"Anadolu Asli Misyonuna; Özüne Dönüyor!"

İmkander Başkanı Murat Özer:


 Suriye meselesi hasebiyle çok geri plana atıldı Çeçen mevzuu. Çeçen mültecilerin durumu nedir?

Çeçenistan’da cihadın düşük yoğunluklu olarak devam etmesinden ötürü oradan gelişler zor, mülteci sayısında ciddi bir azalma var. Aslında Çeçenistan’dan çıkmak da zor... Zaten biliyorsunuz Kadirov hakkında medyada çıkan haberleri; adam kendisine yapılan eleştiriyi dahi kaldıramıyor. Geçenlerde bir sosyal paylaşım sayfasından kendisini eleştiren birini döverek öldürttü! Ya da resmi devlet televizyonuna çıkartıp “Bu adam Facebook’ta benim aleyhimde yazılar yazıyor” demeye kadar gitti; dünya diktatör görmemiş.
Peki, Kadirov meşruiyetini nereden sağlıyor?
Kadirov’un tek bir dayanağı var; o da Rusya, yani Putin. Zaten babasının havaya uçurulduğu gün yatağından kaldırıp pijamalarıyla Kremlin’e götürdüler, o pijamalı haliyle Putin ona “Çeçenistan’ın yeni lideri sensin” dedi. Çeçenistan’da öyle seçim falan yok, seçim olsa ne olur zaten, böyle bir ülkede seçim yapılabilir mi? Çeçenistan’ın 300.000 insanı, yani her dört kişiden biri zaten mülteci, 250.000 insan da zaten birinci savaşta şehid edildi, ikinci savaşta da 100.000’i aşmış durumda şehid olanların sayısı! Dolayısıyla böyle bir ülkede, Rusya’nın eyaleti olan bir ülkede toplumsal bir meşruiyet olabilir mi?
Kafkas Emirliğine bağlı bir kısım emirlerin IŞİD’e biat ettiği iddia ediliyor. Kafkasya’daki mücahidlerin münferit de olsa IŞİD’e katıldığını biliyoruz, Kafkas Cihadı da bu sebepten ötürü mü düşük yoğunluklu seyrediyor? IŞİD ve Vehhabilik argümanları Kadirov tarafından kullanılan birer kara propaganda mı?
Bu iddia değil, doğru. Şu anda Rusya’nın Kafkasya’da 400.000’e yakın askeri gücü bulunuyor, Çeçenistan özelinde bakarsak bu askeri güce Kadirov’un sayısı 5.000-15.000 arasında olduğu iddia edilen milislerini de ekleyebiliriz, yani kişi başına 2 asker düşüyor. Yani böyle bir durumda mücadele sürdürmek de zor zaten. Kaldı ki tüm dağ köyleri boşaltılmış durumda, mücahidlerin tüm lojistik imkânları bertaraf edilmiş vaziyette. Mücahidlerin zaten sayıları azdı, ancak Kafkasya’daki herhangi bir savaşta sayı çokluğunun pek de ehemmiyeti yoktur. Rusya için yüz binlerce askerini yığmak bir anlam ifade edebilir, çünkü başka türlü başa çıkamaz, ama mücahidler için sayının pek de anlamı yok. Zaten İmam Şamil’den bu yana Kafkasya’da yüz binlerce mücahid falan olmadan devam etti cihad. Meselâ savaşın en sert olduğu Cahar Dudayev döneminde bile Çeçen Ordusu’nun 10-15 bin olduğu ifade edilir ama mücahidlerin sayıları hiçbir zaman binin altına inmemişti, bugün ise durum çok farklı; yüzlerle ifade ediliyor. Bunun en önemli sebebi de mücahidlerin liderlerinin peş peşe öldürülmesidir. Yakın zamanda Dokku şehid oldu, peşinden Ali Ebu Muhammed şehid edildi. Bundan 2 ay sonra da onun naibi şehid oldu daha emirliğini ilan edemeden… Çeçenistan ve Dağıstan’daki savaş çok şiddetli, bu tablodan bunu görmemiz lazım. Ali Ebu Muhammed’in şehid edildiği çatışmanın görüntüleri internette var; 48 saat boyunca kerimesi ile beraber direniyor. Çatışmaların boyutunu buradan anlayabilirsiniz. IŞİD mevzuuna gelecek olursak; IŞİD’in Türkiye’den algılanmasıyla herhangi bir İslâm Coğrafyası’ndan algılanması arasında dağlar kadar fark var. Biz buradan IŞİD’in Suriye’deki mücahidlerin arasına fitne ektiğini, azgın tekfirci bir yapıya sahip olduğunu görebiliyoruz; ama Şiî milislerce köyü yakılmış, yakınları vahşice öldürülmüş bir Sünnî topluluğunda IŞİD’in imajı bambaşkadır, sempatiyle karşılayabilirler orada.
