<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/tercume" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sun, 28 Jun 2026 05:01:51 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/tercume"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsan bilincini Gazze’deki korkunç soykırım gerçeğine uyandırmak]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/insan-bilincini-gazzedeki-korkunc-soykirim-gercegine-uyandirmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/insan-bilincini-gazzedeki-korkunc-soykirim-gercegine-uyandirmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar, yaşanan vahşetin farkında olabilir; ancak bu dehşetin gerektirdiği ahlâkî öfkeyi hissetmeyebilir. Bu duygusal kopukluk özellikle zulüm "öteki" olarak görülen insanlara yöneldiğinde, uzak coğrafyalarda yaşandığında veya o kadar sık tekrarlandığında ortaya çıkar ki sıradan ve alışılmış bir manzaraya dönüşür. Psikoloji bunu, kişinin kendi ruhsal konforunu korumak için empatiyi engelleyen "adil dünya yanılgısı" gibi bilişsel önyargılarla açıklar. Bazen de mağduru suçlayarak zalimin safında yer almayı meşrulaştırma ya da mağdurları insanlıktan çıkaran propaganda anlatılarına teslim olma şeklinde tezahür eder.</p>

<p>Vahşetin sürekli tekrar edilerek sıradanlaştırılması, insanın dehşet karşısında uygun tepki verme kabiliyetini sistematik biçimde aşındırır. Bunun en açık örneği, işgalci İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki hastaneleri peş peşe hedef almasıdır. Zamanla bu saldırılar günlük haber akışının sıradan bir parçası hâline geldi. Aynı duyarsızlaşma, Birleşmiş Milletler tesislerine yönelik kasıtlı saldırılar için de yaşandı. İlk savaş suçunun cezasız kalması, sonraki suçların da olağanlaşmasına yol açtı. Dünya kamuoyu artık İsrail bombardımanlarıyla yüksek katlı konutların saniyeler içinde yıkılışını alışılmış görüntüler olarak izliyor. Bu suç, Gazze sınırları içinde kaldığı sürece artık istisnai görülmüyor. Bunu, 15 Mayıs 2021'de Gazze'deki 11 katlı El-Cela Kulesi'nin yıkılmasının dünya çapında yol açtığı sert tepkilerle, Eylül 2025'te Gazze'de kalan yüksek katlı binaların sistematik biçimde imha edilmesine gösterilen kayıtsızlığı karşılaştırarak görmek mümkündür. Dünyanın 21. yüzyılda vahşete alışmaması için bu duyarsızlaşma zincirinin kırılması hayati önem taşımaktadır.</p>

<p>Bir başka önemli sorun ise, böylesine korkunç zulümlerin modern ve son derece gelişmiş teknolojiler aracılığıyla işlenmesinin, insanların bunları algılayışını değiştirmesidir.</p>

<p>Kanlı bir bıçakla savunmasız kurbanının başında duran yırtık giysili bir katil görüntüsü, insanlarda kolayca dehşet uyandırır. Ancak aynı katil, kilometrelerce uzaktaki bir kontrol merkezinde ekran karşısında Amerikan kahvesini yudumlarken birkaç düğmeye basarak Gazze'deki masum sivillerin toplu katledilmesini yönettiğinde görünmez hâle gelir. Oysa bu yöntem ilkel bir bıçaktan çok daha etkili ve ölümcüldür.</p>

<p>Öldürme eylemi insansız hava araçları veya yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri gibi teknolojilere tamamen devredildiğinde bu sorun daha da derinleşmektedir. İşgal ordusu, Gazze'deki soykırım suçlarında bu sistemlerden yoğun biçimde yararlandı. Modern savaş teknolojisi ilkel katliam yöntemlerinden çok daha hızlı, daha ölümcül ve daha yıkıcı olsa da, aynı zamanda insanların yaşanan dehşete karşı duygusal olarak uyuşmasına yol açan güçlü bir perde görevi görüyor.</p>

<p>Modern vahşet çoğu zaman ilk bakışta korku uyandırmayan maskeler takar. Çocukların boğazını bıçakla kesmez; onların bedenlerini tamamen yok eder. Bazen yoksul mülteci kamplarına atılan tonlarca ağırlıktaki gelişmiş bombalar çocukları adeta buharlaştırır. Geriye ise toplu katliamı ve büyük yıkımı gizleyen dev bir krater kalır. Bununla birlikte çok sayıda İsrailli subay ve asker, insan avına çıkma, esirlere işkence etme ve ilkel vahşet dürtülerini tatmin etme arzusunu gizleme gereği bile duymamış, bunları sosyal medyada övünerek paylaşmıştır.</p>

<p>Bu soykırımın, çağdaş kuşakları hazırlıksız yakalayacak ölçüde büyük bir ölçeğe ulaştığını kavramak gerekir. Pek çok kişi böylesine büyük vahşetlerin siyah-beyaz film dönemlerinde kaldığını, faşizmin ve savaş suçlarının ancak geçmiş rejimlerin tanıdık görüntüleriyle geri dönebileceğini sanıyordu. İnsan zihni, 21. yüzyılda bu kadar organize, teknolojik ve sistematik bir soykırımın yaşanabileceğini tasavvur etmeye hazır değildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nitekim bu, tarihte yapay zekânın katliam ve yıkım amacıyla temel araçlardan biri olarak kullanıldığı ilk soykırımdır. Üstelik işlenen her suçu anında meşrulaştırmaya çalışan kapsamlı bir propaganda mekanizması tarafından desteklenmektedir.</p>

<p>Liderler, sözcüler ve yorumcuların özenle kurgulanmış söylemleri, dikkatleri Gazze'deki ölüm tarlalarından uzaklaştırmak için birlikte çalışmaktadır.</p>

<p>En az iki yıldır Gazze Şeridi'nde sürdürülen bu korkunç soykırımın gerçekliğini insan vicdanına yeniden hatırlatmak; yaşananları sürekli gündeme taşımayı, üzeri örtülen dosyaları yeniden açmayı ve yoğun, koordineli çalışmalar yürütmeyi gerektiriyor. Sahadaki tanıklıklar ve bağımsız uluslararası raporlarla belgelenmiş gerçekler, insanlığın aktif hafızasında canlı tutulmalıdır. Dünyanın dört bir yanında gazetecilerin, sanatçıların ve sivil toplumun bu yönde önemli çabalar gösterdiğini teslim etmek gerekir. Ancak soykırımın uzayan süresi, çok daha yaratıcı ve kararlı yöntemleri zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Soykırımı, etnik temizliği, topyekûn yıkımı ve bilinçli aç bırakmayı edebiyat, sanat ve sinema yoluyla yeniden tasvir etmenin oluşturacağı etkiyi düşünelim. Hollywood ve ana akım kültür endüstrisi Filistin'e karşı geleneksel kayıtsızlığını sürdürse bile, dünya çapında ses getirecek güçlü eserler üretilebilir. Bu çağdaş soykırımı siyah-beyaz estetikle anlatan görsel çalışmalar, Gazze'yi insanlığın hafızasında yer etmiş geçmiş katliamlarla duygusal ve zihinsel olarak ilişkilendirebilir. Böylece Gazze'de yaşananların tarih boyunca süregelen insanlık suçlarının devamı olduğu daha açık biçimde görülebilir. Bu yaklaşım, bilinçli taban hareketleri tarafından şimdiden başarıyla uygulanmaktadır. Örneğin İspanya'nın Bask Bölgesi'nde düzenlenen sanatsal protestolar, Gazze'deki vahşeti, 1937'de Pablo Picasso tarafından ölümsüzleştirilen Guernica katliamıyla ilişkilendirmiştir. Bu tür girişimler, dünyanın önde gelen siyasetçileri ve seçkinleri tarafından körüklenen soykırım inkârcılığıyla mücadele açısından vazgeçilmezdir.</p>

<p>Mağdurları yeniden insanlaştırmak temel çıkış noktasıdır. Onların tanınan yüzleri, bilinen isimleri ve anlatılacak hikâyeleri olmalıdır. Bu, küçük Hind Rajab, akademisyen ve şair Refaat Alareer ya da alıkonulan doktor Hussam Abu Safiya gibi isimleri hatırlamakla başlar.</p>

<p>Bu büyük trajedinin ve ahlâkî direnişin içinde saklı insanî semboller ortaya çıkarılmalıdır. Aynı şekilde mekânların da sembolik anlamı vardır. Gazze'nin yıkım ve direnişle özdeşleşen bölgeleri, enkaz altında kalan hikâyeler gün yüzüne çıkarıldıkça insan vicdanını harekete geçirecektir.</p>

<p>Bu yüzleri, isimleri ve hikâyeleri hak ettikleri onurla anlatmak, en az iki yıldır cep telefonlarının ekranlarından canlı izlenen bu soykırım karşısında dünya çapında ortak bir insanlık duygusu oluşturabilir. Yerinden edilmiş ve aç bırakılmış çocuk, herkesin çocuğudur. Enkaz altında son nefesini veren yaşlı kadın, herkesin büyükannesidir. Aynı durum anneler, hastalar ve engelliler için de geçerlidir. Aslında kurbanlar biziz. Onlara yapılan saldırı, insan hayatının ve insan onurunun kendisine yöneltilmiş bir saldırıdır. Uluslararası hukukun ve evrensel değerlerin çökertilmesi, gelişmiş propaganda mekanizmaları ve uluslararası ortaklıklarla ne kadar örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, hepimizi doğrudan etkileyen bir durumdur. Sayılara indirgenmiş devasa kurban kitlesini yeniden kişisel hikâyelere ve tanınabilir sembollere dönüştürmek, insanları yalnızca istatistik olarak gören anlayıştan kurtulmanın acil şartıdır.</p>

<p>İnsanlık bilincinin yeniden uyanması, dünyanın dört bir yanındaki insanların ahlâkî sorumluluklarını yerine getirmelerini sağlayacak temel anahtardır. Bu bilinç, içi boş sloganları somut eyleme dönüştürecek; soykırımı destekleyenler üzerinde baskı kurulmasını ve kamu vicdanıyla alay eden siyasî söylemlerin sorgulanmasını sağlayacaktır. İnsanlığın bu ortak vicdanı harekete geçtiğinde herkes, bu yaygın zulüm ve saldırganlığa karşı kendi sorumluluğunu da keşfedecektir. Böyle bir uyanış, duygusal tepkiyi kalıcı bir toplumsal harekete, hesap verebilirliğe ve adalet talebine dönüştürerek Gazze'de Filistin halkına karşı işlenen korkunç soykırımın gelecek nesiller boyunca insanlığın ortak hafızasında yer etmesini sağlayacaktır.</p>

<p>Hossam Shaker</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/insan-bilincini-gazzedeki-korkunc-soykirim-gercegine-uyandirmak</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 15:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2023/03/son-dakika-haber-2023.jpg" type="image/jpeg" length="75898"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir dehanın portresi: Ennio Morricone]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bir-dehanin-portresi-ennio-morricone</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bir-dehanin-portresi-ennio-morricone" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ennio Morricone, sinema müziğini başlı başına bir sanat alanına dönüştüren büyük bestecilerden biri oldu. Trompetle başlayan zorlu eğitiminden Sergio Leone ile kurduğu unutulmaz ortaklığa uzanan kariyerinde 500’den fazla yapıma imza attı. Westernlerden politik sinemaya, duygusal dramalardan gangster filmlerine kadar pek çok eserde hafızalara kazınan besteler bıraktı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Belgesele dair</strong></h2>

<p><span style="color:#e74c3c">Ennio Morricone belgeseli, sinema tarihinin en etkili bestecilerinden birinin çocukluktan dünya çapındaki şöhrete uzanan hikâyesini anlatıyor. Trompetle başlayan zorlu eğitim, akademik müzik çevreleriyle yaşadığı gerilim, popüler müzikte yaptığı devrim, Sergio Leone ile kurduğu unutulmaz ortaklık ve film müziğinin çağdaş müzik içindeki yerini kabul ettirme mücadelesi bu anlatının merkezinde yer alıyor. Belgesel, Morricone’nin sadece film sahnelerine eşlik eden bir besteci olmadığını; sesi, sessizliği, gürültüyü ve melodiyi bir düşünce biçimine dönüştüren büyük bir müzik adamı olduğunu ortaya koyuyor.</span></p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/NVlKXm5wwAs?rel=0" width="640"></iframe></div>

<h2><strong>Gizli kalmış bir dehanın portresi</strong></h2>

<p>Ennio Morricone, dışarıdan bakıldığında sakin, ciddi ve mesafeli görünen fakat içine girildikçe çok daha karmaşık bir dünyaya sahip olduğu anlaşılan bir şahsiyetti. Onu tanıyanlar, Morricone’nin aynı anda hem bütünüyle kendisi kalabilen hem de her eserinde bambaşka bir insana dönüşebilen ender sanatçılardan biri olduğunu söylüyor. Onun için “kural dışı bir istisna”, “gizlenmiş ama her yazdığında yeniden patlayan büyük bir kabiliyet” ve “henüz bütünüyle keşfedilmemiş bir dünya” deniyor.</p>

<p>Morricone ile çalışmak, birçok yönetmen ve müzisyen için bir onur nişanı gibiydi. Sinemada onun adı, filmin üzerine yerleşen sıradan bir imza değil, eserin bütün duygusunu değiştiren güçlü bir mühür hâline geldi. Morricone, başarılı bir film müziği bestecisi olması yanında yirminci yüzyıl müziğinin en kendine mahsus dehalarından biridir.</p>

<h2><strong>Trompetle başlayan mecburi yol</strong></h2>

<p>Morricone, müziği hayatının doğal ve kaçınılmaz kaderi olarak görerek yola çıkmadığını söyler. Çocukluğunda niyeti doktor olmaktır. Fakat babası onun trompet öğrenmesine karar verir ve konservatuvara gönderir. Bu karar Ennio’nun değil, babasının kararıdır. Babası, geçimini trompetle sağlayan disiplinli, tutumlu ve sert bir müzisyendir. Elindeki enstrümanla ailesine ekmek kazandığını bilir ve oğlunun da aynı yoldan yürümesini ister.</p>

<p>Ennio daha küçük yaşta nota, sol anahtarı ve pentagramla tanışır. On bir yaşında trompet çalışmaya başlar, on altı yaşında diplomasını alır. Fakat bu süreç, romantik bir müzik hikâyesi gibi ilerlemez. Babası hastalandığında, genç Ennio gece kulüplerinde ve eğlence orkestralarında onun yerine çalmak zorunda kalır. Gece geç saatlere kadar trompet çalar, sabah erkenden konservatuvara gider, derslerine yetişmeye çalışır. Trompet sınavına dudağı yaralı ve bitkin hâlde girdiğini anlatır.</p>

<p>Bu tecrübe onda derin bir iz bırakır. Para kazanmak için trompet çalmak, onun gözünde ağır bir aşağılanma duygusu doğurur. Bu yüzden trompete karşı sevgisini kaybeder. Fakat hayatının temel malzemelerinden biri de yine bu enstrüman olur. Morricone’nin ileride sinemaya taşıyacağı sert, keskin, beklenmedik ses dünyasının gerisinde, çocuklukta mecbur kaldığı bu disiplinli ve yorucu çalışma vardır.</p>

<h2><strong>Petrassi, konservatuvar ve akademik disiplin</strong></h2>

<p>Trompet eğitimi sırasında Morricone, armoni ve kompozisyona yönelir. Kuralları olduğu gibi tekrarlamakla yetinmeyen, onları zenginleştiren bir öğrenci olarak dikkat çeker. Hocası Roberto Caggiano ona kompozisyon çalışması gerektiğini söyler. Böylece Morricone’nin yolu, yirminci yüzyıl İtalyan klasik müziğinin büyük isimlerinden Goffredo Petrassi’ye çıkar.</p>

<p>Petrassi, Morricone için çok büyük bir hocadır. Onun partisyonlarındaki grafik düzen, yazı güzelliği ve entelektüel disiplin Morricone’yi etkiler. Fakat bu ilişki kolay bir ilişki değildir. Konservatuvar elit bir çevredir; Morricone ise daha mütevazı bir aileden gelir. Üstelik bir trompetçinin kompozisyon sınıfına girmesi o dönem için alışılmış bir şey değildir. Bu yüzden kendisini zaman zaman küçük görülmüş ve dışlanmış hisseder.</p>

<p>Petrassi ilk dönemlerde ona dans formları, tarantella, bourrée, gigue, boogie-woogie ve samba gibi çalışmalar verir. Morricone bundan memnun olmaz; hocasının ilgisiz kaldığını düşünür. Fakat daha sonra ricercare formu üzerinde çalışır ve bu noktada kendisini bulur. Dört ve beş sesli kontrpuan, Palestrina ve Monteverdi disiplini, Frescobaldi ve Bach öncesi formlar, onun müzikal düşüncesinin temelini kurar. Morricone’nin filmler için yazdığı en sade melodilerde bile bu derin kontrpuan bilgisinin izleri vardır.</p>

<p><img alt="Morricone2" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/morricone2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>Petrassi’nin Stravinsky’ye ilgisi de Morricone üzerinde etkili olur. Genç yaşta Stravinsky’nin “Mezmurlar Senfonisi”ni dinlemesi, onda unutulmaz bir iz bırakır. Morricone’nin ileride hem dinî bir ciddiyeti hem de modern bir ses arayışını birlikte taşıyabilmesinde bu eğitimin payı büyüktür.</p>

<h2><strong>Geçim sıkıntısı, gizli aranjmanlar ve ilk işler</strong></h2>

<p>Konservatuvardan sonra Morricone kendisini “zamanın karşısında çıplak kalmış bir besteci” gibi hisseder. Ailesi ondan daha anlaşılır, güzel melodiler yazmasını ister. Annesi sürekli “güzel bir şarkı yaz, melodi yaz, böyle başarı kazanırsın” der. O ise bir yandan akademik müzik dünyasının saf kompozisyon idealiyle, diğer yandan geçim mecburiyetiyle karşı karşıyadır.</p>

<p>Eşi Maria’nın desteğiyle RAI’de iş bulur, fakat ilk gün kendisine orada kariyer yapamayacağı ve bestelerinin çalınamayacağı söylenir. Morricone hemen istifa eder. Ardından çağdaş müzik çevrelerine, Darmstadt tecrübesine ve deneysel arayışlara yönelir. John Cage’in müzik anlayışı, geleneksel ses düzenini parçalama isteği ve çağdaş müziğin krizleri Morricone’nin zihninde yeni kapılar açar.</p>

<p>Bu dönemde Franco Evangelisti, Aldo Clementi, Giusto Macchi ve başka müzisyenlerle birlikte Nuova Consonanza grubunun doğuşuna katılır. Bu grup geleneksel ses üretme biçimlerini reddeden, enstrümanları tanınmayacak hâle getiren, “travmatik sesler” arayan bir topluluktur. Trompet, Morricone’nin elinde artık sadece trompet gibi duyulmaz; yarım basılan pistonlar, ağızlık oyunları, boğuk ve tuhaf sesler, ileride sinemada kuracağı dünyaya öncülük eder.</p>

<h2><strong>RCA yılları ve popüler müzikte devrim</strong></h2>

<p>Morricone’nin asıl büyük dönüşümlerinden biri aranjörlük alanında gerçekleşir. Başlangıçta perde arkasında, adı görünmeden başkaları için düzenlemeler yapar. Televizyon, sinema ve plak şirketleri için yoğun şekilde çalışır. RCA döneminde yaptığı işler, İtalyan popüler müziğinin sesini değiştirir. O güne kadar şarkılar çoğunlukla basit bir akor eşliğiyle taşınırken, Morricone aranjmanı şarkının içine ikinci bir kompozisyon gibi yerleştirir.</p>

<p>Onun düzenlemelerinde daktilo, teneke kutu, su sesi, kadın ve erkek korolarının sıra dışı kullanımı, trombonlar ve beklenmedik ritmik oyunlar duyulur. “Rotola, rotola” gibi parçalarda yuvarlanan bir tenekenin sesi dinleyici için şaşırtıcı bir unsur hâline gelir. Daktiloyu bir müzik aleti gibi kullanır; su sıçrama sesini elde etmek için stüdyoda kovalar, deterjanlar ve çeşitli malzemeler denenir. Her şarkıya küçük ama belirleyici bir zekâ müdahalesi ekler.</p>

<p>Gino Paoli’nin “Sapore di sale” şarkısında piyanoya yerleştirdiği dokunuş, Gianni Morandi için yaptığı düzenlemeler, “Non son degno di te” ve “In ginocchio da te” gibi popüler şarkılardaki kontrpuanlı yapı, onun popüler müziği ciddiye aldığını gösterir. Morricone, hocasından aldığı besteci haysiyetini en basit meslek alanına bile taşımak ister. Bu yüzden onun aranjmanları sadece eşlik değil, başlı başına müzikal fikirlerdir.</p>

<h2><strong>Sergio Leone ile karşılaşma ve western müziğinin değişmesi</strong></h2>

<p>Luciano Salce’nin “Il Federale” filmi, Morricone’nin kendi adıyla yaptığı ilk film çalışması olur. Ardından 1963’te “Duello nel Texas” ve “Le pistole non discutono” gibi ilk western işleri gelir. Başlangıçta bu filmlerde takma adlar kullanır; çünkü western türü o dönemde akademik müzik çevrelerinde itibarlı bir alan sayılmaz.</p>

<p><img alt="Bir Avuç Dolar" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/bir-avuc-dolar.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>Sergio Leone, Morricone’yi bu western müziklerinden duyar ve “Bir Avuç Dolar” için onun kapısını çalar. İkisi aslında çocuklukta aynı okula gitmiş eski arkadaşlardır. Leone, Kurosawa’nın “Yojimbo”sundan ilhamlanan filmini anlatır. Morricone daha önce bir western plağı için yazdığı düzenlemelerden birini dinletir. Bariton bir ses, gitar ve ıslıkla kurulan o dünya, Leone’nin aradığı sertliği taşır.</p>

<p>“Bir Avuç Dolar”ın müziği, sinema tarihinde bir kırılma oluşturur. Elektrik gitar, kırbaç sesleri, örs, ıslık, çan ve insan sesleri bir araya gelir. Bu, o dönem için kültürel bir şoktur. Western müziği artık geniş orkestraların romantik kahramanlık diliyle sınırlı değildir; çorak, keskin, ironik ve unutulmaz bir ses kimliği kazanmıştır.</p>

<p>Leone bir sahnede daha önce var olan bir trompet parçasını kullanmak ister. Morricone bunu kabul etmez; filmin ana damarına başkasının müziğinin yerleştirilmesini doğru bulmaz ve gerekirse işi bırakacağını söyler. Sonunda Leone vazgeçer. Morricone ise kendi geçmişinden bir fikri alır, dönüştürür ve Michele Lacerenza’nın trompetiyle unutulmaz bir tema kurar. Bu tavır, onun sinemada da besteci haysiyetinden taviz vermediğini gösterir.</p>

<h2><strong>Başarı, suçluluk duygusu ve film müziğinin meşruiyeti</strong></h2>

<p>Morricone’nin film müziğiyle kurduğu ilişki baştan itibaren rahat değildir. Petrassi ekolünden gelen besteciler, sinema için müzik yazmaya kuşkuyla bakar. Hatta bu alanı akademik müzik açısından ahlaki bir düşüş gibi görenler vardır. Morricone de ilk yıllarda kendisini suçlu hisseder. Sanki “saf bestecilik” idealinden vazgeçmiş gibidir.</p>

<p>Fakat zamanla bu suçluluk duygusunu aşar. Sinema için yazarken de besteci olduğunu, bu alanın çağdaş müziğin meşru bir parçası sayılması gerektiğini düşünmeye başlar. Onun asıl mücadelesi, popüler alanda çalışırken derinliği kaybetmemektir. Bu yüzden en ticari işte bile kontrpuan, modern tını, deneysel ses ve entelektüel yapı arar.</p>

<p>Petrassi’nin bir gün “Birkaç Dolar İçin” filmindeki müzikleri beğendiğini söylemesi Morricone’yi şaşırtır. Çünkü kendisi daha iyi işler yazdığını düşünmektedir. Hocası ona “telafi edeceksin” der. Bu cümle, film müziği ile akademik müzik arasındaki gerilimi özetler. Morricone bu gerilimi hayatı boyunca taşır fakat sonunda onu kendi lehine çevirir.</p>

<h2><strong>Pontecorvo, Pasolini ve politik sinemanın sesi</strong></h2>

<p>Gillo Pontecorvo ile karşılaşması, Morricone’nin sinema müziğinde başka bir damarı açar. “Cezayir Savaşı” gibi filmlerde müzik, sadece duygu yükselten bir unsur değil, tarihin ve siyasi gerilimin taşıyıcısı olur. Morricone burada Frescobaldi’den gelen varyasyon fikrini, trompetin birkaç seslik yalın yapısını ve modern ritmik dili birlikte kullanır. Öğrendiği bütün müzik tarihi, sinemanın sert gerçekliğiyle birleşir.</p>

