Para Vakıfları (Evkaf-ı Nukûd)


Abdullah Kiracı

Abdullah Kiracı

15 Haziran 2016, 15:18

Menkul vakıflar bahsinin en netameli meselesi, nakit para vakıflarıdır. İslâm’da faizin haram oluşu, bu vakıfların tesisinde bilhassa Osmanlı uleması arasında büyük tartışmaların yaşanmasına yol açmıştır. Vakıf hukuku açısından Osmanlılardaki ehemmiyeti ise, 16. Asırdan sonra kurulan vakıflar içinde, en azından maddî değer olarak ciddi bir yekûnu bu türün tutmasından gelmektedir. Osmanlı toplumunun günümüz tabiriyle mikro ölçekte finansman ihtiyacını karşılayan bir sistem biçiminde temayüz etmiştir. Bu gün çok bilinmeyen bu vakıf türü, bir İslâm devletinde bankacılık ve sermaye teminine getirdiği çözümler açısından kanaatimizce önemlidir. Sadece bu tür vakıflarla alakalı birçok tez de kaleme alınmıştır.

Para vakıfları, aynından/kendinden değil de ancak gelirinden faydalanılabilmesi münasebetiyle diğer menkul vakıflardan ayrılmaktadır. Malikîlerde vakfedilmelerine cevaz verilen “gayrimenkullerden gelen her tür intifa hakkı” ile kendi başına olmasa bile itibarî değere sahib her çeşit evrak (sened, vs.) da aslında bir nevi paradır. Yani kitab, ev, silah, at veya benzeri savaş aletleri gibi mallar, vakfedildiklerinde kendilerinden de yararlanılabilen menkullerdir. Diğer menkullerin yanı sıra vakfına cevaz verilmiş olsa da, İslâm’ın faizi şiddetle yasaklaması, girişte bahsettiğimiz üzere, bu vakıfların mahiyeti konusunda kafa karışıklıklarına tabii olarak yol açmıştır. Bu tartışmalardan gelecek sayımızda bahsedeceğiz.

Bu noktada ayrı bir hatırlatmada bulunmak istiyoruz: Vakıfları konu edinen çoğu eserde vakıf tarifinden hemen sonra vakıf türleri sıralanır. Biz ise farklı bir usul izleyerek, ilk önce vakfı oluşturan ana unsurları ve mevzuuna göre vakıf türlerini ele almayı uygun bulduk. Bu açıdan araştırmamızın ilerleyen bölümlerinde başta sahih-irsadî ayrımı olmak üzere diğer vakıf türlerini de evvela ana başlıklar halinde ele alacağımızı akabinde inceleyeceğimizi belirtmek isteriz.

Yine yazı dizimizin “Değerlendirme” başlığıyla vermeyi planladığımız son bölümünde etraflıca duracağımız bir hususa burada kısaca işaret etmek istiyoruz: Diğer bütün İslâmî kurumlar gibi vakıf da ancak bir İslâm devletinin şemsiyesi altında varlığını sürdürebilir. Nasıl canlılar hayatlarını idame için belli bir “habitat”a ihtiyaç hissediyorlarsa, bir inanışa ait –onun tarafından üretilmiş ya da bünyeleştirilmiş olsun fark etmez- yapılar da, fonksiyonlarını icra edebilmek için ancak o inanışın kendini ifade edeceği en yüksek yapı olan devlet kurumuna muhtaçtırlar. Bu kurumları bağlamından koparıp her derde deva kabilinden uygulamaya geçirmeye teşebbüs, çoğunlukla hüsranla neticelenecektir. Hele ki vakıf gibi tamamen gönüllü olan ve bu yüzden ciddi bir kontrol mekanizmasına ihtiyaç duyan kurumlar söz konusu olduğunda bu gereklilik kesindir. Burada İslâm tarihi boyunca tetkik ettiğimiz vakıfların bu günkü sivil toplum kuruluşu veya dernek benzeri vakıflarla bu yüzden hiçbir alakası bulunmamaktadır. Kısacası, İslâm emir ve yasaklarının ve bu istikamette billurlaşmış İslâm ahlâkının neticesi kurumların ancak bir İslâm devletinin denetim ve koruması ile işlerlik kazanabileceğini söyleyebiliriz. Bu kural ve kurumlardan birini alıp ondan aslî yerindeki faydasını beklemek doğru değildir.

Bu zaruri izahtan sonra para vakıfları bahsini açarak devam edelim.

