Yazarlar
Tüm Yazarlar
Vicdansızlar Hukuku

Tıbb ilminin esasında hastalık yoktur, hasta vardır. Çünkü her hastanın kendisine has bir durumu vardır ve belirtiler benzerlik gösterse bile her bir rahatsızlık, hastanın kendi şartları içinde değerlendirilerek tedavi edilebilir. Buna karşılık bugünkü tedavi anlayışı tam mânâsıyla endüstriyel bir hâle dönüşmüştür. Doktorlar veyahut daha doğru bir tabirle ifâde edecek olursak, sağlık teknisyenleri, karşılarına gelen hastaya soru sormadan, muayene etmeye bile tenezzül etmeden kan tahlili, röntgen, muhtelif taramalar gibi standart hâline gelmiş teşhis metodlarını kullanır ve ardından da hastanın şartları ne olursa olsun incelemeye gerek duymaksızın, prosedüre uygun standart tedaviye başlarlar. Yani modern iktisadî anlayışın kendisini üzerine temellendirdiği izah “ihtiyaçlar sınırsız, kaynaklar sınırlıdır” anlayışı sağlık sektörüne de hâkimdir. Nüfus çok, doktor ve hastahane az anlayışı üzerine kurgulanan sağlık sistemi de ancak bu şekilde işler zaten. Zaten bu sebebledir ki Türkiye ve dünya toplumlarında “sağlıklı insan” gitgide istisna hâline gelmiştir. Tüm bunlardan da öte, sağlık ile alâkalı olarak devletin aslî vazifesi hastaları iyileştirmekten ziyade hastalıkların önlenmesidir. Aynı zihniyetin hiçbir şekilde yansımaması gereken diğer bir insanî faaliyet kolu da yargı sistemidir. Her hadisenin kendisine özel bir durumu olmasına rağmen, hâkimler, ki burada da daha doğru bir tabirle ifâde etmeye çalışacak olursak, adalet teknisyenleri, önlerine gelen dosyaya baktıktan ve ilgili kanun maddelerini gözlerinin önüne getirip, mevzuata uygun olduğu takdirde her türlü cezayı verebilirler. Mevzuata uygunsa, bu mahkemelerden çıkan kararlar da hukukîdir. Bu da sağlıkta olduğu gibi endüstriyel hukuk sistemidir. Öyle suçlar ve cezalar kendisine has hususiyetler belirtemez. Tıpkı tekstil sektöründe olduğu gibi S, M, L, XL gibi standart kalıplara uygun olmak zorundadır. Uymazsa da en yakın kalıbı bulur, uydururlar! Tabiî, adaletin sağlanmasının peşin şartının da tıpkı sağlıkta olduğu gibi suçluları cezalandırmaktan ziyade suç ve suçlu doğuran iklimin kurutulmasıdır. Yargı Reformu Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan “Yargı Reformu Strateji Belgesi”ni yayınladı. Sunumu yapılan strateji belgesinin başlığına bakınca zannediliyor ki, hukukun kaynağı olan ahlâktan başlayarak, hâkimlerin haiz olması gereken vicdan kriterlerine, adalet anlayışına ve kanun maddelerine kadar birçok husus hakkında bir reforma hazırlanılıyor. Peki strateji belgesinin muhtevasında ne var? Devlet ve özel üniversitelerde okumuş ve mezun olmuş hukukçu fazlasının nasıl istihdam edileceği ile mevcut hukukçuların hâli hazırdaki muhtelif maddî beklentilerine çözümler. Bunun adına komik desen değil, saçma desen değil. Dünyanın belki de en sorunlu hukuk sistemlerinden biri olan ülkede yargı reformu yapmaya kalkıp, adaletin tesis edilmesiyle alâkalı hiçbir konuya temas etmeden belge hazırlamak, neresinden bakarsanız bakın büyük başarıdır(!). Yargı bürokrasisinin, bunca sorunu olan hukuk sistemiyle alâkalı bir reform hazırlayıp, esasa müteallik hiçbir meseleye temas etmemesi, tersinden bakılacak olursa, hepsinin de sıkıntıların kaynağını çok iyi bir şekilde bildiğini de resmetmektedir. Dolayısıyla bu reform paketini hazırlayanlar bir kere değil, iki kere kötüdür. Yargı Kriterlerin Adaletsiz Kaynağı AB Bir yargı sisteminin sağlıklı yahut sağlıksız işlemesiyle alâkalı kriterlerin ne olması gerektiğinin anlaşılmadığı yahut anlaşılmak istenmediğini düşünüyoruz. Türkiye, yargı müessesesinin işleyişiyle alâkalı olarak Avrupa Birliği kriterlerini kabul ediyor. Yargılama sürelerinin kısalması, adaletin eşit bir şekilde uygulanması gibi klişelere ihtiyaç varsa, bunun için AB’ye bakmaya lüzum yok. Engizisyon Mahkemeleri bile muhtemeldir ki bu iki kritere büyük bir ciddiyetle özen göstermişlerdir; özellikle de hızlı yargılama konusuna. Siyasî iktidarlar değişiyor, bürokratlar değişiyor ama kuruluşundan beri bu ülkede söz sahibi kesimin Batı karşısındaki ezikliği değişmiyor. Adalet deyince birinin cebinden para çalan adamın yargılanması ve cezaya çarptırılmasından başka bir şeyin anlaşılmıyor olması, bir tek bize mi garib geliyor? Meselâ neden kimse çıkıp da “bu AB ülkelerinde geçim seviyesi yüksek olsa bile toplumun sahib olduğu servetin toplamının neredeyse %90-95’inin 50-100 kişi elinde toplandığı ülkelerde adaletten bahsedilebilir mi” diye niçin sormuyor? Soruyorsa, adaletsizlik üzerine hukuk sistemini inşa etmiş AB hukuk müktesebatı ve yargı sistemi kriterleri niçin bize sanki ideal hukuk ve yargı sistemiymiş gibi dayatılıyor? *** Tüm samimiyetimizle söylüyoruz ki, keşke gerçekten de hukuk sisteminin temellerinden başlayarak yargı müessesesine kadar kötü bile olsa bir reform söz konusu olsaydı da biz de bunun üzerine konuşabilseydik. Aynı AB’ye işsizlik rakamlarını düşük göstermek için kümesten bozma üniversiteler kuracaksın, sonra buralardan mezun olan ihtiyaç fazlası adamları istihdam edebilmek için mevzuat üstüne mevzuat çıkarıp, işvereni bunları istihdam etmeye zorlayacak, bunun adına da bilmem nede reform diyeceksin. Yine, bu kümeslerden çıkanların diploması üretim faaliyetine katılmalarına müsaade etmediği(!) için de her geçen sene tüketim toplumu oluşunu katmerleyecek, dışarıdan operasyon yapılmasına izin veren rantiye ve faize dayalı üretmeden tüketmeyi tercih eden mevcut ekonomi düzenini yıkmayı göze alamayacaksın. *** Hâsılı kelâm, yargıda reform falan yok, vicdansızlar hukuku, niteliği arttırılmış vicdansızlar ile aynen yola devam. Baran Dergisi 647. Sayı  

Parvus ve Moize Cohen

Yakın tarihimizde önemli etkileri olan bazı şahsiyetler mercek altına alınıp incelendiği zaman, bugünleri aydınlatacak, korkunç gerçekler ortaya çıkmaktadır. Mesela Parvus isimli bir şahsiyet var onu ele alalım. Asıl adı: Alexander İsrael, Helpland 1867 yılında Rusya’da Bresniz’de doğdu. Yahudi’dir. Kitap ve makalelerini Parvus adıyla neşretmiş. 1910-1915 yılları arasında Türkiye’de faaliyet gösteriyor. İttihat ve Terakki hükümetine yakın çevrelerle münasebet kuruyor. Yazıları o dönemin “Türkçü” gazete ve dergilerinde yayımlanıyor. Siyasî ve iktisadî fikirleriyle zamanın aydınlarına tesir ediyor. Türkiye’nin, Almanya’nın yanında savaşa iştirak etmesi için çalışıyor ve 1924 yılında gittiği Almanya’da ölüyor. Bu adam, Rusya’da iken Komünist Lenin ve Troçki ile beraber hareket ediyor. Sonra Balkanlarda İttihatçılarla ve 1910 yılında İstanbul’da… Jöntürk, Tanin ve Tasvir-i Efkar gazeteleri, Bilgi ve Türk Yurdu mecmualarında makaleleri yayımlanıyor. Zamanın Jöntürk gazetesi Siyonist teşkilatının parası ile Sami Hirtzberk adlı bir Yahudi tarafından çıkarılıyor ve Türkçülük akımını destekliyor… Parvus vazifesini tamamlamış olacak ki İstanbul’u terk etmesi ile birlikte onun yerini asıl adı Moise Cohen olan Tekin Alp alıyor… Moise Cohen ile Ziya Gökalp arasında çok enteresan bir ilişki başlıyor. Tekin Alp yani Moise Cohen Türkçülük uğrunda canla başla çalışmış, makaleler yazmış eserler vermiştir. Bu arada Ziya Gökalp’i etkilemiş ve onu “Türkçülüğün Peygamberi!” diyerek göklere çıkarmıştır. “Kemalizm”, “Türk Ruhu”, “Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?” gibi eserleri vardır. Eserlerinin bazıları Kültür Bakanlığı tarafından neşredilmiştir. Emanuel Karasu, Gavlis, Dönmeler, Masonlar, İttihatçılar, bahsettiğimiz bu iki isim ve daha niceleri… Yaptıkları ve yaşadıklarıyla geçmişimize yön vermişler ve halen günümüzde de geleceğimizi etkilemeye devam etmektedirler… Şimdi sorulması gereken soru şu: Böylesi insanlar acaba geçmişte mi kaldı? Yoksa, onların vazifelerini devralan başkaları halen ülkemizde görevlerini icra etmektedirler mi? Cevabı bulunması gereken ciddi bir soru değil mi? Köken itibarıyla taa o zamandan dış güçlere bağlı/bağımlı bu şahsiyetlerin yaptıklarını anlamadan günümüzü anlamak mümkün değil. Bunlar sadece Osmanlı devletinin son demlerinde Türkiye’de ortaya çıkmış şahsiyetler değildir. Aynı türden farklı İslam coğrafyalarında benzer faaliyetler yapılmış ve bugünler o zamanlardan ayarlanmıştır. Arap yarımadasında meşhur İngiliz casusu Lavrens’in yaptıklarını bilmeyen yoktur. Ketrude Bell, İngiliz çıkarları adına bugünkü Irak’ı şekillendiren kadındır. Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün, Fas, Cezayir, Tunus... İçinde Müslümanların yaşadığı hangi devleti ele alırsanız alın, bütün bu devletler böylesi iç düşmanların ayak oyunlarıyla Müslümanları inançları ile birlikte imha için kurulmuşlardır. Tarihten bugüne yaşadığımız olaylarda bu gibi hainlerin parmak izi vardır. İşte Mısır, işte Suriye ve işte bütün dünya! Kurtuluşumuzu gerçekleştirecek sahici fikirlerle donanmadan istikbalimize yönelik adımlar atmamız mümkün değildir… Baran Dergisi 647. Sayı