<p>Pasolini ile çalışması da önemlidir. Pasolini başlangıçta filmde kullanılacak hazır müzikler listesiyle gelir. Morricone ise kendisinin müzik seçen biri değil, müzik yazan bir besteci olduğunu söyler. Pasolini sonunda ona serbestlik tanır. “Uccellacci e uccellini” için yazdığı yarı ciddi, yarı mizahi tekerleme, hem filmin halkçı tarafına hem de fikrî arka planına uygun bir ses üretir.</p>

<p>Bu örnekler, Morricone’nin tek bir türe hapsedilemeyeceğini gösterir. Western, politik sinema, şiirsel anlatı, mizah, dram ve deneysel sinema; hepsinde kendi dilini kurar. Onun için önemli olan filmin dışına müzik eklemek değil, filmin içine başka bir düşünce katmanı yerleştirmektir.</p>

<h2><strong>Az sesle büyük etki kurmak</strong></h2>

<p>Morricone bir dönem sesleri azaltarak dinleyicinin hafızasında kalacak yoğun bir ifade aradığını söyler. Az sayıda nota, kısa motifler, tekrar eden ama ağırlaşmayan yapılar onun alametlerinden biri hâline gelir. Mina için yazdığı “Se telefonando”da üç sesin dört dörtlük ölçü içinde her defasında farklı vurguya denk gelmesi, tonal müzik açısından önemli bir keşif olarak anlatılır. Aynı şey tekrar eder, ama hiçbir zaman aynı ağırlıkta duyulmaz.</p>

<p>Bu yaklaşım onun film temalarında da görülür. Bazen iki tema farkında olmadan iç içe geçer. Bir temanın içinde başka bir tema saklıdır. Yönetmen Peppino Patroni Griffi’ye dinlettiği ve başlangıçta kendisinin beğenmediği bir tema, yönetmen tarafından büyük bir fikir olarak görülür. Morricone bundan sonra yazdığı temaları önce eşi Maria’ya dinletmeye başlar. Maria’nın sade ve içten beğenisi, onun için ilk ölçü olur.</p>

<p>Maria, Morricone’nin hayatında sadece eş değil, dehasını koruyan bir çevre gibidir. Onun çalışma düzenini, sükûnetini ve iç dünyasını muhafaza eder. Belgeselde Maria için “ilk alkış” denmesi boşuna değildir. Morricone, halktan ve sade bir bakıştan gelen bu samimi hükme güvenir.</p>

<p><img alt="Morricone" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/morricone.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<h2><strong>Deneysel besteci ve sinema ustası aynı kişide birleşir</strong></h2>

<p>Morricone kendisini iki yüzlü bir besteci olarak tarif eder: Sinema için yazarken bir bestecidir; kendi fikirleri için yazarken başka bir besteci. Aslında bu iki taraf birbirini dışlamaz. Deneysel müzikten gelen arayışlarını sinemaya sokar; sinemadan gelen somutluk ve dramatik ihtiyacı da kendi bestecilik düşüncesine taşır.</p>

<p>Elio Petri ile çalışırken zorlu ve deneysel bir müzik yazar. Bir ressamın varoluş bunalımını anlatan filmde Nuova Consonanza grubunu kullanır; on bir keman için yazdığı önceki bir kompozisyona vurmalı ve kadın sesi ekler. Renklerin dökülmesi, eşyaların düşmesi, zihnin dağılması gibi görüntülerde müzik, neredeyse ses efektlerinin yerini alır.</p>

<p>“Bir Zamanlar Batı’da” için anlattığı sahne ise onun somut ses anlayışını gösterir. Floransa’daki bir konserde sahne görevlisinin bir merdiveni sahneye çıkarıp çıkardığı kuru tahta sesleri, onda iz bırakır. Bunu Leone’ye anlatır; Leone fikri anlar. Filmin ilk yirmi dakikasındaki ses örgüsü, adeta somut müzik gibi kurulur. Rüzgâr, tahta, kapı, tren, su ve bekleyiş; müziğin kendisi hâline gelir.</p>

<h2><strong>Melodi, hafıza ve gündelik hayatın parçası olan müzik</strong></h2>

<p>Morricone’nin müziği baştan çıkarıcı ve sarıcıdır. Dinleyicinin zihninde kalır; gündelik hayatın dokusuna karışır. Onun melodileri sadece güzel oldukları için değil, filmin ruhunu hafızaya kazıdıkları için unutulmazdır. Kısa cümleler, renk, tını, insan sesi, ıslık ve gürültü onun elinde birer tuğla gibidir. Herkes aynı notalara sahip olabilir; fakat Morricone bu notalarla başka türden katedraller kurar.</p>

<p>O, sadece western bestecisi olarak etiketlenmek istemez. “Sacco ve Vanzetti”, “Cennet Günleri”, “1900”, “Tatar Çölü” ve başka filmlerde sinfonik, lirik ve siyasi yönleri daha açık biçimde görünür. Joan Baez ile çalışırken onun ses aralığını, kendisini yakından tanımadan tam isabetle kavraması sanatçıyı şaşırtır. Çünkü Morricone için insan sesi de orkestranın sıradan bir parçası değil, karakterin ve kaderin taşıyıcısıdır.</p>

<p>Bernardo Bertolucci’nin “1900” filmi için yazdığı müzik, adeta filmin yanında yürüyen ikinci bir film gibidir. Yönetmen daha kurguyu izlerken Morricone’nin karanlıkta tema yazmaya başladığını anlatır. Valerio Zurlini ise Morricone’nin ağır eleştiriler aldığı dönemlerde onu savunmak ister. Bu ilişkilerde belirleyici olan şey güvendir: Yönetmen Morricone’ye güvendiğinde, müzik görüntünün arkasına eklenmez; görüntüyü yeniden kurar.</p>

<h2><strong>Amerika, De Palma ve yeni tanınırlık</strong></h2>

<p>Morricone’nin Amerika’daki karşılığı zamanla büyür. Brian De Palma ile çalışırken şiddet sahnelerine doğrudan eşlik eden müzik yerine, görüntüden ayrılan ve sahneye başka bir açı kazandıran bir yaklaşım kullanır. “Dokunulmazlar”da tren istasyonu sahnesi için kullandığı vals ve müzik kutusu etkisi, gerilimi tek boyutlu olmaktan çıkarır. De Palma başlangıçta tereddüt etse de daha sonra Morricone’nin seçiminin doğru olduğunu kabul eder.</p>

<p>Morricone defalarca Oscar’a aday olur, fakat uzun süre ödülü alamaz. Bu durum belgeselde hem ironik hem de hüzünlü biçimde anlatılır. O ise ödül beklentisini fazla büyütmez; hatta alıştığını söyler. Buna rağmen dünya çapında gördüğü ilgi çok büyüktür. Avrupa’dan Güney Amerika’ya, Asya’dan Amerika’ya kadar konserlerinde pop yıldızı gibi karşılanır.</p>

<p>Zamanla kendi düşüncesi de değişir. Başlangıçta sinemaya bağlı müziği bir tür aşağılanma gibi görürken, olgunluk döneminde film müziğinin tam anlamıyla çağdaş müzik olduğunu kabul eder. Bu, Morricone’nin kendi içindeki büyük dönüşümdür. Hem akademik dünyanın ağırlığını hem de halkın hafızasına kazınan melodilerin gücünü bir arada taşır.</p>

<h2><strong>Bir Zamanlar Amerika ve geç gelen teslimiyet</strong></h2>

<p>“Bir Zamanlar Amerika”, Morricone’nin sadece popüler başarıya sahip bir besteci olmadığını; derin, büyük ve kalıcı bir müzisyen olduğunu birçok kişiye kabul ettiren eserlerden biri olur. Onun müziği burada yüzeyde akıp gitmez; karakterlerin geçmişine, pişmanlıklarına, zamanın kırılmasına ve hafızanın acısına işler. Müziğin sadece sahneyi süslemediği, sahnenin anlamını kurduğu açıkça görülür.</p>

<p>Akademik çevrelerden bazı isimler yıllar sonra Morricone’yi yeterince anlayamadıklarını kabul eder. Boris Porena’nın özür niteliğindeki mektubu, sadece Morricone’ye değil, bir dönemin körlüğüne yönelmiş bir yüzleşmedir. Morricone bu mektubu okuduğunda ayağa kalkıp ağlar. Çünkü bu, onun yıllarca taşıdığı “acaba yanlış yerde miyim?” sorusuna gecikmiş bir cevaptır.</p>

<p>Belgeselin bu kısmı, Morricone’nin asıl zaferinin ödüllerden daha derin olduğunu gösterir. O, sinema müziğini akademik küçümsemenin dışına çıkarmış; aynı anda hem halkın kulağına hem de çağdaş müzik tarihine hitap eden bir alan açmıştır.</p>

<h2><strong>Tarantino, son dönem ve intikam duygusu</strong></h2>

<p>Quentin Tarantino, Leone filmlerine hayran bir yönetmen olarak Morricone’den muhtemelen eski westernlerin izini taşıyan bir müzik bekler. Morricone ise aynı yolu tekrar etmek istemez. Daha önce yaptığı şeyi kopyalamak yerine Tarantino’yu kendi zeminine çeker. “The Hateful Eight” için yazdığı müzik, basit bir western eşliği değil, karanlık ve büyük bir senfonik yapıdır. Morricone bunu geçmiş western kalıplarına karşı bir tür hesaplaşma gibi görür.</p>

<p>Bu son dönem, onun yaşlılıkta bile sanatçı cesaretini kaybetmediğini gösterir. Morricone için beste, hazır bir formülü uygulamak değildir. Her defasında beyaz bir sayfanın karşısına geçmek, neyin aranacağını tam bilmeden düşünceyi ilerletmektir. Müziğin önce düşünülmesi, sonra yazılması gerektiğini söyler. Sayfanın üzerine konacak şey, sadece nota değil, gelişmesi gereken bir fikirdir.</p>

<h2><strong>Son söz: Müziğin aradığı şey</strong></h2>

<p>Belgeselin sonunda Morricone’nin müzik anlayışı yalın bir cümlede toplanır: Müzik yazılmadan önce düşünülmelidir. Besteci her defasında boş bir sayfanın karşısındadır. O sayfaya ne konulacaktır? Ses mi, melodi mi, sessizlik mi, gürültü mü, dua mı, isyan mı? Morricone’nin hayatı bu sorunun peşinde geçmiştir.</p>

<p>Onun müziği bazen bir ıslık, bazen bir trompet, bazen bir kadın sesi, bazen kuru bir tahta sesi, bazen de büyük bir orkestra olarak karşımıza çıkar. Fakat hangi biçime girerse girsin, Morricone’nin imzası tanınır: Az malzemeyle güçlü fikir kuran, popüler olanı basitleştirmeyen, akademik olanı hayattan koparmayan, sinemayı çağdaş müziğin büyük alanlarından biri hâline getiren bir besteci.</p>

<p>Ennio Morricone’nin dünyası tam olarak keşfedilmiş değildir. Belgeselin de söylediği gibi, o hâlâ açılmayı bekleyen geniş bir müzik kıtasıdır. Onu dinlemek, sadece bir filmin hatırasına dönmek değil; sesin, hafızanın ve insan kaderinin nasıl birleştiğini yeniden düşünmektir.</p>

<h2><strong>Ennio Morricone’in en iyi 10 film müziği</strong></h2>

<p>İtalyan sinema müziğinin büyük ustası Ennio Morricone, 6 Temmuz 2020’de Roma’da hayatını kaybetti. 500’den fazla film ve televizyon yapımına müzik besteleyen Morricone, sinemanın sesini değiştiren en önemli isimlerden biri oldu. İşte onun hafızalara kazınan 10 unutulmaz film müziği:</p>

<h3><strong>A Fistful of Dollars / Bir Avuç Dolar, 1964</strong></h3>

<p>Sergio Leone’nin öncü Spagetti Western filmi, Clint Eastwood’un “isimsiz adam” karakterini ilk kez seyirciyle buluşturdu. Morricone; erkek vokalleri, İspanyol gitarları, ıslıklar ve çan sesleriyle Western türüne bambaşka bir müzikal kimlik kazandırdı.</p>

<h3><strong>The Good, the Bad and the Ugly / İyi, Kötü ve Çirkin, 1966</strong></h3>

<p>“Dolar Üçlemesi”nin üçüncü filmi olan yapım, gömülü altın peşindeki üç silahşörü anlatır. Morricone’in en meşhur bestelerinden biri olan müzik, elektrik gitarlar ve çakal ulumasını andıran dramatik vokallerle sinema tarihine geçti.</p>

<h3><strong>Once Upon a Time in the West / Batıda Kan Var</strong></h3>

<p>Gizemli bir yabancı, tehlikedeki bir dul kadın, acımasız bir katil ve demiryolu etrafında gelişen sert bir hikâye... Morricone’in armonika merkezli lirik bestesi, Sergio Leone’nin bu sert Western filmini klasikler arasına taşıdı.</p>

<h3><strong>Maddalena, 1971</strong></h3>

<p>Film çok geniş kitlelerce bilinmese de Morricone burada iki önemli tema besteledi: “Come Maddalena” ve “Chi Mai”. “Chi Mai”, daha sonra BBC dizisi <i>The Life and Times of David Lloyd George</i> için de kullanıldı ve 1981’de İngiltere listelerinde ikinci sıraya yükseldi.</p>

<h3><strong>Once Upon a Time in America / Bir Zamanlar Amerika’da, 1984</strong></h3>

<p>New York’taki Yahudi gangsterlerin hikâyesini anlatan Sergio Leone klasiği, Morricone’in hüzünlü ve romantik müzikleriyle derinlik kazandı. Armonika, ıslık ve vokal kullanımıyla dikkat çeken beste BAFTA ödülü aldı.</p>

<h3><strong>The Mission / Görev, 1986</strong></h3>

<p>Morricone’in Oscar’a aday gösterilen müziği, barok koro düzenlemelerini yerli davullarla birleştirir. 18. yüzyılda İspanyol Cizvitler ile Amazon yerlileri arasındaki kültürel çatışmayı güçlü bir müzikal dille yansıtır.</p>

<h3><strong>The Untouchables / Dokunulmazlar, 1987</strong></h3>

<p>Eliot Ness’in Al Capone’a karşı mücadelesini anlatan Brian De Palma filmi, Morricone’in gerilim yüklü müzikleriyle güçlenir. Oscar’a aday gösterilen ve BAFTA kazanan beste, dönemin gangster atmosferini başarıyla taşır.</p>

<h3><strong>Cinema Paradiso / Cennet Sineması, 1989</strong></h3>

<p>Giuseppe Tornatore’nin bir çocuk ile sinema makinisti arasındaki dostluğu anlatan filmi, Morricone’in en duygusal ve melodik çalışmalarından birine sahiptir. Oğlu Andrea Morricone ile birlikte bestelediği müzik, 1990’da BAFTA kazandı.</p>

<h3><strong>Malèna, 2000</strong></h3>

<p>Tornatore’nin ergenlik, güzellik ve toplum baskısı etrafında şekillenen filminde Monica Bellucci başroldedir. Morricone’in buruk ve zarif müziği, besteciye beşinci Oscar adaylığını getirdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>10 Kasım 1928’de Roma, İtalya’da doğan besteci ve orkestra şefi Ennio Morricone, 6 Temmuz 2020’de öldü.</p>

<p><strong>Not:</strong> Bu yazı Youtube’da yer alan “Morricone: The Glance Of Music” belgeselinden tercüme edilmiş ve Morricone’ye ait çeşitli çalışmalardan derlenmiştir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bir-dehanin-portresi-ennio-morricone</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 11:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/ennio-morricone.jpg" type="image/jpeg" length="59297"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hindistan’daki yapay zekâ zirvesi, “tekno medeniyetçi” siyasetin tezahürü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hindistandaki-yapay-zeka-zirvesi-tekno-medeniyetci-siyasetin-tezahuru</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hindistandaki-yapay-zeka-zirvesi-tekno-medeniyetci-siyasetin-tezahuru" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hindistan’ın yapay zekâ alanındaki yükselişi yalnızca teknolojik bir yarışın parçası değildir; aynı zamanda küresel siyasetin, kimlik tartışmalarının yeniden şekillendiği bir döneme işaret etmektedir. Bu çerçevede, Hindistan’da düzenlenen AI Impact Summit 2026 etrafında gelişen tartışmalar, teknoloji ile medeniyet iddiasının nasıl iç içe geçirildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#e74c3c"><em>Bu metin, Hindistan hükümetinin yapay zekâ ve dijital teknolojileri yalnızca ekonomik kalkınmanın bir aracı olarak değil; aynı zamanda “medeniyet devleti” iddiasını güçlendiren bir siyasi anlatının parçası olarak nasıl konumlandırdığını analiz etmektedir. Yazı, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve hükümet çevrelerinin, teknoloji ile kadim kültürel mirası bir araya getirmeye çalışan “tekno-medeniyetçi modernlik” söylemi üzerinden yeni bir hikâye kurma çabasını mercek altına almaktadır.</em></span></p>

<p><span style="color:#e74c3c"><em>Yazarlar, Hindistan’ın yapay zekâ yarışındaki konumunu tartışırken aynı zamanda daha geniş bir soruyu gündeme getirmektedir: Teknoloji ve medeniyet vurgusunun birleştiği bu yeni anlatı, Hindistan’ın çoğul kimliklerini kapsayıcı bir çerçeve sunabilecek midir, yoksa bazı kesimleri dışarıda bırakma riskini mi barındırmaktadır?</em></span></p>

<p><span style="color:#e74c3c"><em>5 Mart 2026 tarihli bu yazıyı, küresel güç dengelerinin teknoloji ekseninde yeniden şekillendiği bir dönemde sunduğu analitik perspektif ve tartışma değeri sebebiyle ehemmiyetine binaen Türkçeye tercüme ederek okuyucularımıza takdim ediyoruz.</em></span></p>

<p><img alt="Hindistan Yapay Zeka Zirvesi 2.Jpg" class="detail-photo img-fluid" height="720" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/03/hindistan-yapay-zeka-zirvesi-2jpg.jpeg" width="1280" />Hindistan’ın AI Impact Summit 2026 zirvesi, ülkenin giderek artan teknolojik kapasitesinin bir göstergesi olarak sunuldu. Zirve, Google CEO’su Sundar Pichai ve OpenAI CEO’su Sam Altman gibi teknoloji dünyasının önde gelen isimlerini çekmeyi başardı.</p>

<p>Katılımcıların aşırı kalabalıktan şikâyet etmesi, güvenlik aramalarının oturumları kesintiye uğratması ve bir Hintli profesörün üniversitesinin geliştirdiğini iddia ettiği robot köpeğin aslında Çin yapımı olduğunun ortaya çıkması gibi olaylar gündeme taşındı.</p>

<p>Bu tür haberler tamamen yersiz sayılmasa da, zirvenin daha derin siyasi anlamını gözden kaçırmaktadır. Çünkü bu zirve, Hindistan’ın yapay zekâyı ustalıkla kullanarak gelişmiş bir ülke ve küresel güç haline geldiğini anlatan ulusal bir hikâyenin sahnelendiği bir platform niteliği taşımaktadır.</p>

<p>Bu anlatının mühim bir yönü ise Hindistan’ın yükselişinin Batı tarzı bir modernleşme olarak değil, ülkenin “medeniyet mirası”na dayanan ulusal bir dönüşüm olarak sunulmasıdır. Nitekim Başbakan Narendra Modi de zirve kapsamında verdiği bir röportajda bu süreci medeniyet bağlamında değerlendirdi. Modi’ye göre yapay zekâ bugün bir “medeniyet dönüm noktası”ndadır. Hindistan, yapay zekâyı şekillendirerek dünyanın ilk üç yapay zekâ gücünden biri haline gelmeye meyletmektedir.</p>

<h3><strong>Yapay zekâ yarışı ve çok kutuplu dünya</strong></h3>

<p>Çin ve Amerika Birleşik Devletleri gibi Hindistan da yapay zekâ yarışını “kazanmayı” hedeflemektedir. Ancak daha dikkat çekici olan, Hint siyasetçilerin bu yarışın neden önemli olduğunu nasıl tanımladıklarıdır.</p>

<p>Resmî söylemde Hindistan’ın yükselişi, giderek daha fazla biçimde Batı hâkimiyetinin gerilemesi ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışı ile ilişkilendirilmektedir.</p>

<p>Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, Ocak 2025’te verdiği “Hindistan ve Dünya” başlıklı konferansta dünyanın artık <font face="Times New Roman">“çok kutuplu hâle etmeye başladığını”</font>, bunun da Batı’nın hakimiyetinden uzaklaşma anlamına geldiğini söylemiştir. Jaishankar’a göre teknoloji bu dönüşümde belirleyici bir faktördür; “çipler ve yapay zekâ çağı” güç dengelerini değiştiren başlıca dönüşümlerden biridir. Bu sebeple Hindistan, kritik ve yükselen teknolojilerin geliştirilmesinde geri kalmamalıdır.</p>

<h3><strong>Teknoloji ve medeniyet kimliği</strong></h3>

<p>Jaishankar ayrıca bu teknolojik dönüşümü Hindistan’ın kendini algılayış biçimiyle ilişkilendirmektedir. Ona göre Hindistan, modern teknolojiyi benimserken kültürel özgünlüğünü kaybetmek zorunda değildir. Hatta Hindistan artık kadim adı olan “Bharat”ı yeniden sahiplenmektedir. Bu da ülkenin <font face="Times New Roman">“milletler topluluğu içinde yerini yeniden kazanan bir medeniyet devleti”</font> olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Bu yaklaşım, yapay zekâ ve dijital teknolojilerin yalnızca ekonomik büyüme araçları olmadığını; aynı zamanda Hindistan’ı güçlü bir medeniyet devleti olarak yeniden şekillendirme projesinin parçası olduğunu göstermektedir.</p>

<p><strong>Viksit Bharat: Kalkınma ile mirasın birleşmesi</strong></p>

<p>Hindistan’ın kadim geçmişi ile teknolojik geleceği, Modi hükümetinin Viksit Bharat projesinde birleşmektedir. Bu proje, Hindistan’ın 2047 yılına kadar tamamen gelişmiş bir ülke haline gelmesini hedeflemektedir.</p>

<p>Hükümet söyleminde bu vizyon çoğu zaman iki kavramın birleşimiyle ifade edilir:</p>

<p><font face="Times New Roman">“Vikas” (kalkınma)</font><br />
<font face="Times New Roman">“Virasat” (miras)</font></p>

<p>Modi, 2025 yılında yaptığı bir konuşmada bu ilişkiyi şu sözlerle ifade etmiştir:</p>

<p><font face="Times New Roman">“Vikas ve Virasat bizim şiarımızdır. Bharat’ta (Hindistan’da) gelenek ile teknoloji birlikte gelişebilir.”</font></p>

<p>Bu söylem, teknolojik modernleşmenin Batılılaşma anlamına gelmediğini vurgular. Aksine Hindistan’ın geleceği, kadim bir medeniyet kimliğinin yeniden canlandırılmasıyla ilişkilendirilir.</p>

<h3><strong>Yapay zekâ ve kadim bilgi sistemleri</strong></h3>

<p>Modi’ye göre yapay zekâ aynı zamanda Hindistan’ın kadim bilgi mirasını yeniden ortaya çıkarma imkânı da sunmaktadır. AI Impact Summit 2026’da yaptığı konuşmada yapay zekânın eski el yazmalarının dijitalleştirilmesini ve yorumlanmasını sağlayarak Hindistan’ın medeniyet bilgi sistemlerini açığa çıkardığını belirtmiştir.</p>

<p>Benzer şekilde Bilim ve Teknoloji Bakanı Jitendra Singh de geleneksel bilginin modern bilimle birleşmesinin Hindistan’a avantaj sağlayabileceğini söylemiştir. Singh’e göre Hindistan, <font face="Times New Roman">“son derece geniş ve kadim bir bilgelik hazinesine”</font> sahip olan yegâne ülkelerden bir tanesidir.</p>

<h3><strong>Dijital egemenlik</strong></h3>

<p>Modi hükümetinin vizyonunda bir diğer önemli unsur “dijital egemenlik”tir. Bu kavram, algoritmaların, verinin ve çiplerin ulusun kontrol altında olması anlamına gelir.</p>

<p>Savunma Bakanı Rajnath Singh bu hedefi şu sözlerle ifade etmiştir:</p>

<p><font face="Times New Roman">“Gerçek stratejik özerklik, kodumuzun da donanımımız kadar yerli olmasıyla mümkün olacaktır.”</font></p>

<p>Bu doğrultuda hükümet BharatGen adlı üretken yapay zekâ projesini başlatmıştır. Proje, yapay zekâyı “kamusal bir dijital hizmet” olarak sunmayı ve Hindistan’ın kültürel ile dilsel çeşitliliğini merkeze almayı hedeflemektedir.</p>

<h3><strong>Teknoloji, anlatı ve kimlik</strong></h3>

<p>Bu vizyon yalnızca teknik kapasiteyi değil, anlatı kontrolünü de içerir. Yapay zekâ, Hindistan’ın kendisini kadim bir medeniyet devleti olarak yeniden tanımladığı daha geniş bir hikâyenin parçası haline getirilmektedir.</p>

