Yazarlar
Tüm Yazarlar
Je me souviens - Hatırlıyorum!

Bir kelime: Souviens Yazının başlığındaki Fransızca ifâdeye bakıp, hâlihazırın dışındaki bu farklılıktan dolayı sadece merak sâikiyle de bu yazıya göz atanlar olacaktır. İtiraf etmeliyim ki bir yönüyle bu küçük atraksiyon sadece dikkat çekmekten öte bir sebebi barındırmıyor! Fakat diğer yönüyle de şu:  Ben, her yazdığım hususta illâ yeni bir şeyler söylemek isteyen, eski bir husus da olsa yeni ifâde kalıpları içinden aktarmak isteyen, yani, bahsettiği her mevzuda, o meselenin hiç olmazsa umûmiyetle bilinmeyen yönlerinden bahsetme prensibi olan birisiyim… Zaten anlatacak, söyleyecek yeni bir meselesi olmayan ve bu meseleleri kendi fikriyle ifade etmeyip, çeşitli iktibasların çokça uçuştuğu bir panayıra çevirerek doluluk nisbetini artıranlara yazar değil de kopist denilmeli; bunun da -en azından- üç istisnası vardır ki; birincisi, genç kalemlerin yazarlık sürecine doğru kıvrıldığı dönemdeki tüm yazılarının belli bir safhasını bu türlü yazılar oluşturur. Zaten gelişinden gidişi belli olduğu için hiçbir münekkid bu sebebten ötürü bir yazarı yahut yazar namzedini kınamaz ve ikincisi, belli başlı hususları tasnif ede ede onların bütününden bambaşka bir telif ortaya çıkartmaktır ki bu tip yazarlar altun gibi nadir olurlar… Üçüncüsü ise, bahsedilen mevzuu çeşitli iktibaslarla tahkim etme işi ki, bu türlü iktibaslar, alındığı yerdeki kendi bütünlüğüne muvafıklığı nazarından olduğu gibi bahsedilen yerdeki muvafıklığına nisbetle de değerlenir; ikisi arasında illâ belirli bir bağ olacak diye bir şart koşulamasa da, bahsedildiği yerde illâ bağı olması gerekmektedir. Yani, bir mevzuda iktibas edilen husus akla geldikçe serpilen değil, mevzu bütünlüğünün içinde eriyen yahut mevzu bütünlüğünün sabiti olmak noktasından yazı içerisinde o mevzuyu taşıyan… Bu üçüncü husus kuvveti olmayan pek çok yazının ana sebebidir; mevzuyu tahkim edeceğim derken tahrif edilmesine sebeb olunur! Zaten hâli hazırda “kendi fikrini ifâde etmek” demek, bir yazıda iktibas ettiğimiz yahut buna mecbur kaldığımız çıkış noktalarından hareketle bir şeyler söylemek demektir! Ya o çıkış noktalarını kendi irfanımıza katıp ondan doğanlarla yahut o çıkış noktalarının mevzun bir biçimde meselemize katıp; ikisi dışında ve hepsinin dışında bambaşka usûllerle de olabilir de, vasata binâen söyleyelim, şimdilik evvela bu kıstaslara azıcık dikkat!.. Ve bu meseleye ek mühim bir son not: Bir arkadaşımın pek güzel ifâde ettiği biçimde, bir mevzuyu ideolojik olarak ifâde ediyor olmak o mevzuyu ideolojik kılmaz! Yani, itiş-kakış işlerinden sosyal medya gevelemelerine kadar uzanan bir genişlikte söylenenlerin ideolojik olarak gerekçelendirmelerini yapabiliyor olmak, o mevzuların ideolojik olduğunun değil dedikodu yapıldığının bir göstergesidir! Son zamanlarda birkaç yakınıma da söylediğim gibi çok iyi bir yazı yazılabilir; fakat işin mühim bir tarafı da karakterin kendisidir!..  Bir şey daha var, artık günümüz okuyucuları, yazı bolluğunun sıradanlığı içerisinde ister istemez gördüğü her yazıyı okumaktan ziyade kendisini ona şöyle gözuciyle bakıp geçmek hissinden alamıyor ki zannediyorum ortalamanın altında bir okur olarak ben de öyleyim, oradan biliyorum… Ne yapalım? Belki yazarlar, okurlar kadar çok değildir ama cümlemiz, yani benim de kuyruğunun sonlarında olduğum ve içinde bulunmaktan memnun olduğum bütün okurlar, aç bîilaç yepyeni bir fikir, bakış açısı yahut ne bileyim, bizi hiç olmazsa bazı yerlerde heyecanlandıran, düşünmeye sevk eden, azıcık kafamızı zorlamaya sebeb olan yahut ta hiç olmazsa mevzusu şahsî de olsa alâkamızı celb edecek bir havadisten bahsetsinler! Böyle olmayınca da zamanla dergilerdeki başlık ve ismine “spot” dediğimiz yazı içi tanıtıcı levhalara bakıp geçmek âdetine yöneliyoruz haklı olarak… İfade ediş biçimimden de anlaşılacağı üzere, bahsedeceğim meseleyi izâh için, bunun okunmasını sağlamak için yazı başlığına “değişik” bir şeyler yazmaya ihtiyacım yok; yine de, eğer benim gibi bunalmış okurlar varsa onları da anlatacağım meseleye dâhil etmek için, çay içmeden evvel karıştırdığımız ince belli çay bardağımızın kenarına çay kaşığıyla hafifçe vuruşumuzdaki sese benzer bir ses olarak kabul edin bunu: elbette yazının sonuna doğru alâkasını kurmak sözüyle… Je me souviens!.. Hatırlıyorum!   Bir Şarkı: Kalan Kalır Ahmet Kaya’nın Kalan Kalırisimli bir şarkısı vardır. Bilenler şarkının girişindeki “Vur sırtına vur sırtına Dostun olam vur sırtına Mademki ben kaldıramam Derdimi al vur sırtına” sözlerini hatırlayacaklardır. Herkes için ne ifade ettiğini pek bilemem de, eğer mevcuttan memnun değilseniz ve başta kendiniz olmak üzere bütün cemiyete sirayet edici tarafıyla bunu değiştirmeye talip olduğunuzda, bu şarkının sözleri daha bir anlam ifade edecektir.  Elbette çıkılan her yol başkalarının katılıp katılmamasıyla değil; yolun hedefi, doğruluğu gibi kıstaslarla değerlenir, kıymet kazanır ve en büyük fedâkârlıklar, arkadaşlık hikâyeleri hatta ihanetler de bu yolların durak aralarında öğrenilir. Bu yolculuğun hayatın kaba gözüken taraflarını nazikleştirdiği cihetleri olduğu gibi aynı zamanda yol şartlarına uyulmadığında insanı kaba, düz hayatına değil de daha da aşağı savuran tarafları da vardır. İmkânları sınırlı olan insan, tâkatinin tükendiği bazı yerlerde dost bir omuz desteğiyle -yahut kendisinin dostuna verdiği böylesi bir destekle- yoluna devam eder; bu, basit bir yardımlaşmadan öte, ana, baba, kardeş sevgilerinin her birinin yeri ve kıymeti ayrı bir yükseklikte olmak üzere hiçbirisi ile kıyas kabul etmez apayrı bir mahremiyete mensup, içinde ne kan bağı, ne de başka benzer bağların bulunmadığı, sadece tek bir fikirden, güneş gibi ışığını her yana yayan fakat ondan doğan şualarını sadece o kimselerin görüp bilebildiği, işte bu beraber bilebilme ve anlayabilme, aynı fikrin kanatlarıyla hareket edebilmenin verdiği hisle sadece kalplerde yaşayan, hiçbir dünyevî menfaatin zedeleyemeyeceği bir kenetlenmedir ki izâh edilebilirliğinin bu kadar olduğu bir yaşanılması gerekendir! Bunun günümüzde dahî üstün misâlleri vardır da, herkes bu tip hâdiselere hayret ederken asıl gözden kaçırdığı mesele, her zaman yaşanan durumdan ziyade bunu yaşayanlara gık bile dedirtmeden yollarını devam ettirici fikrin kuvveti ve işte bahsettiğim kalb birlikteliğindeki anlatılmaz histir! Şarkıda geçen “mademki ben kaldıramam/derdimi al vur sırtına” ifadesi, zannediyorum bizim için şimdi daha da anlam kazandı. İşte böyledir, her şeye karşı takatimizin bir haddi var ve takatlerin tükendiği yerde birbirine omuz vermek işidir bir davanın mensubu olmak ve ilâhi bir esrar içinde, herkesin kendi işlerini tek tek yaparken, bu tek başınalıktan öte illâ “birlikte” olması gereken ve yine illâ o birlikteliğin bir topluluk, camia, cemaat kabında, yani kuru bir kalabalık ile cemaat ifadesinin birbirlerinden ayrıldığı ruhî bir hüviyette mezcolmak, katışmakla ulaşılabilir tarafı da vardır! Yolda kalmış herhangi bir otomobil gördüğümüzde kim olduğuna bakmaksızın el attığımız bir kültür yüksekliği için pek de paradoks olmayan bu mevzu, iş, aynı otomobili itmek için toplananlar arasındaki niyeti bozukları ifşa etmeye gelince çetrefilleşiyor. Ve dâima, gerçekler, hakikatlerin de içine atılıp dedikodu muamelesi yapıldığı kazanının isleri arasında unutulup gidiyor yahut öyle olduğu zannediliyor; oysa meşhur meseldeki gibi “gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi bir alışkanlığı” vardır ve ortaya çıktığındaki kuvveti daha önceki zaman zarfına nisbetle kat be kat artarak gelir; çünkü o günden bu yana gizlediğimiz, tahrif ettiğimiz, şuurlarını aldattıklarımızın sayısı daha da artmış ve herkes, yani sadece belirli bir topluluktan öte bütün umûm bir yalanı hakikat, bir korkaklığı cesaret, bir ihaneti sadakat, bir madrabazlığı, sahteciliği orijinal olarak kabul ediyordur artık…  Fakat Balzak’ın bir dokuma tezgâhına benzettiği kaderin meçhul sahibi, malûm’un mekr-i ilâhi denilen cilvesi, bir lokanta kapısının kolunu çevirirken yaptığımız hareket, bir pencere kanadının içinden süzülen havanın kül tablasındaki sigaramızın külünü düşürmesi yahut ne bileyim, bir çocuğun elindeki balonun ipini bırakırken dudağında oluşan hayret ifadesindeki gibi bize basit gözüken bir vesile sebebiyle bir anda görünür ve günün birinde gerçekler, üzerlerini kapatan sahteliklerin sisleri içinden geri dönüverir! İşte o vakit “mademki ben kaldıramam/derdimi al vur sırtına” dizelerinin, fedâkarlık içeren değil de aynı şarkının acı, acılığı nisbetinde hakikatli, hakikati nisbetinde ibretlik tarafını da hatırlarız:  “Bir hayına yaş dökersin Kadrin bilmez ah ne fayda!”   Bir İkâz: Andre Gide Şimdi, sıradan bir Ahmet Kaya şarkısına bir sürü mânâlar atfettiğimiz gibi bir yanlış anlamaya da düşmeyelim; ister bir şarkı olsun, isterse bambaşka birşey, niteliği niteleyenin onu kavrayış biçimine göre değer kazanır ve bu değer illâ nitelemek üzere ele aldığı şey içinde olmak da zorunda değildir; bu değer bazen ve aslında çoğu kez onu kavrayış ve ona bakış biçimiyle ortaya çıkar ki, burada bir güzellik varsa dünya görüşümüzün bize kattığı bakış açısıdır; nitekim ben Andre Gide’in “Muhteşemlik baktığında değil bakışında olmalı.” sözünü beğensem de hep eksik bulmuşumdur; çünkü o, Büyük Doğu-İBDA fikriyatıyla karşılaşmış olsaydı, zannediyorum kendi sözünü “Muhteşemlik, baktığını kendisine çeviren bu bakıştadır.” diye tashih ederdi!   Bir Dikkat: Tarih “Tarih” kelimesinin Fransızca’daki karşılığı olan “histoire” terimi bana hep ironik gelmiştir; karşılığındaki “hikâye” tabiri ve memleketimizdeki resmî tarihin ancak korkutucu - ki korkutucu kısmı da bu ironiye dâhil olaraktan hakikattir- bir hikâyede olabilecek kadar tahrifle yüklü aldatmacasından olsa gerek, her tesadüf edişimde acı denilebilecek bir tebessümle tepki vermekten kendimi alamam… Bunun yanında “tarih”i sadece kitaplara yahut belli bir yaş aralığı sınırına sokmaya çalışan, aklı evvel palyaçolar da var; işin mevzu olarak tarih kısmını bir kenara bırakırsak, filanca yaşa nisbetle odun gelmiş kütük giden bir adamla, genç yaşına nisbetle dolu dolu hayatı kavramaya çalışan arasındaki farkı kabul edememek, evvelden olanın tahlil edilemediği gibi içinde yaşanılanın da pek içinde olunmadığının ispatı olsa gerek?15 Temmuz gibi dünya çapındaki bir hâdiseye bakıp, her teferruatı ayrı bir tarihî hâdise olan bu bahsi değerince anlatmak için gerekli olan keyfiyet, belli bir yaş aralığı değil, fikir kuvvetidir! Bakınız, şu an “tarih” dediğimizde ister-istemez sene hesabına kayan normatif şuurumuz bu mevzuda hata ettiğini anladı! İşte bu bakımdan tarih bir tarafıyla yaşadığımız günler olduğu gibi diğer bakımdan da yaşanılan günlerin ne kadar değerlendirildiğinin de muhasebesi olsa gerek? Bunun şuuru… Eski tarih kitaplarında anlatılanlar, esasında zaman farkıyla bizim de içinde yaşadığımız hâdiseler silsilesinin bir yansıması gibi; en azından ben böyle görüyorum… Bu tarz bir bakış açısıyla hâdiselere yaklaştığımızda, “hatırlamak”, sadece düne, evvele ait olmaktan çıkıp, esasında bugünü de kapsıyor; yeter ki mevzuunu mevzuun istediği çapta ifâde şartları kaybedilmesin… Zaten, İbda Külliyatı’nda geçtiği üzere Oskar Vayld’ın “Filan adam o kadar siliktir ki, onu, bir daha hatırlamamak için yüzünü bir kere görmek yeter.” diyerek, unutmayı “görme”ye dolayısıyla hatırlamaya bağlamasından yola çıkarak söylersek, tarihî bir meselede mevzuun ana fikrini, sebeblerini görememiş herhangi biri, ister bunu bir tarih kitabından okusun, isterse mevzuun bizzat içinde olsun, bize o mevzuya dâir bir hatırasından bahsedemeyecektir; çünkü bir kere de olsun işin özünü görebilmesi icab ediyordur evvela… Bodler’in, bir şiirinde, sevgilisinin dudağında daldığı Lethe Irmağı’nın suları, yani unutuşun esasında kuvvetli bir hatırlama olması gibi, yani gark olunan ânın yoğunluğundan doğan unutuş gibi “tarih” meselesi de ele aldığımız çapa nisbetle bize kendini gösteren bir mevzu… Biraz evvel izâhına çalıştığım dikkatlere nazaran Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu hatırlamak da ancak onun tarih anlayışını -hiç olmazsa yüzünden- bilmekle olabilir; çünkü onun gibi kompleks ve kavranılması muhal bir mütefekkiri değerlendirme işi, neticesinde hep kaybedilecek bir harbe benzeyecektir. Böyle olunca da tıpkı Necip Fazılgibi onu belli başlı günlerde anmak tehlikesi de doğacaktır; buradaki temel espri, fikriyatının tümünü kavramaya kollarımız yetmediği yerde, boşuna gayret sarfedip “yahu bu kavranılmaz” fikrine varıp, artık ömrümüzün geri kalanını kendimizce uydurduğumuz bu puta tapmaktan öte,  kavrayabileceğimiz mevzuları seçip, mevzu mevzu bütüne doğru topluluk hakikatini yaşatabilmekte… Zannediyorum hatırlamanın en pahalı ve kıymetlisi de bu olacaktır!   Bir Hedef: Meydan Yazının içinde geçen bu Ahmet Kayaşarkısının yazı bütünlüğünde anlatılanlara bağlanacak bir tarafı daha var. Bizim yolumuz, yani Büyük Doğu-İBDA yolunun bir hususiyeti de şarkıda geçen ve başta şehid Kumandanımız olmak üzere her bir ferdi “yiğit ölmez, meydan kalır!” düsturunca ilerler; yani bizim cengâver ve yiğitlerimiz her dâim yaşar, yaşatılır ve meydan asla ve asla boş bırakılmaz! Zaten, “at ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır” atalar sözünün hedefi de budur; yani, atın ölümü koştuğu meydanları unutturmadığı gibi, insanın ölümü de yaptığı faydalı işleri unutturmaz. İşte bu fikir ve kavga meydanı boş bırakılmasın diye tarihten bir ses dâimâ şöyle seslenir yiğit olana: “Yere vurma hatırımı  Sana kahpe meydan kalır!” Baran Dergisi 600. Sayı