Bunun bir sebebi de Türkiye’de Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisinin sağlam bir şekilde muhafaza edilmesidir denilebilir mi?
Bunun etkisi var, ama Arap dünyası için aynı şeyi söyleyemeyiz. Ehli Sünnet kavramının ne olduğuyla alakalı bir kafa karışıklığı var Arap coğrafyasında. Kafkasya’ya gelecek olursak; IŞİD önce Dağıstan vilayetini ilan etti, Dağıstan’daki emirin Bağdadi’ye biat etmesi ile. Bağdadi’nin 4 milyon dolarlık bir bütçe ayırıp Kafkasya’ya gönderdiğini de biliyoruz, bu para da başlangıç için yani örgütlenmek için verildi, daha da gelecektir. Bu para Kafkasya’da örgütlenmek için oldukça iyi bir para, çünkü mücahidler orada mühimmat ile değil açlık ile imtihan ediliyorlar. Bırakın silah bulmayı, ekmek dahi bulamaz duruma gelmişlerdir. IŞİD bir de bunu hilâfet, İslâm Devleti isimleri ve Efendimiz (sas)’in hadisleri ile kendisini süsleyip tanıtınca IŞİD’e biatler de gelmeye başladı Kafkasya’da. Zaten Kafkasya’nın bırakın coğrafi açıdan Suriye ve Irak’a uzak olmasını, ayrı bir dünyadır orası ve mücahidlerin Irak ve Suriye’den sağlıklı bilgiler dahi alması çok zordur. Çünkü yedi yirmi dört dağda yaşıyorlar, telefon yok, internet yok, televizyon ve radyo yok; bu adamlar dünyadan kopuk halde yaşıyorlar orada! Çünkü küçücük bir ormanda büyük bir kuşatmanın içerisindesiniz ve en ufak bir sinyal sizin yok olmanız anlamına gelir. Ve dediğim gibi IŞİD’den bir grup geliyor ve size kendini süslü göstererek biat istiyor sizden, hatta bunu isterken Kafkas Emirinin dahi biat ettiğini söylemiş olabilirler, sırf biatleri toplamak için... Onlarda yalan caiz çünkü!
Çeçen cinayetlerinin davalarında herhangi bir gelişme var mı? Rusya ile Türkiye’nin arasının açılması yeni cinayetlere yol açar mı?
Türkiye’de işlenen Çeçen cinayetlerinin aydınlatılması yolunda Müslüman kamuoyu olarak bizim en büyük başarımız; bu cinayetlerin Rusya tarafından işlendiğinin ispatıdır. Bu söylediğim çok basit veya komik gelebilir; ama Türkiye’de ilk cinayet olduğu zaman buna çek senet mafyasının cinayeti denildi ve üzeri örtüldü. Rusya’da kamuoyundaki bu saptırmadan cesaret aldı. Bu cinayetleri direkt FSB işledi de diyemeyiz, Türkiye’de Rusya’nın çok fazla işbirlikçisi var.