<p>Ancak bu yaklaşım beraberinde önemli bir soruyu da gündeme getirmektedir:</p>

<p>Eğer teknolojik modernliğin ana çerçevesi <font face="Times New Roman">“Bharat”</font> kimliği olacaksa, bu ulusal anlatıya kimler dâhil edilecektir ve kimler dışarıda kalacaktır?</p>

<p>Modi hükümetinin eleştirmenleri, özellikle Müslümanlar başta olmak üzere bazı azınlıkların Hindu çoğunluk siyaseti nedeniyle ötekileştiğini ifâde etmiştir. Bu sebeple medeniyet söyleminin Hindistan’ın çoğul tarihini ne ölçüde kapsadığı tartışma konusudur.</p>

<h3><strong>Netice</strong></h3>

<p>Son tahlilde AI Impact Summit, yalnızca teknolojik yeniliklerin sergilendiği bir etkinlik değildir. Aynı zamanda Modi hükümetinin yapay zekâyı nasıl anlamlandırdığını gösteren bir siyasi sahnedir.</p>

<p>Bu yaklaşımda yapay zekâ; ulusal kalkınmanın aracı, stratejik özerkliğin temeli ve Hindistan’ı bir medeniyet devleti olarak dünyaya sunmanın vasıtasıdır.</p>

<p>Viksit Bharat’tan BharatGen’e uzanan bu çizginin temel iddiası şudur:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hindistan Batılılaşmadan, kendi kökleriyle “modern”leşebilir.</p>

<p>Ancak bu “tekno-medeniyetçi” vizyonun gerçekten kapsayıcı olup olmayacağı, yani teknolojik olarak gelişmiş bir <font face="Times New Roman">“Bharat”</font> anlatısının Hindistan’ın çoğul kimliklerini ne ölçüde içine alabileceği sorusu hâlâ açık kalmaktadır.</p>

<p>***</p>

<p>Bu yazı üç kişi tarafından kaleme alınmıştır. Yazarlar:</p>

<p>Nicholas Morieson, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Deakin Institute for Citizenship and Globalisation<font face="Times New Roman">’da araştırma görevlisidir. </font></p>

<p>Chloe Smith, Deakin Üniversitesi Deakin Institute for Citizenship and Globalisation’da doktora adayıdır. Araştırma alanları arasında Hindistan’da dinî ve aşırı sağ popülizm, dijital otoriterlik yer almaktadır.</p>

<p>Muhammad Omer, Deakin Üniversitesi siyaset bilimi bölümünde doktora adayıdır. Doktora çalışması Pakistan’daki farklı popülizm türlerinin nedenlerini, ideolojik temellerini incelemektedir. Araştırma ilgi alanları arasında İslam, Güney Asya siyaseti ve yerel güvenlik söylemleri yer almaktadır..</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hindistandaki-yapay-zeka-zirvesi-tekno-medeniyetci-siyasetin-tezahuru</guid>
      <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 17:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/hindistan-yapay-zeka-1jpg.jpeg" type="image/jpeg" length="33777"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir avuç tutsak, Filistin için İngiltere ve İsrail’in suratına vicdanın asil tokadını patlattı!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bir-avuc-tutsak-filistin-icin-ingiltere-ve-israilin-suratina-vicdanin-asil-tokadini-patlatti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bir-avuc-tutsak-filistin-icin-ingiltere-ve-israilin-suratina-vicdanin-asil-tokadini-patlatti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu yazı, Avukat Daniel Teehan tarafından kaleme alınmıştır. Teehan, Britanya hapishanelerinde Filistin’le dayanışma maksadıyla başlatılan açlık grevlerini yalnızca bir protesto biçimi olarak değil, devlet baskısının, siyasî tutukluluğun ve küresel vicdanın kesiştiği tarihî bir kırılma anı olarak ele almaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ocak 2026 “Filistin için Tutsaklar” kampanyası açısından tarihî bir dönüm noktası oldu. Birleşik Krallık’ın Gazze’de süren yıkımı silahlandırmayı bırakması talebiyle başlatılan açlık grevi, 1980’lerden bu yana Britanya hapishanelerindeki en büyük direniş hikâyesine dönüştü. O dönemde Thatcher hükümetinin on İrlandalı cumhuriyetçinin ölümüne göz yumması hâlâ hafızalardayken, yeni grevler de benzer bir siyasî vicdan sınavını tetikliyordu.</p>

<p>Filistin için eylem yapan Heba Muraisi için 7 Ocak son derece önemliydi; açlık grevinin altmış altıncı günüydü. Aynı gün, İrlanda direnişinin sembol ismi Bobby Sands’in hayatını kaybettiği gündü. Heba artık konuşmakta zorlanıyordu ancak kararlılığını kaybetmiyordu. On beş aydır ilk kez sesinin duyulduğunu söyleyerek, gerekirse ölüm pahasına Filistin için greve devam edeceğini ilan ediyordu.</p>

<p>Filistin için açlık grevine giden bir başka isim olan Kamran Ahmed de defalarca hastaneye kaldırılmış, polis müdahalesine maruz kalmıştı. Ülke genelindeki doktorlar hükümeti sorumluluk almaya çağırıyor, basın nihayet sessizliğini bozsa da haberler bir yas havası taşıyordu. İşçi Partisi hükümeti ise grevcilerin avukatlarıyla görüşmeyi dahi reddediyor, talepleri yok saymayı sürdürüyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ancak yalnızca bir hafta sonra dengeler değişti. İsrail’in merkezli silah şirketi Elbit Systems’ın Britanya kolu, Savunma Bakanlığı ile yaptığı milyarlarca sterlinlik sözleşmeyi kaybetti. Bunun ardından Heba, Kamran ve Lewie açlık grevlerini sonlandırdıklarını açıkladı. Uzun süredir engellenen mektuplar kendilerine teslim edildi, Heba’nın ailesine daha yakın bir hapishaneye nakli için onay verildi ve cezaevi yönetimiyle resmi görüşmeler başladı.</p>

<p>Asıl kazanım ise çok daha derindi. Açlık grevi, Elbit’e karşı yürütülen doğrudan eylemleri kitlesel bir harekete dönüştürmüş, yüzlerce insanı sokaklardaki aktif direnişe katmıştı. Birçok grevci zaten Elbit tesislerine yönelik eylemler nedeniyle bir yılı aşkın süredir yargılanmadan hapiste tutuluyordu.</p>

<p>İşçi Partisi hükümetinin Palestine Action’ı terör örgütü ilan etmesi bu sürecin bir sonucuydu. 2020’den bu yana grup, İsrail’in en büyük silah üreticisinin Britanya’daki faaliyetlerini ciddi biçimde sekteye uğratmış, fabrikaların kapanmasına, sözleşmelerin iptaline ve şirketlerin çekilmesine yol açmıştı. Elbit’in hükümete baskısı yıllardır artıyordu.</p>

<p>Gazze’deki saldırılar başladığında hareket daha da büyüdü. Filton’daki drone tesisine yapılan eylemler, Trump’ın golf sahasına yazılan sloganlar ve askeri üs baskını, devletin sabrını taşırdı. Ardından gelen yasak, kamuoyunu sindirmek bir yana, ters etki yarattı. Binlerce insan şuurlu biçimde gözaltına girmeyi göze alarak dayanışma gösterdi. Yazarlar, aktivistler ve uluslararası kuruluşlar bu baskıyı açıkça kınadı. Yâni Filistin için Tutsaklar hareketinin yaptığı eylem sadece İngiltere’deki insanları tetiklemedi. ABD’de de eylemler hızlandı.</p>

<p>Açlık grevlerinin tarihî gücü burada yeniden ortaya çıktı. Filistinli tutsakların yıllardır uyguladığı bu direniş biçimi, yalnızca taleplerin kabul edilmesini değil, toplumun vicdanını harekete geçirmeyi amaçlıyordu. Genç grevci Qesser Zuhrah, İrlanda’dan Guantanamo’ya, Filistin’den Britanya’ya uzanan mahkûm direniş geleneğinin bir parçası olduklarını vurguluyordu.</p>

<p>Bu çizgi kısa sürede uluslararası bir dalgaya dönüştü. ABD’de ve Avrupa’da dayanışma grevleri başladı, silah fabrikaları işgal edildi, hapishaneler önünde kitlesel protestolar düzenlendi. Greta Thunberg’in bile bu eylemler sırasında gözaltına alınması, hareketin ulaştığı sembolik gücü gösteriyordu.</p>

<p>Son grevci Umer Khalid’in de eylemini sonlandırmasıyla kampanya yeni bir aşamaya geçti. Ancak mücadele bitmiş değildi. Elbit hâlâ faaliyet gösteriyor, Palestine Action yasaklı kalıyor ve birçok aktivist hukuksuz biçimde tutuklu bulunuyordu.</p>

<p>Daniel Teehan’ın ortaya koyduğu temel gerçek şuydu: Hapishaneler yalnızca cezalandırma mekânları değil, devletlerin muhalefeti bastırma laboratuvarlarıdır. Ancak tarih aynı zamanda şunu da göstermektedir: Direniş en güçlü biçimlerini çoğu zaman tam da bu duvarların içinde üretir. Filistin için Tutsaklar hareketi, bu geleneğin çağımızdaki yeni halkası olarak yalnız Britanya’da değil, dünya genelinde bir siyasî uyanışı tetiklemiştir. Bir avuç tutsağın dünyada neler yapabileceğini gördünüz mü?</p>

<p>Tercüme: <a href="https://www.barandergisi.net/">barandergisi.net</a></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bir-avuc-tutsak-filistin-icin-ingiltere-ve-israilin-suratina-vicdanin-asil-tokadini-patlatti</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Feb 2026 14:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/ingilterede-yasaklanan-palestine-action-uyeleri-aclik-grevinde.png" type="image/jpeg" length="11425"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Epstein’den Gazze’ye: Batı elitlerinin ahlaki çöküşü tamamen ifşa oldu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/epsteinden-gazzeye-bati-elitlerinin-ahlaki-cokusu-tamamen-ifsa-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/epsteinden-gazzeye-bati-elitlerinin-ahlaki-cokusu-tamamen-ifsa-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gazze, onu yok eden finans ve siyaset elitlerinin ahlaktan sapması değildi; tam tersine, Epstein’ın özel dünyasında gördüğümüz ‘istediğini yapıp kimseye hesap vermeme’ anlayışının herkese açık hâliydi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Epstein dosyaları, bir skandal hikâyesi gibi değil; daha çok belgeler, ifadeler ve uzlaşmaların kaydı gibi. İnsanların yaşadıkları, dava malzemesi hâline getirilmiş: düzenlenmiş, karşılaştırılmış ve yaşanan acılar görmezden gelinmiş.</p>

<p>Çocuklara yapılan istismar, toplumda ani bir bozulma olarak ortaya çıkmadı. Bu, sistemli ve planlı bir şekilde gerçekleşti. Kızlar, zayıf oldukları ve yoksul oldukları için hedef alındı. Taşındılar, ödendi ve susturuldular.</p>

<p>Avukatlar riskleri hesapladı. Kurumlar tehlikeyi yönetti. İtibarlar korundu. Zarar inkar edilmedi ama sıradan bir olay gibi rutin hâle getirildi.</p>

<p>Mağdur Virginia Giuffre, önce kendisinin kullanıldığını, sonra başka erkeklere yönlendirildiğini anlatıyor. Maria Farmer ise, kısa sürede kendi öneminin olmadığını ve sadece hesap vermeyecek insanların isteklerini karşılamak için var olduğunu fark ettiğini söylüyor.</p>

<p>Bunlar mecaz değil. Bu, gücün güçsüz insanlara sistemli bir şekilde nasıl zarar verdiğini gösteren gerçek olaylardır.</p>

<p>Böylesi korkunç açıklamalar bize şaşırtıcı gelmemeli. Çünkü yurt dışında insan öldürmeye uzun süredir alışmış bir seçkinin, birden evinde ahlaki sınır tanıyacağını neden düşünebiliriz ki?</p>

<h3><strong>Ahlaki farkındalık</strong></h3>

<p>On yıllarca kanıtlar saklanmadı. Herkesin görebileceği şekilde televizyona yansıtıldı.</p>

<p>Irak’ta uygulanan ambargolar ve savaş, yüzbinlerce çocuğun ölümüne yol açtı. Bu kayıplar kabul edildi ve “politikaların bedeli” olarak gerekçelendirildi. Şehirler yerle bir edildi, sivillerin yaşamı yok edildi, yaşanan yıkım strateji, güvenlik ve ulusal çıkar olarak açıklanmaya çalışıldı.</p>

<p>Abu Ghraib’de tutuklular soyarak cinsel istismara uğradı, fotoğraflandı, alay edildi ve küçük düşürüldü. Bedenleri birer baskı aracı hâline getirildi; yaşadıkları acı belgelendi, kısa süreli skandal oldu, sonra sessizce kabullenildi.</p>

<p>Bu şiddet, istisnai bir durum gibi sunuldu; uzak çöller ve işgal altındaki şehirlerle, kahverengi tenli ve isimsiz tutuklularla sınırlıymış gibi gösterildi. Ahlaki bir uyanış olarak görülmedi, sadece yurtdışında yaşanan talihsiz bir operasyon hatası gibi yorumlandı.</p>

<p>Batı toplumlarında uzun süre göz ardı edilen gerçek şudur: Yabancı halkları aç bırakmaya, şehirleri yerle bir etmeye ve tutuklulara cinsel şiddet uygulamaya istekli bir seçkinin, kendi ülkesinde aşağı gördüklerine karşı şiddet uygulamaktan çekinmeyeceği açıktır.</p>

<p>Yabancı şiddet ile evdeki ahlaki sınır arasındaki fark her zaman hayalîydi; uzaklık, ırkçılık ve anlatılarla sürdürülmüş rahatlatıcı bir kurguydu.</p>

<p>Yurtdışında açıklamalar, sansür ve “ayarlanmış” endişe ifadeleriyle yönetilen şey, evde uzlaşmalar ve gizlilik sözleşmeleriyle hallediliyor.</p>

<p>Bu seçkinin Gazze’de yarattığı yıkım da bir ahlaki istisna değil. Aynı yapının bir parçası. Aynı insan değerleri hiyerarşisi. Bazı yaşamların tamamen insan, bazılarının ise feda edilebilir olduğu varsayımı.</p>

<p>Karayipler’de istismara uğrayan çocuklar.</p>

<p>Gazze’de enkaz altında kalan çocuklar.</p>

<p>Zengin ve güçlülerin arzularını tatmin etmek için özel uçaklarla taşınan, sessizce ve gizlice istismar edilen çocuklar.</p>

<p>Güçlülerin stratejik çıkarları için açıkça bombalanan, gökyüzünden öldürülen ve ölümleri görmezden gelinen, küçümsenen veya “gereklilik” olarak anlatılan çocuklar.</p>

<h3><strong>Çifte standart</strong></h3>

<p>Failleri harekete geçiren şey, aynı sarsılmaz ayrıcalık ve cezasızlık duygusudur; başkalarının kaderini belirleme, istedikleri gibi acı çektirme hakkına sahip olduklarına inanırlar—ister Florida’da, ister Gazze’de olsun.</p>

<p>Aynı sınıf şimdi küresel sermayeye hâkim. Evde servet toplayan, yurtdışında yıkımdan kâr eden teknoloji oligarkları, finansçılar ve savaş kârcıları, Epstein’ın oluşturduğu elit ekosistemin içinde hareket ediyorlar.</p>

<p>Yüzler değişebilir; mantık aynı kalır. Burada sömürü. Orada yok etme. Her yerde kâr.</p>

<p>Epstein’ın özel dünyasında rahatça hareket eden isimlerden biri, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’tı. Barak, 2013–2017 yılları arasında Epstein ile birçok kez görüştü ve New York’taki evinde birkaç kez konakladı.</p>

<p>Bildirilere göre Epstein, Barak’a “Palantir’e bak” demişti; o dönemde veri analitiği, gözetim ve istihbarat yazılımları alanında yükselen bir şirketti.</p>

<p>Bu öneri dikkat çekici. Epstein’ın dünyasını yalnızca kişisel aşırılıkların alanı olarak değil, elit keyif, istihbarat mantığı ve ileri savaş teknolojisinin kesiştiği bir kavşak olarak konumlandırıyor.</p>

<p>Palantir Technologies’i düşünün; bu istihbarat yazılım şirketinin araçları, gözetim devletleri ve modern savaş alanları için geliştirilmiş. Ekim 2023’ten bu yana Palantir, İsrail hükümeti ve ordusu ile yakın ve açıkça ideolojik bir ortaklığı derinleştirdi; teknolojisini günümüzün yapay zekâ destekli savaşında vazgeçilmez olarak sunuyor.</p>

<p>Ocak 2024’te şirket, aktif savaş operasyonlarını desteklemek üzere İsrail Savunma Bakanlığı ile stratejik bir anlaşma imzaladığını duyurdu; üst düzey yöneticiler, ortaklığı resmileştirmek için İsrail’e gitti.</p>

<p>Palantir’in platformları—Gotham, Foundry ve Yapay Zekâ Platformu—istihbarat, lojistik ve hedeflemeyi birleştirerek, askeri doktrinlerin artık “dijital öldürme zinciri” olarak adlandırdığı yapıyı oluşturuyor.</p>

<p>İnsan yargısı sıkıştırıldı. Ahlaki tereddüt otomatik hâle getirildi. Şiddet bir iş akışı haline geldi. Uzaklık artık bir engel değil; bir özellik.</p>

<p>Bu hizalanma sadece teknik değil, ideolojik de. Palantir’in CEO’su Alex Karp, İsrail’e destek vermeyi açıkça bir medeniyet yükümlülüğü olarak tanımladı. Savaş sadece yürütülmüyor; felsefi olarak onaylanıyor.</p>

<p>Bir zamanlar özel istismarı koruyan zorunluluk ve ahlaki muafiyet dili, şimdi kamuya yönelik yıkımı kutsuyor—ama bu kez yazılıma kodlanmış hâlde.</p>

<p>Epstein’ın sosyal olarak kurduğu şey: erişim, korunma, karşılıklı suç ortaklığı; Palantir ve benzeri şirketler bunu teknolojik olarak işletiyor.</p>

<p>İnsana değer vermemek artık sadece kişisel bir tutum değil; kurumsal, sözleşmesel ve programlanabilir bir hâl aldı.</p>

<h3><strong>Şiddetin meşrulaştırılması</strong></h3>

<p>Şiddet bu kadar derinlemesine—yazılımda, politikada ve kârda—yerleştiğinde, artık gizlenmesine gerek kalmaz. Açıkça, hatta gururla bir ilke olarak ifade edilebilir. Eskiden gerekçelendirilmesi gereken artık doğrudan ilan ediliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Stephen Miller’ın açıkça söylediği gibi: “Güç haklıdır.” İşte etik budur: Gazze’de, Venezuela’da veya Florida’daki kapalı odalarda olsun.</p>

<p>Bu seçkin kesim sadece güçlü değil; aynı zamanda istisna olduklarına dair derin bir inançla yetişmişlerdir: hak iddiası, ayrıcalık ve cezasızlık duygusu. Prestij ve korunaklı bir dünya içinde yaşarlar; kurallar başkaları için, sonuçlar ise pazarlık konusu olur.</p>

<p>İşte bu nedenle, bu sınıftan pek çok kişi Epstein’a yöneldi ve onun tuzağına bu kadar kolay kapıldı.</p>

<p>Epstein’ın gerçek sunduğu şey sadece haz değildi; aynı zamanda bir doğrulamaydı: sıradan ahlaki düzen onlar için geçerli değildi. Onun toplantıları sadece partiler değildi; seçmelerdir. Özel uçakları ve izole malikâneleri aidiyet ritüelleri olarak işlev görüyordu.</p>

<p>Onun çevresine kabul edilmek, bir rozet almak demekti; sonuçlardan muaf bir iç çemberin parçası olmak demekti.</p>

<p>Epstein sadece elitlerin sefahatini sömürmedi; onu silah olarak kullandı. Hak iddiasını pazarlık gücüne, aşırılığı zayıflığa, ayrıcalığı tuzağa dönüştürdü.</p>

<p>Seçkinliğin karşı konulamaz cazibesi, Epstein’ın başarısını büyük ölçüde açıklıyor. Güçlüleri kendi çevresine çeken şey sadece ahlaksızlık ya da ihlallerin normalleşmesi değildi; prestij ve erişim cazibesi, denetimin ötesinde bir dünyaya ait olma vaadiydi.</p>

<p>Epstein, gerçekten güçlü olanlar için statünün hazdan daha bağımlılık yaratan olduğunu çok iyi biliyordu. Kendini bir kapı bekçisi olarak konumlandırarak, zevki bir giriş törenine, aşırılığı ise bir nitelik göstergesine dönüştürdü.</p>

<p>Güçlüler sadece Epstein’ın ağına düşmedi; onun esiri hâline geldiler. Yasak olduğunu sandıkları oyun alanı, aslında bir istihbarat aygıtına dönüştü; aşırılık delile, ihlaller kalıcı zayıflığa çevrildi.</p>

<h3><strong>Kaçınılmaz netice</strong></h3>

<p>İronik ve iğrenç bir şekilde, aynı seçkin kesim kendini aydınlanma ve ahlakın küresel standardı olarak sunuyor: uygarlığın zirvesi, dünyanın hakemi.</p>

<p>Başka uluslar hakkında yargıda bulunuyor; onları geri kalmış, mantıksız, şiddet yanlısı veya vahşi olarak tasvir ediyor; sonra bu yargıları, hakimiyet ve boyun eğdirme için silah olarak kullanıyor.</p>

<p>Gazze, onu yok eden seçkinlerin değerlerinden bir sapma değildi. Tam tersine, onların değerlerinin doruk noktasıydı.</p>

<p>Bu, uzun süre güç kullanmayı alışkanlık hâline getirmiş bir sınıfın, tüm gücünü korkmuş ve izleyen bir dünya önünde sergilediği andı.</p>

<p>Epstein dosyaları bu düzenin özel yüzünü ortaya koyuyor.</p>

<p>Gazze ise onun kamusal yüzünü.</p>

<p>Birlikte, son illüzyonları da ortadan kaldırıyor ve evde sessizce savunmasızları tüketen, yurtdışında ise onları açıkça yok eden bir seçkinin çirkinliğini gösteriyor.</p>

<p>Bu, değerlerin başarısızlığı değildi.</p>

<p>Bu, onların kaçınılmaz neticesiydi.</p>

<p><em>Soumaya Ghannoussi, Middle East Eye</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/epsteinden-gazzeye-bati-elitlerinin-ahlaki-cokusu-tamamen-ifsa-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 13:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/epstein-1.jpg" type="image/jpeg" length="79254"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Palestine Action açlık grevcileri ölürse, mesuliyeti hükümete ait olacak]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/palestine-action-aclik-grevcileri-olurse-mesuliyeti-hukumete-ait-olacak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/palestine-action-aclik-grevcileri-olurse-mesuliyeti-hukumete-ait-olacak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kalan üç açlık grevcisi hiçbir suçtan hüküm giymedi; buna rağmen bakanlar, şaşırtıcı bir acımasızlıkla makul talepleri duymayı reddediyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Onlar artık ölüm sınırının çok derinlerindeler. Palestine Action adlı protesto grubuyla bağlantılı suçlamalarla cezaevinde tutulan üç kişi 45, 59 ve 66 gündür açlık grevinde. Dördüncü mahkûm Teuta Hoxha, 58 günün ardından bu hafta grevini sonlandırdı; ancak ömür boyu sürebilecek sağlık sorunları yaşaması ihtimali var. Grevi sürdüren Heba Muraisi, Kamran Ahmed ve Lewie Chiaramello ise her an hayatlarını kaybedebilir. 1981’de hayatını kaybeden 10 IRA ve INLA açlık grevcisi, 46 ila 73 gün arasında hayatta kalabilmişti. En uzun süredir grevde olan Muraisi, destekçilerine göre artık nefes almakta zorlanıyor ve kontrolsüz kas spazmları yaşıyor; bunlar nörolojik hasar belirtileri olabilir. Buna rağmen hükümet meseleyi ele almayı reddediyor.</p>

<p>Bu durumu bizzat hükümetin kendisi yarattı. Kraliyet Savcılık Servisi (CPS), bir mahkûmun yargılanmadan tutuklu kalabileceği azami sürenin 182 gün (6 ay) olduğunu belirtiyor. Oysa Muraisi ve Ahmed Kasım 2024’te tutuklandı ve en erken Haziran’da yargılanmaları bekleniyor; bu da 20 ay boyunca yargılanmadan cezaevinde tutulmaları anlamına geliyor. Temmuz 2025’te tutuklanan Chiaramello’nun ise Ocak 2027 için geçici bir duruşma tarihi var; yani 18 ay yargılamasız hapis söz konusu.</p>

<p>Yargılama öncesi tutukluluk hali, mahkûmların ruh ve beden sağlığı üzerinde çoğu zaman yıkıcı etkilere yol açıyor. Hükümet verileri, yargılanmayı bekleyen tutuklulardaki intihar oranının, hüküm giymiş mahkûmlara göre iki katından fazla olduğunu gösteriyor. Bu denli uzun tutukluluk süreleri, adalete karşı işlenmiş bir suçtur.</p>