Kadınların Modern Köleye Dönüştürülmesi

Batıda sanayi devrimiyle birlikte üretim alabildiğine artmış, tüketim artmadığı için stoklar çoğalmıştır. Tüketimi artırarak stokları eritmek için de kadını istismar etmiş, adeta tüketim aracı haline getirmişlerdir. Feminizmi de kadına bir takım haklar vermek için değil, tüketim aracı olarak kullanılmaya elverişli hale getirmek için üretmişlerdir. Feminizm Avrupa’da kendilerine göre bazı haklı sebeplerle Fransız devriminden sonra ortaya çıkmıştır. Avrupa’da 1830’lara kadar beyaz kadın ticareti yapılıyordu. Kadınlara hiç bir değer verilmemesi, insan olarak sayılmaması gibi haklı sebeplerle ortaya çıkan ve felsefî bir hareket olan feminizm, daha sonra amacından saparak ahlâkî ve sosyal yıkıma yol açmıştır. O zamanların fikir cereyanı olarak sosyalizm ve Siyonizm güdümüne girmiştir. Feminist hareketten istifade etmesini bilen kapitalist sistem ise kadını ekonomik ve ahlâkî olarak alabildiğine istismar etmiştir. Özgürlük maskesi altında kozmetik, moda vs. alanlarla kadınları metalaştırmıştır. Kadını modern hayata karıştırma ve yeni bir kimlik verme hedeflenerek kadın üzerinden sürdürülen bir modernlik anlayışı vardır. Çocuklarını erdemli, ahlâklı yetiştiren annelerin önemi oldukça azaltılmış, para kazanan anne modeli önemli bir noktaya taşınmıştır. Annelik ve ev hanımlığı değersizleştirilerek, kadınların cinsel kimliğiyle ön plana çıkması için çaba sarfedilmektedir. Billboardlarda, tv-dizi reklamlarında bu yönde kadın profilleri yansıtılmaktadır. Bütün bunlar kadınların zamanla evin içindeki rollerini unutup kendilerini iş hayatına ve kariyerlerine kaptırmaları sonucunu doğurur. Ev ve çocuk, iş hayatı ve kariyer önündeki engeller olarak algılanır. Halbuki kadın, halihazırdaki toplumsal yapının temel taşıyıcısı olan aileyi biçimlendiren, etkileyen, temel unsur olmakla kalmayıp, kültürel mirasın geçişinin anahtarı ve gelecek nesillerin hazırlayıcısı rolünü her çağda üstlenen bir konuma sahip olmuştur. Devlet, piyasa ve profesyonellerin ürettikleri “annelik ideolojisi” çocukların, kırılgan, kusurlu olması ve bağımlılaştırılması anlayışını da beslemektedir. Yeni ve modern zamanların bağımsızlık adına bağımlılaştırdığı ilişkiler, roller ve durumlar meydana getirdiğini görmemek mümkün değildir. “Disiplinli yetişme”, “başarıya dayalı yaşam biçimi”, özellikle orta sınıf aileleri “Mutlak Değerler” içinde kavramayı unutan birer bencillik abidesine çevirmektedir. Her türlü reklamda aileler, çocuklarına “en özel” varlıklar olarak davranacak şekilde tüketime kışkırtılmaktadır. Kadına hak ve özgürlük aldatmacasıyla kadını modern köle haline getirmektedirler. Postmodern çağın kadın kimliği de, sürekli olarak bir türlü yakalayamadığı daha güzel, daha şık, daha başarılı, daha becerikli, daha beğenilen ve daha çok onaylanan birisi olma hayalinin peşinden gitmektedir. Bu beklenti ise tüketim kültürünün her seferinde daha ağır dozlarla pompaladığı genç kalmak, sağlıklı olmak, iyi görünmek temalarıyla daha da ulaşılmaz olmaktadır. Kozmetikler, başlama yaşı çok aşağılara inen estetik-cerrahi operasyonlar, moda sektörü, diyet kürleri hep kadının “beğeniliyorsam değerliyim” yanılsaması üzerinden beslenmektedir. Bütün bunlar kadını köleleştirerek tüketici “modern köle” haline dönüştürmektedir. Postmodern kapitalist çağ, kadının bozulan aile ve eş ilişkileri sonucunda, açılan derin yaralarından çıkardığı dokuyu, kadına çare diye pazarlamaktadır. Azalan özgüven ve umutsuzca peşinden koşulan çaresizlik ve belirsizlik duygularını doğurmaktadır. Belirsizlik ve çaresizlik duygularının örtük biçimde ve uzun süre yaşanması sonucu da kaygı bozukluklarının kadınlarda her daim daha fazla yaşandığını görmek mümkündür. Demokrasilerdeki tüketim kültürünün esir aldığı aile sürekli daha fazlasını talep ettiği için, daha çok çalışmak ve daha fazla taksit ödemek zorunda kalan babalar artık evde değillerdir. Babalar için ev, yorgun argın gelince, dinlenilecek, uyunacak bir yerdir. Anne ise her zaman meşgul ve memnuniyetsizdir. Ev ait olunan “yuva” olma özelliğini yitirmiştir. Aileler çocukları için de bir yarış ve kendini sergileme, beğeni kazanma alanı olduğunu düşünür ve çocuklarını bu düşünceye uygun davranmaları koşuluyla destekler. Kendilerinin düştüğü modern kölelik çukuruna farkında olmadan çocukları da çekerler. Çekirdek ailenin giderek çözülüp yerini çok farklı “aile olmayan aile anlayışlarına” (tek ebeveyn, tek çocuklu aileler, evlilik akdi olmaksızın çocuk yapıp aynı evde yaşayanlar vb.) bırakması, baş tacı ettiğimiz aileyi kökten sarsmaktadır. Demokrasilerde kadının salt cinsel obje (nesne) sayıldığı bir noktaya gelinmiş oldu. Şehirleşmenin artışıyla kadının sosyal konumu ciddi biçimde değişti. Kadın Birinci Dünya Savaşı sonrasında üretime katılmaya çeşitli yollarla zorlanmışsa da, bir süre sonra iş yaşamındaki yerini aktif tüketici konumuyla desteklemesi arzulanan bir role dönüştü. Artık modern kadın çalışan, üreten, tüketen ve ayrıca başkalarının tüketimini pompalamak için reklam ve destek malzemesi olarak kullanılan bir değere dönüşmüştür. Bu durumla alakalı olarak, kozmetik ve moda sektörü hiçbir dönemde hiçbir ekonomik krizden etkilenmeyen nadir alanlardan biridir. Kapitalist iş dünyasındaki örtük ve saklanmış formlardaki erkek egemenliği, kadının eşit olmak konusundaki rüyası “demokrasilerde” sömürülmektedir.  Eşit olmak konusundaki uzun vadeli vaatler ve kadının özgüvenini kaybetme üzerine bina edilen takdir ödülleri sayesinde kadınlar, kapitalist iş dünyasındaki kısır döngü halindeki kıyıcı çarkın en önemli malzemesi haline dönüşürler. Çalışan, azimli, entelektüel, eğitimli, bakımlı, başarılı ve hırslı fakat mutsuz, depresif ve yalnız kadınların sayısı günümüzde giderek çoğalmaktadır. Kısacası kadın aldatılarak yaratılış fıtratına aykırı yollara sürüklenmiş, kendi rızasıyla “çağdaş modern köle” haline getirilmiştir. 19. yüzyılın ortalarına doğru ise erkek, evinde bekleyen zevceden de bu yaşamın iç mekanı olan evinden de yoksunlaşmıştır. Karısı artık evi erkeği için bir rahatlama yuvası olarak hazır tutan zevce olmaktan çıkmıştır. Kadın artık giydikleriyle, takıp takıştırdıklarıyla, evi dayayıp döşemesindeki hüneriyle “erkeğin ev dışı yaşam alanlarındaki başarısının, acımasızlığının, kazanımcılığının seyyar vitrini” olup çıkmıştır. Sevilmeyi isteyen kadın, zevce olmaktan çıkarak, sevgisini ekonomiye dolaylı yollardan katılmak için bir araç olarak kullanmayı öğrenmiş, çevresinden sevilmeyi değil, hasetle seyredilmeyi bekleyen bir varlık hâline gelmiştir. Böylece yaşamın iç mekanı olan evin içindeyken bile, evin dışındaki dünyanın “Truva atı” olmuştur. Erkek kendi kurduğu dünyasında kendi elleriyle kadınını yok etmiştir. Kadından korku duyulması, modern dönemde yepyeni bir olgu durumuna gelmeye başlamıştır. Toplumsal hayatta edilgenleşme ve güçsüzleşmeyle birlikte anormal eğilimler edinmenin yaygınlaşması bunlarla ilgilidir. Yabancılaşmayla başlayan süreçte kimlikle ilgili temel soru, “Ben, ben olduğumu nasıl bilebilirim” haline dönüşmüştür. Bireyin kimliği problem haline dönüşmüştür. Erich Fromm’un dediği gibi “Kapitalizmin gelişmesi ve hakim olmasıyla beraber, özellikle son birkaç kuşakla benlik-kimlik kavramında ‘ben sahip olduğum şeyim’ noktasından ‘ben sizin olmamı istediğiniz şeyim’ noktasına gelinmiştir. Gelinen bu noktada insan maalesef ki kendisini kişilik pazarında bir meta gibi hissetmektedir.” Batılı emperyalistler ilk önce bizdeki “Mutlak Değerler”den bizi uzaklaştırıp sonra da bizi bize yabancılaştırarak, kendilerine benzetmeye çalışmışlardır. Vahşi kapitalizmin en gelişmiş hali olan “demokrasi” başta olmak üzere kurdukları bütün düzenler insanı yok etmek üzerine kurulu ve insan fıtratına aykırı düzenlerdir. Bizim bu bataklıktan kurtulmamızın tek yolu da Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun bize bıraktığı “Yeni Dünya Düzeni”ni “Başyücelik Devleti”ni hakim kılarak kurmaktır. Bu hem bizi hem de bütün dünyayı kurtaracak tek yoldur. Baran Dergisi 647. Sayı  

