Yazarlar
İnkılab Çapında İktisadî Hamle

Türk Lirası’nın hızlı bir şekilde değer kaybetmesi ve Amerikan Doları başta olmak üzere yabancı para birimleri karşısında aşağı yahut yukarı bir değerde kararlı hâle gelememesi, zaten son derece kırılgan bir yapısı olan Türkiye ekonomisini krize sürükledi. Yaşanan krize sebeb olarak birçok faktörden bahsediliyorsa da, bir süredir üzerinde durduğumuz üzere, bize göre bunların başında Türk Lirası’nın paradan beklenen fonksiyonları yerine getirememesi geliyor. Son gelen rakamlara göre döviz cinsinden tasarruf mevduatlarının toplam içindeki oranı %55,6’ya, yâni 249,9 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. Türk Lirası geçen hafta dolar karşısında 2001 yılı sonrasındaki en iyi haftasını geçirdi ve kur 8,57’den 7,60’a kadar geriledi; fakat böylesi bir haftada bile vatandaşlar ve şirketler TL yerine doları tercih etmeye devam etti ve dört günlük zaman zarfında döviz cinsinden tasarruf mevduatlarında 1,9 milyar dolarlık bir artış meydana geldi. Hatta bunu Türk Lirası’na karşı dövizi tercih etmek değil de, TL’nin değer kazanmasının döviz alım fırsatına çevrilmesi şeklinde de okuyabiliriz. Siyasî İktidarın İçine Düştüğü Paradoks Geçtiğimiz hafta sağlık gerekçesiyle istifa eden Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın döneminde cari açığın kapatılmasına odaklanılmış ve bunun yolu olarak da düşük faiz, yüksek döviz kuru metodu benimsenmişti. O zaman da, Türkiye’de tamamen yerli ve millî imkânlarla üretilen malların bile fiyatlandırmasının dövizle yapılıyor olması, üretimde kullanılan ara malların birçoğunun zaten ithâl olması ve tasarrufların Türk Lirası yerine döviz cinsinden mevduat hesaplarında tutuluyor olması dolayısıyla yalnız Türk Lirası’nın değerini düşük tutmak suretiyle bu işin üstesinden gelinemeyeceğini ifâde etmiştik. Cumhurbaşkanı Receb Tayyip Erdoğan “faiz enflasyonun sebebidir” derken doğru söylüyor; fakat Türkiye’nin benimsediği iktisat rejimi dolayısıyla düşük faiz yüksek kur anlamına geldiği ve kurda meydana gelen her birim artış direkt olarak fiyatlara yansıdığı için bu da enflasyona sebeb oluyor. Kur düşük, faiz yüksek olduğunda artan finansman maliyetleri dolayısıyla enflasyon yükseliyor. Faiz düşük, kur yüksek olduğunda ise üretimden başlayarak tüketim noktasına ürünün sevkine kadar geçen süreçteki her kalemin maliyeti arttığı için yine enflasyon yükseliyor. Bu pencereden bakıldığında görüleceği üzere, Türkiye ekonomisinin içine düştüğü krizden kurtulması için bunların dışında üçüncü bir seçenek gerekiyor. Yerli Üretim Palavrası Ekonomik kriz, kur, faiz ve enflasyon gibi konular hakkında ne zaman bir tartışma olsa çözüm olarak birileri çıkıyor ve hemen “üretim”den dem vuruyor. Oysa ki, mevcut iktisadî rejim dolayısıyla üretimin finansmanı noktasında dışarıdan gelecek dövize bağımlı, üretimde kullanılan ara mallar için ithâlata bağımlı, üretilen malların fiyatlandırması noktasında da yabancı para birimlerine endekslenmiş bir piyasada, zihniyet değişikliğine gidilmediği sürece üretimde meydana gelecek her bir birim artışın Türkiye ekonomisini değil, tüm bu sürecin hâkimi konumundaki para cinsinin sahibi kimse onu kalkındıracağını anlamak için iktisatçı olmaya lüzum var mı? Bizde siyasîler ve iktisatçılar piyasadan uzak oldukları ve hadiseyi kuru istatistikler ile bir takım matematik hesaplar üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştıkları için bu gerçeği bir türlü idrak edemiyor, bu sebeble de iktidarından muhalefetine kadar hepsi aynı ağızdan “üretim” teranesini tellendirip duruyorlar. Ki biz Türkiye’den bahsediyoruz, yâni bu üretici dediklerimizin büyük çoğunluğunu da yabancı yatırımcı teşkil ediyor ve Türkiye’nin memlekette yabancı yatırımcı tarafından yapılan üretimden tasarrufu işçilerin aldığı maaşın ötesine bir türlü geçmiyor. Başta TÜSİAD üyeleri ve Ak Parti iktidarlarından nemalanarak servet sahibi olan “yerli” yatırımcının ise elde ettiği bütün tasarrufu zaten bir şekilde Batı’ya aktardığı artık herkesin bildiği sır. O Zaman Üretim Yapılmasın Mı? Elbette ki üretim yapılmasın demiyoruz. Biz, mevcut iktisadî rejim içerisinde kalmak ve zihniyeti muhafaza etmek suretiyle, her ne yapılırsa yapılsın bu Türkiye’ye değil, kullanılan para birimi kimin elindeyse ona yarıyor, diyoruz. 1948 Senesinden Beri Motoru Çalıştırmayan Marş Geçtiğimiz haftalarda da ifâde ettiğimiz üzere, Türk Lirası’nın paradan beklenen fonksiyonları bir türlü yerine getiremiyor oluşu bugünün meselesi değil. Marshall yardımlarından beri kendi değerini tamamen dışarıdan gelecek finansmana endekslemiş bir para birimidir Türk Lirası. Şu son yıllarda sıkça konuşulan “yerli ve millî” perspektifinden bakacak olursak, Türk Lirası ne yerli ve ne de millîdir bu bakımdan. Dışarıdan gelecek “sıcak para”yı dört gözle bekleyen iktidar ve muhalefet saflarından siyasetçiler ile iktisatçılara, tam da burada bir parantez açmak gerekiyor. Dışarıdan gelen para tabiî olarak kimsenin babasının hayrına gelmiyor. Gelen para burada yapılacak yatırımları finanse ediyor, doğru; ve fakat yapılan yatırımlardan elde edilecek kazanç ile bu kazançtan sağlanacak tasarrufu giderken peşinden sürükleyip götürüyor. Kısa vadede belki marşa basmak için dışarıdan gelecek sıcak paraya başvurulabilir; fakat 1948 senesinden beri dönen marş eğer ki motoru çalıştırmamışsa orada bir durmak gerekmez mi? Türk Lirası’na Paranın Fonksiyonlarını Kazandırmak Para, en umumî tabire göre mübadele, değiş tokuş vasıtası. Paradan yerine getirmesi beklenen fonksiyonlar ise mübadele vasıtası olması, standart kıymet ölçüsü olması ve tasarruf vasıtası olması. Gerek bu yazımızda gerekse daha evvelki yazılarımızda üzerinde durduğumuz üzere Türk Lirası paradan beklenen fonksiyonların hiçbirini yerine getiremiyor. Şartlar göz önünde bulundurulduğu takdirde, Türk Lirası’nın paradan beklenen fonksiyonları yerine getirebilmesi için kullanılabilecek herhangi bir dolaylı yol görülmüyor. Doğrudan itibar kazanma bahsini açacak olursak, Türk Lirası’nın bugün yeniden paradan beklenen mübadele, değiş tokuş ve standart kıymet ölçüsü olma fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için kendisinden daha büyük bir itibara/şahsiyete irca edilmesi gerektiği ve bunun da paranın aslı olan altına endekslenmesi yoluyla mümkün olduğu açıktır. Türkiye’nin İktisat Politikası Türk Lirası’na paranın haiz olması gereken fonksiyonlar kazandırılmadığı sürece, Türkiye’de ekonomik mânâda atılacak adımların hiçbir netice vermeyeceği açıktır. Dolayısıyla memleketin iktisat politikasını belirleyenlerin başa alması gereken mesele paradır. İnsan vücudunda dolaşan “kan”ın kimyası bozulduğu takdirde kan değerlerini düzeltmek dışındaki tıbbî müdahaleler nasıl ki hiçbir netice vermiyorsa, ekonomideki deveranı sağlayan paranın kimyası düzeltilmediği sürece de alınacak iktisadî tedbirlerin hiçbir netice vermeyeceği açıktır. Yeni Ekonomi ve Maliye Bakanı ile Merkez Bankası başkanları eğer ki başarılı olmak ve hatta sergiledikleri performansla Türkiye tarihine geçmek istiyorlarsa, Türk Lirası’nın altına endekslenmesi onlar için de fırsattır. Madem ki Cumhurbaşkanı Erdoğan acı reçeteden bahsediyor, o zaman mevcut emisyon hacmine göre Türk Lirası’nı Merkez Bankası ile diğer bankalardaki altın rezervine uygun bir şekilde endeksleyelim ve ilk planda piyasada yaşanacak sıkıntılar dolayısıyla o acı ilacı biz, emisyon hacmiyle bir daha keyfe keder oynayamayacağınız için de siz için. Böylelikle Türkiye’nin makus talihi hâline gelmiş ekonomik kriz döngüsünü kıralım ve gerçekten de memleketin, vatandaşın faydasına olacak şekilde mal ve hizmet üretebilir, finansman bulabilir ve ticaret yapabilir hâle gelelim. *** Bahsettiğimiz şekilde yeni bir ekonomik rejime yataklık edecek inkılab çapında hamlelere girişmek yerine günü kurtarmak adına bugün faizi yükseltelim kur düşsün, yarın faizi düşürelim kur yükselsin kafasıyla devam edecek olursanız, o anlı şanlı dış güçlerin yiyemediği iktidarınızı piyasa ekonomisinin yalayıp yutmakta tereddüt etmeyeceğini de peşinen söyleyelim. Baran Dergisi 723.Sayı

Sevilecek “Gerçek” Bir İnsandı!

Rahmetli Ahmet Kekeç, yazdığı köşe yazılarından, televizyon programlarından ve kitaplarından tanıdığım bir insandı, yüzyüze görüşmek kısmet olmadı. Vefatını, sabah saatlerinde televizyondan öğrendim, içimden bir şeyler koptu, sarsıldım. Büyük acılar ve ölüm karşısında kendini hep yeniden ortaya koyan temel soruyu, rahmetli Salih Mirzabeyoğlu’nun: “Ben kimim, ölüm nedir?” sorusunu karşımda buldum. Varolmanın ölüme hazırlıktan, ölümün şuurunda olmaktan öte bir anlamının olmadığı, varlığın birliğine şahitlik edebildiğimiz nisbetle de ölümün ortadan kalktığını, ölmeden önce öldüğümüzü bir kez daha kavradım. “Söz kalbten geldiği zaman kalbe tesir eder.” ölçüsünün ışığında bir şeyi daha kavradım; samimi, hasbî ve harbi her söz ve davranışta muhatabınızla aranızda sözden daha güçlü bir şeyler gider-gelir, benzeri duyguları yaşar, benzer güzellikleri paylaşırsınız. Çünkü, kalbinizdeki duyguları, kafanızdaki fikirleri paylaştığınız insanda nesnenin ötesinde, onu kendisi yapan bir şey vardır; dostluk, aşk, sevgi, zarafet... “Allah güzeldir, güzeli sever.” Çünkü, güzel olan her şey Hakk’tadır, eşyaya da Hakk’tan yansır. Rahmetli Ahmet Kekeç, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çeken güzel bir insandı, Kadir-i Mutlak’ın değiştirilemez ve sırrına erilemez iradesi onu elimizden aldı, Refik-i Âlâ’ya kavuştu. Allah gani gani rahmet etsin, mekânı cennet olsun. Yakınlarının, sevenlerinin başı sağ olsun. Baran Dergisi 723.Sayı

