Beşer Zekâsının Sekreteri Kimdir? –II-


Osman Temiz

Osman Temiz

28 Kasım 2018, 16:06

Beşer Zekâsının Sekreteri Kimdir? –II-
Bir önceki yazımızda, “Beşer zekasının sekreteri Fransa” mottosu üzerinde durmuştuk.  Fransa’nın sembolünün horoz olduğuna da ayrıca vurgu yapmıştık. Bilindiği üzere Fransa’nın başkenti Paris’dir.(1) Paris’in sembolü ise Eyfel Kulesidir.(2)Eyfel Kulesi, Paris’in feminen havasına yakışmayan, devasa bir fallik(3) obje (tenasül uzvu!) olarak değerlendirilmektedir. “Paris’in feminen havası” esprisi, kuvvetle muhtemel, Helena ile ilgilidir. Şu meşhur Troya Savaşına sebeb olan Helena! Diğer bir ihtimal de, eski Mısır tanrıçası İsis (Per İsis!) ile ilgilidir. Dolayısıyla, Paris ve Eyfel kulesi, erkek ve dişi karakteri cem eden bir noktada, birbiriyle uyumludur.
Modern edebiyatın kurucularından kabul edilen Fransız yazar Guy de Maupassant (guy dö möpasan)(d.1850-ö.1893), Paris’i çok sevmesine rağmen, Eyfel Kulesine karşı olan nefretini hiç gizlemezdi. Eyfel Kulesinin şehrin göbeğindeki bir ur (Kist! “İyi huylu” ve “kötü huylu” esprisine dikkat!) gibi gözükeceğini ve bu çirkinliği görmemek için şehri terk edebileceğini dahi söylemiştir. Fakat kuleye karşı olan nefreti onu daha da kendisine çekmiştir, çünkü; Maupassant her gün Eyfel kulesine gidiyor, oradan insanları, tabiatı izliyor ve kendince öyküler yazıyordu. Bir gün yanına gelen birisi ona: “Mösyö, bu kuleden nefret ettiğinizi söylüyorsunuz; ama her gün buraya gelip yazıyorsunuz”, deyince Maupassant:
“Burası Paris’in en güzel göründüğü, yani Eyfel Kulesinin görünmediği tek yer de ondan”, der.(4)
Bana soracak olursanız, Eyfel kulesine tam olarak yüklenmek istenen mânâ da budur. Onunla her şeyi en sarih bir şekilde göreceksiniz, fakat kendisi asla ve kat’a görünmeyecek!“Beşer zekasının sekreteri” olmak mânâsına, gerçek muktedir olmak iştiyakı! “Üçüncü göz”, “kalb gözü” veya “gören göz” olmak iştiyakı! “Şiddetinin zuhurundan gaib olmak” ölçüsünden mülhem“ilahî” olmak gerekirken, “İlâh” olmak iştiyakı!
