Yazarlar
İdeolocyası Olmayan Toplumlar Burunlarından Halkalanmaya Mahkûmdur

Sosyal medya kanalları, özellikle son birkaç senedir, FETÖ’cü, PKK’lı, sol görüşlü örgüt mensubu kılıklı; fakat özünde İslâm ve memleket düşmanı, lâik Kemalist Batı ajanları tarafından zihinlerin işgâli ve iğfâli istikâmetinde maharetle kullanılıyor. Çoğunluğu yurt dışında ikâmet eden, Türkiye’deki yasalardan yana kaygı taşımayan hesaplar üzerinden memleket gündemi ve dolayısıyla zihinler yalan ve fitne bombardımanına maruz bırakılıyor, itibar suikastları düzenleniyor, lâf yalama ediliyor. Yine aynı yol ile doğruları söyleyenler “yalancı”, yalancılar ise “doğrucu başı” şeklinde lanse edilerek, piyasada sözüne itibar edilebilir kimselerin varlığına katiyen müsaade edilmiyor. Hepsinden daha vahim ve acı olanıysa, son bir asırdır kafasına vurula vurula hafızası kaybettirilmiş milletimiz, maruz kaldığı bu toplum mühendisliği karşısında sergilemesi gereken en tabiî irfan refleksini bile ortaya koyamıyor, hak ile bâtılı birbirinden ayıramıyor ve dolayısıyla da her gün yeni bir yalanın, yeni bir umutsuzluğun peşinden savrulup duruyor. İktidar bu saldırıların bizzat hedefinde olmasından dolayı vaziyete karşı tedbirler almaya çalışıyor olsa da, hadisenin pek çok buudu olması ve iktidar cihetinde bu vaziyeti bütün hâlinde kavrayabilecek kapasitede bir kurmay kadrosu olmaması hasebiyle, alınan tedbirler işe yaramadığı gibi bir de farkında olunmadan karşı tarafın değirmenine su taşınıyor. Sosyal Medya Hayatımıza Nasıl Girdi? İbda Hikemiyâtından öğrendiğimiz ölçüdür; ihtiyaçları âlet doğurur. Meselâ elektrik bugün bir ihtiyaç hâlini almıştır; fakat elektrik bulunmadan ve kullanılmadan evvel bir ihtiyaç değildir. Televizyon, telefon, bilgisayar, beyaz eşyalar da bulunup, son kullanıcı tarafından kullanılabilir hâle getirilerek umumun tüketimine sunulduğundan beri ihtiyaç hâlini almıştır. Sosyal medya da diğer âletler gibi hayatlarımıza girmiş ve “kabul” gördüğü ândan itibaren de bir ihtiyaç hâlini almıştır. Bu kabul bahsine ileride değineceğiz. Teknolojinin gelişmesi, düne kadar özel yetenekler gerektiren pek çok âletin son kullanıcı tarafından kullanılabilmesine ve dolayısıyla tüketilebilmesine olanak sağladı. Çok çeşitli âletlerin bu şekilde son kullanıcıya ulaştırılabileceğinin anlaşılmasından sonra bir taraftan üretim çılgınlığı başlarken, diğer taraftan da üretilen bu malların tüketilmesi sorunu doğdu. Binlerce yıldır kalıplaşmış belli başlı âletlerle hayatını idame ettirebilen insanlık, son bir asırdır sanki Hazret-i Adem’den beri varmışçasına pek çok âleti, bilhassa da konfor kaynağı gördüklerini bir ihtiyaç olarak hayatının merkezine almaktan geri durmadı. Tabiî burada reklamcıların tebliğci metodu bırakıp, bunun yerine telkinci metoda sarılmasının başarısını unutmamak gerek. İnsan ve toplumların şuur süzgeçleri -ki dünyanın en doğusundan en batısına kadar her dinin, dilin, milliyetin ve coğrafyanın kendisine has bir şuur süzgecini haiz olması gerekirdi- son bir asırda delik deşik edildiğinden beri, ihtiyaçlar da fert ve toplumlar tarafından değil, bunları kim dayatıyorsa onlar tarafından belirlenir hâle geldi. Hani biraz evvel İbda Hikemiyâtından iktibasla dedik ya, âletler ihtiyaçları doğurur diye, hemen buna yine Hikemiyâttan ilâve edelim, peki her yeni âlet ihtiyaç mıdır, ihtiyacı neye göre tesbit edeceğiz? Tam da burada, âleti de bünyesinde ihtiva eden teknik bahsine yer vermekte fayda var. “Teknik”le alâkalı olarak ise, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu; “kendini insana empoze eden varlık, varlığın ruha mukavemet edişidir ve bu karşılıklı tesir içinde insan, ruha mukavemet eden varlığı kavramak için, yapma varlığı, yani tekniği meydana getiriyor (…)” demektedir. Bu bakımdan, teknoloji kelimesini, eşya ve hâdiseleri teshir etmek üzere yaratılmış insanın, eşya ve hâdiseleri teshir etmek için kullandığı ilim ve marifet şeklinde de ifâde edebiliriz. İhtiyaçları Kim Tayin Ediyor? Tekniğin bu tanımını verdikten sonra şimdi tekrar ihtiyacın neye göre tesbit edildiği bahsine dönelim. Bir ihtiyaç hâsıl oldu, çünkü bu ihtiyacı doğuran bir sebeb, bir âlet ortaya çıktı. Peki, bu ihtiyaç, hangi ruhî ve fikrî muhtevanın tezahürü olarak ortaya çıktı? Bugün bizim önümüze hâlâ Batı’dan bir sürü âletler geliyor, bu âletleri tezahür ettiren ruhî ve fikrî muhteva ile bizim ruhî ve fikrî muhtevamız ne denli örtüşüyor? Öyle ya, dini, milliyeti, dili, ahlâkı, coğrafyası bambaşka topluluklarız biz, yoksa değil miyiz? Böyle söyleyince, adam silah da üretiyor, o da onun ruhî ve fikrî muhtevasının tezahürü olarak doğuyor, bunu da mı inkâr edeceğiz, diyenler olacaktır belki şimdi. O zaman bahiste biraz daha derinleşelim. Bir âlet varlığı itibariyle bir ihtiyaç doğurur; fakat meselede derinleşildiğinde görülecektir ki, bunun kabul edilip edilmemesinin yanında, kabul edildikten sonra da bu sefer ihtiyaç hâline gelen âletin neyin vasıtası olarak niçin kullanılacağı da başlı başına bir mesele teşkil etmeye başlar. Dünya çapında şahsiyetleri dolayısıyla birbirinden ayrışan milletlerin ve yine aynı şahsiyetleri dolayısıyla millet içinde birbirinden ayrışan ferdlerin son bir asırdır etkili bir silâh olarak kullanılan kültür emperyalizmi ile nasıl da tek tipleştirilmeye çalışıldığını ve dünya düzeninin de fertlerin bütün şahsiyet çıkıntılarından arındırılarak “dünya vatandaşı” hâline getirilmeleri suretiyle ayakta tutulmaya çalışıldığını biliyoruz. Şimdi buradan tekrar teknik, âlet ve ihtiyaç bahsine dönecek olursak… “Bir ruhî ve fikri muhtevayı niçin kabul edeceğiz, yahut kabul etmiyorsak, onun yerine neyi, niçin kabul edeceğiz”, sualiyle devam edelim. İdeolocya “İdeolocya, bir insanın inandığıyla iş ve eseri arasındaki uygunluktur.” der Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu. “İnanılan fikrin, faaliyetlerle iş hâline dönüşümüyle, ruhî muvazenenin temini.” Bu ifâdelerin geçtiği Necip Fazıl’la Başbaşa adlı eserinde söz şöyle devam eder; “İdeolocya, ferdin ve toplumun inşâındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi olduğuna göre, soralım: İnsanın insanla, insanın tabiatla olan ilişkilerini, insanın âlemdeki rolü ve gayesini, tek kelimeyle ruha kendisini empoze eden, mukavemet eden varlığı, bütün yönleriyle kavrayıcı, ideal değerlerle pratik değerler çerçevesindeki meseleleri irfân kıvamı hâlinde ortaya koyan bir ideolocyan var mı?..” Şimdi. Bir iman kutbu yok, bu iman kutbuna bakarak hem istikâmeti tayin edecek ve hem de istikâmete vardıracak bir ideolocya yok, bu ideolocyayı ameli hayata tatbik edecek bir kültür yok, bu kültürün yataklık ettiği irfan yok, olmayan irfanının da bir şuur süzgeci yok. Farkındaysanız Napolyon’un hikâyesindeki “barut yok” noktasından bile ileri bir yokluk yurdunda bulunuyoruz, hâl böyle olunca da bütün bu ihtiyaçlara dikkat çekmekten başka konuşacak bir şey kalmıyor! Dikkat ediyorsanız, çok önemli addedilen sosyal medya meselesi bu bakımdan zurnanın son deliğini bile teşkil etmiyor. Siyasî Tarafı Pratikten devam edecek olursak… Sosyal medyanın belli kesimlerce propaganda vasıtası olarak kullanılmasının yanında, bir de bu platformların arkasındaki şirketler de ayrıca bir mesele tabiî. Amerikan Başkanı Donald Trump’a uygulanan ambargoda gördüğümüz gibi, sosyal medya şirketleri kendilerini yargı yerine koymakta, hüküm vermekte ve faaliyette bulunduğu ülkelerin hükümranlık haklarına ortak çıkmaktadırlar. Buna karşılık olarak hükümetlerin bir yaptırımı var mı? Teorik olarak olmasına rağmen, yine bu platformlar üzerinden iktidarlarına yakıştırılacak yaftalar dolayısıyla kimsede bu cüret yok! Sosyal medya platformları, iş kendilerini savunmaya gerektiğinde hemen Sivil Toplum Kuruluşu suretine bürünebiliyorlar; fakat iş para saymaya gelince hepsi özel şirketler. İşin ideolocyaya bakan tarafı yalnız fert ve toplum açısından değil, aynı zamanda devletlerin hükümranlıkları açısından bile sıkıntı teşkil ediyor görüldüğü üzere. Hürriyet Bahsi Propaganda ve hükümranlığın gaspının yanında, Sosyal Medya şirketlerinin faaliyetlerinden biri de istihbarat toplamak. Bunu hem istihbarat teşkilatları için hem de şirketler için yapıyorlar. Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filminde, televizyonu ilk kez gören ve bu âletle beraber Zeki Müren’i hem göreceğini hem de duyacağını öğrenen vatandaş soruyordu hâni, “Peki, Zeki Müren’de bizi görecek mi diye?” E şimdi Zeki Müren bizi hem görüyor, hem de duyuyor? Özel hayatın gizliliği falan, bu Türkiye dâhil birçok ülkede Anayasa güvencesi altında değil miydi? İletişim Başkanlığı’nın Harikulade Tedbiri Sosyal medya meselesinden başladık, meselenin istediği seviyeden konuşunca bakın nerelere geldik. Mesele bu kadar derin ve giriftken, iktidarın sosyal medya üzerinden yapılan kara propaganda ve dezenformasyon faaliyetlerine karşı geliştirdiği tedbir ise “doğru mu, yalan mı” diye sayfa açıp, burada, sosyal medya şirketlerinin de izin verdiği, hesaplarını kapatmadığı sürece “Karınca bir lokmada fili yuttu” diyenlere, “Hayır, karınca bir lokmada fili yutamaz” şeklinde lâf yetiştirmek. *** E şimdi böylesi bir meseleye bu seviyeden yanaşılıyorsa, bize kalırsa daha da kolayından bir yol izleyip, sosyal medya platformlarının fişini çeksin ve kurtulsunlar. Açıkçası bu kafa ile alacakları diğer tedbirlerin sosyal medyayı adeta bir propaganda merkezi gibi işleten Batılı devletler, bunların finansörü sermaye odakları, bu devletlerin ajanları ve ajanların güdümündeki hâinlerin değirmenine daha da fazla su taşımaktan başka bir amaca hizmet edeceğine ihtimâl dahi vermiyoruz. Dün gazete televizyon, bugün sosyal medya, yarın da başka bir medya ile bu faaliyetler sonsuz kadar sürer gider. İdeolocyası olmayan, vasıtanın adı her ne olursa olsun kendisine dayatılan âleti alıp almayacağına, alacaksa nasıl ve niçin kullanacağına kendi karar veremeyen toplumlar, burunlarından halkalanmaya mahkûmdurlar. Baran Dergisi 737.Sayı

Bir Yatırım Vasıtası Olarak “İnsan”

