Ölüm Odası B-Yedi: Kusto- Çanakkale'de Bir Yer - 93

Ölüm Odası B-Yedi: Kusto- Çanakkale'de Bir Yer - 93

LEVHA: 13 Temmuz 1990…  Benim elimde bir HARİTA var… Marmara’nın ÇANAKKALE Boğazı’na yakın bir yerinde, KUSTO diye bir yer işaretlenmiş… Salih, Kusto lâfını duyunca heyecanlanıyor ve hemen oraya gitmek istiyor… Bir motorla oraya gidiyoruz… Kıyıdaki kulübede, bıyıklı, esmer ve iri bir genç… Oraya gelmemizden pek hoşnut değil! — Hayran Erdiş.
*
HARİTA: Dağarcık, kulplu kese. Yeryüzünün –arz, mehd– veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçülterek çizilen taslağı. (RAHNAME - Harita: 302: Mirzabeyoğlu… MİRZABEYOĞLU: 1312: USUL-Ü FIKIH. “Anlayış usûlü. Hikmet teşri. Havuza su getirmek, yolu açmak”… RAHNÜMA - Yol gösteren. Kılavuz. “Üstadım’dan bir mısra: Usta Kaptan kılavuza erilmeden geçilmez!”: 296: RESÛL - Peygamber. Haberci. Elçi. “Hadîs: Ben Kur’ân’ın kabulü için çalıştım, Mehdî hadîs ve sünneti ihya için… Hadîs: Sahabîlerim gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tutunsanız kurtulursunuz… Bir not: SAHABÎLERİN Rolü ve Mânâsı isimli eserim hatırlanmalı”…): 816.

*

MÜŞAHEDETULLAH: Allah’ın kalbte nazar ettiği yer: 816.

UHREVÎ: Âhirete âit, ahiretle alâkalı: 816.

ZABITA: Zabit. Jandarma. Polis. Hafiye, casus. Fıkıhta - bütün hususlara şâmil olmayıp, yalnız bir hususa ve onun teferruatına şâmil olan hususî kaide. “Kusto… ZABİT: 812: ŞAH-I Nakşîbend.): 816.

BEYZA: Yumurta. “Kalb…  Kâbe - Yumurta”: 816.

*

MARMARA: Karadeniz ve Ege denizi arasında… Mer, Fransızca’da deniz demek. Mer-mer: İki deniz…  Mar-Yılan, hayat, terzi… İki hayat: Dünya ve ahiret…  İki hayat: Doğu ve Batı dünyası… İki hayat: Şeriat ve tasavvuf… İki hayat: Büyük Doğu - İBDA… MAR-MARA: 482: TABİÎ - Ashab’la görüşmüş ve onlardan ders almış olanlar… Aynı ebcedle… TEBİ’: Yardımcı. Sığır yavrusu… İFTA: Fetva vermek… MÜTECELLİ: Tecelli eden, meydana çıkan… SALİH İzzet Mirzabeyoğlu.

*

ÇANAKKALE Boğazı: 841.

RUHAM: Mermer. “Rahmetle ilgili. Hamd ile ilgili - Silâm”: 841.

GAMZ: Göz yummak, gizli olmak. “Abdülhakîm Arvasî Hazretleri”. Çukur yer. “Hakikat. İncelik”: 1840= 841.

HAMMAR: Meyhaneci. Mürşid, şeyh, kılavuz: 841.

MEZAK: Zevk. Tad duyma. Gusto: 841.

MÜŞTAK: Arzu ve iştiyak gösteren. Mürşid, mürid: 841.

KETKAT: Kelâmı çok olan, fazla konuşan. “Büyük Doğu - İBDA”: 841.

*

HARİTA: (Hangi şartlar altında yazdığım malûm. Gökdelenin tepesinden yere, oradan tekrar tepeye, hususen yoğunlaştığım zaman hissimin terkib aleyhine döndürüldüğü, yahut tam terse düşürüldüğü - cihaz marifetiyle. Banyoda iken, kısık ateşle vaktini ayarladığın yemek pişmesini düşünün, âniden yanık kokusuyla ateşinin açılmış olduğunu farkettiğiniz bir telâş, kargaşa. Gümrükten mal kaçırır gibi fikir üretimi. Bazen NYMPHA-Ser’i, elinde kalemle proje çizen adama musallat, sanki oyuna katılmak isteyen bir çocuk gibi muziplik hissinde görüyorum. HARİTA bahsindeki ebcedlere FURKAN LÛGATI’ndan bakarken, onun onla, onun bunla ilgisi derken, o bambaşka şeylerle aklımı karıştırıyor. “Gaz verme” tâbiri içinde, “şunu da yaz, bunu da yaz!” diye güyâ önüme düşüyor görüntüsünde “boz”u sağlarken, bu karışıklıkta yanlış sayı ve tâkibine düştüm. Sizin anlayacağınız, mânâlarını pek de güzel bulduğum baştaki HARİTA tevafukları, HARİTA’nın şimdi yazacağım asıl ebcedi bakımından karalanmayı gerektirmiyor.): 824.

UDHİYE: Allah rızası için kesilen kurban: 824.

Mehdi Muhammed Salih İzzet Erdiş: 1824. 

SA’Y 

LEVHA: 8 Şubat 2012…  Rahmetli olan annemi (Sabriye Erdiş) görüyorum. Gelip bana sarılıyor… Sonra beraberce Cezaevi’nde bulunan ağabeyimi ziyarete gidiyoruz; ÇANAKKALE’de imiş… Onu görüp görmediğimizi hatırlayamıyorum… Nasılsa, BİLECİK gibi bir yere geliyoruz! — Faik Erdiş.

