<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/fikir" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 17 Aug 2026 19:27:48 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/fikir"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Heykellerle şehirlerin hafızası işgal ediliyor!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/heykellerle-sehirlerin-hafizasi-isgal-ediliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/heykellerle-sehirlerin-hafizasi-isgal-ediliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye’nin dört bir yanında meydanlara dikilen Yunan-Roma figürleri, mitolojik kadın heykelleri ve ucube modern kütleler, Anadolu şehirlerinin Osmanlı-İslâm hafızasını perdeleyen bir sembolik işgale dönüşüyor. Sanat ve turizm adı altında yürütülen bu heykel furyasıyla şehrin görünür yüzü değiştiriliyor, seküler-Kemalist anlayış meydanlar üzerinden kültürel hâkimiyet kuruyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin şehirleri, seküler-Kemalist belediyeciliğin heykel furyasıyla tarihî ve kültürel kimliğinden koparılıyor. Meydanlara, kavşaklara, sahillere ve tarihî merkezlere yerleştirilen mitolojik figürler, çıplak bedenler, antik hükümdarlar ve neyi temsil ettiği anlaşılmayan modern kütleler, “sanat”, “turizm” ve “çağdaş kent” ifadeleriyle pazarlanıyor. Osmanlı-İslâm mirasının görünür izleri bakımsızlığa terk edilirken Yunan ve Roma sembolleri şehrin en itibarlı noktalarına taşınıyor. Böylece Anadolu şehri kendi tarihini, inancını ve yaşayan halkını anlatan bir medeniyet mekânı olmaktan çıkarılıp seküler ideolojinin açık hava galerisine çevriliyor. Şehrin silüeti, meydanın merkezi ve milletin bakışı değiştirilerek kültürel yapı adım adım tahrip ediliyor.</p>

<p><img height="858" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/ciplak-heykel-venus.png" width="1290" /></p>

<p>Bu heykel tutkusunun arkasında redd-i miras ile mekâna hâkimiyet arzusu bulunuyor. Osmanlı ve İslâm’a ait hiçbir unsurun şehrin belirleyici yüzü olmasın isteyen laik Kemalist zihniyet, meydana diktiği tek bir heykelle o bölgenin hafızasına el koyuyor. Halkın çoğunluğu Müslüman olsa bile şehrin merkezinde Attalos, Venüs, Amazon veya çıplak erkek ve kadın figürü yükseltilerek “Görünür yüz hâlâ bizim” mesajı veriliyor. Heykel bu anlayışın taşlaşmış bayrağına dönüşüyor; bakışı kendine çekiyor, buluşma noktası oluyor, fotoğraflarla çoğalıyor ve zamanla şehrin sembolü diye sunuluyor.</p>

<p>“Zulüm 1453’te başladı” sözünde açığa çıkan Bizans-Roma özlemi de bu tercihin uç noktadaki ifadesini oluşturuyor. Fethi hazmedemeyen muhayyile, kaybettiği Roma ve Bizans dünyasını Anadolu meydanlarında semboller üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor adeta.</p>

<p><img alt="Hanna Heykeli" height="365" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/hanna-heykeli.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="547" /></p>

<p><strong>Ucubeler panayırı</strong></p>

<p>● Antalya’nın tarihî merkezine üst gövdesi çıplak II. Attalos heykeli dikilirken Altın Portakal döneminde 19 ilçeye onlarca altın renkli Venüs dağıtılıyor.</p>

<p>● Kemer’de Büyük İskender’e bağlanan Hanna figürü ve müstehcenlik tartışmalarıyla gündeme gelen “Aşk Yağmuru” heykeli öne çıkarılıyor.</p>

<p><img height="451" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/images-1.jpg" width="300" /></p>

<p>● İzmir Smyrna Meydanı Amazon kadınlarıyla, Karşıyaka Çarşı girişi “çağdaş kadın” figürleriyle donatılıyor.</p>

<p>● Bergama’da Aristonikos modern sınıf mücadelesinin öncüsü şeklinde yeniden yorumlanarak park girişine yerleştiriliyor.</p>

<p>● Samsun’da Amazonlar dev bir savaşçı heykeli ve yirmiyi aşkın figürle şehrin turistik yüzüne dönüştürülüyor.</p>

<p><img height="1200" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/edirne-ciplak-kadin-heykeli.jpg" width="994" /></p>

<p>● Edirne’deki “Özgür ve Çağdaş Kadın” heykeli, kadının başındaki örtüyü atarak güya özgürleştiği anlamı dayatılıyor.</p>

<p>● Eskişehir’de bankta sızan sarhoş adam ve çekirdek çitleyen eşek, Kars’ta parçalanmış dev insan sureti "şehir estetiği" diye sunuluyor.</p>

<p><img height="900" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/friedrich-barbarossanin-heykeli.jpg" width="628" /></p>

<p>● Silifke’de Üçüncü Haçlı Seferi’nin kumandanı Barbarossa’nın heykeli dahi dikiliyor; eser halkın tepkisi üzerine beş gün içinde kaldırılıyor.</p>

<p><img alt="Çıplak Adam Malaty" height="510" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/ciplak-adam-malaty.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="510" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Müslüman Anadolu’nun meydanlarında kendi kahramanları geri plana itilirken antik hükümdarlar, pagan tanrıçalar, Haçlı kumandanları, çıplak heykeller ve seküler kadın tasvirleri hürmet makamına çıkarılıyor.</p>

<p><strong>Meydanlar bize yabancı, kaba ve biçimsiz çirkinliklerle işgal edilmemeli</strong></p>

<p>Bir medeniyetin şehir anlayışı, fâni şahısları taş ve tunç içinde büyütmek yerine fikir ve gayeyi âbideleştirir. Meydanlar kaba insan suretleriyle, bize yabancı, biçimsiz çirkinliklerle işgal edilmemeli.</p>

<p>Mücerret biçimler, kitabeler, nakışlar, su ve mimari nispetle mânâ kazanır. Çünkü insan neyse şehir odur. Şehir neyse insan da odur. Şehre yerleştirilen her sembol, gelecek nesillerin hafızasına işlenen bir dünya görüşü taşır.</p>

<p>Bu sebeple Anadolu meydanlarında yürütülen sembolik işgalin önüne geçilmelidir.</p>

<p>Kamuya yerleştirilen eserler şehir tarihi, medeniyet ölçüsü, estetik kıymet ve toplumsal karşılık bakımından denetlenmelidir. Şehirlerini yabancı sembollere bırakan Müslümanlar, zamanla kendi çocuklarının hafızasını da aynı zihniyete teslim eder.</p>

<p><strong>Gerçek bir şehir ve âbide anlayışı nasıl olmalıdır?</strong></p>

<p>İslam-Doğu medeniyeti, asırlar boyunca taşın, suyun, ahşabın ve yazının nispetiyle muazzam bir estetik dünya kurmuştur. Şehir insanı terbiye ettiğine göre, şehirdeki her taşın doğruyu, güzeli ve mücerret mânâyı telkin etmesi gerekir.</p>

<p>Fâni şahsın bedenini kaba bir biçimde dondurup taş ve tunç içinde putlaştırarak hürmet makamına çıkarmak yerine fikri, gayeyi ve mücerret ölçüyü öne çıkaran âbideler kurulmalıdır. Bedenin tahakkümü değil, ruhun ve fikrin derinliği şehre hâkim olmalıdır.</p>

<p>Anadolu kadını, Batılı kalıpların veya çıplaklık dayatmalarının nesnesi değildir. Cephedeki fedakârlığını, irfanını ve vakur duruşunu yansıtan mekânsal düzenlemeler ve mücerret abidelerle anılmalıdır.</p>

<p>Antik döneme ait eserler elbette tarihî birer emanet olarak müzelerde ve arkeolojik sahalarda korunmalı ve anlatılmalıdır. Ancak yaşayan kentin kalbi olan meydanlar, sadece o toplumun kendi inancına, tarihî hafızasına ve canlı ruhuna açılmalıdır.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/heykellerle-sehirlerin-hafizasi-isgal-ediliyor</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 15:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/heykellerle-sehirlerin-hafizasi-isgal-ediliyor.png" type="image/jpeg" length="67675"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Amerika hep şişirilmiş bir balondu!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/amerika-hep-sisirilmis-bir-balondu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/amerika-hep-sisirilmis-bir-balondu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hollywood masallarıyla parlatılan ve "insan hakları" kılıfıyla sömürüsünü örten Batı, tarihiyle ve bugünüyle devasa bir balondan ibaret. ABD seyahatinden dönen iki Türk gencinin paylaştığı sokak dehşeti, bu büyük çürümüşlüğün ve sahte rüyanın güncel örneklerinden sadece biri. Akademi, medya ve popüler kültürün gizlemeye çalıştığı barbarlık, vahşilik, kan ve sömürge hakikatle yüzleşiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yıllarca Hollywood filmleri, Amerikan dizileri, akademi ve medya organları üzerinden tüm dünyaya yutturulan <i>"Amerikan Rüyası"</i> ve <i>"Muhteşem Batı Medeniyeti"</i> illüzyonu, bizzat gidenlerin şahitlikleriyle çatırdamaya devam ediyor. Son olarak ABD gezisinden dönen iki Türk gencinin sosyal medyada paylaştığı samimi ve sert tespitler, Doğu-Batı kıyaslamasını ve yıllardır içimizdeki Batı hayranı kitlenin beslediği efsaneleri yeniden tartışmaya açtı.</p>

<p class="ratio ratio-16x9"><iframe allow="autoplay; fullscreen" allowfullscreen="" frameborder="0" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" scrolling="no" src="https://www.barandergisi.net/vidyome/embed/76967" webkitallowfullscreen=""></iframe></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Hollywood İllüzyonu</strong></h3>

<p>ABD seyahatinden dönen iki gencin aktardığı izlenimler, medyanın çizdiği pırıltılı tablonun ardındaki sefalet ve emniyetsizliği gözler önüne seriyor. Yıllardır sinema ve dizilerle pazarlanan New York, Los Angeles ve Miami gibi metropollerin gerçek yüzünü gören gençler, Amerikan efsanesinin nasıl büyük bir balon olduğunu şu sözlerle dile getirdi:</p>

<p></p>

<blockquote>
<p><i>“Hayalinizdeki New York nasıldır bilemem ama eğer İstanbul’da ya da güzel bir Avrupa şehrinde yaşadıysanız bence Amerika şişirilmiş bir balondur. Biz neden 10 yıllık vize verildiğini anladık; bir kere kullanıyorsun ve bir daha gelmezsin diye! New York’tan 'Umarım bir daha buraya gelmek zorunda kalmam' diyerek ayrıldım.”</i></p>
</blockquote>

<p>Metropollerdeki tırmanan suç oranlarına, karanlık çökünce sokağa hakim olan güvensizlik ortamına ve tehlikeli evsiz popülasyonuna dikkat çeken konuşmacılar, Hollywood’un bilinçaltımıza kazıdığı karakterlere atıfta bulunarak illüzyonun çöküşünü özetledi:</p>

<p></p>

<blockquote>
<p><i>“Los Angeles, Miami... Hiçbirini görmek istemiyorum. Ben bu kadar tehlikeli bir yer görmedim hayatımda. Evsizler çok fazla ve inanılmaz saldırganlar. Hava kararınca şehirde deli sayısı artıyor, milletin yürüyüşü değişiyor. Ben Carrie Bradshaw’a, Serena van der Woodsen’a, Spider-Man’e çok üzüldüm... Yazık, yazık hayatlar yaşamışsınız. Bitmiş hayatlar! Bu New York’ta hayat mı geçer? Amerika vizesi çıkmayan varsa hiç üzülmesin.”</i></p>
</blockquote>

<h3><strong>Barbarlığın Üzerini Örten Hollywood ve Akademi Propagandası</strong></h3>

<p>Peki, nasıl oluyor da sokaklarında suçun, uyuşturucunun ve güvensizliğin kol gezdiği bir ülke, tüm dünyaya <i>"medeniyetin ve refahın merkezi"</i> olarak sunulabiliyor?</p>

<p>Cevap, Batı’nın yüzyıllardır inşa ettiği devasa propaganda makinesinde gizli. Sinema sektörü (Hollywood), popüler kültür ikonları, edebiyat ve üniversiteler/akademi; Batı'nın tarih boyunca işlediği barbarlıkları, sömürgeciliği, ırkçılığı ve soykırımları örtbas etmek için birer "meşrulaştırma ve uyuşturma aracı" olarak kullanıldı. Yerli halkların katledilmesi, Kızılderili soykırımı, köle ticareti, Asya ve Afrika'nın iliklerine kadar emilmesi gibi tarihsel vahşetler; parıltılı film senaryoları, çizgi roman kahramanları ve "evrensel insan hakları" kılıflarıyla ambalajlanarak hafızalardan silinmeye çalışıldı.</p>

<h3><strong>İçerideki Ev Zencileri </strong></h3>

<p>Gidenlerin kendi gözleriyle gördüğü bu yalın gerçeğe rağmen, ülkemizdeki yerli Batı hayranları ve Doğu düşmanları bu tabloyu kabullenmekte zorlanıyor. Malcolm X'in kavramsallaştırdığı "ev zencisi" psikolojisiyle hareket eden bu kitle; Batı’nın kokuşmuşluğunu, çürümüşlüğünü ve çifte standardını bile aklamaya hazır bir zihinsel teslimiyet içinde.</p>

<p>Kendi coğrafyasına, tarihine ve Doğu'nun insani değerlerine yabancılaşan bu çevreler; televizyon ekranlarında ve akademik kürsülerde aralıksız bir Batı güzellemesi yapıyor. Gençlere sürekli <i>"Türkiye’den kaçın"</i> mesajı empoze edilirken, Batı’ya gidip oradaki çöküşü ifşa edenler adeta "aforoz" edilme tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Ancak hakikat, pembe gözlüklerle gizlenemeyecek kadar açık.</p>

<h3 id="p-rc_e09c2e7bcd174d5c-47"><strong>Sömürünün Meşruiyet Aracı: Batı’nın Sahte "İnsan Hakları" Söylemi</strong></h3>

<p>Batı'nın sadece bugünkü toplumsal ve fiziki tablosu değil, tarihsel mirası da büyük bir balondan ibarettir.</p>

<p>Batı merkezli "insan hakları", "demokrasi" ve "özgürlük" söylemleri, son yetmiş yılda küresel düzeyde evrensel bir ahlak referansı gibi sunulsa da uygulamada yalnızca işgal, müdahale ve sömürünün meşrulaştırma aracına dönüştürülmüştür.</p>

<ul>
 <li>
 <p><strong>Irak ve Afganistan İşgalleri:</strong> "Demokrasi getirme", "özgürleştirme" ve "kitle imha silahlarını yok etme" yalanlarıyla gerçekleştirilen askeri müdahalelerde yüz binlerce sivil katledilmiş; ülkelerin altüst edilen enerji kaynakları ve zenginlikleri Batılı küresel şirketlerin kontrolüne açılmıştır.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>Venezuela ve Yaptırım Siyaseti:</strong> "Uyuşturucuyla mücadele" ve "insani kriz" kılıfıyla uygulanan ekonomik ambargoların ve müdahalelerin asıl hedefinin, ülkenin devasa petrol rezervlerini ele geçirmek olduğu açıkça ortadadır.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>Tarihsel Sömürgecilik ve İllüzyon:</strong> Köle ticareti, soykırımlar ve sömürge talanı üzerine kurulan Batı refahı; bugün "insan hakları" maskesiyle örtülmeye çalışılsa da kendi içinde dahi sürdürülemez bir toplumsal kriz, güvensizlik ve ahlaki çöküş üretmektedir.</p>
 </li>
</ul>

