Yazarlar
Samimiyetsizliğin Tecellisi

“Müslüman en iyisine layıktır!” diyerek felakete varacak bir çığır açıldı. Beyaz muhafazakarlık denilen bir portre oluştu. Ahlâksızlık ile zafer elde etmek istediler ama yaptıkları ahlâksızlıklar ile kaldılar. “Hû” yüzüklü eller faize gitti, başörtülü bacılar banka sistemine entegre edildi. “Elhamdülillah başörtülü sporcumuz, cazcımız, şarkıcımız, askerimiz var…” diye sevinenler acaba kerhane sokaklarında başörtülü fahişe gördüklerinde de sevinecekler mi? Başörtüsü ile örtündüler de ahlâk örtüsünü unuttular. “Müslüman zengin olmalı.” diyerek ticaret ile iştigal eden abilerimiz, altlarına “Merso” çektiklerinden bu yana ne kadar infak ettiler acaba mallarından? Mücahid abilerimiz, “vakıflar açmalı, o yüzden zengin olmalı.” derlerdi. Müteahhit olup müşterilere ev satmaktan unuttular kendi mahallelerini... “Ümmete faydalı hizmet edelim.” diye “makam-mevki sahibi olalım, gavur vali olacağına bizler vali olalım!” diyenler; vali oldukları zaman akrabalarını kayırmaktan ümmete vakit bulamadılar. Başta söyledikleri doğruydu da, neticesi felaket oldu... Oysa zafer makamı, mülk sahibi olanların tekelinde değildi. Hasan el-Benna ne müteahhitti ne de vali... Şeyh Usame, müteahhitliği bırakıp da zafere koşmamış mıydı? Peki ya Molla Ömer? Vallahi onun yaşadığı harabe evde hiçbirimiz yaşamaya razı olmayız. Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun, ne parada gözü vardı ne de makamda. Ahkâm-ı ilâhiye için çabaladı, ardından pek çok güzel eser bırakarak Hakk’a vâsıl oldu. Müslüman, zengin ve makam sahibi olmasın mı? Olsun elbette!.. Fakat zengin olmak her şeyin çaresi değil... Müslüman’ın imanı da zenginleşecekse ne güzel, zenginleşsin tabiî. Bir Müslüman, ufak derneklerde minder üstünde otururken gösterdiği samimiyetin aynısını lüks koltuklarda da gösterecekse makam sahibi olsun. Olmasın demiyoruz... Allah daha çok versin. Yirmi senedir iktidar sahibi olan “Müslümanlar” ne niyetle girmişlerdi bu yola, şu an ne haldeler? Fevkalade bir ibret tablosu oluşuyor gözümüzün önünde. Yokluk çekerken kürsülerde “Şeriat” diye haykıran Müslümanlar bugün her türlü imkana rağmen maslahat(!) icabı dinlerini unutup demokrasi ve laikliğe razı oldular. Allah’tan başka destekçileri olmadan evvel hilafet bayrağı altında konferanslar düzenleyen mü’minler, bugün oldukça güçlü olmalarına rağmen hilafeti lağveden şahsın fotoğrafları altında parti konferansları yapmaktadırlar. Allah-u Azimüşşan, Müslümanları tekrardan eski samimiyet ve mücadelesine kavuştursun. Âmin! Baran Dergisi 719.Sayı

Aklın Yolu Bir: Divan-ı Alâ, Divan-ı Hümâyun, Divan-ı Âlî...

