Yazarlar
Tüm Yazarlar
Ziraî Temele Dayanan Kalkınma

Biz Anadolu’ya ne için geldik? Ortaasya’dan boylar hâlinde yola çıktık ve çarpışa çarpışa niçin burayı kendimize yurt edindik? Çünkü Anadolu coğrafyası otlaklarıyla hayvanlarımızı beslemeye ve ovalarıyla ektiğimizin karşılığını almaya uygun bereketli topraklardı. Bizim üstlendiğimiz bir misyon vardı ve bu misyonu gerçekleştirmek için bağımsız olmamız, bağımsız olmak için de kendi besinimizi kendimizin üretiyor olması şarttı. Bu sebeble birçok alternatif olmasına rağmen daha büyük bedeller ödemeyi de göze alan ecdadımız bu topraklarda karar kıldı. Şimdi geldiğimiz noktadan baktığımızda, aynı topraklar üzerinde kurulu bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin,hâlihazırda, ziraata dayalı bir kalkınma modeli kurmak ve işletmek yerine, bütün ümidini dışarıdan gelmesi beklenen ve karşılığının ne olduğunu da bilemediğimiz yatırımlara bağlamış olması, buna karşılık dünyanın en verimli topraklarından birisi üzerinde olduğumuz hâlde temel tarım çıktısı olan samandan tutun da et ve süte kadar ithalatçı konumuna düşmüş olmamızın izah edilecek bir tarafı yoktur. Bu vaziyet elbette yalnız bugünün meselesi değil; fakat bugünün kendisine has hususiyeti de zaten senelerdir göz ardı edilen yahut ettirilen meselelerin bir bir su üstüne çıkması değil mi? Mademki artık Türkiye’nin meseleleri saklanamayacak, gizlenemeyecek hâle gelmiştir, öyleyse bunlardan şikâyet etmek yerine bu meselelerle hesablaşmak gerekir. Türkiye’de tarım üretiminin ve üreticinin sorunları, elbetteki yanlış politikaların birer neticesi olarak var. Dolayısıyla evvela ekonomiye bakış açısının değişmesi gerekir. Buna mukabil yine de müşahhaslaştırmak adına bu sorunları da kısaca bir sıralayalım. Anadolu’da Tarım Üretiminin ve Üreticinin Başlıca Sorunları Mülkiyet: Bugün dünyada tarım üretimi gerçekleştiren devletlerin tamamı tarım arazilerinin miras yoluyla bölünmesine karşı tedbir almış yahut alırken, Cumhuriyetin, kuruluşu esnasında ne olduğuna bile vâkıf olmaksızın kopyalayıp yapıştırmış olduğu “Medenî Kanun” dolayısıyla, tarım arazileri bölünmekte ve bu bölünme neticesinde ekonomik değerini yitiren araziler, ziraî üretiminden elde edilmesi planlanan verimin alınması önünde engel teşkil etmektedir. Birkaç yıl evvel tarım arazilerinin miras yoluyla bölünmesini engellemek adına çıkarılan kanun da iş işten geçtikten sonra çıkarılmıştır. Bununla beraber aynı zamanda bölük pörçük hâle gelmiş bulunan tarım arazilerinin yeniden nasıl birleştirilerek ekonomik hâle getirilebileceğine kafa yorulması gerekmektedir. Ayrıca döviz getirsin mantığıyla yabancıya arazi satışının önünün açılması, yerli tarım yatırımcısı için tarla maliyetini arttıran bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğitim: İnsanî faaliyet şubeleri hakkındaki ilmî müfredatımız, baştan aşağı Batı müfredatının kopyasından ibaret ve bununla beraber kendi başına tez-tezler ortaya koymuş olması gereken akademisyenlerimizse, intihalci-kopyacı hırsızlar maalesef... Batıdan kopya edilen müfredattan doğan ezberci zihniyet ve bu zihniyetten türeyen intihalci akademisyen kadro hem tekâmüle mâni, hem de meselelerin hâl ve fasl edilmesi önünde yıkılmaz set olarak karşımıza dikiliyor. Batı’da görmediği usulü ve tekniği ne olduğu ve faydası hakkında üzerinde kafa patlatmaya lüzum görmeksizin peşinen reddeden, önüne çıkan meselelerde taklit ettiği müfredatta emsali bulunmayanlar için asla çözüm getiremeyen adamlar, ülkemizdeki yetiştiricileri yetiştirmek gibi müşkül bir görevle vazifelendirilmiş bulunuyorlar. Akademik kadro ve müfredattaki bu sıkıntılar giderilmeksizin, yalnız ziraat değil, diğer insanî faaliyet şubelerinin meselelerini çözüme kavuşturmak mümkün değildir. Eğitimin ve fakültenin meselesi olması gereken toprak veriminin arttırılması, tohum ıslahı, ekim ve toplama teknikleri, ilaçlama ve bakım, araştırma ve geliştirme, kurutma ve saklama teknikleri gibi meseleler, sadece yüzünden öğretiliyor ve öğreniliyor. Batılı devletler bu gibi meselelerden tamamen çekilmiş ve çözümü, işleri topyekûn sermaye hâkimiyetine terk etmekte bulmuştur. Sermaye daha fazla kârlılık için gerekli yatırımları yapmaktan çekinmiyor; fakat burada da şöyle bir mesele doğuyor, sermaye için esas olan kârlılık olduğundan, tarım gibi içtimâî faydaya nisbetle çalışması gereken bir sektörün sermaye inisiyatifine terk edilmesi, hiçbir sıkıntıya olmasa biletüketicinin sağlığına tehdit olarak geri dönebilme potansiyeli taşıyor. Bugün dünya çapında hastalığın sıradan, sağlıklı olmanın ise istisnaî bir durum olması bu vaziyetten kaynaklanıyor. Hâsılı kelâm, tarım stratejik olduğu kadar nazik de bir faaliyet şubesidir ve dolayısıyla daha fazla kârlılıktan başka kıstası olmayan sermayenin inisiyatifine terk edilemez. Devletin tarım ile alâkalı eğitim bahsini çözüme kavuşturması ve en başta kendi tarım tarihini yeniden gözden geçirerek, cemiyetimizin besin kaynağı olan tarım mahsulleri üzerinde hassasiyetle durması son derece hayatîdir. Göç:Türkiye’deki nüfusun yabancı şirketler tarafından ucuz iş gücü olarak görülmesi dolayısıyla güya senelerdir Türkiye’ye yatırım yapılıyor ve siyasî iktidarlar da bu yatırımları sanki Türkiye’nin sanayi devrimi gerçekleşiyormuş gibi sunmaktan haya etmiyorlar. Batılı şirketlerin ürünleri ucuza monte edilsin, iş gücü maliyeti daha da ucuzlasın diye yabancıların da destek ve müdahaleleriyle köylümüz dolaylı yollarla da olsa şehre göç etmeye zorlandı. Cumhuriyetin ilk 50senesinde Anadolu’nun köylerine altyapı hizmeti ulaştırılmadı dense yeridir, terör bahane edilerek doğunun en verimli topraklarındaki köyler yakıldı, ahali göçe zorlandı ve Batı sofrasının artıkları “büyük nimet” sanıldı. Şehir hayatının yüksek maliyeti dolayısıyla kadının da iş hayatına girmek zorunda kalmasıyla beraber, hem iş gücü maliyetleri daha da ucuzladı, hem de millet olarak bizi biz yapan ve elimizde dinimize dâir kalan tek hususiyet, kültürümüz de böylelikle talan edilmiş oldu. 1990’lı yıllarda tavan yapan göç, tarım nüfusunu bitirirken, şehirleri de karışmış yün çilesi hâline getirdi. Bugün iktidarda olan Ak Parti her ne kadar şehirden köye göçü destekliyor görünse de bunun için gereken altyapının ve istihdamın sağlanması adına gerekli adımları bir bütün olarak atamaya muktedir olmadığı için, mevcut zihniyet içinde çözülmesi mümkün olmayan bir sorundur, göç meselesi. Altyapı Yetersizlikleri: Ekim yapılan tarım arazilerinin bugün hâlen birçoğu su ve elektrik altyapısından mahrum vaziyette. Birçok tarlanın yakınından bile elektrik hattı geçmezken, başlatılmış onlarca projeye rağmen hâlen sulama sorunu da çözüme kavuşturulmuş değil. Makineleşme:Türkiye, bugün hâlen kendi traktörünü, biçerdöverini ve bunların ekipmanlarını imâl etmekten uzak. En az savunma sanayisi kadar, yerli otomobil kadar yerli tarım vasıtaları imalatının da hızlı bir şekilde üretilmesi ve yabancı şirketlerle rekabet edebilir hâle gelmesi son derece önemli. İşin yine “eğitim”e bakan veçhesi dolayısıyla fazla uzatmayalım. Tarım Politikalarındaki Belirsizlikler: Demokratik yollarla iktidara gelen siyasî partiler için köylü, sandığa atacağı oy kalabalığından ibaret. Hâl böyle olunca, beş senede bir seçim sath-ı mailinde köylüye çeşitli vaatler veriliyorsa da tutulanlar pek nadir. Türkiye gibimisyonu, üzerinde oturduğu toprak parçasına sığmayacak kadar büyük bir ülkenin, bugün uzun vadeli tarım politikaları ortaya koyamıyor oluşu, Türkiye’de demokrasiden doğan irade zafiyetinin başlı başına isbatıdır. Bugün biz yurt dışındaki yatırımcıdan para dileneceğimiz yerde niçin ziraate yönelmiyor ve buradan elde ettiğimiz tasarrufla da hakiki bir kalkınma programı başlatmıyoruz anlamak mümkün değil. Alın işte yerli ve millî tasarruf. Ama buna yönelik bir teşebbüs bile yok. Bir de tutarsız ve dayanaksız, sırf popülizme hizmet eden devlet desteklerine de değinmek gerekiyor. İklimin el vermediği yerde seracılığa destek verilmesi yahut arkası takib edilmeyen canlı hayvan destekleri gibi. Örgütlerin Zayıflığı:Bugün dünyada tarım ile gıda sanayisi birbirine entegre olmuş vaziyette. Türkiye’de örneğini “Torku” markası altında gördüğümüz gıda-sanayi entegrasyonu, tarım kooperatifi modeli, gerek çiftçinin finans, eğitim, tohum, makine, ekipman gibi gerekli ihtiyaçlarının karşılanması, gerekse tarladan toplanan mamulün işlenmesi yoluyla katma değerini arttırmaktadır. Bu entegrasyon gerçekleştirilmeksizin tarım planında global anlamda rekabet edebilir olmak mümkün değildir. Yüksek Girdi Maliyetleri: Gübre, tohum, mazot, elektrik, su, makine ve ekipmanlarının maliyeti, köylünün mahsulden elde ettiği gelirle kıyaslanacak olursa son derece yüksek durumdadır. Bu bakımdan vergiler de indirime gitmek ve yerli üretim gerçekleştirilerek girdi fiyatlarının düşmesini sağlamak son derece ehemmiyetlidir. Tabiî bir de sırf Batı öyle yapıyor diye kendimizdeki şartların farklılığına bakmaksızın çıkartma kâğıdı nev’inden bu işlerin halledilmeyeceği de anlaşılmalıdır. Hayvancılığı Etkileyen Faktörler Ve Hayvancılığın Temel Meseleleri Her geçen sene Anadolu’nun verimli meraları tahrip edilmekte ve yok olmaktadır. Meralara ekim yapılması, aşırı ve erken otlatma meraların yok olmasına sebebiyet vermektedir. Kar örtüsünün yerde uzun süre kalıyor olması mera hayvancılığını kısıtlamakta ve hayvanların uzun süreler boyunca ahır ve ağıllarda kalmasına, yem ile beslenmesine ve maliyetlerin yükselmesine sebeb olmaktadır. Tarım üretimi ile hayvancılık politikası siyasî irade tarafından bir bütün olarak ele alınmadığından, yem maliyetleri de yüksek olmaktadır. Kümes hayvancılığı, yaşanan rekabetten dolayı artık üretim çılgınlığının yaşandığı, bir birim daha fazla üretim için hayvanların neredeyse mutasyona uğratıldığı bir sektöre dönüşmüştür. Elde edilen verim her ne kadar yüksekse de cemiyet sağlığını hiçe sayarak tehdit eden hiçbir girişimin müsbet netice vermeyeceği muhakkaktır. Dünyada artık açık deniz balıkçılığına geçilmiş olmasına rağmen ülkemizde hâlen eski teknikler kullanılarak yapılmaya çalışılmaktadır. Bunun neticesinde hem denizlerdeki balık popülasyonundan istenildiği ölçüde verim alınamamakta, hem de balık neslinin çoğalmasına zarar verilmektedir. Bütün dünyanın tükettiği deniz mahsullerinin tek başına 8-10’luk dilimini üreten ve tüketen Japonya’nın kullandığı teknikler yakından incelenmeli ve gereken dönüşüm hızlı bir şekilde gerçekleştirilmelidir. *** Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odası B-Yedi adlı eserinin 67. bölümünde ifâde ettiği gibi; “Abdülhamîd’in Türk ekonomisini mutlaka ziraî temele dayamak ve ondan sonra, birikecek bir sermaye gücüyle SINAÎ plânda gelişmek diye özleştirebileceğimiz İKTİSADÎ görüşü kurtarıcı çaptadır.” Ziraî kalkınmanın merkeze alınmadığı bir Türkiye’nin ekonomisini ayakta tutmak için sürekli yabancı yatırımcı peşinde koşması ve bu finansmanın bedeli olarak taviz vermesi ve üzerine düşen misyona zıt hareketler içine girerek bağımsızlığının pazarlık meselesi olması mukadderdir. Mademki yerli ve millî deniyor her fırsatta, buyurun kalkınmanın yerli ve millî imkânı. Her zaman ifâde ettiğimiz gibi bütün fikir gerekli ve tarım da dâhil olmak üzere herşey kıymetini içinde bulunduğu bütünde, kendi üzerine düşen vazifeye göre buluyor. Türkiye’de ise işlerin her dönem yeniden seçim kazanmaya irca edilmesi ve tedbir diye makyaja başvurulması, bütünün gündeme gelmesine mani olduğu gibi parça meselelerin de kıymetinden düşmesine sebeb oluyor. Dolayısıyla tek başına ziraî bir kalkınmadan ziyade Türkiye’nin bir hedef belirlemesi ve bu hedefe göre tarım da dâhil bütün fonksiyonlarıyla beraber yeniden teşkilâtlanması olmazsa olmazdır. Baran Dergisi 613. Sayı  

