Yazarlar
Tüm Yazarlar
Çıldırı’nın Anaforunda

Hekimin teşhis ve tedavi usulleri ile alâkalı olarak hasta ve hasta yakınlarıyla istişare etmesi, ileri derece bir absürtlük numunesi olarak demokrasilerin tenkidi için misâl olarak verilirdi. Bir cerrahın hastayı nereden, ne kadar, nasıl keseceğini hasta ile istişare etmesi o kadar dehşet verici bir misâl idi ki, hemen herkes buna bakarak demokrasinin nasıl bir palavra olduğunu rahatlıkla kavrayabilirdi. Dikkat ediyorsanız geçmiş zamanda konuşuyoruz, çünkü bu son yaşanan Covid-19 salgını bize gösterdi ki, insanlık; bir dahaki seçimde koltuklarını korumaktan başka bir derdi olmayan siyasetçilere, ilaç şirketlerinin ürünlerinin pezevenkliğini yapan teknisyenden hâllice doktorlara ve bilim bilim diye tüketiciyi domuz gibi görüp onun önüne tüketilecek yeni bir mamûl sunmaktan başka bir kaygısı olmayan modern bilim adamı tipine artık hiç kimse itibar etmiyor ve en temel tıbbî, ilmî bir mesele bile kamuoyu baskısı istikametinde yönetiliyor. Bu demokrasinin nirvanası olarak görülebilir; fakat Üstad Necib Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü adlı eserinde dediği gibi, “verem mikrobuna göre, uzviyetteki müdafaa unsurlarının kuvvetli olduğu, hemen zavallı mikroplar üzerine çullandığı, onları boğduğu, gıdasız bıraktığı, bir kese içinde zaptettiği her bünyede demokrasi eksiktir. Böyle hükümetlerin şefi de diktatördür.” Bu ifâdeye tersinden yaklaşıldığında bugünün manzarası daha net bir şekilde idrak edilebilir… Bilhassa sosyal medya üzerinden oluşturulan kamuoyu baskısı bugün bütün Batılı devletleri teshiri altına almış ve hesabsız ve kitabsızca her gün başka bir istikamete doğru adeta gütmektedir. Amerikan Başkanı Donald Trump, bugün Amerika’nın virüse karşı izlediği yolu benimsememişti aslında; fakat kamuoyu baskısına teslim olmak zorunda kaldı. İngiliz Başbakanı Boris Johnson, İngiltere’de kitle bağışıklığı yoluna gitmek niyetindeydi; fakat o da kamuoyu baskına boyun eğmek zorunda kaldı. Ve diğerleri… Kitle Histerisi İçtimâî hafızası silinmiş, selim akıldan kopmuş, kendi benliğini ilâhlaştırmış, ölüm fikrinden ise kasten tecrit edilmiş Batı insanı ile Batılılaşmış insan tipi, bugün virüs salgınından ziyade büyük bir psikolojik travma, histeri krizi, ruhî buhran yaşamaktadır. Böylesi histeri krizleri karşısında milletler, yöneticileri tarafından teskin ve teselli edilerek işleri ve güçlerinin başına gönderilmesi gerektiği yerde, Batılı devlet müesseseleri de aklını kaçırmışçasına bu histeriye kendisini teslim ederek, bu işten sıyrılmaya ve hattâ bunu bir paravan olarak kullanmaya çalışmaktadır. Rakamların Dili Bir senede açlıktan ölen insan sayısının dokuz milyon olduğunu söylüyor milletlerarası müesseseler, yâni ortalamaya vuracak olursak, her gün 25 bin kişi açlıktan ölüyor. Yılda 10 milyon kişi kanserden, yâni günde ortalama 30 bin kişi kanserden ölüyor. Covid-19’un sebeb olduğu zatürre, Dünya Sağlık Örgütü'nün 2019 raporuna göre, tüm dünyada ölüm sebepleri arasında iskemik kalp hastalıkları, akut inme ve KOAH'tan sonra zaten dördüncü sırada yer alıyor. Hastalık, enfeksiyon kaynaklı ölümler içinde hâlâ birinci sırada bulunuyor. 2016'da 3 milyon kişinin pnömoni nedeniyle hayatını kaybettiği biliniyor; yâni günlük ortalamasına bakacak olursak Covid-19 salgınından evvel her gün 8.219 kişi zatürreden ölüyormuş zaten hâlihazırda. Covid-19 ile alâkalı 1 Ocak tarihini baz alacak olursak, bugüne kadar ölen insan sayısı ise yalnız 38 bin kişi. Çıldırının Anaforu Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odası B-Yedi adlı eserindeki takdimiyle: - “İtalyan yazarı Giovanni Papini’nin meşhur eseri Gog, Batı tefekkürü, sanatı ve ilminin, agnostik-bilinemezcilik anlayışıyla ele alınmış alaycı bir kritiğidir. Modern hayatın paradan başka birşey düşünmeyen tipi Gog, arzusuna fazlasıyla ulaştıktan sonra bir akıl hastahanesine düşer. Ondan kalan defter: İstikametsiz bir dâhinin, delice bir taşkınlıkla, Batı kültürünü çöpe atması. Hâdiselere hikmet gözüyle bakabilenler, kuru akılla kuru aklın en soylu tenkidini onda bulabilirler. Yani bizdeki çöplük tiplerin akılları gibi değil!” Çıldırının anaforunda kıvranan, Papini’nin tabiriyle “köpeksi, sadık, manyak, mübalağacı yarı vahşide -bence- sahte, hayvanî kozmopolit uygarlığımızın bir simgesini gördüm” dediği “Gog”laşmış insanlık… Ölüm mukadder olmasına, doğum kadar tabiî olmasına rağmen bu fikri bünyesinde ve dolaştığı sokaklarda görmemek için bütün dünyayı eve kitlemeye, ekonomileri iflâsa sürüklemeye, siyasî süreçleri tıkamaya ve hattâ her türlü haddi aşarak zamanı dondurmaya, kokutmaya kalkan ve bunun karşılığında da mevcut hayat tarzının sürdürmek için devletleri kendi para kasası gibi görmeye kalkan manyaklığın kaynağı olan Batı medeniyeti, bugün çıldırının anaforunda, akl-ı selimi tamamen kaybetmiş, yönetemez ve yönetilemez hâle gelmiş bulunmaktadır. Neyi, neden ve niçin yaptığını bilmek şuurdur ve bugün Batı dünyası baştan sona her rengiyle şuurunu kaybetmiştir. Realizm, realizm, realizm… Alın size realizm; rakamlar, istatistikler yukarıda. Unutmadan, TÜİK’in verilerine göre Türkiye’de 2018 senesinde ölen toplam insan sayısı 426.106. Yâni günlük ortalamaya vuracak olursak her gün 1.167 kişi ölüyor.  Peki, Covid-19’dan kaç kişi ölüyor? Batılı Yönetimler Salgını Kötü ve Başarısız Düzenlerini Maskelemek İçin Kullanıyor Milletlerarası planda çalışan siyaset ve iktisat bilimcileri takib edenler, 2020 senesinde büyük bir ekonomik krizin yaşanacağını üstüne basa basa vurguladığını son birkaç senedir takib etmişlerdir. 2008 senesinde yaşan krizi doğuran sebebler ortadan kaldırılamadığı gibi balon ekonomisi diye tabir edilen, üretimde karşılığı olmayan para ekonomisi sistemini ayakta tutabilmek için daha fazla karşılıksız para basmak yoluna gidilmiş ve bu da global ekonomik sistemin git gide gerçeklikten kopmasına vesile teşkil etmişti. Şimdi, benzer bir krizin eşiğine gelmişken, mevcut olanın yerine yeni bir iktisadî düzen teklifi de olmayan Batı adamının, tıpkı 2008 senesinde olduğu gibi ekonomi balonunu daha fazla şişirmek suretiyle bir kez daha zaman kazanmaya çalışıyor ve Covid-19 salgınını da bu gayr-ı meşru palyatif çözüme paravan olarak kullanıyor olduğu kanaatindeyiz. Bu Kadar da Batılılaşmayalım Batı’nın yönetim şeklini, kanunlarını, hayat tarzını, şusunu ve busunu aldık senelerdir de, bu çıldırıyı, histeri krizini, ruhî buhranı da almak, paylaşmak zorunda mıyız? Batılılaşmış olanlar bu çılgınlığı iliklerine kadar yaşayabilir, bugün kaçacak ve sığınacakları bir Avrupa, Amerika kalmadığı için buhrandan buhrana sürüklenebilirler, bizim açımızdan hiç sıkıntı yok. Ruh ve Sinir Hastalıkları hastahanelerimiz son derece Batılı metotlarla onları tedavi edeceklerdir nasılsa. İktidarın meydana gelen yahut daha doğru bir ifâdeyle meydana getirilen sokağa çıkma yasağı baskısına karşı şimdiye kadar direnmiş olmasını tebrik ediyoruz. Buna karşılık, bütün gün ekranlardan şeffaflık ayağına “buhran” pompalanmasına seyirci kalışını da hayretler içinde izliyoruz. Şeffaflıksa, buyurun rakamlar yukarıda, alın size şeffaflık. Medyanın cereyan eden her hadise karşısındaki “ulan bugün de ekmeğimiz, konuşacak mevzumuz çıktı” şeklindeki, her şey sırf onlar üzerine uzun uzun konuşabilsin diye oluyor zannı zaten malûm... Hâl böyleyken iktidara düşen gerçekten de şeffaf olup, yaygaracıları susturması ve yükselen tansiyonu düşürmek yoluna giderek, herkesin işine gücüne bakmasını bir ân evvel sağlaması olmalıdır. Yâni millete para dağıtmak için global ekonomi balonuna ortak olmaya çalışmak yerine gerçeklere sarılmak ve hakikati hakikat kılmak! *** Bizim balon ekonomimiz olmadığı için, işimiz de yaşanan global ekonomik krizi maskelemek değil, bilâkis ifşâ etmektir; bunu fırsat bilip, numunelik teşkil edecek kendi ekonomi anlayışımızı ortaya koymak ve benimsemek konumunda olduğumuz da unutulmamalı.  Baran Dergisi 690.Sayı

Küfr-ü Saadet (Son Perde) –II-

“Yüksek kültür dediğimiz şey, barbarlığın-gaddarlığın ruhsallaştırılmasına ve yoğunlaştırılmasına dayanır. Benim önermem şudur : “vahşi hayvan hiçbir zaman dinlenmeye çekilmemiştir. O hâlâ yaşamaktadır, büyümektedir, o sadece Tanrılaşmıştır.” F. Nietzsche, bu tespiti ile batı kültürünün durumunu net bir şekilde tarif etmiş ve “Egoizm asil bir ruhun temelidir.” diyerek model insanın, isteklerinden yola çıkarak erdemli insana ulaşması gerektiğine işaret etmiştir. Doğru bir tespitin akabinde erdemli olabilmenin kurallarını nefis ve akıl yoluyla aramakta ısrar edince karanlıkta kaybolup gitmiştir. Tanrılaşan vahşi hayvanın, hükmettiklerini sahipsiz bıraktığı yetmezmiş gibi kendine de bir hayrı olmadığını Covıd-19 ile görmüş olduk. Kendi gayreti ile hayatını sürdürebilme yeteneğini kapitalist baronlara kaptıran insanoğlu, bu baronların ortadan sıvışmasıyla, sosyal bağlarından koparılmış, süslü püslü hayata alıştırıldıktan sonra sokağa terk edilen finolar gibi ortada kalıvermiştir.   Ateşin adaleti herkes için aynıdır. Sakınmayan yanar. Covıd-19 da ateş gibi sakınmayanı yakmaktadır. Parası olan ya da olmayan, fark etmez, ayırt etmeden yakar. Süpersonik jetler, trilyonluk yatlar ve özel güvenlikli villalar işe yaramaz. İşe yarayan temizlik ve karantinadır. Çok basit ve çok adil! Özetle, güç ve zorbalıkla tesis edilen yapay adalet, hakiki adaleti görünce felç olup ayakta duramaz olmuştur. Finans baronları, Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşları aracılığı ile piyasaya para pompalayarak sistemlerinin devam etmesini ummaktadırlar. Zaten iliği kemiği kurumuş devletlere borç vererek akıllarınca durumu fırsata çevirdiklerini sanmaktadırlar. Orman yanarken bütün hayvanlar yangının aksi yönde feryat figan kaçıp saklanacak yer ararlar. Yangın söndükten sonra dönüp küllerin altında kalanları eşeleyip onlarla beslenmeye çalışırlar. Yeni otlar yeşerene kadar üremeleri durur ve mevcuttakilerle hayatta kalmaya çalışırlar. Hakikati fark ettiği halde Tanrılık iddiasından dönmekte direnen bu ahmakların yaptığı, yangının çıkmasına sebep olan para ile yangını söndürmeye çalışmaktır. Covid-19 bittiği an hiç bir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam edelim, hatta bu süreçten kârlı çıktık batırdığımız firmaları ve devletleri ele geçirdik daha çok kazanacağız. Şinanay da yavrum şinanay! Yok öyle bir şey! Orman yanmış kül olmuş, hâlâ keresteden pembe panjurlu ev ve taze meyve hayali kuruyorsun. Gittin dünyanın %85 inin yaşadığı kadim kültürler ve mazlum coğrafyalara kapitalist tohumlarını saçtın. İliğini kemiğini sömürdüğün yetmezmiş gibi zihinleri esir alıp kendine benzettin. Sayende önce insan kirlendi, sonra hava, su, toprak ve tüm canlılar. Sonunda bütün dünya senin gibi hırslarının esiri, açgözlü, doyumsuz bir canavara dönüştü. Şimdi kalkmışsın yangından sonra kaldığım yerden devam edeyim diyorsun. Yangın oldu yangın! Yandı bitti kül oldu… Bundan sonrası, yarattığın canavarlarla birlikte arta kalanları paylaşmak için gırtlak gırtlağa birbirinizi paralamak. İçimizdeki batı artığı moloz yığını feryat figan karşı çıksa da, Cumhurbaşkanımızın kendi maaşını bağışlayarak başlattığı “Biz bize yeteriz” kampanyası özünde dünyanın kurtuluş reçetesidir. İmkânı olanın olmayana infak ettiği sistem, özünde İslam’ın farz kıldığı zekât müessesidir. Zaman gösterecektir ki, şimdilik gönüllülük esasına dayalı işletilmeye başlayan bu müessesenin, ileride aslına uygun olarak devlet eliyle zorunlu olarak işletilmesi gerektiği şuuruna varacağımız günler yakındır. Bu gün kiliselerinde ezan okutup İslâm’ın nurunu kapitalize etmeye çalışanlar, yarın İslâm’ın celaline gönüllü olarak teslim olacaktır. Çünkü kapitalizm azgınlaştırdığı birey ile başa çıkamaz. Çünkü kapitalizmin ürettikleri sınırlıdır. Sonsuz isteğe sahip ruhlar, sınırlı olanla doyurulamaz. Baran Dergisi 690.Sayı

