Ölüm Odası B/Yedi: Sayılar (Kemmiyetin Keyfiyeti Anışı) - 103

Ölüm Odası B-Yedi (103)

Ölüm Odası B/Yedi: Sayılar (Kemmiyetin Keyfiyeti Anışı) - 103

ABDÜLHAK HAMİD: “Bir sıfr nedir hesâb içinde — Erkâm ona inkılâb içinde!”… ERKAM-Rakamlar. Sayı işaretleri. Sayılar: 341: ERKAM-Alaca yılan… Sıfır, (0), eski rakamlarla 5 sayısını göstermekte ve HE harfinin ebcedi 5, en büyük ebcedi de 705: FİKİR Kahramanı… BE harfinin altındaki nokta da, (eski rakamlarla 10 sayısının karşılığı), bütün ilimlerin toplamı bu noktada… HAYY-Diri, canlı, sağ. Bir şeyi cem etmek. Nail olmak, erişmek, kazanmak. Birisini güzel bir şekilde korumak: 15: B.D.-İBDA… HE’nin bazı kelime ve durumlarda TE okunmasına nazaran: 400: ALLAH Sevgilisi’nin Ümmeti’nin ömrü (734 sene), Jül Sezar Takvimine nisbetle Hicret’in 668 olmasına nazaran, bu TARİH hesabıyla toplamda çıkan rakam, 2 farkla 1402’dir. (Bu tarih, Jül Sezar Takvimi’nden 46 sene eksik olan MİLÂDÎ Takvim’de 1356 olur.)... MİLÂDÎ 1356, bugün 2012’den çıkarılınca, o günden bugüne geçen sene 656 oluyor ki, Ümmet’in yaşı Hicret’ten itibaren 734+656= 1390 oluyor. (Bunu Hicrî Takvim’e çevirince, 1400’e yakındır.)... Jül Sezar Takvimi’ne göre bugün: 2058... Bu günden, Allah Sevgilisi’nin bildirdiği Ümmet’in yaşının tarihi 1402 çıkarılınca, geçen süre 656 oluyor ki, Ümmet’in yaşı Hicret’ten itibaren 734+656= 1390 oluyor... Netice olarak, 1400 civarında Hicrî ve Rumî Takvim’e göre, bugün... (DİKKAT: Bugün 62 yaşında olan bir adamın MİLADÎ 1950 doğumlu olmasından bahis gibi, Ümmet’in yaşı ile, bunun başlangıcı olan TARİH hususuna, bunun da 622 senesine, bu senenin de MİLADÎ mi, yoksa JÜL Sezar Takvimi’ni mi gösterdiğine... JÜL Sezar Takvimi, MİLADÎ Takvim’den 46 fazladır. Dolayısiyle, 622 senesi MİLÂDÎ’ye dönerken, ya 576’dır, yahud 622 Miladi’ye dönmüş bir tarihtir ki, o zaman 668 olur... TAKVİMLER’de Hicrî senenin 1433, Rumî senenin 1428 görünmesi, Hicret’in Jül Sezar Takvimi’ndeki 622 senesi diye alınmasındandır... 2058’den 622 çıkınca, 1436 kalır.)... SIFIR - NOKTA - ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU - FİKİR KAHRAMANI ve hepsini toplayıcı ZİKİR (Allah zikri HE), Allah Sevgilisi’nden başlayarak ÜMMET’in HİCRET civarı senesinden başlayarak ömrünün hesabı ve tarihi, merkez hep Allah Sevgilisi ve O’nun bildirdiği ÜMMET’inin ömrü meselesi, 1400 civarında ve bunun muhtelif tarih aralıklarında tekrarında görünüyor... Ümmet’in ömrünün 743 sene diye beyanı, bizim tashih hatası kaygısıyla bunu 734 olarak ele almamız, aradaki 9 farkın NOKTA’daki GAMIZA’ya da işaret ettiğini... İBDA’-Yaratmak. Numunesiz birşey yapmak. Bir yerden başka bir yere çıkmak. İzhar etmek: 9: DİH-On sayısı. Köy, karye. (Üstadım’dan: Ateş çubuklarla kalbin mühürlü — Bizim köyde ara pörsümeyeni)... İBDA: 78: HAKÎM... VEKTE-Nokta: 431: ŞAFİN-Gamıza. İncelik. Mübhem... POINT. (İngilizce): 459: TEMHİD. (Mehd kökünden.)-Mukaddeme yapmak... POINT. (İngilizce)-Nokta: 459: MÜKERRER-Tekrar olunan... NİYET: 459: MEHDİ-Dörtyüz.