<p></p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/amerika-hep-sisirilmis-bir-balondu</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 16:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/amerika-hep-sisirilmis-balondu.webp" type="image/jpeg" length="15578"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Görüş: Makine bilmecesi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gorus-makine-bilmecesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gorus-makine-bilmecesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gorus-makine-bilmecesi</guid>
      <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 18:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/makine-bilmecesi.webp" type="image/jpeg" length="25509"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Batı'nın fonlu medyası +90'dan sinsi saldırı: Hedefte yine aile müessesesi var!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/batinin-fonlu-medyasi-90dan-sinsi-saldiri-hedefte-yine-aile-muessesesi-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/batinin-fonlu-medyasi-90dan-sinsi-saldiri-hedefte-yine-aile-muessesesi-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hedefte yine aile var! Batılı yayıncıların maşası +90 kanalı, cinsiyetsizleştirme ve 'eşitlik' yalanıyla evliliği hesapçı bir şirket ortaklığına dönüştürüyor. Kendi yuvasına hizmeti esaret, yabancı sermayeye hizmeti ise 'özgürlük' sayan bu ağır sömürü düzeni, toplumsal temellerimizi oymaya devam ediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Batılı devletlerin kamu yayıncıları eliyle Türkiye’ye yönelttiği +90 kanalı, aileyi kadın ile erkeğin sürekli hesaplaştığı bir şirket ortaklığına çevirmeye çalışan yayınlarına yenisini ekledi.</p>

<p>Kanalın “Ev işlerini kim yapacak?” başlığıyla yayımladığı içerikte “üretim mühendisi” Ezgi Kılınç Barın’ın, “Ben iş yerinde aynı titizlikle aynı işi bir erkekle yapabiliyorsam, o zaman o da evinde aynı titizliği gösterebilir” sözleri öne çıkarıldı.</p>

<ul>
 <li>
 <p itemprop="headline"><i><a href="https://www.barandergisi.net/bbc-turkce-simdi-de-anneligi-hedef-aldi">BBC şimdi de anneliği hedef aldı!</a></i></p>
 </li>
 <li>
 <p itemprop="headline"><i><a href="https://www.barandergisi.net/90in-yayin-cizgisi-uyusturucu-fuhus-lgbt">+90’ın yayın çizgisi: Uyuşturucu, fuhuş, LGBT</a></i></p>
 </li>
</ul>

<p>+90, 2019 yılında Almanya’nın Deutsche Welle’si, İngiltere’nin BBC’si, ABD’nin Voice of America’sı ve Fransa’nın France 24 kanalı tarafından Türkçe yayın yapmak üzere kuruldu. VOA’nın kuruluş duyurusunda kanalın özellikle “genç ve etkili” Türkçe konuşan kesimlere ulaşmayı hedeflediği açıkça belirtilmişti. Bugün aile, annelik, cinsiyet, fuhuş ve LGBT üzerinden yürütülen yayınlara bakıldığında hedef kitlenin niçin gençler olarak seçildiği daha berrak biçimde görülüyor.</p>

<h2><strong>Şimdi aile müessesine sardılar!</strong></h2>

<p>+90’ın kurduğu denklem ilk bakışta ev işlerinin paylaşılmasına yönelik masum bir çağrı gibi sunuluyor. Ancak kullanılan dil, eşlerin birbirine yardımcı olmasını aşarak kadın ve erkeğin bütün vazifelerini aynılaştırmayı amaçlıyor. Kadına, “Erkeğin dışarıdaki bütün işlerini yapabilirsin”, erkeğe ise “Kadının ev içindeki bütün vazifelerini aynı biçimde üstlenmelisin” deniliyor.</p>

<blockquote>
<p>+90, iş hayatı ile ev hayatını birbirine karıştırarak aileyi sürekli hesap ve görev paylaşımının yapıldığı bir alana indiriyor. Kadınla erkeği birbirini tamamlayan eşler olmaktan çıkarıp, kimin ne kadar iş yaptığını ölçen iki rakip gibi göstererek evliliğin dayanışma, fedakârlık ve muhabbet zeminini aşındırıyor.</p>
</blockquote>

<p>Erkeğin eşine yardım etmesi aile ahlâkının ve merhametin gereğidir. +90’ın propagandası ise yardımlaşmayı kullanarak kadın ve erkeğe mahsus aslî mesuliyetleri ortadan kaldırmaya yöneliyor. Böylece erkeğin ailesini geçindirme, koruma ve yük üstlenme vazifesi silikleştiriliyor, kadın da evin merkezi ve neslin mürebbiyesi olmaktan uzaklaştırılıyor.</p>

<h2><strong>Patrona hizmet etmenin adı özgürlük oldu</strong></h2>

<p>Kapitalist düzen kadının evindeki emeğini yıllarca “çalışmamak” şeklinde yaftaladı. Çocuk yetiştiren, hastaya bakan, yemek hazırlayan kadın üretimsiz sayıldı. Aynı kadın sabahın erken saatlerinde trafiğe çıkıp bütün gün bir şirketin kârı için çalıştığında “özgür”, “güçlü” ve “bağımsız” ilan edildi.</p>

<p>Böylece kocasına ve çocuklarına hizmet etmek esaret, patrona hizmet etmek hürriyet olarak pazarlandı. Kadının kendi yuvasında sevgi ve aidiyet içinde verdiği emek küçümsendi. Yabancı bir şirketin hedefleri için ömrünü tüketmesi kariyer adıyla kutsandı. Kadına evinden çıktığı anda hür olacağı söylendi, fakat onu işverenin mesaisine, bankanın borcuna, trafiğin keşmekeşine ve tüketim düzeninin bitmeyen ihtiyaçlarına bağladılar.</p>

<p>Batı’nın kadına sunduğu “özgürlük” tablosunun arkasında bu ağır sömürü düzeni bulunuyor. Kadın evinden koparılıyor, emeği ucuzlatılıyor, bedeni reklam malzemesi yapılıyor, tüketim alışkanlıkları yönlendiriliyor ve bütün bunlar ilerleme olarak sunuluyor. Neticede kadın, kapitalizmin elinde kolayca sevk edilebilen kullanışlı bir köleye dönüştürülüyor.</p>

<h2><strong>Önce kadını çıkardılar, şimdi erkeği eve çekiyorlar</strong></h2>

<p>Kadının iş gücü piyasasına dâhil edilmesiyle aile içindeki vazifeler ortadan kalkmadı. Kadın hem patronun mesaisini hem evin yükünü taşımaya başladı. Kapitalist düzen meydana getirdiği bu çelişkiyi aileyi yeniden tahkim ederek çözmek yerine erkeğin rolünü dönüştürmeye girişti.</p>

<p><i>“Ben dışarıda erkeğin yaptığı işi yapıyorsam, erkek de içeride benim yaptığım her işi yapmalıdır”</i> anlayışı tam olarak bu dönüşümün sloganıdır. Kadın erkeğin dış dünyadaki rolüne çekilirken erkek de evin içine kapatılmak, geçim mesuliyetinden ve koruyucu vasfından uzaklaştırılmak isteniyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<blockquote>
<p>Dizilerde, reklamlarda ve sosyal medya içeriklerinde çalışmayan, hedefsiz, beceriksiz, karısının kazancına yaslanan erkek tipi giderek normalleştiriliyor. Ailesinin rızkını temin eden, irade gösteren, koruyan ve sorumluluk alan erkek ise “baskıcı” veya “eski kafalı” olarak gösteriliyor. Bu anlayış erkekliği kaba kuvvetle özdeşleştirip ardından bütünüyle tasfiye etmeye çalışıyor.</p>
</blockquote>

<p>Kadının aslî merkezi evi ve ailesidir. Zaruret, kabiliyet veya toplumun ihtiyaç duyduğu eğitim, sağlık ve ilim gibi sahalar ayrı bir çerçevede ele alınabilir. Her mesleğin kadınlara açılmasını medeniyet ölçüsü saymak, ağır sanayiden askerliğe kadar kadını her alana sürmek, kadına vurulan büyük bir darbedir.</p>

<p>Kadının erkekle aynılaştırılması, fıtratının bozulması ve kadınlığa mahsus hususiyetlerin ortadan kaldırılması demektir.</p>

<h2><strong>Anneliği “tuzak” diye gösteren yayın çizgisi</strong></h2>

<p>Aynı kültürel kuşatma BBC Türkçe üzerinden de yürütülüyor.</p>

<p>Baran Dergisi olarak Mart 2026 tarihli <strong><a href="https://www.barandergisi.net/bbc-turkce-simdi-de-anneligi-hedef-aldi">haberimizde</a></strong> BBC’nin annelik pişmanlığını merkeze alan haberde anneliğin “kaçılamayacak bir tuzak” şeklinde sunulduğu, söz konusu içeriğin BBC’nin Türkçe ve Arapça servislerinde yayımlandığına dikkat çekmiştik. Bu tercih, anneliğin ve ailenin hâlâ güçlü olduğu Türk ve Arap toplumlarına yönelen kültürel müdahalenin mahiyetini açığa çıkarıyor.</p>

<p>Önce kadınlara “Kocana muhtaç olma” deniliyor. Ardından evlilik, ferdî hürriyetin önündeki engel şeklinde sunuluyor. Kariyer hayatın en yüksek gayesi hâline getiriliyor; çocuk sahibi olmak fırsat kaybı, annelik tükenmişlik, ev hanımlığı ise başarısızlık olarak resmediliyor. Kadın evlenmekten, çocuk doğurmaktan ve ailesine bağlanmaktan korkar hâle getiriliyor. Reklamlar, filmler ve diziler aracılığıyla çocuk büyütmek ağır bir yük gibi gösterilirken, “kedi-köpek anneliği” adı altında sahte bir annelik biçimi teşvik ediliyor. Böylece kadının fıtrî annelik duygusu nesilden ve aileden koparılarak tüketim kültürünün zararsız ve kontrol edilebilir bir unsuruna dönüştürülüyor.</p>

<blockquote>
<p>Bu dilin hedefinde Müslüman ailenin temel ölçüleri bulunuyor. İslâm’ın kadına verdiği ulvî annelik makamı, erkeğe yüklediği nafaka ve himaye vazifesi, eşler arasındaki karşılıklı bağlılık Batılı ferdiyetçilik tarafından esaret olarak adlandırılıyor.</p>
</blockquote>

<p>Aile parçalandığında kadın ve erkek tek başına kalıyor. Yalnızlaşan fert ise şirkete, devlete, ekrana ve tüketim piyasasına bütünüyle bağımlı hâle geliyor.</p>

<p><img alt="90In Yayin Cizgisi Uyusturucu Fuhus Lgbt H19898 9463F" height="422" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/08/90in-yayin-cizgisi-uyusturucu-fuhus-lgbt-h19898-9463f.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="750" /></p>

<h2><strong>+90’ın sicili</strong></h2>

<p>+90, daha önce uyuşturucuyu, fuhşu “seks işçiliği” adı altında, LGBT ve cinsiyetsizlik propagandasını ise özgürlük söylemiyle normalleştirmeye çalışmıştı.</p>

<p>Bugün de ev hanımlığını küçümseyen, anneliği geri plana iten ve kadınla erkeğin fıtrî vazifelerini birbirine karıştıran yayınlarla aynı çizgiyi sürdürüyor.</p>

<p>Mesele birkaç ev işinin paylaşılması değil, kadını evinden ve annelik merkezinden, erkeği ise geçim, himaye ve mesuliyet makamından uzaklaştırarak Müslüman aileyi içeriden çözme teşebbüsüdür.</p>

<p><strong>Baran Dergisi</strong></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Haberler</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/batinin-fonlu-medyasi-90dan-sinsi-saldiri-hedefte-yine-aile-muessesesi-var</guid>
      <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 13:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/bati-fonlu-medyasi-90dan-sinsi-saldiri.png" type="image/jpeg" length="89309"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mezhepleri ve hadisleri inkar etmenin sonu mürtetliktir]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/mezhepleri-ve-hadisleri-inkar-etmenin-sonu-murtetliktir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/mezhepleri-ve-hadisleri-inkar-etmenin-sonu-murtetliktir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Salt İslâmî ilimleri tahsil etmek, kişiyi hakikate ulaştırmaya kâfi gelmiyor. İlim; din büyüklerine gösterilen edep, haya ve haddini bilme şuuruyla yoğrulmadığında, kibrin karanlık dehlizlerine kapı aralıyor. İhsanı olmadıkları meselelere pervasızca dalarak büyük bir hadsizliğe düşen Dücane Cündioğlu, Talha Hakan Alp ve Mustafa Öztürk gibi isimlerin ibretlik durumu, edepten mahrum bir aklın ne denli tehlikeli olabileceğini gözler önüne seriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İslâmî müktesebatı kibrine kurban ederek inkâra sapan bu isimlerin sergilediği sapkınlığın arkasında, edep ve hayadan yoksun bir hadsizlik yatıyor. İmam-ı Azam, İmam Şâfiî, İmam Mâtürîdî, İmam Eş’arî gibi abideleri, Gazzali, Rabbani, Arabi gibi zatları ve asırlara sâri muhaddis ile müfessir ulemamızı bir celsede silip atma cüreti gösteren bu zihniyetin varacağı yer başından beri bellidir.</p>

<p>Haddini bilmeden, ulemanın mirasına fütursuzca saldıran Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, İhsan Eliaçık ve Mustafa Öztürk çizgisinin, en nihayetinde geleceği yer Dücane Cündioğlu ve Talha Hakan Alp gibi mürtetliktir.</p>

<h2><strong>Kuru aklın putlaştırılması</strong></h2>

<p>Kelâma dalıp oradan felsefeye geçen, İslâm’ın hikmet, irfan ve ilham tarafını kaçıran insan, ayetleri kendi sığ idrakine göre yorumlamaya başlıyor. Anlamadığı yerde ise aynı Batılıların anlamadıklarını inkâr edip yok saymaları gibi, nassı bir kenara atıyor. Nefsânî hevaların ölçü hâline geldiği bu noktada ilim, hakikate götüren bir vasıta olmaktan çıkıp insanın kendi aklını putlaştırdığı bir gösteri alanına dönüşüyor.</p>

<p>Teoman Duralı’nın ifadesiyle:</p>

<blockquote>
<p>Kur'an'ı herkesin okuması şart... Ama anlamak maksadıyla okuyamazsın. Anlamazsın. Yani nasıl ki herkes oturup kalp cerrahı olamazsa, Kur'an'ı anlamak da bir iştir. "Herkes anlar efendim... Türkçeye tercüme edildi çünkü" diyorlar. Kur'an Türkçe'ye tercüme edildi de ne oldu? Bu iş öyle tercümeler, mealler üzerinden olmaz. Meallerden hareketle Kur'an'ı anladığını söyleyen kimse halt etmiştir. Okursun mühendis olursun, cerrah olursun vb... Ama Kur'an'ı anlamak bir ihsandır... Allah'ın ihsanıdır. Herkes o tahsili görerek ona vakıf olamaz.</p>
</blockquote>

<p>Osmanlı yıkılana kadar müfessirlik ve meal işi bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar büyük bir mesuliyet ve haşyetle yürütülürken, Cumhuriyet’le beraber adeta her sokağa bir mealci kampanyası başlatılmış gib mealcilik aldı başını yürüdü.</p>

<h2><strong>“Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim” cinayeti</strong></h2>

<p>Üstad Necip Fazıl bu meseleyi muhteşem biçimde izah ediyor:</p>

<p>“Bir insan, ‘Ben Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim!’ dese de neticede tefsiri noktası noktasına büyük tefsircininkine uygun çıksa, hareketi yine dinî cinayetlerin en büyüğü olur. Küfür... Kur’ân’ı öz aklı ve anlayışıyla tefsire kalkışmanın küfürde olduğu hadîs ile sabit...”</p>

<p>Salih Mirzabeyoğlu meseleyi biraz daha açık hale getiriyor:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kur’ân’ın tefsiri belli başlı had ve derecelere kadar mümkündür. En büyük tefsirci, kendisine Kur’ân nazil olan Resûller Resûlü’dür. Ardından sahabilerin büyükleri, daha sonra büyük hâl, takva, ilim, ahlâk ve tahkik ehli gelir. İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Kadı Beyzâvî Hazretleri, bu ölçünün iki büyük örneğidir.</p>

<p>Biri itikat ve amelde, diğeri hikmet ve inceliklerde muayyen merhalelere kadar ilerlemiş; ardından haşyetle durmuş ve gerisini Allah’ın namütenâhî esrarına bırakmıştır. Bu tavır, ulemanın acziyetinden kaynaklanmıyor. Hakikat karşısındaki edep, irfan ve haddini bilme şuurundan doğuyor.</p>

<p>Her fert, Kur’ân’ın zahirî mânâsındaki derinlik ve sonsuzluktan dilediği güzelliği devşirebilir. Fakat herkese mahsus, sabit, umumî ve teşhisî tefsir ortaya koymak; büyük ilim ve ahlâkla içtihat makamına erişmiş kahramanların kârıdır.</p>

