<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/buyuk-dogu-ibda" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 06 Apr 2026 08:08:39 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/buyuk-dogu-ibda"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Üstad Necip Fazıl’a göre mezhep, reformistler, Şiilik ve tekfirci Selefilik (Vehhabilik)]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazila-gore-mezhep-reformistler-siilik-ve-tekfirci-selefilik-vehhabilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazila-gore-mezhep-reformistler-siilik-ve-tekfirci-selefilik-vehhabilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><i>Hazırlamış olduğumuz bu derleme, Üstad Necip Fazıl’ın İslâm’ın berrak hakikatini savunmak adına kaleme aldığı, mezhep zarureti ve bu yolun karşısında yer alan sapkın akımlara dair temel tespitlerini bir araya getirmektedir. Üstad’a göre mezhep, bizzat Resulullah’tan süzülen pürüzsüz bir nizamdır; bunun dışındaki Reformizm, Şiilik ve Vehhabilik gibi oluşumlar ise İslâm’ın ana gövdesini parçalayan ve dini tahrif etmeye çalışan sapık kollardır. Reformistlerin akılcılık adı altındaki yıkıcılığını, Şiilik ve Vehhabiliğin ise İslâm’ın özüne soktuğu pürüzleri ve ümmet birliğine verdikleri zararları Üstad’ın tavizsiz kaleminden okuyacaksınız. İslâm’ı "yenileme" veya "aslına döndürme" iddiasıyla ortaya çıkan bu yapıların, aslında dini nasıl içten kemirdiğini ve hak yolu nasıl gölgelediğini gösteren bu metinler, bir iman müdafaası niteliğindedir.</i></p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>MEZHEP</strong></p>

<p><i>Bugün mezhep meselesi ya bilinçli biçimde tartışma konusu edilmekte ya da “gereksiz ayrıntı” muamelesi görerek buharlaştırılmaktadır. Oysa yaşanan fikrî çözülmenin merkezinde, yol fikrinin kaybı vardır. Bu bölüm, mezhebin tarihî bir etiket değil, doğrudan doğruya Resûlullah’tan süzülen nizamın korunma biçimi olduğunu göstermek; mezhepsizliğin nasıl bir başıboşluk doğurduğunu ortaya koymak için iktibas edilmiştir.</i></p>

<p><i> </i></p>

<p>Mezhep nedir?</p>

<p>«Zehâb - zan ve tahmin»den gelen bu kelime, bellibaşlı bir noktaya giden yolun nerelerden ve nasıl geçtiği ve ne gibi kısımlar ve şekiller çizdiği üzerinde bilgiler ve ölçüler manzumesi demek...</p>

<p>Peygamber, doğru yolun doğrudan doğruya açıcısıdır. Onun «Zehâb-zan ve tahmin» ve mezhep kuruculuğu ile alakası olamaz. Peygamberde her şey berrak ve mutlak... Açık havada güneş... Gösterdiği her şey, nâmütenahi ince çizgilerle işlenmiş bir elmas... Ne «acaba?»sı var, ne «belki»si...</p>

<p>Güneş öyle bir tepe noktasından vuruyor ki, hiçbir şeye gölge hakkı bırakmıyor; gölge, yani şüphe, ayaklar altında... Ne cemiyette en küçük hiza yanlışı var, ne fertler arasında en basit çekişme... Ne de anlayış ve sezişlerde en hafif çelişme... Çünkü insanlara hükmedici kıstas, her ölçüyü zatında toplayan vecd ve aşk...</p>

<p>Hazret-i Ali’nin «bütün» ve «parça» meselesinde:<br />
– Parça «bütün»ün habercisidir.<br />
Hikmetine eş, en ulvî ve esas «bütün»den ve «süflî ve cüz’î parça»ya kadar her şey, merkezde düğümlü bir nakış gibi içiçe, çelişkisiz ve eksiksiz...</p>

<p>Allah’ın Resulü̈, delikanlılık çağındaki Üsâme Hazretlerini orduya Başbuğ tayin buyurdukları zaman, başta Hazret-i Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali, hiçbir olgun Sahabinin yüzünde herhangi bir buruşma ve dilinde bir memnuniyetsizlik ifadesi yoktur...</p>

<p>Sahabilerin hepsi müctehid. Fakat, uzaklaşan, gölgelenen ve sislere bürünen bir hakikati heceleme, sökmeye çalışma, «zan ve tahmin» etme mânasına değil, ölçüleri bilme, ruhuna sindirmiş bulunma, her işe tatbik gücüne ermiş̧ olma mânasına...</p>

<p>Kuduz İslâm düşmanı (Leone Kaytano)nun:</p>

<p>– O ne kuvvettir ki, çevrelediği insanlardan tek kişi bile gevşemedi, kopmadı, dönmedi!..</p>

<p>Dediği, buna rağmen «çünkü Resuldü!» diyemediği, böylece tezatların en yırtıcısına düştüğü o cazibe merkezi, işte bu yekpâreliğin sancağını getirmişti.</p>

<p>Kâinatın Efendisi, sonsuzluk tahtına geçmek üzere hücrelerindeki yatakta gözlerini kaparken hızla gelip başbuğluk sancağını Peygamber kapısının önüne diken delikanlı Üsâme işte bu bayrağın temsilcisi...</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 9-10)</i></p>

<p>(...) Peygamber zamanında mezhep bizzat Resulün yaptıklarından ibaretti. Müminler O’ndan ne görür, ne işitirlerse hepsini aynen tatbik ederlerdi. Peygamberin ahireti teşriflerinden sonra muayyen meselelerde nasıl hareket ettikleri veya ne buyurdukları içtihat yoluyla tesbit edilmiştir ki buna sonraları mezhep denmiştir.</p>

<p>Şeriat, Resuller Resulünün zahiri, tasavvuf ise batınıdır. Peygamber zamanında tasavvuf yok demek -hâşâ- Peygamberin zahirden ibaret bulunduğunu söylemek, O’nun bâtınını inkâr etmektir.</p>

<p><i>(Sizinle Başbaşa, Necip Fazıl Kısakürek, s. 388)</i></p>

<p>(...) “Ehli Sünnet mezhebinde kaç yol vardır?” diye soruyorsunuz? Evvelâ Sünnet ehli diye bir mezhep yoktur. Sünnet ehli, Allah Resulünün yoluna sımsıkı yapışmış Hak ve hakikat yolcularının ismidir. Bütün hak mezhepler de topyekûn Sünnet ve Cemaat ehlindendir. Biliyorsunuz ki, İslâm’ın dört hak mezhebi, Hanefilik, Şafiilik, Mâlikilik ve Hambelîlik, toplu olarak Sünnet ve Cemaat ehlini kadrolaştırır. “Sünnet ehlinin yolu nedir?” sualini mutlaka cevaplandırmak lâzımsa, bu kolaydır: Sünnet ehlinin yolu sadece hakikattir ve onun başlangıç ve bitiş noktasında, Peygamberler Peygamberinin ayak izleri vardır.</p>

<p><i>(Sizinle Başbaşa, Necip Fazıl Kısakürek, s. 135)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>REFORMACILAR</strong></p>

<p><i>İslâm adına konuşup İslâm’ın içini boşaltan zihniyetin en tipik biçimi reformculuktur. Bu bahis, Batı’ya eklemlenme refleksiyle dinin özünü eğip büken anlayışın iç yüzünü göstermek; “yenilik” iddiasıyla hakikatin nasıl tahrip edildiğini teşhir etmek maksadıyla seçilmiştir.</i></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Reformacı, eski şeklin ismini ve güya esasını muhafaza edip, onu, zannınca bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek isteyendir.</p>

<p>Reformacı, yani ıslâhçı, herhangi bir dâva ve mevzuu, ister maziye, ister istikbâle doğru olsun, yekpare bir vâhid olarak kabul edemiyen bîçare idrak bünyesidir. Ne attığını tam atabilir, ne de aldığını tam alabilir.</p>

<p>Reformacı, dış şartları dâvanın öz bünyesine tâbi kılacak hâlis ve mutlak mefkûreci olmak yerine, dâvanın öz bünyesini dış şartlara göre ezip büzmekte, ayarlamakta hesaplamakta mahzur görmiyen bir arabulucu, bir barıştırıcı, bir maslahatçıdır.</p>

<p>Reformacı inandığından şüphe edendir. Tanzimat hareketi, dinin merkezinde olmasa bile, muhitinde, çok âciz, şaşkın ve kısır bir reformacılık hareketidir.</p>

<p>Meşrutiyet hareketi, bu reformacılığın, daha az şaşkın, fakat daha çok idraksiz, üstelik büsbütün tereddî ifade eden garp züppelerinin elinde, devamıdır.</p>

<p>Son devir, reformacılığı bozdu ve Garbı tâ kökünden benimsemeye kalkarak, tâ kökünden benimsemeye kalkarak, dâvayı menfî tarafından tezatsızlığa götürmek istedi. Herhangi bir dâvanın istediği, muhakkak ki tezatsızlıktır; fakat hangi istikâmetten? Küfürden mi, imândan mı? Nihayet, sun’î ışıkları ne kadar zengin olursa olsun, güneşi kaybetmiş bir beldenin korkunç hali gibi, tepemizde kanat açan ve mıhlanıp kalan mânevi kara bulut, yekûn halindeki eksikliğin din ve imân olduğunu ihtar edince, ortalıkta yeni bir sınıfın üremesine istidat açıldı: Bunlar, güya din taslayan veya taslaması ihtimali olan yeni reformacılardı...</p>

<p>Birçok bölüme ayrılan bu tiplere göre din lâzımdır. Elbette Allaha inanılır. Peygamber bazılarınca lüzumludur bazılarınca değildir. Kur’ân bazılarınca Allah’ın kitabıdır, bazılarınca değildir. Peygamberi ve Allah’ın kitabını tanıyan yine bazıları için bile günde beş vakit namaz lüzumsuzdur. Namazın şekli iptidaîdir. Abdest imkânsızdır. Kadın hayattaki yeni mevkiinden geriye sürülemez. Kur’ân her dilde Kur’ândır. Kurânda malum ibadetlerin birçoğuna sarahat yoktur; bunların hepsi ham yobazlar tarafından icat edilmiştir. Hadîsler hep uydurmadır aklın kabul etmediği hiçbir şey doğru olamaz; akıl ve fen her sırrı teftiş ve murakabede biricik mîzandır. Bütün dinî merasimi bediiyatçılar elinde güzelleştirmek icap eder. Zaten tasavvuf dinin bu eksikliğini tamamlamak için sonradan bulunmuştur. Şeriat hükümlerinin cemiyet kanunları yerine geçmesi mânasızdır. Vesaire vesaire... Bu hünsâ ruhlara göre din işte bütün bunlar olmamak şartiyle, harikulâdedir, güzeldir, şarttır, mutlaka lâzımdır, onsuz hiçbir şey olmaz. Allah bir ve ebedîdir, ruh vardır, Peygamber mutlaka cihanın en büyük adamıdır fakat! İşte bu "fakat" işin en belâlı dönemeci...</p>

<p>Henüz seslerini işittirebilecek hale gelmemiş olsalar da yarın birdenbire zuhurları pek muhtemel olan yeni devrin reformacıları, bugün tam dinsizlerle tam dindarlar arasında bir köprü vaziyetindedirler; ve aralarında, mebuslar, profesörler, doktorlar, muharirler, mühendisler avukatlar ve daha neler, neler vardır! Bunlar, umumiyetle "münevver" klişesinin belirttiği zümrelere mensupturlar; ve şaşkın Tanzimat efendisinin sadece muhite bağlı mütereddit reformacılığına karşılık, dine zıt hareketlerin muhitini olduğu gibi benimseyen biri merkezî reformacılık üzerindedirler. Yani akıllarınca İslâmiyeti merkezinden değiştirecekler, muhite tatbik edebilecekler, böylece büyük eksiği tamamlayacaklardır.</p>

<p>Reformacı der ki: "Allaha ve Peygambere, evet, Şeriate, hayır!" Yani güneşe, evet, ışığına, hayır! O kadar saçma!...</p>

<p>Aralarında, hiçbir şeye ve hiçbir cüz’iyle inanmıyan sahtekâr istismarcıların da bulunduğu yerli reformacılar zümresi, kime ve neye ve ne nisbette samimiyetle inanırsa inansın, gerçek Müslüman gözünde, zift renkli inkârdan daha kara, daha tehlikeli ve mukavemeti daha zor bir küfür şubesini temsil eder.</p>

<p>Düpedüz kâfir olduğu gibi devrilmiş bir yelkenlidir; hidayet vincine bağlanırsa olduğu gibi doğrulur, yüzer, mükemmel bir tekne halini hemen kazanır. Fakat reformacı, güya denizde yüzen, ama her noktasından su sızan, kırık dökük, perçin ve macun kabul etmez bir teknedir. İkincisini kurtarmak, birincisinden çok daha zor...</p>

<p>Üstelik reformacı, mücerret fikir ve dâva haysiyeti bakımından da, hem mü’min ve hem kâfirin nefretini kazanmış, mitolocya unsurları gibi, başı insan, vücudu keçi, bir hilkat galatı...</p>

<p>Yarın kendilerine bir zuhur plânı açılmasını muhtemel gördüğümüz reformacılar, üç katlı evlerinin üst katında, tam bir İslâmî edeple ellerini Allah’a açan ihtiyar annelerinin hakkiyle, alt katta erkek arkadaşlarına kokteyl veren ve onlarla mayo içinde dans eden kızlarının hakkını, "Allah’ın hakkını Allah’a, Sezarın hakkını Sezara veriniz!" tarzında bir demagocya tesellisi içinde ve aynı zaman ve mekânda barındırmak isteyen muhteşem ve ebediyen mahrum nasipsizlerdir. Biricik fârikaları, münevverlik ve okumuşluk yaftası altında salâh kabul etmez bir enayilik ve cahilliktir.</p>

<p>Fakat sayıları günden güne çoğalan bu tip insanların, pestenkeranî bir açıkgözlülükle bir gün İslâmiyet himayeciliğine geçmeleri ve kendileri gibi "fasl-ı müşterek" noktasında oturanları, avlamaya yeltenmeleri daima mümkündür.</p>

<p>Bunlar, topyekûn ve en çok, "softa" diye isimlendirdikleri, şeriatin kışrında ve kabuğunda kalmış tiplere düşmandırlar. Bilmezler ki, kendileri de, o örnekler de biri menfi ve öbürü müspet taraflardan şeriatı heva ve nefsaniyetlerine, aynı zamanda dar ve basık ruhlarına tatbik suretiyle hakikatten uzak kalmış iki örnektir.</p>

<p>Reformacılar arasında mühim bir zümrenin, imân adına hiçbir zerreye mâlik olmaksızın, insan kitlelerini sevk ve idarede dini sadece vasıta ve "maslahat" unsuru kabul etmiş esfeller olmasına karşılık, havaî ve nefsanî tefsirler, hiç farkında olmadıkları küfür şeklini din sanan ve keyiflerine göre din icat ettiklerinin farkında olmıyan bedbahtlar...</p>

<p>Bazı gözlerin, görmek fiilini büsbütün kaybetmek için yaratılmış olması gibi, bunların bilgi ve anlayışı da, bilgisizlik ve anlayışsızlığın tâ kendisidir. Bunlar emirler ve yasakların ruhunu, sağa doğru uzaklaşarak bozan müspet kaba softalara inat, sola doğru uzaklaşarak bozan menfi kabalık timsalleridir; ve birincilerin aksülâmeli olarak doğmuşlar ve türemişlerdir.</p>

<p>Bir de, Türkiye dışının reformacıları var ki, üstelik ilmî bir nikap altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslâm’ı fesada sürüklemekten başka rolleri yoktur.</p>

<p>Reformacı, ne türlüsü olursa olsun, İslâm’ı harap bir bina farzedip onu dışından payandalamak, ahşap evlere dışardan çimento püskürtürcesine, onu dışından desteklemek, onu yardıma muhtaç bilip bu yardımı dışından tedariklemek gayretinde bir fikir haini ve iman yoksunudur.</p>

<p>Birinci hüküm, İslâm inkılâbı bunlarla olmaz!</p>

<p><i>(İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl Kısakürek, s.171-175)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>REFORMCULARIN ÖZÜ </strong></p>

<p><i>Reformculuğun yalnızca bir döneme ait sapma değil, bir idrak hastalığı olduğunu göstermek için bu kısım özellikle alınmıştır. Burada hedef, reformculuğun kendisini “ıslah” diye sunmasına rağmen aslında hakikate karşı gizli bir düşmanlık taşıdığını ortaya koymaktır.</i></p>

<p></p>

<p>Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleyecek ve onları mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak, ereceğimiz gerçek şu olacaktır ki, bunlar, bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında afallamış̧, sonradan aynı Batı’nın 20. Asırda aynı akliyeciliği iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış̧, Doğu’nun özüne giremezken Batı’nın kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır. (...)</p>

<p>(...) Reformcu, dini, her türlü insan hamlesinin manivelası kabul etmek zorunda kaldıktan sonra ancak bu manivelayla kaldırılabilir yükleri sırtlayabilmeleri için insanlara daha hafif şartlar arayan ve dinin değişmez formüller tablosu Şeriati keyfine göre uydurmaya kalkan, yani dini içtimaî fayda plânında ele alıp Allah’a mutlak kulluk mânasında bozan gizli bir kâfirden başkası değildir. Sağdaki, ölçülerin kabuğunda kalan ham yobaz ve kaba softaya karşılık, solda, hikmetlerin kabuğunu delemeyen ve sır idrakine eremeyen reformcu...</p>

<p>Bizde birçok mefhumlar kelime mânasında bile kestirilemediği gibi (reform) tabiri de bilinmez. (Reform) kelimesi (röfer) mefhumuna eş olarak «tekrar şekillendirme» demektir. Tekrar şekillendirme ise, o biçimini kaybettiği sanılan uzviyeti, dışarıdan, takma kollar ve ayaklar misali, canlandırmaya yeltenmektir ki, bu da onun gerçek doktorunu bekleyen hakikatine kıymak olur.</p>

<p>Kelime mânası her ne olursa olsun, bizi taahhüt altına almaz. Kelimede değil, gerçekte yer alarak tespit edebiliriz ki, reformcu işte yukarıda çerçevelediğimiz mânanın adamıdır ve gayesi dinin hakikatini meydana çıkarmak değil, onu kendi hakikat vehmine feda etmektir. Mücerret «ulvî»yi, kendi müşahhas «süflî»lerine kurban edenler; yani reformcular...</p>

<p>Dinin ulvî ve mücerret hakikatini meydana çıkarmak için savaşanlarsa, onun üstündeki asırların biriktirdiği kir ve pasların temizleyicileri mânasına hakiki reformculardır ve sıfatları “yenileyici”dir. Uydurucu değil, yenileyici... Kıl kadar farkla biri küfür uçurumunun dibini, öbürü iman şâhikasının zirvesini ihtar eden iki kutup...</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 158-161)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>ŞİÂ-ŞİÎLİK </strong></p>

<p><i>Bu bölüm, Şiîliğin yalnızca tarihî bir mezhep farklılığı olarak değil, itikadî planda nasıl derin yarıklar açtığını göstermek için iktibas edilmiştir. Maksat, aşırı yüceltmenin nasıl küfre kapı araladığını ve sapmanın sadece inkârla değil, kutsama yoluyla da gerçekleşebileceğini hatırlatmaktır.</i></p>

<p></p>

<p>Haricîlikle at başı giden, beraberce yürüyen, hangisinin önce olduğu ve tesir veya aks-i tesir aldığı belli olmayan, o da türlü kollara ayrılan ve nihayet devletleşmiş bulunan bu mezhep, itikadî bir dalâlet mektebi olarak, «Doğru Yolun Sapık Kolları» arasında, belirttiği yaygınlık noktasından, bazı örnekleriyle başlıca uçurum koludur. Haricîlik dış yüzler üzerinde akamet mantığı müessesesiyse, Şiîlik, iç yüzlere dönük ve selim aklın her desteğinden mahrum, bir sınır bozuculuk ve insanı şeytanî çapta yüceltme ve putlaştırma kuruluşudur.</p>

<p>Şiîlik, «Beyt Ehli-Peygamber Evinin kadrosu»na üstünlük tanıma noktasından temayülünü Hazret-i Osman’ın Halife seçildiği zamana kadar gerilere götürse de gayet tabiî olan bu sevginin itikat hududunu zorlayıcı, bazen de yıkıcı şekilde mübalağalara vardırılması, Hazret-i Ali devrinde başlar ve bu felaketin tohumları, Haricîleri de geriden körükleyici İbn-i Sebe eliyle atılar.</p>

<p>Yahudiliğin özü ve Haricîlikle beraber Şiîliğin mayalandırıcısı bu tarihî şeamet heykeli, Hazret-i Ali’ye:</p>

<p>– Sen Allah’sın!</p>

<p>Demeye kadar gitmiş ve korkunç küfrüne karşı ateşte yakılması emri verilince de:</p>

<p>– Demedim mi, insanları yakmak yalnız Allah’a mahsus olduğuna göre, Allah olmasaydın bu emri vermezdin.</p>

<p>Diye mukabele etmiştir.</p>

<p>Doğruluk derecesini bilmediğimiz bu rivayetin mutlak doğru tarafı İbn-i Sebe ekferinin Hazret-i Ali’ye ilâh gözüyle baktığı ve bu görüşünü açıkladığı, Hazret-i Ali’nin ise hiçbir insanı şeriatte haram olan bir cezalandırma şekliyle ölüme sürmeyeceğidir.</p>

<p>İbn-i Sebe bu sert davranış üzerine Hazret-i Ali muhitinden kaçtı ve tohumlarını her tarafa serpmeye koyuldu. Ve yığınlara açıkça kabul ettiremeyeceğini bilmesine rağmen, İslamda ilk ciddi rahneyi açıcı, Hazret-i Ali’ye insan üstü bir hüviyet verme ve onu, hatta Kâinatın Efendisine takdim etme dalâletini tohumlandırmış oldu</p>

<p>Öyle ki, Şiî sınıf, Cebrail’in şaşırıp da vahyi Hazret-i Ali yerine Resule götürdüğü hezeyanına kadar vardı.</p>

<p>Her karşılığın müstağni kaldığı ve hiçbir cinnet nevinin eşine rastlanmadığı bu gibi hezeyanlara rağmen, Şiîliğin, Hazret-i Ali’yi mübalağayla sevmek ve halifelik hakkını onda ve sülalesinde görmek, diğer üç büyük Sahabiyi de küfürle suçlamamak şeklinde sınırlı ve itidalli Şiîliğe küfür kondurulamaz ve böylesi bazı sapıklıkları olsa da «Kıble Ehli» sayılır.</p>

<p>Nitekim «Şiî» adını Hazret-i Hüseyin’in misilsiz bir şenaat üslubu içinde şehit edildiği Kerbela vak’asından sonra alan ve nihayetlerine kadar Emevilere düşmanlıkta devam eden Hazret-i Ali taraflıları, o güne değin bir şahıs ve aile imtiyazı üzerinde sadece hissilik belirtirken, ileriye doğru itikadî manada mezhepleşmiş, binbir parçaya ayrılmış, bir kısmiyle de ismine «Gulât-aşırılar» denilen bölümlere ayrılmıştır.</p>

<p>Üç ana şube:<br />
GALİYE: (Gulât-aşırılar)<br />
Bu şube ayrıca 15 bölümlü.<br />
RÂFIZA: (İlk iki Halifeyi reddedenler)<br />
Bu şube de 24 fırka.<br />
ZEYDİYE: (Râfızaya karşı çıkanlar)<br />
Bunlar da 6 kısım.<br />
Görülüyor ki, sayılabildiği kadarıyla 45 kollu bir «Şia-Şiîlik» hareketi</p>

<p>İslâm’ın ilk asrında başını almış̧ gidiyor.</p>

<p>Şiîlerin her ölçüyü devirici ve çiğneyici azgınlar ve aşırılar sınıflarını kasdederek kaydedelim ki, aynı hâl, babasız hak peygamber Hazret-i İsa’dan sonra da meydana gelmiş ve bir Yahudi eliyle bozulan İsevîlik, yüce Resulü Allah’ın oğlu diye ilan etmişti.</p>

<p>Bu şeytanî mübalağa belası, en küçük dereceden en üstününe ve nihayet erişilmez olanına kadar topyekûn tarihe ve insanoğluna musallattır.</p>

<p></p>

<p><strong>ŞİÎLİK ETRAFINDA </strong></p>

<p><i>Şiîliğin tek bir yapı olmadığı, birçok uç kola ayrıldığı ve her birinin İslâm’ın ana bünyesini farklı noktalardan yaraladığı gerçeği çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır. Bu kısım, sapmanın çeşitlenme kabiliyetini ve batılın nasıl çoğalarak yayıldığını göstermek için alınmıştır.</i></p>

<p></p>

<p>İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbâni Hazretleri –ki bugün onun açtığı devre içinde ve o devrenin ortasındayız– Şiîliği ve kollarından «Rafıza»yı, Alevîlik tabirini de ekleyerek sapıklıkların en korkunçlariyle vasfeder ve belli başlı şubelerini tek tek sayarak, Hazret-i Ali’ye ulûhiyet konduran dallarına kadar belirtir.</p>

<p>«Tutan; bir şahsı mübalağayla tutan» mânasına Şiîlik ve onun neticede aynı, fakat tespitte tersinden, «Bırakan» anlamında Rafızilik, biri Hazret-i Ali’yi sınırının üstüne çıkarmak, ikincisi de yüksek Sahabileri düşürmek hedefinde toplanır ve Alevîliği de kelime farkıyla içinde taşır. Bu şekilde hulâsa edilebilecek olan Şiîlik yolunun ayrıca kaydettiğimiz Rafızilikten başka kolları, dalları ve onların da kolları ve dalları, bir sürü... Hak nasıl bir, batıl da sayısızsa, Şiîlik bâtılının da bölümleri öyle; ve sayısız bâtılını ilân etmekte. Sapıt sapıtabildiğin kadar!... Bu bölümleri teker teker ele almaya lüzum görmüyor ve hangi inanışın hangi kola ait olduğunu belirtmeden, ifrattakilerin hepsini birden Şiîlik ve Alevîlik dairesine alarak gösteriyoruz.</p>

<p>En başta İbn-i Sebe kolu olarak Haricîlerden başlayıp Hazret-i Ali’nin hilâfeti boyunca süren ve Şiîlik mektebinin temelini kuran cereyan... Hazret-i Ali’yi ilâh ve Cebrail’i yanılmış bilenler... (Bu rivayet İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin tasdikinde olduğuna göre, vâki...)</p>

<p>Büyük imameti, yani devlet reisliğini, Hazret-i Ali ve soyundan kabul edip, başkalarını o makama müstehak görmeyenler ve Peygamber soyu haklarının gaspedilmiş olduğunu iddia edenler.</p>

<p>«İsna Aşeriyye» adı altında Hazret-i Ali soyundan «12 İmam» nazariyesini güdenler ve hepsini birden insanüstü sayanlar... Bu imamlardan onikincisi, nazarlarında gâip ve son zamanlarda zuhuru bildirilen Mehdi’yi temsil etmekte...</p>

<p>«Tenasuh»a, ölümden sonra ruhun başka cesetlere hulûlüne inananlar; Allah’ı insan şeklinde hayal edip zamanla yıprandığını, yalnız yüzünün kaldığını, ruhunun da Ali’ye geçtiğini öne sürenler...</p>

<p>Her şeyi bâtına, içyüze bağlayanlar ve zâhire, dış yüze ait bütün yasakları ve emirleri inkâr edenler...</p>

<p>Hazret-i Ali’nin öldürülmediğini, ölmediğini, yerine şeytanın öldürüldüğünü ve onun göğe kaldırıldığını, bulutlarla sarılı olduğunu, «şimşek onun kamçısı ve gök gürültüsü sesidir!» iddiasında bulunanlar... Dünyanın en galiz teşbihiyle, Allah’ın Resulünü, iki karganın birbirine benzediği kadar Hazret-i Ali’ye benzetip vahy meleğini bu yüzden şaşırmış ve Kur’anı Ali yerine Peygambere indirmiş sananlar...</p>

<p>Hazret-i Ali’yi ilâh kabul ettikten sonra, onun, Peygamberi Resul olarak gönderdiğini fakat Resulün insanları Ali’ye bağlayacağı yerde kendisine bağladığını iddia etmeye dek gidenler...</p>

<p>Daha neler ve neler!.. Başıboş hayalin en süflî madde ve fiilden çizebileceği nispetleri en ulvî mâna ve hakikate yakıştıranlar ve sakat hayal ile sıhhatli hakikat görüşü arasında hiçbir mizana sahip bulunmayanlar...</p>

