<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/buyuk-dogu-ibda" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 26 Aug 2026 17:45:44 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/buyuk-dogu-ibda"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Fabrika]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-fabrika</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-fabrika" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Doğu idealinde minarelerle fabrika bacaları, tek ve çift hesabiyle aynı dizide ve yanyanadır.</p>

<p>Türkiye de 10 veya 1000 veya 10000 veya 100 bin câmi ve mescit ve bir o kadar da minare varsa, aynı miktar ve mikyasta fabrika bacası yükseltilmesi, câmi ve minarelerin başlıca ihtarıdır. Öyle ki, her minare bir fabrika bacasiyle nişanlı...</p>

<p>Büyük Doğu idealince eşya ve tabiatı teshir gayesinin remzi olan fabrika, hiçbir cihaz, âlet, yedek parça, akaryakıt ve muharrik unsurunu dışarın getirtemez. Bu imkânın doğacağı ve bir "devr-i daim" nizamına gireceği güne kadar da hiçbir makineleşme ve sınaî istihsale gerçek göziyle bakılamaz.</p>

<p>Makineyi yapacak makineyi yapabilme ehliyeti meydana gelinceye kadar, idealimiz madde hünerine malik ellerde esir bilinecek; ve o zâlim madde boyunduruğundan kurtulmak için, müspet bilgi fedâileri, gerekirse gece uykularını 1 saate indirecek ve millet kepekle toprağı karıştırıp yiyecektir.</p>

<p>Makineyi yapacak makineyi yapabilme ehliyeti başlar başlamaz da, eser ne kadar iptidaî olursa olsun, baş tâcı edilecek ve meselâ yabancı bir elçiliğin davetine, yerli yapı külüstür bir otomobille giden Başbakan, herhangi lüks bir Avrupa veya Amerike arabasiyle gitmekten çok üstün bir tesire ve ona göre kelâm hakkına sahip olacağını bilecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Batı adamının, cihazını, âletini, parça parça her şeyini dışarıdan getirdikten sonra plânını, mühendisini, baş ustalarını, hattâ birçok dalda hammaddesini ve muharrik kuvvetini bile Batıddan devşirip, çocukların resimli takozları gibi burada düzene sokturduğu, ismine "montaj sanayi" denilen, bir de utanmadan firmasına "Türk" sıfatı eklenen fabrika soyu, Büyük Doğu ideolocyası gözünde (teknoloji) fahişeliğinin en sefil ve rezil şeklidir.</p>

<p>Büyük Doğu ideolocyasının vatanında fabrikaya hâkimiyet, mühendisinden işçisine kadar, Anadolu köylüsünün kerpiç yoğurur ve tezek kuruturken gösterdiği beceriklilik ve dış yardıma ihtiyaçsızlık nisbetinde olacaktır. Öküzünün kurutulmuş derisinden yaptığı kaytaniyle esterinin hamudunu tamir eden köylüdeki iptidaî iş hâkimiyeti, bütün vatanı kaplayacak fabrikalarda, alâkalılarca, ayniyle âli plânda tecelli etmek borcundadır.</p>

<p>Ziraî ve sınaî temellerin karşılıklı ve kâmil âhengi içinde yükselecek olan fabrika, vatan müdafaasından topyekün beşerî saha bırakmayacak ve bir zamanların İngiliz sanayii eşyası üzerindeki (Made in England-İngilterede yapılmıştır) kaydı yerine ve aynı iftihar uslübiyle "Türk malı" damgasını taşıyacaktır.</p>

<p>Büyük Doğu ideolocyası, minarelerden yükselen ezanlarla Batı ruh ve kültürünü yenmek dâvasını güderken, fabrika bacalarından yükselen duman kıvrımlarının göklerdeki nakşiyle de maddeye hâkimiyet hünerini Batıdan koparıp almak gayesini temsil eder.</p>

<p>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-fabrika</guid>
      <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 13:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/necip-fazil-ideolocya-orgusu-fabrikapy-2.webp" type="image/jpeg" length="62272"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Sermaye ve patron]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-sermaye-ve-patron</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-sermaye-ve-patron" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>● Büyük Doğu idealinin nakışlandırdığı cemiyette sermaye mü'mindir; yani patron mü'min...</p>

<p>● O halde bu sermaye, (Karl Marx)ın ele aldığı sömürücü, kemirici ve faiz isimli bir nevi yağ bağlama imtiyaziyle göbek şişirici bir vasıta değil, her ân nefsinden şüphe ve her lâhza kendisini murakabe edici bir kuvvet merkezidir.</p>

<p>● İslâmda esas bakımından kirli bir nesne olan mal ve para, temizliğini helâlde arar ve zekâtta sağlarken -zekât mefhumu temizlenmeden gelir- vasıtalık ettiği emek takdirinde de adalet ölçülerinin en dakik, en rakik, en refik ve en şefik alanını gözleyicidir.</p>

<p>● İslâmın şeriatte "Seninki senin, benimki benim!" hükmü, ferdî mülkiyet hakkını tespit ettiğine, tarikatte "Seninki senin, benimki de senin!" ölçüsü de ahlâk plânında kefâlet belirttiğine, hakikatte ise "ne seninki senin, ne benimki benim; hepsi Allahın!" düsturu her şeyi kökünden hall-ü fasl eylediğine göre, bu çerçeve içindeki sermaye, patron, kâr ve mülkiyet hakkına, topyekün bütün sistemler ve emekçiler kurban olsun...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>● İslâmda, sermayenin urlaşma (hipertirofi-dehhâme) arzederek vücudu kemirmeye başlamasını, zekâta tâbi kıymetlerini (kâr, serbest ana para, mal dahil) her sene kırkta birini (yüzde iki buçuk) muhtaçlara ayırmak ve budamak suretiyle önleyici, durgun ve hareketsiz sermayeyi çeke çeke eritici, buna rağmen iş ve para hareketi sayesinde yükselen kâr ve mülkiyeti makbul sayıcı ilâhî sistem, "içtimaî adalet" diye bangır bangır bağıranların, gök dururken yerde aradıkları güneştir.</p>

<p>● Bizde patron, ister devlet, ister şirket, ister fert, emekçiyi, babasına hizmet borcunda evlât kabul eder; ve evlâda mahsus sımsıkı disiplin içinde, yine evlâda mahsus bütün koruma şartlarıyla destekler. Bu destekleyiş o kada ileri ve hiçbir yerde görülmemiş soyundandır ki, emekçi, miras hakkı müstesna, hak ve ihtiyaç derecesine göre zorlama hakkına malik bulunmaksızın patronunun olanca imkânını tasarrufu altında tutar.</p>

<p>● Patronu, işçi hakları mevzuunda zorlama salâhiyeti işçi ve emekçide değil, idarî ve içtimaî murakabe mihrakındadır.</p>

<p>● Tavuk ve yumurta gibi, patron olmayınca işçi, işçi olmayınca da patron olamayacağı hakikati önünde, patrona düşen, işçi sayesinde vücut hikmetine kavuştuğunu; işçiye düşen ise, çalınmış bile olsa kendi hakkına ve gücüne tecelli zemini açanın patron olduğunu bilmek ve onun iyisine bağlanmaktır.</p>

<p>● Serbest sermaye veya mamul eşyası 10 milyon ve kârı 1 milyondan ibaret, 100 işçi çalıştıran bir patron, para ve malından 250 bin, kârından da 25 bin lirasını, zekât olarak dağıtacağına göre, işçilerine her yıl, açıktan, hepsi birden zekâta müstahak farziyle, 2750şer lira verecek ve bu kat'î müeyyide üzerine dayalı binbir ahlâkî fedakârlık şekli icad edecektir.</p>

<p>● Büyük Doğu idealinin nakışlandırdığı cemiyette patronla işçiyi kaynaştıracak en büyük ruhî ve ahlâkî müeyyide, hizmetçileriyle aynı sofrada yemek yiyen Kâinatın Efendisi; ve ata, kölesiyle nöbetleşe binen Hazret-i Ömer'den süzülen mânadır.</p>

<p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s.379-381</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-sermaye-ve-patron</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 12:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/basyucelikemirleri.webp" type="image/jpeg" length="72547"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Ankara ESAV’da 1989 tarihli yayınlanmamış konuşması]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-ankara-esavda-1989-tarihli-yayinlanmamis-konusmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-ankara-esavda-1989-tarihli-yayinlanmamis-konusmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><i>Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun 28 Ocak 1989 tarihinde, Ankara’da Kitap Fuarı vesilesiyle eserlerini imzaladığı, bilâhare Yalçın Turgut Balaban’ın karikatür sergisinin açılışını yaptığı günün akşamında ESAV (Ekonomik ve sosyal araştırmalar Vakfı)’ın Kızılay’daki merkezinde kalabalık bir dinleyici topluluğuna karşı yaptığı başta “İslâmî bilgi diyalektiği” olmak üzere, hayatın meselelerine dair geniş kapsamlı konuşmasını ilk defa yayınlayarak ilgilerinize sunuyoruz. Halen önemini koruyan bu konuşmayı o zaman kayda alıp, yazıya deşifre eden Yahya Düzenli’ye teşekkür ederiz.</i></p>

<hr />
<p>Takdir edersiniz ki kitaplık çapta ortaya konulmuş hadiseleri bir sohbetin konuşması içinde kısacık şeye sığdıramazsınız. Zaten konferansın şöyle bir şeyi vardır. Konferans adeta bir ağaçtaki tam olgunlaşmamış meyve gibidir. Meyve tam olgunlaştığı zaman dibine düşer. Bu çerçevede aldığınız zaman kitaplık çap, işi kemaliyle bağlamıştır. İş kemaliyle bağlandıktan sonra sohbetin sıkıntısı içinde veya sohbetin darlığı içinde veyahut da alıcı-verici arasındaki uyumsuzluğun olumsuzluğu içinde birtakım şeylerin gürültüye gitmesine mâni olunmuş olur, eser ortaya konulduğu zaman...</p>

<p>Ben buraya gelirken Ankaralı arkadaşlarımız arasındaki birtakım meselelere temas etmek istiyordum. Çok değişik, renkli bir grupla karşılaştım. Bunun için, bilinenleri yeniden benimsetme bâbında ana ilkeleriyle tekrar etme durumundayım.</p>

<p>Ortaya öyle bir şey koymalıyım ki sorulacak olan soruların hepsini ihata edici manâda dursun. Her şey ona nisbetle ele alınıcı olsun. Aranızda hukukçular var mı bilmiyorum. Hukukta "nısfet", "nesafet" diye bir tabir var. Bu, denkleştirme prensibi, adalet prensibi, kanun dairesine girmeyen birtakım yerlerde fıtrî adalet hissiyle hareket etme prensibidir, nısfet. Bizim İbda Diyalektiği’ni örgüleştirici ağırlığa baktığınız zaman misal, mesil, eş, benzer, nazir gibi kavramlarla nısfet kavramı aynı manâya gelir. Ve manâlarından biri de "yarı yarıya" demektir. Yarı yarıya... İnsan vicdanını yarı yarıya tabir etmek isterseniz, tahlil etmek isterseniz; vicdan, akıl ve ruh kutuplarının muvazenesinde tecelli ettiği için bunu nasıl ve niçin tarzında bölebilirsiniz, vicdanı... Nasıl ve niçin? Burada güzel bir espri geliyor aklıma.</p>

<p>Arabistan'daki kâhinlerden ikisi, birbirleriyle olan büyük denkliklerinden dolayı Şık ve Satih diye isimleri anılan iki kâhin motif, sembol olarak yarım insan hâlinde tasvir edilir. Yani tek göz, kafanın yarısı, tek kol, tek bacak tarzında</p>

<p>Yuvarlak konuşmayı seviyoruz. Siyasî itiş kakışları seviyoruz. Çünkü bunlar beleş, ucuz. Halbuki size şunu söyleyeyim: Siyasî davranışlar veya siyasî kararlar insan vücudundaki reflekslerden farklı değildir. Bir adam benim suratıma yumruk atarsa ben tabii olarak kendimi geri çekerim yahut da buna mukabelede bulunma durumuna giderim. Bu benim kendi organizmamı korumamın gereği olarak yapılması gereken bir hareket... Fikrin siyasete olan nisbeti budur...</p>

<p>Bu çerçevede aldığınız zaman, oturuyoruz kuru kuru birtakım hadiselerin nasıl olacağından, nasıl biteceğinden bahsederken, özellikle kendi bulunduğumuz yerde birtakım hikmetleri devşirebilmenin usulünü bilmiyoruz... Yani şöyle söyleyeyim: Bugün belli başlı bir İslâmî diyalektikle hareket edildiği takdirde mevcut bütün üniversiteler, liseler, ortaokullar vs. hepsi dahil, bizim dışımızdaki insanların, bizim ruhumuzu yamultmak üzere kurdukları müesseseler olmalarına rağmen adeta "zehri şifaya tahvil edici" bir diyalektikle, İslâmî bir diyalektikle biz buradan fayda temin edebiliriz.</p>

<p>Nısfet misalini verdim size... Nısfet misalini ortaya koyduğunuz andan itibaren, böyle bir mücerret bahis etrafında bir hukukçu arkadaş İslâmî anayasaya kadar uzanıcı birtakım verimler ortaya koyabildiği gibi, bu merkez etrafında büyük kâinat muhasebesini de gerçekleştirici olabilir. Halbuki şöyle oluyor. Hukukçu arkadaş, filân yerde açılmış olan bir sergi var. O serginin etrafında bir alâka var. O sergiyi açan arkadaşın birtakım havası var. O bu havayı çekememe hissi içinde orada gülünç hale geliyor. Kendisi kendi alanına davet edildiği zaman kendi alanında çıkarabileceği hiçbir şey olmamasından dolayı da sürekli olarak kendi alanından kaçıyor.</p>

<p>Burada söz konusu olan hayatın hangi sahasında olursa ve kim olursa olsun İslâmî diyalektiği kullanacak bir erginliğe ermeden konuştuğu her şey havada kalıcıdır. Burada herkes "başkası olmadan kendisi olamayacağı"na göre kendi mevzuu üzerine eğilmek ve kendi mevzuunda derinleşmek durumundadır. Aynı şuna benzer: Hadislerden derinliğine doğru bir tekini hakikatiyle yaşayan bir insan düşünün, o zaman üstüne sıçrar. Ama bir milyon tane hadis bilir, hava civadır o... Şimdi burada (özellikle genç arkadaşlara söylüyorum) zor olan hadise şudur: Birtakım bilgiler ezbere tarafından öğrenilir. Fakat öğrenilemeyen hadise "ilham"dır. İlham nedir? İlham, bir nevi deveyi hamuduyla yutmak gibi, bir anda insanın yutuverdiği hakikattir. Ve ilham bu hakikate yaklaştığı nisbette de verici rolünde bir anda benimsetivericidir. İşte bu benimsemeden sonradır ki işin içine tekrar tahlil, teşhis girer ve burada da fikir yürür. Şöyle söyleyeyim... Bizde olmayan hadise, eksiklik olarak genç arkadaşlara söylüyorum. Bilgi öğretilebilir ama ilham öğretilemez. İlham öğretilemez de ilhama dair istidadı olan insanların buna hazır duruma gelebilmeleri için birtakım ölçülendirmeler verebilir. Zaten benim özellikle yapmak istediğim hadise de odur. Üstadımın doğrudan doğruya tatbik ettiği dava da budur. Ruhumuzun titreşim noktasını yakalayabilmek, ruhumuzun titreşim noktasına birtakım şeyler aktararak kendi "hâl izahı"mıza doğru adımlar atabilmek...</p>

<p>Sancılar şuradan doğuyor: Meselâ ben nısfet, nesafet diye bir mevzu koydum ortaya. Hayat o kadar geniş, mevzular o kadar zenginken herkes mevzunun oturduğu ve asorti hale geldiği yerde hemen onun etrafında toplanıyor. Misal olarak söylüyorum. Diyelim ben "Hikemiyat" çerçevesinde birtakım meseleler koymuşum. Hukukçu olan arkadaş derhal, ben sanki mevzunun en güzelini seçmişim gibi hep benim yanımda eveleme, geveleme, bunun yanında birtakım parsa kapmaya çalışma, veyahut da bundan kaçma gibi durumlara geliyor. Halbuki aslolan şudur: Şuradaki diyalektiği kendi mevzuunda yürütebiliyor musun? Ve burada da (misal olarak söylüyorum) şöyle komik durumlar çıkıyor… Bugün İslâmî ilimlerden hayata doğru yeterince fayda temin edilemiyor. Çünkü ezbere tarafından öğreniliyor.</p>

<p>Meselâ nesafet dedim, böyle bir mevzu koydum ortaya. Ben bu mevzuda İslâmî anayasayı yapıcı ilkelerden tutun, hukuku tutun, dünyadaki hukuk karşılaştırmalarından tutun yani işin hem pratik hem teorik yönüyle sonsuz zenginlikte bir olay. Niye kimse buraya girmiyor? Buralara girmemek dediğim tarzda o hakikati bir anda emici, yakalayıcı bünyenin, ruh halinin olmamasından dolayıdır.</p>

<p>Bu mevzuya dikkati çektikten sonra özellikle birtakım siyasî meselelere de temas ediyorum. Bunların netameli tarafları var. Asıl konuşmak istemediğim meselelerden biri de odur. Bunu da söyleyeyim. Sahte kahramanlık rolüne bürünmek istemem. Ben burada söyleyeceğimi söylüyorum ve çıkar giderim. Ama beni buraya dâvet eden insanlar birtakım korkuya, endişeye kapılırsa bu bakımdan üzmek istemem. Zaten özellikle konuşmanın mahrem olmasını isteyiş sebeplerinden biri de oydu. Ama madem ki bu kadar insan beni konuşmacı olarak bekledi o zaman biraz mazurum.</p>

<p>Şöyle bir şey söyleyeyim. Mevzuyu, hayatı, parseller halinde ayırdığınız zaman insanlar gerek mevzu gerek mizaç hususiyetleri olarak, gerekse potansiyelleri olarak ayrı ayrı yapıdadırlar. İş o ki bütün bu değişik potansiyeldeki, değişik mevzulardaki insanların tekini bile israf etmeden enerjilerini faydaya inkılâb ettirici bir biçimde değerlendirebilmek. Bunun için de en güzel hadise olarak size söylüyorum. Misalimi soldan vereceğim için endişelenecek bir şey de yok. Şu kadarını söyleyeyim size... Meselâ demokratik meslek örgütlenmelerini düşünün. Yahut da biz teşvik edici değiliz ama aynı zamanda 'yapma' demek mecburiyetinde de değiliz... Diyelim ki illegal örgütlenme. İfade edebildim mi? Bu şekilde olduğu zaman ister siyasî, ister legal, ister illegal, ister meslekî örgütlenme, ister ilmî çalışma, ister sinema çalışması tarzında hayatın ne kadar çok şubesi varsa ve bu şubelerde ne kadar çok arkadaş varsa ve kim kendi kapasitesiyle ne yapabiliyorsa, kim kimle iyi anlaşabiliyor ise... Bunu defalarca söyledim... Meselâ bir siyasî partinin seçim vasatında, kendine taraftar toplamasından daha tabii bir şey olamaz. Buna mukabil şunu da söyleyeyim. Örgütlü olan yüz tane insanın yapmış olduğu işi, göstermiş olduğu enerjiyi, uyumu (teşkilat olmaktan dolayı), temin ettiği faydayı üç milyon rey almış bir siyasî parti sağlayamaz.</p>

<p>Burada mesele şu oluyor. İşi adeta bir davayı şöyle alırsanız; bir kat astar çekiliyor, bir kat boya çekiliyor, üstüne bir kat daha boya çekiliyor gibi düşünürseniz, burada o siyasî partinin hareketine mâni olmak gibi bir durum yok. O ayrı bir faydadır. İllegal yani Komünistler hakkında söylüyorum ya, o da ayrı bir faydadır. Dava şuraya geliyor. Kitle halinde hareket etmek ayrı bir hadisedir, insanların hücreler halinde hareket etmesi ayrı hadisedir. Ben bir organizma bütünlüğü içindeyim, buna mukabil benim elimle gözüm tabii olarak bir değil. Ve ortaya şöyle bir hadise çıkıyor. Eğer bir dünya görüşü bütünlüğü olmadığı takdirde, bu dünya görüşü bütünlüğünden hareketle kendi halini izaha kavuşturacak olan arkadaşların tabii olarak kendilerini izaha kavuşturmaları mümkün değil...</p>

<p>Demin genç arkadaşlara söylediğim mevzuyla alâkalı olarak hatırlatayım. Aslolan asılı elde edebilmektir. Asılı elde ettikten sonra teferruat, tabii olarak asıla bağlıdır. Misal olarak söylüyorum: Bir hadisenin nabzını yakaladığınız zaman bunu mıknatısa benzetirseniz şayet bu mıknatısın etrafında ister üç tane, isterse üç bin tane toplu iğne olsun fark etmez. Neticede o asıl teferruatı kendine bağlar. Şunu demek istiyorum. Malumatfuruşlukla, hadiselerin nabzını tutmak arasında böyle bir fark vardır. Ve eğer tatbik edilecek olan diyalektik böyle bir hayatiyete malik olmadığı takdirde teferruatın sonsuzluğunda gevelemenin hiçbir faydası yoktur. Yani şöyle söyleyeyim size: İzafiliğin sonsuzluğu da izafidir, izafilik de bir sonsuzluk belirtir. Bunun gibi teferruatın sonsuzluğunda hiçbir faydaya inkılâp etmez. İş aslı yakalayabilmektir. Bu asıl çerçevesinde de söz konusu olan deminki nesafet çerçevesinde bahsettiğim gibi o “nasıl”la “niçin” arasındaki muvazene noktasını herkes kendi mevzuunda tecelli ettirebilmenin şartlarına ermek zorunda.</p>

<p>Mizaç hususiyetlerine göre ayrılıklardan bahsettim. Misal olarak söylüyorum. Burada ESAV diye bir şey kurulmuş. Birtakım mizaç hususiyetlerini, birtakım iş durumları birbirine uygun olan insanlar toplanıyorlar. Böyle bir şey. Orada bir kitabevi, öbür tarafta bir sergi, öbür tarafta bir sanatçılar grubu... Böyle gruplar halinde gidiyor. Bunun güzel tarafı şuradadır. Bunlar, birbiriyle geçinemeyen insanların birbirleriyle kavga sebeplerini ortadan kaldırıcı. Kim kimle geçinemiyor ise, kim kimle daha rahat anlaşabiliyor ise, kim kendisi önünde engel teşkil ettiğini görüyor ise hiç kavga etmesine de lüzum yok, fakat burada da hayatın garip bir tarafı var. Şöyle bir durum oluyor. Düşmanı ortadan kalktığı zaman kendinin hapı yutacağının şuurunda değil insanlar. Ve bir nokta geliyor, adeta düşmanı hapı yutacağı anda düşmanını yaşatmak gibi gizliden gizliye bir his duyuyor içinde. Ben bunu mevzuya tatbik ederek şöyle dedim: Sen kimle geçinemiyorsun? Şununla. Söylediğim bahis yalnız aynı fikir etrafındaki insanlar içindir. Dikkat ediyorsunuz değil mi? Kimle geçinemiyorsun? Şununla. Onu öldü farzet. Ve sen ne yapıyorsun, onu söyle bana? Biraz özel oldu ama anlatabildim mi?</p>

<p>Biri geliyor, eli cebinde. "Burada bir şey yok". Ben kimseye böyle bir görev verdiğimi hatırlamıyorum. Yani "filan yere git de ne olduğuna bak" diye bir görev verdiğimi hatırlamıyorum. Sen kimin ne yapıp yapmadığını değil, geldiğin zaman kendinin ne yaptığını, ne yapmak istediğini söyle? Bunu umumileştirebiliriz. Bu çerçevede herkes kendi yaptığını ve kendi yapabileceğini, izah durumundadır. Böyle bir nevi genel dedikodular manâsına değil. Burada da bir nevi sürü güdüsü var. İnsanları iş bölümüne doğru ittiğiniz zaman, iş bölümünde kendi yetersizliğini hissettiği andan itibaren herkes ortaya doğru toplanmaya başlıyor. Madem ortaya toplandınız düzgün, nizamlı durun diyorsunuz, kimse düzgün durmuyor. Adeta yerim dar, yenim dar hadisesi gibi. İzah edebiliyor muyum?..</p>

<p>Buraya güzel bir sergiden geldik. Yalçın Turgut arkadaşımızın İslâmî estetik idrakini pırıldatan bir sergi. O sergi doğrudan doğruya İbda Diyalektiği’nin çizgi halinde uygulanmasıdır. Bunu istiyorum işte. Anlaşılmayacak bir şey yok değil mi? Netice de zaten budur. Ruhun pıhtılaşması halinde zahir olan her şey estetik ifadesi içindedir. İster ses tarzında, ister hareket tarzında, ister çizgi, ister film tarzında olsun, estetik ifadesi içindedir.</p>

<p>Kendi ruhunuzu tecelli ettirici bir erginliğe ermediğiniz andan itibaren de sizin böyle genelliğe kalkmanız komik olur. Umumi olarak söylüyorum. Ve bugün büyük sıkıntılardan biri; bu sıkıntı bir hayatiyet alametidir, onu da söyleyeyim. Bir cesette hareket olmaz, ateş olmaz, hastalık da olmaz. O ölmüştür zaten. Doğrudan doğruya varoluş sıkıntısından gelen sıhhat alâmeti olarak mütalâa edilebilecek olan bir hâldir. Yalnız bu hâlde kendini tecelli ettirmek yerine başkasının tecellisinin sırtından geçinmeye çalışmak gibi birtakım komiklikler olmaz. Herkes kendisi tek tek tecelli ettirmek durumundadır kendisini. Ve orada şöyle bir hadise çıkıyor ortaya.</p>

<p>Sol, Türkiye'de fevkalâde iki defa şart yakaladı. 12 Eylül'de onların şartları çok güzeldi. 12 Mart'ta da çok güzeldi. Fakat onlar adeta vasıtayla gayenin birbirine karışması gibi bir yerde, dediğim sıçramayı yapabilecek kabiliyeti belirtmedikleri için en güzel şartları çok rahatça harcayabildiler. Bunun da sebebi şu: (Deminki söylediğim bahislerle irtibat halindedir bu söylediğim hadise.) Gayemiz ne? Buradan İstanbul'a gitmek istiyoruz. Ne yapmak lâzım? Akşam yola çıkacağız. Akşama kadar boş duracak değiliz. Biraz yemek yememiz lâzım. Yemek yiyebilmek için ne yapmak lâzım? Ekmek almak lâzım. Ekmek almak için ne yapmak lâzım? Birkaç kuruş para kazanmak lâzım. Birkaç kuruş para kazanmak için ne yapmak lâzım? Bakkal dükkânı açmak lâzım. Bakkal dükkânı açtığınız zaman oraya malı nasıl getirmek lâzım? Bir araba lâzım derken asla giden yol üzerindeki teferruat, vasıta, kendini gayeleştiriyor ve bir nokta geliyor ki insanlar bu kadar teşkilâtın niçin kurulduğunu unutur oluyorlar. Sözüme dikkat ediyor musunuz? Sizden aldığım işaretlere nisbetle konuşacağım.</p>

<p>Evvelki sene burada askerî tıp talebelerinden birkaç arkadaşınızla tanışmıştık. Ben bu misali verirken kendilerinden bir misal verdi. Dedi ki, ordu 20 km. öteye hareket edecek. Bu dediğiniz tarzda o tür bir yerleşiklik oluyor ki o ordunun kalkıp buradan oraya gitmesine imkân yok. İş işi doğuruyor gibi. Dikkat edin çok ince bir noktaya temas ediyorum.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Aynı şey dünya görüşü için de söz konusudur. Ve küfür karşısında sizin en uyanık olmanız gereken hadiselerden biri de budur. Birtakım yerlerde idraki lâtifleşmiş insanların (menfide de olsa) bayıldığı bir ölçü söyleyeceğim, bayılmanız için de teşvik ediyorum.</p>

<p>Batı’da insan tekamülündeki hız yavaşladığı anda sistem oluşuyor. Dikkat ediyor musunuz? Yani bir nevi soğuk bir arazide suyun aktığını düşünün... Su akarken, akarken, akarken... artık akamaz hale geliyor ve pıhtılaşıyor, buz oluyor, akmıyor artık. Oldu sistem. Bu dediğim hadise bütün dünya görüşleri için geçerli olan bir hastalık halinde önümüzde duruyor. Vasıta, kendi gayelerini işaretlerken, neticede ana gayeyi unutturuyor. Bunu şunun için söylüyorum. Birbiriyle didişen insanların birtakım hareketlerine baktığınız zaman bunlarda üst dil, üst diyalektiğe sıçrama, manâların çelmesini aşırmak, tekerlemeye dönen hadiseyi atlamak diye bir sancılarının olmadığını görüyorum. Böyle olduğu zaman birtakım olumsuzluklar olmaz. O zaman da şöyle bir şey çıkıyor. Bizim en büyük zaaflarımızdan biri bu. Olması gerekene dair bir imaj olsa adeta "insan aradığının ne olduğunu bilmeden bulduğunun da ne olduğunu bilmez" tarzında o imaja uygun olan her şeyi rahatça tanıyabiliriz. Ve o imaja uygun biçimde kendi estetiğimizi dışlaştırabiliriz... Estetik ifadesi tam manâsına kavuşmuş olur.</p>

<p>Son bir söz söylüyorum. Bugün 12 Eylül ve 12 Mart'ta bu şansı kaçırdılar diye... Sebebi de şu: Dört adam bir araya geliyor. Ne yapalım? Yapacakları şey bellidir. Banka soyacak, bilmem ne yapacak filân... Bu adama desen ki "Sen banka falan soyma. Al şu parayı, ne yapacaksın?" yapacak hiçbir şeyi yok, bunun gibi. Sendikayı kuruyor, milyonlarca insanı denetimi altına alıyor. Meslek teşekkülleri kuruyor, birtakım güç merkezlerine sirayet ediyor. Tam armut olmuş düşmek üzere fakat orada hadisenin nabzını yakalayıcı ve ne yapılması gerektiğine dair en ufak bir imaj olmadığı için orada bitiyor. Ve neticede şöyle bir sahteliği doğuyor: Hareketin önündeki liderler gayeyi ortadan kaybetmeyerek sürekli olarak yürümeleri lazım gelirken, mesele yürürken, liderde çapsızlık başlayınca, lider kalabalığın arkasına kaçmaya başlıyor. Halbuki tam kendisini göstereceği yer. Bir nevi törende ben yürüyorum, asker gibi cakamı yapıyorum. Harp zamanında "...aziz milletim hadi..." falan gibi gülünçlüğe düşüyorum. Bu umumî zaaf olarak bütün ideolojik hareketlerde var. Bunu size söyleyeyim. Bu manâda olmak üzere de söyleyeyim:</p>

<p>Bugün bizim fikrimizin siyasî parti halinde teşkilâtlanmasında bir fayda mütalâa etmiyorum. Çünkü dediğim tarzda bir diyalektiğin olduğu yerde teşkilâtın olup olmaması tabelâ asmaktan ibaret bir basitliktir, bu mühim değildir. Teşkilât olmaz, teşkilâtlı faaliyet olur. Eğer hakikatiyle ararsanız teşkilâtın ne demek olduğunu? Teşkilât orada lider mevkiindedir. Lider mevkiindeki insanlar da devamlı olarak yol gösterebilmek durumundadır. Fakat dediğim tarzda gaye ve ortada gidilecek yol hakkında belirli bir imaj olmadığı takdirde sürekli olarak teferruat etrafında sahte hedefler gösteriliyor. Bu da bir insanın ömrünü rahatça doldurur. Yani biz buradan İstanbul'a gitmek üzere hareket etmişken (İstanbul'da son kozumuzu oynayacağız ya) bizim ömrümüz nasıl olsa doluyor. Oraya gidemeyeceğiz. Ve yalancıktan da çekmediğimiz çilenin parsasını bekler gibi bir noktada gönül huzuru içindeyiz de...</p>

<p>Konuşmama son veriyorum...</p>

<p>Allah bizi imanlı olduğumuzun sahte tesellilerinden korusun. Sürekli imtihan içinde olduğumuzu da unutmayalım. Ve burada bir söz söyleyeyim size: İman sahibi bir insan adeta mayınlı bir arazide yürümektedir. Hani "inandık demekle kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz". İnananları türlü tehlike beklemektedir, mayınlı arazide yürümekte. İnsan herkesi kandırabilir ama kendisini kandıramaz. Bu çerçevede de hüsnüniyet ve samimiyet bakımından meseleyi mütalâa ettiğimiz zaman birtakım hadiselerde gerçekten o hadisedeki müsbet yönler mi sizi rahatsız ediyor? Yoksa gerçekten ideolojik mi? Onda nefs muhasebesini yapmanızı isterim. Bunu İbda çerçevesindeki arkadaşlar için özellikle söylüyorum...</p>

<p>Onun dışındakiler hakkında söyleyeceğim tek hadise şudur: Tarih muhasebesi belirtmeyen, belirli bir dünya görüşüne varmamış olan, eşya ve hadiseler karşısında “nasıl” ve “niçin” tavrını takınamayan hiçbir insanın getireceği hiçbir şey yoktur.</p>