*

SABİR(E) Erdiş: (SABİR: Sabreden. Altun ismi… SABİR: Kefil. Beyaz bulut.): 799.

Müteneşşıt: Sevinç,  neşat elde eden: 799.

Nümuzec: Örnek, numune, misâl: 799.

İzzet Mirzabeyoğlu: (Seyyid Abdülhakîm Arvasi - Necib Fazıl Kısakürek: 983: İzzet Erdiş): 799.

MİND CONTROL. (İngilizce): (MİND: Akıl, zihin, dimağ, kafa. Hatır, hafıza kuvveti. Fikir, düşünce. Zekâ, idrak. İstek, murad, arzu, meram. ÜSTÜN İNSAN… MİND: Hatırlamak. Meşgul olmak. Ehemmiyet vermek. Endişe etmek. İtaat etmek. Saymak. Dikkatli olmak. İtiraz etmek. Mahzurlu görmek.): 799.

*

SABRİYE Erdiş: (SABRİYE: 307: REVAK - Kubbe. Çardak. “Arş”… KARİA - Kıraat eden. Okuyan kadın: 307: BAKARA - Dişi sığır. Toprağı yaran. Bu isimde Sûre… REVASİM - Akarsu. “Nehr. Kurban. Ruh. Suret veren”: 307: VAKANÜVİS - Osmanlı devrinde hâdiseleri kaydeden tarihçi. “Cazz-kat: Nefsi yazan”… Kürtçe bir kelime, AVREL - Nisan: 307: ARVASÎ.): 813= 1812.

ZÜHUR: Su çok olmak. Irmak su dolu olmak. Büyük ve uzun olmak. Müridd. (ZAHİR: Engin denizler. Taşkın, coşkun… ZAHİR: Hüsün ve saffet üzere olan. Parlak, parlayan… ZAHİR: Yüksek şeref. Gelişip etrafa sarılan sarmaşık. “Miltat: Sarmaşık. Sahil”… ZAHİR: Kuvvetli deve. Yardım eden. Arkadan gelen kuvvet… ZAHİR: Aşikâr olan. Şübhesiz. Suret. Tecelli eden, tecelli olunan. Zannederim.): 812.

ZABİT: Subay. “İslâm’ın emir subayı, emri uygulayan”: 812.

ŞAH-I Nakşibend: (Dedi ki: Âlem’de bundan daha köhne bir vücud olsa hazineyi ona saklardım.): 812.

*

SABRİYE Erdiş: 822.

DAHİYYE: Bedene. Kurbanlık nefs: 822.

İKTAT: Alçak sesle kulağına fısıldama: 822.

RASTEFÎN: Hakiki, gerçek: 822.

*

SABRİYE Erdiş: 832.

ABDÜLHAKÎM Koltuğu: 832.

*

HAPİSHÂNE: 826.

MAHFUK: Hafakanlı. (HAFIKAN - Şark ile Garb: 832: İNFAZ - Aldığı emre göre birini öldürme. “Çanakkale Harbi”…): 826.