Evet; Eyfel kulesinin “fallic obje” (“erkeklik organına ait” veya “tenasül uzvu”) şeklinde değerlendirildiği sözkonusu. Bu durum, insanlığın başına Yahudi tıbbı tarafından musallat edilen Yahudi Sigmund Freud ve onun Freudian mektebinin tahtında oturan Phallos (erkek tenasül uzvu) ideolojisi ile de doğrudan ilişkilidir. Bu çerçeveden bakıldığında,Dikilitaş veya Obeliks’ten mülhem Eyfel Kulesi’nin erkek-erilliği (“akıl”, “kalem”, “bilgi”, “logos”, “horoz”!) temsil ettiği pekala düşünülebilir. Buradaki erkek-erillik görüntüsü veya iddiası, meselâ “Elif” veya “Bir” üzerinden, İlâhlık iddiası ile de örtüşmektedir. Çünkü; “Elif” veya “Bir” Alemlerin Rabbi olan Allah’ın bir ve tek oluşuna (Vahid, Vahîd, “Mutlak Ölçü”, “Vahid-i kıyas”!)(5) işaret eden kavramlardır. Burada Allah’a, (haşa ve sümme haşa!), “erkek-erillik” isnat etmek gibi bir iddia içerisinde değiliz. Çünkü bizler, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat çizgisinden zerre taviz vermeyen Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin muradına uygun olarak hareket etmeyi kendisine şiar edinmişiz. Bu çerçeveden olarak;
İnsan, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birini gerçekleştirmek üzere sefillerin en sefili olan aleme, yani dünyaya gönderilmiştir. Ruh varlığın, nefs ise yokluğun temsilcisidir!.. Kalb (zahirî olarak da gayr-i iradî çalışır!) hakikatinde bitişik ruh ve nefs, “Mutlak Varlık” olan Allah’ın tasarrufunda, “varlık” ve “yokluk” temposunda ta ki kıyamete kadar hep “var” olarak görünecektir. Burada işaret edilmesi gereken en önemli nokta, meselâ “tenzih” noktasından bakıldığında Allah’tan başka “varlık” (İlâh!) yoktur; teşbih noktasından bakıldığında ise “varlık”, temsil noktasında, “gölge varlık” (Halife-İnsan!) olarak kendisini gösterecektir.  “Gölge varlık”?
“Gölge varlık”, “Allah’ın Halifesi” mânâsına “Kâmil İnsan” olarak da tarif edilmiştir. “Kâmil İnsan”, “İnsan”a nisbetle ele alınması gereken bir kavramdır. İnsan?
“İlâhî Emaneti taşımaya Ehil ve İstidatlı olan İnsan-ı Kâmil, Büyük İnsandır.  Büyük İnsan denmiştir çünkü kuru cismanî değil, “Allah’ın ruhundan yani, kudretinden üflediği, içinde sonsuzluğu taşıyan, ölümsüz olan “insan” boyutudur. Bir yönü ile yani Bâtın yönü ile Elif’tir, bir yönü ile yani Zâhir tarafı ile Ba harfinin temsilcisidir. Ancak “insan” mertebesi, tüm mertebeleri bünyesinde toplayan bütünsel ve İlâhî insandır. Tek Yaratım, Tek Nefs, “İlâhî İnsan”dır. İlâhî İnsan, Hakk’ın Nefsi’dir, Allah’ın Nefesidir.”(6)
Evet; “İnsan”dan murad Allah Resûlü’dür. Allah Resûlü, alemlere rahmet olarak gönderilen ilk ve son Peygamberdir. İlk ve son denmesinin sebebi, ilk yaratılan ve son gönderilen Peygamber olmasıdır. İlk yaratılan olmasındaki hususiyet, “İnsanî Hakikat”i temsil eden “Muhammedî Ruh” olmasıdır. Allah, aşk hâlinde iken, bilinmeyi ve sevilmeyi istedi ve severek ve isteyerek “Muhammedî Ruh”u yarattı. Ondan sonra da bütün varlığı “Muhammedî Ruh”tan yarattı!
Büyük Doğu-İBDA külliyatından biliyoruz ki, “Allah Sevgilisi, erkek veya kadının değil, İNSANDAN MURAD O olarak, bütün insanlığın temsilcisidir…”(7)
                “Bazı müfessirler Yâsin’i, Allah Resûlü kasdıyla diye, “Ey Erkek” şeklinde tefsir etmişlerdir.”
“Mücaerred mânâda erkek FAİL, kadın MÜNFAİL.”
