Çin'de Vakıflar II


Abdullah Kiracı

Abdullah Kiracı

20 Ağustos 2015, 10:16

Uzun Çin tarihinde ihtiyaç sahiblerini hedefleyen hayır kurumlarına bol miktarda rastlamaktayız. Ancak bunlar, bizdeki gibi yüzlerce sahada faaliyet gösteren kurumlar değildiler. Daha çok yolcuları barındırıp doyurmaya, fakirlere yiyecek vermeye, yetimlere bakıp büyütmeye, ihtiyarlara barınak sağlamaya vb. matuf müesseseler biçiminde tezahür etmekteydiler. Çin’de en eski dönemlerden beri gelen manevî atmosferin tesiri ve cemiyetin varlığını sürdürebilmek için dayanışmanın zaruretini fark edişi, bu tür yapıların ortaya çıkışını kolaylaştırmıştır.
Çin’de bizim anladığımız şekilde şahısların kurdukları vakıf benzeri müstakil müesseselerden ziyade, bir sülale veya şehir eşrafının ortaklaşa tesis ettikleri müşterek yardım kuruluşlarına rastlamaktayız. Bu kuruluşların da bir temsil heyeti vardı; gelirleri bunlara tahsisli arazilere sahibtiler. Ancak arazilerin mülkiyeti, bu kurumlara tescil olunmamaktaydı. Sadece gelirlerinden faydalanmaktaydılar. Heyetin vazifesi, zor zamanlarda ve ihtiyaç duyanlara kullandırmak üzere para (Çin’de MÖ ikibinlerin ortasından beri para bilinmekteydi) biriktirip bu paranın harcanmasını denetlemekten ibaretti.
Bu meseleye teferruatlı bir şekilde girmeden evvel, bu kurumların da menşeinin oluşturan eski Çin’in manevî hayatına teması zaruri görmekteyiz.
Çin’in geçen sayımızda belirttiğimiz üzere bilinen beş bin yıllık bir tarihi var. Çinlilerin zihin dünyası, öncesi bilinmeyen bu geçmişin ürünüdür ve sanılanın aksine Çinliler sürekli isyan ve devrimlerle dolu bir tarihe sahibtirler.
Çin’in bilinen ilk tarihî dönemi mitoloji ile harmanlanmıştır ve milattan önce üç binli yıllara dek uzanmaktadır; bu döneme Çinliler “Beş İmparatorlar ve Üç Hükümdarlar” devri demektedirler. Bu imparator ve hükümdarların her biri Çin halkına yeni bir anlayış ve buluş getiren şahsiyetlerdir. Kimi ziraati, kimi kumaş dokumayı, kimi ev yapmayı öğretmiştir Çinlilere. Zaten bunların “imparatorlukları” bildiğimiz mânâda iktidar sahibi olmalarından değil de, çok büyük şahsiyet olmalarından kaynaklanmaktadır. Çinliler “imparator”un Çince karşılığı olan “ti” veya “huang ti” kelimelerini evvela Tanrı için, daha sonraları da çok önemli işler yapan bu kişiler için kullanmaya başlamışlardır. İlerleyen zamanla devlet reislerini de onların varisi görüp bu isimle çağırmışlardır. Burada bu imparatorlar vesilesiyle önemli bir husus ortaya çıkıyor: Çin tarihî kayıtlarından gördüğümüz üzere, bundan beş bin yıl evvel Çinliler “tevhid” inancına sahiptiler ve bu “Beş İmparator ve Üç Hükümdar”, muhtemelen o devirlerde ilahî bir mânâya matuf olarak yaşamayı öğütleyen kişilerdi veya belki de peygamberlerdi. Kurduğumuz bu bağlantı kimilerine çok havada görünebilir, ancak bahsi geçen bu şahısların o devrin Çin halkını ibadete çağırdıkları tek bir Yaratıcı Rab vardı. Adı “Şang-ti” olan (En Yüce İmparator, Ölümsüz İmparator, Gökteki Yüce Efendi şeklinde tercüme edebiliriz) bu Yüce Varlık, onlara göre tüm âlemin yegâne hâkimi idi. Bu yüzden Batı dillerinden Çinceye yapılan çevirilerde “Tanrı”nın karşılığı olarak hep bu isim kullanılagelmiştir. Her ne kadar Çin mitolojisinde daha sonraları ismi “Tian” (Gök/Gök Tanrı)’a döndürülüp kendisine “ortaklar” atfedilse de, bunlar daha çok o büyük Tanrı’nın hizmetlerini yapan ve nihayetinde onun tarafından yaratılmış “küçük tanrılar” olarak görülmekteydi. Tevhid akidesinin zamanla bulandığı, birçok hurafenin hakikat payesini aldığı, yozlaşmanın bir “düzeltici” gelmezse alıp başını gittiği malum… Çinlilerin semavî kaynaklı dinlerinin de aynı akıbeti yaşadığı anlaşılıyor. Bu arada Türkçedeki “tanrı” kelimesi ile Çince “Şang-ti/tian” kelimeleri arasındaki kök alakası da dikkat çekici. İkisi