Yazarlar
Modern Pagan Tapınağında İsyan "Bütün Putlar Yıkılmaya Mahkûmdurlar…"

Suretlere büründürülmüş heykel cinsinden olanlar da, zihinlerde heykelleşen fikir veyahut müessese cinsinden olanlar da, onlara ne kadar büyük mânâlar atfedilirse atfedilsin, onlardan ne kadar büyük beklentiler içine girilirse girilsin, bütün putlar yıkılmaya mahkûmdurlar. Suret giydirilerek kendisine ilâhî vasıflar yüklenen heykel cinsinden olan putların aslında yıkılması diğerlerinden çok daha kolaydır; bir kahraman çıkar ve herkesin kendisinden meded umduğu putun kendisine bile hayrı olmadığını bütün cihana haykırırcasına elindeki baltasını onun kafasına indirir. Tuzla buz olan heykelle beraber bu putların zihinlerdeki imajı da kolaylıkla yıkılır. Zaten belki de bu sebeble, bilhassa İslâmiyet geldiğinden ve Kâbe’nin içindeki putlar Kâinatın Efendisinin mübarek eliyle tuttuğu asasıyla yerle yeksan edildiğinden beri, putperestler, putlarına heykel sureti giydirmekten kaçınır oldular. Kutsiyet atfettikleri şeyleri daha ziyade fikir, zihin ve müessese planında kalıplara dökmek yoluna gittiler. Bilhassa pagan aşısıyla tahrib ettikleri Hristiyanlığın tebaası olan Batı âlemi, bu yeni nesil, modern tabirle new-age putperestlikte son derece başarılı oldu. Müesseselerini, rejimlerini, bilimi ve tekniği putlaştırdılar. Bilim ve teknikte söz sahibi olan akademik kadroya “mutlak” bilgilerin insanlığa taşınması noktasında ilâhî birer elçi muamelesi yaparak, yeni bir ruhban sınıfı türetmeye ve böylelikle hem bu kadroyu hem de bunlardan gelen bilgiyi lâ-yüs’el kılmaya kalkıştılar. Dünün putperest kavimlerindeki ruhban sınıfı aslında nasıl ki “kral”ın yahut pagan renklerine boyanmış kilisenin elçisiyse, akademik new-age ruhban sınıfı da kapitali elinde tutan şirketler ile gücü elinde tutan siyasîler ve bürokratların elçisi rolünü üstlendiler. “Modern” adlı sihirli bir kelime ile beraber dünya çapındaki bütün müesseselerin kendi zihniyetlerine uygun bir şekilde ihdas edilmesini sağladılar. Devlet müesseselerinden başlayarak devletlerarası müesseselere kadar her teşkilât, bu ruhban sınıfının ortaya koyduğu yahut tasdik ettiği şekilleri benimsemeye zorlandı, sanki kendi fikirleri “mutlak”mış gibi dünyanın geri kalanına dayattılar. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Soğuk Savaş’tan galib çıkmış olmaları da insanların zihinlerindeki şuurlu yahut şuursuz putlaştırmanın başlıca vesilelerinden olageldi. Ta ki geçtiğimiz hafta, Roma İmparatorluğu’ndan sonra Batı’nın, bâtılın, küfrün en büyük imparatorluğunun, Eski Mısır, Eski Yunan ve Roma tanrıları ve tanrıçalarıyla bezeli küfrün en büyük tapınağı işgâl edilmeye kalkışılıncaya kadar... Pagan Tapınağında İsyan Amerika Birleşik Devletleri’nde Kasım ayı içerisinde gerçekleşen başkanlık seçimleri, Covid-19 salgını gerekçe gösterilerek, seçmenlerin posta yoluyla oy kullanabilmesine hak tanınmasıyla beraber şaibeli hâle geldi. Amerikan başkanı Donald Trump, seçimlere hile karıştırıldığı ve Cumhuriyetçi seçmenin oyunun çalındığını öne sürdü. Bir önceki Amerikan seçimlerinde sosyal medya üzerinden seçmenin manipüle edilmiş olması aradan geçen dört senelik zaman zarfına rağmen gündemdeki yerini hâlen korurken, bu seçimlerin posta yoluyla yapılması hakkında kimse nedense aynı hassasiyeti göstermedi. Şaibeli bir şekilde gerçekleştirilen seçimleri Demokrat Partinin adayı Joe Biden kazanınca, Donald Trump bu seçim sistemine itiraz etti ve seçmenini 6 Ocak günü Washington’da toplanmaya davet etti. İşte, ne olduysa o gün, orada oldu. İlkokul sıralarından itibaren bütün Amerikan vatandaşlarının zihinlerinde “kutsal” şeklinde kodlanan Amerikan Kongresi, seçim sonuçlarına itiraz eden Donald Trump destekçileri tarafından işgâl edilmek istendi. İlk bakışta sanki sıradan bir halk hareketi gibi görünen bu hadisenin çarpan etkisi dolayısıyla dünya çapında zihinlerdeki tesiri ise son derece yıkıcı ve şiddetli oldu. İkinci Dünya Savaşı ve bilhassa Soğuk Savaş’tan beri her şeyi gören, işiten, kahretmeye kadir olan, rakibsiz ve ebedî gibi asılsız ilâhî vasıflarla zihinlere kodlanan Amerikan putunun, aslında ne kadarda hassas dengeler üzerinde duran, biçare ve zavallı olduğu bu vesileyle bütün bir dünya tarafından müşahede edilmiş oldu. Unutmadan, geçtiğimiz hafta CHP için Üstad Necib Fazıl’dan iktibasla dediğimiz “millî ruha musallat oligarşi loncası” tabirini, Amerikan Kongresi için de kullanabilir ve onlar için de “bütün bir insanlığa musallat oligarşi loncası-tapınağı” diyebiliriz. Devam edecek olursak, eğer ki, Amerikan Başkanı Donald Trump bir yönetici değil de hakiki bir lider olmuş olsaydı ve protestocuların önünde Amerikan kongresine girseydi, bugün bambaşka bir Amerika’dan bahsediyor olabilirdik. Heykel kalıbına dökülenlerden ziyade fikir ve müessese kalıbına dökülen, zihin planında şekillenen putlarla mücadelenin daha güç olduğunu ifâde etmiştik. Ne var ki, hangi nev’inden olursa olsun putların müşterek noktası, hiçbirinin kendisine bile hayrının olmamasıdır diyebiliriz. Amerikan putunun da kendisine bile bir hayrı olmadı ve bir de hadisenin içindeki espriye bakın ki, o, aslında bu puta karşı olanlarca değil, ona en imanlı olduğunu iddia eden beyaz Amerikalılar eliyle yıkıldı. En Zor Merhale Aşıldı Dünya çapında müşterek bir şekilde kabul görmüş imajların yıkılması hem çok güç ve hem de güçlüğü nisbetinde naziktir. Fikir planında ne kadar anlatılırsa anlatılsın, halkın aklının gözünde olması dolayısıyladır ki, fikir aksiyonla mündemiç olup hadise planına dökülmeden bu tip imajların yıkılması mümkün olmuyor. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun tabiriyle ifâde edecek olursak, umumî hadiselerin sırrı ise en az mantığındadır. Fikir planında testinin dolduğu, dolmakta olduğu, taştığı görülür ve izah edilir; fakat ne zaman ki ilk su damlaları testinin ağzından dökülmeye başlar, işte o zaman bu fikir umumî hâle gelir. Bizim açımızdan bakacak olursak, Amerika’nın ne kadar kof olduğu ve aynı zamanda bu testinin dolmaya başladığı, Üstad Necib Fazıl’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında yapmış olduğu muhasebe neticesinde Amerika’yı “güdülmesi gereken ahmak fil” şeklinde ifâde ettiği günden beri aşikârdı. Hakezâ Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Amerika yıkılacak” derken kastettiği mânânın umumî bilgi hâline gelmesi için hadiselerin ayyuka çıkması 2021 senesini buldu. Zihinlerde heyula hâline gelmiş bir tasavvurun yıkılması, Amerika’nın yıkılmasından daha zordu açıkçası. Bu bakımdan Amerika’da gerçekleşen kongre baskını hadisesi, zihinlerde zaten bir süredir tahrib olmakta olan Amerikan heyulasının yıkılmasına vesile teşkil etmiştir. Bundan sonrasında, bir sabah uyanıldığında, tıpkı kimsenin yıkılacağını aklının ucuna bile geçirmediği S.S.C.B. gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin de dağıldığı haberi ajansların bir numaralı gündemini işgâl edecektir; fakat bir farkla, nisbeten mütecanis bir yapısı olan S.S.C.B. dağıldığında orada yaşanan rezaletlerin kat be kat fazlasıyla, çok daha yıkıcı ve ahlâksız bir şekilde tekrarlanacağından hiç şübhemiz yoktur. Bugünün Esas Meselesi Bize kalırsa bundan sonra Amerika’nın yıkılıp yıkılıp yıkılmayacağından ziyade esas mesele, siyasî, askerî ve ekonomik bakımdan bu kadar büyük bir imparatorluğun çöküşü esnasında enkazın altında kalmamanın yollarını aramaktır. Tabiî bununla beraber, ayaktayken bile dünya çapında büyük bir tahribata vesile olan bu imparatorluğun, bütün dünyaya milletlerarası müesseseler ile beraber sirayet etmiş halinin yıkılmasından doğacak enkazın nasıl kaldırılacağı ve onun yerine nasıl bir dünya düzeninin ihdas edileceği de ayrıca bir mesele olarak önümüzde duruyor. *** İnsanlık tarihi boyunca yıkılmaz denilen nice putların bugün nişanı bile kalmadı ve kendisine ilahlık atfeden nice “tanrılar”ın tepesinden aşağı toprak saçıldı. Bugün de böyle olmaması için hiçbir sebeb yoktu ve tarih bir kez daha tekerrür etti. Buradan bir kez daha tekrar edecek olursak, Allah’tan başka galib yoktur. Baran Dergisi 731.Sayı

Amerika’dan Gelen Güzel Haberler

Bu sene güzel bir şekilde başladı, güzel haberler geliyor. Amerikan Başkanı Donald Trump başkanlık seçimlerinde aday olarak ilk sunulduğunda onun seçilmesinin çok iyi olacağını söylemiştim. Onu destekledim ve başkanlığa geldiğinde de sevindim. Bunun sebebi, onun iyi bir adam olması değil, bilakis berbat birisi olmasıydı. Trump gerçekten kirli bir adam ve Amerikan emperyalizminin de ne kadar kirli olduğunu bizlere açıktan gösterdi. Amerikan halkı çoğunluğu Hıristiyan olan çalışkan ve dürüst insanlardan oluşuyor; fakat tamamen yozlaşmış bir sistemle yönetiliyorlar ve Trump da bu sistemin kötülüğünü teyid eden bir başkan oldu. ABD’de Jimmy Carter gibi farklı düşünen, vatansever başkanlar da oldu. Kendisi bir denizaltının birinci kaptanıydı ve Amerikan tarihinde denizaltı kaptanı olan ilk başkandı. Sovyetler Birliği de dahil herkesle iyi bir ilişki kurmaya çabaladı ve barış için çalıştı. Bugün gelinen noktada ise Amerikan başkanlığı bir çılgının elinde. İsrail devletinin en kötü türden çıkarlarını dahi kararlılıkla destekleyen bir Siyonist gibi davrandı. İsrail’in başında da pek farklı birisi yok, zira eski Siyonist liderler dahi bunlar kadar berbat tipler değildi. Trump gibi İsrail başbakanı Netenyahu’nun da gitmesi gerekiyor; fakat o her seferinde kalmayı başarıyor. Hülasa Trump’a cezaevi yolu göründü; fakat çok yaşlı olduğu için bundan yırtabilir. Yine de bir şekilde yargılanması isteniyor. Elbette bunun için evvela “eski başkan” konumuna gelmesi beklenecek. Son günlerinden başkanlıktan azli de konuşuluyor ve bu da Amerikan kongresinin vereceği bir karar; ama kolay değil. Trump’ın Georgia’daki seçimlerle alakalı girişimlerini bu hususta kullanmak istiyorlar. Parlamentoda ise özellikle sağ kesimin büyük çoğunluğu hâlâ Trump’ı desteklemeyi sürdürüyor. ABD’de Kongre’ye baskın yapılırken buna polis tarafından müsaade edildi. Baskıncıların durdurulması için emir verilmedi. Oysa aralarında silahlı olanlar vardı. Niçin “vur” emri verilmedi? Sivil korumalar müdahale etti ve korumaların ateşi neticesinde ölenler oldu. Polis ise hiçbir şey yapmadı, çünkü emir verilmedi. Neticesinde sadece parlamentodaki politikacıların odalarına girip koltuklarına oturarak aptalca poz verdikleri için o insanlar cezaevine girecekler. ABD güzel bir ülke ve her şeye rağmen hafızamda ABD’ye dair güzel hatıralar var. Bu, onların çok büyük hataları olduğu ve her şeyden önce ABD’nin en büyük emperyalist güç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Mesela uzun zamandır Suriye’de yaşanan mücadelenin müsebbibi emperyalist ABD’dir. Bugün, Rusya orada, Türkiye bir taraftan bağımsızlığı için mücadele ederken diğer taraftan komşusunda menfaatlerini korumaya çalışıyor, Suriye rejimi İran ve Rusya’nın desteği ile ayakta duruyor. “Güzel haberler geliyor” dedim. Hatta harika haberler… Çünkü Başkan yahut eski Başkan Trump, Amerikan siyasî sisteminin önemli ölçüde parçalanmış olduğunu kanıtladı. Bu insanlar yaklaşık iki yüzyıldır dünyanın dört bir tarafında terör estiriyorlar. Müdahaleler, sabotajlar vesaire… İngiltere’den bağımsızlığını kazandıktan sonra yaşanan tarihî hadiseler ve ABD’nin dünyanın en büyük emperyalist gücü hâline gelmesi enteresandır. Bugün o büyük güç Trump sayesinde sosyal olarak parçalanmış bir vaziyete geldi. Trump’ın iktidara gelmesi de sistemin çarpıklığının bir neticesiydi; çünkü Trump, Hilary Clinton’a karşı daha az oy alarak başkan olmuştu. Bu seçimlerde de Demokratların seçilmiş başkanından daha az oy aldı. Şimdi Trump’ın yeniden canlanma hakkını elinden almak istiyorlar. ABD’nin bu vaziyeti dış politikada da değişikliğe zemin hazırlıyor. Hususiyetle Doğu Avrupa ülkeleri üzerindeki tesiri kırılacaktır ve AB’ye kendisini yönetmesi hususunda alan açılacaktır. Burada da Fransa ve Cumhurbaşkanı Macron mesuliyet alabilir. Doğu Avrupa için gerekli askerî tedbirlerin alınması gibi bir takım meseleler gündeme gelebilir; fakat Doğu Avrupa için tehdit oluşturacak bir düşmanın varlığı ortada yok. Bu esasında bir komedi. Soğuk Savaş’a bağlı olarak Sovyetler Birliği bir tehdit olarak algılanıyordu uzun zaman önce. Rusya için ise aynı şeyi düşünmeye gerek olmamasına rağmen Rusya’ya karşı agresif bir tavır takınılıyor. Rusya artık aynı değil, Sovyetler değil… II. Dünya Savaşı sırasında Führer liderliğindeki Alman ordusu dünyanın en güçlü ordusuydu ve bütün Avrupa’yı işgal etmişti. Almanlar savaşın sonunda mağlup olacaklarını, topraklarının işgal edileceğini asla düşünmedi. Sovyet Rusya bir varlık mücadelesi verdi ve yenilmez Alman ordularını durdurmayı başardı. Fakat şimdiki Rusya, Sovyetlerden ayrı düşünülmeli. Avrupa senelerdir sahte Rusya korkusu ile terbiye ediliyor. Dolayısıyla bugün Avrupa, ABD’de yaşanan hadiseler sebebiyle derin bir kaygı yaşıyor. ABD gibi büyük ülke, dünyanın en önemli endüstriyel gücü sistemin müsaade etmesi neticesinde Donald Trump isimli berbat bir adamın idaresine terkedildi. Neticesi ise ABD nüfusunun parçalanması oldu. ABD’deki büyük bir kısmı Amerikan vatanseveri olan ulusalcı kesim Trump’ı destekliyor. O ise İsrail’in en önemli müttefiki. Görev süresi boyunca İsrail’e destek oldu. Bu süreçte “Müslüman ülkeler” de İslâm’a ve Müslümanlara ihanet ettiler. Ben bir FHKC’li olarak İsrail’e ve Siyonizm’e karşı yıllarca mücadele ettim ve etmeye devam ediyorum. Bu mücadelemiz herkes içindi; Müslümanlar, Hıristiyanlar ve hatta Yahudiler içindi. Siyonist olmayan Yahudiler… Biz Birleşik Filistin için mücadele ederken birçok Arap liderinin ihanetini gördük. Asla Arap düşmanı değilim, hatta bir Arap destekçisiyim ve Müslümanım; fakat hainler her yerde… Bazen ABD’de ortaya çıkıyorlar, bazen Türkiye’de, bazen başka bir yerde… İnsanların büyük bir kısmı ise manipüle edildiği için yanlış tarafta yer alıyor. Bazı Kürtlerin ABD tarafından nasıl manipüle edildiğini görüyoruz. Bu hususta Erdoğan’ın Türkiye’de Kürt halkını tarihî haklarını vererek birlikte güçlenmenin zeminini oluşturacağını düşünüyorum. En iyisini ümid edip en kötüsüne hazır olalım! Allahü Ekber! - 09.01.2021 Baran Dergisi 731.Sayı