<p>Konuşmam bundan ibaret...</p>

<p>Aylık Baran Dergisi 53. Sayı Temmuz 2026</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mutefekkir-salih-mirzabeyoglunun-ankara-esavda-1989-tarihli-yayinlanmamis-konusmasi</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 16:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/ankara-esavda-1989-tarihli-yayinlanmamis-konusmasi-salih-mirzabeyoglunun.png" type="image/jpeg" length="34351"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnanmanın hakikati]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/inanmanin-hakikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/inanmanin-hakikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Salih Mirzabeyoğlu, ferdin hakikatinden hareketle insanın zaman, şuur, toplum ve ahlâkla münasebetini ele alıyor. Doğru, güzel ve iyinin hangi ölçüye göre tayin edileceğini sorgularken, bütün varlık ve oluşun merkezinde Allah Resûlü’nü işaret ediyor; inanmanın hakikatini ise insanın kendi varlığını idrakinden Allah’a imana uzanan bir çizgide açıklıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>(...) Bedeniyle ve aklıyla zamanın içinde mahpusken, ruhuyla zamanüstü iştiyak taşıyan fert -ki, bu iştiyak vahşinin, böbreğinin olduğunu bilmemesi gibi, bazılarında şuur halinde değildir.-, bu «keyfiyeti» ve hayatın hakikatini ancak ferdî oluşta arayabileceğine göre, bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, tek fertte tecelli eden hakikatin ve zaman gayesinin temsilcileri olarak, tek ferdin kadrosudurlar. Bu tek fert, topyekûn zaman ve mekânın emrine verildiği, varlığın «yüzüsuyu hürmetine» yaratıldığı, GAYE İNSAN - UFUK PEYGAMBER olarak Allah'ın Sevgilisidir; Hakikat-i Ferdiyye, Ferdin Hakikati... Allah’ın, «Sen olmasan, sen olmasan âlemi yaratmazdım!» buyurduğu, tek tek bütün insanlardaki «varlık ve oluş», «sebep ve netice», «baş ve son», «süreklilik ve süreksizlik» ve bütün bunları toplayan «ân-hâl»in de içinde olduğu tek «ân-hâl»in «sırra ilişik»ligindeki mihrak O; mânâlar âleminin merkezi olmak gereken ruhun mihrakı ve varlığın Allah’a giden yoldaki kemâl ufku O... İşte bütün işlerin «neye göre»si, «nasibi, «ölçü ne»sinin cevabi burada; yoksa ölçü yok... Zaman ölçüsü, medeniyet ölçüsü, iş ölçüsü, kurtuluş ölçüsü, hakikat ve hürriyet ölçüsü, gaye, hedef, araç, her şeyin ölçüsü... Doğruyu mu istiyorsun? Allah ile Resulünün bildirdiği... Güzeli ani istiyorsun? Allah ile Resulünün gösterdiği... İyiyi mi istiyorsun? Allah ile Resulünün öğrettiği...</p>

<blockquote>
<p>İnsan davranışları, hayvandaki içgüdü sını­rından ayrı olarak, şuur içindedir; ve ahlâkî bir keyfiyet belirtir.</p>
</blockquote>

<p>Gerçekleşmelerimiz boyunca olu­şan ahlâk, «kime ve neye göre?» sorularının ce­vabını, O’na nisbetle bulur. Hemen belirtelim ki, son tecritte insanın kendi varlığına inanmasından başka hiçbir tutanak yoktur; kendimi bilmemi bile, inanmaya borçluyum ki, kâfir için de aynı şey!</p>

<p>Ya inanmak niçin ve hakikati ne?</p>

<p>Allah için ve yolu da, Resûlünün bildirdiği ve gösterdiği... İmanın hakikati bu iken, Allah’a imân etmeyen de tersine imân sahibi! «Ben in­ sana inanıyorum» gibi, sümüklü çocuk ağzıyla bitmez tekerlemeler düzenleyenler, hiç olmazsa,bu çerçevede hallerinin izahçısı olabilseler, onlara ha­kikatlerinin hakikatini göstermek kolay iş!</p>

<p>Kâfir de memur olduğu iş üzerinde bedahet hissiyle iş görüyor. Ayrı kaynaklardan gelen fi­kir akımlarının aynı hakikatleri paylaşabilmelerinin başka izahı yok. Eğer, «Her şey Allahtan’dır; O değil» sırrını seziyorsak, ve her şeyin Sevgilisi için varolduğunu gözönünde tutarsak, bütün insanların tek tek, oluşunda gerçekleşen hakikatle­rin müsbetleriyle «hakikatin hakikati olarak O’na nisbetle ve O’nda», her şeyin zıddıyla varolması hakikatiyle menfiliklerin de O’na nisbetle varol­duğunu anlarız.</p>

<p>İnanmanın hakikatini bir de topluca Büyük Doğu Mimarından işaretleyelim;</p>

<p>— «İnanmanın esası, içyüzü, hakikati, Al­lah’a inanmak... Gerisi hakiki inanmanın gölge­leri ve gölgelerinin gölgeleri... İnanmak, O’na inanmak için yaratıldı. Allah, inanmayı, insanla kendi arasında bir açık kapı diye bırakmasaydı, münkir sabahleyin aynada kıravatını bağlarken, gördüğü şeklin kendisi olduğuna bile inanmazdı. İnanmanın ruhu, özü, cevheri, Allah’a İnanmak...»</p>

<p><strong>Bütün Fikrin Gerekliliği, Salih Mirzabeyoğlu, s. 180-182</strong></p>

<p>(Başlık bizim tarafımızdan atılmıştır)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="Bütün Fikrin Gerekliliği Salih Mirzabeyğlu" height="1024" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/butun-fikrin-gerekliligi-salih-mirzabeyglu.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="681" /></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/inanmanin-hakikati</guid>
      <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 14:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/inanmanin-hakikati-salih-mirzabeyoglu.png" type="image/jpeg" length="45090"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İbda Yayınları'nın 42. kuruluş yıldönümü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ibda-yayinlarinin-42-kurulus-yildonumu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ibda-yayinlarinin-42-kurulus-yildonumu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[42. sene-i devriyesi olan İbda Yayınları, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu tarafından 1 Ağustos 1984’te kuruldu]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, yayın hayatına 1975’te çıkardığı “Gölge” dergisiyle başlamış, daha sonra “Akıncı Güç” dergisi ve “Rapor” adlı yayınlarla yoluna devam etmişti.</p>

<ul>
 <li>
 <h3><strong><a href="https://www.barandergisi.net/biyografi/salih-mirzabeyoglu-kimdir"><span style="color:#e74c3c">Salih Mirzabeyoğlu Kimdir?</span></a></strong></h3>
 </li>
</ul>

<p>1 Ağustos 1984’te kurulan İBDA Yayınları, bu yayınların birikimi üzerine inşa edilerek Mirzabeyoğlu’nun eserlerini ve “İBDA Fikriyatı”nı yansıtan diğer çalışmalara ev sahipliği yaptı.</p>

<p>Mirzabeyoğlu, kaleme aldığı 70’e yakın eseriyle Müslümanlara büyük bir fikir mirası bıraktı. 1984 yılından vefatına kadar “İBDA Fikir ve Mücadelesi”ni kitaplarına ve İBDA Yayınları’na taşıyan Mütefekkir, eserlerinin bir kısmını da cezaevinde kaleme aldı. Zindan şartlarında, hatta son 15 yıllık hapis hayatında Telegram işkencesine maruz kaldığı halde fikir ve aksiyon çizgisini kesintiye uğratmadı.</p>

<p>Necip Fazıl Kısakürek’in “Büyük Doğu” fikriyatının 15. hicrî asırdaki mührü olarak İBDA, onun vasiyetvari muradına binaen kurulan bir fikir ve aksiyon hareketidir.</p>

<p>İBDA ismi, Salih Mirzabeyoğlu’nun örgüleştirdiği dünya görüşüne, hem yayınevi adı olarak mekân, hem de muhtevanın döküldüğü kalıp ve sembol ismi olarak mekânet teşkil etmiştir.</p>

<h2><strong>İBDA nedir?</strong></h2>

<p>İBDA, “İslam’a Muhatap Anlayış” davasını yüklenen, Büyük Doğu fikriyatını kendine has bir diyalektik içinde yorumlayan ve eyleme dönüştüren bir fikir sistemidir. Büyük Doğu’nun “nasıl” sorusuna cevap aradığı yerde, İBDA “niçin” sorusunu sorarak, “kendinden zuhur diyalektiği” ile harekete geçer. İBDA’nın temel ölçüleri arasında sır idraki, dışa bakış, şehadet şuuru ve iş ehline verilmesi yer alır.</p>

<p>Mirzabeyoğlu, siyasetten iktisada, felsefeden tasavvufa, şiir ve sanattan devlet nizamına kadar her meseleyi bir “bütün fikir” içinde ele aldı. Onun eserleri yalnızca birer kitap değil, İslam dünyasının yeniden dirilişine giden yolda atılmış adımlar, açılmış kapılar olarak kabul edildi.</p>

<h2><strong>Salih Mirzabeyoğlu’nun belli başlı eserleri:</strong></h2>

<ul>
 <li>
 <p>Bütün Fikrin Gerekliliği – İktidar Siyaset Hareket</p>
 </li>
 <li>
 <p>İstikbal İslamındır – Denenmemiş Tek Nizam</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tilki Günlüğü (6 cilt)</p>
 </li>
 <li>
 <p>Başyücelik Devleti – Yeni Dünya Düzeni</p>
 </li>
 <li>
 <p>Telegram – Zihin Kontrolü</p>
 </li>
 <li>
 <p>Parakuta – Para’nın Romanı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yağmurcu – Gerçekliğin Peşinde</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hukuk Edebiyatı – Nizam ve İdare Ruhu</p>
 </li>
 <li>
 <p>İdeolocya ve İhtilal – Kavganın İçinden</p>
 </li>
 <li>
 <p>İslâm’a Muhatap Anlayış – Teorik Dil Alanı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
 <li>
 <p>Necip Fazıl’la Başbaşa – İntibâ ve İlhâm</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ölüm Odası – B-Yedi (I-II-III-VI)</p>
 </li>
</ul>

<p>İBDA Yayınları, 42 yıldır bu fikrî mirası yaşatıyor; Salih Mirzabeyoğlu’nun kaleminden doğan fikir ve ruh, Müslümanların yolunu aydınlatmaya devam ediyor.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ibda-yayinlarinin-42-kurulus-yildonumu</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 10:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/ibda-yayinlari-kurulus.webp" type="image/jpeg" length="21125"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Beklenen nizam]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/beklenen-nizam</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/beklenen-nizam" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Necip Fazıl: Adam öldüreni hemen öldürecek, hırsızlık edeni bir daha edemez hale getirecek; ve bütün içtimaî ihtilâtlarında ferde öz evinden daha emin sığınaklar gösterecek bir nizam…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yüz yıldan beri bir toplu iğne yapmaktan bile âciz yaşayan bu milleti, radyosunu, otomobilini, traktörünü, dikiş makinesini, falanını ve filanını yapmaya zorlayacak bir nizam… “İstersen bunları tenekeden yap; fakat kendin yap!” diyecek bir nizam…</p>

<p>Türk gümrüklerinden, hayatî devlet ihtiyaçları müstesna, tek Garp âletinin geçmesine müsaade etmeyecek bir nizam… Tâ bu âletlerle rekabet edici Türk sanayi ve imâl kudreti doğuncaya kadar başka çıkar yol görmeyecek bir nizam…</p>

<p>Bütün Garp âlemini, Türkün ve onun ruhî idaresinde bütün Asyalıların gözüne tılsımlı bir umacı gibi görünmekten çıkaracak bir nizam… Garp âlemini, (Rönesans)dan beri sadece aklın fetih hakkını kullanmış ve eşyayı teshir etmiş bir müspet bilgiler harikasından ibaret gösterecek ve başka bir tarafına inanmayacak bir nizam… Avrupalının, ruh plânında taklide değer hiçbir kıymeti bulunmadığını meydana çıkaracak bir nizam… Ve mevcut Garp bilgilerini maharetle çalacak ve onları ehliyetle Türk’e mal edecek bir nizam…</p>

<p>Türkiye’de tek bir kahve köşesine bile izin vermeyecek ve saatte 35 milyon kilovat çapındaki millî enerjiyi tasarruf edecek bir nizam…</p>

<p>Sinemayı, tiyatroyu, edebiyatı, fikriyatı, hattâ ilmi bile mutlaka millî şekilde verimlendirecek bir nizam… Bunlar bir kere millîleştikten sonra da onları beynelmilel çapa ulaştıracak bir nizam…</p>

<p>Kerhane, meyhane, kumarhane ve bütün rezalethanelere “paydos!” diyecek bir nizam…</p>

<p>Ruhumuzu dayadığımız mukaddes ölçülerin hem düşmanlarına, hem de dost görünüp bu ölçüleri anlamayan ham yobaz bozuntularına hayat hakkı tanımayacak bir nizam…</p>

<p>Çoraptan serpuşa, harften binaya, muaşeret edebinden bütün ifade şekillerine kadar (plastik) plânda şahsiyetin ne demek olduğunu meydana çıkaracak bir nizam…</p>

<p>Adam öldüreni hemen öldürecek, hırsızlık edeni bir daha edemez hale getirecek; ve bütün içtimaî ihtilâtlarında ferde öz evinden daha emin sığınaklar gösterecek bir nizam…</p>

<p>Dâva adamlarının nasıl çalışacağını belirtecek; ve en büyük göz mütehassısını en şiddetli trahom mıntıkasında hayatını feda etmeğe zorlarken, en büyük terbiyecinin de en hücrâ köyde bir jandarma erinden farksız yaşamasını sağlayacak bir nizam…</p>

<p>Memlekette tek sahipsiz çocuk, tek serseri, tek işsiz, tek sakat bırakmayacak ve hiç olmazsa bunları göz planından sürecek bir nizam…</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ve nihayet halkın nefsaniyetini değil, Hakkı razı edecek ve Kurultayının büyük duvarına “Hakimiyet Hakkındır!” düsturunu kazıyacak bir nizam…</p>

<p>Nizamların nizamı olan düzen, iki heceli ve beş harfli bir isim taşır: İslâm…</p>

<p>Necip Fazıl Kısakürek – İdeolocya Örgüsü</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/beklenen-nizam</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Jul 2026 09:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/12/eserleri-ve-dusunceleriyle-okurlarda-derin-izler-birakan-necip-fazil-kisakurek.webp" type="image/jpeg" length="79304"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: İşçi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-isci</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-isci" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>● İşçi sınıfı bizde, orduda nefer gibi, cemiyetine karşı hiçbir sınıfî ve nefsanî hak iddiasına kudreti olmayan; ve her hakkı cemiyeti tarafından tekeffül edilen tâbi zümre...</p>

<p>● İşçi sınıfı bizde, kendisini gözü kapalı, doktora teslim eden bir hasta vaziyetinde, her himayeyi, doktorun ilmine mütenazır olarak, cemiyetinin bağlı olduğu adalet ölçüsünden bekler ve eksiksiz görür.</p>

<p>● İşçi sınıfı bizde seviyesine göre, bir talim ve terbiye sistemi içinde, her şeyden evvel 19'uncu asrın ikinci yarısından bu yana, kendi hakkında uydurulan ütopyaları ve bu ütopyaların tatbik sahalarındaki sahtekârlıkları yakından görecek ve cemiyetinde fâni, ayrıca meslekî imtiyazı olmayan idealist işçiyi örnekleştirecek ve cihana takdim edecektir.</p>

<p>● Bu vasıflar içinde bizim işçimiz, demokrasilerin, bir taraftan patronu şişirirken, öbür taraftan işçiye cemiyetini tehdit hakkını tanıyan tezatlı sistemine zıt olarak, grev, boykot, (lokavt) ve her türlü direnme ve ayaklanma kudret ve salâhiyetinden arınmıştır.</p>

<p>● Açık bir içtimaî (şantaj) ifade eden ve karnı acıkanı ekmeği, üşüyeni kömürü, yolcuyu nakil vasıtası, hastayı ilâcından yoksun bırakma tehdidi yolundan hak arayan böyle liberalizma maskaralıklarından Büyük Doğu ikliminde ve işçisinde tek bir iz bulamazsınız!</p>

<p>● (Karl Marx)ın "patron kasasında kârdan her metelik, hakkı eksik ödenen işçinin emeğinden hırsızlamadır!" düsturu, maliyet hesabiyle kâr arasında, tespiti gayet kolay bir bilânço arzeden sınaî manzumenin bu basit ve sathî ifadesinden faydalanılarak ileriye atılmış bir (diyalektik) oyunudur. Bu takdirde, zararlı patrona ait her meteliği tazmin etmekle mükelef bulunanın işçi olup olmadığı sorulabileceği gibi, 1 kilometrelik yola sırtında 100 kilo yükü 5 liraya taşıyan hamala bağlı hakkın da neyle ve nasıl hesap edilebileceği sorulabilir.</p>

<p>● Bütün dâva, malın ve mutlak mülkiyetin Allah'a ait olduğunu bilen bir cemiyette, en adaletli bir kıymet takdiri ölçüsüyle emekleri değerlendirmek; ve komünizma ütopyasını dışarıya doğru şımartıp içeride esir gibi kulandığı işçiye, mutlak bir askerî nizam içinde, patron emekçi muvazenesinin sadece İslâmiyette bulunduğunu göstermektir.</p>

<p>● Mü'min sermayenin işçisi mazlum ve haksızlığa mahküm olamaz.</p>

<p>● Mü'min işçi ise cemiyet içinde ayrı bir sınıf olmak imtiyaz ve istismariyle nefsine hâkimiyet tanıyamaz ve her zümreyle beraber hakka mahküm olduğunu takdir eder.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s.377-379</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-isci</guid>
      <pubDate>Wed, 01 Jul 2026 12:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/necip-fazil-isci.png" type="image/jpeg" length="52519"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Subay]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-subay</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-subay" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>● Subay, orducu (militarist) Büyük Doğu idealinin icrada mihrak şahsiyetidir.</p>

<p>● Büyük Doğu ordu manzumesinde subay, gayesine sımsıkı perçinli olduğu cemiyetin müdafaa ve taarruz gücünü maddede temsil eder ve maddede böyle bir temsilciliğin mânada gerekli bütün vasıflarını üzerinde taşır.</p>

<p>● Nice emsalinde görüldüğü üzere, sadece maddi ve kahhar bir kuvvetin azizleştirilmesi ve nefsânî bir sultaya yol açması mânasına alınamayacak olan Büyük Doğu militarizması, bütün insanlığa, icabında tam bir vicdan hürriyeti, icabında da operatör bıçağı gibi cebir ve zorla tatbik edilecek bir ideal manivelâsıdır; ve bunun subayı, temsil ettiği bu manivelâyı bütün kanun ve hikmetleriyle tanıyandır.</p>

<p>● Her sahada Büyük Doğu yetiştirme mektebi, subayı, yeniçeriliğin saffet ve fazilet çığırında olduğu gibi, bülüğ yaşında ele alacak, orta ve yüksek tahsil devrelerinde, hususî usulerle ruh ve madde kıvamları bakımından en yüksek dereceye erdirecek ve "Altun Ordu"nun elmas şahsiyeti olarak vazifesi başına dikecektir.</p>

<p>● Büyük Doğu idealinin subayı, maddede ve mânada cemiyetinin en şık, en pırıltılı tipidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>● Büyük Doğu idealinin subayı, büyük fikir, dâva ve politika ocağı "Yüceler Kurultayı" emrinde, dimağa bağlı eldir. Büyük velî İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin ifadesiyle "yıkayıcı elinde ölü" gibi itaatli.. Ve bu körü körüne -tam gördükten ve anladıktan sonraki körlük- itaat borcunun tasavvufî bir zevkle idrakine malik...</p>

<p>● Büyük Doğu idealinin subayı, günlük politikayla uğraşmayı, kılıcında kırık gibi, hüsran ve felâket sayar.</p>

<p>● Büyük Doğu idealinin subayı, şahsını ve sınıfını hiçbir imtiyaz hissine kaptırmaz ve öz cemiyetine karşı hiçbir kuvvet şuuru beslemez.</p>

<p>● Büyük Doğu idealinin subayı, fert, cemiyet, iman ve gaye hâlinde her kutbiyle tam bir âhenk belirtici millet ve devlet bünyesinde, muhal farz olarak temel kanunlara tam bir ihanet gördüğü zamandır ki, müdahale sırasının kendisine ve sınıfına gelip gelmemiş olduğunu muhakeme eder; ve bu mutlak kayıt dışında, öz beynini ezen bir yumruk ve öz vatanını işgal eden bir kuvvet olmaktan nâmütenahî uzak durur.</p>

<p>● Büyük Doğu idealinin subayı, kuvvetin şirret değil, mahçup bir şey olduğunu kestirecek kadar ince bir irfanla, edep, terbiye, vakâr, muaşeret bilgisi, prensip asabiyeti, disiplin humması, umumî kültür ve her türlü ahlâkî kıymet bakımından, en parlak ruh teçhizatını üniforması üzerinde taşıyan bir haşmet, haysiyet ve fazilet heykelidir.</p>

<p>● Büyük Doğu idealinin subayından, bazen şaşırması, tökezlemesi ve nefsine uyması mümkün sivilere mahsus ayıp ve suçlardan hiçbiri sudür edemez, etmemesi için her tedbir önceden ve sonradan tamamlanmış bulunur; ve eğer böyle bir hâl görülecek olursa gerektireceği ceza, sivillerinkinden misilerce ağır ve açacağı şeref yarası şifâsız olur. Böylece Büyük Doğu idealinin subayı, İslâmdan başka hiçbir orduda bulunmayan, yaşarken gazi, ölürken de şehit olmak rütbesinin emrettiği fikrî, ruhî, ilmî, fennî, usulî, inzibatî, bediî, ahlâkî bütün kıymetleri, her yıldızının içinde ayrı bir güneş gibi pırıldatıcı bir kahraman namzedidir.</p>

<p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s.375-377</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-subay</guid>
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 10:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/whatsapp-image-2026-06-30-at-105836.jpeg" type="image/jpeg" length="45962"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Üstad Necip Fazıl’ın kaleminden 'Hazret-i Hüseyn']]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-kaleminden-hazret-i-huseyn</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-kaleminden-hazret-i-huseyn" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hicrî 61’inci yılın 10 Muharrem Cuma sabahı, do­ğan güneş, Hüseyn’i, Kerbelâda, geceden beri elleri açık vaziyette, duada buldu. Hazret-i Hüseyn’in yüze yakın etrafı içinde eli kı­lıç tutabilen 72 kişi… 32 süvari ve 40 piyade… Aradaki nispet, bire altmış… 
Gecenin siyah yüzünü sabahın ilk ışıkları pudralar­ken, bütün hazırlıklarını bitirmişler, namaz…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hicretin dördüncü yılında (Şabanın 5’inci Salı gü­nü) Peygamber beldesinde kulaktan kulağa bir müjde fı­sıltısı:</p>

<p>— Allah Resulü'nün ikinci torunu, Allah’ın arslanı Ali’nin ikinci oğlu dünyaya geldi!</p>

<p>Hasan ile arasında bir yıl bile yok…</p>

<p>56 sene, 5 ay, 5 gün yaşadı ve Hicrî 61’inci yılın 10 Muharrem Cuma günü, Kerbelâda, hiçbir masal ve destanın ve hiçbir hakikat ifadesinin kaydetmediği şekil­de, İslâm tahassüsünün baş ıstırap kutbu olarak öldürül­dü.</p>

<p>İsmini alışı, kardeşininki gibi..</p>

<p>«— Onu da, Harun Peygamberin ikinci oğluna ait ismimle adlandırınız!»</p>

<p>Ve yavruyu, bu İbranî ismin Arapçadaki karşılığı olan «Hüseyn» ile adlandırıyorlar.</p>

<p>Göğsünden ayaklarına kadar, vücutça Kâinatın Efendisine tam benzerlik…</p>

<p>İlimde, ibadette, ahlâkta, şecaatte üstün…</p>

<p>Birçok yaya hac, sık sık oruç ve başını secdeden kaldırmamacasına namaz…</p>

<p>Hayatında dört kere evlendi. Zevceleri, Leylâ, Ümmü Veled, Ümmü İshak, Rübap… Ümmü Veled, İran sul­tanının kızı… İran’ın fethinde müslümanların eline esir düşüyor; ve misilsiz soyluluk ve güzelliğiyle, Halifeler Halifesi Ömer tarafından Hazret-i Hüseyn’e lâyık görülü­yor.</p>

<p>İkisi erkek, ikisi kız, dört evlât: Ali-yül-Ekber (Bü­yük Ali), Ali-yül-Asgar (Küçük Ali), Fatıma, Sekîne… Sırasiyle, her çocuk bir anneden…</p>

<p>Erkek çocuklarından, cinsinin güzellik örneği, Al­lah Resulünün simada ve seste benzeri Ali (Ekber), 28 yaşlarındayken Kerbelâ’da kendisiyle beraber şehit edil­di. Ondan sonra Nur Neslinin Hüseynî kolu, bir ismi de «Zeynelâbidin» olan Ali (Asgar)dan geldi. Bir rivayet, Hazret-i Hüseyn’in, isimleri Ali olan oğullarını üçe çıka­rıyor ve Kerbelâ’dan sonra hayatta kalan Zeynelâbidin Hazretlerini, ortanca Ali kabul ediyor. Her ne şekilde olursa olsun İmam-ı Zeynelâbidin, Hüseyn’e bağlı Nur Neslinin biricik devam ettiricisi ve en üstün faziletlerin yumağı…</p>

<p>Abdest alırken yüzü sapsarı kesilir ve niçin sa­rardığını soranlara:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>«— Nasıl sararmayayım, derdi; kimin huzurunda olduğumu bilmiyor musunuz?»</p>

<p>24 saatte 1000 rekât namaz… İşte bu Zeynelâbidin!</p>

<p>Bir gün kendisine dil uzatan bir insanı görmezlik­ten gelince, yüzsüz adam:</p>

<p>—Görmüyor musun, dedi; seni kastediyorum! Sa­na sövüyorum!</p>

<p>Ve Zeynelâbidin’den şu cevabı aldı:</p>

<p>— İşte bunun için görmüyorum ya!.. Büyük Arap şairi Ferzadak, Zeynelâbidin’in cö­mertliğini şöyle belirtir:</p>

<p>«—Şehadet kelimesinden başka hiçbir yerde yok demiyen insan…»</p>

<p>İşte bu Zeynelâbidin!…</p>

<p>«— Başına gelenlerden mahlûklara sızlanma! Zira merhametliyi merhametsize şikâyet etmiş olursun!» Diyen Zeynelâbidin…</p>

<p>Peygamber torunu Hüseyn’in, kendisine lâyık oğ­lu…</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, zevcesi Rübap ile, ondan kızı Sekineyi çok severdi.</p>

<p>Bir beyti:</p>

<p>«Ben zevcem Rübap ile kızım Sekine’nin</p>

<p>Oturdukları evi bile severim…»</p>

<p>Hazret-i Hasan bahsinde belirttiğimiz büyük ukde­nin kördüğüm safhası, Muaviye’nin ölümüyle beraber Hazret-i Hüseyn zamanında açıldı. Müminlerin Emîri Hazret-i Ali ile Şam Valisi Muaviye arasında başlayan anlaşmazlık, Muaviye’ninkilerden başka istismarcı eller­de Peygamber torunu Hasan’ı zehirler ve işe şeytanî bir istikamet vermeye bakarken, Muaviye’nin ölümü dâvayı büsbütün şeytan emrine verdi ve hicrî birinci, milâdi ye­dinci asır çerçevesinde topyekûn zaman ve mekânın en büyük faciasına yol açtı.</p>

<p>Hazret-i Hasan’ın zehirlenmesinden beri 10 yıl, bilmem ne kadar ay geçmiş ve Muaviye Halifelik maka­mını muazzam bir devlet tahtı haline getirmiştir. İslâm büyük denizlere çıkmış, İslâmî şevket her tarafı tutmuş­tur.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, Medine’de, gözü bütün dünya ni­metlerinden uzak, içine kapanık, yakınları arasında yaşıyor. Halifelik makamını tutanlarla arasındaki ip hep ger­gin, fakat olduğu gibi… İpi koparacak yeni bir hamle yok ortada…</p>

<p>Birdenbire bir hâdise: Medine Valisi, Muaviye’nin yeğeni, hisli ve insaflı tanınan Velid, başta Peygamber to­runu Hüseyn, Hazret-i Ömer’le Hazret-i Zübeyr’in oğul­larını aratıyor. Birbirlerinin en yakın dostları, üç büyük sahabînin oğulları…</p>

<p>Gelen haberci, Hazret-i Hüseyn ile Zübeyroğlunu Peygamber Mescidinde buluyor:</p>

<p>— Vali sizi çağırttı! Lütfen hemen buyurun!</p>

<p>Ali ve Zübeyr’in oğulları, hayret, biraz da dehşetle bakışıyorlar ve haberciye:</p>

<p>— Sen git, diyorlar; biz arkandan geliriz! Zübeyroğlu, Hüseyn’e soruyor;</p>

<p>— Bizimle düşüp kalkmayan Velid’in böyle bir­denbire bizi çağırmasına ne dersin?</p>

<p>— Bana öyle geliyor ki, Muaviye öldü, yerine oğ­lu Yezid geçti. Bizden biy’at almak için Valiye emir ver­miş olsa gerek…</p>

<p>Gerçek! Muaviye ölmüştür. Yerinde oğlu. Öteden beri süre gelen malûm ukde yüzünden en nazik biy’at merkezleri, şehirlerden ve kalabalıklardan ziyade, bu üç büyük şahsiyet… Yezid, bütün İslâm ülkesinin birlik ha­linde kendisine tâbiliğini sağlayacak olan bu hayatî işin hemen yerine getirilmesi için amca oğlu Velid’e nâme, göndermiştir. Velid, bu gayet hassas nâmeyi alır almaz, mahremlerinden birkaçını topluyor ve ıstırapla akıl danı­şıyor:</p>

<p>— Şu emre karşı ben ne yapabilirim? Ya biy’at et­mezlerse?.. Etmeyeceklerine hiç şüphem yok! Bunlar, Allah Resulünün en büyük üç sahabîsinden gelen üç bü­yük zat… Muhakkak ki, Halifeliğe Yezid’i lâyık görme­yecekler. Muaviye zamanında neler olduğu malûm…</p>

<p>Şimdi oğlunu nasıl benimserler? Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyorum!</p>

<p>Velid’in kurmayları cevap verdi:</p>

<p>— Vaziyet gayet muhataralı!.. Ya bu deveyi güde­ceksin, ya bu diyardan gideceksin! Üçünü birden çağırtır­sın! Cellâtlarını da gizlersin! Biy’at ederlerse ne hoş! Et­mediler mi, üçünün birden boynunu vurup işi «oldu, bit­ti»ye getirirsin! Yoksa, halk ihtilâtlarına bırakacak olur­san, felâket!..</p>

<p>Mescit kapısında Hüseyn ile Zübeyroğlu arasında­ki konuşma devam ediyor. Hüseyin’in görüşünü doğrula­yan Zübeyroğlu, ona soruyor:</p>

<p>—Ne yapmak niyetindesin? Davete gidecek misin?</p>

<p>—Evet; adamlarımı da alıp toplulukla gideceğim! Bakalım, ne diyecek?</p>

<p>—Gitme, başına bir şey gelir!</p>

<p>—Ben ancak Velid’in bana zarar eriştiremeyeceği şartlar altında giderim!</p>

<p>—Etme, belli olmaz! O, hükümetin başında… Ken­dini koruyamıyabilirsin!</p>

<p>—Bildirdiğim tedbir ve tevekkülden başka yapacak işim yok!</p>

<p>Birbirinden ayrıldılar. Zübeyroğlu, evine gidip saklandı. Hüseyin, ev halkını ve yakınlarını toplayıp Ve­lid’in kapısına gitti. Kapıda adamlarına hitabı:</p>

<p>—Siz burada durunuz ve ben içeriden çıkmadıkça veya seslenmedikçe yerinizden kımıldamayınız!</p>

<p>Benden bir ses işitirseniz içeriye dolar ve gerekeni yaparsınız! Ses işitmeden girmek, ben çıkmadan da gitmek yok!</p>

<p>Hüseyn, Velid’in karşısında… Velid, yüzü saparı, elinde Yezid’in nâmesi, Peygamber torununa bakıyor:</p>

<p>—Muaviye öldü ve Halifeliği Yezid aldı. Her taraf ona baş eğmiş bulunmakta… Fakat biy’atlerin en önemli­si, taşıdığın sıfat bakımından seninki… Sonra da arkadaşlarınınki… Seni, yeni halifeye biy’at etmeye davet ediyo­rum!</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, şu inceler incesi cevabı verdi:</p>

<p>«—Dediğin gibi, taşıdığım sıfat bakımından, be­nim gizli biy’at etmem doğru olmaz! Etsem de makbul sayılmaz! Sen, Medine Valisi, bizi halk içinde açık biy’ate davet et!»</p>

<p>Uysal ve yumuşak seciyeli Velid:</p>

<p>—Peki, öyle olsun!</p>

<p>Demekten başka cevap bulamadı.</p>

<p>Fakat, akıl vericilerinden odada bulunan bir adam atıldı:</p>

<p>—Ne yapıyorsun, yâ Velid? Eğer Hüseyn buradan biy’at etmeksizin çıkıp gidecek olursa, kandan seller ak­madan baş eğmez! Hazır ayağına gelmişken ya biy’at et­tirecek ve bunu halka ilân edeceksin; yahut biy’at edinceyedek onu tutacaksın, hapsedeceksin!</p>

<p>Peygamber torunu bu fesat ajanına döndü, onu en ağır kelimelerle haşladı ve kimseden izin beklemeksizin çıkıp gitti.</p>

<p>Fesatçı, Velid’in üzerine yürürcesine haykırdı:</p>

<p>—Hüseyn’i bıraktın! Kollarını sallaya sallaya gitti. Sözümü dinlemedin! Şimdi başımıza neler getireceğini görürsün!</p>

<p>Velid, ondan daha sert, sesini yükseltti:</p>

<p>— Koca peygamber torununa, biy’at etmediği için mi kıyayım? Ben böyle bir cinayeti hayal etmekten bile Allah’a sığınırım! Bana dünyaları ve öteleri verseler böy­le bir şenaati düşünemem!</p>

<p>Öte yandan, Zübeyroğluna tekrar adam gidiyor.</p>

<p>Cevap:</p>

<p>—Bana bir gün mühlet verin! Yarın gelirim!</p>

<p>Hazret-i Ömer’in oğlundansa hiçbir haber yok…</p>

<p>Zübeyroğlu, karanlık basınca, pahada ağır, yükte hafif eşyasını toplayıp, kardeşi Cafer’le beraber, Mekke yönünde sırra kadem basıyor.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, Velid’in şiddet kullanamaması karşısında, ertesi günü en yakınlarını topladı; dudakların­da Kur’andan bir âyet, Medine sokaklarından apaçık geçerek, Peygamber beldesini bıraktı. Manzara, Medinelilere çok acı geldi. Peşine düşüp ağlaşmaya başladılar.</p>

