Yazarlar
Müslüman Anadolu’nun Hâkimiyet Deklarasyonu

Milletimizin son bir asırlık hâlini tarif etmek için bir benzetme yapacak olursak, bunun için en uygun olanı herhâlde uyurgezer benzetmesi olurdu. Aşk ve vecd çığırımızın kapanmasını takib eden yıllarda yaşanan gerileme devresi, Birinci Cihan Harbi’ni de kapsayan senelerce süren savaşlarda verdiğimiz kayıplar ve akabinde Cumhuriyetin kurulması ile beraber İstiklâl Mahkemelerinde Türk, Kürt demeksizin Müslüman alimlerin, yâni şuur kaynaklarımızın bir bir kurutulması neticesinde hâsıl olan hâl. Dışarıdan bakıldığında tıpkı uyanıkmış gibi faaliyetler sergileyen; fakat şuurun hazır bulunmaması dolayısıyla mekanik, tek düze ve kayıtsız bir şekilde yaşayan millet. Başımıza her ne geldiyse işte bu uyurgezerlik devresinde geldi. Batıcı devrim kanunları bu şartlar altında çıkartıldı ve uygulandı. Batıcı kemalist burjuvazi uyurgezer vaziyetteki millet şöğüşlenerek tesis edildi. Ayasofya, bu şartlar altında aslî hüviyetinden kopartılarak kâfire şirin gözükmek için müzeleştirildi. Aynı dönemde millet içinden uyanan ve uyuyanları uyandırmaya kalkanlara karşı, küfrün elindeki çeteleşmiş devletin yargı ve askerî bürokrasisi en zalim şekilde işletildi. Kesilen idam ile hapis cezaları ve yaşanan darbeler… 28 Şubat sürecinde sahneye konan post modern darbe, Anadolu’da uyanan Müslümanları bir kez daha biçmek, geri kalan milletin uyurgezerliğini muhafaza etmek ve böylece kendi çıkarlarına hizmet eden çete düzenini sonsuza dek sürdürebilmeyi teminat altına almak içindi. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “1999 Kurtuluş Yılı” çıkışı, o gün için lâyıkıyla kavranamamış olsa da bugünden bakıldığında açık bir şekilde idrak edilebilir ki, senelerdir uyuyan milleti uyandırmak için çalınan gong misaliydi. Dönemin istihbarat, emniyet, yargı ve ordusu başta olmak üzere devlet teşkilâtları topyekûn uyanan ve uyuyanları uyandırmak için faaliyet gösteren Müslümanlara karşı saldırıya geçtiyse de muvaffak olamadı. Hâl böyle olunca yapılan bütün müdahaleler de yükselen gong sesinin şiddetini artırmaktan başka bir amaca hizmet etmedi ve bütün işler tersine dönmeye başladı. Bu bakımdan, geriye doğru baktığımızda işaretlenebilecek bir sürü kilometre taşı vardır muhakkak; fakat fikir ve aksiyon kanatları ile bütün bir telkin olması hasebiyle bize kalırsa bunların içinde en ön plana çıkan 1999 şartları ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “1999 Kurtuluş Yılı” çıkışıdır. 1999 senesinde gösterilen direniş neticesinde uyanmaya başlayan milletin, önüne gelen ilk sandıkta çete unsurlarının politik uzantılarını siyaset sahnesinden silmesiyle başlayan ve bugüne dek uzanan bir ihtilâl sürecidir yaşanan ve yaşanmakta olan. 2007 367 krizi, 2008 parti kapatma davası, 2012 Mit Operasyonu, 2013 Gezi Kalkışması ve 17/25 Aralık Yargı Darbesi girişimi, 2014 6-8 Ekim Olayları, 2015 Hendek Operasyonu ve son olarak 15 Temmuz 2016 askerî darbe girişimi milletin uyurgezer hâline yeniden döndürülmesi ve teslim alınması için sergilenen girişimlerden olmuşsa da, bunların hepsi birden amaçlananın tam aksi bir gayeye hizmet etmiş ve milletin uyanmasına vesile teşkil etmiştir. Bilhassa 15 Temmuz’da aptal FETÖ’cüler tarafından Müslüman Milletimizi uyutmak için o kadar çok gürültü çıkartılmıştır ki, uykusu en ağır olanlar ile uyanmamak için direnenler bile bu süreçte uyanmak zorunda kalmış ve Türkiye’de yaşanan İslâm İhtilâli bu girişimden sonra bambaşka bir merhaleye geçmiştir. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi ile beraber idare şeklinde değişikliğe gidilmesi ve bundan da ehemmiyetlisi, kanıksanmış statükonun bir asır sonra değişebileceğinin, değiştirilebileceğinin görülmesi ile uyurgezerliğimizin serlevhası hâline gelmiş “Yurtta sulh, cihanda sulh” politikasından vazgeçilerek Türkiye’nin bir kez daha tabiî hinterlandımız olan İslâm coğrafyasına doğru dal vermesi bu ihtilâl sürecinin merhaleleri olarak tarih sayfalarına kaydedilmiştir. Bu uyanma, şuurlanma sürecinin en nihayetinde hâkimiyet meselesine bağlanması kaçınılmazdı ve Türkiye Anadolu’da kimin hâkim olduğunu içerideki kuyrukçu işbirlikçiler ile dışarıdaki güç odaklarına karşı Ayasofya’yı yeniden aslî hüviyetine kavuşturarak deklare etti. Batı’nın Basireti Bağlandı Devlet-i Aliyye’nin yıkılışı esnasında bizim basiretimiz öylesine bağlanmıştı ki, girdiğimiz savaşlardan kazandıklarımız bile neticesinde bize fayda sağlamak şöyle dursun zarar verir hâle gelmiş, vaziyeti kurtarmak adına atılan doğruluğu noktasında hemen herkesin hem fikir olduğu adımlar bile aleyhimize işlemişti. Biz henüz Anadolu’da bir beylik iken de Avrupa ve Bizans’ın basireti bağlanmış ve bu işin neticesinde o beylik dünyaya nizâm verir hâle gelmişti. Şimdi bugünden bakıldığında açık ve seçik bir şekilde görülmektedir ki, bu sefer Batı’nın basireti bağlanmış vaziyettedir. 1 Ocak 1987 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 7. sayfasında “İslâmcı Akımlar Ne İstiyor?” başlıklı dosyayı hazırlayan Gencay Şaylan söze şöyle başlıyordu: “Sarı saçlı, mavi gözlü adam bir taraftan piposunu çekiştiriyor, diğer taraftan da yarı Türkçe, yarı İngilizce sözcükler kullanarak karşısındakilere derdini anlatmaya çalışırken şunları söylüyordu: - “Siz Türkleri anlamak mümkün değil. Nasıl oluyor da bir İslâm devriminin eşiğinde olduğunuzu göremiyorsunuz. Belki oruç tutmadığınız için şehir meydanlarında, herkesin önünde kırbaçlandığınız zaman aklınız başınıza gelecek ama iş işten geçmiş olacak.” Sözlerin sahibi Andrew Craig adlı bir Amerikalı idi, ülkesinde Türkiye ile ilgili doktora yapmıştı ve şimdi kendisini tam bir Türkiye uzmanı sayıyordu. Elinde tuttuğu dergide, gazlı “yeşil” kalemle altını çizdiği satırları Türk dostlarına gösteriyor ve böylece telaşının boşa olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu. Amerikalı oryantalistin elinde tuttuğu dergi, son yıllarda büyük bir gelişme gösteren İslâmî yayınlardan biriydi ve Necip Fazıl’a yakın bir ideolojiyi savunduğu bilinmekteydi. Altını çizdiği satırlarda ise şu görüş ileri sürülmekteydi: ‘İslâmî dünya görüşüne bağlı bir tarih ve hâl muhasebesi yaptığımızda, içinde bulunulan dönemde Türkiye’de büyük bir İslâmî zuhur, gerçek bir İslâm inkılâbı bekleniyor.’ ” İşte, Batı’nın basiretinin bağlanmış olmasının en açık beyanı da bu satırlarda gizlidir. Anadolu’da hakiki bir İslâmî zuhur yaşanacağını, hakiki bir İslâm ihtilâlinin gerçekleşeceğini onlar da biliyorlar; fakat buna karşı aldıkları tedbirlerden olan FETÖ gibi sahte oluşlar, Anadolu’daki İslâm ihtilâlini söndürmek vazifesini ifâ etmeye kalkarken, amaçlarının aksine Anadolu’daki İslâm ihtilâline yakıt oluveriyorlar. İkinci Dünya Savaşı ve ardından Soğuk Savaş dönemi boyunca “yaşanmaya değer hayat” bahsini bir türlü çözüme kavuşturmayan, süreç boyunca hamle kudretini borçlu olduğu diyalektik münasebeti de kaybeden Batı bugün zamanın ruhunu elinden kaçırmış bulunuyor. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun seneler evvel söylediği veçhile, rüzgâr kıbleden yana esiyor ve bizim ufak tefek hatalarımız bile neticesinde hayra tahvil olurken, Batı’nın “doğru”ları bile müntehasında yanlışa çıkıyor. Bu arada Andrew Craig’in bir hatasını da düzeltmekte fayda var, yarın kurulması mukadder olan İslâmî bir düzende, Ramazan günü sokakta adeta İslâm’a meydan okurcasını yiyip içmeyen biri niçin kırbaçlansın ki? Bu oryantalistlerin Müslümanlarla alâkalı fantezileri de bir acayip yâni. Davet Ayasofya’nın yeniden aslî hüviyetine kavuşturularak İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesiyle beraber Türkiye’nin hâkimiyet ve bağımsızlığı istikâmetinde son derece ehemmiyetli bir adım atılmış bulunmaktadır. Türkiye’nin bağımsızlığı bu memlekette yalnız bizim meselemiz değildir herhâlde. İnanan yahut inanmadığına inananlar için bile bağımsızlık başlı başına bir meseledir ve bugün Türkiye’nin yeniden hâkim ve bağımsız olması için de önümüzde İslâm’dan başka bir seçenek bulunmamaktadır. Öyle ya, 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan sürece bakıldığında görüleceği üzere, milletimiz İslâm söz konusu olduğunda canını da malını da sakınmamaktadır. Yine milletimizin Batı istilâsından tamamen kurtulması ve hâkim olabilmesi için de dışarıda bir birlik tesis edilmesi gerekir ki, biz Müslümanlardan başka kiminle, ne için, hangi müşterek paydada buluşarak bir birlik içine girebiliriz ki? Demokrasi, kemalizm, liberalizm, komünizm ve diğer hiçbir şey için ise bu milletin bırakın can vermeyi, kılını bile kıpırdatmayacağı ise bedahettir. Andrew Craig gibi yabancı oryantalistlerin ve senelerdir milletimizi sömüren oryantallerin sokma fikirlerinden mülhem kafalardaki putlaşmış şablonları bir kenara bırakıp da işin fikir planı hakkında konuşmak gerekmez mi? He yok, “ben fikirden anlamam ama falanca fikre bağlıyım, size de sırf Müslüman olduğunuz için düşmanım, uyurgezer hâlimden istifade edilerek madden ve mânen iğfal edilmekten de memnunum” diyerek eşeklik etmeye devam eden, tekrirden anlamayan da yarın kötekten ağlamasın tabiî, neticede bizim anladığımız adalet hakkı olana hakkını vermeyi icab ettirir. İslâm’dan başka yaşanmaya değer hayat meselesinin ölçülerini koyan ve bu ölçüler ile zamanın ruhuna göre anlayışı yenileyerek, yaşanmaya değer hayatın dünya görüşünü örgüleştiren Büyük Doğu-İbda’dan başka bir kurtuluş yolu yoktur. Bu hakikati ister peşin peşin, ister tetkik ederek, isterse zamanın ahengi içinde ister istemez kabullenin ama sırf inat olsun diye eşeklik etmeyin. Eşeklikten ne kimseye ne de hiçbir millete hayır gelmemiştir. *** Ayasofya’nın Müslümanlar için nihai hedef olmadığını daha evvel de söylemiştik. Önümüzde kat edilecek daha çok uzun bir yol var. Allah giriştiğimiz her mücadeleyi Ayasofya bahsinde olduğu gibi zaferle neticelendirsin. Bundan sonrasında şöyle olur, böyle olur ayrı mesele; unutulmamalıdır ki, Allah’tan başka galib yoktur! Baran Dergisi 707.Sayı