*

Üstadım’dan 1983 tarihli bir NOKTALAMA: “Sayılar yalnız Bir’in kendi dalgalanışı — Sayılar kemmiyetin keyfiyeti anışı!”... Abstrakt. (Romen dili): Sayı. Mücerret... Numero-Cifre-Cantidad: (İspanyolca): Sayı. Cifr. Kemmiyet.

 

SİYAH GÖMLEKTE TARİH

(HİCRÎ 1440 - 63 YAŞ)
 

LEVHA: 18 Ocak 1984... Siyah renkli bir gömlek... Üzerinde alt alta 14 ve 40 rakamları ki, 1440 diye okuyorum... Gömlek Muammer Bey’e âitmiş... Nasıl hesabladıysam, onları toplayınca 63 sayısı çıkıyor ve bu onun yaşı imiş... 1440 ise, Hicrî sene imiş!

*

MUAMMER, “ömür süren, uzun ömürlü” demek: 350: KUR’AN. (Allah Sevgilisi’nin nefsi)... RAKÎM-Ashab-ı Kehf’in bir ismi. (Zamanın Hükümdarı’nın zulmünden dolayı, birbirinden habersiz –kendinden zuhurla– bir mağarada toplanan Tevhid ehli): 350: KARN-Devir, asır, zaman. Bir insanın ortalama ömrü. (Eskiler, Allah Sevgilisi’nin 63 senelik ömrüne benzesin diye bu yaşı geçseler de 63 yaşında olduklarını söylerlerdi. Yaşı küçültmek için değil, O’na benzesin diye.)

*

ŞİAR-İnsanın gömleği. İz, belirti, nişân, ayırd edici âdet. “Harf”. Üstünlük veren işaret. Ölüm. Kıllar. (Eş’ar: Kıllar. Meyveler. Şiirler. Güzel yazılar): 571: SIFAT-Sıfatlar... ŞARİ’-Şeriatı meydana koyan. Şuru’ eden, başlayan: 571: ŞEAR-Ağaç, şecer... Allah Sevgilisi’nin doğumu 571 ve Hicreti vefatından 12 sene önce.

*

Rüyâda 63 yaşın, 1440 ve bunun da 14 ile 40 toplamı olduğu anlaşılıyor... 63 YAŞ içinde: 1440’dan, Hadîste bildirilen 734 sene çıkarılınca, geriye bildirilen seneden kalan 706’dır ki, FİKİR KAHRAMANI, HÂL-İ SİYÂH (Siyah nokta), AKTÖR ve VARİS’in ebcedlerine tevafuk eder... 63 YAŞ ve 1440 içinde: 40 ve 14... DELV-Kova... “Kab, çanak, nefs”: 40: EZKİYA-Saf. Temiz. (Kürtçe bir kelime: EZKİYE? - Ben kimim?)... ERBAUN-Kırk sayısı: 329: KEŞT-Keşfetmek. Soymak, tecrid. Fazlalığı kesmek, fuzulîyi atmak. Herşeyde parçaların toplamından fazla birşey vardır, o... (40 sayısı, yaş olarak RİSALET yaşıdır. RİSALET: Peygamberlik. Elçilik. Bir kimseyi bir vazife ile bir yere göndermek)... VAHHAB-Çok fazla ihsan eden. Hiç karşılıksız veren. (Allah’ın güzel isimlerinden biri): 14: VACİDE-Vücuda getiren. Yaratan. Gani ve zengin. Mevcud olan. (Allah’ın 99 güzel isminden biri)... Allah’ın kulun amelini kendi nefsine yazması, onun dileğini kendine vacib-zorunlu kılmasıdır ki, bu RAHMANÎ nefeste onun yaratışta görünmesidir... İÇ-Dahil, derun. Kalb, vicdan, gönül. Harem dairesi. Mahrem ve hususi yer. Bir şeyin görünmez ciheti, bâtını. Bir şeyin ortasındaki kısım. (Yevmiye: “Marulun göbek yapraklarından olmak isterim!”... Mehded-Marul.): 14: AHÂD-Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar... TAHA - (Kur’ân’da bazı sûrelerin başında ve Allah’la kulu arasında şifre olan kesik kesik harfler): 14: VECH-Suret. Tarz, üslûb. Çehre. Tarih: 14: SALİH Mirzabeyoğlu... 1400 sayısının 14 asır olması ve bunun Allah Sevgilisi’nin ömrü içinde bir mânâ ifâdesi yanında, bu mânânın muhtelif tarih hesablamaları ve devirleri içinde görünüşü ve doğrudan yaratma bahsini de göstermiş oluyoruz. Sizin anlayacağınız, “ben varım!” diyebilme şartlarını yaşamış olanlarda var olan bir dava... KALM-Kesme, kat... KALMES-Ulu kişi. Zamanın babası.

