Zobalarında Guru da Meşe: Görüyon Değmi Türk’ü…


Fatih Turplu

Fatih Turplu

27 Ekim 2016, 12:43

15 Temmuz gazilerinden Kazanlı Mustafa amcayı hâlâ tanımayan, duymayan var mıdır acaba? Tanıma ve duyma’yı kastederken biz her ne kadar ondan “haberdâr” olmayı kastetmişsek te, bir başka ve derin tarafıyla Mustafa amcayı “tanımak” demek onun dünyaya bakış açısındaki saffetle dolu iradeyi, Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle “protoplazma şahsiyeti”ni kavramakla olur.
Bana kalırsa, Kazanlı Gazi Mustafa Amca’nın “görüyon değmi Türk’ü” diye ifadelendirdiği, kaba milliyetçilikten azâde bir sahada ve amik ovasını kucaklayacak bir hassasiyet genişliği içerisinde seçip söylediği bu üç kelimenin ihtiva ettiği mânevî sıcaklık, çelikten plazalarla örülü putlar şehrinin her metalini eritirir de, Üstad Necip Fazıl’ın “Anadoluculuk” diye vasıflandırdığı mânâyı hissetmeyene işlemez…

Bilindiği üzere Büyük Doğu-İBDA fikriyatının bir bakıma fikrî köklerini dayandırdığı bir davâdır Anadoluculuk; Üstadın miyarını “Hacı Bektaş’ların, Hacı Bayramlar’ın, Nasreddin Hoca’ların, Köroğlu’ların, Karacaoğlan’ların, Dertli’lerin, Keloğlan’ların, Kerem ile Aslı’ların, Ferhad ile Şirinler’in Anadolusu, mükemmel ve muhteşem bir (sentez) hâlinde nakışlandırılacak olursa, meydana öyle bir duygu ve düşünce vâhidi çıkar ki, ana gaye, bu vâhidi her bakımdan kıymetlendirmek olarak abideleşir, ve onu, sadece, ifsat ve istismar sınıflarından kurtarmak, basit bir coğrafya meselesi sanmak gibi bir hasislikten uzak tutar.” (Necip Fazıl, Kafa Kağıdı, sayfa 191) diyerek ruhunu ve mekânını va’zettiği mesele… Lübbü hâlinde, yine Mehmetçik Konferansı’nda bu mevzuun terkibini şöyle ifade eder: “Felsefede mekân denince madde, zaman denilince de ruh anlaşıldığına göre, Türk’te ikisini birden şahıslandıralım: Mekân, Anadolu… Zaman, İslâmiyet…”

Üstad’ın Anadolu’yu bu türlü vasfedişinden yola çıkarak söylersek,  Kazanlı Gazi Mustafa amcanın “Görüyon değmi Türk’ü” diye ifadelendirdiği, hepimizin –en azından bu memleketin gerçek evlatlarının- gönlüne değen, yüreğini yakan, cesaretini artıran, bütün istifhamları darmadağın eden nidasının kökünde yatan mânâyı anlamamak, hissedememek en kaba ifadesiyle ya gâvur olmak yahut da gâvur taifesinin tesiri altında ipnotizmaya uğramış bir vaziyette bulunmakla mümkündür; aksi hâlde bu nidanın değmeyeceği gönlün, varamayacağı kulağın bu topraklarda Anadolu tabiriyle “yatacak yeri yoktur.”

Anadolu, has ismini almaktan hayâ ettiği âlemlerin efendisine ait ne kadar vasıf varsa onu taşımayı vazife bilmiş Mustafa ve Mehmedlerin; yine ona dâir ne varsa başucu etmiş Ayşe ve Fatma’ların yurdudur. Örümcekten adam, yarasadan kahraman, olmayan gezegenden normal ötesi adam ithâl edip üreten mazisi kısır memleketler ve o memleketleri muasır medeniyetin beşiği sayan kafalar asla bu yurdun hissiyatını sezemezler.

Bizim kahramanlarımız hayâlvârî perdelerde üretilen normal ötesi süper, yetmedi über üretmeler değil, hayatın, gerçek hayatın safhaları içinde cemiyetleri ayakta tutan sıradan ve aleladeliği içindeki fevkalâde kimselerden oluşur.

Bir gece evvel memleketi kurtaran ve ertesi gün ailesinin maişeti için iş başı yapan kahraman tiplerini, konuşmaya döküldüğündeki bu fevkaladeliği biz sinema perdesinde değil, sıradan bir günün sıradan manzaraları içerisindeki memleketimiz sokaklarından seyrederiz.