Ayasofya’da İlk Secde

86 yıllık esaretinin ardından 24 Temmuz 2020 Cuma günü Ayasofya tekrar ibadete açıldı. Müslümanlar akın akın Ayasofyaya yürüdü. Türkiye ve İslam âleminde kalbler birleşti, diller aynı seda ile gökleri inletti: Allah En Büyüktür. Aslında bu tarihî güne tanıklık etmeyi istememe rağmen kalabalıktan ve mâlum salgın hastalık nedeniyle katılmayacaktım. Ancak Cuma sabahı, gönüldaşım İbrahim Tatlı aradı, “Abi ben Yenikapı’da metrodan indim, Ayasofya’ya ulaşmaya çalışıyorum, Çemberlitaş tarafında seccademi serecek bir yer arıyorum.” dedi. Ben de cevaben, “Şimdi yola çıksam, vapurla karşıya geçsem nasıl olur?” dedim. Tatlı, “Eminönü’nde bir yerde kılarsınız herhalde!” diye cevap verdi. Yola koyuldum, yolda da benim gibi niyetlenen tanıdıklarla karşılaştım. Dört arkadaş Ayasofya’ya doğru yürümeye başladık. Gülhane parkına yaklaşmışken, cemaatin yollara oturduğunu gördük, biz de cemaatin arkasına, asfaltın üzerine seccademizi serip Allah’a şükretmeye başladık. Karşımda Gülhane parkının Osmanlı’dan kalma surları, önümde, arkamda, sağımda, solumda ilahî neşe ile dolan müminler, dillerde tekbir, seccadelerimizin üstünde bekliyoruz. Öğlen sıcağı ve güneş tepemizde. Güneşten bunaldığım bir an, arkadaşlardan Murat beni duvar dibinde bir gölgeye davet ediyor. Ancak Ayasofya tarihi bir gününü yaşıyor ve Cuma namazı da uzuyor. Biz, merkezle birlikte hareket etmek için sabırla bekliyoruz. Önümüzden namazı bir şekilde kılıp geri dönenler geçiyor ancak biz Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi ile telefon bağlantısı kurmuşuz, onlara tâbi olmakta ısrarcıyız. Ve öylede oluyor, bir saat gecikmeli de olsa onlarla beraber namazı kılıyoruz. Merkezdeki namaz görüntülerini telefondan takip eden arkadaşların tekbirlerle yönlendirmesiyle bu ibadetimizi yerine getiriyoruz. Mânâsı büyük bir günü yaşıyoruz. Ayasofya’da ilk Cuma namazında secdeye varırken heyecanlanıyorum, Ayasofya’da bir asıra yaklaşan bir zamandan sonra ilk defa Allah’a karşı secdeye vardığımız aklıma geliyor. Ayasofya’da Allah’a yapılan bu ilk secde ne kadar mânâlı!.. Allah Resulü’nün, “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; o ordu ne güzel ordudur!..” müjdesine nail olan Fatih’in ve fethin sembolü Ayasofya, Cumhuriyet rejimi ile laiklik-batıcılık prangasına mahkûm olup bugün özgürlüğüne kavuşmuş olması hakikaten yeniden fetih gibi. Âdeta 1453 fetih coşkusuna iştirak eder gibi olduk. Arada 5,5 asır olsa bile ruhları bir olanlar birleşirler. Papayı arayan Yunan hükumeti yetkilisi Sakelaropulu, “Ayasofya’nın açılmasının Türkiye’yi laik dünyanın değerlerinden hoşgörü ve çoğulculuk ilkelerinden uzaklaştırıyor!” dedi. “Laik dünyanın” diye kastettiği Batının değerleri batsın! Değer kavramını bile değersizleştirdiler. Dünyaya ne sundular? Kendi dışındakileri sömürge ve meta görmekten başka! Hoşgörüleri ise kendilerine ve zaten bizim onların merhametine ihtiyacımız yok. Çoğulculuk ilkesinden bahseden Batının kendisi çok kültürlü değil ki! Hristiyan-Yahudi kırması Batı emperyalizminin yalanlarından bıktık. Ayasofya’nın açılışı bu zalimlere bir tokat oldu ve bu tokatların devamının gelmesi onlara anlayacakları dilden hitap etmek ve sömürgecileri geriletmek için şarttır. Zira İslamın kılıcı bizzat merhamettir. Ayasofya’nın açılışında çok heyecanlı bir halk vardı. Sefer havası vardı, herkes sefer niyetiyle gelmiş idi. Organize eksiklikleri heyecan karşısında önemsiz oldu. 350 bin kişilik bir katılım vardı, pandemi şartlarında yüksek bir katılım. Akıncı ruhunu gencinden yaşlısına görmek mümkün idi. Akıncı, Mutlak Önder’in seriyyelerinden ismini alır. İmân davası etrafında nasıl birleşilirmiş, dinî coşku nasıl yaşanırmış o gün görüldü. “Laik değerler” bu iman coşkusunu veremez! Milletimize ve gençliğimize hiç bir müsbet değer veremez, ancak Batı taklitçiliği ve onun sonucu da Batı paryalığına yol açar. Batıya kültürel ve zihnî esaret, maddi esarete dönüşür. Ayasofya’nın yaşadığı hüzünde olduğu gibi. Ayasofya’da ilk cumayı kıldıran Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, hutbeye elinde fethin sembolü olan kılıç ile çıktı. Ve bu hareketi çok anlamlı oldu, milletimizin heyecanını arttırdı, Allah Resulü’nün rahmet peygamberi yönünü gösterip, yine onun “Ben harp peygamberiyim!” hadisini hiç ağızlarına almayıp, FETÖ’nün “Ilımlı İslam” zihniyetine âlet olanlar, eğer samimi tövbe içinde iseler Allah Resulü’nün bütün sözleri gibi hikmet taşıyan bu sözünü de idrak ederler. 15 Temmuz şehidlerinin demokrasi için değil, ondan çok daha üstün İslam davası için can verdiklerini de anlarlar. Sınırsız hürriyetin olamayacağını demokrasiler dahi kabul ederler. Sınırlamanın hakikatini ise ancak, dünya ve ahiret kurtuluşu olan İslam tayneder. Zaten öteki rejimlerin ahiret diye bir kaygıları yok... İslamda ezan-ı Muhammedî ile beş vakit Müslümanların “Haydi Felaha!..” diye kurtuluş, selamet ve saadete çağırıldığını hatırlatalım. Dünya ve ahiret saadetini temin eden sadece İslâm’dır. Bu davanın eşya ve hadisere tatbiki ise dünya görüşü ifadesi ile “İslâm’a Muhatap Anlayış”tır. İslâm’ın emanetine sahip çıkan Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın açılışından sonra doğruca Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna giderek emanetin sahibine, mânâ olarak “İşlem tamam, rahat uyu!” dedi. Yanında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de vardı. Ayasofya’da da birlikte idiler... Ayasofya’yı açandan ve açtırandan Allah razı olsun. Üstadın meşhur Ayasofya hitabelerinin gerçekleşmesinin derin ve tarif edilmez mutluluğunu yaşıyoruz! Keza Üstad’dan bayrağı devralan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA gençliğinin 1980’lerden itibaren Ayasofya gösterilerine imza atmaları ve bu ruhu diri tutmaları. Yine bu uğurda hapis yatan gönüldaşlar. Baran dergisinin de Ayasofya davasını sık sık gündemde tutup, pörsümesine hiç müsaade etmeyici yayınlarını ve Ayasofya Camii önünde İBDA bayraklı gösterilerini de anmadan geçmeyelim. Keza bu dava için emeği geçen İslamcı camianın her fert ve kuruluşundan Allah razı olsun! Gözümüz aydın olsun! Bir rüya gerçek oldu, hem de ne ihtişamlı bir rüya! Fatih’in, Sinan’ın, asırlardır Ayasofya’da ibadet eden Müslümanların, İstanbul’un işgalinde mitralyözlerle ve tahrip kalıplarıyla Ayasofya’yı savunan binbaşı Cemal Bey’in, Kariye Camiinden sonra Ayasofya’nın minarelerini yıkma teşebbüsüne verdiği raporla mâni olan tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın ve bu dava için gözyaşı döken evdeki annemizin, bacımızın, ninemizin gözleri aydın! Mezarlarda iseler rahat uyusunlar. Ayasofya’nın açılması, devlet ile milletin bütünleşmesine de güzel bir misal oldu. İslam devlet idealinin özlenen tabloları sergilendi. Kemalist devlet ise yer ile yeksan oldu ve kıyamete kadar Ayasofya açık olacak inşallah. Ayasofya’nın açılışı cami ve toplumun bütünleşmesinin en yüksek seviyede misali oldu. Osmanlı’daki medrese-cami-tekke uyumu gibi. Artık bu noktadan sonra din görevlileri sadece namaz kıldırmakla, ilâhiyat hocaları sadece üniversitede ders vermekle yetinemez! Toplumla bütünleşmenin yollarını arayıp bulmalılar! Sayıları yüzbini aşıyor. Toplumda neden bu kadar günah var? Hocalar vazifelerini yapsa böyle olur muydu? Artık önlerinde kanunî engel de kalmadı. Ayasofya’nın 86 yıllık cemaatsiz hâli, cemaatsiz (toplumsuz) cami olamayacağına acıklı bir misaldir. Artık bugün bir çok şeye milat olduğu gibi, toplumla dinin buluşması önünde engel olan sekülerizm-modernizm bataklığını (günah üretme sistemini) aşmanın günüdür. Batı’nın içimize soktuğu bütün zehirlerden (Kemalizm-liberalizm) kurtulmanın günüdür. Ayasofya’nın boynu büküklüğünü artık hiçbir alanda istemiyoruz. Gerek Ayasofya Camii ve meydanlardaki yüzbinler gerek diğer camiler ile televizyon başındaki milyonlarca Müslüman’ın 24 Temmuz 2020 Cuma günü ortaya koyduğu ortak iradesi budur. Hürriyet, hakikate esarettir. Nefs hürriyeti ile din hürriyetine eşit muamele dinin aleyhine sonuç verir. Mikroba merhamet hastaya merhametsizliğe varır. Hiçbir gerçek devlet kendi toplumunun ahlâkî tefessühünü istemez. 24 Temmuz Lozan’ın yıldönümü aynı zamanda. Biliyorsunuz, Lozan Antlaşması, maddede kurtuluş karşılığı mânâda esarettir. Lozan, “dininizi, kültürünüzü, hilâfetinizi bırakın Batıcı çizgiye girin, size Anadolu’yu bırakalım!” şeklinde bir antlaşmadır. Hilâfet yanında din eğitimi de kaldırılmış, Cumhuriyet devrimleri denen Batıdan kopya ve tepeden inme devrimler gerçekleştirilmiş, lâiklik denen İslâm karşıtlığına geçilmiştir. Bunun muvacehesinde Batı’ya şirin görünme uğruna M. Kemal Ayasofya’yı müzeye döndürmüştür. Bütün bunlar ise Millî Mücadelenin amacına ve ruhuna tamamen zıttır. Türkiye, yıllardır iktisadî olarak da Batıya peşkeş çekilmiş, kapitalist oligarşik bir zümre ile askerî vesayet rejimi doğmuştur. Hakka ve adalete aykırı yapılanma istemiyoruz! Ayasofya’nın açılışı Batı âlemine esir olmaktan kurtulup üstünlüğü ele alışımıza da bir işaret. Artık bu üstünlüğün ilimden eğitime, sanattan siyasete, ekonomiden ahlâka bütün sahalarda olması lazım. İnşallah Ayasofya’nın açılışı böyle bir şuur ve aksiyona da vesile olacak... Psikolojik üstünlük zaten Müslümanlardaydı, bu daha da perçinlendi, hatta Ayasofya meselesiyle yeni bir ivme kazandı. İnşallah devamı da gelir. Bu da Kumandanın duası olan, İslam İnkılabı’nın madde ve mânâ şartlarına ermek demektir. Bunun yolu da rahata değil, zora talip olmak demektir. Ayasofya’nın açılışından sonra gönüldaşlar, bu günün mânâ ve ehemmiyetine binâen Üstad ve Kumandan’ın Eyüp’teki kabri başına gittiler. İstanbulun mânevî mihmandarı Eyüp Sultan Hazretlerini de ziyaret ettiler. Sahabîler, Peygamber emanetini taşıyan ilk kurucu nesil olup, İBDA Gençlik Hareketi için tek örnektir. Bu nurlu askerlerden İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu yıllar önce bir destanında şöyle demişti: “Kalma geri/doğru için/güzel için/iyi için/ileri/senin ellerinde yükselecek güzel günler/sen yeniden fethe memur/sen kutlu asker...” 24 Temmuz günü Kumandan’ın dizelerindeki bu hayal kısmen gerçek oldu. Allah tamamına erdirsin. Fethin tamamlanması, İslam inkılabının tamamlanmasını icab eder. Bu da her noktasıyla davayı, kalblere ve cemiyete nakşetmek demektir. Batı kültürünü ve onların sistemleri olan sekülerizmi her noktasına kadar sorgulamak ve bizcesini gösterebilmek demektir. Onların bize yönelik adımlarına savunmada kalarak cevaplar vermek değil, bizim taaruz adımlarıyla küfür burçlarına her daim dikeceğimiz sancaklardır ki ancak bu şekilde Ayasofya dahil bütün varlıklarımızı koruyabiliriz. Cenab-ı Hakk daha büyük fetihlere nâil eylesin! Baran Dergisi 707.Sayı

Başladı Beklenen Akın!

Tanzimat ile birlikte memleketin hâkimiyetini Batıya ve Batının kuyrukçuluğunu yapan “Beyaz Türklere” kaptıran Müslüman Anadolu halkı, diğer bir ifadeyle “Kara Türkler” o tarihten bu yana en büyük zaferlerinden birini elde etti. 1930’lu yıllarda memleketin Batıya peşkeş çekilmesinin nişanesi, Müslüman Anadolu halkına pranga vurulduğunun alâmeti olarak Müslümanların bu memleketteki hâkimiyet sembolü olan Ayasofya’nın kapısına kilit vuruldu. Ayasofya kapatılmakla kalmadı, onun camii geçmişini silmek için minarelerini dahi yıkmak istediler de, minareler yıkılırsa yapının kubbeyi taşıyamayacağına dâir rapor mâni oldu bu girişime. İslâm’a duydukları nefret sebebiyle gözü dönenler, öyle zehirli bir formül ürettiler ki, kilise olsa yeniden cami hüviyetine kavuşması bu kadar uzun sürmeyecek olan Ayasofya’yı “müze” hâline çevirdiler. Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle “Türk’ün mânâsını topyekûn inkârdan ibaret bir fiil” ortaya koydular. İşte, Ayasofya böyle bir mânâya sahipti. Üstad Necip Fazıl, 6 Ocak 1950 tarihli Büyük Doğu dergisinin 13. sayısı itibariyle Ayasofya’nın mânâsının şuurlaştırılmasını sağladı. Üstad’ın 1 Ocak 1966 Cumartesi günü MTTB’de verdiği Ayasofya Hitabesi dilden dile dolaştı. Üstad, Ayasofya Hitabesi’nde onun mânâsını anlatmakla kalmıyor, açılacağı müjdesini ve açıldıktan sonra neler olacağının da ipuçlarını veriyordu. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, Ayasofya mücadelesini bayraklaştırdı ve 90’lı yıllarda, 28 Şubat’ın en karanlık dönemlerinde dahi İbdacıların Ayasofya’nın açılması için eylemleri, imza kampanyaları devam etti. Kalan bir damlalık boşluk ise geçen sene gerçekleştirilen Ayasofya eylemleriyle dolunca nihayet bardak taştı ve Üstad’ın işaret ettiği sele dönüştü. 10 Temmuz günü Danıştay’da görülen davanın ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı kararname ile Ayasofya yeniden aslî hüviyetine kavuşturuldu. 10 Temmuz itibariyle, senelerce gönlünde Ayasofya’nın kapalı kalmasının sızısını hissedenlerin yüreğini bir heyecan kapladı. Ayasofya’nın açılacağı 24 Temmuz tarihi sabırsızlıkla beklendi ve beklenen gün nihayet geldi çattı. 23 Temmuz akşamı dergi ekibinden arkadaşlarla birlikte geceyi meydana yakın bir yerlerde geçirmeyi plânlıyorduk. 1 Şubat 2019’da Ayasofya önünde tertip edilen eylemde yoğun emek sarfeden Fatih Duruk, Anadolu’dan gönüldaşlarla İstanbul’a geldiklerini ve aynı şekilde Sultanahmet civarında geceyi geçireceklerini söyledi. Hem İstanbul’daki gönüldaşlar, hem de Anadolu’dan gelen gönüldaşlarla Firuzağa Camii’nin yakınında buluştuk. Burada yatsı namazını edâ edip kısa bir süre gönüldaşlarla sohbet ettikten sonra emniyetin tüm bölgeyi tedbir amacıyla boşaltacağı haberi geldi ve geceyi Beyazıt’ta geçirmeye karar verdik. Gökbayrağımızı açıp marşlar, tekbirler ve kelime-i tevhitlerle Beyazıt’a doğru yürüyüşe geçtik. Üstad’ın “Şarkımız” şiirini hep birlikte okurken çevredekiler bize eşlik etti, telefonlarının kameralarıyla fotoğraf ve video çektiler. Beyazıt Camii’ne ulaştığımızda buranın Ayasofya’nın yeniden fethine hazırlanan Müslümanların kışlası hâline geldiğini gördük. Kimi sabah için camide dinleniyor, kimi ise caminin avlusunda hasbihal ediyordu. Caminin avlusunda abdest alırken henüz orada tanışan üç kişinin konuşmasına kulak misafiri oldum. “Ben Hatay’dan geliyorum” dedi birisi… Biri Bolu’dan, diğeri ise Ankara’dan gelmiş Ayasofya’da ilk namaza iştirak edebilmek için… Abdest aldıktan sonra selâm verip, “İstanbul’dan bir biz varız galiba.” dedim esprili bir şekilde. “Hatay’dan buraya seni getiren sebep ne?” diye sordum; “Ayasofya açılıyor, dünyanın öbür ucunda olsam yine gelirim.” cevabını aldım. Bu imân karşısında söylenecek tek söz “elhamdülillah” demekti zannediyorum, öyle dedim. Camiye girdiğimde karşılaştığım manzara ise Müslüman Anadolu halkına olan hayranlığımı bir kat daha artırdı. Caminin içi dolu; kimi namaz kılıyor, kimi Kur’ân-ı Kerim okuyor, kimi bir köşeye çekilmiş dinleniyor. Müslümanlar Ayasofya için yollara revan olup İstanbul’a gelmiş, camileri kendine kışla bellemiş, o muazzam ânı bekliyor. İçimden “Bu millette bu imân oldukça, bu memlekete kimse bir şey yapamaz!” diyorum. Sabah namazını burada edâ ettikten sonra Çemberlitaş’a, polisin bir barikatla yolu kestiği noktaya kadar yine sloganlar eşliğinde geldik. Saat 5:00’ geliyor, İstanbul ayakta, Ayasofya’ya doğru yürüyüşe geçmiş. Barikatların kaldırılacağı âna kadar beklemek üzere, barikatlara en yakın noktayı mesken eyledik. Dakikalar geçtikçe yoğunluk artıyor, yoğunluk arttıkça heyecan yükseliyordu. Yaklaşık dört saat boyunca tuttuğumuz alanda marşlar ve sloganlarla heyecanı diri tutmaya çalışıyoruz. Zaman zaman çevredeki arkadaşlardan “şu marşı da söyleyelim mi birlikte” gibi teklifler geliyor. Bir ara sessizlik oluyor, 60-65 yaşlarında bir amca yanımıza yaklaşıyor ve megafonu istiyor: “Tekbir!, Allahü Ekber!” Bu sırada kalabalık da artıyor ve izdiham derecesine yaklaşıyor. Tabiî tatsız hadiseler de yaşanacak gibi oluyor; fakat Müslümanlar en ufak bir kıvılcımda tekbir getirerek birlikteliği perçinliyor. Harun Şimşak ve Yusuf Kacır’ın yanlarında getirdiği iki büyük torba sarığı çevredekilere hediye ediyoruz. Herkes sarıklarını sarıyor. Saat 8:00 civarı yoğunluk o derece artıyor ki, artık polis barikatları dayanmıyor. Program 10:00’da başlayacak olmasına rağmen Müslümanlar hep birlikte Ayasofya’ya doğru akın ediyor. Çemberlitaş ile Firuzağa Camii arasında bir barikata daha rastlıyoruz. Emniyet Müslümanlara engel olamıyor, memurlardan birisi megafonla slogan attırdığımızı görünce yanımıza geliyor ve kalabalığa sesini duyurabilmek için megafonumuzu akşam geri vermek üzere ödünç istiyor. Zaten içeride işimize yaramayacağı için veriyoruz. Mahşerî kalabalık ile beraber, âdeta ikinci bir fetih heyecanı ve ruhuyla Ayasofya-i Kebir Camii ile Sultan Ahmet Camii arasındaki meydandayız artık! Bu sırada kalabalık sebebiyle bazı gönüldaşlarla namazdan sonra buluşmak üzere ayrılıyoruz. Yer bulmak son derece zor; fakat bir şekilde buluyoruz. Namaza yaklaşık üç saat var. Geceden itibaren yanımızda olan 12 yaşındaki akıncı Bilal artık dayanamıyor. Seccadesinin üzerinde kıvrılıp uyuyor. “Z Kuşağı”nın tartışıldığı bugünlerde Bilâl’in hâl ve tavrı “Z Kuşağı gümbür gümbür geliyor.” dedirtiyor. Herkes huşû içerisinde Kur’ân-ı Kerim tilavetini dinliyor, bir yandan da kurulan dev ekranlardaki görüntülerden Ayasofya’nın içini hayran hayran seyrediyor, ekrana meydan yansıdığında ise hayret ve heyecanla kalabalığın boyutunu… Sonra bir hareketlilik, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan görülüyor ekranda; meydan hareketleniyor, tekbirler çekiliyor. Millet, öz değerleriyle barışık bir şekilde hareket eden, ümitlerinin gerçekleşmesine vesile olan liderin her dâim arkasından yürüyeceğini haykırıyor esasında bu tekbirlerle. Buradan çıkarılması gereken mânâ mühim. Aynı heyecan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kur’ân-ı Kerim tilâvetinin sonunda Elif-Lâm-Mim’i okurken de oluşuyor, “namazı sen kıldır reis” diye bağıranları duyuyoruz; tabiî ki ses içeriye ulaşmıyor. Nihayet Ayasofya’da ilk namaz; Cuma namazı vakti geliyor. Ayasofya’nın dört minaresinden ezanlar okunuyor. Gözümüz cemaatte, kimi hıçkıra hıçkıra ağlıyor, kimi âdeta titriyor; fakat hepsinin gözünün içi parlıyor. Ezanın ardından Cuma namazının sünneti kılınıyor ve akabinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hutbeyi irâd etmek için minbere çıkıyor. Elinde bir kılıç ve minberin iki yanında Kâbe örtüsünün kumaşlarından iki sancak… Ayasofya’da verdiği hutbe kendisine şüphe ile yaklaşanları dahi etkiliyor. Tabiî İslâm düşmanlarını ise kudurtuyor. Hutbedeki nizam-ı âlem ila-yı kelimetullah vurgusu dikkatlerden kaçmıyor; Müslümanların hepsi aynı kanaatte: Ayasofya’da yeni bir çağ başlıyor! Ve namazı yine Ali Erbaş kıldırıyor; öyle hisli okuyor ki Fatiha’yı ve Fetih Sûresini cemaat namazda ağlıyor, Ayasofya’ya hasret sona eriyor. Namazın ardından sözleştiğimiz üzere gönüldaşlarla önce Ebu Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin türbesini ziyaret ediyoruz, ardından ise Ayasofya’nın mânâsını bize öğreten, bu mücadeleye ömürlerini vakfeden Üstad Necip Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun kabirlerini ziyaret edip Kur’ân-ı Kerim okuyup ruhlarına hediye eyleyerek bu büyük güne şahidliğimizi sona erdiriyoruz. Yazıyı sona erdirirken Akıncıların gökbayrakla marşlar, tekbirler ve kelime-i tevhidler ile yaptığı yürüyüşün videolarının sosyal medyada İslâm düşmanlarının kalbine saldığı korkuya da temas edelim. Göz hasmını tanıyor; Akıncı nizamına doğru akın ederken İslâm düşmanları tir tir titriyor! Allah, Ayasofya’yı nice büyük zaferlere giden yolda bizlere karargâh kılsın… Âmin… Baran Dergisi 707.Sayı