<p>O anda seksenlik bir ihtiyar, Peygamber torununun arkasından hazin hazin bakarak şöyle düşünmüş olamaz mı:</p>

<p>—Bundan yetmiş yıl kadar evvel, Kâinatın Efendi­si Medine’ye giderken şarkılar ve şiirler söyleyenlerin ço­cukları, hattâ kendileri, şimdi de O’nun evlâdı Medine’den çıkarken ağlaşıyorlar!..</p>

<p>Şehir dışında, karşısına, Abdullah bin-i Muti çıktı:</p>

<p>—Kurbanın olayım, ey Peygamber torunu! Nereye gidiyorsun?</p>

<p>—Şimdilik Mekke’ye… Orada Allah’tan istihare ederim. Bakalım yolumuz nereye düser?</p>

<p>Sakın Kufeye gideyim deme! O belde uğursuzdur halkı da vefasız… Babana gadr, kardeşine zulmettiler. Mekke’den ayrılma! Sen Arabın efendisisin! Hicaz halkı Arabın efendisinden yüz çevirmez! Mekke’de kal!</p>

<p>—Bakalım, Allah ne gösterir?</p>

<p>Hazret-i Hüseyn Mekke’ye vardı; ve dudaklarında Kur’ân’dan yine bir âyet, «Harem-i Şerif» çerçevesine girdi.</p>

<p>Zübeyroğluyla buluştu. Mekke büyükleriyle görüş­tü.</p>

<p>Hazret-i Ömer’in oğlundan hâlâ bir haber yok…</p>

<p>Yalnız, biy’at etmediği biliniyor.</p>

<p>Peygamber torunu nasıl bir yol tutacak?</p>

<p>Meçhul…</p>

<p>Fakat ipin kopmak üzere olduğu belli…</p>

<p>Haber, İslâm dünyasının her tarafını çınlatmıştır:</p>

<p>—Peygamber torunu Hüseyn ile, Ömer ve Zübeyr’in oğulları, Yezid’e biy’at etmiyorlar!</p>

<p>Şam’da kuşku büyük… Yezid’in sarayında her kafa bir istifham işareti:</p>

<p>—Ne yapsak? Zor mu kullansak? İdamlarına mı gitsek? Ya Hicaz ve peşinden birçok İslâm merkezi ayak­lanırsa? Aldırmazsak ne olur? Ayrılık ve kopuntu, genişleye genişleye Şam’a kadar girmez mi? Bu vaziyette hareketsiz kalmak mümkün mü?</p>

<p>Derken, Küfe’de bir hareket… Küfe ileri gelenleri mektup yazıp Hazret-i Hüseyn’e gönderdiler:</p>

<p>«Küfeye gel! Topyekûn sana biy’at edelim!» Hazret-i Hüseyin tereddütlü… Küfe’den yana da kuşkulu…</p>

<p>Bir mektup daha… Arkasından, binlerce imzalı bir de halk davetiyesi…</p>

<p>Hüseyin’in cevabı şu oldu:</p>

<p>«Mektuplarınızı ve davetiyenizi aldım. İlginizden hoşnudum. Size, evimden ve en yakınlarımdan Müslim bin-i Akîl’i gönderiyorum. Vaziyetinizi görsün, fikirleri­nizi incelesin, büyüklerinizle konuşsun ve bana hükmü­nüzü bildirsin. Sizi tek karar etrafında birlik görürsem, ben de kalkar, gelirim!»</p>

<p>Müslim’e de şu emirleri verdi:</p>

<p>—Evvelâ Medine’ye… Allah’ın Resulünü ziyaret et! Ev halkınla helâlleş… Oradan Küfe’ye… Küfe birlik mi, sağlam mı, güvene lâyık mı, iyice anla ve bana bildir!</p>

<p>Müslim, aldığı emirlerin ilk kısımlarını yerine ge­tirdikten sonra, atının başını Küfe istikametine çevirdi ve yanına iki kılavuz, kum yollarında akmaya başladı.</p>

<p>Yol korkunç… Kılavuzlar istikâmeti kaybettiler. Öldürücü susuzluk… Kılavuzların ikisi de öldü; fakat Müslim kendisini kurtarabildi.</p>

<p>Küfe… Müslim, dostu Muhtar’ın evinde… Eve akan akana… Bütün Küfe çalkantı içinde… Kısa zamanda Hüseyn adına 18.000 kişiden alınan biy’at…</p>

<p>Küfe Valisi Nûman, iyi ve din duygusu kuvvetli bir insan olduğu için, Hazret-i Hüseyn’e doğru bu akışı zorla kösteklemiyor; boyuna öğüt vermek ve Şam’dan gelecek tehlikeyi göstermekle kalıyor.</p>

<p>Valinin bu halini gören Yezid taraflıları, Şam’a haber uçurtmakta geri kal­mıyorlar:</p>

<p>-Hüseyin’in adamı Müslim Küfe’yi birbirine kattı! Netice kötü! Vali Nûman, zaif ve tedbirsiz! Kararlı ve kuvvetli bir valinin hemen Kûfe’ye gönderilmesi, şart!</p>

<p>Şam telâşta… Basra Valisi Ubeydullah bin-i Ziyad’a emir:</p>

<p>—Küfe Valiliğine tâyin edildiniz!.. Son hızla Küfeye gidip idareyi teslim alınız ve Müslim bin-i Akîl’i, ölü veya diri, ele geçiriniz!</p>

<p>Ziyadoğlu, Basra’da kardeşini bırakıp yanına büyük bir maiyet aldı; çöl rüzgârı küheylânlar üzerinde Küfeye kanat açtı. Yezid’in hilekâr adamı yeni Vali, türlü plânlarla Müslim’in etrafındakileri dağıttı. Hazret-i Hü­seyn’in fedakâr elçisi, tek başına, sokak ortasında kaldı. Artık, sığınabilecek hiç kimsesi yok… Güç belâ ihtiyar bir kadının barakasına can atabildi. İhtiyar kadının oğlu Müslim’i yeni valiye haber verdi. Evi sardılar ve Müs­lim’i yaralı olarak, canına dokunulmayacağı vaadiyle Ziyodoğlu’nun huzuruna sürüklediler. Orada, Peygamber torunu evinin bağlılarından Müslim bin-i Akîl, kalbini ni­şanlayan kılıçlarla karşılaştı; ve Kerbela şehitlerinin ön­cüsü olarak can verdi.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, aldığı ilk haberler üzerine, neti­ceyi beklemeden sefer hazırlığına girişiyor. Ömer bin-i Abdurrahman ve İbn-i Abbas gibi yakınları, Küfelilere asla güvenilemiyeceğini söyleyerek, onu ille Mekke’de kalmaya teşvik ediyorlar:</p>

<p>—Gitme diyorlar; sen Kûfelileri bilmezsin! Seni yarı yolda bırakırlar ve hemen kuvvetli görünene sığınır­lar. Mademki sana bu kadar bağlı görünüyorlar, niçin toplanıp buraya gelmiyorlar? Sen yine her yardımı yurddaşlarından, Hicazlılardan bekle! Eğer onlara dargınsan ve mutlaka çıkıp gitmek kararındaysan, hiç olmazsa kale­leri kuvvetli, dağları sarp, baba dostlarının kaynaştığı Yemen’e git!.</p>

<p>Fakat Hüseyn, gayet iradeli, karşılık veriyor;</p>

<p>—Öğütleriniz babaca ve kardeşçe… Fakat benim buralardan uzaklaşmam ve gideceğim yere gitmem kesin­leşmiştir.</p>

<p>—Hiç olmazsa ev halkını beraber götürme!</p>

<p>—O da çaresiz! Beraber gelecekler!</p>

<p>Mekke’den, uzun bir kervan halinde Irak’a doğru yola çıkış…</p>

<p>Yolda, bir gün oğlu Zeynelâbidin için en güzel methiyesini söyleyecek olan şair Ferzadak’a rastlıyorlar.</p>

<p>—Selâm sana, ey Peygamber evladı!</p>

<p>—Sana selâm, ey şair! Nerelerden geliyorsun?</p>

<p>—Halkın içinden… Her tarafa serpilmiş insanların içinden…</p>

<p>—Halk ne düşünüyor? Hali nasıl?</p>

<p>Büyük şair cevapların en büyüğünü veriyor…</p>

<p>—Halkın kalbi seninle, kılıcı düşmanla… Ve Allah dilediğini işler.</p>

<p>Peygamber torunu hiç aldırmadan, Allah’ın kazası­na doğru Küfe istikametinde ilerliyor.</p>

<p>Ufukta, toz duman içinde iki atlı… Dört nala gelip Peygamber torununun önünde duruyorlar.</p>

<p>Ellerinde bir mektup:</p>

<p>«—Sana bu mektubu oğullarımla gönderiyorum. Sakın yola devam etme! Ben gelip sana kavuşuncaya ka­dar bulunduğun noktada bekle!»</p>

<p>Abdullah bin-i Cafer’den gelen bu mektup, Hazret-i Hüseyn’e arkasından yetişen son «dur!» çığlığıdır. Fa­kat o durmuyor, ve ilâhî kazanın ineceği kum tanesi nere­deyse oraya doğru ilerliyor.</p>

<p>Gerilerle ilgisini iplik iplik çözüp ileriye doğru mesafeleri kangal kangal dolayan Peygamber torunu, de­re tepe düz, yürüdü. Kûfe’de olup bitenlerden hâlâ bilgisi yok… Bir aralık Hicaz illerinin kokusu artık duyulmaya­cak kadar mesafe alındığı ve yeni kokuların sınırına varıl­dığı hissi gelince, Küfe’ye önden bir mektup çıkardı. Pek yakında Kûfe’ye varacağını bildirdiği mektubu «Kays» isimli bir yakınına teslim etmiş ve onu, altına güzel bir küheylân çekip ufuklara doğru sürmüştür.</p>

<p>Kays’ı Kadisiye sokaklarından dört nala geçerken durdurttular ve atından al aşağı ettiler. Üstü aranınca gizli mektup bulundu. Onu, mektupla beraber, muhafaza altın­da, Küfe valisi Ziyadoğlu’na gönderdiler.</p>

<p>Mektuba kısa bir nazar atan vali, adamlarına em­retti:</p>

<p>—Kesin başını!</p>

<p>Başlangıcın başında ikinci şehit…</p>

<p>Hazret-i Hüseyin, atının sırtında, başı göğsünde, her şeyden habersiz, mesafelerin tesbihini çekmekte…</p>

<p>Yolda, sağdan ve soldan bazı katılmalar…</p>

<p>Sâ’lebiye mevkiinde kara haber:</p>

<p>«—Gönderdiğin ilk elçi, sana Küfede şu kadar gö­nüllü toplayan Müslim, Vali Ziyadoğlu tarafından öldürtüldü! Vaziyet çok tehlikeli! Kararını ver!»</p>

<p>Hazret-i Hüseyn vurulmuşa döndü. Bütün kervan taş kesilmiş… Bazı dostları, Peygamber torununun etrafı­nı aldılar:</p>

<p>—Bu vaziyetten sonra dönmek lâzım! Artık ısrarın değeri kalmadı!</p>

<p>Müslim’ in kardeşleri atıldılar:</p>

<p>—Ya kardeşimizin öcünü alırız, yahut biz de onun gibi şehit oluruz! Mutlaka gideceğiz!</p>

<p>Peygamber Torunu, Müslim’in kardeşlerine hak verici bir eda ile ufukları işaret etti:</p>

<p>—Gideceğiz!</p>

<p>Yola devam ediyorlar…</p>

<p>Bir iki konak sonra ikinci şehidin haberi…</p>

<p>Başlar biraz daha eğik, yine yola devam ediyor­lar…</p>

<p>Ey, yerle göğün, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamberin sevgili torunu! Nereye gidiyorsun?</p>

<p>Senin açmaya gittiğin ufukları kapayıp, senin kapattığın ufukları açmaya gelen, Peygamber kanına su­samış, insan kılıklı iblislerin ayak seslerini duymuyor musun? Evet; gaibin eşyada tel tel ihtizazındaki gizli işaretleri herkesten iyi kaydeden sen, şair Ferzadak’ın dedi­ği kaza okunun saplanacağı yerde hedef olmaya gidiyor­sun! Buna göre ya her şeyi biliyor ya hiçbir şey bilmiyor­sun!</p>

<p>O konaktan da kalkıyorlar. Bir nehir geçiyorlar. Bir düzlükte ilerliyorlar.</p>

<p>Karşılarında, çok uzaklarda, birtakım şekiller… Şekiller belli oluyor: Uzun bir dizi atlı… Bir süvari alayı de­nilebilir.</p>

<p>Sağdaki dağyamacına doğru istikâmet değiştiri­yorlar. Süvari de o tarafa sapıp karşılarına geçiyor…</p>

<p>İki taraf, karşı karşıya, durmuştur.</p>

<p>Vakit öğle, Hazreti Hüseyn’in müezzini ezan oku­yor. Toprağın kumlu derisi ürpermekte: Allah en büyük!..</p>

<p>Herkes Peygamber torununun arkasında namazda. Hür isimli bir kumandanın emri altındaki karşı taraf as­kerleri de, uzaktan, büyük imama uyup namazlarını kılı­yorlar. Namazdan sonra Hazret-i Hüseyn yüksekçe bir yere çıkıp bir hutbe veriyor. Hutbesinin içinde, kumanda­na doğru haykırıyor:</p>

<p>«—Biz, biy’at için tarafımıza gönderilen haber ve davet üzerine geldik! Kendimizden hareket etmiş deği­liz!»</p>

<p>Hür, uzaktan, aynı yüksek sesle karşılık veriyor:</p>

<p>—Biz de, o mektubu sana yazanlardan değiliz! Fakat karşı çıkıp seni ele geçirmeye ve Küfeye kadar sen­den ayrılmamaya memuruz!</p>

<p>—Bizi esir mi ediyorsunuz?</p>

<p>—Hayır, beraberimize alıyoruz.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn geriye dönüp adamlarına nida etti:</p>

<p>—Haydi, atlayın atlarınıza! Herkes bineğine! Geri dönüyoruz!</p>

<p>Hür, atıldı:</p>

<p>—Olamaz. Ne Medine’ye dönebilirsiniz, ne de başka bir yere.. Küfeden gayri her istikâmet size kapalı!..</p>

<p>Hazret-i Hüseyn kıskıvrak sarıldığını anladı. İşi so­nuna kadar götürmekten başka yol kalmamıştır.</p>

<p>Kendile­rini uzakça bir mesafeden takip eden atlıların kıskacı içinde Küfe yolunu tuttular. Çok geçmeden Kûfeli dost­lardan bir grup çıkageldi. Kumandan Hür, evvelâ, gelen­leri Hüseyn’le görüştürmek istemedi. Fakat Peygamber Torununun azimli ısrarına dayanamadı ve izin verdi.</p>

<p>Gelenler, Küfenin tablosunu, olduğu gibi, Hazret-i Hüseyn’in gözleri önüne serdiler:</p>

<p>—Küfe artık ellerinde! Murahhaslarınız şehit edil­di! İş karmaşık! Çaresini burada düşünelim!</p>

<p>Gruptan biri, Hüseyn’in atını dizginlerinden kavrayarak yalvardı:</p>

<p>—Yâ Hüseyn! Küfede dostların pek az, düşmanlarınsa pek çok! Böyle, elin ayağın bağlı, gidemezsin! Gel, bir tertibini bulup seninle dağ tarafına sıvışalım; ora­dan, benim kabilemin bulunduğu yana çekiliriz! En dip tepelerde bizimkiler… Düşmanlar üzerimize derya misali gelseler yine bir şey yapamazlar!.. Az zamanda komşu oymaklar bize katılır. Başları olduğum yirmi bin cengâveri emrinde bil! Çok geçmez, düşmana saldırabilecek kuvvete erişiriz. Benimle gel!</p>

<p>Hazret-i Hüseyn bu candan sözleri tek tek dinleyip kararını bildirdi:</p>

<p>«—Allah sana iyi niyetin bakımından hayırlar ih­san etsin! Fakat ben seninle gelemem! Şimdilik bizim için bir kere tutmuş bulunduğumuz yönden yüz çevirmek güç! Sen dön ve yurduna git!</p>

<p>Allah’ın dilediği olur. »</p>

<p>Gelenler, mahzun, ayrıldılar. Hüseyn Küfe süvari­leriyle beraber yürüdü; ve Muharrem ayının ikinci günü «Kerbelâ» dedikleri, dünyanın en felâketli yerine indi.</p>

<p>Burası üstünde kuş değil, hayalin bile uçamayaca­ğı, uçarsa boğulacağı, yeşil renge ebediyen hasret, sapsarı bir ölüm zemini..</p>

<p>Ne baştanbaşa lügat kitaplarında, ne de bir uçtan öbür uca yeryüzünde dehşetinden bir işaret bulabileceği­niz Kerbelâ vadisine kondular. Korkunç gece… Muhar­rem ayının hilâli, Kerbelâya fazla bakamayarak kaybol­du. Kumların ve dikenlerin nefes alışını dinleyen bir ses­sizlikten başka hiçbir varlık hissi gelmiyor insana… Ara­da bir, kısık bir at ve deve homurtusu, yeryüzünde olduklarının ihtarcısı… Birer tente çatısı şeklindeki çadırlarda başbaşa vermiş gölgeler…</p>

<p>Aralarında bir tanesi, dimdik ve düşünceli duruşiyle, Peygamber Torununa ait olduğu­nu ilân ediyor.</p>

<p>Sabahı ettiler. Bir de ne görsünler? Karşılarında, ordu çapında yeni bir kuvvet… Ömer bin-i Saad kumanda­sında Küfeden gelen dört bin neferli birlik… Süvarilerin başındaki Hür’den sonra, arkadan gelen ana kuvvet ve Ömer bin-i Saad… Askerini Hazret-i Hüseyn’in ta karşısı­na yaymış, umumî kumandayı eline almış, bekliyor.</p>

<p>Saadoğlu, Hazret-i Hüseyn’e bir adam gönderdi:</p>

<p>—Niçin Küfeye doğru yola çıktınız? Muradınız nedir? Açıklayınız!</p>

<p>—Kumandanınıza deyiniz ki, Kûfeliler davet etti, ben de geldim! Eğer davetten caydılarsa dönerim!</p>

<p>Ömer bin-i Saad, bu cevabı kelimesi kelimesine Küfe valisine uçurttu.</p>

<p>Karşılıklı bekleme… Taraflar arasında hiçbir temas yok… Yalnız, uzaktan birbirlerini süzüyorlar.</p>

<p>Vali Ziyadoğlu’ndan gelen cevap:</p>

<p>«—Hüseyn’e biy’ati teklif et! Hemen askerin ve kendi adamlarının önünde Yezid’in Halifeliğini tanısın! Kabul ederse serbesttir. Kabul etmezse, onu sar, sularını kes, ölü veya diri, yakala!»</p>

<p>—Seni Yezid’e biy’at etmeye, davet ediyorum!</p>

<p>—Asla!</p>

<p>—Başınıza gelecekleri düşünüyor musun?</p>

<p>—Her şey Allahtan gelir!</p>

<p>—Son defa söylüyorum, biy’at et!</p>

<p>—Boşuna zahmet ediyorsun!</p>

<p>Kumandan, beşyüz atlı çıkartıp yakındaki suyu tut­turdu. Peygamber Torunu ve yakınlarının dehşetle açılmış gözleri önünde suya engel oldular. Hazret-i Hüseyn, manzaraya pek yakın, vakar ve tevekkül içinde, düşman­larının cinayet hazırlığını seyrediyor.</p>

<p>Biri (Abdullah bin-i Ebilhusayn), suyun yanından Peygamber Torununa haykırdı:</p>

<p>«—Yâ Hüseyn! Can verinceye kadar tek damlasını tadamadan, suya baka baka, susuzluktan öleceksin!»</p>

<p>O zaman Peygamber Torununun ellerini kaldırıp, dua edasiyle mırıldandığı görüldü:</p>

<p>«— İlahî, sen bu adamı suya kanamadan, içi yana yana öldür!»</p>

<p>Hüseyn’in, Allahtan sadece susuzlukla öldürmesini istediği adam, kısa bir zaman sonra öyle bir illete tutula­caktır ki, kırba kırba şu içtiği halde kanmayacak ve su içinde, su içebilmek imkanı içinde, bir türlü suya doyamadan can verecektir.</p>

<p>Kerbelâda bilmem kaçıncı akşam… Su kaynağının tutulduğu günün gecesi… Hazret-i Hüseyn, kumandana haber gönderdi:</p>

<p>— Sizinle, tenhada, başbaşa görüşmek istiyorum!</p>

<p>Buluştular.</p>

<p>«—Yâ Ömer bin-i Saad! Nedir müslümanlara ha­zırladığınız bu zulümler? Bırakın beni, ya Medine’ye dö­neyim, yahut kâfirlerle savaşmak için Türkistan tarafları­na gideyim! Doğruca Şam’a, Halifenizin gözü önündeki yere de gidebilirim! İnsafa gelin!»</p>

<p>—Bence güzel teklif! Hemen, şimdi valiye bildiri­rim! Bakalım ne emir verir?</p>

<p>Küfe valisi, elinde Hüseyn’in teklifini bildiren mektup, sedirinde oturuyor. Yanında, Allah’ın yarattığı bütün lânetlilerin, kendilerine baş seçecekleri bir şenaat heykeli, «Şemir» adlı insan sureti…</p>

<p>Ziyadoğlu, mektubu bir ki kere okuyup gözlerini Şemir’e dikti:</p>

<p>—Teklif hiç de fena değil… Nereye gitmesi gerek­tiğini düşünürüz! Ben teklifi esas olarak kabul ediyorum! Başını alıp gitsin ve bizi derdinden kurtarsın!</p>

<p>Şemir, şeytanı hayran bırakacak bir tavırla yılan ıslığı çalmaya başladı:</p>

<p>—Ne yapıyorsun, ey Ziyadoğlu; ben de seni, dira­yetli, azimli bir insan biliyordum! Eline geçen fırsatı nasıl kaçırıyorsun? Düşünmüyor musun ki, Hüseyn, Peygam­ber torunudur ve nereye giderse kendisine taraftar bulur? Kuvvete erince de, evvelâ senin başına belâ olur. Duydu­ğuma göre askerlerin kumandanı, gece, onunla tenhalarda buluşmuş ve konuşmuş… Bu da Ömer bin-i Saad hesabı­na şüpheli bir işaret… Hüseyn onun da askerlerinin iradesini çelebilir. Sen Ömer’e, Hüseyn’i bütün etrafiyle tutup buraya getirmesi için emir gönder! Başka bir şeye karışmasın! Hüseyn senin huzuruna çıkarıldıktan sonra kararı verirsin! Dilersen bağışlarsın, dilersen cezalandırırsın! Fakat her halde uzaktan karar vermez ve işi zaif ellere bı­rakmamış olursun!</p>

<p>Ziyadoğlu bu şeytanî telkin karşısında eridi ve Şe­mir’e:</p>

<p>—Öyleyse, dedi; işin başına seni geçiriyorum! Doğru Kerbelâya git ve emrimi kumandana bildir.</p>

<p>Hü­seyn’i, arkadaşlariyle beraber, buraya, bana getirsin! Hü­seyn ayak direr, gelmek istemez ve karşı koyarsa, hepsini kılıçtan geçirsin ve cesetlerini atlara çiğnetsin! Eğer bu emre kumandan da baş eğmeyecek olursa, onun da kelle­sini kestirebilir ve bana gönderirsin! Her yetkiyi veriyo­rum sana! Hemen al nâmelerimi ve yola çık!</p>

<p>Şemir, Muharremin dokuzuncu günü, felâketten bir gün evvel Kerbelâda…</p>

<p>Peygamber torunu ve yanındaki yüze yakın insan; kadından, kucaktaki çocuğa kadar bir dizi masum, susuz­luktan kavrulmakta… Mataralarda tek damla şu kalmamış ve biraz ileride bulunan su, nöbetçilerin oku ve mızrağı halindeki yakıcı dilini istihza ile çıkarmıştır. Âlemde her halde ikincisi olmayan susuzluk işkencesine karşı zalim­ler o kadar hissiz ki, bulutlar süngerlerini sulardan şişirip koşuşsalar ve Hüseyn’in başı üstünden sıkıp akıtsalar, belki göğe ok çekecekler!</p>

<p>İnsan hayatında bu levhanın bir esi olup olmadığı­nı şundan anlayınız ki:</p>

<p>—Su, su!</p>

<p>Diye kıvranan çocuğunu kucağına alıp:</p>

<p>—Dilimi em, evlâdım, belki biraz faydası olur!.</p>

<p>Diyen bir baba vardır Kerbelâda…</p>

<p>Şemir’in Validen getirdiği emirleri taazzumla Ku­mandana sunması, Kûfeli askerler arasında gergin bir ha­va doğurdu. Herkes, körükörüne emrine girdiği bu adama tiksinerek bakıyor.</p>

<p>Kumandan Ömer, bu duyguya tercüman oldu:</p>

<p>—Sen kalbsiz bir insansız, yâ Şemir!</p>

<p>—Kalbe değil, kafaya kulak vermenin günündeyiz!</p>

<p>Ve öyle lâflar etti ki, Ömer’in kalbini mühürledi ve ikbal hırsını kamçıladı.</p>

<p>Muharremin dokuzuncu günü akşamı, Ömer aske­rine hücum emrini verdi. Saflar her yandan harekete ge­çip Hazret-i Hüseyn’i daracık bir dörtköşe içine almaya başladılar.</p>

<p>Hüseyn, kardeşi Abbas’ı Ömer’e gönderip sordur­du:</p>

<p>—Böyle geç vakit üzerimize gelmekten muradınız nedir?</p>

<p>—Artık bu işi bir neticeye bağlayacağız! Emir al­dık!</p>

<p>—Anlaşamaz mıyız?</p>

<p>—Hüseyn biy’ate razı olmadıkça hiçbir anlaşmaya imkân yok!</p>

<p>Abbas vaziyeti Hüseyn’e bildirdi ve tekrar Ömer’e gönderildi.</p>

<p>—Hüseyn diyor ki, böyle gece vakti hücum, insafa sığmaz! Hiç olmazsa bize sabaha kadar müsaade edin!</p>

<p>Ömer buna razı oldu.</p>

<p>Hücum, Muharremin onuncu günü sabahına bıra­kılmıştır.</p>

<p>Hüseyn, batan güneşe arkasını vermiş, bir heybet ve ulviyet karartısı şeklinde, etrafını alan yakınlarına hitap ediyor (aynen):</p>

<p>«—Allah’a, senaların en güzeliyle; ister saadet, ister mihnet halinde olsun, hamdederim! Rabbim; sana hamdederim ki, bize nübüvvetle ikram ettin, hakkı işitir kulaklar ve görür gözler verdin ve kalblerimizi hakkı kabul edici ya­rattın! Bize Kur’anı bildirdin ve din ilmini öğrettin… Bizi, şükredici kullarından eyle! Sözün bundan ötesi şu ki, ben, yakınlarımdan daha vefalı ve daha hayırlısını, ev halkım­dan da daha üstün ve faziletlisini görmedim. Allah hepini­ze, bana fedakârlığınızdan ötürü, hayırlar ihsan etsin… Öy­le sanırım ki, düşmanla günümüz yarındır. Yarın sabah on­larla hesap meydanımız açılacak… Bu bakımdan size, hepi­nize izin veriyorum: Bana karşı üzerinizde bir borç olmak­sızın, her zimmetten kurtulmuş olarak, bu gece gidebilir, selâmete çıkabilirsiniz! Gidiniz, geceye bir deve gibi bininiz ve uzaklaşınız! Her biriniz de aile fertlerimden birinin elin­den tutsun ve onu selâmete çıkarsın!.. Allah’ın hayrı üzeri­nizde olsun!.. Gidiniz, köylere, kasabalara yayılınız!.. Tâ ki, Allah, mihneti üzerinizden kaldırsın… Düşmanların biricik muradı beni elde etmektir; beni elde ederlerse kimseyi iste­mezler! Gidiniz!»</p>

<p>Bu ezici hitap altında bütün iradeler tuz-buz… İlâhi imtihan, karşılarına iki şey çıkarmıştır. Ya can, ya Pey­gamber Torunu…</p>

<p>Hüseyn’in oğulları, kardeşleri ve kardeşlerinin oğulları halkının önüne geçiyor:</p>

<p>«—Senden sonra yaşamak, yaşayabilmek için böy­le bir çareye asla başvuramayız! Allah göstermesin!»</p>

<p>Hüseyn, ısrarla:</p>

<p>«—Oğullarım, kardeşlerim, yeğenlerim; siz yapmı­yorsunuz, ben izin veriyorum! Müslim’in şehitliği yeter! Gidiniz, ben istiyorum!»</p>

<p>Aile yakınlarından biri büsbütün ileriye gidiyor ve sahneyi en acı heyecana boğuyor:</p>

<p>«—Hayır, gidemeyiz! Hangi hayata ve ne yüzle?.. İnsanların yüzüne nasıl bakabiliriz?</p>

<p>Büyüğümüzü, efen­dimizi korumak için bir ok bile atmadan, tek yara alma­dan savuşup geldik mi diyeceğiz? Allah üzerine söylüyo­ruz ki, bunu ebediyen kabul edemeyiz! Aksine, hepimiz, mallarımızı, canımızı, çocuklarımızı sana feda etmekten bir ân bile geri kalmayız! Seninle yanyana, son nefesimi­ze kadar çarpışmaya bütün gönlümüzle hazırız!»</p>

<p>Arkasından bir başkası:</p>

<p>«—Seni tek başına bırakırsak, hakkını edada Al­lah’a ne diyebiliriz; hangi özrü ileriye sürebiliriz?</p>

<p>Valla­hi, ben mızrağımı düşman göğsünde parçalayıncaya, kılı­cımı da, kabzasına dek kırıncaya kadar senden ayrılmam! İsterse silâhım olmasın; senin uğrunda kollarım koparılıncaya kadar taş atarak savaşırım!»</p>

<p>Hepsi bunlara benzer şeyler söyledi, hepsi bu duy­gulara ortak çıktı ve bir ağızdan haykırdılar:</p>

<p>«—Öleceğiz, dönmeyeceğiz, seni yalnız bırakma­yacağız!»</p>

<p>Peygamber torunu, ellerini açarak yakınlarına dua etti ve:</p>

<p>«—Şimdi, dedi; herkes yerine ve hazırlığının başı­na!..»</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, yanında, büyük sahabelerden ve ilklerden Ebuzer’in kölesi, ay ışığında kılıcını siliyor ve bir şiir okuyor… Şiirde, ölüme, kadere, celil olan Rabbin emirlerine ait hikmetler…</p>

<p>Hazret-i Hüseyn’in ağzından dökülen mısraları, bi­raz ilerideki çadırından kızkardeşi Zeynep duydu ve bir çığlık kopararak bayıldı.</p>

<p>Kızkardeşi ayılınca, Hüseyn ona hitap etti:</p>

<p>«—Allah’a sığın, kardeşim; ve bil ki, yerde ve gökte ne varsa ölür. Gökler de baki kalmaz. Allah’tan başka herşey Helakte… Annem, babam ve ağabeyim benden daha ha­yırlıydılar. Birer birer gittiler.»</p>

<p>Sonra yakınlarına bazı emirler verip bir kenara çe­kildi.</p>

<p>Gökleri huni içinde çekip süzecek, eritecek, yuta­cak kadar derin bir sessizlik içinde, sabaha kadar namaz, tesbih, zikr ve dua…</p>

<p>Hicrî 61’inci yılın 10 Muharrem Cuma sabahı, do­ğan güneş, Hüseyn’i, Kerbelâda, geceden beri elleri açık vaziyette, duada buldu.</p>

<p>Hazret-i Hüseyn’in yüze yakın etrafı içinde eli kı­lıç tutabilen 72 kişi… 32 süvari ve 40 piyade…</p>

<p>Aradaki nispet, bire altmış…</p>

<p>Gecenin siyah yüzünü sabahın ilk ışıkları pudralar­ken, bütün hazırlıklarını bitirmişler, namaz…</p>

<p>Hazreti-i Hüseyn, fedailerini tertipledi. Sağ kanatta Züheyr, sol kanatta Habib, merkezde de kendisi… San­cak, kardeşi Abbas’ın elinde…</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, atının üstünde… Elinde Kur’an… Açtı; ve şiddet anlarında Haktan imdat isteyici, kalbe kuvvet dileyici, her şeyi ilâhi emre bağlayıcı, Allah’ın mu­radına baş eğici duasını okudu.</p>

<p>Sonra atını birkaç adım ilerletip üzengileri üzerin­de doğruldu ve düşman saflarına hitap etti (aynen):</p>

<p>«—İnsanlar! Sözlerimi dinleyin! Aceleden sakının! Beni dikkat ve sükunetle dinleyin ki, size takdiri vacip olanı anlayasınız! Gelişimdeki özre kulaklarınızı ve kalbinizi açın! İnsaf edip özrümü kabul eder ve sözlerimi doğrularsanız gerçek saadete erersiniz! Böyle olmazsa istediğinizi yapın!»</p>

<p>O anda gerilerden bir çığlık koptu. Peygamber To­rununun kızkardeşleri ağlaşmaya başlamışlardı.</p>

<p>Hüseyn sustu, kızkardeşlerini sükûnete getirdi ve yine düşmana karşı, hitabesine devam etti:</p>

<p>«—İnsanlar! Beni aslıma nispet edin ve bakın, ben kimim? İçinizi, ruhunuzu kurcalayın, nefsinizi tokatlayın ve sorun kendi kendinize; kanım size helâl midir? Ben Peygamberinizin kıziyle amca oğlunun çocuğu değil miyim? Şehitlerin Efendisi Hamza, babamın amcası; Cennette ka­nat açan Cafer de benim öz amcam değil mi? Kardeşimle benim, Cennet ehli gençlerinin efendisi ve müminlerin göz­bebeği olduğumuza dair Peygamber sözünü işitmediniz mi? Şüphesiz ki, bu sözümde beni doğrularsınız! Eğer yalanla­maya kalkarsanız, sorun, içinizde bilen vardır. Sorun;</p>