<p>Bu durum, kampanyacıların “ceza olarak süreç” dediği uygulamanın bir parçası. Artık protesto gruplarına yönelik muamelede bu yaklaşım hâkim. Bir suçtan hiç mahkûm olmasanız bile, eğer aleni ve görünür biçimde muhalefet ederseniz, hayatınız cehenneme çevriliyor.</p>

<p>Bu üç mahkûm ve aynı suçlamalarla yargılanan diğerleri “terör koşulları” altında tutuluyor. Bu; çok sınırlı iletişim ve ziyaret hakkı, cezaevi işlerinden men, kitap, gazete, kütüphane ve spor salonu yasağı ve “birlikte bulunmama emirleri” anlamına geliyor. Ekim ayında Muraisi, ailesinin yaşadığı Londra’ya 18 mil mesafedeki HMP Bronzefield cezaevinden, annesinin hastalığı nedeniyle ziyaret edemeyeceği kadar uzak olan Yorkshire’daki New Hall cezaevine aniden nakledildi. Nakilden sonra kendisine gerekçe olarak, Bronzefield’daki aynı koğuşta bulunan başka bir mahkûmla “ilişki kurma riski” gösterildi.</p>

<p>Oysa açlık grevcilerinin hiçbiri terör suçlamasıyla yargılanmadı, bırakın mahkûm edilmeyi. Suçlamalar; hırsızlık, mala zarar verme ve şiddet içeren kamu düzeni ihlali gibi sıradan ceza maddeleri. Muraisi ve Ahmed’in, İsrail’in en büyük silah üreticisi Elbit Systems’a ait bir fabrikaya girerek ekipmana zarar verdikleri; Chiaramello’nun ise RAF Brize Norton üssüne girilen ve savaş uçaklarının boyandığı bir protestoya katıldığı iddia ediliyor. Bu eylemler, Palestine Action’ın terör örgütü ilan edilmesinden önce gerçekleşti. Bu son derece tartışmalı karar hâlen mahkemede itiraz konusu ve yakında açıklanması bekleniyor. Ancak masumiyet karinesi ya da kanunların geriye yürütülmemesi ilkesi hiçe sayılıyor; CPS “terör bağlantısı” olduğu iddiasıyla bu kişileri hüküm giymiş teröristler gibi muameleye tabi tutuyor.</p>

<p>26 Aralık’ta, Birleşmiş Milletler raportörlerinden oluşan bir grup, bu mahkûmlara yönelik muamele hakkında derin endişe duyduklarını açıkladı. Raporda; tıbbi bakıma erişimde gecikmeler, hastane tedavisi sırasında aşırı kısıtlama, aile ve avukatla temasın engellenmesi ve özellikle ciddi sağlık sorunları olan tutuklular için bağımsız tıbbi denetim eksikliği vurgulandı. Raportörler, hükümetin yaşam hakkını koruma ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleyi önleme yükümlülüklerine uyup uymadığı konusunda ciddi soru işaretleri bulunduğunu belirtti. Ancak birine “terörist” etiketi yapıştırdığınızda, ona neredeyse her şeyi yapabildiğiniz anlaşılıyor. Medyanın neredeyse tamamının bu konuda suskun kalması, ibret verici.</p>

<p>Bu mahkûmlar için ahlaki sorumluluk hükümete aittir. Ancak hükümet bunu üstlenmeye niyetli görünmüyor. Avukatlar, milletvekilleri ve doktorlar defalarca bakanlara çağrıda bulundu. Yanıt net: konuşmayı reddediyorlar. Gerekçeleri ise, bunun açlık grevlerini “teşvik edici bir örnek” oluşturacağı iddiası. Buna dair hiçbir kanıt yok. Üstelik bu eylem, 1981 IRA açlık grevinden bu yana görülen en büyük ve en uzun süreli koordineli açlık grevi.</p>

<p>Hükümet, bu tür olayların sıradan olduğu izlenimini vermeye çalışıyor: “Son beş yılda yılda ortalama 200 açlık grevi vakası yaşandı.” Oysa kastedilen şey, bireysel ve kısa süreli yemek reddi vakaları. Bu, ölüm riski taşıyan kitlesel bir açlık greviyle kıyaslanamayacak bambaşka bir durum.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>27 Kasım’da, 100’ü aşkın sağlık çalışanı, Adalet Bakanı David Lammy’ye bir mektup imzalayarak mahkûmların “yanlış yönetilen bir tıbbi acil durumla” karşı karşıya olduğunu bildirdi. 17 Aralık’ta ise aralarında tıp ve hukuk uzmanlarının da bulunduğu 800’den fazla kişi ikinci bir mektuba imza attı. Hükümet, bu mektupların hiçbirine hâlâ yanıt vermedi.</p>

<p>Bunun yerine, açlık grevcilerinin durumu adeta alay konusu ediliyor. Milletvekili Jeremy Corbyn, parlamentoda Adalet Bakanı Jake Richards’a, grevcilerin avukatlarıyla görüşüp görüşmeyeceğini sorduğunda, Richards keskin bir “Hayır” cevabı verdi; bu da salonda kahkahalara yol açtı. Aralık ayında Avam Kamarası Başkanı, Lammy’nin görüşme talep eden milletvekillerine yanıt vermemesini “tamamen kabul edilemez” olarak niteledi. Ancak bu kayıtsızlık sürüyor.</p>

<p>Açlık grevcilerinin talepleri makul: kefaletle serbest bırakılma; adil yargılanma hakkı (hükümetin kritik belgeleri sakladığını iddia ediyorlar); Palestine Action üzerindeki yasağın kaldırılması; ve soykırım işleyen bir devlete silah sağlayan Elbit Systems’ın Birleşik Krallık’taki faaliyetlerinin durdurulması. Bunların hepsi zaten olması gereken şeyler. Elbette bunlar müzakere talepleridir. Grevin sona ermesi için hepsinin karşılanıp karşılanmayacağı, hükümet masaya oturmadıkça bilinemez. Hükümetin konuşmayı reddetmesi, grevcileri ölüme mahkûm edebilir Adil muamele ve doğru kararlar talep etmek için hayatınızı riske atmak gerekmemeli. Ancak iktidardaki herkes dinlemeyi bıraktığında, geriye pek az seçenek kalır.</p>

<p><em>George Monbiot, The Guardian</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/palestine-action-aclik-grevcileri-olurse-mesuliyeti-hukumete-ait-olacak</guid>
      <pubDate>Sat, 10 Jan 2026 16:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/palestine-action-3-grevci.webp" type="image/jpeg" length="84873"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bombalar altında büyümek! Bir Filistinlinin hikayesi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bombalar-altinda-buyumek-bir-filistinlinin-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bombalar-altinda-buyumek-bir-filistinlinin-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<hr />
<p style="text-align:center"><em>Gazze Şeridi’nin güneyinde, Han Yunus’un doğusundaki Huzaa kasabasından Filistinli öğrenci Amr Aborouk, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla birlikte ailesiyle yaşadığı toprağa bağlı hayatın nasıl sistemli biçimde yok edildiğini kaleme aldı. Aborouk, kuşaklar boyunca emek verilen çiftliğin bombalarla haritadan silinişini, defalarca zorla yerinden edilmeyi, açlığı, susuzluğu ve hayatta kalma mücadelesini kendi tanıklığı üzerinden anlattı. Yazısında, Gazze’de savaşın yalnızca evleri değil, insanın köklerini, hayallerini ve geleceğini nasıl hedef aldığını anlattı.</em></p>

<hr />
<p></p>

<p>Gazze Şeridi’nin güneyinde, İsrail sınırına yakın Han Yunus’un doğusundaki Huzaa kasabasında doğup büyüdüm. Ailemle birlikte toprağa bağlı bir hayat sürüyorduk. Çiftliğimizde yaşar, emeğimizi toprağa verir, karşılığında geçimimizi sağlardık. Bugün ise bir kurban olarak değil; bir anda yerle bir edilen bir hayatın, koparılan bir yurdun ve sistemli biçimde yok edilen insanlığın tanığı olarak yazıyorum.</p>

<p></p>

<p>Savaştan önce ortaokuldaydım. Sabahları buğday tarlalarının arasından geçen rüzgârın sesi ve horoz ötüşüyle uyanırdım. Ailemizin yaklaşık 100 dönümlük arazisinde buğday, arpa, karpuz, ıspanak, domates ve toprağın sunduğu her nimeti yetiştirirdik. Babam, kardeşlerim ve ben birlikte çalışırdık. Bir eşeğimiz ve küçük bir motosikletimiz vardı. Hayatımız toprağın kokusu, ekinlerin rengi ve emeğin ritmi etrafında şekillenirdi.</p>

<p></p>

<p>Kardeşlerim üniversitedeydi. Ben ise ortaokulun son yılındaydım. İyi bir not alarak ya ziraat mühendisliği okuyup çiftliğimizi geliştirmeyi ya da bilgisayar programcılığıyla kendime yeni bir yol açmayı hayal ediyordum. Çok çalıştım, çok hayal kurdum. Hayatımızın bir anda silineceğini düşünmemiştim.</p>

<p></p>

<p>Hiçbir uyarı olmadan füzeler düştü. Bir anda Gazze’nin üzerine yıkım çöktü. Evimizi kaybettikten sonra en temel ihtiyaçlar bile mücadeleye dönüştü. Yiyecek için, su için, hayatta kalabilmek için verilen bir mücadele. Evden kaçarken yanımıza alabildiğimiz tek şey, hâlâ evin kokusunu taşıyan küçük bir çantaydı. O çanta, beni çiftliğe ve anılara bağlayan son bağdı.</p>

<p></p>

<p>İlk zorunlu göçten sonra ikincisi, üçüncüsü geldi. Sayı 23’e ulaştı. Her seferinde biraz daha eksildik. Ölüm sürekli yanımızdaydı. Bir gün kamptaki dar sokaklarda yürürken bir füze komşularımızın çadırına isabet etti. Patlama çok yakındı. Ben hafif yaralandım, çadırdaki herkes hayatını kaybetti. O an anladım ki savaş sadece patlamalar değil; bir anda silinen hayatlar, geride kalan ağır bir sessizliktir.</p>

<p></p>

<p>Evimiz yıkıldıktan sonra ekmek kuyrukları hayatımızın parçası oldu. Saatlerce güneş altında bekledik, çoğu zaman tek bir ekmekle döndük. Su bir hayale dönüştü. Bidonlarla tanker peşinde koştuğumuz günler oldu. Tuvalet için bile sıra beklemek zorundaydık. Mahremiyet, insan olma hâli ortadan kalktı. Bize yalnızca hayatta kalmak düşüyordu.</p>

<p></p>

<p>En ağır an, sevdiğiniz birinin tabutunun arkasından yürümektir. Arkadaşlarımı, akrabalarımı toprağa verdim. Annelerin oğullarının başında yıkılışına tanık oldum. Gözyaşları hiçbir zaman kayıplara yetmedi. Bir gün yaralı kuzenim için ilaç kuyruğunda beklerken, elimde onun adının yazılı olduğu bir kâğıt vardı. O kâğıt, sanki onun hayatıydı. Küçük bir ilaç kutusuyla döndüğümüzde ölümü biraz olsun geri püskürtmüş gibi hissederdik.</p>

<p></p>

<p>Çadır bir ev değildir. Yağmurdan, soğuktan, rüzgârdan korumaz. Her geçen gün sabrımızı ve hayatta kalma irademizi sınadı. Ardından aylar süren büyük kıtlık başladı. Ekmek lüks, su hayal oldu. Açlığı bastırmak için ağaç yaprakları satın aldığımız, kirli su içmek zorunda kaldığımız günler yaşadık.</p>

<p></p>

<p>Un bulabilmek için Rafah’ın Miraj ve Tineh bölgelerine, İsrail kontrolündeki alanlara yüzlerce kişiyle birlikte gittik. Uçakların ve bombardımanın altında koşarak bir çuval un almaya çalıştık. Ya canlı dönecektik ya da şehit olacaktık. O bölgeler gerçek ölüm tuzaklarıydı. Bir seferinde lağım çukuru kazarken kum üzerime çöktü ve gömüldüm. Kurtarılmasaydım boğularak ölecektim. O an anladım ki savaşta ölüm için füze gerekmez; bir çukur, bir enkaz yeterlidir.</p>

<p></p>

<p>Buna rağmen Huzaa’ya dönüp toprağı yeniden ekip biçme hayalim hiç sönmedi. Buğday, arpa, karpuz ve sebzeler ekmeyi; toprağın yeniden ürün vermesini hayal ediyorum. Derslerimi mum ışığında değil, gökyüzünü aydınlatan patlamaların ışığında çalıştım. Uçakların altında ders tekrarlamak, benim için bir direnişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Yüzde 84 başarı elde ettim. Normalde sevinç olması gereken bu an, üniversitelerin yıkılması ve eldeki tüm paranın hayatta kalmaya harcanması sebebiyle buruk kaldı. Binlerce dolar yalnızca un için gitti. Hayallerimiz, onlara ulaşma gücümüzden daha uzağa düştü.</p>

<p></p>

<p>En ağır an ise Huzaa’ya geri döndüğümde evimi yıkılmış hâlde görmekti. Çiftliğimiz yakılmıştı. Ardından işgal rejiminin tüm topraklarımıza el koyduğu haberi geldi. Hayatımın 100 dönümü, köklerimle birlikte sökülüp atılmıştı.</p>

<p></p>

<p>Bugün çadırlar arasında, açlıkla bombardıman arasında yaşıyorum. Ama yazıyorum. Ben bir istatistik değilim. Bir zamanlar evi, toprağı, hayalleri olan bir insanım. Savaş her şeyi aldı ama sesimi alamadı. Bu benim hikâyem. Aynı zamanda Gazze’de hayatta kalmaya çalışan her gencin hikâyesidir.</p>

<p>Middle East Eye</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bombalar-altinda-buyumek-bir-filistinlinin-hikayesi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 11:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/21411662-7d06-44e8-9f64-b33b98246eb7jpg.webp" type="image/jpeg" length="38023"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trump, sadece İsrail'in Batı Şeria'yı ilhakını erteliyor]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/trump-sadece-israilin-bati-seriayi-ilhakini-erteliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/trump-sadece-israilin-bati-seriayi-ilhakini-erteliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trump’ın sözde barış planı altında İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımı devam ediyor; Washington ilhaka karşıymış gibi davranıyor, Arap müttefikleri ise buna inanıyormuş gibi rol yapıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın “barış planı” çerçevesinde İsrail, Filistinlilere yönelik saldırılarını sürdürürken, Washington, Batı Şeria’nın ilhakına dair İsrail’in son hamlelerine karşıymış gibi diplomatik bir kampanya yürütüyor.</p>

<p>Gazze’de 10 Ekim’den bu yana en az 88 Filistinlinin katledildiği, 315 kişinin yaralandığı ortamda bir ateşkesin sağlanması için Trump, geçen ay Arap müttefiklerine İsrail’in ilhak sürecine izin vermeyeceğini vaat etti. Bu vaat, bölgedeki halk tepkisini tetikleyebileceği ve Washington’ın normalleşme projesini riske atabileceği endişesi taşıyan Arap rejimlerine güvence olarak sunuldu.</p>

<p>Ancak İsrail parlamentosu, geçtiğimiz hafta Batı Şeria’nın resmi ilhakını öngören iki yasa tasarısına ön onay verdi.</p>

<h3><strong>İhtilaf, projede değil zamanında</strong></h3>

<p>ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsrail’in Gazze’deki saldırılarının bir sonraki aşamasını koordine etmek üzere ülkede bulunurken, bu oylamayı “çok aptalca bir siyasi gösteri” olarak nitelendirdi ve kendisinin “kişisel olarak bundan biraz rahatsızlık duyduğunu” belirtti.</p>

<p>Washington’un Arap müttefikleri nezdinde prestij kaybını önlemek isteyen Trump, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’yu da İsrail’i yanlış zamanlamayla yapılan oylama nedeniyle azarlamak üzere gönderdi. Rubio, İsrail’e giderken yaptığı açıklamada, “Şu anda destekleyebileceğimiz bir şey değil” uyarısını verdi. Bu da, Amerikalıların ileride destekleyebileceğinin sinyalini taşıyordu.</p>

<p>Geçen hafta Trump, Time dergisine verdiği röportajda benzer bir tutum sergileyerek, ilhak için “şu anın doğru zaman” olmadığını vurguladı:<br />
“Olmayacak. Olmayacak. Olmayacak çünkü Arap ülkelerine söz verdim. Ve bunu şimdi yapamazsınız… Eğer bu olursa, İsrail Amerika’dan tüm desteğini kaybeder” dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu açıklamalardaki kilit kelime ise “şu an”. Amerikalılar ile İsrailliler arasındaki görünen anlaşmazlık, hedefin kendisiyle değil, zamanlaması ve yöntemiyle ilgili.</p>

<h3><strong>Batı Şeria'yı ilhak önceden de tepkisizdi</strong></h3>

<p>Trump yönetimi, İsrail’in genişlemeci hedeflerine karşı çıkmak bir yana, uzun süredir bu politikaların hayata geçirilmesinde kritik rol oynuyor.</p>

<p>İlk dönemi sırasında, damadı Jared Kushner tarafından hazırlanan “Refah için Barış” planı, İsrail’in Batı Şeria’nın yüzde 30’unu ilhak etme planlarını destekliyordu. Bu plan kapsamında, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Ürdün Vadisi ve Batı Şeria yerleşimlerini derhal ilhak edeceklerini duyurdu ve Filistinlilere bırakılan bölgelerde yeni yerleşim inşaatını en az dört yıl boyunca ertelemeyi taahhüt etti.</p>

<p>O dönemde ABD’nin İsrail Büyükelçisi David Friedman, Trump’ın anında ilhaka onay verdiğini belirterek, “İsrail’in beklemesine gerek yok, biz bunu tanıyacağız” açıklamasında bulundu. Trump, bu pozisyonunu geçen yıl Şubat ayında da tekrar ederek, ilhakı “küçük bir ülke… arazi olarak küçük bir ülke” sözleriyle haklı çıkarmıştı.</p>

<p>İsrailliler, Batı Şeria’nın ötesine genişleme planlarını çoktan yapmış durumda; Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri gibi bölgeler onlar için çoktan “tamamlanmış işler” olarak kabul ediliyor.</p>

<p>Arap rejimlerinin Trump’ın vaatlerine gerçekten inandığını düşünmek ise gerçekçi değil. Onlar yalnızca onu hoşnut etmek ve iç politikada PR amaçlı rol yapmak için böyle davranıyorlar. Zaten Trump, 2017’de Doğu Kudüs’ün, 2019’da ise Suriye’ye ait Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından yasa dışı ilhakını tanımıştı.</p>

<p>Peki, Batı Şeria ilhakına neden karşı çıkmış gibi yapıyor? Cevap basit: Zamanlamayı daha uygun bir döneme ertelemek dışında bir anlam taşımıyor.</p>

<p>Netanyahu kısa süre önce, Yahudi halkı adına “tarihi ve manevi bir görev” yürüttüğünü belirterek, “Vaadedilmiş Topraklar ve Büyük İsrail vizyonuna çok bağlı” olduğunu ifade etti. Bu vizyon, Ürdün’ün tamamını ve Suriye, Lübnan, Mısır ve Irak’tan bazı toprakları da kapsıyor.</p>

<p>Arap ülkeleri, Netanyahu’nun bu toprakları İsrail’in gelecekteki parçaları olarak görme vizyonunu ve Batı Şeria’daki son ilhak hamlelerini hızla kınadı. Ancak bu tepkiler çoğu zaman yalnızca formalite niteliğinde.</p>

<p>Gerçekte, Avrupa ve ABD’nin yönlendirmesiyle Arap rejimleri, 1948’den bu yana her İsrail ilhakını fiilen kabul etti; bazıları ise Mısır, Ürdün, BAE, Fas, Sudan ve Bahreyn gibi ülkeler 1949 sınırlarını tanıyarak fiilen ilhak edilen Filistin topraklarını da hukuken onaylamış oldu.</p>

<h3><strong>İsrail'in işgal yoluyla başkent ilan ettiği Kudüs'ü devletler meşrulaştırmıştı</strong></h3>

<p>İsrail, 1948’de kurulduğunda, Birleşmiş Milletler tarafından Filistin devleti için ayrılan alanın yarısını ve uluslararası denetim altında kalması öngörülen Batı Kudüs’ü kapsıyordu.</p>

<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Birleşik Krallık, başlangıçta İsrail’in yalnızca 1947 BM Takas Planı’na uygun olarak bu topraklardan çekilmesi halinde tanınacağını vurgulasa da, 1949-1950 yılları arasında Güvenlik Konseyi ve Birleşik Krallık, İsrail’i yeni sınırlarıyla fiilen tanıdı. Bu sınırlar, 1947 planının ötesinde, fetihlerle genişletilmişti.</p>

<p>İsrail, başlangıçta Arap komşularıyla sınırlar konusunda müzakere etmeyi kabul etti, ancak BM kararlarını ihlal ederek işgal ettiği toprakları elinde tuttu; özellikle 1949’da Batı Kudüs’ü ilhak ederek hükümet dairelerini buraya taşıdı ve şehri başkent ilan etti.</p>

<p>1950’lerin başında, BM, ABD ve Avrupa ülkeleri İsrail’in bu ilhaklarını fiilen tanıdı; Arap ülkeleri ise sonraki yıllarda benzer bir normalleşme sürecine girdi. Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, 1977’de Batı Kudüs’teki İsrail parlamentosunu ziyaret ederken herhangi bir itirazda bulunmadı.</p>

<p>Ürdün Kralı Hüseyin, resmi bir ziyaret yapmasa da 1995’te dönemin İsrail Başbakanı İzak Rabin’in cenazesine katılmak için ilhak edilmiş Batı Kudüs’ü ziyaret etti; 1997’de ise Ürdünlü bir askerin açtığı ateş sonucu çocuklarını kaybeden İsrailli aileleri görmek için şehre gitti.</p>

<p>Hüseyin, 1993’te İsrail ile barış anlaşması imzalamadan önce dahi, Batı Kudüs ve Doğu Kudüs üzerinde Filistin ve Arap egemenliğini fiilen kabul etmişti; “Kudüs’te hak iddia edebilecek tek varlık Tanrı’dır” sözünü birçok kez tekrarladı. Bugün, Batı Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımayan çoğu ülkenin büyükelçilikleri Tel Aviv’de bulunuyor.</p>

<p>Ancak bu, ülkelerin Batı Kudüs’ü İsrail’in bir parçası olarak fiilen tanımadığı anlamına gelmiyor.</p>

<h3><strong>İsrail'İn hırsı tüm topraklara gözünü dikiyor</strong></h3>

<p>Netanyahu’nun kısa süre önce açıkladığı “Büyük İsrail” vizyonunun yalnızca onun şahsi takıntısı olduğunu düşünmemeliyiz. İsrail tarihine bakıldığında, önceki başbakanlar David Ben-Gurion’dan Menachem Begin’e kadar, geniş Filistin ve Suriye topraklarını ilhak edenler çok oldu. Netanyahu ise şu ana kadar birkaç Arap toprağını ele geçirmiş olmasına rağmen henüz herhangi bir resmi ilhak gerçekleştirmedi.</p>

<p>İsrail’in başkalarının topraklarına yönelik açgözlülüğü her zaman açık ve aleni olmuştur. 1956’daki Gazze ve Sina Yarımadası işgali sırasında, İsrail’in kurucu başbakanı seküler David Ben-Gurion, işgali kutsal bir başarı olarak tanımladı: “Sina’nın işgali, halkımız tarihindeki en büyük ve en görkemli olaydır” dedi. Fetih, onun ifadesiyle “Kral Süleyman’ın mirasını, güneyde Yotvat Adası’ndan kuzeyde Lübnan eteklerine kadar” geri getirmişti.</p>

<p>İsrail’in Mısır’daki Tiran Adası’na verdiği “Yotvat” adıyla ilgili olarak Ben-Gurion, adanın “üçüncü İsrail Krallığı’nın bir parçası” hâline geldiğini ilan etti. Uluslararası tepkilere rağmen, Ben-Gurion şöyle devam etti: “6. yüzyılın ortalarına kadar Yotvat Adası’nda Yahudi bağımsızlığı korunmuştu… ve dün İsrail ordusu tarafından özgürleştirildi.” Ayrıca Gazze Şeridi’ni “ülkenin ayrılmaz bir parçası” ilan etti ve İşaya peygamberin kehanetine atıfta bulunarak, “Hiçbir güç, ne olarak adlandırılırsa adlandırılsın, İsrail’i Sina’dan çekilmeye zorlayamaz” dedi.</p>

<p>İsrailliler, Sina’dan zorla çekildikten sonra zaman kazanarak 1967’de yeniden işgal ettiler ve bu bölgeleri tekrar ele geçirdiler. Sina’dan nihai çekilme gerçekleşmiş olsa da, Mısır yarımadasının yeniden işgali ve yerleşim planları hâlâ gündemde.</p>

<p>1948 sonrası İsrailliler, Golan Tepeleri yakınlarındaki Suriye sınırındaki askersiz bölgeyi (DMZ) ele geçirme planlarına devam etti; 1967’ye gelindiğinde önce bu bölgeyi kontrol altına aldılar, ardından Golan’ı işgal ettiler.</p>