ABD’nin Ek Gümrük Vergileri, Meksika ve Çin

Global bir dünya savaşının içerisinde bulunuyoruz. Bu savaşın en önemli aktörü olan ABD, dünyanın bir çok bölgesinde paramiliter gruplar vasıtasıyla müdahaleler gerçekleştiriyor, ülkelerdeki düzeni bozarak liderleri tarafından yönetilemez duruma getiriyor. Bunun yanı sıra ekonomik bir savaş da yürütüyor. Kendi ülkesinde daha pahalıya mal ettiği ürünlerin, vergileri yükseltmek yoluyla dışarıdan teminini engelliyor. Bu durum Amerikan şirketlerini de zor duruma düşürüyor. ABD ile Meksika arasında göçmenler dolayısıyla yaşanan sorun uzun süredir devam ediyor. Amerikan şirketlerinin hâkimiyetine ve çıkarlarına rağmen, sözde Meksika’dan ABD’ye göç edenlere hükümetin engel olmadığı bahanesiyle Meksika’dan ithal edilen ürünlere yüzde 5 gümrük vergisi uygulanması kararı alındı. Üstelik Meksika hükümetinin önlem almadığı süre boyunca her ay vergileri  yüzde 5 artıracağını da açıkladı. Bir çok Amerikan şirketinin üretim merkezidir Meksika. Özellikle Amerikan otomotiv piyasasındaki araçların neredeyse tamamı Meksika’da üretiliyor ve özel ek gümrük vergisi otomotiv piyasasını derinden sarsacak bir krize işaret ediyor. Her ne kadar ABD, ek gümrük vergilerini kendisini ekonomik olarak kurtarmak için koysa da, bu adım global ekonomiyi hedef alan açık bir provokasyon gibi görünüyor. ABD, Güney Amerika’da Venezüella’ya karşı finansal bir savaş yürütüyor. Amerikan ordusuna bağlı ajanlar ülkede cirit atıyor. Venezüella dolaylı yoldan bir Amerikan işgaline muhatap durumda. ABD’nin seçilmiş resmî hükümete karşı, kendi seçtiği birisini devlet başkanı olarak tanımasına kadar varan süreçte Venezüella ekonomik olarak yıkıma uğratıldı. Ülke milyonlarca dolar zarar etti ve Venezüella halkı perişan bir vaziyete getirildi. ABD’nin savaş açtığı bir diğer ülke olan Çin, Venezüella’ya destek vermeyi sürdürüyor. Öte yandan ABD hükümeti Çin’e karşı da savaşına devam ediyor. Daha önce ABD, “yanlışlıkla” Çin kuvvetlerini bombalamış olsa da bu süreçte iki ülke doğrudan askerî olarak karşı karşıya gelmez. Savaş ekonomik ve teknolojik ürünler üzerinden yaşanıyor. ABD, Çin’in bilgisayar ürünlerinde dünyanın bir numarası olmasını engellemeye çalışıyor. Bilhassa Huawei’nin bilgisayar ürünlerinde bir numara hâline gelmemesi için uğraşıyor. Buna mukabil Çinliler çok çalışıyor ve gerçekten önemli bir kalite yakalamış durumdalar. Esasında akıllı telefonların ehemmiyeti ekonomik getirisinden kaynaklanmıyor. Amerikan firmalarının yazılımdaki üstünlüğü sebebiyle dünyadaki bütün akıllı telefonlardan yapılan görüşmeler bir ajanlık faaliyeti olarak ABD’nin kontrolünden geçiyor. ABD, dünya üzerinde yapılan tüm telefon görüşmelerini dinleyebiliyor. Mesela; Suriye’de devlet, ancak yer altından geçirdiği kablolar vasıtasıyla yeni bir hat kurarak yapılan özel görüşmelerin Amerikalılar tarafından dinlenmesinin önüne geçti; çünkü yapılan görüşmelerden elde edilen bilgiler İsrail ile paylaşılıyordu. Yapılan tüm bu dinlemeler illegal. Çin, ABD’nin teknoloji sahasında kurduğu bu ajanlık faaliyeti tekeline bir alternatif oluşturmaya çalışıyor. Nitekim akıllı telefon konusunda hem kalite, hem de fiyat bakımından ABD’yi çoktan geçmiş vaziyetteler; yazılımda da atılımlar yapıyorlar. Dolayısıyla ABD, Huawei’nin önünü kesmek için markayı kara listeye aldı ve Çin adına bilgi ele geçirdiği bahanesiyle Amerikan şirketleriyle olan bağlantısını kesti. Çin ile ABD arasında bir rekabetten bahsediyoruz; fakat bu rekabetin varlığı Çin’in tamamen bağımsız bir ülke olduğu anlamına gelmiyor. Dünyanın bir çok ülkesi ABD’ye bağımlı. Mesela; Batı Avrupa ülkelerini bir düşünelim. Sadece Faşist İspanya’nın Franco döneminde ABD’den bağımsız olduğunu söyleyebiliriz. Franco kimsenin ajanı değildi. Franco’nun ölümünden sonra ise en çok direnin ülke Küba oldu. Küba’da Komünist bir devrim gerçekleştiğinde bölge ülkeleri tamamen yahut kısmî olarak Amerikan işgali altındaydı, bölgede kısmen de Rus işgali söz konusuydu. Hülasa, ABD dünya üzerinde yapılan tüm telefon görüşmelerini dinleyebilme kabiliyetine sahip ve Amerikan istihbarat servisi konuşmaları rahatlıkla ele geçirebiliyor. ABD, Çin’in bu sahada da kendisiyle rekabet edebilir duruma gelmesini istemiyor. Bu alanda da açık bir dünya savaşı yaşanıyor. Tekrar Venezüella’ya dönecek olursak; ülkede enflasyon tahmin dahi edilemeyecek bir seviyeye ulaştı. Ülkede ajanların idareye nüfuz etmesi bu şartların oluşmasında önemli bir etken. Ümid ediyorum ki, Venezüella’yı Suriye gibi bir vaziyete getirmeyi başaramayacaklar. Fakat şunu bilmek lâzım ki, 1999’da iktidara gelen Chaves gibi bir lider bile ihanete uğradı. Son olarak Türkiye’yi zor şartların beklediği bir sürece girildiğini belirteyim. Buna rağmen, her zaman söylediğim gibi en iyisini ümid edip, en kötüsüne hazırlanacağız.   01.06.2019 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 647. Sayı  

Sevginin Aynası: Korku

Dozu tam ayarlandığı zaman her şeye şifa verebilen bir şey...  İnsanı sudan çıkmış balık misali heyecanlandırır, böyle dediysek de misale takılmayınız; olur ya bazen avına pençe atmaya ramak kalmış bir yırtıcının ihtirasına ulaştırır insanı. Dili, dini, cismi yoktur; belki putlaştırılmış bütün "anıt", heykelvarî birçok eserin onun yanında esamisi okunmaz. Bazen "yasak"tır, bazen  bir tebessüm kadar uzakta. Armonisi gaddar bir imparatorun ihtirasını dindirecek kadar kuvvetli, aklın hududunu aşan bir şey. Bildiğiniz sevgidir bu. Kimi zaman şiddetini ayarlayamayız, ya yetersiz gelebilir yahut da karşısındakini bunaltabilecek kadar fazladır. Miktarını ayarlamak büyük iş. Bazısı kendini bulur sevdiğinde, bazısı da onun dehlizlerinde kendini kaybeder. Şahsiyetini kaybetmek de var işin neticesinde. Hiç olmadık yerde buluverir insan kendini. Riskli şeydir sevmek, hakkını vermek ahlâk ister. Bir mahlukun başka bir mahlukla gönüllerinin birbirine aktığı hâl, sevgi yani. Bu uğurda çıldırabilir, ölebilir ve hatta tarihin seyrini bile değiştirebilir insan. Stefan Zweig'ın bir eseri sevginin ateşinde kaynayan "Korku" üzerine... Irene henüz yeni evlenmiştir; bir barones kadar saygın, rahat bir hayat idame ettirmektedir. İçtimaî yönden sınıfı hayli yüksek bir adamın eşi olan Irene ilginç bir karar alarak genç bir piyanistin kollarına atar kendini. Gizli kapaklı kaçamaklardan sonra Irene yakalanma korkusuyla başbaşa kalacaktır. Öte yandan mevzubahis gizli ilişkiden haberi olan bir şantajcının ortaya çıkmasıyla birlikte, Irene sırtını döndüğü güzellikleri, çocuklarını ve sadık kocasının değerini biraz da olsa anlayacaktır anlamasına da, onları kaybetme korkusu da ruhunu kemirecektir. Zweig bu eserinde hazcı hayat tarzını eleştirirken, insanların şuuraltına dair birtakım tetkikler yapıyor. Utanç duyulacak bir şeyin insanı düşürdüğü o vahim durum, aile, karı-koca kavramı, bastırılmış pişmanlık ve huzur gibi meselelerin işlendiği bu eserden bir iktibas: "Irene ölüme götüreceğini bildiği bütün yolları, kendini yok etmenin bütün olasılıklarını aklından geçirdi, sonunda uyku uyutmayacak kadar ağrılı bir hastalık geçirdiğinde doktorun morfin yazmış olduğunu hatırladı. Küçük bir şişenin içindeki bu tatlımsı acı zehri damla damla kullanmıştı, hepsinin alınması halinde insanı uyutarak ölüme götürmeye yeteceğini söylemişlerdi. Ah, sürekli izlenerek yaşamaktan kurtulmak, nihayet huzur bulmak, sonsuza kadar huzur bulmak, artık yüreğinin üzerinde korkunun çekicini hissetmemek!" Irene kulağa cazip gibi gelen ölüme sığınacak mıdır, kadının aldattığını bilen tehditkâr kimdir, sevgi mi ağır basar yoksa korku mu? İkisi birbirinden ayrılmaz bir şey midir? Kaybetmekten korktuğunuz şeyleri hatırlayınız! Baran Dergisi 647. Sayı  

Ümit ve Korku Ekseninde Berzahtan Taşan Mânâ: Ahid Sandığı veya Tabut-u Sekîne (4)