2016 senesinde, dışarıda planlanmış ve içeride uygulamaya konmuş Hendek Olayları’nda, işgâl girişiminde bulunanları destekler mahiyette “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiri imzalayan ve "terör örgütü propagandası" suçundan ceza alan “Barış Akademisyenleri” için Anayasa Mahkemesi “hak ihlâli” kararı almıştı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Anayasa Mahkemesi’nin almış olduğu bu karar hakkında “Bir terör örgütü, bir PKK bildirisi bu. AYM bu bildiriye düşünce özgürlüğü diyor. AYM'nin aldığı bir kararı eleştirmek benim hakkım." demişti. Soylu, AYM'nin Can Dündar'ın tutuklanmasıyla ilgili de hak ihlali kararı verdiğini hatırlatmıştı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan ise kendisine yöneltilen bu eleştirilere, “Terörle mücadele tarihinde demokratik devletlerin zaman zaman düştükleri bir tuzak vardır. Bazen hukuku bir kenara bırakarak ya da bir süre askıya alarak mücadele etme zorunluluğundan bahsedilir. Aslında bu, tam da teröristlerin istediği şeydir. Hukuku ayak bağı olarak gören bir anlayış ve uygulamanın, verilen haklı mücadeleye gölge düşürebileceği ve uzun vadede ağır maliyetlere yol açabileceği bilinmektedir.” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Henüz söze başlarken ifâde ettiğimiz üzere, “Hendek Olayları”, bu topraklardan fışkırmış bir dünya görüşünün kendi fikrini hâkim kılmak adına giriştiği ihtilâl hareketi değildi. 15 Temmuz ve Suriye’nin kuzeyindeki hadiselerle beraber değerlendirildiğinde, “Hendek Olayları” Büyük İsrail Projesi kapsamında, Türkiye’nin doğu illerini, kavmiyetçilik bahane gösterilerek işgâl edilmesi girişimiydi. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın yapmış olduğu değerlendirme, bu hadise özelinde herhangi bir anlam taşımadığı gibi, aktüel hadiseler karşısında devletin en tepesinde yer alan müesseselerden birinin yaşanılan hayatın bütünlüğü ve gerçekliğinden ne kadar kopuk olduğunu göstermesi bakımından da son derece önemliydi. Tartışma gündemden düşmüş gibi görünse de kapalı kapılar ardında sürerken, bir açıklama da Devlet Bahçeli’den geldi. Devlet Bahçeli: Divan-ı Âlî Kurulmalı Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçildiği günden beri sürekli olarak devletin diğer müesseselerinin de bu yönetim sistemi değişikliğine uygun olacak şekilde yeniden yapılandırılması gerektiğinden bahseden Devlet Bahçeli’nin, Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılmasını konu alan açıklamasında öne çıkan ifâdeleri ise şunlar oldu: - “Anayasa Mahkemesi yeni hükümet sisteminin doğasına uygun şekilde yeni baştan yapılandırılmalıdır. Parlamenter Sistem’in oluşturduğu kurumların yeniden yapılanması ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne fonksiyonel açıdan müzahir noktaya taşınması artık kaçınılmaz bir zarurettir.” - “Millî güvenliğimizin sağlam esaslara bağlanmasının yanında, iç huzur ve istikrar ortamının kökleşmesi için bilhassa Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmesi temel gündem olmalıdır.” - “Bu maksatla da yeni hükümet sistemi Parlamenter Sistemin bütün kamburlarından, bütün bağlarından, bütün engellerinden ayıklanmalı, arındırılmalıdır.” - “Nihayetinde hâkim ve havi hukuk sistemi mutlaka ele alınmalı, darbe dönemlerinin ürünü ve mirası olan yargı müessesleri demokratik bir içeriğe kavuşturulmalıdır.” - “Türk milleti 16 Nisan 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni tercih etmiş, Parlamenter Sistem dönemi kapanmıştır.” - “Parlamenter Sistem’in oluşturduğu kurumların yeniden yapılanması ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne fonksiyonel açıdan müzahir noktaya taşınması artık kaçınılmaz bir zarurettir.” - “Bunlardan birisi de ilk defa 1961 Anayasa’sı ile hukukumuza giren, esas itibariyle 1960 darbesinin oluşturmak istediği demokrasi dışı yapıyı korumak için ihdas edilen Anayasa Mahkemesi’dir.” - “Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi yeni hükümet sisteminin doğasına uygun şekilde yeni baştan yapılandırılmalıdır.” - “Ahlâkî ve siyasî bir uzlaşmayla, 1960 darbesinin bütün izlerinin ortadan kaldırıldığı, zulüm olan yargılamaların tüm sonuçlarının yok sayıldığı bir dönemde, Anayasa Mahkemesi de tüm unsurlarıyla yeniden masaya yatırılmalıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ruhu ve esaslarıyla birlikte, yüksek demokratik standartlar bunu gerektirmektedir.” - “Türkiye’nin demokratikleşme sürecini hızlandıran Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle çelişmeyecek demokratik, etkin, adil, tartışmaların odağı olmaktan çıkarılmış bir 'Yüce Mahkeme', deyim yerindeyse bir 'Divan-ı Ali' kurulması Türkiye’nin gücüne güç katacaktır.” - “Siyaset kurumunun görevi, yaşanan karanlık dönemlerin muhasebesi ile geleceğin Türk asırlarının, Türk nesillerinin ihtiyaçlarını tespit etmek, kudretli devlet inşası için gerekli demokratik adımları ve atılımları süratle hayata geçirmektir.” - “Anayasa Mahkemesi’nin son zamanlarda verdiği kararlar sancılı ve sakattır.” - “Hak ihlalleri adı altında, millî haklara ve adalet duygusuna telafisi imkânsız zararlar verilmektedir.” - “Yeni Yasama Yılının başlangıcında bu konunun samimi, sağduyulu, önyargısız, demokrasi ahlâkına ve millî gerçeklere münasip ölçülerde değerlendirilip tartışmaya açılması halisane beklentimizdir." *** Adil bir yüce mahkemenin kurulması elbette ki Türkiye’de yaşayan ehl-i vicdan her kesim için bir özlemdir ve böylesi bir müessesesinin kurulmasını da elbette ki sonuna kadar destekleriz. Bununla beraber, Türkiye’nin ihtiyacı olan ve adı her ne olursa olsun, alanında öne çıkmış belli başlı “şahsiyet”lerin bir araya geldiği ve yeni ufuklar belirlendiği gibi yürütme mekanizması tarafından alınan kararların da denetlediği “Anayasa Mahkemesi” tanımından çok daha geniş bir çerçevede hareket eden bir “divan”a ihtiyaç duyulduğu açıktır. Demokratik sistemin arazları dolayısıyla, iç ihanet şebekelerinin bile seçim yoluyla iktidara gelmesinin yolunun açık olduğu ve seçilen hükümetin Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği tüm kazanımları, “Felix Culpa” esprisinde olduğu üzere “modernleşme”, “Türkiye’nin yüzünü yeniden Batı’ya-muasır medeniyetler seviyesine döndürme”, “demokrasi” ve “özgürlük” gibi kof kavramlarla çöpe atma yetkisi olduğunu unutmamak gerek. İngilizlerin Lordlar Kamarası ve Krallıktan niçin vazgeçmediklerini, Amerika’daki Temsilciler Meclisi ve Senato’nun hangi aileler elinde sürekli niçin dönüp durduğunu anlamak gerek. Devlet müessesesi denen âletin, esen her rüzgârda bir sağa bir sola savrulmak üzere kendi başına bırakılması mümkün değildir. Bu sebeble de hem uzun vadeli hedefleri belirlemek ve hem de yürütme organını bu hedefler istikâmeti üzere kalmaya zorlayacak yüksek bir müessesesinin varlığı, Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile beraber iyiden iyiye zaruret hâlini almış bulunmaktadır. Divan Devlet Bahçeli’nin önerdiği Divan-ı Âlî’nin İslâm tarihindeki yerine de bir bakalım. İslam tarihinde ilk divan, ikinci İslâm Halifesi Hazret-i Ömer döneminde (634-644) bir devlet dairesi olarak kuruldu. Devlet gelirleri ve giderleriyle ilgili işler burada yürütülüyordu. Emeviler döneminde (661-750) divanların sayısı artırıldı. Ana divan Şam’da olduğu hâlde, vergi işlerini yönetmekle görevli olan Divanü'l-Harac giderek ana divan durumuna geldi. Merkezde çeşitli devlet işlerini yürüten başka divanların yanında eyaletlerde de divanlar vardı. Divan geleneği Abbasiler döneminde de (750-1258) sürdü. Bu dönemde, vergi işleriyle Divanü'l-Harac, zekât işleriyle Divanü's-Sadaka, askeri işlerle Divanü'l-Ceyş, devlet görevlilerinin ücretleriyle Divanü'n-Nafaka, saray giderleriyle Divanü'l-Hazine, posta ve gizli haberalma işleriyle Divanü'l-Beridi ve mali denetimle Divanü'z-Zimem uğraşıyordu. Divanü's-Sır ise devletin önemli iç ve dış sorunlarıyla ilgili kararların alındığı bir üst kuruldu. Abbasilerde Divanü'l-Mezalim adlı bir kurul halkın çeşitli konulardaki yakınmalarını dinler ve bunları halifeye iletirdi. Halifeler divan toplantılarına katılmazlardı. Gerek duyduklarında, toplantının yapıldığı salona bakan yüksek bir yerde oturup görüşmeleri pencere arkasından izlerlerdi. Daha sonra kurulan İslam devletleri büyük ölçüde Abbasi divan geleneğini sürdürdüler. Büyük Selçuklularda Divanı Âlâ devletin en yüksek yönetim kuruluydu. Divan-ı Âlâ’nın altında resmi yazışmaları yürüten Divan-ı İnşa ve Divan-ı Tuğra adlı iki divan vardı. Mali kayıtları Divan-ı İşraf-ı Memalik tutar, malî denetimi de Divan-ı Nazar-ı Memalik yapardı. Askerî işleri Divan-ı Arz ya da Divan-ı Ceyş denilen kurul yürütürdü. Anadolu Selçukluları, Büyük Selçuklulardaki divan geleneğini bazı değişikliklerle korudular. Anadolu Beylikleri ile Akkoyunlular ve Karakoyunlularda da benzeri müesseseler vardır. Osmanlı İmparatorluğu'nda ise padişah sarayında toplanan ve şimdiki bakanlar kurulu gibi memleketin önemli işlerini gören, bu arada müracaat dilekçelerini de kabul ederek bir çeşit yüksek mahkeme vazifesi de gören müessese Dîvân-ı Hümâyûn’dur. Topkapı Sarayı’ndaki Kubbealtı dairesinde toplanırdı. Kuruluşu, Orhan Gazi dönemindedir. Devletin ilk zamanlarında devlet işleri ya doğrudan doğruya padişahlar tarafından ya da sadrazamlar tarafından görülürdü. İstanbul'un alınmasından sonra, devlet işlerinin çoğalması, böyle bir divanın kurulmasını gerekli kılmıştı. Divan, kelime mânâsı itibariyle “ulu”ların yeri, yâni “divan” müessesesi gündeme gelir gelmez, bu müesseseyi şahsiyetinin rengiyle boyayacak “ulu”ları tayin edecek olan ölçüyü aramak üzere hemen bakılması gereken mesele ise şahsiyet ve şahsiyetçilik... Şahsiyetçilik Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinden beri şahsiyet meselesine bakacak olursak: “ÜSTADIM’a: Bütün insanlığı tek sıra üzerine hizaya getirseler, o sıranın yükseklik bakımından ulaşacağı en dik had, içinde en uzun boylu tek şahsiyetin yüksekliğidir. Şu var ki, insan ve cemiyet hayatının namütenahi çapraşık ve girift oluş̧ sırları içinde ve şahsiyetler arasında şube şube, bu teki ve tekleri sıhhatle tartacak hiçbir terazi bulunamayacağına göre, dava, bu teki veya tekleri mutlaka ele geçirebilip geçirememekte değil; bütün bir zümre adına sıhhatle benimsenmesi pek kolay olan ana gayeyi ele geçirmekte... Gaye yerinde dursun da, isterse her zaman ona varmak mümkün olmasın... İşte, BİR CEMİYETTE BÜTÜN TEMSİL HAKKI; mutlak olarak, fikirde, sanatta, ilimde, fende, siyasette, idarede, hülâsa yapıcı ve kurucu insanî verim şubelerinin hepsinde, en uzun çıkıntılı yıldız köşelerinin, dolayısıyla en üstün şahsiyetlerindir. Dünya fikir tarihi boyunca çile doldurmuş her soylu kafa, bir bedahet kolaylık ve zarafetiyle hemen kestirir ki, cemiyet için bellibaşlı bir sınıfa istinad etmeyen hiçbir fikir sisteminin mimarî temeli atılamaz. Öyleyse bizim sınıfımız, o cemiyet içinde, bir bahçenin ağaçları gibi, en olgun ve örnekli ruh ve kafa yemişiyle yüklü, üstün şahsiyet manzumesi... (AYDINLAR ARİSTOKRASİSİ)... Biz de bir sınıfa bağlıyız. Fakat her sınıfı içine alan bir sınıf... Bu zümreyi bütün dertleri ve ıstırablarıyla kucaklayan ve kendi öz nefsinden başka her nefsi düşünen, mücerred bilmek ve anlamak çilesinin yakıp tutuşturduğu, cins yaradılışlar çevresidir. Hak ve hakikatimizi dayadığımız ıstırab da, her acının üstünde, mücerred idrak ıstırabı... (DİKKAT): Kudret sahibinin, ezelî ve ebedî saltanatını inkâra kadar HÜR yaratmasına rağmen tam ve mutlak irade ve hâkimiyeti altında tuttuğu varlıklar gibi, İlâhî mimarînin bu ulvî mânâya eş olarak insanî mimarîye tatbikinden ibaret olan ve gerçek imânla sarmaşdolaş bulunan bu YEPYENİ SİSTEM, şu ânda, muzdarib ve muhteliç dünyanın rahmindeki KURTARICI ÇOCUK’tur; gelmekte ve gelecek olan, yalnız o... BÜYÜK DOĞU’nun kafasında, bir Mebuslar Meclisi değil, YÜCELER KURULTAYI yaşamakta; ve bu YÜCELER KURULTAYI’nın kürsüsünde, “Hâkimiyet milletindir” levhası yerine HAKİMİYET HAKKINDIR düsturu ışıldamaktadır.” Gaye Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun şahsiyet ve şahsiyetçilik ile alâkalı olan sözleri arasındaki “bütün bir zümre adına sıhhatle benimsenmesi pek kolay olan ana gayeyi ele geçirmek” bahsine dikkat ettiyseniz hemen fark edeceksiniz ki, mesele burada başka bir buuda daha taşınmış oluyor. Devleti, divanı, divanı teşkil edecek kimselerin şahsiyetini ve onlarda aranacak şahsiyet kumaşının niteliğini tayin eden gaye. Hani biz sık sık tekrarlıyoruz, gaye ve vasıta fikir diye. Görüldüğü üzere bir devlet müessesesinin ihdas edilmesi noktasında, konuyu alâkadar eden bahisleri üst üste koyunca bile, iş dönüyor dolaşıyor bu gaye ve vasıta fikir bahsinde düğümlenip kalıyor. Sayın Devlet Bahçeli, Anayasa Mahkemesi yerine bir Divan-ı Âlî kurulmasından söz ederek ön alıyor, yol açıyor ve bu yolu asfaltından peyzajına ve menziline dek planlamak da aslında bakacak olursak tam da bize düşüyor. İdare şekli değişip de Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçildiği günden beri devlet müesseseleri arasındaki ahenksizlik henüz giderilebilmiş değil. Devlet Bahçeli de bu işin ıstırabını duyuyor olacak ki, bu konuyu sürekli gündemde tutmak için azamî derecede gayret sarf ediyor. Evet, Türkiye Cumhuriyetini meydana getiren müesseseler, hattâ birkaç haftadır üzerinde durduğumuz üzere Türk Lirası’nın keyfiyeti bile baştan sona yenilenmeli. Biz bu konuda Devlet Bahçeli’ye sonuna kadar katılıyoruz; bununla beraber ve daha geniş bir perspektiften bakarak şu hususu da ilâve ediyoruz; Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçilmesi de dâhil olmak üzere, sistemi meydana getiren unsurlarda gerçekleştirilmesi planlanan değişimin bütün bir fikir ve ideal merkezinde temerküz ettirilmesi gerekir ki, başı ayrı altı ayrı oynayan yeni bir sistemcikler değil de, bütün uzuvlarıyla beraber tek bir istikâmete yönelmiş yekpare bir sistemler sistemi inşa edilebilsin. Bizim açımızdan divan hakkındaki teklifimiz “Yüceler Kurultay”ıdır. Yüceler Kurultayı, içinden doğduğu İdeolocya Örgüsü’nde ele alınan tarih muhasebesi adlı yeni hafızamız, emirleri, prensibleri, dayanak sınıfı, genel çerçeveleri ve Başyücelik Devleti idare sistemi ile beraber, bir gaye ve vasıta sistemi hâlinde, sistemler sistemi bir bütününün içinde kıymetini bulmaktadır. Bugün memleket gemisinin dümenini bu istikamete doğru kıracak her girişimi, adı her ne olursa olsun sonuna kadar desteklediğimizi buradan ilân ederiz. Şimdiye kadar demokrasi ve vesayet gibi kavramlar karşı tarafa karşı etkili birer argüman olarak kullanılmışsa da, artık, Türkiye Cumhuriyeti’ni hakiki bir devlet yapmak üzere hem istikameti tayin edecek ve hem de bu istikamet üzere devletin ayaklarını sabit kılacak yüce bir divanın, yüce kurultayın, divaneler divanının, “Yüceler Kurultayı”nın varlığı, içinde bulunduğumuz konjonktüre bakıldığında da görüleceği üzere artık kendisini bir zaruret hâlinde dayatmaktadır; sistemler sistemi bir gaye ve vasıta sistem ile beraber! Baran Dergisi 718.Sayı