Savaşın Sorumlusu Irkçı Ermeni Yönetimidir

Gündemde konuşulacak birçok mesele var. Bunlar arasından, Türkiye’yi alâkadar eden Dağlık Karabağ mevzuundan bahsetmek istiyorum. Ruslar Dağlık Karabağ’da barışı tesis etmek maksadıyla Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan idarelerinin kabul etmesi çerçevesinde bölgeye 2 bin asker gönderdi. Burada savaşın sona ermesi güzel bir gelişme. Anlaşmada Türkiye’nin imzası bulunmuyor; fakat Türkiye orada hâlâ etkili bir güç. Türkiye ile Rusya arasındaki münasebetler bu çerçevede daha da gelişecektir. Bölgede barışın yeniden tesis edilmesini ümid ediyorum. Daha önce de belirtmiştim, burada gergin şartların ortaya çıkmasının sebebi Stalin’in yaptığı büyük hataydı. Azerbaycan’ın özerk bölgelerinin oluşturulması çerçevesinde Ermenilerle sıkıntı yaşamasına sebep olan Stalin’in politikalarıydı. Bu politikaların bedelini Azerbaycan ve Ermenistan halkları ödedi. Bugün şartların yeniden kötüleşmesinin ve hadisenin bu boyuta gelmesinin baş müsebbibi de aşırı ırkçı Ermeni idaresiydi. Birçok insan hayatını kaybetti, binlerce Azerî ve Ermeni acı çekmeye sürüklendi, bu insanlar savaşçı değildi büyük bir kısmı masum sivillerdi. Resmî olarak da Ermenistan ordusu binlerce adamını kaybetti. Bu tam anlamıyla bir trajedidir. Fakat artık bölgeye barışın geleceğini ümid ediyorum. Aşırı ırkçı Ermeniler barış anlaşması imzaladı diye Ermenistan cumhurbaşkanını ve başbakanını devirmek istiyorlar. Halbuki aşırılıkçılar onların arkasındaydı ve onları itiyordu. Fakat savaş devam etseydi Azeriler kazanacaktı, bu yüzden zorunlu olarak boyun eğdiler. Ermeni yönetiminin çılgın politikaları sebebiyle binlerce Ermeni ölürken onbinlercesi de bölgeyi terketmek zorunda kaldı. Ermeniler çok köklü bir millet ve binlerce yıldır o bölgede yaşıyorlar. Millet olarak tarihî bir rolleri de var. Sayı bakımından dünyanın en geniş inancı olan Hıristiyanlığın ilk kilisesini kuranlar Ermenilerdir. Sovyetlerin bölgeden çekilmesinin ardından Azerbaycan ile Ermenistan arasında büyük problemler baş göstermiştir. Haydar Aliyev’in oğlu İlham Aliyev cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturup düzeni tesis edene kadar sorunlar devam etmiştir. Bu süreç içerisinde binlerce insan hayatını kaybederken kazanan kim oldu? Elbette Aliyev’e destek veren Rusya kazandı. Aliyev’in, Rus ajanı olduğunu söylemiyorum, ama Rusya kendisine destek verdi. Ermenistan’a geri dönelim… Unutmamalıyız ki her yerde Ermeniler var. Ermenistan’da yaşayandan daha çok Ermeni başka ülkelerde yaşıyor. Hatta Rusya’da Ermenistan’daki kadar Ermeni yaşıyor. Azerbaycan’da birçok Ermeni var. Uzun zamandır buralarda insanları yaşarken, Azerbaycan’da birçok Ermeni yaşarken bu sorunları niçin çıkarıyorlar? Bunun arkasında kim var? Buna gerçekten şaşırıyorum, hiç mantıklı değil. Bu problemler sebebiyle Ermeniler acı çekiyor. Azerbaycan’daki masum Ermeniler acı çekiyor. İki millet de emperyalist değil, hain değiller; sadece vatanlarını müdafaa ediyorlar. İkisinin de tarihî hakları var. Son yüzyıla kadar barış içinde yaşayan bu iki milleti birbirine düşürenler kim, bu savaşın arkasında kimler var? Şaşırıyorum gerçekten… İsrail Azeri hükümetini destekler gibi görünüyor ve onlara silah satıyor. Neler oluyor bilmiyorum; fakat netice berbat. Bölgede barışın hâkim olması, bu insanların bir arada yaşaması, çalışması, üretmesi, ticaret yapması, eğitim görmesi gerekiyor. Azerbaycan’da bağımsız ve millî bir hükümet var; fakat Azeri Türklerinin içinde de aşırılar var. Müslümanlar tarihleri boyunca tüm inançlara saygı göstermişlerdir. Hıristiyanlara, Yahudilere, Irak’ın kuzeyindeki gibi küçük dinî gruplara dahi saygı gösterilmiştir. Onlar Peygamber’in izinden gitmiştir. Sadece bombalamayla, öldürmeyle başarıya ulaşılamaz. Masum insanları öldürerek güç elde edilemez. Bunun birçok misalini gördük. Müslümanların öncelikli problemi içerideki hainlerdir. En başta Mekke ve Medine Yahudi orijinli kabilenin işgali altında. Onlar İsrail’in yanında Müslümanlara karşı savaşıyor. ABD’de bir değişiklik yaşanıyor. Zannediyorum yeni başkan Biden, Trump kadar kötü olamaz. Özellikle Trump, Biden’ın seçilmiş olmasını kabul etmiyor. Önümüzdeki günlerde netice resmiyet kazanacak ve Biden yeni başkan olacaktır. Neler olacağını göreceğiz. Barış için savaşmalıyız. Düşmanlara karşı bunun için silah da kullanmamız gerekebilir. Filistin halkı da barış için çalışıyor. Herkesin barış içinde yaşadığı eski Filistin için savaşıyor. Öte yandan İsrail’de de seçim belirsizliği devam ediyor ve koronavirüs pandemisinin getirdiği kriz problemi daha da büyütüyor. Yozlaşmış bir adam olan Netenyahu hapsi boylar diye ümid ediyorum. Mevzuyu İsrail’e getirirken tekrar dikkat çekmek istediğim mesele İsrail’in Azerbaycan’a silah satışı yapması. Bu gerçekten merak uyandırıcı. Azerî hükümeti Siyonist bir hükümet değil, İsrail ajanı da değil, bağımsız bir idare; fakat İsrail ile ilişkilerinde dikkatli olmalılar. Bir savaşın içerisine girdiler ve elbette silah nereden gelirse alabilirler. Hatta İsrail dünyadaki en iyi silahları üreten ülkelerden biri. Esasında dünyada İsrail’i tanımayan ülke çok az. Rusya da İsrail ile iyi ilişkilere sahip bir devlet, İsrail’i tanıyorlar. Hatta ilk tanıyan devlet, ABD’den dahi önce… Stalin çok büyük bir hata yaptı. Tıpkı Azerbaycan meselesinde olduğu gibi. Hülasa, Azerbaycan ile Ermenistan arasında Rusya ve Türkiye’nin gözetiminde bir barış süreci başlıyor. Bu barışın korunması gerekiyor. Türkiye’nin gerçek düşmanı Kürtler, Ermeniler veya Ruslar değil. Türkiye’nin gerçek düşmanı Müslüman görünümlü hainler ve ajanlardır. Tıpkı ABD’de hayatını devam ettiren Gülen gibi… Gülen hâlâ hayatta ve operasyonlarına dünyanın çeşitli yerlerinde devam ediyor, hâlâ okulları var. Hatta Filistin’de de İsrail ile ilişkilerini sürdürmelerine yardımcı olan bir okulları vardı. Esasında kavga yeni başlıyor. Ümid ediyorum Erdoğan pozisyonunu korur, gelecekte emperyal ve saygı duyulan bir Türkiye ortaya çıkar; güçlü bir gerçek Müslüman idare tüm Müslümanları düşmanlara karşı muhafaza eder! Allahü Ekber! 14.11.2020 Baran Dergisi 723.Sayı