“Ruhun mukabil kutbu olan nefs, dişidir… Bunun yanında, “ben” anlamında nefs de, bâtınî anlamında “dişi”dir.” Diğer taraftan;
“Varlığın aslı, dişidir.”(8)
“Muhammedî Nur’dan ilk yaratılan, “Kalem” ve “Levh-i Mahfuz”… Bâtınî yorumda kadın-dişi, insanın nefsidir; Kalem de, ruhun isimlerinden biri.”(9)
Evet; nefs dişidir, diğer bir ifadeyle de nefs alıcıdır. Nefse dünyayı verseler yine de doymak bilmez. Çünkü o, Rabb olmak ister. Bütün mesele, Rabb olmak mı, yoksa Rabbanî olmak mı? Mevla olmak mı, yoksa Mevlânâ olmak mı? İlâh olmak mı, yoksa İlâhî olmak mı? Rabb olmak isteği, Rabbe ulaşma isteği ile izah edilebilir ancak. Meselâ İlâhî ölçüler çerçevesinde “soframıza açlığı besleyenler buyursun” buyuran büyük bir Velî’nin doymak bilmeyen nefsi, Rabbanî, diğer bir ifadeyle de Mevlana veya İlâhileşmek isteyen bir nefstir. İlahî ölçülerden (Vahid ve Vahîd; Kur’ân ve Sünnet; “Mutlak Fikir” ve “Mutlak Tatbik Fikri”; “Vahid-i Kıyas” ve “Dünya Görüşü”!) büsbütün bağımsız olarak, sırf kendi nefsanî ölçüleri istikametinde şekillenen bir nefse dünyayı verseler, o da doymak bilmez ve en nihayet, “Rabbine sen sensin, ben de benim!” diyecek kadar azgınlaşır. Azgınlaşınca da “İlâh” olmak ister. Kafirde tecelli eden azgın nefs, Birliği ikileştirmek isteyen nefstir ki, kendisini ilahlaştırarak, yani putlaştırararak Rabb olmak iddiasındadır. Buradan nereye varmak istiyoruz? Eyfel Kulesi, aslında Pagan kültürünün (Paganizm!) bir ürünüdür. Dikilitaş’tan (Obeliks) mülhemdir. Dikilitaş(10) güneş tanrısı Ra’yı sembolize eder. Pagan kültüründe Tanrının dikilitaşın içinde yaşadığına inanılırdı. Bu arada şunu da söylemek gerekir ki, İslâm tasavvufunda “güneş” Allah’a, “Ay” ise Allah Resûlü’ne işaret eder.
Plastisite anlayışına indirgenen Dikilitaş (Obeliks) aslında “Elif” veya “Bir” mânâsından çalıntıdır, onun nefsanîleştirilmiş hâlidir. Dikilitaş kelimesindeki “Dik” kelimesinin Arapça’da “horoz” mânâsına geldiğini, horozlanmanın ise erkeklik mânâsına geldiğini, dolayısıyla da Dikilitaş veya Obeliks’in erkek tenasül aleti ile de ilişkilendirilebileceği düşünülebilir gözükmektedir. Yahudi Sigmund Freud ve onun Freudian mektebinin tahtında oturan Phallos (erkek tenasül uzvu) ideolojisinin menşeinde ne / nelerin olduğu burada süzülebilir. Hâlbuki bizde “Elif”, “İlâhlık” mânâsını değil de, mücerredde “Vahid” ve “Vahîd” çerçevesinde erkek-erilliği temsil ederken, “Varlığın aslı, dişidir” hakikati çerçevesinde “Rabb değil, Rabbanîlik; Mevla değil, Mevlâna; İlâh değil, İlâhîlik” esprisi üzerinden, “Rabbanî, Mevlana veya İlâhîlik” mânâsını veren dişi karakteri ihtiva eder. Bundan dolayı olsa gerektir ki, İslâm kültüründe “Elif”, kadın ismi olarak kullanılır. Hükümdarlık alameti olarak “Sultan” isminin hem erkek hem kadın ismi olarak kullanılması da ayrıca dikkat edilmesi gereken bir durum. “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadîsi bu mevzuun anlaşılmasında ne derece gönüllere ferahlık verir bilemem ama, Mürşidin kadın, kadının ise fikir mânâsının çok çok fevkinde, “Ümmü’l Kitab” sahibi Allah Resûlü’nün “Ümmiyyun Nebi” olarak takdim edilmesi ile de çok ilgilidir.
