Ölüm Odası B/Yedi: İsabet Ve Hata - 112

Ölüm Odası B-Yedi (112)

Ölüm Odası B/Yedi: İsabet Ve Hata - 112

Anlatan bir sahabî, nakleden Ebu Hureyre Hazretleri (R.A) – bir rüyâ: “Ya Resûlullah, bu gece rüyâmda bir buluttan yağ ve bal yağdığını gördüm. Halkın bazısı az, bazısı ise çok topladılar. Sonra gökten yere inen bir ip gördüm. Siz onu tutup yükseldiniz, sizden sonra bir adam tutup havalandı, daha sonra bir üçüncü şahıs ona yapıştı, fakat ip koptu, sonra birleştirerek o da yükseldi!”... Bu rüyâyı izin alarak HAZRET-İ Ebubekir yorumlar ve isabetli mi, yoksa hatalı mı olduğunu sorar... Allah Sevgilisi: “Bazen isabet ettin, bazen hata ettin!” buyurur.

*

İHLAS’ın hakikati menbaında, “mahv-ı vücud, müflis” olan nefsin, mevzuundaki samimiyet ve sadakatidir. Hazret-i Ebubekir’in rüyâ tâbirinin ne olduğu bir yana, İHLÂS’ın hakikatinde bulunduğu MUTLAK-A. Şu bu değil, keyfiyeti “Allah ve Resûlü” davasında erimiş bir şahsiyet, birinci Sahabî. O’nun şahsında Allah Sevgilisi, samimiyetin değerini belirtiyor: “Rüyâ tâbirinde bazen isabet eder, bazen hata eder, ama Allah ihlâsından dolayı onun hatasını da doğruya tebdil eder!”... İhlâs ve samimiyet, budalalığa kadar mevzu olabilir; elbette bahsedilen ihlâs ve samimiyet bu değil. Bize çıkan ders de, bu hususta O’nun rüyâsındaki isabet ve hataları göstermek gibi hadsizlik değil de, aynı rüyâdan “hadd-i zâtımız”a çıkacak hikmetleri tesbit etmek olabilir. Benim durduğum yer belli: BEN KİMİM?

*

HATA, aslı İslâm olan Kâinat ve dünya cihetinden gelen, dolayısiyle TEVHİD hakikati bakımından BİR’e dönmesi mukadder olandır. Hazret-i Ebubekir’in şahsında, ALLAH Sevgilisi’nin İHLAS’ın kıymetini ifâde eden sözü, bir daha ve rüyâ vesilesiyle budur... Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin “boş rüyâ yoktur!” demesi, buna nisbetle, O’nun Hakk’ın HAK üzere kaim olduğu zât ve Hazret-i Ebubekir’de bunu teslim etmesi hakikatinin uzantısı, aslında “kim neyi hak ediyorsa” o da HAKK’ın onun üzerinde kaimliği dışında olamaza dair VAHDET-İ Vücud görüşünün tabiî neticesidir... “Boş rüyâ yoktur!”; bize düşen, bu hakikat karşısında “hadd-i zâtımız”ı bilerek, bunun da hakikatinin ehlinde olduğunu bilerek, İHLAS ve Samimiyet ölçüsü içinde istifadedir. Kuru sıkı “ben de...” değil, isbat üzere!

*

İSABET-Doğru düşünmek. Matluba uygun iş işlemek. Rastlamak: 494: FATİHA-Bir şeyin başlangıcı. Başlamak. Karar vermek. Kur’ân’ın birinci Suresi ki, iki defa nazil olması bakımından “Seb’ul mesâni” de denir. (Kur’ân, isabet üzere olmak şartıyla, her okuyan için ve onun her okunuşunda yenidir. Bu mânâyı Hadîslere, evliya kelâmına, zuhur eden yeni tatbik mevzuları için fıkıh hükümlerine kadar yayabilirsiniz... “Ben Kimim?” meselemin, Üstadım’ın verdiği “Kaptan Kusto Müslüman” TAKDİM’i ile başlangıcından bugüne isabeti, bizzat HATA’nın da esasta ne olduğunu “Hadd-i zâtım”ca ele alınmış olarak nazara serilmiştir; bu da bir misâl!)... İSABET-Ecir, mükâfat, karşılık vermek. Doldurmak: 904: İSBAT-Doğruyu delille ortaya koymak. Sabit ve muhkem kılmak. Bâki ve payidar etmek. Şâhid.

*

HATA-Yanlışlık. Yanılma: 611: MEŞARÎ-Beş duygu. His. Akıl ve ilhâm... TEGAYYÜR-Hâlden hâle geçmek. Zıd olmak. (Dünya bir sıçrama tahtası ve “oluş zorluklarını bir sıçrama tahtası görme” iradesi çerçevesinde bazıları için bazı hatalar da vardır ki, “filân hatası” gibi belirli bir yana, bizzat “hata” hakikatinin kaynağına doğru arayışta nice bilgi ve faydalara ererek “boşluk aslında” onun BİRLİK’e inkılâbını görür. İSABET ve HATA, herşeyin zıddıyla kaim olması hakikatiyle var olmuşken, tecrübe ve fayda ilminde de bunları sağlayan bir ilme mevzu olabilirler. TEVHİD bahsinde, “mutlak tevhid mümkün değildir!” hikmeti, herşeyin zıddıyla kaim olması ile birlikte düşünüldüğünde, PEYGAMBER hüviyetinde HATA değil, KUL varoluşu için zorunluluk mahiyetinde ZELLE tâbirinden bahsedilebilir. ZELLE, “hafif sürçme, gölgecik”… ALLAH Sevgilisi’nde, kendisine ALLAH denilmemek şartıyla, bütün kulluk kemâllerinin kendisinde tükendiği bir HÜVİYET olarak, TEVHİD’in Allah ile Kul son sınırı; son bir gayretle Mevlâna Celâleddin-i Rumî Hazretleri’nin buyurduğunu lâfzen bile olsa sezelim. O, suretin kendisinde tükendiği surettir!): 611: DERVİŞ Muhammed.