HARGÂH: Otağ. Hükümdar çadırı. Büyük çadır. “Arş”. (Ruh ve Zaman: İnsan, Halk Âlemi’nde ve “zaman-mekân” birliğinde aktüel varlık kazanırken, bu, “şuur fiilleri”nin yöneldikleri âlemle anlaşılır olduğunu ve şuurun zamanda gerçekleştiğini gösterir; gerçekleşmenin şuurda “zaman şuuru” özelliği içinde görünmesi, zamanın ruhun temsilcisi olmasıdır ki, eşya ve hâdiseyi ruhun bir aksi-yansıması hâlinde anlıyoruz… DEHR ve ZAMAN: Zamanı kayıtlayan, “geçmiş” ve “gelecek” zaman kayıtlarını koyan biziz; yâni bu izafetler ve nisbetler, Allah’ın DEHR isminin zımnına dahil değildir, bizim çektiğimiz kayıtlardır… MUTLAK Varlık’a göre “geçmiş, gelecek ve hâl” câri olmadığına göre, zaman bir YOKLUK nisbetinden (yokluk, HEBA maddesinden bir varlıktır ve Allah’ın EN-NUR isminden tecelli etmiştir.) ibaret kalır ki, bu da DEHR isminin tecellisinden hasıl olmuştur. DEHR, Allah’ın Zatı’na delâlet eden bir isim ve ARŞ’la taayyün eden zaman da onun suretidir. Bu izâhlar çerçevesinde ÂN, bölünme kabul etmeyen bir VAKT’tir ki, “geçmiş ve gelecek”, sadece farzediştir; işte bu ÂN deveran etmekle varlık zâhir olur ve DEHR’in HÜKÜMLERİ meydana gelir… İcmâl mertebesinde ÂN, tafsil mertebesinde ZAMAN… EMR Âlem’inden meydana gelen HALK âlemi (kainat, şu görünen âlem), izafiyet kaydında şuura geçen varlık, ÂN idraki ise HÂL, Berzah Âlemi (Emr Âlemi) şuuru… ARŞ, üstü Berzah, altı Halk âlemi’nde, Allah’ın kudret ve iradesinin istivagâhı, tecelli yeri… Şehadet âlemi - Hayâl âlemi - Ruhlar âlemi - İsimler âlemi - Gayb-ı Mutlak; EMR Âlemi’nin beş cevheri, sırayla “Kalb - Ruh - Sır - Hafi, gizli - Ahfa - gizlinin en gizlisi”… Demek ki, DEHR ismi, BERZAH’ta tecelli eden olarak, varlığıyla EZEL ve EBEDİ birleştiren VAHÎD - İNSAN’da, onun bâtını bir mânâda; hâni, “insanın bâtını, Allah’ın bilinmez kendi sureti üzerinde yarattığıdır ve insan idrak ettikçe mahlûk, ötesi HAK olan” davası - İnsan kendini bildiği kadar Rabbini bilir ya. Bu ölçüyle, ezel ve ebede, “Allah’ın EVVEL ve AHİR isimleridir” denilemediği gibi, “ezel ve ebed Dehr’dir” de denemez. DEHR’in, “zaman, devre, dünya” vesaire şeklindeki kullanımları, her işde, en küçüğünden en büyüğüne, Allah’ın hükümlerinin geçerli olması cümlesindendir - gölgenin asılla var olabilmesi cümlesinden… USR - Dehr. Sığınacak yer. Melce’. Zaman. Devir. “Usare: Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su. Eyüb Âleyhisselâm’da tecelli eden GAYBÎ hikmet - HAYAT’ın sırrı, suda yayıldı. Herşeyin aslı su ve bu bakımdan herşey canlıdır. Allah’ın ehadiyeti, her varlığın ona mahsus olanına göre. ARŞ da su üstüne kurulu - su ARŞ’ı altından korumakta. Eyüb Âleyhisselâm’ın devası da, VAHY ile bildirilerek, GAYB âleminden izhar olan bir soğuk su ile.”: 360: ŞIN - Bir harf, ebcedi FİKİR’e tevafuk eder. Çok nikâh, çok hüküm çıkan… Hadîs: “Allah’tan başka herşey bâtıl!”… USR - Yalan söz. “Yalan dünya”… USR: Güçlük, zorluk. Sıkıntı. Kıtlık-Kaht… ASR - Bir devrelik zaman. Yüz yıl. Bazılarına göre 40, 50 yıl. İnsanın ortalama yaşayış zamanı. Mani olmak, perde çekmek. Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkmak. “Asr - muttali olmak, gözcülük etmek. Asr: Hapsetmek. Asîr - Usare”: 360: SİPAHSALAR - Serasker. Kumandan… ARŞ’ta taayyün eden DEHR’in hükümleri cümlesinden olarak, İSRA –Miraç mucizesinde, Allah Resûlü’nün Allah ile hiçbir Peygamber’e nasib olmayan vuslatı– zâtî tecellisine mazhar, Hakikat-i Ferdiyye hikmeti. İsra’nın lûgat mânâsı, gece seferi, yürütmek, göndermek - hükme uyan, mutlak mânâsıyla hüküm sahibinin kudret ve iradesiyle. “İsr-Alâmet, nişân. Ayak izi. Yollara konulan nişan: 701: Osmanlı. O iz üzerinde olan”: 263: RABBANÎ. “Aynı ebced tevafukuyla PİRAN”… MAHDA’-MUHDA: İhda, “bir şeyi gizlemek demektir. HAZİNE, bu yüzden MUHDİ diye isimlendirilmiştir”… Muhyiddin-i Arabî Hazretleri: MAHDA’ kendilerine paye verdiğinde KUTUB velinin, o velilerden saklandığı yerdir. Orası payelerin saklandığı yer, KUTUB ise oranın bekleyeni - bekçisi. Bir veli şöyle demiştir: “Yükseldim, önümde bir AYAK görüyordum. Onun için Peygamber’in ayağıdır dediler. Bunun üzerine heyecanım dindi!”… Bu zât, önünde sadece Peygamber olduğunu ve başka kimsenin geçmediğini zannetmişti. Ona, Abdülkadir Geylanî Hazretleri’ni görüp görmediği sorulmuş ve o mertebede görmediği cevabı alınmış. Bu hâdise Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylâni’ye anlatıldığında, “doğru söylemiş, çünkü ben o esnada MAHDA’da idim. Bulunduğum yerden ona nevale veren el benimdi, sorun!”… Her velinin mizaç hususiyeti içindeki selâhiyet ve vazifeleri bulunmak bakımından, KUTUB’un bakışının dışındadır. Fakat bu, onların KUTUB’tan üstün oldukları mânâsına gelmez. KUTUB, içlerinde bütün veliler olmak üzere, kendi dönemlerindeki –uzun asırlarda bir gelirler–, bütün payelerde tam selâhiyet sahibidir. Böylece KUTUP, kendilerinden gizlenebildiği gibi, aynı zamanda sözkonusu MAHDA’dan onlara ve diğerlerine payelerini de verir: 918: HARİKAVÎ. “Çanakkale Zaferi’nin tarihi”… ÇANAKKALE-“Kal’a, kale. Kal’a, bir şeyi kökünden çekip koparmak, iyi kalay çıkan maden, bir tarafa ayırmak. Kâla, sermaye. Kal, söz. Kale, dedi, o söyledi. Kale, kumaş, sıfat, ham kavun - Kırgızca’da İNSAN kafasını koparmak ki, mecazen mürşide teslimiyet ve akıl çekişmesine girmeyen tâbiyet.”: 360: ASR… ÇANAKKALE: 360: MEHDÎ Muhammed Kal’ası… “SIĞIR YAVRUSU”: 1917= 918: TERŞİH-Besleyip eğitme, terbiye etme. Süzme, sızdırma. Sözü özlü söyleme. Tezyin etme… SÜBUTİ-Varlığı isbat edilene âit: 918: SALİH İzzet Mirzabeyoğlu.): 826.