İç ve Dış Dünyası ile İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu

Bir insanı tanımak kendimizi tanımak demektir. Hele bu insan bir dava adamı ise onda derinleşmek kendimizde derinleşmek mânâsına gelir. Nasıl ki, Üstad Necip Fazıl’da kendimizi, kendi varlık sebebimizi bulacağımız gibi onun takipçisi Salih Mirzabeyoğlu’nda da aynı şeyleri buluruz. Aralarında birbirini tamamlayıcı farka da dikkat çekelim: Necip Fazıl yaşadığımız çağda İslâm’ın eşya ve hadiselere tatbikinin “nasıl” boyutuna cevap verirken, Salih Mirzabeyoğlu “niçin” boyutuna cevap vermiş ve böylece BD-İBDA birlikteliği doğmuştur. “Müslüman çağından mesuldür” ilkesince bize düşen de bu iki büyüğü tahlil ederken kendi oluş ve aksiyonumuza yol bulmaktır. Körü körüne bağlılık değil, bağlılıkta kendimizi ortaya koyarken onların ufuk açan tefekkür ve aksiyon çizgisi ile kendi hürriyet alanımızı izleriz. İnsan vasfımız için öznellik esastır. Zira varoluş ferden yaşanan bir hakikattir ve varoluş ruhî hayattadır. İmam-ı Gazalî’nin temel eseri İhya’da altını çizdiği gibi, İslâm kalbin yoludur ve iman kalb ile tasdiktir. Demem o ki mü’min ve Müslüman olma yolunda karşımıza çıkan Salih Mirzabeyoğlu’nun, “İman olmuş bitmiş bir şey değil her an oluş ve sürekli yenileniştir.” (S. Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği, s. 156) sözünü izlerken ve onun davet ettiği çileli oluş yoluna girerken hürriyetimizin de hakikatine ve zevkine ermiş oluruz. Her şeyi Tevhid Akidesinde birleyen İBDA Diyalektiği, “İman, diyalektiklerin çelmesine takılmama davasıdır.” (S. Mirzabeyoğlu, Necip Fazılla Başbaşa, s. 315) diye bizi uyarır. Zira öyle bir devirde yaşıyoruz ki, namaz kılınıp oruç tutulsa dahi anlayışlar ifsad olmuştur, gecesinden sabahına fikirler değişmektedir. Adamın imanı soyulur ama haberdar olmaz. Eğer bağlanacağımız sistemli bir dünya görüşü, yani çağımızdaki İslâma muhatap anlayış olmazsa, ideolojik ve siyasî şuurumuz istikamet üzere olamayacak, düşman kutuplar arasında savrulup duracaktır. BD-İBDA dil ve diyalektiği Doğru Yol-Kurtuluş Yolu içinde kalmamıza ve sağlam temellere dayanmamıza vesile olmuştur. Kişi için öznellik söz konusu olduğu için, bağlılık ve nisbetini gönülden sürdürmek esastır. Yani raftaki kitaplar (Kur’an, Sünnet ve o çizgiye bağlı eserler) bizi kurtaramaz, onların kalbimizde tecellisi bizi kurtarır. Bunun için son nefese kadar iman ve istikamet davası gerekir. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun bariz vasfı istikamettir, diyebiliriz. O, Müslümanlara eğilmez bir çelik gibi istikamet yolunu göstermiştir. Yolunu kaybedenlere veya tereddüde düşenlere kutup yıldızı olmuştur. Bıraktığı 60 küsur eserle de ışık olmaya devam edecektir. Davanın emektarlarından ve Yeni Akit gazetesi yazarı Atilla Özdür, Baran’da çıkan mülakatında şöyle diyor: “Mirzabeyoğlu, yolunu yordamını bilen, İslâm’a karşı oynanan şeytanî oyunları iyi bilen bir Allah dostu...” İstikamet dedik... “Bir büyüğe gönül bağlarken, onun velayet ve kerametine inanmak lazım değildir. Sadece Hak yolunda yürüdüğüne ve Şeriat’a en büyük saygıyı beslediğine inanmak yeter!” (S. Mirzabeyoğlu, Kökler, s. 71) Necip Fazıl’dan, “Müjdelerin Müjdesi”, “İstikbal İslâmındır”, “mücerred fikir istidadı tamam”, “fikir çilesi haysiyetinin müstesna genci” vs. takdirlerini almış olan Salih Mirzabeyoğlu’nun eserleri İslâm büyüklerinden süzülmedir. Mirzabeyoğlu, İslâm külliyatını harmanlayan ve bilhassa tefekkür boyutunu (İslâm hikemiyatı) tesis ve ihya edendir. Bu hususun ihmali demek, ilim ve aksiyon çabalarının neticesiz kalması demektir. Zira hikmet, ilmi ve tekniği de kapsar. İBDA külliyatı bir kere okunup kenara bırakılacak eserler olmayıp, işlenip tahlil edilecek, insan ve toplum meselelerinde bize ipuçları verecek pusula değerindedir. Tabiî ki eserler de kuru tekrarla değil, yürüyen İBDA şuuruyla ele alınmalıdır ki, bu da kişinin öznelliği ve varoluş aşk ve arzusu demektir. Sağır ve kör ruhlarda ilahî mesajlar yankı yapmaz. Öznellik mevzu; iç oluş ve tecellisi dış oluşta. Ancak iç oluşun önceliği söz konusu. Star gazetesinin Mirzabeyoğlu hakkında, “Şiir gibi yaşadı, şair gibi öldü” tesbitinde olduğu gibi. Salih Mirzabeyoğlu, bu milletin ruh köklerinden gelen tam bir iman şövalyesi idi. Felsefesi öznellik üzerine kurulu olan Kierkegaard’ın Hz. İbrahim üzerine ifade ettiği “iman şövalyesi” mevzuunu hatırlatalım. (Kierkegaard, Korku ve Titreme, s. 67) Kierkegaard, “hakikat öznelliktir” der ve varoluşla imanı birleştirir. Hadis-i Şerif’te işaretlendiği üzere, âlimin ölümü âlemin ölümüdür. İslâm hikemiyatını kuran Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun ölümünü de hadisin hikmetine göre, idrak edebiliriz. Bu âlemden bir güzel adam geçti; bir geldi, pîr geçti. Onun ölümünün erken olması ise olacakların erkene alınması şeklinde değerlendirilmektedir. Hadiselerin çok hızlı cereyan ettiği, kısa zamanda büyük değişimler olduğu, Türkiye’nin birden bölgesel güç hâline geldiği ve süper güç Amerika ile çatışır vaziyette olduğu malûm. Mevcut rejim yeterli olmasa da gidişatımız böyle bir misyona doğru olduğu açık. Bu hususu, yıllar önce Salih Mirzabeyoğlu işaretlemiş ve savaşın hem gayesi, hem vasıtası olan fikrî donanıma dikkat çekmiştir. Mirzabeyoğlu kalem ve kılıcın efendisi idi. Şeriat ve tasavvufu birleştirdiği gibi kalem ehli ile kılıç ehlini de birleştirmiştir. Mütefekkirlik ve Kumandanlık vasıflarını şahsında toplamış, ender ve benzersiz biri idi. Külliyatındaki benzersiz oluşa misal, İBDA kelimesinin “benzersiz” mânâsı gibi, ismiyle müsemma olarak. Üstadın ona tavsiyesi olan, çağımızda yenileyicilerin fikir ile aksiyonu mezcetmiş şahsiyetler olacağı tesbitine uygun biri olarak zuhur etmiştir. Zaten ÜstadİdeolocyaÖrgüsü’ne ek olan “İslâmı Yenilemek” başlıklı yazısını Akıncı Güç kadrosuna yani Salih Mirzabeyoğlu’na ithaf etmiştir. Bir millete değer veren ve yücelten böyle insanlardır. Değerleri ne kadar anlaşıldı ayrı bir mevzu, onların zaman dilimi içinde olduğumuzu, aynı devrin zafer ile tamamlanma sürecini yaşadığımızı belirtelim. Tabiî ki zafer inanana var, nabzında inkılap mânâsı duyana var. Mirzabeyoğlu’nun ölümüyle, “Dünyanın neşesi gitti, kedureti kaldı” hadisini yeniden ve derinden hatırladık “Ne kadar derinden?” suali bizim duygu ve düşünce kapasitemizle ilgili. Yoksa mevzu kuru güzellemeler yapmak değil, “kör ölür badem gözlü olur” hiç değil. İBDA’nın, mavi zemin üzerine beyaz üç hilâl ve tek yıldızlı bayrağındaki mavinin İngilizce’deki keder anlamının çağrışımıyla ve yukarıdaki hadisle birlikte anlarsak ve küfrün zirvede olduğu ahir zamanda yaşadığımızı düşünürsek, hem üzülürüz hem de böyle bir ortamda zuhuruna ilahî imkân verilmesinin “müjde” ve “rahmet” olduğunu da anlarız. İBDA’nınyenileyicilik misyonu, aynı zamanda bizim iman ve aşkımızın sınanacağı bir vesiledir, bir manevra (aksiyon) alanıdır. İBDA, fikir ve aksiyon taliplerinin besleneceği temiz bir kaynak ve temiz bir pınardır. BD-İBDA Doğru Yol-Kurtuluş Yolu anlayışının hidayete eren ve erdiren bir yol olduğunu, Ehl-i Sünnet vel Cemaat zincirinin çağımızda yürüyen bir halkasını temsil ettiğini belirtelim. Lafta değil, bir cemiyet modeli olarak. “Sosyolojik Ehl-i Sünnet” olanlar ile İBDA farkına da dikkat çekelim. Ziraİslâma muhatap anlayış davası olmadan Ehl-i Sünnet anlayışı da yürütülemez. Bazıları kuru gelenek tekrarı ve sadece ibadetlerden ibaret kalırken, bazıları ise sadece sosyolojik olarak Ehl-i Sünnet tabirini anmaktadır. Başka mezhep kuramamanın verdiği çaresizlikle “Hanefiyim” diyenler de vardır. İslâmcı cemaatlerin samimi olanlarına sözümüz yol, ancak bir cemiyet modeli ve İslâmî tatbik projesi önermiyorlar. Gece zikir veya sohbet yaparken gündüz seküler-dünyevî, materyalist sisteme tâbi ve hatta materyalist oluyorlar. BD-İBDA gibi bir cemiyet teklifine sahip değiller. Zaten mücadele içine girdiklerinde ise mecburen BD-İBDA’nın diline başvuruyorlar. Cumhuriyet rejiminin kuruluşu ile içimizde Batıcı bir rejim tesis edilmiştir ve Batı-İslâm savaşı Anadolu topraklarında sürmektedir. BD-İBDA fikir sistemi ise Batı-İslâm mücadelesinde İslâmcıların merkezî bir silahıdır. Şunu vurgulamak istiyorum ki, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu vefat etse bile onların mücadelelerinin zaman dilimi içinde olduğumuz için onların fikirleri ve mücadelesi canlı olarak rehberliğini sürdürmektedir. Böyle bir mücadelede mesela Mehmet Akif rehber olamaz. Çünkü onun Cumhuriyet rejimi ile önemli bir mücadelesi yoktur. Said Nursî Hazretleri ise imanî hakikatleri haykırmıştır ve mücadelesi toplum projesi ve sistemli bir devlet ve toplum modeli olmaktan yoksundur. Büyük Doğu ekolünden gelen Sezaî Karakoç’u “Diriliş” ismiyle Büyük Doğu’ya alternatif gibi gösterme çabaları ise (buna Sezâi Karakoç dahil) anlamsızdır. Nurettin Topçu’nun ise sistem teşebbüsü olsa bile, “İslâm sosyalizmi” gibi menfilikler yanında bilfiil ideolojik mücadelesi de olmamıştır. Eserlerinin sonraki baskılarında takipçileri “Anadolu İslâm sosyalizmi” ifadelerini çıkarmışlardır. Kur’an Kursu mücadelesi ile tanınan Süleyman Hilmi Tunahan Efendi’nin ise misyonuna artık ihtiyaç kalmamıştır. Bu büyüklere İBDA’cılar olarak saygımız sonsuzdur ve Mirzabeyoğlu’nun da tavsiye ettiği üzere eserlerinden istifade ederiz. Ancak zamanın neleri icap ettirdiği ve İslâmcı mücadelenin yürümesi için nasıl cihazlanmak gerektiği ortaya konulmak zorundadır. İşlev sahibi olmaktan bahsediyoruz. İslâm davasının stratejisine ve çağın doğurduğu ihtiyaçlara göre davranmak gerekmektedir. Mesele taraftarlık meselesi olmadığı gibi öbür cemaatleri eleştirmek meselesi de değildir.Haktan sapmayan cemaatlerin meşrep olarak hepsinin bir rengi vardır, doldurdukları boşluk vardır. Bütün samimî Müslüman ve cemaatlerden Allah razı olsun demek, ahlâkî bir borcumuzdur. Batın yolu kahramanları vefat edince kınından sıyrılmış kılıç gibi olurlar. Dedi ki: -Allah Sevgilisi’nin, “Benim ölüm de, dirim de sizin için hayırlıdır” buyurduğu sözünü, ben de aynen tekrar ediyorum. Bunun mânâsı “benim dirim doğru yolu göstermek ve ölümüm de yardım etmek içindir” demekti. (S. Mirzabeyoğlu, Kökler, s. 69) Mü’minler için ruha ve ruhaniyete inanmak bir iman mevzuudur. Aksi hal, ruhsuz-imansız İslâmcılık mânâsına gelir ki, Allah korusun. “Allahım! İslâm büyüklerinin ruhaniyetini, İslâm serdarlarının heybetini üzerimizde eksik etme!” duası bunun için. Büyüklerin himmeti ölünce devam eder ve şehidler, ölüler değildir. Son bir önemli husus şudur ki, İBDA Mimarı ardında çağımızın ihtiyacına cevap veren meselelere çözümler sunan yepyeni bir ideoloji bıraktığı için İBDA külliyatının dinamikliği ve yol göstericiliği sürmektedir. Mirzabeyoğlu’nun eserleri ve aksiyon çizgisi İslâm cemiyetini yoğurmaya ve İslâm nizamını tesise dairdir. Baran Dergisi 613. Sayı

Türkiye’deki İşgal Üsleri Kapatılmalıdır!