de gökle ve gökteki kudret sahibi varlıkla alakalı bu kelimeler, muhtemelen aynı kökenden gelmekte ve aslından aynı manevî ortamı soluyan ama farklı bir tekâmül çizgisi izlemiş iki kavmin zihin dünyasını yansıtmaktadır. Aynı şekilde Çince “şan” kelimesi de “küçük tanrı-şeylerin özü” mânâsına gelir ve bizdeki eski zamanlardan beri mevcut bulunan ve Farsçadan geçmiş “can” kelimesi ile söyleniş ve illiyet alakası bakımından benzeşmektedir: “Şan” her şeydeki ruhtur, tabiatta her şeye kendi hüviyeti içinde sirayet etmiş özdür. Tanrılar denmesi aslında bizdeki bir yanlış anlamadan kaynaklanmaktadır ve eski Türklerdeki “kam/kami” inancıyla büyük benzerlikler göstermektedir. Eski Türklerde de “tek tanrı inancı” vardı. Tıpkı Çinlilerde olduğu gibi Tanrı’nın sureti veya putu olamazdı. O her şeyin üzerindeydi. Herkese hakkı olanı o verirdi. İnsanlarla “kam”ları aracılığıyla münasebet kurardı. İbadetleri yerine getirerek Gök Tanrı’ya (Çinliler Şang-ti’ye) şükür ifa edilir ve ondan yardım istenirdi. İbadetler halis olursa, Gök Tanrı bunları boş çevirmezdi. Anne babaya saygı çok önemliydi. Çinliler, bunlardan başka, kişinin bu dünyada yaptıklarının, anne-babasının öteki taraftaki durumunu doğrudan etkilediği düşüncesindeydiler. (İslâm’da “müsbet yönüyle”, yani dinine bağlı bir çocuk yetiştirilirse, onun salih amellerinden, ölmelerine rağmen ebeveyni de faydalanır hükmü mevcuttur. Allahualem, Çinlilerde de başlangıçta vaziyet böyleyken, sonraları maksadının dışına çıkarılmış, kişinin kendisinin değil de çocuklarının davranışlarının onun öteki âlemdeki akıbetini belirlediği akidesine inanır hale gelmişlerdir.) Her ne kadar yersiz genelleme yapmak doğru değilse de, bu kadar benzerlikten sonra Türklerin atalarıyla Çinlilerin atalarının ortak bir inancı paylaştıklarını söylemek herhalde çok büyük bir iddia olmayacaktır.
Çin inanç sisteminin bir yansıması olarak Çinlilerde “Tanrı’nın Vekili” diye bir kavram geliştirilmiştir. Nasıl ki gökteki “Şang-ti” tekse, yeryüzünde onun vekili de tek olmalıdır; yani Çinlilerin birden fazla hükümdara sahib olmaları doğru değildir. Eğer aynı anda birden fazla hükümdar varsa, bu hükümdarlardan sadece biri gerçek imparator olma liyakatini haizdir; geri kalanlar, yanlış yolda olan günahkâr insanlardır. Çinlilerin bütün idarî sisteminin özü, yeryüzünde Şang-ti’nin vekili bir kişinin yönetme hakkı olduğu, bu kişi dünya işlerinde Şang-ti’nin isteklerini gözetirse, ahalinin iyi durumda olacağı, aksi takdirde halkın felaketlere duçar kalacağı anlayışıdır. Peş peşe afetler yaşanır ve halk büyük bir mağduriyet altında kalırsa, imparator, Şang-ti tarafından kendisine tevcih edilmiş vekâleti kaybetmiş demekti ve alaşağı edilmesi gerekirdi. Çin’de din anlayışı zamanla değişmesine rağmen “Şang-ti’nin (veya Tian’ın) vekâleti” olgusu değişmemiş, 20. Asrın başlarına kadar iktidar dönüşümlerini sağlayan mekanizma olma vasfını korumuştur. Çinlilerin nazarında iktidara meşruiyet sağlayan kaynak Şang-ti/Tian’dı.
Şang-ti’ye dair anlayışın milattan önce binli yıllarda bozulmaya başladığını müşahede etmekteyiz. Şang-ti, aşkın ve mutlak olduğundan, bu âlemden münezzehti; madde ile kirletilemezdi. Bir süre sonra Şang-ti’nin sıradan ölümlüler tarafından doğrudan ibadet edilemeyecek kadar yüce bir varlık olduğu anlayışı halk arasına yerleştirildi. Halk, dualarını imparatorlara iletmeli, onlar da ataları vasıtasıyla (seçilmiş insanlar olduklarından Şang-ti ile temas kurabilirlerdi) bu istekleri o Yüce Varlık’a ulaştırmalıydılar. Bu tarihten sonra bütün Çin (hatta Japon ve Kore ülkeleri de) tarihinde bu husus merkezî bir hüviyet kazanmıştır. Çin imparatorları, Şang-ti tarafından seçilmiş, onunla temas kurabilen ilahî varlıklar olarak telakki edilmeye başlanmış ve öyle muamele görmüşlerdir.