Korona! Sen Nesin ve Ne Yapmak İstiyorsun? –I-

İBDA Mimarı, meâlen, “Hadiselerin sırrı en az mantığındadır” ve “bir şey aynı zamanda vehmettirdiğidir de” der. Dünyayı 2 aydır esir alan –bu esaret anoloji değil, gerçek, herkes yaşıyor şu anda- Korona mevzuunun da kanaatimizce bu çerçeveden kritik edilmesi gerekir. Başın başında şu: İBDA Külliyatına aşina olanlar bilirler ki, “Allah, şiddetinin zuhurundan gaiptir.” Diğer bir ifadeyle de, “şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve azamet-i kibriyasından tesettür etmiş zat’ı akdes”tir.(1) Zat-ı Akdes: Her türlü kusur ve noksandan yüce olan Zât, Allah… En mukaddes zât. Yine İBDA Mimarı’nın misyonu ve mücadelesini takip edenler bilirler ki, (meâlen), “Bâtının zâhire çıktığı bir zaman diliminde yaşıyoruz.” Bu mevzu müstakil olarak ele alınması gereken bir mevzudur. Ancak, günümüzde tüm olup bitenler de dahil, Koronanın da bu mevzuun dışında olmadığını bilelim. İster hak cephesinden zuhur etsin, isterse batıl cephesinden sadır olsun, fark etmez, her ne oluyorsa, “Allah’ın dediği oluyor!” İlkin bilinmesi gereken budur. Kanaatimce, Korona, her şeyden evvel Allah Azze ve Celle tarafından tüm insanlığa musallat edilen bir tür ilâhî belâdır. İlâhî belâdır diyoruz, çünkü; Korona ister kendi tabii seyri içerisinde mutasyona uğramış veya dışarıdan bir müdahale ile mutasyona uğratılmış bir virüs olsun, ister bizatihi laboratuvar ortamında biyolojik silah amaçlı icad edilen sentetik bir virüs olsun, ister Küresel Sermaye üzerinden Deccal Komitesi’nin paralarına para katmak için tıbbî aşı kampanyalarına zemin hazırlamaya dönük bir proje olsun, isterse yine Küresel Sermaye üzerinden Deccal Komitesinin dijital tek dünya devleti kurmak adına gerçekleştirdiği korku ve panik amaçlı pandemik bir atraksiyon olsun, hiç fark etmez. Bilmek gerekir ki insanoğlu her ne yaparsa yapsın, yaptığı şey en nihayetinde “Allah’ın dediği olur!” mutlak ölçüsüne çıkar. “Allah bir şeye ol deyince o da olur!” (“Kûn fe yekûn”); bundan gayrısı teferruattır! Nitekim biz de bu yazıyı bu inanç doğrultusunda, idrakimize yansıyan basit bir teferruat çerçevesinde kaleme alıyoruz. Umulur ki zannımız bizi yanıltmaz. Her şeyi hakkıyla bilen ise yalnızca Allah Azze ve Celledir! İnsanlık tarihinde (ilk insan aynı zamanda ilk Peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm olduğundan Peygamberler Tarihi’nde de diyebiliriz) yoldan çıkan veya yola gelmeyen kavimler türlü belâlara muhatab olmuşlardır. Pek çoğunda ise belâ helâk olmak şeklinde tecelli etmiştir. Bir tek, âlemlere rahmet olarak gönderilen son Peygamber Fahr-i Kâinat Efendimizin Ümmeti çok büyük belâlardan ve hassaten helak olmaktan muhafaza edilmiştir. Çünkü Allah Resûlü’nün, “Rahmetim gazabımı geçmiştir” buyuran Allah Azze ve Celle’den istediği üç şeyden biri de, Ümmetinin diğer kavimlerdeki gibi helâk olmamasıdır. Allah, Sevgili Habibinin bu duasını kabul etmiştir. Halihazırda, azgınlıkta gelmiş geçmiş tüm kavimleri geride bırakacak tarzda şekillenen bir hayat üzerinden helâk olmayı çoktandır hak etmiş bir dünyada yaşıyor olmamıza rağmen, -ki burada Üstad Necip Fazıl’ın İBDA Mimarı’na hitaben, “İnsanlık hiç bu kadar alçalmamıştır!”, sözünü de hatırlatmak isteriz-, büyük bir felaketin olmaması, doğrudan doğruya Allah Resûlü’ne inanan bir Ümmetin hala inancını muhafaza ediyor olmasındandır. Yani İslâmın varlığının devam ediyor olmasındandır. Topyekûn dünya devletleri veya halklarının öncelikle anlaması gereken budur. Dünyanın ve de insanlığın direkleri olarak anlam kazanan İslâm büyüklerinin kıymetini bu çerçevede idrak edelim. Beyhude bir teşebbüs ve azgınlığın da bir belirtisi hâlinde Allah’ı kıyamete zorlamak hayâli üzerinden Deccal Komitesi tarafından fettoş ve benzeri din pe.evenklerini İslâm dinini ifsad etmek için palazlandırıp sahaya sürmelerini de yine bu çerçevede değerlendirmek icab eder. Diğer taraftan; Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl tarafından, “Başbuğ Velilerden 33” isimli eserinden de anlaşılacağı üzere, 33. Halkanın sonuncusu olarak mühürlenen Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin “Rabita-i Şerife” isimli eserinde, Allah Resûlü’nün bir hadîsi üzerinden genelde tüm insanlığı, özelde ise topyekûn Müslümanları uyarması dikkate şayandır. Tam da bu noktada, 1992 yılında, “Taraf Olmayan Bertaraf Olur” ajitatif spotuyla yayın hayatını altüst eden meşhur “Taraf” dergisinde Osman Öksüzoğlu müstear ismiyle kaleme aldığımız alt başlığı “Dünya Musibetlerle Örülmüş Bir Yıl Geçirdi” olan “Öfkeli Yıl: 1992” isimli yazıdan bir alıntı: Fitne, fitne, fitne… Yüzyıllar oluyor ki, dünya döndü, döndü, döndükçe insanlık Allah’ını unutur oldu, günahın dipsiz çukuruna yuvarlandıkça yuvarlandı ve sonra ektiğini biçercesine bir baştan öbür başa fitneyle sarsıldı… Fitne?.. Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri buyurdular ki: “Fitnenin şeriat lügatinde mânâsı, günahların neticesi olarak gelen musibetlerdir…” Müsibetler: Zelzeleler, su baskınları, yangınlar, kıtlıklar… Yine O (r.a.) buyurdular: “Bunlar (fitneler) iki türlüdür: Birisi, zalimin nefsine mahsus olanlar… Yani İlâhî yasaklardan birinin korunmaması yüzünden şahsa gelen belâ… Musibetlerin en hafifi budur. (…) Öbürü de bütün topluluğu kuşatan ve cemiyet planına inen musibetler. (…) Bu türlü fitnelerden başlıcası topluluk hâlinde ilâhî yasaklardan biri çiğnenirken buna şahid olanların engel olmaya iktidarları varken ses çıkarmamaları, iktidarları yokken de kalpten olsun bir nefret ve mukavemet hissi duymamalarından doğar.”(2) Yine Efendi Hazretleri’nin bir tespiti halinde, (meâlen) “Şeriat hükümlerinin alenen çiğnendiği bir yerde orada bulunan Müslümanlar, hadîs ile haber verildiği üzere güçleri nispetince el, dil ve buğz mutlak ölçüsüne riayet etmezlerse, Allah oraya türlü felaketler ve belâlar yağdırır. Zelzeleler, yangınlar, seller, kıtlıklar, hastalıklar vs. Allah’ın şanındadır ki belâ umuma gelir. Belâların isabet ettiği Müslümanlar ölürse şehid, kalırsa gazi, kefereler ise geberik olur.” Diğer taraftan, Allah yolunda cihad mevzuunda gevşeklik de türlü belâların zuhur etmesi için yeter sebeb olarak yine İslâm büyükleri tarafından haber verilmiştir. İlahî belâ, insanlık, dolayısıyla da Peygamber tarihi içerisinde çokça zikredilen bir mevzudur. Meselâ pek çok Peygamber, ilâhî belâlar üzerinden idrak edilir. Meselâ Hazret-i Nuh Aleyhisselâm “Suların Taşması ve Gökyüzünden Boşalması” üzerinden “Nuh Tufanı”, Hazret-i Salih Aleyhisselâm bir “Sayha” üzerinden “Semûd Kavminin Helâkı”, Hazret-i Lût Aleyhisselâm “Lutilik ve Taşlaşmışlık” üzerinden “Lût Kavminin Helâkı” ve diğer Peygamberler üzerinden gerçekleşen pek çok mucize. Meselâ Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm ve Nemrud üzerinden gerçekleşen bir mucize olarak, Hazret-i İbrahim’in ateşe atılması ve ateşin ona Allah’ın emri ile serin olması ve O’nu yakmaması(3) ve sonrasında ise balık gölü hâline dönüşmesi. Sonrasında ise Nemrud’un burnuna “topal bir sinek” kaçmasıyla birlikte ilahî belâya muhatab olması ve çaresiz bir şekilde gebermesi. Meselâ Hazret-i Musa Aleyhisselâm ve Firavun üzerinden gerçekleşen “Kızıl Denizin İkiye Yarılması” ve ardından Firavun’un ordusu ile birlikte denizde boğularak helâk olması. Meselâ Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın “Çarmıha Gerdirilmek” üzere tutuklanmak istenmesi ve ardından Allah tarafından gökyüzüne, diğer bir ifadeyle de “Güneş Feleği”ne ref edilmesi vs. şeklinde İnsanlık Tarihi’nde, dolayısıyla da Peygamberler Tarihi’nde gerçekleşen türlü belâlar ve mucizeler söz konusu oldu. Allah Resûlü’nün teşrifiyle birlikte putların devrilmesi başta olmak üzere, Allah Resûlü’nün bir parmak işaretiyle gökyüzünde ayı ikiye bölmesi, ruh ve beden beraber Refref ile Miraca çıkması ve bizzat Allah ile görüşmesi ve daha nice mucizeler. Allah, Kur’ân’da, kıyamet öncesi, “Asr-ı Saadet” mânâsının topyekûn dünyada neşv ü nema bulacağını, daha doğrusu “Bâtının zâhire çıkacağı”nı haber veren bir zaman dilimine bir işaret olarak, “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesini haber veriyor. Eski Yunan’ın üç büyük kafa adamından biri olan Eflâtun’un “İdeal devlet plan, program ve projesi”ni de gayesine ulaştıran olarak, “Başyücelik Devleti”ni mündemiç “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemi sözkonusu mutlak müjdeye yataklık eden bir mânayı mündemiçtir. Türkiye’deki Bâbıâli üzerinden, -aslında topyekûn dünya aydınlarına verilmiş bir mesajdır bu!-, “Ya İBDA’nın eri olursunuz, veyahut da hizmetçisi!” sözünün de sahibi olan İBDA Mimarı’nın, bir yanda İBDA’nın “İslâmın 21. Yüzyıl dil ve diyalektiği” olduğunu ilan ederken, diğer bir yandan da, “Zamanı gelmiş bir fikri durdurabilecek hiçbir güç yoktur” dediğini de biliyoruz. Aynı zamanda, fikrin tabii seyri içerisinde, “yağmur da büyütür onu, güneş de!” ihtarını yaparken, küfrün, dolayısıyla da günümüz dünyasında ilâhlığını ilan etmek üzere iş kotaran Deccal Komitesi’ne de hitaben, “aksiyonlarını da bizden alıyorlar” derken ne demek istediğini şimdi çok daha iyi anlıyoruz. İslam tez, gayrısı ise antitezdir. Kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs, yine kalb hakikatinde bitişik bir şekilde tez ve antiteze yataklık eder. “Bütün kalplerin iki parmağı arasında olan Allah Azze ve Celle” ruhtan yana, İslâm’dan yana, dolayısıyla da Müslümandan yanadır. Görelim Mevlâm neyler, neylerse güzel eyler. Bütün semavî dinler tarafından haber verilen kıyamet öncesi bir zaman dilimine girildiği şu günlerde, diğer bir ifadeyle de 21. Yüzyıl dünyasına hazırlık yapıldığı şu günlerde, Üstad Necip Fazıl’ın bir tespiti hâlinde (meâlen) “İnsanlığın 500 yıldır kurtarıcısını beklediği” şu günlerde, topyekûn dünyanın göze görünmez bir virüs tarafından nasıl da teslim alındığına şahidlik edildiği şu günlerde, adeta “şiddetinin zuhurundan gaib olan Allah”ın insanlığa “Teslim olun!” çağrısında bulunduğu intibasını edindiğimiz şu günlerde, “Allah’ı kıyamete zorlamak” ameliyesi ve “yeryüzü Tanrısı olmak” hevesi üzerinden Allah’a meydan okumak azgınlığının aleniyete döküldüğü şu günlerde adına Korona denilen virüsü ve topyekûn dünyaya yaydığı pandemik korkuyu nasıl okumak lazım gelir? Ben şahsen bunu bir tür ilâhî ikaz mahiyeti taşıyan bir tür belâ olarak okumaktan yanayım. Nitekim bu yazı bu çerçevede kaleme alınmıştır. Allah korusun! Allah büyük! Kerem Önder’in Twitter hesabından bir paylaşım: Abdülkadiri Geylani rahmetullahi aleyh, yüzyıllar öncesinden bizi anlatmış: “Tevbe et. İhlâs sahibi ol. Seni en küçük yaratığı ile öldürür. Nemrud’u küçük bir sinekle öldürdü. Birçoklarını aynı şekilde öldürmüştür. Allah, kibir ehlini, dilerse göze gözükmeyen yaratıkları ile de öldürür. “Dünyalık sahiblerini Allah, büyüklük sattıkları için çok kere zelil etti. Her şeye sahib iken bir pula muhtaç kıldı. Nimet içinde yüzdükleri halde en çaresiz kişi oldular. Dipdiri yaşarken ölüp gittiler. Nasıl öldüklerine kimsenin aklı ermedi.” “Mutlak Ölçü” meâli: “Allah her şeyden haberdardır. Canı veren de alan da Allah’tır.” (Ali İmran Suresi). Evet; veren Allah, alan Allah!.. “Allah, ilmi dileyene, zenginliği ise dilediğime veririm”, buyuruyorlar. En büyük zenginliğin iman olduğunu bilenler, fakirliğin de Allah Resûlü’nün fahri olduğunu bilirler. Buradaki fakirliğin Allah’tan başka hiçbir şeye tevessül etmemek mânâsında olduğunu ise uzun uzun izaha gerek yok. Değil mi ki, “Allah’a mâlik olan neden mahrumdur, Allah’tan mahrum olanlar neye mâliktir.” Bunu burada mevzu etmemizin sebebine gelince o da şu: Günümüz dünyasında kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutublarından birinden biri ve ruhun antitezi nefsin de bizzat temsilcileri olarak, Küresel Sermaye üzerinden Deccal Komitesi elindeki büyük maddi imkânlar üzerinden topyekûn dünya insanına kan kusturmaktadır. İmam-ı Rabbanî Hazretleri tarafından “kâfir olduğu” haberi verilen nefse dünyayı verseler yine de teskin olmayacağı, Allah’a “sen sensin, ben de benim” diyen nefs, Allah’ın kendinden olanı verdiği ruhtan rol çalması neticesinde, ilâhlık taslamaya kadar kendisine yol bulmuştur. Allah, nefse bu imkânı ruhun antitezi olarak vermiştir. Nefsin mücessem hâli olarak anlam kazanan kâfir ise, bu imkân üzerinden ilâhlık taslamaya kadar kendisine yol bulur, bulmuştur. Tarihte örnekleri çoktur. Nemrut, Firavun, Ahbes vs. Bunların nihai noktası ise şeytanın elçisi Deccal’dir. Şimdilerde yaşanan, kuvvetle muhtemel, “Veren Allah, alan Allah” ölçüsünün zâhir olması vakti! Bilindiği üzere kâfir olan nefs, sadece açlıkla terbiye olmuştur. Buradan kısa yollu bir çıkarsama yapmak icab ettiğinde, Korona üzerinden yaşanan hadise, yine kuvvetle muhtemel, zenginliği dilediğine veren Allah’ın, aynı zenginliği dilediğinin elinden alma sürecini başlatmış olmasıdır. Deccal Komitesi’nin taşeronu Küresel Sermaye bu hengâmede “bütün varidatından” olabilir; Allah’ın izniyle olacaktır da! Ve açlıkla terbiye süreci başlamıştır. Bu hadise belli bir zaman kıtlığı da beraberinde getirir mi, getirebilir. Allah topyekûn İslâm Ümmetinin ve mazlum ve mağdurların yar ve yardımcısı olsun, amin!   Dipnotlar 1-https://sorularlarisale.com/ey-siddet-i-zuhurundan-gizlenmis-ve-ey-azamet-i-kibriyasindan-tesettur-etmis-zati-akdes-deniliyor 2-Osman Oksüzoglu, “Öfkeli Yıl: 1992”, Taraf Dergisi, yıl: 2, sayı: 23, İstanbul 1993, sh. 42. 3-Her şeyi yoktan vâreden, yaratmak da emretmek de elinde olan ve her şeye gücü yeten Allah (c.c.), ateşe emretti: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” Böylece İbrahim aleyhisselâm sağ salim ateşten kurtuldu. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz ise onları küçük düşürdük.” Baran Dergisi 690.Sayı