<h2><strong>Hadis: Büyük ölçü</strong></h2>

<p>Salih Mirzabeyoğlu, hadis ve Sünnet etrafında kurulan büyük ölçü mimarisini şöyle anlatıyor:</p>

<p>“Hadis, O’nun her hareketi, her edası, her tavrı ve hususiyle bütün sözleri... Hattâ sükûtları.”</p>

<p>Allah Resûlü’nün geride bıraktığı aşk, vecd, cehd, hamle, ölçü, usûl, sistem ve titizlik öylesine büyüktür ki İslâm âlimleri, imkânlar âleminin semasında nispet ve kıyas hattı çekilmemiş hiçbir nokta bırakmamıştır. İnsaflı Batı âlimlerinin dahi hayranlık duyduğu bu ölçü mimarisi, Allah Resûlü’nün soluğundan doğmuştur.</p>

<p>Buharî Hazretleri’nin hadisleri toplarken gösterdiği muazzam ilim, ahlâk ve had düsturu bu işin hangi hassasiyetle yürütüldüğünü gösteriyor.</p>

<h2><strong>Meâl meselesi</strong></h2>

<p>Meâl meselesi tefsirden daha az tehlikeli görülmemelidir. Eskiden tefsir vardı; umumî din ilimleriyle meşgul ve irfan sahibi olanlar Kur’ân’ın zahirinden istifade edebiliyordu. Ayrıca meâl diye bir mesele bulunmamasının arkasında, Kur’ân karşısında duyulan büyük haşyet vardı.</p>

<p>İnsan iktidar ve itinasının son haddiyle, tam haşyet ve teslimiyet duygusu içinde hazırlanan meâl, tefsirden daha az tehlikeli olabilir. Haddini bilmeyen meâl ise tefsirden daha vahimdir.</p>

<p>Meâli de tefsir saymak, başıboş tefsire yanaşmamak, zahirî mânâya tam riayet etmek, haşyet ve teslimiyet içinde bulunmak gerekir. Yapılan işin ne olduğunu ve ne ifade ettiğini bilmek yegâne aziz ölçüdür.</p>

<p>Allah’ın ayetlerini ticaret metaı olarak kullananların son moda meâl ve tefsirlerinden her Müslüman, en vahşi çirkinlikten kaçarcasına uzak durmalıdır.</p>

<h2><strong>“Bu dinden ne istiyorsunuz?”</strong></h2>

<p>Gelinen noktada cevap bekleyen temel soru şudur:</p>

<blockquote>
<p>"Bu dinden tam olarak neyi değiştirmek istiyorsunuz? Nasıl bir din tasavvur ediyorsunuz? Sünneti, icmâyı, kıyası ve asırların ilmî birikimini tasfiye ettikten sonra geriye ne kalacak?"</p>
</blockquote>

<p>Ortaya çıkan tablo, dinin aslını muhafaza etmekten ziyade onu sürekli yeniden tanımlama ve dönüştürme arayışını yansıtıyor. Asırlar boyunca oluşan ilmî miras budanıyor, dinin temel kaynakları tartışmaya açılıyor ve İslâm, kişisel yorumlara göre yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor.</p>

<h2><strong>Cumhuriyet’in reformcu din siyaseti</strong></h2>

<p>Kemalizmin Batı yanlısı devrimleriyle kurulan Cumhuriyet’in din düşmanlığı doğrudan sürdürülemeyince reformcu çevrelere alan açıldı. İslâm itikadını ifsad maksadıyla ilahiyatlar kuruldu. İmam Hatiplerdeki eğitimde de mezhepsiz-reformist çizgi hâkim hâle getirildi. Kemalist kadrolar, din eğitimini reformist çevrelere emanet etti. Diyanet Teşkilâtı’nda da benzer bir çizgi yürütüldü.</p>

<p>İlahiyat çevrelerinde mezhepsiz fikirler, laik Türkiye Cumhuriyeti tarafından palazlandırıldı. Daha sonra Amerika’nın “ılımlı İslâm” projesi olarak ortaya çıkan FETÖ, Diyanet ve ilahiyat çevrelerinin desteğiyle neşvünema buldu.</p>

<h2><strong>“Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır”</strong></h2>

<p>Müctehid mertebesinde bulunmayanların, müctehidlerin görüşleri arasından nefislerine uygun olanı tercih etmesi heva ve hevesin dine hâkim kılınmasıdır. Müctehid imamların sözlerinden ruhsata uygun olanı seçmenin dinde yeri yoktur.</p>

<p>İmam Ebu İshak el-İsferâyînî bu hususta şu hükmü verir:</p>

<blockquote>
<p>“Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır.”</p>
</blockquote>

<p>Said Ramazan el-Bûtî de mezhepsizliği, İslâm şeriatini tehdit eden en tehlikeli bid’at olarak tarif eder. Muhammed Zahid el-Kevserî’ ise "Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” der.</p>

<p>İslâm’a karşı açıkça cephe alan bu sapık zihniyet, aslına bakılırsa Haçlı Seferleri'nden beri şekil değiştirerek sürüyor. Müslümanları dışarıdan yıkamayacağını anlayan Batı, içerideki İslâm anlayışını bozmak gayesiyle Oryantalizmi kurmuş ve zehrini içimize zerk etmiştir. Dün Batılıların bizzat icra ettiği bu yıkım projesinin hizmetkârlığını ise bugün kimisi aldıkları ücret karşılığında, kimisi de gönüllü kölelikle günümüzün sapık akımları yapmaktadır. Kendi dar akıllarına sığdıramadıklarını Allah’a, Peygamber’e ve dinimize yakıştıramayan bu zihniyet, İslâm’a sürekli bir inkâr malzemesi taşıyarak dini delik deşik etmeyi, onu soyulmuş, çıplak, kuru ve garip bir şeye dönüştürmeyi gaye ediniyor. Ancak kirli zihinlerinde kurguladıkları bu bozuk anlayışı 'gerçek din'miş gibi pazarlamaya kalkanların karşısında, asırlardır olduğu gibi bugün de Ehl-i Sünnet durmaktadır. Ve bunu da her yönüyle Büyük Doğu-İbda fikriyatı ayakta tutmaktadır.</p>

<p><i>Baran Dergisi</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Haberler</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/mezhepleri-ve-hadisleri-inkar-etmenin-sonu-murtetliktir</guid>
      <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 10:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/08/mezhep-hadis-inkar.png" type="image/jpeg" length="38331"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Görüş: Necip Fazıl bir hikmet ve aksiyon adamıydı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gorus-necip-fazil-bir-hikmet-ve-aksiyon-adamiydi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gorus-necip-fazil-bir-hikmet-ve-aksiyon-adamiydi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gorus-necip-fazil-bir-hikmet-ve-aksiyon-adamiydi</guid>
      <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 09:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/ustad-necip-fazil-in-pek-bilinmeyen-hatiralari-aydin-basar-yazilari-irfandunyamiz.jpg" type="image/jpeg" length="14211"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gözün gördüğü ile zihnin kavradığı arasındaki uçurum]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gozun-gordugu-ile-zihnin-kavradigi-arasindaki-ucurum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gozun-gordugu-ile-zihnin-kavradigi-arasindaki-ucurum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Resimde ahşap dokulu bir pipo figürü ve bu figürün hemen altında Fransızca el yazısıyla yerleştirilmiş "Ceci n'est pas une pipe" (Bu bir pipo değildir) ifadesi bulunur. Magritte, tuval üzerindeki kusursuz nesne çizimi ile altındaki metini yan yana getirerek izleyicinin algı dünyasında bir kırılma oluşturmayı hedefler...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Belçikalı sürrealist ressam René Magritte'in 1929 yılında tamamladığı <i>İmgelerin İhaneti</i> (<i>La Trahison des Images</i>) isimli tuval, sanat tarihinin ve dil felsefesinin en çok tartışılan eserlerden biri konumundadır.</p>

<p>Fransız filozof M. Foucault, bu tabloyu merkeze aldığı çözümlemesinde, görüntü ile dilin temsili arasındaki ayrışmayı ayrıntılarıyla ortaya koyar.(*)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Kaligramın parçalanması ve alan karmaşası</strong></h2>

<p>Foucault'nun okumasına göre Magritte, tarih boyunca okuma ile görme eylemlerini bir arada tutan "kaligram" formunu bilinçli bir biçimde parçalamaktadır. Klasik sanatta bir resim ya görülür ya da üzerindeki metin okunur; ikisi aynı anda gerçekleştiğinde biri diğerine tahakküm kurar. Magritte'in tuvalinde ise çizim ile yazı aynı yüzeyde bulunsa da aralarında hiçbir ortak zemin yer almaz.</p>

<p>Tuval üzerindeki ifade, altındaki çizimi açıklamak yerine onun sınırlarını çizer. Çizilen şekil tütün yakmaya, elde tutulmaya veya duman çıkarmaya elverişli fiziksel bir nesne olmaktan uzaktır; tuvale aktarılmış yağlı boya katmanlarından ibarettir. Dolayısıyla alt kısımda duran yazılı bildirim, tuvaldeki nesnenin hakikatini doğrudan dile getirir: Görseldeki imge, nesnenin kendi varlığından tümüyle bağımsız bir temsildir.</p>

<h2><strong>Benzerlik ile benzeyiş arasındaki çizgi</strong></h2>

<p>Foucault analizinde iki temel kavramı birbirinden ayırır: Benzerlik (<i>ressemblance</i>) ve benzeyiş (<i>similitude</i>).</p>

<p>Benzerlik, bir ana modelin varlığını şart koşar. Orijinal bir nesne vardır ve resim o nesneye benzediği oranda değer kazanır.</p>

<p>Benzeyiş ise bir merkeze veya asıl modele ihtiyaç duymadan devam eden kopyalar silsilesini ifade eder.</p>

<p>Magritte tuvalinde ana modeli ortadan kaldırarak benzeyiş ağını serbest bırakır. Pipo çizimi gerçek bir pipoya benzer görünse de, altındaki yazı bu bağın meşruiyetini sarsar. Çizim metni, metin ise çizimi boşa çıkararak zihni sonsuz bir döngüye sürükler.</p>

<h2><strong>Dil, imge ve gerçekliğin üçlü kopuşu</strong></h2>

<p>Resimdeki görünür düzen, izleyicinin alıştığı kabul kalıplarını sarsma işlevi görür. Söz konusu çalışma; dilin nesneyi tanımlama gücünü, imgenin nesneyi yansıtma iddiasını ve gerçekliğin tuval üzerindeki konumunu aynı anda sorgulamaya açar. Magritte'in bu hamlesi, sanatın sadece bir seyir nesnesi olmaktan çıkıp felsefi bir sorgulama alanına dönüşmesine imkân tanımıştır...</p>

<p>(*) Foucault, M. (1973). <i>Ceci n'est pas une pipe</i>. Montpellier: Fata Morgana. (Türkçe çevirisi: <i>Bu Bir Pipo Değildir</i>, Çev. Ara Altun, Yapı Kredi Yayınları).</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Kültür - Sanat</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gozun-gordugu-ile-zihnin-kavradigi-arasindaki-ucurum</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Jul 2026 22:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/bubirpipo.png" type="image/jpeg" length="48766"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sapık tayfanın sapık çocuğu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sapik-islamoglunun-sapik-cocugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sapik-islamoglunun-sapik-cocugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hadisleri, mezhepleri ve ümmetin asırlık ilim geleneğini devre dışı bırakmaya çalışan sapık Fatih Ergenekon’un açıklamaları, “Kur’an bize yeter” söyleminin ibadetleri ve dinî hükümleri nasıl şahsî kanaatlere teslim ettiğini bir kez daha gösterdi. Ergenekon’un namazdan kurbana, ezandan sahabeye kadar uzanan hadsiz sözleri, mezhepsizliğin dini nasıl ölçüsüz ve keyfî bir yorum alanına çevirdiğini ortaya koyuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Modernist ve mealci çevrelerin son dönemde piyasaya sürdüğü isimlerden Fatih Ergenekon, konuşmalarında hadis, sünnet, mezhep, icma ve kıyas gibi Ehl-i Sünnet’in temel dayanaklarını hedef alan sapkın ifadeler kullanıyor. Kur’an’ı, Peygamber Efendimiz’in beyanı ve ümmetin ilmî birikiminden kopararak şahsî yorumlarına göre açıklayan Ergenekon, dinin hükümlerini şahsi kanaatlerinin konusu hâline getirerek İslâm'ı pasifize etmeye çalışıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li>
 <h3><strong><a href="https://www.barandergisi.net/mustafa-islamoglunun-sapikliklari"><span style="color:#e74c3c">Mustafa İslamoğlu’nun sapıklıkları</span></a></strong></h3>
 </li>
</ul>

<p>Ergenekon, Peygamber Efendimiz’i vahyi tebliğ eden bir “postacı” seviyesine indirgeyen modernist düşüncenin yeni bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Bu tip Kur'anın hüküm bildiren ayetlerini nefsine göre tevil eden, Peygamberi devreden çıkarıp ilmî müktesebatı inkar edenleri de kendileri benzediği nispette gerici Kemalist çevreler sahipleniyor.</p>

<h2><strong>Sapık İslamoğlu çizgisinin yeni temsilcisi</strong></h2>

<p>Fatih Ergenekon’un görüşleri, Mustafa İslamoğlu, Yaşar Nuri Öztürk gibi milletin imanına tasallut eden, Müslüman Anadolu'nun inancına zehir katan isimler tarafından temsil edilen batıl modernist din anlayışının devamı mahiyetindedir. Bu çizgi, hadis ve mezhep otoritesini kırarak Kur’an’ı kendi keyfî yorumlarına açık bir metne dönüştürmeye çalışıyor.</p>

<p>Kemalist ve seküler çevrelerin bu isimlere gösterdiği ilgi de tesadüf sayılamaz. İslâm’ın hukuk, ahlâk, siyaset ve cemiyet hayatına dair hükümlerinden rahatsız olan çevreler, dini merdiven altına hapseden hoca tipini dün olduğu gibi bugün de desteklemeye devam ediyor.</p>

<p>Onların aradığı din adamı; şeriat talep etmeyen, haram ve helal sınırlarını gevşeten, sünneti bağlayıcı görmeyen ve İslâm’ı modern hayatın kalıplarına göre yeniden yorumlayan kişidir. Ergenekon’un açıklamaları da bu projenin günümüzdeki tezahürlerinden biri olarak görülüyor.</p>