Hiç’e Çıkan Yollar ve İnsanlığın Son Umudu

Türkiye’de yürütme organının değişim ve dönüşüm süreci baş döndürücü bir süratle devam ediyor. Aslına bakacak olursak, bütün dünya ülkeleri ve milletlerarası kamu düzeni yeni bir nizam arayışına girmiş vaziyette. Birleşmiş Milletler, varlık sebebi olduğunu iddia ettiği, güçlü ile güçsüz arasındaki adaleti tesis edemiyor. Ticaret savaşları, tıpkı 1500’lü yıllardaki Avrupalı devletlerin deniz savaşlarına benziyor. Globalizm vesilesiyle tarihin sonu dedikleri düzen 20 sene yaşamadı. Tek kutuplu dünya ise o kadar bile hayatta kalamadı. Barışı muhafaza etmek üzere tesis edilmiş AB gibi birlikler çökerken, enkazın nasıl ve nereye doğru yıkılacağına bile karar vermekten aciz vaziyetteler. Bırakın dünya düzenini, bütün ülkeler dönmüş kendi içlerinde bir varlık yokluk savaşına girmiş vaziyette. Ekonomiler kötü, içtimâî düzenler berbat, adalet ise hak getire...   Hiç’e Çıkan Yollar 1688 tarihinde gerçekleşen İngiliz ihtilâlinden beri dünyanın denemediği hiçbir yol kalmadı ki sonunda “hiç”e çıkmış olmasın. Dikkat ediyorsanız bizim tarih muhasebemizde kilometre taşı olarak işaretlenmiş 1566 senesiyle arasında neredeyse bir asır var. Biz, peşinen bulduğumuz hakiki nizamı kendi anlayışsızlığımız içinde kaybettikçe, onlar bizde olan hakikati bulmak için denemedik yol bırakmadılar. “Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmayacağı” için de denedikleri bütün yollar tabiî olarak “hiç”e çıktı. İşin asıl elem verici tarafı ise, biz kendi anlayışımızı yenileyememiş olmamızdan kaynaklanan sakatlığı giderip, hakikatin hakikatine kavuşma yerine, ceketimizin astarı içinde kaybettiğimiz hakikati hep başka yerde aradık ve gidip Batılıların peşine düşmek gibi bir gaflete kapıldık. Son birkaç asırlık zaman diliminde mebusan meclisleri, büyük monarşiler, Rönesans, reform, nikbinlik, hürriyet, serbest piyasa ekonomisi, liberalizma, hümanizma, ihtilâller, nazizma, faşizma, komünizma ve globalizm ile beraber savaşlar, konferanslar... Gelgelelim bugüne. Batı adamının beş asırlık arayışı bugün bir kez daha “hiç”e çıkmış ve aynı zihniyet ile devam edecek olurlarsa, arayışlarının bundan sonra da aynı yere çıkacağı muhakkaktır. Bu arada, Batı adamının bulamıyor olsa bile arayış noktasında göstermiş olduğu cehdi de takdir etmeden geçmeyelim. Dikkat ediyorsanız, el attığı her sahayı canlı kılabilmiş bir ruhiyâtları vardı. Zaten aslına bakacak olursak, bugünün Batı adamının temel problemi de bu, öyle bir tükenmişlik sendromu içine girmiş vaziyette ki, ne yeni bir sahaya el atabilecek cehdi var, ne de o sahayı canlı kılmaya muktedir bir ruhiyâtı.  Arnold Toynbeene diyordu? “İstikbal İslamındır! Denenmemiş bir O var!” Çünkü ferd ile cemiyet arasında muvazene kurmaya kadir, İslâm’dan başka bir fikir mihrakı yok. Devletin varlık sebebi de zaten bu muvazeneyi kurmak iddiası değil mi? Cumhurbaşkanlığı Sistemine Geçildi Türkiye, tam da böyle bir konjonktürde, Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan’ın yeminiyle beraber yeni yönetim sistemine geçti.  Beştepe’de yapılan Cumhurbaşkanlığı törenine katılan ülkelerin kimler olduğu da son derece dikkat çekici... İştirak eden ve etmeyeniyle birkaç istisna dışında, Devlet-i Aliyye coğrafyasında bugün kurulu olan devletlerin tamamı bu geçiş törenine katıldı. Bilhassa da Müslüman olan ve olmayanıyla beraber Balkan ülkeleri. Anadolu’nun çevresiyle beraber dünyanın merkezi, kalbi, diyebileceğimiz ve herkesin asırlardır birbirini yediği bu coğrafyada, Türkiye’den ne gibi bir beklentileri var ki, hepsi buradaki törene iştirak ettiler? Cevabı da peşin peşin verelim, bizim beş asır evvel kaybettiğimiz ve başka yerlerde aradığımız nizamı, şimdi yeniden bizden bekliyorlar. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun seneler evvel ihtar ettiği üzere, “Şartlar Türkiye’yi tarihî misyonunu üstlenmeye zorluyor.” Yani Küllî irade, cüzî iradeyi tarihî misyonunu üstlenmeye zorluyor, şeklinde de okunabilir bu cümle. Ve muhakkak küllî irade, cüzî irade üzerinde mutlak surette hâkimdir, Kâdîr’dir! Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçişi de bu gözle okumak gerek. Türkiye, “hadi biz daha iyi bir sisteme geçelim” diye hükümet sisteminde değişikliğe gitmedi. “Şartlar” Türkiye’yi böylesi bir değişikliğe zorladığı için bu değişime gitti. Dolayısıyla bu değişimin neticesinde elde edilen fırsat ve yetkiler de resmî gazete kalsın diye değil, işletilsin diye Cumhurbaşkanına tevdi edildi. Öyleyse bu yeni yetkilere kısaca bir göz atarak devam edelim.  700 No’lu KHK 7 Temmuz tarihinde iki önemli Kanun Hükmünde Kararname yayınlandı. 18 bin 632 kişinin ihraç kararını duyuran 701 No’lu KHK gündem olurken, 700 No’lu KHK onun gölgesinde kaldı. Ne var ki, 700 No’lu KHK, 703 No’lu KHK ile beraber Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde devrim çapında değişiklikler ihtiva eden bir kararnamedir.  700 No’lu KHK’nın getirdiği kimi yetki değişiklilerine bakacak olursak:  442 Sayılı Köy Kanunu’nda yapılan değişikliğe göre, Cumhurbaşkanı’nın tesbit edeceği illerde, 60 bin kişiye kadar güvenlik korucusu görevlendirme yetkisi vardır.  3634 Sayılı Millî Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nda yapılan değişikliğe göre, Seferberlik ve savaş hali ile bu hallerin henüz ilan edilmemiş olduğu ancak savaşı gerektirebilecek bir durumun meydana geldiği gerginlik ve kriz dönemlerinde yapılacak seferberlik hazırlıkları ile kıtaların toplanması esnasında, alelade vasıtalarla temin edilemeyen bütün askeri ihtiyaçları ve ya hizmetleri bu Kanun hükümleri dairesinde vermeye veya yapmaya her şahıs borçludur. Bu mükellefiyetlerin Türk topraklarının tamamı veya bir kısmı üzerinde yapılmasına başlanacağı zamanı, Cumhurbaşkanı tayin eder. 4654 Sayılı Memleket İçi Düşmana Karşı Silahlı Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nda yapılan değişikliğe göre, Mükelleflerin sağlık durumlarının mükellefiyete elverişliliği ile vazifeleri dolayısıyla mükellefiyetten hariç̧ tutulacaklar ve talim, terbiye ve istihdam tarzları ve bağlanacakları yerler ve bu teşkilatla alakalı memurlara verilecek vazife ve salahiyetler Cumhurbaşkanınca tayin ve vatandaşları mükellef kılan hükümleri ilan olunur. 2941 Sayılı Seferberlik ve Savaş Hâli Kanunu’nda yapılan değişikliğe göre, savaş ilanına Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından karar verilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde Cumhurbaşkanı da, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilir. 703 No’lu KHK ile beraber ise Millî Güvenlik Kurulu, Millî Güvenlik Kurulu Sekreterliği kanunları,  Genelkurmay Başkanı'nın görev ve yetkisine ait kanun ile YAŞ'ın kuruluş ve görevleri hakkındaki kanun kalktı. Her iki KHK’nın ihtiva ettiği bu ve diğer görev tanımı değişiklikleri, tabiî olarak Cumhurbaşkanı’nın eline geniş bir yetki alanı vermiş oluyor. Bir kere en başta, yetkisi zaten olmamasına rağmen bile ordunun elindeki güce güvenip darbe yapmak gibi bir seçeneği kalmıyor, çünkü böylesi bir vaziyet karşısında meşru iktidarın milis kuvvetler teşekkül ettirme ve hatta ikinci bir ordu kurmaya kadar geniş salahiyetleri bulunuyor. Ayrıca MGK ve YAŞ kanununun kaldırılmasıyla, her ne kadar yerine gelecek Cumhurbaşkanlığı KHK’sı şimdilik meçhul olsa da, silahlı kuvvetlerin siyasete uzanan eli de böylelikle budanmış oluyor. Bu da bir daha 28 Şubat gibi bir sürecin bu ülkede yaşanmayacağı anlamına geliyor tabiî ki.   Yapılan değişikliklere bir de diğer taraftan bakalım. Farz edelim ki yarın bir hain takiyye yaparak milletimizin teveccühünü kazandı ve iktidara geldi, o zaman ne olacak? Geçen hafta da dikkat çektiğimiz üzere, Cumhurbaşkanlığı ile TBMM arasına denge unsuru olacak bir müessese kurmak şart. Madem ki bu şekilde kararnameler havada uçuşuyor, yarın benzerlerinin milletimiz aleyhine çıkmayacağının ve işletilmeyeceğinin garantisini kim verebilir?  Başkanlık Sisteminin Türkiye’deki Fikir Babası Başkanlık Sistemi fikrini Türkiye’de kim gündeme getirdi? İktidarı yalamaktan dilleri ve taşlamaktan elleri nasır tutmuş kimi köşe yazarlarının iddia ettiğinin aksine, bu fikri Türkiye’ye getiren, Türk tipi başkanlık sisteminden bahseden ve bu fikri MNP’nin kuruluş program ve tüzüğüne işleten, Üstad Necib Fazıl’dır.  Millî Nizam Partisi’nin kuruluş program ve tüzüğüne Üstad’ın eklettiği Anayasa bölümünde, şu ifâdelere yer verilmiştir: “Daha hızlı kalkınmaya mecbur olan Türkiyemizde devket hizmetlerinin verimli, sür’atli ve kudretli yürütülebilmesi ve Anayasamızın bünyesine intibak bakımından daha mütekâmil bir yapıya kavuşturulması ve tatbikattaki aksaklıkların giderilmesi için anayasada aşağıdaki değişikliklerin yapılmasını zarurî görüyoruz. Şöyle ki: a) İcraî organın daha kuvvetli olması ve sür’atle çalışabilmesi için Reisicumhur’un tek dereceli olarak (halk tarafından) seçilmesi ve icraî organ düzenini, Başkanlık (Presidentielle) sistemine göre tanzimi.” diye devam eden liste. Başyücelik Devleti bir ideal ve o ideale varana kadar kat edilecek uzunca bir mesafe var. Başkanlık Sistemi de bu yoldaki ara merhalelerden biri. Üstad Necib Fazılgibi bir fikir adamından, bu gibi merhaleleri atlamasını beklemiyordunuz değil mi? İnsanlığın Son Umudu Anadolu... KumandanSalih Mirzabeyoğlu’nun vefatından hemen evvel Ölüm Odası B-Yediadlı eserinde dikkat çektiği üzere, hicrî 1440 ile beraber, 40 senelik gecikmeden dolayı büyük bir gerginliği de bünyesinde barındıran bir devir değişiminin eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Dünya, şuurunda olsa da olmasa da eşiğinde bulunduğu bu değişimin sancısıyla kıvranıyor. Öyle bir devirdeyiz ki, asırlardır kendi yaptığına kendi tapar şeklinde fikirler imâl edip, sonunda her seferinde akamete uğrayıp, yeniden bir kez daha baştan başlamayı başarabilen Batı adamının bile arama cehdini kaybettiği, uyduruk fikirlerin tükendiği ve insanlığın, tarih boyunca belki de hiç karşılaşmadığı meseleler arasında boğulduğu bir dönem bu. Elde kalan denenmemiş tek alternatif ise İslâm.  Biz Büyük Doğu-İbda derken sanki kendimize yontuyormuş gibi görünüyor olabiliriz; fakat işin aslı şudur ki, hakikaten dünyadaki bütün nizam alternatifleri denenmiş ve geriye bir tek o kaldığı içindir bu ısrarımız. Lâf aramızda kalsın, kimsenin nemalanamayacağı, bal tutanın parmağını yalayamayacağı bir düzenden bahsediyoruz, yani çoğunun anladığı mânâda bir çıkarımız da yok. Menfaatimiz ise şudur ki, biz, yaşanmaya değer bir hayat miras bırakmak istiyoruz. Şahsiyet sahibi olma, kafa yapısı ve fikir meselesinin her türlü maddî üstünlük ve ehemmiyetlerin önünde olacağı, daha açık bir ifâdeyle beşerî bir düzen istiyoruz. Bunun yolu da Büyük Doğu-İbda’dan, “hiç”e çıkmayan tek yoldan geçiyor. “Hep”e geçit veren tek sistem! Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Adalet Mutlak’a” başlıklı konferansta İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği gibi: Şimdi bu evrensel ilkeler palavrasını da bir tarafa bırakalım, “evrensel ilkeler” falan diye bir şey yok, burada hâkim olanın koymuş olduğu kurallar var! Uyarsan uyarsın, uymazsan uydururlar! Bu kuralların mânâsı da budur. Meselâ ben bunları “Başyücelik Devleti”nde de yazdım; demokrasi diye zorlama diyorum... Ya adam dünyanın öbür ucundan tanklarıyla uçaklarıyla geliyor, bu adamı demokrat yapacak... Şimdi, “Yeni Dünya Düzeni” kurulacaksa, biz de diyoruz ki buradan başlasın...” *** Yeni sisteme geçilmesiyle bir dönem kapandı ve yeni bir dönem açıldı. Artık tanımlanan yeni yetkilerin tam mânâsıyla işletilmesi ve 15 Temmuz ihtilâl sürecine, içte olmak ve dışa doğru oldurmak şeklinde, sürat kazandırılması gerekiyor.  CumhurbaşkanıErdoğan’ın da dediği gibi, bu yeni sistemde kimsenin sığınabileceği mazeret yok! *** 700 No’lu KHK demişken, 700 sayısının Ölüm Odası B-Yediadlı eserdeki dikkat çekici ebced tevafuklarını da göz ardı etmeyelim.  “Taakkul-Hatırlama. Akıl erdirme. “Mazi”... Ratk-bitişik etmek. Bir yarığın parçalarını birleştirmek. Bitişmek, ulaşmak: 700” “Zel harfi, ebcedi 700. Allah’ın “Muzill-Zelil edici, hor kılıcı” ismine işaret eder.” “700: Mesh-Birşeyin suretini değiştirme.” “Süryanice FURSO ŞBİLO-Vasıta Sistem. “Büyük Doğu/İbda”:700” “Meserret: Sevinç, şenlik: 700: Metris” “700: SAR-İntikam. Öç...” Baran Dergisi 600. Sayı