Dulcie September, Toprak Günü ve Venezüella’nın Uyuşturucu Ticareti Yaptığı İddiası

Bu konuşmayı yaptığım gün 28 Mart 2020, bu vesileyle bazı şeylerin sene-i devriyeleri hakkında konuşmak istiyorum. 1988’in 29 Mart’ında, yarın itibariyle 32 sene olacak, Dulcie September Paris’te gerçekleştirilen bir suikast neticesinde hayatını kaybetti. Kendisi Afrika Ulusal Kongresi’nin bir temsilcisiydi ve Mandela’nın bir araya getirdiği ırkçılık karşısı mücadelenin bir parçasıydı. Diplomat statüsünde bulunuyor olmasına mukabil Güney Afrika’ya çalışan masonlar tarafından öldürüldü. Onu öldüren mason bir Fransız’dı ve Güney Afrika orijinli bağlantıları vardı. Bağlantılı olduğu kişinin adı Henry Bowra idi. Bu adam Afrika’da ve Lübnan’da bana ve gönüldaşlarıma karşı yapılan İsrail operasyonlarının başında bulunuyordu. Onu kendi imkânlarımla ele geçirdim ve iki yıl boyunca esir tuttuk. Daha sonra bazı bilgiler almak için Suriye istihbaratı irtibata geçti. Suriye istihbaratı onu infaz ederek Akdeniz’e attı. Çünkü onu kimse takasla almak istemedi. Kendisini esir arkadaşlarımızı kurtarabilmek için takas unsuru olarak kullanmak istedik; fakat ne ABD, ne İsrail yanaşmadı. Kendileri adına çalışan bu adamı istemedikleri için infaz edildi. Dulcie September, direkt operasyonlarla öldürülmedi, masonlar üzerinden yapılan bir operasyonla öldürüldü. Fransa hükümeti, hukuk ve adalet sistemi bu operasyonu aydınlatmadı. Fransızlar genelde hukuktan, Fransa’nın adaletinden, insan haklarından bahsederler; fakat bu hadise Fransa’da ne hukuk, ne de adaletin olmadığını, sadece adaletsizliğin var olduğunu göstermektedir. Benim vaziyetim de bu adaletsizliğin doğrudan bir isbatı niteliğinde. Dünyada bu adaletsizliğe karşı çıkan tek bir ülke de yok maalesef. Ne tanık ne bir şey, insanları işlemedikleri suçla suçluyorlar. Polis ve adalet sistemi içerisinde içerisinde kriminal tipler var. Bir kadına suikast düzenleniyor. Güney Afrika’yı temsil eden bir kadın, sıradan birisi değil. Yarın itibariyle (29 Mart 2020) tam 32 sene geçmiş olacak öldürülmesinin üzerinden; fakat suçlular hâlâ tesbit edilemedi. *** Diğer mevzu... İki gün sonra da (30 Mart 2020) “Toprak Günü”nün yıl dönümü. 1976’nın 30 Mart’ından itibaren bu gün Filistin’de “Toprak Günü” olarak anılmaya başlandı. O gün, Filistin’in mukaddes topraklarının Siyonistler tarafından gasp edilmesi sebebiyle bu şekilde anılıyor. Filistin’in Arap halkına apaçık bir adaletsizlik uygulanıyor. Burada sadece Müslümanları kastetmiyorum, tüm Araplar ve hatta Filistin’in tüm halkını kastediyorum. Müslümanlar, Hıristiyan ve Yahudi Araplar... Yahudi Araplar Siyonist değiller ve tıpkı Müslümanlar gibi onlar da Siyonist İsrail rejiminin zulmü altında bulunuyorlar. “Toprak Günü” tüm inananların mukaddes toprakları olan Filistin ile alakalı. Ne olursa olsun bu Siyonist katiller nihayetinde mağlup edilecek. Sadece Filistinliler de değil, Yahudi sığınmacılar da Siyonistlerin hedefinde. Filistin’de mücadele devam ediyor, dolayısıyla Filistin’in mukaddes topraklarının geri alınması maksadıyla idrak edilen bu gün, Filistin davası için mukaddes bir gündür. 1948’den beri Filistin’de her türlü zulmü gördük. Bölgenin demografik yapısı Filistinliler aleyhine değiştirildi. Bu demografik değişim sırasında bir çok insan göç etmek zorunda kaldı. Bu vaziyet seçimlerde de Siyonistlerin istediği neticeleri doğurdu. Fakat artık Filistin halkına zulmün karşısında olanlar yapmaları gerektiği gibi Netanyahu aleyhine oy kullanıyorlar. Çünkü Netanyahu yozlaşmış delinin biri, onun gibi olmayan Yahudiler de var. Netanyahu ahlâksız, hırsız, yalancı bir adamdır. Sadece Filistin tarihi ile alâkalı söyledikleri değil, söylediği her şey yalan. Er yahut geç yakalanıp yargılanması gerekiyor; fakat ABD onu koruyacaktır. *** ABD’de bir başkanlık seçimi yapılacak, fakat şu an Trump’ın başkanlık dönemi devam ediyor.  Kendisi ilk aday olduğunda gönüldaş Trump’ın (Carlos gülüyor) harika bir adam olduğunu söylemiştim. Yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı diyebiliriz. İlk seçildiği zamandan beri söylediğim gibi kendisi ABD’nin bugüne kadarki en iyi başkanıdır. Niçin böyle söylüyorum? ABD’nin sisteminde temiz ve ahlâklı kalmak kesinlikle imkânsız. Trump da her bakımdan uygunsuz bir adam olabilir; fakat ABD halkı bu adamı başkan olarak seçti. Büyük çoğunluğu Evanjelik olan fakir beyazlar onu iktidara taşıdı. Yahudilerin büyük bir kısmı da onu destekledi. Siyonistler de onu destekledi. Çünkü onun İsrail’i destekleyeceğini biliyorlardı. O da ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıdı. Bu seçimlerde de aynı senaryo ile karşı karşıya olacağız. Demokratik Parti’nin adayı olması beklenen Barnie Sanders bir sosyalist. Aynı zamanda kendisi bir Yahudi; fakat Siyonist değil, bilakis anti Siyonist. Seçilmesi durumunda “ABD’nin İsrail büyükelçiliğini Tel Aviv’e geri taşıyacağını” söyledi. Bunu açıkladı. Bu politik bir söylem; fakat Trump ne yaparsa yapsın hakkındaki düşüncelerimin doğru olduğunu düşünüyorum. Ben Amerikan emperyalistleri sebebiyle senelerdir cezaevindeyim. CIA ve Fransa’nın onunla işbirliği yapan yozlaşmış homoseksüellerden, kokain müptelası Amerikan ajanlarından oluşan terörle mücadele sistemi burada olmama sebep oldu. Yakalanmamış sağlayanlar aylık 45 bin dolar emekli maaşıyla ödüllendirildiler. Beni Sudan’da bulup yakalayan ve hapse tıkan bu sistem, 1988’de bir suikast neticesinde öldürülen Afrika Ulusal Kongresi Temsilcisi Dulcie September’ın katilini bulamadı öyle mi? Tüm bunlara rağmen mücadele ediyorum. Zaferin bizim olacağına inancım ise sonsuz. *** Son olarak; ABD, Venezüella Devlet Başkanı Maduro’yu yakalayana 15 milyon dolarlık bir ödül vereceğini açıkladı. Maduro hükümetinde bulunan her bir isim için ise 2 milyon dolarlık ödül koydular. Buna sebep olarak da Maduro başta olmak üzere Venezüella hükümetindeki isimlerin uyuşturucu ticareti yaptıklarını iddia ettiler. Ayrıca bu iddiaların merkezinde bulunan Venezüellalı general için de ödül koydular. Bu tam anlamıyla saçmalık. ABD, Maduro’nun yerine Guaido’yu başkan yapmak istiyordu. Guaido’nun Kolombiya ve oradaki uyuşturucu kartelleriyle olan olan ilişkisi malûm. Kokain ticaretinin merkezi Kolombiya ve bu işi orada bulunan uyuşturucu kartelleri yapıyor. Ayrıca mevzubahis generalinde bu kartellerin elemanlarıyla fotoğrafları bulunuyor. Venezüella daha önce bunlar hakkında soruşturma açmıştı ve bu General ülkeden kaçmıştı. Kendisinin bu karteller üzerinden Maduro hükümetine karşı faaliyetlerde bulunduğu da biliniyor. Neresinden bakarsanız bakın, ABD’nin bu iddiası tam olarak saçmalık, bilakis ABD uyuşturucu ticaretinin içinde gibi bir netice çıkar bu anlattıklarımdan. Gerçekten inanılmaz. Memleketim üzerindeki baskılar ve manipülasyonlar devam ediyor. Uyuşturucuyu belli noktalarda serbest bırakan ülke, uyuşturucuya karşı en sağlam mücadelelerden birini veren ülkeyi uyuşturucu ticaretiyle itham ediyor. İslâm’a göre de haram olan uyuşturucuya karşı Venezüella uzun zamandır mücadele ediyor.   Allahü Ekber! 28.03.2019 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 690.Sayı