<p>Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiîlik budur; ve onlardan «mutedil» diye sıfatlandırdığımız, Hazret-i Ali’yi «tafdil-üstün tutma» yolunda olsa da büyük Sahabileri tasdik; ve Allahı, Resulünü, Kitabını ve şeriati doğrulayanlar müstesna, gerisi, «El-küfrü milletün vâhide - Küfür tek bir millettir!» hükmü altındadır.</p>

<p>Tefessüh ocağı Bizans’ın vecd kurutuculuğu, hayal puthanesi İran’ın ölçü bozuculuğu ve Hazret-i Musa’dan beri bütün bu nefsanî ve şeytanî fakültelerin başlıca işleticisi Yahudi dehâsının tesiriyle İslâmda ilk defa büyük sapık kol Şiîlik, o gidişin ismidir ki, Haricîlerin kurduğu sığ ve kaba küfre dayalı baş kaldırma zemini üzerinde yüzde yüz mecnun ve hiçbir tartışmaya değmez itikadî hastalıklar kapısını açmış, kendisinden sonra gelenler üzerinde daima aşısını göstermiş ve ileride, çok ileride –belki bugün– arınmasını bekleyen hak dinin hiçbir devrinde tam kapatılamayan yarası olmuştur.</p>

<p></p>

<p><strong>DEVLETLEŞEN ŞİÎLİK</strong></p>

<p><i>Bir sapkınlığın fantezi seviyesinden çıkıp siyasî iktidar hâline gelmesi, tahribatın katlanması demektir. Bu bölüm, itikadî bozulmanın nasıl devletleşebildiğini ve ümmete karşı organize bir güç hâline dönüşebildiğini göstermek maksadıyla iktibas edilmiştir.</i></p>

<p></p>

<p>Kol kol, isim isim üzerlerinde durmaksızın ve bağlı oldukları şahısları göstermeksizin, itikat şekilleri halinde kısaca çerçevelediğimiz Şiîlik, bazı ellerde birtakım huruç hareketleri kaydettikten sonra, çoğunda olduğu gibi sahiplerinin ismini taşıyan bir şube olarak Hicri Üçüncü Asırda, Irak taraflarında ve «Kırâmıta» ismi altında bir devletçik kurdu. Şiîliğin en mecnun kolu İsmailiyeden bir dal olan Kırâmıta topluluğu bir asır kadar kendi havzasında hükümranlığını sürdürdü, Sünnet ve Cemaat ehline yapmadığı zulüm bırakmadı; Mekke’yi bastı, binlerce hacıyı kılıçtan geçirdi ve «Hacer-i Esvet»i söküp Irak’a götürdü. Hicri 378 yılında ortadan kaldırıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ayrıca Mısır’da Fâtımiler...</p>

<p>Şiî kollarından asıl devletleşebilen ciddi örnek, (Hicri 473) Hasan Sabbah isimli bir mecnunun bayrağını açtığı doğrudan doğruya İsmailiye, bir ismiyle de Bâtınıye şubesidir.</p>

<p>– «Cevizin içiyle kabuğu gibi Kur’an’ın bir bâtını (içi), bir de zâhiri (dışı) vardır. İş bâtındadır ve zâhirdeki emirler ve yasaklar vardır. Bâtına bağlananlar murada zahmetsiz ve eziyetsiz erer. Haram diye bir şey yoktur ve her şey helaldir. Şeriat sahibi Peygamberler yedidir; bunlar Adem, Nuh, İbrahim, Nusa, İsa, (M...) ile altıya ermiştir; yedincisi ise Mehdi’dir ve gelecektir. Allah vardır, alimdir, kudretlidir!»</p>

<p>Ve tespitinin bile kaleme giran geleceği daha neler!.. Mesela:</p>

<p>«–Kadın, adetten sonra namazını kaza etmez de orucunu kaza eder, nasıl olur? İdrar meniden daha pisken guslü gerektirmez de öbürü gerektirir, niçin? Bazı namazlar ne yüzden 4 rekât da bazıları 3 veya 2?..»</p>

<p>Ruh emrine basit bir ölçü aleti olan aklın hangi sapıklığa kadar memur edilebileceğini göstermekte eşsiz bir (manyak) olan Hasan Sabbah, İran’ın meşhur nasipsiz şairlerinden Ömer Hayyam ve Selçuklu vezirlerinden Nizamülmülk ile mektep arkadaşlığı etmiş ve Alparslan’ın himayesine ermişken, Selçuklularla bozuşmuş, oradan Mısır’a kaçmış, Şiî Fatımîlerden himaye görmüş ve Fars illerinde, – nice büyük din adamına beşik olmakla maruf ve bu defa küfrün en şiddetlisine maruz– öz memleketi Rey şehrinde başına birtakım tımarhanelikleri toplayarak bazı zaptedilmez kaleleri basmış̧, düşürmüş, üzerine gelen Selçuklulara karşı durabilmiş ve devleti yedinci asrın ortasına kadar 181 yıl ayakta kalabilmiş̧ bir adam.....</p>

<p>«Kartal yuvası» mânasına, dik kayalıklar üstünde «Alamut» kalesi... Bu kalede bağlılarının, bir işaretiyle kendilerini kale burçlarından aşağı attığı, kuduz fikir ve gözü karalıkta ve cahil yığınları büyülemekte eşsiz bu adam, Şiîliğin Rahmânilikten Şeytaniliğe aktarma edilen, Bizans, Fars ve Yahudi kırması «İlhad-küfür» aksiyoncularının başında gelir.</p>

<p>İmam Cafer-i Sadık Hazretlerinin büyük oğlu İsmail’i son imam tanıdıkları için «İsmailiye» ismini alan, sadece 7 imam kabul ettiklerinden «Sebiyye-Yedicilik» diye adlandırılan ve zâhir ölçülerini reddetmelerinden ötürü «Batınıyye» diye de yaftalanan bu fırka, Useyrîler, Dürzîler üzerinde dahi tesir sahibidir.</p>

<p>Gerisi, Hicri Onuncusu Asır başlarında, Şah İsmail Safevî’nin resmen Şiîliği ilân etmesiyle bu mezhebe yataklık eden ve başta Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Padişahlarını bir hayli uğraştıran ve Anadolu topraklarına Alevîliği sokan Farslar... Fars tipi, İslâm’ı yüceltmekte ve batırmakta iki ters istikamet sahibi mücerret bir istidat ifadesidir.</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 70-77)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>İBN-İ TEYMİYYE</strong></p>

<p><i>Bu bahis, zahircilik, akılcılık ve nasçılığın nasıl ortak bir zeminde buluştuğunu göstermek için seçilmiştir. İbn-i Teymiyye çizgisi, modern selefîliğin ve vehhabîliğin fikrî arka planını anlamak bakımından kilit bir yerde durmaktadır.</i></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin; ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele teşkil etmek üzere “Nas-Kur’an hükmü” dışında hiçbir şey kabul etmeyişlerin ve Kur’an’ı kuru akılla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiye’ye sıra geliyor.</p>

<p>Sekizinci Hicrî Asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabiliğe, ondan bir asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Efganlı Cemaleddin’e (Cemaleddin-i Efgani) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâm’ı yıkılmak üzere bir bina farzedip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki (reform)culara doğrudan doğruya veya dolayısıyla dayanak olmuştur.</p>

<p>Bir âlim, evet... Fakat... Kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. İbn-i Teymiye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriatı dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacminden uzaklaştırmak ve sathî haline getirmek ve bu yolda İslâm’a bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yani İbn-i Teymiye, şeriatı doğrulayıcı akıla, onun gördüğünden ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hâkimiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor. Eğer insan “ben Kur’an-ı aklımla tefsir ederim” dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir. Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiye ile aynı daire içinde mahpusturlar.</p>

<p>Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiye mektebinin bazı ihtilâlleri, hatta son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir. Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor, ve işte bu hâliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.</p>

<p>Tasavvufu inkâr etmek, Resûller Resûlünün rûhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde şeriatten yana görünmenin maskesi altında top yekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin (diyalektik) tekerrürleri ise, (Sokrates)in buluşiyle, flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayâlî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmazına inanıyor da onun tecellilerindeki sınırlılık ve gizliliğe inanmıyor!!!</p>

<p>Koca İmam-ı Gazalî… Aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:</p>

<p>“— Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayal... Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey... Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir.”</p>

<p>Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidâî aklın tükettikleri...</p>

<p>“İbn-i Teymiye, dini içinden zedeleyen kâfir...”</p>

<p>Bu sözü, ben söylemiyorum; “Altun Silsile”nin 33’üncü halkası, 14’üncü Hicrî ve 20’nci Milâdî Asrın «irşad kutbu» söylüyor.</p>

<p>Kocakarıların hayal aynasındaki mevhum çizgilerle, Allahın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırd edici meleke, işte İbn-i Teymiye’de mevcut olmayan selim akıl ve mümin kalbleri ışıldatıcı ilâhî nurdur.</p>

<p>Nur yoksunu, o...</p>

<p>(Türkiye’nin Manzarası, <i>Necip Fazıl Kısakürek, s. 127-129)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>İBN-İ TEYMİYYE</strong></p>

<p><i>Burada hedef, İbn-i Teymiyye’nin sadece tarihî bir şahsiyet olmadığını; günümüz İslâm dünyasında hâlâ etkisini sürdüren bozuk bir zihniyetin kurucu figürü olduğunu ortaya koymaktır. Bu yüzden bahis derinleştirilerek ikinci kez ele alınmıştır.</i></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>İbn-i Teymiyye, aklı çıkmaz sokaklara sürücü ve güya mantık zırhı içinde yürütücü ve topyekûn insan ve kâinatı kaybettirici nazariyelerinin, kendisinden 4 asır sonra Batı materyalizmasına akraba bir mahiyet kazanmasına ve arınmasını bekleyen İslâm’ı temelinden çürütme istidadının doğmasına vesile olmasaydı ele alınmaya değmezdi. Fakat belirttiğimiz hususiyetleri bakımından, İslâmî arınma dâvasının en büyük düşmanları arasında yer alıyor ve kozasında ölen bir böcek gibi eserlerinin ölü muhafazası içinde bırakılmaya gelmez bir mahiyet arz ediyor.</p>

<p>Bugünkü Vehhâbiliğin, başıboş içtihad davranışlarının, her türlü reformcuların, her türlü ruh ve mânâ zedeleyicilerinin, doğrudan doğruya, yahut dolayısıyla babası İbn-i Teymiyye’dir ve onu “İslâm materyalisti” diye yaftalamak yerinde bir teşhistir. Zira onun sistemi Allah ve Resulüne inanmanın değil, inanmamanın ve ancak böyle olursa tersinden mantıkî bir tertibe girmesi kaabil bir görüş belirtmektedir ve güneşi kabul edip ışığını kabul etmemek gibi bir akıl hezeyanı, içine düştüğü tezat kuyusunu sadece her şeyi inkâr etmek suretiyle kapatabilir ve tezadsız bir küfür olarak kalır. Oysa, en büyük tezat içinde küfür... Allah’a, yani gâibe inanan, böylece gâibler ve sırlar âlemine bel bağlayan bir anlayış, nasıl olur da ruhu, ruhaniyeti reddeder, Kur’an’dan başlayarak her şeyi beş hasse plânına bağlar ve Yaratıcıya insanî vasıflar verir?</p>

<p>Bütün bu verdiğimiz bilgiler, gerçeğe öylesine uygundur ki, Batı kaynaklı ve Cumhuriyet mamulü bir eser olmasına rağmen sanki Sünnet Ehli diliyle konuşuyormuşçasına, Maarif Vekaleti’nin yayınladığı “İslâm Ansiklopedisi”nde bile kayıtlıdır.</p>

<p>İbn-i Teymiyye devri, Osmanlı Devleti’nin kuruluş zamanlarına tesadüf eder. Merkezini kurduğu yer, Mısır... Mısır sultanının huzurunda bazı din adamlarıyla tartışmalara girişir ve neticede Kahire kalesinde hapse atılır. Bir müddet sonra kurtulur. Mısır’dan çıkar ve aynı yolda devam ettiği için Şam zindanına atılır.</p>

<p>İslâm alimleri İbn-i Teymiyye mevzuunda değişik fikirlere yer vermiş ve bir kısmı onu râfızilik ve küfürle suçlandırırken, bir kısmı da ilmine hayran ve iddialarına taraftarımsı veya sükutî bir tavır takınmışlardır. İbn-i Batuta ve İbn-i Hacer gibi büyükler onun sapıklığına inananlar arasındadır. Buna mukabil, birkaç asır sonra gelecek ve en tehlikeli yolu açacak olan Mısırlı Şeyh M. Abduh tarafından kurulan “Mısır Islahat Fırkası” onun eserlerine kucak açmış ve yerinde görüleceği gibi, İslâm’ı asliyetten inhiraf ettirmekten başka mânaya çekilemez reformculuk cereyanının ilk destekçisi saymıştır.</p>

<p>Kur’an ve Hadîsin zahirine göre itikat ve amel etmek ve bu iki emir kutbunun hakikatine erme yolunda ne “İcma”, ne de “Kıyas” gibi hiçbir vasıta tanımamak, maverâî her anlayış ve görüşü dibinden kazımak ve böylece başta Kur’an ve Hadîs bulunmak üzere topyekûn kâinatı elden çıkarmak ve ebedî helâke yol açmak metodundaki bu adam, birkaç cilt içinde serptiği zehirli tohumların, nihayet bir devlet ve maddecilik dünyasına uygun bir zihniyet ağacı haline gelmesinden başlıca sorumludur.</p>

<p>“Arınma Çağında İslâm”ın da, içten başlıca bozucusu olarak tam bir teşrih ve tahlile tâbi tutulması gereken habâset merkezi...</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 108)</i></p>

<p><i> </i></p>

<p><strong>ABDÜLVEHHAB OĞLU </strong></p>

<p><i>Vehhabîliğin, soyut fikir olmaktan çıkıp fiilî bir harekete ve nihayet devlet yapısına dönüşmesi, sapkınlığın ulaştığı son merhaleyi göstermektedir. Bu bölüm, teorinin nasıl pratik yıkıma dönüştüğünü somut biçimde göstermek için iktibas edilmiştir.</i></p>

<p></p>

<p>İbn-i Teymiyye’nin her şeyi zâhire bağlamak ve toprak üstü din mahsullerini toprak altı köklerinden koparmak ve böylece mâverâ idrakine sed çekmek şeklinde çerçeveleyebileceğimiz dünya görüşü, Abdülvehhab Oğlunda (Muhammed Bin Abdülvehhab) içtimaî aksiyona döküldü ve nihayet bugünkü Suudi rejimine kadar uzanarak devletleşti.</p>

<p>18. Asrın başında doğup sonuna doğru 90 yaşlarında ölen Abdülvehhab Oğlu (Hicri 1111-1206), dünyaya geldiği Der’iyye isimli köyden çıkıp İslâmî fikir ve ilim (site)si Medine’ye geldi ve tahsiline orada koyuldu.</p>

<p>Garip bir genç... Din ve iman bahsinde ileri -geri lâflar eder ve o güne kadar İslâm’ın takip ettiği rotaya, bir bakıma ölçülere sımsıkı bir intibak, bir bakıma da onları temelinden tahrip gözüyle bakar.</p>

<p>Her şeyi dış plâna ve kör nefsaniyetine irca ettirici kaba aklına tâbi kıldırıcı bir fikir tavrı belirtir. Bu eda karşısında hocalarının intibaı şudur:</p>

<p>– Bu delikanlıdan ileride bir sapık çıkacağı kokusu geliyor!</p>

<p>Böyle oldu; Abdülvehhab Oğlu, adamını İbn-i Teymiyye’de buldu ve onun fikirleriyle hak mezhep sahibi Ahmed Bin Hanbel’in ölçülerini, arada hiçbir kimyevî alâka gözetmeksizin birbirine katarak Nasreddin Hoca’nın «balla sarımsağı karıştırarak yemeyi ben icat ettim ama ben de beğenmedim!» sözüne eş, yenmez ve yutulmaz bir mezhep yuğurmaya kalkıştı.</p>

<p>İşte tek cümle içinde Vehhabilik!...</p>

<p>Bugünün Vehhabi güdücülerine soracak olursanız «Vehhabi değiliz!» demezler de «Hanbeliyiz!» derler. Yani bal ve sarımsak katışığını bal cephesinden göstermeye bakarlar. Halbuki onların zâhirde sıhhat ve asabiyetle tatbik sevdasında oldukları Hanbelilik binası, Vehhabi itikadı arsasında yer bulamaz. Bu bedahet ölçüsü de bir türlü anlatılamaz ve anlaşılamaz.</p>

<p>Abdülvehhab Oğluna ilk karşı çıkan, babası ve kardeşi oldu. Fakat telkinlerini dinletemediler. Aksine, o kendi sapık anlayışını bâdiye araplarına telkin etmek için 30 küsur yaşlarında Hicaz’ın doğusu yönünde seyahate çıktı ve her tarafta şu sesi yükseltti:</p>

<p>– «Şirki bırakınız ve gerçek tevhid dinine katılınız!»</p>

<p>Bu nidasiyle bütün bâtıl inanışlara olduğu kadar Sünnet ve Cemaat Ehli itikadına da karşı çıkıyor ve «gerçek tevhid» klişesi altında kendi «gayr-i meşru» izdivaç mahsulü mezhebini kastediyordu.</p>

<p>Cahil ve şaşkın çöl insanlarından örülü bir zemin elde edebildi. Yaşı kırkına doğru ilerlerken de bayrağını kaldırdı ve olduğu gibi meydana çıktı.</p>

<p>Necid taraflarında, Osmanlı İmparatorluğu nüfuz dairesinin dışında başı boş, bir hükümetçik kurmuş olan Muhammed İbn-i Suud’a yöneldi ve iğnesini ağzından geçirip burnundan çıkararak ona sapık görüşlerini yamayabildi.</p>

<p><strong>DEVLETLEŞME </strong></p>

<p>İbn-i Suud, Abdülvehhab Oğlu’nu baştacı kıldı ve ona kafasındaki din anlayışının idare merkezini teslim etti. Artık İbn-i Abdülvehhab, sapık dünyasının mânada olsun, saltanat makamındadır ve mezhebini devletleştirme yolunda...</p>

<p>Hadise, çölü bir göle benzetecek olursak, Necid’de sulara atılan bir kayanın halka halka dalgalanması gibi Hicaz ve civarını ürpertti. 18. Asır boyunca «ha gitti, ha gidecek!» şeklinde bir (koma) hali yaşayan Osmanlı devletine, ancak biraz sonra aklı başına gelmek üzere, mühim ve nazik görünemedi, başlar başlamaz tepelenemedi ve çığlaşmaya yüz tuttu.</p>

<p>Çok geçmeden İbn-i Suud öldü, yerine oğlu Abdülaziz geçti ve henüz taarruza kalkmamış bulunan Vehhabiliği, Suudilik üniforması içinde Arabistan’ın büyük bir kısmına yaydı.</p>

<p>Yine Osmanlı Devletinde bir davranış yok...</p>

<p>Abdülaziz, sırtında İbn-i Abdülvahhab’ı itici parmağı Halifeliğini ilân etmeye kadar gitti.</p>

<p>Binalarını yükseltmek için kesmeye mecbur oldukları ağaçlar gibi, Sünnet Ehli ileri gelenlerinden koparılmadık kafa bırakmadılar. Yine karşılarında ciddi bir tepki mevcut değil.</p>

<p>19. Asır başında Kerbelâ’ya saldırmayı bile göze aldılar ve ancak İran hükümetinin korkutuşuyla durakladılar. Osmanlı İmparatorluğunun nazik havzalarından Tâif’i kuşattılar, Tâif kalesini düşürdüler ve halkını, genç, ihtiyar, kadın, bebek, tam mevcudiyle kılınçtan geçirdiler. Türbe, mezar, kitabe, hatıra, dinî manâda mübarek ne varsa yakıp yıktılar. Canavar ağızlarının salyasını akıtmadıkları mübarek nokta bırakmadılar.</p>

<p>Abdülaziz de çok yaşamadı. Bu defa da yerini, oğlu, başka bir Suud aldı ve babası ve dedesiyle açılan yolu daha azgın bir hırsla takip etti. Mekke’de</p>

<p>İslâm ulularına ait bütün mezar ve işaretleri silip süpürdü. Oradan Cidde’ye sarktı, fakat umduğuna eremedi. Orada mukavemet gördü, Osmanlı paşası ve Cidde valisi Şerif Paşa ile Şerif Galib’in kuvvetlerine yenildi ve kaçtı. Ama takip ve tenkil edilemedi, at ve meydan yine onun eline kaldı.</p>

<p>Yemen’e bir heyet göndererek Vehhabiliği kabul etmelerini istedi. Buna mukabil Yemen kadısının fetvâsı bomba gibi patladı:</p>

<p>–Vehhabilik küfürdür!</p>

<p>Abdülaziz oğlu Suud’un ise bu fetvâya cevabı, Medine’deki bütün Sahabi mezarlarını yerle bir etmek ve toprak üstünden silmek oldu. Bugün de aynı vaziyette olarak en büyük Sahabilerin yattığı Bakiy mezarlığı, yıkıntıları bile düzleştirilmemiş bir yangın yerine döndürüldü. Herhalde tepeden inme İlâhî bir hıfz eseri olarak Allah Resulünün mukaddes Ravzasına dokunamadılar; toprak altından bir tünel açıp bu işi yapmayı düşündüler, fakat yapamadılar.</p>

<p>Gaye şu:</p>

<p>Ölülere tevessül edilemez! Yani ölüden bir imdat beklenemez! Ve yani, ruhaniyet diye bir varlık kabul olunamaz!</p>

<p>Küfrün en koyu şekillerinden biri ve İbn-i Teymiyye görüşünün en hain tatbikatı...</p>

<p>Osmanlı hükümdarı ve Müslümanların Halifesi İkinci Mahmud bu defa biraz sonra hakkında Moskoflara el açacağı Mısır’daki valisi Mehmet Ali Paşaya el açtı ve kendisini Vehhabilerden kurtarmasını istedi. Mehmet Ali, bu işi becerdi. Suud İbn-i Abdülaziz’in ölümü üzerine, yine bir Suud melik olunca aynı dâvayı, aynı şiddete yürütürken karşısında Mehmet Ali Paşa ordusunu buldu, yenildi, esir düştü ve İstanbul’a gönderilip avanesiyle beraber asıldı.</p>

<p>Necid’e çekilen Vehhabiler, kökleri bir türlü kurutulamadan üremekte ve türemekte devam ettiler. Araya Tanzimat, Kırım Harbi, Rus Seferi ve daha nice iç ve dış bâdire girdi. Osmanlı Devletinde koca İmparatorluğu dolaşık bir saç gibi tarayıp zapt ve rapt altına alacak bir güç hiçbir zaman peydahlanamadı ve bu hal Birinci Dünya Harbine kadar böylece sürdü.</p>

<p>Birinci Dünya Harbi, kendi havzalarında daima tetikte durmayı ihmal etmeyen Vehhabilerin ekmeğine yağ sürdü. Tek İslâmî devlet ve kudret Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı; Vehhabiler de bu defa ikinci bir Abdülaziz kumandasında (1924) Mekke’ye girdiler, Emir Şerif Hüseyn’i kaçmak zorunda bıraktılar. Şerif Hüseyin’in oğlu Ali, bir müddet Cidde taraflarında Vehhabilere dayandıysa da 1925 sonlarında Cidde limanı Vehhabilere geçti ve Abdülaziz 1926 yılının başlarında kendisini topyekûn Hicaz Kralı ve Necid Sultanı ilân etti ve devletinin adını koydu:</p>

<p>«Suudi Arabistan Kırallığı...»<br />
Gerisi malûm... İki bâtın sonra bugün... Romanları bu kadar...<br />
Manalarına gelince:</p>

<p><strong>VEHHÂBİLİK </strong></p>

<p>(Lenin) nasıl (Marks)ın tatbikçisi olduysa İbn-i Abdülvehhab da, asıl tatbikçi amelesini Suudiler kolunda bularak İbn-i Teymiyye kafasının maddeye nakşedicisi oldu.</p>

<p>Ancak İkinci Abdülhamid devrinde biraz nefes alır ve etrafı görür gibi olan biricik İslâm devletinin zaafından ve onun sahte inkılâpçılar eliyle yediği darbelerden de faydalanarak geldiler.</p>

<p>Gitgide sulandırılan ve usta bir siyaset adamı evvelki Melik devrinde pek dışa vurulmayan Vehhâbilik, nihayet öğretim ve eğitim plânına inhisar ettirilerek politika ve idare perdesinde göze çarptırılmaz oldu.</p>

<p>En kısa ve özlü ifadeyle, nedir şu Vehhâbilik; ve ölçüleri nelerden ibaret?</p>

<p>Vehhâbilik, İbn-i Teymiyye bahsinde kullandığımız tabirle, bir nevi İslâm materyalizmasıdır ve materyalizmanın son durağı Allah’ı tanımamak olduğu halde bunlar tanıdıkları ve en doğru tanımanın kendi mezheplerinde olduğu iddiasındadır. Ruha, ruhaniyete, onun ölüm sonrası devam ve tasarrufuna inanmaksızın Allah’a nasıl inanılabilir, veya Allah’a inanıp da ruh nasıl inkâr edilebilir? Hem göze inan, hem de onun gördüğüne inanma, olur mu?</p>

<p>Sorarsanız «inanıyoruz!» diyeceklerdir. Fakat zoraki bir inanıştan sonra gizli bir inkâr içinde o inanıştan kurtulmaya çabaladıklarını teslim etmeyeceklerdir. İnsanı, öldükten sonra sıfıra ulaşmış kabul edenler, bütün iz ve işaretlerini yeryüzünden silenler ve Allah Resulünü ziyareti bile günah sayıcı bir anlayıştan gelenler, hangi tevil yoluna saparlarsa sapsınlar, öteleri, ötelerin hikmetlerini kabul etmemek mevkiindedirler. Hendese dâvalarında olduğu gibi, onların zâhirde bu derece mübalağalı görünmeyen ölçü çizgilerini uzatacak olursanız teslim edeceksiniz ki anlayışları, «semaların ve arzın nuru» olduğunu bildiren Allah’ı, nurundan ayırmaya kalkmaktan başka bir şey değildir.</p>

<p>Ve bu ana nokta etrafında şu ölçüler:</p>

<p>Hiçbir inceliğine nüfuz etmeksizin sadece kitap ve Sünnete bağlanmak iddiası ve «İcmâ» ve «kıyas» gibi iki hayatî vasıtanın kökünden iptali...</p>

<p>Kendilerinin bir de «selefiye»cilik iddiasiyle Sahabiler yolunda gittikleri yalanı ve Vehhabilik dışındakilerin küfürle suçlandırılması... Birtakım hurafeler ve uydurmalarla bir arada Sünnet Ehli itikadınca makbul bazı esrar tecellilerinin, tesbih çekmeye kadar şirk sayılması...</p>

<p>Tasavvufun topyekûn inkârı ve iç âleme kapıların tamamen kapalı tutulması...</p>

<p>Netice, uçurtmanın kafasını kesip kuyruğunu havada durdurmaya çalışmak derecesinde bir abes davranışile dış dünya ve dış şekillere mıhlanıp kabukta pas tutma ve özde çürümenin, son iki asır boyunca -güya modern- dalâlet mektebi...</p>

<p>Bugün, biraz da kendilerinin hicap duymaya başladıkları bu mektep, ruhundan uzak bulundukları mukaddes şeriatı anlamadan tatbik etmekte bazı başarılar kaydediyorsa, bunu kendilerine ait bir başarı değil, sadece nâdan ellerde bile şeriate bağlı bir kıymet bilmek gerekir.</p>

<p>Buhari ve Müslim gibi iki emin ve temiz kaynağın bir arada rivayet ettikleri bir hadis, Vehhabiliği ve onun vatanını belirtmiş olmakta mucize çapındadır.</p>

<p>Allah’ın Resulü mübarek parmaklarını Necid istikametine döndürüp buyuruyorlar.</p>

<p>– «Fitne, münafıklık, fesat, dinsizlik, karışıklık, bozgunculuk, işte bu yönden gelecektir!»</p>