Dağlık Karabağ’daki Çatışmalar Vesilesiyle

Dağlık Karabağ'daki aktüel vaziyet hakkında konuşmak istiyorum. İki ülkenin mevcut sınırları Sovyetler Birliği döneminde Stalin zamanında çizildi. Stalin, Gürcistan asıllı birisiydi. Sovyetlerin dağılmasının ardından iki ülke sınırında büyük sorun çıkmaya başladı. Bu sorunların çözümü Moskova’da aranırdı. Yine Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmaların sona erdirilmesi için Moskova’da dışişleri bakanları bir araya geldi. Stalin’in jeostratejik kararı bir çeşit emperyalist karardı. Bu karar sebebiyle o günden bugüne insanlar savaşıyor, birbirlerini öldürüyor, birbirlerinin varlıklarını yok ediyorlar. Dağlık Karabağ’ın çoğunluğu Ermeni kökenli olmasına mukabil Azerbaycan’a bağlı, uluslararası çapta böyle kabul ediliyor. Bu karışık sorunu çözmek için yine Rusya harekete geçmiş görünüyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov çok akıllı bir adam. Dünyadaki en iyi dışişleri bakanlarından birisi. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, tabiî olarak Azeri Türklerini destekliyor. Çünkü onlar Anadolu Türklerinin kuzenleri ve arkadaşları... Türkiye ve Rusya, takındıkları tavır itibariyle düşman değil, iki dost ülke. Bazı bölgelerde ve Azerbaycan-Ermenistan meselesinde ise fikir ayrılıkları var. 1917 Rus Devrimi'nden evvelinde bugünkü Türkiye’nin bir imparatorluk olduğunu unutmamalıyız. Ne yazık ki Osmanlı dağıldı... Fakat Erdoğan, sorunları değiştirebileceğini, çözebileceğini ve Türkiye’nin imparatorluk zamanına geri dönebileceğini gösterdi. Artık daha güçlü bir Türkiye var ve bölgedeki ana güç!.. Bölgesel bir Müslüman güç olan Türkiye, sadece Türklerin devleti değil... Bölgenin bu güce büyük ölçüde ihtiyacı var. Bunu asla unutmamak gerekiyor. Türklerin idare ettiği; fakat diğerlerine haklarının verildiği, herkese kucak açan bir devlet olma vasfına uygun kararlar verilmeli. Türkiye’de eskisi kadar olmasa da hala Hıristiyanlar yaşıyor. Ermeniler de öyle... Bugün Türkiye’nin Azerbaycan'a müdahale etmesi, imparatorluk geçmişinden, tarihinden gelen bir haktır. Ermenistan'ın bugünkü tutumuyla bu sorun çözülemez. Ermeniler Türk İmparatorluğu'na çok yakındı ve zamanla saraya kadar girip devlet idaresinde söz sahibi olmuşlardı. Sultanın hazinesinin sorumluluğu Ermenilerdeydi. Bir Yahudi mezhebi eliyle Türk imparatorluğu yok edilene kadar bu böyleydi. Sultanı devirdiler ve Kemal Atatürk'ü iktidara getirdiler. Ne olursa olsun, Avrasya’da Türkler var ve Türkiye buralardaki iç çatışmaları çözmekle yükümlü. Türkiye her ne kadar bugün bir imparatorluk olmasa da, geçmişi referansıdır. Tüm milletler sınırlara saygı göstermelidir. Ne olacağını bilmiyoruz, ama daha iyi olacağını umuyorum. Bazı Ermeniler ile Azeriler arasındaki kavga utanç verici ve aptalca. Mesele şu ki, daha önce yüzyıllar boyunca birlikte yaşadıkları gibi yaşamalılar. Sınırları istediğiniz gibi değiştiremezsiniz. Dağlık Karabağ’da Ermenistan’ın kontrolünde yaşayan insanların bir gücü yok. Yaşanan bu çatışmalar en çok oradaki Ermenilere zarar veriyor. Ermenistan’ın politikaları oradaki insanları mağdur ediyor. Ermenistan sürekli soruna sebep oluyor ve bu şekilde devam ederse asla başarılı olamayacak. Bugüne kadar bu ve benzeri politikalar sebebiyle kaybettiler, aptallık etmeye devam ederlerse netice yine aynı olacak. Kaybedecekler! Çünkü, Türkiye’yi karşılarına aldılar. Türkiye, NATO’nun asker sayısı bakımından en büyük güçlerinden birisi. Türkiye, sınırında yaşanan çatışmalarda doğrudan yer almasa da büyük etkisi olacaktır diye düşünüyorum. Rusların, Ermenilerden yana tavır alacağı biliniyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de çok çok akıllı bir adam. İyi bir Hıristiyan ve Ermeni Kilisesi de tarihteki en eski Hıristiyan kiliselerinden birisi. Tarihî bakımdan bu önemlidir. Sırf bu sebeple dahi Ermeniler asgari saygıyı hak ediyor. Ne yazık ki Ermenistan hükümeti bu saygıyı zedeleyecek hareketler yapıyor. Her ne kadar iyisini ümit etsem de, bu hususta iyimser değilim, bu çatışmanın devam edeceğini düşünüyorum. Ermenistan halkının, Ermenistan Cumhuriyeti'nin neden böyle bir hükümete sahip olduğunu merak ediyorum. Umarım işler normale döner ve kavgalı olan bu insanlar barış içinde birlikte yaşamaya başlar. Birbirlerine hediye vermeye, birbirleriyle uğraşmamaya, birbirleriyle ticaret yapmaya ve dünyalarını büyütmeye devam ederler. Türk imparatorluğu yıkıldığından beri bölgedeki bu sürtüşmeler devam ediyor. İnsanlar eskiden serbestçe hareket edebildikleri yerlere artık gidemiyor, sınırlar buna engel oluyor. İnsanların yine Türk imparatorluk döneminde olduğu gibi birbirlerine saygı ihtiyacı var ve bu gerçekleşecek. Belki söylediğim bir hayal gibi görünebilir ama hayal olduğunu zannetmiyorum. Taraflar anlaşıp Osmanlı imparatorluğu dönemindeki gibi yaşamayı öğrenmeli. Bu olmazsa çok büyük bir savaş olacak. Korkunç bir savaş!.. Böyle bir savaşta herkes zor duruma düşecek. İnsanlar ölecek. Birbirlerini sevmesi gereken insanlar arasındaki bir savaşta insanlar ölmemeli, sorunlar barışçıl bir şekilde çözülmeli. Dağlık Karabağ'ı ele geçiren aşırılık yanlısı Ermenistan hükümeti sebebiyle şartlar umut verici görünmüyor. *** Venezuella’da da bir savaş devam ediyor. Ailemle konuştum, ülkede yeterli petrol yok, böyle bir ülkede petrol bulmak için mücadele ediyorlar. Venezuella, petrol rezervleri bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi. Bu sorunun sebebi petrol endüstrisinin ABD’den gelen makinelere dayanması ve bu makinelerin ülkeye girişinin engellenmesi. Petrol sebebiyle bir ülke harabeye çevrildi. ABD’de Kasım’da seçimler yapılacak ve neler olacağını daha net göreceğiz. Venezuella halkının yeni ve daha güçlü Amerikan saldırılara karşı direnmeye hazır olduğunu ümid ediyorum. Allahü Ekber! 10.10.2020 Baran Dergisi 718.Sayı

Taş Kentin Yıkık Komşusu

Toplum olarak bencilliğin hududunu zorladığımızın farkında mıyız? Tahammülsüz fertler olduk. Bir başkasının sesini duymak dahi bizi yoruyor artık. Yoldan geçerken birine selam vermekten kaçındığımız vakitler de yok değil. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" misalindeki gibi, kimsenin bize bir şey sormasına ve yanımıza yaklaşmasına katlanamıyoruz. Bunlar ufak tefek sorunlarmış gibi gözüküyor olabilir; fakat öyle değil. Bir selâm, kalpten bir tebessüm ve hâl hatır sormak son derece ehemmiyetli bir şeydir. Alt komşunun üst komşudan haberi yok. Aynı binada oturup da birbirini tanımamak ne kadar absürt. İnsanlar kendi hayatını, kendi elleriyle yalnızlaştırmıştır. Akşama kadar çalışan ferdler, mesai bitiminde birkaç saat “rahatlamak” maksadıyla dışarıya çıkıyor. Günün neredeyse tamamı dışarıda geçerse, komşular birbirlerini nasıl tanır? “Yalnızlaşmak” moda hâline geldi. Otobüslerde bile “merhaba, iyi günler” diyenler çok azaldı... Neredeyse yok... Herkes kulaklık takıp bir şeylerle meşgul olup gerçek hayattan kopuyor. Neden? Ne oldu? Ne değişti? Bu sorular ile muhatap olmalıyız artık. Bu sorular kimi vakit bizi esareti altına da alabilir. Almalıdır da. Her insan bunu kendisine sorsun! Niçin böyle olduk? Niçin her birimiz eskiye hasret duyuyoruz? Eskinin güzelliği, cazibesi neden şimdilerde yok? Hâlbuki imkanlar çok genişledi, işlerin kolaylaşması gerekirken daha zor bir hâl aldı. Mesela bayramlar sıla-i rahim yapabilmek adına bulunmaz bir nimetti. Artık kaçış için, kendince “rahatlamak” bahanesiyle, insanlardan uzaklaşıp, an’anelerimize ters hareket ediyoruz. Büyükler hürmet görmekten mahrum, örf bitik, küçükler ise yerini bilmiyor. Hayatın zorluğundan yakınanlar da kendi rahatlığı için kaçış peşinde. Halit b. Zeyd (Ebu Eyyüb el-Ensarî) Hazretleri’nin rivayet ettiği hadise bakalım... Bir Hz. Peygamber'e gelerek: "Yâ Rêsûlallah; beni Cennete sokacak bir ibadet söyler misiniz? dedi... Rêsûlüllah şu cevabı verdi: Allah'a ibadet edip ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayıp, namaz kılar, zekât verir ve sıla-i rahm edesin..."(1) Resûller Resûlü’nün buyurduğu gibi, böylesi bir ibadetin kıymeti malum iken insanlar niçin bu kadar boş vermişlik içinde acaba? Bu meseleye başka bir bakış katalım... Etrafımızda ne kadar çok taş yığını var fark ettiniz mi? Yüksek binalar, sıkışık evler, köprüler, yollar... Tamam bunlar hayatımıza kolaylık getiriyor olabilir fakat tabiattan uzak bir hayat sürüyoruz. İnsanı sıkmak, taşlara boğmak ve estetikten uzak yaptırımlara maruz bırakmak ruhî dinginliğe de maraz bulaştırmaktadır. Ruhu dinlenmeyen, tabiattan uzak kalan insanın çevreyi idrak etmesi bir kenara dursun, kendi iç sesine yabancılaşır, onu duyamaz. Hal böyle olunca da zihin ve bedenin irtibatına halel gelir. Çevresine karşı vurdumduymaz olan kimse, ruhuna yabancılaşır. Bu minvalde geleceğimiz adına bir tehlike de çocuklarımız olmaktadır. Onlar için yaşanması mümkün bir hayat oluşturmak ilk önce ebeveynlerin vazifesidir. Eskiden komşu çocukları kardeş gibiydi, onların ailesi diğer çocuklara sahip çıkar, karnını doyurur, cebine harçlık koyardı. Şimdilerde öyle değil... Yâni, demem o ki; her fert kendini ve ailesini tashih etse toplum olarak daha güzel yerlere geliriz Allah’ın izniyle. Allah bizleri ve zürriyetimizi murad ettiği şekil üzere muhafaza buyursun. Kaynaklar 1) Buharî, Zekât, 1 Baran Dergisi 718.Sayı

İnsan Kendi Kendisine Karşı Şeffaf Mıdır?

“Şeffaflık” zaman ve kedere, hâdisenin derinliğine karşıdır, yüzeyseldir. İnsanlar arasındaki “şeffaf” denilen ilişki, canlılıktan uzak, statik ve kısa vadelidir. Sevdiğimiz, ehemmiyet verdiğimiz insanların her ân ne yaptıklarını bilsek, onları adamakıllı özlemez hatta onlar adına telaşlanmazdık. Belki de sevemezdik. Şeffaflık, nihayetinde bir tür açmazdır. Çünkü, insan ruhu, ötekinden uzakta, kendi başına kalabileceği (mahrem) yere ihtiyaç duyar. Mahremiyet sonrası (post-privacy) insanların kendini “yeni duruma” uydurması gerektiğini savunur, şeffaflık adına şahsın kendine ait alanlarının tüm yönleriyle sergilenip, teşhir edilmesi gerektiğini, böylelikle insanî münasebetlerde “içi görülür” bir irtibatın varolacağını öne sürer. Halbuki Byang Chul Han bu meseleyle alâkalı Şeffaflık Toplumu isimli kitabında şöyle söyler: “İnsan, kendisi için bile şeffaf değildir!” Münasebeti diri tutan şeylerden birisi de, karşımızdaki şahsın önümüze sermediği şeyleri düşünüp, buna hürmet etmek ve sezmeye çalışmaktır. Başka bir yönüyle söylemek gerekirse, rakibimizin elindeki kartları bilirsek, oynamanın ne mânâsı var? Blöf, tetkik, risk ve anlamlandırma ne içindir? Ar ve edep de şeffaflığın düşmanıdır; enformasyon (bilgi akışı) ve hızlandırılmış iletişim müphemliğe hürmet göstermez ve zedeler. Hadlere riayet etmez, mesafe tanımaz. Roland Barthers, fotoğraf(çılık) üzerinden güzel bir tesbitte bulunmuştur... “Böyle olmuştu”yu yansıtan içerik, Roland için hâdisenin özüdür. Artık herkes fotoğraf çekip, “anlık” paylaşım yapıyor. Dijitalleşmeyle beraber, fotoğrafın da esas mânâsı kayboluyor. Milyar insan, kendince ânı yakaladığını zannediyor. Dijital fotoğrafçılıkta “negatif” yoktur. Analog yâni bundan yirmi sene evvel bugünkünden çok daha fazla kullanılan, içine film takılıp fotoğraflanmış şeyler “böyle olmuştu”ya daha müsait. Süreci kısaca hülasa edelim... Çekim yapılmış makinenin içindeki film, rulo hâlinde ışık görmeyecek şekilde, karanlık bir odada ortaya çıkarılır, birtakım kimyevî maddelerle yıkanır, daha sonra durulanıp, sabit bir şekilde kurumaya bırakılır. Burada bir “doğum” söz konusudur. Günümüzün “dijital fotoğrafçılığı” doğumu, ölümü hâdisenin derinliğini içermez, dramatik ya da romantik değildir... Şeffaftır zamanın yoğunlaşmasını beklemez. Fotoğraf, olmuşa şahittir, “bu sebeple umumî havasında hüzün hâkimdir.” Barthes’a göre, fotoğrafa not olarak düşülen tarih, hayatı, ölümü, nesillerin kaçınılmaz yokoluşlarını aklımızdan geçirmeye yol açtığı için önemli bir parçadır. Şeffaflık önce fertte daha sonra da toplumda pornografiyi tetikler ve sonuçta geleneği yıkıcı hâle gelip, anestezik bir duruma sokar. Meşhur olup, “kelepir”e gitmemek için teşhircilikte yarışılırsa, an’ane ve mahremiyet zarar görür. Ölüm büyük bir nasihattır aslında, aynı zamanda bir “sır” da barındırır içinde. İnsanın kendine özgü alanı sergilenirse, kişiyi her türlü saldırıya müsait hâle getirir. Mesafesiz olmak, yakınlık-dostluk değildir, bilakis onu öldüren şeydir. Yakınlıkta uzaklık vardır, “her şey zıddıyla kaim” ve “kişi sevdiğiyle beraberdir” ölçüsünü de hatırlatalım. Hülâsa, şeffaflık insan tabiatına karşı absürt bir hayal dahi değildir. Çünkü muhayyile fantastik olana da muhtaçtır. Hayat, esrarengiz şeylerle güzel, zaten “Her doğru her yerde söylenmez.” Allan Poe şiirlerinin bulunduğu eseri için, “Bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inanlara adıyorum” ithafıyla sunmuştur. Ayrıca F. Dostoyevski, Poe’nun hikâye becerisine binaen, “Poe’nun sadece kendine has olan ve onu bütün diğer yazarlardan ayıran özelliği, hayal gücünün olağanüstü genişliğidir!” demiştir. İnsan, hayal ettiği istikamette giderken, hesapta olmayan şeylerle de karşılaşabilir. Bu da o olmazsa olmaz yolun cilvesidir. Şeffaflık, hayal düşmanıdır. Bir sonraki soluğumuzun sonuncusu olma ihtimali varken, kimse bu güvenilmez dünyada hayallerimizi faş etmemizi beklemesin. Adamın biri, bir hayal kurar ve milyonlarca insan onun peşinde koşar. Aynıymış gibi gözüken şeyler de birbirinden farklı olabilir. Dil mevzuunda Wilhem von Humboldt, “Bir kişinin bir kelimeyle kastettiği bir diğerininkiyle tamı tamına aynı değildir ve her farklılık, ne kadar küçük olursa olsun, sudaki bir halka gibi yayılır dilin bütününe. Bu yüzden her anlama aynı zamanda bir anlamama, düşünce ve duygulardaki her mutabakat aynı zamanda bir ayrılıktır.” demiştir. Tiyatro oyuncusu da, kendinden başkası olma sanatını icra eder. Büyük romancılar da hem eserindeki baş kahramandır, hem de değildir. Şeffaflık, sanat düşmanıdır. Güç bazen gizli kalmayı sever, karşısında cebelleşebileceği, dişine gelecek şeyi ister. Kendinden katbekat kuvvetsizi ezmek, gerçek güç değildir. Hatta bu güçsüzü güçlü olmaya iten bir hâdisedir. Güven, toplumlarda azaldıkça şeffaflaşma eğilimi artar, ahlâkî mikyaslar çöktükçe yerini içtimaî dayatma olan şeffaflık alır. Baran Dergisi 718.Sayı