Şarık Tara: Kapitalist Gibi Kazan Sosyalist Gibi Paylaş

Şarık Tara ülkemizin iş adamlarından... Kendisi de her insan gibi öldü. Belki zamanlı belki zamansız. Ölüm geldi mi geliyor. Belki yatakta belki sokakta. Bazen ansızın bir köşede bazense aheste aheste hastalık halinde. Bazen mermi ile bazen bir gözün göremediği küçücük bir mikropla. Vesileler sonsuz, say sayabildiğin kadar. Modern dünyanın insanı için ölüm, unutulması gereken acı bir son. Bunun için şehirlerini imar ederken kabirlerini şehir dışına atmışlar. Ölümü anmayı, ölümle yaşamayı psikolojik bir hastalık olarak görmüşler. Hızlı bir hayat tarzı üreterek, gaflet denizinde boğulmuş, bir anlık tefekküre ve uzlete yer vermemişler. Deli gibi çalışarak para biriktirmişler. Bütün bunlar ne için? Deniz ve güneşle iç içe, çıplak bedenlerini sergileyerek en ufak haya ve edepten yoksun bir tatil geçirmek için. Tüketmene, zevk ve sefa içinde başkalarına aldırmadan yaşamana bak. Tüketerek çevrendeki insanlara gücünü göster, harcayarak var ol. Bunun için meslek sahibi ol. Hangi meslek daha çok para getiriyorsa özellikle o mesleği seçmeye gayret et. Tüket, son hızla, insanları tahrik ederek, onların takdirini al.  İslâm, hakikatin kendisine göre ele alınacağı Mutlak Fikir ölçülerini koyan rejimin adı. Merkezinde Allah’ın Resulü var, Kur’an ona indi, bize değil. Evet Kur’an O’na indi bize değil. İnsanoğlunun zirvesi. El Emin sıfatlı temiz ve pak insan. Onun mübarek dudaklarından icmali olan hakikat tafsili olarak bize aktarıldı. O olmasa, mutlak hakikati anlayamazdık. O olmasa, akıl şaşar yanardık. Ne mutlu O’nu hakikatin merkezine koyarak hakikati anlayanlara. Ne sefil O’nsuz sadece kendi sefil akılları ile hakikati anlama ve insanlara anlatma çabasında olanlara.  Mülküyle insanı ezen, yani kibir taslayanlara bir hadis-i şerife göre kibir göstermek sadakadır. Bu yapılan hareket ve tavır, yani malıyla büyüklenen zengine karşı gösterilen kibir, zengin için bizzat muazzam bir merhamettir. Bahsettiğimiz hadisin özünde mealen “Mal ile mülkle şatafatla nefsinin zebunu olarak karşıma gelme, şeytani bir duruşla gelip de durma. Benim için senin şahsiyetin önemli. Üstünlük takvadadır. Zenginliğini karşımda caka satarak değil de şükür içinde eda et, göster. Benim için zenginliğin böylesi güzeldir” deniyor ve onu hakikatin sınırları içinde davranmaya davet ediyor. Bundan güzel tavır ve merhamet olur mu? Evet mülküyle büyüklenene kibir ve fakirlere tevazu etseydik, bu Peygamber buyruğunu hayatlarımıza hakim kılsaydık, birçok menfi hal ve hareketin peşinen önüne geçerdik. Tüketim canavarının esiri olmazdık. Böyle olunca ne oluyor; birbirimizle mal ve mülke sahip olma yarışı alıp başını gidiyor. Birbirimizin maaş ve malını kıskanıyoruz. Onun varsa benimde olmalı. Koş koşabildiğin kadar. Hastalıklar türlü türlü. Eşimiz, kaynanamız, hatta ana ve babamız bizi beğenmiyor. İmanî zaaflarımız değişik değişik hastalıklara sebep oluyor. İmanî zaaflarımız hastalıkları yenmemizi güçleştiriyor. Tek tük görülen birçok hastalık, artık grip nezle gibi. Buzdolaplarımız ilaç kutuları, vitamin hapları, ağrı kesicilerle dolu. Hiçbir acıya gelemiyoruz. Tüketen insan, haz almalı, mutlu olmalı ve yüzünde derin fikir çizgileri olmamalı. Acı duyan insanın psikolojisi bozulur. Al ağrı kesici dindir ağrını. Acı duyarak yaşamanın ve acıya sabrederek acıyı yenmenin hasletlerini anlamaz olmuşuz. Dini hakikatlerin kabuğunda yaşarken, psikolog ve okuldaki rehbercilerin tavsiyeleri doğrultusunda hayatımızı idame ettiriyoruz. Batı yaşayış tarzı ve zihniyetinin ajanı doğrultusundaki psikolog ve rehberciler çeşit çeşit görüş ve düşünce belirtiyorlar. Hakikatin şurasından burasından tutuyorlar da bir türlü hakikati kuşatıcı mahiyette ifade edici olamıyorlar. Bin yıldır Anadolu’yu besleyen ruh dinamiklerine uzaklar ve burun kıvırıyorlar. Tavsiyeleri; acıdan uzak kal, mutlu ol, ağlama.  Çocuğun psikolojisi bozulur, sınıfta kalma olmasın. Çocuğun psikolojisi bozulur, imtihan olmasın, çocuklar kaygı yaşamasın. Dayak olmasın. Öğretmen dayak atarsa eyvah yandı. Çağ dışı kalmış biri. Öğretmen kızmasın, öfkelenmesin benim çocuğuma, sevgisini göstersin. Çocuğuna mahallede biri bir laf etse, biri dokundursa. O çocuk yandı. Sen nasıl benim çocuğuma bunu yaparsın. Kendi çocuğu başka çocuğa küfür etse, canını acıtsa, çocuktur yapar; bir daha yapma çocuğum diye nazikçe uyarır. Tamamen iki yüzlü bir davranış. Allah’ın Celâl ve Cemâl sıfatları var. Kullarını bu yolla terbiye eder. Allah’ın bu sıfatlarıyla terbiye edilen insan, bu yolla tahkir etmeden terbiye etmeli anlayışına uzak bir yapıdayız. İçimizde yaşadığımız öfke ve sevgimiz imanî olmalı. Çocuğumuz ve öğrencimize öfke ve sevgimiz imanî olursa, sorun olmayacağını anlamıyoruz. İnsan korku ve ümit içinde olmalı. Bu zıtlıklar arasında ruhunu besleyip olgunlaştırmalı.  Hayır korku olmamalı? Psikolojisi bozulur. Çocuklara kurban keserken göstermeyin, psikolojisi bozulur. Çocukların yanında ailece kavga etmekten kaçının. Oysa nefsimiz yenilip zaman zaman kavga ediyoruz. İnsanız, hatadan beri değiliz. Çocuk bundan sonra da barıştığımızı görse. Demek ki hayat böyleymiş. Mesele her hâlükârda ayakta durmak ve onurluca yol almak deyip, bu anlayışı merkezine alsa. Hani iyi günde kötü günde… Şarık Tara öldü. Ülkemizin en zenginlerinden, Enka Holding kurucusu, kendisi hakkında kitap yazılmış… Çiğdem Tüzün ve Süha Muratlı imzalı kitabın adı “Şarık Tara: Sınırların Ötesinde’’… Kitapta, Tara’nın yurt dışındaki başarıları, iş ilişkisiyle dış dünyada genişleyen siyasi çevresinin Türkiye’ye  sağladığı katkı ele alınıyordu… Tara, Rusya’da iş yaparken sosyalizm ve kapitalizmi daha iyi tahlil ettiğini ve şu kanıya vardığını söylüyor: “Kapitalist gibi kazan, sosyalist gibi paylaş”… Elinden geldiğince yüzlerce kişiye burs verdiğini belirtiyor… Kitaba bakan gazeteci bunun üzerine PepsiCo CEO’su Indra Nooyi’den birkaç kez duyduğu şu tanımlamayı anımsatıyor: Vicdanlı Kapitalizm… Ardından Tara’ya ekleyerek söylüyor: “Vicdanlı Kapitalizm daha ulaşılabilir bir hedef gibi duruyor.” Hulusi Kentleşme Evet zenginlerimizden sosyalist görüşlere dair söylemlere şahitlik ediyoruz... Bu durum solcu vatandaşların gönlünü belki de hoş kılıyor… Bak diyorlar, kapitalist iş adamları sosyalizmin değerini ve insaniliğini anladılar. Bizim yıllardır savunduğumuz fikirler nihayet alıcısını buldu. Peki gerçek durum bu mu? Tabii ki değil. Doğrusu gazetecinin tesbiti gerçeğe daha yakın. Eski Türk filmlerinde, zengin fabrikatör rolünde, burma bıyıklı, göbekli, şirin mi şirin Hulusi Kentmen vardı. Hulusi Kentmen’in de çoğu zaman yakışıklı, eğlence içinde hayatını geçiren bir oğlu olurdu… Bu rolü bazen Tarık Akan bazen Yeşilçam’ın diğer jönleri oynardı. Zengin sıpası çoğu zaman fakir güzel kızı ayartır, şimdiki seviyeli birliktelik dedikleri süreçte fakir kızımızın ırzına geçerdi. Filmlerde kahramanlar bu yakışıklı fabrika sahibinin çocuğu olurdu. Bu tipler filmlerde ki rolleriyle Anadolu insanının dünyasında da ideal bir yere konurdu. Devreye fabrika sahibi Hulusi dedemiz girer ve bu mağduriyetleri giderirdi. O zaman Yeşilçam’ın aşk filmlerinin konusu hemen hemen buydu. Zengin oğlan fakir kız. Tecavüz et, kızı kendi özünden başka bir öze döndür. Zengin oğlanı o özde kendine bağla. İkisini tekrar birleştir. Büyük aşk, mesut sonla bitti. Ne aşk filmleri değil mi? İşte o zaman ki solcu gardaşlarımız Hulusi dedemize ve bu filmlere çok gıcık olurlardı. Onlara göre fabrikatör demek “artı değer” sahibi işçileri sömüren, devamlı zenginleşen, ezen bir insandı. Yani hakikat çiğneniyor, bu filmler gerçeği perdelediği için solcu gardaşlarımızın işçi sınıfını aydınlatmasına engel olmuş oluyordu. Fabrikatör Hulusi dedemiz gibi insani, şirin ,torununu kucağına alan biri olmamalıydı. Kapitalist nasılsa öyle olmalı... Yani bütün kudsiyetlerden sıyrılmış, nefs azgınlığından başka bir şey düşünmeyen, düşük ücret fazla emekle kar peşinden ayrılmayan akıl sahibi bir varlık... Dizginsiz bir canavar evvela kendi ülkesindeki insanlara çullanmış, sonra da bütün kainata kan kusturma şiarında biri. Yarış zevkini azgın bir iştaha haline getiren kuvvetin her yolsuzluğuna alkış tutan, zengini kanmak bilmez arzularla kıvrandıran, yoksulu ölüme terk eden, para hırsında biri olmalı. Evet ülkemizin en zenginleri -Taralar, Koçlar- kaymak tabakasını