*

MURAKKAM-Yazılı, yazılmış. Sayı konulmuş: 380: KARİ’-Ulu kişi. Seyyid... MÜFESSİR-Tefsir eden: 380: MÜFESSER-Tefsir edilmiş... SALİH Mirzabeyoğlu: 1441: KISAKÜREK... CELEVAT-Hüsn-ü zuhurlar: 441: DEVLET-Saadet. Talih. Siyasî teşkilât.

*

1440 Hicrî seneye, Milâdî 576 (Jül Sezar takvimi 622) eklenirse: 2016 Milâdî sene... Mevcut takvimde Hicrî 1433’de bulunduğumuza göre, 1440’a 7 sene var... Yevmiye: “Sen herhâlde bizim Mehmed’ten 5 yaş küçüksün!”... Cevabım: “Herhâlde 7 yaş efendim!”

 

FAKR MÜLKÜ TAHT

MATLA’ Beyit: Fakr mülkü taht ü âlem terki efserdür bana / Şükr lillâh devlet-i bâkî müyesserdir bana —(FUZULÎ)... FAKR Mülkü TAHT ve “âlem terki” TAÇ’tır bana — ŞÜKR LİLLÂH “devlet-i bâkî” nasib olmuştur bana!

*

Birinci Mısra: 3219: MAKTA’-Kesilen yer, kat’ edilen yer. (Gerek birinci mısraın, gerekse beytin tamamı, BELKIS’ın Tahtı mevzuunda işaretlediğimiz üzere bir hikmetle, “Allah’ın kendi nefsine vacib kıldığı” RAHMANÎ eserinin neticesi zikrin - kulun amelinin, O’nun doğrudan bir lütuf ve inayeti olarak YARATIŞ sırrında o hususa mahsus bir birlikte görünmesi sırrını da işaretliyor. Hani YARATIŞ, “bir var, sonra yok, yeniden var” etme; bu durumda “sebeb ve netice” arasında, şu sebebin bu neticeyi doğurması değil, “gaibi Allah bilir!” sırrının tecellisi sözkonusudur... Bilinmedik ve beklenmedik bir ZUHUR çapı... Allah’ın VAHHAB ismiyle, kulunun ameli karşılığı görünürken, aslında bu amel de doğrudan onun inayeti ve ihsanı, bir bağış... ŞEYHÜLİSLÂM Arif Hikmet: MUKADİMÂT-I havâdis değil netice pezir / VERÂ-YI perdede bilsem ne müdde’a vardır. (Hâdiselerin başlangıcı değil netice veren — Perde arkasında bilsem ne davalar vardır!)... Sebeb-netice ilişkilerini birbirini tâyin edici olarak açıkladığımız her yerde, bir izâfiyet kaydı vardır; YARATIŞ’ta tekrar yoktur, yaratılışta da... ZÜBEYR - (Mucize varisi, sahâbî Zübeyr bin Avvam hatırlanmalı!): 219: FEYLESOF-Mütefekkir... ZEBİR-Zübeyr. Mektub. Yazılı şey. Cazz-kat, yâni nefs. Sıkıntı, mihnet: 219: DAKİKA-İnce fikir. Nükte... MUSTAF-Tabur veya saf hâlinde dizilmiş. (Allah Sevgilisi’nin, seçilmiş, ıstıfa edilmiş mânâsındaki MUSTAFA ismi; bütün seçkinler O’nun bu sıfatına bürünmüş pay sahibi bir dizidir!): 219: TARÎ-Taze. Teravetli. Yeni.