Bir 15 Temmuz Gazisi: Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü

Hesabı kapatan biz olacağız! Siyasetin, menfaatin, ikiyüzlülüğün hâkim olduğu, gerçeklerin değil zan ve yalanların işlediği oyunun tezgahına gelmeyeceğiz! Biz, milletiz! Aldananlar aldansın, aldanmaya devam etsin saf saf, aldatan, buna menfaat sebebiyle işbirlikçilik yapan bürokrasinin, vekillerin hiçbirine inanmıyoruz! * 2017 senesinin YAŞ kararları belirlendikten kısa bir süre sonra, Ağustos ayının 25’inde gazetelerde bir haber yayınlanmıştı. GKB Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü "zehir zemberek veda mektubu" yayınlamış ve basına vererek veda etmişti. GKB'nda 2011'de şube başkanı, 2012'den itibaren de daire başkanı olan Özkürkçü, 15 Temmuz'da rehin alınıp darp edilmiş ve Akıncı Üssüne götürülmüş idi. Mektubunda şunları yazıyordu: "15 Temmuz hain darbe girişimi gecesi GKB karargahında asker elbisesi giyen şerefsizlerce derdest edildim, direndim, mücadele ettim, iki hainden şiddetli darplar aldım. O anda şahsım için zerre korku hissetmedim, ama devletim için çok endişe ettim. Yerimi, makamımı kaybederim korkusuyla zinhar yalana, dolana başvurmadım, hep doğruları söyledim, üstlerimden azar işitme pahasına. Bu çok uzun süreçte maruz kaldığım haksız ithamları, yalanları ve vefasızlıkları artık bir kenara koyarak son sözümü söylüyorum; devlet, anamdır, babamdır, eşimdir, kızlarımdır, namusumdur." General eskisi Özkürkçü üzerine kısa bir "açık kaynak" taraması yapıldığında 15 Temmuz gecesi GKB karargahında kendisinin nasıl hareket ettiğine dair birçok beyanını bulursunuz. Mahkemelerde de, rehin alınarak Akıncı’ya götürülüş kayıtları olduğundan tanık olarak dinlenmiştir. Abdulkadir Selvi'nin Hürriyet gazetesinde 19 Temmuz 2016'da, darbeden üç gün sonra "Komutanların başlarına torba geçirdiler" başlıklı yazısında, rehin alınan 17 kişinin başına gelenler anlatıldığı gibi, Özkürkçü'nun savcılık ifadesinden bölümler yer alıyor; bugün hadisenin soğuduğu bir zamanda bilhassa Selvi'nin, bu ve diğer yazılarına tekrar bakmak gerekir, diye bir tavsiyede bulunuyoruz. Tanık olarak verdiği ifadede şöyle konuşuyor, Özkürkçü: "- (Özel kuvvet timinin komuta katını çıktığını görünce peşlerinden gidiyor, sonra da Hulusi Akar’ın (komutan) odasının kapısının aralık olması sebebiyle gördüğünü anlatıyor) Komutanın zaten üstüne çökmüş hainler, adam debeleniyor, içeriden sesler geliyor, kalkmaya çalışıyor şimdi ben duyuyorum onları oradan. Komutanım iyi misiniz derken komutanın beni duysa bile cevap verecek hali yok. Adamlar üstüne çıkmış komutanın, onları görmüyorum, yuvarlak veya kare masa var." Duruşmaların ilerleyen safhalarında yapılan savunmalarda, Özkürkçü'nun anlatımının video görüntüleri ile sanık ve tanık ifadeleriyle karşılaştırılması yapıldığında anlaşılıyor ki bu anlatımın iddia ettiği saat aralığında olmasına imkan yok! Hulusi Akar'ın, iki farklı zamanda verilen iki farklı ifadesinde de "yerde üstüme çöktüler" gibi bir beyanı da yok! Bir başka gerçek daha çıkıyor bu esnada, kendisi alt katta "rehin" alınıyor ve bir müddet sonra da komuta katının karşısındaki bölümde yeralan odaya kitleniyor. "Rehin" alınma hadisesinden, Selvi de bahsetmektedir ilgili yazısında, "Yere yatırdılar, ayaklarımı plastik kelepçe ile bağladılar, kaldırıp sandalyeye oturttular, ellerimi ters kelepçe ile bağladılar, ağzıma paçavra soktular, kafama çuval geçirdiler!" olarak yazıyor onun ağzından. Düzeltme gönderiyor general eskisi Özkürkçü, "Çuval değil, bandana gibi bir şeyle başımı gözümü kapattılar!" diyor. Sonra yaptığı bir başka tanıklıkta ilaveten başına silahlı bir asker bırakıldığını, silahın da başına dayalı tutulduğunu anlatıyor. Anlatımın hemen devamında da, ağzında paçavra olmasına rağmen, bağırarak yardım istediğini... Bu "bağlanma" hadisesini ise başka kimse görmemiştir! Özkürkçü "Helikoptere dalton yürüyüşü ile götürüldük (eller öndekinin omzu ve belinde yürüyüş), helikopterin önüne geldiğimizde ayaklarımızı kelepçelediler, patates çuvalı gibi içine attılar." diye defalarca söylemesine rağmen helikopterlere dair video kayıtlarında görülen normal bir yürüyüş ile gelip aynı şekilde bindiğidir! Özkürkçü tanıklıklarında anlattığına göre, dipçik darbeleri ile yere yatırılmış, elleri ayakları sert ve sıkı olarak kelepçelenmiş, kafasına defalarca silahın namlusu ve dipçiğiyle vurulmuş. Darbeden hemen sonraki (ihraç kararlarının çıktığı) YAŞ toplantısında görevine devam kararı çıkmış. İlginçtir, "muvazzaf subay" haliyle (başka örneği yok) resmi olarak başvurup "15 Temmuz gazisi" unvanını da alıyor; yukarıda bahsettiğimiz dipçik darbeleri üzerinden. Peki, yaralı Özkürkçü'nün aldığı sağlık raporunda ne yazıyor? Öncelikle raporun 16 Temmuz'da değil, 18 Temmuz akşam üstü alındığını kaydedelim. Raporda onca kelepçeleme, itilip kakılma, patates çuvalı gibi atılma, sayısız dipçik darbesine rağmen yazan, "çizgisel kızarıklık, yüzeysel yara". Sırtta kafada bir şey yok! Kendisinin de beyin tomografi çekimi talebi yok! Bu "raporla" da "15 Temmuz gazisi" oldu! Ardından da hemen YAŞ kararı ile 2017'de "kadrosuzluk"dan emekli edildi. * Ertuğrulgazi Özkürkçü 15 Temmuz genelkurmay davası ve dolayısıyla tüm darbe davaları açısından önemli bir tanık; anlatımları diğer sanık ve tanıkların anlatımları ile çarpışıyor olsa da! Hulusi Akar’ın odası üzerine yaptığı tanıklık Mehmet Dişli, Mehmet Partigöç ve Levent Türkkan için bağlayıcı. Levent Türkkan’ın (daha önce kaleme aldığımız bir yazıda bahsettik) işkence görerek verdiği emniyet, savcılık ve tutuklandıktan sonra cezaevinden alınarak götürüldüğü adliyelerde verdiği ifadeleri, Akıncı Üssü ve GKB Çatı davalarında savcılık tarafından "samimi ifadesi" olarak kayda geçmiş, Türkkan ise çıktığı ilk mahkemede önceki tüm ifadelerini reddetmiş, "O ifadelerin nasıl alındığı tüm dünyaya yayılan sargılı, yüzüm gözüm patlak, şişik fotoğrafımdan bellidir." demiştir. Levent Türkkan’ın ilk mahkemede yaptığı açıklama ile Ertuğrulgazi Özkürkçü'nun darbenin hemen ardından çıkartıldığı savcılık ve ileride tanık olarak katıldığı mahkemelerde verdiği ifadeler çok daha önem kazanıyor; sanıklar için "Örgütsel tavır içinde tüm ifadelerini reddediyorlar." standart lafları da her tarafa yayılmaya başlıyor tabii. GKB Hulusi Akar’ın odasında "ne olduğu", polis ifadelerindeki "samimi itiraflar!" ve Akar'ın iki farklı ifadesiyle az çok bilinip failleri tespit edilmişken, Levent Türkkan'ın reddedişi (odada olduğu söylenenlerin de reddedişi) ile bu "bilinirlik" ister inanın ister inanmayın sadece Ertuğrulgazi Özkürkçü'nün açıklamalarına kalıyor. Oysa video kayıtları ve sanık (ve hatta tanıkların) ifadelerinden ortaya çıkan bir başka gerçek, Özkürkçü'nün Akar'ın odasını görmesinin mümkün olmadığı, anlattığı "adamın üzerine çıkmış hainler" durumundan en az on dakika önce "rehin" alındığı ve bir odaya tıkıldığıdır! Şuraya dikkat ediniz: O gece GKB karargahında bir şeyler oldu, birileri birilerini rehin aldı, "odalardan çıkmayın" diyerek havaya ateş açtı, ilk an itibariyle nizamiye önünde askerler arasında çatışma gerçekleşti, ölüm ve yaralanmalar oldu, meşhur olan zat hariç, 17 kişinin (iddianamede 18 geçiyor ama kayıtlarda 17 tespiti var) helikopterle Akıncı Üssü'ne götürüldüğü zorla götürüldükleri anlaşılır halde. Bunların hepsi gerçek! Hiç kuşku yok. Ama zor kullananlar kim, darbeyi başlatanlar kim, işte