Gazap Üzümleri ve Kongre Baskını

Kapitalist dünya ekonomisinin bugüne kadar yaşadığı en büyük krizlerden biri olarak görülen “Büyük Buhran” kapitalizmin lokomotif ülkesi ABD’de başlayıp tüm dünyayı etkisine almış bir ekonomik çöküş süreciydi. John Steinbeck’in bu dönemi mevzu edinen büyük romanı “Gazap Üzümleri”, okurun krizin ortaya çıkardığı sosyal şartları idrak edebilmesi bakımından son derece ehemmiyetlidir zannımca. Hele ki, bugün rakamlara bakıldığında “Büyük Buhran” olarak adlandırılan iktisadî krizden daha büyüğü ile karşı karşıya olduğumuz düşünüldüğünde, bu kitabın okunması yönündeki tavsiyemiz daha da şiddetleniyor. Steinbeck bu romanında, krizin tesiriyle fakirleşen, tarımın sanayileşmesi ve kapitalistleşmesiyle beraber malsız-mülksüz kalan, yerinden-yurdundan edilip yollara revan olan bir ailenin dramatik hikâyesini işliyor. Oklahoma’dan Kaliforniya’ya, ABD’nin doğusundan batısına, son paralarıyla aldıkları kamyona “evini sırtında taşıyan kaplumbağa” misali doluşup umutlarının peşine giden binlerce aileden birini… “Soludukları kâr, yedikleri de ana paranın faizi” olanlar topraklarını ellerinden alıp zenginliklerine zenginlik katarken, onların uçsuz bucaksız otobanda, yakıtımız gideceğimiz yere yeter mi korkusu eşliğinde, aç ve perişan bir şekilde bir şekilde tamamladığı yolculuğu, neticesinde ise umduklarını bulamayıp biilaç düşüşlerini son derece çarpıcı bir şekilde anlatıyor yazar. *** 1930’larda ABD’de vaziyet halk açısından pek de iç açıcı değilken, kapitalizmin lokomotifi olan devlet akabinde kurmuş olduğu refah düzeni ile cemiyeti bir arada tutmayı başardı. “Modern” çağın konformist insanlarının gördüğü ortak rüya da “Amerikan Rüyası”ydı… 2008 krizinin ardından insanların işsiz ve evsiz kalmaya başlamasıyla beraber makyaj da dökülmeye başladı. ABD’nin dolar ihraç etmek suretiyle krizi dünyaya yaymasının ardından bilhassa refah düzeninin parçası olan Batılı ülkelerde ekonomik protestolar baş göstermeye, ırkçılık psikolojisi ise yükselmeye başladı. Irkçılık, ABD’nin ise çözülemez bir problemiydi zaten. Kapitalizmin bir gerekliliği olarak gelir dağılımı uçurumu her geçen gün arttı bu süreçte. Milletlerin kanını emenlerin arzu ettiği imtiyazlar bardağı taşırmaya başladı. Bunun en son ve en uzun süren misallerinden biri Fransa’daki “sarı yelekliler” protestolarıydı. Büyük sermayedarlardan alınmayan vergilerin halkın omuzlarına yüklenmeye başlaması işçiyi sokağa dökmüştü. Bu süre zarfında kapitalist sistem sinyal verir, “paydaş kapitalizm” adı altında milletlerin ağzına bir parmak bal çalarak kapitalizmi revize etme çabaları sürerken, 2019’un sonunda Çin’de ortaya çıkıp 2020’nin başında tüm dünyaya yayılan salgın hastalık dünyayı iktisadî açıdan içinden çıkılamaz bir buhrana, “Büyük Buhran”dan çok daha büyük bir ekonomik krize sürükledi. “Büyük Buhran” döneminde insanlığı “endüstrileşme”nin attığı uçuruma bugün “bilişim devleri” atıyor. Sermayenin çok hızlı bir şekilde el değiştirdiği, “yoksul”un artık dayanamayacağı raddeye artık gelmiş bulunuyoruz. 2020’nin tam ortasında, birkaç gün arayla yayınlanan şu iki haber vaziyeti gayet sarih bir şekilde özetliyor aslında: 1-“ABD'de koronavirüs sebebiyle 90 yılın en yüksek işsizlik oranına ulaşılırken ülkedeki milyarderler servetlerini artırmaya devam etti. Milyarderlerin toplam serveti 3 ayda 584 milyar dolar artarak 3 trilyon 531 milyar dolara yükseldi.” 2-“Büyük Buhran’dan bu yana ekonomik anlamda en zor dönemlerinden birini yaşayan ABD’de, resmi rakamlara göre, salgının başından bu yana 45 milyon kişi işsizlik başvurusu yaptı.” Kongre baskınına bir de bu gözle bakmayı deneyelim. *** Steinbeck “Gazap Üzümleri”nde şöyle diyor: “Topraktan atılan bir tek adam, bir tek aile. Batı’ya giden otoyolda ilerleyen şu paslı, gıcırtılı araba. Ben toprağımı kaybettim. Bir tek traktör gelip aldı benden toprağımı. Yalnızım, şaşkınım. Gece olunca o bir tek aile hendekte konaklıyor, derken yanına bir aile daha gelip duruyor, çadırlar ortaya çıkıyor. İki erkek yan yana çömeliyorlar, kadınlarla çocuklar da dinliyorlar. Ey değişiklikten nefret eden, devrimden korkanlar, işte düğüm noktası da burasıdır. Eğer o çömelen iki adamı birbirinden uzak tutabilirseniz mesele kalmaz. Onların birbirinden nefret etmesini, korkmasını, kuşku duymasını sağlayabiliyor musunuz? Sizin ürktüğünüz şeyin çekirdeği budur işte. Döllenmiş hücredir, zigottur bu. Çünkü artık, ‘Toprağımı kaybettim.’ sözü değişmektedir. Bir hücre bölünmekte, o bölünmeden de sizin korktuğunuz şey doğmaktadır: ‘Toprağımızı kaybettik.’ Tehlike buradadır. Çünkü bir arada bulunan iki adam asla tek başına bulunan adam kadar yalnız ve şaşkın olmaz. Derken bu ilk ‘biz’ sözünden, daha bile tehlikeli başka bir şey doğar: ‘Bende biraz yiyecek var’a karşı, ‘Bende hiç yok.’ Eğer bunun sonucu, ‘Bizde biraz yiyecek var.’ Olursa, hareket başladı demektir. Bir yön kazanmıştır o hareket. Artık tek gereken, biraz çarpma işlemidir. Bu toprak, bu traktör bizim oluverir. Bir hendekte yan yana çömelmiş iki adam, bir küçük ateş, tek tencerede kaynayan biraz et, o sessiz, taş gözlü kadınlar, onların ardında da akıllarının anlayamadığı kelimeleri ruhlarıyla dinleyen çocuklar. Gece bastırıyor. Bebek nezle. Dur, şu battaniyeyi vereyim sana. Yündür. Annemin battaniyesiydi… Al da bebeğe ört. İşte bombalamak gereken şey budur. İşin başlangıcı burasıdır… ‘Ben’den ‘Biz’e geçiş.” O gün “biz” olup kapitalizme karşı direnemeyen Amerikan halkı, bugün bir araya gelip direnebilir mi? Tabiî ki hayır… Baran Dergisi 731.Sayı