Goethe Vesilesiyle Çocukluk

İnsan yaşını başını aldıkça, çocukluğuna dair pek az şey hatırlıyor. Hele ki doğduğu şehir, mahalle, evden uzaklaştıkça ve çocukluğunda yanında bulunan kimseler başka diyarlara gittikçe hatıraları da birer birer zihnindeki dehlizlere gizleniyor... Kimi hatıralar çoktan silindi bile. “İnsan hayatı yaşayanlarla yaşar” sözünün bir hikmeti de burada gizli olsa gerek. Bunu da unuturuz tabiî. Aslında unutmak da bir lütuf. Şikâyetçiyiz duyduklarımızdan ya da gördüklerimizden. Türlü sebeplerden ötürü çocukluğumuza dönmek isteriz bazen. “Bu semti sevmemin tek sebebi, köşeyi dönünce çocukluğuma dönebilme ihtimâli.” Arabesk bir parçanın sözlerine benziyor, edebî kaygıyla yazılmış bir kitabın son cümlesi de olabilirmiş... Filvaki “çocukluk” denilen evre nedir ki? Bize o zamanları özleten şeylerden biri de şimdiki “çocukların” hâlleri, şartları mı? Saat başlarındaki Kadıköy vapurları mı, Eyüpsultan ziyaretleri mi? Misket, taso, bilyeli, kuka, beş adım ve sair oyunlar mı? Otuza merdiven dayamış “çocuğun” hâlâ aynı yokuştan, aynı binalar arasından sağ salim yokuş çıkması mı? Wolfgang von Goethe, “İnsan çocukluğunun ilk dönemindeki hayatını hatırlamak istediği zaman kendi başından geçenleri başkalarından duyup işittikleriyle karıştırır çok kez.” dediğinde altmışındaydı. İlk çocukluk dönemine dair acayip bir hikâyesi var. Almanya-Frankfurt'ta cenap bir âilenin evladı olarak dünyaya gelen dehanın hafızasında yer eden o hikâye: “Karşımızda oturan Ochsenstein ailesindeki üç kardeş, ölen muhtarın geride bıraktığı bu üç oğul beni pek sever, benimle ilgilenir, çeşitli yollardan bana takılırlardı. Genellikle ağırbaşlı ve yalnız yaşayan bu kardeşlerin kışkırtıp bana yaptırdığı çeşitli muziplikleri, bizim evdekiler seve seve anlatıyordu. Bir ara çanak çömlek, tabak, bardak gibi öteberilerin satıldığı pazar kurulmuş, evimizin mutfağı sözkonusu eşyalarla donatıldığı gibi, biz çocuklara da oynamamız için bunların minyatürleri alınmıştı. Güzel bir ikindi vaktiydi, evin koyu bir sessizliğe gömüldüğü bir sıra ben avluda minyatür tabak ve fincanlarımla oynuyordum. Oynamaktan canım sıkılınca, tabaklardan birini kaldırıp sokağa attım. Tabak yolda öylesine neşeli sesler çıkararak tuzla buz oldu ki, sevindim. Tabağın parçalanması beni ne kadar keyiflendirdiğini, hattâ sevincimden ellerimi çırptığımı görünce, Ochsenstein kardeşler seslendi: 'Bir daha, haydi bir daha!'... Ben de hiç duraksamadan bir tencereyi kaptığım gibi sokağa fırlattım.” Goethe, komşu çocuklarının takdirini kazandığını görünce mutfakla oda arasında mekik dokumuş, ele ne gelirse aşağıya... Atılacak bir şey kalmamış, Ochsenstein kardeşler hâlâ “bir daha, bir daha” diye seslenmiş. Böylece üç kardeş ve Goethe arasında özel bir hikâye oluşmuş, bu muziplik ne zaman hatıra gelse neşelenmişler. Ne el Hacc Malik el Şahbaz (Malcolm X), ne de F. Dostoyevski'nin çocukluğu gibi kötü geçmemiştir Goethe'ninki. Biri bir hitabıyla dünyayı yerinden sallayabilen mücahit, diğeri bir kitapla zihnimizde ve yüreğimizde güzellikler inşa eden meşhur romancı. Malcolm, sırf diğer kardeşlerinden biraz daha açık ten rengine sahip olduğu için şanslı sayılabilirdi ama ten renginin azıcık daha açık olması pek fark etmedi. Esirgeme kurumu tarafından bir o aileye, bir bu aileye yamandı. Malcolm'un babası Ku Klux Klan faşistleri tarafından vahşice öldürülüp, tren raylarının üzerine bırakıldı. Dünya ve içindeki her şey kapkaraydı, Malcolm ise zerre kirletilmemiş “beyaz” çocuktu aslında! Kendisi haricinde temiz tek bir seçenek vardı, o da bunu gördü: Müslüman oldu! Dostoyevski'nin babası ise zorba bir doktordu, anası da hastaydı. Gerçi Malcolm'ün anası da ömrünün son demlerini hastanede geçirmişti, hiçbir şey hatırlamıyordu kadıncağız. Üçünün bir ortak noktası da şuydu aslında: İstediğini yapma hususunda sonuna kadar gittiler... Goethe'nin dediği gibi, bir şeyleri söyleme hususunda kararlı olunca insan, kelimelerin peşinden koşmasına lüzum yok. “İnsanlığa gösteriş yapmaya çalışan süslü konuşmalar, sonbaharda kuru yaprakları hışırdatan rüzgar gibi sevimsiz ve tatsızdır!” gerçekten Goethe kadar talihli olmasa da Malcolm da, Dostoyevski de, “bir şeyleri söyleme hususunda” ustaydı. Farklı ritimlerde aynı şarkıyı söylüyor olabilirler miydi? Bilemem ama Malcolm şehittir! Biz de boyumuzdan büyük işler yapmaya bayılırdık hani çocukken. Nenelerimizin, dedelerimizin gazabıyla az yüzleşmedik. “Çıktığın gibi in”, “düştüğün gibi kalk!”, olmadı mı sunturlu bir şamar... Büyük bir nane yediysek hıçkırarak ağlamamızı sağlayan o eski usûl küfürler... Muzipliğin tadına vardığımızda fıldır fıldırdık. Konu komşunun bağına bahçesine dadanırdık. Yakalanırsak fena, başarırsak Bonaparte gibiyiz! Büyüdüğümüzde, dünyanın sandığımızdan daha kirli bir yer olduğunu söylemişlerdir muhakkak. Ne fayda... Çocuktuk, hiç dinler miydik? Şimdi zemheri karanlıkta kaybolmamaya çalışıyoruz, yüreğinin ışığı kanatlarına vuran insanların yanında... Sanki her yer Waterloo. Yüce Şahsiyet Çocukluk üzerine bir şeyler söyleyip de, Hazret-i Ali’den bahsetmemek olmazdı. Âlemlere rahmet olan, Resûller Resûlü’ne peygamberlik geldiği zamanlar, dokuz-on yaşlarında İslâmiyete ermek gibi güzîde bir nasibe sahip Hazret-i Ali “bir numaralı çocuk”tur. Nebilik kırk yaşında Hz. M......’e geldiğinde, ona inanan ilk Hazret-i Hatice... Âlemlerin Rahmeti, zevcesiyle namaz kılarken Arslan Yavrusu içeriye giriyor, olan biteni kavrayamıyor, namaz bitince “neydi bu yaptığınız?” suâlini yönlendiriyor. Rabb’in Sevgilisi, tatlı dil, güleryüzle “Allah’ın indinde makbul olan ibadet şekli budur!” diyerek hâdiseyi izah ediyor. Sonunda ise “Müslüman ol Ali!” deyince, edep ve haya timsali çocuk, “Şimdiye kadar böyle bir şey ne gördüm, ne duydum. Babama danışmadan bir şey söyleyemem...” diyor. Tabiî o süreçte Peygamberlik memuriyetinin açığa vurulmaması lâzım... Efendimiz, Ali’ye, “Sen bilirsin yâ Ali, İslâm’a gelmesen bile gördüklerini kimseye söyleme! Bu büyük bir sırdır; kimse bir şey duymasın!” diyor. O gece Ali uyuyamamış, ertesi gün Peygamberler Peygamberi’nin şahsında davetlerin en büyüğü İslâmiyeti kelime-i şehadetle kabul etmiş! İki lâkabı var; Murtezâ: Seçilmiş, beğenilmiş, makbul, rağbet gören. Haydar: Arslan, yiğit, cesur, kahraman. “Allahın Arslanı” yücegönüllülük, komutanlık, halifelik, fazilet ve ilim; hepsinde efendi... Resûller Resûlü buyuruyor: “Ben Âlemlerin Efendisiyim, O da Arab’ın Efendisi!” Bir rivayete göre ise: “Ben insanoğlunun Efendisiyim: O da Arabın Efendisi!” Yine buyuruyorlar: “Ben ilim beldesiyim; Ali de onun kapısı...” “Sen benim dünyada ve âhirette kardeşimsin!” O’na bakmak denize bakmak gibi, “Ali’ye nazar etmek ibadettir!” Mübalağaya lüzum olmadan söyleyelim, herkes Necip Fazıl’ın “Hazret-i Ali” isimli eserini okumalıdır. Herkes! Baran Dergisi 690.Sayı

Virüs Vesile!

Virüs dile gelse, kendisi ile bize zarar veremeyeceği bir mesafeden oturup konuşsak bize ne der? Ne diyecek? "Oturun oturduğunuz yerde! Şimdiki zamanın hakimi benim! Ordularınızdan güçlü silahlarım var! Çizdiğiniz sınırları aşmak benim için çok kolay! Her bedene girerim! Şu zengin bu fakirmiş umurumda değil... İster kral isterse kraliçe olsun... Bana yaklaşan herkesin canına okurum!" diyor! Belli ki bu hali ile insanlığa meydan okuyor! İnsanlık ne yapıyor? Mahiyetini tam çözemediği düşmana karşı tedbir alıyor! Mücadele ediyor! Sınırlarını karantina altına alıyor!  Devletler vatandaşlarına sirayet etmesi muhtemel bu virüsle savaşıyor! Ama ne savaş! Sokağa çıkma, mabede gitme, seyahati kes, elini yıka, otoritenin koyduğu kurallara riayet et! "Kovid-19 bizden uzak olsun" mücadelesi bütün dünyada son sürat devam ediyor!... Bu arada onu imha edecek bir icat/aşı aranıyor! Bulan beri gelsin! Bütün dünya mücadele halinde! Ölenler çoğaldıkça çareler tükeniyor! Bu arada aslı olan/olmayan birbirinden ilginç teoriler havada uçuşuyor! Söylediklerinin "gerçek" olduğunu ispat sadedinde "ben dediydim" diyenler akla ve bilime yatkın "sav"lar ortaya atıyorlar! Dünya nüfusunu 500 milyona düşürecekler(miş)... Dijital dünyaya geçişin ilk aşaması(imiş)... Üst akıl... Şu, bu... Dünyayı yöneten güçler, yeni bir dünya düzenin fitilini ateşlemiş(miş)... Doğru olma ihtimalini yok sayamayacağımız bu tezler elbette "üst akıl" denen karanlık yapıların ajandasında mutlaka vardır... Ama, onlar dünyayı zaten ele geçirmiş vaziyetteler! Yukarıda izah ettiğimiz gibi bu virüs dile gelse ve onunla oturup bir antlaşma yapılsa, birçok ülke, “bana dokunma da ne yaparsan yap” moduna girecek vaziyette. Yaşadığımız bu evrende vahşi kapitalizmin cinayetleri bu virüsten çok daha fazla can almıştır. Kimin sesi çıktı? Bütün dünyada milyonlarca insan "aklın ve bilimin" icat ettiği silahlarla öldürüldü. Kim bu duruma ne kadar isyan etti? Başkaları öldürülürken sessiz kalan dünya sıra kendisine gelince ayağa kalktı! "Aman bana bulaşmasın!" mantığı her yere hakim oldu! Virüs bir neticedir.  Virüs bir vesile! Asıl virüs, bize bulaşmadığını zannettiğimiz, Allah-u Teala’nın tercih ve ihtiyarındaki güzelliğe vakıf olamamanın getirdiği isyanda gizli!  Haliç Kongre Merkezinde verdiği konferansta "Yeni bir dünya düzeni başlayacaksa buradan başlasın" diyen Şehid Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu acaba bu sözü niçin söylemiştir? "Yeni Dünya Düzeni" öylesine söylenmiş boş bir laf değildir. Bu sözü söyleyen onun nasıl'ını da ortaya koymuştur.... Sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa karşı 'yaşanmaya değer hayat' hakkında doğru dürüst teklifi olan bir dünya görüşü kimde var? Türkiye Korona virüsü ile mücadelede iyi gidiyor! Tamam. Bütün dünya mücadele ediyor... "Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!" hesabı eninde sonunda işler yoluna girecek tamam. Ama, verilen bunca mücadele mevcut vaziyeti devam ettirmek uğrunaysa boşuna değil mi? "Virüs gelmesin, biz olduğumuz gibi yaşamaya devam edelim!" mantığı yanlış... Bu mantık, bu anlayış Kovid19'dan daha tehlikelidir Devam eden dünya düzeninde vahşetten başka bir şey yok!! Bizler gelecekte olması muhtemel Korona 20 virüsüne karşı hazır olalım... O ve bu virüsün tek bir panzehiri var: İBDA... Böyle söylüyoruz? Çünkü Korona virüsünün meydana getirdiği dalgalar bütün insanlığın kıyılarını döğüyor! Başlangıç için atılması gereken ilk adım için ayağa kalk ve "ikinci olmayan, benzeri de olmayan..." İbda'yı tanı!  MÜJDE O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş; Birden, dağın sırtında atlılar belirecek. Atlılar put şehrine gediklerden girecek; Bir şehir ki, orada insan ayak üstü leş. Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş; Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek. Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek. Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş. Fertle toplum arası kalkacak artık güreş; Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek. Gökler iki şakkolmuş haberi bildirecek. Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş! Necip Fazıl Kısakürek Baran Dergisi 689.Sayı

İslâm Hukukunun Gayesi (Makâsîdu’ş-Şeriati’l-İslâmiyye)