orası belli olmuyor! Çünkü görüntü olmakla birlikte ses kaydı yok. Görüntülerde birileri bir yerlere girip çıkıyor ama tanık ve sanıklar farklı şeyler söylüyor. Burada denilebilir, "Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ifadesi yeterlidir." elbette "Genelkurmay Başkanı kurtarıldı." türü yazılar ile ilk günden başlayan psikolojik harp taktiklerinin kurbanı değilseniz, hukukta "itiraf"ın dahi delillerle ispatlanması gerektiğine inananlardansanız, Akar'ın iki ayrı savcılık ifadesi verdiğini, aralarında farklar olduğunu, darbeden günler sonra GKB tarafından yapılmış iki ayrı açıklama olduğunu da göz önüne getirirseniz... Akar'ın beyanı yetse de yetmez! "Doğru"nun da hukuken ispatı gerekir ve bu ispat Levent Türkkan’ın o işkenceden geçirilerek alınmış ifadeleri gibi beyanlar ile olamaz! Türkkan’ın işkenceli beyanları Akar’ın ifadesini doğrular ve üstüne başka bilinmeyen detaylar eklerken, reddediş ve ardından yaptığı savunmalar iddianamelerin "gerçeği yansıtmadığını" ortaya koymaktadır. Türkkan ve sanıklar gerçekten de yalan söylüyorlar, bunun da ispatı hukukî yol ile yapılmak zorundadır! * Bunun üzerinde niye duruyoruz? 15 Temmuz'da, Çengelköy'de din ve vatan için toprağa düşen Halil Kantarcı'nın katili kim, tek derdimiz bunun kesin delillerle ortaya çıkması, üzerinde durma sebep ve ısrarımız bundan! İddianamelere bakarsanız "her şey net!" Sanıkların ve tanıkların açıklamalarına, video kayıtlarına bakarsanız "hadi canım sen de!" Yalan söylüyorlar ("örgütsel reddediş tavrı") desek, sıcağı sıcağına, olay yerinde ve anlatılanların tersine askeri savcılığın gelmesiyle birlikte hiç zor kullanılmadan teslim olan asker ve subaylara yapılan, belgeli işkence raporları ortada, "işkence neden?" sorusu ortada! Gerçekten, olay yerinde ve ister gönüllü ister zor ile teslim alınmış insanlara günlerce niye işkence yapılır, buna dair videolar tüm televizyonlarda niçin yayınlanır? Neden? Sanıkların gerçekten de ciddi iddia ve tutarlılık ile hazırladıkları savunmaları bulup okumak, iddianame ve diğer sanık ve tanık beyanlarıyla karşılaştırmak, "medya bombalarının" tesirlerinden ayrı durmak... Ve böylece Halil'imizin katillerini bulmak! Tek derdimiz, bu! * Tüm hadisenin başlangıcı olan komuta katındaki olayların nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini, dolayısıyla 15 Temmuz darbesinin nasıl ve kimler tarafından başlatıldığı sorusu, Akar’ın beyanı olmasına rağmen, muallak! Bundan emin olunuz! Akar’ın beyanı doğru kabul edilse bile, hukuken doğru olması için delillerle desteklenmesi gerekiyor, o da yok! Odada veya katta olanlar farklı anlatıyor, tüm davaların dayandığı Levent Türkkan, mahkemenin ilk günü bağıra çağıra eski ifadelerinin hepsini reddediyor! Ve Ertuğrulgazi Özkürkçü beyanları ile bulunmaz hint kumaşı oluyor böylece! Çünkü Hulusi Akar’ın iki ifadesini de hem destekliyor hem de "patates çuvalı gibi atılma" ilaveleriyle üzerine başka bilgiler de ekliyor. Ve beyanlarının çürüklüğü, olmadığı yerde olmuş gibi anlattığı video kayıtları ve tanık ifadeleriyle ortaya çıkıyor! Hem "kamuoyunun" hem de kolluk ve adliye unsurlarının karıştırdığı durum: 15 Temmuz darbecisi olmak ayrı bir husus, FETÖ'cü olmak ayrı bir husus! İddianameler ise "hain FETÖ tarafından yapılan 15 Temmuz darbesi" diye başlayarak, KESİN İFADE ortaya koyuyor! Yanlış da buradan başlıyor! Yargılananların hepsi FETÖ'cü değil! İki grubun içinde de "başka dini ve siyasi yapılarla ilişkili" olanlar var. FETÖ! FETÖ mensubu, irtibatlı, iltisaklı olan da "darbeci!" Kilit tanık Ertuğrulgazi Özkürkçü de "FETÖ düşmanı!" İfadelerindeki vurgu, bu! Pek bilinmeyen bir gerçek şu: GKB Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü, 28 Şubat Darbesi Davasında yargılanan 103 darbeci sanıktan biridir. 28 Şubat sürecinde Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığı temsilcisi olarak Batı Çalışma Grubu toplantılarına katılan, kurulan kriz masasına girme izni olan biridir. Yaptığı çalışmalar sebebiyle Batı Çalışma Grubu tarafından kendisine takdir belgesi verilmiştir. Bahsettiğimiz ifadeleri verirken komedi gibi ama hem görevi başındaydı hem de "28 Şubat darbecisi" olarak yargılanıyor idi! Görevinden el çektirilmemiş, kızak göreve de alınmamıştır. Tutuklanmayan tek sanık üstelik! YAŞ kararıyla darbeden bir yıl sonra Ağustos ayında "kadrosuzluk"dan emekli ediliyor ve yukarıdaki "devlet benim anam, babam vs" mektubunu basına göndererek "veda" ediyor, sekiz ay sonra, 13 Nisan 2018'de de 28 Şubat Darbesi davasında "hakkında isnat edilen suçu işlediğine dair delil olmadığından" beraat eden 68 kişiden biri oluyor! Takdir belgesi "delilden" sayılmıyor mahkemece! Şu anda tutuklu bulunan "acayip gazeteci" Müyesser Yıldız (Oda TV) ile de irtibatlı diyelim. Sümeyye Erdoğan'in nikahına kimlerin katılıp katılmayacağını, nikâh şahidinin kim olduğunu soran M. Yıldız'a hemen cevap veriyor mesela telefon ile. Bu tuğgeneral eskisi Özkürkçü'nun bir yönü! Darbe davasında yargılanan Mehmet Partigöç'un odasındaki kasadan çıkan evraklar arasında Özkürkçü'nun "Çocuklarını FETÖ okullarına, dershanelerine gönderdiği, bazı çocuklara yardım ettiği, banka ile havale yaptığı, hava harp okulunda bölük komutanı olduğu dönemde FETÖ (cemaat) iddiasıyla ilişkisi kesilme raporu bulunan öğrencileri koruduğu" iddialarının yazıldığı evrak ele geçirilmiş. Ankara savcılığına ifade veren "Kadir isimli gizli tanık", (darbeden önce veriyor ifadeyi) "TSK içindeki gizli Fetullahçılar" arasında bunun da ismini veriyor! Tanıklık yaptığı dava dosyasının "384 numaralı YAŞ Çalışmaları" isimli ek delil klasöründe de aynı ve daha fazla iddialar yer alıyor! Bu da Özkürkçü'nun diğer yönü! Hem ETÖ hem FETÖ "irtibat ve iltisaklı!" ve bu arkadaş, ister inanın ister inanmayın verdiği (dozajı her seferinde artan) ifadeler ile 15 Temmuz davalarının kilidi! * Mahkemelerde verdiği ifadelere sanık ve tanıkların karşı beyanlarını "Tabii inkar edecek, FETÖ'cü darbeciler" diyerek bir kenara koyalım. Her dediği doğru olsun Özkürkçü'nün. Ortadaki durum yine gariptir! Hakkında raporlar olan, "gizli kripto FETÖ'cü" olduğunu söyleyen raporlar bulunan bir isim... Hadi bu da "kuru iftira" olsun. Peki, 28 Şubat darbecisi olarak yargılanması? Bu da "kupkuru FETÖ iftirası" olsun. Yargılanırken hala görev başında olmasına ne diyeceğiz? "Astına, üstüne ağzına geleni söylemek, tekme tokat girişmekten yargılanmıyor", bilhassa 17/25 sonrası raporların havada uçuştuğu, gık diyenin ihraç edildiği, bunun da üç sene üst üste terfi edemediği (2012-2015) bir dönemde darbeci olduğu iddiasıyla yargılanıyor bu unsur! Sadece bu "detay" dahi garip değil mi? Adil yargılanma diyoruz. Başkaları gibi bunu sadece kendimiz için değil, aramızda kan olan 15 Temmuz-28 Şubat darbecileri için de istiyoruz. Çünkü ancak bu şekilde gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar, fiilden faile erişilir. Daha Genelkurmay Başkanının "rehin alınmasını" hiçbir kuşkuya yer olmadan açıklayamayan, ne’idügü belirsiz fırıldaklarla yürümeye çalışan davalardan hiçbir netice ortaya çıkmaz! Üstü örtülüdür! Ama biz müsaade etmeyeceğiz Allah'ın izniyle! Halil'imizin kanını yerde bırakmayacağız, faillerini biz tespit edeceğiz. Millet olarak yargılayacağız! Bu arada, "hey profesör!" seni seçseler bile o "kurul"a, söz sana, indireceğiz seni oradan! Baran Dergisi 717.Sayı

İran’ı Ne Zaman Çözeceksiniz?