İslâmı Anlamada Usûl - IV

Bu bölümde bazı usûl meselelerine temas edilerek İslâm’a göre ilmin ne olduğu ve ilimlerin hangi usûle göre tasnif edileceği üzerinde durulacak, şer’î deliller kısaca verilerek İslâm’ın eşya ve hadiselere tatbik vasfından bahsedilecek ve sonuç bölümünde değerlendirmeler yapılacaktır. Bazı Usûl Meseleleri “Hukuk”u ilk defa bir “ilim” olarak ele alma şerefinin Müslüman bilginlere ait olduğunu ve bunun dünya hukuk literatüründe orijinal bir tür olarak yerini alan “usûl-i fıkh”ı ortaya koymaları suretiyle gerçekleştiğini hatırlatalım. Fıkıh alanındaki olumsuzluklar usûl-i fıkh’a yüklenirken, hukuk tefekkürünün ancak İslâm düşüncesi içinde şekilleneceğinin unutulmaması gerektiğini de ilave edelim. İslâm’daki hak mezhepler her şeyden önce itikadî ve amelî sahalarda bir usûl demektir. İmâm-ı Rabbânî, İmam Gazâlî, Beyhakî, Nevevî gibi büyük âlimler isterse bir mezhep kurabilirlerdi, zira müçtehid zatlar idiler. Ancak onlar bir mezhebin usûlüne bağlı kaldılar, genel çerçeveyi bilinçli olarak aşmadılar. Mezheplerinin usulüne bağlı kalırken fikirde, ahlâkta ve iştigal ettikleri ilimlerde yenilik ve atılım yapmışlar ve bu açıdan bir usûl de getirmişlerdir. Hak mezheplere tâbi olmak şartıyla müceddid-yenileyici rollerini îfâ etmişlerdir. Şu hususu belirtelim ki, geçmişteki her şeyi kutsal kabul eden ve şabloncu olan gelenekçilik doğru değildir. Bizim yolumuz günümüze bir şey söylemeyen kuru taklitçilik değildir. Körü körüne taklitçiliğin ifrad kutbu reformcular ise geçmişe ait bütün değerleri inkâr ederek, âdeta yeni bir din icadına kalkar. Bu iki yaklaşım da yanlıştır. Bizim savunduğumuz, gelenekli yenilikçiliktir. Tecdid faaliyetleri de budur. İmam Gazalî, İhya’nın başında bunu izah ediyor. Temel usûl meselemiz, İslâmî ölçülere nasıl bakılması gerektiği meselesi olup bunun da “İslâma muhatap anlayış” dâvası demek olduğu tezimizin müdir fikridir. Bu mesele her şeyden önce bir usûl meselesi olarak tefekkür ve hikmeti icap eder ve İslâmî ilimlerde usulü de kapsayıcı olur. “Fikrin düzeni” demek olan diyalektik, “usûl” demektir ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun temel eseri olan İBDA Diyalektiği eserindeki isimde de görüldüğü üzere mesele, her şeyden önce bir usûl dâvasıdır. Bir şeyi anlamada usûl önem arzeder. İBDA’nın asıl zuhuru usûl davası iken, İslâm’a muhatap anlayışın “niçin” kanadını örgüleştirdiği için aynı zamanda esastır. Usûl yönümüzü geliştirmemiz lazım, metodik düşünmeliyiz! Birçok bilgi, klasik İslâm metinlerinde ve ansiklopedilerde var, ancak metodlu bilgiler önemli! İrfan seviyesi de diyebileceğimiz usûl olmayınca bulduğumuz veya baktığımız bilgiyi doğru anlayıp, doğru kullanamayız. Günümüzde nice kişilerin Kur’an, Sünnet ve ulemanın sözlerinden kendi sapkın anlayışını çıkarması gibi durumlara düşmemek için usûl davası öncelikle idrak edilmeli, usulün edep demek olduğu da hatırlanmalıdır. Zâhir ve bâtın âlimi Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin, “İlim insanın cehlini alır, ahmaklık bâki kalır.” sözünü burada hatırlatmalıyız. İlim kapısından girmeden önce veya girer girmez öğrenilecek bir usûl bilgisini verelim. Ârif âlimden üstündür. Âlim olunabilir, ancak ârif olunamaz. Bilgi, çalışma ile elde edilebilir ancak irfan sahibi olmak, ilim ile olacak bir şey değildir. İlim gereklidir, ancak irfan sahibi olunmazsa bir işe yaramaz, bilgi, sahibine yük olur. İrfanın Allah vergisi bir tarafı var. Burada ilm-i ledün mevzuu hatırlanmalıdır. Ve çalışmamız boyunca yaptığımız tesbit ve tahlillerde de görüldüğü üzere biz oturduğu yerden keşf ve ilham beklemekten bahsetmiyoruz. Şunu söylüyoruz ki, ilim sadece aklın ürünü iken, irfan ise duygulaşmış fikirdir, inanç haline gelmiş bilgidir. Hikmetin tanımında da bu husus vardır. Ârif, ilm-i ledün denilen ilahî hakikatler bilgisini hem öğrenmek ve çalışmak ile hem de ilhâm, hâl ve kalb yolu ile elde eder. Ârif kavramında sadece epistemolojik değil, ontolojik ve metafizik yön de vardır. Her şeyden önce meselenin ahlâk davasında düğümlendiğini tekrar hatırlatalım. Burada öğrenme ve çalışmanın ehemmiyetini ihmal etmiyor, kuru öğrenmenin de üstünde olan ve öğrenmeyle de etkileşim içinde olan bir irfan seviyesinden, idrak kıvılcımlarından bahsediyoruz. İslâm Anlayışında İlim ve İlimlerin Tasnifi İlimlerin hiyerarşisi (merâtıb) mevzu, varlık mertebeleri anlayışıyla yakından ilgilidir. Çünkü kâinat tasavvuruna göre ilimler tasnif edilir. İslâm anlayışına göre ilim, “vahiy ve Hazreti Peygamberden gelen her şey”dir. Sonra, “rivayet edilen bilgilerin belirli bir tertip ve düzen içerisinde tasnif ve tahliline” ilim denmiştir. “Rivayet” ilminin içine daha sonra “dirayet” girmiştir. Kelâm kitaplarında ilim, kadîm ve hâdis olmak üzere iki kısma ayrılır. Kadîm, Allah’ın zatıyla bulunan ilimdir ki, yaratılmış olanın bilgisine benzemez. Hâdis ilim ise zarûrî ve iktisadî kısımlarına ayrılır.(1) Bilginin derecelenmesi olarak aşağıdan yukarıya doğru duyular, akıl, kalp ve vahiy sıralaması yapılır. Naklî ve aklî ilimler şeklinde de tasnif edilir. Ancak bu husus sonraki asırlarda ortaya çıktı. Zira birbirleriyle alakasız alanlar intibaını veriyor. İslâm’da ilimler yatay değil, dikey sıralanır. Batıda ise yatay olarak sıralanır. İslâm tefekkür tarihinde ilimlerin tasnifinde geniş bir literatür vardır. İslâm düşünce tarihinde İmam Gazâlî’nin en çok konuşulan ve çeşitli evrelerden geçerek olgunlaşan ilim tasnifini kısaca verelim. İmam Gazâlî er-Risaletü’l-Ledünniyye adlı eserinde ilimleri şer’î ve aklî olmak üzere iki gruba ayırmıştır. Usûl-i fıkha dair ilk eseri olan el-Menhûl’de ise şer’î ilimleri kelâm, usûl ve fıkıh olarak saymıştır. Ona göre fıkıh usûlü temel ilke ve önermelerini (mebâdi’) kelâm, fıkıh ve lugat ilminden almıştır. İmam Gazâlî İhyâu Ulûmiddin eserinde ilimleri dinî gereklilikleri açısından şer’î ilimler ve şer’î olmayan ilimler şeklinde iki kısma ayırmıştır. Son yazmış olduğu fıkıh usûlüne dair el-Mustasfa adlı eserinde ise ilimleri üç gruba ayırmıştır. 1. Sadece aklî olan ilimler (hesap, hendese ve nücûm ilimleri gibi), 2. Sadece naklî olan ilimler (tefsir ve hadis ilimleri gibi), 3. Hem aklî ve hem de naklî olan ilimler (fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimleri gibi).(2) Tasnifler şu şekilde topluca gruplandırılabilir: Aklî-naklî; şer’î-felsefî (veya yabancı); nazarî-amelî; ‘âlî (yüksek) - âlî (aleti) ilimler. Bazı ilimler her iki gurupta da yer alabilir. Mesela, usûl-i fıkhın aklî-naklî ilim ayırımında naklî yönü olan aklî bir ilim, nazarî-amelî ilim ayrımında amelî netice vermesi beklenen nazarî bir ilim olması gibi. Çağımızda ilimlerin yeniden tasnifi ve birbirinden kopukluğun önlenmesi sadedinde şu tesbitleri de Ferhat Koca’dan aktaralım: “İlmin ve bilimsel düşüncenin zamanımızda gösterdiği yeni gelişme ve değişmeler ile ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar da dikkate alınarak bütün İslâmî ilimlerin -ve tabiî bu arada usûl-,fıkhın- mahiyetleri, amaçları mebde ve meseleleri yeniden ele alınarak söz konusu ilimlerin sistematik ve içeriklerinde gerekli düzenlemeler, ıslah ve geliştirmeler yapılmalı; birbirinden kopuk ve bağımsız birer adacığa dönüşmüş ve aralarındaki ortak duygu, düşünce ve amaç birliğini kaybetmiş olan Temel İslâm Bilimleri tekrar bir organizmanın birbirinden ayrılmaz parçaları haline getirilmelidir.”(3) Evet, doğru. Zira parça ancak bütüne bağlandığı nisbette bir anlam ifade eder. Bir usûl ve tefekkür mevzuu olan şu noktaya da temas edelim. İslâmî ilimler-gayrî İslâmî ilimler diye bir ayrım biraz problemlidir. Başlangıçta ilim geleneğimizde fizik, kimya, astronomi vs. İslâmî ilimler içinde kabul ediliyordu. Bu ayrım son çağlarda olan bir husustur. Eski âlimler hem din ilimleri hem fen ilimlerinde uzman idiler. Zira bütün ilimler Allahın hakikatleridir. Şeriat-hakikat ilişkisini doğru kurar ve ilm-i ledün bahsini hatırlarsak, “şer’î olan ve olmayan ilimler ayırımı”nın, “Şeriat’a aykırı bir hakikat olamaz” hikmetinde eridiğini görürüz.(4) Şer’î Deliller (Aslî ve Fer’î Deliller) İslâmın aslî delilleri Kur’an, Sünnet, İcmâ ve Kıyas olup Edille-i Erbaa-Dört Temel Kaynak adını alır. Fer’î deliller ise, istihsan, mürsel maslahatlar, örf, sedd-i zerâi’ ve istishâb diye sayılır. Her bir basamak alta göre esas, üste göre usûl olurken, Kur’an ve Sünnet birlikteliği ve Sünnetin Kur’an’ın mutlak yorumu oluşu (Sünnetsiz Kur’an anlaşılmaz) bilinmelidir. Fer’î deliller ise, istihsan, mürsel maslahatlar, örf, sedd-i zerâi’ ve istishâb diye sayılır. Biraz ayrıntı verelim: Kıyasın bir değişik şekli olarak, maslahat ve hakkaniyet mülahazasıyla açık kıyastan gizli kıyasa dönmek demek olan istihsan, daha ziyade Hanefilerce uygulanır. Mesela, taşınır malların vakfedilmeleri -umumî kaideye göre- câiz ve mûteber olmadığı halde, kitap, kapkaçak gibi şeylerin vakfı örf haline geldiği için istihsânen (istihsan yolu ile) câiz görülmüştür. Şâfiîler istihsanı reddeder. Ancak onlar da başka isim altında bu yöntemi kullanmışlardır. İstihsanın, mürsel maslahat ve istislâh mânâsında da kullanıldığını ilave edelim. Aleyhinde delil olmayan ve insanların faydasına olan şeylere mürsel maslahat denir. Sahabe devrinde Kur’an-ı Kerim’in bir mushafta toplanması bu esasa dayanır. Mürsel maslahatlara göre hüküm verme yöntemine “istislâh” denir. Fayda ve maslahat prensibi açısından istihsan ile mürsel maslahatlar aynı iken, istihsanda şer’î delillerle hükmü belirlenmiş benzerleri vardır. Bir başka misal: Düşmandan ganimet olarak alınan malları taşımak mümkün olmayınca tekrar onlara geçmemesi için imha edilmesinin câiz olması gibi. “Menfaat sebebiyle kıyasın terki”, maslahatla hükme örnek olmaktadır. Sedd-i zerâi’, harama giden yolu tıkamaktır. Şarap imal eden kimseye üzüm satmamak gibi... İstishâb ise, aksine bir delil bulunmadıkça hali hazırda var olanı öteden beri var, yok olanı da yok kabul etmektir. Üç çeşidi vardır. İnsanlara, nesnelere ve hukukî hükme dâir. Bunlara sırasıyla misâl verelim: Berâet-i zimmet asıldır. Alacağı olan kimsenin bunu isbat etmesi gibi… Eşyada aslolan ibâhadır. Haram olduğu belirtilmeyen şeylerin mübahlığı gibi… Ve, şer’î hükmün vasfı değişmedikçe ona binâ edilmiş hükmün devam ediyor sayılması gibi. İslâm’ın Bütün Çağlara Uygulanabilirliği İslâm’ın yeni hadiseler karşısında tatbik edilebilme yeteneğini hadis-i şeriften izleyelim: Allah Resûlü, Yemen’e vali olarak gönderdiği Muaz b. Cebel’e, “Kur’an ve Sünnet’te bulamazsan ne yaparsın?” diye sormuş ve “İctihad ederim!” cevabı üzerine sahabîsini övmüştür.(5) İlm-i ledün mevzuuna da misal olan, “Hurmalarınızı aşılayınız…Sizler dünyanın işlerini benden daha iyi bilirsiniz!”(6) hadisini de, dünyayı imarda Müslümanlara yetki verilmesi açısından zikredelim. “Hurmaları aşılayınız!..” hadisi ile Allah Resûlü, dünyanın tecrûbî işlerinde bâtından haber vermenin olmayacağı ve o işin usûl ve kurallarına göre davranılması gerektiğini ifade eden bir düstur ortaya koymuştur. Böylece ilm-i ledün kategorisinde olarak, dünyanın tecrübî işlerinde fayda devşirmenin anahtarı da verilmiş oluyor. Bu meyanda Hazreti Ali’nin şu sözünü aktaralım: “Tecrübe, fayda ile birlikte ayrı bir ilimdir!”(7)… Bu hadisten çıkarılan hikmetleri işaretlemeye devam edelim: Bu hadis vesilesiyle Batı’daki “pragmatizm-faydacılık” felsefesinin de yeri ve hakikatinin İslâm’dan işaretlendiğini söyleyebiliriz. Zira eşya ve hadiselerden âzamî fayda devşirmek için istismar edilecek bir vasıta kıymeti taşıdığını görmekteyiz. İstismar; semerelendirme, faydalanma, işletme demek…Bu hadiste, belirli sebeplerden belirli neticelere varıldığı tesbit edilip bu hususta bilgili ve ehliyetli olmaya da vurgu yapılıyor. Bugün müsbet bilgiler harikasından başka bir şey olmayan Batı karşısında düştüğümüz durum da bu hadisin ihtar ettiği noktalar olarak bizi düşündürmelidir. Demek ki, bütün ilimleri kuru tekrar değil, aklın fetih haklarını yerine getirerek eşya ve hadiselere tatbik için bilmeliyiz… Tecrübî işleri kendine bağlayan bu hadis aynı zamanda kendi zamanımızda “topluluk hakikati” ile bütünleşmek ve ona bakışı ölçülendirmek demektir. “Topluluk hakikati”, Allah Resûlünün ve onun kitle ifadesi sahabîlerin tatbikatıdır. “Ölçüler yerli yerinde, ya ölçülere bakan göz nerede?” temel sorusunun muktezası olan “ölçülendirme ölçüleri” meselesi bir usûl davası olup bunun sistemli ifadesidir ki, çağımızın kurtarıcı reçetesi olur. Bu hadisten; İslâmı eşya ve hadiseler zeminine tatbik edebilmenin mânâsını ve usulûnü de görmekteyiz. Allah Kur’an’da “Ben kulumu eşya ve hadiseleri teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım.” (Bakara Sûresi, 2/30) buyuruyor. Eşya ve hadiselere tasarrufu yerine getirmek mevzuunda tecrübenin yerine göre kişiye özel olabileceğini ve bunun ilm-i ledün’ün kelime manasında da görülen “indî, zata mahsus” vasfı ile örtüştüğünü de hatırlatalım. Ancak “indî” derken hiçbir tecrübî veya ilmî temele dayanmayan kafadan atmasyonculuktan bahsetmiyoruz. “İlmî keşif” ifadesinde de geçtiği üzere, şeriate ve faydaya müteallik olan keşiften bahsediyoruz. Özetle bu hadis, LEDÜNNÎ ilmin dünyanın tevil ve tâbirine dair vasfının şeriat ölçüsü tarafından işaretlenişidir.(8) Hz. Ömer’in İslâm devletini teşkilatlandırırken birçok usûl getirdiği de mâlumdur. Fethedilen Irak arazisini gaziler arasında dağıtmayıp devletin malı yapmıştır. Zira Hazret-i Ömer görmüştür ki, İslâm devletinin bu bölgelerde yayılması ve tutunması için bu uygulama şarttır. Hazreti Ömer’in yenileyiciliğine (ictihad) bir başka misal: Hazret-i Peygamberin müellefe-i kulûba zekât verme uygulamasını artık ihtiyaç kalmadığı gerekçesiyle kaldırmıştır. Burada ve birçok noktada “muradı kestirebilmek” davasına dikkat çekmek gerekir Hanefî usûlündeki uygulama kabiliyeti ve Osmanlı tecrübesi üzerinde kısaca duralım. Devamlı dolaştıkları ve yeni bir şeyle karşılaştıkları için Orta Asya kültürü de denen çözümler bulma yeteneği Türklerde gelişmiştir. Hatta buna Hanefî hukuku da denmektedir. Mâlum olduğu üzere Hanefî hukuku Irak gibi yeni İslâm beldesi olan ve kozmopolit sayılan yerlerde neşet etmiştir. Bundan dolayı yeni hadiselere yeni çözümler üretmek hususunda daha kabiliyetlidir. İslâm dünyasının hiçbir yerinde Hanefî hukukunun Osmanlı kadar dinamik uygulanmadığı söylenir. Değerlendirme ve Sonuç İslâm’ın dışında hiçbir şey yoktur, toplu iğne ucu kadar olsa bile. İslâm’ın müsbet veya menfi ilgilenmediği hiçbir alan yoktur; menfi de olsa onu niteleyerek İslâm’ın hasrına alır. Bilginin kaynağı ve sezgi demek olan ilm-i ledün, şer’î meselelere zâhiren dahil olmayan yeni mevzulara çözümler bularak onları İslâm’ın tasarrufuna almanın adıdır. Din ve din dışı diye ayırım bize laiklik ilkesinden gelmiştir. Zira inancımıza göre her şey İslâm ile ilgilidir; ya meşrudur, yahut gayrı meşrudur. Dağda yaşayan bir hayvanın durumu bile bizi ilgilendirir. Mesela, çölde susayan bir köpeğe su verdi diye bir sahâbî cennetlik olmuştur. Bir kediyi bağlayarak onu açlıktan ölüme terk etti diye bir kadın da cehennemlik olmuştur. “Ameller niyetlere göredir.”(9) hadisine göre bütün amellerimiz İslâm’ın içindedir. İslâm itikadına göre hayır ve şer Allah’tandır. Şerri yaratan Allah’tır ancak rızası hayırdadır. Yeni bir sistem ve metod ortaya koymanın, bilhassa kırılma dönemlerinde kendini dayattığına şâhid olmaktayız. İslâm toplumlarının ahlâkî, siyasî ve sosyal durumunu dert edinmiş ve çözümler aramış bilhassa düşünür ve sanatçı kişilerden bu mevzuda teklifler gelmektedir. Türkiye’de Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Salih Mirzabeyoğlu’nu sayabiliriz. Necip Fazıl’ın sistem getiren Büyük Doğu İdeolocyası ve onun devlet ve idare teklifi olan Başyücelik Modeli’nin benzersiz ve kapsamlı olduğunu ifade edelim. Ferdî ve içtimaî hayatın bütün yönlerine cevap verebilen bir ideoloji bütünlüğünü hâiz olan BD-İBDA dünya görüşü, İslâma nisbetle bir usûl olurken (İslâma muhatap anlayış), aynı zamanda getirdiği sistem ile de çağının esası yâni müdîr fikir olmaktadır. Bir şeyin alta göre esas, üste göre usûl olmasına nazaran, Büyük Doğu’yu yürüten İBDA Diyalektiği de usûl ve metod olmaktadır. Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nu usûl-ahlâk-fikir-sanat-aksiyon vasıflarıyla niteleyebiliriz. Onların yenileyicilik misyonu olarak usûl ve ahlâkı başa aldım. Zaten fikir boyutu bunların içinde de yer almaktadır. Ayrıca bütün bunların itici gücü imân ve sanat çabası olarak işaretlenmelidir. Büyük deha ve misyon sahiplerinin aksiyonunda böyle bir itici güç muhakkak vardır. Ve bütün bunların aksiyonu ilzam ettiğini, aksi halde kanatsız kuş olacağını ilave edelim. Çağımızın sistem ve metod yenileyicilerinde aksiyon vasfı şarttır. Zira eski devirlerdeki gibi sistemi yürütecek İslâm devletleri yoktur. İslâm âleminde usûlde yenileşme çabalarına eksik bir girişim olarak Hindistanlı Müslüman şair ve düşünür Muhammed İkbal’i zikredebiliriz. O, önce şiirleriyle toplumun hislerine tercüman olmuş, sonra fikirleriyle İslâm âlemindeki bunalımdan kurtuluş yollarını aramıştır. Bir İslâm şairi hüviyetiyle karşımıza çıkan İkbal, sadece Hindistan Müslümanlarının değil, başta hilafetin kaldırılması olmak üzere İslâm dünyasının tüm meseleleriyle ilgili idi. Önce uzak durduğu siyasetin içine de girdi, Pakistan’ın kuruluşunun fikir babası oldu, unutulmaz roller oynadı. “Şairin rüyası” diye nitelendirilen onun Pakistan fikri, ölümünden sonra gerçekleşti. İkbal’in İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşâsı eseri isminin de telkin ettiği üzere bir tür “ihya” çabasının ürünüdür. Bu çabası yetersiz olsa da ihtiyacı vurgulaması açısından dikkat çekicidir. İkbal’in biraz reformist yönünün olduğunu da hatırlatalım. İkbal’in aksiyon yönünün eksik olduğunu da ilave edelim. Yeni usûl ve sistemin temel özelliği, içimize kadar girmiş olan Batı felsefesinin kritiğini yapmak ve dinî hayatı yeniden canlandırmaktır. Batının İslâm âleminde yol açtığı düşüncedeki bozulmayı (modernizm, yeni selefilik, ılımlı İslâm gibi) tesbit edip reddederken, fikirde ve fiilde İslâmî hayatı ve ilimleri yeniden tesis etmelidir. Bu da yeni bir sistem, metod ve bunun özümlenmesi demektir. İmam Gazâlî’nin ilimlerin başına koyduğu ulvî mânâda siyaset, sistem şuuruyla siyaset yâni aksiyon mânâsına gelmektedir. Düşüncede ihya olmadan ilimde ihya olamayacağını, aksi halde kuru bilgi tekrarına düşüleceğini ve bunun için de, ahlâk, usûl ve sistemli fikrin şart olduğunu belirtelim. Hayat tarzlarımıza ve alışkanlıklarımıza kadar girmiş olan Batı kültürünü de sistemli eleştiriye tâbi tutan ve “bizcesini” de bir dünya görüşü haysiyetiyle ortaya koyan mütefekkirin rolü olmadan ne İslâmî ilimler, ne de dinî hayat canlanabilir. Bunun için aksiyon şarttır ve buna siyaset-i şeriyye de diyebiliriz. Kur’an, Sünnet, öbür şer’î deliller ve ilimler arasında bütüncül bakışın kurulması hayatî önemi haizdir. Bugün herkes bulunduğu yerden etrafa ateş açıyor, parçacı yaklaşımlar yaygın oluyor. İslâmî ilimleri bir bütün olarak anlamaktan uzak olan bugünkü klasik yöntem ile meseleleri tam çözemiyoruz. Her İslâm münevverinin veya ilim adamının, şer’î ve politik anlamda siyaseti bilmesi ve hadiselerin iç yüzünü okuması da gerekiyor. Komplo teorileri ve genellemeler yapmak veya farkında olunsun veya olunmasın Batı tarzı ılıman İslâm anlayışıyla hadiseleri yorumlamaktan sakınmalıyız. İslâm, nitelenen değil, niteleyendir. “İdeolojik şuur” sahibi olmak temel şartının yanında psikoloji, sosyoloji ile Dinler ve Mezhepler Tarihi de iyi bilinmeli! Zira Batı, İslâm mezheplerini okuyarak ve içimize fitne saçarak geliyor. Batının terimleriyle onlara cevap vermemek için kendi ideolojimizin (dünya görüşü) kavramlarını muhakkak idrak etmeliyiz. En temel bir usûl şartı olarak ifade edilim ki, kendi “şuur süzgeci”mizi kuşanmazsak, eleştirdiklerimizi, onların şuur süzgeci ile eleştiririz ve bu da neticede onlara hizmet eder. Müslümanların verimsizliğe düşmesinin ve emeklerinin ortak bir havuza akmamasının asıl sebebi budur. Dipnotlar 1-Nureddin es-Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, trc. Bekir Topaloğlu, İFAV Yayınları, İstanbul, 2017, s. 49. 2-Ferhat Koca, “Birleşen ve Ayrışan Yönleriyle Usûl-i Fıkhın Kelâm, Tasavvuf ve İslâm Felsefesi ile Olan İlişkisi”, İSAV, İslâm Düşüncesinin Kurucu Unsurları: Usûl-i Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf ve İslâm Felsefesi, Ensar Yayınları, İstanbul, 2016, s. 187. 3-Ferhat Koca, a.g.m., s. 192. 4-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Mutaribler, İBDA Yayınları, İstanbul, 2003, Cilt II, s. 225-226. 5-Tirmizî, Ahkâm, 3. 6-Müslim, Fedail, 141. 7-Salih Mirzabeyoğlu, Parakutâ’, İBDA Yayınları, İstanbul, 1997, s. 540. 8-Hem bu hadisin tefsiri hem de ilm-i ledün bahisleri için bakınız: Salih Mirzabeyoğlu, Parakutâ’, İBDA Yayınları, İstanbul, 1997, s. 36-44; Salih Mirzabeyoğlu, Diyalektiği, İBDA Yayınları, İstanbul, 2004, s. 92-108; Kâzım Albay, İlm-i Ledün ve İBDA, Baran Dergisi, Sayı 729, 31 Aralık 2020, s. 21. 9-Müslim, İmâret,3/1515. Baran Dergisi 731.Sayı