Türkiye’deki her karışıklığın ardında zaten bir maşa, işbirlikçi bulunuyor…
Evet, bu işbirlikçiler sadece Kadirovcu veya İslâm düşmanı, gavur olmak zorunda da değil; Müslüman görünümlü insanlar da olabilirler. Bunlar, kendisinin Rusya’ya ajanlık yaptığının dahi farkında olmayanları da barındırıyor ya da çıkar birliğine giren başka bir kesimi de… Eylül 2013’te Hamzatlar’ın şehid edilmesi olayında biz bunun Rusya tarafından yapıldığını söylemiştik; ama bazıları da boş durmuyorlardı. Hürriyet gazetesinde bunun bir otopark kavgasında olduğu şeklinde bir haber çıkmıştı. Biz o zaman bunun FSB cinayeti olduğunu yüksek sesle söylemiştik ve hatta çok kalabalık bir cenaze töreni de düzenlemiştik, cenaze namazına yaklaşık 10.000 insan katıldı ve bu Rusya’ya büyük bir cevap oldu. Bu olaydan sonra mahkemeler de işlemeye başladı, geriye dönük cinayetleri de incelemeye aldılar; sadece Hamzatlar’ın cinayeti değil, Ali Osayev Mosa cinayetini de incelemeye aldırlar. Bu olay, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın da gözlerinin FSB’nin Türkiye’deki aktivitesine odaklanmasını sağladı.
Özbekler ve Tacikler de öldürüldü, hepsinde de Rusya’nın bir parmağı var…
Tabiî ki. Meselâ elimizde Abdullah Özbek Hoca’nın şehid edilmesi iddianamesi var. Abdullah Özbek Hoca’nın şehid edilmesinde Sabür Şukurov ve Elder Aslan isimli iki eski Rus vatandaşının olduğu görülüyor. Yani, bu işin arkasında da Rusya Federasyonu’nun olduğu aşikâr… Zaten Özbek İstihbaratı diyor ki “Siz burada bu işi daha iyi yapıyorsunuz” ve FSB’ye havale ediyor işi, o da kendine çalışan elemanını gönderiyor bu cinayete. 2 duruşmadır devam ediyor Abdullah Hoca’nın davası ve çok ciddi Rus istihbarat bağlantıları çıktı ortaya. Çeçen cinayetlerinde ise FSB’nin rolü ise mutlak olarak isbatlanmış durumdadır.
Guardian’da hakkınızda bir haber çıktı, Kafkasya’daki mücahidlere yardım yapıyor diye… İmkander’in faaliyet alanı nedir, neler yapar İmkander?
Ben bunu her zaman söylüyorum: biz hiçbir zaman Kafkasya’daki mücahidlere yardım etmedik. Bizim böyle bir çalışma alanımız da, böyle bir derdimiz de yok zaten. 400 bin Rus askerinin kuşatma alında tuttuğu mücahidlere sıkıysa silah veya mühimmat yardımı götürün bakalım. Orada bir abluka, ambargo söz konusu... Gürcistan orada ama, Rusya ile savaşta olduğu için mücahidlere yardım etmek durumunda, bu tarihi açıdan da böyle olagelmiştir zaten. Ama o da bu yardımı yapamıyor, onun dahi öyle bir gücü yok. Kimse olayı başka yerlere çekmesin, biz ne isek, amelimiz ne ise bunu ortaya koyuyoruz, hiçbir gizlimiz saklımız da yok. Ama bunun için yargılanacaksak bunu da bir şeref sayarız. Lakin yapmadığımız bir şey üzerinden yargılanmak da istemiyoruz. Biz Türkiye’ye gelen muhacirlere yardım amaçlı çalışma yürütüyoruz, onlara eğitimler veriyoruz ve onlarla