Efendi Hazretleri, Ümmü’l-Kitab’ın Kur’ân-ı Azîmüşşân olduğunu söyler. İBDA Mimarı ise, Ümm-ül Kitab tabirini Sure-i Rab’teki bir ayetle sabitledikten sonra, müfessirlerin görüşüne dayanarak onun “İlâhî takdir ile olmuş ve olacak işlerin tafsil levhası, tabir caizse cetveli, yahut tarifesi” mânâsına “Levh-i Mahfuz” olduğuna işaret eder ve ekler:
“Burada, “kitab; Levh-i Mahfuz, Kur’ân’ın aynı mânâda ve yine “insan” kasdıyla kullanılabilmesi de anlaşılıyor… Allah Sevgilisi’nin, “Ben Kur’ân ahlâkıyla ahlâklandım!” buyurması; o olması da.”(11) Devamında;
“Kalem-Akıl-Ruh… Levh-i Mahfuz, Akıl’dan meydana gelen ilk varlık ve akıl karşısında Âdem için Havva gibidir.  Kalem ve Levha arasında, mânevî ve akledilir bir nikâh vardır. Buna göre, sözkonusu iki şeyin altında yaratılmış her şey, zâtında er ve dişiliği, başka bir ifadeyle “tesir ve eser, müessir ve mütessir, fail ve münfail, fail ve mef’ul, faal ve infial” özelliğini taşır.
“İnsanî hakikat, aynı ânda hem erkek, hem dişi… Bunun temsilcileri olarak da, erkek ve kadın’da, erkek ve dişilik. Nasıl ki erkekte nefs ve kadında ruh var.”(12)
Evet; İBDA külliyatından biliyoruz ki, Allah, aşk hâlinde iken, bilerek ve isteyerek kendi nurundan “Muhammedî Nur”u yarattı! Sonra “Muhammedî Nur”dan bütün varlıklar alemini yarattı! Yine İBDA külliyatından biliyoruz ki, “Muhammedî Nur”dan ilk yaratılan kalem, arş ve levh-i mahfuzdur... Kalem eril, arş dişil, levh-i mahfuz ise nötr olarak okunabilir mi? “Levh-i Mahfuz” mânâsına levha, “arş” mânâsına levhanın içinde halka veya “Abdülhakîm Koltuğu”, (Arşla taayyün eden zaman ve zamanın “korkunç daire” olduğuna dair Üstad Necip Fazıl’ın vurgusu!), onun da içinde kalem! “Baba Horoz” esprisi üzerinden kalemin tedaisi, Büyük Doğu, İBDA’nın, İBDA ise Büyük Doğu’nun kalemi! İBDA Mimarı, örgüleştirdiği mânâ dilinin sembolünü “Abdülhakîm Koltuğu” sembolünde toplamış gözükmektedir. Tedaisi, ruh, kelâm, kalem, akıl, bilgi, logos, “horoz” üzerinden“Arş horozu”!
Sabahattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Yrd. Doç. Dr. Veysel Akkaya’nın “Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Arş Tasavvuru ve İstivâ Meselesi”(13) isimli çalışmasından: “İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât’ında arş ile ilgili bir çizimi bulunmaktadır. (Şekil 1: İbnü’l-Arabî, Fütûhât, c. III, s. 422). Bu çizim taht ve mülk anlamındaki arşı daha anlaşılır hale getirmektedir. Bu çizimde arş kare şeklinde olup, arşın taht anlamını da yansıtır. Arşın etrafındaki daire ise, aslında direkleri içinde olup manevidir. Felek olarak arşı temsil etmekte ve arşın mülk anlamını simgelemektedir. Alttaki daireler aslında bir soğanın katmanları gibi iç içedir. Arş, esmâ-i hüsnâ’dan “el-Muhît” isminin mazharı olması sebebiyle, bütün âlemi kuşatmaktadır. Bu sayededir ki arş, âlemde kuşattığı şeyleri devrettirebilmektedir. Dolayısı ile onun ihatasında bulunan her şey (Heyula-i Küll, Cism-i Küll) dairevi olarak yerini alır.(14) Arşın dairevi bir şekilde tüm âlemi kuşatıcılığı hususunda İbnü’l-Arabî, Hz. Peygamber'in, Kürsî’yi Arş'ta bir yüzüğe benzetmesini ve yine semaları da onun içinde bir yüzüğe benzetmesini delil getirir. Arş ihata özelliği yönüyle o kadar büyüktür ki, mahlûkat içinde ondan daha büyüğü yoktur. Arşın ihatası “Her şeyi ilmi ile kuşatır”(15) âyetine göre ilâhî ihatadan, ilim ile olan ihatadır.(16)
Dikilitaş veya Obeliks, nefsanî cihetinden de olsa, “kalem”, “akıl”, “bilgi”, “logos”, “erkek”, “tenasül”, “horoz” mânâsını (sembol çerçevesinde ve tersinden)temsil iddiası taşıdığını görmek gerekiyor!.. Diğer taraftan, Cahiliye dönemi putlarının içinde cinlerin konuşlandığını Asr-ı Saadet’teki yaşanmışlıklardan da biliyoruz. “Samiri’nin Öküzü” örneğinden çok farklı olarak, Allah Resûlü’nün emriyle Kâbe’deki putların tepelenmesi esnasında benzer bir hadise vuku bulmuştur. Allah Resûlü’nün uyarısıyla birlikte bir putun daha aşağıdan kesilmesi durumda mevzu netleşmiştir. Yani putların içinden “cinnî, gizli” varlıkların çıktığına şahidlik edilmiştir.
Not: Demişlerdir ki, insanoğlu tarihi hubût(17) ve uruc tarihidir. Yani yükselme ve alçalma tarihidir. Bunu “zeval ve kemal esprisi” çerçevesinde her yükselişin bir inişi, her inişin ise bir yükselişi vardır şeklinde zorlama bir tevil ile okumak mümkün olsa da, ben daha ziyade, iman ve küfür mânâsına, Allah’ın varlığına ve de birliğine iman edenler ile kendi ilâhını kendi yapan ve de tapan Putperestler şeklinde okumaktan yanayım. Bilindiği üzere, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın hatası yüzünden sefillerin en sefili olan bu âleme indirilmesinin hemen akabinde insanoğluna “imtihan sırrı” çerçevesinde cennet ve cehennem iki ana yol olarak sunulmuştur. Bunlardan birinin “yükseliş” mânâsına urûc (miraç!), diğerinin ise “hayvandan aşağı” veya “aşağıların aşağısı” mânâsına “belhüm adal” olduğu belirtilmiştir. Bütün kavga, Allah’ın Bir’liğini birlemek isteyenlerle O’nun Bir’liğini bir nevi kendileştirerek (nefsanileştirerek) ikilemek (şirk) isteyenler arasında cereyan etmektedir.(18)
Mitolojik anlatımlarda Paris, Anadolu’nun en önemli medeniyetlerinden biri olan Troya Kralı Priamos’un oğludur. Eski Yunan site-devletlerinden Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helena’yı Troya’ya kaçıran ve meşhur Troya Savaşının başlamasına sebeb olan Paris, aslında büyük bir medeniyetin çöküşünün habercisi olarak tarihe geçmiştir. Paris, kaderin bir cilvesi veya oyunu (Mekr-i İlâhî) esprisine mi yataklık ediyordur bilinmez ama, kendisini “Beşer zekasının sekreteri” olarak takdim eden Fransa’nın, dolayısıyla da bütün bir Batı Avrupa’nın göbeğine adını yazdıracak kadar itibar görmüştür. Paris’i bu denli itibarlı yapan daha doğrusu Paris’i Paris yapan şey nedir? Paris Paris olalı bu denli zulüm görmedi diyenler olabilir, ancak ben bunun adam akıllı bir cevabının olması gerektiğini düşünüyorum. Verilecek cevabın da ezoterik/batınî muhtevadan bağımsız olmadığını düşünüyorum.