<p>Bu yılın ilk 10 ayında, İsrail, ABD destekli Suriye rejiminin göz yummasıyla Suriye topraklarında yasadışı genişleme faaliyetlerini sürdürdü. İsrailliler, Suriye topraklarında yeni bir “güvenlik bölgesi” oluşturarak, geçtiğimiz ay Golan’daki DMZ uygulamasına benzer şekilde, Jabal al-Shaykh yakınlarında “Neve Habashan” (Bashan Vahası) adlı yeni bir yerleşim için temel attılar.</p>

<p>Yerleşimciler, İsrail’in “Uri Tzafon – Kuzeyi Uyandır” hareketine mensup olup, Suriye ve Güney Lübnan’a yerleşmeyi ve “Bashan bölgesi” üzerinde dini hak iddia etmeyi hedefliyor. Geçen yıl, bu hareket Lübnan’daki yerleşimciler için binlerce tahliye bildirisi göndermişti.</p>

<p>İsrail ordusu, Jabal al-Shaykh’teki yerleşimcileri çıkarırken, resmi Yahudi yerleşimlerinin kurulması sadece zaman meselesi. Bu durum, 1967’de işgal edilen ve 1981’de ilhak edilen Golan Tepeleri ile 1980’lerde ilhak edilen Doğu Kudüs’te hâlâ devam eden yerleşim faaliyetleriyle paralellik gösteriyor.</p>

<h3><strong>İlhak devam ediyor</strong></h3>

<p>2002 yılında İsrail, Batı Şeria’nın içine yasa dışı “ayrım duvarı” inşa ederek, fiilen toprakların yüzde 10’unu ilhak etti. Uluslararası Ceza Mahkemesi de dahil olmak üzere “uluslararası” topluluk yalnızca sembolik tepkiler verdi.</p>

<p>İsrail, 1967’den bu yana Ürdün sınırındaki Ürdün Vadisi’ni de ilhak etmekte kararlı—Batı Şeria’nın bir diğer yüzde 10’luk bölgesi—ve Trump’ın 2020 “barış” planı bu adımı onayladı.</p>

<p>Arap rejimleri, Avrupa ve ABD kadar iyi biliyor ki, İsrail’in Batı Şeria’daki ilhak süreci, taktiksel olarak geciktirilse bile hız kesmeden devam edecek. Amerikan ve Avrupalı aktörlerin kabulü ve bazı durumlarda destekleri, İsrail’in Gazze’deki daha önceki planlarına verdikleri onaydan farklı değil; bu planlar, İsrail’in Gazze’nin yarısından fazlasını doğrudan ve süresiz olarak işgal etmesini öngörüyor.</p>

<p>Rubio’nun açıklamaları durumu net şekilde özetliyor: “Şu an için bu… muhtemelen ters tepebilir” ve “barış anlaşması için potansiyel bir tehdit oluşturabilir”—ama daha sonraki bir dönemde “ürün verici” ve “potansiyel olarak” barışa katkıda bulunabilir.</p>

<p>Gerçekten de, BM İnsan Hakları Ofisi yakın zamanda yayınladığı bir raporla, çoğu Avrupa ülkesi olmak üzere bazı Arap ülkelerinin İsrail’in devam eden soykırımına nasıl iştirak ettiklerini belgeledi. Washington Post ise, bazı Arap devletlerinin Gazze’deki saldırılar sırasında İsrail ile askeri işbirliğini artırdığını ortaya koydu; bunlar arasında Ürdün, Katar, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE yer alıyor.</p>

<p>Filistinliler, bu uluslararası desteğe karşı direndiğinde, tüm bu ülkeler şaşkın rolü yapacak; ama aslında İsrail’in kolonizasyon, yerleşim, işgal ve ilhak faaliyetlerinin bir sonraki aşamasına açık veya gizli şekilde yardımcı olmaya devam edecekler. Ve her zamanki gibi bunu “İsrail’in kendini savunma hakkı” adı altında meşrulaştıracaklar.</p>

<p><em>Middle East Eye, Joseph Massad</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/trump-sadece-israilin-bati-seriayi-ilhakini-erteliyor</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Nov 2025 11:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/11/trumpisrail.jpg" type="image/jpeg" length="98496"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İran’da bir dönemin sonu: Lider değişimi ya da rejim çöküşü!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/iranda-bir-donemin-sonu-lider-degisimi-ya-da-rejim-cokusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/iranda-bir-donemin-sonu-lider-degisimi-ya-da-rejim-cokusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran’da rejimin temelleri çatırdıyor; ideolojik anlatılar, fiili zayıflıklarla örtüşmüyor. Şii rejimi kırılgan ve zayıf; bu hassasiyet yalnızca iç siyasette değil, tüm Ortadoğu jeopolitiğinde de karşılık buluyor. İran uzmanı Karim Sadjadpour’un “Hamaney’den Sonra İran” başlıklı yazısı, rejimin zayıflıklarını ele alıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık kırk yıl sonra ilk kez, İran lider değiştirmenin arifesinde bulunuyor; belki de rejimin kendisi kökten bir dönüşüm yahut çöküş yaşayacak. Ayetullah Ali Hamaney’in iktidarı sona yaklaşırken, Haziran ayında 12 gün süren savaş onun inşa ettiği sistemin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdi. İsrail, İran şehirlerine ve askeri tesislerine ağır darbeler indirdi; ardından ABD, İran’ın nükleer tesislerine 14 adet “barınak yok edici” bomba attı. Bu süreç, Tahran’ın propagandası ile rejimin fiili kapasitesi arasındaki devasa uçurumu açığa çıkardı: rejim artık bölgede eski gücünün çok uzağında. İran kendi gökyüzünü dahi savunamıyor, sokaklar üzerindeki denetim gücü sarsılmış durumda.</p>

<p>Savaş bittiğinde, 86 yaşındaki Hamaney saklandığı yerden çıkıp “zafer” ilan etti. Güçlü imaj vermesi amaçlanan bu sahne, aslında rejimin kırılganlığını çok daha belirgin şekilde sergiledi. Ayetullah zamanının son sonbaharında, esas soru şudur: 1989’dan beri yönettiği teokratik rejim sürecek mi, dönüşecek mi yoksa çökecek mi? Ve geride nasıl bir siyasi yapı kalacak?</p>

<p>1979 devrimiyle İran, batıyla uyumlu monarşiden İslami görünüşlü teokrasiye evrilmiş, kısa sürede ABD’nin düşmanı haline gelmişti. Bugün İran hâlâ enerji gücüyle Orta Doğu’nun güvenlik ve politik düzenini belirleyen aktör konumunda sayılır. Dolayısıyla Hamaney’in yerine kim ya da neyin geçeceği, yalnızca İran için değil, bölge ve küresel sistem açısından da kritik önem taşıyor.</p>

<p>Son iki yılda — özellikle Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısı ve Hamaney’in bu saldırıyı açıkça desteklemesi sonrası Hamaney’in mirası adeta küle döndü. En yakın askeri ve siyasî destekçileri suikasta uğradı. İran’ın tesis ettiği bölgesel vekil yapılanmaları köreltildi. İran ekonomi tarafından inşa edilen geniş nükleer yapılanma enkaz altına gömüldü. Rejim; zafiyetleri halkı birleştirmek adına kullanmayı denedi; ancak halkın gündelik hayatındaki sefalet kaçınılmaz gerçekti. 92 milyonluk İran nüfusu, on yıllardır küresel finansal ve siyasî sistemden izole edilmiş en büyük ülke. En çok yaptırım uygulanan, para birimi en çok değersizleşen, pasaportu uluslararası sistemde en çok reddedilen ülkelerin başında İran geliyor. Sadece bu da değil, İran’da sosyal medya hat safhada sansüre uğrarken, havası da en kirli ülkelerden bir tanesi.</p>

<p>Rejimin sabit sloganları “Amerika’ya ölüm” ve “İsrail’e ölüm”, “İran yaşasın” değil mi?.. Ancak realite başka. Ülkedeki elektrik kesintileri ve su kısıtlamaları, gündelik hayatın normu haline geldi. Devrimin sembollerinden biri olan zorunlu başörtüsü kadınlar tarafından açıkça terk ediliyor.</p>

<p>Hamaney’in 36 yıllık iktidarı iki temel üzerine kurulu: İçeride ve dışarıda devrim ilkelerine sıkı bağlılık ile reformlara kesin bir karşı duruş. İran’a göre devrim ilkelerinden ödün vermek, Gorbaçov’un glasnost politikalarının Sovyetler’e getirdiği çöküş gibi. İran bu yüzden ABD ile ilişkilerin normalleşmesine de hiçbir zaman yanaşmadı. Hamaney sonrası neler olabilir?</p>

<p>·       Mao sonrası Çin’deki gibi, ideolojik katılıktan ulusal çıkarcılığa geçiş dönemi söz konusu olabilir.</p>

<p>·       Sert baskı ve dışa kapanma politikalarının güçlenmesi: Kuzey Kore benzeri bir strateji.</p>

<p>·       Dini otoritenin yerini askeri yönetimin alması: Pakistan benzeri bir yapı.</p>

<p>·       1906’daki anayasaya dayanarak temsili demokrasiye yönelmeler gözükebilir.</p>

<h3><strong>Paranoyak üslup: İçten dışa kuşku kültürü</strong></h3>

<p>İranlılar kendilerini büyük bir imparatorluğun mirasçıları olarak görür; fakat modern tarihleri sürekli işgaller, küçük düşmeler ve ihanetlerle doludur. 19. yüzyılda topraklarının yarısını kaybetti; 20. yüzyılda Rusya ve İngiltere tarafından nüfuz bölgelerine ayrıldı; 1953’te ABD ve İngiltere, Başbakan Muhammed Musaddık’ı deviren darbeyi destekledi. Bu tarihî miras, yöneticilerde her yerde komplo arayan, en yakınındakileri bile yabancı ajan olarak gören bir kültür oluşturdu.</p>

<p>İran’ın paranoyak üslubunda, yabancılar yırtıcı, içeriden olanlar haindir. Son yüz yılda yalnızca dört kişi ülkeyi yönetti; kişilik kültleri kurumların yerini aldı, siyaset kısa mutluluklarla uzun hayal kırıklıklarına döndü.</p>

<p>İran, vatandaşlarını “içeriden” ve “dışarıdan” diye ayırdı. Böyle bir güvensizlik atmosferinde olumsuz seçilim (negatif seleksiyon) egemen; İran’da öne çıkanlar engellenir, sadakat yetkinlikten daha değerli görülür. 1989’da Hamaney’in yükselişi de böyle olmuştur; aynı kriterler muhtemelen veliaht planlamasında da geçerli olacak. Bu içselleşmiş güvensizlik kültürü, otoriter rejimi sürdürmekle kalmaz; temsilî yönetim arzusunun örgütlenmesini de boğar.</p>

<p>Otoriter geçişler nadiren bir senaryoya göre ilerler; İran’ınki de istisna olmayacak. Hamaney’in ölümü veya etkisizliği en açık tetikleyici olabilir. Dış şoklar, petrol çöküşü, yaptırımların artırılması, İsrail ya da ABD’nin yeni saldırı silsilesi başlayabilir; bu da rejimi daha da sarsabilir. Ama tarih bize gösterdi ki içten gelen şaşırtıcı kıvılcımlar da belirleyici olabilir; örneğin bir tabiî afet, bir meyve satıcısının kendini yakması, saçlarını açan bir kadının öldürülmesi gibi olaylar İran’ın başını belaya sokabilir.</p>

<p>Yaklaşık elli yıldır İran ideolojiyle yönetildi; geleceği ise lojistiğe bağlı olacak; bu ülkeyi kim en etkili şekilde yürütecek? İran’ın Hamaney sonrası düzeni birkaç şekilde şekillenebilir; milliyetçi lider yönetimi, din adamı devamı, askeri hâkimiyet, popülist yeniden doğuş ya da bunların benzersiz karışımı. Bu ihtimaller, İran’daki fraksiyonel çatışmaları yansıtır… Din adamları ideolojiyi korumak ister; Devrim Muhafızları (IRGC) gücünü pekiştirmeyi planlar; etnik azınlıklar haysiyet ve fırsat talep eder; muhalefet çok parçalıdır ama yok edilemez. Bu güçler arasındaki mücadele, İran’ın kim-ne olacağını belirleyecek.</p>

<h3><strong>İran ve Sovyet paradoksu</strong></h3>

<p>Bugün İran, geç dönem Sovyetler’e benziyor. İdeolojisini baskı ile sürdürmeye çalışıyor, liderlik reformlardan korkuyor ve toplum devletten kopuyor. İran ve Rusya — kaynak zengini, küresel tarih ve edebi mirası olan ülkeler — ideolojik devrimlerle dönüşmüş. Her ikisi de geçmişin intikamını almak, içeride ve dışarıda vizyon dayatmak istedi. Farklı ideolojilerle (bir ateist-komünist, bir teokrat), paralellikler dikkat çekici; her iki rejim de ABD ile ideolojik uzlaşma geliştiremedi, paranoya kendi kehanetini oluşturdu ve çürüme genlerini içinde taşıyor.</p>

<p>Sovyetlerin çöküşü, merkezî kontrol gevşediğinde hızlandı. 1990’larda kanunsuzluk, oligarkik soygun ve eşitsizlik tepki uyandırdı. Bu kaos içinden Vladimir Putin doğdu; önceki ideolojiyi milliyetçilikle değiştirerek istikrar ve gurur vaat etti. İran’da benzer bir rotasyon mümkün. Rejim, ideolojik ve mali olarak iflas etmiş durumda; reformlara kapalı. Çöküş, güvenlik elitleri ve oligarklar için bir boşluk yaratabilir. İranlı bir “Putin” ortaya çıkar, Şiî ideolojiden milliyetçi duygulara geçer. Bazı isimler — örneğin İran Parlamentosu Başkanı ve eski IRGC üst düzey ismi Mohammad Bagher Ghalibaf — bu nitelikleri barındırsa da, sistemle yakın ilişkileri sebebiyle yeni dönemin sembolü olabilir mi bilinmez. Geleceğin adı şimdiden belirsiz.</p>

<h3><strong>Çin modeli: İslami pragmatizm</strong></h3>

<p>Sovyet modeline alternatif olarak Çin modeli de gündeme gelebilir. Mao sonrası Çin, ideolojik katılıklardan pragmatizme evrildi, ekonomik büyümeyi öne çıkardı. İran rejimi içinde bu model uzun süredir cazip; sistemi korumak isteyenler, halkın hoşnutsuzluğunu kontrol altına almak isterler. Bu senaryoda rejim baskıcı kalır ama devrim ilkeleri ve toplumsal tutuculuk yerine dünya ile entegrasyon ve rasyonel politika tercih edilir. Devrim Muhafızları, militanlıktan milliyetçi bir yapılaşmaya geçebilir.</p>

<p>Çin’de ABD ile normalleşme Mao ile başlayıp Deng Xiaoping ile ivme kazandı. İran’da Hamaney ve müttefikleri böyle bir adımı reddetti. İkincisi, İran’ın ekonomisi Çin’den farklı: Çin geniş işgücü avantajına sahipti, İran ise daha çok doğrudan sermaye ve enerji ihracatına bağlıdır. Yeni İran, ideolojiyi bir kenara bırakıp halkın refahını sağlayamazsa her şey boşa gidebilir.</p>

<p>Eğer İran ideolojiyi geride bırakıp ABD ile ilişkileri normalleştirirse, bu durum bugünkü halden büyük bir ilerleme olur. Ancak Çin deneyimi gösteriyor ki ekonomik büyüme ve entegrasyon, daha büyük bölgesel iddialarla da beraber gelebilir. Dahası, İran böyle çalkantılı bir geçişi sürdürebilir mi? Çok belirsiz.</p>

<h3><strong>Kuzey Kore senaryosu: Tecrit, baskı ve nükleer kalkan</strong></h3>

<p>Eğer İran hâlâ ideolojiyi ulusal çıkarların önüne koymaya devam ederse, geleceği Kuzey Kore’ye benzeyebilir; meşruiyeti demokrasi değil baskı ve izole edilmişlik üzerine kurulmuş bir rejim. Böyle bir sistem nükleer kalkan ihtiyacı gerektirir. Ama İran, Kuzey Kore gibi kapalı bir ülke olamaz; gökyüzünü İsrail kontrol ediyor, nükleer tesisler saldırıya açık.</p>

<h3><strong>Pakistan modeli</strong></h3>

<p>İran, Devrim Muhafızları’nın eline geçebilir. Devrim sonrası “devrim muhafızları”, dış baskılara, iç muhalefete karşı rejimi savunmak üzerine kuruldu. Zaman içinde inşaat, lojistik, bürokrasi, medya gibi alanlara yayıldı. Bugün Devrim Muhafızları, İran’ın nükleer programını yönetiyor, bölgesel grupları destekliyor ve ekonominin önemli bölümlerini kontrol ediyor. İran’ın alacağı yol, “ordu devleti” modeline dönüşebilir.</p>

<p>ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri, Devrim Muhafızları’na genişleme fırsatı sağladı; yaptırımlar ise kaçakçılığı teşvik etti. Ancak Devrim Muhafızları da yekpare bir güç değil: rekabet eden kartelleri var. Hamaney gittiğinde bu iç çatışmalar gün yüzüne çıkabilir.</p>

<p>Devrim Muhafızları yönetime talip olup, “ulusun kurtarıcısı” olarak öne çıkabilir. Bu Pakistan ordusunun uzun süredir yaptığı şeyin bir benzeri olur. Böyle bir strateji, din adamlarını devre dışı bırakmayı ve devletin örgütlenme prensibini Şiî devrim ideolojisinden İran milliyetçiliğine kaydırmayı gerektirir.</p>

<p>Ama Devrim Muhafızları’nın mevcut hâkimiyeti halkın sempatisiyle karıştırılmamalı. Devrim Muhafızları’nın liderleri Hamaney tarafından seçilir, sıkça rotasyon uygulanır. Devrim Muhafızları’ndaki liderler sürekli baskı ve yolsuzlukla ilişkilendirilir. Bir tutuklu Amerikalı, “İran bugün kişisel zenginliğe dayanan mafyalar koleksiyonu; en yüksek sadakat devlete değil çıkarcılığa” demiştir. İsrail’in Devrim Muhafızları komutanlarını suikastlarla hedef alması, kurumun ideolojik sadakatten ziyade beceriksizlikle cebelleştiğini gösterdi.</p>

<p>Muhafızlar eğer yönetimi ele geçirirse, milliyetçilik temelli bir yapı söz konusu olur. Bu da “İslâmcılık”tan uzak bir görüntü oluşturur. Kim bilir, belki de Devrim Muhafızları’nın komutanı ülkeyi yönetirken Batı ile yakın iş birliklerine yönelir. Devrim Muhafızları liderliğindeki İran, ya hayatta kalmak için savaşma yoluna gidecek ya da meşruiyet karşılığı nükleer projelerden vazgeçecektir.</p>

<p>Bugün de bazı uç ihtimaller konuşuluyor: Sürgündeki şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin ismi zikrediliyor. Pehlevi nostaljik bir isim olarak bilinse de, kendisi yarım yüzyıldır İran’ın dışında yaşıyor. Örgütlü bir tabanı yok.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Diğer ihtimal, etnik bölünme senaryosu. Azeri, Kürt, Beluç ve Arap azınlıklar, merkez zayıflarsa ayrılma fırsatını değerlendirmek isteyebilir. Ancak İran’ın 2 bin 500 yılı aşkın köklü ulusal kimliği ve Pers-Azeri çoğunluğu, bu tür bir parçalanmayı oldukça düşük bir olasılık hâline getiriyor.</p>

<p>Özetle, İran bir kez daha ele geçirilmeye, yeniden inşa edilmeye açık gözüküyor. ABD ve diğer güçler, ulusal çıkar odaklı bir İran’dan yana olabilirler. Ancak Afganistan ve Irak deneyimi şunu gösterdi; dış müdahale her şeyi belirleyemez. İran bugün, kendi kaderini çizme kapasitesine sahip büyüklükte bir ülke.</p>

<p>İran, G-20 ülkesi olabilecek potansiyele sahip; eğitimli, küresel bağlantılı nüfusu, zengin doğal kaynakları ve medeniyet kimliğiyle öne çıkan bir ülke.</p>

<p>İranlıların arzusu hesap veren, iyi yöneten, ekonomik refahı ön planda tutan yeni bir yapı. İranlılar ne giydiklerini, ne izlediklerini, kimi sevdiklerini, kime ibadet ettiklerini devletin belirlemediği bir hayat istiyor.</p>

<p>“İslami Cumhuriyet” dönemi İran için yarım asırlık bir kayıp süreci oldu. Körfez komşuları finans, ulaşım, teknoloji merkezine dönüşürken İran; rejim destekli dış maceralara ve yalnızlaştırma politikalarına kaynaklarını savurdu; en değerli sermayesini (halkını) baskı ve israfla harcadı. Ülkenin hâlâ doğal kaynakları ve beşeri sermayesi var; ama Tahran, hatalarından ders almazsa rotası yeniden doğuş değil küle dönüş yönünde olacak. Soru artık değişimin gelip gelmeyeceği değil. İran için ufukta sonbahar mı yoksa çetin bir kış daha mı var?</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/iranda-bir-donemin-sonu-lider-degisimi-ya-da-rejim-cokusu</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Oct 2025 15:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/iran-2.webp" type="image/jpeg" length="22494"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Geri dönüş yok: Gazze soykırımı “Batı ahlâkı”nın mitini nasıl parçaladı?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/geri-donus-yok-gazze-soykirimi-bati-ahlakinin-mitini-nasil-parcaladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/geri-donus-yok-gazze-soykirimi-bati-ahlakinin-mitini-nasil-parcaladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Daniel Lindley bir yazar ve sendika aktivistidir. Uzun yıllardır siyaset ve insanî dayanışma üzerine yazılar kaleme almaktadır. Bu yazısında, iki yıldır süren Gazze soykırımının yalnızca Filistin halkını değil, aynı zamanda “Batı’nın ahlâkî üstünlüğü” mitini de yerle bir ettiğini savunuyor. Lindley, Batılı hükümetlerin İsrail’in suçlarına ortak oluşunu tenkit ederken toplumlar düzeyinde büyüyen Filistin dayanışmasının yönetimlerin başına belâ olacağını ifade ediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><font face="Times New Roman, serif">Gazze’de iki yıldır süren soykırım, Batı’nın “bir daha asla”(1) yeminini ne kadar boş bir söz haline getirdiğini gösterdi. Hükümetler, İsrail’in suçlarına göz yumarken Filistin ile dayanışma gösterenleri bastırdı.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Geçtiğimiz ay BM’nin yayımladığı rapor, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna vardı. Bu rapor, önceki benzer tespitlerden çok daha ciddiye alındı ve artık inkâr edilmesi güç hale geldi.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Ateşkes ilan edilse de bu dönemin kutlanacak bir “barış” zamanı olarak hatırlanması mümkün değil. İki yıl boyunca süren korkunç katliamlar dünyayı değiştirdi, saflar netleşti. Başlangıçtaki olaylar unutturulmaya çalışılsa da her şey daha ilk günden belliydi.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">2023 Ekim’inde, Brüksel’deki bazı AB diplomatları İsrail’in eylemlerinin “yakında savaş suçu olarak niteleneceği” endişesini dile getirmişti. Hatta bir diplomat açıkça “büyük bir etnik temizlik görebiliriz” demişti. Aynı günlerde Batılı yetkililer, Mısır’dan İsrail’in Gazzelileri Sina’ya sürme planına izin vermesini istiyordu. Mısır ise “İsrail bir kez Gazzelileri çıkarırsa, bir daha geri dönmelerine izin vermez” diyerek bu planı reddetti.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Avrupalı liberallerin ahlâkî tutarlılığı uzun süredir sorgulanabilir ancak Nazi Almanyası’ndan bu yana “soykırım her zaman yanlıştır” ilkesi Batı’nın temel ahlâkî dersi sayılmıştı.<br />
Avrupa’da çocuklara öğretilen bu “bir daha asla” öğretisi, adeta seküler bir inanç haline gelmişti. Şimdi aynı toplumlar, açıkça bir halkı yok etmeye çalışan İsrail’e destek verirken büyük bir ahlâkî çelişki yaşıyor.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Eğer İsrail bu saldırıları hızlıca ve sessizce tamamlayabilseydi, belki bu kriz Batı içinde böylesine derin bir iç çatışma yaratmayacaktı. Fakat iki yıl geçti; Filistinlilerin direnişi ve uluslararası tepki, İsrail’in Gazze’den kalıcı bir sürgün yaratma hedefini boşa çıkardı.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Yine de İsrail’in bu kadar uzun süre böylesi bir vahşeti sürdürebilmesi ve hâlâ “parya” statüsüne düşmemesi, son derece sarsıcı. Savaşın bu kadar uzun sürmesine izin verilmesi akıl almaz. Üstelik katliam ancak ABD hükümeti “dur” demeyi seçtiğinde sona erdi.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Yine de son dönemde bir dönüm noktasına ulaşıldığı hissediliyor.<br />
BM’nin raporu, artık Batı kamuoyunda “İsrail soykırım yapıyor” ifadesini ana akım bir görüş haline getirdi. BM’ye güven, Batı liberalizminin temel sütunlarından biridir; bu nedenle onu “antisemitik” ilan etmek kolay değildir.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Bu değişim, Avrupa’da artan Filistin dayanışmasıyla da destekleniyor. Birleşik Krallık’ta, hükümet “Palestine Action” adlı hareketi yasakladı ve yüzlerce kişiyi protesto ettikleri için tutukladı. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty, bu tutuklamaları kınayarak “terörle mücadele yasaları barışçıl toplanma hakkını sınırlayamaz” dedi.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Baskılar, paradoksal biçimde dayanışma hareketine güç kazandırdı. Binlerce eylemciyi “terörist” olarak yargılamaya çalışan İngiliz sistemi artık kendi içinde bir absürtlük örneği sergiliyor.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">İspanya’daki Vuelta bisiklet yarışı sonrası yaşananlar da aynı derecede trajikomikti:<br />
İsrailli takımı protesto eden eylemcileri engelleyemeyen polis, öfkesini yoldan geçen İngiliz turistlere yöneltti. Bunun ardından İspanya Başbakanı Sanchez “İsrail’in uluslararası yarışmalara katılımı etik mi?” diyerek eylemcileri övdü. Bir Avrupa liderinin doğrudan eylemleri desteklemesi oldukça nadir bir durumdu.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">İtalya’da ise sendikalar Küresel Sumud Filosuna destek için genel greve gitti. Ülke çapında milyonlarca kişinin katıldığı gösteriler, aşırı sağ hükümeti sarsıyor.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">İsrail’in diplomatik yalnızlığı büyüyor. Gelecek ay Avrupa Yayın Birliği, İsrail’in Eurovision’a katılımını yasaklamayı oylayacak. İspanya, Hollanda, Slovenya, İrlanda ve İzlanda, İsrail yarışmaya alınırsa boykot edeceklerini açıkladı. UEFA da benzer şekilde İsrail kulüplerini Avrupa futbolundan men etmeyi tartışıyor.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Her iki kurum da 2022’de Rusya’yı Ukrayna işgali nedeniyle yasaklamıştı; bu yüzden “tarafsızız” bahanesi geçersiz. İsrail’in böylesi bir dışlanma olasılığı bile diplomatik çöküşün boyutlarını gösteriyor.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Bu noktaya gelinmesi elbette çok geç oldu. Ancak Batı hükümetlerinin Gazze soykırımındaki suça ortaklığı, artık kendi toplumlarında büyüyen huzursuzluğa yol açıyor.<br />
Bu da ironik biçimde, hükümetlerin iki yıldır bastırmaya çalıştığı Filistin dayanışmasının daha da güçlenmesine neden oldu. Buradan geri dönüş yok.</font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">Tercümanın notu: </font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif">1-Daniel Lindley’nin “bir daha asla” (<em>never again</em>) ifadesiyle kastettiği şey, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı dünyasının, “Holokost”un tekrarlanmaması için verdiği söz.</font></p>