yiyenler, sosyalist söylemlerde  bulunarak bizce Hulusi Kentmen rolüne soyunmuş oluyorlar. Sebep o kadar aşikar ki… Kapitalizm ile sosyalizm özde aynı lakin pratikte farklılar… Her ikisi de varlığını mülkiyete sahip olma şekline göre temellendiriyor... Birinde ferdin mülkiyeti olmalı, diğerinde ferd mülk sahibi olmamalı. Kapitalizme tepki halinde ortaya çıkan sosyalizm. Kapitalizmin ilk safhalarında yaptığı zulmü görünce -çocuk ve kadınların saatlerce düşük ücretle çalışmaları, hiçbir güvencelerinin olmaması, bunun temel sebebini mülkiyet sahibliğinde görüyor ve mülkiyeti cemiyete aktararak insanları özgürleştirme cihetini tutuyor. Bir cinayetten başka bir cinayete. Zaten batının hikayesi de budur; hikmetten yoksun olması, bütün fikre muhatap olmaması, akıl çerçevesinden baktığı için eşya ve hadiseleri eksik görmesi tedavi yoluna aksak bir tutumla gitmesi. Oysa mesela bıçak zatıyla ne kötü ne de iyidir. Bıçak, doktor elinde şifaya vesile iken hırsız elinde yaralama ve öldürmeye etkendir. İşte sosyalistler kapitalist zihniyetin elinde mülkiyeti adeta hırsı elinde bıçak gibi algılamışlar Allah ve Resulünün ölçülerinden, ruh ve aklın kıvam içinde olduğu mutlak fikirden yoksun oldukları için doktor elinde bıçağın rolünü görmemişlerdir. ALİ ŞERİATİ İranlı bir fikir adamı... Birçok kitabı çevrilmiş durumda... Çevirilerin önsözünde, içinde birtakım yanlış düşünceler olsa da, okunması gereken çok değerli biri olarak lanse ediliyor. Anadolu ruh iklimine aykırı olan ifadeler söylense de, okuyanlar keşke ona göre okusa. Müslümanca bir tavır bunu gerektirir. Doktor bile bir ilaç verirken ilacın yan etkilerini söyleyerek hastasını uyarır. Malum Müslüman muhatap olduğu şeyde yanlışa düşeceği durumla ilgili uyarılmalı ona göre tavrını belirleme imkanıyla teçhiz edilmeli. Madem yanlış düşünceler var; nedir onlar kardeşim, ben onları bileyim ki yanlışa düşmekten kurtulayım, ayağım kaymaktan kurtulsun. Kitapların ilk baskılarında bu belirsiz uyarı bile yoktu. Demek ki Anadolu irfanını belirleyen ehli sünnete aykırı bir takım izahlar var ki Anadolu insanından bir tepki almışlar, ki takdim kısmında böylesi ifadeler var. Evet Bizce de Ali Şeriati okunmalı, eserlerinden faydalanılmalı. Lakin Ali Şeriati herkes tarafından okunamaz. Belli bir fikri donanıma sahip insanlar tarafından okunmalı. Aksi takdirde zehirler, insanı yoldan çıkarır. Büyük Doğu ve İbda Mimarları Necip Fazıl Kısakürek ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün davaları Anadolu insanında bir fikri bünye oluşturma gayesi olmuştur. İnsanda nasıl bir biyolojik bünye var, yediği her şeyin bir kısmını posa olarak ifrazat ve diğer kısmını kan haline getiriyorsa, bunun gibi eşya ve hadiseleri değerlendirici ve manalandırıcı bir fikri bünye olmalı. Nasıl biyolojik bünye ile faydalı ve zararlı kısım ayrılıyorsa, fikri bünye ile okunacak eserlerden faydalı ve zararlı kısımlar tefrik edilmeli. Velhasıl Büyük Doğu-İbda ile “İslama Muhatap Anlayış”ın ölçüleri kuşanılmadan Ali Şeriati’yi okumak zararlıdır. Mazallah insanımızı dinden çıkarır, imanını sakatlar. Evet Büyük Doğu–İbda küfre elini değdirse şeriat doğuracak, zehri şifaya döndürecek ölçüler manzumesinin ta kendisi. Bu yüzyılda bütün Müslümanların kuşanması gereken vasıta sistem... Ali Şeriati, İran devriminden sonra kitapları yayınlanan bir şahıs. Malum yüzyıllardır İran-Osmanlı, İran-Selçuklu mücadelesiyle tarihi arka planda gelen siyasi, psikolojik, itikadi, fıkhi ayrılıkları içinde barındıran bir süreç. Nasıl doğu batı diye ayrı bir alem varsa, doğu coğrafyası içinde asla bir araya gelmez Şii-Sünni diye de muazzam ayrı iki alem var. İkisi de ayrı mezhepler dersen eyvah! Çıkılmaz bir tuzağa düştün, hem de ne tuzak. İşte Ali Şeriati’yi okumak ve Ali Şeriati’yi okuyan ve seven biriyle muhatap olursan düşeceğin tuzak şu olur: Mezheplerin kendi İslam değildir, mezhepler İslamı parçalayıcı ve bölücüdürler. Ali Şeriati, Şii dünyasında bir takım hakikatleri dile getirdiği için, Şiiliğe aykırı ifadelerde bulunduğu için o dünyadan uzaklaştırılmıştır. Yani Ali Şeriati Şii değil. Biz de burada Sünnilik aleyhine söylemlerde bulunalım. Mezhepler bölücü parçalayıcı ya, Hakan Albayrak ve diğer radikal İran devrimine güzel bakan tipler gibi, davamız ne şu mezhep ne bu mezhep yalnızca İslam olsun. Yandı gitti binyıllık ehli sünnet birikimi. Eyvah! İmam-ı Azam’lar, Gazâlî’ler, İmam Şafî’ler, Maturidî ve Eşari Hazretlerinin tüm çabasına rağmen kendi kendimizi helâk ettik. Ali Şeriati bak bizim anladığımız Şii değil. Oku çok bilgi sahibi olursun. Soruyorum, Ali Şeriati’yi okuyan Şii mi yoksa Sünni anlayışa mı yakın olur? Tabii ki Şii anlayış. Bugün yıllardır Anadolu’nun ruh ve iklim harcını bozan İrancı tipler, Irak ve Suriye vakalarından sonra söylenecek lafları olmadığındandır, İran’a karşı muhalif fikirlerde bulunmaktalar. Dileriz samimi ve hakikate götürücü olur. Yazımızın ilk kısmına burada son verirken, tavrımız, Sünnilik ve Şiilik diye İslam içinde iki ayrı mezhep demekten kaçınacağız. Sünnilik doğru yolun ta kendisi iken Şiilik bu doğru yola tarih boyunca musallat olmuş sapık anlayışın ta kendisi. Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer Efendimize lanet yağdıran, Hazreti Ayşe annemize iftira eden, peygamber dışındaki insanlara takiyye görüntüsünde masumiyet rolü verenlere başka ne denir ki? Baran Dergisi 600. Sayı

ABD-Meksika Arasındaki Göç Sorunu

Eylül 1958'de Meksika’ya gittiğimizi hatırlıyorum. İlk kez gitmiştim. Meksika'nın merkezinde, Aztekler kentinin de merkezi olan Historica Meydanı'na giden ana caddelere bakan bir dairemiz vardı. Henüz hizmetçimiz yoktu. 9 yaşındaydım. Başkanlık seçimi zamanıydı sanırım. Başkan'ın geldiğini gördüm ama başkandan önce ve 1958'de orduda çok merak uyandıran bir şey vardı. Küba gerillalarının bir savaşçı birimi ve giydikleri üniformalar. Fidel ve Che Guevara'nın Meksika'dan Küba'ya geldiğini ve bir şeyler yapmalarına izin verdiğini unutmayın. Revolverlerle ve 1910'da başlayan devrim savaşının gazileriydi onlar. İnsanların gerçek silah taşımalarına izin verildiği anlamına geliyordu bu! Meksika’da böyle oldu. Ve ben üst üste “Merhaba Başkan” derken o da bana merhaba demişti. Meksika o dönem o kadar mutluydu ki. Şimdi Meksika çok bozuldu. 60 yıl önce, sistemin içinden gelen, kokain kaçakçılığına karışmayan Amerikan ajanı olmayan seçilmiş bir Başkanımız vardı. Direnişçi, devrimci partiden bir komutandı ama bu bozuk bir adamdı, diplomattı. Devletler için düşman olmayan ama kokain kaçakçısına göz yumuyordu. Şimdiyse Meksika'da, bizden ya da Güney Amerika'daki başka herhangi bir ülkeden daha çok insan öldürüldü. İnanılır gibi değil. Calderon denen adam umut oldu. Polis teşkilatını temizledi, ordu teşkilatını temizledi. Ekonomiyi yasal yollarla geliştirdi. Ancak yeterince gücü yok. Zamanla muhtemelen güç kazanacak ve daha iyi bir Meksika olacak. Ne olacağını göreceğiz. Demek istediğim uzun yıllardır  Meksika’da huzur hakimdi. Meksika'nın II. Dünya Savaşı’nda yer almadığını unutmamalıyız. Meksika, İspanya'dan, dünyadaki herkesten daha fazla mülteci alıyor. Neler olacağını bilemiyorum, kimse bilmiyor, sadece tanrı biliyor. Ama umarım Meksikalılar buna izin vermez. İnsanlar Meksika'nın çalışmasını, refahını istiyor. Niçin? İş ve kaynakları zengin bir ülke çünkü. Başkan Trump’ın Meksika’yla göçmenler hususunda konuşmaması normal değil. Meksikalılarla yasal olarak çalışmak, yasal bir yol düzenlemek için bir anlaşmaya varabilir. Ve bu dehşete katlanmak zorunda değil. Bence insanlığın en kötü hali insanların göçmesidir. Afrika'da, Avrupa'da oluyor bunlar savaştan kaçan insanlar, açlıktan kaçan, sosyal istikrarsızlıktan, terörden kaçan insanlar. Kötümser değilim.  Venezuela neler olduğunu bilmiyorum, anlamıyorum. Bu tam bir sır benim için. 1949 uluslararası resmi verilere göre toprak verimliliğinde birinci biz, ikinci Birleşik Krallık, üçüncü Fransa'ydı. Venezuela harika bir ülkeydi. Dünyadaki herkesten daha fazla su kaynaklarımız var. Nitelikli topraklarımız var. Ve umarım Venezuela için de her şey güzel olur, çok iyi insanlar. Ziyaretime kimsenin gelmesini istemedikleri zaman izin verilmiyor, şu anda olan bu. Kimse gelmiyor, hatta beni görmek isteyen polis bile Fransız otoritesi tarafından onaylanacak veya onu da tekmeleyecekler. Baran Dergisi 600. Sayı  