<h2><strong>Fatih Ergenekon’un sapıklıkları</strong></h2>

<ul>
 <li>İslâm’da mezhep bulunmadığını ve herhangi bir mezhebe bağlanmanın gerekli olmadığını savunuyor.</li>
 <li>Mezhep imamlarının görüşlerinin tarihî şartlarda ortaya çıktığını, günümüz meselelerinde bağlayıcı sayılamayacağını ileri sürüyor.</li>
 <li>Herkesin kendi Kur’an anlayışı ve şahsî aklıyla dinî hüküm belirleyebileceğini savunuyor.</li>
 <li>Sahih hadislerin dahi dinde hüküm ve kaynak olarak kullanılamayacağını savunuyor.</li>
 <li>Haram koyma yetkisinin yalnız Kur’an’a ait olduğunu, hadislerin haram belirleyemeyeceğini ileri sürüyor.</li>
 <li>Hadislerin insan ölçüleriyle tasnif edildiğini, bu sebeple zan bildirdiğini ve bağlayıcı olamayacağını söylüyor.</li>
 <li>Peygamber’in her söz ve fiilinin din kapsamında değerlendirilemeyeceğini savunuyor.</li>
 <li>Peygamber’in bazı içtihatlarında yanıldığını ve sonradan görüş değiştirdiğini iddia ediyor.</li>
 <li>Âlimlere bağlılığı “sürüleşmek”, mezhep ve tarikat bağlılığını ise aklı ayaklar altına almak şeklinde nitelendiriyor.</li>
 <li>Namazdaki birçok uygulamanın sabit hüküm olmadığını, kişinin bunları kendi tercihine göre belirleyebileceğini söylüyor.</li>
 <li>Tahiyyat duasının bağlayıcı olmadığını, kişinin namazda kendi duasını okuyabileceğini savunuyor.</li>
 <li>Hacdaki sa‘y gibi sünnetlerin sevap ümidiyle yapılmaması gerektiğini ileri sürüyor.</li>
 <li>Kadere imanın siyasî maksatlarla uydurulduğunu ve imanın şartları arasında bulunmadığını iddia ediyor.</li>
 <li>Hazreti Muaviye’nin Hazreti Ali’ye “sudan sebeplerle” isyan ettiğini ve hilafeti siyasî hileyle ele geçirdiğini iddia ediyor.</li>
 <li>Hazreti Muaviye’nin Bedir’de öldürülen atalarının intikamını almak amacıyla hareket ettiğini ileri sürüyor.</li>
 <li>Hazreti Muaviye’yi, hilafeti saltanata çeviren ve İslâm’a ilk büyük darbeyi vuran kişi olarak gösteriyor.</li>
 <li>Hazreti Ali’ye hutbelerde küfür ve lanet ettirdiğini, cuma hutbesinin sırasını bu maksatla değiştirdiğini iddia ediyor.</li>
 <li>Kadere imanın Hazreti Muaviye tarafından zulümleri meşrulaştırmak için İslâm’a sokulduğunu öne sürüyor.</li>
 <li>Salavatın dinde bulunmadığını, Peygamber’e salavat getirmenin sonradan oluşturulmuş bir anlayış olduğunu ileri sürüyor.</li>
 <li>Salavat getirenlerin şefaat kazanacağına ve cennette mükâfat göreceğine dair inançları alaya alarak reddediyor.</li>
 <li>“Asıl sünnet ehli”nin hadis ve salavat geleneğine bağlı olanlar değil, Peygamber’i yalnız Kur’an’dan öğrenenler olduğunu savunuyor.</li>
 <li>Ehl-i sünnetin Peygamber’i beşerlikten çıkarıp ilah konumuna yükselttiğini ve Hristiyanların Hazreti İsa’ya yaptığını yaptığını iddia ediyor.</li>
 <li>Müslümanların sorumlu olduğu ve bağlayıcı kabul etmesi gereken tek kaynağın Kur’an olduğunu savunuyor.</li>
 <li>Sahih olduğu kabul edilen hadislerin bile ümmet için bağlayıcı hüküm taşıyamayacağını ileri sürüyor.</li>
 <li>Her Müslümanın dinî hükümleri kendi aklıyla değerlendirip Kur’an’a uygunluğuna kendisinin karar vereceğini söylüyor.</li>
 <li>Sünnet adı altında Arapların örf, âdet ve günlük hayatının dine ilave edilerek farklı bir din oluşturulduğunu iddia ediyor.</li>
 <li>Namazın tek ön şartının abdest olduğunu, Kur’an’da bulunmayan diğer şartların dinî zorunluluk sayılamayacağını savunuyor.</li>
 <li>Namazda örtünmenin şart olmadığını, kadın ve erkeğin rahat ettiği kıyafetle namaz kılabileceğini ileri sürüyor.</li>
 <li>Namazın şekil ve ayrıntılarla sınırlandırıldığını, birçok fıkhî uygulamanın Allah’ın emri olmadığını iddia ediyor.</li>
 <li>İbadetlerin haram, caiz ve sevap hükümleriyle ele alınmasına karşı çıkarak gönüllülük esasının öne alınmasını savunuyor.</li>
</ul>

<p>Bu görüşlerin ortak noktası, dinî hükümlerin asırlardır kabul edilmiş ilmî usullerden koparılması ve ferdin kendi aklını mutlak ölçü hâline getirip milleti saptırmak olduğu su götürmez bir gerçek. Böyle bir yaklaşımda namazın rekâtı, ibadetlerin şekli, helal-haram ölçüsü ve dinî hükümlerin tatbiki ortak bir disipline dayanmıyor. Ve bu sapkınlığın akıbeti de yaşayan insan kadar dinin olması ve herkesin Fatih Ergenekon gibi kendi aklıyla imâl ettiği dinin adeta "tanrısı" olmasıdır.</p>

<h2><strong>“Kur’an bize yeter” söylemi ile Peygambere iftira!</strong></h2>

<p>Mealci çevrelerin sıkça kullandığı “Kur’an bize yeter” sözü, ilk bakışta Kur’an’a bağlılık görüntüsü verse de pratikte sünnetin ve Peygamber Efendimiz’in açıklayıcı vazifesinin devre dışı bırakılmasına hizmet ediyor.</p>

<p>Kur’an namazı emrediyor ancak namazın vakitleri, rekâtları, rükûsu, secdesi ve cemaat düzeni sünnetle öğrenilebiliyor. Kur’an zekâtı emrediyor ancak nisap miktarları ve uygulama şartları sünnet ve fıkıh yoluyla anlaşılabiliyor.</p>

<p>Sünnet ortadan kaldırıldığında Kur’an’ın hükümleri şahsî yorumlara açık hâle geliyor. Böylece din, hayatı tanzim eden bir nizam olmaktan çıkarılarak insanların kalbinde taşıdığı belirsiz bir “maneviyat” alanına hapsediliyor. Sapkın modernist anlayış ve onların satıcısı Fatih Ergenekon gibiler ise İslâm’ın içtimaî, hukukî ve ahlâkî nizam kurucu vasfını zayıflatmaya çalışıyor.</p>

<p>Modernist-reformist çevrelerin Peygamber Efendimiz’e yaklaşımı da ciddi bir sapıklık meselesidir. Bu çevreler, Resûlullah’ın vazifesini Allah'tan aldığı ayetleri insanlara bırakıp direkt gitmiş gibi anlatarak onun hayatını, örnek oluşunu, sözlerini, fiillerini ve takrirlerini bağlayıcı ölçü olmaktan çıkarmaya çalışıyor.</p>

<p><i>Baran Dergisi</i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sapik-islamoglunun-sapik-cocugu</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 11:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/fatih-ergenekon-haberi.jpg" type="image/jpeg" length="73236"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kültürel işgalin istatistiklere yansıyan tablosu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kulturel-isgalin-istatistiklere-yansiyan-tablosu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kulturel-isgalin-istatistiklere-yansiyan-tablosu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Küresel emperyalizm, sosyal medya platformları ve dijital içerik ağları üzerinden yürüttüğü asimilasyon politikalarıyla toplumların zihinsel kodlarını hedefine koyuyor. Araştırma şirketlerinin ve devlet kurumlarının yayımladığı son veriler, bu kuşatmanın vahametine işaret ediyor...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Dijital platformların kuşatması ve sosyal medya verileri</strong></h2>

<p>TÜİK tarafından yayımlanan 2025 yılı verileri, kültürel erozyonun boyutlarını rakamlarla ortaya koyuyor. Verilere göre, Türkiye'de sosyal medyada vakit geçirenlerin oranı son on yıl içinde iki kat artış göstererek 2025 yılında yüzde 71,7 seviyesine ulaşıyor. Aynı dönemde gazete, dergi ve kitap okuma oranlarının yüzde 39,4 seviyesinden yüzde 20,1'e gerilemesi, genç zihinlerin derinlikli düşünceden koparak yüzeysel tüketime yönelmesine sebep oluyor.</p>

<p>Dijital 2026 raporu, 81,9 milyon aktif mobil hattın bulunduğu Türkiye'de 62,3 milyon sosyal medya kullanıcısının varlığını kayda geçiriyor. Yetişkin internet kullanıcılarının yüzde 92,1'i sosyal medya platformlarında aktif olarak vakit harcıyor. Küresel popüler kültürün taşıyıcılığını yapan Instagram'ın 62,3 milyon, TikTok'un ise 40 milyonun üzerinde kullanıcıya ulaşması, Batı merkezli dijital tekelin zihinleri nasıl formatladığını gösteriyor. Bu devasa ekran bağımlılığı, gençlerin milli ve manevi referanslarını kaybederek Batı'nın seküler yaşam tarzını benimsemesine sebep oluyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Anketlere yansıyan zihniyet dönüşümü ve Batı algısı</strong></h2>

<p>Sosyal medya üzerinden pompalanan sahte cennet tasavvurları, gençlerin kendi coğrafyalarına ve kültürlerine yabancılaşmasını beraberinde getiriyor. İPM-Mercator tarafından yayımlanan gençlik araştırması, eğitim ve istihdam süreçlerinin dışında kalan gençlerin büyük bir bölümünün Avrupa'da yaşama arzusunu taşıdığını belgeliyor. Kendi topraklarına dair aidiyet hissini yitiren bu kitle, Batı'yı mutlak bir kurtuluş adresi sıfatıyla konumlandırıyor.</p>

<p>TÜİK'in İstatistiklerle Gençlik 2025 raporunda gençlerin mutluluk kaynakları arasında sağlığın ardından başarı ve paranın öne çıkması, materyalist kültürün içselleştirildiğini gösteriyor. Ulvi gayeler ve cemiyet fedakârlığı gibi kavramlar yerini “bireyci haz” arayışına bırakıyor. Batı'nın dayattığı bu algı yönetimi, idrak yollarını tıkayarak toplumun bünyesinde derin yaralar açıyor. Yabancı ideolojilerin eğitim ve dijital medya aracılığıyla zihinlere sızması, köklerini ve hedeflerini kaybeden bir yığın oluşmasına sebep oluyor…</p>

<p>Dijital çağın getirdiği bu kuşatmayı aşarak gençliğimizin fikri bağımsızlığını kalıcı kılmak, dinî, millî ve ahlaki temeller üzerine inşa edilmiş bir eğitim vizyonunu gerektiriyor; bu yolda her alanda topyekûn bir kültürel seferberlik başlatmak tarihî bir mecburiyet!..</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Haberler</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kulturel-isgalin-istatistiklere-yansiyan-tablosu</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 22:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/nufus-kalabalik-istanbul-aa-1504787-1.jpg" type="image/jpeg" length="85795"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kemalizm'in gönüllü köleleri: Bedenini pazara çıkaran modern objeler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/kemalizmin-gonullu-koleleri-bedenini-pazara-cikaran-modern-objeler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/kemalizmin-gonullu-koleleri-bedenini-pazara-cikaran-modern-objeler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kemalizm, kadını zincirlerinden kurtarmadı. Aksine ona, fiyat etiketini kendi eliyle boynuna astığı, haysiyetsiz ve görünmez yeni bir zincir vurdu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'nin seküler ve Batıcı mürtecileri tarafından on yıllardır topluma dayatılan "Modernizm kadını özgürleştirdi, Osmanlı'nın karanlığından ve kölelikten kurtardı" masalı, kapitalizmin dijital vitrinlerinde acı bir şekilde çöktü.</p>

<p>İslam'ı ve Osmanlı'yı, kadını eve hapseden, haklarını elinden alan karanlık bir çağ olarak resmedip şeriata iftiralar atan bu zihniyet; kendi icat ettiği sözde özgürlükçü sistemde kadını devasa bir pazarın en ucuz metası haline getirdi. Yıllarca "Bir erkeğin dördüncü karısı değiliz" naralarıyla geleneksel değerlere savaş açanların, bugün vahşi kapitalizmin çarkları arasında kadın bedenini sadece bir pazarlama aracına, reyting ve tıklanma malzemesine dönüştürmesi, "ilericilik" maskesinin ardındaki korkunç riyakarlığı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.</p>

<p>Sözde çağdaşlaşma projesinin geldiği son nokta, "dijital özgürlük" adı altında meşrulaştırılan ve kadının kendi rızasıyla bedensel mahremiyetini satışa çıkardığı yeni nesil bir kölelik düzenidir. Sosyal medya platformlarında "özel abonelik" sistemleriyle, 79.99 TL gibi trajikomik aylık bedeller karşılığında bedenlerini teşhir eden popüler kültür figürlerinin durumu, Antik Roma arenalarını ve Pompei'nin yozlaşmış sokaklarını aratmıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p class="ratio ratio-16x9"><iframe allow="autoplay; fullscreen" allowfullscreen="" frameborder="0" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" scrolling="no" src="https://www.barandergisi.net/vidyome/embed/76410" webkitallowfullscreen=""></iframe></p>
<script async src="https://platform.x.com/widgets.js" charset="utf-8"></script>

<h5><span style="color:#d35400">Milli Eğitim Bakanlığı’nın "Aile" temalı dizi projesinde, sapkın LGBT akımlarının bayraktarlığını yapan Gülben Ergen</span></h5>

<p>Geçmişin en ağır kölelik sistemlerinde dahi efendinin ilişemediği bir insanlık haysiyeti ve manevi bir sınır varken, bugün algoritmaların, beğeni butonlarının ve sınır tanımaz bir teşhir arzusunun kölesi olan bu sefih güruh, ardında ne namus ne de onur kırıntısı bırakıyor. Dijital fuhuşun modern bir yaşam tarzı gibi sunulduğu bu sanal pazar yeri, Batıcı ahlaksızlığın vardığı en dip noktadır.</p>

<p>Asıl büyük rezalet ise, bedenini üç kuruşluk aboneliklerle dijital tezgahlara süren bu yozlaşmış figürlerin, hiçbir şey olmamış gibi ekranlara çıkarak Türk halkına ahlak, kadın hakları dersi verme cüretini göstermesidir.</p>

<p>İslam'ın kadına Batı'dan asırlar önce mülkiyet, miras ve ticaret hakkı verip onu baş tacı ettiği gerçeğini kasıtlı olarak gizleyen bu kitle, Batı'nın Orta Çağ engizisyonlarındaki kadın düşmanlığını utanmadan ecdada yamamaya çalışıyor.</p>

<blockquote>
<p>Tarihteki Osmanlı kadınının vakarı, zarafeti ve kurduğu vakıflarla topluma yön veren saygın duruşu ortadayken, bugünün seküler-Kemalist sistem kadına layık gördüğü yegâne rol, onun etinden, cazibesinden ve mahremiyetinden para kazanılan bir sömürü çarkı olmaktan öteye gidememiştir.</p>
</blockquote>

<p>Seküler dogmalarla ambalajlanıp "özgürlük" diye topluma yutturulan bu çürümüş düzen, tarihî bir ilerleme insanlık onuruna yapılmış alçakça bir suikasttir. Eğer bu yaşananlar küresel bir proje değilse, tarihin gördüğü en büyük ahlaki felakettir; yok eğer bir proje ise, çok daha tehlikeli bir kültürel soykırımdır.</p>

<p>Sodom ve Gomore'yi anımsatan bu çürüme sarmalı dijital platformların parlak ışıkları altında sıradanlaştırılırken; inanca ve tarihe saldıranların aslında kendi içlerindeki dipsiz ahlaki çukuru gizlemeye çalıştıkları netleştiriyor.</p>

<p>Tekrar ifade edelim: Kemalizm, kadını zincirlerinden kurtarmadı. Aksine ona, fiyat etiketini kendi eliyle boynuna astığı, haysiyetsiz ve görünmez yeni bir zincir vurdu.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/kemalizmin-gonullu-koleleri-bedenini-pazara-cikaran-modern-objeler</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Jul 2026 14:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/onli-fans-dijital-kolelik.webp" type="image/jpeg" length="74659"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Görünürlük hastalığı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gorunurluk-hastaligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gorunurluk-hastaligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsanların hususi hayatlarını sürekli sergileme ihtirası, haya ve mahremiyet duygusunu kökünden tahrip ediyor. Dijital mecralarda varlık gösterme mecburiyeti insanın iç dünyasını çoraklaştırırken, sır kalması icap eden anların tüketime açılması derin ruhi çöküntülere sebep oluyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Modern çağın en tehlikeli salgınlarından biri olan görünürlük ihtirası, insanın en sığınaklı kalesi olan evi ve aileyi bir vitrine dönüştürüyor. Eskiden dört duvar arasında, sadece hane halkına ait olan hususi anlar, bugün dijital ağlarda binlerce yabancının nazarına sunuluyor. Mahremiyetin tasfiyesi, içtimai dokuyu zedeleyerek insanı şahsiyetsizleştiriyor. Her anını sergileyen fert, zamanla kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp, takipçileri için içerik üreten bir nesneye dönüşüyor.</p>

<h2><strong>Onaylanma açlığı </strong></h2>

<p>İşin ruhiyat cephesine bakıldığında, beğeni ve takipçi sayılarının insanın değer ölçüsü haline geldiği görülüyor. İngiltere merkezli Royal Society for Public Health kurumunun hazırladığı detaylı raporlar, dijital platformların gençlerde yetersizlik hissi, yoğun kaygı ve ağır depresyona sebep olduğunu apaçık ortaya koyuyor. İnsan, kendi hakikati ile başkalarının kurgulanmış hayatlarını kıyasladıkça iç huzurunu bütünüyle kaybediyor. Fotoğraf karelerine sığdırılan sahte mutluluklar, ekran kapandığında yerini büyük bir boşluğa ve tükenmişliğe bırakıyor. Sürekli başkalarının gözünde var olma gayreti, ferdin kendi iç sesini duymasına mâni oluyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Görünmüyorsam yokum yanılgısı</strong></h2>