Necip Fazıl ve Büyük Doğu Geleneği -V-

İslâm’da Üç Gelenek ve Büyük Doğu’nun Yeri İslâmî ilimlerin farklı metodları olması bakımından üç gelenekten bahsedebiliriz. Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf. Bu üç geleneği şöyle de ifade edebiliriz: Beyan, Burhan, İrfan... Fıkıh ilmi beyâna, kelâm ilmi burhana, tasavvuf ilmi ise irfana denk gelir. Fıkıh veya beyân usulünde, âyet ve hadisler üzerinde yoğunlaşmak esas olup nakilden hüküm çıkarmaya yönelir ve zâhirî ölçülerle meşgul olunur. Tümevarım yöntemini izler. Kelam veya burhan usulünde ise yine nakli esas alırken aklî çıkarımlar yapar, âyet ve hadisleri aklî izahlarla zenginleştirme usûlü benimsenir. Tümden gelim yöntemini izler. Beyan esastır, bütün ekoller bunu kabul eder. Kur’ân’a, sünnetle beraber takyid ve tahsis ile yeni hüküm getirilir. Alttaki beyân, üstteki beyânı açıklamış olur. Mesela, Sünnet, Kur’ân’daki namaz emrini açıklar. Kur’ân âyetinde kol kesme emrindeki “yed” kelimesi lugat olarak kol mânâsındadır. Sünnet ise bunu açıklar, kol kesmenin bilekten olması gerektiğini söyler. Beyân’da bulunmayan hususlarda ise burhan ve irfana gidilir. İmâm-ı Âzâm burhan yöntemine, İmâm Şafiî beyân yöntemine yakındır. İmâm Şafiî’nin merkez noktası beyân geleneğidir. Âmm ve hâss lafızlar bahsi mühimdir onda. İrfan yönteminin üstün yönü, onun beyan ve burhanı kabul etmesi yanında metafizik yönü de işlemesidir... Tasavvuf veya irfan usulünde ise, naklî delilleri kalb gözüyle ve keşf ile idrak etmeyi ve bilfiil yaşamayı esas alır. Bu hususta tefekküre gittikçe de hikmet kavramı ile insanı, kâinatı ve Allah’ın fiil ve tecellilerini izah etmeye çalışır. Hem tümdengelim, hem tümevarım metodunu kullanır. Eserden müessire gidebileceği gibi, müessirden de esere gider. Tasavvuf hem aklî, hem keşfî yöntemi kullanarak ve köklü bir yöntem uygulayarak, diğer ilimlerin eksiğini tamamlar. Tasavvuf ilmi diğer ilimleri birleştiren üst bir ilimdir. Diğer ilimleri tasavvuf ile birleştirmezsek onlar tam olmaz. İşin temeli de diyebileceğimiz ihlas, ahlâk ve hikmet boyutu eksik kalır. Bu husus yerine göre hayatî bir rol oynar. Ayrıca şunu da belirtelim ki, tasavvufta tek bir metod olmadığı gibi tecrübe ile oluşan bir yoldur. Tasavvufta insanları kalıplara sokmak yok, özelliklerine göre onu yetiştirmek var. İslâmî ilimlerde usûl denilince usûl-i fıkıh akla gelir. Fıkıh usulü açısından belli başlı üç usûlden de kısaca bahsedelim: 1. Fukaha Metodu: “Hanefiyye Metodu” da denir. Vak’adan olguya gider, tümevarımı uygular. Hayatın problemlerinden yola çıkan, meseleci-kazuistik bir yöntemdir. 2. Mütekellimûn-Kelâmcılar Metodu: “Şâfiîyye Metodu” da denir. Kelâmla ilgilenen Şâfiî âlimleri bu metoda isim olmuşlardır. Usûl kuralları, hayatın meselelerinden değil de delillerin ve burhanların gösterdiği yönde ortaya çıkmıştır. Meselelerden kurallara değil de, kurallardan meselelere sarkar. Tümdengelim yöntemini izler. Fukaha yöntemi beyân’a, Mütekellimûn yöntemi ise tasavvufa denk gelir… Bu iki metodu birleştiren, “memzûc metod” da vardır… 3. Makâsıd Metodu: Şeriatın maksadlarını göze almaktır. Eğer Kur’an ve hadislerin zâhirinden anlaşılan mânâ, makâsıd prensibine uymuyorsa te’vil edilir. Günümüzde bu prensibi reformistler istismar ederek, Batı tarz bir akliyecilik ile İslâmî ölçüleri eğip bükerler. İşin aslında, Hanefî Mezhebi ve İmâm-ı Âzam Hazretlerinin maslahat prensibine yer vermesi gibi İmâm Mâtürîdî Hazretleri de hikmeti öncelemiştir. (1) Necip Fazıl, yukarıda bahsettiğimiz üç gelenek arasında en çok tasavvufa yakındır, ancak fıkhı tasavvuftan ayırmaz. “Varlığın Nuru” olarak gördüğü Hazreti Peygambere doğrudan ulaştıran ve bu hususta aşk, ihlas ve ahlâkı önemseyen bir yolu önemser. Fıkhî-zâhirî ölçülere de sımsıkı bağlı olarak “İslâm’ın bâtını” diye tanımladığı tasavvuf ile hem kalben hem de zihnen derinleşmek ister. Kelamı da ancak gerektiği yerde sınırlı olarak kullanır. Onda esas tasavvuftur ancak zâhirî ve fıkhî ölçülere bağlı tasavvuf. Onun benzetmesiyle, şeriat füze rampasıdır ve ancak onunla tasavvufa-sonsuzluğa ulaşılır. (Kısakürek, 2014, s. 11) Zaten İmâm-ı Âzam’ın, “Fıkıh, kişinin lehinde ve aleyhinde olanları bilmesidir.” şeklindeki tanımında, “ilim-marifet” birlikteliği görülür. Bu tanıma “marifetü’n-nefs” deniyor. “İlim” dediğimiz şey malûmat değildir. Bir amele ve bilince (idrake) dönerse ilim olur. Bu da irfan demek. İlim irfanla birleşirse âlâ olur, yoksa noksan kalmaya mahkûmdur. Necip Fazıl, arayış çilesi sonunda tasavvufta karar kılsa bile anladığımız kadarıyla “mecz-birleştirme” yöntemini uygulamıştır. Mütefekkir Necip Fazıl’ın “tasavvuf-fıkıh-kelam” sıralamasını önerdiğini söyleyebiliriz. Tabiî ki bu ilimlerin hepsinin kaynağında Kur’ân ve Sünnet vardır. Geçmişini doğru anlamayan, geleceğini de inşa edemez. Necip Fazıl, “ceketimizin astarında kaybettiğimiz” dediği İslâm’ın aslı ve özüyle anlaşılması için mücadele vermiştir. Onun geleneğine sahip çıkarken İslâm’ın ilk asrını ölçü aldığını da söyleyelim. Ona göre her şey Hazreti Peygamberin nuruna bağlıdır ve o nurdan yansıtabildiği kadarıyla gelenek makbuldür. Sünnî bakış içinde Büyük Doğu’nun yerini tesbit etmeye çalıştık. Selefî / Yeni Selefîlik ile reformist / modernist bakış açıları Necip Fazıl’ın tanımlamasıyla “doğru yolun sapık kolları”dır. Yani Ehl-i Bid’at kategorisindedir. Onlara İslâm’ın sahih geleneği içinde yer vermedik. İslâmî mezheplerde ehl-i hadis (hadis ekolü) ile ehl-i re’y (re’y ekolü) farklılaşması vardır. Kısaca bu mevzudan da bahsedelim. Ehl-i hadis, hadisleri esas alan zâhirci bir yaklaşımdır. Bunun uç noktasında Ahmed b. Hanbel vardır. İmâm Şafiî ve İmâm Mâlik de ehl-i hadis ekolündendir ancak ehl-i re’ye yakındırlar. “Selefiyye” mezhebi kendini ehl-i hadisten görür ancak ifrada düştükleri için Ehl-i Sünnet’in dışında kabul edilirler ve esasen Vehhabiliğe yol açmışlardır. Bu mevzuda şu bilgiyi verelim. Ehl-i hadis ikiye ayrılır: Selef tavrı ve Selefî tavrı. Selef tavrı, âyet ve hadislerde te’vile gitmeyip tefviz (Allah’a havale) eder. Selefî/Vehhabî tavrı ise âyet ve hadisleri zâhirî mânâsında alır, tefvize gitmez. Mesela, haberi sıfatlarda “Allah’ın eli, yüzü vs. vardır” diyerek tecsime düşer. Onlarda kat’î zâhirci bir şeriat anlayışı ortaya çıkar. Selef tavrı ise haberi sıfatları tevil etmez ancak hakikî mânâda da almayıp Allah’a havale eder. Ehl-i re’y ise, nakli akıl ile anlama yolu olup fıkıh ağırlıklıdır. Ehl-i re’yi Hanefîlik mezhebi temsil eder. Bu yolun müfrid taraftarları yoktur. Necip Fazıl, Hanefî-Mâtürîdî çizgide olduğu için ehl-i rey anlayışına yakındır. Onun şeyhi Abdülhakîm Efendi ise Şafiî ve Eş’arîdir. Ancak dört mezhebe göre fetva vermektedir. Abdülhakîm Efendi’nin İstanbul’a gelince fetvalarını Hanefî mezhebine göre verdiğini biliyoruz. Onun Eş’arî ve Mâtürîdî arasındaki ihtilafları lafzî düzeye indirici yorumları olduğunu ve bu yolu benimsediğini de biliyoruz. Mesela, iki mezhep arasında farklı yorumlara yol açan, “İmân artar mı, artmaz mı?” mevzuunu hall ve fasledici izahını Necip Fazıl’ın sorusu ile birlikte nakledelim: “İmân, iner ve çıkar mı?” Sünnet ehlinin itikadda iki ana mezhebi olan “Mâtürîdî” ve “Eş’arî” mezheplerinden birine göre sabittir, ne iner ne çıkar. Öbürüne göreyse iner ve çıkar; bu nasıl iş? Buyurdular: “Her iki mezhebin de muradı birdir; ihtilafları lafızda... İmân, incilâ, parlaklık bakımından iner ve çıkar, esasta sabittir, ya mevcut, ya değil...” (Kısakürek, 2018, s. 198) Değerlendirme ve Sonuç İslâm geleneğine asrımızda eklenen bir halka olan Büyük Doğu fikriyatı, çağımızda yaşanan alt-üstlere mukabil yepyeni bir nizam teklifidir. İslâm’ın aslını ve özünü ortaya koyan Necip Fazıl, inkıtaya uğrayan İslâmî hareketin de başlatıcısı olmuştur. Büyük Doğu, dünyadaki İslâmî hareketlerde benzeri olmayan yepyeni bir nizam teklifi ile zuhur etmiştir. Son İslâm Devleti Osmanlı ile birlikte hilâfetin inkıraza uğradığı Anadolu coğrafyasında Büyük Doğu hareketinin zuhur etmesi ise mânidardır. “Her kemalin ardından bir zeval, her zevalin ardından bir kemal gelir.” ölçüsünce, İslâm’ın zevalinin yaşandığı bir devirde Büyük Doğu’nun zuhurunu, İslâm’ın kemaline doğru atılmış önemli bir adım olarak görmek durumundayız. Büyük Doğu’nun hem halkın derin teveccühünü kazanması, hem sahih gelenekten süzülme olması, hem de ideolocya tamlığı içinde zuhur etmesi bize bunları söyletmektedir. Büyük Doğu’nun arka plânında peygamber soyundan gelen, zâhir ve bâtın âlimi olan Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî vardır. Yani Necip Fazıl, “Büyük Kapı”dan beslenmiştir. Büyük Doğu’nun, geleneğini sürdüren bir çok fikir ve sanat adamı yanında entelektüel çevredeki etkinliğini de hatırlatalım. Bu davanın Müslüman halkın mayasında yer etmesi yanında gençlik ve üniversite çevresinde de en çok okunan ve ilgi duyulan olduğunu söyleyebiliriz. Allah’a nasıl inanılacağı ve şeriatın nasıl uygulanacağını ancak Hazreti Peygamber vasıtasıyla öğreniyoruz. Allah Resûlü’nün ruhaniyetine sığınan ve peygamber merkezli İslâm anlayışını savunan Necip Fazıl’ın bu tavrı, “Peygambersiz İslâm” ve hadis-sünneti önemsizleştiren sapkın anlayışlara karşı da çağımızda ayrıca önem arzetmektedir. Eğer Büyük Doğu fikriyatı üzerinde yeterince inceleme ve araştırma yapılırsa, öncelikle ülkemizde hâlâ câri olan Batı’nın modernizm anlayışından kurtulmamıza reçete olacağı ve daha sonra İslâm âleminin birçok sorununa çözüm olacağı idrak edilebilir. Necip Fazıl’ın çilesini çektiği ve özlediği “Büyük İslâm İnkılâbı”nda kaldıracın istinad noktasının ise Türkiye olacağı görülmektedir. Zira günümüzün şartları Türkiye’yi tarihî rolünü ifâya zorlamaktadır. İslâm âleminin beklentileri de Türkiye üzerinde odaklanmaktadır. Bahsettiklerimiz muvacehesinde “Doğunun doğuşu” mânâsına gelen Büyük Doğu şuurunu kuşanmak “büyük değişime” hazırlıklı olmanın avantajını sağlayacaktır. Bu ise “Yeni Dünya Düzeni” teklifi olarak dünyanın emperyalizm aleyhine dengesinin değişmesi demektir. Dipnotlar: 1) Fıkıh usulü ile ilgili bakınız: Zekiyüddin Şâban, İslâm hukuk İlminin Esasları, trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2017, s. 42. Kaynaklar: Kısakürek, N. F. (2014). Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları. Kısakürek, N. F. (2018). O ve Ben. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları. Baran Dergisi 723.Sayı