<p><a href="https://www.barandergisi.net/"><font face="Times New Roman, serif">Barandergisi.net</font></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/geri-donus-yok-gazze-soykirimi-bati-ahlakinin-mitini-nasil-parcaladi</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 12:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/bati-ahlaki-gazze.webp" type="image/jpeg" length="30416"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Erdoğan, Osmanlı mirası vizyonuyla Orta Doğu’da kilit figür haline geliyor]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/erdogan-osmanli-mirasi-vizyonuyla-orta-doguda-kilit-figur-haline-geliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/erdogan-osmanli-mirasi-vizyonuyla-orta-doguda-kilit-figur-haline-geliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Aşağıdaki analiz Almanya’nın önde gelen kamu yayın kuruluşlarından Tagesschau.de tarafından yayımlandı. Metin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Orta Doğu ve çevresinde izlediği yeni dış politika stratejisini, Türkiye’nin artan jeopolitik ağırlığını ve bu politikanın tarihî köklerini ele alıyor. Yazı özellikle Ankara’nın, eski Osmanlı coğrafyasındaki etkinliğini yeniden inşa ettiği görüşüne odaklanıyor. Analizin tamamı aşağıdadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Hamas ile ABD arasındaki irtibat kanallarını Washington’a açmayı başardı. Erdoğan uzun süredir Suriye, Libya, Irak ve Lübnan’daki gelişmeler üzerinde belirleyici bir rol oynuyor. Amacı: Türkiye’yi bölgesinde hâkim bir güç yapmak. Türkiye ayrıca Batı’nın güvenlik politikalarında vazgeçilmez bir ortak haline gelmek niyetinde.</p>

<p>Ancak komşularla eski anlaşmazlıklar ve İsrail ile gergin ilişkiler hâlâ sorun teşkil ediyor. Erdoğan uzun süre boyunca İsrail’e düşmanlık yaptı ve Hamas’a verdiği destek nedeniyle Gazze çatışmasında güvenilir bir arabulucu olarak görülmüyordu. Fakat ABD’nin öncülüğündeki yeni İsrail-Hamas görüşmeleri sonrasında Ankara, süreci şekillendirme fırsatını yakaladı. Erdoğan’ın dış politika ekibi (MİT Başkanı İbrahim Kalın, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan vs.) haftalardır kesintisiz çalışıyor.</p>

<h3><strong>Türk askeri Gazze’ye mi?</strong></h3>

<p>Türkiye’nin Gazze’deki ateşkesin denetlenmesi adına asker göndermeyi planlaması mühim bir adımdır. ABD, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ın yanı sıra Türkiye de Gazze’de askerî güç bulundurmak istiyor. Bu, Ankara’nın bölgesel liderlik iddiasını vurgulayan bir katkıdır.<br />
Gazze’de asker bulundurmak, kendini Filistinlilerin koruyucusu olarak gören Erdoğan için büyük bir adım; fakat bu adım İsrail ile yeni gerilimlere yol açabilir.</p>

<p>Erdoğan’ın ustaca nüfuz kazanma stratejisi Suriye örneğinde görülüyor. 2024 sonunda Ankara destekli muhalif grup HTŞ, Esad rejimini devirdi. Böylece Türkiye’nin bölgedeki konumu güçlendi; İran’ın etkisi azaldı, Rusya’nın nüfuzu da zayıfladı.<br />
Libya’da da Türkiye yerini sağlamlaştırdı: Türk askerleri ve askerî danışmanlar Trablus’taki geçici hükümeti destekliyor, ortak doğalgaz projeleri yürütülüyor – üstelik bunların bir kısmı, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre Yunanistan’a ait deniz alanlarında.<br />
Ayrıca Erdoğan, yıllar süren kopukluğun ardından Mısır’la yeniden diyaloğa girdi. Mühimdir…</p>

<h3><strong>Osmanlı İmparatorluğu’ndan ilham alan yeni vizyon</strong></h3>

<p>Türkiye’nin yeni dış ve güvenlik politikası, Balkanlar, Orta Asya ve Afrika’daki artan faaliyetlerle destekleniyor. Gözlemciler, Erdoğan’ın bu hamlelerini Osmanlı İmparatorluğu’nun etki alanını modern biçimde canlandırma planı olarak yorumluyor.</p>

<p>Bu vizyonda İsrail’in nasıl bir tutum sergileyeceği henüz belirsiz. Erdoğan Mart’ta “Rabb’im, Siyonist İsrail’e yıkım ve sefalet getir” sözleriyle bir çıkış yapmıştı. Haziran’da ise Başbakan Netanyahu için “Hitler’i çoktan geçti” demişti. Erdoğan, bu gibi söylemlerine de devam ediyor.</p>

<p>Yunanistan ve Kıbrıs’a yönelik tutumu da sert: Doğu Akdeniz’deki ekonomik bölgeler konusunda çıkan anlaşmazlıkta, Erdoğan AB tarafından finanse edilen Yunanistan-İsrail elektrik hattı projesini engellemek için Türk donanmasını seferber etti.</p>

<p>Ayrıca Fransa’dan Suudi Arabistan’a uzanacak veri hattı projesini engellemek istiyor. Erdoğan, Türkiye’nin jeostratejik ağırlığı nedeniyle vazgeçilmez bir ortak olarak öne çıkmak istiyor.</p>

<p>Bu strateji sonuç veriyor gibi görünüyor: Almanya hükümeti, uzun süredir çekimser davrandığı Eurofighter jetlerinin Türkiye’ye satışına onay verdi.</p>

<p>Berlin, Türkiye’deki demokrasinin erozyona uğradığını dillendiriyordu; yargıdaki kararlara şikâyetlerde bulunuyordu. Almanya, artık bu yönde ses çıkartmıyor… Erdoğan AB karşısında artık çok daha özgüvenli davranıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türkiye, 150 milyar euroya kadar silah alımlarına kredi sağlayan Avrupa Güvenlik Eylem Programı (SAFE) savunma programına katılmak istiyor. Bu programa katılmak için tüm 27 AB ülkesinin onayı gerekiyor. Birçok hükümet buna sıcak bakıyor; çünkü Türkiye, NATO’nun en büyük kara ordusuna sahip ve Orta Doğu’nun eşiğinde önemli bir güvenlik ortağı olarak görülüyor.</p>

<p>Ancak Yunanistan engel teşkil ediyor. Başbakan Kiryakos Miçotakis, “AB üyesi ülkeleri savaşla tehdit eden devletlerin SAFE’de yeri yoktur” dedi. Miçotakis, bu sözlerle Türkiye’nin 1995 tarihli “Casus Belli (Savaş Nedeni)” kararına atıfta bulundu.<br />
Ankara o yıl, Yunanistan karasularını altı deniz milinden on iki mile çıkarması halinde ordusuna savaş ilanı yetkisi vermişti.<br />
Miçotakis, Türkiye’nin bu tehditten vazgeçmesini ve Ege adaları üzerindeki hakkını geri çekmesini talep ediyor. Ancak şu ana kadar buna dair bir işaret yok. Türk Savunma Bakanı Yaşar Güler, Yunan taleplerini “yanlış” olarak nitelendirdi.</p>

<p>Tercüme: <a href="https://www.barandergisi.net/">barandergisi.net</a></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/erdogan-osmanli-mirasi-vizyonuyla-orta-doguda-kilit-figur-haline-geliyor</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Oct 2025 17:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/1760178553-2559c22c391d6b5aaa7e.webp" type="image/jpeg" length="95731"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ourobourean Çağı: Amerika kendini yok etmenin eşiğinde]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ourobourean-cagi-amerika-kendini-yok-etmenin-esiginde</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ourobourean-cagi-amerika-kendini-yok-etmenin-esiginde" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İçtimaî kutuplaşma, çürüyen kurumlar ve kaybolan ortak gerçeklik arasında Amerika, kendi kendini tüketen bir sürecin içinde. Sanat, kültür ve siyaset üzerine analizleriyle tanınan gazeteci-yazar Martina Moneke, ABD’nin benzersiz bir kırılma yaşadığını ifade ediyor. New York’ta yaşayan Moneke, çalışmalarında umumiyetle içtimaî meseleleri ele alıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kadim bir sembol olan ouroboros—kendi kuyruğunu yiyen yılan—yüzyıllardır hayatın devridaimini, yıkımın yeniyi beslediği fikrini ve yeniden doğuş ihtimalini temsil eder.</p>

<p>Bugün Amerika, bu anlamda “Ourobourean Çağı” diyebileceğimiz bir döneme girmiş durumda. Toplum, geç aşama kapitalizmin, siyasal aşırılığın ve ideolojik silahlanmanın baskısı altında kendi kurumlarını, normlarını ve kamusal güvenini tüketiyor. Yine de bu döngü fark edilip kırılabilirse, yenilenme ihtimali hâlâ var.</p>

<p>Charlie Kirk suikastı hem şiddeti hem de politik sembolizmiyle, bu çürümenin en keskin örneklerinden biri. Amerika artık sadece kutuplaşmış değil—bizzat kendi kendini parçalıyor. Bir zamanlar en yüksek güvence sayılan Anayasa, bugün sürekli saldırı altında. Vatandaşlar, birbirlerinin varlığını ulusun geleceğine tehdit olarak gören, tamamen farklı gerçekliklerde yaşıyor. Liderlik düzeyi felaket boyutunda yetersiz; dünya genelinde ise otoriterlik yeniden yükselişte. Cumhuriyet, tarihinde belki de ilk kez böylesine iç içe geçmiş ve birbirini besleyen tehlikelerle aynı anda yüzleşiyor.</p>

<p>Lincoln, 1858’de “Bölünmüş bir ev ayakta kalamaz” diye uyarmıştı. Alexis de Tocqueville, “Bir demokratik toplumun sağlığı, vatandaşların üstlendiği görevlerin kalitesiyle ölçülür” demişti. Bugün o görevler, bölünme, dezenformasyon ve sivil ilgisizlik yüzünden eriyor.<br />
Platon, <em>Devlet</em>’te, yurttaşların akıl yerine korku ve arzuyla yönlendirilmesi hâlinde devletin içten içe kendi kendini tüketeceğini söylemişti. John Locke’a göre, hükümet ancak yönetilenlerin rızasıyla var olur; bu rıza zedelendiğinde toplumsal sözleşme çözülür. James Madison ise fraksiyonların tehlikesine dikkat çekmişti: “Kutuplaşmanın gizli nedenleri insan doğasına ekilmiştir ve her yerde farklı derecelerde faaliyete geçer.”</p>

<p>Madison’ın öngöremediği şey, günümüzün mutlak katılığıydı—artık hiçbir uzlaşma zemini kalmadı ve siyasi rakipler devletin düşmanına dönüştü.</p>

<p>ABD’deki ideolojik kutuplaşma, artık fikir çatışmasından çıkıp varoluşsal bir şiddete dönüştü. Vatandaşlar artık birbirini tartışma rakibi değil, ölümcül tehdit olarak görüyor. Yine de bu kendini tüketme sürecinin içinde bir yenilenme potansiyeli var (eğer yurttaşlar ve liderler bu döngüyü fark edip yönünü değiştirebilirse).</p>

<p>Tarih boyunca Amerika pek çok krizi atlattı, ama hiçbir dönem bugünkü kadar kapsamlı bir tehdit sunmadı. İç Savaş’ta anayasal temeller doğrudan tehdit altındaydı, evet, ama tehlike coğrafi olarak sınırlıydı ve hukuk ile güç yoluyla çözülebildi. II. Dünya Savaşı döneminde ulus birlik, ahlaki netlik ve güçlü liderlik sergiledi. Roosevelt bu birliğin sembolüydü; ülkeyi dış düşmana karşı kenetledi.</p>

<p>Bugünse tablo farklı: Otoriter rejimler yeniden güçleniyor, Amerika’nın iç yönetimi ise bölünmüş, sorumsuz ve kendi kendini tüketir hâlde. 1945’ten bu yana ülke böylesine kırılgan bir noktada olmamıştı.</p>

<p>Vietnam Savaşı dönemi de derin bir bölünme yapmıştı ama o dönemde Amerikalılar hâlâ ortak bir gerçeklik ve yönetişim çerçevesi paylaşıyordu. Şimdi ise kutuplaşma her alanı sarmış durumda; her fikir mutlak, her eylem varoluşsal bir tehdit olarak algılanıyor. Eşitsizlik, politik aşırılık ve dezenformasyonla birlikte bir silaha dönüşmüş durumda. 11 Eylül bile, tüm yıkıcılığına rağmen, bugünkü dağınık ve iç kaynaklı krizlerin yanında sınırlı bir travmaydı. Şimdiki krizler ise kesintisiz, kendi kendini besleyen ve iç ideolojik çatışmalarla büyüyen bir nitelik taşıyor. Martin Luther King Jr.’ın “Her yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için tehdittir” sözü bugün acı bir gerçekliğe dönüşmüş durumda: Adaletsizlik her yerde ve adaleti koruması gereken mekanizmalar kuşatma altında.</p>

<p>Bugünün tehlikesi benzersiz. Anayasa sürekli saldırı altında: Yargı bağımsızlığı sorgulanıyor, seçim güvenliği zayıflatılıyor, hukuk normları partizan çıkarlara eğiliyor. Yönetim biçimsel olarak hâlâ ayakta ama içi boşalmış durumda.</p>

<p>Siyasi söylem, komşuyu düşman haline getiriyor; dezenformasyon, temel gerçekleri bile çarpıtarak birbirine zıt “hakikatler” oluşturuyor. İçtimaî güven paramparça olmuş; yerini güvensizlik ve düşmanlık almış.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Partizan liderlik bu krizi daha da büyütüyor. Geçmişte Lincoln, Roosevelt ya da Johnson gibi liderler, tehlike anlarında ulusu sakinleştirip yönlendirebilmişti. Bugünkü yöneticilerse tam tersine davranıyor: İhmalkârlık ve kışkırtıcı söylemlerle çözülmeyi hızlandırıyor. Sonuç: Dışarıdan sağlam görünen ama içi kırılgan kurumlar; erimiş bir kamusal güven; kısa vadeli siyasi hesapların uzun vadeli istikrarın önüne geçtiği bir yönetim.<br />
Amerika kendi temellerini yerken, zayıflayan ahlaki ve jeopolitik otoritesi de otoriter rejimlerin güçlenmesine yol açıyor. Bu da içerideki istikrarsızlığı besliyor. İç çürüme ve dış baskılar birbirini tetikliyor; bu Ourobourean döngü, tehlikeyi sürekli katlayarak büyütüyor.</p>

<p>Bu dinamik Ourobourean—kendi kendini yiyen ama aynı zamanda kendini yeniden doğurabilen bir süreç. Kutuplaşma yönetişimi zayıflatıyor; zayıf yönetişim bölünmeyi büyütüyor; kurumsal erozyon toplumsal huzursuzluğu körüklüyor; döngü böylece sürüyor.<br />
Geçmiş krizlerden farklı olarak, bugün belirli bir düşman yok, bitiş noktası da yok. Amerika hem av hem avcı—kendi kendini tüketirken çöküşün eşiğinde. Politik şiddet sistematik hale geldi, sivil güven çözülüyor, uzlaşma artık neredeyse imkânsız.<br />
Yine de ouroboros’un öğrettiği gibi, bu kendini yeme eylemi aynı zamanda dönüşümün de koşulunu yaratabilir. Carl Jung, ouroboros’u “karşıtların birleşmesini ve özümsenmesini simgeleyen dramatik bir sembol” olarak tanımlamıştı: “Kendisini öldürür ama yeniden doğurur, kendini dölleyip yeniden üretir.”<br />
Jung’a göre bu paradoks, yıkım ve yeniden doğuşun birbirine bağlı olduğunu; karşıtların çarpışmasından bütünlüğün doğabileceğini anlatır.</p>

<p>Amerika uçurumun kenarında duruyor—ya kendini yok edecek ya da yeniden doğacak. Ouroboros’un ağzı, kuyruğuna değmek üzere; yok oluşla doğuşun eşiğinde duruyor. Jung’un söylediği gibi, dönüşüm ancak zıtlıkların birleşmesiyle mümkündür.</p>

<p>Tercüme: <a href="https://www.barandergisi.net/">barandergisi.net</a></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ourobourean-cagi-amerika-kendini-yok-etmenin-esiginde</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Oct 2025 15:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/ourobourean-cagi-amerika-birlesik-devletleri.jpg" type="image/jpeg" length="82984"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gazze’den şükranla: Bizim için mürekkep, ses ve ışık olun!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gazzeden-sukranla-bizim-icin-murekkep-ses-ve-isik-olun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gazzeden-sukranla-bizim-icin-murekkep-ses-ve-isik-olun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Lina Ghassan Abu Zayed, Gazze doğumlu bir yazar. Tıp Fakültesi, Göz Hastalıkları Bölümü mezunu. Yazılarında soykırımın ortasında hayatta kalmaya çalışan Gazze halkının sesini duyuruyor. Aşağıdaki yazısında, Özgürlük Filosu’nun Gazze halkına yeniden insan olduklarını hatırlatan tesirini anlatıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gazze’de artık yaşamak değil, sadece hayatta kalmak var. Umut neredeyse yok diyebilecek kadar az. Ama Özgürlük Filosu bize yeniden insan olduğumuzu hatırlattı. İki yıldır kendimizi canlı hissetmedik. Ailelerimizi toprağa verdik, evlerimizle birlikte ailelerimizi de kaybettik. Havan sesleri uykularımıza karışıyor, İsrail daha da pervasızlaşıyor, liderler sessiz kalıyordu.</p>

<p>Umut arıyoruz; tıpkı ekmek, su ya da bir telefon sinyali kadar az bulunan bir şey. Geçen hafta yazabilmek için bilgisayarımı havaya kaldırıp odanın köşelerinde dolaştım. O oda bir zamanlar mutlulukla doluydu. Şimdi duvarları yıkık. İsrail yalnızca almayı biliyor: toprağı, yemeği, elektriği, hayatı. Sonunda zayıf bir sinyal buldum. Sosyal medyayı açtım ve birden dünyanın sesi geldi: “Yalnız değilsiniz. Sizi görüyoruz. Sizinleyiz. Size geliyoruz.” Dünyanın dört bir yanında insanlar ayağa kalkmıştı. Londra’da, İtalya limanlarında, sokaklarda. Bir filo yeniden Gazze’ye yelken açıyordu. Bu bizim için tarif edilemezdi.</p>

<p>Bizim için bu çok şey demekti. Çünkü burada amaç artık sadece hayatta kalmaktı. Ama o an, dünyayı bizim için ayağa kalkarken görünce ruhumuz geri döndü. Kendimizi yeniden insan hissettik. Seni tanımayan, seninle aynı milletten, dinden ya da ırktan olmayan birinin senin için ayağa kalkması garip bir histi ama dünyayı bizim varlığımızı onaylarken görmek tarifsizdi. İsrail belki iki yıl süren bu soykırımdan sonra boyun eğeceğimizi sandı ama unuttukları bir şey var: Her yükselen ses bizi özgürlüğe biraz daha yaklaştırıyor.</p>

<p>İtalyan arkadaşım Chiara, Roma’da <em>il Manifesto</em> gazetesinde çalışan bir gazeteci. Sürekli bana yazıyor, ailemi soruyor, bir milyon kişinin yürüdüğü Roma gösterisinden fotoğraflar gönderiyordu. “Dünya sizin için hareket ediyor,” dediğinde içimde bir gurur yükseldi. Gazze’de bir Filistinli olmaktan gurur duydum. Sonra Özgürlük Filosu hakkında daha fazlasını öğrendim. Dünyanın dört bir yanından insanların kararlı bir dayanışmasıydı bu. Kuşatmayı kırmak için yola çıkan bir gemi. Biz neler olacağını biliyorduk, İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayıp onları durduracağını da. Ama mesaj bundan büyüktü: “Yalnız değilsiniz.” Gemi yavaşça ilerliyordu. Üzerinde aktivistler, gazeteciler, doktorlar, siyasetçiler vardı. Farklı yüzler, farklı diller, ama tek bir amaç: Gazze’nin yalnızlığını kırmak.</p>

<p>Özgürlük Filosu bir sembole dönüştü. Kuşatmanın kader olmadığını, küçük bir direnişin bile kalplerde yankı bulabileceğini gösterdi. Geminin durdurulacağını biliyorduk ama bugün hâlâ denize baktığımızda onu görüyoruz. Ufukta bir gölge gibi duruyor. Dünyanın dört bir yanında bizim için ses çıkaranların, bayrak kaldıranların, şarkı söyleyenlerin sesleri hâlâ kulağımızda. Hepsi bize dayanma gücü verdi. Birbirimizi tutmayı, var olma hakkımız için savaşmayı öğretti. Çünkü hiçbir işgal sonsuza kadar sürmez. Ve şimdi Gazze’den dünyaya tek bir şey söylüyoruz: Teşekkür ederiz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnsanlığın dini, ırkı, milliyeti olmadığını gösterdiniz. “Ateşkes”e rağmen sesinizi yüksek tutun, Gazze’den bahsetmeyi bırakmayın. Sessizlik gerçeği yutmasın, yalanlar kurbanları iki kez öldürmesin. Gazze bugün sadece kuşatma altındaki bir toprak değil, dünyanın vicdanı için bir sınav. Henüz bitmemiş bir hikâye. Ve herkes o hikâyenin bir parçası. Mürekkep olun, ses olun, ışık olun. Çünkü biz hâlâ inanıyoruz: Dayanışma bombalardan güçlüdür. Adalet, gecikse de doğacaktır.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gazzeden-sukranla-bizim-icin-murekkep-ses-ve-isik-olun</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Oct 2025 17:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/tarihin-en-buyuk-ozgurluk-filosu-1000-gemiyle-gazzeye-yelken-aciyor-1759997311765.jpg" type="image/jpeg" length="99518"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sömürgeci ABD’nin kibri Latin Amerika’da duvara tosluyor]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/somurgeci-abdnin-kibri-latin-amerikada-duvara-tosluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/somurgeci-abdnin-kibri-latin-amerikada-duvara-tosluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD’nin “arka bahçesi” saydığı bu Latin Amerika, darbelerle, yaptırımlarla, “özgürlük” maskesi takmış işgallerle sarsıldı. Şimdi, Donald Trump’ın ikinci döneminde, bu eski kâbus yeniden diriliyor. Guardian yazarı Simon Tisdall, Trump yönetiminin Latin Amerika’daki hoyrat tutumunu, özellikle Venezuela’ya yönelik savaş söylemini masaya yatırırken, ABD’nin saldırılarının geri tepeceğini vurguluyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Donald Trump 2024’te başkanlık için yarışırken, Irak ve Afganistan gibi pahalı ve yıkıcı dış müdahalelerden uzak duracağına söz vermişti. Bu, “Önce Amerika” sloganının en temel vaatlerinden biriydi. Ama göreve geldikten birkaç ay sonra, ABD uçakları Yemen ve İran’ı bombalıyordu bile. Güney’e bakan Trump Panama Kanalı’nı “ele geçirme” tehdidinde bulunuyor. Pentagon, Kolombiya ve Meksika’daki “terörist” uyuşturucu kartellerine yönelik saldırılar için hazırlık yapıyor. En tehlikeli gündemse: Venezuela’ya karşı zorla “rejim değişikliği” planı.</p>