*

“Allah, bir şeyin olmasını dileyince, o şeye OL der ve o şey hemen OLUR”; OL ve OLUR arasında müddet yoktur, evvel ve sonra, birbirinin aynıdır ve lâfızda böyle görünür… Allah’ın iradesinin eseri KÜN’de gizli VAV, (Kalb hakikati, Berzah Âlemi), Allah Sevgilisi’dir… KÜNA: Etrafı kuşatılan ARAZÎ. (Araz, asl ile var olandır. Zamana nisbetle mekân gibi, zamansız ve mekânsız BERZAH, Allah’ın ZÂT âlemine nisbetle mekân gibidir. KÜN ile KÜNA arasındaki ELİF farkı, KÜN’de gizli olanın Allah Sevgilisi’nde görünür olması şeklinde, öyle Allah’a, böyle Allah Sevgilisi’ne işaret eder: Elif ve Elif)… HÜVİYET: Allah’ın varlık sıfatlarındandır; VÜCUD ta, Arabça’da “kaybolan şeyi bulmak” kökünden İNSAN’ın kendi varlık hakikatini ararken büründüğü ve bulduğu O sıfat. Varlığı varoluşan tarzda bilmenin yolu da, “İslâm kalbin yoludur” ölçüsünün gösterdiği üzere İSLÂM’da… Neticede, kim ne bulursa, bulduğu Allah Resûlü’ndendir… KUR’ÂN, Allah Sevgilisi’nin NEFSİ’dir… “Allah’ın ipine sımsıkı yapışınız!” ölçüsü; HABLULLAH, “Allah’ın ipi”, HABİBULLAH, “Allah’ın Sevgilisi” demek… ALLAH Sevgilisi’nin İP’ten tırmanışı, “Ben, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklandım!” ölçüsünde yorumu açık olan… İpin kopması ve düğümle birleştirilmesi meselesine gelince, FIRKA-İ Naciye denilen “Kurtuluş Yolu”nun takibi davasında İHLÂS asıl, İHLÂS Sûresi’nin mahiyetini gösteren isimlerinde bile görülebilir. Biz, Allah Sevgilisi’nden sonra ÜMMET’in en büyük ferdi HAZRET-İ Ebubekir’in şahsında, Allah ve Resûlü’ne tâbi olmanın hakikatinin - KURTULUŞ YOLU hakikatinin de, isimlendirmeler çerçevesinde ona âit yönünü buluyoruz… UKD(E)-BEND: Düğümlemek. Bağlamak: 231: EBUBEKİR.

*

İHLAS-Müflis olmak: 100: LEYS-Yokluk. Gayr-ı mevcud. Yük çekici olmak. Kahramanlık. Gaflet. (Meşhurdur: Boyuna önündeki şeyi söküp diken veliye ne yaptığını sorduklarında, “gafleti arıyorum!” demiş. Gaflet’in hangi meselelere bitişik olduğuna bakmak, velinin aradığı gafletin, insanda insanı aşan gibi gördüğümüz her şeyde “bu ne cüret!” dercesine o hâli aslî sahibi Allah’tan bilmek üzere kendini “gafletten bir teşebbüs sahibine benzetmesinden”, o yük altında “Allah’tan Allah’a sığınırcasına” kendini büsbütün “mahv-yokluk”a bulamaya kadar talebi görebiliriz; gafletin, hem öyle, hem böyle KAHRAMAN için nimet olduğu açık!)… İHLÂS-Kalbini safi etmek. Sırf Allah emrettiği için ibadet etmek. Her işte yalnız Allah’ın rızasını kazanma aslı ile bulunmak: 721: MUGNİ-Zengin. Allah’ın “zengin edici” mânâsına 99 güzel isminden biri… BÜRSUTE-Tehlikeli yer. (ALEM’in yalnızlığı’nın sebebi olan kuşatan yoklukta, müsbet ve menfi zuhurlar bahsinin üzerinde geçen sayılarda durduk; yokluk hakikatinin aslıyla BERZAH Makamı’nda olduğunun da. Bundan sonra tehlike, menfiye düşebilme ihtimaliyle HATAR bahsindedir. Yâni âniden gelen menfi fikirler ki, hatar bu tehlikedir!): 722= 1721: ABDÜLHAKÎM Koltuğu… İHLÂS Suresi, Kur’ân’ın 112. Sûresi’dir, başka isimlerle de anılır… TEVHİD: Birleme. “Lâ ilâhe illallah” deme. Allah’tan başka İlâh olmadığına inanma… TEFRİD: Dünya alâka ve meşguliyetlerinden ayrılıp, ibâdet ve tâatla meşgul olma… TECRİD-Alâkalardan soya soya derinleşme, soyma. İsm-i marife etme, genelde özelleştirme. Dünya alâkalarından sıyrılıp, kalbten çıkarıp, son derece dikkat ile Allah’a ibadet etme… NECÂT: Kurtuluş, selâmet. Yüksek mekân, ulvî mertebe… VELÂYET: Velilik, dervişlik. Dostluk. Sadakat. Tasarruf. Mutasarrıf olma… MA’RİFET: “Allah, âlemi insan, insanı kendi marifetine ulaşması için yarattı!”… Bilme. İrfan. Taaccüb, hayret, “akıl sır ermez”de, hüner. Vicdan-ı irfan. Marifetullah… CEMÂL: Allah’ın güzelliğini anlatan sıfatlar… İMÂN: Dini bütün hakikatleri ile kabul ve inanma… NİSBE: Nisbetler, ölçüler, kıyaslar… SAMED: Her şeyin kendisine muhtaç olup kendisi hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Allah ve Resûlü. Refi’, âli ve içi dolu şey… MUAVVİZE: Felak Sûresi ile bağlantılı olduğu gibi, Nas Sûresi de beraber üçü [“Muavvizât”] diye anılır… MANİA: Kabir sıkıntılarına mâni olduğu için. (Men’: Engel olmak… Adl: Men etmek, engel olmak)… MÜZEKKİRE: Andıran, hatıra getiren, zikrettiren. İbadet eden. Allah Resûlü’nün İslâm’ı talim ettirmesinden dolayı Kur’ân’da MÜZEKKİR diye isimlendirilmiştir. Müzekkire, üst makama bir iş için yazılan resmi yazı; Allah’a dua diye anla… BERAE: İlim, fazilet ve cemâlde üstünlük (mânâsına fiil kökü)… NUR: İhlâs Suresi’ne, bir hadîste “Kur’ân’ın nuru” dendiği için bu isimle de anılır. (NUR, dava cetvelinde Allah’ın 99 isminden biridir ve VARLIK mertebesine işaret eder!)