Çinlilerin kadim zamanlarda imparator ve üst düzey yöneticilerden bekledikleri, doğru yaşama, her işi düzgün bir şekilde yapma, halka iyi davranma, onun ihtiyaçlarını görme biçiminde özetlenebilir. Bu kurallar, Beş İmparator ve Üç Hükümdar tarafından kendilerine öğretilmiş hakikatlerden ibaretti. Bu yüzden, imparatorlar ile mahallî idareciler ve zenginler, halkın ihtiyaçlarını görmeyi hem Şang-ti’nin nezdinde itibar edinme hem de halkın sempatisini kazanma vasıtası telakki ettiklerinden, bu yönde yoğun faaliyetler göstermişlerdir. Çin’de yukarıda bahsettiğimiz üzere bu anlamda en eski zamanlardan beri, sadece üst tabakaların değil, imkân sahibi olan herkesin iştirak ettiği müşterek yardım cemiyetleri tesis olunmuştur.
Burada Çin’in siyasî geçmişinden kısaca bahsetmenin yararlı olacağı düşüncesindeyiz. Dediğimiz gibi, en başta, MÖ üç binlerde (veya belki de daha eski zamanlarda), sonradan ortaya çıkan bütün Çin devletlerinin kendilerini şu veya bu şekilde istinad ettikleri Beş İmparator ve Üç Hükümdar devri yaşanmıştı. Bu devrin ardından bilinen ilk devlet “Hia hanedanlığı” idi. MÖ 2070 ile 1600 yılları arasında hüküm sürmüş bu imparatorluğun inanç düzeni, önceki dönemin bir devamıydı. Geçen sayımızda bahsettiğimiz “müşterek yardım cemiyetleri” işte bu devirde hayat bulmuşlardı. Bu devleti takiben, Çin’deki nehir sistemlerini bütün kabilelerin katılımıyla ıslah eden Büyük Yu’nun kurduğu Şang hanedanlığı gelmektedir. Yu, Hia’nın son imparatorunun babasına tevdi ettiği nehirleri ıslah etme işini (babası başaramamış ve idam edilmişti) gece gündüz çalışarak 13 sene içinde bitirmişti. Yakın zamana kadar bu imparatorun geliştirdiği derivasyon ağı ile Çin’in Yangçe ve Sarı nehirlerinden kaynaklı ve o güne kadar sayısız insanın ölümüne yol açmış seller engellenmişti. Temel Çin kültürünün bu dönemde oluştuğu kabul edilir.
Bu devleti takiben MÖ 1046 yılında Zhou hanedanlığı kurulmuştur ki, Zhou hanedanı bunu toplama ordusunun “Muye Savaşı”nda Şang birliklerini yenmesine borçludur. Hia ve Şang hanedanlıkları arasında yaşanan yumuşak geçişe karşın, bu sefer bir devrim gerçekleştirilmiştir. Ancak, bu yeni devlet kendisini eski düzenin devamı olarak kabul ettiğinden veya öyle görülmesini istediğinden, hem inanç bazında hem de bürokratik yapıda değişikliğe gitmemiş, eski kadroları istihdam etmeyi sürdürmüştür. Bu şunun için önemlidir: Her ne kadar devlet idaresi değişse de, alttaki kurumsal yapı, tabii bu arada yardım cemiyetleri de varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu devlet sonradan büyük sarsıntılar yaşamış, Şang-ti’nin vekâleti meselesinin Çin içtimaî hayatında ne kadar tesirli olduğu bu imparatorluğun tecrübe ettikleriyle bir kez daha tescillenmiştir.
Bu hanedanlığın hâkimiyeti sırasında, yaşanan iç savaşlardan ve kargaşa ortamından dolayı Çin medeniyet tarihi, en büyük şahsiyetinin ortaya çıkışına şahit olmuştur: Üstad Çu, yani bizim bildiğimiz ismiyle Konfüçyüs (MÖ 551-479). Konfüçyüs’ün parçalanmış vaziyetteki Çin devlet yapısını birleştirme teşebbüsleri akamete uğrasa da, kendi deyimiyle “yozlaşmış inanç ve ahlâk değerlerini yerli yerine oturtma”da gösterdiği muvaffakiyet, onu son iki bin beş yüz yıllık Çin tarihinin en önemli kilometre taşlarından birisi haline getirmiştir.
Zhou hanedanlığı, otorite zafiyetinden ve derebeylerin hâkimiyet kavgasından dolayı MÖ 256’da yıkıldı ve yerini, Çin’i tek idare altında bir araya getiren ve ülkeye ilk “altın çağı”nı yaşatan Han Hanedanlığı aldı. Bu hanedanlık, neredeyse bugüne kadar gelen birçok müessesenin banisidir ve ileride Çinlilerin içtimaî hayatında son derece önemli bir rol oynayacak Budizm, bu devirde Çin’e girmiştir.
Gelecek sayımızda kısa tarihçemizi bitirip, Konfüyüsçülük ve Budizm ekseninde Çin’de teşekkül etmiş hayır kurumlarını incelemeye devam edeceğiz.  
Baran Dergisi 449. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.