Evet; Paris, Batı medeniyetinin üzerine bina edildiği üç sac ayaktan biri olan eski Yunan’ın dünya tarih sahnesine çıkmasında çok önemli bir figürdür. Troyalı olmasına rağmen Troya’nın yıkılmasına sebeb olan Paris üzerinden ilginç bir çıkarsama yapmak gerekirse o da şudur: Paris’i koruyan veya Paris’e kucak açan, kaybeden taraf olur. Tıpkı lanetli Yuda nesebi Yahudi örneğinde olduğu gibi... Her defasında Peygamber katili olmak gibi melun bir nasip üzere olan lanetliler kategorisinin en baş köşesinde oturan Yuda nesebine tarihte her kim kucak açtıysa iflah olmamış ve en nihayet tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmış veya silinmiştir. Bugün bizzat kendi kendisine kucak açmış olarak, tarih sahnesinden silinmeyi beklemektedir.
Not: Yazılanları okurken kendinizi bir beşikte veya lunaparktaki bir gondola binmiş gibi hissediyor olabilirsiniz. Bundan dolayı gerçekten, ama gerçekten çok üzgünüm! Ama yapacak bir şey yok, çünkü mevzular, tıpkı gondol gibi, aynı aks üzerinden birbirleriyle bağlantılı.
 
Dipnotlar
1-Paris, M.Ö. üçüncü yüzyılda Parisli olarak bilinen Galyalı bir kabile tarafından İle de la Cité’de kuruldu. Sonrasında Romalılar tarafından Lutetia adı verildi. Paris adını Galya halklarından Parisilerden almaktadır. “Paris” aslında Romalıların “Lutetia” yerine kullandıkları “Civitas Parisiorum” (Parisiilerin şehri) adının zamanla değişmesi sonucu oluşmuştur. Bu adın kaynağı tam olarak bilinememektedir. Bazı ünlü araştırmacılara göre, Paris adı Mısır tanrıçası İsis’ten gelmektedir çünkü Paris bölgesinde İsis’e adanmış birçok tapınak ya da Eski Mısır dilinde “per Isis” bulunmaktaydı.
2-Eyfel Kulesi Fransa’nın ve Paris şehrinin kültürel bir sembolüdür. Eyfel Kulesi 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel'in firması tarafından, Fransız devriminin 100. yıl kutlamaları amacıyla düzenlenen Paris fuarının giriş kapısı olarak inşa edilmiştir.
 3-Latince’de Phallique; Phallus…  Fallik? Adana yöresi deyişidir. Hafif mesrep, oynak kadınlar hakkında kullanılır… Fallic: Freudian mektebinde, 4-6 yaş arasında çocukların akıllarının cinsel organlara farkına varılmaksızın odaklandığı, oedipus kompleksi ve iğdişlik korkusunun içten içe hissedilmeye başlandığı dönem olarak adlandırılır…  Aynı zamanda, Psikoseksüel gelişim kuramının 3. dönemidir. Cinsel kimliğin kazanılması sürecinde en kritik dönemdir. 3-6 yaş arasını kapsar. Sabi bu dönemi sorunlu geçirirse cinsel kimliği olumsuz yönde etkilenir. Eğer bu dönemde anne baskın baba pasif olursa erkek çocuk ileride iki şekilde davranabilir: 1) Erkeksi özelliklerini karşı cinsten intikam alırcasına sergileyebilir. (Çok kere evlenip boşanmak, haftada bir sevgili değiştirmek vb.). 2) Kendisinde oluşan kadınsı özellikleri topluma meydan okurcasına sergileyebilir. Freud’un psikoseksüel gelişim kuramının üçüncü dönemine denk gelir… Freud bu tür değerlendirmeleri yaparken, “İnsan bir damla kan, bin kaygı!” sözünün neresindedir?