yeni bir medeniyetin kurulacağına inanıyoruz, muhacirleri sırtımızda bir yük olarak görmüyoruz; bu çok önemli. Sonuçta bizim medeniyetimiz yıkıldı ve hep birlikte yetim kaldıysak, yeni bir medeniyeti de hep birlikte kurmak zorundayız. Muhacirlerimiz oldukça kıymetli insanlardır, birikimleriyle beraber gelmişlerdir buraya. Mücahidlerin artlarında bıraktıkları yetimlerine de sahip çıkmak, onlara eğitim verip onları hayata kazandırmak Kafkasya mücadelesi açısından da oldukça önemli bir şeydir. Çeçenler yaklaşık 20 yıldır kendilerine yapılan kamplarda yaşıyorlar ve Çeçen çocuklarına, gençlerine zamanında yeterli eğitim verilmediği için, sahip çıkılmadığı için, iş kazandırılmadığı için uyuşturucu bağımlılığına kadar kötü yollara düşüyorlar. Düşünebiliyor musunuz, babaları Allah yolunda savaşarak şehid oluyorlar, çocukları uyuşturucu bağımlısı oluyorlar; bundan büyük kayıp olabilir mi? Onun için biz son 6 yıldır “Muhacir Okulları” adı altında bu gençlerimize eğitim veriyoruz. Başta Türkçeyi öğretiyoruz, Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis usulü, fıkıh gibi temel İslâmî ilimleri öğretmeye gayret ediyoruz ve onlara Kafkasya siyasî tarihi hakkında dersler veriyoruz. Çocukların Kafkasya’daki mücadeleyi kendilerinin taşıyacağı bilincini vermek istiyoruz, eğer bu bilinci vermez isek zaten savaş kaybedilmiş olur. 1864’de ilk defa gelmeye başladılar Kafkasyalılar Türkiye’ye, o gün gelen Kafkasyalıların sayısının 7 milyon olduğu söyleniyor. Bunların büyük çoğunluğunu da Çerkezler oluşturuyor. Şimdi bakın bakalım bunların Kafkasya’yla alakaları var mı? Hatta birçoğu Suriye meselesinde Rusya’yı destekliyor. Türkiye’de dünya kadar Kafkasya’yla alakalı dernek var, çoğu Marksist, Komünist olmuş ve büyük çoğunluğu kendi analarını babalarını katledip buraya gelmelerini sağlayan Rusya’yı destekliyorlar şu anda…
Suriye’de bir çözümsüzlük hâkim biliyorsunuz. Rusya’nın olaya müdahil olmasıyla hepten bir keşmekeş oluştu. Olaylar bundan sonra nereye evrilecek Suriye’de?
Bizde şöyle bir kanaat var; Suriye meselesini, Tunus, Libya ve Mısır’daki olaylarla bağlantılı olarak görüyoruz ve bu yanlış bir kanaattir. Başlangıç itibariyle, yani 2011’de Suriye’deki ayaklanma böyle başlamış olabilir ama Suriye savaşı, Ortadoğu intifadalarının bir parçası değil; Suriye savaşı, Irak savaşının bir parçası… 1980’de İran-Irak arasında başlayan savaş 8 sene sürmüş olsa da bu savaş bitti diyemeyiz, merhaleleri vardı bu savaşın. 1991’de Irak’ın işgalini, 2003’te tamamen yok edilmesini bu merhalelerden sayabiliriz. Dolayısıyla bu savaş ekseninde bir Şiî-Sünnî çatışması söz konusudur ve bu savaş neticelenmedi, 2003’ten beri İran destekli Şiî milisler tarafından Irak’ta 1,5 Milyon Sünnî’nin katledilmesiyle hâlâ devam ediyor.
Herhalde doruk noktasına ulaştı şu anda?..