*

KAFA KAĞIDI isimli eserinde, Üstadım-Ufuk: Aydınlı Köyü’nden İstanbul’a, konağa döndük. Gerekirse yine köye gidebiliriz. Bir takım haberler sızıyor. SULTAN Hamid’e, İstanbul’un işgali ihtimâline karşı ESKİŞEHİR’e nakli için teklifte bulunmuşlar… SULTAN Hamid: “Hayır! Ben burada Beylerbeyi Sarayı’nda kalmayı ve günlerimi vatanıma dua etmekle geçirmeyi tercih ederim. Ceddim Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u kuşatınca Bizans İmparatoru kaçtı mı ki, bana onun bile kabul etmediği sefil bir işi teklif edebiliyorsunuz. Bu teklife nasıl vicdanınız yatıyor ve diliniz varıyor? Gerekirse biz de ölürüz; ama tarihe kaçak diye geçmeyiz!”… Düşman ümidini kesip Çanakkale’den çekildiği günün akşamı bütün İstanbul misilsiz bir gulgule içinde… Fener alayları, havaî fişekler, maytablar, bağırışmalar, kaynaşmalar… Konağın sokağından da nümayiş kolları geçiyor… Büyük Babam’ı hatırlıyorum: Gecelik entarisi üzerine kürkünü çekmiş, elinde bastonu, şakaklarında şıpır şıpır gözyaşı damlaları, sokağa fırlıyor.

*

Abdülhamîd: 169: Rahman Sûresi, 19-20. âyetler… HAMİD.-Arş ehli arasında Allah Sevgilisi’nin ismi: 62: MEHDÎ.

*

SA’Y: Ziyaret. Bedih. Çalışıp  çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana gelmesi için elden gelen gayretin gösterilmesi. Hızlı yürüme. Cür’et etme. Hac ve Umre’de, Safâ ile Merve arasında yedi defa gidip gelmek. (SAY’: Suyun akması… SAYE: Gölge. Himaye, sahib çıkma, koruma… SAYE: Halk-canlı, yatağı. Nişân için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taşlar. “Silâm, taş, su, hamd”… SAYE-BAN: Gölgelik. Koruyan. Sahib çıkan… Allah’tan gayrı, GÖLGE varlık. Varlığın, şehadet âleminden O’na kadar mânâsı bu. İnsanın bâtını da, “bildikçe bilinecek olan”ıyla O; makam ve mertebe itibariyle birbirinden farklarını “nefs ve ruh birdir” hakikatinde toplayarak, bunu da “Vahdet-Ehadiyet” sırrıyla “O herşeyde, O var - bundan bahisle de hiçbir şey yok” hükmü bunu gerektiriyor. Varlık sırrı, ARŞ mertebesinde, altı şu görünen dünya, üstü de batın, her iki yön de kalb bilgisinde toplanan bir mahiyet ve nihayet bu mertebe Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli makamı olarak İNSAN’da Vahdet Sırrı’nı billurlaştırıyor - varlık ve bilgi, sahibine erdikçe var olan. Burada, “saye”nin iştikakları daha iyi anlaşıldığı; ARŞ’ın Allah tarafından, onun da topyekûn varlık ve oluşu kuşatması… Yoldaki işaretler, Arş’tan ve erene - kalben idrak. Hem Allah ve Resûlü hem tâbi olanların bildirdikleri ki, geriden gelene.): 140.

SİF: Toprak. (SİF-Deniz sahili. “Çanakkale. Hakikatin kalesi”: 150: MEHDÎ MUHAMMED): 140.

NASS: Allah ve Resûlü’nün sözü. Kat’ilik, kesinlik, açıklık. Hükmünü değiştirmeye ihtimâl olmayan söz veya delil: 140.

İLM: Bilmek, sıfat. (Allam: En çok bilen, herşeyi Hakkı ile bilen. HAKÎM’in, hem Allah hem Allah Sevgilisi’nin bir ismi olması, VAHİD ve VAHÎD sırrı içinde “en çok bilen”in hakikatinin Allah ve kulda mahsusunu gösterir… Allâme: Çok büyük âlim. Mütefekkir): 140.