*

Birinci Mısra: 2220: TARÎ-Karanlık, meçhul... TARÎ-Birdenbire çıkan, ansızın görünen: 220: HACİRÎ-Yapıcı, kurucu... KASES-Hidayet edici delil. (Fakr Tahtı - Fikir Tahtı - Hakîm Tahtı): 220: FEYLAK-Büyük adam. Çok asker-yardımcı... MÜLEKKİN-Telkin eden. Bilgi vermeye çalışan: 220: HERCAÎ-Her yerde bulunur. (NASLI Han, her yerdedir!).

*

Birinci Mısra: 1221: MÜSLÜMAN… LOKMAN-(Kur’ân’da ismi geçen ve Peygamber olup olmadığı bilinmeyen, meşhur hekim.): 221: MÜTEHASSIS-Bir işin hakikatini, içyüzünü iyi bilen. Bir meslekte mahir olan. Has ve hususi olan… TARZE-Şekil. Suret: 221: DAVERÎ-Hükümdarlık.

*

Birinci Mısra: 222: KİRA-(İkra: Kiraya verme… İkra: Okutmak. “Oku” diye emretmek. Selâm göndermek, teslimiyet bildirmek, teslim etmek.)… ANKA-Simurg diye de anılır. “Gayeye götüren gaye kuş”: 222: HARİD-Tek, seçilmiş… MEVSUF-Vasıflanan. Bir sıfatla tavsif edilen: 222: MIZFAR-Galib olan. Asma çubuğuna sarılan filiz.

*

İkinci Mısra: 1706: FİKİR Kahramanı… İKTİDAR: 706: MAHLUL-Delinmiş. Sıkı tutulmuş iş. Takib edilmiş iş… MÜTEMERKİZ-Merkezleşmiş: 707= 1706: HAL-İ SİYAH-Ben. Nokta. “Allah Sevgilisi”. (Yevmiye: Efendi Hazretleri’nin yanağında bir ben görüyorum rüyâmda, öpüyorum!)… ÜSRE-Seleften gelen şân şeref. Söz veya hâdis nakletmek. Hadîsle nakledilen: 706: AKTÖR.

*

Beytin Toplamı: 4925: SALİH Mirzabeyoğlu Hükümdardır… Beytin Toplamı: 3926: FUZULÎ-En faziletli. Fazla şey… MAZMUM-İlâve olunmuş. Yapışmış: 926: MÜFAZA-Vâsi… MEVZUA-Kabul edilmiş esas. İlk önce ele alınan fikir: 927: MÜFAVİT-Birbirinden farklı. Zamanca birbirinden ayrı… ABDÜLHAKÎM Koltuğu(nda) Abdülhakîm: 928: HAYSİYET-İtibar. Değer. Şeref. Kıymet. Derece. Mesned. Mertebe… TEŞRİK-İştirak ettirme. Ortak etme: 930= 1929: DEST BE DEST-Elele, elden ele. Birbirine bitişik olan. Peşin satış… MÜFİZ-Feyz veren, feyzlendiren: 930= 1929: RAHMAN Sûresi 19-20 ve FURKAN Sûresi 53. âyetlerinin toplamı. (8928= 7929). 

*

ALLAH Sevgilisi buyuruyor: “Fakrım fahrimdir!”… Yevmiye: “Allah o yükü çekebildiğin için sana veriyor, sevinmelisin!”… FAKR-Kendisindeki her şeyin Allah’a âit olduğunu bilmek. İhtiyaç, yoksulluk. Kıllet: 380: ARİK-Asil haseb ve neseb ehli kimse… FARK-Ayrılma. Seçilme. Saçın ikiye ayrıldığı yer. (Berzah): 380: MÜSAFİR-Seferde ve muharebede olan. Yolcu. Yoldan gelen… FARIK-Tefrik etmek, farkeden, ayıran. Farkolunmasına sebeb olan alâmet… ŞEMAYİL-Ahlâk: 381= 1380: KAREF-Hastalara yakın olmak… ÂTİŞ-Susuz. Susamış. (Gayn: Bir harf. Susuz. Susamış: 1060: Büyük Doğu): 380: MİRKAM-Kalem… TAHT: 1400: MENŞUD-Matlub, dilenen şey.