Eflâtun-u İlâhî -8-

Asıl adı Aristokles olan Eflâtun (d.427-ö.347), geniş omuzları ve atletik yapısı nedeniyle, Yunanca Platon(geniş omuzlu) lakabı ile anıldı ve tanındı. İslâm dünyasında Eflâtun-u İlâhî, Batı dünyasında ise Platon ismiyle bilinen ve yaklaşık 2500 yıldır gündemdeki yerini koruyan Eflâtun, Antik Yunan filozofu, matematikçi ve batı dünyasındaki ilk yükseköğretim kurumu olan Akademi’nin de kurucu hamisi/iradesi olarak bilinir. Eflâtun, başta akıl hocası Sokrates olmak üzere, kendi öğrencisi olan Aristoteles ile birlikte Batı ilim ve fikir dünyasının temellerini atan üç büyük kafa adamından biridir.  Sokrates öldüğü zaman Eflâtun 28 yaşlarındaydı. Mevzuumuz açısından “bu tespitin ne önemi var?” şeklinde bir soru sorulabilir, ancak; böyle bir soru bizce cevaptan varestedir. Birazdan söyleyeceklerimiz bunun niçinine dairdir. Üstad Necip Fazıl (ö. 25 Mayıs 1983) dünyasını değiştirdiğinde İBDA Mimarı (d. 9 Mayıs 1950) tam 33 yaşında idi(1). Üstadı Necip Fazıl ile kendisi arasındaki fikrî münasebeti Sokrates ve Eflâtun arasındaki fikrî birlikteliğe nisbet eden İBDA Mimarı, 28 yaş esprisi üzerinden, “Benim, Üstadım’ın yanına konduğum çağ”(2) şeklinde dile getirirken de, aslında keyfiyet benzerliğinin yanında kemiyet benzerliklerine de vurgu yapar gibidir. İBDA Mimarı, bu satırların yazarının gözünde dünyaya gelmiş en son büyük ve güzel insandır. Bu çerçeveden olarak, “Ruh ve kafa güzelliği yanında, fiziken de güzel bir insan; yakışıklı, güçlü bir insan” olduğu söylenen Eflâtun, “omuzlarının genişliğinden ötürü sonradan Plâton adını almış”tır. “Soylu ve zengin bir aile çocuğu” olarak dünyaya gelen Eflâtun, “çağında görülebilecek en iyi eğitimi görmüş, matematikte ve şiirde erkenden sivrilmişti.” Dahası, “Olimpiyatlarda yarış kazanmış bir atlet” olarak bütün bir toplum tarafından da tanınan ve bilinen bir insandı. Kısacası Eflâtun, “filozof olması en az beklenecek delikanlılardan biri” olarak adeta Sokrates’in şahsında fikrî olarak “belâ”sını buldu! İBDA Mimarı ise fikrî olarak “belâ”sını, Üstadı Necip Fazıl’ın şahsında bulmuştur! Burada belâ kelimesi menfi mânâda kullanılmamıştır. Belâ, hem zekâyı işleyen sabra vesile olduğundan ve hem de yakınlıkta uzaklık tehlikesini bertaraf edip uzaklıkta yakınlığa bir işaret olduğundan ötürü İslâm büyükleri tarafından her daim Allah’a yaklaştırıcı bir keyfiyeti haiz olduğu düşünülmüştür ve her daim taleb edilen ve arzulanan bir keyfiyeti haizdir. Bu mânâdan olarak Telegram, belâların en büyüğü olarak okunabilir. “Mutlak Varlık olan Allah”a yakınlığı taleb eden olarak Telegram, Allah’tan uzaklığın (nefs!) zirvesine de bir işarettir. Telegram, zâhir ve bâtının, diğer bir ifadeyle de ruh ve nefsin en ziyade yakınlaştığı, yaklaştırıldığı anın yakıcılığına da bir işaret olarak kabul edilebilir.(3) Özelde topyekûn Müslümanların imanına musallat olan, genelde ise topyekûn insanlığın masumane duygu ve düşüncelerini dönüştürmeyi hedefleyen bir uygulamaya karşı paratoner görevi üstlenilmiş ve topyekûn insanlık adına Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın “Çile Tacı”nı tedai ettirircesine büyük bir misyon ifa edilmiştir. “Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, / Fikir çilesinden büyük işkence” diyenÜstad Necip Fazıl’ın “Çile”sinin tacı: Telagram!  Yukarıda Eflâtun ile İBDA Mimarı arasındaki “mânâ” benzerliklerinin yanında 28 yaş esprisi üzerinden “madde” benzerliklerine değindik. Bu çerçeveden olarak, Eflâtun’un sporculuğu ile İBDA Mimarı’nın sporculuğu arasında da bir “madde” benzerliğine dikkat çekmek sanırım uygun olacaktır. Bilindiği üzere İBDA Mimarı, gençliğinde, Beşiktaş Spor Kulübünde boks sporuyla ilgilenmiş ve iyi bir boksör olarak adından sıkça söz ettirmiş biriydi. Boks yaptığı dönemde boks antrenörü tarafından, “Gel seni dünya şampiyonu yapalım!” meâlindeki sözüne karşılık kendisi, Üstadının, tabiri caizse, “Gel seni fikirde dünya şampiyonu yapalım!” teklifine “Evet!” dedi ve o gün bu gündür mânâda “boks” (Gölge boksu!) yapmanın ne demek olduğunu gösterdi. “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman!” takdimi “plato”sunda veya “ring”inde bütün bir yeryüzünü kendisine “ring” (mübareze alanı) kabul eden İBDA Mimarı, “iyi ve kötünün ötesinde” konuşlanmanın her daim çilesini çekti ve bunun “gölge boksu”nu yaşadı. Bu mevzuda da yine Telegram tecrübesi “muazzam” bir örnek olarak verilebilir. Bir mümin olarak, kendi şahsında, “Büyük Cihad”a denk gelen bir noktada, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birini (ruh kutbu!) gerçekleştirmek üzere, daha doğrusu Allah’ın rızasına uygun olan ruh kutbunun bariz bir temsilcisi olarak, bir yanda zâhirde nefs kutbunun temsilcisi kâfirlerle cihad etmek, diğer bir yandan da bâtında son nefesine kadar, kendi öz nefsiyle mücadele (nefs terbiyesi) işi üzerinde oldu ve yine son nefesine kadar bu kavganın “gölge boksu”nu yaşadı. Ta ki beyni kanayana kadar! Daha doğrusu “aklın sureti” olarak da okunabilecek beynini Allah ve Resûlü davası ve gayesi uğruna feda edene kadar! İBDA Mimarı, kendi öz nefsini ağzından çıkarmasına rağmen ilahî emir gereği onu tekrardan içine almakla kalmadı, şeytanın temessülüne yataklık eden Deccal taifesinin yanında, bizzat şeytanın mücessem hali ile de kavga halinde olduğunu düşündürtecek büyük bir kavganın veya savaşın içerisinde oldu. İlâhî olanın emrinde selim akıl ile şeytanî olanın emrinde beşerî aklın kavgası! Bu mevzuda Bolu F Tipi Cezaevi hücresinde (Ölüm Odası!) yaşadığı canlı kanlı “İsmail” tecrübesini hatırlatmak isterim. Kimbilir, Allah Resûlü’nün en mütekâmil sünnetlerinden biri olarak, “Şeytanını Müslüman yapmak!” gibi bir nasibe konmuştur. Üstadı tarafından “Bütün Fikrin Gerekliliği” üzerinden “Mücerred fikir istidadı tamam!” iltifatına ram olmuş olmanın “doğrulayıcılık usülü” bunu davet etmiş olabilir mi? Telegram belâsı da bunun bir “zehirle pişmiş aş” misâli hediyesi mi acaba?! Eski bir Beden Eğitimi öğretmeni olarak, İBDA Mimarı’nın Üstadı Necip Fazıl’a olan nisbetini resmeden bir çerçevede, Eflâtun’un Sokrates’e olan teveccühünü resmeden bir anlatıma da burada yer vermek istiyorum. Ama ondan önce, 1999 Yılında Metris Cezaevi’nde beraber kaldığımız süre içerisinde, kendisinin nasıl bir boksör olduğuna bizzat şahidlik eden birisi olarak, o dönem gördüklerimi ifadelendirirken şöyle bir sözün ağzımdan çıktığına bazı gönüldaşlar şahittir: “Öyle bir yumruk atıyor ki, yumruğu sanki dünyanın öbür ucuna değecek!” Bu duygusal ve de samimi anlatımdan sonra sadede gelelim ve Eflâtun’u, “Sevgili Hocası” Sokrates’in horoz borcu çerçevesinde lâyıkı veçhile anlamaya, anlamlandırmaya, anlayabildiğimiz kadarıyla da anlatmaya çalışalım. İBDA Mimarı, Eflâtun’un sporcu gözüyle Sokrates’e olan bakışını şu şekil hülasalandırıyor: “Sokrates’in konuşmalarını önce bir zekâ yarışması olarak çekici bulmuş olabilir; ama bu konuşmaların tadına vardıktan sonra kafa sporunun ötekilerden çok daha önemli, Sokrates’in bütün fizik şampiyonlarından üstün olduğunu anlıyor; tabiî kafa şampiyonlarından da…”(4)  Eflâtun, hocası Sokrates’in ölümü üzerinden derin bir “nefs muhasebesi” yapıyor ve “ona düşüncenin hem bir tek insanın, hem de bütün insanların hayatına neler getirebileceğini öğretiyor… Denilebilir ki, Eflâtun bütün ömrünü, Sokrates’i öldürmeyecek, tersine onu ve onun gibileri baş tâcı edecek bir toplumun, bir devletin nasıl kurulabileceğini düşünmekle geçirmiştir.”(5) “Horoz borcu” esprisi işte tam da bu noktada gerçek anlamını buluyor. Yukarıdaki son cümle, Sokrates’in miras bıraktığı horoz borcunun ne mânâya geldiğini göstermekle birlikte, aslından horoz borcunun yerine getirilebilmesinin ne demek olduğunu da bütün haşmetiyle meydana çıkarıyor. Evet; İBDA Mimarı’nın Başyücelik Devleti mücadelesini layıkı veçhile anlayabilmek için Eflâtun’un “yaşanmaya değer hayat” mücadelesinden, tecrübesinden azami derecede istifade etmek gerekiyor.  Sokrates’in ölümünden sonra Eflâtun’un ilk işi, “Sokrates’i öldüren şehir”den, yani Atina’dan uzaklaşmak olmuştur. Nerelere gittiği pek bilinmese de, Mısır’a, İtalya’ya, Anadolu’ya, hatta Hindistan’a bile gittiğini ileri sürenler vardır. (Hindistan?.. Madde ve mânâda Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ve İmam-ı Rabbânî Hazretleri esprisi üzerinden “Hindistan” vurgusuna dikkat!.. Aynı zamanda Mehdiyyet’in beşerî akıl ile selim aklı evlendirme ameliyesine, bunun da Kust-i Hindî üzerinden siyah ve beyaz (cevn) terkibine, -ki karışımı gri veya kül rengini doğurur, dolayısıyla da küllî, “Malik hikmeti” veya “Abdülhakîm Koltuğu”, melik, hükümdar, hüsrev, hurus, horoz vs.-, dolayısıyla da Mehdî hakikatine, bunun da Hacerü’l Esved (“Hakem” hadisesi!) üzerinden Mekke (ruh!) ve Medine (beden!) hakikatine yol verdiği, Mekke ve Medine’nin zamanımızdaki uzayan gölgesi hâlinde de “1440 Gergini” veya “Anadolu Gergini”ne (Suriye / Şam hadisesinde Hakemlik!) kadar sarkan durumlara da ayrıca dikkat!)…  Sevgili hocası Sokrates’in ölümünden sonra Eflâtun, “12 yıl ortadan kayboluyor ve Atina’ya 40 yaşında dönüyor… Atina yakınlarında bir kır evi… Sonradan dünya akademilerine adını verecek Akademos’un bahçesinde gençlerle buluşup, Sokrates gibi kendini sevdiren bir hoca oluyor… Bu arada, Sicilya’nın zorbası Kral Dionysios’un sarayına gidip orada düşündüğü devleti gerçekleştirmeyi deniyor; ama ne filozof olmaya, ne de devleti filozoflara bırakmaya yanaşmayan Kral, Eflâtun’u kapı dışarı ediyor… Tekrar düşünce bahçesine dönen Eflâtun, artık 80 yaşına kadar hem çevresindeki, hem de gelecek yüzyıllardaki gençlerin en iyi devleti nasıl kuracaklarını düşünmekle, bunu tartışmakla yaşıyor… Ve arkasında cilt cilt eserler.”(6)  Sokrates’in Eflâtun’a bıraktığı horoz borcu, iyi, daha doğrusu ideal bir devletin nasıl kurulacağına dair bir ameliyeyi de (ütopya) beraberinde getirmiştir. Alfred North Whitehead’in, “Tüm Batı felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir”, sözü Eflâtun’un bir başlangıç noktası olarak kabul edildiğini göstermekle birlikte, bu aynı zamanda, aslında tüm Batı felsefe tarihinin Eflâtun’un “iyi devlet-ideal devlet” düşüncesinin nasıl kemâle erdirilebileceğini hülasalandıran bir noktada olduğunu da göstermektedir. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” hakikati üzerinden söylersek, İBDA Mimarı’nın kendisini Eflâtun ile ilişkilendirmesinin derinliğinde yatan esas saik, aslında Eflâtun’un gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediğini gerçekleştirmeyi hedefleyen bir iş üzerinde olduğuna vurgu yapıyor olmasıdır. Büyük Doğu idealinin müşahhas zemini olan Başyücelik Devleti plan, program ve projesini bu çerçevede mânâlandırmak mümkündür.  Eflâtun, yaşadığı zaman diliminde bütün hayatını ideal bir devletin nasıl kurulabileceğine hasretmiştir, dedik. Kendisi ideal bir devletin bizzat kurucu iradesi olmak istemiştir; fakat bunda başarılı olamamıştır. Onu takib eden bütün bir Batı felsefesi dünyası da buna dair yüksek bir irade ortaya koyamamıştır. Bu mevzuda başarılı olunamamasının temel sebebi bence, “beşer zekâsı” üzerinden kurulabilecek ideal bir devletin ancak ve ancak Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm tarafından kurulabileceğine dair olan mukadderattır. “Kul” planında ideal devlet, Allah Resûlü’nün “Asr-ı Saadet” olarak mühürlediği İslâm devletidir. Allah Resûlü’nden sonra Peygamber gelmeyeceği ve gelecek olanların da onun varisliği üzerinden geleceği içindir ki, “beşer” planında “Saadet Asrı”nın gölgesi mahiyetinde tezahür edecek olan devlet, dairenin tamamlanması mânâsına da tekabül eden bir çerçevede, Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm’ın dünya hâkimiyetini mündemiç son ve som devlet olacaktır, inşallah! Büyük Doğu ideali ve onun mücessem hâli olan Başyücelik Devleti’ni bu çerçevede ve de aşkla selâmlıyoruz!   Dipnotlar 1-Üstad Necip Fazıl, Mürşidi olan Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin yanına vardığında henüz 30 yaşında idi. Çile’den “Tam Otuz Yıl” şiiri: “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; / Gökyüzünde habersiz uçurtma uçurmuşum…” (1934) 2-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 322. 3-Üstad Necip Fazıl’ın Çile’sinde yer alan “Külhan Yeri” isimli şiiri: “Yaklaştım hamamda külhan yerine; / Yaklaştıkça daha sıcak bölmeler... / Saplandı mı akıl bir kez derine, / Her ân dirilmeler, her ân ölmeler... // Necipcik, Necipcik, dem çekiyor kuş; / Yokuşlar iniştir, inişler yokuş; / Bir yokluk, bi varlık; ne değiş-tokuş! / Bir şu yan, bir bu yan, gidip gelmeler…” (1982)… Külhan, kül han, “Gri han!”, küllî han, “Malik”, külhanbeyi,  kabadayı, Ebu Süleyman, Halid bin Velid Hazretleri, horoz! 4-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 322. 5-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 322. 6-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 322-323. Baran Dergisi 600. Sayı