<p>Başka bir kıymet hükmüne ne hacet!..</p>

<p><i>(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 120-126)</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ustad-necip-fazila-gore-mezhep-reformistler-siilik-ve-tekfirci-selefilik-vehhabilik</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 10:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2024/11/necip-fazil-kisakurek-baran-dergisi-roporta.jpg" type="image/jpeg" length="41410"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Cemiyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim cemiyetçiliğimiz, cemiyetçiliği mutlak mânada ele alışına karşılık, dâvanın hakkı nisbetinde aksi dâvanın da hakkını gözeten bir bütünlük ifade ettiği için, günümüzün liberalizma sistemine aykırı bazı müflis (rejim) tecrübelerinin anladığı mânada ferdi esir ve iptal edici haşin bir mezhep değil, onu bütün buutlariyle tesis ettikten sonra cemiyette ikmal edici en ileri müessisedir; ve dolayısiyle fert, bu müessisede, hiç ölmeyecekmiş gibi kendi kıymet ve menfaatlerine memurdur]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>"Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışınız!" ölçüsü, cemiyetçiliğimizin bütün ruhunu hikmetlendirir; zira ferdin yeryüzü plânında fanî olduğu dünya kendisi, ebedî olduğu dünya da cemiyetidir. Öbür dünya ise, cemiyetiyle beraber ana gayesi...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ferdin yeryüzü plânında bekasını temsil eden öbür dünyası cemiyet, dindarların hakikî öbür dünya karşısındaki teslimiyetine mütenazır olarak, bütün şahsî nefsaniyet ve enaniyetlere baş kesdirici üstün hüviyet kutbudur; ve fert, hemen ölecekmiş gibi, her ân bu kutupta bekasına çalışacaktır. Zira mutlak bekaya giden yol, bu nisbî bekadan geçer.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu kadar ki, bizim cemiyetçiliğimiz, cemiyetçiliği mutlak mânada ele alışına karşılık, dâvanın hakkı nisbetinde aksi dâvanın da hakkını gözeten bir bütünlük ifade ettiği için, günümüzün liberalizma sistemine aykırı bazı müflis (rejim) tecrübelerinin anladığı mânada ferdi esir ve iptal edici haşin bir mezhep değil, onu bütün buutlariyle tesis ettikten sonra cemiyette ikmal edici en ileri müessisedir; ve dolayısiyle fert, bu müessisede, hiç ölmeyecekmiş gibi kendi kıymet ve menfaatlerine memurdur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Dâva, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışmanın belirttiği tezat içindeki harikulâde vahdet ve ahengi kavramaktadır. Zira işaret ettiğimiz gibi, öbür dünyaya giden yol, bu dünyadan başlar; ve bu dünyadan başlayan yol, öbür dünyaya gider.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İşte, sistem makinemizde, aksi dâvanın bu emniyet musluğuna sahip olduktan sonra, belirtebiliriz ki, mutlak mânada devletçilikle elele, mutlak mânada cemiyetçiliğimiz, mimarîsindeki yumuşaklık ve tatlılık içinde, sertlik ve acılığın en ileri haddidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Fert, bu yepyeni sistem içinde, olmak ve oldurmak için hürriyetlerin en yumuşak ve en tatlısına malik olacak; ve cemiyet, yine bu yepyeni sistem içinde, yine olmak ve oldurmak için, hâkimiyetlerin en sert ve en acısına sahip bulunacaktır; ve bu iki zıt kutup arasındaki vahdet ve ahenk sırrı, şahsiyetçiliğimizin çerçevelediği üstün yaratılışlar elinde yemiş verecektir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bundan sonra, din, ahlâk, namus, şeref, can, mal, ilim, sanat, fikir, bütün ruh ve madde kıymetleri fertlerin maşrapasiyle cemiyet küpünü dolduran yekpare bir mevcuttur, ve bu mevcudun hakkı, fertleri kendi iradeleri üstünde doğruya, güzele, sonsuza erdirmek için, hakların en azizidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Fert, ulvî ve insanî cephesiyle bizim cemiyetimizin hâkimi ve feda edicisi, süflî ve hayvanî cephesiyle de mahkûmu ve feda olunanıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim cemiyetimizin ve cemiyetçiliğimizin kadrosunda, başı boş tek kum tanesi, tek buğday tohumu, tek keçi yavrusu ve tek insanoğlu aramayınız!</li>
</ul>

<p>           <strong>İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.407-409.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-cemiyetcilik</guid>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 22:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-c-e-m.png" type="image/jpeg" length="68769"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Sermaye ve mülkiyette tedbircilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Devlet emrindeki içtimaî sermaye ve mülkiyet, bütün cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet ve sahabet kanatları altında tutacaktır...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Sermaye ve mülkiyette tedbircilik, 19 uncu Asırla 20 nci Asrın en buhranlı dâvası, dehhâmeleşmiş ferdî sermaye ve mülkiyet illetinin deva meselesi...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Yuvarlandıkça kütlesi büyüyen ve kütlesi büyüdükçe yuvarlanması şiddetlenen kardan bir küre gibi, bütün içtimaî emek ve iş vâhidini, birike birike, adaletsiz ve ölçüsüz, basit bir mekanika zaruretine esir edici başıboş ferdî sermaye sistemi, ne bizim dünya görüşümüzle barışabilir, ne de eşiğinde bulunduğumuz yeni dünyanın şartlariyle...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Sosyalizma ve Komünizma bu yüzden doğdu; Faşizma ve Nazizma da Liberalizma faciasına, bunların bir aksülâmeli halinde, boş yere bir ruh ve cemiyet müeyyidesi aradı.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu kadar ki, Müslümanın, hem Hıristiyana, hem Yahudiye, hem de Allahsıza zıt olması, bunların da kendi aralarında biribirine aykırı olmaları gibi, bizim dehhâmeleşmiş ferdî sermayeciliğe düşmanlığımız, bugünkü haliyle kapitalizmaya zıt olduğu kadar, hattâ daha fazla; komünizma ve sosyalizmaya aykırıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim, başıboş, dehhâmeleşmiş ferdî sermaye ve mülkiyette tedbirciliğimiz, bu âna kadar ana hatlarını çizdiğimiz 6 temel ölçünün billürlaştırdığı dünya görüşü içinde her ferde, her iş sahasında, her mülkiyet hakkını veren, fakat bu mülkiyetlerin başka emek ölçülerini körletecek, onları emeksiz tasarruf edecek, onların bedavadan hisse senetlerini toplayacak surette birikmesine, sistemleşmesine ve teşebbüse geçmelerine mâni olan; böylece büyük bir sanatkâr, bir mütefekkir, bir kâşif, bir asker ve bir hammal ve bir memur arasında, her birinin değişik kazanç ölçüleriyle temsil edecekleri iş vâhitlerini, sadece hikmetsiz bir teraküm hikmetiyle yutmak iktidarına set çeken, yeni dünyanın müjdecisi, kurtarıcı sistemdir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu sistemin tek cümle içinde madde ve ruh mekanizmasını belirtmek için, şehri su baskınına karşı korumak gayesiyle açılmış büyük kanal misali verelim: Şehirde nasıl her santimetre murabbaının çekeceği sudan fazlası bu kanala akacak, orada toplanacak, istenilen istikamete sürülecek, böylece şehir su baskınından kurtarılmış olacaksa; bizim cemiyetimizin ferdî sermaye ve mülkiyet çevrelerinde belli başlı mikyasları taşıran kıymetler de, ellerdeki ölçülü kalıplara göre, kendi kendisine taşacak, cemiyet sarnıcına akacak, orada toplanacak ve devlet emrinde içtimaî sermaye ve mülkiyeti temsil edecektir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Devlet emrindeki içtimaî sermaye ve mülkiyet, bütün cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet ve sahabet kanatları altında tutacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ancak böyle bir nizam altındadır ki, bütün ömrünce hâmızlı hava yutmaya mahküm bir madde işçisinden, beynine kan terleterek insanlığa hayat inşa eden bir fikir işçisine kadar, az veya çok, her türlü emek vâhidi, bu vâhitlerin itibarî senetlerini, keyfiyet değerleri dışında, sadece kemmiyet imtiyazlariyle köpürten zümrelere karşı, acıklı iflâsından kurtulacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bugün yalnız ana prensibini belirtmekle kaldığımız bu sistem kapitalizma ile sosyalizma arasında her birinin eğri taraflarını tasfiye edip doğru taraflarını birleştiren, iktisadî bir mihraktır; kendisi de mihrakların mihrakına bağlıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Hazım cihazı yoliyle gelen ıstıraplarımız, ıstırapların en kabası olsa da, en göze görüneni, yâni en gerçek kabul edileni bulunduğuna göre, bu plânda bir asırdır kurtuluşunu arayan insanlık, komünizma gibi, başıboş kapitalizmadan bir derece daha bâtıl ve üstün hak ve keyfiyet değerlerini dibinden kazıyıcı müflis bir tecrübeden sonra, bu havanın tahakkuk vasatîsini, sadece ferdî sermaye ve mülkiyetin dehhâmesine mâni tedbirler manzumesinde bulacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ve hemen belirtlelim ki, yeni sistem, ezelî ve edebî İslâmdan başka hiç bir şey değildir.</li>
</ul>

<p>           <strong> İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.404-407.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sermaye-ve-mulkiyette-tedbircilik</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 22:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-s-e.png" type="image/jpeg" length="91785"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Milliyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim milliyetçiliğimiz, belli başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Her tavus kuşu mutlaka mutlaka bir yumurtadan çıkar; ve tavus yumurtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur; öyle amma, gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde mânası!</li>
</ul>

<ul>
 <li>Tavus kuşu, sebepte değil, neticede tavus kuşudur; bu bakımdan tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru mânasız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk ve çizgi heyetindedir... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde ruhu!..</li>
</ul>

<ul>
 <li>İsterse karga veya devekuşu yumurtasından çıkmış olsun, neticede bütün şartlariyle tavus kuşu olabilen her varlık, tavus kuşunun bütün hakkına maliktir... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde kıymet ölçüsü!...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Demek ki biz, gerçek milliyetçiliği, geriye doğru değil, ileriye doğru, menba istikâmetinde değil, mansap istikâmetinde, tohum üstünde değil, ağaç, üstünde karar kılıcı bir anlayış ve görüşe bağlıyoruz.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu demektir ki, biz, tarih plânında fışkırışımıza zemin teşkil eden ırk ve toprak şartlarını geride bırakmış; her türlü ırk ve toprak hakikatine ilgili, fakat her türlü ırk ve toprak yobazlığına düşman, ileri bir görüş ve anlayış içinde milliyetçiyiz.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Amma yumurta olmazsa tavus olmazmış; varsın olmasın, bu zaruret bize hiçbir şey kaybettirmez. Dairenin bulunduğu her yerde mutlaka bir merkez bulunacağı, fakat her merkez bulunan yerde mutlaka bir daire bulunmayacağı gibi tavus, yumurtayı ihata ve ihtiva eder de, yumurta tavusu ihata ve ihtiva edemez.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bizim milliyetçiliğimiz, belli başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Türk, bizim nazarımızda, belli başlı bir inanış, bağlanış, düşünüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış ve bildiriş hususiyetleri içinde, belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda ve lisan birliğinin örüdüğü, tek nüshalı ve şahsiyetli bir ruh nescinden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vâhit temsil eden bu ruh nescinin zarfı da Anadoludur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ya şu boyuna Türk ruhu, Türk ruhu dediğimiz şey nedir ki?.. Türk ruhu dediğimz şey, iki vâhidin mecmuundan ibarettir: biri, onu kendi dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde renklendiren, şekillendiren, seslendiren, kokulandıran, iklimlendiren iki vâhit... Vâhitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mihrakında pırıldayıcı mutlak ve müstakil iman ışığı, ikincisi de bu ışık etrafında, hususî ve mahallî, bütün bir tahassüs ve tefekkür seciyesidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Vâhitlerden ilki, ırk ve kavim seviyesinin üstünde, bütün insanlar çapında ve hâkim; öbürü de yalnız ırk ve kavim kadrosunda ve tâbidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Demek ki, zaten aslında ve lügatta bir kavmin ruhunu dayadığı iman kaynağı mânasına gelen ve son zamanlarda gerçek delâletinden kaydırılıp kavmiyet mânasına kullanılmaya başlayan milliyetçilikten anladığımız, bir zarf işi olmaktan ziyade bir mazruf işi; ve mazruftaki dünya görüşüne, insan, cemiyet ve kâinat telâkkisine bağlı bütün bir tahassüs, tefekkür, eda ve ifade kadrosu işçiliğidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bu ruhî ve kadronun ırkî plânda kendi maddesine karşı sevgisi, ancak belli başlı bir vâhidin doğurduğu böyle bir ruha yataklık etmekten ibaret ve yalnız bu kayd ve şartla sınırlıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İşte bizim milliyetçiliğimiz; İslâma bağlı Türk ruhunun, bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce hususiyetlerinin milliyetçiliği!.. Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik!..</li>
</ul>

<p><strong>           İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.402-404.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-milliyetcilik</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 00:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/basyuce-m-i-l.png" type="image/jpeg" length="63474"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Ahlâkçılık]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ahlakcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ahlakcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!" sözüne, "Horasan’ın köpekleri de böyle yapar; bulunca dağıt, bulamayınca şükret!" karşılığını veren Vecd Kahramanının ahlâkı... Buna muhtacız...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>"Kimin malını aldımsa, işte malım, gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa, işte sırtım, gelsin vursun!" diyen Allah Sevgilisinin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Çölde, devesine, kölesiyle nöbetleşe binen Reisler Reisinin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Sokakta, zina halinde gördüğü bir çift insanın üstüne cübbesini yayıp "Yarabbi, ne yazık; gizlenecek yerleri de yok... " diye fısıldayan Mezhep Kurucusunun ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Söz verdiği yerde günlerce dostunu bekledikten sonra, ona zımnen yalancılık isnat etmemek için günlerce yerinden kıpırdayamayan Velâyet Büyüğünün ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>"Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!" sözüne, "Horasan’ın köpekleri de böyle yapar; bulunca dağıt, bulamayınca şükret!" karşılığını veren Vecd Kahramanının ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Yıllardır, mustarip nefsinin biricik dileği bir içim soğuk suyla bir damla ekşi ayranı ona çok gören büyük Çilekeşin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şeyhinin ocağına, tam 40 yıl, cetvel tahtası gibi dümdüz odunlar taşıyarak tam 40 yıl sonra beliren "dağda hiç eğri odun yok mu?" dikkatine, "senin kapından eğrilik geçemez" cevabını bastıran ulvî dervişin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ayyaş padişahın gösterdiği camiye bakıp "güzel, güzel amma, yanında bir meyhane eksik!" cinasını yapıştıran muhteşem Hâkimin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Atının ayağı çamura batınca, üstünü başını bulayan âlime dönerek "bu çamurlu elbiseleri öldüğümüz zaman sandukamıza örtsünler; ulema ayağından sıçrayan çamur şerefimizdir!" tavrını takınan örnek Sultanın âhlakı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ahdine hain düşman kralının kesik başını, mızrağının ucunda, "işte verdiği sözü tutmayan başın âkıbeti!" diye gezdiren fâtih Yeniçerinin âhlakı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Yâni bizim ahlâkımız; kökümüzün, kaynağımızın, beşiğimizin, ocağımızın ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Millî ahlâk mefhumunu, başta din olmak üzere, o milletin bütün iman ve mukaddesat manzumesi içinden süzülüp gelen bir vâkıa telâkki etmenin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu ânda dünya kıymetinin yangınını çerçeveleyen pencere karşısında, ahşap damlar gibi çöken milletlerin püskürttüğü kıvılcım yağmuru içinde, insanoğlunu, yeni bir ruh ve ahlâk inşa etmek cehdiyle şahlanmış görmenin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Batı dünyasının, kendi içinde ve kendi kendisine karşı, kaybedilmiş bir ruhla bir ahlâkın güya kurtuluş savaşını yaptığını bilmek; ve bu beşerî savaş dışında artık hiçbir hayata yer kalmadığını anlamak şuurunun ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ve bu ana-baba gününde, en soylu ahlâkın kaynağından gelen Türk milletinin, hem kendisine, hem de dünyaya ait ruhî ve içtimaî kıymetler kadrosunun dışında kaldığını, cesaret ve samimiyetle tesbit etmenin ahlâkı... Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İslâm ahlâkı.. Buna muhtacız.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ahlâk ve ahlâkçılık budur.</li>
</ul>

<p><strong>            İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.400-402.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ahlakcilik</guid>
      <pubDate>Fri, 27 Feb 2026 22:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/basyuce-a-h-l.png" type="image/jpeg" length="33936"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Şahsiyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sahsiyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sahsiyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[(...) Bir cemiyette bütün temsil hakkı; mutlak olarak, fikirde, san’atta, ilimde, fende, siyasette, idarede hülâsa yapıcı ve kurucu insanî verim şubelerinin hepsinde, en uzun çıkıntılı yıldız köşelerinin, dolayısiyle en üstün şahsiyetlerindir]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Bütün insanlığı tek sıra üzerinde hizaya getirseler, o sıranın yüksekliği bakımından ulaşacağı en dik had içinde en uzun boylu tek şahsiyetin irtifaıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>100 milyonluk bir cemiyetin, 100 milyon köşeli bir yıldız gibi, ruh ve akılda en ileri zirvesi, köşeler içinde en fazla çıkıntılı, en ziyade fırlak olanıdır; yâni tek şahsiyet üzerinde düğümlenmiş bulunanı...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şu kadar ki, insan ve cemiyet hayatının nâmütenahî çapraşık ve girift oluş sırları içinde ve şahsiyetler arasında, şube şube, bu teki veya tekleri sıhhatle tartacak hiçbir terazi bulunmayacağına göre, dâva, bu teki veya tekleri ele geçirip geçirmemekte değil; bütün bir zümre adına, sıhhatle benimsenmesi pek kolay olan ana gayeyi ele geçirmekte... Gaye yerinde olsun da isterse her zaman ona varmak mümkün olmasın.</li>
</ul>

<ul>
 <li>İşte, bir cemiyette bütün temsil hakkı; mutlak olarak, fikirde, san’atta, ilimde, fende, siyasette, idarede hülâsa yapıcı ve kurucu insanî verim şubelerinin hepsinde, en uzun çıkıntılı yıldız köşelerinin, dolayısiyle en üstün şahsiyetlerindir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Dünya fikir tarihi boyunca çile doldurmuş her soylu kafa, bir bedahet kolaylık ve zerafetiyle hemen kestirir ki, cemiyet için belli başlı bir sınıfa istinat etmeyen hiçbir fikir sisteminin mimarî temeli atılamaz. Öyleyse bizim sınıfımız, o cemiyet içinde, bir bahçenin ağaçları gibi, en olgun ve örnekli ruh ve kafa yemişiyle yüklü, üstün şahsiyetler manzumesi…</li>
</ul>

<ul>
 <li>Her cemiyet hak ve hakikatini tanıdığı sınıfın vücut hikmetini ve imtiyazını bilecektir. Bâtıl ve müflis komünizma, bu hikmet ve imtiyaz adına işçi sınıfının ıstırabını sistemleştirmişti. İmdi, malüm ola ki, bir cemiyette tek mahküm fert kalmaması için biricik hâkimiyet makamı, Allahın, idrak çilesini doldurmaya ve ona göre hayat çatıları kurmaya memur ettiği üstün kullar manzumesine bağlı; ve biricik hikmet ve imtiyaz, idrak ıstırbaının kahramanlarına ait...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Biz de bir sınıfa bağlıyız. Fakat her sınıfı içine alan bir sınıf... Bu, her zümreyi bütün dertleri ve ıstıraplariyle kucaklayan ve kendi öz nefsinden başka her nefsi düşünen, mücerred bilmek ve anlamak çilesinin yakıp tutuşturduğu, cins yaradılışlar çevresidir. Hak ve hakikatimizi dayadığımız ıstırap da, her acının üstünde, mücerret idrâk ıstırabı...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Gelen her inkılâp, hakkın kendisinde olduğunu iddia edecektir. Bütün tarih boyunca hiç kimse hakka zıd olduğunu söylemiş ve söyleyecek değildir. Hakka mahkümiyet ise hâkimiyetin tâ kendisi olduğuna gör, bizim şahsiyetçiliğimiz, hakkın en üstün kaza ehliyetini temsil edenleri hâkim kılma dâvasından başka bir şey değildir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Kudret Sahibinin, ezelî ve ebedî saltanatını inkâra kadar hür yaratmasına rağmen tam ve mutlak irade ve hâkimiyeti altında tuttuğu varlıklar gibi, İlâhî mimarînin, bu ulvî mânaya eş olarak insanî mimarîye tatbikinden ibaret olan ve gerçek imanla sarmaşdolaş bulunan bu yepyeni sistem, şu ânda, muztarip ve muhteliç dünyanın rahmindeki çocuktur; gelmekte ve gelecek olan, yalnız o.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bütün bâtıl ve müflis sistemler arasında, biricik doğru ve muzaffer, fakat eksik ve zayıf, ve aslî merkezinden mahrum bir tertip olan demokrasya ve liberalizma nizamının gerçek tekevvünü, yarın parlâmentoların, milletler adına kabul ettiği ve binbir tezada boğduğu hâkimiyet mefhumunu, hak adına yepyeni bir şuur ve sisteme sokup kendi içlerinden birer yüceler kurultayı fışkırttığı gün belli olacaktır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>"Büyük Doğu"nun kafasında, bir Mebuslar Meclisi değil, bir "Yüceler Kurultayı" yaşamakta; ve bu "Yüceler Kurultayı"nın kürsüsünde "Hâkimiyet milletindir" levhası yerine "Hâkimiyet hakkındır" düsturu ışıldamaktadır.</li>
</ul>

<p>        <strong>  İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.397-400.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-sahsiyetcilik</guid>
      <pubDate>Thu, 26 Feb 2026 20:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/basyuce-s-a-h.png" type="image/jpeg" length="10606"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Keyfiyetçilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-keyfiyetcilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-keyfiyetcilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Keyfiyetçiliğin baş usulü, her şeyde ana cevhere nüfuz etmek gayesi bakımından, nâmütenahî bir tecrittir; tecritlerin en soylusundan fışkırıp teşhislerin en ihtişamlısında billürlaşan bir ruh; ve bu ruhun, en derin mücerretle en katı müşahhası evlendirdiği zemin üzerinde, bütün eşya ve hâdiseleriyle dünya...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Ruhçuluk, ahlâkçılık, milliyetçilik, cemiyetçilik, nizamcılık, müdahalecilik, sermaye ve mülkiyette tedbircilik diye isimlendirdiğimiz dokuz ölçüden her biri, her birine bağlı olduğu gibi, keyfiyetçiliğimiz de, ölçülerimizden teker teker hepsine ve hususiyle şahsiyetçiliğimize ilişik...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Şahsiyetçiliğimiz, nasıl insanlar arasında ibdâ çilesi çeken sınıfı imtiyazlandırma dâvasından ibaretse, keyfiyetçiliğimiz de, insanî verim çerçevelerini, üstün bir kıymet hükmüne bağlama işi...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyetçilik; bütün insanî verim şubelerinde, çoktan ziyade tekin kanunları üzerinde derinleşmek; her iş vâhidini, onu saran mücerret oluş cevherine göre değerlendirmek dâvası...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Nabzında, maddî ve manevî her verimin ana cevherine nüfuz etmek kaygısı çarpan keyfiyetçilik, her şeyin; sâf, halis, gerçek ve daimî cephesini arar. Sâflık, halislik, hakikîlik ve daimîlik çizgilerinin kurduğu dört köşe çerçevedir ki, keyfiyetin tecelli plânını bulur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyetçiliğin baş usulü, her şeyde ana cevhere nüfuz etmek gayesi bakımından, nâmütenahî bir tecrittir; tecritlerin en soylusundan fışkırıp teşhislerin en ihtişamlısında billürlaşan bir ruh; ve bu ruhun, en derin mücerretle en katı müşahhası evlendirdiği zemin üzerinde, bütün eşya ve hâdiseleriyle dünya...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyetçiliğimizde her şey, insan ve cemiyet için olduğu kadar, kendisi, kendi sâf cevheri içindir; ve bu iki aidiyet kutbundan hiçbiri, karşılığının zararına inkişaf etmez.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyet, zamanın, kemmiyet de mekânın ressamı olduğuna göre, ruh ve maddeyi birbiri içinde erginleştiren keyfiyetçiliğimizin, ruh ve madde kutupları arasında attığı büyük âhenk köprüsü; sâf şiir, sâf ilim, sâf fikir ve her şeyde sâf ve hakikiyi gösteren bayraklarla donatılmıştır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Arap atı, İngiliz kumaşı, İsviçre saati, Alman piyanosu, Acem halısı kendi âleminde neyse; nefasette Türk tütünü, kıymette Türk parası, nizamda Türk ordusu, güzellikte Türk kadını, sağlamlıkta Türk erkeği, sistemde Türk idaresi, incelikte Türk politikası, usulde Türk mektebi, gerçeklikte Türk ilmi, derinlikte Türk tefekkürü, sâfiyette Türk sanatı, imanda Türk ruhu ve her şeyde ve her şubede Türk varlığı o olmalıdır. Gaye budur. İşte, ana hedefleriyle, her unsuru tecritlerin en meçhul iklimlerinden avlanıp, teşhislerin en malüm yuvalarına oturtulan keyfiyetçilik dâvamız...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyetçiliğimizin birinci derecede düşman tanıdığı görüş ve usül, "Dampingçilik" zihniyeti ve bir zamanlar komünizma plânında görüldüğü gibi, ruhunu kaybetmiş madde ve kemmiyet cümbüşlerine inanmak dalâletidir.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bugün Amerika, bütün iş şubeleriyle, keyfiyeti ikinci plâna alan muazzam bir kemmiyet köpürüşü; Avrupa da, kemmiyete mağlup hazin bir keyfiyet çöküşü...</li>
</ul>

<ul>
 <li>Keyfiyet olmadan kemmiyet, milyonların sıfıra darbına müsavidir.</li>
</ul>

<p><strong>             İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.395-397.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-keyfiyetcilik</guid>
      <pubDate>Wed, 25 Feb 2026 20:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/basyuce-k.png" type="image/jpeg" length="62997"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Temel Prensipler: Ruhçuluk]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ruhculuk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ruhculuk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bütün cemad, nebat, hayvan ve insan kadrolariyle kâinatın, ezelî ve ebedî, kendi kendini aşma cehdi içinde derin bir mâvera humması çekmesi ve bütün iş ve hamle merkezlerini bu nokta etrafında ayarlaması mefkuresi… İşte ruhçuluk…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>Ruhçuluk, eşya ve hâdiseleri, kendi içlerinden çıkan kuru müşahade ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi kanunları üstünde, madde göziyle görülemez ve ölçülemez müessirlere bağlamak anlayışıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ruhçu odur ki, beş hasse kadrosu içindeki ham ve kaba madde âlemini, o kadronun dışında ve üstünde, gıyabında ve mâverasında, üstün bir sebep kutbuna iliştirerek mânalandırır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Hakir bir gözyaşı damlası, herhangi bir dış tesir yüzünden herhangi bir guddenin maddî tagayyürüne mi işarettir; yoksa aynı maddî tekevvün zincirinin başında, maddeye hâkim, fakat madde çerçevesinde gâip, üstün ve manevî bir kuvvete mi delâlet? Sualin ikinci şıkkına “evet!” diyen ruhçudur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ruhçunun usulü (enfüsî – sübjektif) ve onunla beraber muğdil ve girift, maddecinin usulü de (âfâkî – objektif) ve onunla beraber basit ve düpedüzdür? Öyle ki, ruhçu, kâinatı topyekün ebediyet yolcusu insanın mihrakında toplarken, maddeci, kâinatı topyekûn fenâya mahkûm maddenin mihraksızlığında dağıtır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Maddenin uzviyet üzerine doğrudan doğruya tesirinden doğma hayvanî ve nebatî ihsasların üstünde bütün haz ve elem manzumesiyle beraber, vatan, millet, aile, aşk, merhamet, namus, kahramanlık gibi mefhumlar, baştanbaşa ruhçuluk kadrosunun mallarıdır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Ruhçuluğun ufuk çizgisi Allahçılıktır; her Allahçı, kendi kendisine ve en mükemmel ruhçudur; fakat her ruhçu mutlaka Allahçı değil… Ama Allaha erişemeyen ruhçu, bir zaviye teşkil eden iki hattın çapraz gidişini kabul ettikten sonra, birleşme noktasını inkâr eden tezatlı insana benzer ve hiçbir kıymet belirtmez.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Sebepleri ve neticeleri üzerinde sonsuz tekerlemelere düşmeden billûrlaştıralım ki, biz, ruhu ve ruhçuluğu, hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlariyle insanın tahayyüz sahasına perçinli görüyoruz. Onun olmadığı yerde bizce, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlariyle insan ve insan hayatı nâmevcuttur.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Madde ilimlerinin, büyük ruh muvazenelerini altüst edecek ve kurucusunun elinden kaçıp kurtulacak kadar murakebesiz terakkisini çerçeveleyen asrımızda, (robot)laşmış insanoğlunu yeniden avlama ve maddeyi yeniden sindirme kudretinde bir imanın fışkırmaması yüzünden, dünya, en derin buhranını çekti ve nihayet bu buhranın fiil halinde kıymetini yaşadı ve hâlâ onu yaşamakta…</li>
</ul>