Dün Erdoğan’ın Venezüella’nın istikrarı hakkında söyledikleriyle alakalı bir habere rastladım. Bu güzel bir haber. Türkiye’nin Venezüella hükümetiyle olan ilişkileri yeni değil, bir kaç senedir iki devlet arasında yakın bir münasebet var. Önemli olan bu iki devletin ilişkilerinde attığı adımlar. Cumhurbaşkanı gönüldaş Erdoğan’ı destekliyorum. Uyguladığı tüm politikaları tasvip etmiyorum. Ben eski bir Stalinist Komünistim. Erdoğan da Müslüman Kardeşler ideolojisini savunan gerçek bir Müslüman. Fakat kusursuz değil; hiç kimse kusursuz değildir, politik bir takım hatalar yapıyor. Türkiye, tarihteki bağımsız ve güçlü dönemlerine döndürmeye çalışıyor. Türkiye’nin Amerikan hegemonyasından kurtulması gerekiyor. Gerçek bir bağımsızlığa kavuşmanın yolu ise Türkiye sınırları içerisindeki tüm yabancı askerî üstlerin kapatılmasından geçiyor. Erdoğan, Kıbrıs ile alâkalı problemlerin üstesinden gelmeye çalıştı, özellikle Suriye meselesi üzerinden Araplarla iyi ilişkiler geliştirdi. Arap hükümetleri Suriye’de Beşar Esad’ın değişmesi yönünde politikalar seyretti ve bu politikaların Esad’ın değişmesi gereken bir ortamı ortaya çıkardı. Suudi hain ve münafıklar, bazı mücahid oluşumları manipüle etti. Tıpkı Kürtlerin Türkiye’ye karşı manipüle edildiği gibi. Kürtler bu coğrafyanın en eski unsurlarından. Tarihten gelen ve tanınması gereken bir takım haklara sahipler. Haktan kastım Kürtlerin Türkiye’den ayrılması değil, Türkiye ile birlikte kalmalılar; fakat Kürt milleti, dili, kültürüne yönelik haklar muhafaza edilmelidir. Sadece iki kere bulunduğum Türkiye’ye yıllar önce son gelişimi çok iyi hatırlıyorum. Türkiye’de bir çok şeyin iyi yönde değiştiği, her gün daha da iyiye gidildiği sadece gazete haberlerine bakıldığında dahi kolaylıkla anlaşılıyor. Kendi memleketim olan Venezüella’ya gelirsek; sahip olduğu nüfusa nisbetle dünyanın en zengin ülkelerinden birisi. Son zamanlarda insanların büyük bir kesimi idaredeki çürümeden dolayı mutsuz. Venezüella hükümetinin, acil yanlışların önüne geçecek önlemler alması, ülkede yeniden düzeni tesis etmesi gerekiyor. Özellikle emperyalistlerin maksatları doğrultusunda manipülasyon yapan ve çoğunluğu Kolombiyalı olan yabancılara müsaade edilmemeli. Binlercesi illegal şekilde silahlandırılmış vaziyette ülkede bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde bir kitap yayınlandı. Dün gece haberdar olduğum bu kitap da benim hakkımda kara propaganda yapılan bir kitap.İtibarımı aşağılara indirmek için ellerinden gelen her şeyi deniyorlar. CIA ile bağlantılıolduğunu düşünüyorum. Fakat sağlığım gayet iyi ve tecrübelerimi aktarmaya devam ediyorum. Venezüella’ya dönmek istiyorum ve bunu engellemeye çalışıyorlar. Filistin’in özgürleştirileceği günleri ümitle bekliyorum. Müslüman, Hıristiyan ve hatta Yahudilerin dahi birlikte yaşayacağı, Filistin devletinin vatandaşı olacağıma inanıyorum. Dünyadaki herkes Carlos adı telaffuz edildiğinde, “terörist” diyor. Ben her zaman doğru tarafta olmaya çalıştım ve asla ihanet içerisine düşmedim. Türkiye’deki avukatlarıma, gazeteci arkadaşlarıma ve tüm gönüldaşlarıma bana verdikleri destek için teşekkür ediyorum.   Allahü Ekber!   06.10.2018 Baran Dergisi 613. Sayı

Organik Masallar

“Rus cephesinde başarısız olup, ikinci dünya savaşını kaybetmemizin sebebi açlıktır.”Almanya’da mezbaha işi yapan Nazi hayranı yaşlı bir Almandan duyduğum bu sözler, teknolojiniz nekadar ileri olursa olsun savaşı kazananın insan,insanı ayakta tutan maddî gücün “gıda” olduğunu göstermesi açısından önemli bir tespit. İnsanın en temel maddî ihtiyacı gıdadır.Gıdanın olmadığı yerde, açlık vardır.Temel ihtiyacı tatmin edilemeyen insan, açlık güdüsü ile hareket eder. Açlık, insanı huzursuz ve saldırgan yapar. Bu duyguların yoğun yaşandığı toplumlarda çatışmalar artar ve bireyler arasındaki güven duygusu yok olur.Güven duygusu olmayan insanlar, değerlerine sahip çıkamazlar. Değerlerini kaybeden insanlar toplumdan kopuk, tek hedefi günlük ihtiyacını karşılamak olan ve hiçbir kuralı tanımayan acayip varlıklara dönüşürler. Toplum tarihine kısaca göz attığımızda, tarım, sanayi ve arkasından bilgi toplumuna geçildiği görülecektir. Tarım toplumu sürecini tamamlamadan sanayi toplumuna geçilemez. Geçmeye kalkıldığı takdirde teknoloji üretiminde dışarıya bağımlı ve sorunlu bir ekonomiye sahip olunur. Böyle toplumlar tarıma dayalı süreçte yeterli sermaye birikimine ulaşamamışlardır. Yeterli sermaye birikimi olmayan ülkeler, teknoloji ve bilgiye yatırım yapamaz. Bu ülkelere yatırımı sermayesi olanlar yapar. Haliyle o ülkenin kaynakları yatırım yapanlara hizmet eder. Sömürgeci ülkelerin, sömürgelerinde tarımın gelişmesine engel olarak toplumları açlığa terk etmesinin temelinde sermaye birikimine mâni olma fikri yatar. Bunu güvensizliğe bağlı çatışma oluşturarak gerçekleştirir. Çatışma tarımsal üretim sürecini sekteye uğratır,sermaye birikimi gerçekleşmez. Sermaye birikimini gerçekleştirememiş bir toplum, yatırımlarını tamamlayamayacağından, sanayi ve bilgi toplumu olamaz.Sonuç olarak, bu ülke sömürgeci ülkelere asla rakip olamaz. Bir çoğumuz “Ülkemiz tarımsal üretimde kendi kendine yeten belli başlı ülkeler arasında yer alır” sloganları ile büyüdük,aynı sloganlarla ölecek gibiyiz. Tarımsal üretimde kendi kendine yeten bir ülkede;temel besin maddelerinin ithal edilmesi,temel besin olan süt ve etin dünyanın en yüksek fiyatı ödenerek tüketilmesi,domates fiyatının enflasyonu zıplatması gibi tablolarla karşılaşılabilirmi? Kumandan Mirzabeyoğlu, ülkemizde dönem dönem yaşanan refah artışı ve kahraman ilan edilen politikacıların durumunu şöyle ifade etmişti:“Efendilerin kavgaları esnasında meydana gelen boşlukta, eline fırsat geçen kölenin, efendisinden kopardığı imtiyazları başarı gibi satması” Bu tesbitin üzerine söz söylemenin “lafın tamamı ahmağa söylenir” özdeyişi hatırlandığında gereksiz olduğu bilinciyle tesbitin ne kadar yerinde olduğunu destekleyen temel bir meseleden bahsetmek istiyorum. Tarımsal üretimin iki temel unsurundan birincisi toprak, ikincisi sudur.Ülkemizde 23 milyon 950 bin hektar ekilir tarım arazisi,14 milyon 615 bin hektar çayır-mera alanı olmak üzere 38 milyon 565 bin hektar tarım arazisi bulunmaktadır.Bu arazilerin %24’ünde sulu tarım, %76’sında kuru tarım yapılmaktadır.Gelişmiş ülkelerin tamamı binlerce kilometrelik kanallarla sulama yatırımlarını 20.yüzyılın başlarında tamamlamış ve sulanmayan tarım arazisi bırakmamıştır. Sudan çok daha önemli olan topraktır.38 milyon hektar toprağımız var diyoruz, fakat nasıl bir toprağımız var bir bakalım. Miras hukukunun yanlış uygulanması nedeniyle arazilerimiz paramparça edilerek parsel büyüklükleri rantabl olmaktan çıkmış durumdadır.Son yıllarda yapılan düzenleme ile bu parçalanma engellenmeye,arazi toplulaştırma projeleri ile parçalar bir araya getirilmeye çalışılmaktadır.Takdire değer çalışmalar olduğunu beyan edip emek verenlere teşekkür ediyoruz.(Gerçi bunun arkasında da bankacıların menfaatlerini korumak yatıyor, lakin şimdilik o kadarına ses etmeyelim.) Toprak mevzuunun doğru anlaşılması için, toprağın verimliliği ile doğrudan ilişkisi olan“organik madde”ninne olduğunu ve ne işe yaradığını anlamak lazım.Zira meselenin kilit noktası burada yatmaktadır. Sütçü İmam Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kadir SALTALI’nın organik madde konusundaki yazdıklarına bakalım; “Toprak sadece inorganik bir kütle olmayıp, içerisinde havayı, suyu, organik maddeyi ve çeşitli canlıları barındıran doğal bir ortamdır. Topraktaki mikroorganizma sayısı, bir gram toprakta bir milyara kadar çıkabilmekte ve bu açıdan bilim insanları toprakları canlı varlıklar olarak tanımlamaktadır. Genel olarak, organik maddenin kaynağını hayvan gübresi ve bitkisel atıklar oluşturmaktadır. Türkiye toprakları (Karadeniz bölgesi hariç) genellikle organik madde içeriği bakımından fakirdir ve ülkemiz topraklarının % 65’inde organik madde içeriği az veyaçok azdır. Toprak kalitesi ve üretim açısından topraklarda organik madde içeriğinin %3’den daha fazla olması istenir. Toprak kalitesinin en önemli unsuru toprak organik maddesi ve topraktaki mikroorganizma sayısıdır. Toprak verimliliği ve kalitesi konusunda bilim adamları, topraktaki canlı sayısının önemli bir kıstas olduğunu vurgulamaktadırlar. ‘Topraklardaki canlı sayısı ne kadar fazla ise toprak o oranda verimlidir’ görüşündedirler. Topraklarda mikroorganizmaların yaşamını devam ettirebilmesi için beslenmeye ve enerjiye gereksinim duyarlar. Topraklardaki mikroorganizmaların temel besin ve enerji kaynağı ise organik maddedir. Üretim açısından topraklar bir fabrikaya benzetilebilir. Bir fabrikada çalışan işçiler ücret yetersizliği nedeni ile greve gidiyorsa veya işi hafifletiyorsa, o fabrikanın tam kapasite ile çalışması ve üretim yapması beklenemez. Benzer şekilde, topraklar da bir fabrikadır ve burada yaşayan canlılar bizlerin üretim işçileridir. Topraktaki canlıların tam kapasite çalışabilmeleri için yeterli düzeyde beslenmeleri gerekir. Bir toprağın organik madde içeriği ne kadar fazla ise, tarımsal üretim kapasitesi de o kadar yüksektir. Besin kaynağının az olduğu ortamda canlı sayısı azalmakta ve ancak zor koşullara adapte olabilenler ve güçlü olanlar ortamda kalabilmektedir. Toprakta organik madde yetersiz düzeyde ise topraklardaki canlı sayısı azalacak ve dolayısıyla toprakların üretim kapasitesi de azalacaktır. Çeşitli zamanlarda topraklara uygulanan suni gübrelerin amacı kısa vadede sadece bitkileri beslemek olup, toprak canlıları açısından önemli bir faydası yoktur. Sürekli suni gübreler ile üretim yapmak sürdürülebilir tarım açısından mümkün değildir. Çok basit bir ayrıntı gibi görüp önemsemediğimiz organik madde eksikliği 38 milyon hektar olan tarım arazimizi aslında 10 milyon hektar kapasite ile kullandığımız anlamına geliyor. Üstelik daha fazla su, ithal tohum,gübre ve kimyasal madde kullanarak maliyetin yükseldiği göz önüne alındığında bu kapasitenin 5-6 milyon hektara düştüğünü söyleyebiliriz. Konuyu biraz daha açacak olursak;Örneğin Konya ilimiz, yılda metrekareye ortalama 300 litre ile ülkemizin en az yağış alan illeri arasındadır. Bu yağışlarla yılda 12 milyar m³ yağmur suyu her yıl Konya iline düşmektedir.Halen topraklarımızdaki organik madde oranı %1 in altıdadır. Bu oranın %3-4 seviyelerine çıkartılması ile yağışlardan sağlanan fayda 5-6 kat artarak verim 2-3 kat artacaktır. Mavi tünel projesi ile Göksu nehrinden Konya iline 400 milyon m³ su transfer edilmesi için yıllardır büyük emekler ve kaynaklar harcanmaktadır.Bu su mutlaka gelmelidir ancak bu sudan çok daha kıymetli olan 12 milyar m³ yağmur suyundan nasıl istifade edilebileceğine ilişkin hiç bir çalışma ve öneri bulunmamaktadır. Yani 30 adet mavi tünel projesi suyunun nasıl yönetileceğine dair hiçbir eylem planının olmaması, toprağı ve toprak ilmini yeterince önemsememiş olmamızdan kaynaklanmaktadır.Elimizdeki en değerli kaynağın yönetilmesi gerekmektedir. Bu yönetimin dünyada kabul görmüş tek şekli vardır; Gelişmiş ülkelerde tarım hayvancılıkla entegre bir şekilde yürütülür; bunun temel sebebi ise sürdürülebilir tarımsal üretimdir.Bu ülkelerde bitkisel üretimin %35-40’ı hayvancılığa ayrılmıştır. Bunun birinci sebebi sanıldığı gibi yem maliyetlerinin düşmesi değil toprak yapısının korunarak bitkisel üretimin sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Çünkü; bitkisel üretim toprağın ana elemanı olan organik maddelere ihtiyaç duyar.Organik madde açığı kimyasal gübreler tarafından kapatılamaz. Eksilen organik maddenin yerine mutlaka organik madde konulmalıdır. Gelişmiş ülkelere bakıldığında atık yönetimi için çok ciddi yatırımlar yapıldığı,orman alanlarının genişletilerek topraklara organik madde kaynağı oluşturulduğu görülecektir.Bir başka deyişle milletinin gıda ihtiyacını güvence altına alıp,açlık stresi meselesinitoplumun gündeminden çıkartmışlardır. Peki biz ne yaptık?Hadi paramız yoktu yeterince sulama yatırımı yapamadık diyelim.Allahın bedavadan verdiği suyu niye doğru düzgün kullanamıyoruz?Organik maddenin önemine ilişkin ziraat fakültelerinin onlarca makalesi var, neden bunları tarım politikalarımıza dahil edemiyoruz? O kadar çok toprak ve su kanalına sahip olduğumuz halde üretimimiz neden hâlâ ithal ederek servet ödediğimiz tohum,gübre,kimyasal madde esareti altında? Cevabı baştan vermiştik.Emperyalistlerin duyularımızı sağırlaştırıp bizi hissiz bırakması, insanî değerler açısından çok çirkin.Onlara yaptıklarının yanlış olduğunu hatırlatıp durmak,nefesi boşa yormaktır çünkü insanî değerler bize ait, onlara değil. Fikir,bilgi ve liyakat kavramlarından uzaklaştıkça, çok basit bir mevzuyu dahi atlayıp kendi ipimizle kendimizi bağlattığımızdan bihaber,değerlerimize söverek düşmanımızdan bağlarımızı çözmesini umuyoruz.Ağlayıp sızlanmak,küfürden merhamet dilenmek yerine, küfrün tıkadığı yolları bulup açmakla mesul olduğumuzu bir türlü idrak edemiyoruz. Fakat Kumandan Mirzabeyoğlu’nun ifadesi ile; “efendiden kopardığımız imtiyazları başarı gibi satması”nı çok iyi biliyoruz. Baran Dergisi 613. Sayı  