<p>Câbir bin-i Abdullah, Ebu Said, Sehl bin-i Saad, Zeyd bin-i Erkam ve daha niceleriniz bilir! Bu kadar insan içinde, be­nim kanımı akıtmayı yasak edecek biri yok mu?»</p>

<p>İşin fenaya sarar gibi olduğunu hisseden baş mel’un Şemir, ağzını açmak istedi; fakat Hüseyn’in safın­dan Habib’in korkunç bir nârasiyle sustu. Hüseyn yine sözü aldı:</p>

<p>«— Eğer söylediklerim üzerinde bir şüpheniz varsa, yahut benim Peygamberinizin torunu olduğuma inanmı­yorsanız, biliniz ki, doğudan batıya kadar, Allah Resulü­nün, Benden başka öz torunu yoktur! Söyleyin bakalım, benden ne istiyorsunuz. Öldürdüğüm bir mazlumun kanını mı, yediğim bir malın bedelini mi, açtığım bir yaranın kısa­sını mı? Siz, ey Şit, Ey Haccâr, ey Kays, ey Yezid, beni, mü­hürlerinizi taşıyan nâmelerle davet etmediniz mi?»</p>

<p>Peygamber Torununu, ayaklarına kapanırcasına davet ettikten sonra şimdi onu öldürmeye gelenler arasın­da boy gösteren bu adamlar, teker teker öne çıkıp:</p>

<p>—Hayır, biz böyle bir şey yapmadık, seni davet etmedik!</p>

<p>Dediler. Hazret-i Hüseyn, bu insanların sefilliğine mahzun mahzun baktı ve:</p>

<p>«—Evet, dedi; davet ettiniz; fakat mademki şimdi dönüyorsunuz, beni istemiyorsunuz, bırakın, geldiğim yere döneyim!»</p>

<p>Başta davet edicilerden, şimdi düşman safındaki, ismi geçen Kays, cevap vermeye kalktı:</p>

<p>—Yâ Hüseyin, Ziyadoğlununun emrine baş eğmez misin?</p>

<p>Hazret-i Hüseyn, atının üzerinde insan şeklinde bir heybet:</p>

<p>«—Bu düşündüğünüz, hiçbir zaman, hiçbir türlü olamaz!»</p>

<p>Ve atından indi.</p>

<p>Hüseyn’in sağ kanadına memur Zübeyr, atını sü­rüp haykırdı:</p>

<p>—Müslümanlar! Kendilerini Müslüman bilenler, Peygamber Torununa nasıl kılıç çekebilir?</p>

<p>Zübeyr’e cevap, Şemir mel’ununun çektiği ok… Ok vızıldayarak safın gerisine düştü. Zübeyr, Hazret-i Hüseyn’in ihtariyle geri döndü. O esnada bir harika:</p>

<p>Hüseyn’in karşısına ilk çıkan ve onu kuşatan süva­rilerin başı Hür, altındaki asîl atı sürüp dört nala Hü­seyn’in önüne geldi ve insan asaletinin en büyüğünü gös­terdi:</p>

<p>—Sana katılıyorum, ya Hüseyn! Bu âna kadar olan suçumu affet!</p>

<p>—Seni affediyorum, ya Hür! Hakkın rızası seninle olsun!</p>

<p>Düşman saflarında heyecan dalgalanışı. Hür, atım onlara çevirmiş, haykırıyor:</p>

<p>—Vaz geçin bu cinayetten! Kılıçlarınızı kınlarına sokun!</p>

<p>Şemir ve Ömer’in ulumalariyle, Hür’ün de üstüne ok çekerek karşılık verdiler. Kumandan Ömer bin-i Saad, bir ok çekip narayı bastı:</p>

<p>—İşte en evvel ben başlıyorum ve cengi açıyorum!</p>

<p>Havada, Hüseyn’in safına doğru vızıldayarak ya­ğan binlerce ok…</p>

<p>Kısa bir ok düellosunun arkasından, Kûfeliler sa­fında ileriye atılan iki kişi… Bunlar Küfe valisinin köleleri Yesar ve Salim…</p>

<p>Er dilediler.</p>

<p>Peygamber Torununun safından, iki değil, bir kişi çıkıp, birer kılıçta işlerini bitirdi.</p>

<p>Hak ve îman kılıcının korkunç inişi…</p>

<p>Fakat nispet, bire iki değil, altmış…</p>

<p>Beşbine yakın Kûfeli, ellerinde kılıçlar, mızraklar ve topuzlar, hep birden saldırdılar.</p>

<p>Nâra, çığlık, çelik sesleri, at kişnemeleri, kadın fer­yatları, gümbürtü, çatırtı, inilti…</p>

<p>Hazret-i Hüseyn’in, kendinden ve oğlu Ali (Ekber)den başka 70 cengâveri şehit… Ayrıca, son anda mazlum­lara katılan Hür de şehitler arasında… Her şehit, canını üç beş zalime mal ettiğine göre düşman ölüleri yüzlerce…</p>

<p>Tam bu anda Peygamber Torununun büyük oğlu Ali de nam ve sanını haykıra haykıra katillerin içine dal­dı ve İbn-i Nemîr isimli lânetlinin eliyle ölüm yarasını alıp yere düştü. Sonuncudan ve en büyüğünden bir evvel­ki 7l’inci şehit…</p>

<p>Kum tanelerinin, kanlarını içe içe keneler gibi şiştiği bu şehitlerin ciğerleri açılıp bakılsa görülür ki, onlar daha evvel susuzluktan kavrulmuş, göz göz olmuştur.</p>

<p>Kaatillerin çemberi içinde Hüseyn, bütün fedaileri kumlara serilmiş, tek başına… Yerdeki şehitler, susuzluk­larını gidermek için al renkli bir şerbet havuzuna dalmışcasına kana bulanmış…</p>

<p>Gerilerde, kuytuca bir noktada, kızkardeşleri Ümmü Keysum ve Zeynep, kızları Sekîne ve Fâtıma, zevcesi Rübap; ve oğlu, Nur Neslinin Hüseynî kolunu yürütmeye memur, Ali (Zeynelâbidin)…</p>

<p>Hüseyn, manzaraya, bir ân, gözlerinde kelimelere sığmaz bir mânanın gölgesi, dehşetle baktı; ve susuzluk­tan kupkuru kesilmiş dudaklarında, babasına, Peygamber kızı annesine, Resuller Resulü büyük babasına bağlı mıs­ralar, atını kaatillere doğru sürdü.</p>

<p>Peygamber neslinin katilleri, evvelâ oklarına, peşinden mızraklarına ve kılıçlarına davrandılar.</p>

<p>Öldürücü okları, Peygamber neslinin kaatilliği gibi bir dereceyi temsil eden iki şahıs, Şemir ve Sinan çekti­ler.</p>

<p>O anda İslâm beldelerinin ulu camilerinde (Küfede de aynı şey) hatipler, Cuma namazında, Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamberler Peygamberine ve onun soyuna ait methiyeler okurken, atından düşen Peygamber torununun üzerine atıldılar; ve bir müminin öperken bile ürpereceği o mübarek vücudu delik deşik et­tiler.</p>

<p>Mukaddeslerin mukaddesi vücuttan gelen ve üze­rinde tam 105 tane ok, mızrak ve kılıç yarası bulunan gövdeyi başından ayırdılar. Kimbilir o başı hangi ellerle saçlarından tutup diktiler ve boynunda testerelerini yürü­terek, koyun kellesi koparır gibi nasıl kestiler?</p>

<p>İnsanoğlunun iki kutbu vardır: Biri Allah’ın Sevgi­lisi, öbürü o Sevgiliden gelen maddî ve manevî emanetin kaatili ve haini olmak derecelerine bağlı iki kutup… Hiç­bir varlık onun kadar yükselemez ve bunun kadar alçalamaz. Bütün insanlık, bütün tarihî şahıslar bu iki derece arasında… Bizzat Allah, ters kutbu, Kur’an’ında «Belhüm adal — Hayvandan aşağı» diye çerçeveliyor; ve bütün mustarip beşeriyet, onların açtığı felâket çığırı içinde kurtuluş arıyor.</p>

<p>Gerilerdeki kadınlar ve küçük çocuklardan ibaret âcizler grubu içinde, Hazret-i Hüseyn’in kızkardeşleri, kızları, zevcesi ve onlara bakmaya memur oğlu, esir…</p>

<p>Ölüm meleği onun mukaddes ruhunu kabzettiği anda, hava kapkara kesildi. Öyle bir karanlık çöktü ki, gökte yıldızlar hecelenir gibi oldu. Peşinden, hasret verici bir kızıllık…</p>

<p>Neler oldu, neler oldu…</p>

<p>Eğer güneş sönmedi, yıldızlar tek nokta üzerinde çarpışıp tek nokta içinde kaybolmadı, zaman kopmadı ve mekân yanmadıysa, sebebini Allah’ın «Sabûr» ve «Hakîm» isimlerinde aramak lazım…</p>

<p>İnsana iyilikte ve kötülükte bu kudreti veren Hikmet Sahibine kurban ola­lım..</p>

<p>O günden bugüne, müminlerin kalbinde olanlarsa, 1300 küsur yıldır, fezanın hayal erişemez bir noktasından gelen ciğer paralayıcı bir çığlığın yankıları…</p>

<p>Kerbelâ üstüne gökler doluşu yağmur boşanıyor. Kıpkırmızı ufukların çevresi içine yağan yağmur kan ren­ginde…</p>

<p>Ebüsseyh, İbn-i Ayyine, İbn-i Şirin, Essâlebî, İbn-i Saad, İbn-uz Zehra, Mansur bin-i Ammâr gibi İslâm bü­yükleri bir ağızdan kaydediyorlar ki, Kerbelâ üzerindeki karanlık üç gün sürmüş ve bu arada türlü esrarlı semavî işaretler görülmüştür.</p>

<p>Kerbelâda nereden bir taş kaldırılsa altında kan…</p>

<p>Bunlar, olduğu görülenler ve söylenenler… Ya göklerin ötesinde ve müminlerin kalbinde olanları gören ve söyleyebilen var mı?</p>

<p>«—Hasan ve Hüseyn, Arşın iki yanına asılı küpeler­dir.»</p>

<p>Buyuran Allah Resulünün torununa, hiçbir mahlu­ka edilemeyecek bu zulüm acaba Arş’ı ve melekler âlemini ne hale geetirdi? İlahî tecellilerin namütenahi ulvî esrar makamı Arş’a tokat atarcasına kulağını yırtmaya ve küpesini düşürmeye kalkan kaatillere ne vasıf bulalım ki, hareketlerinin tesir ve neticelerini hayal edebilelim?</p>

<p>Şehitler Şehidinin kesik başını bir torba içinde Ziyadoğluna götürmek üzere, içlerinde Semir ve Sinan’ın da bulunduğu atlı bir kol çıkardılar. Atlılar Kerbelâdan bir konak ileride bir yere inip mola verdikleri ve yiyip iç­meye başladıkları zaman duvardan korkunç bir el çıkıyor ve parmaklarındaki kanlı kalemle duvara bir beyit yazı­yor. Bu beyitte, Hüseyn’i öldürenlerin Hesap Günündeki hallerinden bahsedilmekte…</p>

<p>O akşam, gece bir daha kalkmamak istercesine çö­künce, göze görünmez mahlûklar ebedî azabı bildiren şiirler okuyarak dövündüklerine, ağlaştıklarına ve bunları bazı insanların kulaklariyle işittiklerine dair rivayetler vardır.</p>

<p>Küfe sokaklarından dört nala geçen atlılar, kanları dışına sızmış bir torba içinde, Peygamber Torununun başını taşıyorlar.</p>

<p>Peygamber torununun kesik başını Küfe valisinin önünde torbadan çıkaran kaatil, yaptığı işin büyüklüğünü göstermek için bir şiir okudu.</p>

<p>«Ben dünyanın en yüce dağını devirdim!» diye övünen bir pehlivan gibi, lânetli Sinan, bu şiirinde insa­noğlunun en hayırlısını öldürdüğünden bahsediyordu. Hizmetinin bedelini yükseltmek için, ırz düşmanına, kun­daktaki öz evlâdını teslim ettiğinden bahsetmenin tavrı gibi bir şey…</p>

<p>Bu kadarına, kaatillerin efendisi Ziyadoğlu bile da­yanamadı ve nefretle haykırdı:</p>

<p>—İnsanoğlunun en hayırlısı olduğunu biliyordun da neye öldürdün?</p>

<p>Ve ellerini çarparak kapıya doğru seslendi:</p>

<p>—Cellât!</p>

<p>Sinan’ın da kellesini, Ziyadoğlu’nun ayakları dibi­ne düşürdüler.</p>

<p>Ziyadoğlu, elinde ince bir değnek, yerdeki Pey­gamber torununun kesik başını dürtüyor.</p>

<p>Değneğiyle ke­sik başın soluk dudaklarını kurcalayıp ona:</p>

<p>—Niçin bu işe beni zorladın; kabahat sen de mi, bende mi? Cevap ver?</p>

<p>Gibilerden bakıyor.</p>

<p>Arş’ın iki küpesinden biri olan kesik baş, sonsuz saadetin ufkundan, gülümsüyor.</p>

<p>Kesik baş ve arkasında Kerbelâ esirleri, Peygam­ber torununun kız kardeşleri, çocukları ve zevcesi, tâ Şam’a kadar türlü eziyet ve hakaretler altında süründürü­lüp götürülecek; ve orada Hüseyn’in başı, altın bir tepsi içinde, efsanevî bir nar gibi Yezid’e sunulacaktır. Nem­rutlara ve Firavunlara parmak ısırtıcı, ismi isimlikten çıkıp sıfatlaşan Yezid, yine ince bir değnekle bu başı tepsi­ce yuvarlayıp sesini yükseltecektir:</p>

<p>«— Hamdolsun; Bedr cenginde kılıçtan geçirdikle­ri atalarımın intikamını Ahmed’in soyundan aldım! Sof­ralar kurulsun, senlik başlasın!»</p>

<p>Bir zaman sonra da Muhtar bin-i Ubeyd askerleriy­le Küfeye saldırıp Kerbelâ işine karışanları tek tek araya­cak, bunlardan 6000 kişiyi kılıçtan geçirecek, Ziyadoğlu ve Şemir’in de kelleleri bu arada düşecektir.</p>

<p>Peygamber torununa edilen zulümde uzaktan ve yakından parmağı bulunanlardan her fert, belâsını bu dünyada bulmaya başladı.</p>

<p>Yakup bin-i Süfyan anlatıyor.</p>

<p>—Bir gece, bir dost meclisinde sohbetteyiz… Bah­simiz Kerbelâ faciası… Dostlardan biri, bu işe yardım edenlerden hepsinin belâsını bulduğunu söyledi. O zaman aramızdan gayet yaşlı bir adam ayağa kalkarak dedi ki: Ben Kerbelâda Hüseyn’e karşı çıkarılan askerler içinde bulunanlardanım; bakın, bana hiçbir şey olmadı, hiçbir kötülük erişmedi! Sustuk! İhtiyarın yanı başında bir kan­dil yanıyordu. Kandilin fitili birdenbire, sönecek kadar ufaldı, büzüldü, kısıldı. İhtiyar kandili ele alıp düzeltmek istedi. Nasıl oldu; ihtiyar oynarken kandilden bir kıvılcım mı sıçradı, nedir, adamın üstü başı parlayıverdi. Hep bir­den ihtiyarın üzerine atılıp ateşi söndürmeye çalıştık; ol­madı. Adam kendisini pencereden Fırat nehrine atmak zorunda kaldı. Pencereye koşuştuğumuz zaman, adamın, dumanlar içinde suyun dibine çöktüğünü gördük.</p>

<p>Benzersiz hâile, Yemen dağlarındaki çobanlardan Hazar denizi kıyılarındaki balıkçıya kadar bütün mümin­lerin ciğerine oturdu. İnsanoğlunun en büyük dili Arapça, Peygamberden torununa ait mersiyelerle, okyanuslar gibi çalkalandı, durdu.</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benim soyum üzerinde bana eza eden kimseye Allah’ın gazabı büyük olur.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«— Kim Hasan ile Hüseyn’i severse beni sevmiş olur; kim onlara aykırı giderse bana aykırı gider.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benim evim ve soyum; Nuh’un gemisi gibidir. Sevgileriyle bu gemiye binenler kurtulur, binmeyenlerse helak olur.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Sizin en hayırlınız, benden sonra soyum için en hayırlı olanınızdır.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«— Soyumdan kimseyi ateşe atmaması için Rabbime yalvardım; Rabbim de dileğimi kabul etti.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benden bir kılı inciten kimse, beni incitmiş olur. Beni inciten de Allah’ı incitmeye kalkandır.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Sırat üzerinde en sağlam yürüyecek olanlar, so­yumdan gelenlerle Sahabilerime sevgide en sağlam olanlar­dır.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Hasan, bana, Hüseyn de Ali’ye (biri yumuşaklık­ta, öbürü şiddette) benzer.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Hüseyn bendendir; Allah’ı seven onu da sever.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«— Evimden en sevdiklerim, Hasan ile Hüseyn’dir»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benim emanetimi taşıyanlar, soyumdan gelenlere bana yardımcı olanlardır. Onlarda bir hata görecek olursanız bağışlayınız, iyi olanlara da bağrınızı açınız!»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Sizi türlü nimetlerle lütuflandıran Allah’ı sevi­niz! Allah’ı sevdiğiniz için beni seviniz! Beni sevdiğiniz için de soyumdan gelenleri seviniz.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«—Benim nefsim, insana kendi nefsinden, zürriyetim de kendi zürriyetinden sevgili olmadıkça o insanda iman kemallenemez.»</p>

<p>Hadîs meali:</p>

<p>«— Ev halkımdan birine iyilik eden kimseye ben, Kı­yamet gününde karşılığını veririm.»</p>

<p>Allah’ın Resulü, ebedîlik, âlemine davet olunacak­ları zamandan bir ay evvel, Mekkede, Veda Haccında, bütün yer ve gök halkı kendilerini dinliyormuş gibi bir kalabalığa karşı buyurdular:</p>

<p>«—Ben size iki sonsuz kıymet bırakıyorum: Biri, kurtuluş ve nur kaynağı Kur’ân, öbürü de evimin ve soyu­mun bağlıları.»</p>

<p>Ve üç kere tekrarladılar:</p>

<p>«— Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatı­rım. Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatırım! Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatırım!»</p>

<p>Sanki Kerbelâyı; ve İlâhi emanet kaatillerinin, du­daklarda «Allah» kelimesi, Allah’ı nasıl unuttuklarını gözleriyle görüyorlardı.</p>

<p>Ahzap, Sâffât, Âli îmran, Vedduhâ, Meryem sûrelerinde ve Kur’ânın daha nice yerinde, Peygamber soyundan gelenlerin ezelî temizliğini, ebedî kurtuluşunu ve müminlerce onlara bağlılığın mutlak lüzumunu bildi­ren İlahî fermanlar…</p>

<p><strong><i>Necip Fazıl Kısakürek, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar,Büyük Doğu Yayınları</i></strong></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-kaleminden-hazret-i-huseyn</guid>
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 22:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/nfkhz.png" type="image/jpeg" length="39279"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Köy İmamı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-koy-imami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-koy-imami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>● Kırkbin köyümüz mü var; kırkbin imama muhtacız.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>● Ortalama yaşları yirmibeşi geçmeyecek olan bu imamlar, kasaba ve şehirlerdeki üstün rütbeli ağabeylerinden daha değerli ve bir nevi hayat fedâileri...</p>

<p>● Hususî enstitü ve kurslarda, yetiştirilecek olan bu imamlar, Türk köyünün mânevî temeli...</p>

<p>● Nasıl her Türk köyü, şehadet parmağı gibi göğü gösterren bir minare etrafında halkalanmışsa, öylece, bu imamların döşeyeceği mâna zemini üzerinde yükselecektir.</p>

<p>● Bu imamların en küçük vazifesi namaz kıldırmak, en büyük işi de bütün ibâdet şekilerinden tütücü ruhu köyün bütün hayat ve faaliyet şubelerinde canlandırmaktır.</p>

<p>● Bu imamlar köyün ruh ve o ruha bağlı madde terbiyesine memur...</p>

<p>● Ne jandarma gibi emir ve yasaklama, ne de köy öğretmeni şeklinde sınıfta bırakma müeyyidelerine malik bulunacak, yani hiçbir icra kuvveti bulunmayacak olan bu imamlar,sadece vicdan işçileri olarak, köylünün ruhuna nüfuz edici telkin ve nasihat ustalarıdır.</p>

<p>● Büyük Doğu idealinin köy imamı, köy öğretmeni ve köy muhtarından ibaret üçüzlü köy hükümetinde imam ruh, öğretmen kafa, muhtar da el... Ve kuvvetler tam bir işbirliği âhenginde...</p>

<p>● Köylünün dünya ve ötesine ait vazife ve iş ölçüsü, ruhî ve ahlâkî yönleriyle, kendi seviyelerine göre bu imamların gergefinde nakışlanacak, öğretmen aynı dâvanın umumî bilgisini verecek, muhtar nizamını koruyacak ve üçü birden gerekli paylarla hep o hedefi izleyecektir. Köylüyü toprağına ısındırmak, onu hükümet politikası istikametinbde bir üretim gayesine bağlamak, "ya devlet başa, ya kuzgun leşe..." düsturu altında her ân cemiyet hizmetine hazır tutmak; hâsılı gelin saçı gibi örgü örgü tarlası, namaz tülbendi kadar temiz ev, Yunan heykeleri şeklinde sıhhat ve kuvvet pırıldatan vücudiyle, maddesi, ebediyet yolarının cemiyetine desteklik vasfiyle de ruhu bakımından yetiştirmek... İşte, tarihin bir eşini görmediği bu imamlara düşen borç...</p>

<p>● Yiyeceği, içeceği, giyeceği ve her türlü harcayacağı, köylü tarafından sağlanacak olan bu imamlar, her ân camide, meydanda, köyevinde, kahvehanede, tarlada, köylü ile yanyana ve dizdizedir.</p>

<p>● Üniversite üstü, ince ve nazik ruh cihazları marifetiyle yetiştirilecek ve beş senelik köy hizmetini doldurmadan şehre intikal edemeyecek olan bu yepyeni vecd, aşk, ideal ve fedakârlık sınıfına ait şartlar, nasıl yetişecekleri, yetiştirecekleri, vazifeleri ve hakları bakımından, madde madde örülü bir plâna dayanacaktır.</p>

<p>● Bu imamlar ruh doktorlarıdır ve şifaya kavuşturamayacakları ahlâkî âfet yoktur.</p>

<p>● Bu imamlar yer ve göğün kurtarıcı habercileridir.</p>

<p>● Bu imamlar bütün insanlığın beklediği devlet nizamının (betonarme) harcıdır.</p>

<p><i>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s.373-375</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-koy-imami</guid>
      <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 11:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/whatsapp-image-2026-06-24-at-111158.jpeg" type="image/jpeg" length="93518"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Müdahalecilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-mudahalecilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-mudahalecilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim müdahaleciliğimiz, iman borcunu, sopa, kasatura ve tokmakla ödenmeğe dâvet etmeyen Allahın şart koştuğu kalbî itikat, yâni gerçek hürriyet şartındaki sırrın dünyaya tatbiki işidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><ul>
 <li>Müdahalecilik, cemiyetimizin her unsuriyle fâni olduğu büyük topluluk mihrakında, cephe cephe bütün ferdî murakabe hakkını, fertleri aşan bir irade ve idare kutbuna bağlamak sistemidir.</li>
 <li>Müdahalecilik, cemiyetimizde, ferdin öz nefsi üzerindeki, nebatî, hayvanî ve insanî murakabe hakkını (tırnağın uzama şeklinden, su ve iman ihtiyacına kadar) kendisini kendisinden daha iyi koruyacağına emin bulunduğu bir topluluk cihazına, kendi iradesiyle teslim etmesi; ve o cihazın, bütün cemiyeti fert fert teslim alması keyfiyetidir.</li>
 <li>Müdahalecilik, şu bildiğimiz bayat devletçiliği, derinliğine, genişliğine ve yüksekliğine, çok daha zengin mikyasta plânlaştıran bir görüş içinde, çocuğu üstünde babadan, karısı üstünde kocadan, hastası üstünde doktordan, talebesi üstünde hocadan, borçlusu üstünde alacaklıdan ve nihayet fert üstünde, o ferde ait fotoğrafın sahibinden bir derece üstün, ictimaî bir murakabe ehliyetine inanmak, bu ehliyetin makamını ve iş cihazını kurmak ve bu cihazla fert arasında, bir vücüdun uzuvlariyle beyni arasındaki âhenk sırrına ermek dâvasıdır.</li>
 <li>Bende iki (ben) var; biri (ben) dediğim zaman işaret ettiğim irade ve hüviyet merkezi, öbürü de bu irade ve hüviyet merkezinin emri altındaki vücüt; işte bu ilk (ben), herkeste herkesi idareye memur olarak, ictimaî irade ve hüviyet merkezinin tayin ettiği bir mümessil olacaktır; yâni ben, benim başıboş sahibim olmayacağım, hakikî sahibim olan cemiyetin, kendi üzerime diktiği vekil olacağım ve her vekil gibi asîlin hüküm ve idaresi altında bulunacağım.</li>
 <li>Her ferdin, kendi ferdiyeti üzerinde, bölünmez bir bütün fikrinin ayrı ayrı vekâletini temsil etmesindeki mânayı anlayan, başta cemiyetçilik olarak, bütün ölçülerimizle içiçe müdahalecilik ölçümüzün de ruhunu anlar.</li>
 <li>Akîdeler -ki öpüştüğü her dâvanın aksi dâvası tarafından kurulmuş pusulara düşmek kaderine mahkümdur- zıt cephelerini emniyet altına almadıkça kuru ve haşin bir softalık zindanında mahpus kalırlar; bu bakımdan, mutlak ve pazarlıksız müdahaleciliğimiz, insanın bizzat sevdiği şeye ve inandığı gerçeğe esir olması gibi, kendi eliyle kendisine tahakküm edilecek bir sistem halinde billürlaştırılmak ihtiyacındadır; öyle bir sistem ki, tırnağımız nasıl gömülü olduğu eti acıtmazsa, o da bize, kendimize rağmen dışarıdan gelen bir tırnak gibi batmaz.</li>
 <li>Bizim müdahelciliğimiz, Demokrasyanın, fert hürriyetinden doğarak, binbir tezat içinde bunalan ruhunu, en üstün inkılâp plânında, hiç incitmeden, yeni zaman ve mekâna ulaştırmak ve bütün menfi kutuplarından temizlemek hamlesidir.</li>
 <li>Bizim müdahaleciliğimiz, iman borcunu, sopa, kasatura ve tokmakla ödenmeğe dâvet etmeyen Allahın şart koştuğu kalbî itikat, yâni gerçek hürriyet şartındaki sırrın dünyaya tatbiki işidir.</li>
 <li>Bizim müdahaleciliğimiz, başbuğumuzdan dümen neferimize kadar, cemiyet kadromuzun her uzvunu sımsıkı bağlayıcı, şahsın selâhiyetini yükselttikçe dâvaya esaretini derinleştirici, içinden hiçbir nefsanîlik kokusu sızdırmayıcı o hâkim ölçü ruhudur ki, evindeki taharet bezine kadar müdahale pençesine alacağı fert, eğer bu müdahalede dâva dışı en küçük nefsanîlik ve şahsî ve keyf edası bulursa, şehrin en yüksek noktasına çıkar, oradan, başka bir şahsın nefsanîliği uğrunda incitilen muazzez ferdiyeti adına avaz avaz haykırır ve anayasanın yıkıcısını, anayasanın intikam eline teslim etmek kefaletini bulur.</li>
 <li>Anlaşılıyor ki, bizim müdahaleciliğimizde iki mahküm vardır; biri hayvanî ve nebatî hürriyet; öbürü de ferdî ve nefsanî tasallutların her türlü zalim istibdadı!.. Ve yine bizim müdahaleciliğimizde iki hâkim vardır; biri hakikata esaretten başka birşey olmayan gerçek hürriyet; öbürü de her ferdi aşan ezelî ve ebedî kanunlar karşısında tam ve mutlak teslimiyetn Bizim müdahaleciliğimiz, başımızı ve ruhumuzu dayadığımız iman kökünün en mahrem lifidir.</li>
</ul>

<p><i><strong>İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s. 407 - 409.</strong></i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-mudahalecilik</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 15:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/m-u-d-a-h-e-l-e-c-i-l-i-k.png" type="image/jpeg" length="35725"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Nizamcılık]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-nizamcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-nizamcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yurdumuzu saran bütün cemat, nebat, hayvan, insan ve mefhum kadrosunun, tek ve ana bir plan etrafında, bir arının petek mimarîsine kavuştuğunu görmek ve petekteki nizam çizgileriyle sınırlı hücrelerin, en saf ve hakikî balla taşdığına şahit olmak... İşte gaye ve nizam bir arada...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><ul>
 <li>Nizam ve nizamcılık, başlı başına bir oluş değil, her oluşun ayrılık kabul etmez iş ve hareket şartı... Ve bunun büyük şuuru...</li>
 <li>Görmek hâdisesinin meydana gelmesi için, nasıl görülecek madde, görecek göz ve ışıktan ibaret, üç ayrı ve mutlak unsura ihtiyaç varsa, biz de bütün hayatı, fikir, insan ve nizamdan ibaret sayıyoruz. Demek ki nizam ve nizamcılık, bizce, kitap okunan bir odada, kitap, okuyucu unsurlarının yanında, ışıktır.</li>
 <li>Nizamın bir gaye değil, vasıta, fakat bütün gayelere hâkim kudrette bir vasıta olduğunu tesbit eden aklımız, nizamcılık dâvasını ruhumuza tercüme ettirince,, derin ve girift kâinat nizamı altında, bu dâvayı ince tasavvufî anlayış çevreleyecektir. Öyle ki, yer yüzünde, ne fikirsiz ve hareketsiz tek nizam, ne de nizamsız tek fikir ve hareket kabul edebileceğiz.</li>
 <li>Nizam, topyekün ruhun, topyekün maddeye işlediği ölçü şiiridir; ve öyle kudretli bir varlıktır ki, her türlü oluş cevherinin bir adım önünde gider, gittiği her yerde oluş gerçekleşir, olduğu zaman her şey var, olmadığı zamanda her şey yok olur. Adeta ruhun mu onu, onun mu ruhu doğurduğu muammalaşır ve nihayet nizam, en mücerret mânasiyle, ruhun iskeleti halinde karşımıza çıkar.</li>
 <li>Bizi tabiat düşündürsün: Üstüne taş atılmış durgun bir suyun halkacıkları, bir ağacın yaprakları, dalları, gövdesi ve kökü, havada bir kuş topluluğunun hatları arasındaki nizam, bunlardan her birinin bizzat tecelli aynasıdır; ve bu nizamlar, büyük ve merkezî kâinat nizamındaki vahdetin kol kol şubesi...</li>
 <li>Bizim anladığımız ileri ve üstün insan nizamına gelince, bu her türlü ham ve kaba istif ve sürü tertibine zıt, her ferdin bizzat kendi şahsında inandığı şeyle cemiyette inandığı şeyin mevkiini alması ve koruması hâdisesidir. Tıpkı camide, imam arkasındaki topluluğun, kalkar, eğilir, oturur ve yatarken şahıslar ve cemiyet halinde temsil ettiği mükemmel iman ve şuur nizamı...</li>
 <li>Yurdumuzu saran bütün cemat, nebat, hayvan, insan ve mefhum kadrosunun, tek ve ana bir plan etrafında, bir arının petek mimarîsine kavuştuğunu görmek ve petekteki nizam çizgileriyle sınırlı hücrelerin, en saf ve hakikî balla taşdığına şahit olmak... İşte gaye ve nizam bir arada...</li>
 <li>Bizim, maddî ve manevî bütün varlık unsurlariyle bütün vatanı içine alan nizamcılık dâvamız, o hesap manzumesinden bir ifadedir ki, onda ferdî kayıtlar küçük hesap zümrelerinde, küçük hesap zümreleri tâlî hesaplarda, tâlî hesaplar esasî umumî mizanda, umumî mizan ise alacakla vereceği denkleştirmiş bir muvazene fikrinde sımsıkı bir mutabakat levhasıdır; ve bu mutabakat levhasında tek kuruşluk bir cem hatası, bütün muvazeneyi allak bullak edici amil sayılmaya ve hemen yok edilmeye mahkumdur.</li>
 <li>Nizam ve nizamcılık, kalın hatlarını teker teker çizdiğimiz, bundan sonra da lif lif ayıracağımız ruhun aynasıdır; ona bakmadan ne biz kendimizi görebiliriz, ne de o, bu ruha dönmeden herhangi bir mevcudu kadrolaştırabilir.</li>
</ul>

<p><i><strong>İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s. 405 407.</strong></i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-nizamcilik</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 13:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/n-i-z-a-m-c-i-l-i-k.png" type="image/jpeg" length="78117"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hayatın Hakikati]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hayatin-hakikati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hayatin-hakikati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın bariz vasfı şuurdur; “ben” yönünün ve insanın “görünen” bir varlık olduğunun farkettiricisi şuur... İnsandan başka hiçbir canlı ve hayvan kendi “görüntüsü”nü tanımaz ve “görünen” bir varlık olduğunu “bilmez”; tabiî ki, kendi üzerinde ve eserlerinde kendini inceleyerek davranışlarını tayin etmek gibi bir çile sahibi de değildir. Meselâ büyük taklit yeteneği olan maymun... Hareketleri bizim “şuur”umuz tarafından mânâlandırılır ve “taklit yeteneği” belirlenirken, aslında bu, onun içgüdü dünyasındaki sır içinde “neyse o” davranışıdır; bunun dışına çıkmış değil, içinde!.. Papağan misâli aslında çok daha mânâlı: İnsanın dil içinde doğduğunu, ruha bağlı akıl keyfiyetinin onunla ifşâ olduğunu, onunla düşündüğünü, hayvandaki içgüdü ile varolan “sürü” görüntüsüne mukabil, toplumunu onunla kurduğunu, hayvan sürüsündeki “ben ve öbürü” ilişkisi veya “ben ve çevre” alâkası değerlendirmesinden uzak “tip”e karşılık, insanın “toplum”da varlık ve toplumda “fert” oluşunun idrakine onunla erdiğini, eserlerini onunla yükselttiğini, “öğrenerek-düşünce ile” yaşayabilen ve yaşamasını buna borçlu olan insanın onunla varolduğunu gözönünde tutarsak, konuşabilme yeteneği olan papağan, insanın “öz keyfiyeti”nden pay sahibi mi diyeceğiz?..</p>