Meşruiyetin Kaynağını CHP’de Aramak

Geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan mevzuu Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör ataması sonrasında gerçekleştirilen eylemler ve bu çerçevede yaşanan gelişmeler-atışmalardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Prof. Dr. Melih Bulu’yu Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atamasının ardından devir teslim töreninde bazı akademisyenlerin rektörlük binasına sırtını dönmesi, akabinde üniversite içinde ve çevresinde başlayan protestolar, polisin öğrenci olmayan protestocuları okul içine almamak için kapıyı kelepçe ile kilitlemesi vesaire… Bir de Cumhurbaşkanı atamasıyla göreve gelen rektöre yönelik protestolara, CHP’nin Tayyibe Gülek yetiştirmesi Canan Kaftancıoğlu üzerinden tabiî olarak öncülük etmeye soyunması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kaftancıoğlu’nu “terörist” olarak nitelemesi… Bu süreçte Ak Parti destekçileri bir yandan eylemlere karşı çıkarken öte yandan eylemlerin merkezindeki şahıs olan Melih Bulu’yu hararetle savundu. “Karşı taraf” ise akademi ve tez yazımı hakkında bilgisi olmayanların kafasını bulandırmak için, kurulduğu günden bu yana Ak Parti’de çeşitli kademelerde görev almış Bulu’nun tezinin intihal olduğu iddiasını ortaya attı. Bu iddialar çerçevesinde Türkiye’de bugüne kadar yayınlanan akademik çalışmaların yüzde 99’unun intihal statüsüne gireceğini not düşelim. Tüm bu keşmekeşin içinde ne hikmetse Bulu’nun yapmış olduğu açıklamalar pek de mevzu edilmedi. Boğaziçi Üniversitesi’nin yeni rektörü Melih Bulu, Habertürk’te katıldığı bir televizyon programında “Aslında şimdi söyleyeceklerim birçok insanı şaşırtacak, ben siyasete ODTÜ'de okurken CHP'de başladım.” dedi. Sözlerine “Bunlar da biliniyor ama görünmüyor. Beni hep AK Partili olarak yansıtıyorlar. O zaman öğrenciydim SHP idi o zaman. Belediye başkanı bizim ODTÜ mezunuydu. Yardımcı istemişti, öyle başladım. O zaman o milletvekiliydi ben ona araştırma yapıyordum. Fiili olarak Meclis’e gidip geliyordum. Daha sonra Liberal Demokrat Parti’den teklif geldi. Liberal Demokrat Parti’nin Gençlik Teşkilatı başkanıydım. Ama ben siyasete hep bir akademisyen gözlüğü ile bakan birisiyim.” diye devam etti. Hızını alamayan Bulu, “Bütün hocalarım şunu söylüyor, 'Boğaziçi kültürüne bir şey yapacak mısınız' diyor, asla, öncelikle ben Boğaziçiliyim. Ben Metallica dinleyen bir rektörüm. Bu kültürle ilgili en ufak bir şey düşünmüyorum.” diyerek, bu milletle hiçbir bağı kalmamış gençler yetiştirmenin zeminini oluşturan sözde “Boğaziçi kültürü” ile de ne kadar barışık bir insan olduğunu dile getirdi. Bulu’nun biyografisine baktığımızda 2002 yılından, yani Ak Parti’nin kuruluşundan bu yana partinin çeşitli kademelerinde görev yaptığını görüyoruz. Bulu, 2002 yılında Ak Parti’nin İstanbul ili Sarıyer ilçe başkanlığını kurmuş. Ak Parti il yönetiminde ekonomiden sorumlu İstanbul il başkan yardımcılığı yapmış. 2009 yılında yapılan yerel seçimlerde Ataşehir Belediye Başkanlığı için AK Parti’den aday adayı olmuş. 2015 yılı genel seçimlerinde ise Ak Parti’den İstanbul 1. bölge milletvekili aday adayı olmuş. İnsanımızın, Müslüman Anadolu halkının öz değerlerine düşman olan CHP’ye karşı oluşu sebebiyle girdiği ilk seçimden beri iktidarda tuttuğu, CHP ile müesseseleşen Batıcılığı bu topraklardan silmesi için her türlü imkânı sunduğu ve bu imkânlara karşılık yapılan yanlışlara rağmen hâlâ ümit beslediği Ak Parti’de senelerce siyaset yapıp, bu sayede geldiği makamı ve istikbâlini Ak Partili olmak sebebiyle kaybedebileceği zannıyla şuuraltını açığa vuran bir rektörün, meşruiyetin kaynağını CHP’de aramaya çalışıyor olması, Ak Parti için ne kadar hazin değil mi? Aslına bakarsanız değil… CHP’nin ne olduğunu, Müslüman Anadolu halkı için ne ifade ettiğini uzun uzun anlatmayacağız, zira Üstad Necip Fazıl CHP’nin ne olduğunu “CHP bir parti değil, Türke dinini, dilini ve özünü kaybettirmeye memur bir katliam müessesesidir.” diyerek tek bir cümle ile özetlemiş. Biz de bugüne kadar CHP’nin ne olduğunu envai çeşit misalle anlattık. Buna mukabil anlamayanların yahut anlamak istemeyenlerin kimler olduğunu öğrenmek için CHP’ye ve Kemalist rejime muhalefet ederek iktidara gelen Ak Parti’nin kadrolarına bakılabilir. Bulu’nun tavrı pek de yabancı olunan bir tavır değil anlayacağınız. Yoksa her fırsatta “dava, dava” deyip de, davalarının ne olduğunu izah etmekten imtina eden, tek derdi ise ikbal olan kadroların davası, meşruiyetin kaynağını CHP’de arayıp, Kemalist rejimi ayakta tutmak mıdır? Cumhurbaşkanın böyle bir davası olmadığını biliyoruz. Kemalizm’in Müslüman Anadolu halkı üzerindeki baskısının bertaraf edilmesi noktasında kendisinin katkısı tartışılmaz; nitekim halk da bu sebeple kendisine minnet duyuyor. Fakat, kabak tadı vermeye başlayan tabirle “etrafındakiler” her fırsatta Kemalizm’e ve CHP’yi hayatta tutabilmek için birbiriyle yarışıyor. Yoksa bu millet, karşısında konumlandığı CHP’nin kurucusunu hâlâ “ulu önder” diye taltif eden parti kadrolarından çok mu şey bekliyor? Baran Dergisi 731.Sayı