 

UKDE-BEND

 

HERSEKLİ Ârif Hikmet: Ukde-bend olsa gamınla n’ola dâğ-ı hûnîn / Kân-ı yâkûta eder mevc-i safâ piç-a-piç… “Ukde-bend olsa gamınla n’olur kanlı yaran / Yakut renkli kana mevc-i safadır kıvrım kıvrım!”

*

UKDE-BEND: Düğüm yapan, düğüm atan: 235: MÜNAFESE-Başkasında görülen bir kemâle imrenip ona erişebilmek isteği… MUKAYEFE-Feraset edip bir kimsenin ardınca gitmek: 236= 1235: MAKMENE-Lâyık ve münasib olacak yer. (Düğümü atabilmek veya atılmış düğüm)… MUSADDIK-Doğruluğu tasdik edilmiş. Sadakati ve doğruluğu kabul edilmiş olan: 235: MUSADDIK-Tasdik eden. İmzalayan. Doğruluğunu kabul eden… NUSUS-Naslar: 235: MISDAK-Bir şeyin doğru olduğunu isbata yarayan şey. Alâmet. Tavır. Tarz. Düstur. Değer ölçüsü. (Nass aslının HABLULLAH ve HABİBULLAH olması yanında, aynı şey, nelere de ölçü olduğuna dikkat… Şah-ı Nakşîbend Hazretleri, Şer’i, batınî, nazarî ve istidlâlî ilimlerin gayesinin dindeki gizlilikleri açığa çıkarmak ve Şeriate rağbet ettirmek olduğunu söyler… KURTULUŞ YOLU davası da, bahsi geçen asıla, her meselenin kendine mahsus “esas, usul ve kurallar”la ele alınabilmesine nisbetle ve atılabilecek düğümlerle onda görünmek ister… İSTİDLALÎ, yâni “müessirden esere ve eserden müessire” hüküm çıkarırken, yine HABLULLAH ve HABİBULLAH’a tutunmak ama, bunun bir mevzuda veya mevzu basamakları hâlinde, üstüne nisbetle eser, altına nisbetle müessir şeklinde düğümler ifâde edebileceğine dikkat: Her hakikatin aslıyla Allah’ın ipi ve Habibullah’a tâbi oluşta bulunduğu şuuru… En geniş mânâsıyla tefekkür: Hakikatler tarlasında, dinin heyet-i umumiyesi demek olan Şeriati takib etmektir. HABLULLAH ve HABİBULLAH, hakikatlerin hakikatidir.)

*

UKD-BEND: Meseleyi, ukdeyi bendetmek, bağlamak: 231: HAZRET-İ Ebubekir. (Derecesi birinci olmak bakımından, SAHABÎ keyfiyetinin sembol şahsı; hem zâhir, hem bâtın ölçüsüyle. Bir Peygamber’in Peygamberliği’nin velâyetinden önce gelmesi gibi, bir SAHABÎ’nin de sahabîliği velâyetinden önce; tıpkı bâtının, Şeriat için ve Şeriatten bir derinlik olması kıymetiyle, Peygamberlik ve Sahabîlik, bâtını bunun için kılar. Öyleyse, İMAM-I Rabbanî Hazretleri kıyasıyla onu Bâtın’ın en üstünü bilmek, misâl kendisinindir, tıpkı Padişah’ın keşif kolunun Padişah’ın emir ve tasarrufunda bulunarak onun adına görev ifâ etmesi gibi, kendisini SAHABÎ ve PADİŞAH’tan üstün kılmaz. Padişah’ın ve Sahabî’nin bâtın çapı ne olursa olsun, aslı bakımından kıyas dışıdır… İSABET-HATA başlığı altında sunduğumuz rüyâda, Allah Resûlü’nün tırmandığı ipin, bir bakıma tıpkı kader’in gerçekleşmesi keyfiyeti şeklinde kendi nefsinde bir İSTİKAMET takibi olduğu belli. O’nun, arkadan gelenlerin hangisine tutunulsa kurtulunacağını müjdelediği SAHABİLER de, o ipten tırmanırken öyle; sonra tâbiin… İpten tırmanan kişileri adet itibariyle böyle sınıflara da tatbikle, İSTİKAMET’te olmak bakımından ve ölçü sahibi olmak üzere, yorumlayabiliriz… Bizim UKDE-BEND hususunda asıl altını çizmek istediğimiz dava, ip koptuktan sonra onu bağlayan “zahir hükmüyle bâtında bâtın payıyla zâhirde” bulunanlarla ilgilidir; SAHABÎLER, bizzat ŞERİAT’in sahibine tâbî bir mânâdalar, bâtın’ın ise bir hususiyeti var ve Allah Sevgilisi’nin “gizli zikir” olarak Hazret-i Ebubekir’e tâlim ettirdiği. Hazret-i Ali’de açık zikirle bu yol… Bu iki bellibaşlının dışında, elbette sair sahabîler de bu işle meşgul olanlarıyla… Demek ki, sözkonusu kopan ipin düğümlenebilmesi ve böylece tırmanılabilmesi, ŞERİAT’in iç yüzü gözardı edilerek mümkün değildir. Nitekim, hani “kanunun ruhu” filân diye hukukta da geçer, FIKIH İmâmları bu içyüzden haberli insanlardır ki, tıpkı bir ameliyatta âlet edevatı tanımanın CERRAH irfanına sahib olmak demek olmadığı gibi, önlerine çıkan kendi devirlerine mahsus meselelere ŞERİAT’i tatbik ederken bu hüviyettedirler. Anladınız: Cerrah ile Cerrah’ın tartışması başka, Cerrah ile âletleri tanımayı Cerrahlık sananın tartışması başka… Bu farkı anlamayanların, aynı kafa ile önce sahabîlere dil uzatması, sonra işi Allah Resûlü’ne bile suçlama veya iptâle gittiği malûm… NETİCE: Dört hâlife tasnifinden başlayarak, filân mevzuda şunlar, falan mevzuda bunlar, derken yine onlarında içinde olduğu bir mânâ ile, her birinde “fertte toplu topluluk hakikati”nin tecelli ettiği sahabîler. Bu çerçevede HAZRET-İ Ebubekir’in, SAHABÎ mânâsının REMZ Şahsiyeti olduğunu söyledik. Rüyada kopan ipi birbirine düğümleyerek ipe tırmananın, İP’in mahiyeti hakkında bâtın onun zımnında itibariyle söylediklerimiz hatırda, hüviyet HAZRET-İ Ebubekir’dir; hadisenin HADÎS kıymeti kazanması, ümmetin sonraki devirleri için bu mahiyetiyle de bir ders. Tekrara lüzum yok ama; HAZRET-İ Ebubekir, tahdidi bir mânâ değil, bir remz.)