*

FAHR-Övünme. Fazilet. Büyüklük. Şeref: 880: FAKR Mülkü Taht… FAHHAR-Çok övünen. Çanak. Çömlek. Toprak testi: 880: MAHREM-İki dağ arasındaki yol. (TASAVVUF)… “Fikrim fahrimdir!”… ŞÜKR, Allah’ın güzel isimlerinden biri ve mertebesi KÜRSÎ… MANA-Bana: 92: MUHAMMED… “Bana”nın aslının kime dayandığı böylece anlaşıldığında, İslâm büyüklerinde kimi böbürlenme sanılan söz ve tavırların ismi “tekrar tekrar övülmeye ve hamdedilmeye değer” mânâsına gelen Allah Sevgilisi yolundan O’nun FAKR’ına bağlanması gereği kolayından anlaşılır; bu fahr, ŞÜKR’ün ifâdesidir… Bu hâl, “bizim kibrimiz kibir değil, kibriyadır; Allah’ın büyüklüğünden gelir!” misüllü sözler, FAKR ve FAHR’ın tam karşılığıdır; elbette “şiir idrakı” da, bir idrak buudu olarak, fikir ve sanatta yakıştığı kadar bunun ifâdecisi olacaktır. Demek ki iş, göstermelik şivelerle yalancıktan nefsi kötüleme ve palavradan böbürlenmede değil, işaretlediğimiz hakikat davasındadır… MUHAMMİR-Mayalayan, yoğuran. (Allah Sevgilisi): 880: HARF-Yemiş toplamak. (Harf: Vecih, üslûb. Her şeyin ucu. Başkasının mânâlarını gösteren. Başkası olmadan, başkasının mânâsı için olabilen.)

 

BİR HAKİKAT

(GİZLİ İSTİDAT - AÇIK HÂL)

LEVHA: 2 Mart 2012… Yazmayı düşündüğüm İBN-İ ARABİ Hazretleri’nin bir yazısını B-7 Ölüm Odası’nda Mirzabeyoğlu yazmış, başka biri de aynı mevzuyu dergide yazmış. Ben de bu yazıyı Mirzabeyoğlu’nun dikkatine sunmak istiyordum. Benden önce yazının yazılması ihtimâli çerçevesinde düşünüyorum. — (AHMED Cengiz)

*

MUHYİDDİN-İ ARABÎ: Yeterli bilgisi olmayan bir kısım insanlar, “Sadıkların, yâni temiz ve doğru sözlü kimselerin kalblerinden açığa çıkan en son şey reislik sevgisidir!” derler. Oysa bu sözün sahibleri arasında bulunan arifler, bununla avamın anladığı mânâyı kasdetmezler. Allah şöyle buyuruyor: “Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ve sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a niçin secde etmezler?”… Allah, kulun kendi içinde saklı iken bilmediği şeyleri de, tıpkı doktorun sizin hastalığınızı teşhis ederek size bildirmesi gibi bildirir. (Kendimize âit bilgi de, Allah’ın bildirmesiyledir.) Hazret-i Peygamber, “Kim kendini tanırsa, Rabbini tanır!” buyurmuştur. Sıddıkların riyaset-reislik sevgisi, onlar için zâhir olunca, buna olan memnuniyetleri, halkın anladığından farklı bir şekildedir. Tıpkı Kudsî bir hadîste bildirildiği gibi: “Allah onların işittiği kulağı, gördüğü gözü, yürüdüğü ayakları, bütün azaları gibi olur!”… Ariflerin halk içindeki reisliği, Allah’ın bahsi geçen şekilde REİSLİK HAKİKATİ denen şeyi Allah’ın kendilerine göstermesi ile olandır. En büyük makam, Allah kendisine İKTİDAR verdiğinde o makamda Allah’la idare eden kimsedir. Bu mânâ kalblerinden gelmese idi, arifler bunu sevmezlerdi. Ayette geçen hakikat: “Allah bir şeyin olmasını dileyince, OL der ve o şey de hemen OLUR!”… Bu hakikati REİSLİK bahsinde gören kimse, kendi varlığının BÂKİ olduğunu görür. Allah insanın bâtınını kendi sureti üzere yaratmıştır. Eğer O reisliği sevmemiş olsaydı, Arifin kalbinde bunu yaratmazdı. Öyleyse biz de Allah’ın sevdiğini sevmeliyiz. Böylece, insan, hem kul hem de rab (besleyici, terbiye edici) olur; Allah ise sadece RABB’dir, kul değildir. Kulda kesret (çokluk), Hakk’ta Vahdet vardır.