<p>Üstelik, koltuk değneği ile yürüyen bir adamın buna ihtiyacı olmayan karşısında üstünlük iddia edemeyeceği hakikati içinde, onun tabiat karşısında maddî âlet ihtiyacsızlığı insana nisbetle ayrıca avantaj(!)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“İnsan, konuşan hayvandır” derler ya... Papağan da konuştuğuna göre?</p>

<p>Ama papağan konuşmuyor, ses çıkarıyor; ne varsa, “ses üstü-suret içi” mânâda var. Konuşmadığı için de, ağzından çıkan kelime ve cümleler BİZİM İÇİN mânâ ifâde etse de düşünmüyor. Ama biz, bizde mânâsı olan bu seslere bakıp “benzerlik” hissiyle hoşlanıyoruz. Maymun için de aynı şey: İnsan davranışları tamamen “ahlâkî” keyfiyet belirtirken, maymun davranışları “sureten” bize benzese de içgüdü sınırındadır.</p>

<p>Aslında bu misâller, insandaki “norm şuuru”nun düşürdüğü yanlışlığı gösteriyor. Batılı bir sosyal psikolog bunun denemesini yapmıştır: Denemeye katılanlara gelişigüzel seçilmiş rakamlar ve şekil serileri vererek, bu rakam ve şekil serilerinin hangi prensibe göre sıralandıklarını bulmalarını istemiş, onlar da hakikatte olmayan bir çeşit kanun bulmuşlar, üstelik böyle bir kanun olmadığı ve ellerindeki serilerin tamamen gelişigüzel seçildiği söylenince de keşfettikleri kanunları hararetle müdafaaya kalkmışlardır.</p>

<p>Bu deneme, insan şuurundaki nizâm ihtiyacını gösterdiği kadar, seçilen bir yanlış nokta etrafında kendini teklif eden verileri toplayan “toplum sistemleri”ne de misâldir.</p>

<p>Bayır aşağı akan bir suyun geçeceği yolları bulmasına bakıp da suya “zekâ” atfetsek; donmasından, buharlaşmasına ve bulut olmasına kadar her şeklini, “şartlara uyum”un görünüşleri ve zekâ delili diye alabiliriz!</p>

<p>“Âlemde şuur”, “sosyal şuur”, “norm şuuru”, “milli şuur”, “sınıf şuuru”, “şuuraltı” diyoruz ve bunların nitelenmesi üzerinde anlaşarak veya çekişerek konuşuyoruz. Peki şuur ne? Şuurun bu içe ve dışa doğru yöneldiği mevzularla anlaşılması veya anlatılması, kısaca; iş, hareket ve verim şubelerinde görünmesi ve bilinmesi, hep “ben değil, benden” sırrıyla “şuur”un bilinmez oluşuna ve bilinmezliği içinde bilinişine işaret... Bütün bunlar, bir velinin ifâdesiyle, “kişi üzerinde bulunduğu işin zamanı içindedir” hikmetinin sırrına bağlı!</p>

<p>“Bilgi”nin bilen'e var olması hakikatiyle, içimizde veya dışımızda “nesne-obje-bilinen-düşünülen” kavramlarıyla belirttiğimiz ve gözümüze, görüşümüze, kavrayışımıza, anlayışımıza, tertibimize mevzu olan herşey, şuurumuzun “şey” hâline getirebilme gücünün ürünüdür. Varlığın şuura –ki son tecritte ruhtur– kendini empoze ettiği için VARLIK olması ve bilgi'nin ruh ile “bilinen” arasındaki ilişki ve “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” hakikatinin belirttiği “ışık unsuru” ile meydana gelmesi gözönünde tutulursa, “ruha mukavemet eden varlık”, tabiî, coğrafî, sosyal ve tarihî çevre ile birlikte, insanın kendisinin iç aksiyon mevzuu ruhî hallerini de kapsar ki, bu, şuurumuzun sadece çevreyi değil, kendi ruhî hâllerimizi de “şey” hâline getirebilme özelliğidir. Şuurun bu özelliği, her biri kendi tür âleminde ve bir çeşit uyku hâlini yaşayan hayvanlara mukabil, insanda her ân yenilenen ve değişen bir âlem görünüşünü göstermekte, değişmeler boyunca, o insanı o insan yapan ve her “objeleştirme-nesneleştirme”nin ötesinde bulunan “öz keyfiyet-kişi-şahsiyet” hakikatini belirtmektedir.</p>

<p>Şuna dikkat: Birbirini destekleyen malzemelerdeki mânâların kutuplaşması hâlinde kavramlar ve mevzular billûrlaşır, unsur ve klişe üstü mânâları maledilebildiği vicdanların ruh yuvasında uygunluğunu bularak anlaşılır, böylece de karşılıklı anlaşma aracı dilin mânâ unsurları hüviyetine bürünürken, bunların maledilebilmesi çetinliği kadar, maledilebilmesi çetinliğinin anlaşılamaması zorluğuna da mevzu olurlar. Tıpkı “şuur”un ne olduğu bilinmezken, “şuuraltı”nın evin birinci katı - ikinci katı gibi anlaşılması ve neredeyse “şuur”un kendisinin izâha muhtaç oluşunun unutulup, “şuuraltı”nın insan “ben”indeki her sırrı deşifre edici “anahtar kelime” şeklinde kullanılıyor olması gibi... “İçgüdü” için de aynı şey: Bu izâh, izâh edememenin izâhı olarak, hayvan davranışlarının insan şuurundaki “görüntü”sünün izâhıdır, hayvanın kendi izâhı değil!.. Âlemde her varlık, kendi derecesinde ve ifâdesi kendi varlık zâtında “neyse o” olarak ve türünün bizim mânâlandırdığımız kanunlar çerçevesindeki sebep-sonuç ilişkisinde yaşarken, kendini ifâde edici olmak ve memuriyetini bulmak yalnız insana mahsus bir iş. Varlık sebebim ne? Gayem ne? Nasıl davranmalıyım? Bütün bunları bana sorduran ne? Bir adam çıkıp da dese ki, “benim hiçbir gayem yok!”, bu da onun şuurunun ona buldurduğu gayedir; gayesizlik gayesine göre yaşıyor! Bu mesele, hayvanlara âdeta iptidâî insan hisleri varmış gibi yaklaşan ve mânâlandıran her türlü izâhın, neticede o hayvanın insan şuurundaki görüntüsünü temsil edişini gösteriyor ki, bizim izâhımız da dahil, aslında insan sayısı kadar görüntü var. Bu meseleye DİKKATLE BAKAN BİR GÖZ, her insanda ayrı zaman ve hâlihazırdaki beninin görünüşü olarak ayrı mesafeler bulunduğunu kavrar: Kendi kendinin sırrı olan bir “ben” gücüyle bizzat sır olduğunu bildiren sırrı görür, bu görüşün de o sırrın mânâlandırılması olan görüntü olduğunu bilir; bu, bilen, bileni bildiren, her bilinende kendini bulduran ve her bulunanın ötesinde kalarak mevzuunu kaybetmeye başlayan bilinmez “ben” hakikatiyle ürperir, insanın iş ve hareket şubelerine ait nisbî ve faydacı zihniyetle kurulmuş açıklamalar üstüne emniyetle oturup “hayret” melekesinin dumura uğrayarak nefs emniyeti içinde ve anladım tesellisiyle yaşayabilmesine şaşar... Ve keyfiyetleri mutlak sahibine havale edici bir idrak şemsiyesine sığınmazsa yanar!</p>

<p>Ruhun eşya ve hadiseler karşısındaki “nasıl” tavrına karşı akıl “niçin”lerle yaklaşır ve fikir meydana gelir. Fikrin içindeki işleyici ve işletici sıfat, ruhun merkezi fakültesi ahlâktır ki, kendisinden zuhura geldiği fikri ileriye doğru zuhur ettirir. İşte, “diyalektik ve ahlâk”, şuurun “ruh ve akıl kutbu”, “gerekli olan” fikir –ışık unsuru– ve “yapılması gereken” –doğru düşünce faaliyeti ve buna bağlı faaliyetler–, “ahlâkî keyfiyetin hayvandaki içgüdü keyfiyetinden farkı” ve bütün bunlarla alâkalı olarak “zaman idraki”, bu ifâde çerçevesinde..</p>

<p>“İnsan ve hayvan”, “insan ve şuur” bahisleri altında belirttiğimiz hususlar da gözönünde tutulursa, idraklerin nasıl kütleştiği anlaşılır: Bilinmezden bahsedildiği yerde bunu “bilmek”ten kaçma ve “bilinebilir olanı kaçırma” zanneden maddeci mankafa, maddenin üzerine abanır ve her türlü oluşu maddî müessirlerle izâh ederken, bizzat “izâhın izâhı gerektiği”nden ve “şuuru maddeye irca edici şuur”un bizzat kendi şuuru olduğundan habersiz bir hamakat örneğidir.</p>

<p>Bir tekerlemedir gidiyor: “İlmî olmak, ilim herşeyi çözecektir!”... Belli bir mevzuya tahsis olmadan önce “İlim”in mânâsı bilmektir; öyleyse senin ilimden kasdın ne? Yok!.. “İlmin ölçüsü nesnelliktir” derken ve bununla madde ve maddîliği kastederken, varlığın kendini ruha empoze ettiği için varlık olmasını nasıl gözönünde tutmazsın? Bu ise, ruha kendini empoze eden bütün kavramların birlikte gözönünde tutulmasını gerektirir ki, neticede, müsbet ve menfi idrakinin ancak ölçüden sonra varolduğu anlaşılır; Peygamberler bildirmeseydi iyi ve kötü idraki olmazdı. Aslında Peygamberler olmasa, insan hayatı olmazdı; insan “var” olması kadar, “varoluşunu” da buna borçlu.</p>

<p>“İnsan düşünen olmadan önce âlet yapandır!”... Düşünceyi üretim araçları ve bunların oluşturduğu ekonomik ilişkilerin doğurduğu bir üst yapı –bir yansıma– olarak alan anlayışın bu özlü sözü, “âlet” ve “yapmak”ı niteleyişi bakımından tamamen yanlıştır.</p>

<p>Ruha mukavemet eden varlığı kavramaya yarayan yapma varlık; mücerret anlamda teknik ve âlet bu... YAPMAK, belli bir mevzuya tahsis edilmiş bir mânâ olmadan önce, “duygu, düşünce ve fiil” çerçevesindeki bütün faaliyetlerin mânâsını kuşatır; sezgi yapmaktır, düşünce yapmaktır, fiil yapmaktır, “ürün”leri gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle varolan bir “yapma”dır. Aslı şu: Dil, bizzat fikir ve ruh ihtiyacını doğuran maddî olmayan bir âlettir. Her mevzu, mücerret ruh ve fikir ihtiyacının doğurduğu âlet; ve madde çerçevesindeki âletler de dahil her âlet, ötesindeki ihtiyaçları ve âletleri doğurucu... İçiçe zincirleme bir oluş... Kısacası; insan, düşünen olmadan âlet yapan olamaz... Aslında bu bahis konuşulurken anlaşmazlığa düşülmesinin sebebi, “düşünce, fiil ve zaman” ilişkisinin birlikte ele alınmamasındandır. İdrakin zamana bitişikliği ve insandaki en iptidâî hareketlerin bile bir küçük tertib belirtmesi gözönünde tutulursa, ZAMAN İDRAKİ OLMAYAN BİR İNSANDA NİZÂM BELİRTİCİ HİÇBİR DOĞUŞ OLMAZ. Bir işi yaparken, önce şunu, sonra bunu yapma gibi; ÖNCE ve SONRA, zaman idrakinin olmadığı yerde yok. Sadece şu meseleyi anlamak bile, zaman ölçüsünü getiren Peygamberler olmasa “medeniyet olmazdı” hakikatini anlamaya yeter. İlk dil ve ilk doğru, ilk emirdi; ve ilk tatbik, ilk insanla vardı... Şuuru istihsal faaliyetinden çıkarmak heveslilerine şu güzel misâl yeter:</p>

<p>— “İstihsal faaliyeti, düşünce ve şuur faaliyetini geliştirse bile, cimnastiğin vücutta bulunmayan uzuvların gelişmesine faydasının olmaması gibi, istihsal faaliyetinin de şuurun ilk meydana çıkış ânında ona hiçbir fayda sağlamayacağı ortadadır!”</p>

<p>Bir marksist (Max Raphael) bu hususu gözönünde tutarak bilginin doğuşunda “şuur”un sıfıra indirildiği bir durumda hiçbir diyalektiğin işlemeyeceğini ve “en az miktarda” şuurun ilk maddede bulunması gerektiğini söyler. Diyalektik materyalizmin iflâsını, “iflâs etti” demeden açıklama!</p>

<p>Buraya kadar üzerinde durduğumuz meseleler gösteriyor ki, insanın “öz keyfiyeti”ni sosyolojik, ekonomik veya biyolojik vak'aların tekâmülünden doğmuş sayanlar da, çevrenin kendi şuurlarındaki görüntüsünü ifâde etmiş oluyorlar.</p>

<p>İnsan, dünyaya geldiği ve yaşadığı dönemde, kendisi ve insanlığın üzerinde ne düşünürse düşünsün, aslında herşey hâldeki faaliyet ile “ben şuuru”nun faaliyeti etrafında merkezleşmektedir.</p>

<p>İnsanın atasını hayvana bağlamak... Şuurun doğuşunu maddeye irca etmek... İnsanlığın gelişimini ve insan iradesinin rolünü tarihî bir zorunluluk hükmüne bağlamak ve içtimaî değişimde ferdî iradenin rolünü inkâr etmek... Toplumun, insanın “öz keyfiyeti”ni doğurduğunu söylemek ve insanı toplum tekâmülü sonucu olarak karşılamak... Evet; daha neler ve neler, hep fert şuurunun mevzular etrafındaki “görünüş”ünü temsil ediyor.</p>

<p>Kronoloji esasıyla 1000 yıl evvelki tarihi yazarken, kapısının önünde kopan kavgayı her şahidin ayrı ve aykırı anlatışı karşısında, “ben 5 dakika öncesini tahkik edemezken bu eseri nasıl yazıyorum?” diyen Bizanslı tarihçiyi düşünürsek, hakikatleri kendi dışımızda cereyan eden bir seyirmiş gibi görmek ve kavgasını yapmak yerine, doğrudan “hâlihazır”dan hareket etmek ve “hakikati bulma” ölçülerini tayin etmek en doğru usul... Bu usulle ilgili üç hükümden sonra, insana hükmünü hakim kılan tarih yerine, tarihe mânâ veren hâlihazırdaki insan şuuru, yâni bedahet idrakine bağlı “tarihî-zamanî şuur” meselesine değineceğiz.</p>

<p>Birinci hüküm: Herkes kendi zamanı içinde ve herkesin hakikati kendine... Şuur ve zaman arasındaki alâka anlaşılmadan, varlık derecelerinin birbirine irca edilişindeki yanlışlık anlaşılamaz; şuur fiillerinde zamanîlik, içgüdüde ise tepkiler sözkonusu. Burada, müslüman âlim Maurice Bucaille'in eserinden altını çizeceğimiz husus, durumu açıklamaya yeter:</p>

<p>— “Çağdaş bilgiler, uçuşlarını programlamak hususunda, bazı kuş cinslerinin ne derece mükemmel bir noktaya ulaştıklarını göstermiştir. Zira hayvanın GENETİK KODUNA kaydedilmiş gerçek bir göç programı vardır ve çok karmaşık ve çok uzak güzergâhlarda yol almayı ancak böyle bir programlama ile açıklamak mümkündür. Çünkü bunu daha önce hiçbir tecrübesi olmayan ve yardımcısı da bulunmayan yavru kuşların, hareket noktasında tesbit edilen tarihte dönmek üzere bu güzergâhı tamamlamaya kabiliyetli olduklarını açıkça ortaya koymuştur.”</p>

<p>İkinci hüküm: Kolayca görülen doğru ve yanlışlara karşılık, kolayca değerlendirilemeyen giriftlerin hakikatlerini anlamak için, diyalektiklerin çelmesini aşıcı “üst dil-üst mânâ” gereklidir ve bu son tecritte “mutlak üst dil-üst mânâ” gerekliliğinin idrakidir ki, imân davasıdır.</p>

<p>Üçüncü hüküm: Yukarıdaki iki hüküm gözönünde tutulursa, ahlâk ve zaman hakikati hakkında bir ölçü getirmeksizin “ileri” ve “geri” tekerlemesi, insan memuriyetinin dışına düşmek bakımından vazifesinde menfî bile olamayanların “hayvandan aşağı” hâllerinin itirafıdır. Burada şu kadarını söyleyelim ki, insanla hayvan hareketleri arasındaki “şuur” ve “içgüdü” farkı, aynı zamanda insanın dış âlem çerçevesindeki bütün eserlerinin de bir iç âlem düzeni peşindeki tertibi gayesini belirtir; insan faaliyetlerindeki işleyici ve işletici sıfatta “ahlâk”, ahlâkın hakikatine uygunluğu nisbetinde “yenilik” ölçüsüdür. “Ben ahlâkî yücelikleri tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah'ın Sevgilisi, insanoğlunun yenilikte ve ilerilikte kemâl ufkudur; sahâbiler kadrosu da en ileri toplum.</p>

<p>Her kültürün eşya ve hadiseyi kavramak için ayrı bir ruhî yapıyı gösterdiğini ve giderek tek ferde kadar özel bir tarihe sahip olduğunu bilenler, eğer “ahlâklar arasındaki dereceleme”nin mutlak ölçülerine sahip değilse, her toplumun ayrı bir tarihî dünya görüşüne (zaman ölçüsüne) sahip olmasından dolayı, bunlar arasında bir derecelemeye gidilemeyeceğini de bilirler.</p>

<p>Hükmünü insana hakim kılan tarih anlayışı yerine, tarihe mânâ veren hâlihazırdaki insan düşüncesi... İnsanın “ruhî çaba” hakikatine binaen bedahetlerle iş görüyor olmasına nazaran, Büyük Doğu Mimarı'ndan işaretleyeceğimiz şu husus:</p>

<p>— “İçimize göz atarak dışımızı ayarlamak bir yol olduğu gibi, dışımıza bakarak içimizi düzeltmek de daima iç hakikatte birleşen ayrı bir iştir. Bunun için, bir türlü göremediğimiz, bir türlü bize gösterilmeyen bugünkü dünyayı en mahrem fikir ve ruh kökleriyle hecelemek zorundayız.”</p>

<p>Bir ânın, bir önceki ânın ne aynı ve ne de gayrı olması ve ruhta birbirine katılan psikolojik vakıaların insanda uyandırdığı tekâmül imajının da aslında bedahet idrakine bağlı bir sır belirtmesi gözönünde tutulursa, “her şey gibi tarih ölçümüz de gösteriyor ki, bir tarihin bittiği ve bir başkasının başlamak üzere bulunduğu fasledici tarih çizgisi üzerindeyiz” diyen Büyük Doğu Mimarı'nın bedahet idrakine bağlı “tarih muhasebesi”, sözkonusu tarih anlayışına “keramet çapında” muazzam bir örnektir... Tarihe mânâ veren hâlihazırdaki insan düşüncesi... Bu husus anlaşıldı ise, bizim (Büyük Doğu'nun) kronolojik tarih muhasebesi:</p>

<p>— “İslâmın bizde nasıl bozulduğunu tarihî bir kronolocya içinde incelemek ve anlamak, İslâm bundan böyle ve en ileri bir dünya görüşü plânında ele geçecek olursa onu bir daha kaybetmemek olacaktır.”</p>

<p>İşi Büyük Doğu İdeolocgası'na baktırmak şeklinde böylece mühürlerken, “şu şöyle olmuş, bu böyle olmuş, din doğmuş” gibi uyduruk mantıkî muhakemeyi esas alıp onunla saçmasapan “dinler tarihi” diye güya ilmî açıklamalar yapan ve ille de İslâmı kendi salak kurgusuna oturtmaya çalışanlara İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin ağzından deriz ki:</p>

<p>— “Allah Resûlü'nün Haktan getirdiği ve bildirdiği şeylerin hepsi, bütün hâlinde bedahet ifâde eder ve hiçbir delile muhtaç değildir. Allah'ın vücudu, birliği ve Peygamberinin doğruluğunu idrak kuvvetinin mânevî marazlardan ve kötü illetlerden uzak olduğu nisbette bedahete yaklaşılır. Bedahete yaklaştıkça da fikir ve delil kıymetten düşer, lüzumsuzlaşır. İdrak kuvvetinde fikir, nazar, delil ve ispat, ancak illetin vücudu ve marazın tezahürü zamanında olabilir.”</p>

<p>İmân, bedahettir; ve bunun hakikatine yaklaştıkça, şer'î ölçüler bir bütün olarak bedahet ifâde ederler... Bu demektir ki, “zamanüstü” ölçüler manzumesi olarak İslâm, imânın hakikatini yaşayana, şu ân nazil olmuş kadar yenidir; ve “çağ içi, çağ dışı” tekerlemesinden başka bir şeye aklı ermez ahmakların her türlü yakıştırmasından münezzehtir!..</p>

<p><i>İstikbal İslamındır, Salih Mirzabeyoğlu, s. 66-77</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hayatin-hakikati</guid>
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 13:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/i-m-g-20260530-w-a0018.jpg" type="image/jpeg" length="12803"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Üstad Necip Fazıl’ın eserlerinden seçki]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-eserlerinden-secki</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-eserlerinden-secki" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ruh dünyasını ve fikir çilesini yansıtan en temel eserlerini sizler için bir araya getirdik. Üstad’ın kaleminden çıkan bu kıymetli mirasın fikir ve gönül dünyamızdaki büyük önemine binaen, bu özel seçkiyi siz değerli okurlarımız için hazırladık.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>CİNNET MUSTATİLİ</strong></h2>

<p>Bir ansiklopediye geçmiş ifadeyle, “hapisleri üniversite yıllarından çok olan” Necip Fazıl, 1943'den başlayarak 1947-1950-1951-1952-1957-1959 ve 1960 senelerinde cezaevine girdi. Son mahkûmiyet kararı ise vefatı sebebiyle infaz edilemedi. 1955'de “Yılanlı Kuyudan” ismiyle yayınlanmış olan eser, hapishane günlerinin, “büyük sanatkâr”a has, derin ve duyarlı bir iç hayat üzerindeki müthiş tesirini yansıtan bir ıstırap ve gözyaşı günlüğüdür.</p>

<h2><strong>BİR ADAM YARATMAK</strong></h2>

<p>Geçirdiği büyük ruh çilesinin sahne destanı... İstanbul Şehir Tiyatrosunun 1937-38 sezonunda Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelenip temsil edilen eser, ilk temsil gecesinden itibaren çok büyük yankı uyandırmış ve 1977 yılında sinemaya da aktarılmıştır.</p>

<h2><strong>KAFA KAĞIDI</strong></h2>

<p>Hayat hikâyesini bazı eserlerinde gereğince yazmış olduğunu, ancak asıl ruh hayatını, ruhunun kafa kâğıdını resimlendirmek istediğini dile getirirken, bu eseriyle geçmiş, özellikle çocukluk günlerinin perdesini bir daha aralar. Kafa Kâğıdı, olayların dış tezahür çizgilerinden ziyade, onları doğuran ruhî oluşları tesbite yönelik bir otobiyografidir. Yarım kalmışlığı ile ayrı bir «hususiyet» kazanan eser, Ocak 1984'de Milliyet gazetesinde tefrika edilmiş ve daha sonra kitaplaşmıştır.</p>

<h2><strong>O VE BEN</strong></h2>

<p>Hayatını, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'ni ‘Tanıyıncaya Kadar’ ve ‘Tanıdıktan Sonra’ diye iki ana bölüme ayıran Necip Fazıl, Efendisine doğru kendisini cezbeden hadiseleri de mânâlandırdığı otobiyografik eseri ‘O Ve Ben’i 1975'de şöyle takdim etmiştir: «Bu eser, dünyaya gelişimden bugüne kadar en hususî renkleri, çizgileri ve sesleriyle hayatımın hikâyesi ve asıl O'nu tanıdıktan sonra mânasını anlamaya başladığım vücut hikmetinin bende tecelli eden yakıcı ifadesidir. Bu bakımdan, kendilerini görünceye kadar malik olabildiğim bir buçuk esere nisbetle bugün 60 cildi aşan ve hepsini birden o nura borçlu bildiğim eserler arasında, şimdikini, baş köşeye oturtulması lâzım ve en mahrem iç ve dış iklimlere doğru bir belirtiş olarak takdim ederim.»</p>

<h2><strong>YUNUS EMRE</strong></h2>

<p>Mezarlığı olmayan köyü bulmak için yola çıkan ve ilk bilgi olarak, ölümsüzlüğe giden yolun insanın kendi içinden geçtiğini öğrenen Derviş Yunus'un hikayesi...</p>

<h2><strong>PARA</strong></h2>

<p>Piyesin baş aktörü, «hayata hâkim küçük tedbirlerin, miskin hesapların adamı bir Banka Patronudur. Para kazanmak uğruna her şeyi meşru görür, ama asla, ahlâksızlığının üstünü örterek namuslu görünmek gibi riyakâr bir tavır içine girmez. Hasılı, ahlâksızlığında samimi bir adamdır. Ayrıca, aile fertlerinden başlayarak, yanında çalıştırdığı ve toplumun çeşitli kademelerinde ilişkide bulunduğu namuslu ve dürüst görünen insanların çoğunluğunun samimi olmadığının da farkındadır. Piyes'te gelişen hadiselerin merkezinde para, öyle bir ölçüdür ki, insanların bütün içyüzünü olduğu gibi ortaya çıkarmaktadır...</p>

<h2><strong>SAHTE KAHRAMANLAR</strong></h2>

<p>Sahte Kahramanlar, İslâm ve Öbürleri... Necip Fazıl Kısakürek'in iki ayrı konferansı...</p>

<p>Her konferans, farklı tarih ve şehirlerde çeşitli defalar binlerce dinleyiciye hitaben verilmiş olup büyük ilgi doğurmuştur. 1949'da Büyük Doğu Cemiyetinin kuruluşundan itibaren Anadolu'yu bir uçtan öbür uca sarsan Necip Fazıl için, mevzu ne olursa olsun verdiği her konferans, «Tanzimattan beri gelen sahte inkılapların çürüttüğü ruh kökümüzü kurtarma, kâinat çapında hesaba vurma, Türkün ruh ve madde dünyasını Batının da hayran olacağı ve içinde her derde deva bulacağı bir ideolocya planında kurma ideali»ne bağlıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>TANRI KULUNDAN DİNLEDİKLERİM</strong></h2>

<p>Eserin içeriğini oluşturan yazılar, 1943 ve 1945 Büyük Doğu dergilerinde «Tanrı Kulundan Dinlediklerim» başlığı altında kaleme alınmıştır. Başlıktaki nisbetlendirmenin de ifadelendirdiği gibi eser, Necip Fazıl’ın Efendisinden aldığı feyzin bereketiyle, tarih, fikir, sanat, şiir, roman, hikâye, tiyatro; hâsılı el attığı her mevzuda, «O kapıya bağlı kıymetlendirme ölçülerini» billurlaştırdığı bir eserdir.</p>

<h2><strong>MOSKOF</strong></h2>

<p>Toplumlar ve milletler arasındaki zıtlığa, buzdağı ve yanardağ derecesinde en keskin örnek olarak, Moskofla Türkün gösterilebileceğini söyleyen Necip Fazıl, bu eserinde tarihî bir perspektif içinde Türk- Rus münasebetlerinin tahlilini yapar. Bu tahlilin içinde «Moskof» sözcüğünün ifade ettiği mânâ kadar Altun Ordu'dan başlayarak Cumhuriyet devrine kadarki Türk tarihinin kritik dönemlerinin teşhis ve mânalandırılması da vardır. Üç ana bölüm halindeki eserin, kitap boyunca ispatına girişilen temel tezi ise, 1917 ihtilalinden sonra bütün dünyanın başına belâ kesilen Rusya'nın dünya sahnesine çıkmasında iki Müslüman ve asılları Türk başbuğun, 14. Asır sonlarında Timurlenk'in ve 18. Asır başlarında Baltacı Mehmet Paşa'nın sorumlu olduğudur.</p>

<h2><strong>TOHUM</strong></h2>

<p>Muhsin Ertuğrul, bir yemekte; «Niçin bir piyes yazmıyorsun?» sualiyle, tiyatroyu, «hayatın (kantite) gibi değersiz ve geçici yüzünü değil, (kalite) gibi derin ve sonsuz şahsiyetini zapteden ve onu molozlarından ayıklayarak tasfiye eden, tıpkısını, fakat başka türlüsünü gösteren mistik bir ayna olarak gören Necip Fazıl'ın yıllardır içinde gömülü bir hasrete dokunur. O anda, Şehir tiyatrosuna bir eser teslim etmek için sadece 20 günlük bir süre kalmıştır. Hemen kararını verir ve 7 gün içinde «Tohum»u bitirir. 1935 senesinde Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelenen «Tohum» piyesinde olay, Anadolu'nun işgal edilmiş bir köşesinde, Maraş'ta cereyan eder. Vatan sadece bir toprak parçasından ibaret değildir. Dolayısıyla vatanı müdafaanın gizlediği bir aksiyon; aksiyonun gizlediği bir fikir; ve fikrin gizlediği mahrem bir benlik olmak gerekir. Tohum, milli mücadeleyi, Anadolu halkının öz benliğinde mevcut ruhun bir fışkırışı olarak gösterir.</p>

<h2><strong>REİS BEY</strong></h2>

<p>1948'den 1960 yılına kadar geçen sürede tiyatro eseri kaleme almayan Necip Fazıl, 1960 ihtilaliyle girdiği hapiste, üç piyes yazmıştır: Ahşap Konak, Kumandan ve Reis Bey. Piyesin ana karakteri Reis Bey, bir ağır ceza reisidir. Ömrü otel odalarında geçmiş, yapyalnız ve tuhaf bir adam. Taş kalpli bir kanun tatbikçisi... Onun nazarında merhamet, idamlık bir suçtur ve «cemiyette bir ferdi korumak için bin kişiye idam gömleği giydirmekten kaçınmamalıdır.» Günün birinde, annesini öldürdüğü iddiasıyla huzuruna çıkarılan bir gencin idamına karar verir. Artık olaylar çok farklı gelişecek ve Reis Bey'in buz gibi iç dünyası müthiş bir sarsıntıyla yerle bir olacaktır.</p>

<h2><strong>BATI TEFEKKÜRÜ VE İSLÂM TASAVVUFU</strong></h2>

<p>Bu eser, 1962 yılının Ramazan ayında üç gece teravihten sahur vaktine kadar konferans şeklinde verildikten 20 sene kadar sonra bizzat Necip Fazıl tarafından kitaplaştırılmış ve İdeolocya Örgüsü'ne bağlı olarak en başa alınması gereken verimlerinden biri olarak gösterilmiştir. İki ana bölümden oluşan kitapta, «Batı Tefekkürü«başlığı altında İlkçağ felsefecilerinden başlayarak günümüze kadar ulaşan Batı düşünce çizgisi kısa ve kalın hatlarıyla ele alınmış ve hükme bağlanmıştır. İkinci bölümde ise İslam tasavvufu, en ince ve mahrem çizgileriyle anlatılmıştır. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu yayınlandığı 1982 senesinde Türkiye Yazarlar Birliği'nin fikir ödülünü kazanmıştır.</p>

<h2><strong>PEYGAMBER HALKASI</strong></h2>

<p>Sahabiyi, «Ümmetin temel yapısı; kalbini, duygu ve düşüncesini peşin olarak O'na bağlayan ve sonra bu bağlanış etrafındaki hakikat dairesi üstünde dilediği gibi akıl atını koşturan ve artık hiçbir akıl sıkıntısı çekmeyen büyük insan örneği olarak tarif eden Necip Fazıl, bu eserinde, «Sahabi keyfiyetinden bir pırıltı verebilmek gayesini» gütmüş ve alınlarında Sahabîlik nurunu taşıyan ebediyyet kahramanlarından bir kısmını örnekleştirmiştir.</p>

<h2><strong>HESAPLAŞMA</strong></h2>

<p>Hesaplaşma, Tarihte Yobaz ve Yobazlık, Türkiye ve Komünizm... Necip Fazıl, mücadele tarihinin bilançosunu kalabalıklar önünde «Hesaplaşma» konferansı ile çıkarırken, «Tarihte Yobaz ve Yobazlık» isimli konferansında, en ulvî hakikatleri kendi basit anlayışı içinde hapseden, donduran ve «ahmakça inanışla aptalca reddediş» arasında gezen Yobazın ruhi portresini çizer, vasıfları üzerinde durur ve tarihi örneklerini verir. «Türkiye ve Komünizm» ise, bir antitez olarak gördüğü Marksizmin fikri tahlili yanında, komünizmin Türkiye macerasına dikkatleri çeker.</p>

<h2><strong>ESSELÂM</strong></h2>

<p>«Bu eser, bir mevlid mi?.. Hayır! Sadece O’na olan eritici aşkımın ve gevşemez bağlılığımın vecd destanı.» «Kıyamete kadar gelecek mukaddesatçı Türk gençliğine ithaf» edilmiş olan ve sonuna «Vasiyet» bölümü de eklenmiş bulunan, Peygamberler Peygamberinin mukaddes hayatının 63 Levhada manzum olarak anlatıldığı eser, 1960-61 hapsinde yazılmaya başlanmış, son şekline ise 1972 Ramazanında kavuşmuştur.</p>