AMEL: Tatbik etme, emri yerine getirme. İbadet. Kâr, iş işleme. (Amel kavramı, “iyi, doğru ve güzel” değer ölçüsüne giren bütün faaliyetleri kapsayıcıdır; ibadetin umumi mânâsı. Müslümanın bütün hayatı ibadettir ve bu mânânın kul plânındaki Mutlak Hakikati, Kur’ân O’nun nefsi olan Allah Sevgilisi’ndedir. NASS kavramına dikkat. “Şer’i ölçüleri bilmek, itikadın aynı değildir!”; bilinene nisbetle amel gerek, kuru ezber ve ezbere davranış değil. Fikir de bu cümleden bir faaliyet; dini hükümlerin heyeti umumiyesi mânâsına gelen Şeriat’ın çizdiği hududa riayetle bir mesai. FIKIH da, geniş anlamıyla “anlayış”, bu cümleden bir ilimdir. Yine: “Şer’i ölçüleri bilmek, itikadın aynı değildir!”… Bu mânâda “İslâma muhatab” olmak, her ferd için ayrı ayrı; birinde amel görünen, öbüründe ilim mevzuu - hani çıkarılan hükümleri tahsil ediyorsun ya… Burada “İmân ve tefekkür” bahsi ile ilgili bir hususa, her mevzuun kendine mahsus “usul, esas ve kurallarla ele alınabilmesi” hakikatine binaen, –bizim için insan ve toplum meselelerinin halli davasında muhatab anlayışın örgüleştirilmesi ve bu şekilde meselelere sarkılması–, “imân” ile “tefekkür” arasındaki ilgi ve farka dikkat çekmek: Felsefî mânâda düşünce ihtimâller boyuncadır. İslâmî mânâda ise, imâna bağlı olarak “muradı kestirmek” ve “ihtimâller âleminin mihrak noktalarını” yakalamak - her mevzuda, ona mahsus bir “doğrulayıcılık” ile dinin hakikatlerine ve bu çerçevede Allah ve Resûlü’nün muradı olan hakikatlere, sırra seyahat. İMÂN, Resûlü ile Allah’a iken, Resûlü’ne imân bile Allah’tan. Hadîs: “Size kocakarı imânı lâzım!”… Demek ki, NYMPHA-Ser’in, benim sözümü bana karşı kullanmasının ilk cevabını vermiş oluyorum. “İnsan, bir müslümanın kendisine anlattıkları karşısında akıl plânında hiçbir şey söyleyemese bile, imana gelmeyebiliyor; çünkü imân başka birşey!”… Bu husus, “imân tezahürlerinden belli olur!” hakikatini bozmuyor; tezahür elbette görünür ve görünmez, iç ve dış olarak ferdî bir mânâ - ama ortaya çıkıp da dava edindiysen, elbette konuştuğun ve yaptığın tartıya girer. Bu da bir edeb, “hadlere riayet ve haddini bilmek” meselesi… NYMPHA-Ser, benim dilime girerken, bu önemli değil, Kur’ân ve Hadîs bilen kâfir misâlini ele alın, o da aynı imân sahibinin bildiğini biliyor, öyleyse arada ne fark var demeye getiriyor. Aradaki fark, benim kâfirin söylediklerinin kimisi hakkında “doğru” demem gibi, “hikmeti Allah için sevmeyle, hikmeti hikmet olarak sevme” farkı, İMÂNDA “Mutlak Fikir” sözkonusu; beşer faaliyetiyle mümkün olmayan. En uçtan gösterirsek, felsefe ve bütün beşer ilimleri dahil, daima varoluşun getirdiği meseleler karşısında eksik kalmaya mahkum ve eksikliğinden dolayı istikameti davasında da “tutarlı olmak adına” bazı hakikatleri görmezden gelmeye… İhtimâller âlemi sonsuz, hakikat ise hep bu bahsi getirecek olan noktada - herkesin hakikati kendine ya, durduğun her yerde “ya sonra?”… Önce hisseder, sonra fikrederiz; ruh bulur, akıl sorar… Sezgi? Neticede, MUTLAK FİKR’in muadili FELSEFE değil; felsefenin karşısında HİKEMİYAT var, o da bağımlı düşünce (Mutlaka) olmak bakımından aynı değerde değil… İHTİMÂL HESABI: Bir kutuya bir kedi koyuyorsun, şu kadar zaman sonra bakmaya gidiyorsun. –ölü mü, diri mi, ayakta mı, oturuyor mu, uyuyor mu, uyanık mı? Kutuyu açıyorsun ve bu ihtimâllerden hangisinin doğru olduğunu görüyorsun– yâni hakikat, onu görünce gerçek olandır. Düşünce ile gerçek, birbirini tuttu mu tutmadı mı - senin meselen. “Hakikate mutlak aykırı söz söylemek mümkün değil!”; bu da bir hakikat. Son tecridte, bütün bunları içine alan toplam hakikat kimde? MUTLAK’ı düşünce yoluyla bulamayacağın da bir düşünce olduğuna göre, “Mutlak Fikir Gerekli” davası bir usûl meselesi oluyor. O da imâna göre olması gereken. Varlık olmadan düşünce ve onun hakkında düşünme olmaz; evvelâ kendimden başlayarak ve tâbi olarak kendimde bularak. 5 duyudan ruhuma kadar, idrakler böyle. Hiçbir şey sonuna kadar temellendirilemez hakikati bâki, hakikatlerden hakikatlere toplanan tek bir hakikatin ihtimâller seyahatinde bulunamayacağı bir bedahet - kutudaki kedi misâlini, ben ve o, unsurlar boyunca sayısıza kadar uzatırken, ne ben, ne de kedinin kalmayacağı bir hakikat; iş, madde nedirden başlar, canlılık nedire kadar gider… Var olduğum bir hakikat, düşündüğüm de; MUTLAK varlık ve düşüncesi olmadan, bunları ona dayandıramadığım da. Mutlak yokluğu düşünen ben - ben? İçinden varlık sızmayan ne var; her şeyin ona mahsusu mutlak ne, her şeyde ona mahsus görünen hayat sahibi? Son noktam ölüm - akla yokluk şeklinde hitabederken, aklı peşine takarak sıraladığım hakikatlere nisbetle onu terkinde bile bende kalan? İMÂN bir hakikat, herkesin kendine. Neye imân? Bütün dava bu. Bizimki belli, usulü de… İMAN: 102: MUHAMMEDÎ… Şer’i hadlere riayet ve büyüklerin ayak izinde ihtimallere bakmak şartıyla TEFEKKÜR, usûlünü koyduğunda, yanıldığı yerde bile imân aslına mugayir bir mânâya düşüyor değildir… Bu asıldan sonra, bir hakikate erilmesi ve isbatı hususunda örgüleşen usûl doğru mu, inancına ve aklına kıyas et, kıymet burda. “Hanefî, Şafî” deniyor ya… İncelik idraki ile “dır, tır”a düşmemek için ısrarla işi fikre dökerek “evetlenemeyeni” de sen anla NYMPHA-Ser. “Evet” dememen, hayır demek değil. Bu türlü ucuz bekleyişler, ikna olmamanın da şartlarına sahib olmayanlara mahsus bir iş.): 140. 