Makine ve Müzik

Geçen yüzyıllar ve bu yüzyıl arasında bir kıyas yapılsa zannediyorum aralarındaki belirgin farklardan birisi de “hız” ile alakalı olurdu; kağnı arabasından füzelere uzanan süreçte her şey o kadar çabuk değişiverdi ki abartarak söylersek bu hızın kendisi bile artık kendi çapını çoktan aşmış bir vaziyete bürünüverdi .Abartısıda bir yana hakikateninsanlık tarafından ses ve ışık hızına kafatutulduğu bir yüzyılda yaşıyoruz... Hatta, Cern ve Amerika’daki Princeton University’e göre tecrübelerden elde edilen neticelerde ışık hızı daaşılmış vaziyettedir… Teknolojik gelişmelerin bu “amansız” hızı, aşırı değişken tabiatı, hâliyle toplumların hayat tarzlarını etkilemekte ve en çok da sosyal bir varlık olarak insanın birbiriyle irtibatı noktasında çok büyük kolaylıklar getirmektedir. Bize bir gün yahut bir haftalık mesafedeki bir yer ile anında irtibat kurabilme, sanki oradaymışçasına varmak yahut görmek imkânını sağlamaktadır.Hayatımızın her alanına değen ve ister-istemez tesirinde kaldığımız bu değişiklikler ilişki biçimlerine haddinden fazla tesir etmekte, evvelden kazandığımız alışkanlıkları yıkarak yerine yenilerini getirmektedir; yeni şartların ani değişimleri belirli bir kültür zemini içinde hesap edilerek hayatlara intibak edilmediğinde eski şartlar ile yeni şartlar arasındaki tavırlar, davranış biçimleri, yani bir hâdise karşısında aldığımız reaksiyon, ruhla bitişik bir bedende yaşamamızdan doğan ilginin fiillerde beliren rengi olan ahlâki tutumlarımız da bu şartlar karşısında bocalayarak yeni tavırlar geliştirememektedir. Nitekim -birebir karşılığı olmasa da- görüntülü konuşmanın da sıradanlaşmasına nazaran söyleyelim, bir başkasının evinin içine, hatta misâli azıcık gererek söylersek telefonunu acil bir mesele için yatak odasında başucuna bırakmış numarasını arayabileceğimiz herhangi bir kimsenin yatak odasına bugün rahatlıkla yahut da rahatsız olarak girebilmekteyizdir… Elbette, bu hatırlattığım misâlle ikili ilişkiler içerisindeki mahremiyet sınırlarını hesap etmeye yahut ahlâkî bir tavsiye vermeye çalışmıyorum; söylemek istediğim, mesela İslâmi usullere az-çok riayet eden birisinin evvelden herkesçe bilinen ve yabancı bir eve girmenin adabına uyduğu şartlar ile bugünkü teknolojik icatlar sebebiyle şu vaziyetten doğan şartlar karşısındaki tavrının ne ve nasıl olması gerektiğinin kanunlarını artık kim belirlemektedir? Haddi zatında “tatbik fikri” dediğimiz şey de bundan daha başka bir şey değildir; şu bir misâli bin ile çarpıp hayatımızda yer eden yeni aletlerle toplumumuzda yer eden eski alışkanlıkların bugün neye dönüştüğünün yahut neye dönüşmesi gerektiğinin tahlilini hâlinden anladığımıza göre bugünkü devlet anlayışı yapamayacağına göre, belki insanlar için en olmadık gözüken fakat tesirleri cemiyeti baştanbaşa değiştirme kudretine mâlik bu tip meseleleri ancak ve ancak yeni bir dünya görüşünün tatbik edicileri yapabilirler… (Alakasına binâen “dünya görüşü” meselesine de atıfta bulunduğumuza göre mevzuumuza devam edebiliriz.) Telefon bahsindeki sadecebu  tek misali eskiye nazaran her yeni icada, her yeni alet hakkında düşündüğümüzde elimizdeki bir, bin’e,tek meseledeki bu çapraşık vaziyetler ise gittikçe giriftleşerek farklı disiplinlerin mevzuu olmaya doğru gidecek ve iş kabara kabara önümüzde çözülmesi gereken problemlere dönüşecektir ki, zannediyorum bu görüş bile bugünkü vaziyetin-realitenin kendisi karşısında iyimser bir tahmin olacaktır… Makinenin bu amansızca denilebilecek azim tesiri gelenek olarak yerleşmiş alışkanlıkları –ki otomat bir biçimde alışkanlığın tesiri altında kalmakla mesela geleneğin tesiriyle ortaya çıkan alışkanlık olarak iyilik yapmak arasında da farklar vardır- günden güne değiştirmekte, adeta herhangi bir şeyi kaybettiğini bilmeyen herhangi birisinin sermayesini günden güne eritirken neyi kaybettiğini zaten bilmeyen bu kimsenin de artık mevzuyu kavramak şöyle dursun bilmesine bile imkân vermemektedir… Zaten “devlet” dediğimiz bir nevi yüksek kontrol mekanizması da bunu için vardır; insanların, haliyle toplumların maruz kalabileceği kötü tesirlerin önünü kesip iyiye sevk etmeye ve işte bu sevk ve idarenin insanı kuşatıcı her mesele bakımından hesap edilerek yapılmasına da bu sebebten “iyi bir yönetim biçimi” denilmektedir. Neye göre ve nasıl olduğu ayrı bahis, bugün Türkiye’de ve dünyada tüm devletler, belki de istisnasız denilebilecek çapta bu makine tesirinin ortaya çıkarttığı sosyal problemler mevzuunda yalnızlaşma sendromları ve suç nisbetinin katlanarak artması noktasındansöylersek yönetimlerinde başarısahibi değillerdir; her ne kadar bazı büyük devletler bize nazaran- kendi icadları olması bakımından, kültürüne vakıf olmalarından ötürü-makine bahsinde uyum olarak daha ileride olsalar da bu “uyum” mevzuu makineyi belirli maddi sahalara uygulamakta kalmış, insan ve makine arasındaki ruhi intibak dediğimiz kıvam sağlanamamıştır… Yazımızın mevzuu da işte tam bu noktada başlamaktadır…Tuhaf gelebilir ama bana kalırsa makine terakkisi arttıkça bu nisbette ruhun açlığı artarak bütün dünyada müziğe olan alaka fazlalaşmış ve makinenin insan ruhunda doğurduğu boşluğun tepki yahut ihtiyaç kuvveti olarak bütün dünyada müziğe olan alaka geçen yüzyılın başından bu yana yükselerek aşırı bir şekilde ilerlemiştir. Nitekim Alman biyografi yazarı, felsefeci Rudiger Safranski aynı mevzuya şöyle yaklaşmaktadır ki bugün müziğin bir nevi “varoluşumuzun temel sesi” haline geldiğini savunur: “Müzik aşkınlaşmayı toplumsallaştırmış ve kitlesel bir spor hâline getirmiştir. …Diskotekler ve konser binaları günümüzün katedralleridir. …” Safranski’nin içinde bulunduğu kültür zeminine nazaran söylediği “katedralleri” biz “camiler” olarak da okuyabiliriz; neticede bu kelime söylenirken seçilen “katedral”le kastedilen mânâmüziğin, insan ruhunu besleyen yeni bir ibadet şekli olduğudur… Bu mevzuda dikkatimi çeken ilk husus “varoluşumuzun temel sesi”nin kıyas unsuru olarak “katedral” seçilmesi ki, Safranski bilerek-bilmeyerek insandaki ibadete olan ihtiyacı belirtmiştir; varoluş ile ibadetin bu kıyası bizim dünya görüşümüze göre tam anlamıyla bitişiktir ve meşrebimizce insan “ibadet etmek” için yaratılmıştır… Tabiî,ya fikir yahut ta hayat tarzı olarak memleketimizde sayısı sürüsüne bereket peşinen bu mevzuya karşı çıkanların bu fiili doğru yoldan Allah için yapmayıp yerine göre fani şahıslara yerine göre sermaye hırsına tevil ederek yapmalarının da tersinden de olsa esasen bir ibadet olduğu mevzuuna girmeden şu ikâzla notumuzu düşmüş oluverelim… Devam edersek...  Kral’ın aynı zamanda kiliseyi temsil ettiği yahut Padişah’ın Allah’ın halifesi olduğu dönemlerin ardından gelen değişimlerin yol açtığı bir serüven olarak sekülerleşme, dini anlayışları belli bir çerçeve, kalıp içinde hapsetmiş, arada geçen zaman zarfında ise bir heyûla gibi ortaya çıkartılan ve adeta tanrılaştırılan makine davası,önüne, ruhundan kopartılmış aklı da alarak bütün dinlerin yerine geçmeye ahdetmiş bir budala olarak hortlamıştır. Nitekim dikkat edilirse, geçen yüzyılın bütün büyük şair, sanatçı ve felsefecileri adeta “bilim mi din mi” diye kavgası bugün en ciddi şekilde kopartılacak mevzuyu sezmişler ve bu meyanda eserler vermişlerdir… 1880 senesinde Alman bestekâr Wagner’inParsifal isimli eseri üzerine çalışırken düştüğü şu not hayli enteresandır: “denilebilir ki dinin yapay hâle geldiği yerde, dinin çekirdeğini kurtarmak sanata düşer; dinin çekirdeği ise dünyanın faniliğinin bilinmesinde ve bu fikirdendünyadan özgürleşme buyruğunu delillendirmede…” Bir başka Alman’ın, filozof Strauss’un Wagner’i “sanatı bir din ikâmesi düzeyine yükseltmeye çalışmakla” suçlaması bugünden bakıldığında hiç de tuhaf gelmiyor; Batı kültürünün bugün bütün dünyadaki etkisiyle –ki bu mânâda ABD de tam anlamıyla bir Batı’dır- bütün toplumlar aynı problemlerle cebelleşmek durumunda kalmaktadırlar. Makinenin azim tesiri karşısında ve dinlerin aradan çıkartıldığı bir dünyada doyurulamayan her ruh bir şekilde açlığını bastırmaya çalışacak ve en şen’i fiillerden en latif sanat dallarına kadar uzanan bir genişlikte her yol tecrübe edilecek ve edilmektedir. İşte herkesin her şeye imkân bulamadığı bir vasatta da böylesi bir ruh açlığına karşı nüfusu habire artan toplumların ulaşabileceği bir çıkış noktası olarak müzikten daha etkin ne olabilirdi ki?İlericilik davası adına kendisi aradan çıkartılan ve çıkartıldıktan sonra bilerek-bilmeyerek habire aranan o şey, ruh, intikamını mı almaktadır? Baran Dergisi 613. Sayı  

Kadüse veya Ahenk Helozonunda Görünen Horoz (6)