<p>Görünürlük vebası, insanın varlık tasavvurunu altüst ederek derin bir felsefi buhran doğuruyor. Düşünür Byung-Chul Han, "Şeffaflık Toplumu" adlı eserinde, her şeyin sergilenmesinin eşyanın ve insanın sırrını ifşa ederek kıymetini düşürdüğünü ifade ediyor. Ananevi hikmette insanın kendi içindeki saklı derinliği kıymet taşırken, bugün "Görünmüyorsam yokum" anlayışı hâkimiyet kuruyor. Yaşanan bir an, yenilen bir yemek veya gidilen bir mekân, ancak başkaları tarafından izlendiğinde geçerlilik kazanıyor. Bu durum, anın ruhunu öldürüyor ve insanı sadece bir "görüntü" seviyesine hapsediyor.</p>

<p>Görünürlük hastalığı, fıtrata işlenen haya duygusunun ağır yara almasına sebep oluyor. Hüzün, ibadet, hastalık veya aile içi hususi muhabbetler bile birer "etkileşim" malzemesi olarak kullanılıyor. İnsanların ağlarken veya dua ederken kendi fotoğraflarını çekip paylaşması, samimiyetin yerini riyakârlığa bıraktığını gösteriyor. Kendine saklaması icap eden hisleri pazarlayan fert, iç dünyasındaki alanı kendi elleriyle yıkıyor. Sırrını ve hususiyetini kaybeden insan, kalabalıklar içinde giderek daha fazla yalnızlaşıyor.</p>

<p>Mahremiyeti yeniden inşa etmek ve bu ruhi buhrandan kurtulmak, kati bir irade ortaya koymayı icap ettiriyor. Hususi hayatın sınırlarını yeniden çizmek, aile içindeki mahrem anları dijital nazarlardan sakınmak hayatî bir ehemmiyet taşıyor. İnsanın kıymeti, aldığı beğeni sayısıyla ölçülmekten çıkıp, kendi iç dünyasındaki derinliğiyle mana buluyor. Dijital vitrinlerden çekilip hakiki hayata, tefekküre ve sükûnete yönelmek, modern çağın bu yakıcı hastalığına karşı yegâne kalkan görevi görüyor.</p>

<p></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Haberler</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gorunurluk-hastaligi</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Jul 2026 18:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/gorunurlukh.png" type="image/jpeg" length="46582"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sapık ilahiyatçıdan herzeler]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/sapik-ilahiyatcidan-herzeler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/sapik-ilahiyatcidan-herzeler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni Şafak yazarı Mahmut Ay, sapkın ilahiyatçı Hayrettin Karaman’ı “Türkiye’deki Müslümanlara içtihat kapısını açan öncü fakih” diye pazarladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Karaman'ın yeni meseleler karşısında içtihat müessesesini yeniden işler hâle getirdiğini ileri süren Ay, yıllardır tartışılan reformist fıkıh anlayışını bu defa "müçtehitlik" makamı üzerinden meşrulaştırmaya çalıştı.</p>

<p>Mahmut Ay, <u><a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmut-ay/turkiyedeki-muslumanlara-ictihat-kapisini-acan-oncu-fakih-hayrettin-karaman-4842632" rel="nofollow"><span style="color:#c0392b">köşe yazısında</span></a> </u>şunları ifade etti:</p>

<blockquote>
<p color="dimmed">O, arkasında bir kütüphane dolusu eser bırakan bir akademisyen olmanın çok ötesinde, bu topraklarda “Müslüman kalabilme”nin ve hayatı İslam’a göre tanzim edebilmenin önemli rehberlerindendir. İslam’ın donmuş bir tarihsel kesit değil her çağda yaşanabilecek bir hayat nizamı olduğunu savunan hocamız, ömrünü Müslümanlara en çok ihtiyaç duydukları meselelerden birini hatırlatmaya adamıştır.</p>
</blockquote>

<p>Hayrettin Karaman’ın modern dünyanın taleplerine göre şekillendirdiği fetvaları “içtihat” diye sunan Ay, müçtehitlik makamını da sıradan bir ilahiyatçılık mertebesine indirdi. Böylece İmam-ı Âzamların, İmam Şafiîlerin, İmam Maliklerin ve Ahmed bin Hanbellerin temsil ettiği ilmî makam, günümüzün sapkın akademisyenlerinin nefislerine göre görüş beyan ettiği gevşek bir sahaya çevrildi.</p>

<h2><strong>İçtihat sizin nefsinize göre at koşturacağınız bir alan mı?</strong></h2>

<p>İçtihat, herhangi bir ilahiyat profesörünün çağdaş meseleler hakkında kanaat açıklaması değil, Kur’ân, Sünnet, icmâ ve kıyastan hüküm çıkarabilecek çapta ilmî kudret isteyen müçtehitlik, İslâm ilim tarihinde son derece ağır şartlara bağlanıyor.</p>

<p>Fetva ise daha önce ortaya konulmuş mezhep içtihatlarının yeni hadiselere tatbik edilmesi iken Mahmut Ay’ın yazısı bu temel ayrımı ortadan kaldırarak Hayrettin Karaman’ın absürt söylemlerini “içtihat kapısını açmak” diye anlatıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hâlbuki Ehl-i Sünnet’in asırlar boyunca meydana getirdiği fıkıh külliyatı, Müslümanın karşılaşacağı meseleleri gelişi güzel kanaatlere bırakmayıp hüküm çıkarma işini sağlam bir usule götürüyor.</p>

<h2><strong>Mezheplerin usulünü aşındıran anlayış</strong></h2>

<p>“İçtihat kapısının kapandığı” sözü üzerinden yürütülen propaganda, mezhep imamlarının ve onların ardından gelen büyük fakihlerin kurduğu ilmî nizamı yetersiz gösterme gayreti taşıyor. Her çağda yeni bir müçtehit, yeni bir usul ve yeni bir din yorumu gerektiği fikri, İslâm’ı modern dünyanın taleplerine göre eğip bükmenin kapısını açıyor.</p>

<p>Laik rejimin bekçisi Karaman’ın yıllardır temsil ettiği çizgi de tam olarak burada duruyor. Faizden siyasete, Batıcı düzenden modern iktisada kadar birçok meselede rejimin sınırlarını zorlamayan hükümler üreten Karaman, İslâm’ı hayata hâkim kılmak yerine mevcut düzenin içerisinde eritmenin dinî zeminini hazırlıyor.</p>

<h2><strong>İçtihat ölçüsü</strong></h2>

<p>Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl, içtihat kapısının esas itibarıyla açık olduğunu söylerken, bu kapıdan geçecek müçtehidin İmam-ı Âzam çapında olması gerektiğini ortaya koyuyor. İçtihat kapısının açık bulunması, her önüne gelenin kendisini müçtehit ilan edeceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Fıkıh; dinin ruhunu, gayesini ve hükümlerini birlikte kavrayan bir anlayışı ifade eder. Mesele, hüküm ezberlemekten ibaret olmayıp bilgiyi hikmetle buluşturmak, başka bir ifadeyle "bilmeyi bilmek" idrakine ulaşmaktır. Bu sebeple fıkıh, hayatın karşısına çıkan her meseleyi Kur'an ve Sünnet'in değişmez ölçüleri içerisinde değerlendirerek hakikate ulaştıran bir usuldür. Mezhepler de bu anlayışın sistemleşmiş hâli olarak, dini keyfî yorumlardan koruyan metodolojiyi temsil eder. Asırlar boyunca gelişen fıkıh mirası, hayattan kopuk ve donmuş hükümler manzumesi hâlinde kalmamış; değişen şartlar karşısında sabit esasları muhafaza ederek yeni meselelere çözüm üreten dinamik bir anlayış olarak yaşamaya devam etmiştir. Bu yüzden fıkıh, kuru malumatın ötesinde; hikmet, feraset, usul ve derin bir kavrayışın adıdır. Bunların hiçbiri de Hayrettin Karaman'da yoktur.</p>

<p>Mahmut Ay ise bu ölçünün tam tersine giderek her konuda İslâm'ın ve Müslümanların karşısında cephe alan Hayrettin Karaman’ın modern düzene uyumlu hükümlerini “öncü fakihlik” ve “içtihat” olarak sunuyor. Böylece sapmayı ilim, tavizi fıkıh, rejime uyumu da yenilik diye yutturmaya çalışıyor.</p>

<p>Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/sapik-ilahiyatcidan-herzeler</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Jul 2026 10:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/sapik-ilahiyatci.webp" type="image/jpeg" length="62408"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dijital işgal altındaki evlerimiz]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/dijital-isgal-altindaki-evlerimiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/dijital-isgal-altindaki-evlerimiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Geçmişte ailenin toplanma merkezi olan salonlar ve akşam sofraları, bugün yerini ekranların aydınlattığı izole odalara bırakıyor. Metropol hayatının getirdiği yorgunluk ve içtimai çözülme, eve dönen ebeveyni dinlenmeye iterken; çocuk kendi dijital alemine sığınıyor. Ekran bağımlılığı ve değişen yaşayış biçimleri ev içindeki sükûneti bozarken, aynı çatı altında birbirine yabancılaşan aile fertleri giderek derinleşen bir iletişimsizlik krizinin içine düşüyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Geçmişte ailenin toplanma merkezi olan salonlar ve akşam sofraları, bugün yerini ekranların aydınlattığı izole odalara bırakıyor. Metropol hayatının getirdiği yorgunluk ve içtimai çözülme, eve dönen ebeveyni dinlenmeye iterken; çocuk kendi dijital alemine sığınıyor. Bedenen aynı evin içindeki fertler, zihnî olarak binlerce kilometre uzaktaki ağlarda dolaşıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Ev içi yabancılaşmanın içtimai temelleri</strong></h2>

<p>Meseleye içtimai açıdan bakıldığında, ailenin yapı taşı olan "ortak hafıza" üretiminin durduğu görülüyor. Eskiden aile büyüklerinden dinlenen hikayeler, masallar ve ortak yaşanan tecrübeler nesilleri birbirine bağlayan bir harç vazifesi görüyordu. Bugün ise aile fertlerinin her biri farklı bir ekran üzerinden, tamamen farklı hikayelere ve gündemlere maruz kalıyor.</p>

<p>Son dönemde yapılan saha araştırmaları, aynı evde yaşayan fertlerin birbirleriyle nitelikli temas kurduğu sürenin günde yirmi dakikanın altına düştüğünü ortaya koyuyor. Örneğin bir anne mutfakta akşam yemeği telaşı yaşarken, içerideki çocuğu milletlerarası bir çevrimiçi oyunun içinde tamamen farklı bir kültür koduyla meşgul oluyor. Ebeveynin sofra çağrısı, çocuğun o anki dünyasında haksız bir müdahale ve baskı olarak algılanıyor. Aile bağlarının gücünü sınayan bu basit günlük hadise bile, nesiller arası frekans uyuşmazlığının içtimai boyutunu ortaya çıkartıyor.</p>

<h2><strong>Ruhî buhran ve sanal dünyadaki savunmasızlık</strong></h2>

<p>İşin ruhiyat tarafında ise koruma içgüdüsünün ekran karşısındaki çaresizliği yatıyor. Günümüz anne babaları, çocuklarını dış dünyanın fiziki tehlikelerinden uzak tutmak için onları adeta bir fanus içinde büyütüyor. Okula servisle gönderilen, sokakta oynamasına kısıtlı izin verilen çocuk, evin korunaklı duvarları ardında güvende zannediliyor. Oysa aynı çocuk, elindeki cihaz vasıtasıyla internetin en karanlık ve denetimsiz dehlizlerinde tek başına dolaşıyor.</p>

<p>Ebeveyn, çocuğun bedenen attığı her adımı kontrol ederken, dijital dünyada kimlerle konuştuğunu, nasıl bir akran zorbalığına maruz kaldığını veya hangi çarpık fikirlere muhatap olduğunu hiç bilmiyor. Aşırı korumacı tavır, sanal sınırların yokluğuyla birleştiğinde ailenin otoritesini temelden sarsıyor. Dopamin bağımlısı haline gelen çocuk; on beş saniyelik kısa videolarla anlık hazlara alışıyor. Zihni bu hıza programlanan bir gence, uzun cümlelerle nasihat vermek veya eski günlere dair kıyaslamalar yapmak ekseriyetle hüsranla neticeleniyor.</p>

<h2><strong>Varlık ve zaman algısında felsefî kopuş</strong></h2>

<p>Meselenin felsefî kökenlerine inildiğinde, "zaman" ve "mekân" algısındaki derin yarılma karşımıza çıkıyor. Ananevi hayat, sabrı, beklemeyi, tabiatın ritmini ve emeği temel alır. Ancak dijital dünyanın vadedettiği hayat; hız, anındalık ve tüketim üzerine kuruludur. İki nesil arasındaki çatışma, aslında iki farklı varlık tasavvurunun çarpışmasına sebep oluyor.</p>

<p>Fiziken aynı odada bulunan ama ruhen orada olmayan bir nesil yetişiyor. Çocuğun bedeni ebeveyninin yanında dururken, şahsiyeti ve zihni bir sosyal medya platformunda, başka bir kimlikle varlık gösteriyor. Felsefî manada "orada olma" hali ortadan kalkıyor. Hal böyle olunca, ev içindeki diyalog sadece "Dersini çalıştın mı?", "Odanı topla", "Telefonu bırak" gibi sığ ve talimat içeren cümlelere iniyor. Fikrî derinliğini kaybeden bu dil, aile fertleri arasında soğuk rüzgarlar esmesine sebep oluyor.</p>

<h2><strong>Aile içi köprüleri yeniden inşa etme yolları</strong></h2>

<p>Ev içindeki bu sessizleşmeyi aşmak ve yitirilen ortak dili geri kazanmak, anne babaların öncülük edeceği ciddi bir şuurlanma hamlesini zorunlu kılıyor. Bu minvalde atılabilecek adımlar ise uzmanlar tarafından şu şekilde sıralanıyor:</p>

<p><strong>Sınırların bütün aileye tatbik edilmesi:</strong></p>

<p>Sadece çocuklara ekran kısıtlaması getirmek yerine, akşam belli bir saatten sonra bütün ailenin telefon ve tabletleri kapatıp ortak alanda buluşması... Kendi koyduğu kaideleri kendi hayatında uygulayan anne babalar, çocuklarına doğal bir emsal teşkil ediyor.</p>

<p><strong>Dijital alemi anlamak ve refakat etmek:</strong></p>

<p>Aile büyüklerinin, çocuklarının oynadığı oyunları veya takip ettiği mecraları tamamen reddetmek yerine, o dünyanın içine girip neyle meşgul olduklarını idrak etmeye çalışması karşılıklı itimat telkin ediyor. Çocuğun uğraşlarına hürmet göstermek, aradaki savunma duvarlarını yıkıyor.</p>

<p><strong>Ortak hatıra biriktirme kültürü:</strong></p>

<p>Hafta sonları tüketim merkezlerinin suni ortamları yerine, tabiatla iç içe vakit geçirmek, toprakla temas etmek veya basit bir ev işini müşterek yapmak ekranlardan kopuşu sağlıyor. Birlikte emek verilen anlar, aradaki yabancılaşmayı bitiriyor.</p>

<p><strong>Yargılamadan dinleme ahlakı:</strong></p>

<p>Gençlerin fikirlerini ve kaygılarını ön yargıyla savuşturmak iletişimi anında kesiyor. Nasihat vermeden önce çocuğun iç dünyasını can kulağıyla dinlemek ve ona hür bir fert olarak kıymet vermek, kalpten kalbe giden köprüyü yeniden kuruyor.</p>