*

DAĞ-I Hunun: (Dağ: Yara. Damga… Hunun: Kana bulanmış): 1717: TASRAH-Karınca. Bit. İşi sıkı tutan. “Kurt. Çevreyi iyi tanıyan. Sıkı takib eden. Hayâl”. (Nefsin bu vasıfları; ki VAHDET-İ VÜCUD bahsinde, varlık değil, varoluş bakımından İSLÂMÎ Ölçüler, Allah’ta fanî olmak aslı bakımından, “varoluş”un hakikatidir. Burda varlık ve bilgi, birbirinin aynıdır… HERSEKLİ Arif Hikmet’in KAN’ı değerli kırmızı taş YAKUT’a teşbih ile, kanda ruh, firaset ve fikrin dokulara kıvrım kıvrım “bilinmez”den safa olarak inişini UKDE-İ Bend’in çile tasviri ile vermesine dikkat: Dağ-ı Hunun, yâni kanlı yara, fikir yüklü kelimeler!)… TEŞDİD-Sağlamlaştırma, kuvvet verme: 717: TEŞBİH-Benzetmek, benzetilmek. Bir vasıfta vehmetmek. (ÜSTADIM’ın [“Kıvrım Kıvrım”] isimli şiiri: Vehim kadehinde zehirli tütsü… / Kıvrım kıvrım, / Vehim törpüsü… Durulan sonsuzluk, yemyeşil gece… / Dalga dalga, / Büyük düşünce… / Tek ölçü, herşeyin her şeyden farkı… / Âhenk âhenk, / Bir yakan şarkı!)… ŞEHRİYAR-Hükümdar. (Şehri-yar: Şöhretli dost, şöhret bulmuş yar.): 717: CEHABİZE-Hakikatlerden haberi olanlar… DAĞ-I Hunîn: Kana bulanmış yara: 1721= 722: ZEKÂ-Çabuk anlama ve bilme kabiliyeti. Ateşin alevlenmesi. Güzel koku alma… TEŞEBBÜK-Ağ şeklini alma. Şebekelenme. Hüviyet sahibi - varlık ve şuurda: 722: ABDÜLHAKÎM Koltuğu.

MİYAN-I BEND

LEVHA: 14 Ocak 1997... Ansiklopedi büyüklüğünde, cildi siyah renkli ve onun üzerinde parlak siyah bir kağıttan kuşak çekilmiş bir kitab... Sözkonusu kuşağın üstünde de, benim ismim yazılmış... Kırmızı renkli!

*

MİYAN-I BEND: (Miyân-Orta. Boşluk. Kuşak yeri. Düşünen şahıs, düşünülen hüviyet. Berzah: 101: Gusto-Piçapiç. Nefs... Bend-Kemer. Rabt. Rabıta. Bağlanan. Bağlanmış. Kul, köle. Birini emri altına almış: 57: Kalbüd-Varlık. Beden... Mecîd-Azametli, şerefli, galib. Allah’ın 99 güzel isminden biri olan “Zât şerefine sahib” anlamında MECİD ismi: 57: ELUK-Sefir, büyük elçi. Peygamber... Eyum-Erkeksiz kadın. Nefs. Kabul edici: 57: Amige-Karışık. Hakikat. Çiftleşme, yâni hakikatin mahiyeti... EMR ÂLEMÎ-Berzah’ın, KÜN ile KÜNA ilgisi hakikatini, Allah Sevgilisi’nin, Allah’ın “Evvel” ismine nisbetle “Ezel” ve “Ahir” ismine nisbetle “ebed” hakikatini, İNSANÎ hakikatin böyle bir varlık şartı meçhul içinde Baki oluşunu hatırlayınız. Baki Allah ve Bakî kul... KÜN emri, Allah’ın İradesi’nden bir taayyündür, beliriştir; bu yüzden, “Allah Baba” denemez. KÜN ile KÜNA’nin birliğinde, KÜN’deki gizli VAV hâlinde bulunan “işleri idare eden vali-ruh”, kula mahsus bir sıfatlandırmada “Baba”, Allah Sevgilisi’dir. O, ümmetin babasıdır; bütün Peygamberler’de tecelli eden mânâların mihrak şahsiyeti olarak İnsanlar’ın dünyadaki Babası Adem Aleyhisselâm’ın bu hüviyetine nisbetle de, bütün insanlığın... NEFS’in “erkeksiz kadın” mânâsı, O’nun kabul ediciliğinin mahiyetinin, Allah’ı “erkek” gibi kula mahsus bir sıfatla nitelemeye sokmadığı gibi, Allah ve Kul’u arasında bir kopukluk olmadığı da açık... Peygamberlerden başlayarak, bütün mümin ve müslümanlara, nihayet insanların tümüne sirayet eden bir hakikat... Hakk, hakettiğini vermek üzere bütün kullar üzerine kaimdir; Allah’ın rızası doğrultusunda hak etmenin hakikati de, kulun Allah’a vuslatı Hak olmaktır. Hakk’ın Hakk’a; karışık hakikatin esası bu... Vehm’in envaî sebebleri ve çeşitleri ve “hatar” bahsinin mutlak olarak tükendiği yer de, başta Allah Sevgilisi, Peygamberlere mahsus olarak burasıdır!): 158: ULVAN-Mektub ve yazı başlığı. Nefse yazılan. Alın yazısı. Tefahür, övünme, fahriye. (Kaptan Kusto Müslüman - Dünya çapında bir hâdise... DERVİŞ Muhammed. “Noktasız harf”: 302: Kaptan Kusto Müslüman. “Noktalı harfler”... İcazkâr-Mucizeli olmak. Başkasını acze düşürücü derecede olmak. İcâz veren. Üstadım. İcâz alan: 1302: Mirzabeyoğlu.)... Aynı ebcedte, rüyânın görüldüğü tarihi de nazara alarak, bütün haşmetiyle çalan GONG!