<ul>
 <li>Bugün, gelenin, önde getirdiği ulviyetten ziyade, gidenin arkada bıraktığı süfliyet manzarasından anlıyoruz ki, bize eski ruh muvazenemizi, eski aşk huzurumuzu getirecek olan büyük imân manzumesini bilmesek ve tanımasak da, ona ihtiyacımız mutlaktır; ve bu seziş, devrimizde tam bir bedahat şerefine ulaşmıştır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>Dinin ruhunu yıkmak üzere kurulan komünizmanın sabık mekânında ardına kadar açılan kilise kapıları; en bâtıl politika uğrunda bile olsa bütün verimini ruhçuluğundan alan nazizmanın insan ve makineye tahakküm hamleleri; ve ruhçuluğun en hür barınağı demokrasya âleminin dilinden düşmeyen “Allah” âvâzeleri şahittir ki, medenî insanlık dünyası, yeniden ruhunu ve yeni ruhçuluğunu arama yolundadır.</li>
</ul>

<ul>
 <li>BÜYÜK DOĞU’nun, bütün bir vatan kurtarıcılığı çapında gördüğü ruhçuluk, ilmî ve felsefî delâleti içinde, ferdî ve içtimaî bütün mukaddesler zeminini kucakladıktan sonra, bu zeminin ufuk çizgisine de muhtaç olanıdır; yâni Allahtan gelen, Allaha giden ve arada, yeni insan ve cemiyeti bütün mukaddesleriyle ihtiva eden ruhçuluk… Ve bizim elimizde ruhçuluk, Allaha, hem de Peygamberinin mutlak yolundan bağlı olmanın bir neticesidir. Gerçek mânasiyle mü’minlerin, eşya ve hâdiselere bakışındaki mizaç ve uslûp ölçüsü… Bütün cemad, nebat, hayvan ve insan kadrolariyle kâinatın, ezelî ve ebedî, kendi kendini aşma cehdi içinde derin bir mâvera humması çekmesi ve bütün iş ve hamle merkezlerini bu nokta etrafında ayarlaması mefkuresi… İşte ruhçuluk…</li>
</ul>

<p><strong>           İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s.393-395.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/temel-prensipler-ruhculuk</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 21:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/basyuce-r-u-h-c-u-l-u-k.png" type="image/jpeg" length="67128"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Vaizler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-vaizler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-vaizler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizim vâiz tipimiz, her noktasından, korkutmak yerine sevindirmek, zorlaştırmak yerine kolaylaştırmak, soğutmak yerine müjdelemek, acılaştırmak yerine tatlılaştırmak emri tüten mukaddes hadîsin imtisalcileridir; ve çepçevre kuşatıcı, bağlayıcı, mıhlayıcı ve bir daha bırakmayıcı birer diyalektika ustasıdır]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>· Bu emirden itibaren camilerdeki vaaz ve ders kürsüleri, bu kürsülerin gerektirdiği üstün şartları nefslerinde pırıltacak insanlar yetişinceye kadar boş kalacaktır.</p>

<p>· Camilerde Müslümanlara bütün dinî ve hayatî incelikleri anlatmaya memur üstün şartlı nefslerin yetiştirilmesi işi, yakın ve uzak mazi dâhil olarak, örneksiz bir inkılâp olacaktır.</p>

<p>· Bu dâvaya ait metod ve plânın teferruatı mahfuz kalmak üzere, başlıca esas, şu ânda ortalığı saran basit, kaba, sığ, bilgisiz ve her türlü incelikten ve ruh avlama san'atından mahrum, sadece çirkinleştirici ve kabalaştırıcı, soğutucu ve kaçırıcı vâizler kitlesinin bir tırpanda tasfiyesidir.</p>

<p>· Hristiyanların bir papazı yetiştirirken nazara aldıkları irfan ve san'at şartlarını mütalâa edecek olursak, asırlardan beri vâizlerimizi yetiştirmekte ve onları ruh avcılarına mahsus umumî şartlardan mahrum bırakmakta gösterdiğimiz ihmal derecesinin azametini anlarız.</p>

<p>· Bundan böyle, dinî bilgi, tasavvufî zevk, umumî irfan, muaşeret edebi, terbiye, zarafet, derinlik, telkin ve tebliğ sanatı bakımından tamamlığı kat'î ve resmî olarak çerçevelenmiş şahıslar dışında hiçbir ferde, muazzez ve münezzeh cami kürsülerinde yer yoktur.</p>

<p>· Ahırındaki yanaşmaya bağırır gibi, zift dolu bir zulmet hunisine benziyen ağzının bütün açılış imkaniyle ve bir sövme toniyle hırlıyarak, dini, şeriati ve bütün mücavir hakikatleri kendi öz nefslerinin tavla zarı eb'adındaki darlık ve basıklığına tatbik eden, Allah ve Resulü adına, Allah ve Resulünün murat buyurmadığı hükümleri kesip atan, böylece Allah ve Resulüne karşı celâdet göstermekten kaygı duymıyan ve ruhlarında zerre miktarı esrar idrakine yer bulundurmıyan hamlık ve kabalık örneklerine paydos diyecek inkılâp, bizimkidir. Bizim bunları tasfiye etmekten muradımızsa, malüm din düşmanları gibi din mümessillerini ortadan kaldırmak değil, böyle din düşmanlarına zuhur ve tecelli imkânı veren sahtelerini kaldırıp hakikîlerini getirmektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· Bizim, en kısa zaman içinde çizgi çizgi billürlaştıracağımız ve heybetle kürsüsünde heykelleştireceğimiz vâiz tipi, muazzam bir vecd, aşk, heyecan ve fedakârlık ruhunun temeline dayalı koskoca bir irfan, beşerî fikir maceralarına vukuf, insan ruhunun esrarına nüfuz kıymeti içinde, derin bir zarafet, zevk ve esrar idrakinin örneği olacaktır.</p>

<p>· Dinimize, dairenin dışından ve içinden kasteden iki cereyanın sonuncusunu, işte nâmütenahî derin ve esrarlı İslâm şeriatinin bu ehliyetsiz avukatları temsil ediyor. Bunlar, ilk cereyanı kuvvetlendirmekte çok defa şuursuz olarak başlıca âmildirler. Başımıza iç küfrü üşüştüren de bunlardır.</p>

<p>· Biz, her şubesiyle, dış cereyanı kökünden baltalamak cihadına içimizi en müsaffâ hale getirmenin baş tedbiri olarak, Allah sevgisine vekâlet makamı olan mübarek kürsüyü ehline teslim ve ehlinin şartlarını tesbit etmeyi hedef tutuyoruz.</p>

<p>· Bizim vâiz tipimiz, her noktasından, korkutmak yerine sevindirmek, zorlaştırmak yerine kolaylaştırmak, soğutmak yerine müjdelemek, acılaştırmak yerine tatlılaştırmak emri tüten mukaddes hadîsin imtisalcileridir; ve çepçevre kuşatıcı, bağlayıcı, mıhlayıcı ve bir daha bırakmayıcı birer diyalektika ustasıdır.</p>

<p><strong>Necip Fazıl Kısakürek, <em>İdeolocya Örgüsü</em>, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2002, s 371-373.</strong></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Külliyat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-vaizler</guid>
      <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 20:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/b-a-s-y.png" type="image/jpeg" length="94652"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Görüş: Necip Fazıl’ın hikâyeciliği ve Batı hikâyeleriyle mukayese]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gorus-necip-fazilin-hikayeciligi-ve-bati-hikayeleriyle-mukayese</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gorus-necip-fazilin-hikayeciligi-ve-bati-hikayeleriyle-mukayese" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gorus-necip-fazilin-hikayeciligi-ve-bati-hikayeleriyle-mukayese</guid>
      <pubDate>Wed, 21 Jan 2026 11:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/necip-fzilin-hikayeciligi.webp" type="image/jpeg" length="87238"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir hatıra, bir ihtar: Müslümanca yaşamak]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bir-hatira-bir-ihtar-muslumanca-yasamak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bir-hatira-bir-ihtar-muslumanca-yasamak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><em><strong>Fuat Asım Arvas yazdı:</strong></em></u></p>

<p>Hatıra kabilinden bir şeyler yazmak, yazılabilecek şeylerin en kolayı kabul edilebilir. Ancak hatıranın delalet ettiği mana, şahıs veya mekânın ehemmiyeti, yazma ameliyesini çok çetin kılabilir. Zira mevzunun kıymeti nispetinde, yazının da sorumluluğu ağırlaşır, derinleşir. Bu yazımda böyle bir sorumlulukla bir hatırayı nakletmeye çalışacağım.</p>

<p>İnsan, hayatını tasnif veya tanzim ederken bazen farkında olarak, çoğu kez de farkında olmadan, bir müessirin tesiriyle hareket eder. Bu tesir, bazen hayatındaki en mühim kilometre taşı veya temel taşı olacak bir kıymeti ortaya çıkarır. Benim de hayatımda kıymeti çok mühim olan böyle bir müessirin çok kıymetli bir izi var. Bir hatıra: Bir ihtarın hatırası…</p>

<p>Yıl 1983. Şubat ayı. Ben Erzurum Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesi son sınıf öğrencisiydim. Her fırsatta kaçıp geldiğim, sığındığım İstanbul’a bir yarıyıl tatilinin sağladığı zaman imkânıyla gelmiştim. İstanbul Beylerbeyi’ndeyim. Amcamzademle evli ablamın evinde… Ne hoş. Ankara’daki ağabeyim de aynı zamanda aynı yerde, beraberiz. Akşam, bir amcamzademin de bulunduğu tatlı sohbetin bir yerinde Üstad Necip Fazıl mevzuu bahis oluyor. Tatlı sohbetin tadı artıyor. Gönlümüz, dilimiz ve beynimiz lezzete bulanıyor. Üstad’ın muhabbeti ilk bir şey hâlinde hızla kalplere ulaşırken hasreti de o nisbette kabarıyordu. Bu hasreti teskin etmenin yolunu Zahit abinin teklifi belirledi. “Yarın Üstad’ı ziyarete gidelim.”</p>

<p>Bu niyet, diğerleri için ne kadar kıymetli ve içlerinde neye medar bilmem, benim içinse ne kadar kıymetliydi ve neye medardı ben ifade edebilirim. Benzerini ancak çocukluğumda sabahını sabırsızlıkla beklediğim dinî bayram gecelerinde yaşadığım bir heyecan ve telaşla bu ziyareti hayal ettim. Üstad’ımı ziyarete gidecektim.</p>

<p>Üstad’ımı ziyarete gidecektik. Daha önce kaç yüz kere üstadı yakından görmek, ona yakından görünmek, onun konuşmasını bir muhatap olarak duymak, ona kendi sesimle bir şeyler söylemek, sevgimi bir şekilde izhar etmek, sözümün yanına bedenimi de katarak ihtirâmda bulunmayı hayal etmiştim. Yine kaç yüz kere imkân ve istidâdım nispetinde ele geçirdiğim her eserini özellikle şiirlerini; Sakarya Türküsü’nü, Zindan’dan Mehmed’e Mektubu, Destan’ı, Kaldırımlar’ı çokça okuyup ezberlediğimin farkına varmasını sağlamayı hayal ettim. Fakat olmadı, olmamıştı…</p>

<p>Yıllar önce. 1976 yılında ve ben henüz 13-14 yaşlarında bir ortaokul öğrencisi iken Üstad, Van’a teşrîf etmişti. Amcamın kızıyla Cahit abinin (Zarifoğlu) nikâhı vesilesiyle. Amcamın evindeler, münasip görüldükleri ailemizin büyükleri ve akrabalarla birlikte. Üstad içeride, odada... Biz evin önünde, kapıda, bahçede bazı hizmetler için işe yaramaya çalışıyoruz. Henüz çok okumamış, iyi tanıyamamışım Üstad’ı, fakat yine de kalbim tatlı bir heyecanla çırpınmakta. İçeridekilerin, Üstad’ın da içinde bulunduğu içerdeki büyüklerin varlıkları tatlı bir ürperti hâlinde içimde dolaşıyordu. Çok daha sonraları, neden ben de daha çok büyük, daha çok iri olmadım da böylece içeride olamadım diye hayıflanmıştım. O günden sonra eserlerini okudukça bu teessüf içimde gittikçe kabarıyordu.</p>

<p>Lise yıllarında, <em>Kaldırımlar</em>’dan, <em>Bir Adam Yaratmak</em> eserine; <em>Çöle İnen Nur</em>’dan, <em>Büyük Kapı</em> (<em>O ve Ben</em>) eserine; <em>Ulu Hakan Abdülhamid Han</em>’dan, <em>İdeolocya Örgüsü</em>’ne kadar; hikâyelerinden, <em>Çile</em> şiir kitabına kadar; <em>Bâbıâli</em> eserinden, <em>Büyük Doğu</em> Dergileri’ne kadar Üstad’a ait elime geçirebildiğim ne varsa okumaya çalıştım. Hem de Van’ın Gevaş ilçesinde okumakta olan bir lise öğrencisinin imkân ve istidadıyla. Ve İstanbul’un yolunu tuttum. Bu şehrin hayret ve heyecanı mucip bin bir esvaf ve varlığını görme hasretinin yanı sıra, Üstad’ımı da ziyaret etmek iştiyakıyla.</p>

<p>Cağaloğlu, Bâbıâli’de ve <em>Büyük Doğu Mecmuası</em>’nın kapısındayım. Bir yaz günü kapı yarı aralık, Üstad masada, önündeki bir şeye bakıyor ya da önündeki bir kâğıda bir şeyler yazıyor. Yarı açık kapının içerden görünmeyecek kanadına meyilleniyor ve Üstad’ımı seyrediyorum. İçimdeki coşku, heyecan; heyecan telaşa döndü. Kalbim gittikçe artan bir ritimle çarpıyordu. Saniyeler ilerledikçe nefesim kesilip yere yıkılacak gibi oluyordum. Bana neler oluyordu. Ayaklarımın bağı neden çözüldü. Neden böyle titriyor hatta sarsılıyordum.</p>

<p>Üstad’la aramda iki metrelik bir mesafe ya var ya yok... Ve yine aramızda kendime siper edindiğim yarı açık bir kapının kanadı. Kapıyı açıp Üstad’ın tam karşısında olmak için birkaç saniye yetecekti. Fakat olmadı. Üstad’a ait dünya kadar fikirle donanmış beynim, onun muhabbetiyle dolmuş gönlüm, onu görmek kararlılığındaki zihnime rağmen yapamadım, cesaret gösteremedim. Nefesimi tutarak meyillendiğim kapının arkasından, hanın dış kapısına seyirdim. Ritmi bozulan kalp çırpıntılarımı dindirmek için hanın dış duvarına dayandım. Bekledim... Tarifsiz duygularla Bâbıâli’den aşağı doğru kaydım, uzaklaştım.</p>

<p>Evet... Yıl 1983. Şubat ayı. 21 yaşında, üniversite son sınıfta okumakta olan bir gencim. Üstad’ı ziyarete gidecektik. Elbette yine çok heyecanlıydım fakat kalbim az çok talimliydi. Geçen zamanlar boyunca bu yürek birtakım acılar ve heyecanlar tatmış az çok bazı tecrübeler edinmişti. Bütün bunlara rağmen yine de emin değildim. Ziyaretine gideceğimiz kişi Üstad’dı. Orada nasıl bir ruh iklimi ve nasıl bir kalp ritmi yaşayacağımızı kestiremiyordum.</p>

<p>Öğleye yakın bir vakitte, Erenköy’de Üstad’ın yaşadığı konağın kapısındaydık. Birkaç basamaklı merdivenin başındaki dış kapıdan zile dokunuldu ve içeriden genç bir adam kapıyı açtı. Ağabeyim Üstad’ı ziyaret maksadıyla geldiğimizi bildirdi. Van menşeini de az çok belirterek. Genç adam içeri girdi ve içeriden birkaç dakika sonra döndü ve bizleri içeriye buyur etti.</p>

<p>Dış kapıdan içeriye doğru attığım ilk adımla beraber, bu mekândaki ruh atmosferi hissiyatımı, iç dekor ise dikkatimi cezbediyordu. Mobilyaları beyaz çarşaflarla örtülü geniş bir sofa veya salondan içeriye doğru uzanan bir koridora geçiyorduk. Koridordan, soldaki ilk kapıdan ağabeyim ve amcamzadem içeriye girdiler. Konağın dış kapısında hareketlenen kalbimi teskin etmeye çalışarak buraya kadar çok telaş göstermeden gelebilmiştim. Fakat şimdi yine kalbimin teheyyücüne mâni olmakta zorlanıyordum. Birkaç saniye durakladım ve arkalarından ben de kapıdan içeri girdim... Öndekilerin ziyaretinden sonra, şimdi sağ elim içinde Üstad’ımın sağ eli... Eğildim, aşkla ve hürmetle öptüm. Bütün endişemin ve telaşımın birdenbire son bulduğunu hissettim. Bu el bana, dudaklarıma tarifsiz bir lezzet sundu. Yıllardır heybet ve azametinden bu kadar çok korktuğum bir insanın eli nasıl bu kadar şefkat ve muhabbet menbaı olur. Birkaç saniyelik bu dudak-el vuslatından birkaç deryalık zevk ve şevk sadır kılmak, mutlak kudret sahibinin ikramı, ihsanıydı.</p>

<p>Tamamı 8-10 metrekarelik bir oda. Kapıdan girişe göre sol duvara dayalı bir yatak. Kapıyla yatağın başucu arasında bir sandalye. Odanın içi serin ve loş. Kapının tam karşısındaki duvarda bir pencere. Pencerenin dışındaki kalın bir ağaç gövdesi içeriye yeterince ışığın girmesini engelliyor. Pencerenin önünde iki sandalye. Yatağın bu pencereye yakın ayak kısmına yanaşık bir çalışma masası. Masanın üzerinde bir çalışma lambası. 20-30 sayfa kadar tek bir kâğıttan müsveddeler. En üstteki sayfanın üst orta yerinde 89 rakamı yazılı. Kâğıtta ise sekiz-on satırlık bir yazı. Birkaç paragraflık bir yazı. Üstad’ın yazısı. Fakat yazı kâğıdın sol kenarından başladıktan sonra düzgün bir hat şeklinde ilerlemekten uzak, başladığı noktadan sonra aşağı doğru bir eğimle yazılmış (ki daha sonra bu müsveddelerin, Üstad’ın son eseri olan ve tamamlanamayan <em>Kafa Kâğıdı</em> isimli eserine ait olduğunu öğrendik). Masada ayrıca açık sigaralarla dolu bir tabak ve izmarit dolu bir kül tabağı.</p>

<p>Daha birçok ayrıntısını hatırladığım dekorun ana hatlarıyla tasviri böyle. Ağabeyim ve amcamzadem mezkûr pencerenin yanındaki iki sandalyeye oturdular. Bense kapının girişindeki soldaki tek olan sandalyeye.</p>

<p>Ve mükâleme başladı. Üstad’ın iman ve fikir pınarı dudaklarından ilk sual.</p>

<p>— Nereden geldiniz?</p>

<p>Sualin muhatabı diğerleri. Ben kapı girişindeyim. Yerim ve mevkiim, ilk muhatap olmaya uygun değil. Şahsım ise muhatap alınmaya değecek mi bilemem. Ağabeyim cevap veriyor:</p>

<p>— Efendim Van’dan, Van Gevaş’tan.</p>

<p>Esasen ağabeyimin Üstad’la daha önceleri teşerrüfü olmuştu. Belki Üstad’ın aşağı yukarı on beş yıldan beri duçar olduğu şeker hastalığından mütevellit görmekle ilgili zafiyeti olmasaydı, onu tanıyabilirdi. Buna rağmen edeple suale cevap verdiler. Üstad bu cevap üzerine:</p>

<p>– Öyle mi! Gevaş... Gevaş’ta Ali İhsan Efendi’yi bilir misiniz? diye tekrar sual ettiler.</p>

<p>– Efendim, mahdumlarıyız.</p>

<p>Bu cevap Üstadı adeta bir çocuk gibi neşelendirdi.</p>

<p>Elindeki bastonun ucuyla yerdeki parkeye üst üste birkaç darbe indirdi. Kapıdan görünen genç adama:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>– Bana bak. Bunlar benim sevdiklerim. Bunlar benim sahiplerim. Bir şeyler, bir şeyler ikram edelim, diye talimat verdi.</p>

<p>Ağabeyimin kıymetli zamanlarını almamak ve daha fazla rahatsızlık vermemekteki ısrarı dolayısıyla herhangi bir ikrama lüzum olmadığına dair tazarrusuna rağmen, Üstad, üzerindeki kabanın iç cebinden eski bir cüzdan çıkardı. Sol eliyle tuttuğu cüzdanın içini sağ elinin parmaklarıyla bir anda boşaltıp içindeki tüm paraları avuçlayıp hizmetine bakan genç adamın avucuna boca etti. Konağın karşısındaki pastaneden bize ikram edilmek üzere bir şeyler alınmasını tembihledi. Bize de karşıdaki pastanenin iyi ve temiz olduğunu beyanla gönlümüzü rahatlatmaya çalıştı.</p>

<p>Gelirken, Üstad tarafından kabul edilebilir miyiz, içeriye alınabilecek miyiz, görüşüp az da olsa konuşabilecek miyiz diye kaygı ve umut arasında gidip gelirken, Üstad şimdi yıllarca zindanda kaldıktan sonra en sevdiğiyle buluşmasının ilk dakikalarını yaşayan bir sevdalı gibi biteviye sohbetinden ikram ediyordu.</p>

<p>O gün nelerden bahsetmediler ki...</p>

<p>Mesela, o zamanlar tek televizyon kanalı olan TRT 1’deki <em>Diyanet Saati</em> programına ruhsatsızlığından dolayı duyduğu öfke, Tayyâr Altıkulaç hakkındaki tespitleri, Kenan Evren ve dolayısıyla ihtilal kritiği, bu yaşına rağmen kendisi hakkında verilen mahkûmiyet kararı, bu kararın öte âlem için sebep-i nimet oluşu, hastalığı ve daha neler neler...</p>

<p>Bir ara sağ elindeki tuttuğu bastona işaretle “Bu bastonu tanıyor musunuz?” diye sual ettiler. Kime ait olduğunu biliyorduk. Bir ara karşısındaki duvara dayalı dolabın üzerinde, küçük kavanozlardaki toprakların hangi mukaddes belde ve makberlerden toplayıp getirdiğini, kendi mezarının toprağıyla harmanlanması ümidiyle muhafaza ettiğini ifade ettiler. Ve yine bir ara, “İsyan gibi anlaşılmasın ama”, duçar olduğu hastalık ve muzdarip olduğu yaşlılık ve yorgunluktan, efendim evlatları, şurada, köprünün ayakucunda ikamet ediyor olmasına ve bu kısa mesafeye rağmen kendilerine ziyarete gidemeyişinden müteessir olduklarını ifade ettiler. Böylece Boğaz Köprüsünün Anadolu yakasındaki ayağının ucundaki Beylerbeyi semtinde ikamet eden amcama iştiyaklarını izhar ettiler.</p>

<p>Ve nihayet bir ara, masanın üzerinde içi açık sigaralarla dolu tabağı ağabeyime “Buyurun, sigara.” diye uzattılar. “Kullanmıyorum Üstad’ım.” denildi, aynı tarzda aynı teklif amcamzademe de yapıldı ve aynı mukabele ile ikram geri çekildi. Hakikaten o zamanlar her iki muhatap da sigara kullanmıyorlardı. Bu nedenle bu teklif, bu ikram en uygun edep kaideleri içerisinde geri çevrilmişti. Bu defa, bedenleriyle beraber yüzünü bana doğru çevirdiler. Şimdi muhatabı ben olacaktım... Tek kelimelik bile olsa, bir söz söylese, bu sözü bana söylemiş olacaktı... Benim için konuşmuş olacaktı... Bana doğru konuşacaklardı... Muhatap alınacaktım... Varsayılacaktım. Bu mesut anı bekledim. Ve Üstad, bedeniyle de bana taraf eğilerek biraz loşlukta kalan beni seçmeye çalışarak, elindeki sigara dolu tabağıyla kolunu olabildiğince bana doğru uzatarak “Buyurun, sigara.” diye buyurdular.</p>

<p>Ben o yıllarda iyiden iyiye sigara içen biriydim. Fakat Üstad’ımın yanında nefesimi bile belli bir hesap içinde alıp verirken, bu teklife “Hay hay, bir sigara yakayım.” diyecek halim olamazdı. Ortada bir vaka var. Elinde sigara tabağıyla Üstad, mukabelemi bekliyor. Bekletmedim. Kararımı verdim. “Kullanmıyorum Üstadım.” dedim. En doğrusu bu olmalıydı. Zaten biraz önce böyle olan iki cevap almışlardı. Benimkisi de aynısından olsa ne çıkar!</p>

<p>Fakat iş göründüğü gibi kolay yürümedi. O ana kadar şefkat ve merhamet ile bizimle sohbet eden Üstad’ın hali ve sesi değişti. Mülâyim hali hiddete, şefkatli sesi şiddete dönüştü. Göğüs hizama kadar uzattıkları ardından “Kullanmıyorum Üstadım.” beyanımla kendi göğüs hizalarına kadar çektikleri kolu, ansızın yayından boşalan bir ok hızıyla tekrar önüme kadar uzattı ve hiddetle:</p>

<p>— Müslümanca söyle, diye haykırdılar.</p>

<p>Bana ne oldu, bilemiyorum. Ne hale düştüm, farkında değilim. Sadece inleyerek:</p>

<p>— Kullanıyorum Üstad’ım, dediğimi hatırlar gibiyim.</p>

<p>Müslümanca söylemek, öyle ya. Hangi mazeret, hangi edep kaygısı, hangi nezaket budalalığı bir şeyi “Müslümanca söylemekten” daha müreccah olabilir. Evet, bir şey diyeceksem “Müslümanca” demeliyim. Bir şey yapacaksam “Müslümanca” yapmalıyım. Lafı uzatmayayım. Yaşayacaksam “Müslümanca” yaşamalıyım.</p>

<p>Ve sen aziz Üstad’ım. Bende iyi, doğru, güzel adına senden, senin eserlerinden aldıklarımın payı ne kadar çoktur bilemem. Fakat şunu iyi biliyorum ki fert ve cemiyet planında Müslümanca bir duruş sergilemek adına bende ne varsa asıl senin bu ihtarınla başladı.</p>

<p>Üstad’ım, senin,</p>

<p>“Müjdecim, kurtarıcım, efendim, peygamberim<br />
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim.”</p>

<p>diye belirttiğin bu ölçü içinde, hesaba katılmayı çok arzu ederim. Mekânın cennet olsun.</p>

<p>Aylık Baran Dergisi 46. Sayı Aralık 2025</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bir-hatira-bir-ihtar-muslumanca-yasamak</guid>
      <pubDate>Fri, 09 Jan 2026 15:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/01/necip-fazil-4.webp" type="image/jpeg" length="86096"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Akıncı Yolu ve Akıncı Yol dergileri tek ciltte çıktı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/akinci-yolu-ve-akinci-yol-dergileri-tek-ciltte-cikti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/akinci-yolu-ve-akinci-yol-dergileri-tek-ciltte-cikti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Akıncı Yolu ve Akıncı Yol dergilerini, 1995–1997 dönemini kapsayan bütün sayılarıyla tek ciltte topladık ve mücadele tarihine not düşen bu külliyatı satışa sunduk.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>1995–1997 tarihleri arasında yayımlanan Akıncı Yolu ve Akıncı Yol dergilerini tek ciltte topladık. Toplam 704 sayfadan oluşan bu özel cilt, 41×29 cm ölçülerinde, kalın kapaklı ve arşiv niteliğinde hazırlandı. Büyük Doğu–İBDA çizgisinin fikir ve aksiyon hafızasını bir araya getiren çalışma, dönemin metinlerini, belgelerini ve mücadele izlerini bütünlüklü biçimde muhafaza ediyor.</strong></em></p>