Millî Mücadele - Lozan - Cumhuriyet Ve Tek Parti İktidarı - VI

Sonuç ve Değerlendirme Esasında, I. Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere ve müttefikleriyle Millî Mücadele’de doğrudan bir muharebe olmamış, sadece Yunanistan’la savaş yapılmıştır. İngilizlere tek kurşun sıkılmadan İstanbul, Boğazlar, Marmara ve Trakya bize bırakılmıştır. Bunun sebebi nedir? İşte Lozan’ın içyüzü bu soruda gizlidir. Batı’da nadir bulunan dürüst tarihçilerden Arnold Toynbee, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’ya gelip, Yunan vahşetine bizzat tanık olmuştu. Batı’nın psikolojisini şöyle ifade eder Toynbee: “Batı’nın İslâm’a karşı duymuş olduğu şuursuz hiddet, İslâm’ın her türlü gelişmeye uygun olmayışından değil, İslâmî çizgiler üzerindeki ilerleme ya da duraklamalara karşı tümüyle ilgisiz oluşumuzdandır. İslâm’ın hayatımıza alternatif bir sistem önermesine gerçekten içerleriz. Doğru ya da yanlış, bu alternatif, tarafımızca hakir görülür ve hâlihazırda buna bağlanan halkların önünde durulmadığı takdirde, bunların bir hamlede bize yetişerek, kendilerine sunmak zorunda olduklarımızın en iyisine tümüyle sahip olacakları da içimizden geçer.” (1) Arnold Toynbee, kitabın ilerleyen sayfalarında “Yunanlılar ne kadar Helen’i temsil ediyorsa (...) Osmanlıların Ortadoğu kültüründe bile hissedilebilir bir Helenistik karakter vardır.” der. Ve “göçebe kanı” yani barbar ithamını eleştirir.(2) Ve Türkler için, “umutsuz bırakıp çılgına çevirmek suretiyle onlara en büyük zararı vermişizdir.” der ve devam eder: “Cesaretleri kırılsa da gücenerek içlerine kapanmış değillerdir. Bizleri, kendimizi fevkalade nadiren gördüğümüz bir ışık altında, haklı bulduğumuz eylemleri vicdansızca uygulamalar için paravan olarak kullanan ikiyüzlüler olarak görmekte ve bize karşı duydukları büyük hınç zihinlerini ziyadesiyle meşgul ettiğinden dönüp de kendilerine bakmaya fırsat bulamamaktadır.”(3)  “İstikbâl İslâmındır. Denenmemiş tek o var” sözü de Arnold Toynbee’ye ait, Necip Fazıl hülasa olarak bunu nakleder. Tarihte yaşanan hâdiselerin ve bugünün hakikatine sarkabilmek için bütün oluş ve olamayışlarımızla muhasebemizi yapmak ve soylu bir dünya görüşünden bir tarih çizgisine varmak yegâne yoldur. Batı’nın tuzaklarını da ancak bu şekilde aşabiliriz. Sorgulayıp tefekkür etmeden Batı’dan gelme bilgilere aynen bağlanan, bunu da rahatına geldiği için yapan ve tarihi Batının gözlüğüyle okuyanlara dikkat etmek gerekir. Böyleleri ilim ve hakikat haysiyetini pek önemsemez, çıkar ve maaşlarından başka bir şeyi düşünmezler. Kapitalist-pragmatist anlayış ve eğitim-kariyer sistemi de maalesef bunu destekliyor. Öyle ki rejim İslâmî olsa ve önlerine İslâmî metinler konsa, onu da kuru kuru tekrar ederler. Ne imanında, ne küfründe samimi olmayan insanlar, ilim, hakikat ve tarihin önünde mahkûmdur. Kendi hâl izahını yapamayanların tarihî, ilmî ve fikrî izahlar yapması beklenemez; zaten tutarlı ve inandırıcı da olmaz.  Şu hususa da temas etmek istiyoruz. Üstad Necip Fazıl’ın tezlerini, “tarihçi değil, ilim adamı değil” gerekçesiyle reddedenler şunu bilmelidirler ki, mütefekkirler tarihçinin ve ilim adamının önünde giden tesbit, teşhis ve terkip sahipleridir. Onların sistem ifadesindeki görüşlerinin tarihî belge ve akademik kalıplara dökülmesi ise ilgililerinin işidir. Bu ıslahat ve devrimlerin hiçbiri aşağıdan yukarı veya toplumla birlikte olmamış, hepsi tepeden inme ilan edilmiştir. Toplumla sosyal mukavele tesis edilemediği gibi zorla benimsetilmeye çalışılmıştır, hukukî terimle söylersek irade sakatlığı vardır. Kemalist eğitim tesiriyle sonraki nesiller, bu irade sakatlığını unutmuştur. Fakat Kemalizm’in verdiği en büyük zarar idraklerin iğdiş edilmesidir. Hiçbir kavramın içinin doldurulamaması, insan ve toplum meselelerini çilesinin çekilmemesi sonucu gerileme ve körleşme olmuş, ileri geri tekerlemesi ve “çağdaş” laflarından ibaret bir sığlık cumhuriyetin ilim ve fikir hayatını hülasa eder olmuştur. Bizim eğitim sistemimizde İslâm, kasıtlı olarak öğretilmediği gibi aslında Batı da bilinmiyor. Eğer Batı gerçekten bilinseydi, oluş çilesi çekmeden onları taklidle bir yere varılamayacağı anlaşılırdı. Tanzimat ve Meşrutiyet’le başlayan Batı dürtmesi reformlara da bu gözle bakmak lazım. Ve Abdülhamid gibi bir sultanın devrilip, İttihat ve Terakki tarafından kısa sürede İmparatorluğun batırılmasını, sebep ve sonuçlarıyla bilmeliyiz.  Bir döneme tarihî hakikatler penceresinden ve tabii ki millî ruh kökümüze bağlı olarak baktık. Eskinin taklidini yahut saltanatı savunan yok muhakkak. Osmanlı’nın son döneminde yeni bir anlayış ve sistem ihtiyacı kendini dayatmaktaydı. Ama bunu yerli ve millî değerlerimizden çıkarmalı idik. Bu köksüz gidişe dur diyen bir dünya görüşü bunu yapabilir. Köksüz bir çiçek bile yetişmezken bir toplum nasıl yaşar? Batı ile hesaplaşmamız ve kendi kimlik-kişiliğimiz için bu şarttır. Tarih muhasebemizde de bu yapılmalıdır. BD-İBDA dünya görüşü bu köksüz gidişe dur diyen, bu ülke topraklarından çıkma, orijinal bir görüştür. İslâm’ın hakikatini vermede ve Batı ile savaşmamızda, pusula değerindedir. Şu hususu da ifade edelim ki, tarih felsefesi ve tarih muhasebesi yapmak, tarihçilerden ziyade fikir adamlarının işidir. Batı tarihçisi Blondel’in “Batı önce tarihçilerini yetiştirdi, sonra tarih yazdı” sözünü hatırlatmak isterim. Bir hatırlatma da şu olsun: Batı Rönesans ve Aydınlanması’nın ardında Yunan aklı, Roma nizamı, Hıristiyan ahlâkı var. Onlar geleneklerini harmanlarken bize laikleşme ve modernleşme uğruna gelenekten kopmayı dayattılar. Batı’nın ilmî ve teknik buluşları için görüşümüz, “hikmet mü’minin yitiğidir, nerede bulursa alır” hadisi mucibince, Batı’dan da, Doğu’dan da sağlıklı bir “müellif/telif edici bünyeye” hikmet-bilgi almanın gayet tabii olduğudur. Fakat nasıl ki Japonya’dan bilimi alınca Japonlaşmıyoruz Batı’dan da bilimi alınca Batılılaşmak gerekmez.   Dipnotlar 1-Arnold Joseph Toynbee, Türkiye’de ve Yunanistan’da Batı Meselesi, Yeditepe Yayınları, İst, 2008, s.421-422. 2-Toynbee, a.g.e, s. 426 3-Toynbee, a.g.e, s. 447 Baran Dergisi 599. Sayı