Müziğin Serüveni

Varlığına ulaşılan ilk şarkının Sümerlere ait üç bin 400 senelik tarihe sahip bir parça olduğu iddia edilmekte. 1950’lerde antik Ugarit (diğer bir adıyla Ras-Şamra, Suriye'de Lazkiye yakınlarında Akdeniz'e kıyısı bulunan antik bir liman şehridir) kentinde ortaya çıkarılan tabletlerin üzerinde bir nota dizesiyle yer alan bu şarkı bir duaydı. 1972 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nde Asuroloji profesörü olan Anne Draffkorn Kilmer tarafından bugün kullandığımız yedi notalı diyatonik diziye uyarlanarak yorumlandı. Sümerlere ait bu tabletle gün yüzüne çıkan notalar, Batı müziğinin kökenine dair bütün bir konsepti değiştirdi. Bu tarihe kadar müzikle ilgili ilk kuramları geliştirenlerin Eski Yunanlılar olduğu bilinmekteydi. Sümerler döneminden kalan yazıt, bu teorinin çökmesine sebep oldu. Yine de, günümüzde müzik sahasında kullanılan birçok kavram bizi Antik Yunan’a götürmektedir. Müziğin insanların hayatında ehemmiyetli bir yer tuttuğuna inanılan Antik Yunan’da, şairler lir eşliğinde destanlar söylerdi. “Müzik” kelimesi de Eski Yunan'da sanatın esin tanrıçaları olduğuna inanılan “Müzler-Musalar”ın adından türetilmiştir. Bununla birlikte o dönemde “mousike” kelimesi, Musalar'ın koruması altında olduğuna inanılan her sanat ve bilim dalı için kullanılan genel bir terimdi. MÖ 6. yüzyılda akustiğin temelini kuran Pisagor, müziği matematiksel yoldan çözümleyerek, bir sesin yüksekliği ile telin uzunluğu arasındaki ilişkiyi saptadı. Belirli uzunluktaki bir telde çalınan notanın frekansının, iki kat uzunluktaki bir telde çalınan notanın frekansının tam iki katı olduğunu buldu. Çinliler de Yunanlılar gibi müziğin ilahi bir tarafı olduğuna inanıyorlardı. Bu inanç daha sonraları da sürdü. Hristiyanlıkta da müzik etkili bir ilahi anlatım aracı oldu. Melodi, ilahi metnin aydınlatılmasına yardımcı oldu. Martin Luther’in de içinde bulunduğu bazı Hıristiyan din adamları bu görüşü savundu. Müziğin gelişimi tarih boyunca çeşitli evrelerden geçmiştir. Müzik sahasında günümüze de tesir eden en mühim gelişme ise 17. yüzyılda gerçekleşmiştir. Rönesans sonrası yaşanan gelişmelerle birlikte 17. yüzyılda müzikte de devrim oldu diyebiliriz. Her şey gibi müzik de dünyevileştirilmiş, kilise müziğine muhalif bir şekilde dünyevî müzik ön plana çıkmıştır. Rönesans’ın hemen akabindeki dönem “Barok Dönemi” diye adlandırılmaktadır. Barok dönemi eserleri, karmaşık, aşırı süslü, abartılı özellikleriyle ön plâna çıkmaktadır. Barok müziği hususiyetle soyluların beğenisini yansıtan bir saray sanatıdır. Nitekim bu dönem, “Opera, Oratoryo, Sonat, Konçerto” gibi abartılı anlatımların yoğun bir şekilde ortaya koyulduğu bir dönemdir. Bu dönemi takip eden süreçte ise müzikte başka bir devrim gerçekleşmiştir. “Klasik Dönem” olarak adlandırılan bu dönem de müzik tarihine teknik karmaşayı yenmiş ve doğallığa ulaşmış, yalınlaşmış bir dönem olarak geçmiştir. Artık süslü ve gösterişli müzik yerini sade bir müzik anlayışına bırakmıştır. Günümüzdeki senfonik orkestra biçimi bu dönemde ortaya çıkmıştır. Müzik artık saray ve kilisenin tekelinden kurtulmuş, toplumların alâkasına sunulmaya başlanmıştır. Bütün armoni (türlü sesler arasında sağlanan, kulağa hoş gelen uyum, ahenk) kuralları bu dönemde konmuştur. Klasik Dönemin en ünlü bestecileri de bilindiği üzere “Mozart, Beethoven, Clementi”dir. Klasik Dönem’in ardından gelen Romantik Dönem’in başlatıcısı olan Ludwig Van Beethoven dünyanın ilk “Romantik Dönem” sanatçısı olarak kabul edilir. Esasında Beethowen hem klasik hem romantik dönem bestecisidir. Bu dönemde olağanüstü senfoniler, liedler, koral müzikler, operalar, uvertürler, konçertolar yazılmış ve yorumlanmıştır. Özellikle Verdi’nin operaları bugün bile hayranlıkla dinlenmektedir. Bu dönemin en gözde çalgısı ise piyano olmuştur. Besteciler, çalgılarının imkânlarını çok iyi bildiklerinden kendi parlak yetenekleriyle çalgının tüm sınırlarını zorlamışlardır. Ancak tarihe adını gerçekten bileğinin hakkıyla yazdıran keman virtüözü Paganini’nin yeteneği öylesine olağanüstüdür ki, tüm Avrupa’da insanlar Paganini’nin şeytanla işbirliği yaptığı inancına kapılmıştır. Çağının ilerisinde olan bu keman ustasının yazdığı ve yorumladığı eserleri aynı ustalıkla icra edecek kemancının bugün bile bulunamadığı söylenmektedir. Hemen akabinde gelen “Modern Dönem”de ise her sahada olduğu gibi müzikte de, her türlü sınır bilinçli olarak zorlanmalıdır görüşü esas alınmıştır. Teknikte, ifadede, biçimde, stilde, içerikte, özde tüm geleneksel kurallar eğilip bükülmeye, eriyip çökmeye başlamıştır ve yeni türler ortaya çıkmaya başlamıştır. Besteciler belli bir tekniğe bağlı kalmak yerine, birini denedikten sonra bir başkasına geçmekte bir sakınca görmemişlerdir. Bu dönemdeki müzik, Alman-Avusturya Romantizmine ve onun temsil ettiği her şeye bir başkaldırıyı simgelemektedir. Bu dönemde sadece orkestral müzikte değil, sahne müziklerinde de yenilikler yapılmıştır. I. Dünya Savaşı sonrası bazı bestecilerin eserlerinde caz esintileri görülmektedir. Teknolojideki gelişmelere paralel olarak radyo ve televizyonun icadı gibi şeyler, konser salonlarına gidemeyen milyonları dinleyici haline getirmiştir. Baran Dergisi 723.Sayı

Sorgu ve Şüpheye Dair

Eskiden Almanya hapishanelerinde insanlara psikolojik destek verip, İslâm’ı tebliğ eden bir ağabeyle tanıştım. Allah gayretini artırsın, hidayete vesile oluyor... Merak ettiğim bir şey vardı, soruverdim: “Hıristiyanlık değil de niçin İslâm’ı seçiyor insanlar?..” Bu suâlime şöyle cevap verdi: “İnsanlar kilisede sorgulamaya başladığında, papaz ‘tehlikeli sulardasın, dinden çıkarsın!’ diyor.” Şüphenin ortadan kalkması için en iyi yöntem saklamak değildir. Araştırmaktan korkmamak lâzım... Buyuruldu: “Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun.” İçimizde ukde kalkmış şeyler, bir gün karşımıza çıktığında apışıp kalabiliriz. Bir Müslüman olarak, deizm, ateizm ve agnostizm gibi akımlar karşısında savunma ve saldırıya hazır olmalıyız. Dinimizi öğrenmeye çalışmak, hayatımızı buna göre şekillendirmek için ille de şüphe duymamıza gerek yok. Bu bizim aslî görevlerimizden bir tanesidir. Bir dönemler, eğitim aldığım kurumdaki hocalara anlamadığım ve öğrenmek istediğim şeyler hakkında sorular yöneltince bana yukarıda bahsettiğim papazlar gibi cevap vermişti. Hatta saçmasapan şeylerle itham edilmiştim. Eğer kalbimizde hâlis bir niyet ile araştırma içerisine girdiysek Allah-u Teâlâ bizlere doğru yolu gösterecektir. O yüzden her işin başında olması gerektiği gibi sorgulama, araştırma yaparken de hâlis niyetli olmak zorundayız. Sorgulama yöntemimiz ise niyetimiz gibi hâlis olmalıdır. Pek çok kişi sorgulama yaparken önceden inandığı teze dayanak iş yapmaktadır. Birçok ateist Kur’an-ı Kerim’i Müslümanları münakaşada yenebilmek için okuyor. Ateistin niyeti burada halis değildir... Allah büyüktür tabiî, kime nasıl hidayet vereceği belli olmaz. Ateistin inkârının altında birçok sebep yatar, ayrıca işlenilmesi gereken bir mesele. Velhâsıl geleceğim nokta şudur: Mü’min kimse, hayatının her bir noktasında emin adımlar atmalı, İslâm’ın ne buyurduğunu, neye nasıl davranması gerektiğini bilmeli. “Sorgulama”yı yalnızca inanç bahsinde değil, hayatın diğer meselelerinde hatırımızda tutmalıyız. Günümüzde yeme-içme, arkadaşlık, ticaret vs şeylerde bile şüphe hâkimdir. Allah Resûlü buyurdu: “Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe etmediğini yap!” Dipnotlar 1-Nahl. 43. 2-Buharî, Büyü 3; Tirmizî, Kıyâme 60. Baran Dergisi 723.Sayı

Mücahidler ve Zorbalar

İslâm’ın her hususta belli başlı kuralları vardır. Bir binanın taşları gibi her şey bir ölçü, bir biçim üzeredir. Cihadın da diğer her hususta olduğu gibi belli ölçü ve biçimleri vardır. Cihad, cehd kelimesinden türemiştir. Cehd, gayret etmek demektir. Cihadın kelime manası ise mücadeledir. Cihadın ıstılahi manası; İslâm için gerek silahlı gerekse silahsız bir şekilde mücadele vermektir. Yani cihadın çeşitleri vardır. Bir Hadis-i Şerif’te Peygamber Efendimiz cihadın çeşitlerini şöyle ifade buyurur; “Müşrikler ile mallarınız, canlarınız ve dilleriniz ile cihat edin.” Cihadda silahlı mücadeleye kıtal denir ve umumi olarak cihad, kıtal (silahlı muharebe) manasında kullanılmıştır. Kur’an’da cihad 35 yerde geçer ve bunların sadece sekizi nefsle alâkalıdır. Geri kalan tüm cihad ayetleri kıtal manasındaki gibidir. Bu yüzden olsa gerek mücahid (cihad eden) denildiğinde akla evvela silah ile mücadele eden kişi gelir. Gelelim mevzumuzun mihenk taşına; yâni cihadın kimlere karşı, nasıl olması gerektiğine... İslâm’da her şeyin ölçü ve kuralları olduğunu beyan etmiştik. Bir saldırının cihad olabilmesi için hedefin tayini çok mühimdir. Bu ölçülere uymayan saldırılar, cihad değil bilakis zorbalıktır. Hedefin doğrudan İslâm’a ve Allah Resûlü’ne savaş açan kişiler yahut kurumlar olması zaruridir. Cihad ancak bu şekilde tahakkuk eder. “İslâm’ın kılıcı merhamettir.” düsturu bu cihadla birlikte, yerleri gökleri aydınlatan bir nur gibi parıldar. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun tabiri ile “gerekeni gerektiği yerde yapmak” bu şekilde mümkündür. Yani “gerektiği yerin” tayini, bir turnusol kağıdı görevi görerek, saldırının cihad mı yoksa zorbalık mı olduğu hususunda bize açıkça bilgi verir. Bu bilgileri ve düsturları zikrettikten sonra, turnusol kağıdımız olan, gereken yerin tayini zaruretini başa alarak iki hadise ile mevzuyu anlatacağız. Birinci hadisemiz; 2015 yılında Kuaşi kardeşlerin Charlie Hebdo dergisine yaptıkları saldırı. Saldırıda on iki kişi öldürülmüş. Bu on iki kişinin onu Charlie Hebdo dergisinde (içinde genel yayın yönetmeninin de bulunduğu) çalışan kişilerdi. Diğer iki kişi ise Charlie Hebdo dergisinin korumaları idi. Bu necis dergiyi koruyanlardan biri de sözde Müslüman idi. Saldırı olduğu zaman “Müslüman birini öldürüyorlar!” diye çok yaygara koparmışlardı. Küçük bir araştırmadan sonra bu kişinin, Charlie Hebdo dergisinde korumalık yaptığını öğrendik. Yani hedef seçimi gayet isabetli. Hedef tam on ikiden vurulmuş. Charlie Hebdo denen paçavra, Peygamber Efendimiz’e saldırmasına mukabil “gereken” şey hadlerinin bildirilmesiydi. “Gerektiği yer” ise bizatihi Charlie Hebdo dergisinin kendisi idi. Görüldüğü gibi hiçbir sivil vs öldürülmeden gereken gerektiği yerde yapılmıştı. Dolayısıyla bu hâdise cihad, yapanlar ise mücahiddir. Bu cihadı yapan mücahid kardeşlerimiz, saldırıdan hemen sonra, Fransız polisleri tarafından şehid edilmiştir. İşte mücahid ve işte şehid. Bu vesile ile Kuaşi Kardeşlere rahmet olsun. Allah onları izzetini korudukları Efendimiz ile haşr etsin. Gelelim ikinci saldırı hadisesine... Gerekeni gerektiği yerde değil de, İslâm’ın yasak ettiği şekilde, gerekmediği yerde yapılan saldırıya... Geçen hafta Viyana’da gerçekleşen saldırıya... Viyana’da bir gece sularında, bir araya gelen grup tarafından altı yerde tekbir getirilerek sivillere saldırıldı. Evet İslâm’a son dönemlerde yapılan iğrenç saldırıya karşı gerekli olan şey karşılık vererek hadlerini bildirmekti. Ama gerektiği yer sokaklar mıydı yoksa direkt Allah Resûlü’ne saldıran kurum veya şahıslar mı? Hedef siviller değil, bu hakareti yapanlar olmalıydı, siviller olmamalıydı. Fakat bu hadisede hiçbir düstura uyulmamış ve yapılan saldırı cihad değil zorbalık olmuştur. Güdümlü veya güdümsüz büyük bir zorbalık yapılarak masum siviller Müslümanlara karşı kışkırtılmıştır. Bu saldırıyı, “Cihad yapıyoruz.” diyen zorba IŞİD üstlendi. Yine bu aklı yarımların aynı gün yaptığı bir zorbalığa daha değinmek istiyorum. Afganistan’da Kabil Üniversitesi’ne bir saldırı düzenlendi. Bu saldırıda 50 öğrenci 4 polis olmak üzere toplam 54 kişi öldürüldü, 60’tan fazla öğrenci yaralandı. Saldırıda IŞİD mensupları öldürüldü. Görüldüğü gibi her iki saldırıda da “gereken gerektiği yerde” yapılmayarak, hem büyük bir zorbalığa imza atılmış hem de Müslümanlar hedef gösterilmiştir. Bugün görmekteyiz ki, yukarıda anlattığımız hadiselere yanlış bakan iki güruh var. Birinci güruh; toptan hepsine provokatörlük yaftası vuran, “İslâm’da hiçbir şekilde saldırı olmaz.” diyen pısırık, paranoyak kişiler. İkinci güruh; toptan hepsini cihad olarak göstererek güya sivrilik peşinde koşan fakat daha İslâm’ın ölçülerinden haberi olmadan adımlarını yanlış atmış tipler. Biz ise bu iki güruhun yaklaşımını “yanlış bakış” olarak işaretleyerek, hangisinin cihad, hangisinin zorbalık olduğunu İslâm’ın şaşmaz çizgisi ile muvazene etmeye çalışanlardanız. Allah şaşırtmasın!.. Ne pısırıklık edip cihadı kökten yok sayarız, ne de lüzumsuz sivrilip yanlış adım atarız... Biz İslâm’a muhatap anlayışı kuşanarak, din-i mübinin şaşmaz muvazenesi ile iyi, doğru ve güzeli gösterenlerden olmalıyız. Baran Dergisi 722.Sayı