4-http://hakangonce.blogcu.com/guy-de-maupassant-ve-paris-ile-ilgili-bir-anektod/7110865
5-Vahid: Bir, tek, biricik. Eşi, benzeri, cüz’ü, parçası olmayan Allah. Ferid… Vahîd: Yalnız, tek. Allah Sevgilisi’nin bir ismi. Benzeri bulunmayan. Hiçbir mahlûkla müsavi olmayan ve tek olan (meâlindedir).
6-Kevser Yeşiltaş, Arif İçin Din Yoktur, (İbn-i Arabî, Veliler Serisi 2) https://books.google.com.tr/books
7-Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, “Erkek ve Kadın”, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2018, sh. 31.
8-Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., sh. 31.
9-Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 28
10-Pagan putu olan dikilitaş sembolü aslında piramitlerle sembolize edilen Mısır Güneş’e ve büyü ile harekete geçirilen şeytani ruhları tanrılaştırarak tapınma dininin sembolüdür. Bir kule üzerine yerleştirilmiş piramit sembolüdür. Bugün aynı sembol 1 doların üzerinden tutunda Beyaz Sarayın tam karşısında bile bulunur. Batıya gizlice hâkim olan paganizm, tüm hıristiyan dünyasını bu dikili taş putları ile doldurmuştur ve güneş dini onlar eliyle devam ettirilmektedir.
11-Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, “Erkek ve Kadın”, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2018, sh. 28.
12-Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, “Erkek ve Kadın”, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2018, sh. 29.
13-https://www.jasstudies.com/Makaleler/963441589_26 14-Yrd.%20Do%C3%A7.%20Dr.%20Veysel%20AKKAYA.pdf
  İbnü’l-Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, (haz. Mustafa Tahralı), İstanbul, İz y.y., 1992, s. 99; Burada Arş’ın “el-Muhît” ismiyle alâkalı oluşu sebebiyle olsa gerek ki, İslam filozoflara onu “felek-i Muhît” olarak isimlendirdiklerini de hatırlatalım. Bkz., İhvân-ı Safâ, age., s. 137
15-Tâhâ, 20/98
16-Bkz. İbnü’l-Arabî, Fütûhât, c. II, s. 436-437.
17-Hubut: Aşağı inme, düşme… Hubut: Bâtıl olmak. Beyhude, işe yaramaz olmak… Hubat: Cinnete benzer bir sefahat… Hu: “O” mânâsına zamir olup, Kur’ân’da Allah’tan başka ilâh olmadığını ifade eder. Kelime-i Tevhid’de geçen hu, Kur’ân’da 26 kez zikredilmiştir. Müstakil olarak hüve diye okunur… Hubut… Hu but… But’u arka şeklinde de okumak mümkün ancak, put olarak okumak daha uygun… Hubut: Huput… Hu put… Allah için kullanılması gereken Hu, Allah’tan başka herhangi bir şey için kullanıldığında, İlâhlık taslamak mânâsına, O put!
18-Cahiliye dönemi Araplarının büyük bir kısmı, içlerinde Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, Maniheist olmakla birlikte, Putperestti. Aralarında Yemen kökenli Himyer kabilesi gibi gök cisimlerine ibadet edenler bile vardı. Cahiliye dönemi Mekkelilerin en büyük putu Hübel idi. Uzza bile hiyerarşi içinde ondan sonra gelir. Hübel (Ha-Ba’l): Bazı oryantalistlere göre güneş tanrısının temsilcisi olarak görülen Hübel, aslında “Ba’l” putudur. Başında bulunan “ha” takısı İbranicedeki harf-i ta’riftir. Tedmurlular tarafından da tapılmakta olup onlarca “Bel” diye anılıyordu. Kâbe’nin içerisinde yer alan Hübel, “kırmızı akik”ten yapılmış olup, “insan” şeklinde idi. (http://dergipark.gov.tr/ download/article-file/227412)
 
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.