Kadınlar, Ejderhalar ve Rüyâlar...


Gülçin Şenel

Gülçin Şenel

19 Kasım 2015, 12:40

Ursula Kroeber LeGuin, 1929’da Kaliforniya’da doğdu. Babası ünlü antropolog Alfred Kroeber, annesi ise yazar Theodora Kroeber’di. Redcliffe ve Columbia üniversitelerinde edebiyat öğrenimi gördü. 1950’li yıllarda fantastik hikâyeler ve romanlar yazmaya başladı. 1962’de ilk bilimkurgu hikâyesi yayımlandı. 1974 tarihli “Mülksüzler”e kadar altı bilimkurgu romanı yazdı. “Yerdeniz” Hikâyeleri dizisi ile yazmaya devam etti. Onlarca roman yazdı. Çocuklar için de kitaplar kaleme aldı. Hâlen üç çocuk annesi 86 yaşında bir ev hanımı-yazar olarak Amerika’da yaşıyor.
Çeşitli dergilerde yazdığı makalelerden ve yaptığı konuşmalardan oluşan “Kadınlar, Ejderhalar ve Rüyâlar” isimli oldukça ufuk açıcı kitabında, hayata, sanata, edebiyata, rüyâlara, masallara, Jung’a, Feminizme, çocuklara dair düşüncelerini dile getirdi. Şahsen benim en sevdiğim kitaplarından biri oldu.
LeGuin kitabında, kendisinin sık sık karşılaştığı bir soruya cevap verirken, “yazarlık” hakkında da düşüncelerini biraz mizahî bir üslupla dile getirir. Kitabın o bölümünden seçtiğim iktibaslar, başlıklar bana ait olmak üzere, aşağıda:
 
YAZARA TUHAF FİKİRLER NEREDEN GELİR?
- “En küçümseyici biçimiyle sorulduğunda bile –‘Bu tuhaf tuhaf fikirler aklınıza nereden geliyor?’- hemen her zaman soru gayet ciddidir; soran gerçekten öğrenmek ister. Sorunun yanıtlanamaz olmasının nedeni ise, kurmacanın yazılışı üzerine en azından iki yanlış anlayış, iki efsane barındırmasıdır sanırım.
Birinci efsane: Yazar olmanın bir püf noktası vardır. O püf noktasını bir öğrenirseniz, hemen yazar olursunuz; püf noktası fikirlerin nereden geldiği olabilir.
İkinci efsane: Hikâyeler fikirlerden başlar; hikâyenin kaynağı fikirdir.
Birinci efsaneden elimden geldiğince çabuk kurtulacağım. Aranan ‘püf noktası’, beceridir. Eğer bir şeyin nasıl yapıldığını bilmiyorsanız, bu şeyi yapanlar size sihirbaz gibi, ulaşılmaz sırların sahibi gibi gelebilir. Hayli basit bir sanatta, diyelim turta yapımında hemen hiç şaşmaksızın iyi sonuçlar sağlayabilen, yönteme dair bazı öğretilebilir ‘püf noktaları’ vardır; ancak ev işleri, piyano çalmak, elbise dikmek ya da hikâye yazmak gibi karmaşık sanatlarda kimi öğretilebilir kimiyse öğretilemez olan o kadar çok teknik, beceri, yöntem seçeneği, değişken, o kadar çok ‘püf noktası’ vardır ki, bu sanatları ancak yöntemli, yinelenen, uzun süreli bir pratikle öğrenebilirsiniz; yani, kısacası çalışmakla… Bir kestirme arayıp da tüm o zahmetten kaçmak isteyen püf noktası meraklılarına hak vermemek elde mi? Kuşkusuz herhangi bir sanatı öğrenme işi öyle zordur ki, (bir seçim şansınız varsa) özel bir yeteneğiniz bulunmayan bir sanat için fazla zaman ve enerji harcamak pek akıllıca olmaz. Pek çok sanatçının teknikleri, reçeteleri vs. konusundaki ketumluğu beceri sahibi olmayanlarca bir uyarı olarak alınmalıdır: BANA İŞLEYEN SANA İŞLEMEYEBİLİR, EĞER SEN ONU İŞLEMEZSEN. (…)
Püf noktaları konusunda bu kadar yeter. Fikirlere gelelim.
‘Fikir’ sözcüğü üzerinde düşündükçe, ne anlama geldiği konusunda daha az fikrim oluyor. (…) Genel bir kural söylemem gerekirse, başlangıç durumu ya da hikâyeye başlama aşamasının dış bir olay tarafından harekete geçirilmesi mümkün olsa da, bu aşama zihnin dışından bir yerden gelmez; bilinçli zihnin fark edemeyeceği ruhsal içeriklerden, Gary Snyder’in nefis deyişiyle ‘karılmış’ içsel ve dışsal tecrübeden kaynaklanarak zihinde doğar. ‘Fikir’lerin (bir tür zihinsel nesne) ‘bir yerden’ yazarın aklına ‘geldikleri’ne (kafasına girdiklerine), sonra da yazarın bunları kelimelere dönüştürüp kâğıda döktüğüne inanmıyorum. En azından benim tecrübeme göre, işler böyle yürümüyor. Bir hikâye üretmezden önce tüm bu malzemenin tek bir malzemeye dönüştürülmesi, karılması gerekiyor. (…)”
 