Din Ölçülerinde İllet-Hikmet Meselesi

Şer’î ölçülerin ana kaynağı Resûlullah Efendimiz (SAV)’dir. O yürüyen Kur’an’dır; Kur’an ayetleri de, diğer sözleri de hep O’nun mübarek ağzından çıkmıştır. Hangisinin Kur’an ayeti olup, hangisinin olmadığını O söyler; yoksa bilemeyiz. Diğer taraftan O’nun ağzından dökülen Mutlak Kelam dışında kalan her sözü de bir ölçüdür. Kısacası İnsan olarak Mutlak Şârî O’dur. O’ndan kaynaklanan ölçüler, insanlık ile O’nun arasında berzah hükmünde olan Sahabe yoluyla bize gelir. Sahabe, dinin üç ana kaynağı/edille-i şeriyeden birini oluşturan İcmâ-i ümmet ile kastedilendir; onların bir meselede icmâı/ortak kanaati mutlak şârî gibidir. “O değil, O’ndan; bu yüzden de O” ilkesinin mükemmel örneği topluca bir cemiyet ve devlet teşekkül ettirmiş olan Sahabe-i Kiram efendilerimizdir. “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” ulvî muştusunun aslî muhatabları…  Sahabenin birbirini taklidi caiz değildir. Hepsi tek tek müçtehid/kural koyucu kabul edilir. Onların birbirlerini taklid etmeleri bile içtihadlarına binâendir. Onlarda ve onların takipçisi olan Tâbiûnda ölçüler billurlaşır ve farklı odaklara bölünmeye başlar; zaman ve zemin değişikliği ile, rahmet olan ihtilaftan dolayı değişik meseleler ortaya çıkması gayet tabii idi. Bu meselelerin sistematik çözümlerinin odaklandığı mecralar olan mezheblerin teşekkülü, Sahabedeki rahmet sırrının tezahürüdür.  Bu ölçüleri belli bir sistem içinde değerlendirme işi, usul-ü fıkhın konusudur. Bu hafta para meselesine bir toparlama yapmak niyetindeydik, ancak usul-ü fıkhın en önemli başlıklarından olan illet ve hikmet bahsinin bu meselede bize yol gösterici olacağı kanaatiyle bu yazımızı buna ayırmaya karar verdik.  Her ölçünün bir illî bir de gaî (hikemî) ciheti bulunur ve içtihadlar her ikisine atıfla yapılır. Öte yandan fıkıhta öncelikli olan illî cihet, yani illettir. Lakin İslâm’ı fikir planında işleyecek olanların (ve dolayısıyla bir İslâm devletinin siyasetini belirleyenlerin) manevra sahası, mevcut fıkhî ölçülerin zahirdeki bağıntılarını veren, ta’lîle tâbi illetlerden ziyade onların hikemî yönleridir. Zira illetler, net sınırları çizer ve sağlam bir temel oluşturur; bu temelin üzerine hikmet binasını dikmek gerekir. Meselenin daha iyi anlaşılması için konuyu güzel bir şekilde açıklığa kavuşturduğunu düşündüğümüz Soner Duman’ın “İlk Dönem Hanefi Usulünde İllet Tartışmaları” isimli doktora tezinden bir bölüm aktarıyoruz.  «1.En basit/yalın tanımıyla illet, “hükmün kendisine dayandırıldığı vasıftır.” Kur’an ve Sünnet’te çeşitli meselelerle ilgili farz, vacip, sünnet, mubah, mekruh, haram vb. hükümler verilmiştir. Herhangi bir meselede bir hüküm verilirken acaba bu hüküm, herhangi bir vasfa dayandırılmış mıdır? Kıyası hüccet olarak kabul eden dört mezhebe göre dindeki amelî hükümleri iki gruba ayırabiliriz: a)Bu hükümlerin bir grubu illetleri aklen kavranabilen [ma’kulu’l-ma’nâ/ta’lilî / muallel] hükümlerdir. b)Bir grubu ise illetleri akılla kavranamayan [gayr-i ma’kuli’l-ma’nâ/taabbudî] hükümlerdir. Dört mezhebin dördü de bu iki kategorinin varlığında ittifak etmiş olmakla birlikte uygulamada somut bir durumun bu ikisinden hangisine girdiği konusunda farklı görüşler olabilmektedir. Mesela “abdesti bozan durumlar” Hanefî mezhebine göre ta’lîlî hükümler grubunda yer alır. Bunun illeti, “vücudun herhangi bir yerinden necis bir şeyin çıkmış olması”dır. Şafiîlere göre ise bu hüküm taabbudî hükümlerden olup yalnızca vücudun ön ve arkasından çıkan şeyler abdesti bozar. 2.Fıkıh mezhepleri, illette bulunması gereken şartların bir kısmında ittifak ederken bir kısmında ise ihtilaf etmişlerdir. Üzerinde ittifak edilen üç şart bulunmaktadır: a)İlletin varlık ve yokluğuna karar verilebilecek şekilde açık olması [zâhir], b)İlletin kişiden kişiye değişmeyen istikrarlı bir vasıf olması [munzabıt], c)İllet ile hüküm arasında bir uygunluk olması [münasebet]. Meselâ “şarap içme” fiilinin “haram” kılınmasının “illeti”, şaraptaki “sarhoş edicilik [iskâr]” vasfıdır. Şarapta sarhoş edicilik özelliğinin bulunduğu açıkça bilinen bir durum olup şarabın sarhoş ediciliği kişiden kişiye değişmez. [Belki insanların hangi miktarda şarap içtiğinde sarhoş olacağı kişiden kişiye değişebilir ama netice itibarıyla bu sıvıdan çok miktarda içen herkes sarhoş olur.] İşte, şarapta bu özelliğin olması, Allah’ın şarap hakkında “haram” hükmü koymasına uygun düşen bir durumdur. İlleti bulmak üzere hükme sorulması gereken soru “hangi vasıf?” sorusudur. Birkaç örnek verelim: Şarabın haram olması hükmü şarabın hangi vasfına bağlanmıştır? [İskâr / sarhoş edicilik vasfına] Namazların kısaltılarak kılınması, kişinin hangi vasfına bağlanmıştır? [Yolculuk vasfına] Altın ile altının eşit olmaksızın karşılıklı değişiminin haram olması altının hangi vasfına bağlanmıştır? [Aynı cinsten olup tartılabilir mal olma] 2.“Hikmet”, en yalın ifadesiyle “hükmün konulmasından elde edilen yarar, hükmün gerçekleştirmeye çalıştığı amaç” demektir. Daha teknik ifadesiyle hükmün bir illete bağlanması sebebiyle mükelleflerin elde edeceği yarar [celb-i maslahat] ve onlardan giderilen zarar [def-i mazarrat]dır. Meselâ; a)Şarapta “sarhoş edicilik” özelliğine “haramlık” hükmünün bağlanması mükelleflere ne kazandırmakta, onlardan hangi zararı def etmektedir? Mükelleflerin bu sayede aklî yeteneklerinin başlarından gitmemesi sağlanmakta, şarabın yol açacağı düşmanlık, kavga, sağlıkla ilgili zararlar def edilmiş olmaktadır. b)Yolculukta namazların kısaltılması hükmü hangi yararları sağlamakta, hangi zararları def etmektedir? Mükelleflerin meşakkatleri hafifletilmekte, onların rahat etmeleri sağlanmaktadır. c)Kasten adam öldürmede kısas cezasının konulmasının amacı/yararı nedir? İnsanların adam öldürmesi önlenmekte, cinayet gerçekleştiğinde de maktulün yakınlarının mağduriyeti giderilmekte, kan davalarının oluşması önlenmektedir. 4.İllet, çoğu zaman hikmeti de bünyesinde barındırır. Yani hükmün bir illete bağlanmış olması, mükellefler için maslahatları sağlar, onlardan zararları def eder. Bu bakımdan “illet”, hikmetin “zarfı/mazinnesi” hükmündedir. Bununla birlikte zaman zaman illet bulunduğu halde hikmetin gerçekleşmemesi veya hikmet bulunduğu halde illetin olmaması durumları olabilmektedir. Mesela; Kişi şarap içtiği halde sarhoş olmayabilir. Kişi yolculuk yaptığı halde meşakkatle karşılaşmamış olabilir. Kısas cezası uygulandığı halde adam öldürmenin önü alınmamış olabilir. Bununla birlikte usulcülerin benimsediği genel kural şudur: “Hükümlerin var veya yok olması hikmetlere değil illetlere bağlıdır. İllet varsa hikmet olmasa bile hüküm vardır. İllet yoksa hikmet bulunsa bile hüküm yoktur.” Kişi sarhoş olmasa bile şarap içmişse haramlık vardır. Kişi hiçbir zorluk çekmese bile yolculuk varsa namazları kısaltma vardır. (Objektiflik kıstası. Hüküm bağlayıcı olacağından, illette objektiflik şart iken, hikmette değil. A.K.) 5.Hikmet dediğimiz şey çoğu zaman gizli, kişiden kişiye değişen, bir ölçüye bağlanması zor olan bir durumdur. Üstelik çoğu hükmün hikmetinin ne olduğu naslarla belirtilmemiş olup ulemanın bu konudaki sübjektif yorumlarına dayanmaktadır. Bu sebeple hüküm vermede hikmetler dikkate alınmamıştır. Bununla birlikte kimi âlimler, hikmetleri bir ölçüye bağlamanın mümkün olduğu durumlarda hikmete dayanılarak hüküm verilebileceğini belirtmişlerdir. Buna usul literatüründe “hikmetle ta’lîl” denilir. (Mesela para vakıfları. A.K.) Bu mesele son derece önemli/riskli/tehlikeli bir konudur. Zira günümüzde dindeki amelî hükümler üzerine konuşan, yazıp çizenler içinde kimileri usul ilmindeki “illet–hikmet” ayrımını ve ilişkisini bilmediklerinden, hikmetleri esas alarak yorum yapmakta ve hikmetin gerçekleşmediği durumlarda hükmün de uygulanamayacağını iddia etmektedirler. (Mesela İslâm’daki faiz yasağının hikmetinin insanların sömürülmesini engellemek olduğunu iddia ederek, sömürünün gerçekleşmediği yerde faiz yasağının da kalkacağını iddia eden Fazlurrahman benzeri reformistlerin durumu.) Oysa hüküm vermede bir ölçüye bağlanma imkânı bulunmadığı sürece hikmetleri esas almak gerek bireysel dindarlık gerekse hukukî istikrar bakımından tamiri zor bir takım bozulmalara, İslam’ın amelî boyutunun zamanla ihmal edilmesine yol açabilir. (…) İllet–hikmet ilişkisi konusunda uç yaklaşımlardan, ifrat ve tefritlerden uzak durmak gerekir. İlleti devre dışı bırakıp yukarıda görüldüğü üzere kişilerin kendince hikmet olarak belirledikleri vasıflara hükmü bağlamaları bir ifrattır. Buna karşılık hikmeti tamamen devre dışı bırakarak hüküm ile illet arasında münasebet bağını iptal edecek [hikmeti iptal edecek] ta’liller tefrittir. Bir ölçüye bağlamak mümkün olduğu durumlarda hükmü hikmete bağlamak, bunun mümkün olmadığı durumlarda ise hükmü illetlere bağlamak ise itidaldir. Vallahu a’lem.» Gelecek yazımızda illet-hikmet meselesini, reformistlerin yaptığı gibi doğruyu yanlışta kullanıp saptırarak değil, “tazir” nevinden kaidelere nasıl ışık tutacağını göstererek işleyeceğiz. Baran Dergisi 599. Sayı

Bir Portre: Paul Cezanne

Paul Gauguin:  O eşi bulunmaz bir inci, ondan ancak son gömleğimi yitirdiğimde ayrılırım!   Fransız ressam Paul Cezanne, ömrünü resme adamıştı. Cezanne’ın banker babası, oğlunun sanata olan alâkasından tiksiniyor, onun bir ‘ucube’ olmasını istemiyordu. Ah, insanlar bazen tek bir fikre odaklanır ya... Bir kişinin başına bir şey gelir, sonra uzun uzun yürüyerek başına gelenlerin geçeceği fikrine kapılır yahut bir sigara içse kuş gibi hafifleyeceğini sanırsın. Cezanne, banker babası Auguste tarafından reddedilince, bataklıkta ölmek üzere olan bir adamın çırpınışlarını ruhunun dehlizlerinde hissetti, tutunacak tek bir şey buldu kendine, bu daha fazla çalışmaktı! Sanat da baskıdan doğmaz mı? Soğuk hava katmanıyla birleşen buhar tanecikleri, havadaki toz parçacıklarına tutunuyor ve damlacık kıvamına geliyor; sonra kara bulutlar tezahür ediveriyor. Yüz binlerce su damlacığı, bardaktan boşalırcasına yağıyor! Hayatının son dönemine kadar yaptığı resimler, sergi organizatörleri, sanat tenkitçileri tarafından kabul görmedi, bu durum ve babasının oğluna tavrı Cezanne’da buhar etkisi yaptı! Şimdi ise Paris’teki Lüksemburg Müzesi’nde, ressamın 75 eseri sergileniyor. Yağlıboyayla yaptığı ilk dönem resimlerinde siyah renk diğer renklere kıyasla çok daha fazla kullanılmıştır nedense. Mesela ‘Siyah Mermer Saat (1969-71)’ resmi buna misal gösterilebilir. Ondan sonraki eserlerinde ise: “Renk beynimizle kainatın buluştuğu yerdir”,diyerek siyahı diğerler sıcak renklerle buluşturdu. İntibaî Empresyonist usûlü temsil ediyordu. Filhakika, insanı dış görünümden ziyade, hal ve tavırlarıyla tartmak gerekmez mi? Her resim, şifreli bir şiir gibidir ve nasıl ki okuyucu şiirde anahtarı bulmaya çalışıyorsa, resimde de o şeyi aramalıdır! Bir gün Picasso’ya eserinin niçin tabiata benzemediğini soruyorlar. Picasso ise, “bunlar Hint Okyanusu’ndaki Emden Çukuru’nun 10552 metre derinliğinden çıkarılan bir yosunun ucundan alınan bir parçanın mikroskoptaki görünüşleridir!” diyor. Bu mikyastan “anahtar”ı nerede aramamamız gerektiğini ifade etmeye çalıştık...  Empresyonizm (İntibaiyye)’in aşılmasında, Cezanne’ın tesiri epey fazladır. Pablo Picasso Fransız ustadan etkilendi ve bu sayede Georges Braque ile Kübizm’in öncülerinden biri oldu. Cezanne’ın en fark edilir maharetlerinden birisi maddeye can vermeye çalışmasıydı; eserleri tıpkı ıslak frenküzümü gibi. Şu kokan meyveleri görüyor musunuz nasıl da dans ediyorlar; neredeyse ‘Kırmızı Yelekli Çocuk’ kadar canlılar. Baran Dergisi 599. sayı