<p>Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, bu planın zaten yürürlükte olduğunu söylüyor. ABD’nin, uluslararası sularda Venezuelalı gemilere düzenlediği ölümcül saldırılarla “ilan edilmemiş bir savaş” başlattığını ifade ediyor. Trump, geçen cuma günü dört kişinin öldüğü son saldırının görüntülerini sosyal medya hesabından paylaştı. Aynı hafta Kongre’ye, ABD’nin “uyuşturucu kartelleriyle silahlı çatışma” halinde olduğunu bildirdi. Delil sunmadan, hedef alınan gemilerin ABD’ye uyuşturucu taşıdığını ve Maduro’nun sorumlu olduğunu öne sürdü. Üstelik Maduro’nun başına 50 milyon dolarlık ödül koydu.</p>

<p>Latin Amerika’daki hükümetler, Venezuela çevresinde hızla artan Amerikan askeri yığınağını kaygıyla izliyor: savaş gemileri, F-35 savaş uçakları, bir saldırı denizaltısı ve 2 bin 200 deniz piyadesi bölgeye konuşlandırıldı. Bu tür silahlar uyuşturucu operasyonları için değil, açık saldırılar için kullanılır. Venezuela, geçtiğimiz perşembe günü ABD’ye en az beş F-35’in “yasadışı hava sahası ihlali” yaptığını duyurdu. Maduro, “Amerikan emperyalizmi saldırırsa halkımızı korumak için” olağanüstü hâl ilan etmeye hazırlandığını açıkladı.</p>

<p>Uyuşturucu kaçakçılığı elbette ciddi bir sorun. Ama açık denizde insan öldürmek hâlâ yasadışı. Üstelik Birleşmiş Milletler’e göre ABD’ye giren kokainin çoğu Kolombiya, Peru ve Ekvador’dan geliyor; Venezuela üzerinden geçmiyor. Askerlikten kaçan Trump, kendini “sert komutan” gibi göstermeye bayılıyor. Şimdi de Maduro’dan kaçıp ABD’ye sığınan Venezuelalı göçmenleri sınır dışı etmeye çalışıyor — oysa onları göçe zorlayan yine Trump’ın yaptırımlarıydı. Kimi gözlemciler, Trump’ın asıl amacının Venezuela’nın zengin petrol, gaz ve maden kaynakları olduğunu düşünüyor.</p>

<p>Trump ve eski ulusal güvenlik danışmanı John Bolton, 2019’da Maduro’yu devirmeyi denemişti. Caracas o zaman da bunun bir rejim değişikliği komplosu olduğunu söylemişti. Maduro’nun 2024’teki yeniden seçilmesi birçok ülke tarafından “hilesiz olamaz” diye reddedildi. Hugo Chávez’in halefi olan Maduro, Trump’ın emperyalist Batı hayaline bir hakaret gibi duruyor. Trump, 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin dirildiği, serbest piyasa kapitalizminin sorgusuz hüküm sürdüğü bir Amerika kıtası düşlüyor.</p>

<h2><strong>Trump ne yaptığını bilmiyor; yabancı düşmanlığını körüklüyor</strong></h2>

<p>Trump’ın dış politikadaki diğer gafları düşünülürse, Latin Amerika’da da aslında ne yaptığını bilmediği açık. Bir planı yok. Ağırlığını koyuyor, öfkeyle hareket ediyor, yabancı düşmanlığını körüklüyor. Politikalarını, liderleri “sevip sevmemesine” göre belirliyor. Bugün de tam ölçekli bir ABD-Venezuela savaşı hâlâ düşük ihtimal. Ancak baskı, yaptırımlar, deniz saldırıları ve özel kuvvet operasyonlarının artması neredeyse kesin.</p>

<h2><strong>Latin Amerika’da ABD karşıtı dalga büyüyor</strong></h2>

<p>Sonuçta Trump, Maduro’yu zayıflatmak yerine güçlendiriyor. Maduro krizi kullanarak “özel yetkiler” aldı, halkı ulusal dayanışma çağrısıyla yanına çekiyor. Trump’ın Kolombiya gibi sol hükümetlere saldırgan üslubu ve Arjantin ile El Salvador’daki sağcı popülistleri yüceltmesi, bölgede ABD karşıtı bir dalgayı büyütüyor. Latin Amerika’daki çoğu hükümet, “Washington’un arka bahçesi” günlerine geri dönmek istemiyor.</p>

<p>Trump’ın Brezilya’yı baskı altına almak için uyguladığı yaptırımlar da elinde patladı.<br />
Brezilya’dan, eski sağcı başkan Jair Bolsonaro’ya af çıkarmasını istedi; ülke halkı meydanlara döküldü. Başkan Luiz Inácio Lula da Silva, “Biz kimsenin kolonisi olmadık, bir daha da olmayacağız” diyerek cevap verdi. Lula’nın halk desteği yükseldi. Trump, BM Genel Kurulu’nda Lula’yla karşılaştığında sesini kısmak zorunda kaldı.</p>

<p><img alt="Abdnin Kibri Latin Amerikada Duvara Tosluyor-1" class="detail-photo img-fluid" height="720" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/abdnin-kibri-latin-amerikada-duvara-tosluyor-1.jpg" width="1280" /></p>

<p>ABD-Latin Amerika ilişkileri hızla geriye sarıyor. Trump’ın çevresindeki şahin isimler bu tabloyu daha da karartıyor. Stephen Miller, Beyaz Saray genelkurmay başkan yardımcısı; Marco Rubio ise hem dışişleri bakanı hem ulusal güvenlik danışmanı olarak öne çıkıyor.<br />
Rubio, “Küba ve Nikaragua’daki solcu yönetimlerle işimiz bitmedi,” diyor. Venezuela’ya yönelik saldırıları savunarak, “Uyuşturucu operasyonları işe yaramaz, onları durdurmanın tek yolu gemilerini batırmak. Ve bunu tekrar yapacağız,” diye ekliyor. Bunu söyleyen bir ABD dışişleri bakanı.</p>

<p>Trump, Theodore Roosevelt’in “büyük sopa” politikasını yeniden canlandırmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, hem geri kalmış hem de tehlikeli. Uzun vadede asıl kazanan Çin olacak gibi görünüyor. Pekin, Latin Amerika’da yatırımlarını artırıyor, BRICS grubunun öncü üyesi olarak nüfuzunu derinleştiriyor. ABD, dünyanın dört bir yanında köprüleri yakarken, Trump farkında olmadan Çin’i “yeniden büyük” yapıyor.</p>

<p>Tercüme: Barandergisi.net</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/somurgeci-abdnin-kibri-latin-amerikada-duvara-tosluyor</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Oct 2025 23:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/venezuellaprotesto.jpg" type="image/jpeg" length="95047"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistinli Gazeteci Alnaouq: Sadece ateşkes değil, adalet ve hesaplaşma istiyoruz!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/filistinli-gazeteci-alnaouq-sadece-ateskes-degil-adalet-ve-hesaplasma-istiyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/filistinli-gazeteci-alnaouq-sadece-ateskes-degil-adalet-ve-hesaplasma-istiyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em>Gazze’de iki yılı aşan savaşın ardından uygulamaya koyulan ateşkes bir muhasebe çağrısını da beraberinde getiriyor. Filistinli gazeteci </em><strong><em>Ahmed Alnaouq</em></strong><em>, terörist İsrail’in iki yıldır süren soykırımının ardından gelen ateşkesin, yaşanan yıkımı geri alamayacağını; ama dünya kamuoyunun artık sessiz kalmayacağını vurguluyor. Alnaouq’a göre, Filistin’in özgürlüğü artık geri dönülmez bir noktada ve “ateşkes” plânı, bu büyük uyanışın önünü kesemeyecek kadar zayıf.</em></p>

<p>***</p>

<p>İsrail’in medya propagandası ne kadar güçlü olursa olsun, uluslararası arenada söylediği hiçbir şey, işlediği suçları artık gizleyemiyor.</p>

<p>8 Ekim 2023’ü dün gibi hatırlıyorum. Bir gün önce, yani 7 Ekim’de, Hamas’ın İsrail’e yönelik tarihteki en büyük saldırısı gerçekleşmişti. Bunun ardından İsrail Savunma Bakanı, İsrail’in “insan hayvanlarla savaştığını” ilan etti; Başbakan Benjamin Netanyahu ise “Ortadoğu’yu sonsuza kadar değiştireceklerini” söyledi.</p>

<p>Biz Filistinliler için bu sözler, çok tanıdık bir şeyin habercisiydi.</p>

<p>O gün, İsrail’deki kayıpların ve alınan rehinelerin sayısını öğrendiğimde, çok uzun ve acımasız bir savaşın başladığını anladım. Nişanlıma “bu savaş aylarca sürecek, en az 20 bin Filistinli öldürülecek” dedim. Oysa o bile bu kadar karamsar olmamamı söyledi. Daha o günün sonunda, İsrail’in onun ailesinin Gazze’deki evini bombaladığını ve kardeşlerinden birinin öldüğünü öğrendik.</p>

<p>İsrail, birkaç gün içinde Gazze’ye yiyecek, su ve yakıt girişini kesti. Bu, tarihin en acımasız cezalandırma döneminin başlangıcıydı. Batılı ülkeler, her zamanki gibi, “İsrail’in kendini savunma hakkı” söylemiyle bu soykırıma açık destek verdi.</p>

<p>Bugün, iki yılın ardından, 67 binden fazla insan öldü – bazı araştırmalar bu sayının <strong>yarım milyona</strong> yaklaştığını söylüyor. 165 bin kişi yaralandı. İsrail, Gazze’yi neredeyse tamamen yerle bir etti; İran, Yemen, Lübnan ve hatta Katar’ı hedef aldı; ordusu Suriye’ye kadar ilerledi. Batı Şeria’da da etnik temizlik hız kazandı.</p>

<p>İsrail’in “savunma operasyonu” dediği şeyin aslında çok önceden planlanmış bir yıkım projesi olduğu bugün çok açık. Amaç, Gazze’de Filistinlilere dair her şeyi yok etmekti.</p>

<p>İsrail ordusu, öldürdüğü Filistinlilerin bedenlerini tanklarla ezip bunun görüntülerini sosyal medyada paylaştığında, kendi meşruiyetini dünyaya karşı kendi elleriyle yıktı.<br />
Askerler, öldürdükleri kadınların eşyalarıyla alay etti, çocuk oyuncaklarıyla dalga geçti.</p>

<p>Bugün dünya, Siyonizmin ardındaki o “özgürlük” maskesinin, aslında bir sömürgeciliği gizlediğini net biçimde görüyor. Artık antisemitizm suçlamaları, Filistinlilerin özgürlük talebini bastırmak için eskisi kadar etkili değil.</p>

<p>Bu savaşın her anı kaydedildi. Dünya, canlı yayınlarda öldürülen bebekleri, yıkıntılar altındaki bedenleri, açlıktan zayıf düşmüş çocukları, vurulan doktorları izledi.<br />
Bu görüntüler, hiçbir propaganda ile unutturulamayacak.</p>

<p>Hiçbirimiz, yanan gazetecileri, keskin nişancıların öldürdüğü hemşireleri, sokaklarda köpeklerin cesetleri parçaladığı o görüntüleri unutmayacağız. Ne onları öldürenleri ne de sessiz kalanları affedeceğiz.</p>

<p>Bu yıkım, aynı zamanda eşi benzeri görülmemiş bir küresel dayanışmayı da doğurdu.<br />
500 aktivist, gazeteci ve politikacının katıldığı <strong>Global Sumud Filosu</strong>, Gazze ablukasını delmeye çalıştı ve İsrail tarafından gözaltına alındı. Dönenler, gördükleri işkenceleri anlattı.</p>

<p>Batı’da öğrenciler, kendi üniversitelerini birer direniş alanına dönüştürdü. İsrail, Gazze’de bütün okulları ve üniversiteleri yok ederken, öğrenciler Batı kampüslerinde onun suçlarını ifşa etti. Sağlık çalışanları gönüllü olarak Gazze’ye gidip yaralıları tedavi etti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bütün bu hareketlilik, büyük teknoloji şirketlerini bile rahatsız etti; sosyal medyada Filistin lehine içerikler bastırıldı.</p>

<p><strong>“Filistin için yükselen küresel vicdan asla susturulamayacak”</strong></p>

<p>İsrail’in Gazze’deki barbarlığı, sonunda bazı Batılı ülkelerin Filistin devletini tanımasına yol açtı. Bu elbette acıları dindirmeyecek, işgali sona erdirmeyecek.<br />
Ama gösteriyor ki, İsrail artık Batı için bile savunulamayacak noktaya geldi. İsrail’in hedefi başından beri netti; mümkün olduğunca çok Filistinliyi öldürmek, geriye kalanları ise topraklarından sürmek. Bu amaçla şehirleri yok etti, aileleri sildi. Ama belki de bu suçların büyüklüğü, nihayet işgalin sonunu hazırlayacak.</p>

<p>Ateşkes ilan edilse bile, bu savaşın oluşturduğu tahribat bitmeyecek. ABD’nin öne sürdüğü “Gazze planı”, Filistinlilere özgürlük değil, yeni bir sömürge düzeni vaat ediyor. Bugün artık dünya, İsrail’in suçlarını biliyor. Ve bu gerçeği gören milyonlar, sadece ateşkes değil, <strong>özgürlük, adalet ve hesaplaşma</strong> istiyor. Ateşkes, bombaları susturabilir.<br />
Ama Filistin için yükselen bu küresel vicdanı asla susturamayacak.</p>

<p>***</p>

<p>Ahmed Alnaouq, We Are Not Numbers'ın kurucusudur. Leeds Üniversitesi'nden uluslararası gazetecilik alanında yüksek lisans derecesine sahiptir. Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü'nde görev yapmaktadır.</p>

<p>Tercüme: Baran Dergisi</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/filistinli-gazeteci-alnaouq-sadece-ateskes-degil-adalet-ve-hesaplasma-istiyoruz</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Oct 2025 13:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/ahmet-el-nauk-gazze.webp" type="image/jpeg" length="86418"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Albert Camus: Sanatçının sorumluluğu üzerine]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/albert-camus-sanatcinin-sorumlulugu-uzerine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/albert-camus-sanatcinin-sorumlulugu-uzerine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Albert Camus, 20. yüzyılın en keskin vicdanlarından biridir. O, sanatı yalnızca estetik bir alan değil, insanın dünyayla yüzleşme biçimi olarak görür. Bu metninde sanatçının, çağının fırtınalarından kaçamayacağını söyler. Camus’ye göre sanatçı, sessiz kalarak bile çağının suçuna ortak olabilir. Ancak yine de keşif ve icada devam etmelidir. Çünkü, sanat hem hürriyetin hem de insan olmanın güzide kalelerinden biridir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gerçekten ilginç, hatta çalkantılı bir çağda yaşıyoruz. Ve bu çağ, artık hiçbirimize ondan uzak durma lüksü tanımıyor. Bugünün yazarları bunu iyi biliyor. Konuşurlarsa eleştiriliyorlar, sustuklarında ise sessizlikleriyle suçlanıyorlar. Artık hiçbir yazar kenarda durarak düşüncelerini sürdürmeyi umamaz. Bir zamanlar tarihten kopuk yaşamak mümkündü; bugün değil. Artık sessizlik bile anlam kazanmış durumda. Sessiz kalmak artık bir seçimdir ve bu seçim cezalandırılır ya da övülür. İşte o anda, sanatçılar farkında olsalar da olmasalar da tarihin içine çekilmiş olurlar.</p>

<p>Artık herkesle birlikte küreğe sarılmak zorundalar. Geminin çürük balık koktuğunu, başlarında zorba bekçilerin olduğunu, rotanın kaybolduğunu bilseler bile… Yaşamaya ve üretmeye devam etmek zorundalar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çünkü her eser, çağın öfkesine açık bir eylemdir.</p>

<p>Bu kolay değildir. Sanatçılar eski rahatlıklarını, özgürlüklerini özlüyor. O özgürlük, Mozart’ın notalarında yaşayan ulvî nefestir. Bugünün sanatında ise bir gerginlik, bir yorgunluk, bir kırılma vardır. Bu yüzden artık Tolstoy’un <em>Savaş ve Barış’ı</em> yerine polisiye romanlar, Stendhal’ın <em>Parma Manastırı</em> yerine çocuk kitapları yazılıyor.</p>

<p>Ama bu duruma sadece yakınmakla yetinmek boşuna. En iyisi, çağımıza katılmaktır; çünkü çağımız bizi buna zorluyor. Artık “koltukta deha” dönemi bitti. Bugün ibda etmek tehlikeli bir iştir. Her yayın, bir meydan okumadır. Ve bu çağ, hiçbir şeyi affetmez.</p>

<p>Sanatçı için asıl soru şudur: Bu kadar baskı altında, ibda hürriyeti nasıl var olabilir?</p>

<p>Sanatın düşmanı sadece devlet değildir. Asıl tehlike sanatçının içindedir. Çünkü artık sanatçılar kendi sanatlarının gerekliliğinden şüphe ediyor. Dün sanatçılar yeteneklerinden kuşku duyardı; bugün, sanatın kendisinden.</p>

<p>Bazı sanatçılar korkuyor; bazıları kendi özgürlüklerinden bile utanıyor. Böylece sanatın özü olan “yenilik cesareti” sarsılıyor. Emerson’un dediği gibi: “İnsanın kendi dehasına itaat etmesi, inancın en yüce tanımıdır.”</p>

<p>Bugün bu inanç neredeyse yok oldu. Sanatçılar, ayrıcalıklarından utanç duyuyor; bazen kendi varlıklarını bile sorguluyorlar. Şimdi cevaplanması gereken soru şu:</p>

<p>Sanat, bir aldatmaca mı? Yoksa insanın özgürlüğe açılan son kapısı mı?</p>

<p><span style="color:#d35400"><em>Kaynak: Albert Camus, Tehlike İçinde Yaratmak, İng çev. Sandra Smith, Vintage Books, 2019 (ilk baskı: Éditions Gallimard, 1958). Türkçeye çeviri ve uyarlama: Barandergisi.net</em></span></p>

<p><span style="color:#d35400"><em>Haber görseli: Francisco Goya, Los Desastres la Guerra, levha 1.</em></span></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/albert-camus-sanatcinin-sorumlulugu-uzerine</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Oct 2025 11:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/albert-camus-sanatcinin-sorumlulugu-uzerine.jpg" type="image/jpeg" length="93787"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gazze, Roma’yı değiştiriyor: İtalyan İntifadası!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/gazze-romayi-degistiriyor-italyan-intifadasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/gazze-romayi-degistiriyor-italyan-intifadasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin davasını yıllardır işleyen, “Babam Bir Özgürlük Savaşçısıydı”, “Son Dünya” ve “Kurtuluş İçin Vizyonumuz” gibi kitapların yazarı, The Palestine Chronicle editörü gazeteci Dr. Ramzy Baroud, İtalya’daki son gelişmeleri değerlendirdi. Baroud’a göre, Gazze’de yaşanan soykırım karşısında İtalyan halkının ayağa kalkışı, yalnızca İsrail’e verilen desteği değil, İtalya’nın iç siyasetini de derinden sarsacak tarihi bir dönüm noktasıdır. Ramzy, gözlemlerini “İtalyan intifadası” olarak aktarıyor!]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>On binlerce kişi, Cenova’da Küresel Sumud Filosu’nu uğurlamak için yürüdü.</p>

<p>İtalya’da Gazze için yaşananlar, ülkenin tarihinde görülmemiş düzeyde bir dayanışmayı gösteriyor. Bir halk ayaklanması başladı. Bu ayaklanma yalnızca Roma’nın İsrail’in Gazze’deki soykırımına yönelik tavrını değil, ülkenin siyasî yapısını da tamamen değiştiriyor.</p>

<p>Bunu anlamak için iki önemli noktayı dikkate almak gerekir:</p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>Ülke çapındaki halk seferberliği.</li>
 <li>İtalya’nın Filistin ve Ortadoğu’ya karşı tarihsel tutumu.</li>
</ol>

<p>Gazze’de soykırım başladığında, Giorgia Meloni’nin aşırı sağ hükümetinin dili ve tavrı, diğer Avrupalı liderlerden farklı değildi.</p>

<p>21 Ekim 2023’te İsrail’i ziyaret eden Meloni, Filistinlileri 7 Ekim saldırısı sebebiyle koşulsuz kınadı. Aynı zamanda İsrail’in “kendini savunma hakkına” söylemine de hudutsuz bir destek verdi.</p>

<p>Bu tavır aylarca değişmedi. Ta ki İsrail’in Gazze’deki soykırımı, Meloni’nin bile göz ardı edemeyeceği boyuta ulaşana kadar. Savunma Bakanı Guido Crosetto, geçtiğimiz Ağustos’ta İsrail’in “aklını ve insanlığını yitirdiğini” söyledi.</p>

<p>Buna rağmen İtalya’dan İsrail’e silah akışı sürdü. Roma yeni silah satmama kararı alsa da, İtalyan savunma devi Leonardo ile yapılan eski anlaşmalar işlemeye devam etti. Bu silahlar, Gazze’deki soykırımda doğrudan kullanıldı.</p>

<p><img alt="Italyan Intifadasi2" class="detail-photo img-fluid" height="720" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2025/10/italyan-intifadasi2.jpg" width="1280" />Meloni, İsrail’e bağlılığını, yüz binlerce masum Filistinlinin ve aynı zamanda İtalya Anayasası’nın pahasına sürdürdü. Oysa anayasa açıkça şunu söylüyor: “<a href="https://www.barandergisi.net/">İtalya</a>, başka halkların özgürlüğüne saldırı aracı olarak savaşı reddeder.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İtalyan toplumu ise, ilk aşamada sessiz ve dağınık göründü. Bu ilgisizlikten değil, üç temel tarihî ve siyasî nedenden kaynaklanıyordu:</p>

<p><strong>Bir:</strong> İtalyan medyası iki gruba bölünmüştü. Özel medya, büyük ölçüde Netanyahu’nun yakın dostu olan eski Başbakan Silvio Berlusconi’nin ailesinin elindeydi. Kamu medyası ise hükümetin kontrolündeydi. Her ikisi de İsrail’in propagandasına bağlı kaldı: Filistinliler suçlandı, İsrail aklandı.</p>

<p><strong>İki:</strong> İtalya’da örgütlü yapılar zayıflamıştı. Oysa bir zamanlar güçlü sendikalar, büyük partilere bağlıydı. Hem iç siyasette hem de dış politikada belirleyici roller üstlenmişlerdi.</p>

<p><strong>Üç:</strong> Bunların hepsi, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı büyük siyasal değişimle bağlantılıydı. 1948–1992 arasındaki Birinci Cumhuriyet ile 1992 sonrası İkinci Cumhuriyet arasındaki fark, Sovyetler’in çöküşü ve İtalya’nın güçlü komünist partisinin dağılmasıyla oluştu. Bunun sonucunda merkez sağ siyaseti yükseldi.</p>

<p>Bu değişim, İtalya’nın dış politikasını da kökten dönüştürdü. Daha dengeli bir tutumdan, İsrail’in en aşırı sağcı siyasetçilerini kucaklayan bir çizgiye geçildi.</p>

<p>Bu yakınlık, Berlusconi döneminde zirveye çıktı. Matteo Salvini’nin Lega partisiyle ise daha da belirginleşti. Lega, İtalya’da faşist mirasın en açık temsilcisi olarak biliniyor.</p>

<p>Ama tablo artık değişiyor. İsrail’in Gazze’de işlediği suçların boyutu, dünya çapında yükselen Filistin dayanışması ve İtalya’daki taban hareketleri bu süreci hızlandırdı.</p>

<p>22 Eylül’de İtalyan liman işçileri, İsrail’e silah sevkiyatına karşı ülke çapında greve gitti. Bu, militarizme karşı uzun bir direniş geleneğini hatırlatan tarihi bir adımdı. İşçiler yalnızca ücret değil, vicdan için sokaktaydı.</p>