İnsan deyince aklımıza ilk gelen “Eşref-i mahlukat” oluyor. Allah’ın (c.c) da buyurduğu gibi “Ahsen-i takvîm”. Kendisi için kâinat yaratılan, hayvanlar ve bitkilerin hizmetine sunulduğu, kitap ve rehber gönderildiği, doğru yolda vefat ettiği takdirde cennet hazırlandığı bir varlıktır insan… İnsan öyle muazzezdir ki, fıkıh âlimlerine göre insan vücudunun hiçbir parçası isti’mâl edilemez. Affedersiniz, kanalizasyonlara gönderilenler dahi para ile alınıp satılamaz. Kesilen tırnakların toprağa gömülmesi tavsiye edilir. Başkasının saçını kendi kafamız için kullanamayız. İnsan vücudundan yararlanma konusunda ancak bazı organ nakilleri için şartlar koşularak cevaz verilmiştir. Mesela insanın etinden de istifade edilemez. Bu durumu anlayan bazı kötü kalpli, çirkin düşünceli kimseler; insanın aklını, düşüncesini isti’mâl etmek yerine su-i isti’mâl etmeye kalkıştılar. İnsanları yatırım aracı olarak görmeye başladılar. Bu durumu iki türlü incelemeye çalışalım. Bazıları insanların akıllarını kendi emelleri doğrultusunda kullandırmaya çalıştı. Bunu gerek para ile gerek bazı vaatler ve güç ile çok dakik bir şekilde işlediler. Bu durumu somut bir örneğe taşıyacak olursak, patronların, işçilerini emelleri doğrultusunda sömürmesidir. “Alın teri kurumadan” işçisine parasını veren, iyi davranan kaç patron vardır acaba? Bazı kimseler de insandaki pırlanta olan aklı iptal ettirmek için iki türlü uğraştı. Birincisi, insanların hamasi duygularını kabartarak akıllarını arka plana attırdı. Buna örnek olarak da bazı politikacılar ve kanaat önderlerini verebiliriz. En yakın örnek olarak da FETÖ cuk diye oturacaktır. İkincisi ise yapay zekâ denilen algoritmalar (teknolojiler) ile insanların akılları örttürüldü. Bu duruma da hemen hemen tüm sosyal medya devlerini örnek gösterebiliriz. Sokrat, bir arkadaşına hikâye anlatır: “İcat tanrısı Theuth, Mısır kralı Thamus’a ziyarete gelir. Theuth, pek çok fenni ilimden bahsetse de Thamus, her ilmin olumsuz yanını bulur. Sıra yazıya gelir ve Theuth yazı için ‘Bilgeliğin ve hafızanın reçetesi’ diye açıklama yapar. Kral da ‘Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecek ve unutkanlaşacak. Bir şeyleri hatırlamak için iç kaynakları kullanmak yerine dışarıdan birtakım işaretlere bel bağlayacaklar.’ şeklinde itiraz eder.” Aynı bu hikayedeki gibi gelişen teknoloji; akıllarımızı, kullandığımız telefonlara ve diğer aletlere devretti. Öyle insanlar var ki, telefonları bozulsa hafızasını yitirmiş gibi olacak. Çünkü tüm notları, rehberi, diğer insanlarla olan iletişimi “akıllı telefon”a hapsedilmiş hâlde!.. Velhasıl, tüm bunca harici “akıl örtücü”lere tâbi olmak, kendimizi “güçlüler”e kullandırmak yerine Kur’ân-ı Mübîn’e tâbi olarak aklımızı ve bedenimizi O’nun (c.c) yolunda harcamak bizim için en güzel alışveriş olacaktır. Bütün bu aklı su-i isti’mâl eden veya iptal edenlere karşın Kur’an’ın “Düşünmeyecek misiniz?” “Akletmeyecek misiniz?” ayetlerini okumalı ve insanı “Eşref-i mahlukat” kılan, Allah’ın insana bahşettiği büyük nimet olan aklımızı faydalı olacak şekilde kullanmalıyız. Baran Dergisi 737.Sayı

İslâm Dünyasında İhanet Merkezleri

Husi militanlar, korumak ve Suudi işgalinden kurtarmak için Marib şehrine bir saldırı gerçekleştirdi. Şehir Suudi ajanlar tarafından işgal altına tutuluyordu. Eğer Husiler, yabancı savaşçılarla da çatışmak zorunda kalacakları bu bölgede başarılı olup hâkimiyeti sağlarsa, petrol ve doğalgaz açısından zengin olan şehir Sana idaresine fayda sağlayacaktır. Daha önce söylediğim bir şey vardı, kötü bir şey gibi görünse de, Yemen’in üniter bir devlet olması bir hatadır. Sana’nın güneyindeki Husîlerin, isyana karar verip önce Sana’ya ardından Suudi Arabistan’ın güneyine doğru yürümeye başlamaları bir korkuya sebep oldu. Bu tarihî bir korkunun yansımasıydı. Ben bu bölgeyi son derece iyi biliyorum, oralarda senelerimi geçirdim. Yemen’in eski devlet başkanı olan Ali Abdullah Salih’i tanıyordum. Kendisi Husî kardeşler tarafından öldürüldü. Kardeşler diyorum; çünkü onların doğru tarafta olduğunu düşünüyorum. Elbette itikadî bakımdan, inanç bakımından farklılıklarımız var; fakat onlar doğru tarafta duruyor. Bu sebeple saygı duyuyorum. Sınırlı askerî kapasitelerine rağmen direniyorlar. Cesur bir şekilde kendilerini feda etmekten çekinmiyorlar. Ümid ediyorum burada yaşanan savaş daha da beter bir hal almadan son bulur. ABD’nin yeni başkanı Joe Biden, Suudi Arabistan’la ilişkilerini muhafaza etmek istiyor. Suudi Arabistan İsrail ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki. Trump döneminde Suudi Arabistan’ın veliaht prensi İsrail ve ABD ile iyi ilişkiler kurabilmek uğruna birçok pislik yaptı. Şartların bugüne kadar olandan daha kötü olmayacağını düşünüyorum. ABD’nin Çin’e karşı saldırgan bir tutum sergilemesiyle beraber bir takım ticarî hesaplar da işin içine girmişti. Çin, diğer ülkelere nazaran daha kaliteli ve ucuz mal tedarik edilebilen bir ülke haline geldi. Eski kapitalist ülkeler Çin’in tehlikeli bir finansal ve ekonomik seviyeye ulaştığını fark ettiler. Kanaatimce bu geçici bir sorun. Bugünkü global şirketlerin bir kısmı dünya üzerindeki hâkimiyetini kaybedecek; fakat başta ABD olmak üzere diğer gelişmiş kapitalist ülkeler bu sebeple harabeye dönmeyecek, hatta bunun zıttı yaşanacak ve onlar için daha iyi olacak. Bugün cezaevinde yıllar önce Müslüman olmuş biriyle konuşuyordum. İki Fransız onu düzenli olarak ziyarete geliyorlar. Geçtiğimiz haftalarda bahsettiğim Fas asıllı Cezayirli genç de Cuma günleri namaza geliyor. Her Cuma namazı Paris’ten gelen iyi bir imam kıldırıyor. Her hafta belli şeylerden konuşuyoruz. Bu hafta Ehli Sünnet ile Şiiler arasındaki farktan bahsediyorduk. Cezaevinde Müslüman olan arkadaş, “Tanıdığım en iyi Müslüman Şii olan Ali Vakili Rad’dı.” dedi. Rad, Pehlevi rejiminin son başbakanına suikast düzenleyen kişiydi. Paris’e pek uzak olmayan bir yerinde, bir ziyaretçi gibi gelerek öldürdü. Polis bu adamı koruyordu, elbette Fransız ajanlar da… Fakat bu kişi bir hemşerisi olarak kimliğini bırakıp sıradan bir vatandaş gibi girip onu öldürdü. Hem de çayını, kahvesini içip misafir olduktan sonra onu ve sekreterini öldürdüler. Akabinde kendisiyle birlikte gelen kişilerle oradan elini kolunu sallayarak çıktı. Eski başbakan sağlıklı birisiydi, uzun bir süre evden çıkmaması şüphe uyandırmadı; fakat başka birisi onu ziyarete gelince evdeki cesetlerle karşılaştılar. Daha sonra polis onları aramaya başladı. Ali Vakili Rad, uzun süre cezaevindeydi; çünkü İran'ın İsviçre Cenevre “İslâmî Konsolosluğu” tarafından ihanete uğramıştı. Fransa sınırını aştıktan sonra Cenevre’de İran Konsolosluğu’na gitti. Bu adam İran milis güçlerinde resmî göreve sahipti. Bugün İran’ın birçok meselede doğru tarafta durduğunu görüyoruz. Türkiye, iyi bir hükümete sahip; fakat hâlâ işgal altında, yabancı askerî üslerin varlığı devam ediyor, bu üslerde hâlâ atom bombaları saklanıyor. Bu sebeple bağımsızlık mücadelesi veren Türkiye’yi dışta tutarak bunu söylüyorum. Tahliyesinden sonra da İranlı bir Şii olan Rad, tahliyesinin ardından İran’a döndükten sonra kendisine büyük bir karşılama töreni tertip edildi. Ben Ehli Sünnet bir Müslüman’ım. Fakat üzülerek söylüyorum ki, dünyada saygı duyulacak tek Ehli Sünnet merkezli devlet, rejimi olmasa da hükümeti Ehli Sünnet olan Türkiye. Cumhurbaşkanı Erdoğan, doğru ve gerçek bir Müslüman. Türkiye’yi geliştirmek ve tekrar bölgenin en güçlü ülkesi haline getirmek için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Bu sebeple hedefte ve dikkatli olması lâzım; onu öldürmeyi deneyebilirler. Türkiye sınırlarındaki yabancı üsler bir an evvel tasfiye edilmeli; çünkü bu üsler ülkeleri ABD’nin müdahalesine açık hâle getiren kompleks yerlerdir. İstanbul’daki insanların geçmişe göre daha iyi şartlar altında olduğunu düşünüyorum. Fakat Türkiye’nin Müslüman hükümetinin birilerine bağlı olması, tam olarak bağımsız olamaması son derece kötü. Elbette sadece Türkiye bu vaziyette değil; Arap rejimlerinin hepsi Türkiye’den daha bağımlı vaziyette. Irak’ta bulundum uzun seneler önce, bağımsız bir hükümete sahipti. Merkezî bir devlet yapısı vardı. Fakat her türlü pisliği yaparak bu ülkeyi ne hale getirdiler. Şimdi ajanlar cirit atıyor; fakat her nasıl olursa olsun Irak’ta birliğin teşekkül etmesi gerekiyor. Öte yandan son derece zor şartlar altında yaşayıp acı çekmeye devam ediyoruz. Endüstriyel açıdan gelişmiş tüm ülkelerde hayatta kalmak ve yaşamak için bir takım tedbirlerle salgının önüne geçilmeye çalışılıyor. Burada vaziyet bu iken Venezüella bunun üstüne ekonomik ve askerî bir saldırı ile karşı karşıya. Yine de salgın hususunda buradan daha iyi şartlara sahipler. Fransa Cumhurbaşkanı esasında kötü bir idareci değil, akıllı bir adam; fakat sistem yozlaşmış. Herkes özel şirketlerden menfaat sağlayabilmek adına onların ağzıyla konuşuyor. Fransa’da insanlar Şubat 2020’den beri yani tam bir senedir toplumdan izole bir şekilde yaşamayı sürdürüyorlar. Bunun devam etmesinin sebebi çözüm bulmaktan ziyade süreci uzatmaya çalışan büyük şirketler. Burada da hainler Fransız insanına ihanet ediyor. Neler olacağını kestiremediğimiz bir süreci yaşıyoruz. Zannediyorum dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Allahü Ekber! - 21.02.2021 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 737.Sayı

Yemişim Empatiyi

Psikoloji üzerine kitapları ile meşhur bilim adamı Doğan Cüceloğlu... Zorluklar içerisinde büyüyen lakin mutlu ve mesut bir çocukluk yaşayan biridir. Cüceloğlu ailesinin 11 çocuğundan biri olarak azimle, sebatla okumuş ve bu toprağın birçok insanının gönlüne dokunan eserler yazmayı becermiş ilim aşkıyla yanan bir insandı. Üzerinde, kasıntılıktan hiç eser olmayan, “Bana akademisyen desinler, akademisyen böyle gözükmeli!” diye tumturaklı cümlelerden uzak, bu toprakların kokusuna aşina biriydi. Meseleleri en vuzuh şekilde halkın seviyesine inerek anlatan babacan bir ilim adamı idi. Geçirdiği elim bir kaza sonucu hayata veda eden, sevenlerini ve okurlarını üzen Doğan hoca, okumayı zül addeden, vatanperverliği de kimseye bırakmayan milliyetçi camia içinde bilinen merhum Mümtaz Turhan’ın, Erol Güngör'le birlikte asistanı olmuş. Nice Amerika'ya gitmiş arkadaşlarımın aksanının değişikliğine şahitlik etmiştim. Lakin Doğan hoca Amerika'ya gitmekle birlikte aksanını değiştirmemiş, konuştuğu aksanla bir kompleks duymayan biriydi. Velhasıl olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan sayılı bilim insanlarındandı… Kendisi bir röportajında, “Biz Erol Güngör ile kafa yolculuğu yanında gönül yolculuğu da yaptık…” diyor. Amerika'da cebini doldurmaktan öte bilgi heybesini doldurup bir süre sonra ülkesine dönmüş ve eserlerini vermeye başlamıştır. Kendini bu vatan topraklarında ülke insanına hizmet etmeye adamıştır. “Bizim apayrı bir kültürümüz var.” deyip cumhurbaşkanının atadığı rektöre karşı gelen, 28 Şubat sürecinde Mim Kemal Öke’nin sadece Müslüman olduğu için atılan, Anadolu insanının mukaddesatına hakaret edenlere saygı gösterilen, özgürlükçü(!) Boğaziçililerin yüzde kaçının böyle bir hedefi vardır? Evet, insanların dinine hakaret etme “özgürlüğü” varken, İslâmî bir kimlikle ilim adamlığı yapma özgürlüğü olmayan bir yerdir Boğaziçi... Anadolu’nun zeki çocuklarının devşirildiği ve Batılı devletlere bu çocukların beyin göçü maksadıyla gönderildiği bir mekan. Acaba Boğaziçililerin yüzde kaçının hedefi Batı’ya demir atıp bol bol para kazanmak, yüzde kaçının hedefi ise bu ülke uğruna mücadele etmek? Sakın kimsecikler “bu ülke zeki ve akıllı çocuklarını tutamıyor, çocuklarımız bu ülkede ümit görmüyor” cümlelerini kurmasın. Bu çocuklarda en ufak bir millilik olsa, en ufak bir vicdan kaynaması olsa bu düşünce ile değil, bu ülkenin ümitsizliğine ümit katmak için dışarı gider ve alacaklarını alır geri gelirler. Bu ülkenin kara bahtına güneş gibi doğmak için mücadele ederler. Çocuklarımıza bu ideali zerk etmeyen eğitim sistemine yazıklar olsun. Bazı kavramlar var, hepimizin dünyasına söylene söylene girmiş. Empati, sempati, vizyon, misyon. “Vizyonumuz şu olmalı, şöyle bir misyonla çalışmalıyız”, “İnsanlara karşı empati yapmalı, sempatik biri olarak gözükmeliyiz.”, Bütün eğitim camiasının veya insanlara yol gösterici psikologların ağzında bu kelimeler sakız gibi dolaşır. Empati, kendimizi başkasının yerine koymak... Empati yaparsak eğer başkasını anlar ve başkasıyla ahenkli bir ilişkiye geçmiş olurmuşuz… Empati kuran fertler toplumda huzur ve mutluluğa yol açarken, toplumda çatışma ortamından uzak bir şekilde yaşama alanı açmış olurlarmış. Empati kurarsak, başkasını anlamış olur, başkasıyla birlikte olmanın zeminini kurmuş olurmuşuz. Her eğitimci ve psikoloğun ağzından bal damlarcasına bu tumturaklı laflar dökülür. Böylece ilim adamı görünmenin sahte tesellisine kavuşur. Kavramlar dıştan gelince bambaşka bir şekilde sarsılıyoruz. Kendimizden geçercesine... Şahsiyet sahibi olmamanın, eziklik ruhiyatının bir tezahürü bu! Celladına âşık olmak... “Bizden adam olmaz!” diyenlerin, “Batılılar her şeyi düşünmüş!” diyenlerin kompleksli hâli. Kavramları dışarıdan alınca sanki onlarda var da bizde yok gibi bir yanlış algılamaya da sebep oluyor. Doğan hoca yine bir konferansta empati kavramı ile süslediği sözlerine devam ederken, bir Anadolu kadını, “bizde sizin izahına çalıştığınız empati kavramına ‘hâlden anlamak’ denir.” der. Hoca bu soylu Anadolu kadınının sözünü düşünür ve “Evet, haklısınız. Empatinin bizdeki karşılığı hâlden anlamaktır.” der. Aslında bu soylu kadının söylediği şeyin karşılığı asırlardır bizde mevcut. Kadın, “Anlattığınız konuyu bizden biri gibi bize ait kavramlarla anlatsanız daha iyi olmaz mı?” demeye getiriyor lafı… Böylelikle dinleyen ile dinlenen arasında muazzam bir muhabbet bağı kuruluyor. Doğan hocanın o ânda düşünüp, “evet” demesi de bunun cevabı. Hâl işte… Gelin birlikte, bu Anadolu kadınının soylu çıkışından mülhem, Anadolu'nun bir ferdi olarak hâlden anlayıp, hâlleşelim. Anlatımlarımızı hâl diliyle ifade edelim. Hâlden-kalpten gelen sözler kafadan geçer gönle sirayet eder. Bu durum bizi allameden öte marifet yoluna koyar. Hâlden anlayıp, helalleşelim. Helalleşip yüreklerimizi birbirine akıtalım. Medeniyet neymiş, gelin tüm insanlığa gösterelim. Gelin Peygamber Efendimiz’in dediği gibi “kendimiz için istediğimiz bir şeyi başkası için de isteyelim, kendimiz için istemediğiniz bir şeyi başkası için de istemeyelim...” Gelin bu sözün ışığında kin ve husumetleri yıkıp atalım. İslâm ve hakikatte birleşelim. Yemişim empati kelimesini… Anadolu irfanının kavramları bize yeter de artar, yeter ki doğruyu arayalım, kaybettiklerimizi bulalım. Baran Dergisi 737.Sayı