Devlet Aklına Hitap: “Düşmanın Silahıyla Silahlanmak” Ölçüsü ve Siyaset Yapmak

Başlıktaki “Düşmanın silahıyla silahlanmak” ölçüsü üzerinde birazcık duralım. Çünkü bu ölçünün hadis olup olmadığına dair farklı görüşler var. Meselâ “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” münkiri “Mavera Dergisi” muhiblerinden Rasim Özdenören, “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” isimli eserinde bunun bir hadis olduğunu söyler.(1) Özdenören’in kaynak göstermeden alıntıladığı bu ölçü kuvvetle muhtemel “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatındaki kullanımından aparmadır. Bu mevzu üzerinde birazdan duracağız. Özdenören’in “Kim kime benzerse o da ondandır” hadisinden mülhem “Düşmana benzememek” lazım geldiği hususunda ne şiş yansın ne kebab kabilinden ele aldığı sözkonusu ölçü üzerinden kendince bir açılım yapması, hiçbir yaraya merhem olmadığı gibi, hiçbir orijinal bilgi de vermemektedir.(2) Bu tür bir kaygı, biraz sonra üzerinde duracağımız Ebubekir Sifil Hoca’nın kaygılarına ne derece merhem olur, onu da bilemem. Ebubekir Sifil Hoca, 17 Kasım 2008 tarihli Milli Gazete’de yayımlanmış “Düşmanın Silahıyla Silahlanmak?!” isimli yazısında, hadis diye aktarılan bu sözün hiçbir muteber kaynakta değil söz olarak, anlam olarak da geçmediğini söylemektedir.(3) Ebubekir Sifil Hoca’nın bu tespiti, “Sorularla İslâmiyet” isimli bir web sitesi tarafından da teyid edilmektedir. Ancak, sözkonusu web sitesinde bu sözün aşağıdaki âyetten neşet etmiş veya ettirilmiş bir “kelam-ı kibar” olduğuna bariz vurgu yapılmaktadır. Sözkonusu âyet meâli ise, Enfal Sûresi’nden: “Onlar (düşmanlar) için, gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Bununla Allah düşmanını, sizin düşmanınızı ve Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal, 8/60) Yukarıdaki âyet meâli üzerinden yapılan bir yorumda, sözkonusu âyette “Düşmanın silahıyla silahlanmak” mânâsını görmek mümkündür, denilmektedir.(4) Yani denilmek istenmektedir ki, her ne kadar “Düşmanın silahıyla silahlanmak” sözü bir hadis olmasa da, sözkonusu sözden tüten mânâ sözkonusu âyete mutabıktır. Ne ilginçtir ki, “kelâm-ı kibar” olarak kabul edilen malum söz âyetle örtüştürülürken bir sıkıntı duyulmuyor da, hadis olmadığı çok açık bir şekilde dile getirilebiliyor. Peki, ya hadis ise? Ortada netameli bir durum olduğu çok açık! Değil mi ki tüm hadîsler baştan aşağı Kur’ân’ın tefsiridir. Diğer bir ifadeyle de tüm hadisler, Kur’ân’dandır. Bu çerçeveden bakıldığında, meselâ sözkonusu âyete mutabık olan sözkonusu ölçünün bir hadîs olarak anlam kazanmasında mânâ olarak ne tür bir sakınca olabilir? Elbet bu sözü bir hadîs âlimini rencide etmek ve onun kendi mevzuundaki otoritesini sarsmak için söylemiyoruz. Maksadımız malum ölçünün muhatap olduğumuz “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemine nisbetle murada uygun olarak ele alınıp değerlendirilmesidir. İçinde yaşadığımız yeni zaman ve mekânda “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, hiç şüphesiz ki “İslâma Muhatap Anlayışı Yenileyen” bir mihrak nokta olarak anlam kazanmaktadır. Bu öyle bir mihrak noktadır ki, “İstikbâl islâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden ve “Müjdelerin Müjdesi”ni haber veren “eşi ve benzeri olmayan” bir noktadır. Bu noktanın “Mehdiyyet Düşüncesi” ile doğrudan ilgisini merak edenler, İBDA Mimarı’nın şahsında tecelli eden hakikatin ne olduğuna müracaat edebilirler. Hemen belirtelim ki, “Ben Kimim?” istifhamı üzerinden İBDA Mimarı’nda tecelli eden hakikat, Hazret-i Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden hakikat hâlinde, “Kendinden Zuhur”dur. Bununla beraber, “BERZAH” hakikati de İBDA Mimarı’nda tecelli eden esaslı bir hakikattir. Bu mevzuda Üstadı Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl tarafından “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” takdimi bütün her şeyi açıklamaktadır. Bunu da merak edenler İBDA Külliyatına müracaat edebilirler. Bu mevzuun daha bir netleşmesi için şu tür bilgi sanırım aydınlatıcı olacaktır: Malum olduğu üzere, “Eserde derinleşmek” mânâsını mündemiç “Vahdet-i Vücud” ekolü, İbn-i Arabî Hazretleri’nin “Her şey O’dur” terkibi hükmü üzerinden anlam kazanmaktadır. Bir nevi “Vahdet-i Vücud” ekolünün tashihi olarak da okunabilecek olan ve “Müessirde derinleşmek” mânâsını mündemiç “Vahdet-i Şuhud” ekolü ise, İmam-ı Rabbanî Hazretleri”nin “Her şey O değil, O’ndandır” terkibi hükmü üzerinden anlam kazanmıştır. Sanki her ekole de bir nazire yaparcasına veya her iki ekolü de tek yekûn içinde cem edercesine, “Zât’ında Derinleşmek” mânâsını mündemiç “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemi, Büyük Şahid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Her şey O değil, O’ndandır; bu mânâda O’dur” terkibi hükmü üzerinden anlam kazanmaktadır. Sözkonusu olan bu terkibi hüküm, gerek kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs, gerek küllî ruhun tasarrufunda ruh ve beden, gerek mânânın ayan olmasında suret ve mânâ, gerek hakikatin zâhir olmasında zâhir ve bâtın, gerekse “zıtların birliği” mânâsını mündemiç olarak, “zıt kutuplararası muvazenenin üstün nizamı” olarak beliren İslâmın hâkim ve hakîm olması sürecinde hak ve bâtıl kutuplarının hakikatiyle tam ayan olacağı bir noktada, tüm zamanların İdeal Devlet Plan, Program ve Projesi’ne taalluk eden “Devlet-i Ebed Müddet” mânâsının tüm hakikatiyle zâhir olacağı bir hakikate de işaret etmektedir. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatında “Düşmanın silahıyla silahlanmak” sözünün hadis olup olmadığına dair herhangi vurgu yapıldığına ben şahsen şahidlik etmedim. Ancak sözkonusu sözün hemen akabinde bir “ölçü” olduğu çok bariz bir şekilde zikredilmektedir.(5) Demek ki, sözkonusu olan bu ölçü her ne kadar hadis kaynaklarında bariz bir şekilde geçmiyor ise de, hâdîslerin Kur’â’dan olması hasebiyle, sözkonusu ölçünün hadis mânâsının hasrı içerisinde telakki edilmesinde mânâ olarak hiç bir sakınca olmasa gerektir. Tam da bu noktada Ebubekir Sifil Hoca’nın bir çekincesine kulak kabartmak gerekmektedir ki, şu: “Düşmanlarımız yalana, iftiraya, rüşvete, cinselliğe… dayalı bir mücadele yürütüyorsa bizim de aynı “silah”larla silahlanmamız ne kadar mümkündür?”(6) Ebubekir Hoca sözlerine “Düşmanın silahıyla silahlanmak” sözünü dar anlamda/münhasıran bir “savaş stratejisi” çerçevesinde Sünnet ve siretin mânâsıyla da çelişmektedir.” Meselâ “Düşmanın sahip olduğu nükleer ve biyolojik silahlara sahip olmak Müslüman için ne kadar İslamîdir?” şeklinde devam eder, “caydırıcılık” maksadına yönelik olarak dahi düşünülse, yapılması gereken, “düşmanın silahıyla” değil, “düşmanın silahından daha üstün ve etkilisiyle silahlanmak” olduğunu söyler ve ekler: “Hasılı, ister savaş durumuyla sınırlı olsun, isterse düşmanlarımızla her çeşit mücadeleyi içine alacak şekilde geniş bir çerçevede kullanılsın, bu söz problemlidir ve İslamî ilkelerle bağdaştırılması hayli müşkildir. “Hadis” diye nakledilmesi ise problemin en katmerli hale geldiği noktadır.”(7) Peki; Ebubekir Sifil Hoca’nın mantığına göre veya yukarıdaki çekinceleri dikkate alındığında, “Harp Hüd’adır!” hadisini nasıl okumak veya yorumlamak gerekiyor? “Ebû Hüreyre ve Câbir (R.A)’dan rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü şöyle buyurdu (meâlen): “Harb hud’adır!: Harp hileden ibarettir!”(8) “Bu hadis, rivayet eden sahâbî sayısı ve isnadları itibariyle neredeyse mütevâtir derecesine yaklaşmış hadîslerden biridir. Hadîste geçen “had’a” veya “hud’a” kelimesi, aldatmak, hîle yapmak ve kalbinde gizlediği niyetin zıddını dışa vurmak anlamlarına gelir. Harpte düşmana karşı hile yapmak, bütün İslâm âlimlerine göre câizdir.”(9) “Harb, hud’adır!” hadîsinin zâhir olmasının hikayesini merak edenler, Allah’a ve Resûlü’ne eza eden ve dahi, Allah Resûlü’nü sürekli hicvederek Kureyşli müşrikleri cesaretlendiren Kaab bin Eşref isimli kâfirin kellesini almak için bizzat Allah Resûlü’nün emir buyurması ile ilgili hadîsin hikayesine bakabilirler.(10) “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin “Yeni insan yeni nizam” veya “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesindeki teklifi veya mücadelesinin düşman tarafından da kabul edildiği bir tarihte, meselâ 1990 yılında “Nokta” isimli bir dergide vermiş oldukları bir röportajda İBDA Mimarı, “Şeriat için silahlı mücadele” mottosunu gündeme getirmiş ve kendisine, “Silah kullanacak mısınız?” şeklinde sorulan bir soruya, meâlen, “Müslümanların silah kullanıp kullanmamasından ziyade, Müslümanlara karşı silah kullanılacak mı, kullanılmayacak mı, önce bu sorunun cevabını görmek gerekiyor.” şeklinde bir cevap vermişti. Ki daha evvel bunun fikri alt yapısını İBDA Fikriyatında, meselâ ta ki “Necip Fazıl ve Yeni Dostlar” mottosuyla “Dergi-Kitap” formunda çıkan “Rapor 12”de kaleme aldığı “Hedef-Vasıta İlişkisi” isimli yazısında, “Her türlü silahla mücadele” mottosuna yer vermiş ve daha sonra bunu da, “Gerekeni gerektiği yerde ve gerektiği kadar yapmak” terkibi hükmüne bağlamıştı. Sözkonusu yazının son cümleleri bugün de tazeliğini korumaktadır: “Hedefimiz bellidir. Her türlü silahla mücadele anlayışına uygun olarak, maddi ve fikri gücümüze en uzak menzile (hedefe) ulaşabilecek silah olabilmek…”(11) Sözkonusu yazısında İBDA Mimarı, kendisinin çıkardığı “Gölge” isimli dergisinde bir vesile “Düşmanının silahıyla silahlan” ölçüsünü kullanmaktan söz ediyor. Bu ölçüyü hadis olarak mı, kelam-ı kibar olarak mı, yoksa örgüleştirdiği İBDA fikriyatının dil ve diyalektiği içerisindeki bir “temel ölçü” olarak mı kullandığı ise bu satırların yazarı tarafından şimdilik meçhuldür. “Ukbe b. Amir’in bildirdiğine göre Hz. Peygamber (a.s.m) bir gün minberde şöyle buyurmuştur: Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın ayetini okudu ve bilesiniz ki, kuvvet atıştır, kuvvet atıştır, kuvvet atıştır.” (Taberî, İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri). “Kuvvet atmaktır.” mealindeki ifadenin üç defa tekrarlandığı hadis rivayeti sahihtir. (bk. Müslim, İmare, 167; Ebu Davud, Cihad, 23; Tirmizî, Tefsiru sureti 8; İbn Mace, Cihad, 19). Bu hadis, Enfal suresinde geçen “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…” (Enfal, 8/60) mealindeki ayetin bir nevi tefsiridir. Bundan maksat, düşmanlara karşı Allah yolunda yapılması gereken cihad için her türlü hazırlık yapmaktır. Kişinin (sporla) fizikî gücünü pekiştirmesi, at koşturması, ok atması ve -cihad için gerekli olan- benzeri her türlü kuvvet hazırlaması buna dahildir. (bk. Nevevî, ilgili hadîsin şerhi). “Şüphesiz hadislerde yer alan atları besleyip koşturmak, yüzmek, ok, atmak, mızrak kullanmak ayette mutlak olarak ifade edilen “kuvvet” kavramının o günkü ihtiyaçlara işaret eden bir tefsiridir. Çünkü, o günkü cihad maddî şekliyle bu gibi malzemelere, aletlere ve maharetlere ihtiyaç duymaktaydı. Bugün ise maddi cihad için gereken başka silahlar var ve bunlara sahip olmak da bu âyetin ve ilgili hadislerin emir ve tavsiyeleri arasındadır. “Bununla beraber, “kuvvet”in genel kapsamında cihadın manevî şekliyle ilgili malzemelerin de yer aldığında şüphe yoktur. Çünkü, bugün, cihad daha çok manevîdir ve İslam’ın güzelliklerinin gösterilmesi, ancak hakikatlerinin doğru olarak anlatılmasıyla, asrın en büyük silahı olan müspet ilimlerin Kur’ân’ın hakikatlerinin anlaşılmasına hizmetkâr yapılmasıyla mümkündür. O halde, bu asırda gereken en büyük silah, ilim, fikir, kalem kuvveti olduğuna göre, bunları önce güzelce öğrenmek, sonra güzelce kullanmak suretiyle Allah yolundaki manevî cihad farizası güzelce yerine getirilebilir. Bu çerçeveden olarak; Savaş, bir takım ön hazırlıkları, tedbirleri gerekli kılar. “Mutlak Ölçü” meâli: “İhtiyatlı olunuz!..” (Nisa, 4/71) Hamdi Yazır, yukarıdaki âyetin açıklamasında şöyle der: “Uyanık, ihtiyatlı bulununuz. Düşmandan sakınacak maddi manevi sebeplerinizi ittihaz ediniz. Silahınızı alınız.” (Yazır, II, 1391.)(12) Allah Resûlü, âyetteki “kuvvet” ifadesini, “kuvvet, atmaktır” şeklinde açıklar (Ebu Davud, Cihad, 23; İbnu Mace, Cihad, 19). Şüphesiz bu açıklama, kuvvetin büyük ölçüde atmaya dayanması noktasındandır (Ebu Bekir Cessas, Ahkamu'l-Kur'an, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1993, III,102; Alusi, X, 25). Allah Resûlü zamanında (Asr-ı Saadet) ok-mızrak, mancınık atmak, bugün yerini bombalara, füzelere bırakmıştır. Bugünün savaşlarında da daha iyi atan savaşı kazanmaktadır. “Allah Resûlü, kendi devrinin şartlarına göre ok-mızrak atımını teşvik etmiştir. Allah Resûlü’nün medhine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, O’nun “Kuvvet, atmaktır!..” sözünden ilhamla devrinin en ileri silahı olan “Şahi topları” döktürmüş, İstanbul’un aşılmaz sanılan surlarını bunlarla aşmıştır. Günümüzde, hedefe kilitlenmiş füzeleri, bir anda bir beldeyi mahvedebilen bombaları yapan ve kullanan Batı, Allah Resûlü’nün hadisini ve âyette emredilen “kuvvet hazırlamayı” Müslümanlardan daha iyi anlamış görünüyorlar!? “Ayette “Ok-mızrak hazırlayın.” denilmeyip, “kuvvet hazırlayın” denilmesi, fikri-bedeni, ilmi, maddi ve manevi her türlü kuvveti ifade eder ve her türlü silahı içine alır. Böyle bir kuvvet, caydırıcı bir rol oynayacaktır. Ayette, “Bu kuvvetle onları imha edersiniz.” denilmeyip, “Bununla düşmanlarınızı korkutursunuz.” denilmesi, bu noktaya işaret eder. (Bilmen, III, 357; Tabbera, s. 386) “Böyle bir kuvvet, düşmanlarımızı sindirecek, zalimleri zulmünden vazgeçirecek, Allah’ın dinini her tarafa ulaştırmamızda ve yer yüzünden her türlü fitneyi kaldırmamızda önemli rol oynayacaktır (Muhammed Şedid, El-Cihadu fi'l-İslam, Müessesetu Risale, Beyrut, 1985, s.119).(13) www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi isimli bir Web sitesinde, “Düşmanın Silâhıyla Silâhlanmak” maddesinde, “Düşmanınızın silâhıyla silahlanın.” sözü, bazılarınca hadis olarak ifade edilmekte ve İslâm dışı çalışmaların, metod ve yöntemlerin delili olarak sunulmaktadır. Kütüb-i Sitte’de ve benzeri hadis mecmualarında bulunmayan bu söz, kesinlikle hadis-i şerif değildir.” der ve devam eder: “Kur’an’a da selim akla da aykırı, yanlış ve gayr-i meşrû bir tavsiye ve yönlendirmedir.”(14) Yukarıda kritik ettiğimiz ölçü ister bir hadis olsun, ister bir kelâm-ı kibâr olsun, isterse ideolojik kaygıyla dillendirilmiş bir ölçü olarak ifade edilsin, hiç fark etmez, sözkonusu sözün söyleyeceklerimize yataklık etmesi hasebiyle gayet yerinde ve de itibarlı bir söz olduğu düşüncesinden hareketle, devlet aklına hitab eden veçhesiyle siyaset yapmaya dair söyleyeceklerimize de çok uygun düşmektedir. Bu çerçeveden olarak: Malum olduğu üzere dünden bugüne Hıristiyan-Yahudi Batı dünyası, topyekûn dünya devletlerine laiklik ve demokrasiyi adeta dayatmaktadır. Laiklik ve demokrasiyi dikkate almayan ülkeleri dünya siyaset sahnesinden tecrit etmeye çalışmaktadır. Ancak, her ne kadar kendisi laiklik ve demokrasiyi tüm dünya devletlerine dayatıyor ise de, bizzat kendisinin doğurduğu İsrail gibi bir devletin Yahudi şeriatine uygun olarak kurulmasını sağladı. Bu çerçeveden bakıldığında, bizim gibi halkı Müslüman olan ülkeler için de şu şekilde bir siyaset tarzı gayet yerinde ve uygun olacaktır. Meselâ “Düşmanının silahıyla silahlanınız.” ölçüsü çerçevesinde söylersek, madem ki Batı dünyası laiklik ve demokrasiyi kendisine kalkan yaparak İsrail gibi bir şeriat devletinin kurulmasını sağladı, aynı şekilde “Harb, hud’adır.” mutlak ölçüsü çerçevesinde bizim gibi halkı Müslüman olan ülkeler de benzer bir savaş hilesi üzerinden kendi İslâm Şeriati devletine yol veren bir yapılanmanın önünü açabilir, açmalıdır. Batı dünyasının bir dayatması olarak anlam kazanan Demokrasinin iyi bir devlet nizamı olmadığı şuradan da bellidir ki, bizzat sahibleri tarafından da ihmal ve ihlal edilmektedir. Bu mevzuda İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun alt başlığı “Yeni Dünya Düzeni” olan “Başyücelik Devleti” isimli eserindeki “Demokrasi İçin Zorlama” bahsi tekrar tekrar okunmalıdır. Çünkü demokrasinin mahiyetini ele vermesi bakımından apaçık hakikat hâlinde ve bir sistem bütünlüğü içerisinde çok nezih bir şekilde izah etmektedir.(15) “Yeni Dünya Düzeni” arayışlarının ayyuka çıktığı günümüz dünyasında cari olan anlayış veya sistemin Liberalizme evrilmesi sözkonusu ise de, Laiklik ve Demokrasi üzerine bina edildiği hepimizin malumudur. Ama bunun dünya insanına kan ve gözyaşından başka hiçbir şey getirmediği de yine hepimizin malumudur. Bundan dolayıdır ki “Yeni insan yeni nizam” hasreti çeken topyekûn dünyaya “Yeni Dünya Düzeni” bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. “Yeni dünya düzeni”nin ne olacağına dair görüşler ise muhtelif. Temelde hak ve bâtıl kutublarını temsil eden olarak, meselâ hak kutbunu temsil eden İslâm, dolayısıyla da Müslümanların teklif ettiği, meselâ “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin “Başyücelik Devleti” anlayışına bağlı bir “dünya düzeni”ne karşı, bâtıl kutbunu temsil eden ve hâlihazırda câri olan Laiklik ve Demokrasi’nin de sahibleri olarak anlam kazanan paganist kültürün ileri karakolu görevini üstlenen sekülerizm anlayışına bağlı olarak teklif edilen bir “dünya düzeni.” Tez ve antitez keyfiyetini haiz olarak da anlam kazanan kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birinin galib geleceği bu “son, en son” ki “dünya düzeni” kavgasında kazanan veya kazanacak olan taraf hiç şüphesiz ki “Bütün kalblerin iki parmağı arasında olan Allah”ın bizzat taraf olduğu ruh kutbu, dolayısıyla da “Ruhçuluğun hakikatini temsil eden İslâm” ve İslâm’ın “Beklenen Kahraman”ını haber veren “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”dan başkası değildir. Nefs kutbunu temsil eden Paganizm ve onun ileri karakolu olarak anlam kazanan Sekülerizme endeksli Laiklik ve Demokrasi muhiblerini bekleyen akıbet ise, “Ettik size bir oyun” “Mutlak Ölçü” meâlinden başkası değildir. Bütün bu bilgilerden sonra sadede gelelim ve söylemek istediklerimize doğrudan bir giriş yapalım. Yıl: 1992… Modern Roma Nizamı’nı temsil iddiasında olan Amerika’nın çöküşünü hazırlayan “Birinci Körfez Savaşı” münasebetiyle Cuma Dergisi’nde vermiş oldukları bir röportajda İBDA Mimarı aynen şöyle demişti: “Şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorluyor.” Buradaki “Tarihi misyon” ifadesine itina ile dikkat çekmek gerekiyor. Malum olduğu üzere Osmanlı Devleti sonrası vücud bulan yeni devlet, “Cem-i Ezdad” kavramının ifade ettiği mânâ üzerinden vücud bulmuştur. Zâhirde görünen, mukadderat çerçevesinde olması gereken, ama bâtında görünen ise “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden veya edecek olan bir ruh ve fikir sisteminin vücud bulmasına tohum olan ve “Üç Işık” sırrının sahibi Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nden başkası değildir. Efendi Hazretleri evvela yeni kurulan devletin zâhirî aydınlarından Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ı kendi tasarrufuna alıp terbiye ediyor ve sonrasında ise onu tekrardan cemiyet meydanına salıyor. Daha sonra da Üstad Necip Fazıl üzerinden İBDA Mimarı mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nu tasarrufu altına alıyor ve “Yeni insan yeni nizam” hasreti çeken topyekûn dünya insanının idraklerine “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemini teklif ediyor. Mevzu kısmen anlaşılmıştır sanırım. Türkiye’nin “tarihi misyon”u, Efendi Hazretleri’nde tecelli eden hakikat hâlinde, “Üç Işık” sırrı çerçevesinde söylersek, “Bâtından zâhire çıkan mânâya yataklık etmesi”dir. Tam da bu noktada, “Düşmanın silahıyla silahlanmak” ölçüsü üzerinden söyleyeceklerimize geçebiliriz. Evet, Osmanlı Devleti sonrası kurulan yeni devlette eksik olan “Yeni insan yeni nizam” çerçevesinde anlam kazanan yeni devlet plan, program ve projesi olduğu çok açıktı. Böyle bir plan, program ve projenin elde olmamasının bir neticesidir ki, yeni devlet daha ziyade eklektik bir düşünce üzerinden vücud bulmuştur. Bundan dolayıdır ki, yeni devletin kuruluş aşamasında cari olan Laiklik ve Demokrasi merkezli “dünya düzeni”nin temel argümanları tercih edildi ve süreç içerisinde belli başlı Batı kültür ve medeniyetinin içtimaî sistem unsurları birbir tercüme edilerek insanımızın üzerine Jakoben bir zorbolıkla dayatıldı. Ne yapacağını ve nasıl yapacağını bilememenin getirdikleriyle birlikte, “en kötü nizam nizamsızlıktan iyidir” düşüncesinden hareketle yeni kurulan devlette devleti ele geçirenler tarafından çakma bir nizam dayatıldı! Durum bu merkezde olunca dönemin Müslümanları da bu duruma mecburen katlandı! Sözkonusu olan yeni nizam dayatması neticesinde topyekûn insanımız her türlü fikre karşı savunmasız bırakılınca haliyle her türlü fikre karşı da açık hâle geldi veya getirildi. Batı dünyasında ne kadar felsefi akım varsa hemen hepsi beşinci sınıf tercümeler üzerinden insanımızın kafasına zerk edildi. Süreç içerisinde Batı merkezli Kapitalizm ve Komünizm muhibleri memleketin akil adamları hâline geldi. Sonrasında ise her ikisinden doğan Liberalizmin muhiblerine gün doğdu! Milli veya ulus devlet muhibliği ve Türkçülük cereyanı da bu duruma yataklık etti. Yetmedi, Yahudi sermayesi ve İngiliz aklı üzerinden tatbikattan kaldırılan Hilafet’in bıraktığı boşluk yine aynı sermaye ve akıl sahibleri üzerinden kâh Vehhabi muhibliği veya mezhepsizlik, kâh Şia İşnaşeriyye üzerinden sapık mezhep tohumu ekme ameliyesi, insanımızın kalbini ve kafasını büsbütün bulandırdı. O gün bugündür insanımızın durumu malumdur. Kemalizmin kendisini ayakta tutma pahasına gerek Türkçülük, Ulusalcılık, Milliyetçilik, İslâmcılık, gerek Kürtçülük, Kömünalcilik veya Emekçilik, kısacası Sağ, Sol ve Muhafazakârlık gibi akımların kök salması tam da yeni devletin kendisini ayakta tutabilmesinin manivelası oldu. Ama gel gör ki düne kadar kendisini ayakta tutan bu tür bir manivela bolluğu bugün kendisi için en büyük tehlike olarak belirdi. Tutunacak hiçbir dalı kalmadı! Bütün bunlardan sonra mevzuyu daha da spesifik bir hâle getirelim ve esasta devlet aklına hitab şeklinde ne yapılması gerektiğine dair kısa ve öz birkaç bir şey söyleyelim. Ama ondan evvel kısa bir hatırlatma yapalım. Evet, Osmanlı Devleti sonrası kurulan yeni devlette dönemin muktedirleri tarafından dayatılan Laiklik ve Demokrasi, insanımızı dinden ve imandan, dolayısıyla da İslâm Şeriatinden büsbütün uzaklaştırırken, aynı kavramlar üzerinden Hıristiyan-Yahudi Batı dünyası kendisine Yahudi Şeriatine uygun İsrail diye bir devletin kurulmasını sağladı. Bu emelini gerçekleştirmek için de, insanımızın birlik ve dirlik içerisinde olmasının önüne geçmek adına ne kadar ayrık düşünce tohumları varsa hemen hepsini insanımızın kafasına zerk etmeyi sağladı. Şimdi, “Düşmanın silahıyla silahlanmak.” ölçüsüne tekrardan müracaat edelim ve yapılması gerekenleri devlet aklına hitab edecek şekilde iki madde halinde teklif edelim: 1-Osmanlı Devleti sonrası kurulan yeni devlette lazım olan devlet plan, program ve projesi “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin “Başyücelik Devleti” plan, program ve projesi üzerinden halli gerçekleştirildiğine göre, ilkin yapılması gereken, tıpkı vakti zamanında insanımıza Laiklik ve Demokrasiyi dayatırken kendisi İsrail gibi bir Şeriat devletinin doğmasına sebeb olmasına karşılık biz de aynı kavramları kendimize kalkan yaparak İslâm Şeriatine uygun bir devlet olan “Başyücelik Devleti”nin kurulmasını tez elden gerçekleştirebiliriz. Bu durum, yeni devletin kuruluşunda mündemiç olan mânânın, “tarihi misyon” itibariyle de zâhire çıkmasına da ayrıca delil olsun. 2-Bir yanda insanımızın ve de inancımızın kavgası üzerinden gereğini yerine getirmek adına “Beklenen İslâm İhtilâl ve İnkılabı”nın müşahhas zemini olan “Başyücelik Devleti”nin duygu ve düşünce sistemini tez elden topyekûn dünya insanına ulaştırmak ve dahi, topyekûn dünya mazlumlarının ve de entelenjiyasının dikkatini Anadolu merkezli Müslüman Türk dünyasına çevirebilmek için, tıpkı insanımızın kafasına zerk edilen ayrılıkçı düşünce tohumları üzerinden yaptıkları gibi, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin gerekli dillere (meselâ Arapça, İngilizce, Rusça vs.) tercümesi sağlanarak belli başlı ülkelerin düşünce merkezlerinde yer almasını sağlamak. Bu durum, bir yanda “Yeni dünya düzeni” teklif eden malum ruh ve fikir sistemi üzerinden topyekûn dünya insanının aradığı hakikatin Anadolu merkezli Müslüman Türk dünyasında olduğunu göstermek, diğer bir yandan da, her fırsatta kendisine bağladığı insanlar üzerinden devletimizi müşkül duruma getiren durumların önünü almak adına, bizzat kendi insanını kendimize bağlayıp bizimle uğraşmalarına engel olmak! Dipnotlar 1-https://www.alticizilisatirlar.net/acs/dusmanin-silahi 2-https://www.alticizilisatirlar.net/acs/dusmanin-silahi 3-https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/dusmanin-silahiyla-silahlanmak/ 4-https://sorularlaislamiyet.com/dusmaninizin-silahiyla-silahlanin-sozu-hadis-midir-hadis-ise-bunu-gunumuze-gore-nasil-anlamamiz 5-S.M., “Hedef-Vasıta İlişkisi”, Rapor 12 / Necip Fazıl ve Yeni Dostlar, b.d. yayınları, Eylül 1980, sh. 88. 6-https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/dusmanin-silahiyla-silahlanmak/ 7-https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/dusmanin-silahiyla-silahlanmak/ 8-https://www.islamveihsan.com/savas-hileden-ibarettir.html (Buhârî, Cihâd 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihâd 17, 18. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 92, Sünnet 28; Tirmizî, Cihâd 5; İbni Mâce, Cihâd 28. (Kaynak: Riyazüs Salihin, Hadis-i Şerif Tercümesi, Erkam Yayınları) 9-https://www.islamveihsan.com/savas-hileden-ibarettir.html 10-http://www.alemlererahmet.net/efendimizin-gazalari/170/harp-hiledir.html 11-S.M., “Hedef-Vasıta İlişkisi”, Rapor 12 / Necip Fazıl ve Yeni Dostlar, b.d. yayınları, Eylül 1980, sh. 88 12-https://sorularlaislamiyet.com/savas-hazirlik-konusunda-kuranda-nelere-dikkat-cekilir 13-https://sorularlaislamiyet.com/savas-hazirlik-konusunda-kuranda-nelere-dikkat-cekilir 14-https://www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi/dt-4196.html 15-Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni-, İBDA Yayınları, İstanbul, 1995, sh. 95. Baran Dergisi 730.Sayı