Giriş Makâsıd veya Makâsidü’ş-şerî’a, dinin hükümlerinin gayesi, gerekçesi demektir. Genel olarak dinin, özel olarak ise ibadetler ve hukuk alanındaki dinî hükümlerin gayeleri, maksadları, hikmetleri anlamında bir tâbirdir. Başka bir deyişle, ŞÂRÎ’nin maksadlarını, İslâm’ın ebedî prensiblerinin ruh ve mânâları açısından keşfetmektir. İlim yanında hikmet gözü icap eden bir alandır. Hatta “İslâm hikemiyatı” diyebileceğimiz bir mevzu/ilim alanıdır. Bu minvalde hikmet-i teşrî’ kavramını da hatırlatalım. Makasıd kavramı hikmet, maslahat, ta’lil, kolaylık prensibi, istihsan, mesalih-i mürsele, istislah, sebeb, mânâ ve münasip vasıf kavramlarıyla yakın ilişkidedir. Şer’î hükümlerin gayeleri bakımından hikmet ve maslahat ihtiva ettiğini bir çok âyet ve hadisin ışığında söyleyebiliriz. Kâinatın ve insanın bir gaye cihetiyle yaratıldığı yani gaîlik-gaiyyet görüşü ile de makâsıd prensibi örtüşür. Buna “gâî tefsir”, “amaçsal yorum” ve “fonksiyonel yorum” da denir. Ehl-i Sünnet’in itikadda iki mezhebinden biri olan Mâtüridiyye ile Ehl-i Bid’at mezhebi Mu’tezile Allah’ın hükümlerindeki gaye ve hikmet üzerinde sıkça durmuş, ancak Ehl-i Sünnet’in itikadda öbür mezhebi olan Eş’ariyye ise bunun teorik olarak ifade edilmesini bazı kelâmî mülahazalarla sakıncalı bulmuştur. Kelamda tartışılan “hüsün-kubuh” yani insan fiillerinin iyilik ve kötülüğünün akılla bilinip bilinemeyeceği mevzuu ile Allah’ın kulları için en iyiyi yaratmasının zorunlu olup olmayacağı (salah-aslah) gibi problemlerden dolayı Eş’ariyye âlimleri bu mevzuları sadece hikmete ve akla bağlamaktan uzak durmuşlar, sadece nakil ile iktifa etmişlerdir. Ancak şu ifadeleri Ehl-i Sünnet’in ittifakı olarak rahatça söyleyebiliriz: Allah zorunlulukla bağlı değildir, ancak yaptıkları işler hikmet ve maslahat barındırır, Allah abesle iştigal etmez. İmâm Gazâlî’nin başta İhyâ olmak üzere bir çok eserinde makâsıd, maslahat ve hikmet açısından mevzûu incelenmiştir. Şâtibî’nin dört ciltlik el- Muvâfakât’ında da makâsıd ve hikmet-i teşri bahsi bir cilt kadar yer tutar. Ayrıca bu sahada ilk sayılan İzzeddin İbn Abdüsselâm’ın İslâmî Hükümlerin Esas ve Hikmetleri ismiyle tercüme edilen eseri ve Şâh Velîyyullah Dehlevî’nin Hüccetullahi’l-Bâliğa isimli eseri ile el-Karâfî’nin el-İhkâm’ını müstakil olarak makâsıd ve hikemiyâta misâl verilebilir. Son devrin âlimlerinden Tahir b. Âşûr’un, Türkçe’ye İslâm Hukuk Felsefesi diye tercüme edilen Makâsidü’s- şerîati’l-İslâmiyye eseri de bu sahada zikredilmeye değer önemli bir eserdir. Ayrıca Ramazan el-Bûtî’nin Davâbitu’l-Maslahat’ı da önemlidir. 
   Bir Eserin Tahlili Ele aldığımız bu mevzuya bir misal eser olan Tahir b. Aşur’un Makasidu’ş-şeriati’l-İslâmiyye isimli eseri Türkçeye İslâm Hukuk Felsefesi adıyla Mehmet Erdoğan ve Vecdi Akyüz tarafından tercüme edilmiştir. Kitabın tercümesinde alt başlık olarak kitabın orjinal adı kullanırken yanında da “Gaye Problemi” başlığı da kullanılmıştır. Zira makâsıd mevzu aynı zamanda “gaye problemi” demektir.  Tâhîr b. Aşur’un Makâsidu’ş-Şeriati’l-İslâmiyye eseri, konuyu müstakil olarak inceleyen özgün bir eserdir. Tercüme edenlerin yeni basım önsözünde (4. Basım) belirttiği üzere bu eser şu usule bağlıdır: “Ne selefilik kökenli Kur’ancılık ve yeni lafızcılık, yani neo-selefîlik gibi İslâm’ın geleneksel yorumlarındaki akılcı ve doğru yorumları ihmal eder, ne de modernist, liberal ve Batıcı neo-rasyonalizm akımlarındaki gibi Müslümanların dinî ve kültürel kimliklerini yok sayar.” (1) Tâhîr b. Aşûr (1879-1973) hakkında kısaca bilgi verelim. Tunuslu ilim ve fikir adamı, müftü ve fakih, Arap dili ve edebiyatı âlimi ve düşünürüdür. Osmanlıların Tunus’u fethinden itibaren şeyhülislâmlık makamına Hanefî başmüftü tayin etme geleneğine, 1932’de son verilmesi üzerine ilk Mâlikî şeyhülislâm olmuştur. Tunus’un bağımsızlığından sonra 1956’da Zeytune Üniversitesi’nin rektörlüğüne getirilmiştir. Eğitim ve öğretim düzeninde önemli reformlar yaptı. Fizik, kimya, cebir gibi yeni dersleri öğretim programına aldı. İbn Âşûr enerji dolu ve velûd bir insandı. Batı kültür hegemonyasına karşı mücahidane çalıştı. İlim sahasındaki üstünlüğü yanında ahlâken de oldukça mazbut ve mütevazı idi. 1973’de vefat etmiştir. Bir kısmı basılmamış olmak üzere kırk civarında eseri vardır.  Anlatacağımız Makâsidu’l Şeria eseri ile tefsirindeki gaye problemine yaklaşımları çok sayıda çalışmaya konu olmuştur. Eserin giriş kısmında İbn Âşûr; hukukun gayelerini bilme ihtiyacına dikkat çekerek, Fıkıh Usûlü’nün hukukun gayelerini bilmekten geri duramayacağından ve hukukun gayelerinin kat’î, fıkhen ise zannî olduğundan bahseder.  İbn Âşûr, “Hukukun Gayeleri-Makasıdü’s-Şeria” terimiyle, kamu hukuku, özel hukuk ve genel ahlâkla ilgili düzenlemeleri dikkate alır. Bütün bunlar İslâm’ın mesalih (yararlar) ve mefsedet (zararlar-kötülükler) prensibinin görüldüğü konulardır. (s. 34) Bu ise İslâm’ın genel hükümlerinin amaç ve hikmetleri demektir. İbn Âşûr’un bu kitabındaki ana fikir, şeriatın bir gayesi ve bir hikmeti olduğu, Şârî’nin hükümleri anlamsız bir şekilde va’z etmediğidir. O’nun ifadesiyle verirsek: “Peygamberlerin gönderilmesi ve dinlerin indirilmesinin yegâne amacı, insanların sosyal düzenini (nizamü’l-beşer) kurmaktır.” (s. 43) Kıyamete kadar şeriat uygulanacağına göre asırlar ve nesiller boyunca İslâm hukuku normlarının uygulanması için hukukun gayelerini (hikmet-i teşri) bilmeye ihtiyaç vardır. Tâhîr b. Âşûr, bu mevzularda ilk kalem oynatan Şâtîbî’den alıntı yapar ve onu uzun ve karışık yazmakla eleştirir. Yine bu mevzularda eser veren Karafî’nin Furûk eserinden alıntı yapar. Keza İzzettin b. Abdüsselam’dan (Kavaidu’l-Ahkam) alıntı yapar. İbn Âşûr, “Hukukçular, illetin, hikmeti gerçekleştirecek nitelikte olmasını şart koşmak suretiyle bize, gayenin bir parçası olan hukukî hikmetlerin çeşitli yönlerini araştırma görevini yüklemişlerdir.” (s. 51) der. İbn Âşûr, bu eserinde fıkıh usûlü ilminde alışık olunan fıkhın delilleri ve hilaf meselelerindeki bilinen delillerle istidlal yolunu izlemez. Şunu söyler: “Bize düşen, derin düşünceye ve büyük bilginlerin sözlerine başvurarak elde ettiğimiz “hukukun gayeleri”ne ilişkin istidlâl yollarını belirlemektir.” (s. 53) İbn Âşûr, geçmiş ulemaya bağlı kalırken, taklid ve taassup içine düşmez, fikir adamı olma özelliğinden dolayı çağın sorunlarını da düşünerek İslâm hukukunun özünde olan canlılığı ortaya çıkarır.   Makasıd İlminin Usûl-i Fıkıhtan Ayrı Oluşu Tâhîr b. Âşûr, fıkıh usûlü ilminin fıkhî ihtilaflarda yeterli olamayacağını, esas ve usûl konularında da ihtilaflar olduğunu, fıkıh usûlü ilminin ele aldığı meselelerin çoğunun, hükümlerin hikmetine (hikmetü’ş-şeria) ve gayesine hizmet etmediğini veya usûl kitaplarının sonuna bırakıldığını söyler. (s. 28-29) Bu ise fıkıh usûlü ilminin değil, “Hukukun Gayeleri İlmi” demek olan “İlmu’l-Makâsıd”ın ele alabileceği konulardır, der. (s. 29-32) Bunlar ise, illeti bilme yollarındaki (mesalikul-illet) münasebet ve ihâle, mesalih-i mürsele, tevâtür, zarureten bilgi, mûcib ve mûceb (sebeb ve konu) birleştiğinde veya ayrıldığında mutlakın mukayyede hamli konularıdır, der İbn Âşûr. (s. 29) Makasıd ilminin, ölçülerin zâhiriyle ilgilenen ve genelde muâmelat meseleleriyle uğraşan fıkıh ilminden de ayrı olduğunu, işin ruhunu, özü ve hikmetlerini irdelediğini belirtelim. Zaten Kur’an’ın ve Sünnet’in lafızlarında da hukukun (şeriat) gayelerini (makasıd) gösteren kuvvetli deliller vardır. Yazıyı uzatmamak için ayet ve hadisleri burada nakletmiyoruz. Şeriatın Hikmetleri’nin hadislerden süzülmesi hakkında ise eserde müstakil bir bahis (s. 69-91) açılır. Bu bahisten şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Hz. Peygamberin bir çok tasarrufu vardır ve asıl olan Peygamberlik vasfı yanında beşerî vasıfları ve günlük işleri de söz konusudur. Muhakkak hepsinde hikmet vardır, ancak nerde, ne kadar ve hangi vasıfta bunu söylemiştir mevzuu hassaten hikemiyat ve makasıd mevzuu olup, Şeriatı ve Peygamberi doğru anlamak için bu şarttır... Bu mevzu ise bizde şu noktayı çağrıştırıyor: İBDA’nın temel ölçülerinden olan “Muradı kestirebilmek” davası, hukukun gayeleri ve uygulamaları için elzemdir. Hukukçulara göre ahkam (hukuk normları) illeti bilinen (muallel) ve illeti bilinmeyen (taabbudî) diye ikiye ayrılır. Ta’lil (illetini bilme ve belirleme) açısından da üçe ayrılır: Kesin illetli normlar, hikmeti bilinemeyenler, muallel ve taabbudî arasındaki illeti kapalı hükümler. (s. 94) İslâm dini bütün zamanlara ve mekânlara elverişli ve uygun olma onun illet ve hikmetlerine de bu açıdan bakmayı gerekli kılar. Ancak bir hükmün taabbudî olduğu ortaya çıkmazsa onu olduğu gibi bırakmak ve ona ilave yapmamak gerekir, der İbn Âşûr. (s. 97) İbn Âşûr, hikmet ve illeti bulamazsa fıkıhçı norm çıkarmasın, der. (s. 101)  Kitapta, yazarın açıklamasına bir katkı olsun diye mütercimler tarafından İzzettin b. Abdüsselam’dan makasidî bakışta yöntemsel genel ilke olarak şu alıntı yapılır. Mevzuyu açması açısından verelim: “Yararı sağlamada ve zararı savmada, şeriatın maksadlarını araştıran için, bunun toplamından, şu ihmal edilemez yarardır ve şu yaklaşılamaz zarardır biçiminde bir inanç ve bilgi doğar. Bu konuda, herhangi bir icmâ, nas veya kıyas olmasa bile, şeriatın bu özünü anlarsa, bunu gerekli kılar.” (s. 109) Bu eser, aynı zamanda bir fıkıh usûlü kitabıdır diyebiliriz. Öncelikleri farklı olan bir usûl kitabıdır. Gerçi o, “fıkıh usûlü ilmi” değil makasıd ilmi diyor. Bu mevzuda şöyle der İbn Âşûr: “Ne var ki biz, teşride (hukuk), kesin veya kendisine yakın aramıyoruz. Çünkü teşrî, zannîye bağlıdır. Ben, ihtilâf ve kesin delile karşı direnme durumunda, kullanacağımız ve sığınacağımız bir demet kesin kaide olmasını arzuladım. Bu kaidelerden elde edilen artık ‘fıkıh usûlü ilim’ değildir, ‘hukukun gayeleri ilmi’ (İlmu Makasidi’ş-Şeriat) olarak isimlendirdiğimiz bilgiler bütünüdür.” (s. 108) Şöyle de diyebiliriz. Bu eser, şerî hükümlerin maslahat ve hikmetlerine doğrudan girmiyor, maslahat ilminin gerekliliğini anlatarak bir nevi bu ilmin usûl ve prensiplerini va’z ediyor.   