*

MİYAN-I Bend: Allah’ın zât âlemi ile, görünen âlem arasında orta, BERZAH âlemi. Düşünen ve düşünülen yer. Rabıta. Kemer. Kuşak. Kuşatan ve Kuşatanı kuşatan... Eşyayı kuşatan herhangi bir mistik tasavvur, düşünce veya yaşamanın, bahsi geçen kuşatan ile bir ilgisi yoktur; gerekliliği bakımından olabilir. Böylece, kendi kendinden ibaret kalıcı bir hâlde olmamak bakımından İslâm tasavvufu ve edebiyatında durumu ona teşbih ederek “zünnarını çöz!” tâbirinin, RABITA’nın hakikatinde isbat bulduğunu da belirtmiş oluyorum: Rabıtanın bir yerinde hâli istilâ eden feyze yönelmek yerine Şeyhi’ne mıhlı kalan Mürid, şu ikazı alır —“Sen bizi bırakta, o hâle yönel!”... Kıyas ve nisbetten arî, büsbütün unutkanlık HALÎ - hakiki varoluş üzre!

 

MAHV-I VÜCUD
 

LESKOFÇALI Gâlib: Şule-i didar ile mahv-ı vücud etmişti dil / Heyet-i takvîme Galib düşmeden sevdâ-yı ruh... DİDAR: Çehre. Görünme. Görüş kuvveti. Zâhir... Şule: Işık, nur... Heyet-i takvim: Yaşanan süreç.

*

MAHV Ü VÜCUD: Varlıktan, “benlik”ten geçme. (Zamanın tafsilde geçmiş ve gelecek izafiyetiyle bulunması, ân’ın da düne nisbetle istikbâl, istikbâl’e nisbetle hep dün - yâni olmamaya meyletmesi, “Cem” makamında da hep var olan mânâsına “geçmez ân”a tekabülü, neticede VARLIK-ÂN’ın, O’NU göstermesidir; “zamanüstü varlık” ile birlikte, bununla var olan izâfî varlık da. Lûgat’ta işaret zamiri olan O’nun, Divân edebiyatı bahsi içinde de rastladığımız gibi A’nın diye yazılışı, ânın O’nun oluşudur ki, VARLIK’ın “O” ile kastedilene âit oluşu bakımından, “hem herşey O”, hem de “herşey O’nun” hâkikatini ihtiva eder. Mesele, “O Kimdir?” davasıdır. “Varlık olmadan bilgisi olmaz!” kaydı içinde, ALLAH’tan bahsederken O’nun “mutlak meçhul Zât”ından Vücudî belirişine, kendini ve mahluklarını, insanın kendisinden ve kendisi için yaratılmış mahlûkların bilgi ve istifadesinden kendisinin nasıl bilinebileceğine kadar bildirişine, VARLIK ve BİLGİSİ bir arada aynılaşana kadar, MUTLAK BİR TUTARLILIK, O ve O’nun bir arada; ALLAH, kendisi için yarattığı İNSAN, insan için yaratılmış topyekün varlık ve kâinat... İSLÂM, zamanın gaye noktası ALLAH Sevgilisi’nde tamamlandı; Adem Aleyhisselâm’dan O’na kadar gelen İSLÂM... Hiçbir beşerî düşünce yoktur ki, neticede kendi kendinden ibaret bir sayıklama olarak kalmak üzere, başlangıç, netice ve teferruat işinde bir dilsizlikten hareket etmiş olmasın; tümevarım zafiyeti, kendi derinliğinin bir yerinde bir zaman uyusa da, butlanla malûl oluşu gösterilmiş ve gösterilebilir olmasın... İSLÂM tek, laftâ değil hakikatte; rastgele konuşmalar bırakılmalı ve herkes bir pusulacık kadar da olsa böyle tutarlı bir bütününü ortaya koymalı ki, her lâfının neye nisbet edildiği anlaşılsın... DEVAM: Mekâna nisbetle mekânsızlık âlemi olan BERZAH, Allah’a nisbetle mekân gibi... Allah’ın “KÜN-Ol” emrinin tecelli ettiği ARŞ... KÜN, “elif” farkıyla KÜNA-yâni kuşatılmış ve varlık’ın tecelli ettiği varlık, ELİF ile ELİF hâlinde, KÜN iradesinin ALLAH ve kabul edici nefs-İNSAN olarak, iki yönünü gösterir; ELİF, hem Allah’a, hem Allah Sevgilisi’ne işaret ediyor... HÜVE: Arabça’da işaret zamiri olarak “O” ve Allah’a işaret ediyor. HÜVİYET de “o”dan türeme bir kelime... HÜVİYET: Asıl. Mahiyet. Kimlik, kim olduğu, kökü, esası. Allah’ın VARLIK “Sıfatı”... Allah, bilinir, görülmez, Allah Sevgilisi ise görünür, bilinmez; bilinen hep ötesi Allah olmak üzere, Allah Sevgilisidir. Bilinmez de, Allah’ın kendi suretinden yarattığı insanın bâtını olarak, Allah. Allah Sevgilisi’nin İNSAN-BERZAH hakikati de bu. BERZAH, KÜN emrinin gerçekleştiği yerdir... Bir Divan Edebiyatı şâiri: Ahmed-ü Mahmud u mahbub-i cemâl-i Kibriya / Mahrem-i sırr-ı hüviyettir Muhammed Mustafa... “Allah’ın cemâl azameti Sevgilisi ve Övüleni Ahmed —  Hüviyet sırrının mahremi Muhammed Mustafa!”... Allah’ın bilinmez “Zâti” hüviyet sırrının mahremi, Allah Sevgilisi’dir... “O kimdir?” hakikatinin sırrı da, “Ruhullah” lâkablı İSÂ Aleyhisselâm’da tecelli etmiştir; Allah Sevgilisi’nin geleceğinin son müjdecisi Peygamber!): 54+6+19= 79: VAHDANÎ-Allah’ın birliği ile alâkalı... HEYLELE-“Lâ ilâhe illallah” demek: 80= 1079: MUGALEBE-Birisine galib gelmek. (Allah’ın 99 güzel isminden biri, “Her şeye galib” mânâsıyla EL-AZÎZ’dir... Musaytır-Galib. Bir şeyin üzerine kaim olup görür gözetir kişi: 319: Haduş-Pire. Bit.)