<p>Aileyi kurtarmak, geleceğin cemiyetini güvence altına almanın yegâne yolu olarak önümüzde duruyor.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Haberler</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/dijital-isgal-altindaki-evlerimiz</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 22:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/dijitalisgal.png" type="image/jpeg" length="21697"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Betonlaşma şehir insanının ruh sağlığını bozuyor]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/betonlasma-sehir-insaninin-ruh-sagligini-bozuyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/betonlasma-sehir-insaninin-ruh-sagligini-bozuyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Metropollerde yükselen devasa beton yapılar, insanı topraktan ve bitki örtüsünden uzaklaştırarak yalıtılmış bir yaşam biçimine zorluyor. Şehirleşme istatistikleri ve çevre araştırmaları, megakentlerde kişi başına düşen aktif yeşil alan miktarının uluslararası sağlık standartlarının oldukça altında kaldığını gösteriyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul özelinde resmi veriler aktif yeşil alan oranını kısıtlı seviyelerde tutarken, Dünya Sağlık Örgütü tavsiyeleri birey başına en az 9 metrekarelik açık yeşil alan varlığını şart koşuyor. Mimaride hakim olan aşırı betonlaşma, şehir insanının ruh dünyasında derin tahribatlara ve kronik gerginliklere sebep oluyor. İnsanın yaratılışında yer alan toprağa aidiyet hissi, yerini gri duvarların soğukluğuna bırakıyor. Bu vaziyet, ferdin kendi öz benliğiyle kurduğu bağı da günden güne zayıflatıyor.</p>

<h2><strong>Psikolojik fatura</strong></h2>

<p>Topraktan kopuşun psikolojik faturası ve biyolojik tepkiler çevre psikolojisi alanında "Doğa Yoksunluğu Sendromu" şeklinde tanımlanan hâl; dikkat süresinin kısalması, yüksek kaygı seviyesi, kronik yorgunluk ve genel tükenmişlik haliyle kendini gösteriyor. Ulm Üniversitesi ile Colorado Üniversitesinin ortaklaşa gerçekleştirdiği bilimsel çalışmalar, çocukluk dönemini kırsal alanda ve tabii çevre içinde geçiren fertlerin stres anlarında güçlü bir biyolojik direnç sergilediğini ortaya koyuyor. Sadece yüksek binalar ve asfalt yollar arasında büyüyen nesiller ise zamana karşı yarışırken veya yoğun iş temposu altındayken aşırı stres hormonu salgılıyor. Ağaçların varlığı, toprağın nemi ve gökyüzünün kesintisiz görünümü, insanın biyolojik yapısının doğrudan ihtiyacı oluyor. Bu tabii ihtiyaçtan uzak yaşamak, içtimaî ilişkilerde tahammül eşiğinin düşmesine, sebepsiz öfke patlamalarına ve kalıcı huzursuzluk hallerine sebep oluyor. Açık havada geçirilen vakit, zihnin kendini onarma sürecini hızlandırarak sinir sistemini yatıştırıyor.</p>

<p>Modern kentin yapay ritmi, yitirilen iç huzur ve dijital sığınaklar şehirlerin kesintisiz gürültüsü, yapay ışıklandırmaları ve motorlu araç trafiği, zihnin kendi kendini yenileme kapasitesini aşındırıyor. Sanayi sonrası kurgulanan kent mimarisi, insanı sadece üretim ile tüketim döngüsünü sürdüren bir aktör olarak konumlandırıyor. Toprakla teması kesilen fert, iç dengesini korumakta zorlanıyor ve tabiatın evrensel ahenginden (âhenk-i kevnî) uzaklaşıyor. Yeşil bir yaprağın rüzgardaki salınımı, suyun akış sesi ve toprağın kokusu, zihni sakinleştiren tabii şifa unsurları oluyor. Fertler bu tabii sığınaklar yerine mobil cihazların ve dijital ekranların parlak ışığına yöneliyor.</p>

<h2><strong>Çözüm yolları</strong></h2>

<p>Ferdî ve içtimaî iyileşme için yapısal çözüm yolları olarak, şehir imar düzenlemelerinde beton yoğunluğunu kıracak mahalle koruları, cep parkları, dikey bahçeler ve yeşil çatılar öne çıkıyor. Kişi başına düşen yeşil alan oranını yasal alt sınırlarla güvenceye almak, kentsel dönüşüm süreçlerinde tabiatı merkeze alan tasarımları zorunlu kılmak gerekiyor.</p>

<p>Okul müfredatlarında ders saatlerinin bir bölümünün doğrudan açık alanlara taşınması öğrenme kapasitesini artırıyor. Orman okulları modeliyle biyoloji, resim ve beden eğitimi gibi dersler tabii ortamlara çekilince çocukların çevreyle kurduğu bağ güçleniyor. Erken yaşta toprakla temas eden çocuk, tabiatın ritmini ve canlıların döngüsünü içselleştiriyor.</p>

<p>Yeni konut ve iş yeri projelerinde iç bahçeler, ahşap malzeme kullanımı, geniş pencereler ve doğal ışığı maksimum seviyede içeri alan mimarî tasarımlar ön plana geçiyor. Binaların hava akımına izin verecek şekilde konumlandırılması, mekânın ruhanî havasını iyileştiriyor.</p>

<p>Fertlerin günlük hayat rutinlerine düzenli doğa yürüyüşü saatleri eklemesi zihinî rahatlama getiriyor. Hafta sonlarında şehir çeperindeki ormanlık alanlarda vakit geçirmek, ağaçların gölgesinde zaman geçirip tabiatın ritmine katılmak biriken zihinî yorgunluğu hafifletiyor.</p>

<p>Şehir sakinlerinin ortaklaşa bitki ve sebze yetiştirebileceği topluluk bahçeleri sosyal bir terapi alanı oluşturuyor. Toprakla bizzat temas ederek üretim yapmak, tohumun yeşermesine şahitlik etmek hem stresi azaltıyor hem de zayıflayan komşuluk bağlarını ihya ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Haberler</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/betonlasma-sehir-insaninin-ruh-sagligini-bozuyor</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 20:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/b-e-t.png" type="image/jpeg" length="44354"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Narsist hayranlık"ta zirvedeyiz! Toplumu "ben" merkezli anlayış kuşatıyor]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/narsist-hayranlikta-zirvedeyiz-toplumu-ben-merkezli-anlayis-kusatiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/narsist-hayranlikta-zirvedeyiz-toplumu-ben-merkezli-anlayis-kusatiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[53 ülkeden 45 bini aşkın kişinin katıldığı uluslararası araştırmada Türkiye, “narsist hayranlık” düzeyinin en yüksek olduğu beş ülke arasında yer aldı. Sürekli takdir edilme, görünür olma ve kendisini başkalarından üstün gösterme arzusunu ifade eden bu tablo; eğitimden dijital medyaya, aile hayatından çalışma düzenine kadar her alanda insana bencilliğin aşılandığı mevcut düzenin nasıl bir toplum meydana getirdiğini gösteriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Michigan State Üniversitesi öncülüğünde yürütülen uluslararası bir araştırmada, 53 ülkeden 45 bini aşkın katılımcının narsistik eğilimleri incelendi. Araştırmada Türkiye, “narsist hayranlık” düzeyinin en yüksek olduğu beş ülke arasında yer aldı. Söz konusu kavram; kişinin kendisini özel ve üstün görmesi, dikkatleri üzerinde toplamak istemesi, sürekli takdir beklemesi ve çevresine hayranlık uyandırmaya çalışması şeklinde açıklanıyor.</p>

<p>Araştırmanın ortaya koyduğu tablo, Türkiye’de uzun zamandır yaşanan ahlâkî ve toplumsal çözülmenin psikolojik sahadaki karşılığını da gösteriyor. İnsan, artık bir aileye, mahalleye, millete ve müşterek kıymetlere bağlı bir fert olarak yetiştirilmiyor. Kendisini hayatın merkezine koyması, her arzusunu hak kabul etmesi, hiçbir fedakârlığa yanaşmaması ve devamlı alkış beklemesi telkin ediliyor.</p>

<h2><strong>PSİKOLOJİ DİLİYLE BENCİLLİK MEŞRULAŞTIRILIYOR</strong></h2>

<p>Bugün popüler psikoloji adı altında fertlere verilen tavsiyelerin mühim bir kısmı, insanı nefsine karşı terbiye etmek yerine nefsinin bütün taleplerini haklı çıkarmaya dayanıyor. “Önce kendini düşün”, “Seni rahatsız eden herkesi hayatından çıkar”, “Kimse için fedakârlık yapmak zorunda değilsin”, “Sen her şeyin en iyisini hak ediyorsun” şeklindeki telkinler, özgüven kazandırma iddiasıyla bencilliği normalleştiriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnsanın kendisine değer vermesiyle kendisini dünyanın merkezi sayması arasındaki sınır ortadan kaldırılıyor. Sabır zaaf, fedakârlık eziklik, bağlılık bağımlılık, nasihat müdahale, aile sorumluluğu ise kişisel özgürlüğe karşı bir tehdit gibi sunuluyor. Böylece hatasını kabul etmeyen, eleştiriye tahammül göstermeyen ve her çatışmada karşısındakini suçlayan bir insan tipi yetişiyor.</p>

<p>Bu anlayış, kişiye huzur vermediği gibi onu sürekli daha fazla ilgi, övgü ve onay arayan bir hâle sürüklüyor. Herkes kendisini eşsiz, vazgeçilmez ve ayrıcalıklı görürken kimse bir başkasının yükünü taşımaya yanaşmıyor.</p>

<h2><strong>DİJİTAL MEDYA HER FERDE KENDİ VİTRİNİNİ KURDURDU</strong></h2>

<p>Sosyal medya, narsist hayranlık kültürünün en büyük üretim ve dağıtım sahasına dönüşmüş vaziyette. İnsanların yediği yemekten gittiği mekâna, aile hayatından yardım faaliyetlerine kadar hemen her şeyi teşhir etmesi teşvik ediliyor. Yapılan işin kıymeti, hakikati ve faydası yerine kaç kişi tarafından görüldüğü ve ne kadar beğeni aldığı önem kazanıyor.</p>

<p>Her kullanıcı kendi hayatının reklamcısı, kendi şahsının pazarlamacısı hâline getiriliyor. Beğeni sayıları itibar, takipçi sayısı değer, görünürlük ise başarı ölçüsü sayılıyor. Böyle bir ortamda insanlar yaşamak yerine yaşadıklarını sergilemeye; iyilik yapmak yerine iyilik görüntüsü vermeye; bilgi sahibi olmak yerine bilgili görünmeye yöneliyor.</p>

<p>Araştırmalar da narsisizm ile yoğun ve problemli sosyal medya kullanımı arasında ilişki bulunduğuna işaret ediyor. Özellikle kendini sunma, fotoğraf paylaşma, durum güncelleme ve sosyal çevreden onay toplama davranışlarının narsistik eğilimlerle bağlantılı olduğu görülüyor. Bununla beraber sosyal medyanın tek başına narsisizmin sebebi olduğunu söylemek mümkün değil. Dijital mecralar, mevcut bencillik ve teşhir arzusunu besleyen devasa bir sahne vazifesi görüyor.</p>

<h2><strong>EĞİTİM ŞAHSİYET YERİNE KARİYERİ MERKEZE ALIYOR</strong></h2>

<p>Eğitim sistemi de çocuğa cemiyet karşısındaki vazifelerini öğretmekten uzaklaşıyor. Başarı; güzel ahlâk, dürüstlük, çalışma disiplini, hizmet ve mesuliyet üzerinden tanımlanmak yerine diploma, makam, maaş ve kişisel itibar üzerinden ölçülüyor.</p>

<p>Çocuklara “topluma nasıl faydalı olabilirim?” sorusu yerine “diğerlerinden nasıl öne geçebilirim?” anlayışı aşılanıyor. Yarışma, sıralama ve bireysel başarı üzerine kurulan eğitim düzeni, insanları birbirini tamamlayan fertler olarak yetiştirmiyor; herkesi diğerinin önüne geçmesi gereken bir rakip hâline getiriyor.</p>

<p>Aileler de çocuklarını edepli, sabırlı ve sorumluluk sahibi yetiştirmekten ziyade her ortamda öne çıkan, kaybetmeye tahammülü bulunmayan ve sürekli takdir bekleyen kişiler hâline getirebiliyor. Çocuğun her isteğinin yerine getirilmesi sevgi, hiçbir sınırla karşılaşmaması özgürlük, her davranışının övülmesi ise özgüven zannediliyor. Neticede yetişkin olduğunda dünyanın da kendisine ailesi gibi davranmasını isteyen, aksi hâlde öfkeye kapılan bir insan ortaya çıkıyor.</p>

<h2><strong>NEFSANÎ İHTİRASLAR EKONOMİNİN YAKITI HÂLİNE GETİRİLDİ</strong></h2>

<p>Kapitalist tüketim düzeni, kanaatkâr ve ölçülü insan istemiyor. Sürekli daha fazlasını arzulayan, kendisini başkalarıyla mukayese eden, sahip olduklarıyla yetinmeyen ve görünüşünü bir kimlik meselesi hâline getiren fertlere ihtiyaç duyuyor.</p>

<p>Reklamlar insana bir ihtiyacı karşılamayı değil, başkalarından daha üstün görünmeyi vaat ediyor. Daha pahalı telefon, daha gösterişli otomobil, daha itibarlı mekân ve daha dikkat çekici bir hayat, şahsiyetin yerini alıyor. İnsan ne olduğu ile değil, neye sahip bulunduğu ve dışarıdan nasıl göründüğüyle değerlendiriliyor.</p>

<p>Bu düzen, nefsanî ihtirasları törpülemek yerine kışkırtıyor. Haset, gösteriş, üstünlük yarışı ve sınırsız tüketim ekonomik hareketliliğin temel unsurlarına çevriliyor. Tatmin olmayan insan daha fazla tüketiyor; daha fazla tükettikçe daha büyük bir boşluğa düşüyor.</p>

<h2><strong>AİLE AYAKTA KALAMIYOR</strong></h2>

<p>Narsist hayranlık kültürünün en ağır tahribatı ailede görülüyor. Aile; sabır, sadakat, merhamet, sorumluluk ve gerektiğinde kendi arzusundan vazgeçebilme iradesiyle ayakta durur. Buna karşılık günümüz insanına sürekli kendi mutluluğunu, kişisel alanını, beklentilerini ve hazlarını merkeze alması öğretiliyor.</p>

<p></p>

<h2><strong>ÇARE NEFSİ ALKIŞLAMAKTA DEĞİL, TERBİYE ETMEKTE</strong></h2>

<p>Ortaya çıkan tabloya karşı çözüm, insana daha fazla kendisini sevmesini telkin etmekte aranamaz. İnsanın ihtiyacı, nefsinin her arzusunu haklı gören yeni sloganlar değil; ölçü, edep, mesuliyet ve irade terbiyesidir.</p>

<p>Eğitim, çocuğa başkalarını geçmeyi öğrettiği kadar kendisini aşmayı da öğretmelidir. Aile, çocuğun bütün taleplerini yerine getiren bir hizmet müessesesi olmaktan çıkarak sınır, vazife ve fedakârlık şuurunun kazanıldığı ilk mektep hâline gelmelidir. Medya, teşhiri ve gösterişi teşvik eden dili terk etmeli; hakiki başarıyı fayda, emek, ahlâk ve hizmet üzerinden anlatmalıdır.</p>

<p>İnsan, her istediğini yaptığı ölçüde hür olmaz. Arzularını kontrol edebildiği, kendi menfaatinden vazgeçebildiği ve başkasının hakkını nefsinin önüne koyabildiği ölçüde şahsiyet kazanır.</p>

<p>Türkiye’nin “narsist hayranlık” sıralamasında ilk beş ülke arasında yer alması, tek başına bütün toplumsal meselelerin açıklaması sayılamaz. Ancak bu sonuç; yıllardır yüceltilen bireycilik, teşhir, rekabet ve sınırsız arzu kültürünün nasıl bir insan tipi meydana getirdiğini sorgulamak için ciddi bir ikazdır.</p>