Sadelik, Kolaylık ve Hukukun Gayeleri Bu bahiste İbn Âşûr şöyle der: “Hukuk, çekilmez bir yük değildir. İslâm’ın hoşgörüsü ve güçlüğün kaldırılması konusunda belirttiklerimizden, hukukun ümmete sıkıntı vermeyi içermediği kesin bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu da sadece kolaylık ve yumuşaklık (teysir ve rıfk) yoluna girmekle olur. Hukuktan sıkıntının kaldırılması, zannederim ki, İslâm hukukunun özelliklerindendir.” (s. 184) “Hoşgörü” ifadesinden ise çağımızda İslâm’ı ılımlı hâle getirmek için yaygınlaştırılan diyalog fitnesi ve “boşgörü” gibi şeyleri anlamamalıyız. Bilakis İslâm’ın hoşgörüsü, itidal içinde olarak muâmelelerin (davranış ve ilişkilerin) kolaylığıdır. O, daraltma ve umursamazlık arasında orta yoldur. Bu bahiste bir hadis zikredilir: “Satış yaparken hoşgörülü, satın alırken hoşgörülü, öderken hoşgörülü adama Allah rahmet eyler.” (s. 139) Mecelle’de de kolaylık prensibi ile doğrudan ilgili yedi madde vardır. “Meşakkat teysiri celbedir” (madde 17). Bu söz, güçlük ve sıkıntı, kolaylaştırmayı gerekli kılar ve güçlük kolaylık sebebidir, diye açıklanmaktadır. (2) İç içe geçmiş üç daire düşünün. En içteki dairede illet var, onun dışında ve onu kapsayan ise yakın gayeler var ve en dışta olup hepsini kapsayan daire ise âlî maslahatlardır (yüce-genel vasıflardır). Kitapta böyle bir şema var.  Ancak şu not da düşülüyor: Ukubat (cezalar) ve ibadette kıyas olmaz. Yani hukukun gayeleri, âlî ve yakın gayeler ve illetler açısından ele alınarak ukubatte Şârî tarafından belirlenen cezalar ile ibadetlerde kıyas yapılamaz. (s. 263) Bazı hususlarda gerekçe değiştiğinde hukuk normu da değişebilmektedir. (s. 272) Hukuk genel, objektif ve somuttur. Başka bir ifade ile küllî, afakî ve müşahhastır. Şöyle de diyebiliriz. Genel, kesin, açık, kurala bağlı ve süreklidir. Bazı şeyler var, halin icabına göre davranılır, bazı şeyler var sorulmaz. Bu hususta kitapta geçen bir hadis: “Allah farzları emretmiştir, onları zayi etmeyiniz, sınırlar koymuştur onları da aşmayınız. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları çiğnemeyiniz. Bazı şeyler hakkında da unuttuğundan değil de, size olan rahmetinden dolayı sükût etmiştir. Onları da soru sorarak deşmeyiniz.” (s. 273) Yine kitapta, İbnü’l-Arabî’den bir nakil olarak, Hz. Ömer’in insanların, “Resûlullah şöyle buyurdu” diye birbirleriyle yarışmaya girercesine rivayet etmelerini yasaklaması anlatılır. Bağlamından (sebeb-i vürud) koparılan nakil ediş tarzını eleştirmek için bu rivayet nakledilir. (s. 274) “Zaman ve durumların değişmesiyle birlikte muamelatla ilgili ayrıntı sayılan normların da değişmesine ihtiyaç vardır” (s. 274) der İbn Âşûr. Muamelat hükmü de iki çeşit olur. Bazen insanlara sürekli bir hükmü gösterir bazen ise uyuşmazlığı çözme (kaza) şeklinde olur. İbn Âşûr’un eserinde eşya, borçlar ve ticaret hukuku alanındaki hukuk gayeleri de işlenir. “Ümmetin malı, ümmetin servetidir ve maslahatın sağlanması ve mefsedetin savulması konusunda kendisinden yararlanılmalıdır.” (s. 404) der. İnsanın mala meylinin tabiî olduğunu ifade eder. Ancak malın dolaşımı (revâc) meşru yolla ve mümkün olduğu kadar çok sayıda insanların ellerinde tedavül etmesi gerekir, der. (s. 421) Kendisi emperyalizme karşı mücadele vererek vatanseverlerle ön saflarda yer almıştır. Paylaşmanın esas oluşu ve kapitalist sisteme bir eleştiri olarak görülebilecek ifadeler ise şöyle:  “Servetin ümmetin bütün fertleri arasında yaygınlaştırılmasını sağlamak ve tek elde toplanır olması veya belirli kimseler arasında el değiştirir olması halinden çıkarılmasını temin etmek, hukukun bir gayesidir.” (s. 424) Servetin iki temel unsuru olan mal ve emeğin âtıl kalmaması, İslâm hukukunda gözetilmesi gereken bir hikmet olduğunu (s. 441) da belirtir ibn Âşûr.   Makasıd-Maslahat Bağlantısı ve Hikmet-İllet Mevzûu Makasıd ile maslahat kavramları peşpeşe ve yan yanadır. Sebeb-netice gibi. Şâtibi’nin dört ciltlik el-Muvâfakât isimli eserinin II. cildi “Makasıd” mevzu üzerinedir. Şâtîbî kitabın girişinde şöyle der: “Aslolan birinci maksaddır. Şarî’nin daha başlangıçta şeriatı koymadaki kasdıdır. Bu birinci maksad, şeriatın her iki dünyada da kulların maslahatlarının temini için konulmuş olmasıdır.” (3) Allah’ın her şeyi bir illet, sebeb ve hikmete binaen yaratmış olması Allah’a bir mecburiyet olarak yüklenemez. Bu mevzu kelamda Allah’ın kulları için en iyiyi yaratmasının zorunlu olmaması (salah-aslah) meselesi olarak tartışılmıştır. Ehl-i Sünnet’e göre, Allah abesle meşgul olmaz her işi bir hikmete dayanır, ancak Allah mecbur tutulamaz. Zira, “Allah gayr-ı şahsî bir ilk illet değil, fa’âldir.” (İmam Gazalî’den) Bütün emirlerde bir illet, sebeb ve hikmet vardır. Ancak taabbûdî emirlerin sebebi illet değildir, sadece kulluktur, yani bir sebeb aramak şart değildir. Veya, “Bu emirdeki illeti başka bir şekilde yerine getirdim, bu ibadete gerek kalmaz.” denemez. Mesela, ayetlerde abdest için “arıtmak”; oruç için “Allah’a karşı gelmekten sakınmak”; namaz için “hayasızlıktan ve fenalıktan korumak”; kıble için “insanlar sizin aleyhinizde bir delil bulamasın”; cihad için “haksızlığa karşı kendimizi korumak”; kısas için “sizin için hayat vardır” buyurulmuştur. Ancak her halükârda bunlar birer emirdir. İstikrâ (tümevarım) yöntemi ile kesinlik buluruz ki; Şeriatın bütün hükümleri belli bir illet, maslahat ve yarar prensibine bağlıdır. Hatta detay (tafsilî) hükümleri için de geçerlidir. Kıyas ve içtihadın şer’î bir delil olarak subût ve kabulü de işte bu noktadan hareketle olmaktadır. (4)  Kolaylık Prensibini de makasıd ve maslahat içinde zikredebiliriz. Kur’an ve Sünnet’te kolaylaştırma ile ilgili bir çok hüküm vardır. İslâm’da güçlük yoktur, ayette buyurduğu üzere, Allah kulları için güçlük dilemez. Allah’ın doğrudan doğruya rahmetinden kaynaklı genel mânâda kolaylık yanında, karşılığını vereceğini buyurduğu özel mânâda kolaylıklar da vardır. Birincisinde sebeb-sonuç ilişkisi söz konusu değilken, ikincisinde söz konusu. Allah’ın tüm insana (kâfir veya mü’min) rahmet etmesi birinciye, amellerinin-ibâdetlerinin karşılığını mü’minlere vereceğini ise ikinciye misal verebiliriz. Zorluk görülen emirlerde de zorluk-kolaylık dengesi gözetilmiş, esasında dünyada da yararı olan şey için bir nebze zorluk tavsiye edilmiştir.   Eleştiri ve Teklif Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nde ibn Âşûr maddesini yazanlardan biri olan Ahmet Coşkun, mevzuyu sistematik ele alması açısından takdir ettiği ibn Âşûr’a şöyle bir eleştiri yöneltir: “Bu alandaki çalışmaların can damarı sayılabilecek olan, ‘hükümlerin gayelerini belirleme metodları’nı özel bir başlık altında incelemesine rağmen bu konuda sağlam kriterler geliştirebildiğini söylemek kolay olmadığı gibi faydalandığı bir çok örneğin hararetle savunduğu kesin veya kesine yakın ilkeler ortaya konulması çabalarının karakteriyle bağdaştırılamaz nitelikte olduğu görülür. İbn Âşûr’un da konuyu selefleri olan Şâtibî, Necmeddin et-Tûfî, İbn Abdüsselam gibi ilke bazında ele aldığı ve lafızcı yoruma bu üslupta bir eleştiri getirdiği, makasıd konusunda genel tesbit ve kategorik ifadelerle yetindiği, ayrıntıya inip ilkelerin örneklendirilmesine geçtiğinde de fıkhın klasik doktrin ve kurumlarını merkeze alıp bunlara makasıd ve hikmet açısından bazı açıklamalar getirmekle yetindiği görülür.” Ben ise şöyle bir değerlendirme yapmak istiyorum: Ahmet Coşkun’un eleştirisinde yer yer haklılık payı olsa da meselenin küllî bakış ve İslâm’a muhatap anlayış davasıyla ilgili olduğunu ifade edelim. Bu hususta İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde fıkıh hocası olan Ahmed Hamdi Yıldırım’ın BARAN dergisindeki mülakatında mesele hakkında misalle birlikte verdiği çözüm önerisini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz konusu mülakatta Ahmed Hamdi Yıldırım şöyle diyor: “Necip Fazıl, “İdeolocya Örgüsü ile İslâm ceza hukukuna, ibadet hayatına bakışında bütüncül ve işin ruhunu kavradığını, hikmetlerini sezebildiğini gösteren bir eser ortaya koymuş. Özellikle fıkıh okuyacaklar için “hikmet-i teşrî” ölçüsünü öğrenmek için şiddet ve hararetle tavsiye ederim. Üzerinde düşünülmesi gereken bir eser. Tabiî Üstad bir din âlimi değil, din düşünürü. Binaenaleyh din âlimiyle din düşünürünü birbirinden ayırmak lâzım. Şu anlamda: Üstad’a fetva sorulmaz ama bir hocanın verdiği fetva anlatıldığında o fetvanın hikmetini size söylesin. Zekâtın niçin uygulandığını Üstad’a sorun, zekât müessesesiyle ilgili kitaplarda okuyarak bulamayacağınız hikmetleri İdeolocya Örgüsü’nde çok rahat anlaşılır bir üslupla ve tatlı bir şekilde anlattığını görürsünüz. (...) Bu eser bir el kitabı olarak İlahiyat, İmam-Hatip talebesinin, din ve diyanetle ilişkisi olan herkesin elinde bulunması gereken bir kitap. Hatta gruplar halinde okunup müzakere edilmeli ve hazmedilmeli.” (6) Son olarak; çağımızda sistem bütünlüğünde ve İslâm’ın hikmetlerini kucaklayıcı bir anlayışa ihtiyaç olduğunu, ilimlerde söz konusu olan dağınıklığın ancak böyle giderileceğini ve makâsıd alanında da mütefekkirlerle fıkıhçıların birbirlerini destekler yürümesi gerektiğini ifade edeyim.   Kaynaklar: 1- Tâhîr b. Âşûr, İslâm Hukuk Felsefesi, trc. Mehmet Erdoğan-Vecdi Akyüz, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2013, s. 25. 2- Recep Cici, Kolaylık Prensibinin Hukukî Hayata Yansıma Biçimleri: Hanefî Mezhebi Örneği, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 14, Sayı 1, 2005, s. 61-88. 3- Şâtibî, el Muvâfakât, Cilt 2, trc. Mehmed Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 3-5. 4- Şâtibî, a.g.e., s. 5. 5- Ahmet Coşkun, “İbn Âşûr”, DİA, Cilt 19 6- Ahmed Hamdi Yıldırım, Savunma Refleksiyle İslâm Anlatılmaz, Baran Dergisi, Sayı 609, 2018, s. 9. Baran Dergisi 688.Sayı