ÇANAKKALE İÇİNDE

–AYNALI ÇARŞI– 

LEVHA: 11 Haziran 1984…  ŞEMSİPAŞA iskelesinde, sonra da Şemsipaşa Camii’nin yanında BALIK tutuyorum… Ama oltam biraz kısa… Bu sırada TOPRAK eşya yapan bir ihtiyar… Onun yanına diz çöküyorum… Bana, “onun gibi bir usta yanında uzun zaman çalışmak lâzım!” gibi bir sözle, usta yanında çalışmış MEHMED Fazıl’ı kastediyor… Mehmed Fazıl, şimdi ÇANAKKALE’de toprak eşya yapım satım yeri açmış… HALAM Lütfiye Sübhandağı da Çanakkale’de… İşe burnunu sokar diye, “o zaman onunla çalışacaksan, buraya gelirsin!” öğüdünü dinlemiyorum… Mehmed Fazıl ile çalışacaksam, Çanakkale’ye gitmeliymişim!..

*

ŞEMSİPAŞA: (18. yüzyıldan itibaren OSMANLI İmparatorluğu Büyükelçi yollarken, sistem değişmiş bulunuyor… 1648’den evvelki sistemde Büyükelçi karşılanışı  çok farklıydı… İranlılar çok şaşaalı heyetlerle gelirler ve öylece karşılanırlardı. Meselâ Elçi Mirzakulu Han, Kanunî devrinde gelmiştir… Kendisini ÜSKÜDAR’da karşılamakla mükellef olan vüzeradan ŞEMSİ Paşa, onu Yeniçeri birliğiyle karşılıyor; başlarında tüylü külâhlarıyla “peykler” dediğimiz ALTUN sırmalı giyimli muntazam bir heyet… MİRZAKULU Han şaka ediyor: “Sultanım, nedir bu hâl, gelin alayı mı?”… ŞEMSİ Paşa da, “Beli Sultanım, Çaldıran’dan gelen gelini karşılarız!”… Karşılıklı takılmalar… LEVHA: “…” Şemsipaşa Camii’nin orası Hastahâne imiş. Pencere’de rahmetli Dedem Abdülkadir Güleray’ı görüyorum. Üstadım’ı andırıyor — Tilki Günlüğü’nden, 1980-1985 arası.): 714.

NECİB Fazıl Kısakürek. “417”: 714.

TAKDİR: Kıymet vermek. Düşünmek. Öyle saymak-ihtimâl vermek. Kader: 714.

TEMEDRU’: Kaftan giymek. Ferace giymek. (RACİFE-Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha: 289: HAFİR-Yerde çukur açan. “Hakikat”… FUTR-Yaratmak. Halk etmek: 289: ALLAH EKBER… MERDUME-Gözbebeği: 289: ÇERAKİSE-Çerkezler… DESKERE-Şehir. “Süryanice’de şehir, su demek. Kırgızca’da da BALIK, şehir demek.”: 289: FÜRUC-Yarık. “Delik”. Kapı, geçit. “Berzah”… FATR-Bir şeye başlamak. Yarmak. İBDA: 289: FART-İfrat. Acele etmek ve ansızın gelmek. Yollara alâmet olarak konulan nişân): 714.

*

ŞEMSİPAŞA Camii: 828.

Dahk: Tereyağı. Lüb, öz. Bal. Kar. Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu. (DELK: Gül tohumu): 828.

Dıhk: Gülme. “Neşat. Ferah. Mekr. Sıfat. Zekâvet”: 828.

Salih İzzet Erdhaje (Kürtçe yazılışıyla Erdiş): 828.

Mehdî Muhammed Salih İzzet Erdiş: 1828.

*

KALUŞE: Tencere. Çanak. Çömlek. “Toprak eşya”: 362= 1361: KURUNE-Nefs. “Hakikati kabul eden, alan”… US-Büyük kadeh. AKIL: 130: AYNA-Gözü güzel ve iri olan. “İdrak. Kudret. İrade”… Allah’ın kendi NEFES’inden-NEFS’inden üflediğini buyurduğu ve “Size çok az şey bildirildi” dediği ruh… KÜLLİ Ruh’un alırı zaruri KÜLLİ Akıl, Allah’ın harfsiz ve kalble erilemez mertebesinden sonra, HEMZE-Elif, Vav yerine kullanılır - harf ile gösterilir; Allah’ın EL-BEDİ’ ismine tevafuk eden… AYNA: 62: MEHDİ.

*

CASİYE-Diz çökme. Topluluk, cemaat. Taş yığını. “Silâm: Taş. Su. Hamd - var olma sevinci”: 519: HUSVE-Topraklı yer… LEVHA: 27 Ocak 1984… Dizüstü oturuyorum ve kendi kendime, “Tevhid… Kendimden başkayı red!” diyorum… HAVADİS-Yeni hâdiseler. Yeni sözler. Alâka ile karşılanan haberler. “Yevmiye: KAPTAN Kusto’yu önce vereceksin. Önce gongu çalacaksın, herkes dönüp bakacak, sonra anlatacaksın! - İSTİKBÂL İslâmındır hakkında”: 519: FELAHAT-Çiftçilik. Kültür. “Felah, kurtuluş”… DERVİŞ: 520= 1519: AFŞELİL-Sırtlan. İhtiyar kadın. “Sükuna ermiş nefs, Pir”… MÜFT-Beleş. Bedava. Caba. Fazladan. “Üstadım’dan: Vazgeç şübheci AKIL şu sefil acabadan — CABADAN geldin, bari gitme cabadan!”: 519: MEHDÎ Salih Mirzabeyoğlu… CABE: Cevab. Havuz. “Ceb’, içine su koydukları ağzı dar kab. Kal’a. Kab”.