Bruno Dey Davası ve Ayasofya

Ara sıra Fransa’daki yozlaşmanın seviyesini gözler önüne seren bazı hadiselerden bahsediyorum. Şimdi de Almanya yargı mekanizmasında ortaya çıkan saçmalık derecesinde ve ihanet seviyesinde algılanabilecek bir şeyden bahsedeceğim. 93 yaşındaki Bruno Dey isimli bir adam, 17 yaşında Polonya’da yapmış oldukları sebebiyle yargılanarak ceza aldı. O dönemde Polonya Alman işgali altındaydı ve orada birçok Nazi toplama kampı kurulmuştu. O da bu kamplardan birinde Ağustos 1944’ten Nisan 1945’e kadar görevliydi. 17 yaşında bir çocuktu. Dolayısıyla davası Hamburg’da bir çocuk mahkemesinde görüldü. Görev yaptığı Stutthof’da 65 bin insanın öldürüldüğü söyleniyor. Fakat bu hiç inandırıcı değil, hatta saçmalık ve yalan. Bruno Dey, 5 binden fazla kişinin öldürülmesine sebep olmaktan dolayı iki sene hapis cezasına çarptırıldı; fakat yaşı bu cezayı çekmeye elverişli olmadığı için evine gönderildi. Kendisi gaz odalarından haberdar olduğunu; fakat kıyımın boyutlarının bu kadar büyük olduğunu bilmediğini söyledi. Tamamen göstermelik bir şekilde 75 yıl sonra yapılan bir yargılamayla iki yıl hapse mahkûm edilirken yaşı sebebiyle cezası askıya alındı. O dönemden bahsetmek gerekirse; Alman hükümetini tasvip etmememe mukabil Doğu Almanya’da Sovyetlere karşı mücadele ettiklerini ve o dönemde zor bir durumda olduklarını söyleyebiliriz. Bir süre sonra Kızıl Ordu Doğu Almanya’ya girdi. Batı’da ise Amerikan askeri, Fransız askeri ve İngiliz askeri bulunuyordu. O günden bugüne Almanya işgal altında bir devlettir. Avrupa’daki en zengin ülke olan Almanya NATO askerleri tarafından işgal altında tutuluyor. Alman yargısı bugün acıları kullanmak suretiyle utanç verici bir harekette bulunuyor. Vakti zamanında masum insanların sınırdışı edilmesinden bir farkı yok bunun. II. Dünya Savaşı’na dair bir oyun hâlâ devam ediyor, âdeta insanların aklıyla alay ediliyor. 75 senenin ardından bunun yapılması, meseleyi istismar etmekten başka bir anlam da taşımıyor zaten. Alman yargısı yozlaşmış bir halde ve yozlaşmış tiplerle çalışmaya devam ediyor. Elbette Nazi suçlarını müdafaa etmiyorum, fakat bugün, savaştan çok uzun bir süre sonra böyle bir davanın açılmış olması ve 93 yaşındaki bir adamın 75 sene evvelki bir şey için yargılanıyor olması, üstüne ceza alması utanç vericidir. *** Türkiye önemli bir hafta geçirdi. Ayasofya, artık yeniden bir cami. Benim avukatlarım da Ayasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılışına katılıp Cuma namazı kıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da burada namaz kıldı. Bu güzel bir gelişme çünkü orası müzeye çevrilmeden önceki son beş yüz yılını cami olarak geçirdi. 1500 sene evvel bu bina bir katedral olarak inşa edilmiş ve bin yıl kadar öyle kalmıştı. Müze statüsü değişmiş olmasına rağmen hâlâ turistler Ayasofya’yı görmeye devam edebiliyor. Öte yandan dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu Erdoğan’ı düşman olarak algılıyor. Elbette Erdoğan’ın birtakım hataları oldu; fakat kendisi asla bir Siyonist yahut Amerikan ajanı değil, Türkiye’nin menfaatleri için çalışıyor ve ülkesini müdafaa etmek için çaba sarf ediyor. Kendisi gerçek bir Müslüman. Ümidim onun bölgeye huzur ve barışı getirmesi yönünde. Benim kanaatim şu ki, Suriye’ye müdahale konusunda tekrar düşünmeli. Evet, Kürtler Amerikan emperyalizmi tarafından manipüle ediliyor ve yanlış yapıyorlar; fakat Türkiye askerî müdahale dışında bir çözüm üretmeli. Bölgedeki sınırların I. Dünya Savaşı’nın ardından İngilizler ve Fransızlar tarafından çizildiği aşikâr; fakat şu an bir salgın sürecinin içindeyiz ve Türkiye salgınla mücadeleye yoğunlaşmalı. Onun getirdiği ekonomik külfetin altından kalkmanın plânlarına daha fazla zaman ayırmalı. Bu gelecekte daha iyi neticeler doğuracaktır. Türk halkını daha iyi pozisyona getirecektir. Türkiye’nin en önemli özelliği herkesin birbirine saygı gösterdiği bir ülke olması. Tarihindeki başarının altında bu yatıyor. Asla azınlık haklarına saygısızlık edilmemeli ve hukuka riayet edilmelidir. *** Venezüella için de iyi dileklerimi sunmak istiyorum. Çünkü Venezüella’daki berbat ve zor vaziyet devam ediyor. Komünistlerin arasına sızmış yeterince dürüst olmayan insanlar var. Venezüella hükümeti sosyalist ve vatanperver olmasına rağmen iki yüzlüler ona zarar veriyor. Halk ile hükümet arasındaki bağı zayıflatıyorlar. Güçlü bir vatanperver orduya sahip Venezüella; fakat herkes tertemiz değil. ABD, Bolivarcı hükümeti devirmek için içeriden ve dışarıdan her yolu deniyor. Venezüella’nın bu zor durumunda yardımcı olan Türkiye, Rusya, İran ve Çin’e teşekkür ediyorum. Ümid ediyorum ki hükümet yanlışlarından dönerek Bolivarcı rejimi muhafaza edecektir. Allahü Ekber! 25.07.2020 Baran Dergisi 707.Sayı