Kadim bir sembol olarak günümüz dünyasında varlığını devam ettiren Kadüse, bir asa ve onun tepe noktasında yer alan yuvarlak bir halka ve halkanın hemen altında iki kanat ve kanatlara doğru asaya sarmaşık şeklinde dolanan iki yılan üzerinden tamam olmuştur. Daha evvel söylendiği üzere, Kadüsenin ana gövdesini oluşturan asa “toprak, Hak, Bir, Elif”; halka “akaşa, esîr, levh-i mahfuz”; kanatlar “hava, ruh, melek”; yılanlar ise “hayat” ekseninde “su” ve “ateş” olarak yorumlanmıştır.(1)Yine daha evvel söylendiği üzere, kadüsede “toprak” olarak adlandırılan asa, herşeyden evvel topyekûn varlığı (maden, bitki, hayvan ve insan) şâmil “vücud” veya “beden”ile ilişkilidir. Bu çerçeveden bakıldığında asa, “bedenin özü ve hülasası olan kalb” üzerinden “bütün bir kâinatın özü ve hülasası olan insan (malik, muktedir, hükümdar, halife, insan-ı kâmil)” ile de ilişkilendirilebilir. Toprağın “hak” mânâsı bir yana, “Allah’tan geldik ve dönüşümüz yine O’nadır” mutlak ölçüsünün mânâdaki sureti hâlinde ve “Topraktan yaratılan beden yine toprağa iade edilecektir!” hakikati ışığı altında, asanın “Hak”, “Elif” veya “Bir”i sembolize ettiği daha bir anlam kazanmaktadır.  Ayrıca insanın hareketi olan “düz veya müstakim hareket”, (“Elif” gibi, dik, dimdik, doğru, dosdoğru olmak veya müstakim veya istikamet üzere olmak, diğer bir ifadeyle de “horoz” keyfiyetinin göründüğü “iç alem düzeni”ne taalluk eden “ruhî muvazene”nin gerekliliği!), namazda “kıyam”, içtimaî hayatta dinin belirlediği yol mânâsına “istikamet”, neslin devamı veya üremesinde “tenasül”, dolayısıyla da “ilahî hikmetler” veya “sahici aydınlanma”nın habercisi olarak “Arş horozu” üzerinden de daha biranlam zenginleşmesine kavuşmaktadır. Asanın tepe noktasına konuşlandırılan ve “akaşa”(2) olarak tavsif edilen halka veya “boşluk”, “terazi iplerini kendinde toplayan halka” keyfiyetini haiz bir noktada, “küllî ruh” ile ilişkilendirilmesi bir yana, “levh-i mahfuz” veya “kader sırrı” ile de ilişkilendirilmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında akaşa, daha çok “Abdülhakîm Koltuğu” ile ilişkilendirilebilir gözükmektedir. İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası” başlıklarından biri, “Kürsî Sırrı (Abdülhakîm Koltuğu)” şeklindedir… “KÜRSÎ-Taht. Koltuk. Kaide. Merkez. Vazife. İktidar, kudret ve mülk. Baş şehir. Mânevî makam. Oturulacak yüksekçe yer.”(3) Hemen belirtelim ki, “ARŞ’ın altında KÜRSÎ var…”(4) “Şems: 1400: Taht-Alt. Arş altı Kürsî mertebesi.”(5)… “Tedaisi, “Hurus: Horoz” ve “Hüsrev: Hükümdar. Şah” ebced tevafukları üzerinden “1400 Gergini” ve “40 Senede de Erilmez, Ama Biz Erdik” diyen İBDA Mimarı’nın “1440 Gergini” vurgusu!.. Yine İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “Allah Sevgilisi, “Allah’ın sır hazinesi Arş’ın altındadır ve anahtarı şâirlerin diline verilmiştir!” buyuruyor”(6)…Tedaisi,“Kürsî sahibi Kimdir?” istifhamı çerçevesinde, meâlen, “Üstad Necip Fazıl ve benden başka hiç kimse şiirde mânânın suretini bulabilmiş değildir”, diyen İBDA Mimarı!.. Bu söz, “beşerî akıl” çerçevesinde,Sokrates tarafından Eflatûn’a “horoz borcu” metaforu üzerinden miras bırakılan “ideal devlet” plan, program ve projesinin “selim akıl” çerçevesinde kemâle erdirilmesi mânâsını da mündemiçtir. Mevzuyu daha fazla dağıtmadan tekrardan mevzuumuza geri dönecek olursak; Yukarıdaki bilgilere yer vermemizin asıl sebebi, hiç şüphesiz ki, Kadüsedeki yuvarlak halkanın (akaşa) “Abdülhakîm Koltuğu” ile ilişkilendirilebilir olmasındandır. Bu mevzuya bir sonraki yazımızda değineceğiz. Asaya bitişik olan halkanın hemen altında yer alan ve “hava” olarak adlandırılan iki kanattan birinin sağ, diğerinin ise sola açılıyor olması, Allah tarafından sağ ve sol omuzlarda konuşlandırılan Kirâmen Kâtibin(7) meleklerini de tedai ettirmektedir. Bu da bize, tedainin tedaisi halinde,“Tuğra İsim”veya “Büyük İrşad Kutbu Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri”nin zâhir ve bâtın kanadını temsil eden, diğer bir ifadeyle de O’nun mânâsının teorik ve pratik kanatlarını örgüleştiren Büyük Doğu ve İBDA’nın varlığını hatırlatmaktadır. Bu durum, “mekanet yüksekliği”ne tekabül eden ruhî yükseliş veya ruhanîlikten mütevellid, melek ve melaike üzerinden meleke (riyazet veya idman!) ile de ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında, “gitmek ve gelmek” mânâsı üzerindenidman kelimesinin “tekrar tekrar hareket etmek” mânâsı çok dikkat çekicidir. Tedaisi, Hazret-i İdris ve İlyas Aleyhisselâm üzerinden Hazret-i İsa Aleyhisselâm!.. Burada sözkonusu olan şey hiç şüphesiz ki, “Ben Kimim?” istifhamı üzerinden “bulamamacasına arama” mânâsına, ısrardır.(8) Israr kelimesinin esrar, esrarın ise sır mânâsı dikkate alındığında, idmandan (tesbih, zikir, dolayısıyla da ibadet!) maksadın sırlar hazinesine kavuşmak olduğu anlaşılır. Kendisi sırdan olan en nihayet sırra döner. Mutlak Ölçü meâli: “Allah’tan geldik dönüşümüz yine O’nadır.” Nitekim en büyük sır, Allah!.. “Hava”nın “havva” üzerinden kadın veya nefse bakan yönüyle “heva ve heves” olma ihtimali bir tarafa, “hava”nın “Rîh: Rüzgar, yel. Rahmet. Devlet. Hoş ve iyi şey. Koku. Ruhî”(9) ile ilgisi de ayrıca dikkat çekmektedir. Tedaisi, Başyücelik Devleti! Asanın gövdesinde sarmaşık şeklinde konuşlandırılan iki yılandan birinin “ateş”, diğerinin ise “su” olarak tavsif edilmesi ilkin ruh ve beden olarak okunabilir.(10) Ardından kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutublarından birinden birini gerçekleştirmeye dair bir oluş sürecini ifade edebileceği gibi, “zıt kutuplararası muvazenenin üstün nizamı”na dair bir işaret olarak da algılanabilir. İçiçe geçmiş mânâlar yumağı hâlinde bir tür matruşka ve / veya kuantum fiziğinin en önemli mevzularından biri olan hologram teorisini (“parça bütünün habercisidir” ve her şeyde bir şey, bir şeyde her şey var hakikatlerini) hatırlatan durumlar! Fizyolojideki gen(11) haritasını hatırlatması da cabası! Kadüsedeki asanın Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın cennetten getirdiği asa ile ilişkilendirilebilir olması bir yana, ruhun tecelli ettiği suret halinde, Bir veya Elif ekseninde beden ile de ilişkilendirildiği sözkonusudur… Sembol dilinde “su” ve “ateş” olarak okunan yılan ise, “hayye” veya “hayyat’tan mülhem “hayat” olarak okunabilir. Bir’den nasiplenmek veya Bir’e olan zorunlu ihtiyaçtan ötürü Bir’in çevresinde dolanmak zorunluluğundan ötürü yılan, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birinin gerçekleştirilmesine dair iki zıt mânânın (dünyevî ve uhrevî, ruhanî ve nefsanî mânâlarını mündemiç olan hayat!) varlığına bir işaret olarak algılanabilir!.. Birbirine zıt olmakla birlikte, “bir şeyin aynı aynı olduğu şeyden başkadır” hakikati çerçevesinde birbirinin aynı, fakat birbirine muhtaç iki zıt mânâ veya hayat!.. Biri olmadan diğeri olmuyor. Ruh ve beden dualizmi! Ruh ve nefs, iyi ve kötü, mümin ve kafir!.. İki yılan; iki hayat; iki insan; kadın ve erkek veya “insanî hakikat”; eril ve dişi; siyah ve beyaz; doğu ve batı; hafakan; Moro Destanı-Aydınlık Savaşçıları veya Büyük Doğu ve İBDA!.. “Cevn: Siyah. Beyaz. “Malik Hikmeti”: 59: Mehdî”… “Mehdi’yi hamil 10 süvari”, İmam-ı Rabbani Hazretleri ve Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri, Hacerü’l-Esved ve Ud-i Hindi, Hazret-i Adem Aleyhisselâm ve Hindistan, Ud kokusu ve Asa, “Heylele: Lâ İlahe İllah”, “Mavi”, “Yeryüzüne yayılıp döşenmek”, “Yeni Dünya Düzeni”, “Başyücelik Devleti”!.. “Ölüm Odası”ndan: “Dehan-Ağız: 60: Sin- İnsan. İki kişi demektir… Sin harfi, Allah’ın “Hayy” ismine ve su mertebesine işaret eder. Ay menzillerinden de “Za, Zu- Sahib”e…”(12) Salih, “kara yılan” demektir… Bu çerçeveden olarak; “Hayyat-Terzi. Dikiş diken sanatkâr: 620: Kureyşî… Telkif-Telkin etmek: 620: Ta’mik-Derinleştirmek. Derin kesmek. İnceden inceye araştırmak; Esasına varacak usulde olmak… Hayye-Yılan. Çoğulu, “Hayyat”: 1023: Salih Mirzabeyoğlu…”(13)   Dipnotlar 1-“Su ve ateş” hakkında ilkin bilinmesi gereken şey şudur: “Rahman hikmeti Hazret-i Süleyman’a nisbet edilerek, Allah kâinatın dört unsuru ve yer ile gökteki mahlukları onun emrine tâbi ve teshirine amade kılmıştır… Her canlı şey, sudan yaratıldı; ve canlı olmayan hiçbir şey yoktur… Küllî Cisim, –cisim– keyfiyeti olarak herşey de 4 unsurdan… Unsurlardan su, “Heba” temsilcisi ve “Ateş” de “Esir” denilen lâtif maddenin… Biri, varlık alıcısı “şekil”, öbürü “varlık”; dirilik, su ve ateşten meydana gelen” (http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-abdulhkim-koltugu-suleyman-tahti-171-h3368.html) 2-Akaşik kayıtlar (akashic records), evrende meydana gelen her olayın, her hareketin yok olmadığını, hepsinin izlerini bıraktığını ve kaydolduğunu ileri süren teozoflarca kullanılan bir terimdir. Terim Hint teozofisindeki “evrendeki tüm uzayı kapsayan temel esîrî cevher” olarak tanımlanan “akaşa” sözcüğünden Batılı teozoflar tarafından türetilmiştir. Bu görüşe göre, nasıl evrende hiçbir madde dönüşümler geçirmekle birlikte yok olmazsa, hiçbir hareket ve olay da yok olmayıp Akaşa denilen süptil cevhere kaydolur. 3-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-kurs-sirri-abdulhakm-koltugu-150-h626.html 4-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-abdulhkim-koltugu-suleyman-tahti-171-h3368.html 5-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-ezel-ufukta-dugum-404-h4197.html 6-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-abdulhkim-koltugu-suleyman-tahti-171-h3368.html 7-Âyet meâli: “Muhakkak sizin üzerinizde gözetici (hafız) çok şerefli yazıcılar vardır ki bunlar yaptığınız amel ve işlerin hepsini bilirler.” (el-İnfitâr, 82/10-12); Âyet meâli: “Hatırla ki insanın hem sağında hem solunda oturan ve onun amellerini tesbit etmekte olan iki de (melek) vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka onun yanında hazır olan gözcü (melek) vardır.” (Kâf, 50/17-18)… Allah, amellerini yazmakla vazifelendirilmiş oldukları kullara şahidlik edecekleri için, yazdıkları defterlerin önemine dikkat çekerek, bu şerefli meleklerin dört özelliğini belirtmektedir: 1) Kirâmen kâtibin melekleri müvekkel oldukları kulun iyi ve kötü bütün amellerini hıfz ederler, unutmazlar. Çünkü unutmakla bir işe dair hüküm sabit olmaz, 2) Bu melekler kerîmdirler. Yani şerefli, doğru ve âdildirler. Çünkü hâin, şerefsiz ve yalancının şehadetiyle hüküm sabit olmaz, 3) Kâtiptirler. Kulların bütün işlerini yazarlar. Zira, insanın ömrünün başlangıcından sonuna kadar bütün işlerini ezberleyip bilmek mümkün olsa bile, bunları yazmakta daha fazla bir sağlamlık vardır. Yazı ile bir şeye dair şüphe ortadan kalkar ve ilim sağlamlaşır ve 4) Kulların işlerini bilerek yazarlar. Bir işi resim ve yazı ile zaptetmek ilim değildir. İlimde şuurlu olarak idrak etmek şarttır. Şahidlik, şuurlu olarak bilmekle câiz olur. Kirâmen Kâtibîn kıyamet gününde şahitlik ederlerken, kulların yaptıklarını ve bunlara dair ne yazdıklarını gayet iyi bilirler… Bazı âlimler, Kirâmen Kâtibin meleklerinin şu hadiste bildirilen melekler olduğunu söylemişlerdir: Hadîs meâli: “Gece bir takım melekler, gündüz bir takım melekler size gelirler. Bunlar, sabah ve ikindi namazlarında bir araya gelip buluşurlar. Sonra sizinle kalmış bu meleklerden yukarıya çıkanlara, Rableri -onların hallerini en iyi bilen olduğu halde- kullarımı ne halde bıraktınız, diye sorar. Onlar da namaz kılarlarken bıraktık; namaz kılarlarken kendilerine gittik, derler.” (Buhârî, Mevakid, 16; Bed'ül-Hakk, 6; Müslim Mesacid 210; Ahmed b. Hanbel, II, 257, 486; Nesâf, Salât, 21)… Kurtubî bu gece ve gündüz meleklerinin Kirâmen Kâtibin meleklerinden başka olduğunu söylemiştir. Çünkü Kirâmen Kâtibin melekleri gece ve gündüz ayrılmaksızın kulları gözetlerler. Halbuki hadîste bildirilen bu melekler gece ve gündüz vazife değiştirirler… Peygamberimizin (s.a.v) açıklamalarından öğrendiğimize göre; bu meleklerden kulun sağ tarafındaki iyilikleri yazar. Sol tarafındaki melek sağ taraftakinin emrindedir. İnsan bir iyilik işlediği vakit, hemen sağ taraftaki melek on sevap yazar. Fakat (hemen helallaşılmayan kul hakları hariç) bir günah işlendiğinde sağ taraftaki melek sol taraftaki meleğe -ki bu yazmak istediği halde- yazmayı bırak, altı saat bekle, belki pişman olur, Allah'a tövbe istiğfar eder; eğer tövbe ve istiğfar etmezse bir günah olarak yaz, diye söyler (Suyûtî, Cem’u’l-Cevamı’ 6624 nolu hadis, ed-Dürri’l-Mensur, ilgili âyetlerin tefsiri, V, s. 47, Mısır, 1314; Ali el-Muttekî, Kenzu'l Ummâl, 10192, 10212 nolu hadisler, Lakkanî, Şerhu Cevhereti't- Tevhid, Mısır, 1375/1955, s.210)… Bazı İslâm âlimleri, bu meleklerin mübah olan işleri yazmadığına kail olmuşlarsa da, kulun zâhire çıkan her şeyini yazdıklarına dair rivayetler daha kuvvetlidir. Sağdaki meleğin yazmadığı şeyleri soldaki melek yazmakla görevlidir. Böylece, kulun her işini, hatta hastalık anındaki inlemesini bile melekler yazarlar (Suyutî, el-Hakaik fi Ahbâri'l-Memâlik, Beyrut 1988/1408, s.92)… Kulun nefsinde gizli kalan düşünce, niyet ve vesvese gibi şeylere gelince; kulların organları ile işleyerek zahire çıkan işleri ile beraber bütün bunları bilir: “Andolsun, insanı Biz yarattık, nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16) âyeti bunu açıkça ifade etmektedir. Kulların, işlemeyi azmetmeyip kastetmedikleri vesvese ve düşünceleri yazılmaz. Peygamberimizden (s.a.v) rivayet olunduğuna göre; Kul, hayırlı bir işi işlemeyi kasdeder de, işleyemezse buna bir sevab yazılır. Kötülük işlemeyi diler de, bunu bilfiil teşebbüs etmeyerek işlemezse, bir günah bile yazılmaz. Melekler, gaybı, kulun içinden geçen niyetlerini bilmezler. Fakat, kul bir iyilik yapmayı kasd edince, ondan meleklerin idrak edeceği misk kokusu gibi bir koku yayılır da bundan o kulun iyilik yapmaya azmettiğini bilirler. Kötülüğü kasdedince de, onun kötülük yapmaya niyet ettiğini anlarlar (Celâleddin es-Suyûtî, el-Habâik, s.106). Lakkânî’nin naklettiğine göre Kirâmen Kâtibîn, kulun itikad, niyet, ve kasıtlarının hepsini anlayıp muhafaza ederler (Lakkânı, Şerh-u Cevhereti't-Tevhîd, s. 108)… Kirâmen Kâtibin, kulun iyi ve kötü her işinin günah ve sevablarını yazarlar. Fakat kul iyi işini içinden samimi olarak, Allah rızası için yapmayınca, katıksız Allah rızası için yapılmayan ameller geçersiz sayılır. Hatta melekler, kulun iyiliklerini çok sayıp beğenerek Allah'ın dilediği katına ulaştırdıklarında, Allah, onlara şöyle vahyeder: “Siz kulumun amelini gözetip zapt eden idiniz. Ben ise kulumun nefsinde olan niyetinin gözeticisiyim. Kulum, amelini halis ve katıksız olarak benim rızam için yapmadı. Bunu Siccîn’e atınız.” Melekler, az ne önemsiz buldukları kulun amelini de Allah'ın dilediği mülk ve saltanatından olan katma ilettiklerinde, Allah onlara vahyeder ki, “Sizler kulumun işini yazıyordunuz. Ben ise onun nefsinde olanı bilir ve gözetirim. Amelini katlayın da onu İlliyyin”e atın.” (Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VI, Mısır, 1314; s.104, el-Habâık, s.95; İbn Ebi'd-Dünya, el-İhlâs)… Kişinin halis olarak iyi niyeti, niyetsiz amelinden hayırlıdır. Kul, Allah rızası için iyi amel işlemeye niyet edince, hastalık gibi bir engel çıkınca, veya sıhhatli zamanındaki gibi salih ve çok amel işleyemeyince, Allah, ona sıhhatli zamanında işlediği gibi niyetine göre sevab yazdırır. Bu konuda pek çok hadis vardır: İbn Ömer'den; Resulûllah buyurdu ki: “Vücuduna bir hastalık ve bu belâ isabet eden Müslümanların amellerini muhafaza eden meleklere Allah Tealâ şöyle emreder: Kulum için benim bağım (engelim) ile engellendiği müddetçe, önceden her gün ve her gece işlediği kadar hayırlı ameli yazınız.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, s. 194, 198)… Kiramen Kâtibin melekleri kullar cima ettiklerinde ve ayak yoluna çıktıklarında yanlarından ayrılırlar. Hattâ kişi guslederken, çıplak vaziyette bulunduğu zaman ve cünüb iken de yanından ayrılıp geriden gözetlerler (Suvûtı, ed-Dürrü'l-Mensûr, V, s.323; Lakkânî, Şerhu Cevhereti't-Tevhîd, s.208). Fakat insan her ne vaziyette bulunursa bulunsun mutlaka onu gözetleyip amelini hıfzedip yazarlar. Kişi ölünce de kabrinin başında beklerler (Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VI s.105; Cema'u'l-Cevâmi 5089 nolu hadis; ali el-Muttakî, Kenzü'l-Ummâl, 42967 nolu hadis)… Allah Teâlâ'nın her bir insana işlerini yazmak için iki melek tayin buyurması aklen mümkündür. Peygamberliği delillerle isbatlanmış olan Hz. Muhammed (s.a.v) ve onun Allah katından tebliğ ettiği Kur'an-ı Kerim, aklen mümkün olan Kiramen Kâtibîn meleklerinin varlığını bildirmiştir. Mutlaka bunlara inanmak lazımdır… İnsan, meleklerin iyilik ve kötülüklerini yazdığına ve Allah'ın da her şeyi bildiğine inanınca, günahlardan vazgeçip iyilik yapmaya çalışır. Kişi mahşerde, günahını inkâra yeltenirse, Allah'ın bilmesi, meleklerin şahidliği ve defterlerin elde bulunması onu susturur. Biz bu defterlerin mahiyetini bu dünyada bilemeyiz. Allah'ın bu meleklerini kullarının yanında bulundurup bunlara amellerini yazdırması, O'nun tam adaletinin gereği ve tecellisi ve kıyamet kopunca, kurulacak büyük mahkemenin önemini belirtmek içindir… Kiramen Katibin meleklerinin tuttuğu defterler mahkeme-i kübrâda sahiplerine verilecektir. Bu konuda Cenab-ı Allah şöyle buyurur: “Biz her insanın amelini (amel defterini) boynuna doladık. Kıyamet gününde onun için (her bir insan için amelleri yazılmış) bir kitab çıkarınız ki, açılmış olduğu halde o (insan) buna kavuşur; kitabını oku, bu gün sana karşı bir hesab görücü olmak bakımından nefsin yeter (denilir).” (el-İsrâ, 17/13, 14)… İnsana, "Bu deftere senin işlediğin her şey yazıldı, hiçbir şey eksik bırakılıp unutulmadı." denilir. O gün herkes defterinde yazılanlara vakıf olacaktır. İnsanın yaptıkları, bütün iyi, kötü amelleri boynuna dolanmıştır. Hiçbir kimseye yaptığı amelinin sorumluluğundan kaçış ve kurtuluş yoktur. (https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/kiramen-katibin) 8-Israr: Bir fikir veya meşru dâvadan dönmemek. Direnmek, sebat etmek. Hayırlı bir hâl üzere sadakatle kalmayı istemek… Isr: Ahd. Sözleşme. Yemin… Kulakta küpe deliği… Şiddetli ahkâm ve teklifler… Altındakini yerinde tutan ağırlık, bağ… Esrar: (Sır): Sırlar. Gizli hikmetler ve mânâlar. Bilinmeyen şeyler… Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde… Elinde ve el ayasında olan hatlar… Esr: Esir etmek… Muhkem bağlamak… Takviye etmek (Esir)… Göbeğinde illeti olan… Sırr: Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey… Müşahedetullah’ın mahalli bulunan kalbdeki lâtife… İnsanın aklının ermediği şey. Allah’ın hikmeti.  9-”http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-kumandan-topluluk-hakikatinin-hakikati-193-h3346.html 10-“Rahman hikmeti Hazret-i Süleyman’a nisbet edilerek, Allah kâinatın dört unsuru ve yer ile gökteki mahlukları onun emrine tâbi ve teshirine amade kılmıştır… Her canlı şey, sudan yaratıldı; ve canlı olmayan hiçbir şey yoktur… Küllî Cisim, –cisim– keyfiyeti olarak herşey de 4 unsurdan… Unsurlardan su, “Heba” temsilcisi ve “Ateş” de “Esir” denilen lâtif maddenin… Biri, varlık alıcısı “şekil”, öbürü “varlık”; dirilik, su ve ateşten meydana gelen…” ( http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-abdulhkim-koltugu-suleyman-tahti-171-h3368.html) 11-Gen, bir kalıtım birimidir. Bir kromozomun belirli bir kısmını oluşturan nükleotid dizisidir. Popüler ve gayrı resmi kullanımda gen sözcüğü, “ebeveynden çocuklarına geçen belirli bir karakteristiği taşıyan biyolojik birim” anlamında kullanılır. 12-Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi –“Nedim-i Kadîm”-, İBDA Yayınları, İstanbul, 2018, sh. 12. 13-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-tasarruf-ahlaki-397-h3940.html     Baran Dergisi 613. Sayı    