*

USTAM: Güvenilir, emin, itimat edilir. Altun veya gümüşten yapılmış at eyeri. “Rikab-Büyük bir kimsenin huzuru, makamı. Özengi”: 508: TASVİB-Münasib görmek. Aşağı indirmek. “Derinleştirmek. Terk”… SEVB-Kaftan. Rücu’ mânâsına masdar, aslına irca: EVKAT-Vakitler… ŞERH-Açma, genişletme. Açıklama. Bir şeyi dilim dilim kesme, hisselere bölme. Bollaştırma. “Fazladan olanı gösterme”. Açıklanmış yazı, risâle… MÜSAVAT-Denklik, beraberlik: 508: MEHDÎ Salih Mirzabeyoğlu.

*

MEHMED: 92: MUHAMMED…  BALİN-Arş ve Kürsî, yeri götüren balık bahsi - bunun Allah’ın Nefs ve Nefesi ile ilgisi, Zâhir - Bâtın - Evvel - Ahir isimlerinin tecellisi ve Kalb hakikatinde VARLIK meselesiyle ilgili olarak bunun Kalb mertebeleri ve Allah’ın isimlerinin tecelli yeri olan BERZAH makamına nisbetle, altı Şehadet –şu görünen âlem–, üstünün de bâtın oluşu hatırlanmalı. Kalbte VARLIK ve BİLGİ bir arada, Varlık olmadan şuuru olmaz: 92: CEMEN-Çardak. “Sakf-gölge. ARŞ-Allah Sevgilisi’nin Arş ehli yanında ismi, ABDÜLHAMİD. Berzah âyetleri olan Rahman Sûresi 19 ve 20. ile Furkan Sûresi 53. âyetler hatırda.”… DEFVA-Boyu uzun ağaç. “Şecer”: 92: ENAM-Bütün mahlûkat. “Bir ismi de HÜCCET olan EN’AM Sûresi. Hadîs: Bu sûrede müşriklerin bütün delillerinin geçersiz kılınması ve Allah’ın cayması mümkün olmayan bir vaadi ve müjdesi vardır”… MÜKELLÂ-Sahil. At kişnemesi. Hayâl. Fikir. Kust - Allah’ın insanda Rahmet’ini bütünlediği sır: 92: EV’İYE-Kablar. Mahfazalar. Damarlar. “Çanak. Ayna-ADEM Aleyhisselâm, yaradılışıyla Varlık aynasının cilâsı oldu ve Allah mahlûkuna onunla nazar eder. İnsan, Allah katında bakan gözbebeği gibidir, bu yüzden ona İNSAN ve HALİFE dendi. Allah Sevgilisi, topyekûn varlık O’nun için yaratılmış, asıl mümin, Bütün Müminlerin Babası sıfatlıdır. KAB, Berzah”… FUAD-Kalbte Allah’ın nazar ettiği yer: 92: İFADE-Anlatmak. Fayda vermek. “Bakr: Açmak. Şerh”… CEZZAF-Ağ ile balık tutan balıkçı: 92: NECM-Yıldız. İmânlıların ruhları. Nefs. Kur’ân. Allah Resûlü’nün hüviyeti.

*

FAZIL-Faziletli, Ebu Fazıl-kırmızı altun. Sabir, altun ismi. Kerem, ihsan, ilim, marifet. Artmak: 910: İHTİŞAR-Büyük kafalı olma. Toplanma, cem olma… TECASÜ-Diz üstü çökmek. “Casiye”: 910: ŞEYH… LA HÂVLE “……” ALİYYİL AZİM: 910: TETFÜL-Tilki eniği. “Gönül. Takva”… CÜ’ZER-Yaban sığırının buzağısı: 910: SALİH İzzet Erdiş… BİMARHÂNE-Akıl hastahânesi. “İslâm’ın kalbin yolu oluşu, aklın işi tahdid ile tek bir esasa bağlamasından dolayı yetmeyişi, onun biricik ve yanlışın sayısızlığı karşısında nefs-aklın, selim akıl-teslim olmuş akıl mânâsına getirilmesi için gerekli sistem - akıl sıhhati için İslâm. Bu çerçevede bir kaza, benim TELEGRAM’la empoze edilmem istendiği şekilde, kafayı yedi oyunuyla düştüğüm akıl hastahânesi, burada ebced tevafuku şanlı nasibiyle”: 910: CÜZUR-Kökler.

*

MUHAMMED FAZIL: Muhammed. (S.A.V.)-Fazıl. “Üstadım”: 1002= 3.

Razraz: İri vücutlu kimse: 2001= 3.

İstikamet: 1002= 3.

Tesakkub: Delme, delinme. Zâhir olmak, görünmek. Parlamak, ruşen olmak. “Abdülhakîm Koltuğunu hatırlayınız”: 1002= 3.

Salih Mirzabeyoğlu: 2003.