Ümit ve Korku Ekseninde Berzahtan Taşan Mânâ: Ahid Sandığı veya Tabut-u Sekîne (4) “Büyük Şeytan”ın küçük kardeşi olduğuna hiç şüphe olmayan Humeyni ve onun üzerinden gerçekleştirilen 1979 İran Devrimi… Ardından, 1970’li yıllarda CIA’nin Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “bizim çocuklar başardı” iltifatına mazhar, Picasso’nun fırça darbelerine düşman ve nam-ı diğer Netekim Paşa üzerinden gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 Darbesi… Bu iki olayın niçin yapıldığını anlamakta güçlük çekenler, ne İsrail ve Yahudiseverlikte çok çevik bir şarlatan örneği olarak öne çıkan “Netekim Paşa’nın Yaveri” üzerinden gerçekleştirilen 28 Şubat Darbe Sürecini (1997-1999), ne de “besle kargayı oysun gözünü” darb-ı meselinde olduğu gibi, (nane)molla ve “asra sırıtan adam” modunda arz-ı endam eden nam-ı diğer Yahudi şeyi Fettoş üzerinden gerçekleştirilen 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü’nü tam kavrayamazlar. Diğer bir ifadeyle de, dönemin sömürge valilerine Amerikalılar tarafından “Halk İhtilâli” endişesi üzerinden gammazlanan İBDA Mimarı’nın “1979-Akın Güç patlaması”nı anlamayanlar, 1984’de İbda’nın kuruluşu sonrası süreçteki faaliyetlerin ve 1991 yılında gerçekleştirilen 1. Körfez Savaşı’ndaki Cuma eylemlerinin “Halk İhtilâli”ne evrileceği endişesiyle İBDA Mimarı’na karşı düzenlenen “Panik operasyonu”nu ve tutuklanmasını da anlayamazlar. Hele “28 Şubat süreci”ni Müslümanların lehine döndürerek taçlandıran 5 Aralık Kıyamı’nı (Metris 1999) ve onun bereketiyle neşvü nema bulan ve topyekûn iç ve dış düşmanın açığa çıkmasını sağlayan ve cümlesine haddini bildiren 15 Temmuz Halk İhtilâli’ni (İstanbul 2016) hiç anlayamazlar. Bu arada hemen şunu da belirtmekte fayda var: 15 Temmuz Halk İhtilâli, TBMM ukdesine havale edildikten hemen sonra gökyüzüne çekilen Hilafet’in bizzat sahibi Fahr-i Kâinat ve Ufuk Peygamber tarafından Ümmetine himmetinden başka bir şey değildir. Diğer taraftan, Cennet mekân Sultan 2. Abdülhamid Han Hazretleri’nin azledilmesi için niçin türlü tuzaklar kurulduğunu anlamakta güçlük çekenler, gelişen süreç içerinde, “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır!” sözünün sahibi Üstad Necip Fazıl’ın niçin sürekli olarak önünün kesilmek istendiğini, meselâ ilkin bizzat Efendi Hazretleri ile Üstad’ın arasına H. H. Işık müsveddesinin yerleştirilmek istendiğini, ardından eşekçi Enver’in palazlandırılarak piyasaya sürüldüğünü ve hadd-ı zatında, ne kadar Arvasî ailesi varsa hemen hepsinin kafa kola alınmak istenmesini ve dahi özellikle de, “Adil Düzen” düzenbazlıklarının önünü alamadığı yerde “Ilımlı İslâm veya Yeşil Kuşak Projesi” çerçevesinde Tonton Özal üzerinden devletin tüm imkanlarının niçin Yahudi şeyi Fettoş’a ardına kadar açıldığını ve aynı dönem zarfında, “Beklenen Kahraman” Kumandan’ın niçin ademe mahkûm edildiğini veya edilmek istendiğini anlamakta da güçlük çekerler. Ve daha niceleri… Halbuki tüm bunlar, düşman göz tarafından görülen, bilinen ve çok yakından takip edilen şeylerdi. Ama gel gör ki, her defasında hüsrana uğrayan yine de dış düşman ve onun yerli işbirlikçileri olmuştur ve o gün bugündür iç ve dış düşman kalblerde korku dağları sarmıştır. Bugün Deccal Komitesi Yuda nesebinin aklına tabi olmaktan öte, onun gönüllü kölesi olduğunu gösterircesine ininden çıkmak zorunda kalan “ahmak” keyfiyetini haiz “hantal fil” Amerika, yani Anglo-Sakson kültürünün silahlı gücü Evangelist mahreçli eşkiyanın dünyaya meydan okumasına bakmayın siz, “dünyaya Hükümdar olmak” şöyle dursun, o artık aklı başından alınmış bir şekilde sağa ve sola saldırmakta ve ne yaptığını ve ne de ne yapacağını bilememektedir. Bu arada, “Milenyum sürprizi!” olarak zuhur eden ve “3. Dünya Savaşı”nın fitilini ateşleyen 11 Eylül-İkiz Kule (2001) öpüşmesini hatırla(t)madan, geçmek olmaz.  “Kendinden zuhur” esprisine uygun olarak gerçekleştirilen ve “İkiz doğum”a (Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi) yol veren “İkiz ölüm” (Hıristiyan-Yahudi Batı kültür ve medeniyeti) diyebileceğimiz 11 Eylül hadisesinde aldığı yaranın can havliyle ininden çıkmak zorunda kalan “ahmak” ve de “hantal fil” Amerika, her geçen gün daha bir kan kaybetmekte ve büsbütün yere serileceği zaman ve mekâna doğru (Peygamberler yatağı ve de otağı olan Ortadoğu!) hızla ilerlemekte ve iç güdü sınırında “neyse o!” sırrının akıbetini şahsında tecelli ettirmek için, şuursuz da olsa, canla başla çalışmaktadır. Aslında tüm olup bitenler, “Ettik size bir oyun!” “Mutlak Ölçüsü’nün tecellisine zemin hazırlamaktan başka bir şey değildir. Diğer bir ifadeyle de, tersinden veya düzünden, Allah’ın iradesinin tecellisine vesile olmak şeklinde gerçekleşen veya gerçekleştirilen hadiseler zincirinin halkaları! Âyet meâli: “Kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff Suresi, 8. Âyet) Siyer-i Nebî’de geçen bir bozgunun macerası… “Hicretin 5. (m. 627.) yılında Kureyşliler, Gatafanlılar, Kurayza ve Nadîr Yahudileri “Müslümanlığın kökünü kazımak” üzere birleştiler. On iki bin kişilik kuvvetleriyle bir debdebe ve tantana içinde Medine’yi kuşattılar. Düşmanın hazırlığını öğrenen Müslümanlar topu topu üç bin kişilik kuvvetleriyle Medine’nin etrafını hendekle çevirdiler. Hendek Gazvesi diye anılacak olan bu kuşatma bir ay sürdü. Zor durumda kalan Müslümanlar çok bunaldı. Onların sabrını sınayan Cenâb-ı Mevlâ, bu imtihana son vermek isteyince bir gece İslâm düşmanlarının üzerine soğuk bir rüzgâr gönderdi. O şiddetli rüzgâr toprağı müşriklerin yüzüne kamçı gibi savurdu, çadırlarını söktü, yaktıkları ateşleri söndürdü, hayvanlarını birbirine kattı, korkunç bir manzara yaşattı. Hele meleklerin gür sesleriyle aldığı tekbirler kâfirleri dehşete düşürdü. “Muhammed sihir yaptı; çabuk toparlanın” diye bağrıştılar ve müthiş bir bozgunla kaçıp gittiler. Âlemlerin Rabbi bu savaşta o has kullarına nasıl yardım ettiğini şöyle anlatmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi” (Ahzâb Sûresi 33 / 9).(1) Not: Yukarıda geçen, “On iki bin kişilik kuvvetleriyle bir debdebe ve tantana içinde Medine’yi kuşattılar” ifadesi ile, “Düşmanın hazırlığını öğrenen Müslümanlar hepi topu üç bin kişilik kuvvetleriyle Medine’nin etrafını hendekle çevirdiler” ifadesine dikkatleri çekmek isterim. Hassaten “12 bin kişilik düşman kuvvet” ve “3 bin kişilik müslim kuvvet” ifadelerine… Tedaisi, 2. Bin yılının yenileyicisi olan İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin çerçevesini çizdiği Müceddidiye Hareketi’nin devamı hâlinde, 3. Bin yılının yenileyicisi Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın “Üç Işık” sırrında görünüşü ve Yuda nesebinin 12 kabile inancı ve onun tam karşısında konuşlanan “Mehdîyi hâmil on süvari” hadîsi üzerinden “Üç Işık” sırrının “nesil yoğurucusu” Büyük Doğu-İBDA’nın “Şın harfi”nde görünüşü... İBDA Mimarı, “Mehdiyi hâmil on süvari”nin ilkini İmam-ı Rabbanî Hazretleri, sonuncusu, yani onuncusunu ise Efendi Hazretleri olarak işaretler. Hâl böyle olunca, onbirincisi Üstadı, onikincisi ise bizzat kendileri olmaktadır ki bunun tedaisi, “Musevî mizaç” esprisi ile de doğrudan ilişkili gözükmektedir. Daha evvel söylendiği üzere, Yuda nesebinin 12 kabilesinden biri olan Levililerin özel bir statüye sahib olması ve kendilerini, o gün olduğu gibi bugün de “Ahid sandığının taşıyıcıları ve de koruyucuları” olarak görmeleri, üzerinde dikkatlice durmayı gerektiriyor. Çünkü; bir erkek ismi olan Levi, (İngilizce okunuşu “Livay”), İbranice bir kelime olup, “takib, bağlılık” mânâsınadır. Levi kelimesinin numerolojik, yani alfabede karşılık gelen sıra numaralarının toplam değeri ise, 60’dır. (L: 15+ E: 6+ V: 27+ İ: 12: 60)… Levi kelimesi ile İngilizce “live” kelimesi arasında tedai münasebeti üzerinden bir değerlendirme yapmak icab ettiğinde, “live”ın “canlı”, dolayısıyla da “hayat” ve “ruh” mânâları çok anlamlı olmaktadır…  Diğer taraftan, Arapçadaki Sin harfinin de ebced değeri 60’dır ve İBDA Mimarı tarafından “Sin”, “rüyâda gelen mânâ” hâlinde “Sin; iki kişi demektir” şeklinde kayıt altına alınmıştır. Yine İBDA Mimarı tarafından üzerinde sıkça durulan terkibi hükümlerden bir tanesi de, “Büyük Doğu-İBDA”nın “İnsan” mânâsıdır ki, “Sin; iki kişi demektir” terkibi hükmü ile örtüşen bir mânâda kritik edilmektedir… Sin ve Şın: İnsan ve fikir… Üstad Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü”nde destanı yazılan: “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; / Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.”