İstanbul’un Deryâçesi

İnsanı derinden tesiri altına alan şeyler karşısında umumiyetle gözlerimizi kapatırız. Teessürü şakaklarımızda hissettiğimizde, güzel bir haber aldığımızda, talihli biri olduğumuzu anladığımız; bizim için nadide, başkaları için sıradan olan o kısacık ânda, dua ederken ve hatta ölürken bile... Damarlarında “buz” akan birinin bile tüylerini ürpertecek, boğazını düğümleyecek şeyler vardır bu hayatta. İstesek de, istemesek de. Şehr-i şehir İstanbul bunlardan bir tanesi. Bir ressam kaç kez böyle bir çehreyi resmetmeye çalıştıysa, bir bestekâr kaç kez böylesine ahenkli bir eser vermeye çalıştıysa hepsi nafile oldu. Bu kadar güzel eseri meydana getiremediler. Sizi bilmem ama, ben, deniz gören bir yerde ölebilmeyi isterdim. Boğaziçi, mitler, imparator, mimar, ressa m ve şairler için her zaman ehemmiyetli bir yer olmuştur. Burası, tarihî sahnelere tanıklık etmiştir. Karadeniz’in Marmara denizine gönderdiği suların altında aksi istikamete giden akıntılar vardır. Boğaz’ın akıntısı da İstanbul’un havası-suyu gibidir, fevkalade bir dilberin ruh hâli gibi, sağı solu belli olmaz. Ernest Hemingway, İstanbul’da Boğaz’ın havasını adamakıllı alsaydı, “Akıntı Adaları”nın sahifeleri buradan beslenirdi. Claude Debussy’nin başta pek beğenilmeyen fakat sonraları en sık icra edilen eserlerden “La Mer” (Deniz) bestesi dinlenirken, muhakkak Boğaziçi’nin vehmettirdiği şeylere rast gelinir. Martı Jonathan yahut onun ilk talebesi Fletcher Lynd acaba buradan geçmiş midir? Doğu Roma İmparatorluğu için, Boğaziçi herhangi bir yer gibiydi. Ufak tefek balıkçı köyleri, kasaba ölçüsünü aşamamış yerden farksızdı. Semiha Ayverdi’nin deyimiyle, bu “Deryaçe”ye tarihî çehresini nakşeden, çevresini ona göre şekillendirip ahengine ahenk katan “büyülü” el Osmanlı idi. Deryaçe’nin etrafı evvela ormanlar, korular, bahçelerle kaplandı. Sihirli elle beraber, bahar bir başka geldi. Bir heykeltıraşın pitoresk şeyi gördüğünde âniden anlayışı gibi, bu “el” ne yapması gerektiğini biliyordu. “Kara ve karanlık kış günleri bitti, safâ eyyâmı (günleri) geldi!” Saraylar, kasırlar, yalılar, kayıklar, korular, çeşmeler, sebiller ve en mühimi camilerle Deryaçe’nin çehresi kemâle erdirildi. Sevebilmek ne kadar erdemli ve zorsa, bunu daimî hâle getirebilmek de ayrı bir hünerdir. Fethettikten sonra muhafaza etme kudretini sağlayan şey birazdan bahsetmeye çalışacağımız nişanelerdir. Kaim olabilmek için geleneğin sürdürülmesi zarurîdir. Öyle olmalı ki, devirler değişse bile “yaşanmaya değer hayat” dilden dile dolaşmalı, insanların gönüllerinden dışavurmalı. Öyle de oldu. İstanbul’un fâtihi, zamanının ötesinde bir şahsiyetti. “Gelişigüzel bir cihângir gibi olsaydı, Sezar, Cengiz, Timur gibi istilacılık şehvetinin esiri düşüp dünyayı kana boyar ve zaptettiği memleketlerde taş üstünde taş bırakmazdı.” (S. Ayverdi, Boğaziçi’nde Tarih s.24) Feth-i mübinden sonra Fatih miğferini çıkardığı vakitler, Akdeniz’in batı ucunda Verone Konsili’nin kurduğu engizisyonda insanlar diri diri ateşe atılırken, genç hükümdar tutsaklarını ne sattı, ne de öldürdü. Hatta onları yaşadığı topraklardan sürmekten imtina etmek yerine Ortodoks bir ruhânî olan Genadios’u patrik tayin etti. Onlara hak tanıdı. İspanyollar Endülüs’te tek Müslüman bırakmazken, Çekmece, Silivri, ve Tekirdağ sahilleri Hıristiyanlara tahsis edildi. Bir kısım Ortodoks, Fener civarına yerleşti, ibadethâneleri bile yoktu, bu sebepten Rum kilisesine bağlandılar ve isteyen Rumlaştı. Patrik, fetihten sonra Fatih’in tanıdığı imtiyazlar neticesinde Bizans devrinden bile daha fazla refaha erdi. Türkler imân hürriyetini ve eşitliği gözardı edemezdi, zaten bu bir an’ane idi. Sultan, fetihten sonra İstanbul’da ancak yirmi gün kaldı. Edirne’ye gitti... Kayserlerin ilk resmî sarayı Çatladıkapı sahillerinde, son sarayı ise Ayvansaray’ın üstünde “şehrin en rutubetli yeri”ndeydi. Fatih, buralara tamah etmedi, yirmi beş sene sonra Ayasofya’nın eteğinin dibinde, yüzü Boğaz’a dönük şekilde 700 bin metre karelik bir bahçenin içine yaptırdığı Topkapı Sarayı’na geçti. Ayasofya’nın külliyeye dönüştürülmesi, Koca Sinan tarafından kubbesinin yükseltilmesi, minarelerinin eklenip tamirat görmesi, mahzun hâlden rüşte kavuşması herkesin mâlumu... Sadece Topkapı ve Ayasofya değil, fethi müteakip neler yapıldı neler... Eyüp Sultan, Mahmud Paşa, Davud Paşa, Atik Ali Paşa manzumeleri inşa ettirildi. 120 bin metre kare üzerinde parıldayan Fatih Külliyesi (cami, külliye, mescid, medrese, hastane, aşhane, kütüphane, çarşı, hamam, çeşme vs.) hâlâ muhteşemdir. Buranın mimarı da Sinân-ı Atîk’tir, kendileri Müslüman olmadan evvel Hirostodulos (Hıristiyan hukuk ve ilâhiyatçısı) idi. Deryâçe’nin şehri, bu mabedlerle tekamüle uğradı. Mimar Sinan’dan sonra başmimar olan Davud Ağa’nın Yeni Camii’ni hatırlayalım... Sultan Ahmet, Süleymaniye, Beyazıt gibi ehemmiyetli nişaneleri zikredelim... Zira Deryâçe’nin şehrine karanlık vurduğunda ayın meskeni bu camilerin kubbeleri arasıdır. Bir İstanbul beyefendisi, mütefekkir Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiirinden iki mısra: “Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur: Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.” Necip Fazıl demişken, sadece İstanbul’u değil, Anadolu’yu yoğuran güzîde insan, Ayasofya müzeye dönüştürüldükten sonra bu meseleyi davalaştırmıştır. 24 Temmuz 2020’de yeniden cami hüviyetine çevrilen Ayasofya’nın cemaatine kavuşacağını biliyordu. Ayasofya Konferansı’nda “Ayasofya, bir mânânın zıt mânâya taarruz ve onu zebun edişinin bütün dünyada eşi olmayan âbidesidir.” demişti. Yunanistan bayrakları yarıya indirdi, diğer Avrupa ülkeleri de teessürde. Kavgada kazanan hep bir taraftır... Dönelim tekrar Boğaziçi’ne... Feth-i mübîne bir cengaver olarak katılan Dursun Bey, şehre girildiğinde efsunlu kılıcını kınına koydu. Fethin tarihini yazmaya başladı. Bu diyârda onu çocuk gibi sevindiren, sarhoş eden mevki Boğaz’dır: “Ol yer ki Boğaz denilir, görenler hod (bizzat) mâlûmdur. Ammâ görmeyenlerin gönlünü açmak üzere böylece anlatalım: Hakk’ın kudretiyle Karadeniz’in dağlarından, bir dağ ortasından yarılıp, bir cetvel (su kanalı) olmuştur ki, Nil’den büyük, Tuna’dan geniştir. Yer yer kulaklar ve koltuklar yapmış, orasında burasında kısıklar göstermiş bir Nehr-i Aziz şeklinde akar. Tâ İstanbul’un kurulduğu yere gelip, ondan da Gelibolu’ya varınca, etrâfında köyleri, kasabaları ve adaları olan bir deryâ kesilir. Ammâ Gelibolu’da yine kısılıp ırmak olarak akar. Üç yüz altmış mil gittikten sonra yayılıp bir umman olur, adına Akdeniz denir. Bu deryâçenin şark tarafı Anadolu memleketi, garp tarafı Rumeli’dir ki darb-ı şimşîr-i bürân-ı Al-i Osman’la (Osmanlı hanedanının keskin kılıç darbesiyle) fetholunmuştur.” İki asır öncesine kadar iki yakası arasında sadece kürekli vasıtalar vardı. Türkler 400 sene kadar, kürekli vasıtaları kullandı. Dünya makine, buhar devrine girdiğinde bile Boğaz suları gemilerin pervânelerini görmedi. Hatta buna direndi. İkinci Sultan Mahmud hünkâr iken, İngilizler padişaha buharlı bir vasıta hediye etti; Tâir-i Bahrî ismi verilen bu tekneye tayin edilen bir kaptan, “Ben arabacı değilim, gemiciyim, böyle makine ile yürüyen gemiye süvâri olamam!” deyip istifa etmiş. Muhtemel ki, mevzubahis kaptan Akdeniz ve Karadeniz’de kasırgalar çıkartmış, okyanuslarda asayişi sağlamış, korsanları dize getirmiş ve gerektiği zaman düşmanı denizin dipsiz, karanlık sularına dökmesini bilmiştir. Onun için, makineyi yadırgayıp, yiğitliğine leke sürdürmemiştir. Peki, iki yakayı birbirine bağlayan vâsıtalar başlıca hangileriydi? Evvelden on üç metre uzunluğunda, iki buçuk metre genişliğinde pazarcı tekneleri mevcuttu, altı hamlacı (kürekçi) ve başlarında bir reisle seyahat ediliyordu. Her köyün kendine ait pazar kayığı vardı. Vasıtalar o köydeki cami veya avaraz vakıflarının (geliri köy ve mahalle halkının ve esnafının bir şekilde çıkan ihtiyaçlarını sarfedilmek üzere kurulan vakıf: Sadece kayıkları tahsis etmiyor, hastane, su yollarının tamiri, fakirlerin cenazesinin kaldırılmasını vs. sağlıyordu) malı olduğundan, ihâleyle her sene bir kayıkçı reisine verilirdi. Küreğini devreden hamlacılar ise kayığın iş hacmine göre, yirmi ilâ kırk altın civarında hava parası alırdı. Bu kayıkların Köprü’de hususî iskeleleri, kayıkhaneleri bulunurdu. 17. yüzyılda Haliç, Marmara ve Boğaz’da on yedi iskele, bin 400 elli sekiz pazar kayığı çalışıyordu. Saltanat kayıkları, kırlangıçlar (buharlı gemilerden evvel donanma için keşif, karakol ve haberleşme hizmeti gören, süratli deniz taşıtı), piyâdeler, peremeler (eski bir kayık çeşidi), futalar (hafif, dar ve uzun süratli kayık) yıldızların semâyı süslediği gibi Deryâçe’ye ayrı bir hava katıyordu. Piyâde hamlacıları, tâlim ve terbiyeden geçer, tutumlarına ve tavırlarına dikkat edilirdi. Kürek çekişleri ustacaydı. Beş altın lirayla, bir ailenin gül gibi geçindiği o zamanlarda, bir hamlacı kostümüne on beş lira lazımdı. Kayığı uzak ve arkadan görenler, üç çift hamlacıyı sanki tekmiş zannedebilirdi, demek ki hareketleri ve endamları birbirlerine mutabıktı. Ruh ve estetiğin meczolmuş hâli. Kayıklardaki kürek adetleri, makama göre değişirdi. Nâzırlar ile yabancı elçilerin, patrikhâne mensuplarının kürek adedini tesbit etmek devlete aitti. Sadrazamın vasıtası daima yedi çifte ve amma da ihtişamlı olurdu. Vezirlerin kayıklarında ise kürek sayısı daha az olmalı, mühim zatı korusun diye de bir yâver ve iki tüfekli çavuşun bulunması gerekiyordu. Ferikler yâni bugünkü korgeneral makamına denk zatların kayıklarında üç çift kürekçi var idi. Kaptan paşanın kayığı ise, imparatorluğun donanmasına yakışır, kadırga burunlu olurdu; cümle âlem, Deryaçe’nin reisini tanısın diye... 1843’ten itibaren Boğaziçi’nde buharlı vasıtalar faaliyet göstermeye başladı. Fevâid-i Osmâniyye, Azîziye, İdâre-i Mahsûsa, İdâre-i Muvakkate ve 1854’te kurulan Şirket-i Hayriyye, kürek devrinin sonunu getirmiş bulundu. Üsküdar, Kandilli, İstinye, Bebek iskeleleri kuruldu. Coşkun Deryâçe akadursun... Charles Dickens’ın “İki Şehri”ne bizim İstanbul’umuz yeter. İnanmazsanız Orhan Veli’nin şiirindeki ayağını suya değdiren kadına sorun... Baran Dergisi 707.Sayı

Kibir ve Nefretle Dolu Kadrolar

Devletleşmeden hiçbir problem çözülemez; çözüldüğü zannedilen nokta yeni bir problemin başlangıcıdır. * Allah hayırlı eylesin, bir ahbabım çocuğunu evlendirecek, salgın şartları içerisinde, sağlık bakanı Fahrettin Beyi de sinirlendirmeyecek şekilde düğün yapılabilecek mekanın peşine düştüler tabiî olarak. Ahbabım uzun senelerdir banka yöneticisi, dünürü de İstanbul Büyükşehir Belediyesinde daire başkanıyken yönetim değişikliğiyle görevden alınan, şimdi başka bir yerde idareci olan biri. Dünürün nasıl olduğunu bilmem ama ahbabım milletlerarası banka yöneticisi, oğlu da Ankara’nın istediği planlar için denetleme ve iyileştirme çalışması yapmak üzere halen gelip giden, milletlerarası bankanın uzmanı. Dünür de bürokrat, “ensesi kalın” derler ya, denilirse bilmeyen biri gibi, tam öyleler! Ensesi kalınlar ama düğün yapılabilecek mekan bulmakta zorlanıyorlar; tak diye kapılar filan açılmıyor yani. Kız tarafının isteğiyle Sepetçiler Kasrı’na da gitmişler ama yok denmiş. Doluymuş o vakitte. Mevzu da buradan başladı birdenbire. Meğer Sepetçiler Kasrı’nın yönetiminde de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı mı gelini mi yoksa ikisi birden mi, neyse işte, bulunuyorlarmış. Sepetçiler, Yeşilay Derneği’ne bırakılmış, oranın yönetim kurulu üzerinden söylendi bu. “Her yerde kendileri var, olmaz ki ama!” dendi, düğün stresi içinde. “Elli bin yerdeler, değil mi?” dedim. “O kadar değil ama heryerdeler” dedi muhatabım. “Sebebi nedir, biliyor musun? Adam yok, güvenecekleri herif bulamıyorlar, ‘bulduk’ dedikleri aptalca birşey yapıyor, bela açıyor, ‘her tarafa girelim de kontrolü böyle yapalım’ dediklerinden de elli bin yerdeler görüntüsü çıkıyor! İki ucu da işte öyle bir değnek durumu!” dedim. “Olur mu öyle şey, ne demek adam yok!?” dedi. Bunlar namuslu, teslim alınan makamı, teslim alındığı iş üzerinde ileri götürmekten başka derdi olmayan, senelerdir paranın üzerinde oturduğu için istese dünyalar kadar para kazanabilecek olmasına (teşvik primi gibi düşünün) rağmen maaşına razı olan, makamın havasını atmayan, diplomatik plaka olmasına rağmen sınırda kuyruğa giren, nesli tükenmekte olan yaratıklardan olduğundan, sorusu garip değil! Ben de o gün gördüğüm bir tiviti okudum ona önce: “- Başından beri naçizane aynı şeyi yazıyorum. Ben hükümete, İBB’nin eksiklerini kapatması, yanlışlarını örtmesi için oy vermedim. İstanbul halkı İBB’yi seçmişse, Haliç’in yeni rengine de, Riva’nın kokusuna da, Küçükçekmece’de yüzeye vuran ölü balıklara da alışacak. 4 yıl daha var..” Bunu da Ersoy Dede isimli gazetecinin aynı tür tivitini “rt yorum”layarak yapıyorum. Geçen sene Oda TV’de yayınlanan “Hükümet medyasında kavga çıktı... FETÖ arşivleri ortaya saçıldı.” başlıklı bir haber vardı, imkanı olan onu okusun; bu iki arkadaş ile Nihal Karaca’nın “kayıkçı kavgasını” haberleştirmişler, bunu da gösterdim tivitin ardından “adam mı yok!” diyene. Bu iki arkadaşın onları yazmasının sebebi, İBB’nin suya %35 zam yapması, İBB meclisinde AKP-MHP üyelerinin zammı iptal edip “enflasyon farkı kadar zam” (%12,5) kararı alması. Buna köpürüyorlar! “İstanbul halkı seçimini yapmış” diyor “Atatürk ilke ve inkılapları tarihçisi” arkadaş, madem seçtiler “4 yıl daha var” çekecekler, dokunmayın diyor! Sanki İBB %80-90 gibi bir nisbetle CHP ve müttefiklerinin eline geçmiş! Oysa belediye meclisi hükümet ittifakının elinde, “topal ördek” şimdiki idare, zam bile yapamıyor görüldüğü gibi. Peki bu kibir ve en önemlisi nefretle yazılmış iki tivitin sahibinin “derdi” ne? Şu tivitlerinden anlaşılan o ki, maazallah bunların altından popolarını koydukları koltuklar bir çekilse, “en baba muhalefet” olacaklar demek! İstanbul 15 Temmuz’da mafyaya sığınan belediye başkanları, parti yöneticileri ile doluydu. Millet sokakta, onlar sığınakta! İBB kaybedildiyse sebep bunlar! Parti’nin, ilçe belediyelerinde değişiklik yapması da yetmemiş ama! Üstüne “hiçbir şey olmadıysa bile birşeyler oldu” aptallığı! İlk günlerde bu satırların yazarı olarak ben de inanmıştım denilenlere, sonra fakat işin aslını görmeye başladım. Koltuklar, avantalar gidecek diye “İstanbul kibir unsurları” yaygara koparınca, fark daha da açıldı! Farkın tek sebebi işte bu iki arkadaş gibi kibirli bir nefretle dolu olanlar! KADEM ve oradakilerin durumuna geçildi sohbetimiz esnasında. “Önce İstanbul Sözleşmesini imzaladılar şimdi de yırtıp atıyorlar.” dendi. Öyle, hem yazdılar hem de yırtıp atıyorlar. Gerçi yırtıp atma değil, iki üç maddesini yeniden yazma, bazı cümleleri çıkarma mevzubahis. İşin aslı derneğin ismi yanlış, Kadın Derneği, Demokrasi Derneği vs olabilirdi ama Kadın ve Demokrasi Derneği başlığı bambaşka bir kulvar ve bunlar da “solcu feministlerin elindeki malzemeyi almak” için bu alana girdiler. Oysa bu bambaşka bir “dil”dir, kültürdür, anlayıştır, dedim. Baktım öyle bakılıyor, devam ettim, Hıdır’ın, Bülent’in, Ozan’ın, Cem’in tekme tokat dövdüğü kadınlara yardım etmek, bunları feministlere bırakmamak için yola çıkmış olsalar da, hatta kendilerini -ne ayıp!- onlara kabul için Mor Çatı ile işbirliği yapmış olsalar da, hiçbir şeyden habersiz insanlar oldukları açık. Homoları, lezbiyenleri Erdoğan ailesinin savunabileceğini düşünmek abes! KADEM’in de! Bunları da söylediler zaten eskiden beri. Ama söyledikleri ile girdikleri kulvarın ne olduğunu bilmemek cahilliği içine düştü KADEM. Homolara karşı bir açıklama yapınca, Mor Çatı çıktı “Siz imzaladığınız İstanbul Sözleşmesi’ndeki ‘cinsel yönelimi’ nasıl anlıyorsunuz!” diye alay etti! Ki alay etmesinde de haklıydı! Bunlar “cinsel eşitlik” diye Ayşe’nin, Fatma’nın insan olma ve şiddete uğramama hakkını savunmak ve bir de boşandığında aç kalmasın diye düzenli olarak nafaka alması için bu “kulvara” girmişler. Meğer “cinsel eşitlik” denilen şey bambaşka imiş, Mor Çatı tarafından utançtan mosmor edilerek anladılar! Biz, buna “diyalektiklerin çelmesi” diyoruz; KADEM idaresi o çelme ile yuvarlandı! Bunlar bir de okumuş insanlar üstelik! Ama, biyoloji sahasında arkeoloji kavramları ile çalışmak (!) garabetini gösterdiler, dedim. Senelerce insanlar o sözleşmenin ne olduğunu söyleyip durdu bunlara, ama onlar okumuş insanlar ya, köylü gördüler söyleyenleri, “intikamı” Mor Çatı aldı böylece! Abartmayı sevdi oradan bazıları, dedim; CV’leri için çalıştılar çünkü. Üstelik bunları da “aldattılar”. KADEM belki gerekli bir sahada çalışmak için ortaya çıktı; fakat fena savruldu! Şimdi çıkmış kadın vekillerden biri “Sözleşme üzerinden herkes konuşuyor bilmeden. Tabii ‘check’ edebiliriz, oradaki bazı kavramlara yüklenen anlam değişmiş mi ona bakarız” diyor kibirle! İsmini saklamaya da lüzum yok, herkes biliyor bu sözlerin sahibini. Bir hukukçu olan Özlem Zengin Hanımın başından geçen boşanma vakasının bu kibirli cümleyi kurmasında tesiri var mı bilmem ama, “kadınlar ve kendini kadın gibi hissedenler”in savunusunu yapan bu hanım, demek ki “anlam değişikliği OLMADIĞINI” bal gibi biliyor! “Kendini kadın gibi hissedenler” vurgusu Sözleşmenin “cinsel eğilim” kavramı içindedir ve KADEM’den hiç kimse böyle bir laf kullanmadı, kullanan sadece bayan Zengin! Ama “.... değiştiyse!” vurgusu önemli: Dönecek, çünkü Erdoğan “ayıptır yahu!” dedi, bayan Zengin de kibirle geri dönüş yolunu döşüyor sadece! * “Adam nasıl yok!” meselesine de böyle geliyoruz işte: Ellerinden tutup, iki üç “yakışıklı cümle salladı” diye bu arkadaşlar bir yerlere konuldu. Konuldu ama kriz anlarında da işte “karakter” ortaya çıktı! Üstelik bunlar ve “gibileri” de dikkat edin sadece kendi çevreleri ile iletişim halinde, “biz kölelerinden” de sadece “hurraaa!” demeyi bekliyorlar! Çekin popolarının altındakini, görün kıyameti ve ayrıca “salt başına birey” olarak sıfır olduklarını! Bu tablo karşısında Erdoğan’ın kilit yerleri “akraba-i taallukat” ile doldurmasını anlamamak muhal! Akraba deyince, teyzeoğlu olan birinin bu hafta içinde “yeni FETÖ’ler” diyerek bize de laf atmasını unutmamak gerekiyor. * Erdoğan, 2020 ile yeni bir hal içinde yürümeye başladı. Çevresinin karşı çıkmasına rağmen baro düzenlemesi ve hatta Ayasofya’nın açılma kararı, bunun Lozan’ın imza tarihine denk düşmesi, artık “eski Erdoğan” olmadığını, “ölümüne ölümüne!” yürüdüğünün işaretleri. Bu “adam” eksikliğine de “ÇARE, YENİ KADROLAR” diyerek neşter atmasının yakın olduğunu düşünmek gerekiyor. Bu iki arkadaşın milleti düşman gören lafları rahatça söyleyebilmeleri, istifa etme hastalığı ara ara tutan bir bakanın, partisinin milletvekili olan zata küstahça konuşup telefonu suratına kapatması vs. Bunlar Ankara’da birşeylerin döndüğünün işareti olsa gerek; “oynayın son oyunlarınızı bakalım” nazarında takip edilmesi gereken şeyler bunlar. * Ayasofya’nın Lozan’ın imza tarihinde açılıyor olması üzerinden mevcut sistem ile acımasız bir hesaplaşma içine girerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elini rahatlatıp projeksiyon sunmak yerine, arpalıklar gitti hissini yansıtan “küçük ama nefret dolu yazılar ve sözler” ile uğraşan kim varsa, ya Erdoğan ya millet iradesi ile popolarının altındaki şeyin kayıp gittiğini görecekler ve göstermeye de mecburuz. Anadolu’nun gerçek devleti kurulana kadar ve hatta kurulduktan oturana kadar böyle aksak işler devam edecektir tabii. Önemli olan, “yakışıklı laflar” sarf edip arkadan iş çeviren tiplerin kafalarının görüldükleri yerde ezilmesi! Eze eze devletleşeceğiz! Baran Dergisi 706.Sayı