 

BERAAT
(HADD-İ ZÂT)

 

YEVMİYE: Ben de hava almak istiyorum, 15 ŞABAN’da çıkacağım. Biliyorsun BERAT Kandili... Araban sağlam değil mi?.. “Sağlam efendim!”... İyi... Beraber karşıya geçeriz. Artık görünme zamanın geldi... Kaçlıydın?.. “1950’li efendim!”... Tam çağın! (Yaşım 33 idi.)

*

BERAT: Mahlûkların “gayb-ül gayb”ten rızıklarının, –geniş mânâsıyla senelik olup bitecek gerçekleşmelerinin–, nasiblerinin, İNSAN-BERZAH-KALB’te mevcut bir gayb hâlinde vakit erdikçe gerçekleşmek üzere verilmesi, bu gece, BERAT Kandili!

*

BERABER-Birlikte bulunan. Müsavi, eşit. Bir hizada olan. Birlik: 405: İCTİSAS-Ağacı kökünden söküp çıkarmak. Bir meseleyi kökünden halletmek. Aslına irca. Berzah.

*

BERÂAT-ÜL İstihlâl: Bir eseri içindekilerini güzel bir TAKDİM’le başlangıçta anlatmak. İyi bir alâmeti farika. Bir ibarede “müradif”, ve “mukni” birkaç kelimenin bulunması. (BERAAT-Haşmet, metanet. İlim ve şecaatte emsalinden üstünlük: 673: TECRİS-Sağlam fikirli etmek... MEHDÎ Derviş Muhammed: 1673: SALİH İzzet Erdiş... İSTİTRAD-Bir söz söylerken, o fıkra içinde başka bir bahis nakletmek: 675: TELEGRAM. “Takdim yazımın verilişinin üzerinde[n] 17 sene sonra nasibimde uyuyan TELEGRAM’ın ortaya çıkması, geleceği keşfin çok az velide olması bakımından TAKDİM yazımın hangi kaynaktan verildiğine dikkat!”... Müradif: Diğer bir kelime ile mânâsı eş. Refik, yoldaş... Mukni: Kanaat veren. Kâfi derecede izâh ve isbat eden... Muknia: Kurbağa yavrusunun yumurtadan çıkması. Haddinde gelişme): 1231: EBUBEKİR-Allah Resûlü’nün en yakını, dostu... KABLÎ-Peşin fikir. Bedahet. Önceliğe âit: 142: MEHDÎ. (Büyük ebcedle.)

*

BÂRİ-Allah’ın “Takdir edici ve kıymet biçici” mânâsında 99 güzel isminden biridir: 204: BERA’-12 ayın her birinin ilk ve son günü. (Ay’ın Kamer mânâsı ile günlerin zuhurunu da ifâde etmesi, Allah Sevgilisi’ni temsilde en ileri 4 Büyük Sahabî’nin ilkinin aynı zamanda bâtın yolunun “en hususi”sini, Hazret-i Ali’nin de “ilim beldesinin kapısı” vasfıyla bütün tarîkleri toplayıcılığını birlikte düşünün!)... DER-Kapı: 204: GABİR-İstikbâl. Gelecek zaman. Kalan. (İstikbâl: 980: Şeriat... Takdim ediliş yazımın, “İstikbâl İslâmındır” isimli eserimin başına bir “GONG” olarak verildiğini hatırlayınız... Teşri’-Yolu açık ve vazıh kılmak. Şeriata isnad ve nisbet etmek. Kanun vaz’ eylemek. Havuza su getirmek: 980: MEHDÎ Salih İzzet Mirzabeyoğlu.)... ÇAR-Dört: 204: GURAB-Karga. Siyah. (Keraker-Karga. Kuzgun: 441: Kısakürek)... GARİB-Batan. Gurub eden. İki omuz arası: 1203= 204: GARB-Batı. Güneşin battığı yer. Gözyaşı. Garib.

*

ITF: Omuzbaşı... ITFA: Söndürmek. Hamd. Sevinme... İTFA’: Söndürme. Bir borcu bitirme... ITAF: Kaftan... İki omuz arası, boyun, yâni MÜRŞİD’tir; her iki yönü nefsine bağlayan, Doğu ve Batısı ile GÜN, Doğu ve Batısı ile DÜNYA, Doğu ve Batısı ile FİKİR… Ergin bir nefsin TEVHİD’i nefsinde gerçekleşmesi olarak, Nur ve Karanlık’tan birlediği sır ki onların sırrına ermiş… “Batı Tefekkürü ve İslâm” derken, Batı’nın coğrafya olarak Doğu’da da Güneş’in batması misâl, “Bütün Dünya ve İslâm”a işaret etmesi… Coğrafya olarak Batı, malûm üstünlükleriyle Dünya’yı tasarrufu bakımından bu ayırımı hakediyor: “Batı tefekkürü ve İslâm”… Nasıl bakılırsa bakılsın, İSLÂM sadece MATLA’ anlamıyla değil, “küfrün de hakikatini kendinde birleyebilmesi” bakımından, kendi dışını sırrı avlanacak bir av alanı olarak görür. Hakikatlerin ve hikmetlerin aslî sahibi olarak… BATI TEFEKKÜRÜ ve İSLÂM TASAVVUFU; Üstadım’ın bu isimde bir eseri… Ve bana BERAAT-ÜL İSTİHLÂL olarak, yüklediği mesuliyetim… İBDA, Batı tefekkürü ile İslâm Tasavvufu arasında kanatlarını açan ve nefy yoluyla hakikati tersinden tecelli ettirerek ikinciye irca edendir, döndürendir; beş asırdır beklenen benzersiz… İSLÂM Tasavvufu Ve BATI Tefekkürü: 1566: SEYYİD Abdülhakîm Arvasî… SIRDAŞ-Birisinin sırrını bilen: 566: KAPTAN Kusto Müslüman. (Hadd-i Zâtım.)… MEHDÎ’nin iki kutvanî abaya bürüneceği; “İslâm tasavvufu ve Batı tefekkürü” meselesine dikkat.