*

Zahir hissesiyle bâtında ve bâtın hissesiyle zâhirde görünenlerin tecellisi bir hakikatin, şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de aynı hakikate bağlı olarak en yukarıdan en aşağıya derecelenmesi, neticede bir KOLTUK’un günlük hayat içinde idrakinden “atomaltı parçacıklar” dünyasına, zamandan zamanüstüne seyire ve nihayet “var - yok - var” şeklinde eşyanın her ân varlığı, her ân idamı, tekrar ihyasına kadar mevzular çerçevesinde görünüşü gibi, görünmesi… REİSLİK hakikatinin Allah’ın sevdiklerini işleme cümlesinden olarak bunun da O’nun lütuf ve inayetiyle kabil bir yerde şahıstaki gaybın onda hâle dönmesi şeklinde belirmesi asıl ve esas, sonrası buna nisbet, zamanüstü ve zamana şâmil işler ve mevzuların bildik REİSLİK’lerini bulmaları… Tevazunun aslı da bu; o kemâlden gelir ve her türlü büyüklere mahsus tevazu hâlinin taklidiyle, kimseye kemâl atfedilemeyeceği de biline. Büyüklerin zâhir gözüyle REİSLİK’ten kaçınmaları da, “ehil oldukları işten kaçınma değil”, ihtiyaç hâlinde olmaktan dolayı dolma ve tekâmül hakikatinden dolayıdır. Yaptıklarını yapabilecekler oldukça… Birbirlerini taklid caiz olmayan bütün “içtihad ehli” sahabiler gibi, halk nazarında REİSLİK’e tâlib olmayan Hazret-i Ebubekir’in HALİFE olarak seçildiği gün söyledikleri bu cümleden bir ibrettir: “Aranızda en lâyık ben olmasaydım, yemin ederim ki bu işi kabul etmezdim!”… O ki, her rütbenin hakikatini temsil edene öyle olduğuna dair şâhidlik edebilen olması hikmeti ile, Peygamberlik hakikatini yakînen bilen bir hakikatin malikidir; SIDDIKİYET makamının sahibi, tasavvufun en hususi baş temsilcisi… Sahabîler devrinden sonra zaruretler iş bölümünü doğuruyor. “Hükümdar’dan veli olmaması”, kaide değil, yük çekebilme, iş bölümü ve bunu doğuran şartlar dolayısıyla; ondan, bâtınî akıl - ruhtan pay sahibi olarak ŞERİAT ölçülerine tâbilik beklenecek. REİSLİK hakikatine ne kadar mâlik olduğunu gösterecek idrak budur. Gerisi, dünyalık harra hurralar içinde “fiili durumlar”dan ibaret kıymetler çerçevesinde.

 

MURADA UYGUN OLAN

VAKTİNİ UYGUN BULUR

MATLA’ Beyit: Şerbet-i la’lin ki derler çeşme-i hayvan ana / Ol verir can dem-bedem uşşaâka vu ben cân ana. —(FUZULÎ)... “Hamd idrakının kelâmsız ilacı ki can gözü derler ona / O verir aşıklara her dem can ve men can ona!”... Lâ’l dudağının ilâcı ki ona Âb-ı hayat derler / O verir her dem can aşıklara ve ben de ona!