… “İnsan ve fikir”, diğer bir ifadeyle de Sin ve Şın harflerinin ebced değerlerinin toplamı, 360’dır… 360, matematikte bir çember veya dairenin iç açılarının toplam değeridir… Daire sırrı!.. Tedaisi, baş ve son!.. Tedaisi, “Abdülhakîm Koltuğu”… 360, dolayısıyla da çember veya daire, “Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” (Bakara Suresi/156) mutlak ölçüsüne bir işaret olarak, “iniş ve çıkış” mânâsını mündemiç Davud Yıldızı ile de doğrudan ilgilidir(2)… Thomas Hobbes’un “Leviathan” üzerinden söylediklerinin Levililer’in misyonu ile doğrudan bir ilişkisinin olup olmadığını doğrusu bilmiyoruz. Ama bu durumdan tam bağımsız olduğunu da düşünmüyoruz. Burada düşündüğümüz başka bir şey daha vardır ki o da şudur: Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin mücessem hâli olan Başyücelik Devleti plan, program ve projesi, “Ahid sandığı” mânâsını mündemiç olarak, “Tabut-u sekîne” ile de doğrudan ilişkilidir. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi Tabut-u Sekîne’nin içindeki mânâya, Başyücelik Devleti ise sandığın ta kendisine delalet ediyor olsa gerektir. Başyücelik Devleti’nin kuruluşunun niçin önemli olduğunu anlamanın vakti geldi de geçiyor bile! Etkili ve yetkililere duyurulur! Her şeyi hakkıyla bilen Allah Azze ve Celle!   Not: Medine’yi kuşatan düşman kuvvetleri karşılamak üzere şehrin etrafında hendek kazmak veya çukur açmak, Allah’ın yardımını istemek mânâsına “Duayı icrada aramak!” ve düşmanı dua formunda karşılamak mânâsına da okunabilir. Hendek, çukur, tas, nefs, alıcı-kabul edici olmak! Dua olmasaydı topyekûn insanlık helak olmuştu!.. Medine; beden, sur, “sur içi / İstanbul”, şehir, şeriat, “Büyük Doğu-İBDA ve Başyücelik Devleti”!.. Üstad Necip Fazıl: “O mânâyı bulda bul, ille İstanbul’da bul!”… İstanbul, yani Payitaht, dolayısıyla da “Yeni dünya düzenin merkezi”, diğer bir ifadeyle de Başyücelik Devleti’nin merkezi! “Allah’ın görülmeyen orduları her zaman vardır. Rablerinin izniyle mü’minlere yardıma hazırdır. Mü’minler Allah’a kul oldukları, O’na gönül verdikleri, O’nun yardımından ümit kesmedikleri takdirde kâinatı elinde evirip çeviren o yüce kudret düzenbazların düzenini bozacak, müminleri hakir görenlerin burnunu sürtecektir.(3) Not: Bedir Harbi (Kanlı Bedir) (m. 624) ve Hendek Savaşı’nda (m. 627) ilâhî yardımın melekler vasıtasıyla yapıldığı mutlak ölçü ile sabittir. Hendek savaşında düşman hendek veya çukur kazılarak karşılandı, amma velâkin Bedir’de ise düşman, açılan çukurlara gömüldü! Bedir’de önce “Duanın icrada aranması” mânâsı göründü, sonrasında ise eller dua formunda Allah’a açılarak “Yarabbi şükür!” denildi ve eller yüze sürüldü!.. Hendek’te ise eller dua formunda tutuldu, sabır ve selâmetin ardından eller yüze sürüldü!.. Bedir’de Allah Resûlü’nün yanında 313 Sahabî olmasına rağmen, karşısındaki ordunun sayısının binin üzerinde olduğu sahih kaynaklarda mevcuttur. Bedir Savaşı’nda Allah Resûlü galib gelmiştir. Bu çerçeveden olarak, İBDA Mimarı, “Allah’ın yardımı iş üzerindeyken gelir” sözünü eserlerinde sıkça tekrar eder. İBDA Mimarı’nın kendi sözüne bizzat şahidlik ettiği bir demde, Allah bizleri de Kumandan’a şahid kıldı! Meselâ 28 Şubat Sürecinde tutuklanıp Metrise konduktan sonra, 5 Aralık 1999 yılında askerî bir operasyona maruz kalan İBDA Mimarı, kendileri bu durum karşısında sabır ve zaferin tadını tatmış ve tattırmıştır. Etrafında 63 İbdacı konuşlanmış olmasına rağmen, onu alt etmeye çalışanların sayısı kat be katı fazla idi. Netice ise düşman açısından tam bir hezimet olmuştur. Askerler esir ediliyor ve tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi, en az 150-200 asker don-gömlek meydanda teşhir ediliyor. Hafızamda kaldığı kadarıyla, “zafer” (başarı) ve “zefer” (kötü koku) arasındaki yakın ilişkiye dikkat çektikten hemen sonra, “Galib olan Allah’tır” veya “Zafer Allah’ındır!” mutlak ihtarı üzerinden, “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz!” hâdîsini de ihya ederek, (tam da bu noktada, Hazreti Mehdî Aleyhisselâm’ın Allah Resûlü’nün sünnetini ihya edeceğine dair bir bilgiyi de hassaten hatırlatmak isterim!), bu durumdan hiç kimsenin kendi nefsine bir pay çıkarmaması gerektiğini söylemiş, şiir formunda, yani en üst perdeden söylenen şu sözün tarihi kayıtlarda yer almasını sağlamıştır: “Hiçbir savaş Bedir’in çarığı bile olamaz. Ama burada yaşananlar, savaş tarihinde bir ilktir.” Allah’ın yardımı nasıl olurmuş, nasıl gelirmiş gördük! “Ahid sandığı”  veya “Tabut-u sekîne” mevzuuna devam ediyoruz… “Sandığın içinde bulunduğu belirtilen kalıntılar hususunda da bunun Hz. Mûsâ ve Hârûn’un asâları, elbiseleri veya çarıkları, Mûsâ’ya verilen levhaların bir kısmı, çölde İsrâiloğulları’na indirilen yiyecekten (men) bir parça, ilim ve Tevrat ya da Allah yolunda cihad olduğu şeklinde farklı açıklamalar yapılmıştır (Taberî, II, 614-615; Fahreddin er-Râzî, VI, 178). Taberî’nin görüşü, âyette adı geçen kalıntı ile zikredilenlerin tamamının veya bir kısmının kastedilmiş olabileceği, bu konuda kesin bir bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığı yönündedir. Elmalılı Muhammed Hamdi ise, “Peygamberler ne bir altın ne bir gümüş miras bırakmıştır; ancak ilim miras bırakmıştır” hadisinden hareketle (Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 1, 3641; Tirmizî, “ʿİlim”, 19) âyette geçen peygamberlerden kalma bakıyyenin ilim ve din olduğunu, dolayısıyla sandığın kendisinin muhtevasıyla birlikte bir sekîne oluşturduğunu ileri sürmüştür (Hak Dini, II, 833). İlgili âyetlerdeki sekîne kavramı muhteva açısından aynı hakikate işaret etmekle birlikte sûfî müfessir Kuşeyrî, İsrâiloğulları’na bahşedilen sekîne ile Muhammed ümmetine bahşedilen sekîne arasındaki farka ve ikincisinin lehine olan üstünlüğe dikkat çekmiştir. Buna göre İsrâiloğulları’nın sekînesi düşmanla kendi aralarında el değiştirip duran bir sandığa konmuşken Muhammed ümmetininki asla düşmanın ele geçiremeyeceği, hiçbir yaratılmışın otoritesinin işlemediği, sadece Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufu altında bulunan bir yere, yani kalplerine yerleştirilmiştir (Kuşeyrî, I, 192).”(4) Not: Son cümleden hareketle bir değerlendirme yapmak icab ederse, daha evvel de söylendiği üzere, İBDA Mimarı tarafından dile getirilen “Nakşi sırrdır kavgam!” mottosu bütün hakikatiyle görünür bir hâl almıştır. “Tabut-u sekine” ile ilişkili olarak görülen Âyetlerdeki tefsirlerde, meselâ Hicret hadisesinde olduğu gibi, Hazret-i Ebu Bekir (R.A)’ın kalbine sükûnet verilmesi ve korkudan beri kılınması başta olmak üzere, Nakşiliğin menşeinde yine “Mağara dostu” Hazret-i Ebu Bekir (R.A)’ın olması, mevzumuz açısından fevkalade önem arz eder. Merkezinde kalb olan bir zikir meclisinden yayılan halkalar, (Hatme-i Hacegân!) savaşan bir ümmet için “sekîne” değil de nedir?!    Dipnotlar 1-https://dergi.altinoluk.com/index.php?sayfa=yillar&MakaleNo=d166s024m1 2-Çemberin 360 derece olmasının sebebi, Babil ve Sümer medeniyetlerinin 60’lık sayı tabanını kullanmalarının bir neticesidir. Evet; işin kökeni Sümerlere ve onları takip eden Babillere kadar uzanıyor. Çünkü onların sayma sistemleri 60’lık tabana dayalı. Neden 60’lık sayı tabanı peki? Birçok sebebi var: Bir tanesi 60 tabanında 1/3, 1/4, 3/4 vs. gibi oranların tam sayı değeri vermesi. Bir diğer sebep ise insan elinin yapısından kaynaklı. Yani, insan merkezli olması! İnsan elinde başparmak hariç her parmak 3 boğumdan oluşur. Toplamda bir elde 12 boğum bulunur. Her 12 sayımda diğer elden bir parmak kapatarak 5x12 = 60’a kadar saymak mümkündür. Bu sayede 60’lık tabanda işlem yapmak kolaylaşır. Namazdaki tesbihatlarda elin boğumlarının kullanılmasını da hatırlatmak isteriz. Başparmak boğumlarının kullanılmasıyla birlikte sayı 14’de çıkar ki bu, dolunay ve İBDA üzerinden çok daha anlamlı olmaktadır, ayrı mesele! Peki, gelelim çembere. Neden 360? Bunun şöyle basit bir mantığı var: Babilliler eşkenar üçgenleri keşfetmişlerdi. Ve eşkenar üçgenleri yanyana dizdiğinizde ilk üçgen ile son üçgenin yanyana gelerek bir altıgen oluşturduğunu görürsünüz. Bu altıgenin köşelerinden geçen bir çizgi çektiğinizde ise daire elde edersiniz. Babilliler sayı tabanı olarak 60’ı kullandıklarından eşkenar üçgenin her bir iç açısını 60 derece olarak kabul etmişler ve tahmin edebileceğiniz gibi 6 eşkenar üçgenden 6x60= 360 derece elde edilir. 3-https://dergi.altinoluk.com/index.php?sayfa=yillar&MakaleNo=d166s024m1 4-https://islamansiklopedisi.org.tr/sekine Baran Dergisi 647. Sayı