Evet, öyle. Ben bunu dediğim zaman da Amerikan katliamlarını görmezden geldiğim söyleniyor. Suriye savaşı Ortadoğu intifadalarından hisse almakla beraber aslında Irak savaşının bir devamıdır ve Şiî yayılmacılığının bir neticesidir. Irak-İran savaşını Humeyni, Batı destekli Irak’ın İran’a açtığı seküler bir savaş olduğu şeklinde lanse etmişti İslâm dünyasına. Hayır, öyle değildi. Gerçi Saddam Hüseyin de bu savaşı “II. Kadisiye Savaşı” olarak nitelemişti, yani Sünnî dünyanın, Şiî yayılmacılığına karşı bir meydan okuyuşu olduğunu söylemişti. Kabul edelim veya etmeyelim bu bir mezhep savaşıdır zaten.
Amerika ve İran birbirilerini ne kadar şeytanlaştırırsa şeytanlaştırsınlar, Amerika Irak’tan çekilirken İran kontrolünde bir uydu hükümet bıraktı da gitti…
Zaten onlar kurdu mevcut hükümeti. 2003’te Irak’ı işgal etmeden önce ABD, tıpkı Afgan savaşından önce yaptığı gibi, tüm Saddam muhaliflerini ülkesine davet etmiş ve örgütlemişti, bunlardan biri de Maliki’ydi zaten. Daha sonra başbakan oldu. İbrahim Caferi’ydi bunlardan biri, Hizbuddava’nın lideri. Bu ve benzeri muhalif terör örgütleri, İran’da zaten terörize edilip desteklenmişti. Meselâ PKK’yı ele alalım, 30 yıldır Türkiye Cumhuriyeti ordusuna karşı savaş veren, yaklaşık 30 bin üyesi olduğu söylenen bir örgüt PKK, değil mi? Ama siz hiç PKK’da tank, top gördünüz mü? Ama bahsettiğim bu örgütler; yani, Mehdi Ordusu, Bedir Tugayları gibi örgütlerin elinde çok ağır savaş makineleri var. Bedir Tugayları dediğimiz ordu Abdülaziz el-Hekim’in liderliğindeki Irak İslâm Devrimi Komuta Konseyi’nin ordusuydu, Şiîlerin en yüksek merciinin ordusuydu. Bu ordu, 1980-88 yılları arasında İran’da ellerinde tanklarla talim yapıyorlardı, yani biz basit terör örgütlerinden bahsetmiyoruz. Ve bu örgütler “Heşdi Şabi” adıyla örgütlendiler Irak’ta ve şimdi de İran’ın komutasıyla Suriye’de savaşıyorlar. Bahsettiğimiz Bedir Ordusu, 2003 yılında lağvedilen Irak Ordusu’nun yerine getirildi. Medyada da çok büyük bir algı operasyonu yürütülüyor. Irak polisi veya Irak ordusu deniliyor, hâlbuki o Irak ordusu veya polisi değil, bahsettiğimiz Şiî milisler! 2003 yılından sonra bu milis örgütleri bir anda Irak ordusu oldu.
ABD, Irak Savaşı’ndan sonra İran’ın önünü bir şekilde açtı, son dönemlerde ilişkilerini bu kadar açığa çıkarmalarını –mahkûm değişimleri, ambargonun kaldırılması, nükleer müzakereler vesaire- nasıl okumalıyız?