Fazlalıkları Atarak - II - Tüysüz Oğlu Tüysüz Kim?

Acımızla, aklımızı bağlıyorlar! Bilmiyorlar ama acı şuuru daha bir aydınlatır, dinçleştirir. Efendi Hazretleri’nin "ruhî hafakanlar için fizikî ağrı" kelamı vardır... Bu bir ölçüdür; gaflete düşmüş ruhu acı ile hakikate döndürme!.. Allah gaflet de, acı da vermesin lakin bu mümkün değil, önemli olan bunlara sabredip, "aklı başa almak"... Acı, bir nevi "toksin kırıcı"... Bizim acımız da Halil Kantarcı! 15 Temmuz davaları, bilhassa GKB Çatı (Yurtta Sulh Konseyi davası) ile Akıncı Üssü, acımız sebebiyle tam şuurla yöneldiğimiz davalar. Tetiği çeken kim, o kadar önemli değil ve hoş o da bulunmadı bildiğimiz kadarıyla, önemli olan emri kimin verdiği!.. Darbe kimin emriyle başladı? Nasıl oldu? "Emir komuta zinciri" içinde "iç hizmet yönetmeliğine uygun" hareket eden tetikçi katil, sonraki mesele! Silah dişlisini kim harekete geçirdi? Acımızla, aklımızı bağlıyorlar ve aklımızla alay ediyorlar! * İlk günlerden itibaren gazete ve televizyonlar vasıtasıyla pompalanan her şeyi unutun. Unutun ki, berrak bir zihinle hâdiseye yanaşmak mümkün olsun. "Devlet'in bir kısmının muteber elemanı" olan Abdulkadir Selvi eliyle yayılan bilgilere bakın! Yalan veya içine doğru katılmış yalan oldukları anlaşıldı süreç içerisinde. Hulusi Akar'a tekme tokat giriştiler, adamın altta canı çıktı diye "tanık" ifadesini yayınladı günlerce, bunun da yalan olduğu ortaya çıktı. “Başına silah dayayarak ite-kaka helikoptere bindirdiler.” dedi, yalan çıktı. Daha başka yalanları saymaya lüzum yok, bunlar en mühim yalanlar, karargâhh darbe çünkü! İster inanın ister inanmayın 15 Temmuz darbe davalarının temeli Levent Türkkan'in ifadesine (veya birçok defa alınmış "samimi ifadeleri"ne) dayanıyor. Ve bu adam da çıktığı ilk mahkemede ilk gün, eline 20 Temmuz 2016'da hastahane koridorunda çekilmiş kafası, vücudu sarılı, yüzü gözü şiş fotoğrafını kaldırarak "hepsini reddediyorum" dedi! Bakınız: Çengelköy, Saraçhane, Maslak, Kızılay, Bakanlıklar gibi yerlerde şehit ve gazilerin kanlarının dökülmesine vesile olan hadiselerde "tetiği çeken, bombayı atan" üzerinde hiç durmayın! Niye? Çünkü ya bulunamadı ya da “emre uydum.” denildi! Erat, uzman, teğmen, yüzbaşı vs bunlar detay; elbette tetiği çekeni tespit önemli ama detay bunlar. Emri kim verdi? Çengelköy'de Halil'i katleden mermiyi sıkanı ve ona ateş etme emrini vereni kastetmiyorum! Onlar silahlı dişlinin en ucunda yeralan, ekserisi hiçbir şeyden haberi olmayan, kim bilir neler anlatılarak yola emirle çıkarılan hesapta "emir kulları." 5 Aralık 1999'da Metris Cezaevi’ne yapılan askerî operasyonu ve akıbetini okuyucular ve "okuyucular" biliyor ya! 300 civarında askeri "misafir" ettiğimiz diyelim, "bilinen bir sır"; o askerlerin arasında erat da vardı uzatmalı şimdinin uzmanı da, "Doğu’nun Fatihi" binbaşısı da. Bir not: Balyoz'da itirafçı kotasından yerel mahkemede ilk beraat eden de o, buna da dikkat! Ama yerlere bakıyorsunuz, sürüsüyle sökülüp atılmış rütbe işaretleri... "Derdimizin onlar" olmadığını ama mecburen "misafir edildiklerini" anlayınca rahatladılar tabii, hatta fazla rahatladılar, neyse! Onlarla konuşurken ortaya çıkan neydi biliyor musunuz? "PKK'lı mahkûmlar isyan etmiş, gardiyanları yaralamış, buna müdahaleye gidiyoruz!" diye anlatmışlar üstleri tüysüz oğlu tüysüz ve tayfası! Bizim "tekbir" nidasını, abdest ve namaz derdini, onlara da sormamızı duyana kadar bizi "bölücü katil PKK mahkumları" olarak biliyorlarmış. Korkudan böyle söylüyorlar denilebilir, dedik ya "fazlasıyla rahatladılar" diye; mevzuyu anlayınca, o günün görüntülerini alan "devlet unsurları" onları yayınlasa da herkes görse korkunun işi olmadığını. Aralarında birkaç hafız çıktı, Menzil, İsmailağa, Anadolu'daki bazı şeyhlerin bağlıları da vardı. Daha sonradan öğreniyoruz, gönüldaşlarımızdan bazılarının çocukları bile orada imiş! İşte "bunu" yaşamış ve "askerlik mesleği"nden haberdar olanlar için Halil'i ve vatandaşlarımızı şehit eden, yaralayan mermiyi sıkan ve bombayı atanın ehemmiyeti yoktur, emri kim verdi, Metris harekatında emreden statüsünde bir tüysüz oğlu tüysüz vardı. Halil’i hangi tüysüz katletti? Mesele bu! * Levent Türkkan, GKB Hulusi Akar'ın yaveri, yani emir subayı, öncesinde de Necdet Özel'e aynı görevi yapmış. Her şeyin, her bilgi ve irtibatın tam ortasında olan birisi. Darbe, Çemişgezek karakolundaki jandarma uzman astsubayı tarafından başlatılmadıysa, GKB karargahından başka bir yerde başlatılamaz. Bu sebeple Levent Türkkan'ın ifadesi önemli. Bırakın CMK ve diğer mevzuatları, itiraf doğru bile olsa deliller ile ispatlanmak zorundadır. Peki LT'nin itirafları ispatlanmış mıdır? Darbenin ilk anlarına dair itirafları hakkında delil yok; Abdulkadir Selvi'nin yazılarından ve bahsettiği "tanık"lardan bahsetme sebebimiz de bu! Üstelik o meşhur fotoğrafı elinde sallayarak, ilk celsede o güne kadar gerek emniyet gerek cezaevinden alınarak götürüldüğü yerlerde verdiği ifadeleri reddetmiştir. "Suçlu da onun için reddediyor" denilebilir. O halde biraz yorulup ispatlayın, demek gerekiyor bu durumda. O meşhur fotoğrafı aklınızda bulunsun, "samimi ifadelerinden" birinde "duvara kafamı çarptım, yaralandım" diyor. Darbeye dair yazılan iddianameler LT'in "samimi ifadeleri" üzerine inşa ediliyor. O da ilk mahkemede çıkıyor ve reddediyor. Normal şartlar altında, sadece o fotoğrafı koysa ve heyet sadece ona baksa, ifadelerin "doğruluğu" üzerinde şüphe duyar, değil mi? Ama hayır, öyle olmuyor. Darbe iddianamelerinin LT'nin alınan ifadelerinden sonra en güçlü (!) "samimi itirafları", kod isimleri Şapka ve Kuzgun olan iki subayın verdiği ve mahkemelerde tekrarladıkları ve sonra en önemli bölümlerinden vazgeçtikleri, "benim böyle bir beyanım yok" dedikleri itiraflar. Ki bunlardan biri de meşhur "villa toplantısına" katıldığını söyleyen biri. Ne garip ki toplantıya katıldıklarını söylediği kişilerin hiçbirinin oraya gittiğine dair kayıt (ne araba ne baz) yok! Yanındaki villada general eskisi Ak Partili bir vekilin oturduğu villa üstelik orası ve general eskisinin de haberi yok! Yurtta Sulh Konseyi deniliyor, buna dair hiçbir "liste" yok, mahkeme beyanı yok. Görüldüğü gibi, ortada "delil" olarak sadece "samimi itiraflar" var! İster inanın ister inanmayın, böyle. Peki mahkeme nasıl hareket ediyor bu noktada? Savcının esas hakkında mütalaasından daha uzun bir mütalaa sundukları söylenen "müşteki avukatlarının" yerleştirdiği iddia edilen "OLUŞA DAHA UYGUN" kavramıyla, sanıklar ve başta Levent Türkkan reddetmiş ve fotoğrafı da göstermiş olsa da, emniyet ve savcılıkta alınan "samimi ifadeleri" darbenin oluşuna daha uygun denilerek cezalandırılma talebini kabul ediyor! Karakolda alınan ifadeler ile ceza mahkemesi görülüp yüzlerce defa ağırlaştırılmış müebbet veriliyor!!! Sanıkların, bilhassa Levent Türkkan ve Hulusi Akar’ın danışmanı Orhan Yıkılkan'ın üstelik dava dosyası içindeki evrak, görüntü ve baz kayıtlarına göre yaptıkları savunmalar, kendilerine dair isnatları kuvvetli şüpheye düşürücü olsa da, emniyette alınan "samimi ifadeler" üzerinden ceza veriliyor. (Bu iki kişinin ve geçen haftaki yazımızda bahsettiğimiz albay Mustafa Barış Avıalan'ın savunmalarını bulup, "objektif" olarak okumanızı tavsiye ederim.) * Meseleler karışmasın: Gülenist veya "silahlı terör örgütü" hali kabul edilen FETÖ üyesi olmak ayrı konu, darbeci olmak ayrı konu! 15 Temmuz'u FETÖ yaptı kolaycılığına sapanlardan iseniz, diyecek bir şeyimiz yok; Yargıtay 16. CD'nin "her ne kadar içinde başka siyasi görüşe sahip unsurlar olsa da 15 Temmuz'u FETÖ'nun gerçekleştirdiği" cümlesine dikkat çekerim sadece. "Vakit namazlarını seccadesini sererek makamında kılardı" denilen, "emekli" olduktan sonra kurulduğu, tıpkı kendisi gibi namazını kılan birine ait vakıfta "burs alacak öğrencilerin örtülü örtüsüz, sakallı sakalsız" olması hakkında bizzat incelemeler yapan general eskisi Teoman Koman'ı hatırlatırım! Bu adamı nereye koyacağız?! 143. Filo'da parmak izleri çıkan (biri en son on beş sene önce orada çay içtiğini söyleyen) Balyoz sanıklarını, Özel Kuvvetler personelini ne yapacağız?! Sanıklara ki bahsettiğimiz GKB Çatı/ Yurtta Sulh Konseyi davasıdır, FETÖ üyesi oldukları yönünde itham da yapılıyor malumunuz. Ama bunu ispatlamaya lüzum görmüyorlar, üyelikten ceza da vermiyorlar, çünkü 2005 TCK'nu ile "araya sıkıştırılan" her derde deva "araç suç" olarak kabul edip, direkt FETÖ'cü-Darbeci hükmünü basıyorlar! Sanıkların FETÖ'cü olmadıklarını ispatlamak ile hiç ilgilenmiyorlar ama tribüne oynayan müşteki avukatlarının "değilsen Gülen'e lânet et!" türü basitliğe müsaade ediliyor! "10 senedir aynı görevi yapıyorum, bu YAŞ'da terfi edeceğim, hakkımda hiçbir rapor yok" denilmesine de kulak asmıyorlar! Tıpkı Ergenekon ve Balyoz davalarında olduğu gibi acımızla aklımızı bağlıyor ve bizle alay ediyor birileri! Ergenekon'da köprü altı keşlerini "darbeci" diye önümüze atıp, onların ifadeleriyle herkesi itham edenler gibi, delillerle desteklenmeyen işkence altında alınmış "samimi ifadeleri" hükme dayanak yapanlar ve bunların "sivil, hukukçu unsurları" sadece davayı "kapatmış" oluyorlar, o kadar. Şehit ve gazi yakınları ile maddi zarar görmüş mağdurların tek tek mahkemelere başvurup kendilerine yönelik fiili kimin ve hangi emirle işlediğini öğrenme hakları var. Acıları olan insanların kendilerine verilecek cevapları duymalarını gönülden dilerim. Göreceklerdir ki sadece dosya kapatma gerçekleşmiş, darbeye dair "emir komuta zincirinin" ortaya çıkarılmamıştır. Yargılanan sanıklar arasında gerçekten suçlu olanlar var mı, "FETÖ yaptı!" göz boyaması ile bu da anlaşılamamıştır. Metris'teki tüysüzü biliyoruz, 15 Temmuz'da emri veren tüysüz oğlu tüysüz kim? Halil Kantarcı’nın kanı için sormaya, öğrenmeye ve hesap sormaya devam edeceğiz! Baran Dergisi 722.Sayı