*

LEVHA: (…) Ocak 1983… Bir eski zaman şehrinde, sarıklı ve şalvarlı insanların alışveriş yaptıkları PAZAR yeri… 40 yaşlarında, zayıf, yüzü kemikli ve ince bıyıklı biri, o PAZAR kalabalığında; ve kucağında da, 3-4 yaşlarında bir ÇOCUK… Aman Yârabbi, o Şah-ı Nakşibend Hazretleri imiş!.. Zevk ve heyecandan eriyorum… DAD-Ü SİTE[N]D: Alışveriş: 479: KAPTAN Kusto Müslüman… MER-MER. “İki deniz: Marmara ve Ege”: 480= 1479: HİKEMİYAT… SALİH İzzet Mirzabeyoğlu: 2479: ŞAFAK-Tan zamanı. Gündüz. Merhamet. “Abdülhamid”. Harf. “Şın”… ÇARSU-Dört taraf. Dört tarafı olan şey. Çarşı. Pazar: 270: DERYABEND-Liman, tersane… HACEREYN-İki taş. Altun ve gümüş: 270: SERİYY-Nefs. Kuvvetli. Reis. Küçük nehir… ARKÎ-Balık avcısı: 270: DERUNÎ-İç taraf. Kalb. Dahilî. Psikoloji… BAZAR-Alışveriş. Pazar yeri: 211: EBHUR-Denizler, bahrlar… HİRCAB-Büyük çömlek: 211: AVERD-Harb. Muharebe. “Çanakkale savaşı”: 211: DEBRE-Savaşırken askerin bozulması… MU’CİZNÜMA-Mucize gösteren: 211: İRADE. 

ÇANAKKALE HARBİ 

Birinci Dünya Savaşı 28 Temmuz 1914’te, OSMANLI Devleti’nin savaşa girmesi, 28 Temmuz 1914’te…  İtalya ve ABD, 1917’de müttefikler yanında; Japonya 1914’te… Almanya, Avusturya ve Osmanlı yanında, Bulgaristan… Romanya ve Yunanistan, karşı tarafta… Alman Genelkurmayı tarafından OSMANLI’ya üç stratejik hedef: Kafkasya seferi, Süveyş kanalı harekâtı ve Çanakkale müdafaası… Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’u işgal ve OSMANLI’yı bertaraf ederek RUSYA’ya yardım edebilmek, savaşı iki yıl kısaltacaktı. 1915 Mart’ından başlayarak, İngiltere, Fransa, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, deniz ve kara kuvvetleriyle Çanakkale’de; önce Çanakkale Boğazı zorlandı… İngiliz ve Fransız donanmasının seçkin zırhlıları başarılı olamayınca, Gelibolu yarımadasına asker çıkarıldı… Gönüllü Yahudi ve Yunanlılar da, birer alay teşkil ederek çıkartmada… Malûm mucizevî işlerden sonra, Boğazlar ve Gelibolu’da, OSMANLI’nın çok pahalı bir bedelle de olsa, zaferi… Can çekişme devrinde bile, Dünya üzerinde bir ağırlığı olduğu… OSMANLI’nın müttefiki ALMANYA bile bu işe şaşırdı: Balkan mağlubiyetinden önce Kara kuvvetlerine güvenirken, Balkan Savaşı’ndan sonra Avrupa Devletleri OSMANLI ordusunu küçümsemeye başlamışlardı. Berlin bile bu düşüncede… Onların derdi, müttefik gücünü yaymak için OSMANLI’nın savaşa girmesi, HİLÂFET’i prestij olarak kullanmak ve jeopolitik durum… BİRİNCİ Dünya Savaşı (1914-1918) genellemesi içinde bir ÇANAKKALE Savaşı bahsi geçtiğinden midir nedir, ebced tevafuklarında bir mânâ zedelenmesi olmaksızın, tarihini 1918 diye verdim; aklımda böyle kalmış. Ne var ki, Çanakkale ruhu, orada ödenen bedel, hem Birinci Dünya Harbi, hem kurtuluş savaşı vasıflaması içinde, cesed ne kadar çökse, “onun içinde atan bir kalb-ruh var”a sembol olmak bakımından, pek galiz bir hata olarak görünmedi… NYMPHA-Ser’in asıl ve öz sermayesi BEHİMİ lâflamaları ve anasından bahsettirmeleri altında, şu satırlar da dahil, alayları(!) ile yazıyorum; çok vahim(!) hatamı, bir de 1915’ten görün… FAZLA-Artan, artık. “Herşeyde toplamından fazla birşey vardır, en çok da ÇANAKKALE Boğazı savaşında”: 915: KAZİYE-Hüküm. Fikir. Karar. İfâde… ŞÜYUH-Şeyhler: 916: FAZILE-İnsanda, başkalarına da geçen huy ve haslet. Sirayet. “Sari, sirayet eden. Sari, gemici”… Mİ’VEZ(E)-Kundak. Eski kaftan: 916: FÜZUL-Ganimetten artık taksimi kabil olmayan şey. “Öz. Asıl”… GAVSİYYET-Evliyaullah’ın başı: 1916= 917: SIĞIR YAVRUSU.

*

ÇANAKKALE Harbi: 275.

İDRİS: İlk yazı yazan ve terzilik eden Peygamber. “Beşerî suretiyle insan, ruhanî suretiyle meleklerle ünsiyet ettiğinden, ülfet ve ünsiyet hikmeti kendisine atfedilen. İlk nübüvvetinde İDRİS, ikincisinde İLYAS suretinde görünen.”: 275.

RUHANÎ: Ruha âit: 275.

MANSUS: Nass ile sabit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş: 276= 1275.

KENARE: Kıyı. Kenar. Sahil. Kusto. Kucaklama. Son, nihayet: 276= 1275.

TEADUD: Kolkola girme. Yardım etme: 1275.

RU’: Kalb. Fuad. Zihin. Akıl: 276= 1275.



Baran Dergisi 267. Sayı


Etiketler; #kusto #b-yedi
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.