Nevevî’ye göre Malikîler, Şafiîler ve Hanbelîler, para vakfına muhalif değillerdir. Malikîler kayıtsız-şartsız ittifakla para vakıflarına taraftarlardır. Hatta Malikîler, para haricindeki, bir gayrimenkulden bağımsız mücerret değerlerin de vakfedilebileceğini söylemektedir. Şafiîler paranın süs eşyası vasfı altında vakfedilebileceği hususunda ittifak halindedirler. Ancak paradan bir gelir sağlanıp fakirlere verilmesini amaçlayan vakıfların tesisi hususunda aralarında ihtilaf mevcuttur. Ancak Şafiî ulemanın çoğunluğu para vakıflarına cevaz vermiştir. Yine, Ahmed b. Hanbel’den aksine bir rivayet de bulunmakla birlikte, Hanbelî mezhebinde ihtilaflı olarak para vakıfları caizdir. Hanbelî mezhebinde altın ve gümüşün kiralanmasını caiz görenler vakfını da caiz görürler. Altın ve gümüş deyince, bunların aslında para, ikinci derecede süs eşyası olduğunu hatırlamak gerekir. (H. Koyunoğlu, Para Vakıfları: 17. yy İstanbul Uygulaması, sh. 260) 

Hanefîlerde menkul vakıflar konusunda muhtelif görüşler bulunmaktadır ve nakit para vakfı umumiyetle “örfen vakfı kabul edilen menkuller” grubuna dâhil edilmektedirler. (Akgündüz, Vakıf Müessesesi, sh. 219) Önceki sayılarımızda bahsettiğimiz bu bahsi biraz açacak olursak; Hanefîlerdeki genel kaideye göre, (te’bid şartından dolayı) vakıfta aslolan gayrimenkuldür. Gayrimenkul dışındaki şeylerin vakfı istisnadır. Dolayısıyla, istisna haricindeki menkuller vakfedilemeyince paranın vakfı asla düşünülemez. Bu İmam Azam’ın görüşüdür. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, menkul malların vakfı, akar/gayrimenkule bağlı olarak kayıtsız şartsız caizdir. Osmanlılar’da yapılan para vakıflarının çoğu da bir akara tâbi olarak yapılmıştır. Buna göre bir akara bağlı olarak yapılan para vakıfları genel kaidenin bir istisnası olarak caizdir. İmam Muhammed’e göre teâmül (örf) bulunan durumlarda menkul malların vakfı gayrimenkule bağlı olmadan da caizdir. İmam Züfer’e göre menkul bir mal olan para vakfı mutlak surette caizdir; fakat ona göre, genel olarak vakıf sahih olmakla beraber lâzım (bağlayıcı) değildir.

Bu durumda, para vakıflarında mezheblerin yaklaşımını gösteren bir (x-y) eğrisi çizecek olursak, Malikîlere göre katiyetle sahih, Hanefîlere göre örfün tayin ediciliğine bağlı olarak sahih, diğer iki mezhebde ise örften bağımsız olarak sahihtir.

Para vakıflarının Osmanlı öncesi dönemi ile alakalı elimizde kesin bir kayıt bulunmamaktadır. Ancak bu konudaki içtihatlardan bile yola çıkacak olursak, Abbasîler döneminde diğer menkul vakıfların yanı sıra para vakıflarının da mevcut olduğunu ifade edebiliriz. Ancak vakıflarda yazılı bir vakfiye şartının bulunmaması, para vakıflarının da geride kendilerinden bir iz bırakacak eserlere sahib olmamaları gibi sebeplerden ötürü, kati bir delil ortaya konamamaktadır. İslâm tarihi boyunca o kadar çok vakıf kurulmuş ve kaybolmuştur ki, tahminî rakamlar bile insanları şaşırtmaktadır. Mesela Osmanlı devrinde kurulduğu tahmin edilen vakıf sayısı iki yüz binden fazladır. Bunların ancak elli bini hakkında elimizde malumat bulunmaktadır. Varsın gerisini okurlarımız kıyas etsinler. O yüzden sadece verilen içtihadların bir ihtiyacı gösterdiğinden yola çıkarak bu tür vakıfların daha Abbasiler devrinde var olması gerektiğinden bahsediyoruz.

Hanefîlerin ve diğer üç mezhebin bu meseleye yaklaşımlarına yakından baktığımızda, verdikleri içtihadların aslında tamamen kamu menfaati merkezli olduğunu, şer’î temel prensiplere aykırı olmamak kaydıyla örf ile kamu menfaati birleştiğinde şer’î cevazın kendiliğinden ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Sürekli ve ısrarla üzerinde durduğumuz “usul-ı fıkıh, İslâm’a muhatab anlayıştır” ve “dinin mihrakı nasslarla bağı, maddî olmaktan çok manevîdir” tezi, böyle uç hadiselerle teyid olunmaktadır.