Yazmak Bahsi

Yazmak, yaklaşmaktır. İnsanın eşsiz fırsatı yükünü sırtladığı yoldadır. Bir mesele etrafında yazabilmek beceri ve emek ister. Okumayı sevmeyen adama yazmak sevdirilse bile nihayetinde kısırlık meydana gelir. Yazmak insanda sezme ve mânâ atfetme kabiliyetini geliştirir. İnsan; anladığı, anlamlandırdığı ve kendi dünyasını inşa ettiği sürece vardır. Yazıdaki üslup, yazanın imzasıdır. Yazı büyük bir nimettir. Falanca asır önce yaşamış, bugünün çağdaşları tarafından "ilkel" denilen insanlar, taşa, ağaca ve sair yerlere kendince işaretler bırakmıştır. Bugünün insanları hafızasındaki eksik parçaları bunlarla tamamlamaya çalışmıştır. Yazıvermek başka, yazmak başka. Kendimizden daha akıllı ve ahlâklı insanlarla münasebet kurabilmek için tekamül etmeli, anlamaya ve derdimizi anlatmaya çalışmalıyız. Dünyanın bizde sıkışık olmadığını, nice iyi ve güzel şeylerin çok uzakta, bazense burnumuzun ucunda olabileceğini kendimize dürüstlükle söyleyebilmeli, şahsiyet olabilmeliyiz. Okuyup-yazmak ruhumuza metanet verdiği gibi ufkumuzu açıcı bir rol oynar. Garipseyip, merak edip alâkamızı çeken şeylerin üzerine düşünüp, derinleşmeye çalışmalıyız. "Görme biçimi"mizi geliştirmeli, kendimizi yenilemeliyiz. John Ruskin, "arzulanan yer" ve "en münasip yer"i kişinin sarayı olarak görür. Burası insanın hem mahremi, hem de hesaplaşma alanıdır. Bu sarayda geçer akçe emek ve fazilettir. Ruskin bu hususta, "Bu cennet kapılarının bekçileri ne rüşvet kabul edecektir, ne de korkuyla yıkılabilirler." der. Aslında kendimize karşı dürüst olduğumuzda birçok problem çözülmüş olacaktır. Hokkabazlık, şaklabanlık ve unutkanlık mazeret edilmeden yazmaya dair bir disiplin kazanmalıyız. Bahane, insanda derin yaralar bırakan bir hastalık gibidir. "Falanca adamın suratı o kadar silik ki, hatırlamamak için bir kez görmek yeter." sözündeki gibi biri olmamalıyız. Bir zamanlar, meçhul bir diyarda üç komşu ülke varmış... Ortadaki ülkeyi bir kraliçe, sağ ve solundaki ülkeleri ise iki zalim kral yönetiyormuş... Kadın asil ruhlu olduğundan tebaasına iyi davranıyormuş, hâliyle insanlar da memnunmuş. İki kralın ülkesindeki insanlar ise adaletsizlik sebebiyle kan ağlıyormuş... İnsanlar yer yer isyan edip, başıbozukluk yapıyormuş... İki kral bir araya gelmiş, kraliçenin ülkesini gözüne kestirmişler, tehditler ve kuşatmalar... Kraliçenin ülkesindeki insanları katledip, bütün mal-mülkü de yağmalamaya karar vermişler... Bunu öğrenen hükümran kadın iki kralla baş edemeyeceğini anlayınca "Ne isterseniz yapacağım fakat sonrasında bizi rahat bırakın!" demiş. İki kurnaz kral kadının şerefini lekelemek maksadıyla bir plân kurmuş. Kadın anadan doğma, yalınayak kendi memleketinin her yanını karış karış gezecek, böylelikle toplumunun gözünde küçük düşüp, "yer yarılaydı da dibine gireydim." diyecek... Anlaşmışlar. Kadın memleketin bir yanından öteki yana yürümeye başlamış. Sokak ve caddelerde in cin top oynuyor, hanelerin perdeleri kapalı... Yalnız bir haneden adamın teki kraliçeyi dikizliyor... Allah'ın işi işte; bir yıldırım ve âniden küle dönen dikizci... Ruskin'in "saray" diye tarif ettiği yer belki de bu kraliçenin memleketi olabilir. İyi kitaplar insanın dünyasına renk katan yapılar olabileceği gibi, kötü kitaplar da okuyucusunun hayatını zindana çevirebilir. Demem o ki, klasikleşmiş, geçmişe ve geleceğe ışık tutan eserleri okursak müspet yazılar ortaya çıkarabilir, "arzulanan yer"e ulaşabiliriz. Montaigne, Denemeler isimli kitabı için: "Ben eserimi, eserim de beni yaptı!" demiştir. Bu bize güzel bir misal. Söylemek ve yazmak hakikaten bir lütuftur. Kuru tebliğ ve lakırdıdan ziyade, ağzımızdan yahut kalemimizden çıkan şeyleri tartıp dışavurmalıyız. Üstad Necip Fazıl, "Kuru kuru tebliğden ziyade, için için nüfuz ve telkin vasıtası diye gösterebileceğimiz güzel sanatların başında söz sanatı, edebiyat gelir. Edebiyat çok şubeli ve ilmi de kucaklayan tarafları olmasından ötürü, kuru fikre muhtaç olmayan öbür sanatlardan farklı." diye işaret eder. Ediplik de gaye değil, gayeye giden yolda vasıta. Ayrıca derler ya hâni, "Bizde söz senettir." diye. Esasında o sanattır... Mustafa Şekip Tunç ise yazmaya dair "Ruhun gelip geçici parıltılarına, dilek ve hülyalarına inzibat veren, bunları derleyip toplayan, seçip ayıran kendimize sahip eden de odur. Kendi hallerinde bulutlar gibi toplanıp dağılan fikir ve hisler ancak yazı sayesinde dağılmaktan kurtularak yere bağlanarak ağırlık kazanırlar. Ruh âlemi madde âlemine ancak bu suretle bağlanır. İnsanların yazıyı ekseriya bir tılsım gibi görmeleri, uçarı sözleri, uçan fikir ve hisleri istendiği zaman yeniden canlanabilecek surette eşya gibi kalan birtakım işaretlerde hapsedilmesindendir. Hakikaten de bu tılsımda, madde vasıtasıyla, mânâ ve ruhu vermek gibi emsalsiz bir mucize vardır." demiştir. Asırlardır insanı yoğurup şekillendiren büyük mütefekkir, şair ve romancıları Mustafa Şekip Tunç'un söyledikleriyle beraber düşünürsek, yazmanın ehemmiyetini bir kez daha anlarız. Baran Dergisi 722.Sayı

Yeni Zaman ve Mekânda Kendini Aramak, Bulmak ve Bilmek İçin Açık Adres: Yürüyen Büyük Doğu: İbda