<p><strong>“Akıncı Yolu” ve “Akıncı Yol” Dergileri hakkında</strong></p>

<p>Akıncı Yolu dergisi, Büyük Doğu-İbda fikriyatına bağlı ve 1995-1997 arasında 20 sayı aylık periyodla yayınlanmış fikir ve aksiyon dergisidir. Onun devamı olan Akıncı Yol dergisi ise Şubat-Haziran 1997 tarihleri arasında 6 sayı yine aylık periyodla yayınlanmıştır. İşin aslında bu iki dergi, 1991-1995 arasında önce aylık 39 sayı, sonra haftalık 35 sayı yayınlanmış Büyük Doğu-İbda fikriyatına bağlı meşhur Taraf dergisinin devamıdır. İbda çizgisindeki bu dergiler, çıktığı dönem itibariyle İslâmî hareketin köşe taşları olarak nitelendirilmiştir.</p>

<hr />
<h2 style="text-align:center"><strong><a href="https://www.aylikbaran.com/product-page/ak%C4%B1nc%C4%B1-yolu-ve-ak%C4%B1nc%C4%B1-yol-dergileri-tek-ciltte-%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1" rel="nofollow"><span style="color:#c0392b">SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ</span></a></strong></h2>

<hr />
<p></p>

<p>Akıncı Yolu dergisinin ilk sayısı 1 Mayıs 1995 tarihli olup Şehid Cahit Ayaz kapaktan verilmiştir. Son sayısı 1 Ocak 1997 tarihli olup 20 sayının yazı işleri müdürlüğünü Yahya Yıldırım üstlenmiştir. Akıncı Yol dergisinin yazı işleri müdürü ise Ali Acar’dır. Her iki derginin de Genel Yayın Yönetmenliğini Şükrü Sak yapmıştır. Akıncı Yol dergisinin muhtevasında cezaevinden Taraf kadrosu tarafından yazılar ile bir direniş destanına dönen DGM (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) İBDA-C tutuklarının yargılanma haberleri, olaylı mahkemeler ve fotoğrafları dikkat çekmektedir.</p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu’nun Adımlar Kitabında yer alan “Kemalizm’in Son Demleri” başlıklı söyleşi/yazısı ilk olarak Akıncı Yolu’nun 20. sayısında yayınlanmıştır. Yine Salih Mirzabeyoğlu’nun Adıbelirli müstearıyla yayınlanan “Noktalama” başlıklı yazılar, Akıncı Yolu’nun 10 ve 12. sayısında yayınlanmıştır. Ayrıca Akıncı Yol dergisinin muhtelif sayılarında Abdülhamid Yıldız müstearıyla çıkan 11 yazının Mirzabeyoğlu’na ait olduğu tahmin edilmektedir. Akıncı Yol dergisinin 1. sayısında yer alan ve kalemin gerektiğinde bir kılıç gibi kullanılmasına misal olan “Yanlış Hesap İbda’dan Döner” isimli imzasız yazı için aynı şey söylenebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>DGM’lerdeki duruşmalar, MAHKEMELER başlığıyla verilirken, ATEŞ HATTI ve KAYGANIN İÇİNDEN başlıklarında da İBDA cephelerinin legal olsun illegal olsun faaliyet haberleri yer almaktadır. Böylece dergi fikirle aksiyonu meczetmektedir.</p>

<p>28 Şubat kararları öncesi dik duruşu temsil eden Akıncı Yolu ve Akıncı Yol dergilerine birçok dava açılmış, polis operasyonuna maruz kalmış, yazı işleri müdürü Yahya Yıldırım ve dergi çalışanları gözaltına alınmış, yargılanan Yahya Yıldırım “İBDA-C örgütü üyesi” olmak gerekçesiyle 12,5 yıl ceza almıştır.</p>

<p>Akıncı Yol dergisinde, Rus-Çeçen savaşına destek için Avrasya Feribotunu kaçıran gönüldaşların ülke gündemine yerleşen haberleri de işlenmektedir. Aynı derginin ikinci sayısının kapağı ise DGM’lerin İBDA bağlılarına verdiği ağır cezalara karşı bir meydan okuma olarak Gölge dergisi posterlerinin de şöyle demektedir: “Kuyrukcular Hüküm Kesti Kırk Sene! Kahpe Düzen Kırk Sene Sürer Gibi.” Diğer sayılarda ise “Laik Esaretten Şer’i Özgürlüğe” başlıklı yazılar dikkat çekmektedir.</p>

<p>Akıncı Yolu ve Akıncı Yol dergileri sayfalarını aşan ve muhtevalarında taşan uzun metinleri, birinci sayısından itibaren dergiye ek olarak, farklı mevzularda, sekiz fasikül halinde vermiştir.</p>

<p>Netice olarak, 1990-1997 dönemi İBDA mensuplarının aksiyon çizgisini ifade eden bu dergiler, mücadele tarihine düşülmüş önemli not ve belgelerdir.</p>

<p><em>Aylık Baran Dergisi</em><br />
07.10.2025</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda, Kitap</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/akinci-yolu-ve-akinci-yol-dergileri-tek-ciltte-cikti</guid>
      <pubDate>Thu, 08 Jan 2026 14:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/akinci-yolu-ve-akinci-yol-dergileri-tek-ciltte-cikti.webp" type="image/jpeg" length="63265"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Kadın Kılığı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-kadin-kiligi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-kadin-kiligi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>● Kadın kılığı, bu emirden itibaren edep hadlerine girecektir.</p>

<p>● Bu hadlere girmek, ölçümüzün kadın vücudunda görünmesine müsaade ettiği kısımları açık bırakıp, görünmesine müsaade etmediği kısımları örtülü bulundurmaktır.</p>

<p>● Edep hadleri mahfuz bulundurulmak şartiyle kadın kılığında, ne kadar süs, zarafet, güzellik unsuru varsa tatbik olunabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li>
 <p itemprop="headline"><em><strong><a href="https://www.barandergisi.net/islam-inkilabinda-koy-necip-fazil">İslâm inkılâbında köy - Necip Fazıl</a></strong></em></p>
 </li>
 <li>
 <p itemprop="headline"><em><strong><a href="https://www.barandergisi.net/islam-inkilabinda-milliyet-necip-fazil">İslâm inkılâbında milliyet - Necip Fazıl</a></strong></em></p>
 </li>
 <li>
 <p itemprop="headline"><em><strong><a href="https://www.barandergisi.net/islam-inkilabinda-genclik-necip-fazil">İslâm inkılâbında gençlik - Necip Fazıl</a></strong></em></p>
 </li>
</ul>

<p>● Yepyeni ve misilsiz şartların çerçeveliyeceği Büyük Doğu âleminde kadın, hadleri mahfuz tutarak, zevkî ve bediî her bakımdan zenginleştirmek ve bütün cihana örnek diye takdim etmekle mükellef olduğu kılığını, bir taraftan mücerret kadın zarafet ve şahsiyetinin en ileri ifadesi, öbür taraftan da İslâmî ve ahlâkî edeplerin en mükemmel tecellisi halinde âbideleştirecektir.</p>

<p>● Büyük Doğu âleminin kadını, bu kılığa girdikten sonra, artık ona, ev, mektep, salon, daire, konser, konferans, merasim; zatiyle dinî bir yasak belirtmiyen her yer açık ve serbesttir.</p>

<p>● Dâva, ne kadını bir konserve maddesi gibi simsiyah çarşaflar içinde lehimleyip hava temasından uzak bulundurmak, ne de sokağa atılmış bir yemek gibi köpek nefslere peşkeş çekmektir. Dâva, kadını birbirine zıt iki bâtıl telâkki arasında, ancak Şeriatin kendisine tâyin ettiği içtimaî hüviyetiyle heykelleştirip cemiyet meydanına dikmektir. Yani dâva, fazlası ve eksiği olmadan, bu mevzuda aynı ve asliyle Şeriati tatbik etmektir.</p>

<p>● Kadın kılığı mevzuunda yobaz, şeriat emrini, kadını utanılacak ve korkulacak bir madde gibi büsbütün iptal etmek diye anladığı için bizzat şeriate karşı kabahatli; son üç çeyrek, yarım ve bilhassa çeyrek asırlık hal de, kadını bütün perde ve hicaplarından soyarak nazarî ve içtimaî bir zina ve iştiha unsuru şeklinde meydana arzettiği için suçludur. Bu iki cürüm de, bir ana ölçünün sağından, öbürü solundan kaymak suretiyle, biri bilmeden, öbürü bile bile hakikate karşı ihanettir.</p>

<p>● Kadın kılığının tâbi olacağı had meselesiyle, bu had üzerinde bina edilecek güzellik dâvasını, en ileri din ve (estetik) adamlarından bir heyet tesbit edecektir.</p>

<p>● İslâmiyetin resmettiği kadını, bir fıçı içinde oturur ve ancak fıçının tıpasından ses verip ses alır (asosyal-lâiçtimaî) bir ucûbe sananlar,</p>

<p>● Büyük Doğu âleminin İslâmiyete bütün gerçekliğiyle uygun kadınını gördükleri zaman, iman ile güzelliği ve ahlâk ile zarafeti bir araya getirmiş olmanın harikası, yani İslâmiyetin olduğu gibi tecellisi karşısında, Firavn hayret ve dehşetiyle apışıp kalacaklardır.</p>

<p>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s.366-368</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-kadin-kiligi-1</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Jan 2026 12:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/necip-fazil-ideolocya-orgusu-kadin-kiligi.webp" type="image/jpeg" length="72313"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[5-7 Ocak 2000: Bandırma Cezaevi’nde Noel Baba Operasyonu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/5-7-ocak-2000-bandirma-cezaevinde-noel-baba-operasyonu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/5-7-ocak-2000-bandirma-cezaevinde-noel-baba-operasyonu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>28 Şubat 1997 tarihinde Batıcı Kemalist rejim tarafından Müslümanlara bir darbe yapılmış ve bu süreçte bankalar hortumlanırken, şirketler batırılmış, binlerce Müslüman fişlenmiş ve bu darbeye karşı dik duran nice Müslümana da “terör örgütü mensubu” yaftası vurularak cezaevlerine gönderilmişti. Yine bu süreçte medya tarafından üretilmiş düzmece haberler vasıtasıyla yargının Müslümanlara ceza vermesi sağlanmış, Kur’an kursları ve İmam Hatipler kapatmış, başörtüsüne karşı büyük bir baskı ve zulüm oluşmuş, üniversitelerde ikna odaları kurulmuştu.</p>

<p>28 Şubat’ta tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi dik durdukları için içeri alınan İbda bağlıları, 5 Ocak 2000 tarihinde Bandırma Cezaevi’nde büyük bir operasyona maruz kaldılar. Batıcı Kemalistlerin amacı cezaevindeki İbdacılar nezdinde tüm Müslümanlara bir operasyondu aslında… Zira operasyon da “Noel Baba Operasyonu” olarak adlandırıldı.</p>

<h2>Gönüldaş Hasan Meriç şehit edildi</h2>

<p>Görevliler tarafından cezaevindeki tutsaklara herhangi bir zarara uğramadan başka bir cezaevine nakledileceği söylendi. Fakat daha en başta ne olduğu anlaşılmadan tam teçhizatlı rütbeli bir ekip tarafından cezaevine baskın düzenlendi. Hapishanenin içinde önlerine gelene ateş etti rütbeli askerler. Birçok Müslüman yaralanırken, İbda bağlılarından Hasan Meriç G3 mermisiyle şehit edildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Operasyonun üçüncü günü Adalet Bakanlığı operasyonun durdurulması yönünde bir söylemde bulunurken, Genelkurmay’dan “Bu operasyon sonuna kadar gidecek, bitirilmeyecek” noktasında bir talimat geldi. Bu süreçte de Kemalist rejimin Müslümanlardan korkan sözde “asker”leri durmadı ve cezaevini savaş alanına çevirdiler. Müslümanlar ellerinde imkân olmamasına rağmen direndi.</p>

<p>Üç gün boyunca koğuşlara girmek için askerin tahrip ettiği ve yer yer yangın çıkardığı hadiseler, tek yanlı tutanaklarla mahkumlara yıkıldı. Batıcı Kemalistlerin mermilerine hedef olan Müslümanlar bir de isyan çıkarmakla suçlandı ve 2005 yılında ağır cezalara çarptırıldı. Bu cezalar yeni TCK uyarınca hafifletilecek ve zamanaşımından düşecekken, tam zaman aşımı süresi dolmak üzereyken daha sonra FETÖ’cülerin karargâhı olduğu söylenen Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından 17-25 Aralık yargı darbesi teşebbüsünün yaşandığı süreçte, 25 Aralık 2013’te hukuksuzca onaylandı.</p>

<h2>Noel Baba Operasyonu, 1999’da rezil oluşlarının intikamıydı</h2>

<p>Bu operasyon, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Metris, bir milletin, beklenen bir tarih için dünya çapına gebe bir çekirdek hâlinde uyanışının müjdesidir!” dediği 5 Aralık 1999 Metris zaferinin, Batıcı Kemalistlerin İbdacılar tarafından püskürtülüşünün intikamıydı.</p>

<p>5 Aralık 1999’da Kemalist rejim tarafından 63 kişilik koğuşa 400 asker ile baskın düzenlenmişti. Baskında 63 Müslüman, laik Batıcı rejim askerine karşı cansiperane bir direnişle karşılık verdi. Batıcı Kemalistlerin 54 askeri yaralanırken, 2’si binbaşı olmak üzere 20 subayı ve 170 askeri de o bir avuç Müslüman tarafından rehin alındı. Müslüman Anadolu’da Batı’nın kuyrukçuluğunu yapanların, ellerinde savaşmak için teçhizat dahi olmayan bir avuç Müslüman karşısındaki bu hali, dünya medyasında da geniş yankı buldu. Müslümanların bu zaferi, Batıcı Kemalistler için büyük hezimetti.</p>

<h2>2000 yılında birçok cezaevine baskın yapıldı</h2>

<p>2000 yılında, sadece Bandırma Cezaevi’ne değil, 10’un üzerinde cezaevine, Kemalist rejim tarafından baskınlar düzenlenmişti. Solculara düzenlenen operasyonlara Hayata Dönüş, İbdacılara düzenlenen operasyonlara ise Noel Baba ismi verilmişti. Bu kapsamda 15’e yakın cezaevine kanlı baskınlar düzenlenmiş, 30’un üzerinde ölüm ve yüzlerce yaralanma olmuştu. Ve Bandırma ve Metris isyan davası haricinde açılan, yani sola karşı açılan davaların çoğu zamanaşımından düşmüştü.</p>

<h2>Müslümanlar, dik duranlar sayesinde rahat</h2>

<p>İslâm davası için can vermeyi her şeyden aziz bilen İbda bağlıları, bir Müslümanın nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini, nerede ve nasıl davranması gerektiğini göstermiş ve Batıcı Kemalist rejime karşı mücadele ederek Müslümanların başlarını dik tutabilmesine vesile olmuştur. 15 Temmuz’da Müslümanların aksiyona geçmesinin, bugün hâkim pozisyonda durabilmesinin yolunu açan da onların bu duruşudur.</p>

<h2>Tayyar Tercan anlatıyor</h2>

<p>Daha önce Tayyar Tercan ile yaptığımız <em><a href="https://www.barandergisi.net/roportaj/5-ocakta-sadece-bandirma-cezaevine-degil-tum-muslumanlara-operasyon-yapildi"><span style="color:#8e44ad">röportajda</span></a></em> Tercan, 5 Ocak 2000’de Bandırma Cezaevi’nde İbda fikriyatına bağlı tutuklulara yönelik gerçekleştirilen operasyonu anlattı. Uzun süredir böyle bir müdahaleyi beklediklerini söyleyen Tercan, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun baş eğmeyen duruşunun hedef alındığını, operasyonun cezaeviyle sınırlı kalmadığını, Müslüman tutukluların iradesini kırmaya dönük planlı bir saldırı olarak yürütüldüğünü ifade etti. Bu sürecin, 1999’un “Kurtuluş Yılı” ilan edilmesinin ardından yoğunlaşan baskıların devamı olduğunu vurguladı.</p>

<p>Tercan, operasyon öncesinde cezaevi idaresi, savcılık ve bakanlık temsilcileriyle görüşmeler yapıldığını, kendilerine başka cezaevlerine sevk edilecekleri yönünde sözler verildiğini ancak bu sözlerin tutulmadığını dile getirdi. F tipi cezaevlerine geçiş sürecinin yaşandığı bu dönemde, İBDA’ya bağlı tutuklulara yönelik müdahalenin “Noel Baba Operasyonu” adıyla anıldığını belirten Tercan, askerî birliklerin tam teçhizatlı şekilde cezaevine girdiğini, pencerelerden ateş açıldığını ve yoğun bir saldırı başladığını söyledi. Üçüncü gün Adalet Bakanlığı cephesinden operasyonun durdurulmasına dair açıklamalar gelirken, askerî kanattan operasyonun sürdürülmesi yönünde talimat verildiğini aktardı.</p>

<p>Röportajda Tercan, operasyon sırasında kendisinin ve birçok arkadaşının yaralandığını, Hasan Meriç’in gözlerinin önünde vurulduğunu ve daha sonra şehid olduğunu anlattı. Sürekli ateş açıldığını, gaz bombaları ve molotofların kullanıldığını, yaralıların bulunduğu alanlara dahi saldırıların sürdüğünü ifade etti. Operasyonun ardından yaralıların hastaneye götürüldüğünü, daha sonra Bandırma Cezaevi’ndeki tutukluların toplu şekilde başka cezaevlerine sevk edildiğini söyledi.</p>

<h2>Yakup Köse anlatıyor</h2>

<p>Gazeteci yazar Yakup Köse ile yaptığımız <u><em><a href="https://www.barandergisi.net/gazeteci-yazar-yakup-kose-askerler-oldurmek-icin-gelmisti"><span style="color:#8e44ad">röportajda</span></a></em></u> Köse, Bandırma Cezaevi’ne yönelik Noel Baba Operasyonu’nda askerlerin öldürmek maksadıyla geldiğini düşündüklerini ifade etti. Operasyonun başladığı anda içeride bulunan otuz kadar arkadaşlarının ağır yaralandığını, kullanılan mühimmatın ve saldırı biçiminin bunun açık bir göstergesi olduğunu söyledi. Köse, müdahalenin cezaevi idaresinden farklı şekilde organize edildiğini, olayın başlangıcından itibaren yoğun ateş altında kaldıklarını aktardı.</p>

<p>Köse, operasyon sürecindeki saldırı sırasında yaşananları ayrıntılarıyla anlattı ve gerçek mermilerle ateş açıldığını, gaz bombalarıyla yoğun baskı uygulandığını söyledi. Bu süreçte merhum Hasan Meriç’in de vurularak şehit edildiğini belirtti. Köse, Meriç ile arasında geçen kısa söyleşiyi aktararak, Meriç’in ateş altında şehadet konuşması yaptığını dile getirdi.</p>

<p>Röportajda Köse, operasyon boyunca yaşanan korku ve kaotik atmosferi, yaralıların durumunu ve saldırının sertliğini ifade etti. Müdahale esnasında yaralananlar arasından çıkarılmalarını sağlayan arkadaşlarının çabalarını, yoğun gaz ve ateş altında ilerlemeyi anlattı. Cezaevindeki bu muharebe ortamının, müdahalenin niteliğini açık biçimde ortaya koyduğunu söyledi.</p>

<h2>Operasyona dair</h2>

<p>Bandırma Cezaevi’nde 5–7 Ocak 2000 tarihlerinde yaşanan olayların ardından açılan dava, Türkiye genelinde aynı dönemde gerçekleştirilen Noel Baba ve Hayata Dönüş operasyonları arasında özel bir yere oturdu. Çok sayıda cezaevinde benzer askerî müdahaleler gerçekleştirilmiş, ölüm ve yaralanmalar yaşanmış olmasına rağmen bu dosyaların büyük bölümü zaman içinde kapatıldı. Bandırma Cezaevi’ne ilişkin dosya ise yıllar sonra hükümle sonuçlanan tek dava olarak öne çıktı.</p>

<p>Bandırma davasında verilen cezalar, diğer cezaevlerinde yaşanan daha ağır sonuçlarla karşılaştırıldığında yargı pratiğindeki çarpıklığı açık biçimde ortaya koydu. Aynı dönemde çok sayıda cezaevinde benzer hatta daha ağır hadiseler yaşanmasına rağmen bu dosyaların hukuki süreçten düşmesi, Bandırma dosyasının ise mahkûmiyetle sonuçlandırılması, yargı mekanizmasının seçici biçimde işletildiği yönündeki eleştirileri güçlendirdi. Bu tablo, adaletin uygulanmasında ölçü ve tutarlılık meselesini yeniden gündeme taşıdı.</p>

<p>Dava sürecinde olayların ceza hukuku çerçevesinde ele alınış biçimi de tartışmaların merkezinde yer aldı. Cezaevi koşullarında askerî nitelikte yapılan bir operasyonun sonuçlarının, tutukluların fiilleri üzerinden değerlendirilmesi, yaşananların bütünlüklü biçimde ele alınmadığını gösterdi. Güvenlik güçlerinin müdahale biçimi ve cezaevi içindeki olağanüstü şartlar göz ardı edilerek yapılan yargılama, davanın hukuki zemininin sorgulanmasına yol açtı.</p>

<p>Bandırma davası, bu yönüyle yalnızca bir cezaevi hadisesinin yargılanması olmaktan çıktı. Aynı dönemdeki benzer dosyaların kapatıldığı bir tabloda, Bandırma dosyasının yıllar sonra yeniden açılarak sonuçlandırılması, hukuk ve adalet kavramlarının nasıl araçsallaştırıldığını gözler önüne serdi. Bu süreç, cezaevi operasyonları sonrasında işletilen yargı mekanizmasının adil ve tutarlı biçimde işlemediğini gösteren çarpıcı örneklerden biri olarak kayda geçti.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/5-7-ocak-2000-bandirma-cezaevinde-noel-baba-operasyonu</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 12:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/noeol-baba-operasyonu-5-7-ocak.webp" type="image/jpeg" length="22583"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Necip Fazıl’ın Başyücelik devlet ve idare teklifi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/necip-fazilin-basyucelik-devlet-ve-idare-teklifi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/necip-fazilin-basyucelik-devlet-ve-idare-teklifi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Başyücelik, Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu kendine mahsus, orijinal bir sistemdir. O, mevcut rejimlerin iyi taraflarını almış, kötü taraflarını atmış; çağdaş mütefekkir olarak faydalıları süzmüş ve İslâm’ın süzgecinden geçirerek tertip etmiş, orijinal bir sistem haline getirmiştir]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center"><span style="color:#f39c12"><em>Aylık Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi ve yazarı Kâzım Albayrak, 8.10.2025 tarihinde Sancaktepe İnsanî Değerler Platformu (SANİP)’te yaptığı sohbette, Üstad Necip Fazıl’ı ve Büyük Doğu ideolojisini yedi karakteristik üzerinden ele aldı. Başyücelik devlet modelinden Üstad’ın aksiyon ruhuna, iman ve vecd ile yoğrulmuş şahsiyetine kadar kapsamlı bir bakışla ele alınan bu değerli sohbetin yazılı versiyonunu siz değerli okuyucularımıza sunuyoruz.</em></span></p>

<p></p>

<p>Önce “Necip Fazıl kimdir?” diye sorarak onu tanımlamaya çalışalım. Necip Fazıl, şeriattan zerre taviz vermeden onu eşya ve hadiselere hâkim kılmanın dünya görüşünü örgüleştirmiş adamdır. Burada öncelikle altını çizeceğimiz husus, onun şeriattan taviz vermeyen çizgisidir. Bu tanımdaki ikinci husus ise Necip Fazıl’ın İslâm’ın iktidarı için içtimaî ve siyasî bir düzen teklifiyle ortaya çıkmasıdır. Yani Necip Fazıl, “Çağımızda Müslümanların, devlet ve idare sistemi nedir, ne olmalıdır?” sorusunu cevaplamıştır. Hülasa olarak, fert ve toplum olarak Müslümanın düşünce yapısını, içtimaî ve siyasî görüşlerini sistematik hale getirmiş, bunu dünya görüşü halinde sunmuştur, diyebiliriz.</p>

<p><img alt="Sanip2" class="detail-photo img-fluid" height="870" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/12/sanip2.jpeg" width="1080" />Dünya görüşü mevzu inanç ve itikadlarla da yakın alâkalıdır. Zira içtimaî ve siyasî fikirlerle her yerde karşılaşıyoruz. Ya kabul ya red şeklinde bir tarafta oluyoruz. Mesela bir rejimden bahseden liberalizm var, sosyalizm var. Öte yandan içimize kadar girmiş olan “doğru yolun sapık kolları” olarak modernizm/reformizm, selefîlik, neo-selefîlik gibi akımlar vardır. Bu içeriden görülen akımların çoğunun ise oryantalizm gibi dış kaynaklı olduğunu belirtelim. Peki, bizim bunlara karşı duruşumuz nedir? Bunun yanında demokrasi, liberalizm, özgürlükler, yönetim biçimi, seçim sistemi vs. meseleler… Bunlarla iç içeyiz. İşte Necip Fazıl, bu meselelerin “bizce” çözümlerini “<em>İdeolocya Örgüsü</em>” eserinde sistemleştirmiş, “Başyücelik Devlet ve İdare Mefkûresi” bölümünde ise Başyücelik ismiyle mücessem hale getirmiştir. Onun temel kitabı bu eserdir. Bu kitabı okumadan Büyük Doğu’yu anlayamayız. Salih Mirzabeyoğlu da Başyücelik Devleti eserinde Üstad’ın bu teklifini tahlil ve tafsil etmiştir. Burada bütün fikriyatını hülasa etmiştir. Doğu âlemi, Batı âlemi, rejimler, devlet anlayışı vs... “Başyücelik Devleti”, İslâm’ın geçmiş devlet tecrübelerini hülasa etmiş, özümsemiş, Râşid Halifeler dönemini örnek almış ve çağımızda süzülmüş örneği olmuştur.</p>

<p>Başyücelik, bizim devlet mefkûremizdir; İslâmî bir rejimin anayasası ve manifestosudur. Aksi halde, sekülerizm içinde kayboluruz. Müslüman, seküler bir rejimde yaşarsa gittikçe kan kaybına uğrar; özellikle gençlik açısından bu durum olumsuz sonuçlar doğurur. Zaten bugün bunu yaşıyoruz. Bu sebeple, Büyük Doğu fikriyatını toplumun genel düşünce çerçevesine oturtmamız gerekir.</p>

<p>Necip Fazıl, “<em>İdeolocya Örgüsü</em>”nü Anadolu gençliğine ithaf ediyor. Gençlik, İslâm inkılâbı demek; Üstad’ın beklediği böyle bir büyük zuhurdur. Zaten başka türlü de olmayacağı anlaşılıyor. Bu eserin ithaf yazısında Üstad şöyle diyor: “Bu eser benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyimdir.”</p>

<p>Necip Fazıl’ın fikir merkezli sekiz eserini de zikredeyim. Başta <em>İdeolocya Örgüsü</em> olmak üzere <em>Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Türkiye’nin Manzarası, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, İman ve Aksiyon, Hesaplaşma, Sahte Kahramanlar, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor. </em>Üstad’ın ilk dört eseri ise şöyle sıralanabilir: <em>İdeolocya Örgüsü, Çöle İnen Nur, O ve Ben, Çile.</em></p>

<p></p>

<p><strong>Yedi Maddede Büyük Doğu’nun karakteristikleri</strong></p>

<p>Şimdi Büyük Doğu İdeolojisini maddeler halinde biraz anlatalım.</p>

<p>1-Şeriatten kıl feda etmeyen fikirler manzumesi oluşu.</p>

<p>2- Keramet çapında bir tarih muhasebesi yapması…Büyük Doğu bize beş asırlık tarih muhasebesiyle birlikte yakın tarihi de bütün uydurma ve sahteliklerinden ayıklayarak gösterir. <em>Ulu Hakan Abdülhamid Han, Sultan Vahidüddin Han </em>ve<em> Sahte Kahramanlar</em> eserleri yanında onun müstear adla çıkan ve önce yurt dışında basılan tek eseri olan Put Adam’ı (Arapçası <em>er-Reculü’s-sanem</em>) da bu babda zikredelim. Bu eser, hâlâ putları her yerde câri olan mâlum şahsın hayatını anlatıyor. Bu eser Arap ülkelerinde 1977’de basıldı, Türkiye’de 2019’da tercümesi yapılarak yayınlandı. Üstad’ın tam üslubu olmasa bile her şey yine belli. Orada Üstad dokuz bölümde anlatıyor. Mesela yedinci bölümde “Çankaya, Cinayet, Rezillik ve Utancın Merkezi” deniyor. Yakın tarihi bilmek açısından bu eser de önemli. Tarih açısından, nereden geldik, nereye vardık, ne yaşadık şeklinde geçmişimizi bilmeliyiz.</p>