Sahne 'Aydınlık Savaşçıları'nın!

Şubat ayında birçok şehidimiz oldu. Kemalist rejimin kuruluşunda İstiklâl Mahkemelerinde şehid edilen İskilipli Atıf Hoca (4 Şubat 1926) hafızalarda tazeliğini koruyor. Yine aynı katiller tarafından beş sene sonra şehid edilen Erbilli Şeyh Esad Efendi’yi de unutmadık. Osmanlı’nın yıkılışı ile hilâfet sancağı düşmüş oldu. Müslüman ahalinin son bir hamle ile kurtardığı Anadolu’daki toprak parçası üzerinde ise, Millî Mücadelede omuz omuza savaştıklarımız Batılı güçlerle işbirliği yaparak iktidarı ele geçirdiler. Ondan sonra da Batılıların istediği devrimleri gerçekleştirdiler ve silahlarını kendi insanına döndürdüler. İstiklâl Mahkemelerinde şehid olan binlerce Müslümandan iki sembol ismi (İskilipli Atıf Hoca ve Şeyh Esad Efendi) yukarıda zikretmiş idik. Millî Mücadeleye Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’nin maddî ve manevî büyük destekler verdiğini, müridlerini cepheye yolladığını ve onun gösterdiği bu kurtuluş iradesinden dolayı BD-İBDA’nın tarihinin 1919’dan başladığını da hatırlatalım. (1) 1943 yılında Necip Fazıl, mürşidinden aldığı ilham ile Büyük Doğu dergisiyle cemiyet meydanına atılır ve “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez.” hadis-i şerifi derginin şiarı ve sloganı hâline gelir. Büyük Doğular defaatle kapatılır ve Necip Fazıl bir çok kez zindana “buyur” edilir. İslâmcı hareket bir bütündür. “Muhammed Ümmeti”nin bir bütün olması gibi. Her ne kadar bugün siyaseten bunu göremiyorsak bile halkın hissiyatında her zaman böyledir. İnşallah siyasî birlik de (hilafet) gerçekleşir. Buna doğru yürüdüğümüzü söyleyebilirim. Bu mânâda şehidler de birdir. Şehidlerimizin başbuğu Bedir şehidleri olup bu bayrak yarışı, rahmetli Metin Yüksel’in kendi hazırladığı dövizde olduğu gibidir: “Şehadet Bir Çağrıdır, Tüm Nesillere ve Çağlara!” Evrensel olan bu davanın başka ülkelerdeki şehidlerine de selam verelim. 21 Şubat 1965’de Amerika’da gerçek Müslümanlık kavgası veren Malik el Şahbaz (Malcolm X) şehadete kavuşur. 13 Şubat 2004 yılında ise Çeçen mücahidi Selimhan Yandarbey Rus tetikçiler tarafından Katar’da şehid edilir, İslâm’ın çağrısına kanıyla-canıyla cevap verenlerden biri olur. Verilen şehidlere rağmen bayrağı yükseğe taşıyan Salih Mirzabeyoğlu ise, 1975 yılında, ilk ihtilâlci ses Gölge dergisini çıkarır ve haykırır: “Düşenler varmış düşenler olurmuş düşsün aralık kalmaz bu saflar!” Gölge’nin zuhuru ve peşinden Akıncı Güç hareketi, şehidlerini vererek yoluna “kararlı, inançlı, inatçı” devam ederken, Üstad Necip Fazıl tarafından da “Müjdelerin Müjdesi” ve “Işık” yazılarıyla ve muhabbetle karşılanır. 1975 yılında Salih Mirzabeyoğlu tarafından temelleri atılan Akıncılar teşkilatı, komünist ve ülkücü çatışması arasında birinden birine yedek edilmek istenen İslâmcı gençliği, kendi öz ismiyle bir araya toplar. Gölge ve Akıncı Güç dergileriyle hem ideolojik hem de ihtilâlci şuur verilir. MSP de bu teşkilâta sahip çıkar, sonra da onu partinin seçim hizmetleriyle sınırlı ve güdümlü hale getirir. Ancak Akıncı Güç bunu kabul etmez ve ilkeleriyle, hedef-vasıta ilişkileriyle sağlam çizgisini (İBDA) bugüne kadar muhafaza eder. İşte Gölge’nin bir manifesto ile çıktığı böyle bir ortamda yüreğinde iman ateşi yanan Metin Yüksel gibi gençler Gölge’ye gelip gitmeye ve onun yönlendirmesi ile bulundukları yerde Akıncı teşkilâtlarını kurmaya ve aksiyona geçmeye başlar. Bu demlerde tanıştığım ve 1978 yılında İstanbul Akıncılar İl Yönetiminde Gölge kadrosu olarak aktif olduğumuz dönemde kendisiyle birçok eylemimiz olan Metin’e Allah’tan rahmet diler ve şefaatini umarım. “Ruhlar iki saf asker, kin ve aşkı bölüşür; bir olanlar el ele, olmayanlar dövüşür.” hikmetli sözüne muvafık, Metin ile ilişkilerimiz hep iman kardeşliği ve bunun hasbîliği içinde oldu. Gerek desteğe geldiği Yüksek İslâm Enstitüsü boykotlarında polislerle sokak savaşlarında, gerek Mecidiyeköy’de ırkçılarla çatışmada, gerek Valide Atik yurdu baskınında, gerek Vakıflar Yurdu eylemlerinde ve gerekse protestolar ile şehid cenazelerinde vs. İslâm bir bütündür, şehidler de “canların canı uğrunda can verenler”dir. Canların canı ise, Âlemlerin Fahri Allah’ın Sevgilisidir. Mutlak Önder’in seriyyesinin izinde giden akıncılardan bir örnek olarak, 27 Şubat 1977’de Atatürkçü Düşünce Derneği’ne taarruz hâlinde şehid düşen Cahid Ayaz’ı da rahmetle analım. Şehidler bir bütündür, zaman ve mekân farkı önemli değildir. Ülkemizi, ruhundan ve bedeninden demir bir prangaya almaya ve tekrar dirilmeksizin ölüme (basübadelmevtsiz) mahkûm etmeye çalışan CIA-FETÖ darbesine karşı 15 Temmuz’da şehid düşenleri de, bu kritik dönemde icra ettikleri rol açısından şükranla analım. Ölüp de ölmeyenlerin bestelediği ölümsüzlük şarkısının başbuğu Hz. Hamza ve Hz. Hüseyin efendilerimizdir. “İlk” demiş iken, İslâm’ın ilk şehidi hanım sahabî Sümeyye Hazretlerini de analım ki, kadını erkeği, yaşlısı genci ile İslâm neslinin bir bütün olduğu anlaşılsın. Şehidler ölüler değildir ve onlar Allah’ın verdiği rızıkla ayrı bir âlemde neşe ile yaşarlar. (2) Şehidlerin bereketi ile bugün geldiğimiz noktada, ülkemizin ve İslâm’ın istikbâli açıktır. Mutlak Fikre düşman cins cins “ahbes”in çocukları tükenişini ilan etmiş olup şimdi sahne “Aydınlık Savaşçıları”nın rolünü oynamasına kalmıştır.   Yukarıdaki fotoğrafı internetten bulduk. Büyük pankartta İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun mısraları yer alıyor. Afişler ise, 1970’lerde yükselişe geçen İslâmcı hareketin önemli bir parçası olan ve Gölge kadrosu öncülüğünde yapılan Yüksek İslâm boykotlarına destek mahiyetinde olup hikâyesi şöyledir. Yalçın Turgut Balaban bu afişleri el ile hazırlayıp Millî Gazete’nin matbaasında bastırmış ve rahmetli Kaya Balaban ile Metin Yüksel ise, Türkiye genelinde dağıtmak için ondan almıştır. Afişlerde, Yüksek İslâm Enstitüsünün akademi olma kavgası anlatılırken, ilk defa Gölge II. dönem üçüncü sayısının (Haziran 1978) logosunda kullanıldığına şahid olduğumuz, G harfi üzerine İBDA işareti yerleştirilmiş figür de kullanılmıştır. Fotoğraflardaki şahısları ve mekânı tesbit edemediğimizi de ilave edelim. Kaynaklar: 1-BD-İBDA tarihi için bakınız: Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, İBDA Yayınları, İstanbul, 2004, s. 49-61. 2-Bu hususta Şehid Metin Yüksel’in babası Sadreddin Yüksel Hoca’nın Madve Yayınlarından 1986’da çıkan “Makaleler 2” kitabında “Teselli” başlığını koyduğu “Şehidlerin Hayatı” ile ilgili yazısı okunabilir.

Çüş!.. Oldu Olacak Hıristiyan Olun!