İran ile ABD arasındaki ilişkilerin, 1979 İran Farsî Devrimi’nden sonra hiç de bozulmadığını düşünüyorum, o günden itibaren bozulmadı. 1986’daki İrangate Skandalı ile de açık olmuştu bu ilişki. Basit bir kıyas yapacağım şimdi; Saddam Hüseyin için sürekli Amerikan işbirlikçisi, Batı uşağı denilmiştir değil mi? Günlük gazete takip edenler de bunu okumuşlardır, görmüşlerdir. İran ise 1979’dan sonra Amerika’nın baş düşmanı, bölgede İsrail’i tehdit eden bir güç olarak görülmüştür. Şimdi, 1979’dan itibaren İran Batılı güçlerle hiçbir şekilde savaş yapmamıştır, ama “Amerikan uşağı” Saddam Hüseyin 1991’e gelinceye kadar kendi içinde bir sürü siyasal kriz yaşamış ve 1991’de de ABD ile bir fiil savaşa girmiştir değil mi? 91’den 2003’e kadar Irak halkı, Irak Ordusu müthiş bir ambargoyla ezilmiş midir? 2003 yılından itibaren de Saddam Irak’ı Amerika ile doğrudan bir savaşa girişmiş midir? Oğulları; Uday, Kusay ve kendisi de bu savaşta can vermiş midir? Bakın medyada yansıtılanla gerçek arasındaki 180 derecelik ters açıya!.. Halbuki Irak işgalinde ABD’ye kucak açan da Şiî milisler olmuştur, dediğim gibi bunlar savaş öncesinde Washington’da örgütlenmişlerdir zaten, bu da gizli saklı bir vakıa değildir. Peki, bütün bu savaş boyunca ABD ve Batılı müttefikleri Irak’ı desteklemiş olsalardı, Irak’ın bütün mühimmatının, silahının Batı menşeili olması gerekmez miydi? O zaman Irak Ordusu’nda bir tane Amerikan silahı göremezdiniz. Bugün ise Irak Ordusu diye lanse edilen Şiî teröristlerin silahlarından üniformalarına kadar her şeyi Amerikan menşeili. Tam bir Amerikan askeri gibi duruyorlar. Saddam’ın elinde kimyasal-biyolojik silahlar olduğu söylendi, savaş sürecinde bunun da doğru olmadığı ortaya çıktı. Önce bunu kabul etmek lazım.
Musul krizinden sonra Irak kimin telkinleriyle Türkiye’ye karşı böyle sert bir üslup benimsedi?
Telkin falan yok; Irak bugün İran kontrolünde! 2003’ten itibaren Irak diye bir devlet dünya sahnesinden silinmiştir, bugün Irak dediğimiz ülke ise bütünüyle “Büyük İran İmparatorluğu”nun bir parçasıdır. Orada siyasî iktidar şuanda İran tarafından atanmış Iraklı bir vali tarafından idare ediliyor.
Bugün Türkiye ile İran’ın karşı karşıya olduğunu söyleyebilir miyiz?
Evet, Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler daimi bir savaş halidir. Kasr-ı Şirin Anlaşması ile bittiği söyleniyor ama bu savaş hali tarih boyunca devam edegelmiştir. İslâm Dünyası’nda zaten temelde olan 2 tane hat bugün daha da keskinlik kazanıyor; İran, Irak’ı ele geçirdi, Hizbullah isimli terör örgütü ile Lübnan’ı ele geçirdi, Suriye’de ise Baas Partisi ile hakimiyetini kurdu, Yemen’de darbe yaptı ve Bahreyn’de de işgal girişimine devam etmektedir. 1979 bu açıdan felakettir yani, 1979 yılına kadar “Biz 3000 yaşında bir devletiz” diyen bir Fars milliyetçiliği vardı, 1979’dan sonra bir de buna Şiî milliyetçiliği eklendi. Tam anlamıyla bir vampire dönüştü İran. Her yönüyle İslâm Dünyası’nın düşmanıdır, hatta İslâm Dünyası’nın gerçek düşmanıdır İran. Diğer bir hat ise bu tehlikeye karşı göğüs geren Sünnîlerdir. 79’daki devrim ile de bu düşmanlığını taçlandırmıştır. Ne yazık ki Türkiyeli Müslümanlara da bunu bir “İslâm Devrimi” olarak yutturdular. Suriye meselesini anlayabilmek için İran’ın bölgedeki işgal girişimlerini net olarak ortaya koymak zorundayız. İran’ın karşısında durabilecek bir tek Türkiye vardır, bu tarihsel açıdan da böyledir. Bugün her ne kadar Suudi Arabistan ve Katar konuşuluyor olsa da bu devletlerin tarihi arka planı olmadığı için bunlara devlet gözüyle dahi bakmak yanlış olur. Tamam Suudilerin ekonomisi, ordusu güçlü olabilir ama Hicaz bölgesindeki en kalabalık yerli halkı teşkil etmesinden öte bir tarihi gerçekliği yok. Bu bakımdan İslâm Coğrafyası’nda İran’ın karşısında dikilecek asıl güç Türkiye’dir.