*

BERAAT-Temizlik. Arî, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftar olmama. (Yaradılışta hem baş, hem de her devrin her varlığının müntehasında görünen varlık aslı hâlinde en sona mahsus bu sıfatlandırmalar, insanların asıl önderleri Peygamberler’in sonuncusu Allah Sevgilisi’nden başka hiç kimsede VAHÎD olarak görülemez.): 604: SIRAT Köprüsü… İRTİA’-Düşünmek, istikbali düşünmek: 604: HADD-Yol. İnsan cemaati. Bir şeye tesirle iz bırakmak. Yanak, yüz, vecih. (Had: Aldatmak. Duhul etmek, girmek. Kurumak… Had’: Tevazu… Had’a: Kamçıdan çıkan ses. Bir’den çıkan ses… Hadd: Hudud. Şeriatçe tâyin edilen hakkını veriş. Son derece, münteha. Def’ etme. Men etmek. Üç tasavvurdan ibaret kıyas. Müessir.)… BERAET ile HADD’in ihtiva ettiği mânâlar, HADD-İ Zat’ın “nefs hakikatinin imkân ve kabiliyeti” meselesi olduğunu gösteriyor. ZÂT mânâsıyla NEFS, insanda hep meçhul kalacak bir yönü olandır; NEFS’in Şeriatçe belirlenen hadleri ve bu hadlerin hakikat olduğunu ahirette kâfirin de göreceği bahsi bir yana, NEFS hem kul hem şahsiyet itibariyle kendi haddi içinde olandır. Kendi içinde hem İNSANÎ Hakikat’in sonsuz meçhulünü barındır, hem de HADD içinde kal? - Tıpkı her varlığın ve oluşun yazılı olduğu LEVH-İ Mahfuz’un, tıpkı Kader’in ve tıpkı Kur’ân’ın, bir tesbit ve sınır içinde ZÂT’ı itibariyle kelâm üstü sınırsızlığı gibi.

*

HADD-İ Zât: (Hadd: 12: Bud-Varlık… Tabe-“İyi ve temiz olsun” meâlinde: 12: İhda-Doğru yola götürmek… Zât: 1101: Gusto. “Nefs. Erkeği olmayan kadın”… Tabiî-Kendiliğinden. Tabiatı icabı olan. “Kalbte Küllî tabiat mertebesi, Allah’ın El-Bâtın ismi ile ilgilidir ve Ayn harfiyle alâkalıdır”: 101: Miyan-Orta. Ara. Berzah): 1113: Salih İzzet Erdiş. (Muhakeme usûlü!)

 

HABLULLAH
(HABİBULLAH)

 

Allah’ın Zâtı, İrâdesi ve bunu gösteren KÜN-Ol emri; bu emrin Allah bilgisindeki suretine ulaşmasıyla yokluktan varlığa çıkmak için işitmesine ve emre itaatle olmasına… “Allah bir şeyin olmasını dileyince OL der ve o şey de OLUR”… Allah bilgisindeki SURET’in, yokluktan varlığa çıkması: Netice’de yaratılan NEFS-Varlık’ın hakikati, kendine MEÇHUL’e budur. KUL ve MAHLUK haddinde bir hadsizlik, sınırda sınırsızlık… Bu “sınırda sınırsızlık” hakikatinin hangi mevzuda ve nasıl sözkonusu edilebileceği ayrı mesele!

*

“Allah her şeyden önce MUHAMMEDÎ Nuru yarattı!”… KÜN’deki KAF, Kur’ân (Kul kelâmı üzerine nazil olmuş Allah Kelâmı); NUN da, Allah’ın emri ile herşeyin kaderini yazan ilk varlık KALEM. Kalem’in yazdığı LEVH-İ MAHFUZ, ikinci varlık; Kalem’in erkek (müessir) olmasına nazaran dişi (müteessir)… Bundan sonra, Allah’ın topyekün varlık üzerine saltanatını kurduğu ARŞ, “Allah’ın istivagâhı” ve KÜN emrinin tecelli ettiği; şuna dikkat, İlâhî ibdada rastgelelik yoktur ve LEVH-İ Mahfuzda mevcud olandır… KÜN’deki gizli VAV, Allah Sevgilisi’dir; KAF ile NUN’u birbirine bağlayan NEFS… Tel bir NEFS hâlinde topyekün mevcudatın BİRLİK’i ve bahsi geçen meçhul hakikati ile… KAF bilgisi ve NUN varlığı ile, Allah tarafından kuşatılan KUL O, böylece topyekün varlığı bilgi ve varlığıyla kuşatan da… MEÇHUL, tavsifi bu bir hakikattir, hiçbir sureti yoktur; “ruhu tezahürlerinden biliyoruz!” hikmetiyle, O’nun hakikatinin bu olduğunu ve “Allah’tan başka herşey batıl” hadîsini bu çerçevede mütalâa ediniz… Nihayet: “Hikmetinden sual olunmaz Rabbim!”… Suale mevzu olmayan yer!

*

HADÎS: Allah her şeyden önce Muhammedî Nuru yarattı… (Varlık sayısı 4’tür sırrı da içinde olarak, “devam eden yalnız BİR’dir”e de bakın!)… Allah, âlemleri yaratmak dileyince O NURU, dört parçaya ayırdı: Birincisinden Kalemi, ikincisinden LEVHİ, üçüncüsünden de Arş’ı yarattı… Kalan parçayı dörde bölerek: Arş’ı taşıyan melekleri, KÜRSÜ’yü, öbür MELEKLERİ yarattı… Kalan parçayı dörde bölerek: Gökleri, yerleri, Cennet’le Cehennemi yarattı… Kalan parçayı dörde bölerek: Mü’min gözlerin nurunu, İLAHÎ marifet yuvası olan KALB nurunu, gönüllerdeki TEVHİD nurunu yarattı. (Bu BERZAH varlık ve bilgisinden sonra kalan dörtte bir?)

*

Kâfirler (İnsan), hayvanlar, bitkiler, madde… EHADİYYET: Allah her varlıkta ona mahsus birlik tecellisi… MELEKUT: Her şeyin kendi mertebesinde ona mahsus ruhu, canı, hakikati. Allah’ın bütün mahlûkatı istiva eden kudret ve saltanatı. Arş âlemi… Seçme yapabilme iradesiyle galatta kalmış inançsızın ona mahsus meçhuldeki imânına nisbetle, meçhul hakikatinin onda ve topyekün halk âlemindeki kuşatıcılığına dikkat!

 

ENE MEN?
(İŞİ SIKI TUTMAK)

 

LEVHA: (…) Kasım 1995… Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin eseri… “BİT veya PİRE hakkında ilk defa yazan odur!” diye beni kasteden bir cümle okuyorum!