Soru: Yeni zaman ve mekânda kendini aramak, bulmak ve bilmek nasıl mümkün olacak? Başın başında mevzuun lübbüne, yani özüne işaret ediyor olması bakımından bilinmesi ve de her daim hatırlanması gereken şu üç hadîs meâline yer verelim: Bunlardan birincisi, (meâlen): “İlim öğrenmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır.” (Beyheki). (meâlen): “Beşikten mezara kadar ilim öğrenmeye çalışınız!” (Şir'a). Üçüncüsü ise (meâlen): “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır.” Yukarıdaki hadîs-i şerifler hakkında tevil ve tabir yapmak bize düşmez. Çünkü haddimiz değil. Nitekim ehlince sözkonusu hadîsler yer ve zaman hususiyeti dikkate alınarak çok defa tevil ve tabir edilmiştir. Diğer taraftan, yukarıdaki hadîs-i şerifler zaten birer bedahettir. Yani zâhirî mânâları itibariyle de apaçık hakikat olarak açık ve seçiktirler. Bütün bunlardan sonra tekrardan başa dönelim ve can alıcı bir soru soralım: İlim nedir? “Tasavvuf Bahçeleri”nin eskimeyen yeni has ve hususi köşesinin en güzide çiçeklerinden biri olan Yunus Emre Hazretleri, “İlim Kendin Bilmektir” isimli şiirinin başlangıç kısmında der ki: “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır.” Kısa ve öz olarak söylemek gerekirse, Yunus Emre Hazretleri demek ister ki, ilmin gayesi “kendini bilmek”tir. Aksi takdirde insan, amiyane bir tabirle, malumatfuruşluk çerçevesinde sadece “kitab yüklü merkeb” olarak kalır. Evet; ilim ilim bilmektir ve ilim kendin bilmektir. Peki, bu ilim denilen şey ne ve nasıl bir şeydir? Yunus Emre Hazretleri’nin yukarıdaki şiirinden de anlıyoruz ki, “bilmek” için bilmeyi gerektiren ilim, zorunlu olarak “bilmeyi bilici” bir noktada olmayı gerektiriyor. Tam da bu noktada şu şekilde bir soru sormak sanırım yerinde olacaktır: “Bilinmesi gereken” ilim nedir? Büyük Şahid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’ndan öğrendiğimize göre, “Mücerred mânâda ilim “bilme” demektir.” Yine İBDA Mimarı’ndan öğrendiğimize göre, “İlim, mevzuuyla kayıtlı mahallî idraktir ve mahiyeti icabı bütünlüğü parçalayarak inceler…” (Necip Fazıl’la Başbaşa, sh. 86) Demek ki, ilim denilen mefhum, ruhun müşahhas zemini olarak anlam kazanan belirli bir ruh ve fikir sistemi üzerinden, beşerî aklın iradî faaliyetine taalluk eden bir noktada anlam kazanıyor. Sözkonusu olan bu nokta, Be harfinin altındaki nokta üzerinden söylersek, diğer bir ifadeyle de, “ilim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı” hakikati üzerinden söylersek, bütün veçhesiyle ilim, “insan aklı”nın hüküm sürdüğü geniş bir fetih alanıdır. Nitekim teknik denilen mefhum da, aklın bu fetih alanında, yani beşerî aklın tasarrufunda yerini, değerini ve izahını bulur. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatına aşına olanlar bilirler ki, eşya ve hadiselerin tasarrufunda “fikir, ilim ve teknik” sıralaması, “selim akıl” sahibleri tarafından vuzuha kavuşturulmuş bir gerçekliktir. Değil mi ki, fikirden almış olduğu ipuçlarından hareketle kendi fatihlik konseptini belirleyen ilim, bizzat muhatabına teknik alana sarkma imkânı sunarken, teknik de, ilimden almış olduğu ipuçlarından hareketle yine bizzat muhatabının şahsında kendisini müşahhas bir zemine kavuşturarak varlık alanına çıkar. Bu durum bir yönüyle mucitlik, diğer bir yönüyle de ibdacılık veya ibda edicilik mânâsına ibdacı olmak, diğer bir ifadeyle de “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemine muhatab olmak mânâsına İBDA cephesi olmak olarak da okunabilir. Bu mevzuda, içinde bulunduğumuz son ve som çağın savaş konseptini “kendinden zuhur” esprisine de uygun şekilde, diğer bir ifadeyle de “zamanın mânâsı”na uygun biçimde değiştiren olarak, kanaatimce bir “Akıncı Beyi” diye de takdim edilmeyi hak eden mucid Selçuk Bayraktar’ın çabası, bu mevzuda fevkalade bir misâldir. Parantez: Daha düne kadar, meselâ Devlet-i Âliye-i Osmanîyye’nin yıkılışına kadar İslâm, “yaşayan İslâm” olarak anlam kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nin devlet ve toplum geleneğinde ilmî ve fikrî tüm mevzular, doğrudan doğruya İslâm’a göre, yani Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas üzerinden hükme bağlanıyordu. Ama bugün, gelinen son noktada, kanaatimce, “Her şey O değil, O’ndandır; bu mânâda O’dur!” sırrının bir gereği olarak, ilmî ve fikrî tüm mevzular doğrudan doğruya İslâm’a göre değil, “İslâma Muhatab Anlayışı Yenileyen” bir “ruh ve fikir sistemi” olarak anlam kazanan “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”ya göre yerini, değerini ve izahını bulacaktır. Bu tür bir parantez açmamızın sebebi, kendini aramak, bulmak ve bilmek mevzuunda, mevzuun şartlarını haiz olabilmenin asgarî şartına işaret etmek içindir. İslâmî literatürde veya kültürde, meselâ Ehl-i Sünnet âlimlerinin eserlerinde sıkça yer verilen hadîslerden biri de, “Kendini bilen nefsini bilir” hikmetli sözüne de kapı aralayan, “Nefsini bilen Rabbini bilir!” hadîs-i şerifidir. Bu hadîs-i şerif, “Ehl-i Sünnet vel-Cemaat”, diğer bir ifadeyle de “İslâma Muhatap Anlayışı Yenileyen” veya “Kurtuluş Yolu” caddesinin son ve som halkası keyfiyetini haiz “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminde de sıkça tekrar edilmektedir. Sözkonusu hadîs-i şerifin ifade ettiği mânâ, kuvvetle muhtemel, insanlık tarihi, dolayısıyla da dinler tarihi veya Peygamberler tarihinde de sıkça dile getirilmiş olup, zamanüstü bir keyfiyette kendisini göstermiştir. Nitekim kadim kültürlerden biri olarak, günümüz modern dünyasının duygu ve düşünce sistemini şekillendiren eski Yunan kültüründe, yine günümüz modern felsefe dünyasını şekillendiren eski Yunan’ın üç büyük kafa adamından biri olarak, düşünce tarihinde Sokrat’a atfedilen “Kendini bil!” hikmetli sözü de, hiç şüphesiz ki Peygamberler tarihinden tevarüs etmiş hikmetli bir söz veya hakikattir. Modern felsefe tarihinde ve de günümüz dünyasında yine sıkça tekrar edilen “Kendini bil!” sözü ile tam olarak ne kasd edildiği ise kanaatimce tam bir muammadır. Bu mevzuda, bir zamanlar Sokrat’ın son nefesinde talebesi Eflâtun’a miras olarak bıraktığı “Horoz Borcu”ndan mülhem, “Horoz” sembolü çerçevesinde, “Beşer zekasının sekreteri Fransa”nın doğuşuna da yataklık eden ve Modern felsefenin temel dinamiklerini, topyekûn dünya insanının idraklerine bir çivi gibi çakan Rene Dekart’ın, “Cogito ergo sum: Düşünüyorum, o halde varım!” mottosu ve sonrasında, yine Modern felsefeyi günümüz dünyasına taşıyacak şekilde baştan sona resetleyen, daha doğrusu Modern felsefeyi Ontolojik kuyudan çıkartıp Epistemolojik kuyuda kaybetmek adına da olsa, Alman idealizminin kurucu iradesi olarak beliren Emmanuel Kant’ın “Sapere Aude: Aklını kullan!” mottosu bu mevzuda 500 yıllık bir yaraya ne derece merhem olmuştur bilemem. Ancak, yaraya merhem olamadığından olsa gerektir ki bugün, topyekûn insanlık vicdanen perişan, aklî olarak da sefil bir hâlde ruh ve fikirde kurtarıcısını beklemektedir. Üstad Necip Fazıl’ın 1978 yılında yazmış olduğu “1400” isimli şu beyti biz zamane insanlarına çok şey söylemeli: “1400'e bir yıl var, yaklaştı zamanımız; Bu asırda gelir mi dersin kahramanımız?” Parantez: 1976-1978 tarihleri arasında İBDA Mimarı’nın öncülüğünde yayımlanan Gölge Dergisi’nin kapanmasının hemen ardından 1979 yılında Akıncı Güç isimli bir dergiyi okurlarıyla buluşturan İBDA Mimarı, derginin Haziran 1979’da çıkan ilk sayısını Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’a ithaf ederek yayımlamıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere, İBDA Mimarı, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl tarafından “500 yıldır beklenen mütefekkir” edası ile karşılanmıştır. Bu mevzu dün olduğu gibi bugün de gözlerden ırak ve idraklerden mustağni tutulmaktadır. Halbuki, “Nuh’un Gemisi” mânâsına denk “Kurtarıcı Fikir”in nerede yuvalandığını göstermesi bakımından fevkalade dikkati şayandır. Tekrardan mevzumuzun başlığına dönelim ve yeni zaman ve mekânda yaşayan topyekûn insanlık adına hayatî olan elim soruyu tekrardan gündeme getirerek soralım: Yeni zaman ve mekândâ kendini aramak, bulmak ve bilmek ne demektir ve bu nasıl mümkün olacaktır? Hiç şüphesiz ki, bir insanın kendini bilmesi saç, sakal, kaş, göz, kulak, burun, boğaz ve diğer organlar etrafında bedenî özelliklerin bilinmesi üzerinden gerçekleşecek bir durum değildir. “Kendini bilmek”, her şeyden evvel bir insanın belirli bir ruh ve fikir sistemine nisbetle yine belirli bir duygu ve düşünce alışkanlığı kazanması üzerinden gerçekleşecek veya gerçekleştirilebilecek bir durumdur. Peki bu nasıl mümkün olacaktır? Bu duruma yol verecek veya vesile olacak ruh ve fikir sistemi hangisidir ve kimde tecelli etmiştir? Çok tabii bir durumdur ki, meselâ insan aynaya bakar ve gayet tabiî ki de kendi görüntüsünü görür. Gördükleri karşısında gerektiğinde üstünü başını düzeltir ve nasıl göründüğüne dair, nasıl bir imaj uyandırdığına dair belirli bir kanaate sahib olur. Peki, bu bakış “kendini bilmek” şeklinde değerlendirilebilir mi? Bu bakış insanî bir bakış olarak algılanabilir mi? Gayet tabiî ki de hayır! Bu şekil bir bakış ancak ve ancak hayvanî bir refleks olarak, kof veya içi boş bir bakış olarak okunabilir veya algılanabilir. Çünkü bu şekil bir bakış bilmeyi değil, bakmayı, dolayısıyla da sadece görmeyi hedeflemektedir. Çünkü insandan çok farklı olarak, meselâ “içgüdü sınırında neyse o” davranışına sahib olan bir hayvan, bilmekten uzak bir şekilde tabiatı itibariyle sadece bakar! Öküzlük denilen durum. Hayvanın herhangi bir görüntüye bakması, ki bu görüntüye kendi görüntüsü de dahildir, aslında hayvana yüklenilmiş olarak mahiyeti itibariyle bilinemezdir. Nitekim bir hayvan aynadaki görüntüsüne sadece bakar, yani gördüğü görüntünün kendi görüntüsü olduğunu asla ve kat’a bilmez. Peki, aynada gördüğü görüntünün kendi görüntüsü olduğunu bilen bir insan, “kendini bilen” olarak kabul edilebilir mi? Kendini görmek