İs­tanbul tahrir kayıtlarına göre en eski tarihli para vakfı H. 866 / M. 1461, İstan­bul Şer’i Mahkeme sicil kayıtlarına göre ise H. 888 / 1493’dür. Hamdi Döndüren’e göre Osmanlılarda ilk bilinen para vakfı ise, Fatih Sultan Mehmed’in, geliri yeniçeri ocaklarına verilen etlerin sübvansiyonunda kullanılmak üzere vakfettiği 24.000 altın tutarındaki vakıftır. İstanbul’da Fatih’ten itibaren, 1456–1551 yılları arasında 1161 para vakfı kurulmuştur. Yine İstanbul’un et ihtiyacı için Kanuni Sultan Süleyman kendinden önce bu maksatla tesis edilen para vakıflarını birleştirerek, 698 bin akçeden müteşekkil bir vakıf oluşturmuştu. Bu paralar İstanbul kasaplarına kredi olarak veriliyordu. Para vakıfları o kadar gelişmişti ki, bunları “vakıf bankalar” olarak isimlendirmek mümkündür. (H. Döndüren, Para Vakıfları Ve Günümüz Bazı Alternatif Finansman Kaynakları, Yeni Ümit Dergisi, Yıl: 22 Sayı: 84) Bu cümleler para vakıflarının Osmanlı imparatorluğu­nun ekonomik sistem içerisindeki önemini göstermeye yeter.

Hanefîlerde genel olarak muamele-i şer’iyye faiz sayılmayarak câiz görülmüş, dolayısıyla uygulama bu şekilde olmuş, fetvalar ile hükümler bu yolda verilegelmiştir. Osmanlı sultanları, hâkim ve müftülerin, Hanefî mezhebinde sahih görülen görüşlerle hüküm ve fetva vermelerini emretmiştir (Ali Haydar, Dürarü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, IV, sh. 696-700).
Para vakıflarındaki işlemlerde “rıbh/kâr” alındığında kullanılması mecburi olan “muamele-i şer’iyye” meselesi son derece ehemmiyet arz etmektedir. Kiminin hile-i şer’iyye (hile, çözüm demektir) de dediği bu yöntem, ortada alınıp satılan bir malın bulunmasını gerektirmektedir. Ancak gerçekten kamu yararına veya açmaz durumundaki bir meseleyi çözmek adına değil de nefsanî talepler için girişilecek her tür muamele-i şer’iyye, kendini kandırmaktan ibaret kalacaktır. Burada son devrin âlim zatlarından Ömer Nasuhi Bilmen’in de muamele-i şer’iyye konusuna yaklaşımını paylaşmak istiyoruz: “Para vakıflardan temin edilen krediler muamele-i şer’iyye usulü ile veriliyordu. Muamele-i şer’iyyesiz alınacak bir kâr mutlaka haramdır. Muamele-i şer’iyye suretinde İmam Ebû Yusuf’a göre riba kalkar, kâr câiz olur. Bu bir şer’î kurtuluş yoludur. Çünkü yetimin veya vakfın malını veli veya mütevellinin bir kimseye kârsız (rıbhsız) borç olarak vermesi düşünülemez, fâiz alması ise haramdır. O halde meşrû bir alım-satım akdi vasıtası ile bunların menfaatleri sağlanmış olur. Artık bu muameleyi “gayr-i meşrû bir hile” olarak kabul etmek doğru değildir” (Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1969, V, sh. 47-48).

Ömer Nasuhi Bilmen, diğer borçlar konusunda şöyle demektedir: “Ödünç para alanın üzerine, muamele-i şer’iyye ile bir kâr (rıbh) yüklemek sahih ise de, fakihlerin büyük çoğunluğuna göre kerahetten uzak değildir. İbnü’l-Hümâm Fethu’l Kadîr’de şöyle der: ‘Böyle bir işlemde kerahet yoktur. Şu kadar var ki, bu tercihe şayan değildir. Çünkü bundan karz-ı hasen suretiyle yapılacak bir iyilikten yüz çevirme vardır.’” (Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., VI, sh. 100).

Aslında para vakıfları gayrimenkul vakıflara göre daha esnek ve hızlı işleyen bir oluşumdur. Osmanlılarda özellikle bölgesel ekonomik ihtiyaçların karşılan­masında da böyle bir oluşuma ihtiyaç oldukça fazlaydı. Bu nedenle “avarız vakıf­ları”, “eytam sandıkları”, “orta sandıkları” ve “esnaf sandıkları” gibi müesseseler, sos­yal güvenlik ve dayanışma çatısı altında oluşturulmuşlardır. 19. yüzyılda para va­kıflarının toplam vakıflar içerisindeki oranı yüzde elliyi geçmiştir. (N. Öztürk, 19. Asır Osmanlı Yönetiminde Yaşanan Batılılaşma Hareketlerinin Vakıflar Üzerindeki Etkileri, İslami Araştırmalar Dergisi, VIII/1, s. 32) Belirttiğimiz hususlar yanında Osman­lı dönemi gayrimenkul ve para vakıfları­nın dağılımları bölgeler itibariyle çeşitlilik göstermekteydi. Örneğin bazı bölgelerde para vakıfları tek bir vakıf olarak kuru­lurken, bazı bölgelerde de hem gayrimen­kul, hem de para vakıflarının birlikte kurulduğu görülmektedir.
Gelecek sayı yapılan münakaşalar üzerinden para vakıfları bahsine devam edeceğiz.
Baran Dergisi 492. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.