Ahmet Arvasi Hocamızla Aile Üzerine

“Asrın Yesevîsi” lakaplı Ahmet Arvasi Hoca benim için kim mi? Bu toprağın yerlisi olan bir mütefekkir. Ehli Sünnet anlayışına gönül vermiş olarak eserlerini yoğururken bu ölçüler içinde hassasiyetini göstermiş bir fikir ehli. Eğitimci olmakla birlikte çeşitli yönlerden okuma yaparak o sahalarda da bizi besleyen yüce bir insan. Batı dünyasının fikir adamlarını anlatmakla kalmayıp, o insanların eserlerinden alınması ve atılması gereken yerleri bize göstererek tenkid şuurunun ne olduğunu öğreten bir münekkid. Mevdudîler, Seyyid Kutuplarla velhasıl Pakistan ve Mısır kaynaklı yerli olmayan eserleri okuyarak beslenen “Milli Görüş”lü kardeşlerim, asrın eseri elimizde, bu eser bize yeter de artar deyip Risale-i Nurlarla muhatap olup, kelamın delillerinde yüzüp, zevken idrak noktasına eremeyen Nurcu kardeşlerim… Size sesleniyorum…. Ve nihayet rol model olacak abi keyfiyetlilerden yoksun okuma noksanı kardeşlerim, Ülkücüler de bundan nasiplenemediler. Dilerim bundan sonra delilikten öte bu tavır sona erer… Arvasi Hoca kim mi? “Kendini Arayan İnsan”, “İnsan ve Ötesi”, “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz” ile “Türk ve İslam Ülküsü” eserleri batı dünyasına tercüme edilse muazzam bir ilgiye düçar olacak bir irfan ehli. Arvasi Hoca kim mi? Bu topraklarda bin yıldır kardeşçe yaşayan milletleri bir arada tutucu anlayışın ta kendisi. Milliyetçiliği kabuk ve posa anlayıştan arındırarak muhtevada göstermiş ve Türk’ü Turancılık davasını da hasrına alıp ideal haline getirici nizama alem davasını Anadolu insanına nakşetme derdinde yanmış bir Alperen… Onu minnetle yâd ederken, yolu yolumuz olsun. Allah rahmet etsin… Hocamızın eserlerinden her daim ilham alıcı bir edada, onunla sohbet etme tarzında bir yazı kaleme aldım. Aynı zamanda bir mülâkat gibi… Dilerim onun aziz ruhunu incitmemiş olurum. Hatalar nefsimden güzellikler hocamızdan bilinsin… B.Y: Sevgili hocam her ikimizde aynı meslek grubundanız. Bir bakıma sizin de ifadenizle peygamber mesleği olan öğretici ve eğitici mevkiindeyiz. Ne mutlu bizlere. Her şeyden önce “Asrın Yesevisi” olarak sizinle aynı meslek grubundan olmak bana büyük bir ilham kaynağı oluyor. Asrın Yesevisi payından hisse alma derdiyle mücadelemi sürdürürken önümde her an sizler gibi büyüklerimi meşale olarak gördüğümü söylemek isterim. Sevgili hocam her mevzuda mütefekkir edasında görüşünüz varken sizinle takdir ederseniz eğer aile üzerine röportaj yapma arzusundayım. Selâmın aleyküm diyerek başlayalım... Ahmet Arvasi: Aleyküm selâm… Buyrunuz… B.Y: Sevgili hocam, klasik bir soruyu alâkanıza sunuyorum… Aile deyince ne anlamalıyız? Ahmet Arvasi: Tarihin en eski ve köklü müessesesi ailedir. Değişik zaman ve mekanlarda, değişik görünüşler kazanmasına rağmen “aile” daima var olmuştur. Aile en küçük toplum birimidir. Toplum, kendi arasında üreyen, ortak tecrübelere bağlı ve ortak yaşayan insan grubları olarak tarif edilebilirse, bütün bu hususiyetlere sahip olan aile, gerçekten sosyal hayatın temel birimidir. Dinimize göre, insanlık aile ile başladı. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’e göre, bu aile, bir erkek ve bir kadından ibarettir… İnsanlık Thomas Hobbes gibi vahşi ve egoist bir canavar olan fertler ile başlamadı. İnsanlık Durkheim’in savunduğu gibi özel hayata ve şahsiyete imkan ve fırsat tanımayan insan sürüleri demek olan klan ile insanlık başlamadı. İslam dini, sosyolojisini, aile üzerine kurar. B.Y: Efendim, çok güzel bir şekilde belirttiğiniz gibi insanlık Hz. Adem babamız ve Hz. Havva anamız ile başlar. İnsan hataya düşer ve tövbe ederek affa mazhar olup hayatını idame ettirir. Bu idamede hazza mı, yoksa fazilete mi göre yaşayarak hakikati tecelli ettirir? Aileyi kurarken neye dikkat etmeliyiz? Ahmet Arvasi: Fransız sosyolog Le Play sosyal incelemenin temel birimi “atomu” ve “hücresi” olarak aileyi işaretleyip, sosyal araştırmalarına “aile monografileri” ile başlarken hayli haklı gözükmektedir. Bu sosyoloğa göre, cemiyetin buhranları, ailelerin yapısından işleyişinden kaynaklanır. Cemiyetin huzuru, ailedeki manevi ve ekonomik bütünlüğün korunmasına bağlıdır. Gerçekten de babanın müşfikliğinden ve otoritesinden, annenin samimi ilgi ve koruyucu müsamahasından mahrum kalan, manevi, maddi dayanışmasını ve bütünlüğünü kaybeden ailelerden ibaret bir cemiyet hayatı dayanılmaz acılara sahne olur. Dünyadaki buhrana biraz da bu gözle bakmak gerekir. B.Y: Evet efendim… 2001 krizinde, yüksek seviyede ve iyi bir ücretle çalışan insanların işsiz kaldıklarına bizzat şahid oldum. O süreçte bu insanlar kendi anne ve babalarının destek ve ümit aşılamasıyla hayata tutundular. Ahmet Arvasi: Aileyi teşkil eden erkek ve kadın, din, ahlak, töre ve millî varlığımız karşısında sorumluluklar alabilmeli, bu meselelerde hassasiyet hissedebilmelidir… Aile, sadece iki kişinin, kendi mutlulukları için yaptıkları sözlü ve yazılı bir sözleşmeden ibaret değildir. Belli sosyal fonksiyonları yerine getirmek üzere bir vazife ve sorumluluk yüklenmek demektir. Ailenin mutluluğu ve sosyal hayatın huzuru, aileleri teşkil eden kadın ve erkeğin duygularına nisbetle gelişecektir. B.Y: Peygamber Efendimiz, ümmetine ne güzel çağrıda bulunmuş: “Evlenin ve çoğalın! Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim!” Yine Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş: “Kadın dört sebepten biri için alınır: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen diğerlerini geç dindar olanı seç. Aksi taktirde sıkıntıya düşersin!’’ Efendim boşanma sayıları o kadar arttı ki, insanlar hedonist hayatın zirvesinde olmak için makam, mevki ve zenginliğe düşkün hâldeler. Sanki Peygamber buyruğunun tersinden gerçekleştiricisiler. Ailede anne ve baba hususi olarak neye dikkat etmeli? Ahmet Arvasi: Ailenin çok önemli sosyal fonksiyonları vardır. Biz bunların birkaçına temas etmek istiyoruz. Her şeyden önce aileler, beden ve ruh sağlığı yerinde olan nesiller üretmek zorundadır. Bu da ancak kendilerini çocuklarına vakfeden mukaddes annelerin ve yuvalarına sadık namuslu babaların görevidir. Aile dışında doğan yahut anne ve babaların şefkat ve himayesinden mahrum kalan nesillerin beden ve ruh sağlığı tehlikededir ve bunlar millet hayatı için bir tehdit unsurudur. Aile, millete muhtaç olduğu sayı ve kalitede insan unsuru temin eden yüce bir müessesedir. Ailenin diğer önemli vazifesi de, milli kültürün, milli ülkülerin ve milli tarihin temel değerlerini genç nesillere aktarmak, çocuklarımıza dini ve milli değerlerimizin içinde kalarak şahsiyet kazandırmaktır. Aile, bu vazifesini yaptığı müddetçe millete ölüm yoktur. Aile, yabancılara değil, kendi milletine adam yetiştirmelidir. Çocuk en küçük yaştan itibaren Türk ve Müslüman olmanın şuur ve imanını taşımalı ve yaşamalıdır…. Ailelere düşen, başka önemli bir vazife daha vardır. Aile; çocuklarına, kabiliyetlerine uygun, meşru bir iş ve meslek kazandırmak hususunda devletle işbirliği yapmalıdır. Sosyal iş bölümünde herkes kendine, cinsiyetine ve kabiliyetlerine ahlâkla yaklaşıp tekâmül etmelidir. Bu iş bölümünden fertler, aileler, millet ve devlet faydalanmalıdır. Serseriliğe, sahipsizliğe, tufeyliliğe müsaade edilmemelidir. Ailenin sosyologlarca önemli sayılan bir vazifesi daha var: Aile, hayatın “gerilme ritmi” içinde mücadele veren kendine mensup fertleri, sıcak ve huzur dolu kucağında “gevşeme ritmine” sokarak rahat ettirmeli ve yarınki hayat mücadelesine hazırlamalıdır. Yaşamak tatlıdır fakat çetin bir mücadeleyi gerektirir. Hele çağımızda hayatın hay ü huyu içinde yıpranan sinirler, ağır yorgunluklar, huzur ve sükuna olan ihtiyacımızı çok daha arttırmış bulunuyor. Hepimiz resmiyetten uzak, rahatça içimizi dökebileceğimiz, sevileceğimizi ve korunduğumuzu bildiğimiz bir yuvaya ne kadar muhtacız... Aile bu vazifeyi de başarmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükun yaptı.” B.Y: Efendim, kadın ve erkek, kendi ailelerine dahi hürmet gösteremez hâlde. Ana ve babalar, “Aman evladım rahat etsin!” anlayışına esir olmuş vaziyette. Yâni, aileyi himaye edip, desteklemek ve ahlâkî açıdan muhkemleştirmek gibi bir kaygı içerisinde değiller de, maddî kaygılar çerçevesinde bir arayış içerisindeler. Aileler, evlilikleri bozucu ve köstekleyici olduklarının şuurunda değiller. Hangi anne ve baba oğluna, “Gelin kızımıza evde şefkat ve merhamet göster, onun yanında çocuksu bir hale bürünüp güzel vakit geçir, evin dışında ise erkekçe bir tavırla yiğit ve fethedici gözük. Gelin kızımız senin gözlerine baktığı zaman en güzel kadın olduğunu ve senin yanında en değerli varlık olduğunu hissetmeli. Güzel oğlum hayatta en değer verdiğin haslet vefa olsun.” diyor ki? Yahut hangi anne ve baba, kızına Peygamber Efendimiz’in kızına (Hz. Fatıma) verdiği öğütlerden bahsediyor? Ne demişti Resûller Resûlü kızını evlendirdikten sonra: “Bedenini (nefsini) temiz tut, dilinle Rabbini zikreyle Fatıma…” Hz. Fatıma sordu: “Bedenimi nasıl temiz tutayım ya Resûlullah?..” Allah Resûlü: “Su ile temizlenmekle. Kocan sana baktığı zaman ferahlasın. Gözlerine sürme çekmekle. Çünkü sürme kadınların ziynetidir. Ey Fatıma! Başına zeytinyağı sür. Başına zeytinyağı süren kadına şeytan zarar vermez… Ey Fatıma! Kocan sana baktığında gözlerini yumma ki, muhabbetin artsın. Kocan başka tarafa baktığı zaman sen onun yüzüne bak ki, bir ay oruç tutmuş gibi sevap kazanmış olasın. Ey Fatıma! Kocan seni yatağına çağırdığı vakit gitmemezlik etme ki, Allah’ın lanetini kazanmış olmayasın. Ey Fatıma! Cinsi münasebette kocana latife et, şakalaş ki, sana muhabbet etsin. Böylece başkasına muhabbet etmesin. Ey Fatıma! Kocanın ayıbını ve kusurunu başkasına açma. Çünkü bu sebeple, Allah-ü Tealâ’nın, meleklerin, peygamberin, sonra da kocanın gazabını kazanmış olursun. Ey Fatıma! Bu vasiyetleri bana Cebrail Aleyhisselam bildirdi.” Ahmet Arvasi: Peygamber buyruğu her Müslümanın başında taç olmalıdır. B.Y: Efendim hayli vaktinizi aldık... Son olarak kapitalist ve komünist zihniyetin son bir asırdır aile üzerindeki tahribatından bahsedebilir misiniz? Ahmet Arvasi: Kapitalist dünyada sahte bir feminizm maskesi altında yürütülen ve bütün gücünü, kadın ve erkek çatışmasından, rekabetten ve düşmanlıktan alan “kadın hakları savunuculuğu”nun istismar edilişine şahit oluyoruz. Aynı oyunu Komünistler de ezen ve ezilen diyalektiği içinde ele alarak kadın-erkek çatışmasını bir nevi sınıf çatışması havasında işlemektedir…19. yüzyılın ortalarına doğru bilhassa kapitalist dünyada erkek işçilerin, kapitalistlerin istismarına kafa tutması ve isyan etmesi neticesinde, erkek işçiler kitleler halinde işten kovuldu, hatta katledildiler. Daha ucuza çalışabilecek ve daha uysal olmaları beklenen kadınların ve çocukların birdenbire ekonomik hayata itilmeleri bundan sonra güçlendi. Kapitalist dünyada birdenbire feminizm akımı icad edildi. Erkek işçilere karşı kin ve husumet dolu kapitalist propagandistler şöyle konuşuyor ve yazıyorlardı: “Kadınlar da erkekler gibi çalışmalıdır. Onları erkeklerin tahakkümünden kurtarmak gerekir. Onlar çocuk doğurmak ve yetiştirmek gibi göreve mahkûm edilen birer esir olamazlar. Onların da erkekler gibi serbest hayata ihtiyacı vardır.” Komünistler, bir ara Sovyetlerde bu düşüncelerini tatbik etmeye kalkmışlar, ailenin lağvedilmesi (dağıtılması) yoluna gitmişler ve insanların üremesini devlet eliyle planlayarak doğan çocukları yetiştirmek üzere şartlandırma cihetine girişmişlerdir. Böylece evinden ve yuvasından uzaklaştırılan kadın, tabiatının gereği olan annelik fonksiyonlarından mahrum edilerek proleterleştirilmiş ve çocuklar Komünist partizanların insafına terkedilmiştir. Komünist dünyada proleter kadınların ekonomiye ve üretime ne getirdikleri ayrı bir tartışma konusudur. Fakat annelerin, aile ve çocuklarından uzaklaşmaları, ekonomik, sosyal, kültürel ve politik hayatın en önemli ve temel unsuru olan insanın beden ve ruh sağlığının tehlikeye atılması sonucunu doğurmuştur. B.Y: Sevgili hocam bunları bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Ahmet Arvasi: Ben teşekkür ederim, fikirlerime dikkat kesilip değer verdiğiniz için. Baran Dergisi 730.Sayı

