakin iş icraata gelince pek de ilerleme kaydedemedik. Sıcak havada bağırıp-çağırarak terlerdik, susuzluğumuz artınca da “iç bakalım kardeş benden soğuk bir ‘Coca Cola’ serinletir!” diyerek lıkır lıkır içtik. Akşam eve dönerken de al bir sürü İsrail’in ürettiği malları. Bu hep böyle oldu ve böyle gidiyor dostlar... Maalesef değişen hiçbir şey yok. İdarecilerimiz de aynı, halkımız da… Yüksek sesle bağırıp çağırmalar, patlasın balonlar, atılsın sloganlar. Aynı zamanda ticarette, ithalat ve ihracata al gülüm-ver gülüm devam ederken siyasette ise el altından selam kelam muhabbeti gibi menfaat formülü hiç değişmedi gitti günümüze kadar. Ha şunu da harbiden söyleyebiliriz ki, yine de Allah razı olsun bizim cumhurbaşkanımızdan. Başka hiçbir lider çıkıp da mazlumlardan yana ağabeylik etmedi. İsrail’e ufak tefek yaptırımlar yapılsa, tadından yenmez idi. 2017 yılında bitmez tükenmez terör olayları hep devam etti, şehid cenazesi kaldırmadığımız bir günümüz olmadı. Her an için askeri bir hareketlilik tetikteydi. Suriye’nin birkaç bölgesine müdahale mecburiyeti doğdu. Meşhur 16 Nisan referandumu falan derken Budist kefere zümresinin, Emperyalist ağa babalarının destek ve kışkırtmasıyla Arakan Müslümanlarına uygulanan sürgün işkence ve toplu öldürme hareketi hız kesmedi gitti maalesef.. Peki, bu yeni 2018 senesinde dünyanın başka bir coğrafyasında yeni Müslüman katliamları olmayacak mı? Soykırım edercesine binlerce Müslüman bombalanmayacak mı zannediyorsunuz? “Bu uğursuz gecelerin yok mu, ya Rab sabahı” diye daha ne kadar haykıracağız? Allah bilir. Kör-topal, sakin ve sessizce yeni yıla girmişken, Kovboy ormanlarının sarı sırtlanından bir uluma sesi gelmez mi? Hayda bu da nereden çıktı? 6 Aralık günü, gavur biliyor, nereden, ne zaman kovulduğunu ve nereyi ne zaman işgal ettiğini. Osmanlı Devleti 6 Aralık 1917’de Kudüs’ü bırakıyor, aç itler misali üç gün sonra İngilizler gelip postu seriyor Kudüs’e! Osmanlı’nın çekilmesinden tam 100 yıl sonra, bir sarı sırtlan çıkıp, “hop ben bu Kudüs’e el koydum” diyebiliyorsa bu bizim tam bir asır boyunca boşuna kaval çaldığımızı göstermez mi? Sarı sırtlana dersini yine Türkiye veriyor; Türkiye’nin gayretiyle, Birleşmiş Milletler 60 yılda bir kere dahi olsa düzgün bir karar alıyor. Müslümanlar sokağa dökülüyor, sinirler geriliyor ve onlarcası şehid oluyor, yüzlercesi de yaralanıyor! Cellatlığa soyunan Siyonistler engelli, sakat, çocuk, kadın demeden işkence yapıyor. Biz de her zamanki gibi, “yansın İsrail, batsın Siyonistler”. İsrail yerin dibine batar mı batmaz mı bilmem ama, Mescidi Aksa batmak ve çökmek üzere, altının geniş bir kapasitede deşilip tünel açıldığı malum... Zaten Kudüs’ün Mescidi Aksa ile bitişiğindeki Hz. Ömer Camisi ortada yapayalnız, garip ve mahzun. Neden? Etrafı tümüyle Yahudi tapınak ve müzeleri ile doldurulmuş da ondan. Bugün Mescidi Aksa’nın etrafında tam 61 tane Sinagog var, kimseden ses çıkmıyor. Bunlardan ilki, meşhur Burak Duvarı’nın meydanı işgal edilerek yapılan Açık Hava Sinagogu (Miraç gecesi Efendimiz’in bindiği Burak’ın bağlandığı yer). İkincisi Tezkiye Mescidi’nin altına yapılan sinagog. Müslümanların kalabalık olduğu Megaribe Mahallesi Sinagogu. Şeref Mahallesi, Şeyh Cerrah Mahallesi sinagoglarının dışında Davut Aleyhisselam’ın adını taşıyan cami de bugün sinagoga çevrilmiş vaziyettedir. Yekün tam 61 adet sinagog havra ve müze ile kuşatılmış vaziyette. Biz hala “Kudüs bizim canımız, feda olsun kanımız” deyip duralım da, sormadan da geçmeyelim. Peki, bu Filistin’in başında bir devlet başkanı yok mu? Var. Soruya devam edelim, peki bu adam ne işe yarar? Kocaman bir hiç... Sadece dünya kamuoyunu aldatmak için Amerika ve batı formatında bir başkan tipi. Dostlar alışverişte görsün misali. Mahmut Abbas’ı Filistin’deki Müslümanlar ancak televizyonda görüyorlar. Çünkü, adam İsrail devletinin izni olmadan bir yere çıkamıyor. Sözde başkan olarak görünüyor, hiçbir fonksiyonu yok. İlk önce bunu kırmak lazım gelir kanaatindeyim. Bir zamanlar Filistin Kurtuluş Örgütü vardı. Cesurlardı. Siyonistlere silahlı eylem yapacak kadar güçlülerdi. 3 Şubat 1969 yılında Filistin Ulusal Konseyi Kahire’de yaptığı bir toplantıda örgütün başına Yaser Arafat’ı getirdi. Arafat 1963’te El-Fetih adlı örgütü kurup militan güçler oluştururken İsrail ajanlarına meydan okuyan biriydi. Kaç kere bombalandı, kaç kere yaralandı; bilinmez. Ancak Mahmut Abbas, sanki bir diplomat; camına birinin bir taş attığını bile duyan olmamıştır. Hamdolsun Rabbime Kudüs’e birkaç sefer gittik de hiç olmazsa yakından inceleme fırsatı bulduk. İlk intibalarımızı da Baran dergisinde “Bu Müslümanlar bir olursa/ İşte o zaman kurtulur Mescidi Aksa” başlığı altında yayınlamıştık. Beş sene sonra yine aynı yerdeyiz... Kimse ne başkasını aldatsın ne kendisini. Filistin halkı sahibsiz ve her şeye muhtaç... Tek umutları Türkiye. Allah razı olsun Türkiye’den diyorlar hep.  Müslüman bildiğimiz ülkelerin birtakım uşak ruhlu liderleri, Siyonistlerden korktukları kadar Allah’tan korkmuyorlar... Onun için mazlum İslâm âlemi Türkiye’den çok şey bekliyor ve bize güveniyor. Allah, Resûlü’nün ümmetine acısın; görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler! Baran Dergisi 573. Sayı