Ölüm, Yeniden Doğuş ve BD-İBDA

Mayıs ayı, Ramazan ve BD-İBDA... Üç güzellik bir araya gelince bahsedeceğim üç anma programından tabiî olarak güzellikler doğdu. Zaman ve mekân buluşmasına hal de giydirilince üç anma programı canlı bir hüviyet kazandı.  Ramazan’ın bereketi malûm... Mayıs ayı ise hem Üstad’ın hem Kumandan’ın doğum ve vefat tarihlerinin toplandığı ay... BD-İBDA ise vesile ve vasıta fikir, zamana ve mekâna keyfiyet ve değer katan, bunlardan da öte insana keyfiyet ve değer katan, gönlü açık insana derinlikli hitap edendir. Yeter ki kafa ve gönül vermesini bilelim, sathî ve dışından seven olmayalım. İBDA yayınevinin organize ettiği ve rahmetli Salih Mirzabeyoğlu’nun şehadetinin 1. yıl dönümüne (16 Mayıs 2019) denk gelen anma programı, güzide bir gönüldaşlar topluluğu ile düzenli bir şekilde gerçekleşti. Kaşgarî dergâhında kılınan ikindi namazından sonra vakur adımlarla Kumandan’ın kabri başına gelindi. Huşu içinde dinlenen Yasin ve Mülk Surelerinden sonra kısa bir dua ettim. Lafı uzatmaya gerek yok idi, gözlerdeki hüzün her şeyi söylüyordu. Zaten Kumandan’ın ölümünü de tam idrak edebilmiş değildik. Zira onun vefatı aramızda tazeliğini koruyordu. İnanıyorum ki, onun fikrini ve kavgasını özümseyenler nazarında Kumandan’ın tazeliği her dem muhafaza edilecektir. Mezar başında söylediğim de şu idi: “‘Ustada kalırsa bu öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın!’ mısraının şuurunda olarak Allah bize bu yapıyı sürdürme iman ve aksiyonu versin!” Eyüp Sultan Hazretleri’ni ziyaret ettik. Kimimiz farzları kimimiz nafileleri eda ettik. Eyüp’te güzel bir mekânda yapılan iftar organizasyonu da düzenli, sükûnetli ve huzurlu geçti. Eyüp Belediye Başkanı Deniz Köken de bizi yalnız bırakmadı. İstanbul’un trafik, iş-güç vs. telaşesinden kabire yetişemeyenler ise iftara geldi. M. Tarakçı’nın herkesle ilgilenmesi de güzel bir ev sahipliğine misal oldu.  İki gün sonra ise İstanbul Yazarlar Birliği’nin salonu “Salih Mirzabeyoğlu ve BD-İBDA” paneli ile coştu-taştı. Davetlilerle konuşmacıların bütünleştiği bu anma programında atmosfer yüksekti. Gözlerde Mirzabeyoğlu merak ve ilgisi tütüyor idi, bizi birleştiren, özlenen ve beklenen bu ses idi. Yazılı metinden okunan fikrî konuşmalardan ziyade (benim konuşmam öyle idi) irticali ve sohbet havasının tercih edildiği bu buluşmada revakların altı da dolmuş idi. Ramazan olmasına rağmen üç saate yakın dikkat ve heyecanla dinlenildi ve her hangi bir kopma yaşanmadı. Topluluğun aslında pasif olmadığı, konuşmacı ile bütünleşme sağlandığı zaman güzel bir atmosfer doğduğu tekrardan görüldü/yaşandı. Bu buluşmanın konuşmaları ve haberi BARAN dergisinin önceki sayılarında verildi. Burada ilave edeceğim husus şu ki, gelenlerin birçoğu daha önce tanımadığımız ancak ideoloji ile irtibatlı şahıslar idi. Yani toplama kalabalık değildi. Yeni yüzler yanında kaybolan bazı eski yüzlerin de ortaya çıktığını gördüm. Sultanahmet’teki Türk Ocağında verilen iftar ise, programa gelenlerin susuzluğunu giderecek nitelikte idi. Allah, dayanışma ve birlik ruhunu artırsın. Anadolu Ajansı’nın panel haberini verişi güzeldi. Başka sitelerde de yer aldı. Konuşmacılardan olan Ardan Zentürk de bu vesile ile Star’daki köşesinde, Fetöcülere af gibi bir mevzudan bahseden Ahmed Taşgetiren’e Salih Mirzabeyoğlu’na cezaevindeyken niye sahip çıkılmadığını hatırlatan bir yazı yazdı. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nu anma programındaki sinevizyon gösterisinin de salondaki havayı yükselttiğini belirtmeliyim. Kumandan Mirzabeyoğlu’nun ruhunu yoğuran üç isimden biri olan ressam-mimar Cevad Ülger’in orta ve lisede Ardan Zentürk’ün de resim hocası oluşu ve onun bu bilgiyi sinevizyonda görüp duygulanması ise ayrı bir sürpriz oldu. Bu programı organize edenler ise Baran Dergisi, Büyük Doğu Fikir Ocakları ve Akademya idi. Emeği geçenlerden Allah razı olsun. Gönüllere iz bırakan bir program oldu. Devamını dileriz.  Üçüncü anma programı ise Üstad’ın mezarı başında ve Kumandan ile Hilmi Oflaz da dâhil edilerek yapılan anma idi. Türkiye Yazarlar Birliği’nin İstanbul Şubesi, MTTB, Şemsiye İlim ve Kültür Derneği, Baran Dergisi ve Büyük Doğu Fikir Ocakları’nın ortak çalışması olan bu faaliyette de maksad hasıl oldu, canlı ve kardeşçe bir program icra edildi. TYB İstanbul Şube Başkanı Mahmud Bıyıklı, Eyüp Belediye Başkanı Deniz Köken, Ak Parti eski milletvekili Yaşar Karayel ve ben kısa birer konuşma yaptık. Üstad’ın ve Kumandan’ın kabri başında yaptığım kısa konuşma şu minvalde idi:  Üstad Necip Fazıl’ın misyonu hakkında O’nun şahidi ve şehid Salih Mirzabeyoğlu’nun şu tesbiti bence önemli: “Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte çağımızın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam... İSLÂM’A MUHATAP ANLAYIŞ’ın dünya görüşünü örgüleştiren adam... Davanın aşkını, vecdini, diyalektiğini, estetiğini, dost ve düşman kutuplarını işaretleyen, hedeflendiren, istikametlendiren; İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin ‘nasıl’ını çerçeveleyen adam... Bunun sembol şahsı, Büyük Doğu Mimarıdır!” Salih Mirzabeyoğlu’nun bu tanımlamasını, Üstad’ın Kanuni’den başlattığı muhasebesinden de okuyabileceğimiz gibi çağımıza da bir dünya görüşü sunmasından anlayabiliriz. Böylece İdeolocya Örgüsü’nü ve Üstad’ı da kuru kuru anlamamış, onların fonksiyonunu idrak etmiş oluruz. Büyük Doğu’nun modernizme karşı neden alternatif getirdiğini ve kurtarıcı reçete oluşunu da anlamış oluruz. Bir dünya görüşünün bütüncüllüğü ve eşya ve hadiselere tatbik zarureti hakkında şunları söylemek istiyorum. İslâm’da din-dünya bölünmez. Zihinlerin bölünmesini İslâm kabul etmez. Biz, her alanı İslâmîleştirmekle mükellefiz. Evinde Müslüman, AVM’ye gidince laik-seküler olmaz. Post-modernlik hakikati parçalara bölen bir anlayıştır. İnsan ise madde ve mânâ bütün bir varlıktır. Toplumu ve rejimi nasıl İslâmîleştireceğimizin reçetesini bizlere veren Büyük Doğu-İBDA Mimarlarını rahmetle anarım, başta organize edenler olmak üzere buraya gelen ve bizle bu önemli günü paylaşan kardeşlerime teşekkür ederim.” Muzaffer Doğan kardeşimiz-ağabeyimiz ise kabir başındaki konuşmasında, “Üstad Necip Fazıl’ın temel tezi olan Başyücelik Devleti’ni müstakil bir eserde şerh eden ve bunun kavgasını veren Salih Mirzabeyoğlu’nu rahmetle yad ediyorum. Demokrasiye, Kemalizm’e, laikliğe, faşizme, modernizme karşıyız. Kurtarıcı yol olarak Büyük Doğu’yu ve Başyücelik Modeli’ni işaretliyoruz ve ne pahasına olursa olsun bunun takipçisi olacağımızı tekraren ilan ediyorum. Kumandanı, Üstad’dan daha çok çileye maruz kalmıştır ve Kumandan şehiddir.” dedi. Muzaffer Doğan, Üstad’ın cenazesinin 12 Eylül askerî darbesine rağmen Eyüp girişine kadar asker barikatlarını yara yara gençlik tarafından taşındığını, o gün gözaltına alınan yüzlerce kişiden birinin de kendi olduğunu ve defin törenine birçok gönüldaş gibi katılamadığını ifade etti. Üstad’ın şiirlerinden bazılarını teatral tarzda okudu. Kabir ziyaretleri ardından hemen yukarda olan Kaşgarî Dergâhı’nda manevî atmosferi yüksek bir iftar verildi. İkindi ile iftar arası bol vakit olduğundan avluda hasırlar üzerinde dinleyicilere sanat, fikir, tecrübe ziyafeti çekildi. Bu seferki organizasyon şemsiyesi geniş tutulmuş ve dar çerçevede kendinden ibaret kalınmamış idi. “Allah’ın eli topluluk üzerindedir.” ölçüsünce kaynaşmaya vesile oldu. Gönüldaşlardan Ethem Köylü, Kaşgarî Dergâhı’nın manevî havasına işaret ederek ve sıkışınca buraya gelip dinlendiklerini ifade etti. İftarı beklerken cami avlusu tuluat tiyatrosuna dönmüştü. Herkes içinden geldiği gibi İslâmî tahassüsünü ortaya koyuyordu. Herkes dediysem Muzaffer Doğan’ı baş köşeye koyalım. BD-İBDA yolunda çekilen çileler de gururla anlatıldı. Nefse pay mânâna değil, davanın izzet ve onuru için... Şu hikâyeyi de sohbette yanımdakilere anlattım. Üstad’ın vasiyetinde açıkça ilan edip kitaplarında yayınladığı, “cenazemde çelenk istemiyorum, gelirse hemen çöpe!” emrini, herkesin seyrettiği bir ortamda tek başına hışımla öne atılıp yerine getiren, çelengi koruyanların gırtlaklarını sıkan ve çelengi ortadan kaldıran Salih Mirzabeyoğlu’nun o iman öfkesini şahidi olarak burada aktarayım. Çelengin 12 Eylül askerî yönetiminin başkanı Bülent Ulusu’dan geldiğini de hatırlatayım. Tilki Günlüğü 4. Cild’de 25 Mayıs tarihli bölümde, “Varidat: Üstadım’ın Vefatı” başlığında bütün bu safahat İBDA’nın duruşuyla birlikte çarpıcı bir şekilde anlatılıyor. Okunmasını tavsiye ederim.  Üç faaliyette de gördüğüm Nazif Keskin gönüldaşımızın şu tesbitini sizlerle paylaşayım: “İBDA’sız Büyük Doğu olamayacağı artık anlaşılmış vaziyette. İBDA’ya ihtiyaç itiraf ediliyor. Kumandan’a karşı içtenlikli bir dil kullanılıyor. Üstad’ın oğlu Osman Kısakürek’le önceki günkü başka bir anma programında karşılaştım. Üstad ve Kumandan’ın kabri başında Osman Kısakürek bana, “Üstad’ın Salih’e (Kumandan’ı kastediyor) ne kadar değer verdiğini biliyoruz. Bir tek o vardı.” diye biraz geç de olsa gerçeği ifade etti.” Hasbî gönüldaşlarla bir araya gelmek beni memnun etti. Gelemeyenlerin de gönülleri burada idi, bunu da biliyorum. Bir araya gelmek kendi nefsimizi aşan bir şey için (Allah ve Resûlü davasının bir âlemi, bir remzi olan BD-İBDA) olunca muhabbet ve kaynaşma da tabiî olarak tecelli ediyor. Tasavvuftaki ölçü ile söylersek “sen çekil aradan, kalsın seni yaradan...” Tasavvuftaki tekâmül mertebeleri de nefsini yellemeye dönen ham sofulukla değil, iş ve aksiyon alanında tahakkuk edeceğini de tekraren vurgulayayım. Birbirini seven ve kenetlenen mü’minler topluluğu olmak, laf ile değil, düşmanla mücadele içinde ve dayanışma ruhu ile gerçekleşir ancak. Ahmed Hamdi Arvasî gönüldaş, “Moro Destanı’ndan okuyan yoksa ben okuyacağım” dedi. Gençlerden Rüstem Pehlivanlar ısrarlar üzerine sahne aldı. Gerçi cep telefonundan okudu, ancak dijital çağdayız, söylenecek bir şey yok. Sorunlarımızı da konuştuk tabiî. Büyük Doğu Fikir Ocakları Genel Başkanı Özden Yılmaz, “İBDA külliyatı okunuyor ancak bir kitap okuyunca hemen kemal bekleniyor. O bir kitaba basıp yükselmek isteniyor. Kolaya kaçılıyor.” diye durumu izah etti. İmam Hatiplerdeki seviye düşüklüğünden de dert yanıldı. Eyüp Otakçılar Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdürü Rüştü Özker’e bu soruyu-sorunu naklettim. Herkesin olumsuz tablo çizmesine nazaran işin olumlu yönlerini ve sızlanmaktan öte neler yapılması gerektiğini de anlatmasını rica ettim. Kendi okulundaki bazı teknik başarılardan bahsedip, çocukların bu çağa doğduğunu ve sorunları sadece onların sırtına yüklemenin haksızlık olacağını, dijital çağın olumsuzlarıyla mücadele teknikleri geliştirmek gerektiğini ifade etti. İlgi ve dert sahibi olmaktan bahsetti.  I. Dünya Harbi’nin yıkımı ve Millî Mücadele yorgunluğuna ilaveten üzerine Kemalist Cumhuriyet rejiminin zulmü milletin tepesine binmiş iken, Eyüp Sultan’daki bu izbe dergâhta Efendi Hazretleri, Üstad’ı yetiştiriyor, bu yıkık ve virane halden yepyeni bir dünya zuhur ediyordu. En ümitsiz anda Allah bu millete ümid ve aksiyon mihrakı veriyordu. Bu tesbitleri bu mekânda yapan Muzaffer Doğan gönüldaş olup, avludaki büyük manolya ağacını Efendi Hazretlerinin diktiği bilgisini de verdi. Efendi Hazretlerinin manevî fidanları ülkede boy atarken maddî fidanının da ne kadar serpildiğine işaret etmiş oldu.  Nazif Keskin gönüldaş ise Kaşgarî dergâhı avlusundaki konuşmasında, “BD-İBDA, modernist-kapitalist sisteme kökten karşı olurken yaşanmaya değer hayata nasıl geçileceğini bizlere gösterendir. BD-İBDA, kuru bir karşı oluştan ziyade her sahayı İslâmîleştirecek bir fikirler manzumesidir. Tabiî ki bu fikriyatı içselleştirenlerin önce ahlâkî olarak kendine tatbik etmesi gerekir. Çünkü olmadan oldurmak mümkün değildir.” mealinde duygularını ifade etti. Etrafında meskûn alan olmadığı için bu kadar cemaati (üstelik coşkulu) bir arada göremeyen Kaşgarî Camii-Dergâhı imamı, “yine böyle gelin!” diyerek hem irticalen, hem de cami mikrofonundan memnuniyetini ifade etti. Evet öyle, cami cemaatle mekân insanla güzel. Mekânı güzelleştiren insandır. Hz. Ömer sahabîlerle otururken soruyor, “tek dileğiniz olsa ne istersiniz?” diye. Sahabîler daha çok maddî imkânları Allah yolunda harcamak hususunda farklı cevaplar veriyor. Hz. Ömer, “hayır!” diyor ve ölen büyük sahabîlerin isimlerini tek tek sayarak, “Ben Ebu Ubeyde, Muaz ve Huzeyfe gibi bir oda dolusu adam isterim, ki onlarla Allah yolunda yürüyeyim.” diye cevap veriyor. Eşya ve hadiselere BD-İBDA’nın nakşı davası, her şeyden önce insan davasıdır. İBDA, insan ruhuna hitap eden bir güzellik nizamıdır. Güzel insanlarla güzel mekânlarda buluşmak dileğiyle Allah’a emanet olun. Baran Dergisi 646. Sayı