<p><em>Ulu Hakan Abdülhamid Han</em> önemli eserdir; eserin sonunda “Abdülhamid Han’ı anlamak her şeyi anlamaktır.” deniyor. Kırılma noktası orasıdır, bu yüzden bu noktayı bilmeliyiz. Hilafet aslında orada düştü. Abdülhamid Han’ı deviren İttihat ve Terakki çetesinin neler yaptıkları mâlum.</p>

<p>Vahdettin Han ise çilekeş ve mazlum bir padişahtır; Üstad’ın kitabına da başlık olan ifadeyle söylersek, <em>“Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu”</em>dur. Ancak o ülkeyi Batı’ya peşkeş çekenlerce “vatan haini” ilan edilmiştir.</p>

<p>Mithat Paşa’dan Reşit Paşa’ya, Namık Kemal’den Ziya Gökalp’e kadar sahte kahramanlar panoraması uzar. Dostumuzu bildiğimiz kadar hatta ondan daha fazla düşmanımızı ve bu sahte kahramanları bilmeliyiz. Abdülhamid Han’ı deviren ve hilafeti yıkan onlar. Üstad bu isimdeki eserinde Sahte Kahramanlar’a resmi bir geçit yaptırır.</p>

<p>3-Dünya görüşü ile ortaya çıkması. Bunun zarureti olarak şunu ifade edelim ki çağımızda meselelerin giriftliği ve hiç olmadığı kadar iç içe oluşu sistematik bir görüşe ihtiyacı dayatmaktadır. Topyekûn bir inanış, ölçülendiriş ve her örgüsü uyumlu fikirler manzumesine ihtiyaç. Gelenekteki kopukluktan ve anlayışın kaybolmasından dolayı İslâm’a muhatap anlayışın dünya görüşünün çerçevelenmesi ihtiyacı doğmuştur. Parça parça veya eklektik değil, dünya görüşü sistematiği içerisinde hadiselere bakılması gerekiyor, bütünlük içinde, sistematik şekilde. Çağımızda eşya ve hadiseleri kuşatıcı ve birbiriyle uyumlu çözücü böyle sisteme ihtiyaç var; Üstad bunun için koymuş bu fikriyatı. Yirmi beş senesini bunun için vermiş. Oradan buradan toplama değil. Kitaplara bakar, hocaları, münevverleri, siyasetçileri toplarız, yaparız diye öyle olmuyor. Projeyi bir kişi çizer; örneğin şuraya pencere koyacağım, kaloriferi böyle koyacağım diye bütün bir binaya göre hesaplanır. Herkes parça parça yaparsa birbirine uyumsuz olur, o zaman sistem bozulur. Herkesin birbirinden habersiz, binanın bütününden habersiz yapması olmaz. Projeyi bir kişi çizer, uygulamasını kadro yapar. Sistem mevzu bu kadar önemli, gözden kaçmasın.</p>

<p>4-Peygamber merkezli bir düşünce sistemi oluşu. Zira peygamber olmadan Allah’a ulaşmak mümkün değildir. Bunun için Necip Fazıl’ın tanımıyla “peygamberin bâtını” demek olan tasavvuf gerekiyor. Canlı bir örnek olarak bir beşer olan peygamberden Allah’a daha kolay ve tesirli ulaşılacağını da ifade edelim. Bu minvalde Necip Fazıl fıkıhtan zerre taviz vermeyen bir tasavvufu temel alıyor. Şer’î ölçülerden zerre taviz vermeden onu tasavvufla mezcediyor. Birinci maddede Büyük Doğu’nun şeriattan kıl taviz vermediğini ifade etmiştik. O, mürşidi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ile tam rotasını bulmuş ve cemiyet mücadelesine atılmıştır. Aksiyonunu mürşidine borçludur. Hülasa tasavvuf, Büyük Doğu İdeolojisinin temelini teşkil eder. Necip Fazıl “Çerçeve 2” eserinde şöyle der: “Tasavvuf ki ruh ve kafa çilemin yüzde yüzünü temsil eder.”</p>

<p>Bu minvalde Necip Fazıl’ın davanın aşk, vecd, diyalektik ve estetik boyutlarını işaretlediğini belirtelim. Necip Fazıl her şeyden önce bir dava ahlâkı adamıdır ve vecd ile hareket eder. Onun sanatçı yönü de estetik buudunu tamamlar. Necip Fazıl davasına divane gibi bağlıdır. Söylentilere kulak asmayın; Necip Fazıl bir vecd adamıdır.</p>

<p>5- Dost ve düşman kutuplarını işaretlemesi. Baş muhabbet kutbu, kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılan Allah Resulü’dür. Baş nefret kutbu da ona göre belirlenir, bu çerçevede çağımızda baş muhabbet ve baş nefret kutupları işaretlenir ve mücadeleye geçilir. Yakın tarihten gerçek ve sahte kahramanları da bu minvalde anlamak lazım. Bu çok önemli, çünkü şaşırmalar olabiliyor. Üstad bütün ilişkilerimizde ferdî ve içtimaî münasebetlerde geçerli olması gereken yasayı, yani şeriatın yasasını şöyle ifade ediyor: “Allah için sevgi ve muhabbet, Allah için nefret ve buğz”; birbirimizi bunun için seveceğiz. El-hubbu fillâh ve’l-buğzu fillâh<em>, </em>Kur’an buyruğudur. Üstad bir şiirinde şöyle ifade eder: “Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!”</p>

<p>Bir adamın düşmanı yoksa davası yok demektir. Öyle ılıman gidiyordur, tatlı su balığı gibidir. Böyle olmaz. Hatta dosttan çok düşmanı daha iyi tanıyın diyor Üstad. Demokrasiyi amaç edinmek, değersiz ve omurgasız olmak demektir. Bu ılımanlığın sonu “Mezheplere ve şeriatın bazı hükümlerine gerek yok!” sapkın anlayışıdır. Olur mu böyle şey? Küfre ve kötülüğe bir vurdumduymazlık ve hoşgörü yayılıyor. Halbuki hoşgörü ancak hak ölçüleri içerisinde Müslümanlar birbirine gösterir, küfre ise şedit davranır. Kur’an emri böyle iken bunun dışına çıkmak musibet olur.</p>

<p>6- Necip Fazıl’ın yeni bir usul, tarz ve diyalektik getirmesi. O hem geleneğe bağlı hem yenilikçi-devrimcidir. Kısaca modernist olmadan moderndir; buna “gelenekli yenilik” de diyebiliriz. Geleneğe bağlıdır, ama geleneği kuru kuruya tekrar etmez. Çağımızın yeni meselelerine tatbik edebilecek yeni bir dil ve diyalektikle sunar. Estetik planı başa alması da onun usul ve tarzda bir yenilik getirmesidir.</p>

<p>7- “İslâm İnkılâbı” ve “Büyük Zuhur” diye ifade ederek aksiyona geçmesi. Necip Fazıl, “Cihanı kaldıracak manivelanın dayanak noktasını Türkiye kabul etmek”<em> </em>diyor ve en olumsuz şartlarda öne atılıyor bir gençlik yoğuruyor. Bu hususta her bedeli de ödüyor. Örneğimiz,/emsalimiz odur.</p>

<p><strong>Başyücelik Sistemi</strong></p>

<p>Başyücelik sistemi nedir? Bize nasıl bir yönetim tarzı öneriyor, bu mevzu tafsil edilmeli üzerinde tartışılmalıdır.</p>

<p>Başyücelik sistemi üzerinde detaylı durmamız gerekir. Yasama-yürütme-yargı, kuvvetler ayrılığı, özgürlükler ve özgürlüklerin sınırı, hâkimiyetin kaynağı gibi temel meseleler etrafında. Bütün bu meseleleri çözmüş Başyücelik devlet ve idare mefkûresidir. Necip Fazıl’ın temel karakteristiklerinden biri de budur. Yani Başyücelik devlet modelini ortaya koymasıdır. Bu model, <em>“İdeolocya Örgüsü”</em>nün kalbi mesabesindedir.</p>

<p>Başyücelik, Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu kendine mahsus, orijinal bir sistemdir. O, mevcut rejimlerin iyi taraflarını almış, kötü taraflarını atmış; çağdaş mütefekkir olarak faydalıları süzmüş ve İslâm’ın süzgecinden geçirerek tertip etmiş, orijinal bir sistem haline getirmiştir. Bu sistemde Yüceler Kurultayı var, günümüz meclislerine benzeyen bir organ; Başyüce var, Yüceler Kurultayı’ndan seçimle çıkmıştır.</p>

<p>Siyaset ve ahlâk nazariyeleriyle tanınan Mâverdî’nin tespitiyle toplum üç kesime ayrılıyor: Seçilen, seçenler ve bunların haricinde kalanlar. Seçilen Başyüce, seçenler Yüceler Kurultayı ve bunların dışındakiler de halk kesimi. Yüceler Kurultayı’nda ölçü ahlâk, erdem, seçkinlik, çilekeşlik, fikir yönü ve dürüstlüktür. Din adamı olması şart değil, herkes Müslüman zaten. Seçkin kişiler farklı meslek gruplarından olabilir. Emanet ehline verilir, ehliyetli insanlar seçilir, nüfuzlu değil. Üstad, İmam Gazâlî ile keleş bir çobanın oyunu bir tuttuğu için demokrasi rejimlerini eleştiriyor. Bu şekilde her ferdin verdiği oyun, aynı değerde olması adalete uygun değil.</p>

<p>Başyüce, Yüceler Kurultayı tarafından seçilir ve otoriterdir. İslâm’da başkanlık otoriterliği vardır ancak la’yüsel, hesap sorulamaz değildir, krallıklardaki gibi. Zaten Yüceler Kurultayı, Başyüceyi denetler; iki tarafın birbirini feshetmesi ağır şartlara bağlıdır, böyle bir denge var. Üstad, “Başyüceyi irade, Yüceler Kurultayını ruh olarak niteler. Toplumun yararına yapılacak plan ve proje bellidir, Başyüce bunu yürütür. Günümüz siyasetinden bir misal olarak, Tayyip Erdoğan'ın tek başına iktidarda olması Türkiye'ye birçok avantaj sağlamıştır; koalisyonlarla bunlar mümkün değildir bu, zira devamlı birbirine çelme takıyorlar.</p>

<p>Başkanlık sistemi Amerika'da da var. Başyüce yetkileri itibarıyla başkanlık sistemine benzer ancak halk seçmez, bizde Yüceler Kurultayı seçer. Yüceler Kurultayı, Başyüce hükümetini onaylamadan iktidar olamaz. Denetleme tarafı güçlüdür; Başyüce, hükümetten onay aldıktan sonra tasarrufunda serbesttir, icraat yapabilir.</p>

<p>Bizde seçim sistemi ancak Halk Şûrasında olur. Halk Şûrası, her sene toplanır. Üyeleri seçimle gelir, hizipleşmeye ve partileşmeye müsaade edilmez. Seçkin ve toplumca sevilen kişiler gelir. Halk Şurasına katılan herkes, hükümeti ve Başyüce'yi denetler. Başyüce’nin evinde kaç kap yemek yendiğine kadar sorma yetkisi vardır. Yani Başyüce istediğini yapamaz. Hz. Ömer'in adalet örnekleri alınır; devlet malından ne kadar tasarrufta bulunduğu, Beytülmalden evine ne kadar ayırdığı, harcamaları nasıl yaptığı gibi.</p>

<p>Amerika’daki başkanlık sistemine görüntü olarak benzemesine rağmen halk seçmediği ve layüsel olmadığı için, Yüceler Kurultayının yetkinliği daha fazla olduğu için Başyücelik dünyadaki sistemlere benzemez. Parlamenter sisteme de Başyücenin otoritesi açısından uzak olur. Yüceler Kurultayı günümüz meclislerine benzer ama günümüz parlamenter sistemleri gibi değildir. Kendine özgü bir sistem vardır. Bu sistem kendine mahsustur. İlla birine benzetmek istersek, çağdaş olarak De Gaulle örnek verilebilir. De Gaulle, Fransa’da; yarı başkanlık sisteminin sahibidir. Bir eli otorite de diğer eli demokrasiye bir misal olarak De Gaulle’yi verdik.</p>

<p>Sohbet akışı içinde sorulu-cevaplı gidebiliriz. Sorularınızı alabilirim. Lütfen buyurun!</p>

<p><strong>Soru-Cevap Bölümü</strong></p>

<p><strong>Soru: </strong>Necip Fazıl’ın beslendiği kaynaklar nedir?</p>

<p><strong>Cevap:</strong> Necip Fazıl’ın birinci kaynağı, mürşidi Abdülhakîm Arvâsî Hazretleridir. Başlıca referans kaynağı alimler olarak şu isimleri sayabilirim. 1- İmam-ı Rabbânî. 2- İmam Gazzâlî. 3- Muhyiddin İbn Arabî. 4- İmam Kastallâni. (Onun siyer-i nebi eserini tercüme etmiş.) 5- Fahreddin Sâfî. (Onun <em>Reşahat</em> eserlerini dilimize aktarmış.) 6-Erzurumlu İbrahim Hakkı. (Onun Marifetname eserini didik didik etmiş.)</p>

<p>Öte yandan o, devrinin alimleriyle görüşmüş, onlarla istişare etmiştir. Arvâsî ailesi ile görüşmüş; Hacı Cemal Öğüt, Ömer Nasuhi Bilmen, İbrahim Buğalı, İsmail Çetin Hoca, Eyüp Sabri Efendi, vs. Bu hususta Abdurrahman Hacımelek’in <em>Alimler ve Necip Fazıl, Veliler ve Necip Fazıl </em>isimli iki kitabı var. Orada tüm bu kaynaklar detaylı şekilde anlatılmıştır.</p>

<p><strong>Soru (Aliosman Dağlı):</strong> Necip Fazıl’ın hayatî bir önemi vardır. Nasıl CHP'nin fikir babası Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Hasan Âli Yücel ise, bizim de fikir babalarımızdan en önemlisi Necip Fazıl’dır. Sağ-muhafazakâr kesimin, bugün AKP, MHP, BBP veya kendisini dindar ve muhafazakâr gören herkesin fikir babasıdır. O yüzden herkesin onu tanıması gerekir.</p>

<p><strong>Cevap:</strong> Gogol’un “palto” benzetmesiyle söylersek, “Hepimiz Necip Fazıl'ın paltosundan çıktık.” denilebilir. Bunu inkâr edenler, kusura bakmasınlar ama haramzade oluyorlar; Müslümana inkârcılık yakışmaz. Bazıları kendilerini Üstad olarak öne çıkarmaya bakıyor; modernizmin getirdiği benlik-bencillik Müslümanlar arasında bilhassa şöhret peşindeki okuryazar kesimde yaygın. Necip Fazıl’ı anlatırken bile kendilerini anlatıyorlar aslında, bu taktiği iyi yapıyorlar. Bu, İslâm’a bir şey kazandırmaz. Böyle dava güdenler İslâm’ı yüceltmez. Benlik davasıyla İslâm yücelmez. İhlas olmayan yerde tekâmül de olmaz.</p>

<p>Teşkilâtlarınızda buna dikkat etmelisiniz. Çekirdek kadronuz az da olsa bu şekilde olmalıdır; olmayanlara bunu anlatın. “Allah için sevgi, Allah için buğz”; bunu kaybetmeyelim, ihlasla bir şey yapalım ki bereket ve tekâmül olsun. Öteki türlü ondan bundan kopyalama, görünmek için hareket etmek doğru değil. Bu ızdırabı duyun, duymanız lazım. Kendiniz bu dertle bir kavrulun; topluma bir şey vermek diye bir derdiniz olsun. Kavrulduktan sonra etrafınıza bir şeyler verebilirsiniz ancak.</p>

<p><strong>Soru (Aliosman Dağlı):</strong> Sistem ihtiyacından bahsettiniz. Meşhur bir söz var, “Türk vatandaşı, İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası’na göre cezalandırılan, Alman Ceza Mahkemeleri usulü yasasınca yargılanan, Fransız İdare Hukuku’na göre idare edilen ve İslâm hukukuna göre gömülen kişidir.” Paramparça bir sistem. Bizim hukukumuzda İcra ve İflas Hukuku farklı bir yerden alınmış, Medeni Hukuk farklı bir yerden, Borçlar Hukuku farklı bir yerden, Ticaret Hukuku ve Anayasa Hukuku da ayrı kaynaklardan; bu yüzden sürekli birbiriyle çelişiyor ve temyize götürüyoruz. Çoğunluğu uyuşmazlık.</p>

<p><strong>Cevap:</strong> Bu husus mühim olmasına rağmen ihmal ediliyor. Böyle parçacı ve eklemeci olarak yol alamayız. Bu şekilde ancak ruh ve beden dünyası parçalanmış ve hibrit hale gelmiş bir nesil ortaya çıkar.</p>

<p><strong>Soru: </strong>Üstad’ın “Büyük Doğu”dan kasdı nedir?</p>

<p><strong>Cevap:</strong> Necip Fazıl, “Büyük Doğu” kavramını açıklarken, “Doğunun doğuşu” der. Büyük Doğu, “İslâm âleminin yeniden doğuşu” anlamına gelir. Necip Fazıl burada Batı’nın büyüklüğüne karşı çıkarak, “asıl büyük olan Doğu’dur” der. Bu bir medeniyet itirazıdır. Batı’ya karşı “büyük olan siz değil, biziz” deme cesaretidir.</p>

<p>Büyük Doğu İdeolojisi/Mefkûresi gibi bir modelimiz olmasa küfür rejimlerine ve modellerine yem olacağız demektir. Said Nursi’de böyle bir fonksiyon yok; eserleri değerlidir ama böyle bir modeli icra etmemiştir. Tefsire, imanî hakikatlere dair eserler vermiştir. Necip Fazıl böyle bir modeli ortaya koymuştur; böyle bir modelimiz olmazsa esen rüzgâra göre liberalist, ılımlı İslâm; başka bir rüzgâr eserse “hepimiz kardeşiz”, “mezheplere ne gerek var?” gibi durumlara düşerdik. Bu ideoloji bize sağlam bir zırh, kalkan vazife görüyor. Fakat çoğu kişiye bu önemli meseleyi anlatmakta zorlanıyoruz.</p>

<p>Bizde kitap okumama gibi bir hastalık var. Bir de birden heyecanlanıp bir şeyler yapmayı seviyoruz. Heyecanlanmak bu milletin iyi bir vasfı; tabii ki ruhsuzluk, kuruluk olmasın. Ama diğer taraftan oryantalist, reformist gibi kafanı iğdiş edeceklere karşı kendini sağlam tut. Heyecanlanıp hayırlı bir iş yaptığında da İslâm’ın yeşermesi, tahakkuku ve topluma tatbiki hususunda, ne Selefiliğe, ne Mutezile’ye, ne reformize kay.</p>

<p>Sisteme gelirsek, Başyücelik devlet modeli, çağımızda bizim için çok büyük bir nimettir ama bunu idrak eden çok fazla kişi göremiyorum. “Anayasamız Kur’an’dır. Başka bir şeye ne gerek var?” şeklinde bir yanlış düşünce de var. Kur’an anayasa kitabı değil ki; ekonomik haklar, hürriyetler, aile hukuku gibi konuları madde madde vermiyor. Kur’an hidayet kitabıdır, bize yaşanmaya değer hayatı billurlaştırıyor. Kur’an bütün ölçüleriyle bize rehber olmuş ve mucizeler ortaya koymuştur. Bundan dolayı “Anayasamız Kur’an’dandır.” demek daha doğrudur.<strong> </strong></p>

<p><strong>Soru:</strong> Müslümanlar sert ve zalim mi sanki de ılımlı İslâm olsun?</p>

<p><strong>Cevap:</strong> Evet, çok doğru. İslâm'ın bir şeye eklenmeye ihtiyacı yoktur.</p>

<p><strong>Soru:</strong> Necip Fazıl’ın yaşadığı dönemin ateşten gömlek bir dönem olması itibariyle bu zorlukların yansıması nasıl olmuştur?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Cevap:</strong> Bu soru önemli. Zira bir kişinin yaptıkları çağının olumsuz şartlarıyla ölçülür. Bu açıdan Necip Fazıl’ın yaşadığı ortamı ve gördüğü baskıları iyi bilmemiz gerekir. Cumhuriyet rejimi, Üstad’ın ifadesiyle, “maddî kurtuluş karşılığında manada teslimiyet”tir. Üstad ilave ediyor, “Manada çöküş, tam bir çöküştür.” Zira manevî esaret/manevi yıkım, kültüründen sanatına, iktisadından hukukuna her alanda çöküşe yol açar. Demek ki bir mütefekkirin, bir fikir, sanat ve aksiyon adamının zuhurunu dönemiyle beraber değerlendirmek gerekir. İnsan çevresinin ürünüdür; çevresine tepkisi, çevresini değiştirme çabası ve çevresine isyanı önemlidir. Çevresinde icra ettiği fonksiyonu çok iyi değerlendirmemiz lazım. Şu an aşağı yukarı biraz daha ılımanlaşsa da yine aynı rejimin altındayız. Böylece Necip Fazıl’ın küfür buzdağını “hohlaya hohlaya” eritmesindeki kıymet daha iyi anlaşılır. Tek parti faşizmine karşı yaptığı büyük kahramanlık, niçin ve nasıl yaptığıyla birlikte daha iyi anlaşılır. Necip Fazıl, o dönemde düşünce ve duygu dünyamızı, isyan ve muhalefetimizi, türlü eza ve cefalara karşı dimdik durarak, mücadelesi ve eserleriyle ortaya koymuş, bize büyük bir miras bırakmıştır.</p>

<p>Mesela <em>“İdeolocya Örgüsü”</em> 25 senede kavganın içinde yoğurulmuş emsalsiz bir eserdir. Çilelerle, hapishanelerle örülmüş bir eser. Aslında şu an rahatlık olsa da aynı dönemi yaşıyoruz; zira rejim ve sistem aynıdır ve sorun üretmeye devam etmektedir. Demek ki Necip Fazıl’ın daha söyleyeceği söz bitmemiştir ve onun eserleri aynen canlılığını korumaktadır. Nitekim Necip Fazıl “Biz sussak mezarımız konuşacaktır!” demişti. Biz aynı problemler içerisindeyiz. Necip Fazıl tek parti diktatörlüğü döneminde, Allah demenin yasak edildiği bir dönemde gelmiş. Şu an böyle bir şey söz konusu değil, ama aynı sistem devam ediyor. Dolayısıyla Necip Fazıl’ın da teklifleri canlılığını, tazeliğini koruyor; yani dinamiktir Necip Fazıl.</p>

<p><strong>Soru:</strong> Necip Fazıl kavgacı bir kişilik miydi?</p>

<p><strong>Cevap:</strong> Kavgacı değil de aksiyoner bir kişiydi diyoruz. <em>İman ve Aksiyon</em> eserinde dediği gibi, “büyük fikir ve onun büyük iş haline inkılâbıdır.” Necip Fazıl’ı en güzel tarif eden sıfatlar, “iman ve aksiyon” kelimeleridir. Bunu tek kelimeye indirirsek ben “vecd” derim. Davasına vecd ile bağlı bir adam. İman, akla üstündür. Üstad vecd adamıdır. Üstad, aklı da sonuna kadar kullanmış biri olmasına rağmen o, akıl adamı değil, gönül adamıdır. Onun için onda hikmet bayrağı yükselmiştir.</p>

<p><strong>Soru:</strong> İslâm’ın bastırılmaya, mahkûm edilmeye çalışıldığı bir dönemde ilk defa aksiyon alan biri Üstad oluyor.</p>

<p><strong>Cevap:</strong> Yaprak kımıldamayan bir dönemde aksiyon alıyor. Allah, tabii âfetler haricinde genelde kullar vasıtasıyla bunu yaptırıyor.</p>

<p><img alt="Sanip3" class="detail-photo img-fluid" height="878" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/12/sanip3.jpeg" width="1080" /><strong>Soru:</strong> Dönem itibariyle aksiyon alamayan, ilk sözü söyleyemeyen bir toplum vardı; ezanın Arapça okunması gerektiğini, Kur'an kurslarının olması gerektiğini, İslâm’ın gereğini ve yapılanların yanlış olduğunu söyleyemeyen bir toplum vardı. Söyleyen kesim de baskılanmaktaydı. Necip Fazıl bu topluma önderlik eden, ışık olan bir figür olarak aksiyonu temsil etti.</p>

<p><strong>Cevap: </strong>Evet, Büyük Doğu’nun doğduğu ortam ve buna karşı Necip Fazıl’ın ideoloji tamlığıyla karşı çıkışı. Her iki unsur da önemli. Yani sadece kahramanlık boyutunda kalmıyor, Batı’yı derinlemesine muhasebe edip alternatifini ortaya koyuyor.</p>

<p><strong>Soru:(Aliosman Dağlı):</strong> Necip Fazıl’ın hayatı da bir ekmeğin hazırlanışı gibidir: buğday, un, hamur, mayalanma ve pişme süreçleri... Necip Fazıl’ın hayatı da bu süreçlerden geçmiştir. Bu konuda bizi aldatmaya yönelik provokatif yorumlara aldanmamalıyız; bizim için önemli olan son tahlilde nasıl bir yol çizdiğidir. <em>İdeolocya Örgüsü</em> onun hayatının kemale ermiş şekliyle bakıldığı zaman ortaya çıkar. Nasıl ki bir kumun deniz kabuğu içerisinde inciye dönüşmesi gibi bir tekâmül süreci var. Hayatının tekâmül süreci içinde doğrularıyla ve yanlışlarıyla tamamlanmış son haline bakılır. Geçmişteki fikir ve fiil hataları önem taşımıyor; hedef, olgunlaşmış fikir ve aksiyondur. Bazen Necip Fazıl’ın yaptıklarını ne şekilde değerlendireceğimizi yakalayamıyorlar. Bizim yapmamız gereken onun fikirlerinin oturmuş haliyle ona bakmaktır.</p>

<p><strong>Cevap</strong>: Bu açıklama da benim muradıma uygun oldu. Necip Fazıl hakkında ucuz karalamalara da bir cevap oldu.</p>

<p>Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Bu sohbete vesile olan bu derneğin manevi mimarlarından Aliosman Dağlı Hoca’ya ve SANİF başkanı Olgun Edes’e çok teşekkür ederim. Çalışmalarınızda muvaffakıyetler dilerim</p>

<p>Aylık Baran Dergisi 45. Sayı, Kasım 2025</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/necip-fazilin-basyucelik-devlet-ve-idare-teklifi</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Dec 2025 13:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/12/sanip1.jpeg" type="image/jpeg" length="51161"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Asrımızın Necip Fazıl'a muhtaçlığı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/asrimizin-necip-fazila-muhtacligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/asrimizin-necip-fazila-muhtacligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dr. Ali Osman Dağlı’nın 27 Eylül 2025 tarihinde Büyük Doğu Akıncıları Genel Merkezinde yaptığı "Asrımızın Necip Fazıl'a Muhtaçlığı" konulu sohbetinin tam metnidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Allah'ın bize vermiş olduğu büyük bir nimetten bahsedeceğiz. Büyük ve kıymetli insanlar bahsedilmeye değer insanlardır. Müslüman Türk milletine de Rabbimizin en büyük hediyelerinden biri de Üstad Necip Fazıl Kısakürek’tir. Gerçekten çok büyük bir nimettir. Öyle bir zamanda Rabbimiz onu bizlere lütuf ve ihsan etmiş ki biliyorsunuz Osmanlı'nın yavaş yavaş kendini salıvermesi, daha sonra Tanzimat, Meşrutiyet ve ardından malum durum. Böyle bir yozlaşmanın ardından, adeta kara kışın ardından gelircesine Allah bize Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i nasip etti.</p>

<p>Ben 3-4 yaşından beri Üstad Necip Fazıl'ın ismini duyarım. Babam da Üstad Necip Fazıl'ın talebelerindendir ve birçok konferansına katılmıştır MTTB’de; Akıncılar’dan. Ama çok ilginçtir, babamın bahsetmesi hiç kulağımda yer etmedi. Sadece bir isim kaldı geriye. Ne zamana kadar? 2018 yılına kadar. Necip Fazıl benim için bir Müslüman Türk vatandaşı, bir şair ve Çöle İnen Nur ile Son Devrin Din Mazlumları kitabının yazarı olarak biliniyordu. Benim için daha farklı bir şey ifade etmiyordu.</p>