<h2><strong>DÜNYA BİR İNKILÂP BEKLİYOR</strong></h2>

<p>Dünya Bir İnkılap Bekliyor, Yolumuz Halimiz Çaremiz, Ruh Muvazenesi, Her Cephesiyle Komünizm... «Evet, İslâm, 16. Asır sonlarına doğru temsil kadrosunda zaafa uğramıştır. Ama daha sözünü söylemiş değil. Son sözünü temsil kadrosunda ve yeni telakkiler önünde henüz söylememiştir. Bu son sözü söyletecek nesli yoğurmaya çalışıyoruz.» Her konferans, bu çabanın eseri halinde, konu başlığının işaret ettiği meselelerde sosyal bir şuur zemini oluşturma teşebbüsüdür.</p>

<h2><strong>TARİH BOYUNCA BÜYÜK MAZLUMLAR</strong></h2>

<p>Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, her dinde, her inanışta ve her milletten mazlumun, zulmediciye nisbetle ele alındığı bir eserdir. Büyük Yunan Filozofu Sokrates’ten başlayarak, İsa dininin mazlumları, İslâm’ın ilk kurbanları, Peygamber torunu iki şehit Hazreti Hasan ve Hüseyin, Haccac’ın zulümleri, İmam-ı Azam ve diğer mezhep imamları, Mansur, Jan Dark, Cem Sultan, San Bartelomi Kurbanları, Genç Osman, Jan Kalas, Büyük Fransız İhtilali kurbanları, Dreyfus ve İttihat Terakki cinayetlerine kadar tarih boyunca zulme uğramış birçok şahsiyet bir araya getirilir. Eser, tarihî zulüm ve mazlumluk davasına bir giriş mahiyetinde sunulur.</p>

<h2><strong>TÜRKİYENİN MANZARASI</strong></h2>

<p>İlk defa 1973’te, Cumhuriyetin 50. Yılı münasebetiyle yayınlanan kitap, müthiş bir bakış açısı genişliği ve vizyon derinliğiyle adeta günümüz için yazılmıştır. 1839 Tanzimat hareketiyle başlayan Türkü ruh kökünden koparma hamleleri ve Batılılaşma gayretlerinin ekonomik, sosyal, siyasî, ilmî, ahlâkî ve dinî yönlerden ülkeyi ne hale getirdiğinin kuşbakışı resmi ve acı tahlili...</p>

<h2><strong>NUR HARMANI</strong></h2>

<p>Binlerce Hadîs içinden bir demet halinde, Peygamberler Peygamberinin topyekûn eşya ve hâdiseleri aydınlatan mübarek sözleri... «Hakikat» ve «Ahlâk» ana başlıkları altında 254’er Hadîs’in derlendiği kitabın son bölümünde «Manzum 101 Hadîs» yer almaktadır.</p>

<h2><strong>İMAN VE İSLÂM ATLASI</strong></h2>

<p>İman ve İslâm Atlası, alışılmış din kitaplarının dışında bir anlayışla, şekille ruhu ve amelle hikmeti birbirine emdirmek gayesi etrafında, en emin ilmihâlle en şaşmaz tefekkürü birleştirme iddiasındaki bir eserdir. 1960-61 hapsinde yazılmaya başlanmış, uzun yıllar bir rüşeym halinde taşındıktan sonra 1981’de yeniden ele alınarak kalıba dökülmüştür. Müellif, bütün sanat, fikir, vecd ve imân melekelerini birleştirerek eseri yepyeni bir hâdise olarak ortaya koyma gayesini dile getirir. Eser, doğrudan doğruya kaynağa yönelme, tarife yerine gayeyi özüyle ruhlara sindirme, reçete yerine mânâda ilacın kendisini tattırma çabasıyla şekillenir. İskelet üzerine vücudu yerleştirmek ve peteği en halis balla doldurmak benzetmeleriyle ifade edilen bu cehd, müellifin bütün eserlerini tamamlayıcı bir mahiyet taşır ve neticesini yeni iman ve İslâm nesline bırakır.</p>

<h2><strong>VELİLER ORDUSUNDAN 333</strong></h2>

<p>Evliyâ menkıbeleri... Ebu Hâşim Sofi’den başlayarak, herhangi bir silsile ve tarih endişesine kapılmadan, kol kol, karmakarışık ve umumî şekilde yüzbinlerce namsız ve nişansız velî arasından 333’ünün; «aklın patladığı ve hesabın kül olduğu sınırdan ilerideki âlemde meclis kuranlar»ın hikayesi... Kitabın son bölümünde, «Kadın Erenler»den bir kısmı şu ölçü altında levhalaştırılmakta: «Kadın, velîlik şartlarına büründüğü zaman, fazl bakımından erkeği geçer.» 1945 Büyük Doğu dergilerinde tefrika edilen ve «Halkadan Pırıltılar» ismi altında defalarca basılan, fakat bir türlü layıkiyle bütünleştirilemeyen eser, nihayet 1976 yılında bizzat kendisi tarafından son şekline kavuşturulmuştur.</p>

<h2><strong>İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ</strong></h2>

<p>«Bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim... Ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım «müştemilât»dan başka bir şey değil... Güzelim Türkçenin «katık» tâbiri ne kadar yerinde. Gerçek gıda «nân-ı aziz» dediğimiz ekmektedir ve gerisi, ona katılmaktan kinaye «katık»tan ibaret... İçinde yüzde elliden fazla (hidro-karbone) cevher bulunduran ekmek, pastaların üstündeki her türlü krema ve (fantezi) oyunlarına sırt çevirmiş, kuru ve yavan, fakat besleyici ve kurtarıcı fikre ne güzel remz!.. İşte, ezel kadar eski ve ebed kadar yeni, topyekûn insanlık çapındaki dâvanın bu eserini tamamlarken, onu, gıdasını Büyük Doğu ekmeğine borçlu bildiğim Anadolu gençliğine ithaf ederim.»</p>

<h2><strong>ÇÖLE İNEN NUR</strong></h2>

<p>Çöle İnen Nur, Üstad’ın hayatına yön veren ve kendisine biricik yolu gösteren Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin ruhaniyetine ithaf ettiği bir eserdir. Allah Resulü’nün mübarek hayatını konu alan eser, ilk olarak 1950’de kaleme alınmış, farklı başlıklarla çeşitli dönemlerde tefrika edilmiş, yarım kalan teşebbüslerin ardından 1969’da nihai şekline kavuşmuştur. Eser, siyer kitaplarının alışılmış anlatımından farklı olarak, en emin kaynaklardan devşirilmiş olmakla birlikte, aklî ispat ve teftiş gayesi gütmeyen; iman sahiplerine hitap eden, mutlak doğru üzerine hissî ve teessürî bir çatı kuran bir deneme mahiyetindedir. Bu yönüyle bir ilim çalışmasından ziyade, inanmış ve teslim olmuş bir sanat tavrıyla kaleme alınmış eser olarak takdim edilir.</p>

<h2><strong>SON DEVRİN DİN MAZLUMLARI</strong></h2>

<p>«Bu eser, 'Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar'dan sonra beklenmesi ve ona eklenmesi gereken bir bahsi çerçeveliyor. İmân ve ideal uğrunda umumi mazlumluk davasının çok yakından, öz hayatımızdan, yakın tarihimizden ele alınması ve hususi planda gösterilmesi... Bu yakın tarih ve hususi plân, İttihad ve Terakki ile başlayan, Cumhuriyetle yerleştiğini gördüğümüz İslâm nefretinin zeminini çizer ve o zemin üzerinde en kuduz zulüm kılıcıyla düşürülen mazlum başların hikâyelerini anlatır.»</p>

<h2><strong>ULU HAKAN</strong></h2>

<p>Ulu Hakan, Necip Fazıl’ın toplum dâvasında Türk tarihi ve sahte inkılâplar bilmecesinin anahtar şahsiyeti olarak gördüğü Abdülhamid Han’ın hayatını, bir tez ve dava çerçevesi içinde ele aldığı bir eserdir. Üstad, bu çalışmada Abdülhamid’i kuru bir biyografi konusu olmaktan çıkararak, tarihî bir hesaplaşmanın merkezine yerleştirir. Eserde, Abdülhamid hakkında kursaktan doğma uydurmalar yerine, onun şahsiyeti etrafında bir sentez kurma gayesi öne çıkarılır. Necip Fazıl, Abdülhamid’in tarihî büyüklüğüne dikkat çekerken, onun hakkında üretilen ve uzun yıllar devam eden sahte tarih anlayışına karşı açık bir reddiye ortaya koyar.</p>

<h2><strong>BAŞBUĞ VELÎLERDEN 33</strong></h2>

<p>Velîler Ordusu kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O'ndan alıp günümüze kadar getiren, O'nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. İşte, Necip Fazıl'ın kaleminden oraya alınmayan ve hususî bir kolu, «Silsile-i Zeheb-Altun Halka»yı oluşturan 33 mâna kahramanının kelâma bürünebildiği kadarıyla mukaddes hayatları...</p>

<h2><strong>İMAN VE AKSİYON</strong></h2>

<p>İman ve Aksiyon, Özlediğimiz Nesil... Necip Fazıl Kısakürek’in iki ayrı konferansı... Her konferans, farklı tarih ve şehirlerde çeşitli defalar binlerce dinleyiciye hitaben verilmiş olup büyük ilgi doğurmuştur. 1949’da Büyük Doğu Cemiyetinin kuruluşundan itibaren Anadolu’yu bir uçtan öbür uca sarsan Necip Fazıl için, mevzuu ne olursa olsun verdiği her konferans, «Tanzimattan beri gelen sahte inkılapların çürüttüğü ruh kökümüzü kurtarma, kainât çapında hesaba vurma, Türkün ruh ve madde dünyasını Batının da hayran olacağı ve içinde her derde deva bulacağı bir ideolocya planında kurma ideali»ne bağlıdır.</p>

<h2><strong>DOĞRU YOLUN SAPIK KOLLARI</strong></h2>

<p>Doğru Yolun Sapık Kolları, Allah Resulü’nün ümmetinin fırkalara ayrılacağına dair haberinden hareketle, Hazreti Osman devrinden itibaren ortaya çıkan sapık itikad ve davranışları ele alır. Eserde, bütün ihtilâfların kuru akıl ve şeytanî hayalde birleştiği vurgulanırken, sahabînin temsil ettiği vecd ve teslimiyetin zamanla zayıflamasıyla ayrılıkların ve itikadî sapmaların doğduğu ifade edilir. Kitapta, «Sünnet ve Cemaat Ehli» dışında kalan batıl kollar, ilk örneklerinden itibaren tarihî bir geliş içinde incelenir ve günümüze bağlanır. Gaye, İslâm’ı olduğu gibi bulmak, dinin ulvî ve mücerred hakikatini ortaya çıkarmak; onu uydurmalara ve şahsî vehimlere feda etmemektir.</p>

<h2><strong>TASAVVUF BAHÇELERİ</strong></h2>

<p>«İrşad edicim, Kurtarıcım ve Efendim Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’ne ait, dışından öğretici mahiyette bu son asrın en büyük din eserini, en titiz sadakat, en derin dikkat ve en keskin haşyetle sadeleştirirken, kendimden ekleyeceğim biricik ölçü, Büyük Veli’nin muazzez ruhaniyetine sığınmak ve affını dilemektir.» Kitapta, tarifinden başlayarak, tasavvufun gayesi, konusu ve terimleri; Nakşî yolunun hususiyetleri ve ayrıca sufî, mutasavvıf, melamî ve fakir gibi tabirler izah edilmektedir.</p>

<h2><strong>SİYAH PELERİNLİ ADAM</strong></h2>

<p>Siyah Pelerinli Adam, Kumandan... Necip Fazıl, oynanmasından ziyade okunması için kaleme aldığı bu eserini, «tek perdede bir hikâye» şeklinde takdim eder. Eser ilk defa 1943 Büyük Doğu’larında tefrika edilmiştir.</p>

<h2><strong>AHŞAP KONAK</strong></h2>

<p>Necip Fazıl’ın 1960 İhtilalinden sonra girdiği hapishanede yazdığı ikinci piyes olan Ahşap Konak, giderek yozlaşan ve ahlâkî değerlerinden uzaklaşan bir toplumu, çekirdeğinden gösteren bir temsildir. Ahşap Konak, üç neslin bir arada fakat ayrı katlarda ve aralarındaki korkunç anlayış ve yaşayış uçurumu içinde yaşadığı bir mekânı temsil ederken, zaman boyutunda, 1950 sonrası Türk cemiyetinin tezatlar içindeki içler acısı halini sembolize etmektedir.</p>

<h2><strong>YENİÇERİ</strong></h2>

<p>Yeniçeri'yi dünyanın ilk teşkilatlı ve meslekî ordusu olarak gören ve gösteren Necip Fazıl'a göre, Yeniçeri, kuruluşundan sonraki ilk iki asır içinde ideal askerdir ve devletinin gayesine ve ahlâkına bağlıdır. Tanzimata kadar sürecek olan sonraki üç asır içindeyse bizzat devlet suikastçısı bir âsidir. Yeniçerinin bu çöküşü, ruhî ve sosyal bir müessire, iman vecd ve aşkının gönüllerden uçup gitmesine bağlıdır ve Yeniçeri, bu korkunç ve hazin tecelliyi göstermekte sadece bir vesiledir. Bu eser, müellifinin bizzat belirttiği gibi, tarihî rezalet ve fecaatlerin bir hikâyesi olarak kaleme alınmış olmaktan ziyade, Yeniçerinin işe nereden başlayıp, işi nerede bitirdiğini göstermek ve bunun ruhî ve sosyal müessirlerini çerçevelemek gayesiyle yazılmıştır.</p>

<h2><strong>GÖNÜL NİMETLERİ</strong></h2>

<p>İmam Kastalanî’nin, Allah Resulü’nün hayatını anlatan «El-Mevahibü’l Ledüniyye» eserini, Gönül Nimetleri ismiyle, şair Bâki çevirisinden kendi üslubuna dökerek günümüz diline aktaran Necip Fazıl, kitaba yazdığı takdimde, dikkatleri şu noktaya çekmektedir: «Okuyucuların Kâinatın Efendisine ait bu eseri, benzerleri arasında en eminlerden biri tanımalarını diler ve bu mukaddes mevzu karşısında haşyetle susmaktan ve eseri tatmaya çalışmak tavsiyesinden başka söz olmadığını bildiririz...»</p>

<h2><strong>VATAN DOSTU SULTAN VAHİDÜDDİN</strong></h2>

<p>Eser, ismi vatan hainliğine çıkarılan Sultan Vahidüddin’i savunmak ve Milli Kurtuluş Hareketi’nin ilk defa onun tarafından düşünüldüğünü ve Mustafa Kemal’in bu maksatla Anadoluya gönderildiğini tespit gayesiyle yazılmıştır. “Sultan Vahidüddin” kitabı, günlük bir gazetede (1968-1968) tefrika edildikten sonra 1968, 1975 ve 1976 tarihlerinde yayınlanmış ve bu üç basımın 1. ve 3’üncüsü hakkında, Mustafa Kemal’e hakaret içerdiği iddiasıyla dava açılmıştır. Eserin ilk basımıyla ilgili açılan ceza davası, dosya Yargıtay incelemesindeyken çıkan basın affı sebebiyle muameleden kaldırılmış; 3. basım sebebiyle açılan ceza davası ise, kitapta öne sürülen fikirler, Nutuk isimli esere aykırı olduğu için, kitabın toplatılmasına ve Necip Fazıl’ın 1,5 yıl hapse mahkumiyetine karar verilmiştir. Kesinleşen mahkumiyet kararı, Necip Fazıl’ın 25 Mayıs 1983 tarihinde vefatı sebebiyle infaz edilememiştir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-eserlerinden-secki</guid>
      <pubDate>Tue, 26 May 2026 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/ustadsecki.jpg" type="image/jpeg" length="98557"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Üstad Necip Fazıl'ı vefatının 43. yıl dönümünde rahmetle yad ediyoruz!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazili-vefatinin-43-yil-donumunde-rahmetle-yad-ediyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazili-vefatinin-43-yil-donumunde-rahmetle-yad-ediyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Büyük Doğu mimarı, fikir, sanat ve aksiyon adamı Üstad Necip Fazıl’ı, vefatının 43. yıldönümünde minnet ve rahmetle yad ediyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in Hayatı</strong></h2>

<p>Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904 tarihinde Abdülhamid Han devri adliye ricalinden Mehmed Hilmi Efendi'nin torunu ve Abdülbâki Fazıl Bey'in oğlu olarak İstanbul Çemberlitaş'ta doğdu. İlk dini terbiyesini dedesinden aldı.</p>

<p>Üstad, Bahriye Mektebindeki talebelik devresinde şiirle meşgul olmuş; ardından 1925 yılında Örümcek Ağı, 1928 yılında Kaldırımlar, 1932 yılındaysa Ben ve Ötesi isimli şiir kitaplarıyla meydanda tebarüz etmiş, bu müddet zarfında sürekli bir arayış içerisinde olmuştur.</p>

<p>Genç şair diye ünlenmesine rağmen şöhret onun ruhunu doyurmamış, bir arayış içerisine girmiş ve 1934 yılında Esseyyid Abdülhakim Arvasi ile tanışarak büyük bir dönüşüm ve inkılap yaşamıştır.</p>

<p>Üstad böylece destansı bir nefis muhasebesine girmiş; Nur Yolu'na erici bir hâlle İmam-ı Rabbani Hazretlerinin ocağında pişmiş, İmam-ı Gazali Hazretlerinin otağında yer edinmiş, İslam tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekmiş ve Batı tefekkürünün arayıcı ve tarayıcı yolda bulduklarını asıl yerine oturtmuştur. Cumhuriyet rejiminin Batılılaşma harekatına karşılık olarak fikirleriyle büyük bir meydan savaşı vermiş, bu mânâda İslamcı hareketin fikirde ve fiilde başlatıcısı olmuştur. Öyle ki Üstad'ın doğduğu ve savaşını verdiği devirler; tepeden inme, zorlama inkılâpların getirdiği yabancı havayla gittikçe yavanlaşan, kuraklaşan, ruhsuzlaşan, dünyevileşen, geçmişle bağları koparılan bir içtimaî ve siyasî hayatın içine itilmiş bir devirdir.</p>

<p>Necip Fazıl böyle bir iklimde zuhur etmiş, küfür dağlarını böyle bir devirde eritmiştir. Üstad Necip Fazıl; felsefenin şemsiyesi gölgesinde yer alan ilim dallarının hususi olarak son iki asırdır kendi sahalarında âdeta istiklâlini ilân ederek tezahür ettiği ve binbir kola ayrılarak ihtisaslaşma adı altında bütünlük şuurunu kaybettiği, gerçek ilmi yok etme noktasına geldiği bir durumda Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ölçülerine sımsıkı perçinli olarak bir fikir sistemi kurmuş ve bütünlük şuurunun yeniden tesis edileceği vasıta sistemini örgülemiştir. Örgüleştirdiği sistem olan Büyük Doğu İdeolocya'sıyla bozulmanın tarihi köklerine kadar gitmiş, beş asırlık tarih muhasebesini yapmış, Batı'yı kritik etmiş, yine bu ideolocya ile yeni bir cemiyet tasavvuru hâlinde dünya görüşünü kurmuştur. Bu bakımdan Büyük Doğu davası, şeriattan zerre taviz vermeden onu eşya ve hadiselere hâkim kılmanın dünya görüşü olmuştur.</p>

<p>Mütefekkir Necip Fazıl, bir gençlik yetiştirmek için büyük gayret göstermiş, Anadolu'yu bir ağ gibi örmüş, 300'e yakın konferans vermiş ve bu dünya görüşünü Müslümanların şuuruna nakşetmiştir. "Bu eser benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim. Ben arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi bu eseri örgülendirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında birtakım müştemilattan başka bir şey değil. İşte ezel kadar eski ve ebed kadar yeni, topyekûn insanlık çapındaki davanın bu eserini tamamlarken onu, gıdasını Büyük Doğu ekmeğine borçlu bildiğim Anadolu gençliğine ithaf ederim." dediği İdeolocya Örgüsü, Üstad'ın şaheseridir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İdeolocya Örgüsü'nde "İslâm yenilenmez, anlayış yenilenir." diyerek getirdiği anlayışı her ayrıntısına kadar işlemiş, cemiyetin tüm meselelerine sirayet etmiş, ortaya koyduğu fikir hamlesinin idrak edilmesi ve bunun bir hayat tarzı hâline getirilmesi için çabalamıştır.</p>

<p>Necip Fazıl, kimi çevrelerce sadece şair olarak anılmış ve fikriyatı görmezden gelinmiştir. Necip Fazıl'ın şairliğinden ziyade teklif ettiği kurtarıcı fikir, ademe mahkûm edilmek istenmiştir. Fikir, sanat ve aksiyon adamı olan Necip Fazıl'ın şairliğinden ziyade şiirini ne için kullandığına bakılmamış ve İslâm'ı eşya ve hadiselere tatbik fikri olduğu kadar, asırlardır gerçekliğinden koparılmaya, kaybettirilmeye çalışılan İslâmî ruh ve anlayışı yeniden aslına bağlamanın da sistemi olan Büyük Doğu sistemi gözden kaçırılmıştır.</p>

<p>Mücadele hayatının ve gençlikten beklentisinin beyannamesi ise İman ve Aksiyon'dur. Tefekkür sancısının ve büyük çilenin şiir kalıbında billurlaşmış hâli ise Çile... O, fikirden süzülmüş en saf histir. Ve tüm bu arayışın, aşkın ve ruh muhasebesinin ana gayesi, kalplerin şifası olan ve Allah Sevgilisi'nin hayatını doyulmaz bir vecd diliyle anlattığı Çöle İnen Nur'dur.</p>

<p>Çilekeş Necip Fazıl, mücadele hayatı boyunca çok sayıda hapis cezası almış, defalarca hapishanede kalmıştır. 1942'de askerken yazdığı bir yazı sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapsini yattı. 1946'da "Başımıza Kulak İstiyoruz" yazısı sebebiyle Büyük Doğu dergisi kapatıldı. Yine aynı yıl içinde Büyük Doğu dergisinde tefrika edilmeye başlanmış olan Sır isimli piyesi sebebiyle milleti kanlı ihtilâle teşvik suçlamasından dolayı mahkemeye çıkarıldı. 1947'de "Abdülhamid'in Ruhâniyetinden İstimdat" başlıklı Rıza Tevfik'e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı. Üstad da tutuklanarak hapse atıldı. 1950'de bir yazı bahanesiyle tutuklandı ve bir süre sonra hapse atıldı. 1957'de çeşitli davalardan gecikmiş cezaları sebebiyle sekiz ay dört gün daha hapis yattı. 1964'te Adnan Menderes için kaleme aldığı "Zeybeğin Ölümü" şiirinden dolayı takibata uğradı. 1968'de Vatan Dostu Sultan Vahideddin isimli eserinden dolayı takibata uğradı ve kitapları toplatıldı. Mahkeme ise beraat kararı verdi. 1976'da aynı eserin üçüncü baskısından sonra tekrar takibata uğradı ve bir buçuk yıl hapis cezası aldı. 1981'de Atatürk'ün mânevi şahsına hakaret suçundan hüküm giydi.</p>

<p>Önüne sunulan dünyalıkları elinin tersiyle itmiş, dergi ve gazeteleriyle agoraya çıkmış olan Üstad Necip Fazıl; çileli geçen ömrü hayatında davasından en ufak taviz vermemiş, nesillere de yeni bir ruh üfleyerek 25 Mayıs 1983 tarihinde vefat etmiştir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazili-vefatinin-43-yil-donumunde-rahmetle-yad-ediyoruz</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 12:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/mfka.webp" type="image/jpeg" length="32279"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Üstad Necip Fazıl’ın dilinden “râbıta”]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-dilinden-rabita</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-dilinden-rabita" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “rabıta”nın hikmet ve hakikatlerini anlattığı, ehl-i zahir çevreler tarafından râbıta hakkında atılıp tutulan sözlerin ne kadar boş ve tutarsız olduğunu gösterdiği ve bu meseledeki çoğu incelikleri kendi hatıralarından da yola çıkarak anlattığı konferansından bir bölümünün metin dökümünü siz okuyucularımıza sunuyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Râbıta esrarın esrarıdır. Ve zahir ehli tarafından birtakım itirazlar görmüş bir mesele... Fakat bâtın ehli bunu cevaplandırmıştır.</p>

<p>Râbıta çok mühim bir dâva... Râbıta, fena fillah (Allah'ta fani olmak) makamına ulaşmış -ulaşmamışsa râbıta eden de yandı, ettiren de... Hele ettiren- mürşide, onun hayalini hiçbir an kaybetmeden kendini mürşit halinde görünceye kadar... İki türlüsü var... Biri, kalbini geniş bir dehliz farzeder, mürit... Eğer zayıf bir müritse böyle başlar. Ve o dehlizden pirini geliyor gibi görür. Namazında, zikrinde, niyazında, her ân kalbindeki dehlizden mürşit gelmektedir. Zor olanı "telebbüsî râbıta"dır. Telebbüs, giyinme, giyme demek... "Telebbüsî râbıta" da mürşidin kılığına girmek... Yani öyle olacaksınız ki, eliniz acaba onun eli mi, diye düşüneceksiniz. Tabiî bu iş sahtekârlıkla olmaz.</p>

<p>Râbıta onda erimek... Mürşitte... Ve çok ince bir sır...</p>

<p>Şimdi râbıtanın hakikatini anlatayım size... Ashabta bütün râbıta Allah Resûlünedir. Râbıta o kadar yerleşmişti ki, Hazret-i Ebu Bekir, hususî hallerinde, yani en zarurî hacet hallerinde bile râbıtadan kurtulamadığından şikâyet ettiğinde, Allah'ın Resûlünden aldığı cevap tebessümdü.</p>

<p>Tebessüm ve şu söz:</p>

<p>"- Ne güzel."</p>

<p>Bu da işin hakikatinin tam tecellisi...</p>

<p>Râbıtaya itiraz felâkettir. Çünkü leblebi kafalılar zannederler ki, râbıta demek şeyhini mübalağa ile büyütmek, gaye zannetmek! Asla... O şeyhinin kılığından İlâhî huzura doğru çıkmak için bir bilet almaktan başka bir şey değil...</p>

<p>Sırası gelmişken kaydedelim. Günün ucuz, gayet ucuz, bayağı ve ahmak inkâr modası içinde bir de formül vardır:</p>

<p>"- Allah'la kul arasına girilir mi?"</p>

<p>Cevap vereyim; siz de söyleyenlere aynı karşılığı verin...</p>

<p>Bana, bunu söyleyen bir profesöre şöyle dedim:</p>

<p>"- Yahu, sen Üsküdar'a gitmek için bile vasıtaya muhtaçsın!.. Bütün beşerî vasıtaları elinden alsam, sen, acaba potin mi giyebilirsin, sigara mı içebilirsin, yemek mi yiyebilirsin?.. İlâhî huzura gitmek için vasıtasızlık ne demek? Elbette vasıtaya ihtiyaç var... Elbette Allah'la kul arasına girilemez! Fakat, Allah'la kul arasında münasebet kademeleri mevcut... Yoksa ey ahmak, Allah'la kul arasına hiç kimse giremez!.."</p>

<p>Girmek mümkün mü ki girilsin!.. Bakın nasıl ucuz bir mantıkla işi ele alıp, nasıl hissettiriyorlar basitliklerini... Bunlar inkâr felsefesinin galiz taraflarıdır. İğrenç... Bu iğrençlikleri alt ederseniz, imanınız tam teşekkül eder.</p>

<p>Râbıta hâşâ, Allah'la kul arasına girmek değil... Hâşâ... Eğer bütün olarak, tüm olarak vasıtaya ihtiyaç olmasaydı, bir tane nebî ve resûl gelmezdi.</p>

<p>Üzerinde fazla duracak değiliz. Vecdimizi konuşturuyoruz. İnkâra cevap vermekle mükellef değiliz şu ân...</p>

<p>Ve râbıta, bir kirliyi temiz hale getire getire makamına tesliminin rejimidir. Baş rejimidir, ana rejimidir.</p>

<p>Velî demiş ki:</p>

<p>"- Siz işkembelerden yapılma çorbaları içiyorsunuz da, bizi, kirli nefsi temizlemekten âciz mi görüyorsunuz?.."</p>

<p>Yani, onun temizlenmesini mümkün görüyorsunuz da, bir nefsin temizlenmesini neden kabûl etmiyorsunuz?.. Ne güzel... Râbıta, o huzura uygun kisveyle çıkmaktır!</p>

<p>Râbıtanın tesirini anlatayım... Kendimi katiyyen misal olarak vermek istemiyorum. Fakat bu tesiri tam ifade için anlatmaya mecburum. Ve hiç de, kolay kolay tesir altında kalan bir insan olmadığımı bildiğim halde...</p>

<p>Bir namazda, Efendi Hazretleriyle beraber bulunduğumuz bir akşam, selâm vereceğim zaman dehşetler içinde ellerimin onun eli olduğunu gördüm. Sonra baktım ki, ellerim yine yerli yerinde... Buradaki sırra dikkat edin! Bu benim için bir makam, bir fazilet değil... Onun kuvveti, onun tesiri...</p>

<p>Şimdi son hüküm: Râbıtasız zikiri erdirici değildir. Fakat zikirsiz râbıta erdiricidir. O kadar kuvvetlidir râbıta... İnsanı alır, götürür yerine...</p>

<p>Hep o daha önce bahsettiğim nur meselesi...</p>

<p>Belki çok mahrem bir nokta ama bunu da anlatmadan geçemiyeceğim:</p>

<p>Bir gün, yine Efendi Hazretleri'nin huzurundaydık. Eyüp'te... Akşam namazı kılındı. Yemeğe indik, çıktık. Oturuyoruz ve konuşuyoruz. Yanında müritleri... Ben onların en hakiriyim ama bana bir lütufkârlığı var... O susuyor, ben konuşuyorum. Mütemadiyen... Diğerleri memnun... Çünkü O'nu ben konuşturuyorum.</p>

<p>Lâf arasında daldım ve içimden aynen şöyle düşündüm, -keramet bahsiyle alâkalıdır bu dikkat edin- dedim ki, "biz ne sefil insanlarız! Geliyoruz buraya, iki-üç saat geçiriyoruz.</p>

<p>Temizleniyoruz. Deminki işkembe misalinde olduğu gibi pamuk haline geliyoruz. Bir kokuşmuş işkembe iken pamuk... Çıkıyoruz, yine atılıyoruz çirkefimizin havuzuna!.. Ne utanmaz adamlarız biz!.."</p>

<p>İçimden düşünüyorum bunları... O susuyor.</p>

<p>Evet; dedim ki, "böyle olmaz bu iş... Bizde bu hassasiyet ve hâlisiyet yok... Bize bir tasarruf lâzım... Bizi olduğumuz yerden alsın, oturtsun hakikate!.. Başka türlü olmaz bu iş!.." Ve birdenbire müthiş bir his... Efendi Hazretlerinde gördüğüm kerametlerin en büyüğü bu, anlıyana... Bir şey oluyorum, ama ne?.. Bir maddî ağrı duymaya başlıyorum. Ama neremde? Onu da bilmiyorum. Bu ağrıyla birlikte tatlı da bir his içindeyim. Fakat nasıl?.. Anlamıyorum. Ve herkes susuyor.</p>

<p>Şöyle bir bakındım kendime... Doğru, ağrı kalbimde... Kalbim bir lâstik olmuş, çekiyorlar sanki... Evet, kalbim çekiliyor. Bu nasıl bir acı?.. Hayali bile imkânsız... Ve nasıl bir lezzet?.. Onu da tarife imkân yok...</p>

<p>Derin bir sessizlik içinde oluyor bunların hepsi... Ve Efendi Hazretleri bana bakıyor. Tam bağıracağım anda birden hissediyorum meseleyi: "Sen mi tasarruf istiyorsun?.. Senin ona takatin var mı?.."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ve derhal sığınıyorum ruhaniyetine... Kalbim yerine geliyor.</p>

<p>Bunları bir yerde söyleyecek olursak inanmıyanlar arasında, bütün bu anlattıklarımıza hokkabazlık gözüyle bakanlar bulunabilir. Bunlar, hayatımdan, yani bu işin çok çilesini çekmiş adamın hayatından yapraklardır size...</p>

<p>Sonra, müridde, intisaptan ve doğru yola gitmekten başka, birtakım tecelliler başlar. Bunlara "makam" diyoruz. Daha ileri dereceleri var...</p>

<p></p>

<p>Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Yayınları, 1982, s. 142-145</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazilin-dilinden-rabita</guid>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/05/necip-fazil-kisakurek-sd.webp" type="image/jpeg" length="32321"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Üstad Necip Fazıl’a göre mezhep, reformistler, Şiilik ve tekfirci Selefilik (Vehhabilik)]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazila-gore-mezhep-reformistler-siilik-ve-tekfirci-selefilik-vehhabilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazila-gore-mezhep-reformistler-siilik-ve-tekfirci-selefilik-vehhabilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><i>Hazırlamış olduğumuz bu derleme, Üstad Necip Fazıl’ın İslâm’ın berrak hakikatini savunmak adına kaleme aldığı, mezhep zarureti ve bu yolun karşısında yer alan sapkın akımlara dair temel tespitlerini bir araya getirmektedir. Üstad’a göre mezhep, bizzat Resulullah’tan süzülen pürüzsüz bir nizamdır; bunun dışındaki Reformizm, Şiilik ve Vehhabilik gibi oluşumlar ise İslâm’ın ana gövdesini parçalayan ve dini tahrif etmeye çalışan sapık kollardır. Reformistlerin akılcılık adı altındaki yıkıcılığını, Şiilik ve Vehhabiliğin ise İslâm’ın özüne soktuğu pürüzleri ve ümmet birliğine verdikleri zararları Üstad’ın tavizsiz kaleminden okuyacaksınız. İslâm’ı "yenileme" veya "aslına döndürme" iddiasıyla ortaya çıkan bu yapıların, aslında dini nasıl içten kemirdiğini ve hak yolu nasıl gölgelediğini gösteren bu metinler, bir iman müdafaası niteliğindedir.</i></p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>MEZHEP</strong></p>