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki gerilimin kaynağı Dağlık Karabağ sorununda fitil bu hafta ateşlendi. Ermenistan’ın sivil sahalara düzenlemiş olduğu saldırılara Azerbaycan da karşılık verince sıcak çatışma çıktı. Dağlık Karabağ tartışmalı bir bölge ve şu anda Ermeni işgali altında. Azerbaycan’ın ise bu çatışmalarda ilk hedefi Karabağ ile beraber işgal altında olan diğer bölgeleri kurtarmak. Bu yazı kaleme alınırken de tek tek hedeflerini gerçekleştiriliyordu. Çatışmaların başlamasının ardından bazı devletlerin Azerbaycan’a ve Ermenistan’a destek açıklamaları yaptığını gördük. Türkiye sadece sözlü destekle yetinmeyip “kardeş ülke” diye nitelendirdiği Azerbaycan’a fiilî olarak askerî yardımda bulunurken, bazı devletler Azerbaycan’ın yanında olduğunu, bazıları ise Ermenistan’ın yanında durduğunu açıkladı. Türkiye kamuoyunda özellikle İran’ın Ermenistan’ı desteklemesinin “büyük” yankı uyandırdığını gördük. Esasında bunda şaşırılacak hiçbir taraf yok; fakat bazıları biraz daha ileri giderek “sükût-u hayâle” uğradıklarını beyan ettiler. İnsanın hayal kırıklığına uğramasındaki başlıca amil neyle muhatap olduğunu bilmemesi, neticeyi kestirememesidir. Anlaşılacağı üzere memleketimizde hâlâ İran’ın ne mal olduğu öğrenilememiş… Eee bu kadar İrancı varken bunun normal sayılabileceğini de belirtelim, kabahati kendimizde görüp yeterince anlatamamışız diyerek bir kez daha izah etmeye çalışalım. İran, sürekli “Müslüman” kimliğiyle ön plâna çıkarılmaya çalışılan bir devlet olarak karşımızda durmaktadır. “Vahdet” gibi kavramlarla ve “mezhepçilik yapmamak” iddiasıyla Müslümanlar nazarında “iyi” sıfatını taşıyan bir devlet olarak görülmek istemektedir. Bunu yaparken de, bölgesel dış politikasının merkezine “devrim-rejim ihracı” kavramını yerleştirmiştir. Devrim-rejim ihracı politikasının temelinde Şii yayılmacılığı fikri yatar. Şiiliği diğer ülkelerde yaymak suretiyle bölge halklarının İran’ı otorite olarak kabul etmesini sağlayıp İran’ın nüfuz alanını genişletmek maksadı taşıyan bu politika, İran’a savunma hattını kendi sınırları dışında kurma imkânı tanımıştır. Mesela Suriye konusunda bu kadar ısrarcı olması İran’ın savunma-güvenlik hattını kendi sınırlarından değil, Suriye ve Lübnan ile Doğu Akdeniz’den başlatmasına imkân vermesidir. Ayrıca bu politika, İran devletine dikkatleri dış politikaya yönelterek içeride millî birliği sağlayıp rejime yönelik protestoların engellemesi noktasında da katkı sağlamaktadır. İran’ın Orta Doğu politikasında din unsurunu hem retorik, hem pratik olarak kullanmasına karşın; 1990’ların başında Çeçenistan’ın tek taraflı bağımsızlık ilan edip şeriatı benimsediğini deklare etmesi üzerine, tüm dünyadaki Müslümanların koruyucusu olduğunu iddia eden İran, “Rusya’nın toprak bütünlüğüne saygılı olduğunu” belirterek Rusya’yı desteklemek suretiyle pragmatik bir politika seyretmiştir. Bu örnek İran’ın “Şii” kartını pragmatik emeller çerçevesinde kullandığını ve İran devletinin asıl kimliğinin “Fars” kimliği olduğunu göstermektedir. İran’ın Şii kimliğini paravan olarak kullanması, devlete Orta Doğu politikasında alan açmasının yanı sıra, iç politikada birleştirici bir motivasyon unsuru, tabir-i caizse bir çimento olması sebebine de bağlıdır. Çünkü çok etnik unsurlu bir yapıya sahip olan İran’da nüfusun yüzde 51’i Fars, yüzde 26’sı Türk-Azeri, yüzde 8’i Gilaki ve Mazandarani, yüzde 7’si Kürt, yüzde 3’ü Arap, yüzde 2’si Lur, yüzde 2’si Balok, yüzde 1’i ise diğer etnik gruplara mensuptur. En çok konuşulan diller ise yüzde 58 ile Farsça ve yüzde 27’lik oran ile Türkçedir. Resmî kayıtlara göre İran nüfusunun yüzde 90-95’i Şii, yüzde 5-10’u Sünni ve yüzde 1’i ise diğer din ve mezheplere mensuptur. Bu bilgilerin ışığında meselemize dönersek; Çeçenistan meselesine benzer bir şekilde 1990’ların başında Ermenistan, Azerbaycan’a ait Dağlık Karabağ bölgesini işgal ettiğinde İran, Azerbaycan’a destek vermek yerine, Ermenistan’ı destekleme ve bu devlet ile ilişkilerini geliştirme yolunu seçmiştir. İran’ın Çeçenistan’ın bağımsızlığına Çeçenler Sünnî olduğu için destek vermediği iddiası ortaya atılabilse de, asıl sebebin İran’ın çıkarlarını korumak olduğu, İran’ın kendisi gibi İmamiyye Şiiliğine mensup olan Azerbaycan’a Ermenistan karşısında destek vermemesinden anlaşılabilmektedir. İran Azerbaycan’a destek vermemiştir; çünkü İran’da hatırı sayılır bir Azerî nüfus vardır ve Azerbaycan, İran’ın iç işlerinde problem çıkmasına sebep olma potansiyeli haiz bir devlettir. Hülasa; İran’ın, dini dış politikada amaç olmaktan ziyade bir araç olarak kullanmasına bu ve benzeri birçok örnek verilebilir. İran, Orta Doğu’da hâkimiyetini tesis etmek için Şiiliği bir yumuşak güç unsuru olarak kullanan özünde ise Fars temelleri üzerinde duran bir devlettir. Sürekli Müslümanlıktan dem vurmasına mukabil Orta Doğu ülkelerinde silahlı örgütler de kurup destekler. Şiileştirdiği gruplardan milis kuvvetler teşkil edip onları Müslümanların üzerine salar. Bilhassa Irak, Suriye ve Lübnan gibi Şii nüfusun var olduğu ülkelerde bu politikadan çokça fayda devşirmiş, belli dönemlerde buralarda hâkim güç konumuna gelmiştir. Bugüne gelirsek; İran’ın Ermenistan’ı desteklemesi, askerî yardımda bulunması ve hatta Şii milis kuvvetleri kendileri gibi Şii olan Azerbaycan’ın üzerine salması dahi şaşılacak bir şey değildir. Biz ise, halkın şaşırmasına değil de, senelerce siyasetin içerisinde bulunup da teessür belirtenlere şaşırıyoruz. Afganistan’dan, Irak’tan, Suriye’den sonra hâlâ anlamadınız mı İran’ın ne mal olduğunu? Kaynaklar: 1-Firas Elias, İran’ın Kamu Diplomasisi, Ankasam Balgat Çalışmaları 6, Ankara, 2017, s. 29. 2-Mehmet Şahin, İran Dış Politikasının Dinî Retoriği, s. 11-12. 3-Gonca Oğuz Gök, İran’ın Bölgesel Politikası ve Türk-İran İlişkileri, Yüksek Lisans Tezi, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Gebze, 2005, s. 10-12. 4-Iran, The World Factbook, https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/ir.html, Erişim Tarihi: 19 Nisan 2019. 5-Şahin, a.g.m., s. 16. Baran Dergisi 716. Sayı