Türkiye’nin politik anlamda Mısır-Suudi Arabistan ile bir hat oluşturması gerekiyor o halde?
Onun önünde engeller var, Mısır’da Sisi gibi bir diktatörün olması bu dediğiniz eksenin bir kolunu çolak bırakıyor. Ama Suudi Arabistan’ın Kral Selman’dan itibaren Türkiye ile ilişkileri oldukça gelişmeye başladı, hatta İhvan-ı Müslimin’e karşı da yumuşama tavrında Suudiler. Sünnîlerin görmesi gereken şu ki; ortada Moğol ve Haçlı işgallerinden daha korkunç bir saldırı var. Hatta bu Şiîler aslında savaşta yenilgiye uğradıkları için büyük efendilerini yardıma çağırdılar. Tarihi gerçeklik açısından bir şey söyleyeyim; Osmanlı Devleti’ndeki bütün yabancı sefaretler Beyoğlu’ndaydı, Sultanahmet, Fatih, Zeytinburnu’nu kapsayan alana İstanbul denirdi, o tarafa da Pera denirdi, yani Müslümanlar bu tarafta, gayrı müslimler o tarafta yaşardı. Doğal olarak Beyoğlu ve civarı gayrı Müslimlerin konsolosluklarıyla çevriliydi. Peki, Osmanlı’da hiç Müslüman sefir yok muydu? Yoktu, çünkü Osmanlı’nın bir sefarete ihtiyacı yoktu; bütün İslâm Coğrafyası ya kendisinin toprağıydı ya da kendisine tabi olmuş Müslümanların toprağıydı. Osmanlı tarihinde tek bir sefaret vardır Müslüman coğrafyasında hüküm süren bir ülkenin sefareti olarak, onu da zaten Babıali’nin karşısına inşa ettiler: İran sefareti. Bu durum, Türkiye’nin İslâm Coğrafyası’nda muhatabı olan, rakibi olan, düşmanı olan tek bir devlet olduğunu gösteriyor, o da İran. Bunun dışında bütün Müslüman devletlerle zaman zaman çekişmeler yaşayabiliriz ama biz her zaman bu hattayız; İran’ın karşısında.
Suriye meselesi etrafında mülteci sorunu da ortaya çıktı. Türkiye’deki mültecilerin son durumu nedir? Ne kadar mülteci var Türkiye’de?
Türkiye’de gayrı resmi rakamlara göre 2 milyonun üzerinde mülteci olduğu söyleniyor ama bence bu sayı 3 milyona ulaştı. Lübnan’daki ve Ürdün’deki mülteci kamplarıyla kıyaslarsak, Türkiye’deki mülteciler çok daha iyi durumdadırlar. Bunun sebebi de Anadolu toprağının diğer bütün topraklardan farklı bir öze sahip olmasıdır. Özellikle 93 Harbi’nden sonra Müslüman Coğrafyalar’dan gelenlerle beraber bir bütün olmuşuz bu topraklarda zaten. O nedenle Anadolu insanı muhacirliği çok iyi bilir. Herkes biryerlerden gelmiştir, eğer ki Rum, Ermeni veya Kürt değilseniz. Türkler, Boşnaklar, Arnavutlar, Kafkas halkları bu topraklara sonradan gelmişlerdir; doğal olarak bu topraklar hicretin kalbidir. Onun için Müslüman Anadolu halkının muhacirlere muamelesi, dünyadaki hiçbir İslâm ülkesinin muhacirlere karşı tavrıyla mukayese dahi edilemez. O yüzden bizim içimizde eridiler. Düşünsenize 3 milyon insan bir anda başka bir ülkeye gitse, hırsızlık, asayişsizlik vesaire alır başını gider, ama bizde öyle olmadı. Dediğim gibi, mültecilerin durumu Anadolu halkının ve Ak Parti’nin İslâm Dünyası’na dönük tavrından dolayı oldukça iyi durumdadır; ama hâlâ çok büyük eksikliklerimiz var. Türkiye’nin şuanda uygulamakta olduğu zaten BM’nin mülteci kriterleri olmasına rağmen Batı “BM kriterlerini uygulayın” diyor; biz de diyoruz ki bu kriterler olsa da olmasa da uyguluyoruz zaten bunları.