“Kraldan çok kralcı olmak” deyimi memleketimizde birçok meseleyi izah ederken yardımına başvuracağımız bir ifade olarak karşımıza çıkıyor. Ahlâkî ve fikrî prensiplerden ziyade şahıslara bağlanmayı ve bir taraftar hüviyetine bürünerek bağlandıkları kişilerin her söylediğini körü körüne desteklemeyi ahlâk edinen kütük kafaların içerisinde, bir ahlâkın yahut fikrin müdafaasını yapmak da bir hayli zorlaşıyor açıkçası. Çünkü “iyi, doğru, güzel” nisbetinizden neşvünema bulan söylemleriniz, taarruz ve müdafaalarınız da, işine gelenin sığınacak limanı, işine gelmeyenin saldıracak düşmanı olmanıza; dolayısıyla birileri tarafından “şucu”, diğerleri tarafından “bucu” olmanıza vesile teşkil edebiliyor. “Şucu” yahut “bucu” diye bir tarafa yamayamadıklarını da sünepeliklerine, ezikliklerine bakmadan, “fitneci” yahut “provokatör” diyerek dışlamayı ise çok seviyorlar. Her kesim için, ruhu sökülüp sünepeleştirilen, tembelleştirilen insanımızın, her meselede mesuliyetten kaçma ve konforunun bozulmaması, menfaatinin zedelenmemesi için hak bildiğinden feragat etme hâli… Bilinenin aksine bu yeni de değil, Kemalizm’in çoraklaştırdığı memleketimizin asırlık tablosu… Bu tablodan akseden bir meseleyi göstererek söylediklerimizi tahkim edelim mesela; Doğu Türkistan’da Çinlilerin Müslümanlara yaşattığı zulmü sağır sultan bile duydu. Zira Doğu Türkistan dernekleri Türkiye’de de bu zulmü duyurmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Elbette bu meselede Batı’nın bilhassa ABD’nin Çin ile olan münakaşasından dolayı birtakım teşebbüslerinin bulunduğunu biliyoruz; fakat Batı’nın menfaatleri adına bu meseleyi kaşıması, orada bir soykırımın söz konusu olduğu, Müslüman kardeşlerimizin Çin zulmü altında inim inim inlediği gerçeğini değiştirmiyor. Buna mukabil “Çin bize bir şey demesin” düşüncesiyle güdülen politika siyasîlerin oradaki zulme ses çıkarmasını engelliyor. Hadi siyasetçileri anladık diyelim (esasında anlaşılacak bir tarafı da yok çünkü bu meselede Türkiye değil, Çin Türkiye’ye muhtaç olan taraf), sırf iktidarı savunmak pahasına bu zulme sessiz kalan gazetecisinden akademisyenine “muhafazakâr” Müslümanlara ne demek lâzım? Daha bariz bir misal verelim… Ayasofya aslî hüviyetine kavuşmadan evvel Müslümanlar yaklaşık 90 yıldır esir tutulan Ayasofya’nın açılmasını talep ediyordu. Biz de dergimizde bu meseleyi sıklıkla işledik. Ayasofya’nın açılması talebini dile getirip demokratik hakları çerçevesinde eylemler düzenleyenleri, bilhassa ezikliklerinin ifadesi olarak “Batı ne der?” düşüncesiyle meseleye yaklaşan “muhafazakârlar”, ajan, provokatör ve benzeri sıfatlarla yaftalıyor, “Ayasofya açılsın da Batı tepemize çöksün mü istiyorsunuz.” diye höykürüyorlardı. Hatta fantezilerini yazılarında anlatıp bunları millete yedirmeye çalışan birisi “Ayasofya’da eylem yapanlar Washington’dan emir alıp, Türkiye üzerinden Pekin’e operasyon çekiyorlar.” demeye kadar vardırdı işi. Ayasofya meselesinin neticesi herkesin malûmu… Cumhurbaşkanı Erdoğan, âni bir kararla Ayasofya’yı açınca, “şimdi sırası mı canım” diyenlerin hepsi çark edip en önde bayrak sallamaya başladılar. Sevinsinler tabiî; Ayasofya’nın açılmasına sevinmek, şükretmek her Müslümanın vazifesi… Tabiî biraz da hatalardan ders çıkarmak lâzım, değil mi? Bu yazıyı kaleme almamıza vesile olan hadiseye gelirsek; geçtiğimiz hafta Ayasofya Camii başimamı Prof. Dr. Mehmet Boynukalın Hoca, yeni anayasa tartışmaları çerçevesinde son derece yerinde bir çağrı yaparak, yeni anayasada lâikliğin olmaması gerektiğini dile getirdi. İslâm düşmanlarının hocaya taarruzu yetmiyormuş gibi İslâm düşmanlarından daha ağır ifadeleri iktidar destekçisi bazı gazetecilerden geldi. Hususiyetle, işi belediye kapılarından beş para etmez konferanslar ile nemalanmak olan bir tanesi “Boyun devrilsin” diyerek öyle bir çıkış yaptı ki, aslında para ve makamla bozulmadığını zaten bozuk olduğunu ciğerinin pisliğini akıtarak ortaya koydu. Mevzubahis mamacıdan başka bir tavır beklemezdik zaten… Bugüne kadar düştükleri hatalardan, bilhassa Ayasofya meselesinde “Batı ne der?” diye düşünmelerinden bir ders çıkarması gereken bazılarının da, Boynukalın Hoca’yı sözde uyarmak maksadıyla, “Avrupa Gazeteleri, Enstitüler, FETÖ Ajanları, Dışişleri Bakanlıkları ve Ordulara rapor yazan düşünce kuruluşları yaklaşık 100 civarında başlık sıralıyorlar. Bunlar yalan. Peki bu sıraladıkları iftiraları nasıl kanıtlıyorlar? Sizin gibi kıymetli hocalarımızın sözlerini iftiralarına kanıt yazıyorlar. Siz fikrinizi söylersiniz ama bunun hesabı Dışişlerinden sorulur. Size kimse hesap sormaz ama sözlerinizin hesabını Erdoğan vermek zorunda kalır. Siz konuşursunuz ama küfrü devletimiz yer.” diyerek Hoca’nın sözleriyle devletin Batı’ya karşı zor durumda kalacağını söylediğini de gördük. Hoca’nın kullandığı ifadeleri, “elhamdülillah Müslümanım” diyen herkesin savunmasının zarurî olduğunu hakikatini bir kenara bırakalım, sanki Hoca bu sözleri söylememiş olsa, Batı ile ilişkilerimiz kallavi bir hâle gelecekti. Zaten KETÖ’nün, FETÖ’nün, 15 Temmuz’un, Suriye’de karşımıza dikilmeye kalkan YPG-PKK’nın, Doğu Akdeniz’de karşımıza çıkan Yunanistan-Güney Kıbrıs-Mısır’ın, Orta Doğu’da işlerimizi bozmaya kalkan Suud-BAE’nin arkasındaki güç Batı değil… Zaten elinde olsa bizi bir kaşık suda boğmaya kalkacak olan Batı değil… Yersen… Bu mahkûm tavrı artık o derece sık görüyoruz ki, kabak tadı vermeye başladı. Resmî tarihin yalanlarına laik-kemalist İslâm düşmanları kızacak diye boyun eğilmesinden, üniversitelerde fuhşiyatın yaygınlaştığı gerçeğinin iktidara laf gelecek diye yalan gibi sunulmasına kadar… Beyler, ya kendinize gelin, adam olun, delikanlı olun ve bir değeriniz varsa onu savunun; yahut da topyekûn Hıristiyan olun kurtulun… Böylece Batı size bir daha asla kızmaz! Yazımızı noktalarken şu notu da düşelim: Üstad Necip Fazıl, meşhur Ayasofya hitabesinde “Ayasofya açılacak... Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!..” diyordu. Bu açıklamanın Ayasofya başimamı Mehmet Boynukalın’dan gelmiş olması ve hocanın sosyal medya hesabından yazdıkları, Üstad’ın Ayasofya hakkında söylediklerini bir kez daha hatırlattı. Baran Dergisi 736.Sayı