YAZMA SÜRECİ
- “Anlayabildiğim kadarıyla sürecin beş ana unsuru var:
1. Dilin kalıpları - kelimelerin sesleri.
2. Sözdizimi ve dilbilgisinin kalıpları; kelime ve cümlelerin kendilerini birbirlerine bağlayışı; bu bağların daha büyük birimler (paragraf, kısım, bölüm) oluşturmak üzere kendi içlerinde bağlanışı; kısacası eserin hareketi, zaman içindeki temposu, hızı, yol alışı, biçimi.
3. İmaj kalıpları: kelimeler zihin gözüyle görmemizi ya da imgesel olarak sezmemizi sağladıkları ya da yol açtıkları şeyler.
4. Fikir kalıpları: kelimeler ve olay anlatıları sayesinde anladığımız ya da anlayışımızı kullanarak var ettiğimiz şeyler.
5. Duygu kalıpları: kelimelerin ve anlatının, yukarıdaki tüm araçları kullanarak, varlığımızın doğrudan ulaşılamayan ya da kelimelerle ifade edilemeyen bölgelerinde bize yaşattıkları duygusal ya da ruhî tecrübe.
Tüm bu kalıp türlerinin -ses, sözdizimi, imajlar, fikirler, duygular- hep birlikte çalışmaları gerekir; hepsinin de bir ölçüde orada olması gerekir. Eserin başlangıcı, o gizemli aşama belki de bunların bir araya gelişleridir: Yazarın zihninde bir duygu kendisini ifade edecek bir imajla birleşmeye başlayıp da bu imaj bir fikre vardığında, o ana kadar yarı oluşmuş olan o fikir, kendine kelimeler bulmaya başlayıp bu kelimeler yeni imajlar, belki insanlara, bir hikâyenin karakterlerine, o anda birlikte tınlamaya başlayan gizli duygularla fikirleri ifade eden karakterlere ilişkin imajlar ibda eden başka kelimelere yol açtığında... (…)”
 