Ah! Ayasofya...

Hasreti ile içimizi yakıp kavuran Ayasofya Camii meselesi nihayete erince, esen rüzgârla bir nebze ferahladık, şükürler olsun. Sebep olanlardan Allah razı olsun. Burayı müze olarak algılayanlar için Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi hiçbir değer ifade etmez. Onlar için turistik tesis olarak iyi bir kazanç kapısıdır o kadar. Müslümanlar için ise, İslâm’ın zirve noktası ve bu zirveden dünyaya hükmedip hakikatin savunuculuğunu yapan bir medeniyetin küfre karşı en büyük zaferlerinden birini temsil eden bir değerdir. Bu değerin hiçbir maddi karşılığı olamaz. Hıristiyan âlemi için kaybedilmiş en büyük kale ve derin bir acıdır. Onlar için de kıymeti maddi olarak ölçülemez. Materyalist ve liberal mantık her şeyden bir kazanç sağlama marazı ile yaşadığı için “maddi olarak ölçülemez” kavramını biraz açmakta fayda var. Para kazanmak için çeşitli araçlara ihtiyaç var ya! İşte bu araçlardan en önemlisi sana göre beyin, bana göre ruh. Sen beynin olmazsa para kazanamazsın. Ben ruhum doymazsa yaşayamam sadece ceset olarak ortalıkta dolanırım o kadar. Sen benim yaşamadığımı düşünürsün, oysa sen benden önce ölmüşsün haberin yok. Yaşamayan birisi için senin biçtiğin maddi değer, hakikaten değer midir? Öğrenci evinde Galatasaray-Neuchatel maçını radyodan dinlerken 5. golü attığımızda, hayatım boyunca hiç yapamadığım havada ters takla hareketini defalarca tekrarlayıp evdeki ranzanın ikisini çökerttikten sonra kendime geldiğimi dün gibi hatırlıyorum. Boyumun uzunluğu ve belki de yeterli egzersiz yapmamış olmam nedeniyle çok istememe rağmen bu hareketi hiç yapamamıştım. O anda yapabilmiş olmam ve sonrasında tekrar yapamamış olmam sadece kaslar ve egzersizlerle açıklanamaz. Ruhun maddeye hükmedişine şahit olmuş birisi olarak Ayasofya’nın tekrar cami olarak açılacağı haberi milletimizin büyük bir çoğunluğunda benzer ruhi coşkuya sebep olmuştur mutlaka. Sporumuzdaki kırılma noktalarından birisi olarak Neuchatel maçı başarı hikâyelerimizin, özgüven ve moralimizin artmasına nasıl sebep olduysa, Ayasofya meselesinin çözülmesinden özgüven ve moralimizin ne derece etkileneceğini, bunun nelere vesile olacağını zaman gösterecek. Ayasofya’nın ibadete açılması kararının ardından camide ilk namazın 24 Temmuz’da kılınacağı ve namaz kılınırken cami içerisindeki kilise figürlerinin dijital teknoloji ile karartılıp namazdan sonra tekrar görünür hale getirileceği haberi duyuruldu! Biliyoruz ki memleket çok meşakkatli günlerden geçiyor. İçeride ve dışarıda sayısız düşman boş durmuyor. Ekonomimiz sıkıntıda. Memleket idaresi kolay değil; çok desenli ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri sürdürmek gerekiyor. Güç ve zaman kazanmak için gerektiğinde ayıya dayı demek gerekiyor. Her hareketin bir mantığı vardır mutlaka, eyvallah! “Eyvallah, eyvallah da! Bu eyvallahlar bizi nereye götürüyor?” diye düşünmeden edemiyor insan… Yakın geçmişten bir hatıramı anlattıktan sonra yaklaşan kurban bayramı dolayısıyla içinde bulunduğumuz hale örnek teşkil edecek, aynı zamanda üzerimdeki vebalden kurtulmamı sağlayacağını umduğum bir meseleyi aktararak meramımı anlatmaya çalışayım. Memleketin, muhafazakâr olarak bilinen, aynı zamanda Ak Parti’nin en önemli kalelerinden biri olan 2 milyon nüfusa sahip bir ilimizin büyük ilçelerinden birinde yaşıyorum. Geçmiş gün, valilik tarafından, mülki amirler, kurum amirleri ve ilin hatırı sayılır sivil toplum kuruluşlarının katılımı ile ilin vizyonu ve gelecek yatırımlarının belirleneceği bir toplantı tertip edilmişti. Normal şartlarda benim gibi bir çulsuzun böyle bir toplantıya iştiraki mümkün değilken nasıl olduysa ilçe adına bu toplantıya katılmak bana düştü. Neyse, gittik toplantıya, farklı masalarda farklı mevzular gruplar arasında birebir konuşulup değerlendiriliyor ve fikir birlikleri öneri paketi olarak hazırlanıyor. Sonra bu öneriler genel çoğunluğun oylarına sunuluyor. Güzel bir sistem kurulmuş, herkes hevesle fikirlerini ve projelerini tartışıyor. Çalışma ortamı güzel ve önemli konular gündeme getiriliyor. Grup çalışmalarına sırayla iştirak ediyorum önerilerimi sunuyorum her şey güzel herkes anlayışlı. Birkaç grupta çalıştıktan sonra dikkatimi çeken bir şey oldu ve il müdürlerinden birisine sordum; -Dikkatimi çekti vali beyin bulunduğu masada 5-6 kişiden fazla adam bulunmuyor ve genelde hep aynı kişiler duruyor diğer masalar kalabalık ve katılımcılar sürekli değişiyor neden acaba? -Vali beyden herkes çekinir, ayrıca kimseye laf söyletmez de ondan. Öyle mi? Öyle! Kaybedecek koltuk yok, dert edecek mal yok. Bir sonraki grup değişiminde doğru vali beyin masasına! Tanışma faslı biter bitmez, vali bey “Kaymakam ya da belediye başkanı yerine gelen adama bak!” der gibi bir lafla aklı sıra beni ezip hemen masanın gündemine geçti. Masanın gündemi “ilin kültürel ve sosyal faaliyetlerinin nasıl zenginleştirilebileceği” ile alakalı. Vali bey sayıyor, şu kadar müze bu kadar tiyatro, sinema, konser, galeri, kütüphane, sosyal tesis vs. Ziyaretçi sayısı bizde bu, Avrupa’da şu! Bizim rakamlar devede kulak. “Rezalet resmen, bu insanları nasıl kurtaracağız bu cehaletten…” gibi laflarla ha bire atıp tutuyor yandakiler de “haklısın monşer” havasında kafa sallıyor. Kan beynime çıktı. Fırsatını bulunca söz istedim: -Akraba, komşu, hasta ve bayram ziyaretleri, sohbetler, cemaat ve cenaze namazları, düğün, mevlit, sünnet vs. neden yapılan istatistiklerin içine alınmadı acaba? Bunlar sosyal ve kültürel faaliyet olmuyor mu? Sayın valim! Bu istatistikleri yapın bakalım kim daha kültürlü ve sosyal. Bunları söyleyince ortalık buz kesti masada çıt yok. Kan beynimde zaten, verdim veriştirdim Batıya ve Batılılaşma heveslilerine. Az önce vali beye yağdanlık yapan abilerin yüzünde güller açtı birden. Pür dikkat beni dinliyorlar ve “Evet! Evet! Biz asıl değerlerimizi besleyelim bize ne elin operasından, tiyatrosundan” türünden laflarla beni destekleyince, vali bey uzunca süren nutuğumu dinlemek zorunda kaldı. Bir ara, tarımla alakalı bir örneğe girdim ki, vali bey fırsatı buldu, yediği gollerden sonra tek golünü atarak “Tarım komisyonu ilerideki masa bunları orada konuşsanız” deyip kibarca lafı ağzımdan aldı… Ertesi günkü oturumda toplantılarda belirlenen öneriler tüm iştirakçilerin oylarına sunularak kabul veya reddedilerek belirlendi. Neticede vizyon, muhafazakâr bir ile yakışır şekilde buram buram Anadolu kokusuyla, oy çokluğu ile kabul edildi. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Vali bey toplantıyı tertip eden memur ve görevlilere çeşitli bahanelerle güzel bir fırça kaydıktan sonra “Burada kimin neye oy verdiği tam olarak belli olmadı, bunu tekrar düzenleyin.” deyip toplantıyı bitirdi. Bir daha da toplantı falan tertip edilmedi. Tarım ve maneviyat başkenti ilimizin vizyonu turizmle alakalı olarak açıklandı. Hayret kim yaptı acaba! Anlayacağınız bizim üç günlük çalışma güme gitti. Bu muhterem uzun süre bizde ve başka illerde valilik yaptıktan sonra bildiğim kadarıyla şimdi merkez valisi. Gelelim diğer mevzuya, malum kurban bayramımız yaklaşıyor. Televizyonlarda, sosyal medyada marketler “12-16 kiloluk kurban şu para! Sivil toplum kuruluşlarında bu para” deyip ha bire kurban siparişi alıyorlar. Bir hayvanın kurban olabilmesi için büyük baş hayvan 24 aylık, keçi 12 aylık, koyun 12 aylık ya da yaşı küçükse boyu anasına yetişmiş olması şartı getirilmiş. Büyük hayvanda durum net gibi görünüyor ancak yine de yaşı dolmadan çok sayıda hayvanın kurbanlık diye satıldığını duyuyoruz ve büyük küçük ırklar arasında ciddi ağırlık farkı olduğu için kusurun ispatını ağırlığa bakarak yapmak yanlış olur. Kurban sahibinin bizzat hayvanı görmesi ya da işi bilmiyorsa bilene göstermesi gerekir. Küçükbaş hayvan böyle değil. Çünkü ülkemizdeki en küçük yerli ya da yabancı ırk küçükbaş hayvan anacının canlı ağırlığı en az 50 kilo iken ve bu boya ulaşan yavrunun en az 45 kilo geleceği düşünülürse en düşük 21-22 kg eti olması gerekir. Ey Diyanet İşleri Başkanlığı! 12-16 kiloluk et veren kuzu nasıl oluyor da kurbanlık olarak satılıyor? Zahmet edip de düşündünüz mü? Bu konuda etkili uyarılarda bulundunuz mu? Ey! Tarım Bakanlığı! “Kırmızı et açığımız var.” diye ha bire ithalat yapıp “Kurban bayramı olmasa böyle olmazdı.” diye bahaneler uyduracağına canlı ağırlığı 24-32 kilo olan hayvanların kurban diye kesilmesine mani olsanız! O hayvanlar 55-60 kilo olunca kesilse! Et açığın kapansa! İthalattan kurtulsan! Üreticin daha çok kazansa! Tüketicin daha ucuz et yese! En önemlisi kurbanlık vasfı olmayan hayvana kesim izni vermeyerek vebalden kurtulsan da öbür tarafta 83 milyonla tek tek hesaplaşmak zorunda kalmasan! Daha güzel olmaz mı? Siz de haklısınız market ağaları ve kırmızı et çeteleri aç kalabilir. Yazık onlara! Ne diyor bu adam? Ayasofya’dan girdi nereden çıktı, konu dağıldı gitti diyorsunuz değil mi? Hayır efendim konu falan dağılmadı, dağınık olanı toparlamaya çalışıyorum ki, mevzunun aslının Ayasofya’da takılı kaldığını görelim. Vakit namazı saatlerinde, Ayasofya cami! Diğer saatlerde laik Ayasofya! Tıpkı günlük yaşantımız gibi. Tıpkı ekonomi anlayışımız gibi. Tıpkı duruma göre vali beyi, duruma göre beni alkışlayan muhafazakârlarımız gibi. Tıpkı kurbanlık hayvanlarımız gibi. Baran Dergisi 705.Sayı