Tarihî Fırsat

Salih Mirzabeyoğlu'nun, normal zamanlarda ağustos böceği gibi davranıp kriz anlarında veya kavga gürültü çıktığı zamanlarda vaveyla koparan, “milli duygularla hamaset” yapan veya bu hamasete karşı çıkanlarla alakalı güzel bir sözü var, hani kavga gürültü olmasa konuşacak neyiniz var mealinde, ama maalesef pek ezber işiyle ilgim olmadığından aklıma gelmiyor. Bilenler bilmeyenlere söylesin, diyelim.  O söz, varlık zeminlerini başkasının hatası veya yanlışı üzerinde bulanları nezaket dolu bir acımasızlık içinde resmetmektir. Bunun yanında her eleştiri veya (evet, veya!) tenkidin başkasının hatası ve yanlışı üzerinde hayat bulmak olmadığını da resmediyor: Çünkü o sözü söyleyen de hata veya yanlış hal üzerinden bir tenkidde bulunuyor! Buna dair güzel bir ilke de vardır: İstisna kaideyi bozmaz!  Mirzabeyoğlu bahsettiğim sözünü, adını bile zamanın layloylomuna göre “Kürt sorunu... Terör sorunu” olarak koyup da koyamadıkları meselenin varidatı olan cenazeler gelip giderken söylemişti.  İdlib'de konuşlandıkları binanın Rus hava kuvvetleri tarafından bombalanması ile şehid olan 37 asker ve onlarca yaralının acısı ve öfkesi halen devam ederken, bize düşen Mirzabeyoğlu gibi davranmaktır herhalde.  Üç hilalin “Osmanlı'nın devamlılığı” ve İslâm'ı, yıldızın da fikri (ve Allah Resûlünü) sembolize ettiği gök mavi İbda bayrağına sahip olarak yazdığımızı da kaydedelim ki, yanlış anlaşılmasın. Yanına, “Lozan, çöpe!” diye de ilave edelim.  Öyleyse başlayalım: SİHA birlikleri ile “kanlarının intikamını aldık” ve hatta Esed de ölmemek için Suriye'yi terk etmiş, sınırları içinde “kırmızı bayrağımız” sallanıyor da olsa, ne yapacaksınız, nasıl yapacaksınız? Askerî operasyonlar, aktiviteler, teçhizatlar, envanterler vs. bunların bir “yumruk” ve gayet tabiî olarak devletin olmazsa olmaz şartı olduğu besbelli iken, bunu yapmak hatta şu veya bu gerekçelerle gecikerek yapmak malumken, işte buyurun canı gönülden tebrik ediyorum, tebrik ediyoruz bu “askeri aktiviteler” için sizi. Hatta ülkeyi ele geçirdiniz veya Özgür Suriye Ordusu içinden bir aydını Suriye devletinin başına getirdiniz, bunu da yapın yine tebrikler; ama sorum, Mirzabeyoğlu'nun sorusu hala cevap bekler: Ne yapacaksınız, nasıl yapacaksınız?  Kavga zamanında fikir pek konuşulmaz, kimse de iltifat etmez kavga var diye, lakin bin senedir ikaz ediyor İBDA, kavga olmayan, “sevgi bombalarının” karşılıklı atıldığı günleri de oldu bu memleketin, ağustosböceği gibi saz çalınarak geçirilen günleri, o zaman da “dur işte öpüşüp sarılıyoruz şimdi” deniliyordu. Hoş, öpüşüp sarılıyoruz dendiği günlerde dahi muhataplarının “o biçim öpmek” için alttan alta hazırlık yaptığı bir kendileri hariç herkes tarafından biliyordu.  Mesele şudur: Bu ülkeyi muvakkat devlet görünümü ve gereklerinden koparıp atacak mısınız yoksa iş yapıyoruz diye oyalanıp kafanıza balyozun indirilmesine şaşıracak hâlde mi kalacaksınız?  Kavgada yumruk sayılmaz, çıktıysan meydana tabii olarak yere yapıştırıp geçeceksin, elindeki tüm imkanlarla. Bu, tabii bir şey ve övünülecek bir şey de değil tek başına: Suriye içindeki tüm askerî faaliyetleri kapsar bu lafımız.  Suriye'yi şöyle böyle nüfuz altına aldığımızı düşünelim, “ikinci Türkiye” mi olacak orası?! Rüzgara göre tavır koyan, altyapısı ithal kanunlarla döşenmiş hukuk sisteminin AİHM “zoru” ile yamalı bohça görünümüne sahip olmasının normal kabul edildiği, “çevresel şartlar” sebebiyle ve tabii olarak kayıt dışını arttıran, üretime dayalı olmayan ekonomi sahibi bir ülke mi yapacaksınız?  Daha önemlisi, harb sonrası kurulmuş muvakkat devlet, kendisini işgale kalkışanlara her türlü kolaylığı sağlar, Anzakları dahi “onurlandırırken”, ilk iş olarak İstiklal Mahkemeleri kurup kendi insanına karşı, üstelik bunlar İstiklal Harbinde ön saflarda çarpışanlar, idam cezaları yağdırırken, niyetinin işgalcilerden kurtulmak değil, Osmanlıyı ve sistemini isteyenleri yok etmek olduğunu açıkça gösterirken, bu zihniyetin devamı olan ekiplerin her on senede bir darbe ve tehdidi ile milletin seçtiği hükümetleri alaşağı ettiği gerçeği malumken, bunları da mevcut sistemin “ruhu” olan Kemalizm ile gerçekleştirirken, ağustos böceği gibi saz çalarak harcadığınız günlerde sorduğumuz ama cevabını alamadığımız, işte bu sebeple Bahar Kalkanı devrinde tekrar sormak zorunda bıraktığınız sualimize cevap bekliyoruz!    Millet-Ordu kıvamı sağlanmış ve yeni sistemi sadece isim ve idari olarak dahi olsa kurulduğu bugünlerde Kemalizm ile hesaplaşmayacak, pamuk ipliğine bağlı ittifaklarınız yüzünden bunu yine erteleyecek misiniz?  Gerek Ergenekon, gerek 15 Temmuz darbe davalarının neredeyse hepsinde gördüğümüz kurunun yanında yaşın yakılması gibi adaletsiz ve hesaplı uygulamalardan ders ve ibret alarak, Suriye'de askeri ve özel orduyu anlık ve lokal başarılar için koşturup, içeride millî duyguyu en üst seviyeye taşımak, buradan alınan güç ile Kemalizm ve her tıynetten aparatları ile, “iyi Soros - kötü Soros” demeden, hukukî olarak hesaplaşmak ile başlayabilirsiniz işe. Adam gibi iddianameler hazırlayıp, Rusya'nın, İran'ın, Avrupa Birliği'nin, Amerika'nın sesi olan satılmış aydın müsveddeleri ile mahkemede hesaplaşabilir, elde edilen en basitinden “yazışmalar” ile ülkenin ayağa kalkmasını engelleyenleri ifşa edebilir, 90 senelik inkıtaya son vermenin yolunu döşeyebilirsiniz!  Yumruk gücü yani askerî başarılar bir devletin olmazsa olmaz şartı olduğuna göre, kuru kuru övünmek yerine, işte bunu yeni sistemin ideolocya örgüsünü kurmak ve buna karşı çıkanların hem millet karşıtı hem memleketin “uydu-parya” olarak kalmasını isteyenler olduğunu tartışmasız olarak ortaya koymak için kullanın.  Başkanlık Sistemi federasyon olmadan yüktür, “tek adam idaresi” görüntüsü de verebilir, bunu engellemenin yolu da ister bayrak olarak gelsin ister nüfuz olarak, Suriye, Irak, Libya, Cezayir, Balkanlarda yapılacak “faaliyetlerden” geçer.  15 Temmuz için “tarihî firsat” demiştik ilk günlerde, ne yazık ki başkalarının elinde fırsat oldu. Zulüm yapmaya ve bunun da Erdoğan'ın hesabına yazılmasına sebeb oldular. Suriye de, oradaki lokal bile olsa askerî başarılar da “tarihî firsat”, bunu Ankara'nın kaçırmaması gerekiyor. Yolu da bahsettiğimiz şekilde veya türetilebilecek başka bir şekilde ama kesinlikle hesaplaşmadan geçecek yoldur!  Bunu kaçırdığı an, sıradan bir vatandaşın SİHA'nin Esed tankını uçurmasının “zevkiyle” kendinden geçmesine benzer hale büründüğü an Ankara, muhtemelen gelecek şehitlerin sayısının artmasının atmosferi değiştirme gücünü görecek, hem siyasi hem hukukî baskılar ve yalan yanlış haberlerle aklını unutan kamuoyu baskısıyla indirilme riski içine girecektir.  Burada önemli olan “oy sayısı” değil; bu söylediklerimiz gerçekleşirse, belki belli bir kitle tarafından hala destekleniyor olabilir; ama iktidar olma kabiliyetine sahip olunamayabilir. Anlaşılması elzem olan husus, Erdoğan'ın yapıp ettiklerinin engellenmiş olacağı, Türkiye'nin Anadolu kıtasını yarma harekatının sekteye uğratılacağı gerçeğidir. Dünya Müslümanlarının umutlarının kırılacağı gerçeği. Ve hesap soracak iken acımasızca hesap sorulan olunacağı!  “Hep birlikte 70 milyon olarak Büyük Doğu'yu kuracağız!” diyen Erdoğan. Partisinde bunu söyleyen başka bir etkili yetkili de yok. Muhatabımız da tabiatıyla o.  Menderes gibi mi olacak; ümitleri arttırıp, çevresinin dediklerine uyup sonra da ümitleri bitiren mi olacak, yoksa yeni çağın açılmasına, sadece ülkemizi değil tüm dünya müslümanlarını ilgilendiren büyük hesaplaşmayı başlatan adam olarak anılmayı mı tercih edecek?  Cüret! Biraz cüret!  “Müslümanlar dik durun! Karşınızda leşler var!” Bu, gerçek!  Suriye'deki SİHA faaliyetleri ile eski şanlı günlerin rüzgarını yüzünden hisseden Anadolu yek-vücut, karşımızda ise ta Özal devrinden beri iç hesaplaşma ile parçalanmış, ancak mevcut hükümetlerin veya yabancı vakıfların desteği ile ayakta duran veyahut hesaplaşmadan kaçınıldığı için devlet aygıtının içinde hayat süren muhalefet.  Ordu-Millet değil Millet-Ordu kıvamının yakalandığı bugünler, böyle parçalanmış muhalefet sürerken, tarihî fırsattır.  Baran Dergisi 686.Sayı

Yavaşla

Nuran Çakmakçı, Hürriyet Gazetesi yazarı. Ele aldığı mevzular daha çok eğitimle alâkalı… Bir eğitimci olarak yazılarına göz gezdirmeyi yeğlediğim bir yazar. Eğitim, ülkemizde kangren hâline gelmiş bir mesele. İktidarın, kendisini nefs muhasebesine tuttuğu zaman başarısız olduğunu gördüğü bir alan... Bunu da zaman zaman itiraf ediyorlar. 17 yıl içerisinde eğitim alanında birçok değişim yapıldı, bakanlar sürekli değiştirildi. Yapılan değişikliklerin birçoğu da Batı tandanslı. “Finlandiya’da, Amerika’da, şurada-burada eğitim nasıl?” diye kendi özünden bihaber insanların çareyi dışarıda aradığı bir süreç. Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Erkan Mumcu, Ömer Dinçer ve nihayet Ziya Selçuk aklımıza bir çırpıda gelen bakanlar. İçlerinden eğitim kökenli olan sadece Ziya Selçuk.  İktidar ve iktidarın yanında yer alan cenah Ziya Selçuk’tan çok şey bekliyor. Doğrusu sayın bakanımız diğer bakanlara göre daha insanî ve daha iyi niyetli. Konuşma yaparken bir kürsüden ders vermiyor. Öğretmenler odası ortamında yanında bir çay eşliğinde kendini ifade ediyor. “Ben sizin evinize geldim, sizin misafirinizim, maksadım sizlerle sohbet etmek sizlerin derdini gündemime almak.” Şu ana kadar halkla ilişkileri gayet iyi yürüttü. Eğitim camiasının ruhunu okşuyor. Yanlış da yapmıyor, doğrusu bu. Ömer Dinçer denen bakan ne yapmıştı? Öğretmenleri aşağılamış, “Ben bilirim!” edasında bir kibir ehli olarak gelip gitmişti. Akademik olarak kendini dağlarda görme… Düşünün, bir futbol antrenörü takımın başına geliyor, ilk sözü futbolculara “En çok tatil yapan sizsiniz, siz futbolcu olmayı hak etmiyorsunuz.” oluyor. Şimdi bu zihniyetle şahıs eğitim camiasında başarılı olunabilir mi? Madem takım hakkında görüşün bu, o zaman takımın başına niye geldin? Bu takımla sen yol alabilir misin? Bu takımla hedefini gerçekleştirebilir misin? Asla!  Yapılması gereken, eğitim camiasında eksik ve noksanlıkları tesbit edip bunları öğretmenlerin gönüllerini incitmeden paylaşıp hedefler doğrultusunda birlikte yürümeye inandırmaktı. Birtakım ruhiyatı oluşturmaktı. 4+4+4 sitemini getiren, ilkokula başlama yaşını küçülten Ömer Dinçer’di. Okullara seçmeli dersleri koyan da o olmuştu. Kulağa hoş gelen bir tabir; öğrenciler ilgi ve kabiliyetlerine göre dersler seçip kendilerini geliştirecekti. Mantık her şeye göre kendini gerekçelendirebilir. Fakat bedahetleri (apaçık) kaçırmadan mantık dile gelmeli, apaçık hakikatler dillendikten sonra mantık ifade yoluna girmeli. Mantık hakikati bulan değil, “Hakikati buldum!” diyenin elinde çalışan bir silah. Seçmeli dersler ile alâkalı ilk görüşüm şu olmuştu: “Şimdiki gençlere altı saat ders vermekte zorlanıyoruz. Bu çocuklara 7-8 saat ders vermek bir cinayettir.”  Seçmeli dersler ile ders saati artıyordu. Nitekim öyle oldu. Bir insana sevdiği yemeği üst üste günlerce yedirirsen ne olur? Olacağı şu: Bu insan en sevdiği yemekten tiksinecek... Şimdi bakanımız ders saatini azaltmak istiyor. Bunla ilgili görüşümü ayrıca belirteceğim. Meselemiz şu olmalı: İfrat ve tefritten kaçınılmalı ve itidal yolu seçilmeli. Biz ne yapıyoruz? Biz bir şeyin tatbikinin nasıl olması gerektiğini düşünmeden uygulama alanına geçiyoruz. Başarısız olunca da yaptığımız şeyi tamamen ortadan kaldırmayı yeğliyoruz.  Ömer Dinçer ne demişti? “Dünyada en çok tatil yapan ve öğretim süreci içinde doktor raporu alan bizim öğretmenler.” demişti. Tesbit doğru olabilir. Peki öğretim süresini belirleyen öğretmenler mi olmuştu? Öğretmenlik yapan bir kardeşim kendi camiasından dertlenmişti. Birçok öğretmen çok kolay, olur olmadık rapor alıp derslerin boş geçmesini sağlıyor. O zaman ne yaparsın? Eğitimde sürekliliği göz önünde tutar, iki veya üç yıl okula tam olarak gelen öğretmenleri ödüllendirir, kaytaranları teşvik edersin. Hastane mevzuunda eğitimi aksatmamaları için, nesillerimizin geleceği için onlara öncelik tanırsın. Devletçe karar alırsın, karı-koca devlet görevlisi ise öğretmen olmayan kimse çoluk-çocuğunu hastaneye o götürecek. Bakan mı? General mi? Eşi öğretmense, öğretmen eşi okulda, kendisi hastanede çocuğunun başında olacak. Toplumun geleceği için varlık şiarımızı gerçekleştirmek istiyorsak, eğitim baş tacımız olacak. Zerre taviz yok, bizim insanımız samimi ve güzel şeyleri destekler. Yeter ki devlet, tatbikinde adil olsun.  Eğitim baş tacımız olacak, ebeveynler veli toplantılarına gelecekler. Karı-koca çocuğun eğitimini diğerinin sırtına yüklemeyecek. Öğretmen karşısında en büyük vatan vazifesini yapıyorum edasında yer alacak. Öğretmenle muhabbet kurup onunla ruh birlikteliği oluşturacak. Yetiştirdiği evladın kendi egosunu şişirmek için olmadığı şuuru ile vatan ve millet aşkı ile donatmanın yolunu arayacak. Ebeveynler kendilerine gelen veli toplantısı davetiyesine birlikte gelecek. Ebeveynler veli toplantısı davetiyesini iş yerlerine gösterdiklerinde işyerleri derhal izin verecek. Eğitim baş tacımız olmalı zerre taviz yok. Taviz tavizi getirir ve inandırıcılığını kaybedersin. Gölge boksu yapmayacaksın. İşinin gereği neyse o olmalı. Hayatta kaybedenler, oynar gibi yapıp oynamayanlardır. Veli, veli toplantısına gelmedi mi? İş yerine haber gönderilecek ve iş yeri çalışan görevlisini cezalandıracak. İşyeri, “Sen veli toplantısı belgesini getirsen ben sana izin verirdim, niye getirmedin?” veya “Sen veli toplantısı belgesini getirdin ve ben sana izin belgesini verdiğim hâlde sen niye gitmedin?” diyerek hesap soracak. Ebeveynler makam ve mevki ne olursa olsun karı-koca çocuklarının eğitim gördüğü sınıfta çocuklarını emanet ettiği öğretmenle geleceğe dair duygu ve düşünce birlikteliği oluşturacaklar. Kendilerinin eğitime katkılarının ne olabileceğini seve seve paylaşacaklar. Çocuk daha baştan ailesinin eğitim kurumuna hürmet ve ciddiyetini görecek. Ailesinin öğretmene olan saygı ve sevgisini soluyacak. Öğretmen arkadaşımız ise böylesi bir hâlde kendini yetiştirecek velilere yeni bir tarzda seslenmeyi başaracak. Velilere “İyi ki geldik, çocuğumuzun geleceğine dair yeni şeyler öğrendik.” dedirtecekler. İki taraflı bir çalışma iki taraflı bir didinme. Geleceğe doğru güven ve sevgi içinde yürüme. Devam edecek…    Baran Dergisi 686.Sayı