DİLE HÂKİM OLMAK: OKUMAK
- “Yeni başlayanların başarısızlığı, güçlü duygular ve fikirlerle, henüz bunları vücuda getirecek imajları bulmadan, hatta kelimeleri nasıl bulup bağlayacaklarını dahi bilmeden uğraşmaya çalışmaktan kaynaklanır çoğu zaman. İngilizcenin kelime haznesinden ve dilbilgisinden habersiz olmak da İngilizce yazan biri için azımsanmayacak bir eksikliktir. Bunun en iyi ilacı, bence, okumaktır. İki yaşlarındayken bir dili öğrenmiş olup o gün bu gündür bu dili konuşan insanlar, belli bir haklılık payıyla, ana dillerini bildikleri inancını taşırlar, ancak bildikleri konuşma dilidir; az okurlar, çöp okurlar ve fazla yazmazlarsa, yazıları yaklaşık olarak konuşmaları iki yaşındayken neyse o olacaktır. Epey bir pratik gerekecektir. İnsanın daha basit ilkelerini bile bilmediği bir aletle karmaşık müzik yapmaya çalışması sanırım yazarlığa yeni başlayanlarda en yaygın görülen zaaflardan biridir.”
 
SÜPER KADIN SENDROMU
- “Bana gelince: Üç çocuk doğurup yaklaşık yirmi kitap yazarak (Tanrı’ya şükür tersi olmadı) ‘ya kitap ya bebek’ kuralına alenen karşı çıktım. Irk, sınıf, para ve sağlığın getirdiği talihle çifte ip cambazlığını yapabildim, özellikle de eşimin desteği sayesinde. O benim karım değil, ama evliliğe günlük temelde karşılıklı yardım faraziyesini getirdi; bu temelde birçok iş yapabilirsiniz. Aramızdaki işbölümü oldukça gelenekseldi; ben evden, yemek pişirmekten, çocuklardan ve romanlardan sorumluydum, çünkü bunu istiyordum, o da öğretim üyesi olmaktan, arabadan, faturalardan ve bahçeden sorumluydu, çünkü bunu istiyordu. Çocuklar bebekken geceleri yazdım, okula başladıklarında onlar okuldayken; bugünlerdeyse inek nasıl otlarsa öyle yazıyorum. Yardıma ihtiyacım olduğunda bunu büyük bir lütuf haline getirmeden yaptı ve –esas mesele bu- yazarken harcadığım zamanı ya da yazdıklarımın beğenilmesini bana çok görmedi.
(…) Bana yalnızca içinde yaşadığım toplumu ve kendimi değil, -şimdi bir an için- feminizmin kendisini de eleştirme gücünü veren de yine feminizm oldu. ‘Ya kitap ya bebek’ mitosu yalnızca kadın düşmanı değil, aynı zamanda feminist bir takıntı da olabilir. (…)
Çocuk sahibi olmak, onları büyütmek, insanın hayatta olabildiğince batmış olmasıdır, ama insanın illa boğulacağı anlamına gelmez bu. Bir çoğumuz yüzebilir de. Tekrarlarsam, ne zaman bu yazının bir versiyonunu birilerine versem, birisi bu noktaya takılıp bana, kadının çocuk doğurup kitap yazıp politik olarak aktif olup aynı zamanda nefis suşi yapması gerektiğini söyleyen ‘Süper kadın sendromu’ndan yana olduğumdan söz eder. Ben bunu demiyorum. Hepimizden Süper Kadınlar olmamız bekleniyor; ben bunu beklemiyorum, bunu toplum yapıyor. Size söyleyebileceğim tek şey, çocuk yetiştirirken kitap yazmanın, sabah dokuz akşam beş çalışıp bir de evi çekip çevirirken çocuk yetiştirmekten çok daha kolay olduğu. Ama bizim toplumumuzun bir yandan Anne ve Aile üzerine duygusallıklar üretirken birçok kadından beklediği aslında bu, tabii onlara iş vermeyip sigortaya bağlayıp ‘Ana, sen çocuk yetiştir, orduda onlara ihtiyacımız olabilir,’ demediği zamanlarda. Süper kadınlardan mı söz ediyorsunuz, işte size süper kadınlar. Duvara toslamış kadınlar.”
Ursula LeGuin’in, “Kadınlar, Ejderhalar ve Rüyâlar” isimli kitabı, Metis kitabevi tarafından yayınlandı. 

Baran Dergisi 462. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.