Konuşmamızın bir yerinde medeniyet inşaından bahsettiniz, yeni bir medeniyetin inşa edilmesine değindiniz. Salih Mirzabeyoğlu’nun “Şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorluyor” şeklinde bir ifadesi var. İslâm Dünyası’nda müsbet bir takım gelişmeler yaşanıyor ve Türkiye de buna tepkisiz kalmıyor; bunu görebiliyoruz. Biz İttihad-ı İslâm’ın Anadolu öncülüğünde olacağını söylüyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Sorunun içinde cevabını da verdiniz zaten. Bu toplumun asli misyonu olan şey, damarlarına zerk edilmiş olan şey İslâm’dır. Türkiye eğer İslâm Dünyası’nda bu ufacık rüzgâr ile dalgalanmaya sebep olduysa, “Ben asli misyonuma geri dönüyorum” işaret fişeğini atıyor demektir. Bakın, sadece bir işaret fişeği bu dalgalanmayı meydana getirdi ise gerçekten kendi köklerine dönecek olursa çok daha farklı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Son iki yüzyılda İslâm topraklarında bir gâvurlaştırma projesi uygulanmıştır, ama bunun en sert uygulandığı yer burasıdır; Türkiye! Bizde olan şeylerin hiçbirisi bir İslâm ülkesinde yaşanmadı. Müslümanlara “Sen okula giremezsin, kamuda çalışamazsın, bankada sıraya dahi giremezsin” dediler; yalan mı? Dünyanın neresinde böyle bir şey var ya hu! Türkiye’de kurulan sistemin vatanseverlikle, vatanperverlikle, antiemperyalistlikle uzaktan yakından alakası yoktur. Bu topraklarda vatansever birileri varsa onlar da Müslümanlardır, tarih boyunca da bu böyle olmuştur. Bunların öyle dertleri olmadığı gibi, İslâm olmasın da Rus gelmiş, Amerikan çiğnemiş fark etmez. Gerçek vatanseverliği ortaya koyan da İslâm’daki ideolojidir, çünkü bu topraklara aittir İslâm. Komünizm, kapitalizm, liberal demokratlık vesaire bunlar buraya ait olmadıkları için vatanseverlik diye bir dertleri de olamaz. Siyasal İslâm için köksüz diyorlar, yalandır, bütünüyle bühtandır! Sırf kendi köksüzlüklerini gizlemek adına söylüyorlar bunları. Anadolu asli misyonuna, özüne dönüyor; milliyetçi-muhafazakâr olanlar buna başka bir şey diyebilir, Milli Görüşçüler buna başka bir şey diyebilir, Ak Partililer başka bir şey diyebilir, her ne söylerlerse söylesinler, bütün nehirlerin vardığı nokta apaçıktır: İslâm’dır. Türkiye’deki Kemalist nizamı tam olarak yıkamadık, bunların efendileri şimdi başka piyonlar vasıtasıyla bu işi yürütme niyetindeler.
Çok teşekkür ediyoruz.
Rica ederim, hayırlı çalışmalar.
Baran Dergisi 472. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.