Şeyh Şâmil’in Hayatı…

4 Şubat Şeyh Şâmil’in şehadetinin sene-i devriyesiydi… Bu vesileyle bir yazı kaleme almak istedim… Şeyh Şâmil, Dağıstan’ın Gimri köyünde dünyaya geldi. Babası Avarlar’dan M……., annesi Avar beylerinden Pîr Budak’ın kızı Bahu Mesedu... Şeyh Şâmil’e dedesinin ismi olan Ali ismi verildi. Ancak sürekli hasta olduğundan adı Şâmil olarak değiştirildi. Zira o bölgede devamlı hasta olan küçük çocukların isimlerinin değiştirilmesi adettendi. On beş yaşında iken at binip kılıç kuşandı. Yirmi yaşına geldiğinde ise boyu iki metreyi aşkın gözü pek yumruğu sert bir mücahid oldu. Şeyh Şâmil ilk eğitimini dayısından aldı. Ardından arkadaşı Molla ile birlikte Harakinili Said ve ileride kayınpederi olacak olan Nakşibendî şeyhi Cemâleddin Gazi-Kumukî’den dinî ilimleri tahsil etti… Yirmi yaşlarında icazet aldı. Bu sırada memleketi Dağıstan’da Ruslara karşı cihad eden Gazavât hareketi lideri İmam Mansur esir düşmüş ve esir düştüğü yerde vefat etmişti. Nakşibendî-Hâlidî şeyhi İsmâil Şirvânî’ye intisap ederek hilâfet aldıktan sonra 1823’te Dağıstan’a dönen Şeyh Şâmil’in arkadaşı Molla 1829’da Gazavât hareketinin liderliğine seçildi. Şeyh Şâmil de arkadaşının en önemli yardımcılarından oldu. Ruslar 20 Kasım 1932’de Şeyh Şâmil ve arkadaşı Molla’nın köyü olan Gimri köyüne baskın düzenledi. Molla, Şeyh Şâmil’in yanıbaşında şehid düştü. Şeyh Şâmil bu olaydan o kadar müteessir oldu ki, intikam ateşi ile doldu… Tek başına koca Rus ordusunun arasına daldı ve düşman süngüsü ile göğsü delinene kadar birçok Rus’u cehenneme yolladı. Göğsü delinerek bayılan Şeyh Şâmil köyün müezzini tarafından ağır yaralı halde bulundu ve Dağıstan’ın en meşhur hekimi olan Cerrah Abdulaziz Efendiye götürüldü. Şeyh Şâmil yirmi beş gün baygın yattıktan sonra uyanmış ve uyandıktan sonra yanı başındaki annesine “Namaz vakti geçti mı?” diye sormuş. Şeyh Şâmil uyandığında Gazavât hareketi lidersiz Müslümanlar başsız idi. Molla şehid olmadan evvel Şeyh Şâmile şöyle demişti: “Ey Şâmil, artık bana yolculuk göründü. Benden sonra Hamzat imamlığı eline alacaktır. Pek az muammer olacak, Kafkasya’nın mukadderatına senelerce sen hükmedeceksin, yıldızın uzun seneler bu dağlarda güneş gibi parlayacak, namın dünyaları tutacak, çarlara boyun eğmeyecek, çar ordularına kan kusturacaksın. Gimri’yi bugün bırakıp gitsen bile yine kurtarır, benim mezarımı düşman ayakları altında bırakmazsın inşaallah.” Şeyh Şâmil en yakın arkadaşının bu sözlerini halkına duyurdu. Ve Gazavât hareketinin başına Hamzat Beg getirildi. İki sene sonra Hamzat Beg de bir suikast sonucu camide şehid edildi. Bu olaydan sonra bölgedeki ulema toplanarak Şeyh Şâmil’i kendilerine İmam seçti. Şeyh Şâmil, bu liderliği ilk başlarda kabul etmese de, ulemanın ısrarı sonucu razı geldi. Şeyh Şâmil, Dağıstan’da Müslümanların birliğini güçlendirmeye çalıştı. Çeçenistan’da yeni bir güç haline gelen Hacı Taşov ve Kibid M……. ile bir anlaşma yaparak Dağıstan ve Çeçenistan’da birliği sağlamlaştırdı. Bunun üzerine Ruslar, Şâmil’in otoritesini kırmak ve halkı ikna etmek amacıyla Rus hükümetine sadık Müslüman bir din âlimi olan Kazanlı Tâceddin Efendi’yi bölgeye gönderdiler. Fakat halk onun bölgeye gelmesini istemedi. Bu başarısız girişimin ardından Ruslar, Şâmil’i ortadan kaldırmak için Çeçenistan ve Dağıstan’a askerî bir harekât yapmaya karar verdiler. İmam Şâmil’in liderliğindeki Kuzey Kafkasyalılar Rus ordularına kan kusturmaya başladı. Kafkas dağları Rus ordularına mezar oldu. Ahulgol ve Surhay kuşatmasında İmam Şâmil’in kumandası altında yapılan mükemmel müdafaa düşmana çok ağır kayıp verdirdi. Çar I. Nikola askerî kuvvetle yenemediği Şâmil’i hile ile yenmeyi denedi. Generalleriyle, Şâmil’e bir mektup göndererek makam mevki vaat etti… Çar’ın alçakça teklifine müthiş hiddetlenen Şeyh Şâmil elçilere, “General, senin yerinde eğer şu anda Çar’ın kendisi karşımda bulunmuş olsa ve bu sefil teklifleri bana bizzat yapsaydı ona ilk ve son cevabımı, şu kırbacım verirdi. Söyle ona başında bulunduğum bu kahramanlar topluluğunun kalplerinde kökleşen bu eşsiz zafer imanı kökünden kazınmadıkça ve en genç muhariplerimden en ihtiyar naiplerime kadar tek kurşunları ve tek kolları kalıncaya kadar bu mübarek vatanı son dağına, son köyüne ve en son kaya parçasına kadar karış karış müdafaa etmekten beni hiçbir kuvvet alıkoymayacaktır. Bu uğurda bütün evlât ve ayalimi kılıçtan geçirseniz, son zürriyetimi kurutsanız, en son müridimi yok etseniz, tek başıma ve son nefesime kadar yine dövüşeceğim. Son cevabım budur General!.. Ben Çar Nikola’yı tanımıyorum…” Şâmil’in bu cevabı Nikola’ya ulaştırıldığında, Çar, Kafkasya’nın bu yiğit akıncısına teklifini General Feze vasıtasıyla tekrarladı. İmam Şâmil’in General Feze’ye cevabı ise şöyle olmuştur: “Ben Kafkasya’nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şâmil, Allah’ın himayesini Çarların efendiliğine feda etmemeğe ahdeden, özü, sözü doğru bir Müslümanım. Çar Birinci Nikola’yı tanımadığımı, onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmeyeceğini General Klug’a anlayabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim. Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi, Çar ile görüşmek üzere beni hâlâ Tiflis’e davet edip duruyorsunuz. Bu davete asla icabet etmeyeceğimi şu mektubumla son defa size bildiriyorum. Bu yüzden fâni vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat’î kararımı asla değiştirmeyeceğim. Cevabım işte bundan ibarettir. Nikola’ya ve kölelerine böylece malum ola.” Şâmil’in 28 Eylül 1837 tarihini taşıyan bu mektubundan sonra müthiş muharebeler başladı. İman sırrından gafil olan Çar, Şâmil’in bu cevapları karşısında adeta küplere bindi. Çar Kafkasya’ya modern silah ve bol cephane ile donatılmış üç ordu gönderdi... 1838 ve 1839 yıllarında Şâmil’in liderliğindeki Kafkasyalılarla, Ruslar arasında müthiş muharebeler cereyan etti. Şâmil bütün Kuzey Kafkasya’yı dolaşarak, camilerde, meydanlarda halkı cihada davet etti. Yiğit insanlar bu davete büyük bir iştiyakla koştu. 1839 senesinde Şâmil’in kumandasında on bin akıncı bulunmaktaydı. Bu akıncı ordusu hiç umulmadık anlarda Rus ordularının tepesine yıldırım gibi indi. 30 Mayıs 1839’da General Grabe kumandasındaki Ruslarla, Şâmil’in kumandasındaki Kafkasyalılar arasında müthiş muharebe oldu. Şâmil’in kuvveti beş bin kişi, Ruslar otuz bin kişiydi; Silah ve teçhizat durumu ise kıyas kabul edilmeyecek derecede Rusların lehineydi. Şâmil kuvvetleriyle birlikte ustalıkla rica etti ve Ahulgoh kalesine girdi. Rus orduları kaleyi muhasara etmiş ve bu muhasara aylarca devam etmişti. Kalede yiyecek ve içecek tükenmiş, askeri teçhizat bitmişti. Şeyh Şâmil Rusların teklifi üzerine, ahalinin canlarına dokunulmayarak kaleden serbestçe çıkıp gitmelerine karşılık oğlu Cemaleddin’i rehin verdi. Oğlunu İslâm için feda etti... Fakat Cemaleddin’i alan Ruslar sözlerine ihanet etti ve kaleyi daha sıkı bir ateş altına aldı. Bu ateş esnasında zevcesi ile iki yaşındaki yavrusu Mehmed Said şehit verdi Şeyh Şâmil. 28 Ağustos 1839’da kaleye hücum eden Rus askerleriyle boğaz boğaza bir mücadeleye girildi. Şâmil ve askerleri son bir gayretle vuruşmaya devam etti. Kalede bulunan kadınlar düşmanın eline geçmektense namuslarını korumak adına ölmeyi tercih ederek kendilerini uçuruma attı. Kalede taş üstünde taş baş üstünde baş kalmadı. Şeyh Şâmil ve sekiz yaşındaki oğlu Gazi ağır yaralıydı. Manzarayı biraz olsun hayal ederseniz, ne denli feci bir hadise olduğunu ruhunuzda hissedersiniz. Hayal edin ve hissedin. Şeyh Şâmil son kalan askerlerine geri çekilmelerini emretti. Kendisi de oğlunu sırtına alarak düşman arasından sıyrıldı. Dimdik dağlara tırmandı ve geri çekilmeye muvaffak oldu. Ruslar Kale içinde Şeyh Şâmil’in bedenini ararken, Rus generale bir mektup geldi… Mektubu getiren bir çoban, mektubu gönderen ise Rusların kalede aradıkları Şeyh Şâmil’dir. Ruslar, şehitler arasında Şâmil’i ararken, o bir çoban vasıtasıyla Rus generale şu mektubu göndermişti; “General, Çar’ına haber ver ki, Kafkasya’nın bağrında daha binlerce Ahulgoh var, on binlerce surlar ve yiğitler başlarını Rablerine kaldırıp eceline susayanları bekliyor. Silahlarınızın vücudumda açtığı üç yarayı şifalı Dağıstan otlarından kendi ellerimle yaptığım ilaçlarla şimdiden iyi ettim ve harbe hazırlandım. Kalbimde açtığınız evlât, ayal ve hemşireme ait dört yaranın hiç hükmü yoktur. Geri kalan evlât ve ayalimi de şimdiden vatan ve Cenâb-ı Allah’a kurban adadım. Size ve Çar’ınıza her şeyi bol bol vereceğiz. Fakat vatanın hürriyet ve şerefini asla!.. Ahulgoh’ta aldığınız kanlı ders kâfi gelmediyse, zengin Çar’ınızın ordularını ve hazinelerini ortaya dökerek tekrar geliniz. Askerlik şerefini lekelediniz… Ormanlarımızı kundaklayınız, ekinlerimizi yakınız, meyve ağaçlarımızı, bahçelerimizi kavurunuz. Bütün bunlar Kafkasya’nın ezelî hürriyet ve istiklâl aşkını körüklemekten başka hiçbir şeye yaramayacaktır. Çarlar ölecektir, Petrolarınız ve Katerinalarnız gibi Nikola da gözleri arkasında gidecektir. Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak, hür ve mesut olacaktır. Allah, Hak ve vatan uğrunda çarpışanların yardımcısı olsun.” Ahulgoh’un düşmesinden sonra Şâmil dağ bayır dolaşarak yeniden ordu kurdu. 1840’tan itibaren teşkilatlı bir ordu kurmaya muvaffak olur. 6 bin kişilik ordunun 2 bin 500’ü piyade, 3 bini süvari, 5 yüzü de muhafız kıtası idi. Bu orduda sadece 12 top bulunmaktaydı. Karargâhını Dargo’ya kuran Şâmil, orduyu Ahverdil M…… Şuayip Molla, Hacı Murat ve Tilitli Murtaza Ali kumandalarında dörde taksim etti. Şâmil’in ordusu, sayıları 50 binden fazla ve topçu kuvveti bakımından da yirmi misli fazla olan Rus ordusuna karşı muharebeler yapmaya başladı. Şâmil imanı ve inancı ile Rusları perişan etmeye başladı. 1843’teki Birinci Dargo muharebesinde Rus ordusu perişan edildi, çok sayıda esir ve büyük miktarda cephane alındı. Çar Nikola’nın hazırlattığı dört ordu da peşpeşe bozguna uğratıldı. Şâmil’in kumandasındaki Kafkasyalılar destanlar yazdı. 30 Ağustos 1843 günü yapılan ani hücumla Unsokul kalesi, 3 Eylül 1843’te de Satanah kalesi ele geçirildi. Bundan sonra zaferler birbirini takip etti. 9 Kasım 1843’te Gergebil Ruslardan geri alındı. Hossat zapt edildi. 1 Ağustos 1845’te Dargo’yu saran Rus orduları mağlup oldu ve büyük miktarda cephane bırakarak kaçtı. Ruslar bu yenilgiden sonra intikam için Çeçenistan ormanlarını yaktı. Kafkasya halkı bu adi saldırılardan çok muzdaribtir ve Rusya ile bir anlaşma yapmak isterler fakat Şeyh Şâmil’in düşman ile anlaşanın cezası ölüm, anlaşmak için teklif getirenin ise yüz sopadır diye emri vardı. Bu emirden dolayı kimse buna cesaret edemedi. Bundan dolayı Ruslar ile anlaşmak isteyen halk Şeyh Şâmil’in annesine rica ederek aracı etti. Annesi Şeyh Şâmile halkın bu ricasını iletti, Şeyh Şâmil bu hadiseye çok üzüldü. Cihadı, canından her şeyinden ileri gören Şeyh Şâmil annesine bu isteğinden dolayı yüz sopa cezası verdi. Bu hükmü işiten ananın cevabı şöyle oldu: “Oğul, Allah’ın adaletini yerine getirmeden bir lahza geri durursan sana verdiğim sütü helâl etmem.” Şeyh Şâmil bu cezanın uygulanmasını istedi. Ve hüküm icra edildi. “Mukaddes dâva uğruna, bin ana ve bin Şâmil feda olsun” diyen İmam Şâmil, anasına ait küçük bir ihmal ve gafletin cezasını bizzat kendisi tekeffül etti ve ödedi. Kendi imkânlarıyla Ruslarla mücadele eden ve onları perişan eden Şeyh Şâmil kesin bir netice alınması için Halife-i Müsliminden yardım istedi. 1853’te Muhammed Emin isimli kumandanını Sultan Abdülmecid’e gönderdi. O yıllarda Osmanlı Devleti İngiltere ve Fransa ile ittifak ederek Rusya’ya sefer yapma hazırlığı içerisinde. Şâmil’e göre, Rusya’ya öldürücü darbe Kırım’dan değil, Kafkasya’dan vurulabilirdi. Kafkasya çok zengin bir ülkeydi ve Rusya ile Osmanlı Devleti arasında aşılmaz bir set olabilirdi. Kafkasya’da çeyrek asırdır Şeyh Şâmil’in liderliğinde verilen mücadelede, sayısı gittikçe artarak 200 yüz bine ulaşan askerleriyle Rus ordusu bozguna uğratılmıştır. Osmanlı ordusunun yardım ve desteğiyle Ruslara öldürücü darbe vurulabilecekti. Sultan Abdülmecid, İmam Şâmil’in kumandanını büyük bir alaka ile karşılamış ve derhal İmam Şâmil’e yardım gönderilmesini emretmiştir. Bu maksatla büyük bir donanma Kafkasya’yı kurtarmak üzere ağzına kadar silah ve cephane dolu olarak yola çıkarılmıştır. Ne var ki, zengin belde Kafkasya’ya Osmanlı nüfuzunun girmesini istemeyen müttefik ülkeler, Kafkasya’ya giden yardım gemilerini çevirerek, malzemeleri Sivastopol’e yığmışlardır. Böylece Kafkasya’nın istiklal ümidi kaybolmuştur. Şeyh Şâmil’e yardım gelmeyeceğini anlayan Çar Rus ordusunu her seferinde yenilgiye uğratan Şâmil’e tüm gücü ile saldırmaya karar verdi. Meseleyi halletmek için büyük askerî birlik hazırladı. Bu birliklerin sayısı bütün Dağıstan nüfusundan fazlaydı. İmam Şâmil bir avuç kahramanla, gözü dönmüş Rus sürülerine karşı kahramanca çarpıştı. Ne var ki, düşman kırmakla tükenmiyordu. Yüzlerce topu vardı. Büyük cephaneleri vardı ve silahlar devamlı ölüm kusuyordu. Son çarpışmada Şâmil’in askerleri eriye eriye yüz kişi kalmıştı. Kadın ve çocuklar vardı. Durumun vahametini gören Şâmil, kadın ve çocuklara ve yerli ahaliye dokunulmamak şartı ile teslim oldu. Kafkas Kartalı 6 Eylül 1859’da esir alınmıştır. Kırk kişilik maiyyetiyle birlikte Petersburg’a götürülmüştür. On sene Rusya’da esir kalan Şâmil, Çar’dan İstanbul’a gönderilmesini istemiştir. Bu isteğin kabul edilmesinden sonra İmam Şâmil 1870’te İstanbul’a geldi. Büyük bir kalabalık bu şanlı mücahidi büyük bir coşkunlukla karşıladı. İstanbul bir bayram günü yaşamıştır... Büyük kahramanı bizzat Sultan Abdülaziz karşılamış ve onu büyük bir muhabbetle bağrına basmıştır. Sultan Abdülaziz sevincini şöyle ifade etmektedir: “Babam sultan Mahmut mezarından çıksa idi ancak bu kadar sevinç ve heyecan duyabilirdim.” İmam Şâmil son günlerini mübarek beldelerde, yüce Nebi’nin (a.s.m.) makberinin bulunduğu Medine’de geçirmek istedi. Rusya’dan ayrılırken geri dönmesi şart koşulmuş ve bunun için oğlu Şefiî rehin alındı. Sultan Abdülaziz, İmam Şâmil’in son günlerini mübarek beldelerde geçirmesine müsaade edilmesi için Rus Çarı’na aracılıkta bulundu ve bu talep kabul edildi. İmam Şâmil mübarek beldelere gitti ve haccını ifa etti. Hac esnasında dünyanın dört bir yanından gelen hacılar nâmını işittikleri bu şanlı mücahidi görmek, elini öpüp, duasını almak istedi, lâkin ister istemez izdiham meydana geldi. Bu duruma çare olmak üzere idareciler Şeyh Şâmil’i Kabe’nin damına çıkarırdı. Bir müddet orada duran bu şanlı mücahidi hacılar doyasıya seyretti. Büyük bir izzet ve ikramla ağırlanan İmam Şâmil 17 Şubat 1871’de Medine-i Münevvere’de ruhunu Rahman’a teslim etti. İmam Şâmil’in cenazesi Peygamber Efendimizin (a.s.m.) zevcelerinin ve pek çok sahabenin de meftun bulundukları kabristana Cennetü’l-Bakiye defnedildi, büyük nimetlere mazhar oldu. Şeyh Şâmil akıncı ruhunun Kafkasya’da bir güneş gibi parıldatan bir yüce insandı. Allah için yaşadı Allah için ömrünü cihada verdi, onun mübarek vücudunu yıkayan gassal şöyle demiştir: “Şeyh Şâmil'i yıkarken üzerinde 125 tane kılıç yarası saydım.” Ey Akıncı Şeyh Şâmil ruhun şad olsun… Baran Dergisi 735.Sayı