<p>“Ben” putunun büyüdüğü yerde aile küçülür, dostluk zayıflar, dayanışma ortadan kalkar. Herkesin kendisini merkeze koyduğu bir cemiyette ortak bir merkez, müşterek bir istikamet ve gerçek bir toplum inşa edilemez.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir, Haberler</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/narsist-hayranlikta-zirvedeyiz-toplumu-ben-merkezli-anlayis-kusatiyor</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 10:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/benmerkez.webp" type="image/jpeg" length="63146"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Görüş: Pozitivizmin sahte peygamberi: Auguste Comte]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gorus-pozitivizmin-sahte-peygamberi-auguste-comte</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gorus-pozitivizmin-sahte-peygamberi-auguste-comte" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün dinden soyutlanmış hayat tarzının, kutsalı dışlayan seküler düzenin ve insanı haz, hedonizm, tüketim ve maddî başarıya indirgeyen anlayışın fikrî kaynaklarından biri de pozitivizmdir. Bilimi kendi sınırlarından çıkararak mutlak ölçüye dönüştüren bu sistem, insanın ruhunu, ahlâkını ve yaratılış gayesini örselemiş, fıtratı tahrip eden modern düzenin başlıca dayanaklarından biri hâline gelmiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gorus-pozitivizmin-sahte-peygamberi-auguste-comte</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Jul 2026 15:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/august-comte-life-legacy-philosophy-positivism.jpg" type="image/jpeg" length="54716"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Görüş: Kumar ve intihar]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gorus-kumar-ve-intihar-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gorus-kumar-ve-intihar-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[</p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gorus-kumar-ve-intihar-1</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Jul 2026 11:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/kumar-ve-intihar.webp" type="image/jpeg" length="70866"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[FETÖ'ye karşı Diyanet de sınıfta kaldı]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/fetoye-karsi-diyanet-de-sinifta-kaldi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/fetoye-karsi-diyanet-de-sinifta-kaldi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[15 Temmuz darbe girişiminin ardından yıllarca FETÖ çizgisindeki isimlerin kitaplarını basan ve diyalog faaliyetlerine zemin hazırlayan Diyanet, darbe girişiminin ardından da gerçek bir hesaplaşmaya girişmedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz gecesi Müslüman Anadolu halkı, FETÖ’nün işgal teşebbüsünü canı ve kanıyla durdurdu. Tankların önüne çıkan, kurşunlara göğsünü geren, ezanına, vatanına ve dinine sahip çıkan yine bu millet oldu. Fakat devletin din işlerinden sorumlu en büyük müessesesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı, FETÖ’nün dinî ve fikrî cephesine karşı aynı feraseti ve mücadele iradesini gösteremedi.</p>

<p>FETÖ’nün gerçek yüzünü Müslümanlar seneler öncesinden görmüş, Fetullah Gülen’in Batı hesabına çalışan bir proje olduğunu açıkça dile getirmişti. Buna rağmen Diyanet, örgütün devlette kadrolaşması kadar tehlikeli olan iman tahribatına karşı halkı uyarmadı. Dinlerarası Diyalog ve “ılımlı İslâm” adı altında yürütülen faaliyetlerin, İslâm’ı tahrif edilmiş dinlerle aynı seviyeye çekme ve Müslümanları kendi inançlarından uzaklaştırma teşebbüsü olduğu anlatılmadı.</p>

<h2><strong>17-25 Aralık’tan 15 Temmuz’a kadar suskunluk</strong></h2>

<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17-25 Aralık sürecinin ardından FETÖ’yü “paralel devlet yapılanması” olarak tarif ederek bütün devlet kurumlarını mücadeleye çağırmasına rağmen Diyanet cephesinde köklü bir değişim yaşanmadı.</p>

<p>FETÖ’nün yayınlarına, diyalogcu kadrolarına, konferanslarına, akademik çalışmalarına ve Diyanet içindeki uzantılarına karşı ciddi bir tasfiye başlatılmadı. Erdoğan’ın mücadele çağrısından 15 Temmuz 2016’ya kadar geçen yaklaşık iki buçuk yıllık dönemde, Diyanet’in FETÖ ve dinlerarası diyalog faaliyetleri karşısında kayda değer bir duruş ortaya koyamadığı görüldü.</p>

<p>Dergimizin daha önce yayımladığı incelemede de Diyanet başta olmak üzere birçok devlet müessesesinin 17-25 Aralık’tan sonra dahi FETÖ ve diyalog faaliyetleri hakkında etkili bir çalışma yapmadığı, bazı çevrelerin safını ancak 15 Temmuz sonrasında belirlediği ifade edilmişti.</p>

<h2><strong>FETÖ çizgisindeki kitaplar yıllarca basıldı</strong></h2>

<p>Ali Bardakoğlu ve Mehmet Görmez dönemlerinde Diyanet ve Türkiye Diyanet Vakfı yayınları içerisinde dinlerarası diyalog faaliyetleriyle tanınan çok sayıda ismin eseri basıldı, dağıtıldı ve satıldı.</p>

<p>Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, Şinasi Gündüz, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş ve Ali Bardakoğlu gibi isimlerin kitapları Diyanet ve Türkiye Diyanet Vakfı bünyesinde okuyucuya sunuldu. FETÖ ve dinlerarası diyalog çevreleriyle irtibatlı isimlerin eserleri, 17-25 Aralık’tan sonra da Diyanet raflarından kaldırılmadı.</p>

<p>Haziran 2015 tarihli Diyanet Dergisi’nde Nathan Lean’ın “İslamofobi Endüstrisi” kitabının tanıtımı yapılırken, eserin sunuş yazısını dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez kaleme aldı. Kitapta inançlar arası diyalog gruplarıyla iş birliği yapılması açıkça savunuluyordu.</p>

<p>Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayımlanan “Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir” isimli eserde de dinlerarası diyalog anlayışını besleyen yorumlara yer verildi. Binlerce nüsha basılan bu eser hakkında 15 Temmuz sonrasında herhangi bir ciddi muhasebe yürütülmedi.</p>

<h2><strong>FETÖ ile devlet arasında arabuluculuk arayışı</strong></h2>

<p>17-25 Aralık sürecinin ardından Diyanet’in vazifesi, FETÖ’nün dinî sapmalarını ortaya koymak ve milleti uyarmak olmalıydı. Bunun yerine dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ile FETÖ çevresinden bazı isimler arasında devletle örgütü barıştırmaya yönelik görüşmeler yapıldığı ortaya çıktı.</p>

<p>Aktarılan bilgilere göre FETÖ adına Şerif Ali Tekalan, Mehmet Görmez’i ziyaret ederek bir “akil adamlar heyeti” kurulmasını teklif etti. Görmez’in Ali Bardakoğlu, Hayrettin Karaman, İbrahim Kâfi Dönmez ve bazı başka isimlerle görüştüğü, FETÖ tarafının ise Suat Yıldırım ve Mustafa Özcan gibi isimleri önerdiği kayda geçti. Süreç, Pensilvanya’dan gelen ret mesajıyla sonuçsuz kaldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu tablo, Diyanet yönetiminin FETÖ’nün İslâm’a verdiği zararı kavramak yerine, meselenin Erdoğan ile Gülen arasındaki siyasî bir anlaşmazlık gibi görülmesine zemin hazırladığını gösterdi.</p>

<h2><strong>Diyanet yönetiminde diyalog gölgesi</strong></h2>

<p>Diyanet İşleri Başkanlığı görevine getirilen Ali Erbaş’ın geçmiş çalışmaları da tartışmaların merkezinde yer aldı. Erbaş’ın Michel Lelong’un “İslamla Yüzleşen Batı” isimli kitabını çevirdiği ve kitabın önsözünde dinlerarası diyaloğa katkıda bulunmaktan bahtiyarlık duyacağını yazdığı kaydedildi.</p>

<p>Erbaş’ın Sakarya Üniversitesi’nde “Dinlerarası Diyalog” isimli seçmeli ders verdiği, farklı eser ve makalelerinde diyalog faaliyetlerini olumlu kavramlarla ele aldığı da yayımlanan belgeler arasında yer aldı.</p>

<p>FETÖ’nün kurduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bünyesindeki Kültürlerarası Diyalog Platformu listelerinde de Erbaş’ın ismi geçti. Erbaş, isminin bilgisi dışında yazıldığını savunsa da diyalog toplantılarına katılımı, panel moderatörlüğü ve akademik çalışmaları bu savunmayı tartışmalı hâle getirdi.</p>

<h2><strong>Darbe bastırıldı, hesaplaşma yapılmadı</strong></h2>

<p>15 Temmuz’dan sonra Diyanet’in önünde tarihî bir vazife bulunuyordu: Dinlerarası diyaloğun Vatikan merkezli bir misyonerlik faaliyeti olduğunu, ABD ve Yahudi çıkarlarına hizmet eden “ılımlı İslâm” projesinin FETÖ eliyle Türkiye’ye taşındığını bütün açıklığıyla millete anlatmak.</p>

<p>Diyanet bunu yapmadı.</p>

<p>Fetullah Gülen’in Papa’ya giderek kendisini Vatikan’ın misyonunun bir parçası olarak sunması, dinlerarası diyaloğun masum bir hoşgörü faaliyeti olmadığını açıkça gösteriyordu. Bu proje, İslâm’ı tahrif edilmiş dinlerle aynı seviyeye çekmeyi, Müslümanların itikadını aşındırmayı ve Anadolu’yu Batı’nın din anlayışına açık hâle getirmeyi hedefliyordu.</p>

<p>Diyanet ise 15 Temmuz programları, hutbeler ve sloganlarla yetindi. FETÖ’nün hangi dinî anlayıştan beslendiği, dinlerarası diyaloğun hangi merkezler tarafından yürütüldüğü ve örgütün Müslümanların imanına nasıl saldırdığı bütün yönleriyle ortaya konulmadı.</p>

<h2><strong>Diyanet kendi tarihinin hesabını vermeli</strong></h2>

<p>Bugün Diyanet’in yapması gereken açıktır: FETÖ ve dinlerarası diyalog faaliyetleriyle ilgili bütün yayınları incelemek, bu projeye hizmet eden eserleri raflardan kaldırmak, kurum içerisindeki diyalogcu kalıntıları tasfiye etmek ve geçmiş dönemlerde yapılan yanlışları açıkça millete anlatmak.</p>

<p>15 Temmuz’un gerçek muhasebesi yapılacaksa Diyanet’in de kendi tarihinin hesabını vermesi gerekir. Çünkü milletin canıyla kazandığı mücadelede, dinî müesseselerin suskunluğuna ve basiretsizliğine yer yoktur.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/fetoye-karsi-diyanet-de-sinifta-kaldi</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Jul 2026 11:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/dianet.webp" type="image/jpeg" length="30436"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[15 Temmuz'u yâd ederken: Meydandan bölgeye taşan irade]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/15-temmuzu-yad-ederken-meydandan-bolgeye-tasan-irade</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/15-temmuzu-yad-ederken-meydandan-bolgeye-tasan-irade" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[15 Temmuz gecesi meydanı dolduran insanın inancı, feraseti ve fedakârlığı, ertesi sabah yeniden bir kenara mı itildi, yoksa devletin iradesi gerçekten o geceden bu yana o inancın süzgecinden mi geçiyor? Onlarca yıldır bu devleti defalarca ipten alan, kimi zaman meydanda kimi zaman sandıkta bunu ispat eden bir kesim var; sorulması gereken, bu kesimin artık yalnızca koruyucu değil, kurucu sıfatıyla anılıp anılamayacağıdır. 15 Temmuz’u hakkıyla anmak, bu soruyu geçiştirmeden, doğrudan sormaktır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz 2016 gecesinin üzerinden on yıl geçti. O gece Türkiye, Batı destekli FETÖ'nün eliyle sahnelenen askerî bir darbe teşebbüsüyle yüz yüze geldi. Tanklar köprülere çıktı, savaş uçakları şehirlerin üzerinde alçaldı, TBMM bombalandı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi hedef alındı; Müslüman Anadolu halkının üzerine ateş açıldı. Darbecilerin niyeti bir iktidarı devirmekle sınırlı değildi. Asıl hedef, milletin iradesini kırmak ve Anadolu'yu yeniden Batıcı vesayetin tahakkümüne teslim etmekti.</p>

<p><img alt="15 Temmuz Darbe Girişimi6" height="450" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/15-temmuz-darbe-girisimi6.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p>Fakat hesaba katmadıkları bir hakikat vardı: Bu millet, iman, vatan ve mukaddesat söz konusu olduğunda meydanı düşmana bırakmaz. Minarelerden yükselen salâlarla ayağa kalkan Müslümanlar, ellerinde hiçbir silah bulunmaksızın tankların, tüfeklerin ve savaş uçaklarının karşısına dikildi. Kimi köprüde, kimi havalimanında, kimi belediye binasının önünde, kimi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin eşiğinde mevzi tuttu. Devlet kurumlarının çözüldüğü o anda millet, iradesini bizzat sokakta yeniden inşa etti.</p>

<p><img alt="Darbe Girisimi Vatan Caddesi Cubbeliler 15Temmuz2016" height="498" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/darbe-girisimi-vatan-caddesi-cubbeliler-15temmuz2016.gif" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p>15 Temmuz, bu milletin gündelik telaşlara ve konfora gömülü bir kalabalıktan ibaret olmadığını gösterdi. İman, vatan ve namus tehlikeye düştüğünde evinden çıkabilecek, tankın önüne yürüyebilecek bir insan mayasının hâlâ diri olduğunu ortaya koydu. O gece Bağdat Caddesi gibi noktalarda darbecilerin geçişini alkışlayanların bulunması ayrı bir gerçekti, fakat asıl manzara meydanlarda, camilerin önünde, köprülerdeydi. Millet, kavgadan kaçmadığını bir kere daha gösterdi.</p>

<p><img alt="Ömer Halis Demir" height="450" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/omer-halis-demir.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<h2><strong>Meydanlarda Can Verenler</strong></h2>

<p>O gece Özel Kuvvetler Komutanlığı'nı darbecilere teslim etmeyen Ömer Halisdemir, baba-oğul olarak aynı meydanda şehadete yürüyen Erol ve Abdullah Tayyip Olçok, İlhan Varank, fotoğraf makinesini bırakıp darbecilerin karşısına çıkan Mustafa Cambaz, genç yaşta Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun öncülüğünü yaptığı İbda fikriyatıyla tanışan, bu düşünce çizgisi çerçevesinde yargılanıp idama çarptırılan, uzun tutukluluk yıllarının ardından tahliye olan ve 15 Temmuz gecesi hiçbir tereddüt göstermeden Çengelköy'e koşan gönüldaşımız Halil Kantarcı, isimlerini tek tek sayamayacağımız bütün kahramanlarla birlikte İslâm ve Anadolu tarihinin şeref levhasına yazıldı. Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla 251 Müslüman o gece şehadete yürüdü. Aralarında meslek, meşrep ya da çevre farkı aranamaz; onları birleştiren, Anadolu üzerindeki işgal teşebbüsüne karşı canlarını ortaya koymuş olmalarıdır.</p>

<p><img alt="15 Temmuz-1" height="533" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/15-temmuz-1.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Bir Gecede On Yıl...</strong></h2>

<p>15 Temmuz'un ardından Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun dile getirdiği "Müslümanlar bir gecede on yıl ileri gittiler" tespiti, o gecenin ruhî ve tarihî mânâsını belki de en veciz şekilde özetler. Çünkü yıllarca siyaset kürsülerinde anlatılamayan, konferanslarda öğretilemeyen mücadele şuuru, birkaç saat içinde milyonlarca insanın fiilî hâline geldi. Millet, iktidarın, iradenin ve vatan müdafaasının kendi mesuliyeti olduğunu kavradı. Ölüm korkusunun aşıldığı o gece, Müslüman Anadolu insanının üzerine örtülmüş miskinlik ve mağlubiyet perdesi yırtıldı.</p>

<p><img alt="Salih Mirzabeyoğlu 15 Temmuz" height="450" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/salih-mirzabeyoglu-15-temmuz.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p>Bu tespit önemlidir, çünkü 15 Temmuz'u yalnızca bir "demokrasi zaferi" anlatısına hapsetmek, o gece sokakta beliren iradenin kaynağını ve gerçek sahibini gözden kaçırır. O gece canını ortaya koyan, tankların önüne yürüyen kuvvet, Müslüman Anadolu milletiydi.</p>

<h2><strong>15 Temmuz'dan Bölgeye Taşan İrade</strong></h2>

<p>15 Temmuz’un asıl kıymeti, o gece meydanlarda beliren iradenin sonraki yıllarda dışa da yansımasında görülür. Türkiye, aynı dönemde Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi harekâtlarla sınır ötesinde inisiyatif alan bir aktöre dönüştü. Meydanlarda kazanılan özgüven, zamanla Türkiye’nin çevresinde söz sahibi olma iradesine dönüştü; sokaktaki direniş, bölgesel bir duruşun zeminini hazırladı.</p>