*

SALİH Mirzabeyoğlu: 2024: DİBBİH-Bir, ehad… KEÇ-Kürtçe’de, bit: 24: İHATA-Etrafını kuşatmak. Kuşatılmak… KEHLE-Otuz yaşını geçmiş, saçı sakalına karışmış kimse. Bit. “Tilki, vav, gönül”: 55: KELLE-Baş, kafa… KEHL-Göze sürme çekme. Kıtlık yılı: 59: MEHDÎ… MEHD-Arz, yeryüzü. Beşik. Kaynak. Yatak: 49: LEVHA… ŞAB-Genç kadın. Nefs. Gönül: 303: ŞEB-Gece. Karanlık. Meçhul… VARLIK ve BİLGİ’nin NEFS’te tevhidi bahsini ve “mutlak tevhid mümkün değildir!” hakikatinin İNSAN’da toplu mahiyetini ALLAH Resûlü’nün şahsında gördük; nefsin meçhullüğü ve meçhulün kendi nefs, ezel ve ebed arası hakikat olarak O’nda… Topyekün varlığın O’na nisbetle hissesinin ne olduğunu, HADD-İ ZÂT mevzuunda.

*

BİTÎ-Bitle ilgili, bite âit. Vesika. Kağıt. Mektub. Cazz-kat. Sifr. Sıfır. Yazı. Alınyazısı. (Berat bahsini hatırlayınız): 421: TECDİD-Yenileme. Yenilenme. (TAKDİM yazımda mevcut olanın “Ben Kimim?” zımnında meçhulü ararken varlık ve bilgi birliği bir nefs keyfiyeti olarak hep yeni ve yenilenen oluşuna dikkat!)… TEDCİC-Gökyüzünün bulutlu olması. (Piç: Aslına benzemeyen. Bulut): 421: HÜVİYYET-Asıl. Mahiyyet. Birisinin kimliği. Allah’ın varlık sıfatı… BAKKA: Tahta biti. Levha biti. Güzel ifâde edilmiş… BAKKU’L Haşef: Tahta biti. (Haşef-Hayat, ilim, his)… BAKKU’L Hitam: Tahta biti. (Hitam: Son. Mühür. Kuş gagası. Önde… Görünen olmasına nisbetle, gördüklerimizin gerçekleşme olarak mazi oluşu ve arkamızın da “bilinmez ve meçhul” olmasına nazaran istikbal oluşunu, “mühür sırrı” olarak ve LEVH-İ Mahfuz ile birlikte düşününüz. LEVH-İ Mahfuz: Hıfzolunmuş, korunmuş, gizlenmiş levha.)… FESAFİS: Tahta biti. Levha biti. Kesmez kılıç. (Fely: Bit toplamak. Şiirin ince mânâlarını çıkarmak. Keskin kılıç. Kılıçla vurmak… Hayat, ilim, his adına bütün idrak cihazlarının tükendiği yerde kalan tek ilim, Hazret-i Ebubekir’in söylediği: “İdrak aczini idrak bir ilimdir!”… Varlık ve bilgi adına tam bir siliniş, bilgide bilgisizlik veya bilgisizlik bilgisi… SAHİCİ münevver ve aydın da, bu hikmete kadar tecridle onun tab’ı olmuş bir hüviyettir; KOPAN ipin içyüz birliğini, dış yüz düğümünü teminle sağlayabilen bir asıldan süzülen!)

*

NUR: Sena. Medih. Hamd. Zav’… ZAVÎ: MUZÎ… MUZÎ: Piç ü tab. Münevver. Aydınlık veren… MÜZ. (İngilizce): Derin düşünce. Suret. Hayâl. Rit… MÜZ: Fİ. (Müessirden esere. Zaman ve mekâna âidiyet. Geçen “failin tesir ettiği şey, failin eseri” ile gelecek fasıl arasında vav yerine de kullanılır. Hasır: Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin eski nüshalarda “Abdülhakîm Koltuğu”nun bahsi içinde geçen Hasır Koltuğu’nun kimliğini bir de bu bahisten isbat görün!)… MÜZ: 740: MÜTEFEKKİR.

*

(ENE MEN?: Ben kimim?)… MENİYYE: Ölüm. Akla meçhul… İşi sıkı tutan meçhul; bilinen ve bulunanın aranışı… NEFS: Varlık. Zât. Vücud. Kevn. Mahz. Cevher. Tabiat. Hürriyet. Ruh. Şer’iat. A’lâ. Bedi’… Allah’ın güzel isimlerinden biri EL-Bedi ve kalbteki mertebesi İLK Akıl!

*

MATLA’ Beyit: Uyup baht-ı siyehkâre perîşân olduğum kaldı / Hevâ-yı zülf ile bergeşte-sâmân olduğum kaldı —(Şeyh Galib)…

*

BERGEŞTE-Tersine dönmüş: 928: ZILL-Gölge. Perde. Sahib çıkma. Koruma… MURAHHAS-Bir teşekkül adına tam selâhiyetle vazife gören. İzin verilen. Talimat verilen: 928: SALİH İzzet Mirzabeyoğlu… MUNZAMM-Zamm edilen. İlâve edilen. Düğümlenen. (Ramazan ilâvesi: İSTİKBÂL İSLÂMINDIR isimli eserim): 928: HAYSİYET-(Fikir haysiyeti!)… Aynı ebcedle hepsini bağlayan düğüm, BERZAH ile ilgili, RAHMAN Sûresi 19-20’nin, FURKAN Suresi 53. âyeti toplamı: 8928: İBDA. (Büyük ebcedle.)

*

SAMAN-Rahmet. Servet. Zenginlik. Dinçlik, canlılık. Düzen, tertib: 151: MEHDÎ MUHAMMED… MUAMMA-Meçhul. Bilinmez. Siyah: 151: AKİS-Tersine dönen. Akseden. Yankı. (Malûm).

*

ALLAH: 66: VEKİL-(Her şeye kefil anlamında Allah’ın 99 güzel isminden biri)… SEDA-Bez hatası. (Düğüm hikmeti): 66: NEV’İ-Yenilik… VÎN-İrade: 66: HİLÂL-Yeni ay… NEVADE-Torun. (Üçüncü nesilden başlar): 66: PİÇAN-Büklüm büklüm, kıvrım kıvrım olan. (Sonu başa bağlayan. Kusto.)    



Baran Dergisi 286. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.