Hafıza Kuvveti ve Sözün Gücü

Hafıza günümüzde, nörologlar tarafından beynin bir organizması olarak, psikanalistler kişisel hikâyelerin aktarılması olarak, sosyologlar tarafından grup hafızası şeklinde incelenirken, tarihçiler de yazılı kaynaklar karşısında insan hafızasının değerini tartışırlar. “Modern insan”, günlük yaşamda hafızasını kullanmaya pek ihtiyaç duymuyor artık. Teknolojik âletler bizim yerimize hatırlıyor her şeyi. Fotoğraflar, videolar, çalar saatler, bilgisayarlar, hard diskler, facebook bile “hatıralarımızı” hatırlatıyor artık. İnsan hafızasının kullanılmaya kullanılmaya “köreldiği” gerçeği, tersine bir tekâmül mü? Telefon numaralarını eskiden ezbere bilirdik, şimdi kendi numaramızı bile bilmiyoruz. Kaynak taraması yaparken hafızamıza güvenmiyoruz, elimize alıp kitabı bile karıştırmıyoruz artık. Gidip dijital ortamdan tarama yapıyoruz. Bundan yüzyıllar önce, teknolojinin insanı bu kadar sakatlamadığı devirlerde, insan hafızası, bilginin saklandığı tek yerdi. “Sözlü kültür” denilen mitolojik efsaneler, destanlar, şiirler, şarkılar, masallar dilden dile aktarılarak “yaşardı”… İmam-ı Gazali’nin “Kuvve-i Hafıza” faslında hatıra getiren kuvveti “zakire” olarak adlandırır. İşte insan zikrederek, “tekrarlayarak” hafızasına yerleştirdiği bilgiye güvenirdi. Yazı hiç şüphesiz “sözlü kültürün” yanında devam eden bir oluş sürecinde de olsa, yazıdan ziyade söze ve hafızaya güvenilirdi. Öyle ki, Antik Yunan’da, mahkemelerde yazılı savunma geçerli sayılmaz sözlü savunma istenirdi. Antik Yunan’da “bilmek” hatırlamaktır... Yunan mitolojisinde, Mnemosyne’nin Zeus’tan olan kızları hafızadakilerin aktarılmasını sağlayacak ilham perileri (Mousalar) idi. Hafızayı sözle, sanatla yaymak ve çoğaltmak, onların göreviydi. Bu anlamıyla logos başlangıçta bulunandı; her şeyden önce vardı. İlahî hafızadaki semavi sözleri yeryüzüne indirmek, ilham perilerinin görevleriydi. Herkesin hakikati ezbere bilmesi kendi hafızasına nakşetmesi ancak bu aracı “melekler” sayesinde gerçekleşebilirdi. Sokrat tek bir cümle yazmamıştı. Platon, Sokrat’tan işittiklerini aktarıyordu. Sokrat çeşitli hikâyeler anlatıyor bunların kaynağını belirtmiyordu. Velhasıl söz, yazıya üstündü. Derrida’ya göre “Batı felsefesi daima sözü yazıdan üstün tutmuştur.” Nitekim Sokrat’a dayanan Batı felsefesinden bahsediyoruz. Platon’un yazdıklarına dayanarak fikirlerini öğrendiğimiz Sokrat’tan…Bu mânâda, Alfred North Whitehead, “bütün Batı felsefesi Eflatun’a düşülen notlardır” diyor. Salih Mirzabeyoğlu: “İdrâk edilen mânâların tamamen kaybolmadığı ve biraz düşününce tekrar hatırlanabildiği ve hatırlanabileceği hepimizin malûmudur. O hâlde bu mânâların muhafaza edileceği bir dosyaya ihtiyaç vardır ki, bu kuvve-i hafıza’dır. Hatıra getiren kuvvet “zakire”dir. Kuvve-i hafızanın mânâlarla ilişkisi, kuvve-i musavvire’nin hissi müşterekteki “mahsusat-ı mutasavvare” ile ilişkisine benzer. Mutasavver: Tasavvur edilmiş. İlerde yapılması düşünülmüş. Tasvir edilen. Hatırdan geçen. Akıl kabul eder, akıl alır. “Zikr” kelimesi Arabça’dır. Türkçe mânâsı “anmak”, yani “hatırlamak”… Hatırlamak ise kalbin sıfatlarındandır. Lisânın onda payı yoktur.” (İman ve Tefekkür, s. 53) Antik Yunancada’da“lethe” unutmak demektir… İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu şöyle yazar:“İnsan”, nisyan’dan gelir; unutmak. Allah’a yakın olmanın, “hatırlamak” olduğunu, Allah Kur’ân’da bizzat Resûlü’nün şahsında, “O’na öğretiklerimiz, hatırlattıklarımızdır” meâlinde bir âyetle bildirmiştir.”(İnsan, Önsöz’den) HAFIZAYA VE SÖZE GÜVENMEMEK ÇAĞIMIZIN AFETİ Mİ? Bildiğiniz üzere, kamuoyu önünde sıkça gündeme gelen bir tartışmaya maruz kalıyoruz. Allah Resulü’nden Sahabi’nin rivayet ettiği hadisler güvenilir mi, değil mi? Hadisler “toplanırken” de bu incelemenin yapıldığı, zayıf hadisin, sahih hadisin ölçülerinin konulduğu malûm. “Ravileri kimler, rivayet zincirinde bir hata var mı”, gibi çeşitli “ölçüler” çerçevesinde toplanmış hadislerden bahsediyoruz. Bugün İslâm’ın temel kaynaklarına “güvensizlik duyan” Müslümanların varlığı,yukarıda bahsini ettiğimiz modern insanın kendi hafızasını “yitirmiş” olmasına bağlanabilir mi?Bu durum “Hafızaya dayanan” bilgiyi yok saymaya itmiş olabilir mi onu?Hadis inkârcılığının temelinde yatan asıl “düşünce” bu mudur?… Oysa bu düşünce Kur’ân’ın hafızlar tarafından korunarak bugüne aktarıldığını düşünürsek, –hâşâ-, Kitab’a da güvensizliği doğurur. Bakınız Kur’ân’ı ezberleyen ilk hafızlar şu Sahabîlerdi ki, aynı zamanda tüm kıraatların dayandığı sahabilerdir: Hazreti Osman b Affan, Hazreti Ali b Ebu Talib, Hazreti Ubey B. Kâb, Hazreti Abdullah b Mesud, Hazreti Zeyd b Sabid, Hazreti Ebu Musa El Eş’ari,  Hazreti Ebu’d Derda. Peki, bu Sahabiler aynı zamanda hadis rivayet etmişler midir? Elbette. Hadis deyince, Sahabî’nin, Tabiîn’in, Tebe-i Tabiî’nin rivayetlerinden bahsediyoruz. Kur’an-ı Kerim’i hafızalarında koruyan “hafızlar”dan, “vahiy katiplerinden” bahsediyoruz. İslam Ansiklopedisi’nde yazdığına göre: “İlk mushaflar, esas itibariyle Kur’ân’ın tahrife uğramasını önleme maksadına yönelik olarak hazırlanmışsa da, Ebu Bekir İbnu’l- Arabi, özellikle kıraat vecihlerinin mushaflarda değil rivayet yoluyla yani ezberden aktarılarak yaşatıldığını, ancak kâriler arasında ihtilaf vuku bulması halinde mushaflara başvurulduğunu kaydeder. İbnu’l-Cezeri de, “daha sonra Kur’ân’ın naklinde mushafların ve kitapların korumasına değil kalplerin ve zihinlerin korumasına (ezberlemeye) güvenilmiştir. Bu durum yüce Allah’ın bu ümmete nasib ettiği en değerli özelliktir” diyerek aynı hususa riayet etmiştir.” Peki ya Hadisleri toplayanlar? Mesela, Buhârî’nin hafıza kuvveti ile ilgili birçok örnek verilmiştir ki, kâtibi Muhammed ibn Ebî Hatim’in aktardığına göre, Buharî, topladığı hadisleri –ki onbinlerce hadisten bahsediyoruz- önce hafızasına alır, sonra kâtibine hafızasındakileri yazdırırmış. Netice olarak, günümüz Müslümanının “akli melekeleri” öylesine dejenere olmuş ki, bu durum İslâm’ın temel kaynaklarından duyulan “şüphe”nin de kaynağıdır. Oysa baktığımız zaman ne Müslüman ne de bir Batılı, tek bir cümle yazmamış Sokrat’ın fikirlerini, sözlerini, hatta savunmasını bize aktaran Platon’un hafızasından şüphe duymaz. Aynı “kat’îliği” bir Müslüman kendi temel kaynaklarına karşı göstermiyorsa, buna düpedüz “aklın iptali” denir. Nitekim, Kur’ân bize “hafızalarla-hafızlarla” taşınmıştır; tıpkı hadisler gibi… Çünkü, “Hatırlamak kalbin sıfatlarındandır. Lisânın onda payı yoktur.” Baran Dergisi 613. Sayı