ile kendini bilmek arasındaki fark, hayvan olmak ile insan olmak arasındaki farka kadar gider. Hayvan kendi görüntüsünü görür, fakat bilmez, ama insan öyle mi? İnsan aynada hem kendi görüntüsünü görür ve hem de gördüğü görüntünün kendi görüntüsü olduğunu bilir. İnsanın aynada kendi görüntüsünü görmesi her ne kadar bakmak ile mümkün ise de, gördüğü görüntünün kendi görüntüsü olduğunu bilmesi, kendisine bildirilen veya istidadında var olan “kablî” bir bilgi, felsefî literatürde ise “a piori” şeklinde telaffuz edilen bir bilgi, diğer bir ifadeyle de “bilmeyi bilici” olma noktasında “bilmeden bilme” keyfiyetini haiz bir bilgi ile olabilir. Bu çerçeveden olarak İBDA Mimarı, “İnsana bildiren olmasaydı hiçbir şey bilemeyecekti!” der ve ekler: “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı.” Bilindiği üzere ilk insan aynı zamanda ilk peygamber olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâmdır ve Allah, bütün isimleri Hazret-i Âdem’e öğretti! Peygamberler tarihi, dolayısıyla da İslâm tarihi üzerinden topyekûn insanlık tarihi, dolayısıyla da medeniyetler tarihi, Allah tarafından insana bildirilen “Mutlak Fikir”in salkım saçak görüntüleridir. Her an değişen ve değişen eşya ve hadiseler karşısında insanoğlunun “Mutlak Fikir”e göre yaşama zorunluluğu, insanoğlunun kültür veya irfan yemişleri olarak da anlam kazanmaktadır. Bu çerçeveden olarak; Yürüyen Büyük Doğu: İBDA fikriyatının üzerine bina edildiği ruh ve fikir sistemin üç temel argümanına burada dikkatleri çekmek isterim: Bu argümanlardan birincisi şudur: “Her zaman diliminde tecelli eden bir hakikat vardır.” İkincisi: “Hakikatler ferlerde tecelli eder.” Üçüncüsü ise: “Hakikat tektir.” şeklindedir. Hemen söylemekte fayda vardır. İnsanlık tarihi boyunca bütün bir hikmet veya felsefe dünyası, tek olan hakikati aramak, bulmak ve bilmek üzerine kurulmuştur. Tek olan hakikat, tek olmasından da anlaşılacağı üzere, “küllî hakikat” mânâsını mündemiç “Mutlak Hakikat”tir. İnsan “mutlak” olmadığına göre, aslında hikmet veya felsefe dünyasının aradığı hakikat, “Mutlak Hakikat”e nisbetle örgüleştirilen veya örgüleştirilmesi gereken, dolayısıyla da bilinmesi gerekendir. Yani, yeni zaman ve mekânda tecelli eden “küllî hakikat”in de ta kendisidir. Ta ki Sokrat’tan Eflâtun’a ve Eflâtun’dan bütün bir batı kültür ve medeniyetine devredilen kültürel miras, diğer bir ifadeyle de “hikmet sevgisi” mânâsı üzerinden “hakikat arayıcılığı” mânâsına hikemiyat veya felsefe, “İdeler Âlemi”nden devşirilen “ideal devlet plan, program ve projesi” çerçevesinde “küllî hakikat”e ulaşma çabası olarak da okunabilir. Tam da bu noktada sorulması gereken ve de cevabı mutlaka verilmesi gereken soru şudur: “İçinde yaşadığımız yeni zaman ve mekânda tecelli eden hakikat nedir ve bu hakikat kimde tecelli etmiştir?” Böyle bir sorunun cevabının verilemediği yerde ne insanın kendisini bilmesi ve ne de kendisini bulması mümkün olacaktır. Öyleyse? Hayatî soruyu tekrardan soralım: “İçinde yaşadığımız yeni mekânda tecelli eden hakikat nedir ve bu hakikat kimde tecelli etmiştir?” “Hakikatler fertlerde tecelli eder.” Temel argümanına yukarıda değinmiştik. Buna göre sorulması gereken soru şu şekilde yeniden sorulsa yeridir. Madem ki hakikatler fertlerde tecelli ediyor, ben de bir fert olduğuma göre, öyleyse sözkonusu hakikat ya bende tecelli etmiştir, veyahut da başka birisinde tecelli etmiştir. Ben şahsen, Osman Temiz olarak kendime baktığımda, sözkonusu hakikatin bende tecelli etmediğini çok açık ve seçik bir şekilde görüyorum. Öyleyse sözkonusu hakikat başka birinde tecelli etmiş düşüncesinden hareketle başlıyorum hakikatin kimde tecelli ettiğini aramaya. Bulmanın biricik yolunun aramak olduğunu, bulanların ise yalnızca arayanlar olduğunu söylemeye ne hacet. Bundan dolayıdır ki bulanlar her daim arayanlardır, denilmiştir. Ne ilginçtir ki, Allah, buldurmayacağına da aratmazmış. Evet, bulanlar her daim arayanlardır. Arayarak bulmanın en kolay yolu, elbette ki aranılan hakikatin ne olduğunu bilmekten geçiyor. Hakikati bilmek bir yana, yine ne ilginçtir ki, aranılan hakikat, ancak ve ancak bizzat hakikatin kendisinde tecelli ettiği insandan öğrenilebilir. Yani, “Ey efendiler, içinde yaşadığımız yeni zaman ve mekânda tecelli eden hakikat şudur ve bu hakikat bende tecelli etmiştir.” diyen birini bulmadıkça, sözkonusu hakikatin ne ne olduğunu ve ne de kimde tecelli ettiğini bilmek mümkün değildir. Meselâ “Mutlak Hakikat”in kendisinde tecelli ettiği Peygamberler, “Ben Peygamberim!” dedi ve sözkonusu “Mutlak Hakikat” de ayan oldu. Ayan olan “Mutlak Hakikat”, belirli bir devlet plan, program ve projesi olarak anlam kazanan Şeriat olarak adlandırıldı. Eğer ki bir Peygamber “ben Peygamberim!” demeseydi, ne kendisinin Peygamberliği kabul görecek ve ne de “Mutlak Hakikat”in ayan olması mümkün olacaktı. Peygamberler, kendi yaşadıkları zaman diliminde tecelli eden hakikatlerin toplam ifadecisi ve de temsilcisi mânâsına hem “Mutlak Hakikat”in sahibidirler ve hem de tebliğ edicisidirler. Kendi zamanına hitab eden yönüyle Peygamberlerin haber verdiği “Mutlak Hakikat”e muhatap olmadan bir insanın kendini araması, bulması ve bilmesinin mevzuu dahi olmayacaktı. Dolayısıyla da, bir insanın ne kendini bilmesi ve ne de Rabbini bilebilmesi mümkün olacaktı. Öyle ya, “Kendini bilen nefsini bilir, nefsini bilen ise Rabbini bilir.” Evet; ilk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Âdem Âleyhisselâm’dan ta ki son Peygamber olan Allah Resûlü’ne kadarki zaman dilimlerinde tecelli eden belli başlı hakikatler hiç şüphesiz ki Peygamberlerde tecelli etmiştir. Allah Resûlü’nde tecelli eden hakikatin “Hakikat-i Ferdiyye-Ferdin Hakikati” olduğunu İBDA Mimarı’nın “Hakikat-i Ferdiyye -Çöle İnen Nur-” isimli eserinden biliyoruz. İBDA Mimarı’nın sözkonusu eserinin Takdim’inde yer alan, meselâ “Çöle İnen Nur; Çöle ve Bütün Zamana ve Mekâna” ifadesinden de anlıyoruz ki, “Bütün varlığın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı” Allah Resûlü’nde tecelli eden hakikat, ilk ve son insanı da şâmildir. Bu arada, İBDA Mimarı’nın “sona, en sona geldik” sözünü de burada hatırlatmakta fayda vardır. Bunun yanında hatırlanması gereken diğer bir mevzu da şudur ki, nasıl ki Allah Resûlü’nün “Mübarek Zât-ı Şahaneleri”nin bizzat göründüğü, daha doğru bir ifadeyle “bâtından zâhire çıktığı” bir zaman dilimi olarak anlam kazanan “Asr-ı Saadet” öncesi zaman dilimlerinde tecelli eden hakikatler bizzat Allah Resûlü’nün sancağını yine Allah Resûlü’ne teslim etmek üzere Peygamberlerde tecelli etmiştir, aynı şekilde, Allah Resûlü’nden sonraki zaman dilimlerinde de tecelli edecek olan hakikatler yine Allah Resûlü’ne teslim edilmeyi bekleyen sancaklar misâli, O’nun vârislerinde tecelli etmiştir, ediyor. Allah Resûlü, topyekûn “Varlık” dairesinin merkezî noktasıdır. Allah Resûlü’nden sancağı bâtından alan “İlk İnsan”, “İlk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Adem Aleyhisselâm”dır. Sancağı zâhirden teslim edecek olan ise, “sahici insan soyu” olmak bakımından “Son İnsan” olarak, Hazret-i İsâ Aleyhisselâma bitişik bir şekilde zuhur edecek olan “Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm”dır. “Son İnsan”dan kasıd, bütün zaman ve mekânda tecelli eden hakikatlerin kendisinde tecelli ettiği “Mutlak Hakikat”in son ve som temsilcisi “Halife İnsan” mânâsınadır. Lafı daha fazla uzatmadan söylemek isterim ki, yeni zaman ve mekânda tecelli eden hakikat “İstikbâl islâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”dan başkası değildir. Hâl böyle olunca, yeni zaman ve mekânda tecelli eden hakikat hiç şüphesiz ki “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA Mimarı”nda tecelli etmiştir. Bu çerçeveden olarak; Kısa ve öz bir şekilde söylemek gerekirse, içinde yaşadığımız yeni zaman ve mekânda kendini aramak, bulmak ve bilmek ancak ve ancak “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ile mümkündür. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” yeni zaman ve mekânda tecelli eden bir hakikat olarak kabul edilmediği zaman ister bir âllame, ister bir bilim adamı, isterse sıradan bir Müslüman olarak herhangi bir sıfata sahib olunsun, hiç fark etmez, her ne olursa olsun kişi kendisini bulamaz, dolayısıyla da bilemez. Rüzgârda yaprak misali bir o yana bir bu yana sürünür gider. Demek ki, yeni zaman ve mekâna bakan veçhesiyle “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, başta Müslümanlar olmak üzere topyekûn dünya insanına kendi fert hakikatini araması, bulması ve bilmesi için büyük bir imkân sunmaktadır. Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm hakkında rivayet edilen, “Horasan tarafından siyah bayraklılar çıktığını gördüğünüzde kar üzerinde sürünerek de olsa onlara katılın, çünkü içlerinde Allah’ın halifesi Mehdi vardır.”(1) hadîs-i şerifinden de anlıyoruz ki, kişinin evvelâ “kendini araması, bulması ve bilmesi” mânâsına “kendini bilmek” ve ardından da “Rabbini bilmek” yolunun açılması mânâsına “nefsini bilmek” imkânına kavuşması, topyekûn dünya insanına hitab eden yönüyle söylersek, “Hidayete vesile olmak” mânâsına “Mehdiyyet Düşüncesi” üzerinden mümkündür. Ve çok açık ve seçik bir şekilde söylemek isterim ki, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemi “Deccaliyyet Düşüncesi”ni berhava edecek olan “Mehdiyyet Düşüncesi”nin de yegâne temsilcisidir. Allahu âlem. Bu mevzuya daha spesifik bir şekilde bir sonraki oturumda devam etmeyi düşünüyorum. Her şeyi hakkıyla bilen, gören ve işiten sadece ve sadece Allah Azze ve Celle. Hoşça kalın, Allah’a emanet olun! Dipnot 1-Naim b. Hammad Hakim ve Ebu Naim Sevban’dan tahric ettiler, o şöyle dedi: Resulullah (s.a.v.) buyurdu: “Horasan tarafından siyah bayraklılar çıktığını gördüğünüzde kar üzerinde sürünerek de olsa onlara katılın, çünkü içlerinde Allah’ın halifesi Mehdi vardır.” Baran Dergisi 721.Sayı