Aczmendiler

Osmanlı Devleti'nin çöküşü ile birlikte yaşadığımız son devir, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl'ın ifadesi ile: "Öldürücü küfür devresi" olarak vasıflandırılmıştır. İslâm bütün dünyada devlet eli ile tatbik edilmekten çıkarılmış, 'yönetenlerin istediği bir müslümanlık' anlayışına mahkûm edilmiştir... Ve İslam, "Fertlerin yaşama gayreti içerisinde hayatiyetini devam ettiren bir din" haline getirilmiştir!... Bu safhada Müslümanlar İslâm'ın hakimiyeti için çeşitli faaliyetlerde bulunmuş ve bu uğurda nice canlar şehâdet şerbetini içmiştir... Bu arada İslam'ı içten yıkmak isteyen şer güçler "dine karşı din" düşüncesinden hareketle onu bu yol ile çökertmenin planlarını kurmuş, yıkılışın kaynağını bize kendi öz değerlerimizde aratır olmuştur... Dağılan, yıkılan, parçalanan ve böylece emperyalizmin sultasında mahkûm edilen Müslümanlar kendi değerleri ile çatıştırılan gruplar haline getirilmiştir. Bu hengâmedeki bireyler aslî hedeflerini kaybetmişlerdir. “Geçmişin alimleri dünde kaldı, şimdi yeni içtihatlar gerekir” gibi görüşler etrafında kümelenenler yanında, düşman kimi yerde “alim”lerdir. Dar'ut Takrib gibi düşüncelerle -mezhepleri birleştirmeye çalışan ekollerle- kimi yerde mezheplerdir. Osmanlı'dır, tasavvuftur... Hangi Kaf dağının arkasında gizlendiği belli olmayan Siyonistlerdir, Masonlardır. Emperyalist Batı ülkeleri, Amerika, Rusya, AB’dir. Rüşvet, faiz, eğitimsizlik, içki, fuhuş, yetişmemek, olmamak, yaşayamamaktır... Hele hülasa o kadar düşman vardır ki, nerdeyse her Müslümana veya gruba göre ayrı bir düşman icad edilmiş ve bu düşmanlar öylesine bir metodla hedef olarak gösterilmiştir ki herkes, önündeki düşmanın bertaraf edilmesinin gerçek mânâda kurtuluşa vesile olacağına inandırılmıştır. Bu arada düşmanla mücadelede İslâm'ın öğrenilmesinin gerekliliği zarureti Müslümanları İslam'ın doğrularını parça parça şu ya da bu yolla öğrenmeye sevketmiştir. Bu parça doğrular kimi yerde "sakalın fazileti", "kılık kıyafetin önemi", "tebliğ", "tevhidi mücadele", “Mekke - Medine dönemi", "dar'ül İslâm-dar'ül harp", "dürüstlük, seytandan korunma, tefekkür", "İslâm'da erkek - kadın", "ekonomi-iktisat ve şeklinde sayısız doğruları sonsuz bir öğrene iştiyakı eklenmiştir. Sonuç, "iyi ve kötü değer yargıları ismi ile bile unutulmuş" ve herşey birbirine karışmıştır... Bütün bunlara Müslümanları yöneten kuyrukçu/parya rejimleri ve onların gizli/açık saldırılarını, maddi/manevi baskıları da eklerseniz, gözünüzde canlanan manzara korkunçlaşır. ...Ve evet maalesef işte manzara budur... Peki böyle bir durum karşısında ne yapılmalı ki, beklenen manada kurtuluş sağlansın? Müslümanların gasp edilmiş hakları için mücadele edenler bir bir şehid olurken, fiili mücadelenin diğer öncü kahramanları "küfrün surlarına tırmanışın destanı" nı yazarlar. Bunlar kurulduğu günden bu güne kadar gelen rejim içerisinde varlıkları ile nur saçan müslümanların yüz akıdırlar. Necip Fazıl Kısakürek "Allah demenin bile suç olduğu bir devirde”, Büyük Doğu bayrağı ile meydan yerine dikilir ve "Allah’a itaat etmeyene itaat yoktur!" der. Çetinler çetini bir mücadelenin "Adeta ciğerinden kalemine kan çekerek" kavgasını veriyordu. Süleyman Hilmi Tunahaz Hazretleri ise Kur'an'ın yasaklandığı bir devirde onun öğrenilmesi mücadelesinin şanlı destanını yazar... Kimi tasavvuf erbabı mânâ kahramanları derinliğine ve genişliğine kıyam eder, sehadet şerbeti içerek Allah'a verilecek can borcunu öderler... Bediüzzaman Hazretleri ise; "İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar" der ve Risale-i Nurları Anadolu'nun çoraklaşmış bağrına serper... Faaliyetleri öylesine sarsılmaz bir iman kuvveti ile gerçekleştirilen muhteşem bir harekettir ki, ne zindanlar, ne yağlı urganlar, ne öldürme tesebbüsleri, ne de sürgün ve takipler... Hiçbir şey yıldırmaz... Aksine karşılaştığı her baskı daha da kuvvetli çıkışlara vesile olur. Risale-i Nurların tesiri halka halka genişler yayılır... Hareket gün geçtikçe güçlenir, kuvvet kazanır. Ve Bediüzzaman Hazretleri Urfa'da dâr-ı bekâya intikal eder. Allah'u Teâlâ’nın kendisi için takdir ettiği şeyden başka bir şey temenni etmeyen Bediüzzaman konulduğu mezara değil mücadelesinin manâsını yaşayan ve yaşatan müminlerin kalbine girer. Onun mezarından bile ürkenler bir gece bilinmeyen bir yere alır götürürler ve naaşını kaybederler.. Yıl: 1960 Bediüzzaman'ın ölümü ile birlikte onu takip edenler Risale-i Nur hakikatlerini haykırmaya devam ederler... Yalnız, bu arada Risale-i Nur'dan hareketle kendilerine değişik sıfatlar biçen farklı gruplar da bir bir ortaya çıkmaya başlamıştır. -Yalnızca iman hakikatlerini anlatanlar ki, ekseriyeti bu kaideden taviz vermez. -Demokrat Parti misyonunu sürdüren sağ kitle partisini (Adalet Partisi, Demirel çizgisi) ısrarla destekleyenler... (Yani Asya Gazetesi çevresinde toplanan, Köprü ve Aile dergisini çıkaran grup. DP-Menderes, AP-Demirel ve DYP üçgeninden çıkamayan, neredeyse S. Demirel'i "beklenen kurtarıcı" ilan eden sözde Risale-i Nur bağlıları... "Bediüzzaman'ın demokratlara yaptığı şahıslar ve şahsiyetler üstü tavsiye ve ikazlar bu günlere ve YARINLARA uzanan çizgide her zaman geçerliliğini korudu ve KORUYACAK"* diyerek "İslamî demokrasinin esasları"ından bahseden (sapkın) güruh...**) -Risale-i Nur bağlısı olduğundan hareketle farklı misyonda değişik işler gören gruplardan bir diğeri de M. Abdulfettah Şahin grubudur. (Şimdi bu kim dediğinizi duyar gibiyim. O zat, meşhur Pensilvanya sakini Fettoş, Fethullah Gülen'den başkası değil tabiî... Onun foyası açığa çıktığı için üzerinde durmayacağız.) Bahsettiğimiz bu iki grup vasıtasıyla RİSALE-İ NUR etrafında fâsid bir çember oluşturulduğu gerçeğini görmek zor değil... Yıl: 1986 Bediüzzaman'ın "Aziz ve sıddık ve sadık ve fedakâr ve vefakâr dâvâ arkadaşlarım, kardeşlerim" dediği bağlıları içinde bu hali seyreden, bu halden dolayı üzülen ve kendi kabuğu içine çekilip mücadeleyi tavizsiz sürdürenler de vardır. Anadolu'nun bağrına serpilen nur tohumları filizlenmektedir. Bu kendi kendine için için pişen, güçlenen ve gelişen oluş hali 1986 yılına kadar devam eder. Bu arada, "için için bidatleri yıkıp dağıtacak bir hareketin muhasebesi yapılmaktadır... -Okuyucular, yazıcılar gibi sınıflandırmaya tutulan Risale-i Nur şakirtleri de vardır... Ve onlar samimiyetlerinin gereği ihlas ile hareket ederek hizmet etmektedirler... Bir anlamda onlar kendi içine kapanıktırlar ve cemiyet meydanında pek görünmez, göze batmazlar. Müslüm Gündüz ise 1984 yılından itibaren Elazığ'da kendi evinde 9 yıldır inzivadadır. Ancak sık sık adliyelere çağrılarak ifadesine başvurulur. O, bu halden mustariptir. Celpname ile savcılık kalemine çağrılmaktayım" diyerek Elazığ Cumhuriyet Savcılığına dilekçeyle müracaat eder: "1 Eylül 1993 tarihinde aldığım bir celpname ile savcılık kalemine çağrılmaktayım. İlgili talimat 1993/311 numaralıdır. Bu seferki tahkikatınız ne içindir bilemiyorum. Yalnız, benim gibi, insanlar ile görüşmekten dahi sıkılan ve dokuz senedir inzivadan çıkmamış bir insanın sabıkalı bir mücrim gibi bu kadar sık aralıklarla adliye koridorlarına celbi, cidden benim gibiler için çok ağır bir eziyettir. Defalarca yapılan sorgulamalarda da belirttim ki; Biz Risale-i Nur talebesiyiz. *** Her bir Risale-i Nur talebesi gibi bizim de ömrümüzün hiçbir anında gayr-i ahlaki ve cemiyetin huzurunu kaçırıcı bir halimiz vuku bulmamıştır. Hayatımızın en heyecanlı gençlik anları böyle olunca, mezara girmek üzere olduğumuz bu ihtiyarlık senelerinde mi dünyaya bakacağız? Entrikalı işlere bulaşacağız? Konuştuğumuz sözlerimizin hepsi ilmidir ve fikrîdir. Siyasetçiliğe ve komitacılığa bulaşmamış samimi ve hür kanaatlerin beyanından ibarettir. Eğer kanaatlerin ve fikirlerin konuşulamayacağı bir istibdad rejimi içerisinde isek, bunu bilelim... O zamanki tavrımız ona göre olacaktır. Halbuki şimdi bu memlekette söylenen "fikirlerin hür olduğu"dur. Biz de bu beyanlara inanarak bazı kanaatlerimizi izhar ediyoruz. Eğer hürriyet tabiriyle sadece "Dinsiz ateistler ve ahlaksız Hıristiyan mukallitlerine tanınan bir hürriyetten bahsediliyor", eğer bu söz ve fikir hürriyetinden İslâm dinine inanan insanların hisseleri yoksa, bizde yorganımızı başımıza çeker, seher vaktinin gözyaşları ile bu halin müsebbiplerini Aziz-i Cabbar'a havale ederiz. Elbette müntakim olan Allah (c.c.) hakkımızı, zalimler güruhundan kat kat fazlasıyla alacaktır. Celpnamede lâlettayin on kişiyi de beraberimde getirmem istenilmiş. Herhalde bir iltibas olunmuş. Ben polis değilim, jandarma değilim, herhangi bir icra gücüm yok, kendimi taşımaktan aciz bir hale gelmişim. Kimi ne için ve hangi selahiyetle size getireceğim?.. Doğrusu şaşırdım... Hasbünallahiveniğmelvekil." Böylece Müslüm Gündüz'ü adliyeye davet eden yargı, beraberinde getireceği on kişi ile birlikte hepsini hukuk adına tokatlayacaktı... Kendilerine kul olmayan vatandaşların hukuk önünde hak iddia etmesi mümkün değildi. 30 Ekim 1992 Milliyet gazetesi ellerindeki asalarla gösteri yapan 26 Aczimendi'nin gözaltına alındığını haber veriyor!... Tabiî olayın aslı başka. Kayseri'de sokakta yürüyen üç Aczmendi genci gözaltına alıyorlar. Arkadaşlarının akibetini soranları da gözaltına alınca sayı kabarıyor. Olay başka, haber başka! Sebep kılık kıyafet bahanesi ile Müslümanlara gözdağı vermek... Adalet Bakanı Mehmet Moğultay öyle istiyor... İktidar despotizmi yeniden hortlatılıyor... "Kıyafetiniz kanunlara aykırıdır!" diyorlar. Aczmendiler onlara ne diyor: "Siz kendi kanunlarınızı kendinize tatbik etmiyorsunuz ki, bize tatbik edesiniz. Sizin kanunlarınızda şapka giymeyen ve başı açık gezenlere hapis cezası uygulanır. Ama bugün milletvekilleri dahil kimse şapka giymemektedir. Anayasayı ihlalden onları da içeri almanız gerekir. Fakat siz mevcut kanunları tek taraflı olarak kendiniz çiğnediğiniz halde Müslümanlara zorla uygulamaya çalışıyorsunuz. Siz tatbik etmediğiniz için bizim de tatbik etmemizde bir mahzur görmüyoruz." (Taraf Dergisi, 1 Kasım 1992, s. 63) Kısaca, “bize uygulamaya kalktığınız kanunlara önce kendiniz uyun” diyorlar. Aczimendiler üzerinde kopartılan fırtınanın aslı astarı bu zorbalığın dayatılmasında yatar. Onlar her zaman her yerde: "Bizim hiçbir Müslümanla alıp veremeyeceğimiz bir meselemiz yoktur. Hangi cemaat ve meşrep sahibi olursa olsun Ehl-i Sünnet çizgisinde olan herkesi kardeş biliyoruz. İslam'ın muzafferiyeti için hepsinden dua talep ediyoruz." derler... Müslüm Gündüz Kimdir? 1941 Senesinde Elazığ'ın Akçakale köyünde doğdu. Sanat enstitüsü üçüncü sınıfa kadar Elazığ'da, enstitü kısmını Kastamonu'da okudu. Karabük tekniker okulunda iken Risale-i Nur'u okumaya başladı. Karabük Demir Çelik Fabrikalarına geçti. Bu arada Akşam Yüksek Tekniker okulunu bitirdi. Askerlik sonrası Zonguldak Ereğli Kömür işletmelerinde iki seneye yakın tekniker olarak çalıştı... Daha sonra Ankara'ya gelerek müteahhitliğe başladı. Bu esnada Risale-i Nur faaliyetlerinden davalar açıldı ve Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinde 1.5 sene mahkumiyet verdiler. Temyize ihtiyaç kalmadan af çıktı. Dosya rafa kaldırıldı. Daha sonra Memleketi olan Elazığ'a geldi. Burada ruhi bir inkılâp neticesi inzivaya çekildi..." Evet onun inzivaya çekilmesi hali bile o günlerde düşman cenahın uykularını kaçırmaya yetiyordu! Çünkü etrafındakilere zorbaların hoşuna gitmeyecek şeyler söylüyordu. Bediüzzaman ve Risale-i Nurları kendi sapkın anlayışlarına kurban edenlerin ipliğini pazara çıkarıyordu. Fettoş ve avanesi, darbeci domuzlar diktatoryası bu durumdan rahatsızdı. Sakal, sarık ve cübbeden başka silahları (!) yoktu. Onlar her halleri ile şer güçlerin şimşeklerini üzerlerine çektiler. Bir bakıma “Dur bakalım ne olacak?" mantığı ile köşe bucak saklananlara karşılık "Biz buradayız." dediler! Ankara sokaklarında Uğur Mumcu suikastı ile birlikte "Kahrolsun Şeriat" sloganları atan azgın azınlığı dumura uğrattılar! Başörtüsü hakkında, "Onların ayaklar altına almaya çalıştığı şey bizim başımızın tacıdır!" "Yaşasın kafirler için Cehennem!" diyen Bediüzzaman'ın şakirtlerine de bu yakışırdı. Onlar kendi varlıklarını ortaya koyarak bunu yaptılar... "Şimdi onlar olmasaydı 28 Şubat olmazdı." mantığı ile hareket edenler, bilir bilmez Aczmendilere saldırıyor. Aczmendiler milletin başına bela olan güruha fiili hal ve hareketleriyle ders verdiler set çektiler... Bunun üzerine harekete geçtiler ve Müslüm Gündüz-Fadime Şahin olayını FETÖ'cü Sami Uslu (Eski Emniyet İsth. Şb. Md.), Ali Fuat Yılmazer (İst. Eski Em. Md. Yrd) ve Recep Güven (eski Diyarbakır Emn. Müd.) ve basındaki elemanlarıyla birlikte tezgâhladılar... Buna rağmen Müslüm Gündüz hocaefendi kendisi önüne atılan yemi yememiş ve tuzağa düşmemiştir. Üç gün boyunca onun yıkanacağı anı bekleyen alçaklar, davet ettikleri basın ile birlikte, gayesi sadece İslâm’ın hakimiyeti olan bir Müslümanı bütün halk nazarında linç etmeye kalktılar... Şimdilerde de, bu olayı hatırlatarak Müslümanları (onlardanmış gibi görünen) müptezeller vasıtasıyla rencide etmeye çalışıyorlar... Nihai hedefleri gayet net; halkla doğruları telkin eden müminlerin arasındaki mesafeyi açmak. İlerde yapacakları sinsi, gizli operasyonlar için zemin hazırlamak! Müslümanlar Aczimendilere saldıran güruhtaki kimi şahsiyetlerin geçmişine bakarsa onların FETÖ ile iltisakını yakinen göreceklerdir. "İbda, Bediüzzaman'ın rüyasını gördüğü bir temsil makamındadır!" "Bizim hakimiyetimizde Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri üniversitelerde ders kitabı olarak okutulacaktır." diyen Şehid Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu'na rahmet ve minnetle!... Bütün Aczmendi kardeşlerimize selam olsun! "Onlar bizden, biz onlardanız!" Kaynaklar *Köprü Dergisi Ocak 1998 sh.3 **Köprü Dergisi Ocak 1998 sh. 22 Baran Dergisi 716.Sayı

28 Şubat, FETÖ, CHP ve...