28 Şubat'ın Yıldönümü Münasebetiyle Erbakan

Her 28 Şubat yıl dönümünde olduğu gibi bu yıl da 28 Şubat’ın hakiki mazlumu ve bu Allahsız saldırıya karşı meydan okuyup direnen gerçek kahraman İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun anılması gerekirken mağdur edebiyatıyla ne çile çektiği bilinmeyen ama yurt dışında üniversite okuduğu için “en mağdur” sayılan bazı kadınların ve bağıra bağıra gelen saldırı karşısında ne yapacağını ve nerde duracağını bilmediği için kendisini hedef tahtasına oturtan, düşmanla karşılaştığında da hile veya kavga hiçbir beceri ve cesaret gösteremeden kendini ve Müslüman halkın umutlarını harcatan Erbakan’ın mağduriyet edebiyatını dinleyeceğiz.  Hiç uzatmadan ve gevelemeden söyleyelim: Erbakan hakkında niyet okuma çabasında değiliz. Maksadımız övüp göklere çıkarmak veya yerin dibine batırmak da değildir. Kendisine oy vermiş ve desteklemiş insanlar olarak, kendisine verdiğimiz vekaletin karşılığı olan hesabı sormak zorundayız. Herkes ahirette zaten hesaba çekilecek, bizler de verdiğimiz oyun ve sormadığımız hesabın hesabını vereceğiz. Evvela; Erbakan bilindiği gibi 1973 genel seçimlerinde Müslüman halkın teveccühüyle meclise 48 milletvekili sokmayı başarmıştı. Ama halkın umutlarını bu halkın can düşmanı CHP’yle koalisyon yapmak suretiyle yıkan Erbakan, sonraki seçimde halkın teveccühünü kaybederek yarı yarıya düşüş gösterdi. Bir daha da Müslüman halkın teveccühünü kazanamadı ve sebep olduğu hayal kırıklığıyla milleti CHP’ye karşı sağ parti arayışında çaresizliğe mahkum etti. Uzun çabalar ve zahmetler sonunda 1995 seçiminde yüzde 21’lik oy oranıyla birinci parti mevkiine gelen Erbakan için tekrar ikbal fırsatı doğdu. Bilindiği gibi 90’lı yıllarda Müslüman halk kendine güvenini kazanmış, gençlikte İslami temayül ve idealizm had safhaya ulaşmıştı. Bosna ve Çeçenistan’a destek için cihada katılan gençlerin sayısı çok fazlaydı. Umumî olarak tabiri caizse “İslamîleşme” yaşanmaktaydı. Şimdiki gibi moda olsun diye değil, gerçekten Allah’ın emri ve Resûlünün sünneti olduğu için tesettüre sahip çıkılıyor, Şeriat arzusu yayılıyor ve dünya işlerini dine uygun şekilde yaşama isteği ve düşüncesinin nasıl gerçekleşeceğine kafa yoruluyordu. Erbakan ve Refah Partisi, o demlerde iyice dejenere olmuş ANAP  ve DYP gibi at başı giden sağ partilerden umudunu kesmiş Müslüman halkın gözdesi olmaya doğru gidiyordu. “İşte ordu işte komutan, Mücahid Erbakan” sloganlarıyla takdim edilen Erbakan, Müslüman halkın umutlarına münasip görünmekteydi. 1995 seçiminde de siyasî tarihinin en büyük başarısını göstererek birinci olan Erbakan’ın bu başarısı, onda İslam davasına hizmet umudu gören halkın zaferidir. Hiçbir partinin tek başına iktidar şansı yakalayamadığı o seçimde hem birinci hem de kilit parti olan Refah Partisi’nin ve tabii ki Erbakan’ın alacağı kararlar son derece önemliydi. İğrenç derecede kirli işlerin döndüğü 90’lı yılların en şaibeli siyasetçilerinden olan Tansu Çiller’le koalisyona adım atan Erbakan, yine kendisini yakacak hataya da adım atmış oldu. Faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, ekonomik krizler ve yolsuzluklarla dolu o yıllarda başbakanlık yapmış olan Tansu Çiller ve ekibi belli ki bu koalisyonda Erbakan’ı “yutan eleman” olacaktı. Koalisyon görüşmeleri yapılırken partinin gençlik kolu durumundaki MGV’den Erbakan’a gönderilen tabutu herkes bilir. O koalisyona girmenin tabuta girmek olduğunu ikaz eden ve gayet şuurlu olduğunu gösteren parti tabanına mukabil, tepedeki malum zevatla garip siyasetini tekrar eden Erbakan bu tabuta girdi. Abdurrahman Dilipak hem Erbakan hayattayken hem de ölümünden sonra defalarca RP – DYP koalisyonu hakkında yazdığı yazılarda “Tansu Çiller bir gecede imana gelmedi, ılımlı İslamın hizmetinde olan Çiller bu işin siyasî kanadı durumundaydı” mealindeki sözlerle o koalisyonun mahiyetini dile getirmiştir. Erbakan’ın böyle bir şeye hizmet etmeyeceğini biliyoruz, ama siyasî olarak ortada büyük bir hatanın varlığını kabulden de kaçamayız. Herhangi bir çete yapılanmasıyla ve “ılımlı İslam”la alakası olmayan Erbakan’ın bu koalisyona girmesinden ne beklediğini anlamak imkansızdır. Eğer bu vesileyle memlekete hizmet edip hareketini büyütmeyi düşünmüşse, ortağı yüzünden göze almak  zorunda kalacağı  riskleri de hesab edip ne yapması gerektiğini de planlamış olması şarttı. Oysa adeta meccanî bir teşebbüsle koalisyona girdiği çabucak anlaşılacak olan Erbakan’ın hatası onun siyasî hayatını sona erdirmenin ilk adımı oldu. Haziran 1996’da başbakan olan Erbakan, önce cezaevlerinde solcu mahkumların açlık grevi ve ölüm orucu eylemiyle karşı karşıya kaldı. Çapsız Adalet bakanı Şevket Kazan süreci yönetemediği için kendisinden önceki çok şaibeli bakan Mehmet Ağar’dan miras kalan zulme ortaklık etti. 12 siyasî mahkumun ölümü ve istediklerini de almalarıyla sona eren bu eylem sırasında sokaklarda sol örgütler çok sayıda eylem yapmışlardı. Hemen yine o günlerde Diyarbakır Cezaevinde düzenlenen operasyonla 10 mahkum dövülerek öldürüldü ve bakan sıfatıyla Şevket Kazan sadece baktı. Erbakan da başbakan olarak bakmaktaydı. Böylece önceki işkenceci ve katil ANAP ve DYP zulmüyle hiçbir alakası olmayan Erbakan, başbakan olur olmaz pisliğe bulanmış oldu. Solcular ve Kürtçüler,  Erbakan’a karşı düşmanlık beslemezdi, hatta Kemalist zulme karşı Erbakan’ın İslamî bir çözümle onlara da umut olma durumu söz konusuydu. İşte daha birkaç aydaki icraatıyla  çok kötü başlamış olan Erbakan bu ülkede başbakanlık yapamayacağını da göstermiş oldu. Tansu Çiller’in emrindeki bürokratik çeteler her yeri kırıp geçirirken Erbakan “denk bütçe”yapıyor, iyi ediyor, ama başbakan olarak yapması gereken işler yanında kabinedeki bir bakanın yapacağı işlerle uğraşıp asıl tehlikeye sırt dönüyordu. Nitekim geçen kısa zaman zarfında bu koalisyona karşı kamuoyunda ciddi muhalefet oluşmuştu ve karşı taraf asıl hamle için zamanı kolluyordu. 3 Kasım 1996 Erbakan’ın kahramanlık fırsatını değerlendiremediği ve siyasî hayatının sona erme yolunda büyük hız kazandığı tarihtir. Susurluk kazası olarak bilinen ama asıl mahiyeti henüz ortaya çıkmamış olan hadisede daha önce Ülkücü polisleri sol örgütlere ispiyonladığı iddia edilen İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Alevi kökenli Hüseyin Kocadağ’la, 80 öncesinin Ülkü Ocakları Genel Başkanı ve 12 Eylül firarisi Abdullah Çatlı araba kazasında ölmüştü. Sağ kurtulan Sedat Bucak da Erbakan’ın koalisyon ortağı DYP milletvekiliydi. Bir anda ortalığı pislik götürdü. Peşi sıra devlet içinde çeteleşmelere dair isim listelerinin olduğu ifşaatlar yayınlanmaya başladı. İşin garibi bunlarla hiçbir alakası olmayan ve ismi temiz olan tek kişi de Erbakan’dı. Ve yine ne gariptir ki Erbakan bu isimlerle yahut uzantılarıyla hükümet ortağıydı. Derhal istifa edip koalisyonu bozması gerekirdi. Böylece adını kirletmeden pisliği sahipleriyle baş başa bırakacak olan Erbakan, muhakkak ki mecburen yapılacak sonraki seçimde büyük avantaj elde edecekti. Üstelik bu yönde ikazlar da kendisine ulaştığı halde hükümeti bırakmadı Erbakan. Zaten gittikçe radikalleşen Müslüman halkın durumu rejimi korkutuyordu. Bu halkın itmesiyle oralara gelen Erbakan, hem bundan dolayı, hem de daha önce “kanlı mı olacak kansız mı” ve “İmam Hatipler arka bahçemiz” gibi boş yere sarf ettiği sözler yüzünden hedef alınmaktaydı. Şimdi bir de ortaya dökülen bunca pislik ve kirli ilişkilerin üstüne kalması söz konusuydu. Halbuki istifa etmesiyle beraber ülke hükümetsiz kalacağı için Erbakan’a yönelen öfke boşa çıkacak ve onu yıkmak isteyenler onunla masaya oturmaya mecbur olacaktı. Oysa Erbakan kendisini yıkmak isteyenlere çok kolay hedef oldu. Ortalığı pislik götürürken tepki olarak “aydınlık için bir dakika karanlık” adı altında ışık yakıp söndürme ve sokaklarda tencere tava çalma  eylemleri yapılmaya başlayınca Erbakan “bunlar gulu gulu dansı yapıyor” diye hakaret etti. Şevket Kazan da çıkıp “mum söndü yapıyorlar” dedi. Bu derece seviyesizlik ve basiretsizlik örneği sergileyen, bir taraftan da “mücahid” ilan edilerek, Türkiye’yi ve İslam alemini kurtarma iddiasıyla ortaya çıkan Erbakan’ın çapını veya çapsızlığını hiçbir örnek bu kadar bariz gösteremez. Protesto edilen pislikten kaçmayıp kendini hedef durumuna getiren Erbakan için, “Aczimendiler sokağa çıktı, falancalar bağırdı, filancalar taş attı, o yüzden iktidardan düşürüldü” deyip, Erbakan’a destek vermiş Müslümanlara iftira atıp işin içinden sıyrılmak olmaz.  Sonrasında durduğu bu yanlış yerde de cesaret gösteremeyen ve İslam düşmanları karşısında “komutan” ve “mücahid”olmadığını, “Türkiye Cezayir olmasın” lafı altında neredeyse Türkiye’nin Tunus olmasına sebep olacak derecede pasif tutumuyla ispat eden Erbakan, beğenmediği Erdoğan’ın 15 Temmuz’da gösterdiği feraset ve cesaretine şahit olarak ölseydi ne düşünürdü acaba. Gerçekte 28 Şubat darbesi karşısında direnemeyen Erbakan Türkiye’yi beladan korumamış, sadece kendi canını korumuştur. Siyaset işinde çok zayıf olan ve memurluğa alıştığı için medenî dünya şartlarında hizmet edebilecek biri olan Erbakan, kötü siyasetin örneği olarak 1996 RP- DYP koalisyonuyla yanlış zamanda yanlış yerde olmuş ve kaybetmiştir.  2000’li yıllarda ise siyasete tekrar dönebilmek için darbeci generallerle uyuşma noktasına gelen Erbakan ahir ömründe bir de Erdoğan karşısında mağlup oldu ve kendisine zulmetmiş generallere de adeta hakkını helal etmiş olarak gitti.  Kalanlara ibret olsun. Baran Dergisi 685. Sayı

Haberler
Ömer Özkaya: Ne Kadar “Eski Model”...
Ömer Özkaya: Ne Kadar “Eski Model”...
Ömer Özkaya ile global düzene dair yapmış olduğumuz röportajı alâkayla okuyacağınızı düşünüyoruz. Özkaya, “Ne Kadar ‘Eski Model’ Yapı Varsa Tahrip Olacak” diyor.
Can Baydarol: Teknokrasilerin Ön Plâna...
Can Baydarol: Teknokrasilerin Ön Plâna...
Batı dünyası özelinde sistemin ahvalini AB uzmanı Can Baydarol ile konuştuk. Baydarol, neo-liberal politikaların iflas ettiğini ve yeni bir dünya düzeninin arefesinde olduğumuzu söylüyor.
İsmail Erbacak: Gerektiğinde Kıyama Kalkacağımızı...
İsmail Erbacak: Gerektiğinde Kıyama Kalkacağımızı...
Yayın kurulu üyemiz Kâzım Albayrak’ın Yüksek İslâm Enstitüsü boykotlarıyla alâkalı olarak dönemin İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü talebelerinden ve boykotlara İzmir’de öncülük yapan isimlerden olan İsmail Erbacak ile yapmış olduğu röportajı alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.