Çocuk Ruhlular

Geçenlerde, bir ağabey ile telefonda konuşurken, bana âniden bir fotoğraf gönderdi. Rastgele karalanmış bir kâğıttı, "Bu sana neyi tedaî ettiriyor?" dedi. Suali yöneltiş şeklinden anlaşılıyordu ki; öylece sorulmuş şeylerden değildi bu. Biraz düşündüm, "Kandinski'nin kompozisyonlarını hatırlatıyor." cevabını verdim. Muhtemelen küçük çocuğu çizmiştir diye düşündüm içimden. Sordum, doğruladı beni. Ben bu karışık karalamaya “resimdir” diyorum. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde, iddiam üzerinde durmaya çalışacak; bu vesileyle Vasili Kandinski (1866-1944) ve Cy Twombly'den (1928-2011) bahsedeceğim. Önce kısaca Kandinski'den söz etmek istiyorum. Vasili Kandinski mücerred ressamların ilklerindendir. Resmi bir mânâda müziğin dili olarak kabul ederdi. Çocukken piyano ve viyolensel çalıyordu. Resim de, musikî de onu her zaman büyülüyordu. İlk resim malzemelerini biriktirdiği paralarla satın aldığında henüz on üç yaşındaydı. Tabiata ve renklerin temaşasına karşı koyamayacak kadar saf ve masumdu. Vasili, Michael Sadler'e göre, "Müziği resmetmektedir. Müzikle resim arasındaki duvarları yıkmış ve daha iyi bir resim arayışıyla 'bediî zevk' adını verdiği saf duyguyu ifâde etmeye çalışmıştır. Zevkle iyi müzik dinleyen herkes, açık, fakat izâhı imkânsız bir heyecanın varlığını kabul edecektir." Hakikaten mücerred resim de, musîki gibidir. Müzik kulağı ters yolda olmayan, cılız bir anlayış sahibi olan insanlar bile Kandinski'nin resimlerindeki "acayip"liği sezecektir. Sadece müzik değil, sanatın tüm şûbeleri ruhun gıdasıdır. Güzel her şeyi de buna ilâve edebiliriz herhalde. Fransız bestekâr ve münekkid Claude Debussy'nin eserlerinde müşahhas şeyler insanın hatırına gelmez mesela. Bestekârın en iyilerinin arasına, birinci sıraya "Deniz"i (La Mer) koyarsak, Debussy’nin de bir çocuğunki kadar saf ruha sahib olduğunu söyleyebiliriz. Kandinski yalnız müziği seçseydi, Debussy olabilirdi ama bu iki ahenkli şeyi birleştirip Kandinski oldu. Çocuk ruhundan kastettiğim şey hayalin (imajın) körelmemesi. Kötü, zevksiz şeylere karşı direnç göstermek. Debussy ve Kandinski ibda edici rollerini muhâfaza edebilmiştir. Picasso, çalışma odasına girmeden önce meâlen şöyle demiş ya: "Çalışmaya başlamadan önce ruhum dışındaki şeyleri dışarıda bırakıyorum; tıpkı camiye giren bir Müslüman'ın ayakkabısını dışarıda bırakması gibi!" Cy Twombly'e gelelim. Bu adamın eserlerinin çoğunun, bir çocuk tarafından yapıldığı düşünülebilir. Twombly, 1953'te New York’s Stable Gallery’de bir solo sergi tertiplemiş ve birçok münekkidden kötü yorumlar alır. Galerinin kurucusu olan Eleanor Ward sergide olanları şu şekilde anlatır: “Birkaç sanatçı dışında herkes Twombly'e düşmanca davranıyordu. Meşhur bir eleştirmen o kadar dehşete kapıldı ki, alnını kaşıyarak sokağa çıktı ve daha sonra galerinin olduğu bloktan kaçtı.” Twombly, dışavurumculuktaki kendine has uslûbuyla uzun süre alay mevzuu olmuş 1957'de Roma'ya yerleşir. Yunan-Roma mitolojisi ve klasik edebiyattan beslenir. Buradaki karakter ve figürleri resmediyormuş meğer; tabiî bu çok sonraları anlaşılır. Twombly bence bir yönüyle, insanları bir çocuk kadar heyecanlı, tutkulu ve hayalperest olmaya davet ediyor. Onun müphem eserlerine dair kendi dilinden bir ipucu: “Çizgim çocuk gibi, ancak çocuksu değil. Taklidini yapmak oldukça güç. Bu kaliteyi elde etmek için kendinizi çocuğun çizgisine yansıtmanız gerekiyor. Bunu hissetmek zorundasınız." Böyle insanların gördüğü ile bizim baktığımız "şey"ler arasında fark vardır. Büyüyüp de içindeki çocuğun sesini duyabilmek utanılacak bir şey değildir. Çocuk ruhlu insanlar ibda edici rollerini kaybetmeyenler olabilir mi? Ketçaplı Tabloya 50 Milyon Dolar Sıradışı çalışmalarıyla adından söz ettiren ABD'li sanatçı Cy Twombly'nin ketçap ile yaptığı bir eserin yaklaşık 50 milyon dolara satıldığı ortaya çıktı. Dünyaca ünlü Christie's Müzayede Evi tarafından geçtiğimiz günlerde düzenlenen açık artırmada Twombly'nin ketçap şişesini tuvale dökerek yaptığı "Untitled" isimli eserin 46 milyon 437 bin dolara (yaklaşık 175 milyon TL) satılması büyük yankı uyandırdı. Eser hakkında "İki yaşında çocuk ketçap şişesiyle yalnız bırakılmış gibi", "Herkes 'Sen modern sanattan ne anlarsın' tepkisiyle karşılaşmaktan korktuğu için sesini çıkarmıyor" şeklinde yorumlar yapıldı. Açık artırmayı gerçekleştiren Christie's ise sanat eserini "Cy Twombly'nin 'Bacchus' serisinin en büyük örneği" ifadesiyle savundu. Neo-ekpresyonizmden etkilenen sanatçının, Roma mitolojisindeki şarap tanrısı Bacchus'un adını taşıyan serisindeki sanat eserini 2005'te tamamladığı belirtildi. Baran Dergisi 735.Sayı

Meşruiyetin Kaynağını CHP’de Aramak

Geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan mevzuu Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör ataması sonrasında gerçekleştirilen eylemler ve bu çerçevede yaşanan gelişmeler-atışmalardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Prof. Dr. Melih Bulu’yu Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atamasının ardından devir teslim töreninde bazı akademisyenlerin rektörlük binasına sırtını dönmesi, akabinde üniversite içinde ve çevresinde başlayan protestolar, polisin öğrenci olmayan protestocuları okul içine almamak için kapıyı kelepçe ile kilitlemesi vesaire… Bir de Cumhurbaşkanı atamasıyla göreve gelen rektöre yönelik protestolara, CHP’nin Tayyibe Gülek yetiştirmesi Canan Kaftancıoğlu üzerinden tabiî olarak öncülük etmeye soyunması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kaftancıoğlu’nu “terörist” olarak nitelemesi… Bu süreçte Ak Parti destekçileri bir yandan eylemlere karşı çıkarken öte yandan eylemlerin merkezindeki şahıs olan Melih Bulu’yu hararetle savundu. “Karşı taraf” ise akademi ve tez yazımı hakkında bilgisi olmayanların kafasını bulandırmak için, kurulduğu günden bu yana Ak Parti’de çeşitli kademelerde görev almış Bulu’nun tezinin intihal olduğu iddiasını ortaya attı. Bu iddialar çerçevesinde Türkiye’de bugüne kadar yayınlanan akademik çalışmaların yüzde 99’unun intihal statüsüne gireceğini not düşelim. Tüm bu keşmekeşin içinde ne hikmetse Bulu’nun yapmış olduğu açıklamalar pek de mevzu edilmedi. Boğaziçi Üniversitesi’nin yeni rektörü Melih Bulu, Habertürk’te katıldığı bir televizyon programında “Aslında şimdi söyleyeceklerim birçok insanı şaşırtacak, ben siyasete ODTÜ'de okurken CHP'de başladım.” dedi. Sözlerine “Bunlar da biliniyor ama görünmüyor. Beni hep AK Partili olarak yansıtıyorlar. O zaman öğrenciydim SHP idi o zaman. Belediye başkanı bizim ODTÜ mezunuydu. Yardımcı istemişti, öyle başladım. O zaman o milletvekiliydi ben ona araştırma yapıyordum. Fiili olarak Meclis’e gidip geliyordum. Daha sonra Liberal Demokrat Parti’den teklif geldi. Liberal Demokrat Parti’nin Gençlik Teşkilatı başkanıydım. Ama ben siyasete hep bir akademisyen gözlüğü ile bakan birisiyim.” diye devam etti. Hızını alamayan Bulu, “Bütün hocalarım şunu söylüyor, 'Boğaziçi kültürüne bir şey yapacak mısınız' diyor, asla, öncelikle ben Boğaziçiliyim. Ben Metallica dinleyen bir rektörüm. Bu kültürle ilgili en ufak bir şey düşünmüyorum.” diyerek, bu milletle hiçbir bağı kalmamış gençler yetiştirmenin zeminini oluşturan sözde “Boğaziçi kültürü” ile de ne kadar barışık bir insan olduğunu dile getirdi. Bulu’nun biyografisine baktığımızda 2002 yılından, yani Ak Parti’nin kuruluşundan bu yana partinin çeşitli kademelerinde görev yaptığını görüyoruz. Bulu, 2002 yılında Ak Parti’nin İstanbul ili Sarıyer ilçe başkanlığını kurmuş. Ak Parti il yönetiminde ekonomiden sorumlu İstanbul il başkan yardımcılığı yapmış. 2009 yılında yapılan yerel seçimlerde Ataşehir Belediye Başkanlığı için AK Parti’den aday adayı olmuş. 2015 yılı genel seçimlerinde ise Ak Parti’den İstanbul 1. bölge milletvekili aday adayı olmuş. İnsanımızın, Müslüman Anadolu halkının öz değerlerine düşman olan CHP’ye karşı oluşu sebebiyle girdiği ilk seçimden beri iktidarda tuttuğu, CHP ile müesseseleşen Batıcılığı bu topraklardan silmesi için her türlü imkânı sunduğu ve bu imkânlara karşılık yapılan yanlışlara rağmen hâlâ ümit beslediği Ak Parti’de senelerce siyaset yapıp, bu sayede geldiği makamı ve istikbâlini Ak Partili olmak sebebiyle kaybedebileceği zannıyla şuuraltını açığa vuran bir rektörün, meşruiyetin kaynağını CHP’de aramaya çalışıyor olması, Ak Parti için ne kadar hazin değil mi? Aslına bakarsanız değil… CHP’nin ne olduğunu, Müslüman Anadolu halkı için ne ifade ettiğini uzun uzun anlatmayacağız, zira Üstad Necip Fazıl CHP’nin ne olduğunu “CHP bir parti değil, Türke dinini, dilini ve özünü kaybettirmeye memur bir katliam müessesesidir.” diyerek tek bir cümle ile özetlemiş. Biz de bugüne kadar CHP’nin ne olduğunu envai çeşit misalle anlattık. Buna mukabil anlamayanların yahut anlamak istemeyenlerin kimler olduğunu öğrenmek için CHP’ye ve Kemalist rejime muhalefet ederek iktidara gelen Ak Parti’nin kadrolarına bakılabilir. Bulu’nun tavrı pek de yabancı olunan bir tavır değil anlayacağınız. Yoksa her fırsatta “dava, dava” deyip de, davalarının ne olduğunu izah etmekten imtina eden, tek derdi ise ikbal olan kadroların davası, meşruiyetin kaynağını CHP’de arayıp, Kemalist rejimi ayakta tutmak mıdır? Cumhurbaşkanın böyle bir davası olmadığını biliyoruz. Kemalizm’in Müslüman Anadolu halkı üzerindeki baskısının bertaraf edilmesi noktasında kendisinin katkısı tartışılmaz; nitekim halk da bu sebeple kendisine minnet duyuyor. Fakat, kabak tadı vermeye başlayan tabirle “etrafındakiler” her fırsatta Kemalizm’e ve CHP’yi hayatta tutabilmek için birbiriyle yarışıyor. Yoksa bu millet, karşısında konumlandığı CHP’nin kurucusunu hâlâ “ulu önder” diye taltif eden parti kadrolarından çok mu şey bekliyor? Baran Dergisi 731.Sayı