Yeni Dünya Doğacak

Bütün bir insanlık tarihini görmek ve bu görüş sonucunda insanlığın geçirdiği evreleri tespit etmek için eşya ve hadiseleri yansıtan objektif bir ayna tutalım. Bu bakış çerçevesinde hakikate talip ve hakikati yayıcı iki insan türü görürüz. Peygamberler ve filozoflar. Ve bu iki insan türü peşinde var oluş gayesini anlamlandıran, hayatlarını peygamberler ve filozofların getirdiği ölçüler çerçevesine göre yön veren insanlar yumağı. Hakikatleri insanlar bir araya gelip de bulmamışlardır. Hakikati bulan her zaman tek kişidir. Tek kişi doğru, güzel ve iyinin kökü bende, mutluluğun kaynağı benim getirdiğim ölçülerdedir demiştir. Bu apaçık bir hakikattir ve tarihte bu hakikatlerin insan ve âleme nizam verme davasının mücadele sahnesidir. Peygamberler, insanlığı ve âlemi yaratan bir yaratıcı var bu yaratıcı yarattığı varlığın karakterini en iyi bilen mutlak güç ve kudrettir derken ölümden öte bir dünyayı işaretlerler. Aydınlanma felsefesinin etkisiyle son iki yüzyılda dünyaya nizam veren hakim anlayışın temelindeki filozoflar kutsaldan arınmış, akla dayalı cenneti bu dünyada arayıcı anlayışlara sahiptir. Biri ilâhî merkezli diğeri ise insan merkezli bir çıkış noktası. Biri sonsuz güç ve kudret sahibi, ezelî ve ebedî olan ölümsüz varlığı kutsayıcı; diğeri ise doğum ve ölüm anını, dünyaya geldiği çevreyi bile belirlemekten yoksun olan insanı merkeze alıcı anlayışı kutsamıştır. Bu çerçevede önceden de zikrettiğimiz gibi son iki yüzyıla mührünü ve damgasını vuran, dünyaya hakim olan anlayış Aydınlanma felsefesi çerçevesinde tecessüm etmiş ideolojiler. Bunlar nelerdir derseniz. Bir çırpıda hemen şunları sıralayabiliriz: Liberalizm, faşizm, komünizm, sosyalizm, kapitalizm, demokrasi vd. Batıda günahları affeden cennette tapu dağıtacak kadar aklı baltalayıcı ve insanları kasvete boğucu Hristiyanlık yerine Reform ve Rönesans etkisiyle Aydınlanma felsefesi doğmuş, büyük Alman filozofu Niçe’nin ifadesiyle Tanrı artık ölmüştür. Tanrıyı öldüren, aklı merkez alan, kutsalı olmayan Batı insanı artık bir ideolojiden diğerine savrulup gitmiştir. İdeoloji dünya görüşü demek. Her biri insan ve toplum meselelerine dair çözümler sunan ölçüler manzumesi. Büyük Rus sinema sanatçısı ve fikir çilekeşi Andre Tarkovsky bu ideolojilerin etkisiyle oluşan dünya için şöyle bir tesbitte bulunur: “Yirminci yüzyıl duygusal enflasyonun yükselişine tanık oldu. Endonezya’da iki milyon insanın doğrandığını gazetelerden okuduğumuzda hissettiklerimiz buz hokeyi takımımızın bir maç kazanması halinde hissettiklerimizden farksız. Etkilenme derecemiz aynı. Bu iki olay arasındaki korkunç ayrılığı fark edemiyoruz. Algı kanallarımız hiçbir şeyin farkında olmadığımız bir yere çöreklenmiş. Her neyse bu konuda vaaz vermek istemiyorum. Belki de böyle olmazsa yaşamak mümkün olmayacak. Sadece önemli olan nokta şu ki; bazı sanatçılar, hayatın gerçek değerlerini hissetmemizi sağlarlar. Bu onların ömürleri boyunca sırtlarında taşıdıkları bir yüktür ve biz bu yüzden onlara teşekkür borçluyuz.” Büyük Alman filozofu Niçe’nin Aydınlanma felsefesinin hakimiyetini perçinlediği ve ilahi kaynaklı dine bir yer gösterdiği zamanlarda Tanrı ölmüştür derken, Rus sinema sanatçısı ve sahici aydın tavrına namzet Andre Tarkovsky de insan ölmüştür demiyor mu? İnsanın, ruh ve bedenden ibaret bu yüce varlığın, bizatihi ruhunun çürümüş olduğunu göz önüne sermiyor mu? Evet, son iki yüzyıldır insanlık özellikle iki ideolojik yapının prangasında nefes alıp durmakta, her gün can çekişir bir vaziyette sürüngen hayatını devam ettirmekte. Bunlardan biri ferdi esas alan, cemiyete sırtını dönmüş kapitalizm-liberalizm; diğeri ise buna tepki olarak doğucu, cemiyeti esas alıcı ve ferdi yok sayıcı komünizm. Fertler cemiyette doğup, gelişip, büyürken gelişimini sağlamakta ve cemiyete etki etmekte. Fert, cemiyette olanları pasif bir şekilde izlemez ve cemiyet tarafından etkilenirken aynı zamanda cemiyeti etkileyicidir. Fert sebep, cemiyet netice. Fert ve cemiyet birbirini gösterici, birbirlerinin olmazsa olmazları. O halde ferdi esas alıcı, cemiyeti ezici kapitalizm ile bu düzenin sömürücülüğüne nisbetle cemiyeti esas alıcı ve ferdi teşebbüsü imha edici komünizm ifrat ve tefriti temsil eder. Öyle bir nizam gelmeli ki hem ferdin, hem cemiyetin hakkını vermeli. Bu nizam fert ve cemiyeti ahenk ve uyum içinde ele alan bir dünya görüşünden tevarüs etmeli. Birbirlerinin haklarını çalıcı değil, birbirlerini gözeten bir ideoloji... Tarkovsky’nin ifadesiyle toplum kültürsüz kalınca vahşileşir. Cahillik şimdiye kadar hiç bu boyutlara erişmemişti. Mânayı reddetme hali ancak canavarların oluşmasını sağlar. Ne yapılmalı; aklı merkeze alıcı, kutsaldan arınmış insanı yeni bir idealle donatmalı. Bu idealler tüketim peşinde koşan, çevreye zarar veren, komşudan habersiz bir insan anlayışı vazetmemeli. Ahlâkî temele dayalı bu ideal, insanları yalnızlıktan alıcı olmalı. Bu ideal, insanlara hürriyet aşkı sunmalı. Bu ideal, rahmet gibi gökyüzünden yeryüzüne yağmalı. Bu ideal gökyüzüyle yeryüzünü birbirine karıştırmalı. Bu idealde hiç durmadan koşan ve durmak bilmeyen insanoğlu soluklanmalı. İnsan hayatının efendisi, eserinin kölesi olmamalı. Tükettikçe var olmanın yerini, tüketim, üretim ve diğer tüm iktisadî faaliyetlere gerçek mânâsını atfeden bir anlayış ortaya çıkmalı. Evet, son yüzyıla mührünü vuran bu ideolojiler dünyasının savaşlarında milyonlarca insan öldü. Milyonlarca insan açlık ve sefalete uğradı. Milyonlarca insanın evleri ve barkları yıkıldı. Sanayi devrimi ile birlikte devasa metalik güçlerle donanmış batı düşünce ve yaşayışı kıtaları sömürdü. Pazar ve sermaye uğruna milyonlarca insanı köle yaptı. Küreselleşme nakaratları ile ülkelerin değerleri satın alınıp yok edildi. Kapitalizm ve komünizm sistemleri içerisinde birinde mülkiyet arsız bir şekilde azmanlaşıp zengin ve fakir arasındaki uçurumu artırırken diğerinde mülkiyet yok edilip ferdî atılım ve şevk kırılmıştır. Tüketimin artması için kadınların vücut ve bedenleri teşhir edilirken kadın pazarlanmış ve şehvete indirgenmiştir. Beden kutsanmış ve meşhur edilmiş artist ve şarkıcı kadınlar idealize edilirken milyonlarca kadın bu bedenlere benzemek için maddi ve manevi yönden yıprandıkça yıpranmıştır. Sîretin yerini tamamen sîreti yok sayan sûret almıştır. Kadınlar tüketime erkeklere göre daha çok katkı veren konumuna gelmiş, bu nahif ve güzel varlıklar annelik makamını köle bir anlayışa indirgemiş, yuvalarını beğenmez olmuştur. Aileler paramparça edilmiştir. Kadın ve erkek arasında sevgi ve saygı temelli köprüler bu ideolojiler etkisiyle yıkılmış, boşanmalar çığ gibi artmıştır. Çocuklar, anne ve baba ayrı, her iki ebeveynden mahrum büyümek zorunda kalmışlardır. Gelişmiş denen ülkelerde anne ve babalar ihtiyarlayınca huzur evlerinde ölümü beklemekte, nikahsız doğan çocuklar doğrudan devlete verilmekte. Her iki sistem de insanların ruhlarında büyük bir uçurum oluşturmuş, gençlik iğrenç, anlık zevk, uyuşturucu ve alkol batağına saplanmıştır. Herkes, devletin de içinde olduğu kumar ve spor ile uyuşturulmuş, top peşinde koşan meşin kafalı insanların bulunduğu stadlar, insanların yeni mabedleri olmuştur. Bu mabedlerde bağıracaksın, ıslık çalacaksın ve bedenini yorup bir yerde yorgunca uzanıp yatacaksın. Bu mabedlerde ruh dinginliğine, sükutun ahengine, ötelerin sesine yer yok! Bu mabetlerde küfür edeceksin, karşı takımın taraftarını düşman edineceksin. Galipsen sevinç ve kutlamadan dolayı, mağlupsan dert ve üzüntüden içki kadehlerine kendini bırakacaksın. Bu sistemler sporu bile olması gereken hedeflerden ayırmış, beden ve ruh dengesine katkı sunan, insana direnç ve sabır aşılaması gereken şeyleri yozlaştırmışlardır. Kumara, düşmanlığa, anlamsız vakitlere çevirmişler insanlara gerçek gaye ve hedeflerini unutturmuşlardır. Yeni bir ideal olmalı. Yeni bir maneviyat olmalı. Bu idealin sesleri geliyor. Amerika’da ve Avrupa’da bu sömürü dünyanın kurucularının heykelleri yıkılıyor. Bu yıkılan heykeller yeni dünyanın ayak sesleri. Bu yeni dünyada kutsalı zedelenmiş, kutsalı ayaklar altına alınmış insanoğlu yeniden dirilecek. İnsanlık yeniden doğacak. Baran Dergisi 704.Sayı

“Devrim Bildirisi” Olması Ümidiyle, “Güneş Tacı” Mânâsına Korona: “Dünyaya Kapalı, Allah’a Açık” - II

Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl, “Çile” ile yoğrulmuş bir hayat yaşadı. Bu yaşanmışlık “Çile” isimli şiir kitabında tablolaştırılmıştır. “Çile” isimli şiir kitabında yer alan tüm şiirler, Üstad Necip Fazıl’ın şahsında tecelli eden mânâya uygun suret teşkil eden bir noktadadır. Üstad Necip Fazıl, kendi şahsında tecelli eden hakikati şiir diliyle ve de şiir formunda tablolaştırmıştır. Talebesi İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu için de aynı değerlendirme sözkonusudur. Nitekim İBDA Mimarı’nın bir tespiti hâlinde (meâlen), “Necip Fazıl ve benden başka hiç kimse, şiirde mânânın suretini bulabilmiş değildir.” Bundan dolayıdır ki, bu iki sahici şairin şiirleri, taklidi mümkün olmayan şiirler olarak değerlendirilmelidir. Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın şiirleri, taklid edilemez şiirler olarak görülmelidir. Aksi takdirde, taklid edeni taklidi mümkün olmayan bir noktaya doğru taşıyacaktır. Bu mevzuda namı-ı diğer Yahudi şeyi Fettoş, mühim bir misal teşkil eder. “Kavanozdaki balı dışardan yalayan”, yani Üstad Necip Fazıl’ı dış yüzden taklid eden Fettoş, süreç içerisinde belasını da bulmuştur. “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” darb-ı meseline toslamıştır. Üstad Necip Fazıl’ın “Çile”sini, dolayısıyla da “Çile” isimli şiir kitabını burada mevzu etmemizin bir sebebi var ve o da şudur: Üstad Necip Fazıl, sözkonusu şiir kitabında, “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli bir şiir kaleme almıştır. Bu şiirin cezaevi şartlarında yazıldığı malumdur. Oğullarından birinin adının Mehmed olması, şiirin ilkin oğlu Mehmed’e yazıldığı intibaı doğuruyor. Kanaatimce bu şiir oğlu Mehmed’e yazılmış bir şiir değildir. Oğul Mehmed mecazı üzerinden Ümmed-i Muhammed’e yazılmış bir şiirdir. Daha da spesifik bir hâle getirdiğimizde bu şiir, aslında “Derviş Muhammed” metaforu üzerinden “Beklenen Kahraman”a, dolayısıyla da İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na yazılmış bir şiirdir. “Derviş Muhammed” metaforunu merak edenler, İBDA Mimarı’nın eserlerine, özellikle de “Ölüm Odası” isimli eserine müracaat edebilirler.   Not: Dünyada hâlihazırda yaşanan pandemik vak’a da dahil tüm yaşanacaklar, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın temsil ettiği mânâ ile de doğrudan alakalıdır. Çünkü “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık teşkil eden bir keyfiyeti haizdir. Koronanın İtalyanca bir kelime olduğunu ve genelde “taç”, özelde ise “güneş tacı” mânâsında olduğunu önceki yazılarımızda söyledik. Hemen belirtmek gerekirse, İslâm tasavvufunda güneş Allah’a remzdir. Ay ise Allah Resûlü’ne remzdir. Ayın dolunay hâli ise, İBDA’ya remzdir. “İBDA, İslâma muhatap anlayışı temsil makamındaki BÜYÜK DOĞU’ya nisbet vasfını gösteren bir sıfattır.”  Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli şiirinden iki kıta: “Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar; Tek nokta seçemez dünyadan nazar. Yerinde mi acep, ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz? Ses demir, su demir ve ekmek demir... İstersen demirde muhali kemir, Ne gelir ki elden, kader bu, emir... Garip pencerecik, küçük, daracık; Dünyaya kapalı, Allaha açık.” İlk dörtlükteki son iki mısraı tekrar dikkatleri çekmekte fayda var: “Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?” Dünyanın mevcut hâli malum olduğuna göre, şiirde esas dikkat çeken mısra son dörtlükteki son mısradır. Yani; “Dünyaya kapalı, Allah’a açık.” mısraı. Şiirin cezaevinde yazılmış olması ilkin cezaevi şartlarının dünyaya kapalı olmasını akla getiriyor olabilir. Elhak doğrudur da. Ama bugün yaşananlarla ilişkilendirmek sözkonusu olduğunda, mevzuun çok daha farklı boyutlarda ele alınması gerektiğini ihtar ediyor. Şöyle ki; bir kere şiir, sahici şiir, mânânın suret bulduğu şiir, “zaman ve mekân üstü” bir keyfiyeti haizdir. Çünkü şiir, İslâm büyüklerinin de yüksek ifadeleriyle “Kur’ân idrakıdır.” “Zaman ve mekân üstü” mânâsına Kur’ân’ın “mutlak fikir” olduğu sabit olduğuna göre, “Kur’ân idrakı” üzerinden yazılan şiirlerin de bu mânâdan nasipli olması gayet normaldir. Bu durum, Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın şiirlerine nasıl bakılması gerektiğine dair bir ipucu olarak da değerlendirilebilir. Bu çerçeveden bakıldığında, sözkonusu mısraın, yani, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” mısraı, bugünü de mündemiç bir mânâda olduğu hemencecik anlaşılır.  Üstad Necip Fazıl’ın sözkonusu şiirinin Ümmed-i Muhammed üzerinden “Derviş Muhammed”e, dolayısıyla da İBDA Mimarı’na yazıldığını daha evvel söyledik. “Derviş Muhammed” sembol kavramı veya mecazı, İBDA Mimarı’nın şahsında tecelli eden mânâya tam mutabık bir hâldedir. Nitekim  pek çok eserinde İBDA Mimarı, bu mevzuya sıkça ve de çok açık bir şekilde temas etmektedir.  Bilindiği üzere İBDA Mimarı, 28 Şubat Darbe sürecinde Fettoş ve Kemalist bir kumpas üzerinden önce tutuklanıp Metris Cezaevine konuluyor, sonrasında ise idam cezasına çarptırılarak ömür boyu hapse mahkûm ediliyor. Daha sonra ise Allah’ın inayeti ve keremiyle yeniden yargılama yolu açılıyor ve 2014 yılında tahliye edildikten kısa bir zaman sonra da beraat ediyor. Beraat etmesinden kısa bir süre sonra da, “Kıyamet silahı” olarak da adlandırılabilecek bir uygulamaya maruz bırakılıyor ve 2000 senesinden beri muhatap olduğu Telegram işkencesi vasıtasıyla suikasta kurban edilerek şehid oluyor. Yıl: 16 Mayıs 2018… 10 Mayıs 1950 yılında dünyaya gelen İBDA Mimarı, 16 Mayıs 2018 yılında şehid ediliyor ve berzah aleminde yerini alıyor. Ne ilginçtir ki Üstad’ı Necip Fazıl da Mayıs ayında doğdu ve yine Mayıs ayında dünyasını değiştirdi. Doğumu 26 Mayıs 1904, Ölümü ise 25 Mayıs 1983!.. Maksadımız mevzuyu dramatize etmek değil elbette, ama bunun bile bugünkü pandemik hadiseyle dolaylı da olsa bir alakası olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, İslâm kültüründe Mayıs ayı “Sefer Ayı” olarak bilinir. Yine İslâm kültüründe, “Sefer bizden, Zafer ise Allah’tandır” diye bir söz var ki, bu sözün mânâsı hak ediş itibariyle en çok da Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’na yakışıyor. Evet, zafer Allah’tandır ve zafer, her zamankinden çok daha yakındır.   İBDA Mimarı’nın hayatının en verimli çağı cezaevi / zindan hayatı olarak kayda geçmiştir. Bu mânâdan olarak İBDA Mimarı’nın hayatı, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” mısraındaki mânâ ile de tam muatbık bir haldedir. Daha da ilginç olanı şudur ki, İBDA Mimarı’nın bütün bir hayatı, tam da sözkonusu mısraın ifade ettiği mânâ ile örtüşmektedir. Kısa ve öz söylemek gerekirse, İBDA Mimarı’nın bütün bir hayatı, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” bir noktada kendisini göstermiştir. Yine bu mânâdan olarak İBDA Mimarı, bir aydın, Müslüman bir aydın sorumluluğunun da şuurunda olarak, dünyayı kendi eliyle kendisine zindan kılarak “Berzah âlemi”ne göçmüştür. Diğer bir ifadeyle de, kendi şahsında tecelli eden “Berzah” hakikatinin hakikatine ermiştir. Niçin böyle bir ifade kullandığımızı merak edenler, Üstadı’nın kendisini takdim eden “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” terkibine müracaat edebilirler. Orada zâhir olan hakikat, “Mutlak Hakikat” hâlinde, “Rahman Sûresi’nin 19. ve 20. Ayetleri”nde zâhir olan “Berzah” hakikatidir. Bunun büyük bir mucize âyeti olduğu sabit olduğuna göre, daha büyük bir mucize beklemek akıl kârı değil! Bizzat şahidi olduğum bir konuşma hâlinde, İBDA Mimarı, 1999'da Metris'te ümmete hitaben (meâlen): “Ben gökyüzünden bir taş düştüğünü söylüyorum. Adam gökyüzüne bakıyor ve ben taş filan görmüyorum diyor. Tamam da onu ben görüyorum. Sen onu gördüğünde kafana düşmüş olarak görürsün!” Korona pandemisi üzerinden bu kadar çok şey anlatmaya niçin ihtiyaç duyduk? Şunun için: Her şeyden evvel yeni zaman ve mekânın sahibi, diğer bir ifadeyle de “yeni zaman ve mekânda tecelli eden mânâ”, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”dan başkası değildir. Dolayısıyla da, İBDA Mimarı, kendisine kulak olunması gereken bir insan olarak dünyaya geldi! “Seçilmişlerden” olduğu sadece eserlerinden anlaşılmıyor, bizatihi ve doğrudan doğruya Üstadı’nın ona söylediklerinden de anlaşılıyor. Durum bu merkezde olmasına rağmen gelin görün ki, bu kadar mübarek bir insana, aslında “dünyaya gelmiş en sonki büyük ve güzel insan”a kulak olunamadığı gibi, onun katline, dolayısıyla da şehid olmasına kayıtsız kalınmıştır. Bu mübarek insana tam 16 yıl Telegram işkencesi reva görülürken, genelde topyekûn insanlık, özelde ise tüm dünya Müslümanları bu duruma kayıtsız kalmışlardır. Halbuki o, tüm ömrünü topyekûn insanlığın selamete çıkması için “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine hasretmiştir. Diğer bir ifadeyle de, bütün bir insanlığın kurtuluşuna hasretmiştir.  Bu ifadeyi hiç çekinmeden kullanmamın tek bir sebebi var ve o da, temsil ettiği mânânın “Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü”nün zamanımızdaki gölgesi keyfiyetini haiz olduğundandır. Evet, böyle mübarek bir insan yapılanlara karşı Müslümanlar özelinde topyekûn insanlık ne “El, dil ve buğz” mutlak ölçüsüne, daha doğrusu mutlak ihtarına riayet ettiler ve ne de başka bir şekilde mevzuya dahil oldular. Kumandan’ı büsbütün ademe/yokluğa mahkum ettiler. Hal böyle olunca da, tıpkı Peygamberler tarihinde olduğu gibi, uç noktada ya helak olmak, veyahut da büyük bir belaya davetiye çıkarmak kaçınılmaz olmuştur. Müslümanlar için helak olmak sözkonusu olmadığı içindir ki, bugün bütün bir insanlık hâlihazırda ayakta kalabilmektedir. Bilindiği üzere Allah Resûlü’nün kabul edilen üç duasından biri de diğer kavimlerde olduğu gibi ümmetinin helak olmaması yönünde idi. Allah Resûlü’nün bu duası kabul edilmiştir. Bu duanın kabulü yüzü suyu hürmetinedir ki bugün topyekûn dünya, helak olmaktan kurtulmuştur. Ancak, her suçun da bir cezası muhakkak ki vardır esprisi çerçevesinde, büyük bir bela da eşikte beklemekteydi. Koronanın pandemik çapta olmasını bu çerçevede değerlendirmenin hiçbir mahsuru olmasa gerektir, diye düşünüyorum. Evet, Allah’ın şanındandır ki, bela umuma gelmiştir. Kanaatimce koronanın pandemik bir boyut kazanmasının metafizik arka planı veya boyutu bundan ibarettir. “Kısasta hayat var” ilahî adaletinin bir tecellisi hâlinde topyekûn dünya, “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli şiirde geçen mısraın mânâsına düçar olmuş gözükmektedir. Neydi o mısra: “Dünyaya kapalı, Allah’a açık.” Bu pandemik durumdan kurtulmak mümkün mü? Allah, “rahmetim gadabımı geçmiştir” buyurduğuna göre, elbette ki kurtulmak da pekâlâ mümkündür. Topyekûn dünyada “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” bir hâl yaşandığına göre, bir tek dua kapısı açık kalmış demektir. Kurtulmak için ilkin yapılması gereken yapılan yanlıştan dolayı tevbe etmektir. Malumdur ki tevbe kapısı, “güneş batıdan doğana kadar” veya “güneş battığı yerden doğana kadar” ardına kadar açıktır. Bu noktada mevzuya bir dalarsam, korkarım ki karşımda açık kapı neyim de kalmayacaktır. Her şeye rağmen, hâlihazırda bütün camilerden yapılan dua gayet yerindedir. Umulur ki bütün ezanların sahibi olan Allah, yine ezanlar yüzü suyu hürmetine Ümmed-i Muhammed’in dualarını kabul eder. Burada İBDA Mimarı’ndan bir helallik almak zaruretine de işaret etmek gerekiyor. Peki, bu nasıl mümkün olacak? Çok basit: “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” kendisini “yeni insan yeni nizam” çerçevesinde “yeni dünya düzeni” şeklinde teklif eden bir “ruh ve fikir sistemi” olduğuna göre, tüm dünya insanı veya ülkelerinin bu sese veya sisteme kulak olması hâlinde umulur ki yapılan duaların kabulü de mümkün bir hâle gelir. Aksi takdirde tüm insanlık, pes edene kadar çile çekmeye devam edecek gibi gözüküyor. Her şeyi hakkıyla bilen ise sadece ve sadece Allah Azze ve Celle! Parantez: Bugün topyekün dünya insanına yeniden şekil vermenin hesabı üzerinden iş kotaran, daha doğrusu topyekûn dünyaya “Dijital Tek Dünya Devleti” dayatması üzerinden adeta Allah’a dil çıkarırcasına meydan okuyan Deccal Komitesinin tetikçileri mahiyetindeki “Küresel Sermaye”, tüm dünya varidatının neredeyse yüzde 80’ini ellerinde bulunduruyorlar ve bundan dolayı da tüm dünya insanının kendilerine olan ihtiyacı üzerinden, daha doğrusu nefs kuduzluğu üzerinden kibir küpü olarak meydanda arz-ı endam ediyorlar. Bilindiği üzere Allah, nefse, “Ben kimim?” diye sordu ve nefs, “Sen sensin, ben de ben!” şeklinde bir cevap verdi. Halbuki Allah, ruha da aynı soruyu sormuştu. Allah, ruha “Ben Kimim?” diye sorduğunda ruhun verdiği cevap, “Sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde olmuştur! Neyse mevzumuz bu değil! Ama bununla da bağlantılı olarak, Allah, “Sen sensin, ben de ben!” şeklinde cevap veren nefsin bu tavrı karşısında tek bir hamle yapıyor ve nefsin rızkını kesiyor ve onu aç bırakıyor. Bu durum karşısında nefs sözünden dönmüyor amma, açlığa daha fazla dayanamıyor ve kısa bir zaman sonra pes ediyor. “Nefs terbiyesi” denilen durumun metafizik arka planı bundan ibaret olsa gerektir. Nitekim riyazet, az gıda ile yetinmek mânâsınadır. “Sözlükte “yabani bir hayvanı evcilleştirmek, serkeş atı eğitmek; egzersiz yapmak” gibi mânalara gelen riyâzet kelimesi tasavvuf terimi olarak nefsi eğitmek için onu birtakım tabii ve meşrû arzularından mahrum etmeyi ifade eder. İslâm’da nefsin haramlardan uzak tutulması emredilmiş, mekruh olan hususlardan sakınılması tavsiye edilmiştir. Sûfîler, sâlikin nefsini mubah olan hazlardan da mahrum ederek nefis üzerinde hâkimiyet kurması gerektiğine inanırlar. Riyâzet “nefsin şehvet denilen beden ve dünya ile ilgili arzularını kırmak, bunları etkisiz hale getirmek, nefsi aklın ve dinin tesbit ettiği sınırlar içinde tutmak” şeklinde de tanımlanmıştır.”  (https://islamansiklopedisi.org.tr/riyazet--tasavvuf) Evet, buradan mevzuumuzla ilişkili olarak ne söylenebilir sorusunun cevabı da şudur ki, “Dijital Tek Dünya Devleti” hayali üzerinden iş kotaranlar, korona vesilesiyle ilahî adaletin pençesine düşmüş olarak, “daralan boynuz”un içerisine sokulmuş bulunmaktadırlar. Bundan sonraki süreç, “İlmi dileyene, zenginliği ise dilediğime veririm.” buyuran Allah, -ki en büyük zenginliğin “Allah’a iman” olduğunu da bilelim bu arada!-, imtihan vesilesi üzerinden “Veren Allah, alan Allah!” hakikatinin bir tecellisi hâlinde, “Küresel Sermaye”nin elindeki tüm varidatları alacak, almasa bile hükümsüz kılacak, hükümsüz kılınmasa bile hiçbir kıymetleri kalmayacak. Böyle bir sürece dahil olduğumuzu bilelim. Yine bu süreç içerisinde, umuma gelen bela olması hasebiyle de, topyekûn insanlık büyük bir kıtlıkla imtihan edilebilir ve bu duruma da hazırlıklı olmak lazım gelir. Buna karşı ne yapılabilir sorusu, Osmanlı Devleti’nin sahici akıncıları olarak tarihte yerini alan  “Deliler”in  alınlarındaki yazı ile izah edilebilir: “Yazılan gelir başa!” Bu uzun yazıyı Üstad Necip Fazıl’ın Dua şiiri ile bitirelim: “Bıçak soksan gölgeme, Sıcacık kanım damlar. Gir de bak bir ülkeme: Başsız başsız adamlar... Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi. Anne, seccaden gelsin; Bize dua et, emi!” Allah’tan duam o dur ki, Allah ilkin Kumandan’ı Ümmed-i Muhammed’e karşı, bizleri Kumandan’a karşı, cümlemizi ise Zat-ı Sübhanına karşı mahcub etmesin, Amin! Yine Allah’tan duam o dur ki, Allah, “İstikbâl İslâmındır!” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın kendisine mekân olarak gördüğü Anadolu’da yaşayan tüm Ehl-i Sünnet Müslümaların şahsında tüm dünya Müslümanlarını korusun, kollasın ve gözetsin ve dahi muzaffer ve mukadder kılsın, amin! Son olarak, bizzat İBDA Mimarı’nın “Metris, Kartal ve Bolu Cezaevi” rampaları üzerinden arş-ı alaya gönderdiği mübarek duaları: “Ya Cabbar! Ya Kahhar! Ya Müntakim Allah! Bizi intikamına memur et!” Amin! Amin! Amin!..  Baran Dergisi 697.Sayı

Mirzabeyoğlu Niçin Okunmalı?