<p><img alt="Aliosman Dağlı Necip Fazıl Sohbeti" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/12/aliosman-dagli-necip-fazil-sohbeti.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>6 yaşında ilmî hayatımıza başladık. Bir taraftan okul, bir taraftan medrese okuduk. İhtisastayken Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi’nde bir müdürümüz vardı, sürekli fikirden bahsederdi. Kendisi modernistti. Fikirden sürekli bahsedince arkadaşlarımız bunu tiye alır, gülerlerdi. Zihin dünyamız deyince kıkırdamaya başlarlardı. Yine bir kelam hocamız vardı, çok sağlam okuyucuydu ve okuma yelpazesi çok geniş bir hocamızdı. Allah selamet versin, kendisini hürmetle anıyorum. Şu anda Haseki'nin müdür yardımcısı Dr. İbrahim Özkılıç hocamız hürmete layık bir değer. O da sık sık fikirden bahsederdi ve Ehl-i Sünnet çizgisinde bir yapısı vardı. Diğer hocamız da kıymetli bir alimdi ama biraz modernizme kaymış, kendi yolunu tutturmuştu. Allah onun da yolunun sonunu cennete ulaştırsın.</p>

<p>Bu fikir ve zihin dünyasını duymaya başladık. Ben 15 Temmuz 2006'da medreseyi bitirdim ve rahmetli Molla Yaşar Pakiş Hoca'dan icazet aldım. O zamana kadar bize Türkçe kitap okumayı tavsiye etmezlerdi. Bu yüzden Türkçe kitap okumazdık. İcazet aldıktan sonra Anadolu'da görev aldık. Buralarda ilmî faaliyetlerde pek bulunamayınca bol bol İslâm tarihi kitabı okuduk.</p>

<p>Daha sonra İstanbul'a tayinimiz çıktı ve master yapmak için istişarelerde bulunduk. Babam dedi ki, "Oğlum, yıllardır ilim ve irfanla meşgulsün ama sosyoloji, psikoloji ve antropoloji konusunda biraz zayıfsın. Bu alanlarda biraz kendini geliştir." Allah selamet versin. Prof. Dr. Mehmet Tayfun Amman hocamızla bir sene özel ders yaptık. Hazırlık ve bilimsel hazırlık dönemi oldu.</p>

<p>İlk defa burada, fikirle alakalı kitapları okumaya başladım. Daha sonra Recep Şentürk hocamız uzaktan danışmanlık yaptı ve Batı-Doğu klasiklerini okuttu. Prof. Ali Coşkun hocamız da danışmanlığımızı üstlendi; antropoloji ve sosyal psikoloji konusunda katkıda bulundu. Böylece kendimize bir taban hazırladık ve sonra Haseki'ye gittik. Haseki'de bu fikir ve zihin dünyası tartışmalarının içine düştük.</p>

<p>Hasbelkader benim mastır tezimi arkadaşımız Rahman Sucu -sizin bildiğiniz Abdurrahman Hacımelek- okumuş ve benimle temasa geçti. Kendisiyle güzel sohbetlerimiz oldu telefon vasıtasıyla. Sonra lojmanıma geldi. Büyük Doğu fikriyatındaki arkadaşlarımız ve büyüklerimizi de alarak gelmişti. Onlarla da oturup sohbet ettik. Bu münasebetle ben Büyük Doğu külliyatı ile tanıştım. Ancak inanın, böyle bir arayışta olduğumun farkında değildim. İlmî ve irfanî çalışmalarla meşgul olduk, hayatımız okumakla geçti. Ama daha ziyade bu tip fikrî ihtiyaçlarımızı tarihî perspektiften karşılıyorduk. Yani tarihte yaşanmış olaylara bakarak oradan özümseyip bir şeyleri çözmeye çalışıyorduk. Ama fikir dediğimiz zaman biz Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadındayız. Tasavvuf meşrebiz ve kendimize has bir kültürümüz var. Bu çerçevede ilerliyoruz. Ancak bunların işlenmiş hâli, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadı, tasavvufun meşrebi ve neşvesi, ilmin vakarı ve heybeti, buna ek olarak bin yıllık kültürümüzün nektarı bir yerde toplanmış, güzel bir şekilde bir araya getirilmiş, yeni bir ambiyans oluşturulmuş Büyük Doğu fikriyatında. Bunu okuyup fark edince dedim ki “evet, yıllardan beri aradığım ve özlemle beklediğim fikir yapısı bu.” Büyük Doğu külliyatıyla tanıştıktan sonra kafamdaki, amiyane tabirle keçilerin boynuzları birbirine değmeye başladı. Baktım, burada beni cezbeden nedir, bunu düşünmeye başladım. Necip Fazıl'ı araştırmaya başladım. Necip Fazıl'ın özelliği nedir biliyor musunuz? Efendimiz’in bir tabiri var ya "Rabbim beni terbiye etti, ne güzel terbiye etti." Çünkü Peygamber Efendimiz ümmîdir. Necip Fazıl da kendi dönemine göre ümmîdir. Yani bir Ali Haydar Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen, Ali Yekta Efendi, Bekir Hâkî Efendi, Ahmet Hamdi Akseki, Elmalılı Hamdi Yazır gibi ulemanın ve o dönemin meşâyihinin yanında Necip Fazıl onlara nisbeten ümmîdir.</p>

<p>Peygamber Efendimiz’in en büyük özelliklerinden biri ümmî olmasıdır. Ticaretle meşgul olmuş, uluslararası ticaret yapmış ama ümmîdir. Şimdi, bu Necip Fazıl’la ne gibi bir benzerlik arz ediyor? Kimse, “Muhammed aleyhisselam birilerinden öğrendi, bunun tahsilini yaptı da kendisi bir şekilde yorumladı, önümüze yeni bir malzeme koydu.” diyemedi. Çünkü Nebîyyi’l ümmî değil mi? Ümmî Peygamber… Şimdi Necip Fazıl da bizim anladığımız tarzda bir ilahiyat fakültesinde, bir medresede okumadı ama büyük insanların, başta Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri olmak üzere, sohbetlerine ve derslerine katıldı.</p>

<p>Burada medrese okuyan arkadaşlarımız vardır. Medresenin belli bir süreci var: Önce harf bilgisi, sonra kelime bilgisi, cümle bilgisi; tecvid, sarf, nahiv, mantık, maani, bedii, beyan ve nihayetinde usûl-ü fıkha ulaşılır. Parçadan bütüne gidilerek bir eğitim-öğretim metodu uygulanır. Necip Fazıl da eğitimini farklı yollardan aldı. Kafa Kağıdı’nda nasıl eğitim aldığını, nerelerden geçtiğini anlatıyor. Babıâli ve diğer yerlerde bunlardan bahsediyor. Ama İdeolocya Örgüsü, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, İman ve İslâm Atlası gibi birçok eseri yazacak bir eğitim onun “background”unda yok.</p>

<p>Şimdi Batı’da yetişmiş önemli bir filozof var. Necip Fazıl’ın kendisinden bahsettim, kitaplarından örnekler verdim. Bana şöyle bir cevap verdi: "Hocam ya bu adama birisi bu kitapları yazmış, eline vermiş ya da birisi bunun kulağına fısıldamış. Çünkü bu eğitimden, bu geçmişten bu kitaplar çıkmaz." Evet, Allah’ın ihsanı kardeşim. Bu Allah'ın lütfudur, dilediğine verir. Necip Fazıl’a da Rabb’imiz vermiş.</p>

<p>Ben bir açıdan Necip Fazıl'ı inciye benzetiyorum. İnci bir kum tanesinden olur, sıradan bir insan. Ama Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri gibi bir selefin içerisinde zamanla inciye dönüşüyor. Değer kazanıyor, gün geçtikçe kıvam kazanıyor ve bütün incilerin de şaşırdığı bir hâle geliyor.</p>

<p>Şimdi onun arkadaşları var ya diyorlar: “Necip Fazıl ne ki? O da bizim gibi kum.” Ama sen kendini bir sedefin içine atamadın. Sen bir sedeften istifade edemedin. Sen bir sedefin karnında Yunus aleyhisselam misali “La ilahe illa ente sübhaneke innî küntü minezzalimin” diyemedin. O yüzden sen kum tanesi kaldın. İşte Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin Necip Fazıl'ı irşadını, onu bu kıvama ulaştırmasını ben bu şekilde bir metaforla izah etmeye çalışıyorum: “Sedefin karnındaki bir kum tanesi inciye dönüşür.” Bir gün Necip Fazıl'ın hayatını yazarsam sedefin içinde pırıl pırıl parlayan kocaman bir inci olarak yaparım galiba kapağını.</p>

<p>Necip Fazıl'ın felsefî yönünden bahsedilirken Bergson’dan söz edildi. Bergson hakikatin peşine düşmüş ama Necip Fazıl bir meyve, Bergson bu hakikat arayışında bir gübre gibidir. Ağacın dibindeki gübre meyvenin nektarının yüksek olmasını etkiler mi? Eder tabiî; gübre ne kadar çok olursa meyve o kadar güzel ve sulu olur. Hatta gübredeki asit oranı yüksekse meyvenin asidi de yüksek olur. Şimdi Bergson, Necip Fazıl ve Büyük Doğu’ya gübrelik yapmıştır. Yoksa hâşâ Büyük Doğu, Bergson'un fikriyatından değil; Kur'an, Sünnet ve Ehl-i Sünnet ulemâsının ve meşâyıhının kalbinden inkişaf etmiştir, neşv-ü nemâ bulmuştur.</p>

<p>Bazı felsefî yaklaşanlar, Bergson'dan çok etkilenmiş gibi gösterirler. Bergson'dan etkilenmedi demiyoruz; bir portakalın ağacın dibindeki gübreden etkilendiği gibi etkilendi, ondan istifade etti. Piyasada fikir adamı olarak tanınan, gezen bir sürü adam var. Onların Kant’tan, Heidegger’den vs. istifadesi nasıl arkadaşlar?  Onlarınki meyvelere iri olsun diye hormon basmak kabilindendir, hormon meyvenin içinde kalır. Necip Fazıl’ın ise öyle değildir. Gübredeki necaset ona bulaşmamıştır, o gübredeki koku, Necip Fazıl’ın o mis portakal kokusunda hissedilmez, sadece faydaları görülür. Bu çok önemli.</p>

<p>Bazen insanlar farklı yerlerden farklı sonuçlar çıkartır. Çıkarmayalım. 100 ton tuzun içerisine bir domuz düşse ne olur? Buna istihale deriz; domuz tuz olur. Bir insan İslâm'ı yüreğine nakşetmişse, onu adeta gömlek gibi giymişse üzerindeki üç beş nakış ve süsleme onu etkilemez. Yani Necip Fazıl şunu okumuş, bunu okumuş ya da hayatında şunu yaşamış, bunu yaşamış. Ben şuna bakarım: Necip Fazıl bir insan mı? Bir insan. Sonuçta bir peygamber değil. İnsan tabiî, peygamberler de insan ama “beşerun lâ ke beşer.” Bir beşerdirler ama beşer gibi beşer değildirler. Necip Fazıl bir peygamber değil; günah işleyebilir, hata edebilir, kusur edebilir. Ama Rabbu’l âlemîn onun hatalarını, kusurlarını ve günahlarını hayra tebdil etmeye kâdir değil midir? Kadirdir ve Necip Fazıl'ın hayatında yaşamış olduğu her şey tecrübeye, fikre dönüşmüştür. Batı’ya gitmiş, Batı tefekkürünü öğrenmiştir; tekkeye gitmiş ve İslâm tasavvufunu öğrenmiştir. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu kitabını yazmıştır. Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Balzac’ı okumuş, Aynadaki Yalan’ı yazmıştır. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu kitabındaki hakikatleri roman tadında bizlere sunmuştur. Fuzulî’yi, Nef’î’yi, Bâkî’yi okumuş; hakikatleri Çile’de, Kaldırımlar’da bize şiir tadında sunmuştur. Bütün hayatında yaşadıkları hizmete dönüşmüştür. Adam sokaktaki çöpü bile dönüştürebilir; nasıl tuz yığını, içindeki her şeyi tuza çevirebiliyorsa, Necip Fazıl da hayatta yaşamış olduğu her şeyi bilgi, tecrübe ve fikre çevirmeyi bilmiştir. Allah'ın lütfu diyorum; bunu insan çabalayarak yapamaz.</p>

<p>Hz. Musa ne zaman zirveye koştu biliyor musunuz? Mısır'dan çıktıktan sonra bir ağacın dibine oturdu "Ya Rabbî, vereceğin en ufak bir nimete, en ufak bir yardıma bile muhtacım." dedi. Ben sarayda şöyle eğitim aldım, şu kadar peygamberin soyundan geldim, şöyle oldum, böyle oldum, gücüm ve kuvvetim var demedi. O ağacın altında “Ya Rabbî, senin vereceğin en ufak bir şeye bile muhtacım” dedi. Allah ona önce peygambere hizmet etmeyi, sonra peygambere damat olmayı, sonra peygamber olmayı, sonra Allah'la konuşmayı, sonra Allah’ın kitabını insanlara sunma görevini nasip etti. Sonra İsrailoğullarını Firavun'un zulmünden kurtarma, onların millî lideri olma ve insanlığın beş büyük önderinden biri olma ve Kur'an'da en fazla zikredilebilme şerefini ihsan eyledi.</p>

<p>İşte Necip Fazıl mahviyeti yaşadı. Kafa Kâğıdı’nda, Bâbıali’de ve birçok kitabında nasıl bir mahviyet olduğunu görüyorsunuz. Küfre karşı dimdik, hiçbir kompleksi yok, taş gibi ama iç dünyasında kul olarak büyük bir mahviyet halindeki "Yapamadım ya Rabbî, sana kul olamadım; ibadetlerimle, aile hayatımla, iktisadî hayatımda ben olamadım ya Rabbî" diyerek büyük bir mahviyet yaşıyor. O büyük mahviyet, Allah'ın lütfunun ona ulaşmasına vesile oluyor. İşte biz de başarıya ulaşmak istiyorsak bu mahviyeti bir ağacın altına oturup başımızı bükerek yaşamalıyız. “Muhtacım ya Rabbî” diyeceğiz. İşte bu, Necip Fazıl'ı yücelten şeydi. Yoksa o da senin benim gibi, anadan babadan gelen herhangi bir insan ama Allah ona bu yönelişinden dolayı ihsanlarda bulundu.</p>

<p>Büyük Doğu külliyatına şöyle bakmak lazım: Raporlar’dan bir sayfa, öbüründen üç sayfa değil. Büyük Doğu külliyatını bir kuşun kursağında taşı erittiği gibi, mermeri erittiği gibi kendi iç dünyanızda eriteceksiniz. Peygamber tasavvuru değil mi? Çöle İnen Nur’da bir manevî rehberi nasıl anlatır edib, gidip orada görün. Ulu Hakan’da bir kahraman, siyasî bir kahraman nasıl anlatılır görün; Sahte Kahramanlar’da düşman nasıl hicvedilir, düşman nasıl deşifre edilir, pisliği nasıl ortaya konulur da bâtıl nasıl ayak altına alınır, görün. Son Devrin Din Mazlumları’nda fedakârlık nasıl yapılırmış görün. Bunlar hikâye ya da roman olsun diye yazılmadı.</p>

<p>Bir gün bir edebiyatçı, Aynadaki Yalan’ın roman değeri olmadığını söylemiş. E zaten Necip Fazıl edebî kimliğini ispatlamış; Çile, Kaldırımlar, Esselâm ortada, her şey ortada. Aynadaki Yalan’ı yazmasındaki maksat, milletimizin tefekkür boyutunun, fikrî yoğunluğunun düşük olduğunu bildiği için ne yaptı, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu’nu roman üzerinden anlattı. İdeolocya Örgüsü’nü yazdı. İdeolocya Örgüsü, dünya çapında bir klasiktir. Dünyanın bütün siyasî, fikrî vesair alanlarındaki fikirlerini alıp yeni bir kuram oluşturmuş ve bunu İslâm şerbetine batırmış, çıkarmış; mis gibi İslâmlaştırarak önümüze büyük bir dava koymuş.</p>

<p>Necip Fazıl’a bunu yakıştıramıyorlar; “Ya nasıl yazdı?” diyorlar. Bir yerden görmüş olmalı, diyorlar. Halbuki Necip Fazıl, insanlığın birikimini İslâm süzgecinden geçirerek sistemi Müslümanlara kazandırdığını söylüyor. Nasıl Gazalî, mantığı usûl-ü fıkha dahil ettiyse, ben de bu fikrî nizamı Müslümanlara kazandırdım diyor. Yoksa hâşâ bana vahiy geldi demiyor.</p>

<p>Necip Fazıl'ı şair olarak anlatanlar çoğu zaman iyi niyetli değildir. Necip Fazıl'ı siyasî bir figür olarak sunanlar çoğu zaman iyi niyetli değildir. Necip Fazıl'ı şu-bu olarak tanıtanlar çoğu zaman iyi niyetli değildir. Necip Fazıl hem şairdir hem aksiyon adamıdır hem fikir adamıdır hem siyaset adamıdır. Necip Fazıl bunların hepsidir ama her şeyin önünde Necip Fazıl bir fikir babasıdır. İslâm mefkûresinin 20. yüzyılda en büyük temsilcilerinden biridir. Şimdi Necip Fazıl okumayacağız da ne okuyacağız? Necip Fazıl okumayan dindar ne okuyor biliyor musunuz? Mısır'daki şundan bundan etkilenmiş adamları okuyor. Pakistan'daki şundan bundan etkilenmiş, Angola Müslim projesinden nasiplenmiş adamların kitaplarını okuyor.</p>

<p>Ben milletimin yetiştirdiği bu topraklardan çıkan, Doğu’yu, Batı’yı tanıyan, İslâm'ı özümsemiş olan Necip Fazıl'ın fikrini almayacağım da fikir mi ithal edeceğim? Niye fikir ithal edeyim? Benim şunun bunun fikrine ihtiyacım mı var? Benim bin yıllık kültürüm yok mu? Bin yıldan beri kaç tane ben devlet kurmuşum? Karahanlılar, Gazneliler, Tolunoğulları, İhşitler, Anadolu Selçuklu, Kirman Selçukluları, Suriye Selçukluları, Eyyubiler, Memluklar, Osmanlı. Ben bu kadar devlet kurmuşum, bu kadar medeniyet kurmuşum. Sağdan soldan fikir ithal edeceğim. Nereden fikir ithal edeceğim? Daha dün İngiliz sömürgesinden çıkmış olan yerlerden mi fikir ithal edeceğim? Gelip bana İngiliz derse ki hadi benim fikrime gir. Ben ne derim? Hadi be derim. Ama İngiliz Müslümanın kafasına kendi fikrini enjekte ettikten sonra hadi bakalım bu da Müslüman, bu da alim buna tâbi ol dediği zaman ne oldu? Birçok Müslüman kardeşin maalesef zokayı yuttu. Necip Fazıl zokayı yutmadı. Doğru yolun yanlış kolları değil mi kitap? Orada güzel bir şekilde izah etti. Aman dedi, bunlar doğru yolda ama doğru yolun yanlış kolun ve sapık kolunda. Aman ha, aklınızı başınıza toplayın.</p>

<p>Şimdi fareleri nasıl yok ederler biliyor musunuz? Farelerin içerisinden bir tane yavru fareyi alırlar. Ona bol fare eti yedirirler. Sonra da farelerin içerisine kocaman olunca bir salarlar. Ne yapar bütün fareleri? O güne kadar hep fare yemiş ya. Yakaladığı fareyi yatırır yere, yakaladığı fareyi yatırır yere. Şimdi içimizden dağılıyorlar. Şu bursla, bu bilmem neyle yetiştiriyorlar İngiltere’de, Fransa’da, şurada burada. Sonra ne oluyor? Velev ki Arabistan'da yetiştirsinler. Velev ki Mısır'da yetiştirsinler. Velev ki Pakistan'da yetiştirsinler. Alıyorlar, güzel güzel, tatlı tatlı onları salamuraya yatırıyorlar. Salamura İngiliz Anglosakson kültürünü onlara yutturuyorlar. Buram buram İngiliz Anglosakson kültürü içerisinde hadi bakalım Anglomüslim anlayışıyla bir Müslüman... Namaz kılıyor, Allah-u ekber, güzel... Kadınsa tesettürü hiçbir şeye benzemiyor. Erkekse kılığı kıyafeti Tom'dan, Johnny'den hiçbir farkı yok yani acayip.</p>

<p>Şimdi ben kimseyi şekliyle yargılayacak bir adam değilim ama bir de bakıyorsun adamın kılığı, kıyafeti tam Johnny gibi ya, bakıyorsun Tony gibi ya. O kadar da değil ya. O kadar da değil. Adamın gözlük tarzı İngiliz, İrlanda, İskoçya modasını takip ediyor. Kanada'daki Başbakanın tıraşını takip ediyor adam. Ya neymiş bu? Müslümana fikir verecekmiş. Hadi be oradan. Hadi be oradan. Kardeşim bize fikir babalığı yapacak adam, bizim kültürümüzü özümsemiş olacak. İslâm esaslarını, Müslümanca bir yaşam sürmeyi, bizim imanla tanışmamıza vesile olan tasavvuf büyüklerinin o güzel musâmahasını, o güzel muhabbetini ve bin küsür yıllık kültürümüzü içselleştirmiş olacak. Biz böyle adam istiyoruz. Biz ilimle irfanı ve ahlâkı kendinde mezcetmiş adam istiyoruz. İngiliz’e, Fransız'a, İtalyan'a, şuna buna çalışan adam istemiyoruz. Neymiş? Cihat diyormuş, ahlâk diyormuş. Şunu diyormuş, bunu diyormuş. E zehri fareye nasıl yediriyorsun? Peynirle beraber yediriyorsun. Balla beraber yediriyorsun. Fare de hadi canım bugün de zehirleneyim diyerekten kapana atlamıyor değil mi? O zehrin yedirilmesinin bazı yolları var.</p>

<p>İşte Büyük Doğu külliyatı, fikriyatı ve Necip Fazıl, Allah'ın bize lütfudur, Allah'ın bize ikramıdır. Şimdi ne yapılmasını istiyorum biliyor musunuz? Bu kitapların hepsinin özetleri çıkartılsa, özellikleri giriş kısmında “bu kitapta şu şu içerik vardır, şu şu bilgiler vardır, şu şu kavramlar oluşturulmuştur” şeklinde kitap tanıtım yazıları yazılsa, ardından “şu kitaptan sonra şu okunur” diye güzel bir silsile oluşturulsa, daha sonra gerekiyorsa bunlar -hepsi değil ama dünyayı, Müslümanları ilgilendirenler- İngilizceye, Arapçaya, Fransızcaya, Farsçaya tercüme edilse ne güzel olur. Bunları tercüme edemiyorsak en azından bunlar hakkında makale yazıp makaleleri tercüme edelim. Yani Büyük Doğu külliyatına, Necip Fazıl'a hizmet etmek isteyen kişi sadece bu kitapları okutarak bu işi yapamaz. Artık bu kitaplardan neşv-ü nema bulmuş olan eserlerin de ne olması lazım? Yazılması ve tanıtılması lazım. Bakıyorsunuz Necip Fazıl hakkında sempozyum yapılıyor, panel yapılıyor. Necip Fazıl'ı doğru dürüst tanıyan kimse yok. Necip Fazıl'ın kitaplarından 3-4 tane soru sorsan bilen kimse yok. Araya birkaç tane susturmak için adam koymuşlar. Öyle olmaz. Necip Fazıl'ın hayatını, davasını ve külliyatını çok iyi bilen insanlar bu işi yapacaklar.</p>

<p>Günümüzde Müslümanlar arasında bazı ihtilaflar var. Bu ihtilaflar nasıl çözümlenir? Bu ihtilaflar nasıl yorumlanır? Türkiye'nin Manzarası kitabını okudunuz mu? Türkiye'nin Manzarası kitabı ne anlatır? 1923 ile 1973 yılları arasında Müslümanların genel portresi nasıldı? Ne olaylar yaşandı? Ne sıkıntılar yaşandı? Bunlara nasıl çözüm yolları bulunabilir? Bunu anlatır, bunu okuyalım. Diyorum ki Büyük Doğu okuyucularına "Biz 1923 ile 1973 yılları arasında yaşanmış olan şeyleri okumakla yetinmeyelim. Bizler 1973 ile 1900-2023 arasında olanları yazalım. Önümüzde bir usûl var. Bize toplumu analizde orijinal bir Müslüman usulünü öğretiyor Üstad.</p>

<p>Şimdi toplumu analiz etmek için ya Marksist gibi bakacaksın sol gözünden, ya liberalist gibi bakacaksın sağ gözünden değil mi? Ya işte karma teoriler vesaire. Hayır kardeşim. Ben Müslüman gibi topluluğa bakmak istiyorum. Müslüman gibi toplumu analiz etmek istiyorum. Size örnek sunuyorum: Türkiye'nin Manzarası. Kâfiri mi analiz etmek istiyorsun? Al Moskof kitabı. Sahte kahramanları mı analiz etmek istiyorsun? Al Sahte Kahramanlar. Her şeyi teker teker numunesiyle beraber ne yapmış Üstad bize? Sunmuş; bizim ne yapmamız lazım? Bunları iyi anlamamız lazım.</p>

<p>Şimdi ne yapıyor? Şunu çok iyi biliyor Üstad: Eskiler kıymetlidir, yeniler faidelidir. Ne yapıyor? Eskilerin kitaplarını uydurukçayla değil, öz Türkçeyle en güzel şekilde imbikleyerek bize sunuyor. Bizim hizmetimize veriyor. Tasavvuf klasiklerinden birçoğunu önümüze sunuyor. Büyüklerin hayatları önümüzde Büyük Doğu külliyatında. Gazetecilik nasıl yapılır? Raporlar, Savaş Yazıları; her şey ortada, bak öğren. Mesela Yahudi sorunu hâlâ gündemimizde, anlatmış: Yahudilik, Masonluk, Dönmelik. Ekonomik sıkıntılar, krizler bu zamanın makrizisi; Para kitabını yazmış. Para kitabında ekonomiye nasıl bakılması gerektiğini ne güzel izah ediyor. Bakın ulemayla istişare içerisinde fıkha, itikada, mezhepler ve tasavvuf tarihine dair kitaplar yazmış. Niçin yazıyor bunları? Çünkü Büyük Doğu külliyatının yazıldığı zaman birçok ilahiyat fakültesinde, birçok ilim merkezinde Latinceden devşirilmiş olan yeni alfabe ile yazılan kitapların çoğunu kim yazıyor? Bozuk adamlar yazıyor. O bozuk adamların yazdığı kitapları ümmet okumasın diye ne yapıyor? İşte o ilm-i hâl, siyer, tasavvuf kitaplarını yazıyor ki biz zokayı yutmayalım. Biz yanlışa düşmeyelim. Biz balın içerisindeki zehri fark edemeden uçurumdan yuvarlanmayalım. Yoksa Necip Fazıl ben fakihim demek için o fıkıh kitaplarını yazmadı. Ben mezhepler tarihçisiyim demek için yazmadı. Ben tasavvuf tarihçisiyim diye yazmadı.</p>

<p>Şimdi epistemik düzlemde bilgi değeri açısından Necip Fazıl çok değerli. Niçin? Çünkü birçoğu ümmî olan Türk halkına 70'li yıllarda onların anlayacağı tarzda din kitapları yazıyor. Kimle işbirliği yapıyor? Abdurrahman Hacımelek kardeşimizin yeni kitabı “Veliler ve Necip Fazıl” çıktı. Orada göreceksiniz zaten evliyaullahla olan irtibatlarını, kimlerle oturup sohbet ettiğini. Daha orada olmayanlar da vardır. Evet. Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri 1940'lı yıllarının ortalarında vefat etti. Ama ondan sonra Necip Fazıl ben oldum demedi. Ulema ile meşâyıhla sürekli bağlantısını, irtibatını devam ettirdi ve son nefesine kadar hiçbir zaman ben oldum, ben bana yeterim demedi. Her zaman, ben bana yetmem, bana yardımcılar lazım, istişare edecek kişiler lazım dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Büyük Doğu fikriyatında olan bir kişide bulunması gereken en büyük özelliklerden biri kendini tam görmemek, kendini eksik görmek ve etrafındaki insanlarla beraber hareket etme kabiliyetine sahip olmak. Necip Fazıl'ı doğru tanıyalım, iyi anlayalım. Necip Fazıl'ın külliyatını roman okur gibi okumayalım. Tabiî ki romandan aldığımız tadı alalım ama roman okur gibi okumayalım. Düşüne düşüne, çize çize, not ala ala, sora sora ve bu külliyatı daha önce okumuş kişilerle istişare içerisinde okuyalım. Rabbim umduklarımıza, nail korktuklarımızdan emin eylesin. Rabbim Üstad Necip Fazıl'ın şefaatine nail eyleyip onunla cennette Habîb’inin sancağı altında buluşmayı cümlemize nasip eylesin, âmin.</p>