Örnek Bir Kalkınma Modeli: Japonya

Hemen hemen mütecanis/homojen bir yapıya sahib Doğu Asya ülkelerinin milliyetçilik asabiyesiyle örgütlenip, dinamik bir kalkınma gerçekleştirmesinin sâiki olan birliğe, gerçek ideal etrafında teşekkül edecek birliğin bir “çıkartması”, bir taklidi gözüyle bakmak lazım. Ama ne olursa olsun bunun da bir hakikati var ve bu ülkeler, içinde şu veya bu tarzda ihlasın –ki en temel ruhî hasletlerdendir- bulunduğu bir oluşumun nerelere kadar varabileceğine iyi birer örnekler. Bizim de ülke olarak iktisadî sahada gerçekleştirebileceklerimiz açısından ufuk açıcı tecrübeler. Kısa da olsa münhasıran ele almamızın sebebi bu. Mütecanis bir cemiyet, Hitler’in hedefiydi; her bir ferdinin hem maddeten hem manen “benzer” olduğu bir cemiyet peşindeydi Hitler… Lakin Avrupa tarihi, Batılıların içtimaî yapılarının zaten bu yönde çalıştığını isbatlamaktadır. Etnik ve dinî azınlıklar daima yok edilmeye çalışılmıştır Batı toplumunda; tek tipçidirler ve bu durum aslında halen tüm canlılığını korumaktadır. Bizim gibi, yani tek tipçi olmayan, farklı etnik ve dinî kimliklere sahib milletlerin bir ulus devlet çatısı altında zorla bir araya getirilmeye çalışıldığı ülkelerde ise homojen bir yapı oluşturulamadığı gibi, var olan “hâkim din mütecanisiyeti” de etkisiz hale getirilmiştir. Elbette herkesin ya da en azından cemiyetin kahir ekseriyetinin kendini ait hissedeceği bir üst kimliğin şart olduğunun artık anlaşıldığını varsayıyoruz; o kimliğin mahiyeti ikinci plandadır, önemli olan mevcudiyetidir. Gelelim müşahhas olarak konumuza… Bir Japon (veya Koreli, Tayvanlı, vs.), ister işçi olsun isterse patron, öncelikle ülkesine hizmet etmekle mükelleftir. Halkın ferdî tercihleri, ülkenin menfaati yanında ikinci planda kalır.* Esas olan ülkenin kalkınmasıdır ve muhtelif sahalarda faaliyet göstermek üzere kurulmuş firmalar burada “muvazzaf milis güçler” gibi davranırlar. Ülke içinde üretim kapasitesi ve satış yelpazesi, benzeri malları (mesela elektronik) üreten firmaların yok olmasını değil de sanki bir lonca gibi, sürekli belli bir kalite seviyesini muhafaza etmeyi hedeflemektedir. Sermaye dağılımının belli ellerde toplanmasını engellemeye matuf adı resmen konmamış kurallar vardır. Araba, elektronik, ağır iş makinası, ev eşyası, vb. üreten onlarca firma vardır ve bunların sermaye birikimi ve tecrübesi, ülke içinde ihtiyaç fazlası haline geldikçe, Japonya’nın menfaatleri için ülke dışına aktarılmaktadır. Bu aktarımda “Sogo Soşa” ismi verilen ticarî şirketler öncü rol oynamakta ve aşırı büyüyen sermaye fazlasının ülke içinde kalıp bir nevî “boğucu” tesir oluşturmasını engellemek adına yurtdışına yayılışını yönetmektedir. Sermayenin bu şekilde aktarımında iç dengelerin yanı sıra Japonya’nın ülke olarak siyasî menfaatleri azamî raddeye çıkarmayı ve siyasî hedeflerini gerçekleştirmeyi amaçladığı da aşikârdır. Bu siyasî hedeflerin en başında, Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’nda başaramadığı “Japon hâkimiyeti”nin yer aldığı açıktır. Japonların bu ideallerini gerçekleştirip gerçekleştiremediği veya gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği burada mevzuumuz değil. Asıl mevzuumuz, belli bir ideal etrafında (Japon asabiyesi) bir ülkenin, devletin görünen veya görünmeyen güdümünde organize bir şekilde hareket etmesidir. Japonya’da (ve onunyolundan giden diğer Doğu Asya ülkelerinde) firmalar arasında rekabetten ziyade bir dayanışma münasebeti vardır. Girişimcilerin yatırım yapacağı sahalar onların keyfine bırakılmamaktadır. Üretimin ana firmalar tarafından yan firmalara doğru aktarılması, ana firmanın organizatör bir konum alması beklenmektedir. Bu muhayyer değil, mecburidir. Giovanni Arrighi, bu üretim sistemine “çok katlı taşeron sistemi” demektedir. Doğu Asya örneklerinde firmaların birbiriyle yıkıcı bir rekabet içinde olması istenmez ve ortaklık yapıları da zaten buna göre düzenlenmiştir. Sogo Soşa isimli ticarî firmalar hem ülke içi, hem de ülke dışı yatırımların ortaklarıdır. Bu noktada asıl rakibin, yani ürünlerin kalitesini artırıp maliyeti ucuzlatma yönünde üreticileri teşvik edenin son tahlilde devlet olduğu görülmektedir. Milliyetçilik ile içiçe geçmiş dinî bir telakkiden müteşekkil millî ruh ve müteâl mihverinde ülke için çalışan bu çeşit bir örgütlenmenin neticesi ise ortadadır. Bu minvalde çalışmak istemeyen bir firma, bu sistemden yararlanamaz ve büyüyemez. Ayrıca bir işletmede çalışmaya başlayan işçiler umumiyetle aynı yerden emekli olmaktadır. Yalnız firmaların kârları değil, işçi ve emeklilerin birikimleri de ticarî örgütlerin kontrolündeki muhtelif fonlar tarafından yurtdışındaki hisse senedleri, tahviller veya yatırımlara aktarılmaktadır. Bu fonlar, Japon sermayesinin önemli bir kısmını teşkil etmektedir. Aynı durumun Kore ve Tayvan için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz; ancak bu ülkelerdeki kalkınmanın fitilini ateşleyenin Japon firmaları olduğunun da unutulmaması gerekir. Dikkat edilirse, bu ülkelerdeki sermaye ve emek, esasta tek bir maksada yöneltilmiştir: Ülkenin güçlenmesi. Bütün bir ülkedeki üretim, tek bir firma gibi hareket edecek şekilde organize edilmiştir. Böylesi bir kalkınma modelinin kaçınılmaz sonuçlarından en önemlisi, ülkede doğan hasılanın dengeli bir şekilde tevzîidir; zira sistem inandırıcılığını korumak zorundadır.  Bu arada bahsettiğimiz ülkelerin yanı sıra bilhassa Japonya’da devletin açtığı ihaleler liyakat esası üzerinden dağıtılır ve tufeyli bir müteahhit zümrenin türemesine asla izin verilmez. Alınan ihaleler de aynı mekanizma içinde ve uzmanlaşmaya göre taşere edilir. Rantiyenin bizimle mukayese edilemeyecek kadar önemsiz olduğunu eklemek lazım. Firmaların temel gayesi sınaî yatırım ve üretim gerçekleştirmektir. Elbette bu sistemin kusursuz bir makine gibi çalıştığını, hele son 20 yıl için iddia etmiyorum. Bu tarz bir örgütlenmenin bu ülkelerin hızlı kalkınma sürecine girdiği 1960-1990 yılları arası süreçte özellikle varit olduğunu söylüyorum. Öylesine bir insanî ve maddî bir birikim gerçekleştirdiler ki bu dönemde, halen bunun semeresini yemektedirler. Bu hususun altını özellikle çizmekte fayda var; zira Batı’nın şu anda yaşadığı seküler ahlâk krizine bu memleketler de girmiş bulunmaktadırlar. Konformizm ve sekülerizm (hayatı parçalara ayırıp bu parçaları birbiriyle irtibatsızlaştırma) bu ülkelerde hızla neşvünema buluyor ve bu temayülü telafi edebilecek bir akideye de sahip değiller. Yani gelişme iyi ama neticesi, eğer İslâm olmazsa, her daim akamet… ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde Japonya’ya ve diğer Asya Kaplanları’nın gelişimine önemli miktarda yardımda bulunduğu doğrudur. Bu ülkelere yönelik ithalat rejimine kolaylık sağlayarak yapmıştır en çok da bunu. Bu desteğin şimdi burada ayrıntılarına girmek istemediğim muhtelif sebebleri var. Lakin bu ülkelerin gelişimini yukarıda zikrettiğim hususları göz önüne almadan sadece Amerikan desteğine bağlamak son derece yanlıştır. Eğer koordinasyon içinde çalışan, tüm kesimleriyle vatansever bir halk olmazsa, kim hangi desteği verirse versin, boştur.**  Bizim gibi ülkeler için basmakalıp iktisadî bir söz var: “Gelişmeyi sağlayacak gerekli yatırımlar için yeterli sermaye yok; o yüzden hariçten gelecek sermayeye muhtacız.” Geçen birkaç yazımda işaret ettiğim bir husus vardı: Üniversitelerin iktisad fakültelerinde verilen eğitim iktisad teknisyenleri yetiştirmek üzere kurgulanmıştır ve meselenin fikrî cihetinin yüzüne kimse bakmamaktadır. Bu tür eğitimle öğrencilerin zihin dünyaları öyle şekillendiriliyor ki, Üstad’ın deyişiyle, ezbere kuru bilgiden öte bir donanıma sahib olamıyorlar. Sermaye, bu okullarda öğretilen kalıplara göre, toprak ve emek dışındaki mal, para ve tesis cinsinden müşahhas birikimdir. Hâlbuki bunlar, ülkedeki sermayenin ancak bir kısmını teşkil eder. İktisad kitablarında, belki de sırf bir iki cümle ile dahi olsa hakikati söylemiş olma adına zikredilen şudur: “Bir memleketin asıl sermayesi, çalışma azmiyle dolu yetişmiş insan gücüdür.” Eğer arzu olursa, etrafında kenetlenecek bir mefkûre, bir fikir olursa, sair sermaye birikimleri tâlî ehemmiyeti haizdirler. Dava, bunları yekvücut yapabilecek bir fikir birliğinin ve o fikre dayanan adaletli bir nizamın tesis olunmasıdır. 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya, 1950 Kore Savaşı sonrası Güney Kore, bu dediğimin batıl tarafından da olsa en güzel misalleri olarak karşımızda durmaktadır. Tekrarlamak istiyorum: Bir ülkenin en büyük sermayesi, onun yekvücut olmuş azimli halkıdır. Bir rejim bunu sağladığı kadar ayakta kalabilir.    *Elbette çizdiğimiz bu manzara, bilhassa büyük travmadan, 2. Dünya savaşından sonra yaşanan toparlanma sürecindeki tempolu kalkınma dönemi için varittir ve bir iddia değil, vakıadır **Burada kilit önemde gördüğüm ve bir ara etraflıca işlemeyi düşündüğüm bir hususa işaret etmek istiyorum. Doğu Asya ülkelerini, Türkiye gibi Müslüman ülkelerden ayıran hayatî bir fark vardır: Onlarda tepeden aşağıya doğru ve eğitim seviyesi arttıkça yabancılaşıp hainleşen, üzerinde yaşadığı topraklarla kalben bir bağı kalmamış, Avrupa veya Kuzey Amerika ülkelerinde yaşamak için yanıp tutuşan bir “okumuş” kesim yok denecek kadar azdır. Bu nokta öylesine önemlidir ki, hem Avrupa ve Kuzey Amerika halklarının, hem de bizim memleketlerin ahalisinin sosyo-psikolojik durumunu izah ediverir. Bir Avrupalının veya Amerikalının kendi ülkesine kazık attıktan sonra tası tarağı toplayıp gideceği bir yer “yoktur”. Tabii Mars’ta veya başka bir gezegende insan yerleşimleri kurulmadıysa. Şaka bir tarafa, bizim okumuşlar veya parsacıların (bunlara “Beyaz Türkler” diyebiliriz) bir ayağı bu gâvur ülkelerindedir; çocuklarını oralarda doğurmaya bakar ve en ufak bir sarsıntıda kirişi kırıp oralara temelli yerleşme planı yapar. Diğer taraftan bunlara öykünen, aslen “Kara”, sonradan olma Beyaz Türklerin de yatıp kalkıp hayalini kurdukları bir an önce “gavuristana” kapağı atmaktır. Özellikle üniversite gençliği arasında bu hastalık yaygın durumda. Burada her tür vergi kaçırma işini, kanun nizam tanımama ve kurallara uymama salahiyetini kendinde gören bu kalben ve zihnen yabancılaşmış kesim, hayalini kurdukları ülkeye gittiklerinde –biraz abartarak söylüyorum- uyup uymama konusunda muhayyer oldukları kurallara bile harfiyen riayet ederler. Bir tarafta, üzerinde yaşayan insanların ne olursa olsun kalıp kendisi için mücadele edeceği, gidebilecekleri başka bir yer olmayan, o yüzden onun iyiliğini kendi iyiliklerinin üzerinde telakki ettiği bir ülke; diğer tarafta ise bilhassa güdücü, etkili ve yetkili kesmin o ülkeyi kendi vatanı olarak görmediği, saygı duymadığı, asıl vatan olarak başka memleketleri gördükleri bir ülke... Acaba bu ülkelerden hangisi gelişip serpilir? Baran Dergisi 612. Sayı

Kadın Ressamın Son Çığlığı: Viva la Vida

Michel de Montaigne, “Denemeler”i için, “ben eserimi yaptım, eserim de beni.” demiştir. Frida Kahlo, sanki Montaigne’in bu ifadesini test edercesine, ardında üçte biri portre olmak üzere 150 resim bıraktı. Bir fotoğrafçının kızı olan Frida, babası Guillermo tarafından bir erkek çocuğu kadar yiğit ve haşin bir şekilde yetiştirildi.  Zannedersem, Rembrant ve Van Gogh'tan sonra en fazla portre çalışması yapan ressam Frida Kahlo'dur, Meksika ve Paris’teki sanatçı çevresinin gözde şahsiyetiydi. Sıhhat problemleri daha altı yaşındayken başladı; babasıyla çıktığı seyahat sırasında bir kaza yaşadı ve bu hâdiseden sonra bir ayağı topal kaldı. Arkadaşları ona “Tahta Bacak Frida” derdi. Tüm hayatını etkileyecek trafik kazası başına geldiğinde ise daha on sekiz yaşındaydı.  Resim ve komünizmaya alâkası ressam Diego Rivera sayesinde olmuştur. İşvesi ve cazibesini bir şaheserin parçasıymışçasına kullanabilen Frida, Diego’yla evlendi. Kahlo, sanat tenkitçileri, zamanın Meksika’daki Komünistleri ve Gerçeküstü (Sürrealist) akımının takipçileri tarafından sürekli tartışma mevzuu olmuştur. Geçirdiği trafik kazasından sonra otuz iki kemiği kırılan ve omuriliği zedelenen genç kız, yatalak bir hayat geçirdi. İlk çalışması kadife elbiseli otoportresi olmuştu: O zaman “Filhakika pek ehemmiyet vermeksizin resim yapmaya başladım” demiş, sonrasında bir şeyler resmettikçe acılarının dindiğini hissetmişti.  Şakacı şahsiyeti, enteresan tipiyle çevresindekileri büyüleyen Kahlo, sanat tenkitçisi John Berger'in ifade ettiği üzere eserlerini icra ederken çok fazla tuval kullanmamıştır; çoğunlukla metal yahut metal kadar pürüzsüz yüzeyli suntalara çalışma yapmıştır.  Evet, onun resimlerinde bazı müstehcen figürlerin olduğu doğrudur. Bu hususta meseleyi basitleştirmek yerine, yüreği ıstırap dolu bir kadının masumiyetini aramak gerektiğini düşünüyorum. Kahlo kendisini resmettiği eserlerinde kendisiyle yüzleşiyordu.  Arjantinli şair Juan Gelman'ın “Düşünülemez Hassasiyet” isimli eserinde şu satırlara rastlarız, sanki Kahlo için tasarlanmıştır: “bu kadın sadaka istiyor tencerelerle tavaların alacakaranlığında deliler gibi yuğduğu/kanla/nisyanla onu tutuşturmak bir Gardel plağı koymak gibidir gramofona yıkılmaz semtlerden gelir, sokak ateşleri onun bir kadınla bir erkek yürüyor bağlı acının önlüğüne tutunmuş yıkansın diye attığımız tıpkı anam gibi tahtaları ovan her gün ki günün birinde ayağının dibinde bir inci tanesi bulacak.” Kahlo’nun hatırında daima şu söz vardı, “ıssız yerlerde kendin için bir âlem ol.” Meksika başkenti Coyoacan’daki, Frida’nın yaşadığı küçük mavi ev artık “Frida Kahlo Müzesi” olarak faaliyette. Rene Magritte, Salvador Dali’yle birlikte Sürrealist okulun en mühim temsilcilerinden biri olan Kahlo, Meksika’daki ilk şahsî sergisini 1953 yılında açmıştı. O mavi evin kapısında, bekleyen bir ecel vardı, Kahlo o ânın er yahut geç geleceğini biliyor ve sessiz sedasız nasıl öleceğini düşünüyordu. Sanki o gün öleceğinden haberdarmışçasına, karpuz figürlerinin yer aldığı son resminde, “viva la vida” yani “yaşasın hayat” yazılıydı. Baran Dergisi 612. Sayı