Kazanlı Gazi Mustafa amca’nın “Görüyon değmi Türk’ü” ifadesi her memleket evladı gibi benim de dinî hassasiyetlerime tercüman oldu. 15 Temmuz’dan bu yana teshir olmuş bir vaziyette, gerek kendi kendime gerekse hususî sohbetlerde yeri geldikçe dile getirdim bu amcadan kaynaklı hassasiyetimi. Yavaş yavaş, doğrusu hatırımdan silinip gidecek derecede bir unutkanlığa düştüğüm bir anda beni tekraren bu ifâdeyi ilk duyduğum andaki aşka, heyecan ve cesarete sevk eden bir halk türkümüze rastlayıverdim.

Hususiyetle Hasan Mutlucan’ın yorumladığı bu türkünün nikriz makamıyla seslendirilişindeki ağır hava, ilk esnada insana “bu parçanın sözleriyle türkünün ağırlığı arasında ne gibi bir müştereklik var?” diye bir suâl getirebilir ve tabiatıyla Kazanlı Gazi Mustafa Amca ile “zobalarında Guru da meşe”nin nasıl bir alakası olabileceği… Evvela, içinde sıradan sayabileceğimiz hareketleri mevzu eden ve sözleriyle ağırlığı arasında bir tezat varmış gibi duran bu türkünün sözlerini paylaşalım:
 
“Zobalarında guru da meşe yanıyor efem
Yanıyor ya Memed ağam da üşümüş de donuyor
Boncuklu gelin ortalıkta dönüyor da dönüyor
Aslanım da efeler vay vay
 
Gar mı yağıpba Yarengöme’nin dağına efem
Memed ağam da oturudavermiş efelerin de sağına
Çıkam haden de şu dağların başına da başına
Aslanım da efeler vay vay”

Bizim kahramanlarımızın “sıradan ve aleladeliği içindeki fevkalâde kimselerden” oluşması gibi, bu türkünün sözlerinin sıradanlığı ile hikâyesinin fevkalâdeliği bana Kazanlı Gazi Mustafa Amca’yı tekraren hatırlattı ve “Görüyon değmi Türk’ü” sözleri tekrar tekrar kulaklarımda çınladı…

Bu türkünün hikâyesi ise, bana kalırsa fikriyatımızın niçin Anadoluculuk davası güttüğünün bir delilidir. Hikâyeye gelince:

Türküde geçen Mehmed Efe, Denizli’nin bugün Tavas olarak da bilinen Yarengüme kasabasında yaşayan Balkan Harbi’nde bir bacağını kaybetmiş bir Osmanlı Ordusu neferi, gazi… 1922 senesinde memleketimiz baştanbaşa kırılmış vaziyette yedi düvele karşı direnirken ve hususiyetle eşkıyası bile ehli İslâm için saf tutmuşken Mehmed Efe bir bacağı ile evinde bir o yana bir bu yana döner kıvranır ve kendi kendine “Gökçe Efe, Yörük Ali, Demirce Efe’ler küffara karşı dururken, böyle evde oturmak yaraşırmı ülen şanına!” diye söylenip dururmuş... İzmir’in Yunan işgaliyle beraber zihninde “işe yarameyom, düşmana, cepheye varameyom” diye diye Mehmed Efe bir derde tutulmuş ki sormayın. Mehmed Efe’yi bir üşümedir, bir titremedir almış ki yaz günü donuyor soğuktan. Yaz günü bile soba yakar, dokuz yorgan örterler üstüne ama Mehmed Efe “üşüyom, donuyom!” diye diye titrer dururmuş. Bir yandan düşmana karşı savaşamamanın verdiği derin teessür, diğer yandan temmuz sıcağında soğuktan titrer dururken günler böylece geçip gitmiş… Ne vakit küffar topraklarımızdan kovulmuş ve tuhaf bir şekilde tamda aynı vakitler Mehmed Efe’nin üşümesi de geçivermiş... Bu hâdiseyi bilen halk ise Mehmed Efe’nin bu hikâyesini anlatan bir türkü “yakmış”…

Mehmed Efe’nin ruhu bugün Kazanlı Gazi Mustafa Amca’nın “Görüyon değmi Türk’ü” nidasında yaşamaktadır ve bu ruh, bir tek imanlı vatan evladı kaldıkça ölmeyecek, var olacaktır!

Baran Dergisi 511. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.