Unutulmayacak Bir Yıl

Koca bir miladî seneyi geride bıraktık. Şüphesiz 2020’yi sağ salim geçirenlerin torunlarına anlatacak bir sürü acayip hikâyeleri olacak. 2020’nin başında Avusturalya’da orman yangınları çıktı. 1,5 milyara yakın hayvan öldü; yangın sekiz milyon hektarlık alana yayıldı, binlerce ev ise kullanılamaz hâle geldi. Amerika Birleşik Devletleri İran’ın bir numaralı generali, İran Devrim Muhafızları lideri Kasım Süleymani’yi tertiplediği suikast ile öldürdü. Dinsizin hakkından imânsız geldi. İran boş iddialar savurup sırtlanca ciyaklarken nükleer programın başındaki isim; Muhsin Fahrizade de sene sonunda Tahran’da suikaste uğradı. İran, Süleymanî suikastinden sonra misilleme yapmak için Irak’taki boş Amerikan üslerini vurayım derken Ukrayna Havayolları’na ait bir yolcu uçağını düşürdü. 176 kişi hayatını kaybetti ve sağ kurtulan olmadı. Takiyyeciler evvela uçağın arıza neticesinde düştüğünü ifade etti, sonrasında ise uçağı “yanlışlıkla” vurduklarını açıkladılar. İranlı ve Ukraynalı yetkililer arasında “kan parası” sürtüşmeleri yaşanırken ne kadar tazminat ödeneceği muamma. Öte yandan Pakistan Uluslararası Havayolları’na ait Airbus A320 tipi bir yolcu uçağı da Karaçi şehrine düştü; hayatını kaybedenlerin sayısı 97. Analizlerini tercüme edip dergimizin sayfalarında alâkanıza sunduğumuz efsane mücahid Salim Muhammed (Nam-ı diğer Çakal Carlos) İranlı Fahrizade’ye yönelik suikast hususunda “İsrail, bu hafta Tahran’da bir profesörü öldürdü. İsrail yapmış gibi görünse de, ABD’nin de bu işte dahli var. Muhsin Fahrizade-Mahabadi suikastı, bir bombalı saldırının ardından aracına ateş açılmak suretiyle gerçekleştirildi. Fahrizade’nin İran nükleer programının başında bulunduğu söyleniyordu. İsrail resmî olarak Fahrizade’yi bununla suçluyordu. ABD’de bir başkanlık seçimi yapıldı ve Biden’ın seçilmesinin ardından İran ile ilişkilerini normalleştirmesi bekleniyordu.” demişti. Bu arada ABD başkanlık koltuğuna Donald Trump’un yerine Joe Biden’in geçtiğini de söylemiş olalım. George Floyd ve John Neville boğularak, Dijon Kizzee ile Breanna Taylor ise kurşunlanarak öldürüldü. Hepsi de siyahî ve hâdiselerin dördü de ABD’de yaşandı. ABD bu hadiselerin ardından savaş alanına döndü. 4 Ağustos’ta Beyrut Limanı’nda 2 bin 750 ton amonyum nitrat bulunduran bir gemide patlama oldu. 182 kişi hayatını kaybetti. Beyrut yerle yeksan hâle geldi. Lübnan Enformasyon Bakanı Menal Abdussamed istifa etti. Dostane görünüp Türkiye’nin sırtını sıvazlarken ansızın pençelerini çıkaran Moskof ayısı, yine rahat durmadı. Suriye Silahlı Kuvvetleri’ni İdlib’teki Türk taburunun üzerine saldı. 34 Mehmetçik şehit, bir o kadar da yaralı... Kobe ve Maradona Azim ve öncülüğüyle meşhur, Lakers formasına hak ettiğinden fazlasını veren efsanevî basketbolcu Kobe Bryant 13 yaşındaki kızı Gianna ile Kaliforniya’daki helikopter kazasında hayatını kaybetti. Bana göre Jordan’dan sonra en iyisiydi. Daha iyisinin olmadığı söylenen Arjantinli futbolcu Diego Maradona da Kasım’ın sonunda öldü ve “şov” bitti! Arjantin’de üç gün yas ilân edildi. Memleketin İçinden Merkez üssü Elazığ olan 6,5 büyüklüğünde bir deprem oldu. Doğu Anadolu bölgesinde hissedildi. 37’si Elazığ, 4’ü Malatya’da olmak üzere toplam 41 vatandaşımız hayatını kaybederken, takribi bin 500 kişi yaralandı. Memleketimizde hissedilen ilk deprem buydu. Tarih 24 Ocak 2020… Henüz depremin yaraları sarılmamışken; 5 Şubat’ta Van’da çığ düştü. Bahçesaray’da çığın altında kalan otobüsteki iki vatandaşımıza yardım etmek isteyen ekip, düşen ikinci çığın altında kaldı. On bir Mehmetçik, dokuz korucu, iki itfaiye erinin de aralarında bulunduğu 41 kişi hayatını kaybetti; dileriz şehitlik mertebesine ulaşmışlardır. 30 Ekim’de ise İzmir’in Seferihisar ilçesinin 17 kilometre açığında 6,9 büyüklüğünde deprem oldu. Deprem, Ege ve Marmara bölgelerinde hissedildi; 114 vatandaşımız hayatını kaybetti. Depremlerden sonra bazı emlakçı ve ev sahiplerinin kira fiyatlarını artırdığı yönündeki haberler kamuoyuna yansıdı. Ve Pandemi Çin'in Hubey eyaletine bağlı Vuhan şehrinde ortaya çıkan ve dünyayı tesiri altına alan salgın herkesin malumu. Virüse yakalanan insan sayısı 25 Aralık Cuma itibariyle 77 milyonu aştı. ABD, 18 milyon 171 bin 677 ile en fazla vaka sayısına sahip ülke konumunda bulunuyor. Bu ülkeyi 10 milyon 56 bin 162 ile Hindistan, 7 milyon 213 bin 155 ile Brezilya, 2 milyon 848 bin 377 ile Rusya, 2 milyon 473 bin 354 ile Fransa, 2 milyon 40 bin 147 ile İngiltere, 2 milyon 24 bin 601 ile Türkiye, 1 milyon 953 bin 185 ile İtalya, 1 milyon 817 bin 448 ile İspanya, 1 milyon 537 bin 169 ile Arjantin, 1 milyon 507 bin 258 ile Almanya, 1 milyon 496 bin 62 ile Kolombiya, 1 milyon 313 bin 675 ile Meksika, 1 milyon 202 bin 700 ile Polonya ve 1 milyon 158 bin 384 ile İran izliyor. 1,5 milyondan fazla kişi öldü; 56 milyon kişi de virüsü yenerek sağlığına kavuştu. Görüldüğü üzere hadiselerin hızı her geçen gün daha çok artarken mukadder olana doğru son sürat ilerliyoruz. Allah, şer gördüklerimizi hayra tebdil eylesin. Baran Dergisi 729.Sayı

Kader Bağları Koparılırken 2023 Kimin Hedefi?

Arkasına sığınılan tek bir kişi var bugün ve iş onun da hatırının kalmayacağı noktaya doğru gidiyor! Her çürük meyve gibi, yanındaki/çevresindeki üç beş sağlam meyveyi de çürütmeye başlayanlar, acımasızca atılmak zorundadır ki; torbadaki diğer meyveler sağlam kalsınlar! 17/25 Aralık öncesini düşünün. Hatta 2014’ün ilk yarısını... “Maklubeciler ve Kaşık Sallayanları Şirketi!” Kimdi bunlar? Zerre kadar İslâmî hassasiyeti olmayan, tek hassasiyeti açıkta veya oruç gününde viskisini içerken yakalanmak, “kapak olmaktan” korkmak olanları hatırlayın!.. “2. Cumhuriyeti” insanımıza matah bir şeymiş gibi hedef gösterenleri hatırlayın… Gülenistlerin artıkları ile beslenmeyi “fisebillillah millete hizmet” ve arada aldıkları bir iki müdür koltuğunu “kadrolaşma” olarak gören safdilleri hatırlayın... Ahmakça bir şehvete kapılıp, darbe gibi operasyon yapan Gülenistlerin etraftan çekilmeye başlamasıyla görüldü ki, başkalarının şehveti çok daha büyük, ahmakça ve sefihceymiş, Gülenistler bunları meğer baskı altında tutarak görülmesini engelliyormuş! İpinden kurtulan sığır gibi etrafta dolaşmaya başladılar. Dolaştıkları yerde devirdikleri çamları birileri kayda geçirip “servis” ettiğinde de “FETÖ kumpası” diye yılışık bir şekilde açıklama haysiyetsizliğini gösteriyorlar üstelik! Elbette bu servis işini en sistemli yapanlar Gülenistler ve Kemalistler, orası ayrı… Başkalarının yanlış veya yanlış gibi görülen iş ve sözleri üzerinden kendini doğrulatma, daha doğrusu mecbur kılma onursuzluğu devri artık kapandı; ama çürümüş ve çürütenler bunu görmüyorlar. Gösteririz, Allah'ın izniyle! * Bu şahıslar “her şeyi sineye çekmemiz gerektiği”ni söylüyorlar. “Bulunmaz Hint kumaşı imiş” bunlar çünkü. “Kumpaslar yapılırken Reis’in yanında dik durmuşlar.” çünkü! Mefhum-u muhalifi olarak acaba, “Reis’in etrafı kumpasçı ve sefil sefihlerle dolu” demek mi istiyorlar? Öyleyse bile bizi bağlamaz, “Reis” düşünsün. Kendi çete savaşlarını memleket meselesi olarak gösteren çer-çöpleri artık herkes çürüksünüz diye damgalamalıdır. Reis’in konuşma metinlerini tertipleyen, arşivciliğiyle bilinen ve “Angara” vekili olan biri ile ismi Pelikan’a çıkmış çete arasında kavga var mesela. Pelikan vakti zamanında “maklubeye kaşık sallayanlar”dan oluşuyor çoğunlukla… Angara milletvekilinin 15 Temmuz sonrası yazdığı yazılarında, “tipik ve bayağı” türünden bir “tarihselci” olan profesör ünvanlı Mustafa Öztürk’ü “FETÖ ile mücadelede sembol” olarak göstermesi, elbette unutulmaz. Bu ikisinin “tarikatların denetlenmesi” gerekliliği üzerine yazıları da… “Mevlana’yı anma törenleri” bağlamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Türkçe salavat ve dua” ile “Mevlevî ayini gösterisi” tertiplemesi üzerine neredeyse Ak Parti içinde yer alan çetelerin tüm unsurlarının ortaya çıkıp “CHP kafası işte bu, Türkçe ibadeti getirmeye hazırlanıyor.” türü laflar etmesi ve burada da Murat Bardakçı’nın “kılavuzluğunda” yürümeleri dikkat çekici. Bu laflar ortalıkta dönerken Isparta emniyetince gözaltına alınan “FETÖ’cü kadınların” sözde çıplak aramalara tâbi tutulmaları gündemdeydi. Bahsettiğimiz çeteler de istisnasız “FETÖ yalanı” diyerek ortaya çıktılar malum. Bunların hemen üzerine de “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi” isimli, birçok kanun maddesinde değişiklik yapılmasını havi bir teklif, çok önemli, hayati bir teklifmiş gibi alelacele komisyona sürülüp oldu bitti ile genel kuruldan geçerek çıkarıldı. Başlığının afili görülmesine bakmayın, dert kitle imha silahları değil, Irak, Suriye ve Filistin’de “5’li Çete”nin pisliklerine ve açtığı problemlere engel olmaya çalışan silahlı veya silahsız teşekkül ve şahıslara yönelik sert tedbirler alınması ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Avrupa Birliği’nden sonra Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yani “5’li Çete”nin hâkimiyetini tanımasına yönelik bir düzenleme bu. Bu üst üste gelen üç hadise üzerinden Ak Parti içinde yer alan çetelerin, milletin değil kendi menfaatleri için “kavga ettiklerini” tespit etmek mümkündür. * Türkçe Mevlevî şovunda ortada CHP ve İmamoğlu ismi geçmese, çetelerin tek laf edeceklerini düşünmek, muhal! Angara milletvekilinin sembol yaptığı tefsircinin “Türkçe ibadet” edilmesine itirazı yok, çok önceden bunu söylemişti zaten. Diğer çetenin hakimiyetinde olan yayınlarda da “rengarenk derviş kıyafetli kadın semazenler” zaten var ve bunların ekserisinin hele başlarında olan Can Paker'in “namazla niyazla” ilgileri zaten pek yok, dolayısıyla ibadetin dilinin de zerre kadar ehemmiyetinin olmadığını buradan anlayın. Kısaca CHP goygoyu dışında burada söyleyecekleri hiçbir şey yok. Çıplak arama ortaya çıktığında sessizliğe bürünmeleri, bir başka çete unsurunun, ki bayan veya kadın üstelik bu, “inanmıyorum” demesi, polislerin yanında saf tutması elbette unutulmaz. Ardından geçmiş senelerde çıplak aramaya maruz kalan kadın ve erkeklerin ortaya çıkıp açıklama yapmaları üzerine, hiç şüphesiz çete unsuru veya geçimini “sosyal media”dan sağlayanların öncülüğünde “bu kadını” savunanların ortaya çıkması da unutulmaz. 15 Temmuz’un hemen ertesinde, 16 Temmuz’da, silahlı çatışma ile teslim alınanlar olsa belki “kanun ve yönetmelikler çerçevesinde” mazur görülebilecek “darbecilerin ters kelepçeli ve iç çamaşırlı” fotoğraflarını gözlerinizin önüne getirin. Onların ezici çoğunluğu kendiliğinden (üstelik sabahın ilk ışıklarından itibaren) askerî savcıya teslim olan, saatlerce bulundukları üslerde savcı ve polise derleme toparlama esnasında yardım eden, hiçbir zor kullanmada bulunmayan insanlardı. Evet, tabiatıyla şüpheli kategorisindelerdi; ama teslim olmuşlardı. Başlarına gelenler de malûm! Genelkurmay’ın yayınladığı bildiri (hâlâ websitesinde) ile neredeyse kahraman ilan edilen Akın Öztürk’ün evinden kendi giderek teslim olduktan sonraki fotoğrafını gözünüzün önüne getirin. Hulusi Akar’ın yaveri Levent Türkkan’ın halini de! 15 Temmuz ile birlikte işkence ve kötü muamelenin şiddetli bir şekilde arttığı hususunda da bu çetelerin unsurları dışında herkes hemfikir; kaldı ki sefih unsurlar da biliyorlar bunu, sadece inkâr ediyorlar. Şimdi onlara da müjde (!) verelim öyleyse. Seslerini çıkarmadıkları ve destekledikleri konvansiyonel silahlarla ilgili BM boyunduruğu kanununun geçmesiyle, ellerinde bulunan STK üzerinden bir anda “terörü finanse etmek” ile suçlanıp, BM “silahlı gücü” başkanlığında kolluk güçlerinin yapacakları operasyonlarla ters kelepçeli olarak gözaltına alınıp kötü muameleden sayılmayan “ıslak havlu”lu sorgudan geçmelerinin önünde kendi tuzu kuru egoları dışında hiçbir engel kalmamıştır. Daha geçenlerde ABD tarafından kara listeye alınan iki önemli kurumun başında olanların, hem de Türk kanunlarına uygun olarak gözaltına alınıp sorgulanması önünde de engel kalmıyor. Bunu bir kenara koyun… Üstünü kapatmaları gerekirken bu sefil sefihler eliyle lüzumsuz yere büyütülen “MİT Tırları” dosyasından Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne çoktan başvuru yapılmıştı. Rıza Zarrab dosyası ABD’de, üstelik burada basına düşmeyen ses kayıtlarıyla hazırda bekletilmekte. Peki ilk akla gelen bu iki hareketli dosyada hedef olarak kim alınabilir? Tüm bu çürümüş ve çürüten asalakların arkasından iş çevirdiği “Reis!” 17/25’den sonra, 2014 yılında külliyede yapılan milli bayramlardan birinde “Benim çocuğumun kaderi Bilal ile niye bağlansın!” denilebiliyorsa, bunlar ve çeteleri hala orada durabiliyorsa... Meclisten geçirilmeye çalışılan bu kanun ile kader bağlarının koparılmaya çalışıldığını söylemek insafsızca olmaz herhalde! * 15 Temmuz’da milletin zaferi üzerinden onursuz bir anlaşma ile Mavi Marmara’ya saldıran İsrail’in sorumluları “parası verilerek” affedilmiş, bir milletin tarihine “onursuzluk” olarak yazılacak madde ile mağdurlar başka makamlar nezdinde dava açar ve kazanırlarsa şayet, tazminatı Türkiye Cumhuriyeti’nin ödeyeceği ilave edilmişti. Yurtdışında açılan bir dava üzerinden öğreniyoruz ki, herkesin bildiği maddeler dışında çok daha onur kırıcı gizli maddeler de mevcutmuş. Peki bu kanun teklifi resmîleştiği takdirde herkesin bildiği maddeler dışında gizli maddeler olmayacağının güvencesi var mı? Veya en azından, bu kanun resmîleşmeden önce, yurtdışındaki basında ismi teröre destek olanlar (yardım yapan dernekler, vakıflar olarak anlayın bunu) diye geçen, Türkiye kanunlarına göre kurulmuş ve faaliyette bulunan STK ve idarecileri ile, yukarıda bahsettiğimiz iki dosya (MİT Tırları ve Zarrab Dosyası) için kesin bir güvence alınmış mıdır, buna dair evrak verilmiş midir? Ak Parti’nin içinde yer alan “çeteler/gruplar” kendi menfaatlerini memleket faydası olarak göstermekte hüner sahibiler. Aslında neredeyse hiçbirinin diğerlerinden farkı yok ve içlerindeki çok az sayıda samimi insan ise ancak “kapıları tıklanınca” uyanacak. Bu anlaşılıyor. “2023 başka kimin hedefi?” diye sormuştuk. Çok açık yazalım, komisyonda görüşülmekte olan kanun teklifi, içerideki polisiye darbeler ve saçma sapan, içinde bin hesap bulunan 15 Temmuz teşebbüsü ile indirilemeyen Erdoğan’ın kanunî bir şekilde ve devletlerarası hukuk rezilliği ile sıkıştırılmasının önünü açacaktır. İHH veya başka “selefi örgüt” denilen kurumlar değildir hedef, yazılacak iki evraka bakar mesele ve Erdoğan ülke dışına bile çıkamayacak hâle getirilir. Veya bununla sıkıştırılır, tehdit edilir, her şeye evet demesi sağlanmaya çalışılır. Erdoğan’a gelince! O hâlâ ve hâlâ “Yahu bana küfredenler varmış sizde!” diyebildiğine göre, tatlı tatlı uyutulmaya devam ediyor. Ona buradan seslenelim. Kendisinin tek müşteki olduğu Dalaman soruşturmasının, suikast dosyasında ceza almış sanıklar dışında ve kendileri otelden “havalandıktan 15 dakika sonra” gelen ekibin bahsi bulunan, yani 15 Temmuz’un çorap söküğü gibi çözülebileceği kilit dosyanın üzerinin kapatılma safhasında olduğunu yazdık buradan, hem de kimse yazmazken. Kendisine suikastı yapanların gerçekte kim olduğuna dair makaleler ile iz sürdük. Evet, “Beyefendi...” demedik, dümdüz Erdoğan dedik. Ama arkasından iş çeviren, etrafına kuyu kazanlardan olmadık. Hele mecliste konuşulmaya başlanan kanun teklifi gibi kendisini iki evrakla hapse bile artırabilecek “cicili ambalajlı” tuzaklarla hiç uğraşmadık. Biz söyleyelim, sert bir şekilde yazalım, kötü yine biz olalım önemli değil, kendi ayağına sıkacağını görmesini sağlarsak, ne gam! Baran Dergisi 729.Sayı