<p><i>Bugün mezhep meselesi ya bilinçli biçimde tartışma konusu edilmekte ya da “gereksiz ayrıntı” muamelesi görerek buharlaştırılmaktadır. Oysa yaşanan fikrî çözülmenin merkezinde, yol fikrinin kaybı vardır. Bu bölüm, mezhebin tarihî bir etiket değil, doğrudan doğruya Resûlullah’tan süzülen nizamın korunma biçimi olduğunu göstermek; mezhepsizliğin nasıl bir başıboşluk doğurduğunu ortaya koymak için iktibas edilmiştir.</i></p>

<p><i> </i></p>

<p>Mezhep nedir?</p>

<p>«Zehâb - zan ve tahmin»den gelen bu kelime, bellibaşlı bir noktaya giden yolun nerelerden ve nasıl geçtiği ve ne gibi kısımlar ve şekiller çizdiği üzerinde bilgiler ve ölçüler manzumesi demek...</p>

<p>Peygamber, doğru yolun doğrudan doğruya açıcısıdır. Onun «Zehâb-zan ve tahmin» ve mezhep kuruculuğu ile alakası olamaz. Peygamberde her şey berrak ve mutlak... Açık havada güneş... Gösterdiği her şey, nâmütenahi ince çizgilerle işlenmiş bir elmas... Ne «acaba?»sı var, ne «belki»si...</p>

<p>Güneş öyle bir tepe noktasından vuruyor ki, hiçbir şeye gölge hakkı bırakmıyor; gölge, yani şüphe, ayaklar altında... Ne cemiyette en küçük hiza yanlışı var, ne fertler arasında en basit çekişme... Ne de anlayış ve sezişlerde en hafif çelişme... Çünkü insanlara hükmedici kıstas, her ölçüyü zatında toplayan vecd ve aşk...</p>

<p>Hazret-i Ali’nin «bütün» ve «parça» meselesinde:<br />
– Parça «bütün»ün habercisidir.<br />
Hikmetine eş, en ulvî ve esas «bütün»den ve «süflî ve cüz’î parça»ya kadar her şey, merkezde düğümlü bir nakış gibi içiçe, çelişkisiz ve eksiksiz...</p>

<p>Allah’ın Resulü̈, delikanlılık çağındaki Üsâme Hazretlerini orduya Başbuğ tayin buyurdukları zaman, başta Hazret-i Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali, hiçbir olgun Sahabinin yüzünde herhangi bir buruşma ve dilinde bir memnuniyetsizlik ifadesi yoktur...</p>

<p>Sahabilerin hepsi müctehid. Fakat, uzaklaşan, gölgelenen ve sislere bürünen bir hakikati heceleme, sökmeye çalışma, «zan ve tahmin» etme mânasına değil, ölçüleri bilme, ruhuna sindirmiş bulunma, her işe tatbik gücüne ermiş̧ olma mânasına...</p>

<p>Kuduz İslâm düşmanı (Leone Kaytano)nun:</p>

<p>– O ne kuvvettir ki, çevrelediği insanlardan tek kişi bile gevşemedi, kopmadı, dönmedi!..</p>

<p>Dediği, buna rağmen «çünkü Resuldü!» diyemediği, böylece tezatların en yırtıcısına düştüğü o cazibe merkezi, işte bu yekpâreliğin sancağını getirmişti.</p>

<p>Kâinatın Efendisi, sonsuzluk tahtına geçmek üzere hücrelerindeki yatakta gözlerini kaparken hızla gelip başbuğluk sancağını Peygamber kapısının önüne diken delikanlı Üsâme işte bu bayrağın temsilcisi...</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 9-10)</i></p>

<p>(...) Peygamber zamanında mezhep bizzat Resulün yaptıklarından ibaretti. Müminler O’ndan ne görür, ne işitirlerse hepsini aynen tatbik ederlerdi. Peygamberin ahireti teşriflerinden sonra muayyen meselelerde nasıl hareket ettikleri veya ne buyurdukları içtihat yoluyla tesbit edilmiştir ki buna sonraları mezhep denmiştir.</p>

<p>Şeriat, Resuller Resulünün zahiri, tasavvuf ise batınıdır. Peygamber zamanında tasavvuf yok demek -hâşâ- Peygamberin zahirden ibaret bulunduğunu söylemek, O’nun bâtınını inkâr etmektir.</p>

<p><i>(Sizinle Başbaşa, Necip Fazıl Kısakürek, s. 388)</i></p>

<p>(...) “Ehli Sünnet mezhebinde kaç yol vardır?” diye soruyorsunuz? Evvelâ Sünnet ehli diye bir mezhep yoktur. Sünnet ehli, Allah Resulünün yoluna sımsıkı yapışmış Hak ve hakikat yolcularının ismidir. Bütün hak mezhepler de topyekûn Sünnet ve Cemaat ehlindendir. Biliyorsunuz ki, İslâm’ın dört hak mezhebi, Hanefilik, Şafiilik, Mâlikilik ve Hambelîlik, toplu olarak Sünnet ve Cemaat ehlini kadrolaştırır. “Sünnet ehlinin yolu nedir?” sualini mutlaka cevaplandırmak lâzımsa, bu kolaydır: Sünnet ehlinin yolu sadece hakikattir ve onun başlangıç ve bitiş noktasında, Peygamberler Peygamberinin ayak izleri vardır.</p>

<p><i>(Sizinle Başbaşa, Necip Fazıl Kısakürek, s. 135)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>REFORMACILAR</strong></p>

<p><i>İslâm adına konuşup İslâm’ın içini boşaltan zihniyetin en tipik biçimi reformculuktur. Bu bahis, Batı’ya eklemlenme refleksiyle dinin özünü eğip büken anlayışın iç yüzünü göstermek; “yenilik” iddiasıyla hakikatin nasıl tahrip edildiğini teşhir etmek maksadıyla seçilmiştir.</i></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Reformacı, eski şeklin ismini ve güya esasını muhafaza edip, onu, zannınca bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek isteyendir.</p>

<p>Reformacı, yani ıslâhçı, herhangi bir dâva ve mevzuu, ister maziye, ister istikbâle doğru olsun, yekpare bir vâhid olarak kabul edemiyen bîçare idrak bünyesidir. Ne attığını tam atabilir, ne de aldığını tam alabilir.</p>

<p>Reformacı, dış şartları dâvanın öz bünyesine tâbi kılacak hâlis ve mutlak mefkûreci olmak yerine, dâvanın öz bünyesini dış şartlara göre ezip büzmekte, ayarlamakta hesaplamakta mahzur görmiyen bir arabulucu, bir barıştırıcı, bir maslahatçıdır.</p>

<p>Reformacı inandığından şüphe edendir. Tanzimat hareketi, dinin merkezinde olmasa bile, muhitinde, çok âciz, şaşkın ve kısır bir reformacılık hareketidir.</p>

<p>Meşrutiyet hareketi, bu reformacılığın, daha az şaşkın, fakat daha çok idraksiz, üstelik büsbütün tereddî ifade eden garp züppelerinin elinde, devamıdır.</p>

<p>Son devir, reformacılığı bozdu ve Garbı tâ kökünden benimsemeye kalkarak, tâ kökünden benimsemeye kalkarak, dâvayı menfî tarafından tezatsızlığa götürmek istedi. Herhangi bir dâvanın istediği, muhakkak ki tezatsızlıktır; fakat hangi istikâmetten? Küfürden mi, imândan mı? Nihayet, sun’î ışıkları ne kadar zengin olursa olsun, güneşi kaybetmiş bir beldenin korkunç hali gibi, tepemizde kanat açan ve mıhlanıp kalan mânevi kara bulut, yekûn halindeki eksikliğin din ve imân olduğunu ihtar edince, ortalıkta yeni bir sınıfın üremesine istidat açıldı: Bunlar, güya din taslayan veya taslaması ihtimali olan yeni reformacılardı...</p>

<p>Birçok bölüme ayrılan bu tiplere göre din lâzımdır. Elbette Allaha inanılır. Peygamber bazılarınca lüzumludur bazılarınca değildir. Kur’ân bazılarınca Allah’ın kitabıdır, bazılarınca değildir. Peygamberi ve Allah’ın kitabını tanıyan yine bazıları için bile günde beş vakit namaz lüzumsuzdur. Namazın şekli iptidaîdir. Abdest imkânsızdır. Kadın hayattaki yeni mevkiinden geriye sürülemez. Kur’ân her dilde Kur’ândır. Kurânda malum ibadetlerin birçoğuna sarahat yoktur; bunların hepsi ham yobazlar tarafından icat edilmiştir. Hadîsler hep uydurmadır aklın kabul etmediği hiçbir şey doğru olamaz; akıl ve fen her sırrı teftiş ve murakabede biricik mîzandır. Bütün dinî merasimi bediiyatçılar elinde güzelleştirmek icap eder. Zaten tasavvuf dinin bu eksikliğini tamamlamak için sonradan bulunmuştur. Şeriat hükümlerinin cemiyet kanunları yerine geçmesi mânasızdır. Vesaire vesaire... Bu hünsâ ruhlara göre din işte bütün bunlar olmamak şartiyle, harikulâdedir, güzeldir, şarttır, mutlaka lâzımdır, onsuz hiçbir şey olmaz. Allah bir ve ebedîdir, ruh vardır, Peygamber mutlaka cihanın en büyük adamıdır fakat! İşte bu "fakat" işin en belâlı dönemeci...</p>

<p>Henüz seslerini işittirebilecek hale gelmemiş olsalar da yarın birdenbire zuhurları pek muhtemel olan yeni devrin reformacıları, bugün tam dinsizlerle tam dindarlar arasında bir köprü vaziyetindedirler; ve aralarında, mebuslar, profesörler, doktorlar, muharirler, mühendisler avukatlar ve daha neler, neler vardır! Bunlar, umumiyetle "münevver" klişesinin belirttiği zümrelere mensupturlar; ve şaşkın Tanzimat efendisinin sadece muhite bağlı mütereddit reformacılığına karşılık, dine zıt hareketlerin muhitini olduğu gibi benimseyen biri merkezî reformacılık üzerindedirler. Yani akıllarınca İslâmiyeti merkezinden değiştirecekler, muhite tatbik edebilecekler, böylece büyük eksiği tamamlayacaklardır.</p>

<p>Reformacı der ki: "Allaha ve Peygambere, evet, Şeriate, hayır!" Yani güneşe, evet, ışığına, hayır! O kadar saçma!...</p>

<p>Aralarında, hiçbir şeye ve hiçbir cüz’iyle inanmıyan sahtekâr istismarcıların da bulunduğu yerli reformacılar zümresi, kime ve neye ve ne nisbette samimiyetle inanırsa inansın, gerçek Müslüman gözünde, zift renkli inkârdan daha kara, daha tehlikeli ve mukavemeti daha zor bir küfür şubesini temsil eder.</p>

<p>Düpedüz kâfir olduğu gibi devrilmiş bir yelkenlidir; hidayet vincine bağlanırsa olduğu gibi doğrulur, yüzer, mükemmel bir tekne halini hemen kazanır. Fakat reformacı, güya denizde yüzen, ama her noktasından su sızan, kırık dökük, perçin ve macun kabul etmez bir teknedir. İkincisini kurtarmak, birincisinden çok daha zor...</p>

<p>Üstelik reformacı, mücerret fikir ve dâva haysiyeti bakımından da, hem mü’min ve hem kâfirin nefretini kazanmış, mitolocya unsurları gibi, başı insan, vücudu keçi, bir hilkat galatı...</p>

<p>Yarın kendilerine bir zuhur plânı açılmasını muhtemel gördüğümüz reformacılar, üç katlı evlerinin üst katında, tam bir İslâmî edeple ellerini Allah’a açan ihtiyar annelerinin hakkiyle, alt katta erkek arkadaşlarına kokteyl veren ve onlarla mayo içinde dans eden kızlarının hakkını, "Allah’ın hakkını Allah’a, Sezarın hakkını Sezara veriniz!" tarzında bir demagocya tesellisi içinde ve aynı zaman ve mekânda barındırmak isteyen muhteşem ve ebediyen mahrum nasipsizlerdir. Biricik fârikaları, münevverlik ve okumuşluk yaftası altında salâh kabul etmez bir enayilik ve cahilliktir.</p>

<p>Fakat sayıları günden güne çoğalan bu tip insanların, pestenkeranî bir açıkgözlülükle bir gün İslâmiyet himayeciliğine geçmeleri ve kendileri gibi "fasl-ı müşterek" noktasında oturanları, avlamaya yeltenmeleri daima mümkündür.</p>

<p>Bunlar, topyekûn ve en çok, "softa" diye isimlendirdikleri, şeriatin kışrında ve kabuğunda kalmış tiplere düşmandırlar. Bilmezler ki, kendileri de, o örnekler de biri menfi ve öbürü müspet taraflardan şeriatı heva ve nefsaniyetlerine, aynı zamanda dar ve basık ruhlarına tatbik suretiyle hakikatten uzak kalmış iki örnektir.</p>

<p>Reformacılar arasında mühim bir zümrenin, imân adına hiçbir zerreye mâlik olmaksızın, insan kitlelerini sevk ve idarede dini sadece vasıta ve "maslahat" unsuru kabul etmiş esfeller olmasına karşılık, havaî ve nefsanî tefsirler, hiç farkında olmadıkları küfür şeklini din sanan ve keyiflerine göre din icat ettiklerinin farkında olmıyan bedbahtlar...</p>

<p>Bazı gözlerin, görmek fiilini büsbütün kaybetmek için yaratılmış olması gibi, bunların bilgi ve anlayışı da, bilgisizlik ve anlayışsızlığın tâ kendisidir. Bunlar emirler ve yasakların ruhunu, sağa doğru uzaklaşarak bozan müspet kaba softalara inat, sola doğru uzaklaşarak bozan menfi kabalık timsalleridir; ve birincilerin aksülâmeli olarak doğmuşlar ve türemişlerdir.</p>

<p>Bir de, Türkiye dışının reformacıları var ki, üstelik ilmî bir nikap altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslâm’ı fesada sürüklemekten başka rolleri yoktur.</p>

<p>Reformacı, ne türlüsü olursa olsun, İslâm’ı harap bir bina farzedip onu dışından payandalamak, ahşap evlere dışardan çimento püskürtürcesine, onu dışından desteklemek, onu yardıma muhtaç bilip bu yardımı dışından tedariklemek gayretinde bir fikir haini ve iman yoksunudur.</p>

<p>Birinci hüküm, İslâm inkılâbı bunlarla olmaz!</p>

<p><i>(İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl Kısakürek, s.171-175)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>REFORMCULARIN ÖZÜ </strong></p>

<p><i>Reformculuğun yalnızca bir döneme ait sapma değil, bir idrak hastalığı olduğunu göstermek için bu kısım özellikle alınmıştır. Burada hedef, reformculuğun kendisini “ıslah” diye sunmasına rağmen aslında hakikate karşı gizli bir düşmanlık taşıdığını ortaya koymaktır.</i></p>

<p></p>

<p>Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleyecek ve onları mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak, ereceğimiz gerçek şu olacaktır ki, bunlar, bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında afallamış̧, sonradan aynı Batı’nın 20. Asırda aynı akliyeciliği iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış̧, Doğu’nun özüne giremezken Batı’nın kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır. (...)</p>

<p>(...) Reformcu, dini, her türlü insan hamlesinin manivelası kabul etmek zorunda kaldıktan sonra ancak bu manivelayla kaldırılabilir yükleri sırtlayabilmeleri için insanlara daha hafif şartlar arayan ve dinin değişmez formüller tablosu Şeriati keyfine göre uydurmaya kalkan, yani dini içtimaî fayda plânında ele alıp Allah’a mutlak kulluk mânasında bozan gizli bir kâfirden başkası değildir. Sağdaki, ölçülerin kabuğunda kalan ham yobaz ve kaba softaya karşılık, solda, hikmetlerin kabuğunu delemeyen ve sır idrakine eremeyen reformcu...</p>

<p>Bizde birçok mefhumlar kelime mânasında bile kestirilemediği gibi (reform) tabiri de bilinmez. (Reform) kelimesi (röfer) mefhumuna eş olarak «tekrar şekillendirme» demektir. Tekrar şekillendirme ise, o biçimini kaybettiği sanılan uzviyeti, dışarıdan, takma kollar ve ayaklar misali, canlandırmaya yeltenmektir ki, bu da onun gerçek doktorunu bekleyen hakikatine kıymak olur.</p>

<p>Kelime mânası her ne olursa olsun, bizi taahhüt altına almaz. Kelimede değil, gerçekte yer alarak tespit edebiliriz ki, reformcu işte yukarıda çerçevelediğimiz mânanın adamıdır ve gayesi dinin hakikatini meydana çıkarmak değil, onu kendi hakikat vehmine feda etmektir. Mücerret «ulvî»yi, kendi müşahhas «süflî»lerine kurban edenler; yani reformcular...</p>

<p>Dinin ulvî ve mücerret hakikatini meydana çıkarmak için savaşanlarsa, onun üstündeki asırların biriktirdiği kir ve pasların temizleyicileri mânasına hakiki reformculardır ve sıfatları “yenileyici”dir. Uydurucu değil, yenileyici... Kıl kadar farkla biri küfür uçurumunun dibini, öbürü iman şâhikasının zirvesini ihtar eden iki kutup...</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 158-161)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>ŞİÂ-ŞİÎLİK </strong></p>

<p><i>Bu bölüm, Şiîliğin yalnızca tarihî bir mezhep farklılığı olarak değil, itikadî planda nasıl derin yarıklar açtığını göstermek için iktibas edilmiştir. Maksat, aşırı yüceltmenin nasıl küfre kapı araladığını ve sapmanın sadece inkârla değil, kutsama yoluyla da gerçekleşebileceğini hatırlatmaktır.</i></p>

<p></p>

<p>Haricîlikle at başı giden, beraberce yürüyen, hangisinin önce olduğu ve tesir veya aks-i tesir aldığı belli olmayan, o da türlü kollara ayrılan ve nihayet devletleşmiş bulunan bu mezhep, itikadî bir dalâlet mektebi olarak, «Doğru Yolun Sapık Kolları» arasında, belirttiği yaygınlık noktasından, bazı örnekleriyle başlıca uçurum koludur. Haricîlik dış yüzler üzerinde akamet mantığı müessesesiyse, Şiîlik, iç yüzlere dönük ve selim aklın her desteğinden mahrum, bir sınır bozuculuk ve insanı şeytanî çapta yüceltme ve putlaştırma kuruluşudur.</p>

<p>Şiîlik, «Beyt Ehli-Peygamber Evinin kadrosu»na üstünlük tanıma noktasından temayülünü Hazret-i Osman’ın Halife seçildiği zamana kadar gerilere götürse de gayet tabiî olan bu sevginin itikat hududunu zorlayıcı, bazen de yıkıcı şekilde mübalağalara vardırılması, Hazret-i Ali devrinde başlar ve bu felaketin tohumları, Haricîleri de geriden körükleyici İbn-i Sebe eliyle atılar.</p>

<p>Yahudiliğin özü ve Haricîlikle beraber Şiîliğin mayalandırıcısı bu tarihî şeamet heykeli, Hazret-i Ali’ye:</p>

<p>– Sen Allah’sın!</p>

<p>Demeye kadar gitmiş ve korkunç küfrüne karşı ateşte yakılması emri verilince de:</p>

<p>– Demedim mi, insanları yakmak yalnız Allah’a mahsus olduğuna göre, Allah olmasaydın bu emri vermezdin.</p>

<p>Diye mukabele etmiştir.</p>

<p>Doğruluk derecesini bilmediğimiz bu rivayetin mutlak doğru tarafı İbn-i Sebe ekferinin Hazret-i Ali’ye ilâh gözüyle baktığı ve bu görüşünü açıkladığı, Hazret-i Ali’nin ise hiçbir insanı şeriatte haram olan bir cezalandırma şekliyle ölüme sürmeyeceğidir.</p>

<p>İbn-i Sebe bu sert davranış üzerine Hazret-i Ali muhitinden kaçtı ve tohumlarını her tarafa serpmeye koyuldu. Ve yığınlara açıkça kabul ettiremeyeceğini bilmesine rağmen, İslamda ilk ciddi rahneyi açıcı, Hazret-i Ali’ye insan üstü bir hüviyet verme ve onu, hatta Kâinatın Efendisine takdim etme dalâletini tohumlandırmış oldu</p>

<p>Öyle ki, Şiî sınıf, Cebrail’in şaşırıp da vahyi Hazret-i Ali yerine Resule götürdüğü hezeyanına kadar vardı.</p>

<p>Her karşılığın müstağni kaldığı ve hiçbir cinnet nevinin eşine rastlanmadığı bu gibi hezeyanlara rağmen, Şiîliğin, Hazret-i Ali’yi mübalağayla sevmek ve halifelik hakkını onda ve sülalesinde görmek, diğer üç büyük Sahabiyi de küfürle suçlamamak şeklinde sınırlı ve itidalli Şiîliğe küfür kondurulamaz ve böylesi bazı sapıklıkları olsa da «Kıble Ehli» sayılır.</p>

<p>Nitekim «Şiî» adını Hazret-i Hüseyin’in misilsiz bir şenaat üslubu içinde şehit edildiği Kerbela vak’asından sonra alan ve nihayetlerine kadar Emevilere düşmanlıkta devam eden Hazret-i Ali taraflıları, o güne değin bir şahıs ve aile imtiyazı üzerinde sadece hissilik belirtirken, ileriye doğru itikadî manada mezhepleşmiş, binbir parçaya ayrılmış, bir kısmiyle de ismine «Gulât-aşırılar» denilen bölümlere ayrılmıştır.</p>

<p>Üç ana şube:<br />
GALİYE: (Gulât-aşırılar)<br />
Bu şube ayrıca 15 bölümlü.<br />
RÂFIZA: (İlk iki Halifeyi reddedenler)<br />
Bu şube de 24 fırka.<br />
ZEYDİYE: (Râfızaya karşı çıkanlar)<br />
Bunlar da 6 kısım.<br />
Görülüyor ki, sayılabildiği kadarıyla 45 kollu bir «Şia-Şiîlik» hareketi</p>

<p>İslâm’ın ilk asrında başını almış̧ gidiyor.</p>

<p>Şiîlerin her ölçüyü devirici ve çiğneyici azgınlar ve aşırılar sınıflarını kasdederek kaydedelim ki, aynı hâl, babasız hak peygamber Hazret-i İsa’dan sonra da meydana gelmiş ve bir Yahudi eliyle bozulan İsevîlik, yüce Resulü Allah’ın oğlu diye ilan etmişti.</p>

<p>Bu şeytanî mübalağa belası, en küçük dereceden en üstününe ve nihayet erişilmez olanına kadar topyekûn tarihe ve insanoğluna musallattır.</p>

<p></p>

<p><strong>ŞİÎLİK ETRAFINDA </strong></p>

<p><i>Şiîliğin tek bir yapı olmadığı, birçok uç kola ayrıldığı ve her birinin İslâm’ın ana bünyesini farklı noktalardan yaraladığı gerçeği çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır. Bu kısım, sapmanın çeşitlenme kabiliyetini ve batılın nasıl çoğalarak yayıldığını göstermek için alınmıştır.</i></p>

<p></p>

<p>İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbâni Hazretleri –ki bugün onun açtığı devre içinde ve o devrenin ortasındayız– Şiîliği ve kollarından «Rafıza»yı, Alevîlik tabirini de ekleyerek sapıklıkların en korkunçlariyle vasfeder ve belli başlı şubelerini tek tek sayarak, Hazret-i Ali’ye ulûhiyet konduran dallarına kadar belirtir.</p>

<p>«Tutan; bir şahsı mübalağayla tutan» mânasına Şiîlik ve onun neticede aynı, fakat tespitte tersinden, «Bırakan» anlamında Rafızilik, biri Hazret-i Ali’yi sınırının üstüne çıkarmak, ikincisi de yüksek Sahabileri düşürmek hedefinde toplanır ve Alevîliği de kelime farkıyla içinde taşır. Bu şekilde hulâsa edilebilecek olan Şiîlik yolunun ayrıca kaydettiğimiz Rafızilikten başka kolları, dalları ve onların da kolları ve dalları, bir sürü... Hak nasıl bir, batıl da sayısızsa, Şiîlik bâtılının da bölümleri öyle; ve sayısız bâtılını ilân etmekte. Sapıt sapıtabildiğin kadar!... Bu bölümleri teker teker ele almaya lüzum görmüyor ve hangi inanışın hangi kola ait olduğunu belirtmeden, ifrattakilerin hepsini birden Şiîlik ve Alevîlik dairesine alarak gösteriyoruz.</p>

<p>En başta İbn-i Sebe kolu olarak Haricîlerden başlayıp Hazret-i Ali’nin hilâfeti boyunca süren ve Şiîlik mektebinin temelini kuran cereyan... Hazret-i Ali’yi ilâh ve Cebrail’i yanılmış bilenler... (Bu rivayet İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin tasdikinde olduğuna göre, vâki...)</p>

<p>Büyük imameti, yani devlet reisliğini, Hazret-i Ali ve soyundan kabul edip, başkalarını o makama müstehak görmeyenler ve Peygamber soyu haklarının gaspedilmiş olduğunu iddia edenler.</p>

<p>«İsna Aşeriyye» adı altında Hazret-i Ali soyundan «12 İmam» nazariyesini güdenler ve hepsini birden insanüstü sayanlar... Bu imamlardan onikincisi, nazarlarında gâip ve son zamanlarda zuhuru bildirilen Mehdi’yi temsil etmekte...</p>

<p>«Tenasuh»a, ölümden sonra ruhun başka cesetlere hulûlüne inananlar; Allah’ı insan şeklinde hayal edip zamanla yıprandığını, yalnız yüzünün kaldığını, ruhunun da Ali’ye geçtiğini öne sürenler...</p>

<p>Her şeyi bâtına, içyüze bağlayanlar ve zâhire, dış yüze ait bütün yasakları ve emirleri inkâr edenler...</p>

<p>Hazret-i Ali’nin öldürülmediğini, ölmediğini, yerine şeytanın öldürüldüğünü ve onun göğe kaldırıldığını, bulutlarla sarılı olduğunu, «şimşek onun kamçısı ve gök gürültüsü sesidir!» iddiasında bulunanlar... Dünyanın en galiz teşbihiyle, Allah’ın Resulünü, iki karganın birbirine benzediği kadar Hazret-i Ali’ye benzetip vahy meleğini bu yüzden şaşırmış ve Kur’anı Ali yerine Peygambere indirmiş sananlar...</p>

<p>Hazret-i Ali’yi ilâh kabul ettikten sonra, onun, Peygamberi Resul olarak gönderdiğini fakat Resulün insanları Ali’ye bağlayacağı yerde kendisine bağladığını iddia etmeye dek gidenler...</p>

<p>Daha neler ve neler!.. Başıboş hayalin en süflî madde ve fiilden çizebileceği nispetleri en ulvî mâna ve hakikate yakıştıranlar ve sakat hayal ile sıhhatli hakikat görüşü arasında hiçbir mizana sahip bulunmayanlar...</p>

<p>Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiîlik budur; ve onlardan «mutedil» diye sıfatlandırdığımız, Hazret-i Ali’yi «tafdil-üstün tutma» yolunda olsa da büyük Sahabileri tasdik; ve Allahı, Resulünü, Kitabını ve şeriati doğrulayanlar müstesna, gerisi, «El-küfrü milletün vâhide - Küfür tek bir millettir!» hükmü altındadır.</p>

<p>Tefessüh ocağı Bizans’ın vecd kurutuculuğu, hayal puthanesi İran’ın ölçü bozuculuğu ve Hazret-i Musa’dan beri bütün bu nefsanî ve şeytanî fakültelerin başlıca işleticisi Yahudi dehâsının tesiriyle İslâmda ilk defa büyük sapık kol Şiîlik, o gidişin ismidir ki, Haricîlerin kurduğu sığ ve kaba küfre dayalı baş kaldırma zemini üzerinde yüzde yüz mecnun ve hiçbir tartışmaya değmez itikadî hastalıklar kapısını açmış, kendisinden sonra gelenler üzerinde daima aşısını göstermiş ve ileride, çok ileride –belki bugün– arınmasını bekleyen hak dinin hiçbir devrinde tam kapatılamayan yarası olmuştur.</p>

<p></p>

<p><strong>DEVLETLEŞEN ŞİÎLİK</strong></p>

<p><i>Bir sapkınlığın fantezi seviyesinden çıkıp siyasî iktidar hâline gelmesi, tahribatın katlanması demektir. Bu bölüm, itikadî bozulmanın nasıl devletleşebildiğini ve ümmete karşı organize bir güç hâline dönüşebildiğini göstermek maksadıyla iktibas edilmiştir.</i></p>

<p></p>

<p>Kol kol, isim isim üzerlerinde durmaksızın ve bağlı oldukları şahısları göstermeksizin, itikat şekilleri halinde kısaca çerçevelediğimiz Şiîlik, bazı ellerde birtakım huruç hareketleri kaydettikten sonra, çoğunda olduğu gibi sahiplerinin ismini taşıyan bir şube olarak Hicri Üçüncü Asırda, Irak taraflarında ve «Kırâmıta» ismi altında bir devletçik kurdu. Şiîliğin en mecnun kolu İsmailiyeden bir dal olan Kırâmıta topluluğu bir asır kadar kendi havzasında hükümranlığını sürdürdü, Sünnet ve Cemaat ehline yapmadığı zulüm bırakmadı; Mekke’yi bastı, binlerce hacıyı kılıçtan geçirdi ve «Hacer-i Esvet»i söküp Irak’a götürdü. Hicri 378 yılında ortadan kaldırıldı.</p>

<p>Ayrıca Mısır’da Fâtımiler...</p>

<p>Şiî kollarından asıl devletleşebilen ciddi örnek, (Hicri 473) Hasan Sabbah isimli bir mecnunun bayrağını açtığı doğrudan doğruya İsmailiye, bir ismiyle de Bâtınıye şubesidir.</p>

<p>– «Cevizin içiyle kabuğu gibi Kur’an’ın bir bâtını (içi), bir de zâhiri (dışı) vardır. İş bâtındadır ve zâhirdeki emirler ve yasaklar vardır. Bâtına bağlananlar murada zahmetsiz ve eziyetsiz erer. Haram diye bir şey yoktur ve her şey helaldir. Şeriat sahibi Peygamberler yedidir; bunlar Adem, Nuh, İbrahim, Nusa, İsa, (M...) ile altıya ermiştir; yedincisi ise Mehdi’dir ve gelecektir. Allah vardır, alimdir, kudretlidir!»</p>

<p>Ve tespitinin bile kaleme giran geleceği daha neler!.. Mesela:</p>

<p>«–Kadın, adetten sonra namazını kaza etmez de orucunu kaza eder, nasıl olur? İdrar meniden daha pisken guslü gerektirmez de öbürü gerektirir, niçin? Bazı namazlar ne yüzden 4 rekât da bazıları 3 veya 2?..»</p>

<p>Ruh emrine basit bir ölçü aleti olan aklın hangi sapıklığa kadar memur edilebileceğini göstermekte eşsiz bir (manyak) olan Hasan Sabbah, İran’ın meşhur nasipsiz şairlerinden Ömer Hayyam ve Selçuklu vezirlerinden Nizamülmülk ile mektep arkadaşlığı etmiş ve Alparslan’ın himayesine ermişken, Selçuklularla bozuşmuş, oradan Mısır’a kaçmış, Şiî Fatımîlerden himaye görmüş ve Fars illerinde, – nice büyük din adamına beşik olmakla maruf ve bu defa küfrün en şiddetlisine maruz– öz memleketi Rey şehrinde başına birtakım tımarhanelikleri toplayarak bazı zaptedilmez kaleleri basmış̧, düşürmüş, üzerine gelen Selçuklulara karşı durabilmiş ve devleti yedinci asrın ortasına kadar 181 yıl ayakta kalabilmiş̧ bir adam.....</p>

<p>«Kartal yuvası» mânasına, dik kayalıklar üstünde «Alamut» kalesi... Bu kalede bağlılarının, bir işaretiyle kendilerini kale burçlarından aşağı attığı, kuduz fikir ve gözü karalıkta ve cahil yığınları büyülemekte eşsiz bu adam, Şiîliğin Rahmânilikten Şeytaniliğe aktarma edilen, Bizans, Fars ve Yahudi kırması «İlhad-küfür» aksiyoncularının başında gelir.</p>

<p>İmam Cafer-i Sadık Hazretlerinin büyük oğlu İsmail’i son imam tanıdıkları için «İsmailiye» ismini alan, sadece 7 imam kabul ettiklerinden «Sebiyye-Yedicilik» diye adlandırılan ve zâhir ölçülerini reddetmelerinden ötürü «Batınıyye» diye de yaftalanan bu fırka, Useyrîler, Dürzîler üzerinde dahi tesir sahibidir.</p>

<p>Gerisi, Hicri Onuncusu Asır başlarında, Şah İsmail Safevî’nin resmen Şiîliği ilân etmesiyle bu mezhebe yataklık eden ve başta Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Padişahlarını bir hayli uğraştıran ve Anadolu topraklarına Alevîliği sokan Farslar... Fars tipi, İslâm’ı yüceltmekte ve batırmakta iki ters istikamet sahibi mücerret bir istidat ifadesidir.</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 70-77)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>İBN-İ TEYMİYYE</strong></p>

<p><i>Bu bahis, zahircilik, akılcılık ve nasçılığın nasıl ortak bir zeminde buluştuğunu göstermek için seçilmiştir. İbn-i Teymiyye çizgisi, modern selefîliğin ve vehhabîliğin fikrî arka planını anlamak bakımından kilit bir yerde durmaktadır.</i></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin; ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele teşkil etmek üzere “Nas-Kur’an hükmü” dışında hiçbir şey kabul etmeyişlerin ve Kur’an’ı kuru akılla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiye’ye sıra geliyor.</p>