Devlet Aklına Hitap: “Düşmanın Silahıyla Silahlanmak” Ölçüsü ve Siyaset Yapmak

Başlıktaki “Düşmanın silahıyla silahlanmak” ölçüsü üzerinde birazcık duralım. Çünkü bu ölçünün hadis olup olmadığına dair farklı görüşler var. Meselâ “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” münkiri “Mavera Dergisi” muhiblerinden Rasim Özdenören, “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” isimli eserinde bunun bir hadis olduğunu söyler.(1) Özdenören’in kaynak göstermeden alıntıladığı bu ölçü kuvvetle muhtemel “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatındaki kullanımından aparmadır. Bu mevzu üzerinde birazdan duracağız. Özdenören’in “Kim kime benzerse o da ondandır” hadisinden mülhem “Düşmana benzememek” lazım geldiği hususunda ne şiş yansın ne kebab kabilinden ele aldığı sözkonusu ölçü üzerinden kendince bir açılım yapması, hiçbir yaraya merhem olmadığı gibi, hiçbir orijinal bilgi de vermemektedir.(2) Bu tür bir kaygı, biraz sonra üzerinde duracağımız Ebubekir Sifil Hoca’nın kaygılarına ne derece merhem olur, onu da bilemem. Ebubekir Sifil Hoca, 17 Kasım 2008 tarihli Milli Gazete’de yayımlanmış “Düşmanın Silahıyla Silahlanmak?!” isimli yazısında, hadis diye aktarılan bu sözün hiçbir muteber kaynakta değil söz olarak, anlam olarak da geçmediğini söylemektedir.(3) Ebubekir Sifil Hoca’nın bu tespiti, “Sorularla İslâmiyet” isimli bir web sitesi tarafından da teyid edilmektedir. Ancak, sözkonusu web sitesinde bu sözün aşağıdaki âyetten neşet etmiş veya ettirilmiş bir “kelam-ı kibar” olduğuna bariz vurgu yapılmaktadır. Sözkonusu âyet meâli ise, Enfal Sûresi’nden: “Onlar (düşmanlar) için, gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Bununla Allah düşmanını, sizin düşmanınızı ve Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal, 8/60) Yukarıdaki âyet meâli üzerinden yapılan bir yorumda, sözkonusu âyette “Düşmanın silahıyla silahlanmak” mânâsını görmek mümkündür, denilmektedir.(4) Yani denilmek istenmektedir ki, her ne kadar “Düşmanın silahıyla silahlanmak” sözü bir hadis olmasa da, sözkonusu sözden tüten mânâ sözkonusu âyete mutabıktır. Ne ilginçtir ki, “kelâm-ı kibar” olarak kabul edilen malum söz âyetle örtüştürülürken bir sıkıntı duyulmuyor da, hadis olmadığı çok açık bir şekilde dile getirilebiliyor. Peki, ya hadis ise? Ortada netameli bir durum olduğu çok açık! Değil mi ki tüm hadîsler baştan aşağı Kur’ân’ın tefsiridir. Diğer bir ifadeyle de tüm hadisler, Kur’ân’dandır. Bu çerçeveden bakıldığında, meselâ sözkonusu âyete mutabık olan sözkonusu ölçünün bir hadîs olarak anlam kazanmasında mânâ olarak ne tür bir sakınca olabilir? Elbet bu sözü bir hadîs âlimini rencide etmek ve onun kendi mevzuundaki otoritesini sarsmak için söylemiyoruz. Maksadımız malum ölçünün muhatap olduğumuz “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemine nisbetle murada uygun olarak ele alınıp değerlendirilmesidir. İçinde yaşadığımız yeni zaman ve mekânda “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, hiç şüphesiz ki “İslâma Muhatap Anlayışı Yenileyen” bir mihrak nokta olarak anlam kazanmaktadır. Bu öyle bir mihrak noktadır ki, “İstikbâl islâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden ve “Müjdelerin Müjdesi”ni haber veren “eşi ve benzeri olmayan” bir noktadır. Bu noktanın “Mehdiyyet Düşüncesi” ile doğrudan ilgisini merak edenler, İBDA Mimarı’nın şahsında tecelli eden hakikatin ne olduğuna müracaat edebilirler. Hemen belirtelim ki, “Ben Kimim?” istifhamı üzerinden İBDA Mimarı’nda tecelli eden hakikat, Hazret-i Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden hakikat hâlinde, “Kendinden Zuhur”dur. Bununla beraber, “BERZAH” hakikati de İBDA Mimarı’nda tecelli eden esaslı bir hakikattir. Bu mevzuda Üstadı Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl tarafından “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” takdimi bütün her şeyi açıklamaktadır. Bunu da merak edenler İBDA Külliyatına müracaat edebilirler. Bu mevzuun daha bir netleşmesi için şu tür bilgi sanırım aydınlatıcı olacaktır: Malum olduğu üzere, “Eserde derinleşmek” mânâsını mündemiç “Vahdet-i Vücud” ekolü, İbn-i Arabî Hazretleri’nin “Her şey O’dur” terkibi hükmü üzerinden anlam kazanmaktadır. Bir nevi “Vahdet-i Vücud” ekolünün tashihi olarak da okunabilecek olan ve “Müessirde derinleşmek” mânâsını mündemiç “Vahdet-i Şuhud” ekolü ise, İmam-ı Rabbanî Hazretleri”nin “Her şey O değil, O’ndandır” terkibi hükmü üzerinden anlam kazanmıştır. Sanki her ekole de bir nazire yaparcasına veya her iki ekolü de tek yekûn içinde cem edercesine, “Zât’ında Derinleşmek” mânâsını mündemiç “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemi, Büyük Şahid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Her şey O değil, O’ndandır; bu mânâda O’dur” terkibi hükmü üzerinden anlam kazanmaktadır. Sözkonusu olan bu terkibi hüküm, gerek kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs, gerek küllî ruhun tasarrufunda ruh ve beden, gerek mânânın ayan olmasında suret ve mânâ, gerek hakikatin zâhir olmasında zâhir ve bâtın, gerekse “zıtların birliği” mânâsını mündemiç olarak, “zıt kutuplararası muvazenenin üstün nizamı” olarak beliren İslâmın hâkim ve hakîm olması sürecinde hak ve bâtıl kutuplarının hakikatiyle tam ayan olacağı bir noktada, tüm zamanların İdeal Devlet Plan, Program ve Projesi’ne taalluk eden “Devlet-i Ebed Müddet” mânâsının tüm hakikatiyle zâhir olacağı bir hakikate de işaret etmektedir. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatında “Düşmanın silahıyla silahlanmak” sözünün hadis olup olmadığına dair herhangi vurgu yapıldığına ben şahsen şahidlik etmedim. Ancak sözkonusu sözün hemen akabinde bir “ölçü” olduğu çok bariz bir şekilde zikredilmektedir.(5) Demek ki, sözkonusu olan bu ölçü her ne kadar hadis kaynaklarında bariz bir şekilde geçmiyor ise de, hâdîslerin Kur’â’dan olması hasebiyle, sözkonusu ölçünün hadis mânâsının hasrı içerisinde telakki edilmesinde mânâ olarak hiç bir sakınca olmasa gerektir. Tam da bu noktada Ebubekir Sifil Hoca’nın bir çekincesine kulak kabartmak gerekmektedir ki, şu: “Düşmanlarımız yalana, iftiraya, rüşvete, cinselliğe… dayalı bir mücadele yürütüyorsa bizim de aynı “silah”larla silahlanmamız ne kadar mümkündür?”(6) Ebubekir Hoca sözlerine “Düşmanın silahıyla silahlanmak” sözünü dar anlamda/münhasıran bir “savaş stratejisi” çerçevesinde Sünnet ve siretin mânâsıyla da çelişmektedir.” Meselâ “Düşmanın sahip olduğu nükleer ve biyolojik silahlara sahip olmak Müslüman için ne kadar İslamîdir?” şeklinde devam eder, “caydırıcılık” maksadına yönelik olarak dahi düşünülse, yapılması gereken, “düşmanın silahıyla” değil, “düşmanın silahından daha üstün ve etkilisiyle silahlanmak” olduğunu söyler ve ekler: “Hasılı, ister savaş durumuyla sınırlı olsun, isterse düşmanlarımızla her çeşit mücadeleyi içine alacak şekilde geniş bir çerçevede kullanılsın, bu söz problemlidir ve İslamî ilkelerle bağdaştırılması hayli müşkildir. “Hadis” diye nakledilmesi ise problemin en katmerli hale geldiği noktadır.”(7) Peki; Ebubekir Sifil Hoca’nın mantığına göre veya yukarıdaki çekinceleri dikkate alındığında, “Harp Hüd’adır!” hadisini nasıl okumak veya yorumlamak gerekiyor? “Ebû Hüreyre ve Câbir (R.A)’dan rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü şöyle buyurdu (meâlen): “Harb hud’adır!: Harp hileden ibarettir!”(8) “Bu hadis, rivayet eden sahâbî sayısı ve isnadları itibariyle neredeyse mütevâtir derecesine yaklaşmış hadîslerden biridir. Hadîste geçen “had’a” veya “hud’a” kelimesi, aldatmak, hîle yapmak ve kalbinde gizlediği niyetin zıddını dışa vurmak anlamlarına gelir. Harpte düşmana karşı hile yapmak, bütün İslâm âlimlerine göre câizdir.”(9) “Harb, hud’adır!” hadîsinin zâhir olmasının hikayesini merak edenler, Allah’a ve Resûlü’ne eza eden ve dahi, Allah Resûlü’nü sürekli hicvederek Kureyşli müşrikleri cesaretlendiren Kaab bin Eşref isimli kâfirin kellesini almak için bizzat Allah Resûlü’nün emir buyurması ile ilgili hadîsin hikayesine bakabilirler.(10) “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin “Yeni insan yeni nizam” veya “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesindeki teklifi veya mücadelesinin düşman tarafından da kabul edildiği bir tarihte, meselâ 1990 yılında “Nokta” isimli bir dergide vermiş oldukları bir röportajda İBDA Mimarı, “Şeriat için silahlı mücadele” mottosunu gündeme getirmiş ve kendisine, “Silah kullanacak mısınız?” şeklinde sorulan bir soruya, meâlen, “Müslümanların silah kullanıp kullanmamasından ziyade, Müslümanlara karşı silah kullanılacak mı, kullanılmayacak mı, önce bu sorunun cevabını görmek gerekiyor.” şeklinde bir cevap vermişti. Ki daha evvel bunun fikri alt yapısını İBDA Fikriyatında, meselâ ta ki “Necip Fazıl ve Yeni Dostlar” mottosuyla “Dergi-Kitap” formunda çıkan “Rapor 12”de kaleme aldığı “Hedef-Vasıta İlişkisi” isimli yazısında, “Her türlü silahla mücadele” mottosuna yer vermiş ve daha sonra bunu da, “Gerekeni gerektiği yerde ve gerektiği kadar yapmak” terkibi hükmüne bağlamıştı. Sözkonusu yazının son cümleleri bugün de tazeliğini korumaktadır: “Hedefimiz bellidir. Her türlü silahla mücadele anlayışına uygun olarak, maddi ve fikri gücümüze en uzak menzile (hedefe) ulaşabilecek silah olabilmek…”(11) Sözkonusu yazısında İBDA Mimarı, kendisinin çıkardığı “Gölge” isimli dergisinde bir vesile “Düşmanının silahıyla silahlan” ölçüsünü kullanmaktan söz ediyor. Bu ölçüyü hadis olarak mı, kelam-ı kibar olarak mı, yoksa örgüleştirdiği İBDA fikriyatının dil ve diyalektiği içerisindeki bir “temel ölçü” olarak mı kullandığı ise bu satırların yazarı tarafından şimdilik meçhuldür. “Ukbe b. Amir’in bildirdiğine göre Hz. Peygamber (a.s.m) bir gün minberde şöyle buyurmuştur: Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın ayetini okudu ve bilesiniz ki, kuvvet atıştır, kuvvet atıştır, kuvvet atıştır.” (Taberî, İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri). “Kuvvet atmaktır.” mealindeki ifadenin üç defa tekrarlandığı hadis rivayeti sahihtir. (bk. Müslim, İmare, 167; Ebu Davud, Cihad, 23; Tirmizî, Tefsiru sureti 8; İbn Mace, Cihad, 19). Bu hadis, Enfal suresinde geçen “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…” (Enfal, 8/60) mealindeki ayetin bir nevi tefsiridir. Bundan maksat, düşmanlara karşı Allah yolunda yapılması gereken cihad için her türlü hazırlık yapmaktır. Kişinin (sporla) fizikî gücünü pekiştirmesi, at koşturması, ok atması ve -cihad için gerekli olan- benzeri her türlü kuvvet hazırlaması buna dahildir. (bk. Nevevî, ilgili hadîsin şerhi). “Şüphesiz hadislerde yer alan atları besleyip koşturmak, yüzmek, ok, atmak, mızrak kullanmak ayette mutlak olarak ifade edilen “kuvvet” kavramının o günkü ihtiyaçlara işaret eden bir tefsiridir. Çünkü, o günkü cihad maddî şekliyle bu gibi malzemelere, aletlere ve maharetlere ihtiyaç duymaktaydı. Bugün ise maddi cihad için gereken başka silahlar var ve bunlara sahip olmak da bu âyetin ve ilgili hadislerin emir ve tavsiyeleri arasındadır. “Bununla beraber, “kuvvet”in genel kapsamında cihadın manevî şekliyle ilgili malzemelerin de yer aldığında şüphe yoktur. Çünkü, bugün, cihad daha çok manevîdir ve İslam’ın güzelliklerinin gösterilmesi, ancak hakikatlerinin doğru olarak anlatılmasıyla, asrın en büyük silahı olan müspet ilimlerin Kur’ân’ın hakikatlerinin anlaşılmasına hizmetkâr yapılmasıyla mümkündür. O halde, bu asırda gereken en büyük silah, ilim, fikir, kalem kuvveti olduğuna göre, bunları önce güzelce öğrenmek, sonra güzelce kullanmak suretiyle Allah yolundaki manevî cihad farizası güzelce yerine getirilebilir. Bu çerçeveden olarak; Savaş, bir takım ön hazırlıkları, tedbirleri gerekli kılar. “Mutlak Ölçü” meâli: “İhtiyatlı olunuz!..” (Nisa, 4/71) Hamdi Yazır, yukarıdaki âyetin açıklamasında şöyle der: “Uyanık, ihtiyatlı bulununuz. Düşmandan sakınacak maddi manevi sebeplerinizi ittihaz ediniz. Silahınızı alınız.” (Yazır, II, 1391.)(12) Allah Resûlü, âyetteki “kuvvet” ifadesini, “kuvvet, atmaktır” şeklinde açıklar (Ebu Davud, Cihad, 23; İbnu Mace, Cihad, 19). Şüphesiz bu açıklama, kuvvetin büyük ölçüde atmaya dayanması noktasındandır (Ebu Bekir Cessas, Ahkamu'l-Kur'an, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1993, III,102; Alusi, X, 25). Allah Resûlü zamanında (Asr-ı Saadet) ok-mızrak, mancınık atmak, bugün yerini bombalara, füzelere bırakmıştır. Bugünün savaşlarında da daha iyi atan savaşı kazanmaktadır. “Allah Resûlü, kendi devrinin şartlarına göre ok-mızrak atımını teşvik etmiştir. Allah Resûlü’nün medhine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, O’nun “Kuvvet, atmaktır!..” sözünden ilhamla devrinin en ileri silahı olan “Şahi topları” döktürmüş, İstanbul’un aşılmaz sanılan surlarını bunlarla aşmıştır. Günümüzde, hedefe kilitlenmiş füzeleri, bir anda bir beldeyi mahvedebilen bombaları yapan ve kullanan Batı, Allah Resûlü’nün hadisini ve âyette emredilen “kuvvet hazırlamayı” Müslümanlardan daha iyi anlamış görünüyorlar!? “Ayette “Ok-mızrak hazırlayın.” denilmeyip, “kuvvet hazırlayın” denilmesi, fikri-bedeni, ilmi, maddi ve manevi her türlü kuvveti ifade eder ve her türlü silahı içine alır. Böyle bir kuvvet, caydırıcı bir rol oynayacaktır. Ayette, “Bu kuvvetle onları imha edersiniz.” denilmeyip, “Bununla düşmanlarınızı korkutursunuz.” denilmesi, bu noktaya işaret eder. (Bilmen, III, 357; Tabbera, s. 386) “Böyle bir kuvvet, düşmanlarımızı sindirecek, zalimleri zulmünden vazgeçirecek, Allah’ın dinini her tarafa ulaştırmamızda ve yer yüzünden her türlü fitneyi kaldırmamızda önemli rol oynayacaktır (Muhammed Şedid, El-Cihadu fi'l-İslam, Müessesetu Risale, Beyrut, 1985, s.119).