Sünni ve Şiilerde Aşure Anlayışı

Beni en çok hüzünlendiren hadiselerden biri de Selçuklu Devleti’nin neşvü nema bulduğu topraklarda, Nakşilik silsilesinin kök saldığı ve kol kol uzandığı diyarlarda, Şii anlayışında bir devletin teşekkül etmesi ve asırlar boyunca İslâm’ın doğru yol anlayışı Ehli Sünnet’e karşı mücadele ederek, Asya ve Afrika’nın mümbit topraklarına her an zehirlerini akıtmasıdır. Tarih boyunca İslam dünyasını ifsad edici siyasetini sinsi ve haince sürdürmesi, bozgunculuk uğruna Haçlı dünyasıyla Sünnilere karşı ittifak etmekten çekinmeyişleri hep hatırda. Selçuklu ki İslâm’la şereflenen ve aldığı bu şerefle hamle ve aksiyon sahibi olarak İslâm’ın bayraktarlığını yaparak Haçlı dünyası üzerine giderken, arkasında bıraktığı bu toprakları böylesi bir anlayışa kaptırmış olması ne acı... Keşke Doğu’da olup biteni daha dikkate alsa, arkalarını sağlama alıp önlerine doğru emin adımlarla gitselerdi. Gazneli Mahmut’un diyarına kadar kök kurutucu ve kök salıcı siyaset gütse ve onunla el ele tutuşup İmam-ı Rabbani’nin meşalesini taşımaya ahdetselerdi.  Karahanlılarla başlayan, Selçuklu ile devam eden, Osmanlı Devleti ile tarih sahnesinde yer alan Sünnilik anlayışındaki devlet, Osmanlı’nın yıkılması ve yerini seküler anlayışta bir devlete bırakmasıyla (Türkiye Cumhuriyeti) son buldu. Sünni dünya yetim ve öksüz kaldı. İngilizlerin siyaseti ile Vahhabilik anlayışının kutsal beldelerde devlet olması, İslâm dünyasına arkadan vurulan ve bölen en elemli darbelerden biri olmuştur. Türkiye’de askeri ihtilallerle ve müesses nizam tarafından oluşturulan din kurumlarıyla yok edilmek istenen Sünnilik anlayışı, “Eğer takiyye olmasaydı Şia mezhebi tarih içerisinde yok olurdu.” diyen Humeyni’nin Fransa topraklarından gelip İran’da Şii devletini velayeti fakih kavramıyla yeniden tesisi Sünniliğe vurulan ayrı bir darbeydi. Bu devlet eliyle bu topraklarda bir çok eserler tercüme edildi. Anadolu insanının itikat ve amel arsası bozuldu. Mezhepler ayrıcalık ve bölücülük olarak gösterilirken, İran anayasasında İran’ın mezhebi Caferiliktir ifadesini kimseler gündeme getirmedi. İran’dan eserler çevrilirken, Anadolu insanının tepkisini çeker diye bir çok eser eksik ve çarpıtılarak çevrildi. Sünniliğin devletinin olmaması bir çok yerde çok iyi niyetle başlayan cihat hareketlerini baltalayıcı bir hal aldı. Orta Doğu’nun kalbinde İsrail devleti kuruldu, kan üstüne kan aktı ve hala akmakta. Bakalım bu yetim ve öksüzlük daha ne kadar sürecek. İslâm diyarlarında zulüm ne zaman bitecek, mücadele Batı topraklarına ne şekilde ve ne vakit taşınacak. İdlib bu ümmetin en büyük imtihanı olmaya vesile. Aşura Gününü Bayrama Kimler Dönüştürdü Aşura gününü bayram haline getirenler Nasibilerdir. Nasb, bidat gruplarından olan bir taifedir. Hazret-i Ali’ye buğz etmek, kin gütmek, ona sırt dönmek demektir. Bunların inançlarına göre sahabe sahih bir itikada sahib değildir. Hazret-i Ali Efendimize düşmanlık beslerler. Sadece Hazret-i Ali efendimizi değil Hazret-i Hüseyin gibi onun Ehli Beyt’inden olanlara ve daha başkalarına da kin güder ve buğz ederler. Nasb da tıpkı Rafz gibidir. Çünkü Rafz demek, sahabeye buğz etmek, onlara hakaret ve lanet etmek, dil uzatmak demektir. İster Nasibilik olsun ister Rafizilik (Şiilik) olsun her ikisi de sapıklıktır. Allah’ın koyduğu metottan uzaklaşmaktır. Çünkü Allah Resulünün ashabını sevmek gerekli ve vaciptir. Onların İslâm geçmişinde hizmetleri vardır, İslâm için mallarını ve canlarını ortaya koymuşlardır. Şia, Aşura gününü yas ve matem günü olarak ilan ettiğine göre bunlara karşı olan bir başka grup da bu günü sevinç ve mutluluk günü olarak bayram ilan etmişlerdir. Bu grupta yer alanlar ya Hazret-i Hüseyin aleyhinde taassup içerisinde olan Nasibiler veya kötülüğe karşı yalanla mukabele etmek isteyen cahiller takımıdır. Bunlar da Aşura gününde sürme sürer, kına yakar, yakın ve uzak çevrelerine yardım eder, yedirip içirir, bir takım törenler yapar, tıpkı bayram yapıyorlarmış gibi hareket ederler. Bu da ikinci bir bidattir.    Yaralı Bilinç Arızalıbakış: “Her Gün Aşura, Her Yer Kerbela” 20. yüzyılın en büyük sloganlarındandı “Her gün Aşure, her yer Kerbela” İran İslam devrimi’nin (!) sürükleyici sloganıydı ve İran dışındaki coğrafyalarda da epey etki bırakmıştı. Zulme başkaldırmak, mazlumların yanında yer almak diye yorumlanmıştı. Ancak bu slogan içinden çıktığı Şii toplum hafızasındaki çağrışımdan ve tarihi bağlamından bağımsız ele alınamaz. Çünkü bu slogan tarihin belli bir döneminde takılıp kalmış bir perspektifin ve tasavvurun bir ürünüdür. Bu perspektif ve hafıza İslâm tarihinin ilk dönemlerinde yaşanmış, Cemel, Sıffın, Nehrevan savaşlarının ve Kerbela’da Hazret-i Hüseyin’in (r.a) ailesiyle beraber hunharca şehit edilmesinin yol açtığı travmatik atmosferin etkisiyle oluşmuştur. Şii hafıza, erken dönemde yaşanmış acı olaylara kendine has bir okuma tarzı geliştirmiş ve bunu din tasavvurunun, inanç sisteminin temeli kılmıştır. Özüne siyasi talepler ve tarihte yaşanan o kırılma hadiseleri hakimdir. Bu tasavvur başta Ehli Sünnet olmak üzere kendisi gibi olmayan, farklı tüm ekollerin mezkur tarihi olayları bakışını ve onlarla olan ilişki tarzını dün etkilediği gibi bugün de etkilemektedir. Buna göre olaylar silsilesi; Hazret-i Ali, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in (r.a) halifeliğinin (onlara göre ilahi imametin siyasi boyutu) gasbedilmesiyle başlar. Hazret-i Hüseyin’in (r.a) ev halkıyla beraber Kerbela’da şehit edilmesiyle de zirveye çıkar. Zaman, tarihin bu aşamasında ve bu fotoğraf karesinde durmuştur. Asırlardır bu olayın yası tutulur. Her sene Aşura günleri, her vesileyle tertiplenen mersiyeler, dini toplantıların özünü hep bu oluşturur. Şii toplumlarının dilinde de, zikrinde de, gelecek tasavvurunda da, ana akım Müslümanlara bakış açısında da bu olaylar belirleyici olmuştur. Öyle ki muhaliflerini Hazter-i Muaviye (r.a) ve Yezid, kendilerini de Hazret-i Ali (r.a) ve Hazret-i Hüseyin (r.a) taraftarları olarak konuşlandırmaktalar. Hazret-i Ali’nin (r.a) karşısına Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Muaviye ‘yi (r.a), Hazret-i Hüseyin’in (r.a) karşısına da Yezid’i birer nefret objesi olarak dikerler. Tarih, yaşanan hayat, olaylar, insanların duruşu bu perspektiften siyah ve beyaz olarak resmedilir. Fotoğraf çekilmez resim yapılır çünkü. Müslüman birey ve toplumlar ya Hazret-i Hüseyin’in (r.a) yahut Yezid’in safında iki kategoriye sıkıştırılır. Her şey değişse de bu değişmez, Hazret-i Hüseyin’e (r.a) ifrat derecesinde hüzünle yakılan ağıtlara sınırız bir intikam alma duygusu da eşlik eder. Tarihte vardı, bugün de var. Aşura törenlerinde Hazret-i Hüseyin (r.a) ve ehli beytinin hunharca katledilmesi, susuz bırakılması abartılı tiyatro gösterileri ve posterlerle, vaizlerin konuşmalarıyla, mersiyelerle anlatılırken sadece bir mazlumiyet öyküsü ortaya konmaz, bunun mesullerinden nefret edilmesi de adaletin gereği olarak insanların duygularına direkt yahut dolaylı mesajlarla işlenir. Nefret duyguları, intikam hisleri sadece Hazret-i Hüseyin (r.a) katline karışan kişilerle sınırlı tutulmaz ve daire genişletilir, Hazret-i Ebu Bekir (r.a) ve Hazret-i Ömer (r.a) yanında Hazret-i Ali’ye (r.a) beyat etmeyen tüm sahabiler de işin içine katılır.  Tarihte yaşanmış gerçek olaylar hurafelerle karıştırılır ve tarih yapı-bozuma uğratılarak yeniden yazılır ve anlatılır. Bu tasavvurda ana akım Müslümanlar Şia’nın sınırlarını daralttığı Ehli Beyt mensuplarına ihanet etmişlerdir. Bunlara karşı varlık mücadelesi verebilmek için de İmamlar ve tabileri kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Bu, takiyyeyi doğurmuş ve takiyye de nefret edilen kişilerden ve onların yolunu takip eden Müslümanlardan hem korunmanın, hem de intikam almanın bir aracına dönüşmüştür. Musibetlere Karşı Sabırlı Olmak Müslüman başına gelen musibet sebebiyle sabretmesini bilmelidir. Güzel bir şekilde şikayetlerini ve sızlanmalarını dile getirmelidir. Saçını başını yolmamalı, yanaklarını yaralamamalı, üstünü başını paralamamalıdır. Cahiliye adetlerinden uzak durulmalıdır. Esasen sabrı Müslüman ilk musibet anında göstermelidir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sav) “Sabır ilk darbededir.” buyurmuşlardır. Müslüman, İslâm edebi gereği , herhangi bir musibetle karşı karşıya kalınca feryat etmez, Allah’ın kendisine verdiği nimetleri hemen hatırlar. Mesela Hazret-i Hüseyin (r.a) öldürülerek şehit edilmesi ilk bakışta büyük bir musibet ve kötülük ise de Hazret-i Hüseyin’e nisbetle bu bir hayırdır ve ikramdır. Aşura gününde Hazret-i Hüseyin’i zalim ve azgın, isyankâr kişiler öldürmüşlerdir. Ancak yüce Allah, böylece Ehli Beyt’ten olanlara ikram etmiş olduğu şehitlik mertebesini ona da ikram etmiş olmaktadır. Çünkü Hazret-i Hamza şehit edilmiş, Hazret-i Cafer şehit edilmiş, babası Hazret-i Ali ve daha başkaları da şehit edilmişlerdir. Bu nedenle Hazret-i Hüseyin’in şehit edilmesi ile yüce Allah onun mertebesini ve derecesini yüceltmiştir. Kaldı ki hem kendisi ve hem ağabeyi Hazret-i Hasan, cennet gençlerinin seyitleridir. Bir de yüce mertebeler, ancak bela ve musibetler sonucu kazanılır. İbn Kesir diyor ki: Elbette her Müslüman’ın bu olay sebebiyle üzülmesi gereklidir ve doğaldır. Zira şehit edilen Hazret-i Hüseyin Müslümanların önde gelenlerinden, seyitlerinden olduğu gibi aynı zamanda sahabenin de alimlerinden olan biriydi. Kaldı ki Allah Resûlü’nün (sav) kızlarının içerisinde en faziletli olan kızın oğluydu. Abid, cesur ve cömert bir insandı. Ancak Şia’nın yaptığı gibi davranmak da doğru değildir. Onlar gibi yas tutmak, ağıtlar yakarak gösteriş edasıyla bir takım durumlar sergilemek asla doğru değildir. Öte yandan Hazret-i Hüseyin’in babası Hazret-i Ali oğlundan daha faziletli ve daha üstün biridir. O zaman acaba neden onun öldürülmesi ve şehit edilmesi olayını da tıpkı Hazret-i Hüseyin’de gösterildiği gibi bir matem ve yas günü olarak ilan etmiyorlar? Neden sadece Hazret-i Hüseyin ile yetiniyorlar? Oysa babası Hazret-i Ali (r.a) bir Cuma günü, sabah namazına giderken öldürülmüştü. Peki ya Hazret-i Osman (r.a) için ne demeli? Ehli Sünnet’e göre o da faziletli biriydi. Resulullah onu iki kızıyla evlendirmişti. Bunun için Zinnureyn diye anılırdı. O da evi kuşatılarak Zilhicce ayında teşrik günlerinde öldürülerek şehit edildi. Buna rağmen insanlar onun öldürüldüğü günü matem ve yas günü olarak ilan etmemişlerdir. İşte Hazret-i Ömer (r.a)… O da Hazret-i Ali ve Hazret-i Osman gibi şehit edilmişti. Sabah namazında mihrapta namaz kıldırmakta iken ve Kur’an okurken vurularak şehid edildiler. Buna rağmen Müslümanlar onun ölüm gününü yas günü olarak ilan etmediler. Nitekim Hazret-i Sıddık (r.a) yani Hazret-i Ebu Bekir(r.a) bütün sahabeden daha efdal idi. Onun öldüğü günü neden matem günü olarak ilan etmediler? Hazret-i Hüseyin’in öldürülerek şehit edilmesi ile şeytan harekete geçerek iki türlü bidat meydana getirdi. Aşura gününde matem tutmak, ağıtlar yakarak, feryat ve figan çıkarmak, üst baş paralamak, saçını başını yolmak, zincirle dövünmek gibi, İslâm’da yeri olmayan işler icat ettiler. Susuz kalmayı mersiyeler okumayı adet haline getirdiler. Dahası; Salih selefe sövmeyi, onlara lanet okumayı gündeme soktular, hatta ilk Müslümanları bile dillerine hedef kıldılar. Günah ve suçsuz olanları bile bu kalıbın içine soktular. Şia’nın konu ile ilgili haberlerin geneli yalan ve iftiradır. Esasen böyle bir çığır açanların asıl amacı, fitne kapısını açmak ve ümmet arasında tefrika oluşturmaktır. Bütün yaptıkları şey ne vacip ne sünnet ve ne de müstehaptır. Bu konuda Müslümanlar ittifak içindedir. Söz konusu günde yas tutulması, benzeri şeyler esasen haram kılınan şeylerdir.           Aşura Gününde Resulullah’ın Uygulaması Muharremin onuncu günü demek olan Aşura gününde Hazret-i Peygamber (sav) nasıl bir uygulama yapmıştır? Hazret-i Peygamber (sav) Aşura gününü faziletli olan günler arasında kabul etmiş ve öyle değerlendirmişti. Bu nedenle de o gün için oruç tutulmasını teşvik etmiştir. Nitekim gelen sahih bir hadiste, Ebu Katade’den rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: “Her aydan üç gün oruç tutmak, bir de Ramazandan Ramazana oruç tutmak, tüm seneyi oruçlu geçirmek demektir. Arefe gününde tutulan oruca gelince, umudum o ki o, o günden önce geçen sene ile o günden sonra gelecek olan senede işlenen günahlar için kefaret olacaktır. Aşura gününde tutulan oruca gelince, umudum o ki Allah, onu da o günden önceki senede işlenen günahlar için bir kefaret sayar.”  İbn Abbas’tan (r.a) rivayete göre diyor ki. “Hazret-i Peygamberin, faziletli gün olarak Aşure günü orucunu tutmak için araştırdığı kadar bir başka günü araştırdığını; bu ayı, yani Ramazan araştırdığı kadar bir başka ayı araştırdığını da görmedim. “O halde Aşure gününde oruç tutmak sünnettir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sav) o gün oruç tutmuşlardır, o günde oruç tutmanın faziletinden haber vermişlerdir. Nitekim yukarıdaki hadiste bunu gördük. O günün gecesinin de ibadetle geçirilmesini de tavsiye buyurmuşlardır. Ehli Sünnetin üzerinde olduğu yol, orta yoldur. Bunda ne ifrat ne de tefrit vardır. Burada tamamen Resûlullah’ın yoluna ve uygulamasına uymak ve onun emrine yapışmak yer almaktadır. Allah’tan sevap beklemek de bu şekilde olabilir.      Baran Dergisi 610. Sayı