<p>Aylık Baran Dergisi 45. Sayı Kasım 2025</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/asrimizin-necip-fazila-muhtacligi</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Dec 2025 11:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/12/eserleri-ve-dusunceleriyle-okurlarda-derin-izler-birakan-necip-fazil-kisakurek.webp" type="image/jpeg" length="12131"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Maddeler halinde Yahudilik]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/maddeler-halinde-yahudilik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/maddeler-halinde-yahudilik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1- Yahudilerin en sevdikleri meslekler, tüccarlık, bankerlik, bankacılık, aktörlük, avukatlık, doktorluk, muharrirlik, gazeteciliktir. En sevmedikleri meslekler de çiftçilik ve askerlik... Fakat İsrail tecrübesinden sonra bu son ölçü mahalli olarak değişmiştir. Bugün ziraatte en gayretli memleket İsrail olduğu gibi, dünya orduları içinde de, nüfus ve kemmiyet nisbetine göre en çabuk ve hareketli ordu İsrail'dedir.</p>

<p></p>

<p>2- İsrail dışı ve göze görünmez imparatorluğu içinde Yahudi, daima (Site)lerde, (Metropol)lerde büyük şehirlerde kümelenmiştir. Su yüzüne yakın tabakada yaşayan balıklar gibi; Yahudi dibe indikçe yâni köye yaklaştıkça azalır ve büsbütün kaybolur. Zira köyde gerçek millet vardır.</p>

<p></p>

<p>3- Yahudi, büyük şehirlerde, o şehirlerin dayanağı olan sâf istihsal sahaları ve o sahaları dolduran büyük yığınların millî ve ruhî nasibiyle arasında hiçbir ilgi kurmaksızın yalnız menfaat devşirmeye memurdur. Daima kıymet (transit) yollarının kavşağında oturur; ve hususî zekâsiyle, kıymet mübadelesi faaliyetinde öyle tertipler kurar ki, işin acı emek tarafını milletlere ve bedava nimet tarafını da kendisine devşirmeyi bilir.</p>

<p></p>

<p>4- İhtiyar küre üzerinde Yahudi'yi, harimine sızdığı milletlerin faaliyet kadrosu içinde meslek meslek ayırmak belli eder ki, o büyük milletlerin, kan ve tere batmış nasibine razı ve çilesinden mes'ut yığınları içinde yer almak şöyle dursun, onların (burjuva) sınıfları arasında pusu kurarak, topyekûn millet emeğinin, milli istihsal ve istihlâk bünyesinin hayatî merkezlerine yerleşir, belli etmeden hüküm ve nüfuzunu yürütür ve türlü maskeler altında sömürücülüğünü müesseseleştirir. Böyle yaparken de içinde faaliyet gösterdiği milli bünyelerin istidat ve kendi kendine sahip olma dehâsını iptal etmekten başka gaye gözetmez ve bu arada (spor)lu mikroplar gibi kendi bünyesini hisar içinde tutmayı ve her tehlikeye karşı korunmayı becerir.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>5- Yahudilerin nüfus ettiği yerlerde hâkimiyetini nerelere kadar ulaştırdığına ait en canlı misal Almanya’dır. Düne kadar Berlin (site)sinde Yahudi nisbeti şuydu. Doktorların %48'i, avukatların %50'si, aktörlerin %12'si Yahudi, Halbuki Yahudi; Alman nüfusunun % yarımı, Berlin nüfusunun %1’i... Demek Berlin'de Yahudi, tababet sahasında bire 48, avukatlıkta bire elli, aktörlükte bire on iki, Almanların üstünde... Nisbeti bütün Almanya'ya teşmil edersek görürüz ki, muharrirlerin %18'i, avukatların %27'si, doktorların %46'sı Yahudi'dir. O halde yüzde yarım nisbetinin belirttiği (X 2) üssüne göre, muharrirlikte 36, avukatlıkta 54, doktorlukta 92 misli yer işgal ediyorlar. Almanya gibi bir memlekette bu kudret ve hâkimiyet farkı baş döndürücüdür ve bu hesaba, farkların en üstünü olan mali takat dahil değildir.</p>

<p></p>

<p>6- Dünyanın hemen her sahada en büyük kafaları, bu esrar ve hakikatte insanlık düşmanı ırktan doğmuştur. (Sar Bernar) gibi eşi gelmemiş bir artist, (Vagner) gibi bir musiki dehası, (Bismark) gibi bir politika zekâsı ve Alman ittihadının kahramanı bile Yahudi olursa, düşünün gerisini... Evet: (prens) ünvanlı halis Alman asili bilinen ve Alman milli menfaatlerini koruma yolunda en büyük eserleri vermiş olan bir zatın dörtte üç kan (üç ana kolu) Yahudi olduğu tesbit edilmiştir. Ve bu gerçek, dünyada pek az kimseye malūmdur.</p>

<p></p>

<p>7- Meşhur bir Yahudi'nin sözü: "Bir millette büyük adam ya bir melezdir, ya bir Yahudi..." İnce bir mânası olmakla beraber bu hikmete inanmamız icap etmez. Zira Yahudi, bizzat ayrıldığı ve ihanet ettiği Peygamberleri müstesna aziz, sıhhatli, salim, müsbet ve sadece insanlığa faydalı en büyük kafalardan hiçbirini yetiştirememiştir. Yahudi dehâsı hayrete şayan bir şey olmakla beraber, dünyanın aziz ve ulvi kafalarının seviyesine çıkamamış ve daima (defetist) bozguncu olmuştur. Bütün bu saydığımız Yahudi büyüklerine dikkat edecek olursanız görürsünüz ki, içlerinde (Homoros), (Sokrat), (Plâton), (Şekspir), (Kant), (Göte), (Bethoven), (Roden), (Mikel Anj), (Napolyon), (Pastör) çapında kahramanlar bulunmadığı bir tarafa; pek az istisnasiyle çoğu bozguncu, ümit kırıcı ve ideal körleticidir. Biz esasen Yahudi'yi hiçbir zaman ahmak farzetmemiş olduğumuza göre, onun kendi iç bünyesinden fışkırdığı bu garip ve marazî dehaları, aslında malik bulunup da tersine inkılâp ettirdiği müstesna istidadın şu veya bu türlü nişaneleri kabul edebiliriz. Yahudi'yi, tersine dönmüş bir istidat kabul edince, bu dehalar insana hiç de hayret vermez ve Yahudilik lehinde vesika teşkil etmez.</p>

<p></p>

<p>8- Gerçekten Yahudi dehâlarının hepsi (defetist)tir. En muhteşemleri bile... (Aynştayn)dan insanlığa kalacak şey, İçinde hiç bir hakikat yaşamayan korkunç izafilik dünyası ile son intihar âleti olan atom bombasıdır. (Froyd) mukaddesat hissini ve ruhî temelleri berhava etmeye baktı. (Şarlo), insanlığın sadece acıklı gülüncünü gösteren bir dehâ... Marks ve ona bağlı komünist aksiyoncuları malum... Anatol Frans münkir ve müstehzi... Prust bedbin ve şevksiz... Ne âlimleri arasında ne kaşifleri arasında (Pastör) gibi bir tip var... Niçin Yahudiler arasında (Şekspir) veya (Dante) gibi, büyük ve ulvî tek bir şair yok? Onların işi gücü sadece akıl; menfi tarafiyle tepetaklak edilen ve her ân taraflarından yıkılıp, guya taraflarından bina edilen akıldır.</p>

<p></p>

<p>9- Fakat Yahudi, kendi geniş kütlesiyle, avamiyle hiç de müstesna ve mücerret bir zekâ göstermez. Sadece (pratik), maddeci, hesabî bir açıkgözlük; o kadar...</p>

<p></p>

<p>10- Onun orta entelektüelleri de böyledir. Çünkü mücerret arayıcılığı, mücerredi arayış, onun yalnız en ileri (elit) zümresinde... Bu da bir garibedir ve aslî kütle bağından ayrılık ifadesidir. Yüksek Yahudi (elit)i yahudilere hitap etmez; içine sokulduğu milletin veya dünyanın entelektüellerine hitap eder. (Bergson) veya (Froyd) veya (Prust) ile alakalı kaç Yahudi bulabiliriz? Adeta Yahudi, aslından, özünden ve içindeki mücerretler istidadından kopmuş ve yamalı bohça halinde garip bir bütün ifadesine bürünmüş acaipler panaroması...</p>

<p></p>

<p>11- Şimdi onun ticari ve iktisadî cephesini ele alalım: Alemde para mefhumunu ve bu izafî kıymetin manevralarını Yahudi kadar bilen hiçbir örnek yoktur. Onun bu tarafını, bizzat korkunç bir Yahudi olan (Karl Marks) gibi kapitalizma düşmanı ve komünizmanın babası bir insanda tecelli eden şudur ki, o Yahudinin, kendi nefsine karşı da bozguncu ve yıkıcı ve kendi nefsini intihara zorlayıcı bünyesinden en parlak bir örnektir. Yahudiliği tesrih ve teşhir eden ve onu yerden yere batıran yine bir Yahudi olmuştur. İktisadi ölçüyle hüküm şudur: Parayı anlayan, destekleyen, besleyen, ona kıymet üstü kıymet kazandıran ve fertlerle cemiyetleri ve devletleri ona esir eden Yahudidir. Kredi, faiz, kefalet, borsa hep onların icadıdır. Bunlarsa, mazi ve hâl bakımından hâkim olunan paraya istikbal ölçüsü ile tahakküm iradesini temsil eder. Sermayeyi dahhâme (ur) haline getiren ve ezici kapitalizmayı kuran, sonra da aynı müesseseyi komünizmaya tahrip ettiren onlardır. Peşinden de komünizmayı fikirde yıkan yine onlar... İhtikâr, sahte "arz-ü taleb" dalaverası ve stokculuk işinin kurmayları hep Yahudi.</p>

<p></p>

<p>12- Anormal bir çapta büyüttükleri para kudretinin ruhî değerlere ve manevî müeyyidlere galip hale gelmesi kasdiyle de yaşadıkları milletleri ruhen ve bedenen zaafa uğratmak, şuursuz ve iradesiz, keyf ve kötü âdet müptelâsı kılmak, birinci taktikleridir. Bütün keyf verici zehirlerin icat, idare, istihsal ve istihlâk şebekeleri emirlerindedir. Mânen de aynı şey...</p>

<p></p>

<p>13- Tevhid akidesini ilk defa yeryüzüne getirmiş olmakla böbürlenen Yahudi, asıl kendi derunî putu olan parayı ve iç mizacını en iyi sezip kendini tasfiye edecek olan gerçek muvahhidlere, millî ve ırkî bütünlük temsil eden bütün topluluklara düşmandır.</p>

<p></p>

<p>14- Netice şudur: Yahudi mahut tarihinden ve öz Peygamberlerine ihanet devresinden sonra Roma lejyonlarının önünden vahşi bir sürü gibi kaçıp dünyanın her tarafına yayıldıktan sonra toplu millet seciyesini terk edip gizli ve ferdî millet maskesinin altına girmiş ve esatirî bir hınç üslûbiyle gizli plânda kendisini hakim ve bütün insanlığı mahkûm kılmanın muazzam planı içinde hareket etmiştir. Vasıtası para ve ruhun karanlık kutbu olan nefstir. Dine, millet ve milliyet mefhumuna, saf iman ve itikada, tek kelimeyle ruha ve ulvî insana düşmandır. Her yerde ve her pâyidar kıymeti yıkıcı, çözücü ve çürütücüdür. Gayesi de, kendi kanlı imparatorluğunu beşerî sefalet, tereddi ve ihtikarın gerisinde kurmaktır. Bir millet içinde mutaasıp yahudi düşmanlığı şart olmamakla beraber, nefsini muhafaza ve yahudiyi tanıma şuuru mutlak bir icap kıymetindedir. Zira Yahudi, kuvvet ve irade karşısında kaldığı zaman, mikroplar gibi kesesine çekilmeyi bilir.</p>

<p></p>

<p>15-Bir de bizde, Türkiye'de Yahudi'yi gözden geçirelim: Yahudi tek lütuf ve sığınağı Türklerde ve İslâmiyetin ağuşunda buldu. Bize sığındı, fakat en kısa zamanda içimize zehrini döktü ve Tanzimattan itibaren bütün istihale ve inkılâplarımız üzerinde müessir oldu. Saraya ve hazineye tam nüfuzun, en eski zamanlarda iki mümessili: Moşa Kapsali ve Yasef Nassi... Yasef Nassi, devlete bir sefer açtıracak kadar nüfuz kazandı. Fakat Tanzimata kadar Yahudi, bizi sadece içimizden kemirmek ve buna rağmen ve millet ve devlet bütünlüğümüze (menfaati icabı) kasdetmemek yolunda gitti ve galiba buna da mecbur oldu. Fakat Garp emperiyalizma ve kapitalizmasının bizi tam çember içine aldığı Tanzimat devresinde kaleyi içinden teslim işi yine Yahudi'ye düştü. Memlekete Masonluğu ve kozmopolitlik fikirleri o soktu. Malî ve iktisadî hayatımızı perişan etti, "Düyun-u Umumiye'yi bir hapishane gardiyanı edasiyle göbeğimize yerleştirdi. Bu devrenin kahramanları, (Sigmund Spitzer), (David Ben Mayor), (Yeheskel Sasson), (David Motho)lardır. Ondan sonra Meşrutiyet gelir ve bu hareket sadece yahudi sevk ve idaresine dayanır. Başta Yahudi'den daha Yahudi dönmeler bulunmak üzere (Salem), (Mazelyah). (Faraci), (İzak Frera) ve hepsinin önünde (Karasu) bulunmak üzere, sonunda o korkunç inhizam ve inkiraz çığırımızı açan Yahudi'dir. Bir Türk Hükümdarı ve İslâm Halifesine hal'i tebliğ eden heyetin başında (Karasu)nun bulunması Yahudi hınç ve taktiğinin Türk bütünlüğü üzerindeki tahakkukunu resmen bütün dünyaya ilan ve iblağ etmek değil midir? Meşrutiyeti takip eden devirde ise Yahudi en büyük (kolpo)sunu oynamış ve İslâmiyete karşı tavrını (Lozan) konferansının kulis aralarında karşılıklı bir anlaşma sağlamak suretiyle tam yerine getirmiştir. Hahambaşı (Hayim Naum)un idare ettiği bu vaziyet Büyük Doğu'nun 1949-50 devresinde inceden inceye tahlil edilmiştir. Bugün ise Yahudi, malî, iktisadî ve içtimaî gâyesine tamamiyle ermiş durumdadır.</p>

<p></p>

<p>(Büyük Doğu Dergisi, 3 Ocak 1968, Sayı: 25)</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/maddeler-halinde-yahudilik</guid>
      <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 11:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/11/yahudik.webp" type="image/jpeg" length="61799"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hasan Fehim Arvasî (Üçışık): Büyük Doğu mirasını Salih Mirzabeyoğlu devam ettirdi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hasan-fehim-arvasi-ucisik-buyuk-dogu-mirasini-salih-mirzabeyoglu-devam-ettirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hasan-fehim-arvasi-ucisik-buyuk-dogu-mirasini-salih-mirzabeyoglu-devam-ettirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin torunlarından, İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Fehim Arvasî (Üçışık) ile geçtiğimiz sene yapmış olduğumuz röportajda Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin irfan ve yönlendirmesiyle Üstad Necip Fazıl’ın hakikat mücadelesine sevk edildiğini, Salih Mirzabeyoğlu’nun da bu çizgiyi aksiyon ve fikir planında devam ettirdiğini anlattı. Ayrıca Büyük Doğu–İbda’nın da bu mirası sürdürdüğünü belirtiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/HoBoaB2VFac"></iframe></p>

<p class="ratio ratio-16x9">Röportajın tamamı için <a href="https://www.barandergisi.net/roportaj/anayasasinda-biz-geri-kalmis-bir-milletiz-yazan-devlet-olmaz">TIKLAYINIZ</a></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hasan-fehim-arvasi-ucisik-buyuk-dogu-mirasini-salih-mirzabeyoglu-devam-ettirdi</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Oct 2025 17:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/prof-dr-hasan-fehim-arvasi-ucisik-necip-fazil-mirzabeyoglu.webp" type="image/jpeg" length="72063"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Kıyafet ve Şapka]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-kiyafet-ve-sapka</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-kiyafet-ve-sapka" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şahsiyetimizin, ruhumuza üflenen korkunç hayretle beraber, nasıl kılığımızı da hayretler içinde bırakıcı bir buhrana düştüğüne misal, Tanzimattan bugüne kadar devre devre (gardrop) unsurlarımızdır. Artık şalvarı içinde, yeni zamanların gerektirdiği çevikliği bulamıyan eski tip, zorla pantalonu benimserken, bu hakîr madde parçasının nefs muhasebesinden uzak; ve fesiyle pantalonu, cübbesiyle potini arasında en canhıraş hayreti belirten bir tezad ifadesine maliktir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<ul>
 <li>
 <p>Prensip, şahsiyetimizin, bütün maddî tezahür çerçevelerinde, baştanbaşa istiklâl kazanmasıdır. Bu istiklâl ifadesini, ruhumuzdan başlıyarak, en hurda madde unsuruna kadar nakşetmekle mükellefiz.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Dâvanın, müşahhas unsurlar kadrosunda, (1) numaralı maddesi, kılığımız ve serpuşumuzdur.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tarihî “haşr-ü neşr”leri bakımından aynı kıyafet ölçüleri içinde pişmiş olmalarına rağmen Avrupalı milletlerden her birinin öbürüne nazaran keskin farkları varken, bizim gibi apayrı ve zıd kökten gelen bir milletin, Avrupayı, orta malı ve hususiyetsiz (gardrop) plânında maymunvârî taklid etmesinden daha hazin bir iflâs tavrı olamaz.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Dâva, ne şalvara, ne de kavuğa dönmekte. Madde unsurlarının, bizzat madde sıfatiyle hiç bir kıymet ve haysiyeti yoktur. Herşey mânâda…</p>
 </li>
 <li>
 <p>Dâva sadece, Yirminci Asır hayat tarzının dâvet ettiği şeklî zaruretler içinde, şahsiyetimize lâyık müstakil kılık ölçüsünü bulmakta…</p>
 </li>
 <li>
 <p>Şahsiyetimizin, ruhumuza üflenen korkunç hayretle beraber, nasıl kılığımızı da hayretler içinde bırakıcı bir buhrana düştüğüne misal, Tanzimattan bugüne kadar devre devre (gardrop) unsurlarımızdır. Artık şalvarı içinde, yeni zamanların gerektirdiği çevikliği bulamıyan eski tip, zorla pantalonu benimserken, bu hakîr madde parçasının nefs muhasebesinden uzak; ve fesiyle pantalonu, cübbesiyle potini arasında en canhıraş hayreti belirten bir tezad ifadesine maliktir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
 <li>
 <p>Nihayet bu milletin başına zorla ve kanunla yerleştirilen şapka, (Giyyom Tel)in direk üzerinde selâmlamaya mecbur edildiği zulûm şapkası hâdisesinden daha ağır bir cebirle, şahsiyetimizi topyekûn Garba teslim ettirilişimizin, yüzde yüz palyaço haline getirilişimizin, bir paspas üzerinde millî ırzımızı Avrupalıya feda etmeye zorlanışımızın resmî, alenî ve nihaî hamlesi olmuştur. Binaenaleyh şapkada, şapkayı aşan bir mânâ vardır. Bütün dinî, millî, bediî, tarihî ölçülerimizin istikrah duyduğu bu unsuru başımıza geçirmeye mecbur tutulmakla topyekûn mukaddesatımızı, tarihî can düşmanımızın emrine vermeye zorlanmış oluyorduk.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Halbuki şapkada, dinî, millî, bediî, tarihî ölçülerle, bizzat maddesi bakımından, muhabbet veya nefret hissine değer hiçbir kıymet ve haysiyet mevcut değildir. Bütün kıymet ve haysiyet, onun remz ve alem teşkil ettiği ruh ölçüsündedir. Bu da küfürdür.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bize zorla ve cihanda bir eşi görülmemiş kanunî bir mükellefiyetle şapkayı giydiren fikrî saik, şahsiyet ve hüviyetimizi küfre teslim etmekten başka tek gaye sahibi değildir. Yoksa ne fes, fes olarak güzel; ne de şapka, şapka olarak çirkindir. Nitekim bir Müslümanın, gölgesine bile el değdiremiyeceği salip, bizzat şekli bakımından hiçbir suç sahibi değilken, remzi olduğu küfür noktasından suçlunun suçlusu ve çirkinin çirkinidir. O, sadece alemi olduğu mânâ adına küfrü temsil eder; binaenaleyh küfrün, madde çerçevesinde tâ kendisi sayılır.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Salip üzerinde olduğu gibi, ona yakın ve uzak her unsur üzerinde de, zıd mânâyı temsil derecesine göre dinî ölçü buyken, millî ve bediî ölçüler de başka türlü değildir. Bütün kabahati, ruhumuzla ruhu arasında maddî bir tefrik alâmeti olarak Hıristiyan el tarafından şekillendirilmek olan şapka, bize, mücerred millî ve bediî ölçülerle de şiddetle istikrah vericidir.</p>
 </li>
 <li>
 <p>İşte bu bakımdan, milletlerarası kıyafet (konvansiyon-anlaşma)ları içinde umumî kılığımızı en keskin ve güzel çizgilerle şahsiyetlendirmek için inceden inceye cehd sarfederken, şapkayı büsbütün başımızdan çıkarıp atmak ve yerine bütün Doğu âlemini ziynetlendirecek ve en ileri şahsiyet ifadesine ulaştıracak millî bir icad koymak başlıca vazifemizdir.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bütün san’atkârlarımız bu millî icada şekil vermek için çalışacaklar ve modellerini tetkik edilmek üzere Başyüceliğe tevdi edeceklerdir. Nihayet belli başlı bir şekil üzerinde karar verilip “Yüceler Kurultayı”nda bu şekil tasvib edildikten sonra, keyfiyet millete mal edilecektir.</p>
 </li>
</ul>

<p><em>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 364-366</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-kiyafet-ve-sapka</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Oct 2025 11:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/nfk-basyucelik-emirleri-kiyafet-ve-sapka.jpg" type="image/jpeg" length="47500"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Başyücelik Emirleri: Harf Davası]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-harf-davasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-harf-davasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsmine “Arap harfleri” denilen, tam on asır Türk medeniyet kadrosunun ifade unsurunu teşkil etmiş ve on asırlık millî irfanın temeli mevkiinde bulunmuş harfler, hakikatte sadece ve kavmî mânada Arap harfleri midir, yoksa kavim üstü bir mâna ile “İslâm harfleri” mi? Bu hususta dinî, tasavvufî, ilmî ve aklî burhanlar nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>● Bu emirle beraber ilim ve ihtisas ehlinden bir heyet kurulup aşağıdaki suallerin cevabını hazırlayacak ve tam mânasiyle ilim ve hakikatle teyitli olarak Başyücelik makamına verecektir. Sualler on dört tanedir.</p>

<p>● İsmine “Arap harfleri” denilen, tam on asır Türk medeniyet kadrosunun ifade unsurunu teşkil etmiş ve on asırlık millî irfanın temeli mevkiinde bulunmuş harfler, hakikatte sadece ve kavmî mânada Arap harfleri midir, yoksa kavim üstü bir mâna ile “İslâm harfleri” mi? Bu hususta dinî, tasavvufî, ilmî ve aklî burhanlar nelerdir?</p>

<p>● Kavim üstü, küllî bir şümulle bütün mü’min beşeriyete atfedilip edilemeyeceği bir ilim meselesi olan harflere “Arap harfi” ismini vermek mümkün oluyor da, doğrudan doğruya ve münhasıran Lâtinlerin malı olduğu ilmen sabit harflere nasıl “Türk harfleri” denilebiliyor?</p>

<p>● Her iki harf manzumesi üzerinde, mücerret ve müşahhas imtiyaz ve faydaları bakımından bir nefs muhasebesi, bir mukayese vazifesi yerine getirilmiş midir?</p>

<p>● Bizzat Lâtin harfleri dünyasına mensup bir ilim ve fikir adamının dünyada en mütekâmil ve ince harfler olarak “Arap harfleri”ni gösterdiğini; ve kendi milleti için, kültür kökünü değiştirmek muhali olmasa bu harfleri tavsiye edeceğini bilen var mıdır?</p>

<p>● Harf inkılâbı sırasında Amerikalı bir terbiye mütehassısının “Türklerin eski harflerini kaldırıp atması, kendi hesaplarına, Amerikanın, bütün madenlerinden mahrum olmasından daha ağır bir kayıptır!” sözü gerçekten vâki midir? Amerikalı profesör, şüphesiz ki, kendi misyoner ve politikacılarının iştirak etmeyeceği bu sözüyle ne demek istemiştir? Nihayet ilmî insafı çatlamıştır da ondan mı?</p>

<p>● Garptan bütün müspet bilgilerini ve her şeylerini alan, bütün medeniyet unsurlarını iktibas eden Japonlar, cihanın en çetin ve gülünç derecede iptidaî harfleri olan kendi yazılarını acaba niçin muhafaza etmişlerdir?</p>

<p>● Eski harflerin öğrenilmesindeki zorluk, acaba tedris metodlarının sakatlığından mı, yoksa bizzat harflerin bünyesindeki çetinlikten mi doğmaktaydı?</p>

<p>● Eski harflerin imlâsındaki kargaşalık, acaba bu hususta sabit ve kat’î bir usul eksikliğinden mi, yoksa bizzat harflerin kendisinden mi gelmekteydi?</p>

<p>● Eski harflerin bütün millete ve aşağı tabaka halka teşmil edilememesindeki zaaf, acaba o devrin maarifine mi, yoksa harflerin zatına mı aittir?</p>

<p>● Yeryüzünde, o da kısmi olmak şartıyla, İtalyanca ve benzeri bir-iki lisandan başka (fonetik) imlâlı hiçbir dil bulunmadığına, halbuki böyle bir imtiyazın kıymeti olsaydı, Arapça, İngilizce, Fransızca, Yunanca gibi cihanın en büyük dilleri pekâlâ bunu yerine getirebileceğine göre, Lâtin harflerinin dilimize tatbikindeki (fonetik) mazharıyet, acaba hakikatte ve sâf zekâ bakımından bir fayda mıdır, yoksa bir mahzur mu? Yani (fonetik) olmayan ve kelime usulüne dayanan yazı şekillerinin zekâyı beslemesinde hususî bir payı yok mudur? (Fonetik) usul, insanı, pek basit ve ucuz bir (avantaj)a karşılık, içinde hapsedilip kalacağı ve avâm seviyesinden yukarıya çıkarmıyacağı bir kabalığa mahkûm etmez mi?</p>

<p>● Birbirine bağlanan, bağlandıkça şekil değiştiren ve birbiri içinde hal-ü hamur olan şekillerle, herbiri kaba zincir baklaları ve çakıl taşları gibi daimî bir sertlik muhafaza eden şekiller arasında, bedîî olduğu kadar aklî rüçhaniyet ve galibiyet hangi taraftadır? Ve bu rüçhaniyet ve galibiyetin ilk burhanı olarak eski harflerin stenografya kıymeti, telâfisi mümkün bir kayıp mıdır?</p>

<p>● Nihayet eski ve yeni harf nesillerinin birbiriyle mukayesesinden çıkacak hüküm, mücerret zeka, irfan ve şahsiyet bakımından hangi cepheye üstünlük yöneltecektir?</p>

<p>● Bin kişilik bir cemiyette 900 kişinin imzasını atabilecek ve (Karagöz) gazetesini sökebilecek kadar okur-yazar olması mı; sadece yüz kişinin tam okur-yazar ve her türlü fikir çilesiyle dolu olması mı, o cemiyet hesabına üstün bir not belirtir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>● Acaba harf inkılâbını yapanların ve hattâ eski harfler içinde çocukluğunu ve ilk mektep çağını idrak edip de peşinden yeni harfleri öğrenenlerin, bütün hususî ve samimî ifadelerinde yalnız ve yalnız eski harfleri kullanmaktan başka bir şey yapamamaları, sadece alışkanlıkla izah edilecek ve içine eski harf kudret ve imtiyazından hiçbir pay karıştırılmayacak bir hâdise midir?</p>

<p><em>Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 361-363</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Büyük Doğu-İbda</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/basyucelik-emirleri-harf-davasi</guid>
      <pubDate>Sun, 28 Sep 2025 09:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/09/necip-fazil-ideolocya-orgusu-harf-fdavasi.webp" type="image/jpeg" length="65385"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