<p>Sekizinci Hicrî Asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabiliğe, ondan bir asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Efganlı Cemaleddin’e (Cemaleddin-i Efgani) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâm’ı yıkılmak üzere bir bina farzedip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki (reform)culara doğrudan doğruya veya dolayısıyla dayanak olmuştur.</p>

<p>Bir âlim, evet... Fakat... Kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. İbn-i Teymiye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriatı dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacminden uzaklaştırmak ve sathî haline getirmek ve bu yolda İslâm’a bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yani İbn-i Teymiye, şeriatı doğrulayıcı akıla, onun gördüğünden ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hâkimiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor. Eğer insan “ben Kur’an-ı aklımla tefsir ederim” dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir. Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiye ile aynı daire içinde mahpusturlar.</p>

<p>Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiye mektebinin bazı ihtilâlleri, hatta son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir. Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor, ve işte bu hâliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.</p>

<p>Tasavvufu inkâr etmek, Resûller Resûlünün rûhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde şeriatten yana görünmenin maskesi altında top yekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin (diyalektik) tekerrürleri ise, (Sokrates)in buluşiyle, flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayâlî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmazına inanıyor da onun tecellilerindeki sınırlılık ve gizliliğe inanmıyor!!!</p>

<p>Koca İmam-ı Gazalî… Aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:</p>

<p>“— Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayal... Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey... Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir.”</p>

<p>Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidâî aklın tükettikleri...</p>

<p>“İbn-i Teymiye, dini içinden zedeleyen kâfir...”</p>

<p>Bu sözü, ben söylemiyorum; “Altun Silsile”nin 33’üncü halkası, 14’üncü Hicrî ve 20’nci Milâdî Asrın «irşad kutbu» söylüyor.</p>

<p>Kocakarıların hayal aynasındaki mevhum çizgilerle, Allahın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırd edici meleke, işte İbn-i Teymiye’de mevcut olmayan selim akıl ve mümin kalbleri ışıldatıcı ilâhî nurdur.</p>

<p>Nur yoksunu, o...</p>

<p>(Türkiye’nin Manzarası, <i>Necip Fazıl Kısakürek, s. 127-129)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>İBN-İ TEYMİYYE</strong></p>

<p><i>Burada hedef, İbn-i Teymiyye’nin sadece tarihî bir şahsiyet olmadığını; günümüz İslâm dünyasında hâlâ etkisini sürdüren bozuk bir zihniyetin kurucu figürü olduğunu ortaya koymaktır. Bu yüzden bahis derinleştirilerek ikinci kez ele alınmıştır.</i></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>İbn-i Teymiyye, aklı çıkmaz sokaklara sürücü ve güya mantık zırhı içinde yürütücü ve topyekûn insan ve kâinatı kaybettirici nazariyelerinin, kendisinden 4 asır sonra Batı materyalizmasına akraba bir mahiyet kazanmasına ve arınmasını bekleyen İslâm’ı temelinden çürütme istidadının doğmasına vesile olmasaydı ele alınmaya değmezdi. Fakat belirttiğimiz hususiyetleri bakımından, İslâmî arınma dâvasının en büyük düşmanları arasında yer alıyor ve kozasında ölen bir böcek gibi eserlerinin ölü muhafazası içinde bırakılmaya gelmez bir mahiyet arz ediyor.</p>

<p>Bugünkü Vehhâbiliğin, başıboş içtihad davranışlarının, her türlü reformcuların, her türlü ruh ve mânâ zedeleyicilerinin, doğrudan doğruya, yahut dolayısıyla babası İbn-i Teymiyye’dir ve onu “İslâm materyalisti” diye yaftalamak yerinde bir teşhistir. Zira onun sistemi Allah ve Resulüne inanmanın değil, inanmamanın ve ancak böyle olursa tersinden mantıkî bir tertibe girmesi kaabil bir görüş belirtmektedir ve güneşi kabul edip ışığını kabul etmemek gibi bir akıl hezeyanı, içine düştüğü tezat kuyusunu sadece her şeyi inkâr etmek suretiyle kapatabilir ve tezadsız bir küfür olarak kalır. Oysa, en büyük tezat içinde küfür... Allah’a, yani gâibe inanan, böylece gâibler ve sırlar âlemine bel bağlayan bir anlayış, nasıl olur da ruhu, ruhaniyeti reddeder, Kur’an’dan başlayarak her şeyi beş hasse plânına bağlar ve Yaratıcıya insanî vasıflar verir?</p>

<p>Bütün bu verdiğimiz bilgiler, gerçeğe öylesine uygundur ki, Batı kaynaklı ve Cumhuriyet mamulü bir eser olmasına rağmen sanki Sünnet Ehli diliyle konuşuyormuşçasına, Maarif Vekaleti’nin yayınladığı “İslâm Ansiklopedisi”nde bile kayıtlıdır.</p>

<p>İbn-i Teymiyye devri, Osmanlı Devleti’nin kuruluş zamanlarına tesadüf eder. Merkezini kurduğu yer, Mısır... Mısır sultanının huzurunda bazı din adamlarıyla tartışmalara girişir ve neticede Kahire kalesinde hapse atılır. Bir müddet sonra kurtulur. Mısır’dan çıkar ve aynı yolda devam ettiği için Şam zindanına atılır.</p>

<p>İslâm alimleri İbn-i Teymiyye mevzuunda değişik fikirlere yer vermiş ve bir kısmı onu râfızilik ve küfürle suçlandırırken, bir kısmı da ilmine hayran ve iddialarına taraftarımsı veya sükutî bir tavır takınmışlardır. İbn-i Batuta ve İbn-i Hacer gibi büyükler onun sapıklığına inananlar arasındadır. Buna mukabil, birkaç asır sonra gelecek ve en tehlikeli yolu açacak olan Mısırlı Şeyh M. Abduh tarafından kurulan “Mısır Islahat Fırkası” onun eserlerine kucak açmış ve yerinde görüleceği gibi, İslâm’ı asliyetten inhiraf ettirmekten başka mânaya çekilemez reformculuk cereyanının ilk destekçisi saymıştır.</p>

<p>Kur’an ve Hadîsin zahirine göre itikat ve amel etmek ve bu iki emir kutbunun hakikatine erme yolunda ne “İcma”, ne de “Kıyas” gibi hiçbir vasıta tanımamak, maverâî her anlayış ve görüşü dibinden kazımak ve böylece başta Kur’an ve Hadîs bulunmak üzere topyekûn kâinatı elden çıkarmak ve ebedî helâke yol açmak metodundaki bu adam, birkaç cilt içinde serptiği zehirli tohumların, nihayet bir devlet ve maddecilik dünyasına uygun bir zihniyet ağacı haline gelmesinden başlıca sorumludur.</p>

<p>“Arınma Çağında İslâm”ın da, içten başlıca bozucusu olarak tam bir teşrih ve tahlile tâbi tutulması gereken habâset merkezi...</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 108)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>ABDÜLVEHHAB OĞLU </strong></p>

<p><i>Vehhabîliğin, soyut fikir olmaktan çıkıp fiilî bir harekete ve nihayet devlet yapısına dönüşmesi, sapkınlığın ulaştığı son merhaleyi göstermektedir. Bu bölüm, teorinin nasıl pratik yıkıma dönüştüğünü somut biçimde göstermek için iktibas edilmiştir.</i></p>

<p></p>

<p>İbn-i Teymiyye’nin her şeyi zâhire bağlamak ve toprak üstü din mahsullerini toprak altı köklerinden koparmak ve böylece mâverâ idrakine sed çekmek şeklinde çerçeveleyebileceğimiz dünya görüşü, Abdülvehhab Oğlunda (Muhammed Bin Abdülvehhab) içtimaî aksiyona döküldü ve nihayet bugünkü Suudi rejimine kadar uzanarak devletleşti.</p>

<p>18. Asrın başında doğup sonuna doğru 90 yaşlarında ölen Abdülvehhab Oğlu (Hicri 1111-1206), dünyaya geldiği Der’iyye isimli köyden çıkıp İslâmî fikir ve ilim (site)si Medine’ye geldi ve tahsiline orada koyuldu.</p>

<p>Garip bir genç... Din ve iman bahsinde ileri -geri lâflar eder ve o güne kadar İslâm’ın takip ettiği rotaya, bir bakıma ölçülere sımsıkı bir intibak, bir bakıma da onları temelinden tahrip gözüyle bakar.</p>

<p>Her şeyi dış plâna ve kör nefsaniyetine irca ettirici kaba aklına tâbi kıldırıcı bir fikir tavrı belirtir. Bu eda karşısında hocalarının intibaı şudur:</p>

<p>– Bu delikanlıdan ileride bir sapık çıkacağı kokusu geliyor!</p>

<p>Böyle oldu; Abdülvehhab Oğlu, adamını İbn-i Teymiyye’de buldu ve onun fikirleriyle hak mezhep sahibi Ahmed Bin Hanbel’in ölçülerini, arada hiçbir kimyevî alâka gözetmeksizin birbirine katarak Nasreddin Hoca’nın «balla sarımsağı karıştırarak yemeyi ben icat ettim ama ben de beğenmedim!» sözüne eş, yenmez ve yutulmaz bir mezhep yuğurmaya kalkıştı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşte tek cümle içinde Vehhabilik!...</p>

<p>Bugünün Vehhabi güdücülerine soracak olursanız «Vehhabi değiliz!» demezler de «Hanbeliyiz!» derler. Yani bal ve sarımsak katışığını bal cephesinden göstermeye bakarlar. Halbuki onların zâhirde sıhhat ve asabiyetle tatbik sevdasında oldukları Hanbelilik binası, Vehhabi itikadı arsasında yer bulamaz. Bu bedahet ölçüsü de bir türlü anlatılamaz ve anlaşılamaz.</p>

<p>Abdülvehhab Oğluna ilk karşı çıkan, babası ve kardeşi oldu. Fakat telkinlerini dinletemediler. Aksine, o kendi sapık anlayışını bâdiye araplarına telkin etmek için 30 küsur yaşlarında Hicaz’ın doğusu yönünde seyahate çıktı ve her tarafta şu sesi yükseltti:</p>

<p>– «Şirki bırakınız ve gerçek tevhid dinine katılınız!»</p>

<p>Bu nidasiyle bütün bâtıl inanışlara olduğu kadar Sünnet ve Cemaat Ehli itikadına da karşı çıkıyor ve «gerçek tevhid» klişesi altında kendi «gayr-i meşru» izdivaç mahsulü mezhebini kastediyordu.</p>

<p>Cahil ve şaşkın çöl insanlarından örülü bir zemin elde edebildi. Yaşı kırkına doğru ilerlerken de bayrağını kaldırdı ve olduğu gibi meydana çıktı.</p>

<p>Necid taraflarında, Osmanlı İmparatorluğu nüfuz dairesinin dışında başı boş, bir hükümetçik kurmuş olan Muhammed İbn-i Suud’a yöneldi ve iğnesini ağzından geçirip burnundan çıkararak ona sapık görüşlerini yamayabildi.</p>

<p><strong>DEVLETLEŞME </strong></p>

<p>İbn-i Suud, Abdülvehhab Oğlu’nu baştacı kıldı ve ona kafasındaki din anlayışının idare merkezini teslim etti. Artık İbn-i Abdülvehhab, sapık dünyasının mânada olsun, saltanat makamındadır ve mezhebini devletleştirme yolunda...</p>

<p>Hadise, çölü bir göle benzetecek olursak, Necid’de sulara atılan bir kayanın halka halka dalgalanması gibi Hicaz ve civarını ürpertti. 18. Asır boyunca «ha gitti, ha gidecek!» şeklinde bir (koma) hali yaşayan Osmanlı devletine, ancak biraz sonra aklı başına gelmek üzere, mühim ve nazik görünemedi, başlar başlamaz tepelenemedi ve çığlaşmaya yüz tuttu.</p>

<p>Çok geçmeden İbn-i Suud öldü, yerine oğlu Abdülaziz geçti ve henüz taarruza kalkmamış bulunan Vehhabiliği, Suudilik üniforması içinde Arabistan’ın büyük bir kısmına yaydı.</p>

<p>Yine Osmanlı Devletinde bir davranış yok...</p>

<p>Abdülaziz, sırtında İbn-i Abdülvahhab’ı itici parmağı Halifeliğini ilân etmeye kadar gitti.</p>

<p>Binalarını yükseltmek için kesmeye mecbur oldukları ağaçlar gibi, Sünnet Ehli ileri gelenlerinden koparılmadık kafa bırakmadılar. Yine karşılarında ciddi bir tepki mevcut değil.</p>

<p>19. Asır başında Kerbelâ’ya saldırmayı bile göze aldılar ve ancak İran hükümetinin korkutuşuyla durakladılar. Osmanlı İmparatorluğunun nazik havzalarından Tâif’i kuşattılar, Tâif kalesini düşürdüler ve halkını, genç, ihtiyar, kadın, bebek, tam mevcudiyle kılınçtan geçirdiler. Türbe, mezar, kitabe, hatıra, dinî manâda mübarek ne varsa yakıp yıktılar. Canavar ağızlarının salyasını akıtmadıkları mübarek nokta bırakmadılar.</p>

<p>Abdülaziz de çok yaşamadı. Bu defa da yerini, oğlu, başka bir Suud aldı ve babası ve dedesiyle açılan yolu daha azgın bir hırsla takip etti. Mekke’de</p>

<p>İslâm ulularına ait bütün mezar ve işaretleri silip süpürdü. Oradan Cidde’ye sarktı, fakat umduğuna eremedi. Orada mukavemet gördü, Osmanlı paşası ve Cidde valisi Şerif Paşa ile Şerif Galib’in kuvvetlerine yenildi ve kaçtı. Ama takip ve tenkil edilemedi, at ve meydan yine onun eline kaldı.</p>

<p>Yemen’e bir heyet göndererek Vehhabiliği kabul etmelerini istedi. Buna mukabil Yemen kadısının fetvâsı bomba gibi patladı:</p>

<p>–Vehhabilik küfürdür!</p>

<p>Abdülaziz oğlu Suud’un ise bu fetvâya cevabı, Medine’deki bütün Sahabi mezarlarını yerle bir etmek ve toprak üstünden silmek oldu. Bugün de aynı vaziyette olarak en büyük Sahabilerin yattığı Bakiy mezarlığı, yıkıntıları bile düzleştirilmemiş bir yangın yerine döndürüldü. Herhalde tepeden inme İlâhî bir hıfz eseri olarak Allah Resulünün mukaddes Ravzasına dokunamadılar; toprak altından bir tünel açıp bu işi yapmayı düşündüler, fakat yapamadılar.</p>

<p>Gaye şu:</p>

<p>Ölülere tevessül edilemez! Yani ölüden bir imdat beklenemez! Ve yani, ruhaniyet diye bir varlık kabul olunamaz!</p>

<p>Küfrün en koyu şekillerinden biri ve İbn-i Teymiyye görüşünün en hain tatbikatı...</p>

<p>Osmanlı hükümdarı ve Müslümanların Halifesi İkinci Mahmud bu defa biraz sonra hakkında Moskoflara el açacağı Mısır’daki valisi Mehmet Ali Paşaya el açtı ve kendisini Vehhabilerden kurtarmasını istedi. Mehmet Ali, bu işi becerdi. Suud İbn-i Abdülaziz’in ölümü üzerine, yine bir Suud melik olunca aynı dâvayı, aynı şiddete yürütürken karşısında Mehmet Ali Paşa ordusunu buldu, yenildi, esir düştü ve İstanbul’a gönderilip avanesiyle beraber asıldı.</p>

<p>Necid’e çekilen Vehhabiler, kökleri bir türlü kurutulamadan üremekte ve türemekte devam ettiler. Araya Tanzimat, Kırım Harbi, Rus Seferi ve daha nice iç ve dış bâdire girdi. Osmanlı Devletinde koca İmparatorluğu dolaşık bir saç gibi tarayıp zapt ve rapt altına alacak bir güç hiçbir zaman peydahlanamadı ve bu hal Birinci Dünya Harbine kadar böylece sürdü.</p>

<p>Birinci Dünya Harbi, kendi havzalarında daima tetikte durmayı ihmal etmeyen Vehhabilerin ekmeğine yağ sürdü. Tek İslâmî devlet ve kudret Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı; Vehhabiler de bu defa ikinci bir Abdülaziz kumandasında (1924) Mekke’ye girdiler, Emir Şerif Hüseyn’i kaçmak zorunda bıraktılar. Şerif Hüseyin’in oğlu Ali, bir müddet Cidde taraflarında Vehhabilere dayandıysa da 1925 sonlarında Cidde limanı Vehhabilere geçti ve Abdülaziz 1926 yılının başlarında kendisini topyekûn Hicaz Kralı ve Necid Sultanı ilân etti ve devletinin adını koydu:</p>

<p>«Suudi Arabistan Kırallığı...»<br />
Gerisi malûm... İki bâtın sonra bugün... Romanları bu kadar...<br />
Manalarına gelince:</p>

<p><strong>VEHHÂBİLİK </strong></p>

<p>(Lenin) nasıl (Marks)ın tatbikçisi olduysa İbn-i Abdülvehhab da, asıl tatbikçi amelesini Suudiler kolunda bularak İbn-i Teymiyye kafasının maddeye nakşedicisi oldu.</p>

<p>Ancak İkinci Abdülhamid devrinde biraz nefes alır ve etrafı görür gibi olan biricik İslâm devletinin zaafından ve onun sahte inkılâpçılar eliyle yediği darbelerden de faydalanarak geldiler.</p>

<p>Gitgide sulandırılan ve usta bir siyaset adamı evvelki Melik devrinde pek dışa vurulmayan Vehhâbilik, nihayet öğretim ve eğitim plânına inhisar ettirilerek politika ve idare perdesinde göze çarptırılmaz oldu.</p>

<p>En kısa ve özlü ifadeyle, nedir şu Vehhâbilik; ve ölçüleri nelerden ibaret?</p>

<p>Vehhâbilik, İbn-i Teymiyye bahsinde kullandığımız tabirle, bir nevi İslâm materyalizmasıdır ve materyalizmanın son durağı Allah’ı tanımamak olduğu halde bunlar tanıdıkları ve en doğru tanımanın kendi mezheplerinde olduğu iddiasındadır. Ruha, ruhaniyete, onun ölüm sonrası devam ve tasarrufuna inanmaksızın Allah’a nasıl inanılabilir, veya Allah’a inanıp da ruh nasıl inkâr edilebilir? Hem göze inan, hem de onun gördüğüne inanma, olur mu?</p>

<p>Sorarsanız «inanıyoruz!» diyeceklerdir. Fakat zoraki bir inanıştan sonra gizli bir inkâr içinde o inanıştan kurtulmaya çabaladıklarını teslim etmeyeceklerdir. İnsanı, öldükten sonra sıfıra ulaşmış kabul edenler, bütün iz ve işaretlerini yeryüzünden silenler ve Allah Resulünü ziyareti bile günah sayıcı bir anlayıştan gelenler, hangi tevil yoluna saparlarsa sapsınlar, öteleri, ötelerin hikmetlerini kabul etmemek mevkiindedirler. Hendese dâvalarında olduğu gibi, onların zâhirde bu derece mübalağalı görünmeyen ölçü çizgilerini uzatacak olursanız teslim edeceksiniz ki anlayışları, «semaların ve arzın nuru» olduğunu bildiren Allah’ı, nurundan ayırmaya kalkmaktan başka bir şey değildir.</p>

<p>Ve bu ana nokta etrafında şu ölçüler:</p>

<p>Hiçbir inceliğine nüfuz etmeksizin sadece kitap ve Sünnete bağlanmak iddiası ve «İcmâ» ve «kıyas» gibi iki hayatî vasıtanın kökünden iptali...</p>

<p>Kendilerinin bir de «selefiye»cilik iddiasiyle Sahabiler yolunda gittikleri yalanı ve Vehhabilik dışındakilerin küfürle suçlandırılması... Birtakım hurafeler ve uydurmalarla bir arada Sünnet Ehli itikadınca makbul bazı esrar tecellilerinin, tesbih çekmeye kadar şirk sayılması...</p>

<p>Tasavvufun topyekûn inkârı ve iç âleme kapıların tamamen kapalı tutulması...</p>

<p>Netice, uçurtmanın kafasını kesip kuyruğunu havada durdurmaya çalışmak derecesinde bir abes davranışile dış dünya ve dış şekillere mıhlanıp kabukta pas tutma ve özde çürümenin, son iki asır boyunca -güya modern- dalâlet mektebi...</p>

<p>Bugün, biraz da kendilerinin hicap duymaya başladıkları bu mektep, ruhundan uzak bulundukları mukaddes şeriatı anlamadan tatbik etmekte bazı başarılar kaydediyorsa, bunu kendilerine ait bir başarı değil, sadece nâdan ellerde bile şeriate bağlı bir kıymet bilmek gerekir.</p>

<p>Buhari ve Müslim gibi iki emin ve temiz kaynağın bir arada rivayet ettikleri bir hadis, Vehhabiliği ve onun vatanını belirtmiş olmakta mucize çapındadır.</p>

<p>Allah’ın Resulü mübarek parmaklarını Necid istikametine döndürüp buyuruyorlar.</p>

<p>– «Fitne, münafıklık, fesat, dinsizlik, karışıklık, bozgunculuk, işte bu yönden gelecektir!»</p>

<p>Başka bir kıymet hükmüne ne hacet!..</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 120-126)</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazila-gore-mezhep-reformistler-siilik-ve-tekfirci-selefilik-vehhabilik</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 10:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2024/11/necip-fazil-kisakurek-baran-dergisi-roporta.jpg" type="image/jpeg" length="84428"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Cemiyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim cemiyetçiliğimiz, cemiyetçiliği mutlak mânada ele alışına karşılık, dâvanın hakkı nisbetinde aksi dâvanın da hakkını gözeten bir bütünlük ifade ettiği için, günümüzün liberalizma sistemine aykırı bazı müflis (rejim) tecrübelerinin anladığı mânada ferdi esir ve iptal edici haşin bir mezhep değil, onu bütün buutlariyle tesis ettikten sonra cemiyette ikmal edici en ileri müessisedir; ve dolayısiyle fert, bu müessisede, hiç ölmeyecekmiş gibi kendi kıymet ve menfaatlerine memurdur]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>"Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışınız!" ölçüsü, cemiyetçiliğimizin bütün ruhunu hikmetlendirir; zira ferdin yeryüzü plânında fanî olduğu dünya kendisi, ebedî olduğu dünya da cemiyetidir. Öbür dünya ise, cemiyetiyle beraber ana gayesi...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ferdin yeryüzü plânında bekasını temsil eden öbür dünyası cemiyet, dindarların hakikî öbür dünya karşısındaki teslimiyetine mütenazır olarak, bütün şahsî nefsaniyet ve enaniyetlere baş kesdirici üstün hüviyet kutbudur; ve fert, hemen ölecekmiş gibi, her ân bu kutupta bekasına çalışacaktır. Zira mutlak bekaya giden yol, bu nisbî bekadan geçer.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu kadar ki, bizim cemiyetçiliğimiz, cemiyetçiliği mutlak mânada ele alışına karşılık, dâvanın hakkı nisbetinde aksi dâvanın da hakkını gözeten bir bütünlük ifade ettiği için, günümüzün liberalizma sistemine aykırı bazı müflis (rejim) tecrübelerinin anladığı mânada ferdi esir ve iptal edici haşin bir mezhep değil, onu bütün buutlariyle tesis ettikten sonra cemiyette ikmal edici en ileri müessisedir; ve dolayısiyle fert, bu müessisede, hiç ölmeyecekmiş gibi kendi kıymet ve menfaatlerine memurdur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Dâva, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışmanın belirttiği tezat içindeki harikulâde vahdet ve ahengi kavramaktadır. Zira işaret ettiğimiz gibi, öbür dünyaya giden yol, bu dünyadan başlar; ve bu dünyadan başlayan yol, öbür dünyaya gider.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İşte, sistem makinemizde, aksi dâvanın bu emniyet musluğuna sahip olduktan sonra, belirtebiliriz ki, mutlak mânada devletçilikle elele, mutlak mânada cemiyetçiliğimiz, mimarîsindeki yumuşaklık ve tatlılık içinde, sertlik ve acılığın en ileri haddidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Fert, bu yepyeni sistem içinde, olmak ve oldurmak için hürriyetlerin en yumuşak ve en tatlısına malik olacak; ve cemiyet, yine bu yepyeni sistem içinde, yine olmak ve oldurmak için, hâkimiyetlerin en sert ve en acısına sahip bulunacaktır; ve bu iki zıt kutup arasındaki vahdet ve ahenk sırrı, şahsiyetçiliğimizin çerçevelediği üstün yaratılışlar elinde yemiş verecektir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bundan sonra, din, ahlâk, namus, şeref, can, mal, ilim, sanat, fikir, bütün ruh ve madde kıymetleri fertlerin maşrapasiyle cemiyet küpünü dolduran yekpare bir mevcuttur, ve bu mevcudun hakkı, fertleri kendi iradeleri üstünde doğruya, güzele, sonsuza erdirmek için, hakların en azizidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Fert, ulvî ve insanî cephesiyle bizim cemiyetimizin hâkimi ve feda edicisi, süflî ve hayvanî cephesiyle de mahkûmu ve feda olunanıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim cemiyetimizin ve cemiyetçiliğimizin kadrosunda, başı boş tek kum tanesi, tek buğday tohumu, tek keçi yavrusu ve tek insanoğlu aramayınız!</li>
</ul>

<p>           <strong>İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.407-409.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik</guid>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 22:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-c-e-m.png" type="image/jpeg" length="87375"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Sermaye ve mülkiyette tedbircilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Devlet emrindeki içtimaî sermaye ve mülkiyet, bütün cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet ve sahabet kanatları altında tutacaktır...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Sermaye ve mülkiyette tedbircilik, 19 uncu Asırla 20 nci Asrın en buhranlı dâvası, dehhâmeleşmiş ferdî sermaye ve mülkiyet illetinin deva meselesi...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Yuvarlandıkça kütlesi büyüyen ve kütlesi büyüdükçe yuvarlanması şiddetlenen kardan bir küre gibi, bütün içtimaî emek ve iş vâhidini, birike birike, adaletsiz ve ölçüsüz, basit bir mekanika zaruretine esir edici başıboş ferdî sermaye sistemi, ne bizim dünya görüşümüzle barışabilir, ne de eşiğinde bulunduğumuz yeni dünyanın şartlariyle...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Sosyalizma ve Komünizma bu yüzden doğdu; Faşizma ve Nazizma da Liberalizma faciasına, bunların bir aksülâmeli halinde, boş yere bir ruh ve cemiyet müeyyidesi aradı.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu kadar ki, Müslümanın, hem Hıristiyana, hem Yahudiye, hem de Allahsıza zıt olması, bunların da kendi aralarında biribirine aykırı olmaları gibi, bizim dehhâmeleşmiş ferdî sermayeciliğe düşmanlığımız, bugünkü haliyle kapitalizmaya zıt olduğu kadar, hattâ daha fazla; komünizma ve sosyalizmaya aykırıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim, başıboş, dehhâmeleşmiş ferdî sermaye ve mülkiyette tedbirciliğimiz, bu âna kadar ana hatlarını çizdiğimiz 6 temel ölçünün billürlaştırdığı dünya görüşü içinde her ferde, her iş sahasında, her mülkiyet hakkını veren, fakat bu mülkiyetlerin başka emek ölçülerini körletecek, onları emeksiz tasarruf edecek, onların bedavadan hisse senetlerini toplayacak surette birikmesine, sistemleşmesine ve teşebbüse geçmelerine mâni olan; böylece büyük bir sanatkâr, bir mütefekkir, bir kâşif, bir asker ve bir hammal ve bir memur arasında, her birinin değişik kazanç ölçüleriyle temsil edecekleri iş vâhitlerini, sadece hikmetsiz bir teraküm hikmetiyle yutmak iktidarına set çeken, yeni dünyanın müjdecisi, kurtarıcı sistemdir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu sistemin tek cümle içinde madde ve ruh mekanizmasını belirtmek için, şehri su baskınına karşı korumak gayesiyle açılmış büyük kanal misali verelim: Şehirde nasıl her santimetre murabbaının çekeceği sudan fazlası bu kanala akacak, orada toplanacak, istenilen istikamete sürülecek, böylece şehir su baskınından kurtarılmış olacaksa; bizim cemiyetimizin ferdî sermaye ve mülkiyet çevrelerinde belli başlı mikyasları taşıran kıymetler de, ellerdeki ölçülü kalıplara göre, kendi kendisine taşacak, cemiyet sarnıcına akacak, orada toplanacak ve devlet emrinde içtimaî sermaye ve mülkiyeti temsil edecektir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Devlet emrindeki içtimaî sermaye ve mülkiyet, bütün cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet ve sahabet kanatları altında tutacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ancak böyle bir nizam altındadır ki, bütün ömrünce hâmızlı hava yutmaya mahküm bir madde işçisinden, beynine kan terleterek insanlığa hayat inşa eden bir fikir işçisine kadar, az veya çok, her türlü emek vâhidi, bu vâhitlerin itibarî senetlerini, keyfiyet değerleri dışında, sadece kemmiyet imtiyazlariyle köpürten zümrelere karşı, acıklı iflâsından kurtulacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bugün yalnız ana prensibini belirtmekle kaldığımız bu sistem kapitalizma ile sosyalizma arasında her birinin eğri taraflarını tasfiye edip doğru taraflarını birleştiren, iktisadî bir mihraktır; kendisi de mihrakların mihrakına bağlıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Hazım cihazı yoliyle gelen ıstıraplarımız, ıstırapların en kabası olsa da, en göze görüneni, yâni en gerçek kabul edileni bulunduğuna göre, bu plânda bir asırdır kurtuluşunu arayan insanlık, komünizma gibi, başıboş kapitalizmadan bir derece daha bâtıl ve üstün hak ve keyfiyet değerlerini dibinden kazıyıcı müflis bir tecrübeden sonra, bu havanın tahakkuk vasatîsini, sadece ferdî sermaye ve mülkiyetin dehhâmesine mâni tedbirler manzumesinde bulacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ve hemen belirtlelim ki, yeni sistem, ezelî ve edebî İslâmdan başka hiç bir şey değildir.</li>
</ul>

<p>           <strong> İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.404-407.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 22:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-s-e.png" type="image/jpeg" length="80271"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Milliyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim milliyetçiliğimiz, belli başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Her tavus kuşu mutlaka mutlaka bir yumurtadan çıkar; ve tavus yumurtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur; öyle amma, gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde mânası!</li>
</ul>

<ul>
 <li>Tavus kuşu, sebepte değil, neticede tavus kuşudur; bu bakımdan tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru mânasız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk ve çizgi heyetindedir... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde ruhu!..</li>
</ul>

<ul>
 <li>İsterse karga veya devekuşu yumurtasından çıkmış olsun, neticede bütün şartlariyle tavus kuşu olabilen her varlık, tavus kuşunun bütün hakkına maliktir... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde kıymet ölçüsü!...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Demek ki biz, gerçek milliyetçiliği, geriye doğru değil, ileriye doğru, menba istikâmetinde değil, mansap istikâmetinde, tohum üstünde değil, ağaç, üstünde karar kılıcı bir anlayış ve görüşe bağlıyoruz.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu demektir ki, biz, tarih plânında fışkırışımıza zemin teşkil eden ırk ve toprak şartlarını geride bırakmış; her türlü ırk ve toprak hakikatine ilgili, fakat her türlü ırk ve toprak yobazlığına düşman, ileri bir görüş ve anlayış içinde milliyetçiyiz.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Amma yumurta olmazsa tavus olmazmış; varsın olmasın, bu zaruret bize hiçbir şey kaybettirmez. Dairenin bulunduğu her yerde mutlaka bir merkez bulunacağı, fakat her merkez bulunan yerde mutlaka bir daire bulunmayacağı gibi tavus, yumurtayı ihata ve ihtiva eder de, yumurta tavusu ihata ve ihtiva edemez.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim milliyetçiliğimiz, belli başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Türk, bizim nazarımızda, belli başlı bir inanış, bağlanış, düşünüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış ve bildiriş hususiyetleri içinde, belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda ve lisan birliğinin örüdüğü, tek nüshalı ve şahsiyetli bir ruh nescinden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vâhit temsil eden bu ruh nescinin zarfı da Anadoludur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ya şu boyuna Türk ruhu, Türk ruhu dediğimiz şey nedir ki?.. Türk ruhu dediğimz şey, iki vâhidin mecmuundan ibarettir: biri, onu kendi dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde renklendiren, şekillendiren, seslendiren, kokulandıran, iklimlendiren iki vâhit... Vâhitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mihrakında pırıldayıcı mutlak ve müstakil iman ışığı, ikincisi de bu ışık etrafında, hususî ve mahallî, bütün bir tahassüs ve tefekkür seciyesidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Vâhitlerden ilki, ırk ve kavim seviyesinin üstünde, bütün insanlar çapında ve hâkim; öbürü de yalnız ırk ve kavim kadrosunda ve tâbidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Demek ki, zaten aslında ve lügatta bir kavmin ruhunu dayadığı iman kaynağı mânasına gelen ve son zamanlarda gerçek delâletinden kaydırılıp kavmiyet mânasına kullanılmaya başlayan milliyetçilikten anladığımız, bir zarf işi olmaktan ziyade bir mazruf işi; ve mazruftaki dünya görüşüne, insan, cemiyet ve kâinat telâkkisine bağlı bütün bir tahassüs, tefekkür, eda ve ifade kadrosu işçiliğidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu ruhî ve kadronun ırkî plânda kendi maddesine karşı sevgisi, ancak belli başlı bir vâhidin doğurduğu böyle bir ruha yataklık etmekten ibaret ve yalnız bu kayd ve şartla sınırlıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İşte bizim milliyetçiliğimiz; İslâma bağlı Türk ruhunun, bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce hususiyetlerinin milliyetçiliği!.. Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik!..</li>
</ul>

<p><strong>           İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.402-404.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 00:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-m-i-l.png" type="image/jpeg" length="36855"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