*

LÂ’L-Dudak. Al renk, kırmızı. Kırmızı ve kıymetli bir taş. (Lâl: Dilsiz. Sessiz): 130: SENG-Taş. Hacer. Vezin. Ölçü. Temkin. Beraberlik. (Silâm: Taş. Su. Hamd.)... US-Büyük kadeh. Akıl. (Küllî ruhun zarurî karşılığı ilk akıl ki, Allah’ın EL-BEDİÎ ismi ile ilgilidir.): 130: SİLM-İtaat. İslâm. Müslim olmak... AYN-Göz. Pınar. Kaynak. Kavmin şereflisi. Tıpkısı, tâ kendisi. Zât. Her şeyin en iyisi. Muayene etmek. Casus. Hafiye: 130: KELEF-Yüzdeki siyâh benek. Şiddetli sevgi. “Hâl-i siyah, benek, ben: 706: Fikir Kahramanı”. MESEL-Suyun aktığı yer: 130: NA’Y-Ölüm haberi getirmek.

*

MEN-Ben: 90: MÜLK-Mal. Yer. Bina. Sanat. Hüküm ile bir şeyin zabt ve tasarrufu. İzzet, azamet, şevket. Bir şeyin dış yüzü. Sahiblik. Akıl sahiblerini tasarruf etmek. Mâlik olmak. (Üstadım’ın NECİB isminin tamamını ifâde eden CİM harfi ki, MİM harfinin karşılığıdır; rüyâda böyle dedi. Da’va Cetveli’nde MİM, Allah’ın “Malik” ismine işaret ediyor.)... MEN-Kim?: 90: KEM’İ-Bir yer ve bir döşekte beraber yatılan kişi. (Berzah’ta “zât sırrı neyse o” mânâsına kişilik)... MEN’A-Ölüm haberi. Vefat haberi. Vefalar haberi: 162: İNSAN.

*

Beytin düz ifâdesi ile, “Aşıklara can veren ab-ı hayat ilâcının sahibi” irşad makamındadır, ona bunu vermeye cezbeden de sayıları yüzbinler olsa aşıklardan biridir; irşad nefesinin merkezi odur, feyz ondan dolayıdır... Bizim kime bağlı olduğumuz belli; ve her ne demişse onu cezbeden bizdik, biziz sırrını ne türlü ifşâ ettiğimiz de izâhtan varestedir. Büyük Doğu, İBDA içindir, İBDA’dır; İBDA, yürüyen Büyük Doğu’dur.

*

Birinci Mısranın ebcedi: 1966: ABDÜLHAKÎM TAHTI... YOLUMUZ, HÂLİMİZ, ÇAREMİZ. (Üstadım’ın bu mevzuda bir konferansının ismi): 1966: Eskişehir’de benim için ilk dinlediğim Konferansı’nın senesi... ABDÜLHAKÎM Arvasî - NECİB Fazıl Kısakürek - İZZET Mirzabeyoğlu: 1966: (Milâdî 1920, Jül Sezar takvimi’nde 1966’ya gelir ki, malûm olduğu üzere 23 Nisan 1920 Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş senesidir!)... 2012 Jül Sezar takvimi, Milâdî: 1966: KÂZIME-Yanında bir kuyu daha olup bundan ona, ondan buna su geçmesi. Büyük Şehir. (Süryanice’de şehir, ESFAR demektir; “bunda ne acaib anlatılır gibi olmayan güzellikler var!” mânâsında. ESFAR: Büyük kitablar. Çingene dilinde ŞEHİR, “su” demektir. ESFAR: Arabça’da TAÇ, Türkçe’de “sefere gidişler, yolculuklar, düşman üzerine gidişler”.)

*

Jül Sezar takvimine göre 1950 senesi, 1904 Milâdî seneye denk geliyor; bu tarih Üstadım’ın doğum yılıdır. Benim doğum yılım da 1950 Milâdî... Jül Sezar takvimine göre Üstadım 1950 yılında doğmuş, Milâdî 1950’de de ben... Seyyid Abdülhakîm Arvasî - Necib Fazıl Kısakürek - Salih Mirzabeyoğlu: 1434: Hicri sene itibariyle bu sayı, Milâdî 2013’e denk geliyor.

*

İkinci Mısranın ebcedi: 1217: RÜYA... TEVRİH-Bir hâdisenin veya konuşmanın tarihini yazmak. Vakit bildirmek: 1216= 217: RÛYA-Yerden biten bitki... RABITA-Rabteden, bağlayan, bitiştiren. Münasebet. Tertib, sıra, düzen, usûl: 217: MUAVVİZAT-İhlâs, Felâk ve Nas sûrelerinin cemi.


Baran Dergisi 277. Sayı

 

 

 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.