İBDA Külliyatı 70’e yakın eserden oluşuyor. Bu külliyatın müellifi olan Salih Mirzabeyoğlu, son eserlerini cezaevindeki birkaç metrekarelik odasında, yaklaşık 16 yıl içinde ortaya koydu. Mirzabeyoğlu, eser üretimini çocuk doğurmaya benzetiyor. Ana rahminde olgunlaşmaya başlayan bir ceninin, zamanı geldiğinde sarsıcı ve büyük sancılarla doğuşundan mülhem, eserlerine “çocuklarım” diyor. Bu noktada ilim haysiyeti ve fikir çilesi sahibi her idrak ehlinin bu çabaya gereken takdiri göstereceğinden şüphe yok. Sokrates’in anne mesleğinin ebelik olmasından hareketle, muhatabının düşünce dünyasında yaptığı duygu ve düşünce sorgulamalarını ebeliğe benzetişi hatırlanacak olursa, söz konusu çilenin layıkıyla anlaşılması umulur. Şahsiyet kavramının kök kelimesini, “acı çekmek” mânâsıyla “şahs” olarak işaret eden Mirzabeyoğlu, aynı kelimenin “işkence” mânâsını taşıdığına vurgu yapmış. Bu çerçevede hayatta karşımıza çıkan her kitap “eser” mahiyetinde sayılamayacağı gibi, her yazarın da yazmanın (Mirzabeyoğlu’nun vurgusuyla yaşamanın!) keyfiyetini hakkıyla ifadeye kavuşturma idrakine sahip olamayacağı gerçeği teslim edilmelidir. Nitekim günümüz “popüler kültür” rüzgârıyla mevcut vasata baskın yapan sayısız kitap müsveddesinin, bahsettiğimiz soydan eserleri üretici şartları kısırlaştıran, kültür seviyesi bakımından çorak bir iklim yaşatan alametlerden sayıldığı malumdur. Külliyat merkezinde ifade edecek olursak; Mirzabeyoğlu için fikir, “kavga” ile eş mânâdadır. Kavgadan kasıt, kelimelerin kökenine inme ve fikrin olanca derinliğine nüfuz ve onu “dış oluş”ta zahire kavuşturucu intikal melekesine sahip şahsiyet olmak denilebilir. Mirzabeyoğlu’nun, eserlerini nefes kesici bir kafa disiplini içinde ürettiği reddedilemez. O, insanımızın ve inancımızın kavgasını müthiş bir tempo ve dinamizm içinde sergileyen, toplum hafızasında böyle yer bulan bir insan oldu. Sürekli değişiklik ihtar eden hakikatin ifadeye kavuşturulması bakımından düşüncelerine kelimeleri yetiştirmek çilesi çektiğini ifade eden Mirzabeyoğlu, “kavga” kelimesinin fikir köküyle alakasını yenilerken, “kevg” esprisinden hareketle İbda Diyalektiği’nin kuruluşunu eserler boyu sergiler. Bu fikir sistemi, “21. Yüzyıl Diyalektiği” formunda müjdelenmiştir ve Mirzabeyoğlu, bütün hayatını bu “fikir kavgası”na adamıştır. 16 yıllık ağır tecrit şartlarından kurtuluşunun ilk saatlerinde, sevenlerinin arasında yine fikir konuşurken, öteden beri söylediği şu sözünü, onu henüz tanıma fırsatı bulamamış insanlara tekrar hatırlatmıştı: “Yaşamayı fikir, fikri de yaşamak bildim…” Hayatı boyunca daima fikir haysiyetini aziz tutan tavrıyla Mirzabeyoğlu, şahsî yakınlıktan öte, fikri alâka ve bağı esas alan Müslüman aydın kimliğiyle temayüz etmiştir. Dolayısıyla İbda Külliyatı’na muhatap olan her kişi, mekân itibariyle nerede olursa olsun, onu doğrudan doğruya eserlerinden tanıma ve anlama fırsatını her zaman bulabilir. Ailesiyle birlikte korkunç zulümler altında yaşarken en ufak şikâyetine rastlanmayan Mirzabeyoğlu, ölümle burun buruna yıllar süren işkence ve zulüm süreci yaşadı. Son eserlerini kaleme alırken kaçınılmaz biçimde dikkat çektiği bu çetin süreçte, adını bizzat kendisinin koyduğu Telegram işkencelerini anlattı. Bu sürecin teferruatı, Telegram-Zihin Kontrolü adlı eserinde giriş mahiyetinde kaydedilirken, takip eden süreci olanca fikrî ve felsefi altyapısıyla Ölüm Odası adlı seri eserinde ele almış, davanın girift başlıklarını bütün yönleriyle insan ve toplum davası şeklinde arzetmiştir. İlk eseri Bütün Fikrin Gerekliliği olan Mirzabeyoğlu, son eserine ve son nefesine kadar sabit ve şaşmaz bir çizgi hâlinde, çağın insan ve toplum meselelerini idrak ölçülerine kavuşturma çabası içinde olmuştur. Üstad Necip Fazıl tarafından “beklenen fikir kahramanı” olarak işaret edilen İbda Mimarı, böyle iddialı bir çıkışla Üstad tarafından müjdelenirken, Üstad’ın şahsı da Mirzabeyoğlu tarafından “Mütefekkir yetiştiren Mütefekkir” olarak mânâlandırılmıştır. İbda Külliyatı’nda Büyük Doğu, daima dış yüz kavrayışlardan öte, her zaman derinliğine vukufiyet çabası içinde, batınî terbiye, disiplini esas alan, bütün ilim şubelerini bütün fikirde bütünleyici sistem hassasiyetiyle dile getirilmiştir. Bu fikrin, çağın insanının aradığı “tatbik fikri” olduğunu anlatabilmek?   Hapis hayatından önce de, ağır tecritten kurtuluş sonrasında da, şahsını “azat kabul etmez bağlılık” içinde muhatap bulduğu Büyük Doğu Fikriyatı’nın, İslâm Tasavvufu önünde İbda yenileyiciliğiyle an be an muhasebecisi olduğunu hatırlatan Mirzabeyoğlu, öte yandan Batı felsefesinin, kültürünün ve hayat tarzının dünyayı istila ettiği bir zaman diliminde şunu gerçekleştirmiştir: Yepyeni bir insan ve toplumu bina edici fikir geleneğini kurmak, İslâm’a nisbetle dünya görüşü ihtiyacını karşılamak… Bu misyonu tek başına karşılama sorumluluğunu üstlenen Mirzabeyoğlu, aydınımızın dava temsilciliğini tüm yönleriyle misâllendiren köklü birikim ve soylu tecrübesiyle, dava kültürümüzü tükenmeksizin zenginleştirme imkânına kavuşturan kavram dünyasını ortaya koymuştur. 28 Şubat sürecinin 90’lı yılları 2000’e bağlayan kritik dönemecinde, ABD merkezli Yeni Dünya Düzeni dayatmasına Başyücelik Devleti-Yeni Dünya Düzeni eseriyle meydan okuyan Mirzabeyoğlu, Ehl-i Sünnet itikadının sıhhatini, iman ve fikir bağıyla pırıl pırıl ifadeye kavuşturmuş, İslâm inkılâbının çizgisini “ana cadde” halinde her kesimden insana açıklamıştır. Mirzabeyoğlu, her türlü insani iş ve esere sahip olmanın keyfiyetini İbda çizgisinde verimlendirmek üzere davette bulunurken, maalesef beklediği seviyede ilgiyi görmemiş, “piyasaya sunduğu her eserin ciddi fikir tartışmaları başlatmasını, derinliğine eleştiri kültürünün hakim olmasını umarken yapayalnız kalmış, hayal kırıklığına uğramıştır: “Ne yapalım, vehmettirenler utansın…” 2014’ün 22 Temmuz akşamında gönüldaşları, sevenleri, dostlarının arasındayken meraklı bakışlar altında medya mensuplarının sorularını cevaplandırmaya çalışan Mirzabeyoğlu şöyle demişti: “Cezaevinde geçen yıllarımı hayatımın kaybolmuş bir devresi olarak görmüyorum. Bana zehir yedirdiler ben onu bala çevirdim. Bundan dolayı yaşamayı fikir, fikri yaşamak bilen bir insan olarak bu devreyi de bu şekilde verimli geçirdim. Bu yönden kayıp olarak görmüyorum. Bizi uçurumdan attılar biz yere sağlam indik. Paraşütü icat etmiş olarak indik. Sabah kalkar kalkmaz kaldığı yerden çalışmalara başlayacağım. Hayatımın hiç değişmeyen bir rutini vardır. Aynı şekilde devam edeceğim.” Mirzabeyoğlu’nun hayatı gerçekten destanlık bir mücadeleyi tablolaştırıyor. Gıpta edilesi dolu dolu bir hayat, her cümlesinde güçlü tesirinden anlaşılıyor. Bu da, “İslâm kalbin yoludur” hakikatinin her mevzuda İbda diline kavuşturulması olsa gerek… Bu külliyat Batılı okurlarıyla karşılaştığı zaman, hiç şüphesiz bambaşka bir hidayet ikliminin zuhuruna vesile olacaktır. Müslümanlar için ebedî gurur verici, bahtiyar bir öncülük… Kumandan Mirzabeyoğlu ile ilk kez karşılaşan okurlara mümkün mertebe sade ve onu yakinen tanıtma amacını taşıyan bu yazıda, İbda’nın birbirinden kıymetli eserlerinden bazılarını öne çıkarmayı da düşündük. Mirzabeyoğlu’nun eserlerinin önemli bir kısmı, kesintisiz elektromanyetik taciz ve işkence altında kaleme alınmıştı. O, şahsını yıllarca “delirmiş, aklî dengesini yitirmiş” biri olarak karalamaya çalışan, kitleleri manipüle etmek sûretiyle aldatıcı haberler uyduran sistematik karapropaganda karşısında, kalemini daima üstün ve galip gelecek biçimde aksiyon niteliğinde kullanmış, her satırında hücum belirten aksiyon şuurunu muzaffer kılmıştır. Nitekim Telegram adlı eserinin girişinde soyuna hiçbir şekilde leke sürülemeyeceğini savunan Mirzabeyoğlu, eserlerine hiçbir şüphe ve tereddüt lekesi bulaştırılamayacağını da ispatlamıştır. Mirzabeyoğlu okurları için ciddi mânâ ve önem arzeden şu hususu hatırlatmakta fayda var; İbda Külliyatı, Üstad Necip Fazıl’ın Müslüman gençliğe miras bıraktığı Büyük Doğu Külliyatı’na bitişik, Büyük Doğu’yu lif lif açan, içinde bulunduğumuz 15. İslam Asrı’nda İslam’a Muhatap Anlayış’ı dirilten, yeniçağa “fikir çağı” damgasını vurmak üzere güncelleyen, yeni zaman ve mekân meseleleri önünde ileri görüşlülüğe çağıran, her biri yepyeni eserlerin doğumuna zemin teşkil eden bir külliyattır. İbda Mimarı’nın hatırlattığı bir başka hassas nokta ise şu: “Büyük Doğu olmadan İbda anlatılamaz, İbda olmadan Büyük Doğu anlaşılamaz…” Doğu insanının müzmin bir fikirsizlik ikliminde bocaladığını vurgulayan Necip Fazıl, Mirzabeyoğlu’ndaki fikir kumaşını görür görmez, “İnşallah seni ben yetiştireceğim…” demişti. Bir cemiyet adamı olarak Üstad’ın şahsına gösterilen ilgi, uzun yıllar boyunca büyük ölçüde “edebî şahsiyet”i etrafında belirirken, genç fikir adamı kimliğiyle Büyük Doğu Mimarı ile buluşan Mirzabeyoğlu, henüz hayattayken Üstad’a takdim ettiği İstikbal İslamındır, Bütün Fikrin Gerekliliği, Kültür Davamız adlı eserleriyle Üstad tarafından büyük bir heyecan, takdir ve iltifatla karşılanmıştı. Bu anlamda okur, İbda Külliyatı’nın kurduğu düşünce dünyasında gezinirken adım adım Büyük Doğu’ya nüfuz ettiğini, potansiyelindeki ideal kıvılcımlarının tutuştuğunu, kabuğundan aşina olduğu meseleleri özünden kavramaya başladığını, Şems-i Tebrizî’nin ifadesiyle, “Bir şahsiyetin davasını anlamak için mânâsını, mânasını anlamak için davasını bilmek isterim…” düsturundan pay sahibi olarak öz şahsiyetini yeniden inşaya başladığının şuuruna varacak ve şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinde de değişimini (keyfiyet farkını) yaşarken, Büyük Doğu-İbda’nın hediye ettiği “idrak zevki”yle dolacaktır. Bu idrak, derinliğine inanış, hissediş ve ifade çetinliğini aşma bakımından Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle “zevken idrak” müessesesi olarak açıklanmıştır. Anlayarak yaşayanlar için gerçek ve derin müminin oluş prensiplerini ve idrak ölçülerini yerli yerinde aydınlığa kavuşturan “mümin feraseti”nin tanımı... “Yeni Nizam-Yeni İnsan-Yeni Yurt” davasının üstün yorumu halinde bu külliyat, eserler boyu insan hassasiyetinin yanaştığı her hadisede, külliyat çapında belli başlı terkiplerle müthiş bir “kıvam” belirtmektedir. Her bir terkip, bahse mevzu meselelere el atışta filizlenmesi beklenen eser çekirdeği barındırdığı gibi, anlayana müthiş özgüven kazandırıcı keyfiyettedir. Büyük Doğu ve İbda külliyatları, dünya çapında insanî oluş ıstırabını izaha kavuştururken, öteden beri aydın topluluğuna şu tavsiyede bulunmuştur: Yeniçağın önüne getirdiği her ideoloji ve hadise karşısında, bu külliyattan pay sahibi olmaksızın meselelerin üstesinden gelinemeyeceği bilinmelidir. Mirzabeyoğlu, cezaevinden tahliye olduktan sonra aynı masada buluştuğu bazı yazar, araştırmacı, gazeteci, kanaat önderlerine şu hitapta bulunmuştu: “Hepinizin haysiyeti için hapis yattım…” Her şeyden önce onun bu muazzam kahramanlığı ve alicenaplığı unutulmamalıdır. Gençliğe, yeni nesillere daima hatırlatılmalı, tanıtılmalı, eserleri tavsiye edilmelidir. O, yurdumuza, bölgemize ve tüm İslâm âlemine mal edilmesi gereken “köprübaşı” bir şahsiyettir. Önümüzdeki yıllarda insanımızın karşılaşacağı her türlü hadiseye hazırlıklı olmak bakımından, İbda’nın teklif ettiği sistem fikri ihmal edilmeksizin hareket edilmelidir. Bu dava, Allah Resulü’nün davası olarak ilân edildiğine göre, hiçbir dönemde temsil plânının başıboş bırakılamayacağı akılda tutulmalı, Türkiye merkezli İslâm sancağını dik tutma ukdesinden tek gencimiz mahrum bırakılmamalıdır. Davanın telkin vasıtaları, tüm unsurlarıyla nakşedilmeye hazır, bütün kurum ve kuruluşlar arasında canlı ve kesintisiz faal olmalıdır. Anladığım kadarıyla bu davaya mensup olmanın gerekliliği odur ki, “gerekeni gerektiği yerde yapma” şuurunu Mirzabeyoğlu, elimizdeki İbda Külliyatı ile en güzel, en estetik biçimiyle ifadeye kavuşturmuştur. Üstad Necip Fazıl, “Benim biricik korkum, Salih’imin ademe mahkûm edilmesidir” demişti. Onun vefatını takip eden yıllarda Müslümanlar şiddetli saldırılara maruz kalmaya devam ederken “Müslümanlar dik durun, karşınızda leşler var” ihtarında bulunan Mirzabeyoğlu’nun İslâm davasını fikir ve aksiyon plânında devralışı, Üstad’ın son yazılarında açıkça takdim edilmişti.(Bkz; Raporlar) Akıncı Güç Dergisi kadrosuyla İslâm gençliğinin aksiyonunu “Akıncı” ismiyle ete kemiğe büründüren Mirzabeyoğlu, mensup olduğu 68 kuşağı dışında, halen yaşayan birçok siyasi isim tarafından da yakından takip edilmiş müstesna şahsiyetti. İki dönem halinde çıkan Gölge Dergisi’nde ise, dönemin Müslüman gençliğini Büyük Doğu fikir teknesinde yoğurma çabasını sürdürmüş, her türlü risk ve tehlikeyi göze almaktan yılmayan, üstün mücadele kültürüyle gözü kara iman fedailiğini örnekleştirmişti. Mirzabeyoğlu anlatmakla bitmeyecek “derya” bir şahsiyet… Onun ilim, fikir, şiir, edebiyat, sanat ve hikemiyat bahisleri etrafında, insanımıza olağanüstü şartlar altında örgüleştirip sunduğu İbda Külliyatı’nı, “başlangıç” sayılabilecek bazı eser isimleriyle sıralayıp kıymetli okurlarıyla başbaşa bırakalım; Yaşamayı Deneme… Gölgeler… Necip Fazıl’la Başbaşa… Damlaya Damlaya… İdeolocya ve İhtilâl… İbda Diyalektiği… İslâm’a Muhatap Anlayış… Telegram… Dil ve Anlayış… Münşeat… Baran Dergisi 696.Sayı

Haberler
Hasret Yıldırım: Bu Milletin İsmi Dahi...
Hasret Yıldırım: Bu Milletin İsmi Dahi...
Gazeteci-Yazar Hasret Yıldırım’la Ayasofya’daki ilk namazın Müslümanlara ne hissettirdiğini konuştuk. 24 Temmuz’da Ayasofya’da kılınan Cuma namazına iştirak eden arkadaşlar hislerini ve görüşlerini Baran okurları için paylaştı.
Ayasofya Camii Şanlı Mazimizin ve İstikbâlimizin...
Ayasofya Camii Şanlı Mazimizin ve İstikbâlimizin...
Edebiyatçı Mehmed Arif, “Ayasofya Camii Şanlı Mazimizin ve İstikbâlimizin Nişanesidir” başlıklı yazısında 24 Temmuz’u Balkanlar’ın gözünden değerlendirdi.
273037