Fuat Sezgin Hoca’nın Bize Mirası

Hayreddin Soykan’la her hafta yaklaşık 40 dakika kadar görüşebiliyoruz. Her görüşmemizde dil öğrenmenin özellikle kadîm dilleri öğrenmenin öneminden bahsedip kendi çalışmalarını anlatır. Geçtiğimiz pazartesi günü de rahmetli Fuat Sezgin Hoca hakkında sohbet ettik. Onun neredeyse kaybolmuş pek çok dili de bildiğinden bahsederek şu anekdotu aktardı: “Fuat Sezgin’in hocası ona şu suali sormuş: Kaç dil biliyorsun? Fuat Hoca, az bildiklerini de ekleyerek “11 dil biliyorum” demiş. “İlim adamı olmak için bu yeterli değil” demiş. Bunun üzerine kendini bir yıl bilmediği dilleri öğrenmeye vermiş ve onlarca dili daha hafızasına nakşetmiş.” Süryanice de dahil 27 dil bilen Fuat Sezgin’in hocası Helmutt Ritter 32 dil biliyordu. İspanyol oryantalist Nicel 54 dile hakimdi. Fuat Hoca’nın herhalde en önemli vasfı “çalışma disiplini” olsa gerek. Günde 14 saat çalıştığını söylemişti bir röportajında. Ve bunu da az bulduğunu, gençliğinde 17 saatten fazla çalışabildiğini...  Günde 17 saat çalışarak 6 ayda 30 ciltlik Taberi Tefsirini okuyarak Arapça öğrenmiş bir ilim adamından bahsediyoruz. Ansiklopedik çapta ortaya koyduğu İslâm Bilim Tarihi üzerine eserleri, (ki bir kısmı hâlen Türkçe’ye tercüme edilmeyi bekliyor) her ilim adamının elinin altında olması gereken çok önemli eserler. 18. cildi üzerinde çalışmaya devam ettiği “Arap-İslâm Bilim Tarihi” isimli eseri de alanındaki en ciddi çalışmalardan birisi. Coğrafya, tıp, matematik, astronomi, müzik, felsefe gibi orijinal eserlerin tıpkıbasımlarını ve bu konuda araştırmalar yapmış batılı bilim adamlarının çalışmalarının yeniden basımlarını içeren 1300 cilt civarındaki eser, Fuat Hoca’nın hayatını nasıl geçirdiğini anlamamıza yardımcı olur sanıyorum. Bunların dışında “Geschichte des Arabischen Schrittums (GAS)” adıyla dünyada tanınan 13 ciltlik eseri; Wissenschaft Und Technik im Islam (İslâm’da Bilim ve Teknik) adlı 5 ciltlik katalog çalışmasını da eklemek gerekiyor. Bu eserlerin onlarca dile çevrildiğini de kaydedelim. Ayrıca dil ile bu kadar meşgul bir insan olarak filoloji, iştikak ve ebced konularında da uzmanlığı olduğunu talebeleri anlatıyor. Mesela bir dönem talebesi olduğunu söyleyen Celal Şengör, “ebced hesabını” Fuat Hoca’dan öğrendiğini söylüyor. Kısaca Hayat Hikâyesi Fuat Sezgin 1924’te Bitlis’te dünyaya geldi. 1943’te İstanbul’a geldi. İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde alanında en tanınmış uzmanlardan Alman şarkiyatçı Helmut Ritter’in öğrencisi olan Sezgin, Ritter’in tavsiyesi üzerine İslâm bilimlerine yöneldi. Sezgin, 1951’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı. “Buhari’nin Kaynakları” konulu doktora tezini tamamlayan Sezgin, 1954’te doçent oldu. Sezgin, bu çalışmasıyla hadis kaynağı olarak önemli bir yere sahip olan Buhari’nin, sadece sözlü kaynaklara değil yazılı kaynaklara dayandığı tezini ortaya attı.  Türkiye’de 1960’ta askeri darbenin iktidara getirdiği hükümet tarafından hazırlanan ve 147 akademisyenin üniversitelerden men edildiği listede kendi adının da bulunması üzerine Türkiye’den ayrılarak Frankfurt Üniversitesi’nde çalışmalarına devam etti. Cabir ibn Hayyan konusunda 1965’te yazdığı ikinci doktora tezini Frankfurt Üniversitesi “Institut für Geschichte der Naturwissenschaften”a sunan ve bir yıl sonra profesör unvanını kazanan Sezgin, aynı yıl kendisi gibi şarkiyatçı olan Ursula Sezgin ile evlendi. Sezgin’in kızı Hilal, 1970’te dünyaya geldi.  İnsanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar sahasında yazılan en kapsamlı eser olan Arap-İslâm Bilim Tarihi’nin ilk cildini, 1967’de tamamlayan Fuat Hoca, 17 ciltten oluşan eserin 18. cildini yazıyordu. Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dahil 27 dili çok iyi derecede biliyordu. İstanbul İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi’nin faaliyetlerini desteklemek amacıyla 2010’da “Prof. Dr. Fuat Sezgin İslâm Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı” kuruldu. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi bünyesinde kurulan Prof. Dr. Fuat Sezgin İslâm Bilim Tarihi Enstitüsü ise 2013 yılında faaliyetlerine başladı. Uluslararası çeşitli akademilerin üyesi de olan Prof. Dr. Fuat Sezgin, yaşamı boyunca Kahire Arap Dili Akademisi, Şam Arap Dili Akademisi, Fas Rabat Kraliyet Akademisi, Bağdat Arap Dili Akademisi, Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyeliği de dahil olmak üzere çok sayıda önemli ödül ve nişana layık görüldü. Türkiye’de de pek çok üniversiteden ödüller almıştır.  Prof. Dr. Fuat Sezgin’in öncülüğünde kurulan İstanbul İslâm Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi de üstün nitelikli eser ve ortaya konan özgün çalışmalardan dolayı kurum statüsünde Kültür ve Turizm Bakanlığı 2016 Özel Ödülü’ne layık görüldü. Bu müze Gülhane Parkı içinde bulunmaktadır. Bilim Yobazlığı Sohbetlerinde dert yandığı en önemli konulardan biri “yobazlık”. Evet hem “din” hem de “bilim yobazlığı”ndan dert yanıyor Fuat Hoca. Ömrünü adadığı, Müslümanların Bilim çalışmalarını anlattığı eserleri, tüm dünyada onu saygın bir bilim adamı yapıyor fakat tesiri “Bilim Tarihi”nin dipnotlarında geçiyor ancak. Ortaya koyduğu ve Müslümanların yaptığını ispatladığı pek çok “keşif”, gazete sayfalarında “iddia” olarak yer alıyor. Oysa onlar iddia değil pozitif bilimin kabul ettiği yöntemlerle ispatlanmış bilgilerdir. Ülkemizde de Fuat Hoca’nın “Amerika’yı Müslümanlar keşfetti” şeklindeki sözleri çok gündem oldu ama her nedense hep bir alaycı üslupla karşılandı. Oysa karşılarında gerçek bir ilim adamı vardı ve bunu ispatlamıştı. Fuat Hoca’nın bir röportajında söylediği söz herhalde yeterlidir bu durumu açıklamaya: - “İslâm medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak Batılılara anlatmaktan daha zor.” Evet, 94 yaşında vefat eden, hayatını mevzuuna adamış, bir nevi dervişi olmuş böyle bir ilim adamı hâlâ bu “yobazlıklar”dan yakınıyor. Hala “ileri medeniyet” ve “geri medeniyet” hikayeleri ile doluyor ortalık. Bitlisli bir ilim adamı İslâm medeniyetinin buluşlarını bir takım “ilmi verilerle” ispatlasa bile, ruhunu Batı’ya ve Batılı değerlere satmışlar, hurafeleri “ilim” gibi değerlendirmeye devam ediyor. Bir Not: Çok ileri (!) medeniyet seviyesine ulaşmış bir dünyada (!), ilerlemenin teknik ve teknolojik bir takım ürünlere erişebilmek olmadığını anlatan güzel bir misal. Eğer bir sabit-değişmez-mutlak değeriniz yoksa, “ilerleme” ve “gerileme”nin “neye göre” suali ortada kalır. “Batıya göre” dediğiniz yerde, Batı’nın “mutlak” olduğunu kabul etmeniz gerekir. Çok basit bir muhakemedir bu... Batı’nın yazdığı bilim tarihini altüst eden Fuat Sezgin Hoca’nın başarısı da burada gizli olsa gerek. Bilindiği üzere Batılılar kendi düşünce formları üzerinde konuşurken, sanki mevzunun kendisi de onlara aitmiş gibi bir anlayış içinde olurlar. Bu mevzudan Salih Mirzabeyoğlu “Necip Fazıl’la Başbaşa” isimli eserinde bahsediyordu. Yani Batılılar bir mevzuda bir düşünce kalıbı veya düşünce üretince, o mevzuda sanki sadece kendileri konuşabilirmiş gibi davranıyorlar.  Bence Fuat Sezgin Hoca’nın en büyük başarısı, kendi mevzuunu, yani İslâm Bilim Tarihini, Batılıların ortaya koyduğu “Pozitif bilim” kuralları ile ispatlayarak eserlerini ortaya koymuş olmasıdır. Karınca gibi çalışarak devler gibi eser vermek; Fuat Hoca’nın bize bıraktığı en büyük miras bu olsa gerek... Baran Dergisi 599. Sayı

Mücerred Fikir Dehası Salih Mirzabeyoğlu

Önceki günlerde bir fikir mustaribi ve dava çilekeşi, gençliğe devasa bir külliyat ve hayat tecrübesi bırakarak perde ardına geçti. Çile şairinin taltifi ile çilekeş bir şair gibi yaşadı, şiir gibi öldü. “Mücerred Fikir istidadı tamam” demişti ilk eserini yazıp takdim ettiğinde. Bir başka eserini, İstikbal İslâmındır’ı, bilfiil Üstadın gözetiminde etüd etmişti. Yaşayan Necip Fazıl’dı O ve bu yüzden davası Yürüyen Büyük Doğu-İbda oldu. Üstad, çığlık çığlığa gençliğe “Zehirle pişmiş aşı yemeğe kimler gelir?” dediğinde o, sağına soluna bakmadan “Ben” demiş hayatını zehre çevirecek destansı bir mücadeleye atılmıştı. Destansı mücadele; 1970’li yıllardan 2018 Mayısı’na kadar her çeşit zulüm, suikast, işkence, mahkûmiyet, zulüm, baskı, haset vesair. Son olarak şehadet. Bütün bunlara rağmen o, engin tevazuu ile şöyle demişti: “Bana zehir yedirdiniz ben bunu bala çevirdim.” Bal; koca bir İbda Hikemiyatı. Mirzabeyoğlu’nun yazı hayatı lise yıllarında yazdığı deneme ve şiirlerin Babıali’de Sabah gazetesinde yayınlanmasıyla başladı (1965). O günler aynı zamanda Üstad’ı konferanslarından ve eserlerinden tanıdığı dönemlerdi. Ardından Gölge ve Akıncı Güç dergileri dönemi(1975-79). İslâmî kimlikli dergilerin çiçek böcek paylaşarak mücadele yaptığını iddia ettiği bir dönemde Anadolu insanının üstünde engizisyon gibi duran Menemen psikozunu altüst eden bir dil ve üslupla meydan yerine dikildi. İslâmî kesime Akıncı kavramını yenilenmiş anlayışla ikram etti ve gençliği Akıncılar diye teşkilatlandırdı. Yazılarında Mirzabeyoğlu soyadını kullanmaya başladı. Müjdelerin Müjdesi Gölge ve Akıncı Güç Dergileri’nin İslâmî dergiler tarihinde ehemmiyeti haiz bir yeri vardır. Gölge Dergisi, Müslümanların, bilhassa gençlerin üzerindeki ölü toprağını silkeleyip atmışken; Akıncı Güç, uğruna kavgası verilen Büyük Doğu davasının mimarının iltifatına mazhar olmuştur. Nihayetinde adı geçen dergiler baştan sona Büyük Doğu kokmakta, yazarları Büyük Doğu davasında fanileşmiş haldedirler. Necip Fazıl, dergi kadrosunu “Müjdelerin Müjdesi” diye karşılar ve Büyük Doğuların ardından çıkardığı Raporlar adlı eserinde “Necip Fazıl ve Yeni Dostları” olarak takdim edip yazılarını yayınlar (1979-82). Mirzabeyoğlu’nun yazı hayatı artık yeni bir dönemdedir ve Büyük Doğu Davası onun sırtındadır. Fikirlerini İbda başlığı altında sistemleştirdiği ve yayın dünyasına çıkardığı 1984’e kadar Ortadoğu, Düşünce gibi yayın organlarında çeşitli yazılar yazar ve Gönüldaş yayınlarından kitap çalışmalarını yayımlar. Ardından İbda Yayınevi ve 70’e yakın eser. Mirzabeyoğlu’nun aslında tek bir eseri vardır: İbda fikriyatı. Külliyat boyunca varolan eserler İbda fikrinin farklı eşya ve hâdiselerde işlenişi ve görünüşüdür. O, varlığı bir bütün olarak ele alır ve bütüne bağlı bir “Kâinat muhasebesi” gerçekleştirir. Bunu yaparken neyi, “niçin ve nasıl” yaptığını izah etmekten de geri durmaz. Bir usûl ortaya koyar, kendi diyalektiğini geliştirir. Aristo’dan Hegel’e, Zenon’dan Marx’a kadar tüm diyalektik yapıların gözden geçirildiği, eksik taraflarının tespit edilerek işin aslının ve hakikatinin nerede olduğunun gösterildiği İbda diyalektiğini kurar. Bu diyalektik neticesi Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında imbikten geçirerek “iyi, doğru, güzel” ne varsa kendi bünyesine katar. Bu, aslında inanılmaz bir şeydir. İslam coğrafyasında yaşayan insanların, yüzyıllık emperyalist saldırılar neticesi nerdeyse okuduklarını anlamaktan aciz hale geldiği zaman diliminde o, bize ait olanı, gecesini gündüzüne katarak türlü işkence ve zulme rağmen Batı’dan devşirip İslâm’a Muhatap Anlayış çerçevesinde yeniden örgüleştirir. Rüyanın Açılımları Şiirden sanata, matematikten fiziğe, edebiyattan tarihe, felsefeden psikolojiye, biyolojiden tasavvufa vesair her alanda orijinal eserler veren Mirzabeyoğlu, aynı zamanda bir lügat tiryakisidir. Ancak onun tiryakiliği tutkudan ziyade bir milletin hafızasını yenileme faaliyetidir. Bir dil ve kültür inkılabıdır. Nitekim o diyor: “Lügat ilmi, asıl bilgisi olmanın da ötesinde ‘aslın aslı’ niteliğindedir.” Bu sebeple o, eşya ve hâdisenin yaşadığı değişimi etimolojik lügat bütünlüğü içerisinde nakış nakış işler. Rüya bahsini bütün açılımları ile işlediği Tilki Günlüğü eseri ise benzeri olmayan tam bir şaheserdir. Bu eserler, aktüel yahut popüler değildir. Hatta toplumun genel ilgisinin dışında, tamamen mücerred bahisler üzeredir. Ancak üslubu o kadar naiftir ki şiir gibi akar, fikir sırrîliğini muhafaza ederken yağmur gibi düşer yüreklere. Hegel’den, Kant’dan, Marks’tan hatta Lenin’den bile faydalı olanı devşirirken keskin bir bıçak sertliği hissedilir. Ancak birden İslâm Tasavvufunun yumuşak iklimi sarar okuru. Belli bir kültür seviyesine hitap eden bir yönü vardır, fikri ayağa düşürmez. Asgari bir seviye zarureti kendiliğinden hissedilir. Herkes kendi payınca nasiplenir. Hatırlatalım: Mirzabeyoğlu bugün Batılı bir yazar olsaydı, üzerine yüzlerce eser yazılır, üniversitelerde kürsüler kurulur ve fikirleri diğer ülkelere ihraç edilirdi. İlim namusu da bunu gerektirmez mi?   Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, İbda Yayınları Star Gazetesi/ Pazar Eki (14 Haziran 2018) Baran Dergisi 597. Sayı