28 Şubat’ın meşhur savcısı Nuh Mete Yüksel hiçbir hukukî gerekçeye dayanmadan bizi içeri aldı. Ankara'da Bediiyyat adlı edebiyat ve sanat dergisi çıkıyordu. Bu dergide Pascal ve Andrei Tarkovski üzerine yazılarım, kadın ve çocuk mevzuu ile alâkalı şiirlerim vardı. Derginin ne sahibi, ne de genel yayın yönetmeniydim. 28 Şubat ya, hukuk nerede?.. Çocuğum yeni doğmuş, bir buçuk aylık, gecenin ortasında geldiler. Evden aldılar, eşim ve çocuklarımı bırakıp gittim. Kimi cemaatler sarık ve cüppeyi çıkartmış, kimileri de kitaplarını dışarı atmış... Başkaları da yüzüklerini değiştirmiş, gümüş yerine altın takmaya başlamıştı... Birkaç istisna hariç, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu dışında kimse şerefli bir direniş göstermemişti. Başta İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu “Dik durun karşınızda leşler var!” demiş, hukuksuz bir şekilde içeri alınmış ve idam cezasına çarptırılmıştı! Hasan Celal Güzel, meydanlara çıkmış, “İmam hatipler kapatılamaz, bunlar halkın gücü ve arsuzuyla açılmıştır!” deyip, cezaevine tıkılmıştı. Muhsin Yazıcıoğlu, “Millete namlusunu çevirmiş tanka selâm durmam!” deyip, Hakk ve halk düşmanları tarafından hedefe alınmıştı. Evet, cemaatlerden tık yoktu, zoru görmüşler ve inlerine saklanmışlardı. Rizikosuz sahada ortaya çıkan ve “Halife gelsin!” diye öten Abdurrahman Dilipak, camilerde dua seansı yapıyor, kendini üst mertebeden dua ehli olarak görüyordu. Herhalde, onun gözünde yaşlı dede ve ninelerimiz dua ehli değildi, bir onlar meydana indiler ve gereken aksiyonu gösterdiler. Bu yiğit insanlar haricinde duayı icrada arayan olmadı! Herkes kuzu kuzu vakıf ve derneklerini devletin demir ellerine verdi. Fettöş “Millî Güvenlik Kurulu, içtihad makamıdır.” diyor ve burada alınan kararlara uyulması gerektiğini söylüyordu. Oy verip, güvenilen parti kadın milletvekiline mecliste yemin ettiremedi, yalnız bıraktı. Mücahit sıfatlı lider ve etrafı mücahit olamamış Fettoşun şefaat edeceği, demokratik sol diyen adam devrimci ve militan olmuştu. Müslümanlar yarasa muamelesi gördü, inlerine itilmek istendi. 28 Şubat sonrası AK Parti iktidar olunca, iklim yumuşadı, bizim cemaatler meydana çıkıverdi. Palazlandılar, okul, ticarethâne açtılar... Televizyon kanalı kurdular, yurtları oldu. Umre için turizm şirketi kurdular, buraya teşvik ettiler, para kazandılar. Çoğu dergilerinde Fettöş’ün kitaplarının reklamını yaptılar, “Para gelsin de, itikadî bozukluklar sıkıntı değil!” zihniyetiyle hareket ettiler. “Hocaefendi” dediler... 28 Şubat’ta zoru görünce saklananlar, iyi günde gül gibi açtı!.. Günümüzde cemaat adı altında o kadar çok soytarılık yapılıyor ki, TV kanalları dini kullanıp ticaret manyağı olmuş tiplerle, sosyal medya ise bol bol görüntü fetişistliği yapan, budala, ahmak ve arsızlarla dolu. Cemaatlermiş... Doğru yolda olan “hakiki” cemaatler başımız gözümüz üstüne. İrşad kutbu, Abdülhakîm Arvasî (k.s) Hazretleri’nin şöyle bir tesbiti vardır: “Keşke Mevlevîliğin kibri Bektaşîliğin küfrü olmasaydı.” Bektaşîlik hak tarikat olarak kök verdi, daha sonra bâtıl bir anlayışa girdi. Zamanında, fetihlerde büyük rolü olan yeniçeri teşkilâtı, sonrasında kendi milletini gasp eden ve devlet liderine emir veren bir konuma geldi. Kıblesi Selânik olan İttihat ve Terakkî içindeki mason, Yahudi, Bektaşî ve Sabetayistler Osmanlı’yı yıkmış, Ehl-i Sünnet âlimlerini ve Nakşîliği derdest etmeye çalışmıştır. Rejimden yana olan tarikatlar desteklenmiştir. Arvasîler, Nakşîliğin kutbunu, Seyyidliğin mânâsını Necip Fazıl Kısakürek ve Salih Mirzabeyoğlu’na aktarmıştır. Yusuf Kaplan’ın tesbit ettiği ve yarım bıraktığı mevzu şu: Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat ve Gazalî anlayışı, bu üç güzîde insanda tecessüm etmiştir ve hakikî istikbâl bu üç insanın işaret ettiği fikriyat ile olacaktır. Bu üç insanda zâhir ve bâtın bütünleşmiş, sapık kollar tek tek tesbit edilmiş, Kemalizm hesaba çekilmiştir. Osmanlı’yı batıran İttihad ve Terakki, Jön Türk hareketinin başlaması ve genişlemesiyle tecessüm etmiştir. Jön Türk hareketinin ilk kongresi, günümüzde Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de sıkıştırmak isteyen Macron’un liderliğindeki Fransa’nın Paris şehrinde gerçekleşmiştir. Fransa, PKK’nın da en büyük destekçilerindendir. PKK’nın birçok kurum ve kuruluşları burada faaliyet göstermekte. Kırk delegenin katıldığı mevzubahis kongrede, iki farklı görüş ortaya atılmıştır. Birincisi “Kongre ve yayınlarla yönetime gelemeyiz, o yüzden askerî yöntemlere başvurulmalı...” Yâni, PKK gibi silahlı eylem hareketine başlanmalıymış. Bunlar “Abdülhamid baskıcı ve zalim” diyenler... İkinci görüş ise, “Yabancı müdahalenin gerekliliği.” Yâni, Yahudi ve deccal tayfasından, devletlerden güç almak... Aldılar da. Kongre nerede yapıldı, bu soysuzların gazeteleri nerede basıldı ve nasıl propaganda yaptılar? Jön Türklerin önde gelenleri, Ahmet Rıza Bey, Doktor Nazım, Yusuf Akçura. “Türkçü” takılan Yusuf Akçura dikkatinizi çekmiştir... Abdülhamid’e karşı gelen bu soysuz ve ahmaklar nereye gidip sığındı!.. FETÖ mevzuunda “fikir ehli” garibanlar, hâlâ aynı. CHP bu devleti kuran partiymiş, niye bunları yapıyormuş... Üstad Necip Fazıl’ın ortaya koyduğu hakikatlere toslayan, tarihî muhasebesinde bir bir açıklanan zümre ve kuruluşlara niçin hâlâ göz yumuyorsunuz? İttihad ve Terakki’nin bugünkü uzantısı CHP’dir! Bu partinin kökü ve mayası Batı’dır. Türk’ün İslâm anlayışına terstir. Bu mayası bozukların gerçek Türk anlayışına, İslâm’a karşı gelmek için yapmayacağı ittifak yoktur. Bütün darbelerin arkasında CHP vardır. Demokrasi bile onlar için züldür. Cemal, Talat ve Enver Paşa’nın tarihî misyonunu anlamak için okuyun, süzün, teşhis edin. Her şeyi yerli yerine koyun, koskoca devleti ne kadar sürede, ne hâle soktuklarına bir bakın. Anadolu evlatlarını nereden, nereye götürdüklerini, kaç bin bacımızı dul, kaç bin yavrumuzu yetim-öksüz koyduklarını anlayın. Bağrınız yanar... Müslüman Anadolu, gerçek dost ve düşmanını bil, yoksa sana kurtuluş yok! “Bize kalan azîz borç asırlık zamanlardan; Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan...” Baran Dergisi 714.Sayı

Konjonktürel Bir Adam: Ahmet Taşgetiren

Ahmet Taşgetiren, Selahattin Demirtaş’a güzellemeler yapmış! Neymiş... Şöyle de olabilirmiş, böyle de... Yakında aynı güzelleme taktiğiyle, mevzuyu alıp FETÖ’cü hâinlere getirecektir. Derdi, FETÖ’den içeride olan birinci derece akrabaları olabilir mi?.. Taşgetiren akrabalarını her tür tehlikeden korumaya çalışan biriydi, bir zamanlar... 28 Şubat'ın hemen öncesinde kız yeğenine talip olan İBDA bağlısı bir gence "Sen tehlikeli yoldasın, hapse gireceksin, yeğenime kim bakacak?" deyip, işi bozmuştu. O dönemde Fettoşilik risksiz, dünyalığı bol bir yoldu. Akrabalarını oraya yönlendirmekten çekinmiyordu. Fettoşiliğin peşin peşin dünyalık karşılığı vardı, “cennet garanti”ydi! Gülen’in, “ayetlerin hükmünün kalmadığını” söylemesi, kelimeyi şehadetten Resûlullah’a laflar söylemesi vs önemli değildi! Tehlikesiz yoldu Fettoşilik. Taşgetiren iyi bilirdi!.. Trend olana gitmek lâzımdı! O anda Sümüklü Fetullah’ın sözde cemaati trenddi. Taşgetiren, bir zaman Gladyo mamulü mücadelecilerden gözüküyordu. Sonra, Tercüman, Türkiye, Zaman gazetesinde yer aldı. Refah iktidarında da Yeni Şafak'ta idi. Sonra ver elini FETÖ medyası!.. Abant Diyalog Toplantıları... Trend olan bunlardı. Televizyonlarda her akşam kadife, efemine sesiyle demokratik konuşmalar... Keyfi yerindeydi. Bir yandan da dedelerinin bağlantısı nedeniyle Altınoluk dergisi çevresinde gözükmeler... Ama bu önemli değildi. Trend Sümüklü ve "Abant Dinler Arası Diyalog Toplantıları" idi. Sümüklü'nün treninde yer almalıydı. “Bu tren hep gidecek.” diye düşünüyordu. Olmadı, öngörüsü tutmadı. Taşgetiren'in Sümüklüsü devlete saldırmaya başladı. Taşgetiren bu saldırıda Sümüklü'nün yenen taraf olacağını düşündü. Kendini son ana kadar orada tuttu. Barışçıl yazılar yazdı, hatta Yeni Şafak'tan kafaladığı kişilerle, "Herkes bulunduğu yerden bir adım geri atsın" kampanyasına kalkıştı. Baktı ki, devlet kararlı, azıcık ürktü.... Sümüklü'nün cemaati terör örgütü ilan edildi. Yargı ve emniyettekiler tasfiye edildi. Pabuç pahalı, el mecbur atıverdi kendini dışarıya!.. “Tehlikeli” İBDA’cı gence vermediği yeğeni başta olmak üzere, kardeşi ve sair tanıdıkları FETÖ avaneliğinden belâlarını buldu. Bu sefer Taşgetiren ıskalamıştı, yeni trendi görememişti. Görmekte geç kalmıştı. "Barış, af, insanlık” vs içerikli yazılarla "Hatadan dönmüş olamazlar mı?” demeye başladı... Star'dan kovuldu. Muhalif olarak Karar'a geçti. Kankası Fehmi de trend olmaktan çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağına binememenin sancısı ikisini de kahretti. Külliyede akradite olmanın yolunu bir türlü bulamadılar! O zaman keskin muhalif olmaktan başka çare yoktu. Kurban eti dağıtan 16 yaşındaki Yasin Börü'nün kafasının taşla ezilmek suretiyle şehid olmasını onun umurunda olmadı! Onlarca, belki de yüzlerce masum insanın katledilmesinin başmüsebbibi, Selahattin Demirtaş'a sahip çıkma seviyesizliği de cabası! Ona göre her şey mubah! Sûret-i haktan görünüp efemine sesiyle ağlayan bu arsız, Selahattin rezilini savunarak, hâlâ düşmekte! Baran Dergisi 714.Sayı

Haberler
Gazeteci-Yazar Sevil Nuriyeva İsmayılov:...
Gazeteci-Yazar Sevil Nuriyeva İsmayılov:...
Dağlık Karabağ’da yaşanan hâdiseleri Gazeteci-Yazar Sevil Nuriyeva İsmayılov’a sorduk. Nuriyeva, son otuz yılda çok şeyin değiştiğini ve psikolojik üstünlüğün Azerbaycan’da olduğunu belirterek “Karabağ meselesinde ok yaydan çıkmıştır!” dedi.
İsmailağa İzmir Vekili Hüseyin Avni...
İsmailağa İzmir Vekili Hüseyin Avni...
Bu hafta İsmailağa İzmir Vekili Hüseyin Avni Hoca ile Müslümanların ahvâlini konuştuk. Söyleşiyi alâkayla okuyacağınızı düşünüyoruz.
Bir Gencin Gözünden Cübbeli - Eren Haklı
Bir Gencin Gözünden Cübbeli - Eren Haklı
Ahmet (Cübbeli) Mahmut Ünlü’nün hezeyanları sürüyor... Geçtiğimiz hafta Haber Türk’te bir TV programına katılıp, “M. Kemal bu devletin kurucusu, aleyhinde konuşmak caiz değildir!” dedi. Gram şaşırmadık... Eren Haklı bu vesileyle “Bir Gencin Gözünden Cübbeli” başlıklı yazı kaleme aldı.
246715