Üstad Kimdir?

Üstad kimdir? Ruh ve nefs kutuplarının kalp hakikatinde bitişikliği üzere varlığı mutlak güç ve kudretçe oluşturulan ve kalp hakikatinde mündemiç zıtlar âleminin mücadelesi içinde dramların en büyüğünü yaşayan; aslî vatanı cennetten, dünyaya, kâinattaki bütün varlıklara efendiliğinin gözükmesi ve halifelik misyonu ile eşya ve hadiselere tasarruf etmesi üzere indirilmiş ve tekrar aslî vatanına avdet etmesi gayesi ile hedefi çizilen insanoğluna Allah’ın rızası yolunda yürüyeceği ve affına mazhar olacağı ölçüler manzumesini devrimizde en berrak şekilde ortaya serendir.  Üstad kimdir? “İslâm, ilim ve akla aykırı değildir.” deyip her an değişen ve bir öncekini yalanlayıcı ve yetersiz kılıcı bilgi yığınıyla, mutlak hakikatleri kendi vehimlerine tasdik ettirenleri, birer puta tapıcı olarak işaretleyip; bizzat insanoğlunun arayıcı ve tarayıcı gayretleri sonucunda buldukları hakikatleri, mutlak hakikate nispetle değerlendirici ve yerli yerine oturtucu tefekkür buudu açan bir irfan sultanıdır.   Evet, “Doğruyu mu istiyorsun? Allah ve Resûl’ünün bildirdikleri; Güzeli mi istiyorsun? Allah ve Resûl’ünün gösterdikleri; İyiyi mi istiyorsun? Allah ve Resûl’ünün getirdikleri.” Doğru ve iyi olmayan şey, elbette güzel de değildir.  Üstad kimdir? Felsefenin şemsiyesi gölgesinde yer alan ilim dallarının, hususî olarak son iki asırdır kendi alanlarında adeta istiklâlini ilan ederek tezahür ettiği ve bin bir kola ayrılarak uzmanlaşma adı altında bütünlük şuurunu kaybettiği, gerçek ilmi yok etme noktasına geldiği bir durumda, Ehli Sünnet ve’l Cemaat ölçülerine sımsıkı perçinli olarak, fikir sistemini kuran, bütünlük şuurunun yeniden tesis edileceği vasıta sistemi örgüleştiren bir fikir çilekeşidir.   Üstad kimdir? Abdülhakîm Arvâsî (k.s.) Hazretleri’ne çarpıldıktan sonra, destansı bir nefs muhasebesine girici ve nur yoluna erici bir hâl ile İmam Rabbani (k.s.) ocağında pişip, İmam Gazalî otağında yer ederek, İslâm tasavvufu ve Batı tefekkürü buudlarında, İslam tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekici ve Batı tefekkürünün arayıcı ve tarayıcı yolda bulduklarını, aslî yerine oturtucu bir mustaribtir. Üstad kimdir? Fransız İhtilâli’nden sonra madde hakimiyeti ile birlikte bütün dünyayı sömürgesi altına almayı başaran, kendi tezadı içinde liberalizm, demokrasi, kapitalizm, sosyalizm, nasyonalizm vb. gibi bir çok bâtıl fikri ve inancı doğuran ve Doğu’ya pompalayan görüşlerin etkisi altında kalmayıp, İslâm’da sosyalizm, İslâm’da demokrasi gibi garip ve fikrî seviyesizliklere girmeyen, Batı tandanslı fikirlerin her birine, karşı görüşlerde gördüğünüz yanlışların İslâm’da temizlendiğini kendinizde vehmettiğiniz üstünlüklerin ise bizzat İslâm’da olduğunu delillendirerek, karıncalar gibi çalışıp devler gibi eser veren dava sevdalısıdır. Baran Dergisi 646. Sayı