MHP ve Bürokrasi İş Birliğiyle Rejim Değişikliği

İçinde bulunduğumuz dönemi büyük zuhur için elverişli görüyoruz. Gözümüzde, İslâm inkılâbı için zemin müsait. Öte yandan hâlâ her şey yerinde sayıyormuş gibi görünen bir yetersizlik ve tutarsızlık manzarası da ayan beyan ortada. İçerde İslâm inkılâbını kotaracak kadronun mevcut olmaması ve inkılâb ideolojisinin bağlılarının çapsızlığı yüzünden işler hâlâ yanlış ve/veya ehil olmayan kişiler eliyle hallediliyor. Bu da istenen neticeyi geciktiriyor. Karşımızda ise suyun akışını geriye döndürme umudu taşıyan ve bu taraftaki eksiklikten dolayı aksak giden işleri sabote etmeye çalışarak zafer uman düşman ve işbirlikçileri duruyor. İnkılâb ideolojisi dediğim İbda fikriyatının bağlıları… Çoğunluk hâlinde, hükümetin yeterince cesur olmadığı ve/veya Büyük Doğu-İbda ideolojisini tatbik etmediği için işlerin aksak yürüdüğünü iddia etmekteler. İbda bağlılarındaki fikrî yetersizliğin de ifadesi olduğunu düşündüren bu iddiayı eksen alarak hâlihazırdaki gidişin anlamını ve istikametini anlamak maksadıyla tamamen şahsi düşüncemi ortaya koymak isterim. Türkiye’de bazı şeyleri değiştirmek için dış dünya şartlarını gözetmenin zarurî olduğu açıktır. Nam-ı diğer Coronavirüs salgınıyla dünya düzeninde kolay fark edilemeyen bir alt üst oluş yaşanmakta. Dehasını dünyanın gözü önünde ispat etmiş olan Erdoğan, bu salgın hengamesinde tabiri caizse aniden çıtayı yükselterek, Türkiye’yi Libya’dan Azerbaycan’a kadar yaymış ve esaretimizin sembolü olan Ayasofya’nın zincirlerini kırıvermiştir. Bir asır önce Osmanlı’yı darmadağın etmiş olan emperyalistlerin müdahale edemediği bu hadiseler göstermektedir ki, yeniden dizayn edilmek istenen Türkiye, emperyalist kuşatmayı yarmaktadır. Hatta yepyeni bir rejim inşasının işaretleri görülmektedir. Bize gelince; bugüne kadar bu şahane ideoloji şemsiyesi altında herhangi bir dünya meselesini hall ü fasletmeyi becermiş İbda bağlıları sayıca çok az iken, devleti dönüştürme ve yönetme ameliyesine talip yahut namzet olan bu insanların, hükümeti İbda’nın tatbikine davet etmeleri abesle iştigaldir. Alttan toplumsal baskı oluşturarak hükümetin hızına ivme kazandırmaya yarayan; ama “Peki nasıl yapalım?” denildiğinde topu Büyük Doğu-İbda külliyatına atma ucuzculuğunu gösteren biz İbda bağlıları, İbda Mimarı’nın bağışladığı sermayeyi yatırıma dönüştürememek ve kazanç istihsal edememekle malûl durumdayız. Örnek olarak Abdullah Kiracı gönüldaşımızın “altına dayalı kaime” teklifi gibi, dinamik ve pratik bir teklife rastlamış değiliz. Devlet Bahçeli’nin “Divân-ı Âlî” teklifi bile çoğu İbda bağlısı tarafından fark edilemedi. Ayasofya’yı açan hükümetin bakanı Hulusi Akar’ın, İbda Mimarı’nın mezarını ziyaret ettiği asparagasıyla, zaten bu davaya ait olan zaferin bir köşesine etiket yapıştırmayı marifet sanma garabetine düşmüş olanlar, en başta İbda bağlılığının kendi zannımızdan ibaret olamayacağını ve kim bilir kimlerin hangi sahici cehdle davanın muradının tahakkukuna çabaladığını anlamaya mecburdur. İbda Mimarı bizzat bütün cephelerin ve bağlılarının verimlerinin bizzat sahibidir, hem de her kimde her ne müsbet varsa kâmilen sahibidir. Kendinden vehmeden İbda’dan olamaz. Bizzat dava sahibinin ücret istemeden ve beklemeden “alın kullanın” diye teklif ettiği eserinin mirasçılığını hak edememe ızdırabı dururken, hak etmediği bir sahiplik edasıyla ve ukalalığıyla, iş bitiren ve bize zafer tattıran insanlara akılları sıra alacaklı gibi davranıp iş öğretmeye kalkışılması, muhataplarımız nazarında sırtta kambur görüntüsü vermemize sebep olabilir. “Su akarken destini doldur.” sözünün hilâfına, su akarken seyirci olup tamamen hadisenin dışında kalmak ve dışlanmaya zemin hazırlamak riski de beraberindedir. Ahmakça bir teslimiyetçilikten bahsetmediğimiz, şuurlu ve planlı hareket, tenkid ve destekten bahsettiğimiz açıktır. Tabiî ki Büyük Doğu-İbda’yı adres göstermek gerekir ki, bu sayede belki bizden daha anlayışlı insanların fikirle irtibatına vesile oluruz da onlar eliyle kurtuluşumuza yürürüz. Şartların hızı ve şaşırtıcılığı karşısında acil bir kadronun yetiştirilmesi yahut bizim kısa zamanda yetkin adamlara dönüşmemiz ihtimali düşünülecek şeyler değildir. İş bizzat devletin başkanına, ona omuz vermiş MHP’ye ve devlet işlerini yürüten bürokrasiye kalıyor. Bilindiği gibi Sovyetler Birliği bizzat komünist rejimin güdücüleri tarafından yıkılmıştı. Muhakkak ki başka sebepler de etki etti ama komünist rejimi yaşatmak için çabalamanın boşa olduğunu görerek pes ettiler. Bizzat devlet eliyle rejim değişikliğine gidildi. Demokrasi ve liberalizme kucak açan Rusya Federasyonu, 10 yıllık bocalamanın ardından kendi ahlâk ve geleneklerine uygun şekilde modern çarlık diyebileceğimiz bir rejim kurup başına Putin’i getirdi. Bu da bizzat devlet eliyle oldu. Şimdilik demokrasi maskesi arkasına saklanan bu rejim tam mânâsıyla ruh ve şekil uyuşmasına gidene kadar böyle devam edecek besbelli. Buradan alınacak ders şudur ki; devlet organizmasının organlarını oluşturan bürokrasi denen yapı yahut sınıf, kendi kararıyla bu rejim değişikliğini gerçekleştirmiştir. Şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu da benzer şekildedir. II. Mahmut döneminde mayalanan ve Tanzimat döneminde güçlenen Osmanlı bürokrasisi 1908 yılında II. Abdülhamid’i Meşrutiyet’in ilanına zorlayarak rejimi değiştirmiş, Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmiş ve cumhuriyeti kurmuştur. Tek parti yönetimi de yine bu bürokrasinin eseridir. Asker ve sivil olarak tamamıyla Osmanlı bürokratı olan bu insanlar, yeni kurdukları rejimi de bürokratik vesayete tâbi hâle getirmiştir. 1950’de bu vesayete karşı çıkan Anadolu insanının 10 yıllık kısmî iktidarı da yine bürokrasinin darbesiyle sona ermiştir. Batı’nın dayatması olan demokrasiye mecburen katlanan bu kesim, seçimle her kim gelirse gelsin iktidarı kaybetmemek için Anayasa Mahkemesi, MGK, Danıştay, Sayıştay gibi anayasal kurumlar ihdas ederek vesayet yahut derin devletin meşru paravanlarını kurdular. Diğer taraftan kozmopolit-dönme sermayedar kesimin durumu, rejimin kuruluşundan beri o kesimin bürokratlarla anlaşması gereği hiç değişmeden devam etti. Ama Batı’nın artık ne olursa olsun bu vesayet rejimini ortadan kaldırmak istemesi ve buna bağlı olarak Ergenekon Operasyonu adı altında gayet sert şekilde taarruzu, Tanzimat’tan beri hakimiyeti silsile halinde devam eden ve kısa aralıklarla sekteye uğrayan bürokrasinin neredeyse yapay bir devrimle yok edilmesine yol açacaktı. Tabiî ki “paralel devlet” diye tarif edilmiş olan yedek kadronun varlığıyla bu mümkündü, aksi halde mevcut yapının kendilerine göre ıslahıyla uğraşacaklardı. Paralel devlet FETÖ’nün Başkan Erdoğan tarafından dışlanmasıyla beraber FETÖ’den ağır darbe yemiş eski yapı mensupları ipten dönmüş olsa da, heybeti yerle bir olmuş, sırtını yasladığı Batı desteğinden mahrum kalarak yalnızlaşmış, 15 Temmuz’da Müslüman halkın savaş iradesini görerek acizleşmiş durumdadır. Bu halin o kesimi nefs muhasebesine sevk etmesi muhakkaktır. Eski efendisiyle düşman olmuş, efendilik tasladığı kesimin gücünü görmüş, kendine yeniden kimlik ve istikamet tayin etmeye mahkûm olmuş bürokrasi, kader tarafından kahramanlıkla hainlik arasında tercih yapmaya itilmiştir. Kemalizm’le devam etmekten vazgeçen Batı’nın, neo-liberalizme yelken açtığı 70’li yıllardan beri “ılımlı İslam” adıyla ürettiği yapay düşünceyi yerleştirmeye çalışması yüzünden yaşanan iç çatışmaların bütün kesimlere öğrettiği şu oldu: Her ne düşünceye bağlı olursa olsun herkes emperyalist kuşatmanın farkına vardı. En çok da devletin belkemiği olan ve Batıyla uyuşma içinde yaşamaya alışmış sivil ve askeri bürokrasi bu tehlikenin farkına vardı. 2014 yılında “Adalet Mutlak’a” konferansında “solcu”, “milliyetçi” vs. bütün kesimleri yeni dünya düzenini nasıl kuracaklarını konuşmaya davet eden İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, belki de bu kesimleri inkılâb ideolojisi temelinde ittifaka davet ediyordu. Aksiyona fidelik etmeyen fikre değer vermediğini bildiğimiz İbda Mimarı’nın bu davetle inkılâb peşinde koştuğu ve bağlılarına da adres gösterdiği anlaşılmaktadır. Bir kısmı Batıya itaatten taviz vermese de ciddi bir kısmının tehlikenin farkına vararak Erdoğan’la yakınlaşmış olduğunu gördüğümüz bürokrasi, İslamîleşme diyebileceğimiz bir yöne adım atmış bulunuyor. 15 Temmuz kalkışmasında halkın gösterdiği cesaret kadar, askeri bürokrasinin önemli bir kesiminin de FETÖ karşısında yer aldığı unutulmamalıdır. Her ne kadar paslı çivi gibi hâlen sökülmemiş eski alışkanlıklar devam etse de, özellikle 15 Temmuz zaferinin rüzgarıyla ve bürokrasi açısından makul görülen MHP’nin dahil olmasıyla Erdoğan liderliğinde yeni bir dönem başlamış oldu. En kaba tabirle “bağımsızlık mücadelesi”diyebileceğimiz bu dönem, Erdoğan liderliğinde Müslüman halk, MHP ve askeri ve sivil bürokrasinin önemli bir kesiminin ittifakıyla yürümektedir. Halkta karşılığı olmasa da bürokraside etkinliği bulunan Ulusalcılık, Avrasyacılık gibi düşüncelerin mensupları belki başka ajandalarla Türkiye’yi başka yörüngelere döndürme niyetleri peşinde olsalar bile bunun umumileşme imkânı yok. Üstelik yekûn içinde uzlaşmaya gidip faydalı olmaları da mümkün. Türkiye’nin kendi silahlarını yapmaya davranması, sınır dışına çıkıp askeri operasyonlara başlaması, Libya’da veraset savaşında bilfiil taraf olup galip gelmesi, Akdeniz’de Yunanistan üzerinden küçük düşürdüğü Fransa’yı Karabağ’da Ermeniler üzerinden mağlup etmesi ve emperyalistlerin şaşkın bakışları arasında Ayasofya’nın açılması bu ittifakın eseridir diyebiliriz. Peki hepsinin ortak kararı mıdır dersek, bunu bilemem ama Erdoğan’ın yanı sıra MHP’nin iradesi ve diğerlerinin en azından rızasının olduğu kesindir. Kazanılan zaferlerle beraber motivasyon ve hızın artacağı muhakkaktır ama, Erdoğan’ın üstün siyaseti ve şahsi karizması merkezinde toplanan bu ittifak, ancak devletin istikbaline istikamet verecek sağlam bir dünya görüşüne bağlanarak devamlı hâle getirilebilir. Batı hegemonyasından kurtulma çabasıyla beraber kendi dünyamızın inşasının bir arada düşünülmesi şarttır. Tâ 1990 yılında İbda Mimarı tarafından “Şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu ifa etmeye zorluyor!” diye beyan edilen hakikat nihayet hepsinin kafasına dank etti. Bu tarihi misyonun Osmanlı gibi emperyal olmak ve yine dünya hakimiyetine oynamak zarureti olduğu açıktır. Emperyalistlerin büyük emellerinin ve korkularının merkezi olmuş Anadolu, Batıyla iyi geçinerek ayakta kalamaz. Batıyla iyi geçinmek için aşağılanmaya razı olmayı ve kimliğini kaybetmekten başka yol olmadığını, üstelik böyle olduğunda bile mevcut uşakların daha aşağılık başka bir köleye satılma riskiyle karşı karşıya olduğunu herkes yaşayarak gördü. Bu şartlar altında sırf bağımsız kalabilmek için bile Müslüman halkla barışmak zorunda olan devlet bürokrasisi, cumhuriyetin kuruluşunda karşısına aldığı bu milletle barışmaya mahkûmdur. Bu saatten sonra Batı’nın insafına sığınmalarının mümkün olmadığı açıkken, başka bir tavır sergilemeleri çok zor olsa gerek. Kendilerini İslamcı olarak takdim eden her türlü bozuk itikad sahipleri ve din yobazları yüzünden kimi insanların dine karşı duyduğu ürküntü, bürokraside çok daha ağır basmaktaydı. İbda Mimarı’nın nezih fikir ve mücadele hayatı sayesinde bu kesimdeki ürküntünün azalmış olduğu kuvvetle muhtemeldir. Özellikle askeri bürokrasi ve istihbarat gibi kesimler nazarında İbda Mimarı’nın saygı duyulan bir isim hale geldiğini ve BD-İbda fikriyatı sayesinde İslamî bir nizam kurma fikrine sıcak baktıklarını -en azından eskisi gibi düşman olmadıklarını- öngörebiliriz. Dünya ve zaman şartlarının kendilerini mahkûm ettiği İslam’la barışma zarureti karşısında son derece basit bir tasnifle bile İbda’nın, çocukken büyüklerinden dinlemiş oldukları temiz İslam itikadıyla mutabakatını ve Türk gelenekleriyle ülfetini fark etmeleri kaçınılmazdır. Bu ideolojinin üstün diyalektiği, sistem örgüsü ve devlet ve nizam projesi karşısında devlet bürokrasisinde toptan red tavrı görülmesinden ziyade ciddi derecede kuvvetli bir taraftarlık zuhur edebilir. Hem zaruri olarak buna yöneliş, hem de Müslüman halkın devleti taşıyacak ağırlık merkezi olarak kendini dayatmış olması karşısında bürokrasi bu seçimi yapmaya mahkûmdur. İbda Mimarı’nın zindandan çıktığı saatlerde söylediği “Benim de devletsiz yapamayacağımı bilmeleri gerekirdi.” sözünün muhatabı bürokrasiden başka kim olabilir? İbda Mimarı “Af, affedenlerin de affını getiren bir hadisedir.” sözüyle de, rejim değişikliği yoluyla toptan devlet ve millet barışının sağlanacağına işaret etmiş de olabilir. Kurulduğundan beri Müslüman Anadolu halkına zulüm aracı olarak kullanılan devlet bürokrasisi, halkın inancıyla uyuşarak kendini de affettirmiş olur ki, elde tuttukları makamlara kanlı hesaplaşma korkusuyla hâlâ eski kafayla sahip çıkmaya çalışanların da bu tarafa yönelmesi söz konusu olur. Hak ettikleri sürece makamlarında da kalırlar. Önemli olan devletin devamı diyerek vazifelerini ifayı sürdürebilirler. Nitekim Mekke fethedildiğinde yeni iman etmiş olan eski Kureyş reisleri yerlerini kaybetmedi. Ülkemizin dış şartlar açısından bütünlüğünü kaybetmeden rejim değişikliği yapması ayrı bir zarurettir. İnkılâb ideolojisi mensupları için de bu en başta gelen zaruretlerden sayılabilir. Devlet mekanizmasının işleyişinde esas yere ve tecrübeye de sahip olan bürokrasinin kısa zamanda yepyeni bir kadroyla değiştirilmesi mümkün olmadığı gibi, mevcut kadronun zihniyet değiştirerek yoluna devamı, inkılâbın az zahmetle gerçekleşmesini sağlayabilir. O halde kendini dayatmakta olan İslamî bir rejime geçiş ameliyesinde mevcut bürokrasinin de ittifakı aranmalıdır. Bu durumda ortaya bir tür yeni devlet aklı ve kurucu kadro çıkmış olur. Bunun oluşmasıyla, Erdoğan gibi bir liderin olmaması durumunda işlerin karışması riski ortadan kalkar. Devlet, derin vesayet mekanizmalarına ihtiyaç duymadan, adını resmen koyduğu ve uygulamaya başladığı rejim üzerinden hayatiyetini ve devamlılığını sağlar. MHP, fikir ve aksiyon planında böyle bir geçiş hadisesinde çok önemli rol oynayabilir. Bir kere eskiden beri MHP ve devlet bürokrasisinin belli kesimleri arasında kan uyuşması mevcuttu. AK Parti kadrolarında ise böyle bir nosyon oluşmadı. Milli Görüş dönemlerinden beri bu kesimde daima bir muğlaklık ve yabancılık kaldı. MHP kadrolarının daha gözü pek olması karşısında Erdoğan’ın partisi pasif ve uzlaşmacı kaldı. Üstad’ın Büyük Doğu ideolojisine son derece soğuk olan ve yerine de bir şey teklif edemeyen, nihayet gele gele “Erdoğan ölürse ne yaparız” diyerek çapsızlıklarını ilan eden Milli Görüş eskilerine kıyasla MHP Büyük Doğu’ya daima sıcak olmuş ve Üstad tarafından aşısı yapılmış bir bünye olarak Müslüman halk ve devlet arasında inşa edilecek barışın ve müstakbel inkılâbın mimarları arasında olmaya en kuvvetli adaydır. Bunlar, düşünce ve tekliflerim olup sadece beni bağlar. Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisi, tarihî misyon olarak inkâr ettiği dedesinin elini öpmeye mahkûmdur. Gelişen hadiseler de tamamen olmasa da o yönde gidişi göstermektedir. Bürokrasinin, git gide daha da hızlanacağı görülen bu rüzgârı karşısına alma ihtimali en kötü senaryo olsa gerek. Bu durumda ülke içinde çatışma kaçınılmaz olur.

288268