<p><img alt="Firtina Obusu 1902110" height="450" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/07/firtina-obusu-1902110.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p>Bugün bu tablo yeni bir aşamaya girmiş bulunuyor. Suriye’de yıllardır süren rejimin çökmesi ve yerine Ahmed Şara liderliğinde yeni bir yönetimin gelmesiyle, Türkiye’nin güney sınırında on yılı aşkın süredir devam eden çatışma ortamı farklı bir zemine oturdu. Yeni Suriye yönetimi, Türkiye ile ilişkilerini “kriz döneminden fırsat dönemine” geçiş olarak tanımlıyor; İdlib merkezli bir serbest ticaret bölgesi, altyapı ve liman yatırımları, enerji ve tedarik hatlarında Türkiye’yi bölgenin merkezine taşıyan bir işbirliği gündemde. Türkiye’nin Suriye’nin yeniden inşasına verdiği destek, yalnızca komşuluk nezaketi değil, 15 Temmuz’da sokakta doğan iradenin bölgesel bir dış politika hattına dönüşmesinin tabii bir sonucudur.</p>

<p>Bu irade, Suriye’yle sınırlı kalmıyor, Akdeniz’den Afrika Boynuzu’na uzanan geniş bir hatta kendini gösteriyor. Libya’da “Mavi Vatan” vizyonu çerçevesinde sürdürülen deniz yetki alanı ve enerji arayışları, Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki konumunu tahkim ederken; Mısır’la yıllar süren gerginliğin ardından başlayan normalleşme süreci, bölgesel dengelerin yeniden kurulduğu bir döneme işaret ediyor. Somali’de ise 2011’deki tarihî ziyaretle başlayan ilişki, bugün savunma, ekonomi ve enerji alanlarını kapsayan çok katmanlı bir ortaklığa dönüşmüş durumda; Mogadişu’nun deniz güvenliğinin üstlenilmesinden Somali karasularındaki hidrokarbon arayışlarına kadar uzanan bu ortaklık, Türkiye’yi Afrika Boynuzu’nda bir güvenlik sağlayıcısı hâline getirdi. Etiyopya’daki büyüyen yatırımlar, Nijer ve Çad’daki savunma sanayii ihracatı, Libya’dan Somali’ye kadar süren arabuluculuk çabaları, aynı iradenin farklı coğrafyalardaki tezahürleridir. Meydanda kazanılan özgüvenin, on yıl içinde Şam’dan Mogadişu’ya, Trablus’tan Addis Ababa’ya uzanan bir dış politika hattına dönüşmesi, tesadüfün değil, 15 Temmuz’da yeniden keşfedilen bir iradenin ürünüdür.</p>

<h2><strong>İçeride Görülemeyen Muvaffakiyet</strong></h2>

<p>Ne var ki dışarıda kazanılan bu mevziler, içeride aynı oranda fark edilmiyor. Türkiye'nin bölgesinde son on yılda edindiği ağırlık, gündelik siyasî polemiklerin gürültüsü içinde çoğu zaman gölgede kalıyor. Sokakta bir gecede on yıl ileri giden bir milletin, dışarıda kazanılanları aynı hızla bünyeleştirip müşterek bir stratejik şuura dönüştürebildiğini söylemek güç. 15 Temmuz'u anlamak, yalnızca o geceyi ve o geceden yükselen iradeyi hatırlamakla değil, bu iradenin bugün bölgede ulaştığı noktayı görüp sahiplenmekle mümkündür.</p>

<p>*</p>

<p>15 Temmuz’un onuncu yılında yapılması gereken de budur: Meydanlarda doğan iradeyi tören konuşmalarına hapsetmeden, bu iradenin devlet üzerindeki asıl karşılığını sormak. Çünkü bir soru hâlâ cevapsız duruyor: bu devleti bir kez daha uçurumun kenarından çeken, tankın önüne yürüyen, canını hiçe sayan o irade, bugün bu devletin kurumlarında, bürokrasisinde, eğitim müfredatında, hukuk anlayışında ne kadar söz sahibi? Yoksa mesele, sokakta bedel ödeyenle masada karar vereni ayıran o eski hiyerarşi, sadece isim değiştirerek mi devam ediyor?</p>

<p>15 Temmuz gecesi meydanı dolduran insanın inancı, feraseti ve fedakârlığı, ertesi sabah yeniden bir kenara mı itildi, yoksa devletin iradesi gerçekten o geceden bu yana o inancın süzgecinden mi geçiyor? Onlarca yıldır bu devleti defalarca ipten alan, kimi zaman meydanda kimi zaman sandıkta bunu ispat eden bir kesim var; sorulması gereken, bu kesimin artık yalnızca koruyucu değil, kurucu sıfatıyla anılıp anılamayacağıdır. 15 Temmuz’u hakkıyla anmak, bu soruyu geçiştirmeden, doğrudan sormaktır.</p>

<p>*</p>

<p>Başta Halil Kantarcı, Ömer Halisdemir ve Mustafa Cambaz olmak üzere, 15 Temmuz gecesi şehadete yürüyen bütün Müslümanları rahmet, minnet ve dualarla anıyoruz. Allah şehadetlerini kabul ve mübarek eylesin.</p>

<p>Aylık Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/15-temmuzu-yad-ederken-meydandan-bolgeye-tasan-irade</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Jul 2026 09:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/15-temmuzu-yad-ederken-meydandan-bolgeye-tasan-iradeh.webp" type="image/jpeg" length="94457"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trump'ın suç itirafı ve emperyalizmin kanlı Ortadoğu bilançosu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/trumpin-suc-itirafi-ve-emperyalizmin-kanli-ortadogu-bilancosu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/trumpin-suc-itirafi-ve-emperyalizmin-kanli-ortadogu-bilancosu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Donald Trump ve onun militarist, sömürgeci zihniyetini paylaşan tüm küresel liderler, tarihe sadece kazandıkları kirli seçimlerle, imzaladıkları kanlı anlaşmalarla ya da arkalarına aldıkları finansal güçlerle geçmeyecekler. Onlar, insanlığın ortak vicdanında bıraktıkları kapkara lekelerle, onay verdikleri katliamlarla ve yıktıkları dünyalarla anılacaklar.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3><strong>"Ben olmasaydım bugün İsrail yoktu."</strong></h3>

<p>Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın ağzından dökülen bu kibirli, pervasız ve mülkiyetçi cümle, sadece bir müttefike verilmiş sıradan bir siyasi destek beyanı olarak geçiştirilemez. Bu söz; uluslararası hukukun, küresel adalet mekanizmalarının ve en temel insani değerlerin, emperyalist bir ihtiras ve sınırsız bir güç zehirlenmesi uğruna nasıl acımasızca ayaklar altına alındığının en çıplak suç itirafıdır.</p>

<p>Bir lider, bir başka devletin fiziki varoluşunu ve yürüttüğü agresif politikaları doğrudan kendi kişisel iradesine, kendi döneminde attığı imzalara bağlıyorsa, o devletin işlediği tüm savaş suçlarının, döktüğü her damla kanın, uyguladığı sistematik etnik temizliğin ve soykırım boyutuna varan katliamların da baş ortağı, azmettiricisi ve hamisi olduğunu açıkça ilan ediyor demektir. Güç, Trump ve onun zihniyetindeki aktörler için yalnızca seçim meydanlarında alkış devşirilecek, lobileri memnun edecek pragmatik bir şov malzemesidir; ancak tarih, bu pervasız gücün gölgesinde can veren milyonlarca masumun vebaliyle o steril fildişi kuleleri sarsacaktır.</p>

<h3><strong>Gazze: Canlı yayında soykırım ve Washington’ın kanlı sponsorluğu</strong></h3>

<p>Bugün Gazze’de yaşanan topyekûn yıkım, vahşet ve insani trajedi, artık egemen medyanın ve Batılı devletlerin iddia ettiği gibi "bölgesel bir çatışma" ya da "kendini savunma hakkı" yalanıyla örtülemeyecek bir aşamaya gelmiştir. 21. yüzyılın ortasında, tüm dünyanın gözleri önünde, kameraların canlı yayınlarında bir halkın yok edilişini izliyoruz.</p>

<p>· Yerle bir edilen, haritadan silinen mahalleler,</p>

<p>· Sığınaklar ve çadır kentler altında füzelerle parçalanan bebekler,</p>

<p>· Kasten, hedef gözetilerek çökertilen sağlık ve altyapı sistemleri,</p>

<p>· Açlık, susuzluk ve ilaçsızlıkla baş başa bırakılarak yavaş bir ölüme mahkûm edilen milyonlarca sivil...</p>

<p>Uluslararası kuruluşlar, insan hakları örgütleri ve vicdanını tamamen kaybetmemiş devletler defalarca acil ve kalıcı ateşkes ilan edilmesi, sivillerin korunması için koridorlar açılması diye yırtınırken, Washington’daki karar alıcılardan yükselen tek ses, bu katliam makinesinin çarkları dönsün diye gönderilen milyarlarca dolarlık yeni silah paketlerinin onaylanması ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde barış girişimlerini engelleyen o fütursuz veto oylarının tıkırtısı olmuştur.</p>

<p>Bu bağlamda Donald Trump’ın ve onun açtığı yoldan ilerleyen diğer Amerikan yönetimlerinin bölge politikaları, sadece başarısız, hatalı veya eleştirilebilir dış politika tercihleri değildir; onlar, küresel ölçekte işlenen bir insanlık suçunun doğrudan finansörü, lojistik sağlayıcısı ve siyasi mimarıdır.</p>

<h3><strong>Başarıyı sahiplenenler, enkazın altındaki çığlıkların sorumluluğunu alabilir mi?</strong></h3>

<p>Trump’ın "Ben olmasaydım..." cümlesi, şu can alıcı ve tarihsel soruyu sormayı zorunlu kılmaktadır: Mademki Ortadoğu’daki bu kanlı statükonun, bu işgal ve apartheid rejiminin tüm "başarısını" ve hamiliğini tek başına sahipleniyorsun; o halde her gün enkaz altından çıkarılan çocuk cesetlerinin, hastane koridorlarında feryat eden annelerin ve nesilleri yok edilen bir halkın ahının hukuki, siyasi ve ahlaki sorumluluğunu da üstlenmeye cesaretin var mı?</p>

<p>Demokratik ve adil bir liderlik vizyonu, sadece siyonist lobilerin, silah baronlarının ve petrol şirketlerinin arkasını sıvazlamaktan, haritalar üzerinde sömürgeci kalemlerle çizgiler çekip imza dağıtmaktan ibaret değildir. Güçlü devletlerin attığı her kibirli, hesapsız adım, mazlum coğrafyalarda milyonlarca insanın en kutsal hakkı olan yaşam hakkının gasp edilmesi, geleceğinin çalınması anlamına gelir. Eğer bir başarı hikayesi yazıyorsanız, o hikâyenin sayfalarından damlayan kanın da hesabını vermek zorundasınız.</p>

<h3><strong>Amerikan dış politikasının kanlı mirası ve küresel riyakarlık</strong></h3>

<p>Amerikan dış politikasının son birkaç on yılına dönüp baktığımızda, arkasında bıraktığı tek mirasın kan, gözyaşı, kaos ve istikrarsızlaştırılmış coğrafyalar olduğu gün gibi ortadadır.</p>

<p>[Washington Siyasi Kararları]</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Irak: "Demokrasi getirme" yalanıyla işgal, 1 milyondan fazla sivil ölüm, mezhep savaşları.</p>

<p>Afganistan: On yıllara yayılan kör bir iç savaş, yıkım ve ardından kaderine terk edilen bir halk.</p>

<p>Suriye: Jeopolitik çıkarlar uğruna körüklenen iç savaş, milyonlarca mülteci, insani felaket.</p>

<p>Filistin: Uluslararası hukuku hiçe sayan Kudüs kararları, işgale sınırsız açık çek.</p>

<p>Büyük güçlerin Washington’daki steril, klimalı odalarda, lüks masalar etrafında aldığı her jeopolitik karar, Ortadoğu’da halkların güvenliğini, egemenliğini ve asgari yaşam standartlarını vahşice ellerinden almıştır.</p>

<p>Uluslararası hukuk; savaş zamanlarında dahi sivillerin, hastanelerin, okulların, mülteci kamplarının ve ibadethanelerin dokunulmaz olduğunu, buralara yapılacak saldırıların açıkça savaş suçu teşkil ettiğini söyler. Ancak modern dünya düzeni, ABD’nin koruma kalkanı altındaki bir yapının bu kuralları nasıl fütursuzca, küstahça çiğnediğini, uluslararası mahkemelerin (UAD ve UHM) kararlarıyla nasıl açıkça alay ettiğini çaresizlik içinde izlemektedir.</p>

<p>Bugün dünyayı yöneten bu statüko, tam anlamıyla bir çifte standart, ikiyüzlülük ve riyakarlık abidesidir. İnsan hakları ilkeleri Ukrayna’da farklı, Tayvan’da farklı, söz konusu Gazze veya Ortadoğu olduğunda tamamen farklı işletiliyorsa; batılı egemenlerin dillerinden düşürmediği "kurallara dayalı dünya düzeni" ve "evrensel değerler" retorikleri, küresel kamuoyunu uyutmak için sergilenen ikiyüzlü bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Acıyı çekenin, bombayı atanın ve kurbanın kimliğine göre pozisyon alan bu çürümüş sistem, küresel adalet anlayışını tamamen katletmiştir.</p>

<h3><strong>Tarihin en büyük mahkemesi: İnsanlığın ortak vicdanı</strong></h3>

<p>Tarih, askeri üstünlüğün ve teknolojik barbarlığın kalıcı bir zafer getiremeyeceğini kanıtlayan imparatorlukların çöplüğüyle doludur. En gelişmiş füzeler, yapay zekayla donatılmış akıllı bombalar, nükleer tehditler ya da milyarlarca dolarlık savunma bütçeleri, katledilen tek bir masum çocuğun hayatını geri getirmeye yetmez; yıkılan kadim şehirlerin hafızasını, toprağa gömülen umutları geri döndüremez. Gerçek büyüklük ve devlet aklı, daha fazla ölüm kusmak, daha sofistike silahlarla yıkım üretmek değil; adaleti, eşitliği ve kalıcı bir barışı tesis edebilmektir.</p>

<p>Donald Trump ve onun militarist, sömürgeci zihniyetini paylaşan tüm küresel liderler, tarihe sadece kazandıkları kirli seçimlerle, imzaladıkları kanlı anlaşmalarla ya da arkalarına aldıkları finansal güçlerle geçmeyecekler. Onlar, insanlığın ortak vicdanında bıraktıkları kapkara lekelerle, onay verdikleri katliamlarla ve yıktıkları dünyalarla anılacaklar.</p>

<p>Günün sonunda;</p>

<p>Hiçbir koltuk ebedi değildir, hiçbir askeri güç mutlak değildir ve hiçbir tiran tarihin o acımasız muhasebesinden muaf değildir.</p>

<p>Tarihin kaçınılamaz o büyük mahkemesinde ne lobilerin kirli paraları ne medyanın manipülasyon gücü ne de silahların soğuk namlusu geçer akçedir. O mahkemede sorulacak tek, çıplak ve sarsıcı bir soru vardır:</p>

<p>Güç elinizdeyken, dünya sahnesindeyken insanlığı, adaleti ve barışı mı büyüttünüz; yoksa kendi bencil, bön ve jeopolitik hesaplarınız için dünyayı ve masum halkları ateşe mi verdiniz?</p>

<p>Bu soru, sadece bugün meydan okuyan Donald Trump için değil; güce tapıp adalete sırtını dönen, mazlumların çığlığına kulaklarını tıkayan tüm küresel zorbalar ve onların işbirlikçileri için geçerlidir. Çünkü tarih; korkakları, barbarları, muktedirleri ve yıkım getirenleri değil; güce karşı adaleti, zulme karşı insan onurunu ve her şeye rağmen vicdanı savunanları yazacaktır. Kibirli liderlerin isimleri unutulup giderken, onların yarattığı enkazın hesabı er ya da geç insanlığın vicdan terazisinde sorulacaktır.</p>

<p>Yazar:  Dr. Hüseyin Dursun Öğretim Üyesi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Fikir</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/trumpin-suc-itirafi-ve-emperyalizmin-kanli-ortadogu-bilancosu</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 09:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/images-16-1.jpg" type="image/jpeg" length="71608"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