Delilik ve Dahilik Arasında

Dünyanın en kapsamlı İngilizce sözlüğü Oxford, ilk cildinin yayımlandığı 1884’ten 10. cildinin yayımlandığı 1928’e kadar çok büyük bir emeğin, adanmışlığın eseridir. Bugün 350 binden fazla kelimeyi muhtevi… “Oxford sözlüğüne bir delinin katkısı” başlıklı haber 2019’da bir sinema filmiyle yeniden manşetlere çekilse de, aslında bu haber, çok daha evvel, 1880’li yıllarda İngiliz gazetelerinde boy göstermişti. Bir deli (madman) ve bir dahi-profesörün yolları İngilizcenin eşsiz sözlüğü Oxford için kesişmişti. Aslında kimin “deli” kimin “dahi” olduğu da tam burada karmaşıklaşır.  Bu hikâyeden yola çıkarak yazılmış ve 1998’de yayınlanan bir kitabı sinema filmine dönüştüren Mel Gibson, kitabın film haklarını 2016’da satın almış “Deli ve Dahi” filmi böylece ortaya çıkmış.  Profesör James Murray, İngilizcenin en kapsamlı sözlüğünü yazmak için Oxford’a başvurduğunda, Oxford bilim üyeleri tarafından biraz küçümsemeyle karşılanmıştı. Çünkü, Murray aslında herhangi bir üniversiteden profesör ünvanı almış değildi. Oxford’un anlı şanlı profesörleri İngilizcenin en kapsamlı sözlüğünü hazırlama projesinin altından kalkamamıştı ve İskoçyalı, diplomasız bir adam bu sözlüğün editörlüğünü yapabileceğini iddia ediyordu. Murray kendini dillere adamış bir adamdı. Resmi tahsil yapmamış olsa da, onlarca yabancı dili, köken bilgilerine kadar biliyor, İngilizcede kelimelerin semantik-iştikak bağlarını çok rahat tahlil edebiliyordu. Çıkar çatışmalarının ve tutuculuğun hüküm sürdüğü bu kurumun yetkilileri, sonuçta Murray’in dil konusundaki olağanüstü kabiliyeti ve geniş kültürel birikimi karşısında işi ona vermeğe mecbur kaldılar. Oxford üyeleri Murray’in bu iş için biçilmiş kaftan olduğuna ikna olduklarında, ona geniş yetkiler ve bir çalışma ekibi verdiler. Bu zor vazifeyi belli bir noktaya kadar yerine getiren Murray ve yardımcıları, tıkandıkları yerler için ülke çapında herkesten yardım talebinde bulundular. Bu çağrıyı da, satışta olan kitapların arasına koydukları bir not ve adresle yaptılar. Davete cevap verenlerden biri de o sırada akıl hastanesinde olan Doktor Minor’dü.  1872 yılında, savaş sırasında yüzbaşı olarak görev almış ama aslında bir cerrah olan Doktor Minor, geçmişinde yaşadığı olaylar yüzünden akli dengesini yitirmiştir ve kazara, kendisini izlediğini sandığı bir adamı öldürmüştür. Mahkemece hapishaneye değil ama bir akıl hastanesine gönderilmesine karar verilen Minor, hala peşinde birilerinin olduğunu düşünürken, aynı zamanda da istemeden öldürdüğü adamın ailesi için vicdan azabı çekmektedir. Doktor Minör aklını karıştıran sanrılarından uzak kalmak için İngilizce sözlüğe yardım etmeye karar verir ve oluşturduğu kütüphaneyle İngilizce edebiyat ve bilim eserlerinde kullanılan kelimeler üzerinde çalışmaya başlar. On binlerce kelimeyi, iştikakları ile birlikte Profesör Murray’e gönderir. Deli doktor Minör, insan üstü bir çalışmayla, Profesör Murray’in ve ekibinin tıkandığı pek çok kelimeyi çözümleyerek sözlüğe dahil eder. Böylece deli doktor ve dahi dilbilimcinin dostlukları başlar. Profesör, hayatını Oxford sözlüğünü tamamlamaya adar. Delicesine bir tutkuyla, gece gündüz çalışır. Profesör için kelimeler hayatın anlamıdır. Deli doktor Minör için ise hayatındaki olumsuzluklardan kurtulma yolu. İkisi de delilik ve dahilik arasındaki sınırlarda dolaşan iki mustarib insandır kısaca. Fransızca possédé diye bir tabir vardır. Lügat anlamı “deli” demekse de, aslında “divane” anlamındadır. Üstad Necip Fazıl bu kavram hakkında şöyle yazar: “Garplıların “possédé” diye bir tabirleri vardır; zabt ve istilâ olunmuşluk mânâsına gelen bu tâbir, bir fikir veya his tarafından kavranıp, sımsıkı yakalanıp, başka tarafa bakmaya, başka bir şey düşünmeye imkan ve mecali kalmamış insanlar hakkında kullanılır. Ve bu tabir, bazen, marazî ve muvazenesiz ruhların, bazen de kendilerini bir davaya kaptırmış, gönüllerini yalnız o dava ile doldurmuş kahramanların vasfıdır.” Bu filmin en can alıcı noktası da, dünyanın en kapsamlı sözlüklerinden birini hazırlayan iki insanın, “possédé” kavramında vurgulandığı gibi kendilerini kaybedercesine bir davaya adanmalarıdır.  Salih Mirzabeyoğlu kendini bir şeye adamanın hakikatinin “imân”da aranması gerektiğini söyler. “Çünkü divanelik imânın verdiği bir sıfattır” der ve şöyle devam eder: “İnsanı, arayıcılığa, buluculuğa, keşfediciliğe, yapıcılığa, yakıştırıcılığa memur eden ilahî bir lütuf… Divaneliktir ki, yedirmez, içirmez, uyutmaz, gaflete daldırmaz, vazgeçirtmez, ümitsizliğe düşürmez, koşturur, bağırtır, saldırtır, vardırır, erdirir.” Ufkunda Allah olan bir imân arayışı olan “Divanelik-Possédé”, şuurlu veya şuursuz, Batı’da veya Doğu’da örneklerine rastlayabileceğimiz bir insan olma savaşıdır diyebiliriz.  Bazı psikanalistler, Sokrat’tan Niçe’ye kadar pek çok filozofun veya ilim adamının psikolojik açıdan “normal” olmayan nevrozlu insanlar olduğunu söylüyorlar. Öyle midir gerçekten? “İnsandan tutkularını alırsanız geriye ne kalır” diye bir söz okumuştum Marifetname’de. İnsanın kendini adadığı bir gayesi, kendini de izah ettiği bir meselesi, bir tutkusu olmalı… Davasında kaybolmuş, derdinin mustaribi olmuş, meselesinin divanesi olmuş adanmış ruhlar… Bugün Müslümanlar olarak en çok muhtaç olduğumuz şey de, sanıyorum divanelerdir. Kendilerini davalarına adamış, meselelerine adamış, dertlerine adamış, bulamamacasına bir arayış ve kavrayış idrakine ulaşmış divaneler… Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle “keşke bir mustaribler kampımız olsa!..” Baran Dergisi 646. Sayı

Beceriksizlikle İhanet Arasındaki Çizgi

Bir cemiyet plânına ve ideallere sahip olan her fert ve zümrenin, davasının dost ve düşman kutuplarını belirlemesi zaruridir. Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle düşman bizim “ifademiz ve hızımızdır.” Uzun yıllar boyunca İslâm davasının sancaktarlığını yapmış bir milletin mensupları ve klişe tabirle “bütün dünyanın gözünün olduğu” bir coğrafyanın insanları olarak düşmanımız çok... Hem de öylesine çok ki, matruşka bebekler gibi açtıkça başka bir düşman ortaya çıkıyor. Dış düşmanlar... Daha tehlikelisi onların kuyrukçuluğunu yapan hainler... Daha da tehlikelisi “bizden” gibi görünüp düşmana çalışan münafık tıynetliler... Tüm bunları bir kenara bırakırsak en tehlikeli olan ise zarar verip bunun idrakinde dahi olmayan “bizimkiler”; bu milletin ve memleketin en büyük düşmanı “bizden”... Emperyalistler ve kuyrukçuları tarafından müstemleke hâline getirilen Anadolu toprakları ve Müslüman Anadolu halkı, yüzyıllık bu mezalimden kurtulmanın ümidiyle yaşar, belini doğrultmaya çalışırken, hesapları bozan yine “bizimkiler”... “Bizimkiler” diyoruz; çünkü Müslüman Anadolu halkı teveccüh gösteriyor, Müslümanlık müşterek paydası altında kendisinden görüyor yahut görüyordu, hâlâ öyle mi bilemiyoruz... Malûm, seçim süreci boyunca Cumhur İttifakı’nın propagandası “beka meselesi” söylemi üzerine kuruluydu. Hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hem de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dev ekranlardan CHP’nin ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Siyonist-emperyalistler tarafından emellerini gerçekleştirilebilmek için bir manivela olarak kullanılan PKK’ya nasıl arka çıktığını gösteren videoları miting meydanlarında halka seyrettirip durdular. “Zillet İttifakı”na niçin oy verilmemesi gerektiğini vurguladılar. Seçimlerin ardından bu hafta sonu Ankara Çubuk’ta yaşanan hadise, bırakın halka anlatmayı, beka meselesinin içeridekilere dahî anlatılamadığını gösterdi. Elbette meselenin menfi tarafından daha ehemmiyetli bir de müsbet tarafı var ondan da bahsedeceğiz. 15 Temmuz ve sonrasında, düşman içerideki kuyrukçularıyla beraber var gücüyle Müslüman Anadolu halkının üzerine çöreklenmek için fırsat kolluyor. Türkiye, geçmişte de bu gibi durumlara sıklıkla düştü; daha muharebeye başlamadan kaybetti. Çünkü bu şartlar altında yapılacak tek şey taarruz etmek iken, taarruz bir kenara müdafaa yapmayı bile beceremeyenler yahut da doğrudan hainler tarafından yönetilip durduk. Bugün ise zemin son derece müsaitken mücadelede taviz ve tereddüt gösterilmesi ne ile izah edilebilir bilemiyoruz. Korkaklık mı, basiretsizlik mi, şahsiyetsizlik mi yahut başka bir şey mi, siz karar verin... Kılıçdaroğlu’na halk tarafından tepki gösterilmesinin ardından geçmiş olsun dileklerinde bulunma, Müslüman Anadolu halkını kınama yarışı aldı başını gitti. Kılıçdaroğlu’na attığı yumrukla Müslüman Anadolu’nun hissiyatını aksiyona döken Osman Sarıgün amca “kelepçelenerek” gözaltına alındı. Kendisi bir Ak Parti üyesi imiş; AKP tarafından ihraç talebiyle disipline sevk edildi... Halk kim, halkın hissi ne; kime ne? Halk sadece seçim dönemlerinde lâzım... Yetti mi? Tabiî ki hayır... Yetkili bir hanım, CHP’nin grup başkanvekili bir herifi arayıp “geçmiş olsun, çok üzgünüz” deme ezikliğini göstermiş, CHP’li vekil de küfür edip rahatlamak için bu telefonu bekliyormuş... Falan ve filan, bunlar gibi nicesi... İşin müsbet tarafı ise şu; seçim dönemi boyunca halka “terörist seviciliği” anlatılan Kılıçdaroğlu’nu ve CHP heyetini gören halk, hainlere nasıl muamele göstereceğini bir kez daha sergiledi. CHP’nin Müslüman Anadolu için düşman kutbu olduğunu müteaddit defa olduğu gibi yine işaretledi. Yetmedi, kendinden olup da düşmana taviz verenlere de cevap verdi. Tıpkı, “Gün ayrışma günü değil, teröre karşı birlik olma günüdür.” diyerek Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun diyen kelli felli bir abiye, “eee tamam işte, biz de teröriste karşı birlik oluyoruz.” diyerek yaptığı gibi... Mânâsı mı? Basit: Beceriksizlikle ihanet arasında ipince bir çizgi vardır ve bu millet mukadder hesaplaşmanın önünde set olmaya çalışanları da tepeler... Baran Dergisi 641. Sayı