(13) www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi isimli bir Web sitesinde, “Düşmanın Silâhıyla Silâhlanmak” maddesinde, “Düşmanınızın silâhıyla silahlanın.” sözü, bazılarınca hadis olarak ifade edilmekte ve İslâm dışı çalışmaların, metod ve yöntemlerin delili olarak sunulmaktadır. Kütüb-i Sitte’de ve benzeri hadis mecmualarında bulunmayan bu söz, kesinlikle hadis-i şerif değildir.” der ve devam eder: “Kur’an’a da selim akla da aykırı, yanlış ve gayr-i meşrû bir tavsiye ve yönlendirmedir.”(14) Yukarıda kritik ettiğimiz ölçü ister bir hadis olsun, ister bir kelâm-ı kibâr olsun, isterse ideolojik kaygıyla dillendirilmiş bir ölçü olarak ifade edilsin, hiç fark etmez, sözkonusu sözün söyleyeceklerimize yataklık etmesi hasebiyle gayet yerinde ve de itibarlı bir söz olduğu düşüncesinden hareketle, devlet aklına hitab eden veçhesiyle siyaset yapmaya dair söyleyeceklerimize de çok uygun düşmektedir. Bu çerçeveden olarak: Malum olduğu üzere dünden bugüne Hıristiyan-Yahudi Batı dünyası, topyekûn dünya devletlerine laiklik ve demokrasiyi adeta dayatmaktadır. Laiklik ve demokrasiyi dikkate almayan ülkeleri dünya siyaset sahnesinden tecrit etmeye çalışmaktadır. Ancak, her ne kadar kendisi laiklik ve demokrasiyi tüm dünya devletlerine dayatıyor ise de, bizzat kendisinin doğurduğu İsrail gibi bir devletin Yahudi şeriatine uygun olarak kurulmasını sağladı. Bu çerçeveden bakıldığında, bizim gibi halkı Müslüman olan ülkeler için de şu şekilde bir siyaset tarzı gayet yerinde ve uygun olacaktır. Meselâ “Düşmanının silahıyla silahlanınız.” ölçüsü çerçevesinde söylersek, madem ki Batı dünyası laiklik ve demokrasiyi kendisine kalkan yaparak İsrail gibi bir şeriat devletinin kurulmasını sağladı, aynı şekilde “Harb, hud’adır.” mutlak ölçüsü çerçevesinde bizim gibi halkı Müslüman olan ülkeler de benzer bir savaş hilesi üzerinden kendi İslâm Şeriati devletine yol veren bir yapılanmanın önünü açabilir, açmalıdır. Batı dünyasının bir dayatması olarak anlam kazanan Demokrasinin iyi bir devlet nizamı olmadığı şuradan da bellidir ki, bizzat sahibleri tarafından da ihmal ve ihlal edilmektedir. Bu mevzuda İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun alt başlığı “Yeni Dünya Düzeni” olan “Başyücelik Devleti” isimli eserindeki “Demokrasi İçin Zorlama” bahsi tekrar tekrar okunmalıdır. Çünkü demokrasinin mahiyetini ele vermesi bakımından apaçık hakikat hâlinde ve bir sistem bütünlüğü içerisinde çok nezih bir şekilde izah etmektedir.(15) “Yeni Dünya Düzeni” arayışlarının ayyuka çıktığı günümüz dünyasında cari olan anlayış veya sistemin Liberalizme evrilmesi sözkonusu ise de, Laiklik ve Demokrasi üzerine bina edildiği hepimizin malumudur. Ama bunun dünya insanına kan ve gözyaşından başka hiçbir şey getirmediği de yine hepimizin malumudur. Bundan dolayıdır ki “Yeni insan yeni nizam” hasreti çeken topyekûn dünyaya “Yeni Dünya Düzeni” bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. “Yeni dünya düzeni”nin ne olacağına dair görüşler ise muhtelif. Temelde hak ve bâtıl kutublarını temsil eden olarak, meselâ hak kutbunu temsil eden İslâm, dolayısıyla da Müslümanların teklif ettiği, meselâ “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin “Başyücelik Devleti” anlayışına bağlı bir “dünya düzeni”ne karşı, bâtıl kutbunu temsil eden ve hâlihazırda câri olan Laiklik ve Demokrasi’nin de sahibleri olarak anlam kazanan paganist kültürün ileri karakolu görevini üstlenen sekülerizm anlayışına bağlı olarak teklif edilen bir “dünya düzeni.” Tez ve antitez keyfiyetini haiz olarak da anlam kazanan kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birinin galib geleceği bu “son, en son” ki “dünya düzeni” kavgasında kazanan veya kazanacak olan taraf hiç şüphesiz ki “Bütün kalblerin iki parmağı arasında olan Allah”ın bizzat taraf olduğu ruh kutbu, dolayısıyla da “Ruhçuluğun hakikatini temsil eden İslâm” ve İslâm’ın “Beklenen Kahraman”ını haber veren “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”dan başkası değildir. Nefs kutbunu temsil eden Paganizm ve onun ileri karakolu olarak anlam kazanan Sekülerizme endeksli Laiklik ve Demokrasi muhiblerini bekleyen akıbet ise, “Ettik size bir oyun” “Mutlak Ölçü” meâlinden başkası değildir. Bütün bu bilgilerden sonra sadede gelelim ve söylemek istediklerimize doğrudan bir giriş yapalım. Yıl: 1992… Modern Roma Nizamı’nı temsil iddiasında olan Amerika’nın çöküşünü hazırlayan “Birinci Körfez Savaşı” münasebetiyle Cuma Dergisi’nde vermiş oldukları bir röportajda İBDA Mimarı aynen şöyle demişti: “Şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorluyor.” Buradaki “Tarihi misyon” ifadesine itina ile dikkat çekmek gerekiyor. Malum olduğu üzere Osmanlı Devleti sonrası vücud bulan yeni devlet, “Cem-i Ezdad” kavramının ifade ettiği mânâ üzerinden vücud bulmuştur. Zâhirde görünen, mukadderat çerçevesinde olması gereken, ama bâtında görünen ise “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden veya edecek olan bir ruh ve fikir sisteminin vücud bulmasına tohum olan ve “Üç Işık” sırrının sahibi Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nden başkası değildir. Efendi Hazretleri evvela yeni kurulan devletin zâhirî aydınlarından Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ı kendi tasarrufuna alıp terbiye ediyor ve sonrasında ise onu tekrardan cemiyet meydanına salıyor. Daha sonra da Üstad Necip Fazıl üzerinden İBDA Mimarı mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nu tasarrufu altına alıyor ve “Yeni insan yeni nizam” hasreti çeken topyekûn dünya insanının idraklerine “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sistemini teklif ediyor. Mevzu kısmen anlaşılmıştır sanırım. Türkiye’nin “tarihi misyon”u, Efendi Hazretleri’nde tecelli eden hakikat hâlinde, “Üç Işık” sırrı çerçevesinde söylersek, “Bâtından zâhire çıkan mânâya yataklık etmesi”dir. Tam da bu noktada, “Düşmanın silahıyla silahlanmak” ölçüsü üzerinden söyleyeceklerimize geçebiliriz. Evet, Osmanlı Devleti sonrası kurulan yeni devlette eksik olan “Yeni insan yeni nizam” çerçevesinde anlam kazanan yeni devlet plan, program ve projesi olduğu çok açıktı. Böyle bir plan, program ve projenin elde olmamasının bir neticesidir ki, yeni devlet daha ziyade eklektik bir düşünce üzerinden vücud bulmuştur. Bundan dolayıdır ki, yeni devletin kuruluş aşamasında cari olan Laiklik ve Demokrasi merkezli “dünya düzeni”nin temel argümanları tercih edildi ve süreç içerisinde belli başlı Batı kültür ve medeniyetinin içtimaî sistem unsurları birbir tercüme edilerek insanımızın üzerine Jakoben bir zorbolıkla dayatıldı. Ne yapacağını ve nasıl yapacağını bilememenin getirdikleriyle birlikte, “en kötü nizam nizamsızlıktan iyidir” düşüncesinden hareketle yeni kurulan devlette devleti ele geçirenler tarafından çakma bir nizam dayatıldı! Durum bu merkezde olunca dönemin Müslümanları da bu duruma mecburen katlandı! Sözkonusu olan yeni nizam dayatması neticesinde topyekûn insanımız her türlü fikre karşı savunmasız bırakılınca haliyle her türlü fikre karşı da açık hâle geldi veya getirildi. Batı dünyasında ne kadar felsefi akım varsa hemen hepsi beşinci sınıf tercümeler üzerinden insanımızın kafasına zerk edildi. Süreç içerisinde Batı merkezli Kapitalizm ve Komünizm muhibleri memleketin akil adamları hâline geldi. Sonrasında ise her ikisinden doğan Liberalizmin muhiblerine gün doğdu! Milli veya ulus devlet muhibliği ve Türkçülük cereyanı da bu duruma yataklık etti. Yetmedi, Yahudi sermayesi ve İngiliz aklı üzerinden tatbikattan kaldırılan Hilafet’in bıraktığı boşluk yine aynı sermaye ve akıl sahibleri üzerinden kâh Vehhabi muhibliği veya mezhepsizlik, kâh Şia İşnaşeriyye üzerinden sapık mezhep tohumu ekme ameliyesi, insanımızın kalbini ve kafasını büsbütün bulandırdı. O gün bugündür insanımızın durumu malumdur. Kemalizmin kendisini ayakta tutma pahasına gerek Türkçülük, Ulusalcılık, Milliyetçilik, İslâmcılık, gerek Kürtçülük, Kömünalcilik veya Emekçilik, kısacası Sağ, Sol ve Muhafazakârlık gibi akımların kök salması tam da yeni devletin kendisini ayakta tutabilmesinin manivelası oldu. Ama gel gör ki düne kadar kendisini ayakta tutan bu tür bir manivela bolluğu bugün kendisi için en büyük tehlike olarak belirdi. Tutunacak hiçbir dalı kalmadı! Bütün bunlardan sonra mevzuyu daha da spesifik bir hâle getirelim ve esasta devlet aklına hitab şeklinde ne yapılması gerektiğine dair kısa ve öz birkaç bir şey söyleyelim. Ama ondan evvel kısa bir hatırlatma yapalım. Evet, Osmanlı Devleti sonrası kurulan yeni devlette dönemin muktedirleri tarafından dayatılan Laiklik ve Demokrasi, insanımızı dinden ve imandan, dolayısıyla da İslâm Şeriatinden büsbütün uzaklaştırırken, aynı kavramlar üzerinden Hıristiyan-Yahudi Batı dünyası kendisine Yahudi Şeriatine uygun İsrail diye bir devletin kurulmasını sağladı. Bu emelini gerçekleştirmek için de, insanımızın birlik ve dirlik içerisinde olmasının önüne geçmek adına ne kadar ayrık düşünce tohumları varsa hemen hepsini insanımızın kafasına zerk etmeyi sağladı. Şimdi, “Düşmanın silahıyla silahlanmak.” ölçüsüne tekrardan müracaat edelim ve yapılması gerekenleri devlet aklına hitab edecek şekilde iki madde halinde teklif edelim: 1-Osmanlı Devleti sonrası kurulan yeni devlette lazım olan devlet plan, program ve projesi “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin “Başyücelik Devleti” plan, program ve projesi üzerinden halli gerçekleştirildiğine göre, ilkin yapılması gereken, tıpkı vakti zamanında insanımıza Laiklik ve Demokrasiyi dayatırken kendisi İsrail gibi bir Şeriat devletinin doğmasına sebeb olmasına karşılık biz de aynı kavramları kendimize kalkan yaparak İslâm Şeriatine uygun bir devlet olan “Başyücelik Devleti”nin kurulmasını tez elden gerçekleştirebiliriz. Bu durum, yeni devletin kuruluşunda mündemiç olan mânânın, “tarihi misyon” itibariyle de zâhire çıkmasına da ayrıca delil olsun. 2-Bir yanda insanımızın ve de inancımızın kavgası üzerinden gereğini yerine getirmek adına “Beklenen İslâm İhtilâl ve İnkılabı”nın müşahhas zemini olan “Başyücelik Devleti”nin duygu ve düşünce sistemini tez elden topyekûn dünya insanına ulaştırmak ve dahi, topyekûn dünya mazlumlarının ve de entelenjiyasının dikkatini Anadolu merkezli Müslüman Türk dünyasına çevirebilmek için, tıpkı insanımızın kafasına zerk edilen ayrılıkçı düşünce tohumları üzerinden yaptıkları gibi, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin gerekli dillere (meselâ Arapça, İngilizce, Rusça vs.) tercümesi sağlanarak belli başlı ülkelerin düşünce merkezlerinde yer almasını sağlamak. Bu durum, bir yanda “Yeni dünya düzeni” teklif eden malum ruh ve fikir sistemi üzerinden topyekûn dünya insanının aradığı hakikatin Anadolu merkezli Müslüman Türk dünyasında olduğunu göstermek, diğer bir yandan da, her fırsatta kendisine bağladığı insanlar üzerinden devletimizi müşkül duruma getiren durumların önünü almak adına, bizzat kendi insanını kendimize bağlayıp bizimle uğraşmalarına engel olmak! Dipnotlar 1-https://www.alticizilisatirlar.net/acs/dusmanin-silahi 2-https://www.alticizilisatirlar.net/acs/dusmanin-silahi 3-https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/dusmanin-silahiyla-silahlanmak/ 4-https://sorularlaislamiyet.com/dusmaninizin-silahiyla-silahlanin-sozu-hadis-midir-hadis-ise-bunu-gunumuze-gore-nasil-anlamamiz 5-S.M., “Hedef-Vasıta İlişkisi”, Rapor 12 / Necip Fazıl ve Yeni Dostlar, b.d. yayınları, Eylül 1980, sh. 88. 6-https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/dusmanin-silahiyla-silahlanmak/ 7-https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/dusmanin-silahiyla-silahlanmak/ 8-https://www.islamveihsan.com/savas-hileden-ibarettir.html (Buhârî, Cihâd 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihâd 17, 18. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 92, Sünnet 28; Tirmizî, Cihâd 5; İbni Mâce, Cihâd 28. (Kaynak: Riyazüs Salihin, Hadis-i Şerif Tercümesi, Erkam Yayınları) 9-https://www.islamveihsan.com/savas-hileden-ibarettir.html 10-http://www.alemlererahmet.net/efendimizin-gazalari/170/harp-hiledir.html 11-S.M., “Hedef-Vasıta İlişkisi”, Rapor 12 / Necip Fazıl ve Yeni Dostlar, b.d. yayınları, Eylül 1980, sh. 88 12-https://sorularlaislamiyet.com/savas-hazirlik-konusunda-kuranda-nelere-dikkat-cekilir 13-https://sorularlaislamiyet.com/savas-hazirlik-konusunda-kuranda-nelere-dikkat-cekilir 14-https://www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi/dt-4196.html 15-Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni-, İBDA Yayınları, İstanbul, 1995, sh. 95. Baran Dergisi 730.Sayı

262030