<p>Bu grev, sendikaları yeniden içtimaî öncü yaptı. Bu hareketin siyasi sonuçları büyük olabilir. Çünkü Meloni, Filistin devletini tanımayı reddederek kendi halkının geniş kesimlerinin karşısında duruyor. Bu tutumun seçimlerde bedeli ağır olabilir.</p>

<p>İtalya, yeniden tarihin eşiğinde. Ya aşırı sağa daha da saplanacak ya da anti-faşist, dayanışmacı geçmişine geri dönecek.</p>

<p>Her durumda bir gerçek var: Bugün İtalya’da yaşanan şey, gerçek bir siyasi ayaklanmadır. Bir intifada!</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/gazze-romayi-degistiriyor-italyan-intifadasi</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Oct 2025 15:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/italyan-infitadasi-1.jpg" type="image/jpeg" length="90086"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Arthur Balfour’dan Tony Blair’e, Gazze’de acımasız bir ironi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/arthur-balfourdan-tony-blaire-gazzede-acimasiz-bir-ironi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/arthur-balfourdan-tony-blaire-gazzede-acimasiz-bir-ironi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1917’de Arthur Balfour, “Yahudi halkı için bir yurt” vaadiyle İsrail’in kurulmasına kapı aralamıştı. Bugün ise aynı zihniyetin bir başka temsilcisi, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Filistin’in devletleşme sürecinin başına geçiriliyor. İsrail’in temellerini atan emperyal güçler, şimdi de Filistinlilerin geleceğini tayin etme iddiasında. Analist Joe Macaron’un kaleminden…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ABD Başkanı Donald Trump, kendisinin sunduğu ateşkes önerisini değerlendiren Hamas yöneticilerine Doha’da yapılan saldırıya göz yumdu. Hamas yetkililerine saldırıyı İsrail yaptı. Ardından da Filistin Başkanı Mahmud Abbas ve diğer yetkililerin ABD vizesi iptal edildi. Filistin konulu Birleşmiş Milletler toplantısına Filistinliler gelemedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bir diğer “ironik” şey de; Britanya’nın “ince” mizahı! İngiltere, Filistin’i “devlet olarak” tanıdıktan hemen sonra bir İngiliz’in (Tony Blair) Gazze’yi yöneteceğine dair söylentiler ortaya atıldı. Eski Başbakan Tony Blair, Beyaz Saray’ın Gazze için öngördüğü ateşkes planını uygulamak ve savaş sonrası Gazze’deki yönetime liderlik etmek üzere ana aday olarak önümüzde duruyor.</p>

<p>Bu durum, yalnızca Filistinlilerin umutlarını boşa çıkarmak değil, onların kendi geleceklerine dair kararlarda temsil hakkını da inkâr etmek anlamına geliyor. Blair, kurduğu enstitü aracılığıyla sadece “dünya liderlerine tavsiyeler” vermiyor; Gazze’de Amerikan-İsrail eksenli bir savaş sonrası düzenin başına geçirilmek üzere konumlandırılıyor. Bu arada Gazze’de geçici vali olması beklenen iş adamı Samir Halila da tutuklandı.</p>

<p>Blair, Trump’ın damadı Jared Kushner ile birlikte 27 Ağustos’ta Beyaz Saray’daki Gazze toplantısına katıldı ve buradan Trump’ın 21 maddelik planı çıktı. Başlangıçta bu işe dâhil olduğunu reddetse de, Financial Times, Blair’in ekibinin “Trump Riviera” adlı projeye katıldığını ortaya koydu. Bu proje, İsrail yatırımcılarının öncülüğünde, Boston Consulting Group tarafından kurgulanan ve Gazze’yi “canlı bir ticaret merkezi”ne dönüştürmeyi hedefleyen girişimdi. Bu planın önceki versiyonlarından birinde, Filistinlilerin topluca Gazze dışına sürülmesi de yer alıyordu.</p>

<p>Economist dergisine göre “Gazze Uluslararası Geçiş Otoritesi”, beş yıllık bir BM yetkisiyle “en yüksek siyasi ve hukuki otorite” olacak, uluslararası gözetim altında Filistinli teknokratlarca yürütülecekti. Daha sonra yetkiler, yeniden yapılandırılmış bir Filistin Yönetimi’ne devredilecekti. Blair ise bu süreci, 25 kişilik bir sekreterya ve 7 kişilik bir kurul aracılığıyla uzaktan yönetecek, ilk etapta Mısır’ın El Ariş kentinde bulunacak, güvenlik sağlandığında Gazze’ye geçecekti. Güvenliği ise Arap ve çok uluslu bir güç sağlayacaktı.</p>

<h3><strong>Gökdelenler 65 bin insanın öldürüldüğü yere mi dikilecek?</strong></h3>

<p>Tartışmayı yalnızca Blair’e indirgemek yanıltıcı olur. Onun adı, planın asıl kusurlarını gölgeleme riski taşıyor.</p>

<p>Trump’ın planı, görünürde Gazze’yi silahsızlandırmayı, Hamas’ı ortadan kaldırmayı ve yardımlar ile yatırımları cazip hale getirmeyi amaçlıyor. Bu, ABD’nin klasik formülü; siyasi haklar yerine ekonomik kalkınmayı ikame etmek ve yönetmek. Plan, İsrail’in yıktığı gökdelenleri yeniden inşa etmeyi, ekonomik bölgeler kurmayı, yatırımcıları çekmek için gümrük vergilerini düşürmeyi öngörüyor. Bu, tam anlamıyla sömürgeci bir taslak: Halkın iradesi sorulmadan Gazze’nin geleceğini yeniden kurgulamak. Oysa sadece son iki yılda 65 binden fazla Filistinli öldürüldü.</p>

<p>Plan, İsrail’in aşamalı çekilmesini öngörüyor ama ne bir takvim ne de güvence var. Bu da kontrolün süresiz devamı riskini doğuruyor. Uluslararası güvenlik gücünün yetkisi, angajman kuralları, İsrail’in aşırı müdahalesine karşı korunup korunmayacağı belirsiz. Böyle bir gücü oluşturmak aylar sürecek – peki o zamana kadar Gazze’nin hali ne olacak?</p>

<p>Dahası, Filistin devletinin kurulması, Gazze’nin “yeniden geliştirilmesi” ve Filistin Yönetimi’nin “reformları” şartına bağlanıyor. Bu koşulların ucu açık ve tamamen Washington ile Tel Aviv’in dikte ettiği şeyler. Filistinlilerin kendi güvenliklerini veya ekonomilerini kontrol etmesine dair bir düzenleme yok. Geleceğe dair “siyasi ufuk” ifadesi belirsiz ve bu süreçte Filistinliler şekillendirici aktör değil. ABD’nin Batı Şeria’nın ilhakına karşı çıkıp çıkmadığı bile net değil.</p>

<p>Arthur Balfour, bir asırdan fazla zaman önce “Yahudi halkı için bir yurt” demişti. Bugün de yine bir eski Britanya Başbakanı olan Tony Blair, Washington ve Tel Aviv adına Filistin’in devletleşme sürecini yönetmek üzere ortaya çıkarılıyor. Bu da tarihî bir ironi.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/arthur-balfourdan-tony-blaire-gazzede-acimasiz-bir-ironi</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Oct 2025 14:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/gaza-blair.jpg" type="image/jpeg" length="91835"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistin'i tanımanın ödülünü neden halk değil Abbas alıyor?]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/filistini-tanimanin-odulunu-neden-halk-degil-abbas-aliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/filistini-tanimanin-odulunu-neden-halk-degil-abbas-aliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İngiltere’nin kurgusal bir Filistin devletini tanıması, Yahudi üstünlükçü idareyi sürdürmek için vekâlet görevi gören liderlere resmî statü tanıyan yüzyıllık stratejiyi sürdürüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bu haftanın başlarında, İngiltere ve onun yerleşik kolonileri Kanada ve Avustralya da dahil olmak üzere birkaç Avrupa ülkesi — kayda değer istisnası ABD olmak üzere — var olmayan bir “Filistin Devleti”ni tanıdılar. Bu devletin yönetimi, seçilmemiş, işbirlikçi ve halkına ihanet eden Filistin Yönetimi (PA) ile onun başı Mahmud Abbas’a bırakıldı.</p>

<p>İngiltere’nin Filistinli işbirlikçileri halk adına konuşacak makam olarak tanıması ilk kez yaşanmıyordu. Bu uygulama, İngiltere 1917 sonunda Filistin’i fethedip sömürgeleştirdiği andan itibaren başladı.</p>

<p>Kasım ayında Balfour Deklarasyonu’nun yayınlanmasının ardından ve aynı yılın Aralık ayında İngilizlerin Filistin’i askerî olarak fethetmesinin ardından (1918 Eylül’üne kadar tüm toprakları üzerinde tam denetim sağlandı), 1918-1920 yılları arasında 40’tan fazla Filistinli örgüt kuruldu. Amaçları, İngiliz sömürge yönetimine ve Siyonist yerleşimci sömürgeciliğine karşı mücadele etmekti.</p>

<p>Bu örgütler bağımsızlık talep etti, ulusal kongreler topladı ve Filistin’in Arap karakterini teyit eden, özgürleşmesini ve Büyük Suriye çerçevesinde birliğini savunan kararlar aldılar.</p>

<p>Buna rağmen İngiltere, Filistinlilerin tanınma taleplerini sürekli engelledi; tanıma koşulunu her zaman Siyonist projeyi kabul etmelerine bağladı.</p>

<p>Bu tür taktikler, dünya genelinde sömürgeci güçlerin uyguladığı temel bir stratejiyi yansıtıyordu: Sömürgeleştirilenlerin kendi temsilcilerini reddetmek, sonra onların arasından işbirlikçiler bulup halkına ihanet etmeye hazır olanları lider olarak yerleştirmek. Filistinliler de bu stratejinin istisnası değildi; İngilizler ya da Siyonistler döneminde bu stratejinin en net örneklerinden biri oldular.</p>

<p>Yüzyıl boyunca, halk adına konuşan her meşru Filistinli yapı tanınmaktan mahrum bırakılırken, işbirlikçiler meşrulaştırıldı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 1993’te temsil yetkisini terk edip Oslo’da İsrail’in Filistin’i kolonileştirme hakkını kabul ettiğinde, ancak o zaman Filistin halkının resmî sesi olarak kabul edildi.</p>

<p>Şimdi kurgusal bir devletin başı olarak tanınan Filistin Yönetimi (PA), bu yüzyıllık sömürgeci stratejinin güncel tezahürü: Halkına kendi liderliğini ve iradesini kullandırmayan, işbirlikçi bir rejimi yüceltmek.</p>

<h3><strong>İlk direniş</strong></h3>

<p>İngilizlerin Filistin’i işgalinden sonra ortaya çıkan örgütler arasında en öne çıkanı Filistin Müslüman-Hristiyan Dernekleri (MCA) oldu; ilk şubesi 1918’de Jaffa’da kuruldu. Bu dernekler, İngiliz sömürgeciliğine ve Yahudi Siyonizmine karşı mücadelede, dini çizgileri aşan bir birlik arayışı içindeydiler.</p>

<p>Chaim Weizmann’ın ifadesiyle:<br />
<em>"Fransızlar Tunus’ta ne yaptıysa, Yahudiler Filistin’de de onu yapabilir."</em></p>

<p>O yılın Kasım ayında Jaffa MCA, askeri yönetimin baş politikacısı ve karar alıcısı General Gilbert Clayton’a bir memorandum sundu. Bu belgede Filistin’in Arap karakteri, “bizim Arap vatanımız Filistin” olarak teyit edildi ve İngiltere’nin Yahudi ulusal evi yaratma politikası reddedildi.</p>

<p>MCA, 27 Ocak–9 Şubat 1919 tarihleri arasında ilk Filistin Ulusal Kongresini Kudüs’te topladı. Delegeler, Filistin ve tüm Suriye’nin, Lübnan dahil, özgürleştirilmesini talep etti; bağımsız ve birleşik bir Büyük Suriye istediler. Bu kararları Paris Barış Konferansı’na iletmek üzere bir heyet seçildi, ancak İngilizler heyetin ülkeyi terk etmesini engelledi. Yine de kararlar Paris’e ulaştı.</p>

<p>Konferans sırasında, Siyonist Örgüt’ün (ZO) başkanı Chaim Weizmann, ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing ile görüştü. Weizmann, daha sonra anlattığı bu görüşmede Lansing’e, Siyonistlerin hedefinin “Filistin’in, İngiltere’nin İngiliz olması kadar Yahudi hâline gelmesi” olduğunu söylediğini aktardı. Lansing’in, o dönemde Fransızların Tunus’ta elde ettiği olağanüstü başarıyı örnek olarak aldığını da ekledi.</p>

<p>O dönemde bir Fransız yerleşim kolonisi olan Tunus, model olarak gösterildi: Weizmann şöyle dedi:<br />
<em>"Fransızların Tunus’ta yaptığı neyse, Yahudiler Filistin’de de bunu yapabilecek; Yahudi iradesi, Yahudi parası, Yahudi gücü ve Yahudi coşkusu ile."</em></p>

<h3><strong>Sömürgecilik ve tanınma mücadelesi</strong></h3>

<p>Haziran 1919’da, Başkan Woodrow Wilson tarafından gönderilen Amerikan King-Crane Komisyonu, Anadolu, Suriye, Lübnan ve Filistin halklarının taleplerini incelemek üzere Filistin’e geldi; bu, İngiltere ve Fransa’nın nüfuz alanları üzerindeki rekabeti hafifletme çabalarının bir parçasıydı.</p>

<p>Filistin’de, komisyon MCA ve diğer kulüplerden onlarca Filistinli ile görüştü; hepsi bağımsızlık talep ediyor, genç milliyetçiler ise Suriye ile birleşmeyi istiyordu.</p>

<p>Görüşülen tüm Filistinliler, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğine şiddetle karşı çıktılar.</p>

<p>Komisyon, Ağustos 1919’da raporunu Paris Barış Konferansı’na sundu. Rapor, Filistin halkının bağımsızlığa desteğini iletti, ancak halkın henüz buna hazır olmadığını belirtti. İkinci seçenek olarak, İngiliz veya Fransız kontrolü yerine, demokratik olarak seçilmiş bir meclisle Amerikan Mandası önerildi.</p>

<p>Buna rağmen, o dönemde Londra ve Paris kendi anlaşmalarını çoktan yapmış ve raporun bulgularını görmezden gelmişti. Rapor, ABD Kongresi Balfour Deklarasyonu’nu onayladıktan sonra, 1922’de yayımlandı.</p>

<p>Temmuz 1920’de, Fransa’nın Suriye’yi fethettiği aynı ayda, İngiltere Filistin’deki askerî işgalini sivil yönetime dönüştürdü ve yeni Mandası’nın ilk yüksek komiseri olarak Siyonist Yahudi politikacı Herbert Samuel’i atadı.</p>

<p>Mayıs 1920’de Kudüs’te yapılması planlanan ikinci Filistin Ulusal Kongresi, yetkililer tarafından yasaklandı. Bunun üzerine MCA, Aralık ayında Jaffa’da, tüm Filistin kulüplerinin, örgütlerinin ve derneklerinin katılımıyla geniş katılımlı üçüncü Ulusal Kongre’yi topladı.</p>

<p>Kongre, Filistin’in bağımsızlığını talep etti ve halkı İngiliz hükümetine ve uluslararası forumlarda temsil edecek bir komite olan Filistin Arap Yürütme Kurulu (AE)’nu seçti. Samuel, bu talebi tamamen reddetti ve komiteyi Filistin halkının temsilcisi olarak tanımayı reddetti.</p>

<p>Filistinliler Mart 1921’de Kahire’ye bir heyet göndermeyi başardılar; burada kısa süreli olarak Siyonist ve meşhur antisemitik Koloni Sekreteri Winston Churchill ile görüştüler.</p>

<p>Birkaç gün sonra Churchill’in Filistin ziyareti sırasında daha kapsamlı görüşmeler yapıldı. Filistinlilerin İngiltere’den Balfour Deklarasyonu’nu iptal etmesini, Yahudi yerleşimini yasaklamasını ve bağımsızlığı tanımasını talep etmelerine karşılık, Arap karşıtı ırkçı Churchill, İngiltere’nin yönetme hakkının askerî fetihten kaynaklandığını ilan etti.</p>

<p>Churchill ayrıca, sömürge yönetiminin “yıllarca devam edeceğini ve adım adım… tam özerk yönetime götürecek temsili kurumlar geliştireceğini” belirtti ve ekledi: “Bugün burada hepimiz ve çocuklarımız, torunlarımız bu gerçekleşmeden önce dünyadan geçmiş olacağız.”</p>

<p>Ağustos ayında Filistinli Anglikanların kendisine dilekçe sunması üzerine, Churchill onları reddetti ve Filistinli Anglikanların “Semitik ırklara” ait olduklarını hatırlatarak, İngiliz Anglikanlarından büyük bir ırk farkı bulunduğunu belirtti.</p>

<h3><strong>Tanıma şartları</strong></h3>

<p>1921’de MCA, Londra’ya bir heyet göndermek üzere bir delege atadı. Aynı yıl Temmuz ayında, İngiliz Sömürge Sekreteri, Samuel’e yazdığı bir yazıda, herhangi bir idari reformun “yalnızca Yahudiler için Ulusal Ev yaratma politikasının kabulü temelinde ilerleyebileceğini” açıkça belirtti; bu politika İngiliz siyasetinin temel maddesi olarak kalıyordu. “Kurulacak temsilci organların, Ulusal Ev ilkesini hayata geçirmeye yönelik tedbirler (göç vb.) üzerinde herhangi bir müdahaleye izin verilmeyeceği ve bu ilkeyi sorgulamayacağı” da eklenmişti.</p>

<p>Bunlar, İngiltere’nin yerli Filistin temsilciliğini tanımaya hazır olduğu sarsılmaz şartlardı; ancak Filistinliler, Mandate dönemi boyunca bu şartları reddettiler. Milletler Cemiyeti de benzer gerekçelerle Filistinlilerin meşruiyetini tanımadı.</p>

<p>1922’de İngilizler, Filistin için bir yasama konseyi kurmayı teklif ettiklerinde, tüm adayların ve partilerin Mandayı ve onun Siyonist yerleşimci projesini meşru olarak kabul etmesini şart koştu.</p>

<p>O yıl toplanan beşinci Filistin Kongresi, seçimleri boykot etme kampanyası başlattı; seçimleri Yahudi yerleşimci sömürgeciliğini meşrulaştırma oyunu olarak nitelendirdi ve bağımsızlık talebini yineledi.</p>

<p>Tesadüfen, aynı yıl Tunuslular da Fransız sömürgecileriyle eşit haklar ve seçilmiş parlamentoda orantılı temsil talep ediyordu.</p>

<p>Altıncı Filistin Kongresi, Milletler Cemiyeti Mandayı resmen İngiltere’ye verdiği Haziran 1923’te toplandı ve yetkililerle işbirliği yapılmamasını, vergi ödemeyi reddetmeyi vurguladı.</p>

<p>İngilizlerin, Kudüs merkezli saygın aileleri (büyükleri İngilizlerle işbirliği yapmış, Siyonistlerle yapmamış olanlar) ile hem İngiliz hem Siyonistlerle işbirliği yapan aileler arasında böl-yönet taktikleri uygulaması sonucunda, ulusal hareket bölündü; yedinci Kongre’nin toplanması ancak Temmuz 1928’e kadar gecikti.</p>

<h3><strong>Sömürge işbirlikçileri</strong></h3>

<p>Chaim Kalvarisky, Yahudi Ajansı’nda üst düzey bir Siyonist yetkili ve Siyonist Yürütme Kurulu’nun “Arap Dairesi” başkanı olarak, MCA’ya alternatif olarak Filistin mezhepçi Ulusal Müslüman Cemiyeti (NMS)’nin kurulmasını finanse etti.</p>

<p>Kalvarisky, mezhepçi Müslümanları, Filistinli Hristiyan etkisinin aracıları olarak gördüğü MCA’ya saldırmaları için teşvik etti. Ayrıca elit aile üyelerini finanse ederek, ulusal Filistinli örgütleri yöneten rakip notablere karşı mücadele edecek “Tarım Partisi” (al-Hizb al-Zira'i)’ni kurmalarını sağladı.</p>

<p>Sömürge karşıtı Filistinliler, hem NMS’yi hem de Tarım Partisi’ni, Siyonist finansmanı kabul ettikleri ve Yahudi yerleşimini destekledikleri için hain olarak gördü.</p>

<p>Tarım Partisi, daha sonra 1936-39 Büyük Filistin İsyanı sırasında Filistinli işbirlikçiler için bir model olarak hizmet etti; İngilizler ve Siyonistler, Filistinli devrimcileri öldürmelerine yardım etmek üzere “barış grupları”nı finanse ettiler. Bu “barış grupları” da, 1994’ten itibaren Filistin direnişini İsrail adına bastıran PA güvenlik güçlerinin modeli hâline geldi.</p>

<p>Batı’nın 1948–53 dönemi Tüm-Filistin Hükûmeti (APG)’nin egemenliğini tanımayı reddetmesi, Filistinlilerin meşruiyetini inkâr ederken onları temsil etmeyenleri tanımanın bir başka örneğiydi.</p>

<p>Batı, APG’yi tanımak yerine, 1948 sonrası Filistin’in kalanını yöneten kişi olarak Ürdün Kralı Abdullah I’i meşru hükümdar olarak destekledi. Bu dinamik, 1964’te FKÖ’nün yükselişi ve özellikle 1969’da halkın önderliğindeki Filistin gerillalarının yönetime geçmesinden sonra da devam etti.</p>

<p>Daha önce sömürgeleştirilmiş dünyanın çoğu, 1974’te, özellikle FKÖ Başkanı Yaser Arafat’ın 1974’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmasının ardından FKÖ’yü tanıdı ve BM de FKÖ’yü “Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi” olarak kabul etti.</p>

<p>Buna rağmen, ABD ve Batı Avrupa müttefikleri, örgüte temsil yetkisi vermeyi reddetti.</p>

<p>1973 savaşının ardından, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, BM himayesinde bir barış konferansı önerdi; konferans Aralık ayında Cenevre’de toplandı. Mısır, Ürdün ve İsrail katılırken, Suriye FKÖ’nün resmi olarak davet edilmemesi nedeniyle katılmayı reddetti.</p>

<p>Aslında Sedat, Ekim sonunda FKÖ’ye gayriresmî bir davet iletmişti ve bu, örgüt içinde konferansa katılma konusunda büyük tartışmalara yol açtı. Arafat, katılmaya hazır olduğunu göstermek için Henry Kissinger’a sinyaller de gönderdi.</p>

<p>Sonuçta, resmi bir davet gelmediği için FKÖ katılmamayı tercih etti; özellikle konferans, BM Kararları 242 ve 338 temelinde, İsrail’in tanınmasını ve 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesini şart koşuyordu. ABD, İsrail ve Ürdün, FKÖ’nün katılımına karşı çıktı.</p>

<h3><strong>Teslimiyeti kabullenme</strong></h3>

<p>Gerçekte, FKÖ’nün 1988’de Cezayir’de tarihi Filistin’in %22’si için tek taraflı bağımsızlık ilanından sonra birçok Filistin hakkını ödün vermesi ve taviz vermesine rağmen, Batı ve İsrail örgütün meşruiyetini katı şekilde reddetti.</p>

<p>1991’deki uluslararası Madrid Orta Doğu Barış Konferansı’nda, ABD ve İsrail FKÖ’nün katılmasını engelledi; bunun yerine, sadece Batı Şeria ve Gazze’den bir Filistin heyetinin Ürdün heyetinin parçası olarak katılmasını ve bağımsız hareket etmemesini şart koştu. Buna rağmen, Amerikalılar ve İsrailliler katılımcıları kontrol etti; “sertlik yanlısı” olarak görülenleri veya Doğu Kudüs’ten olanları reddederken, diğerlerini onayladılar.</p>

<p>FKÖ, ancak 1993’te Filistin halkını temsil etmeyi bıraktığında ve Oslo’da İsrail’in Filistin üzerindeki sömürgeci hâkimiyetini tanıyarak İsrail ve ABD taleplerine boyun eğdiğinde, Filistinlilerin “meşru” temsilcisi olarak tanındı.</p>

<p>Bu, 1910’lardan itibaren Britanya sömürgeciliğinin koşullarıyla uyumluydu; yani, yalnızca Avrupalı Yahudilerin kendi topraklarını kolonileştirme ve gasbetme hakkını tanıyan Filistinliler, halklarının meşru temsilcisi olarak tanınabilirdi; gerçek meşruiyetleri tamamen olmasa bile.</p>

<p>Sadece Avrupalı Yahudilerin topraklarını kolonileştirme ve gasbetme hakkını tanıyan Filistinliler, halklarının meşru temsilcisi olarak tanınabilirdi.</p>

<p>FKÖ, kendisini 1920’lerin sömürge karşıtı MCA’sı eşdeğerinden, işbirlikçi rakibi Tarım Partisi’ne dönüştürmüştü.</p>

<p>Oslo sonrası 2006’da Hamas, İsrail ve ABD dikte ettiği PA yönetimi altında yasama seçimlerine katılmayı seçti; bu, direniş grubu için ezici bir zaferle sonuçlandı. Buna rağmen ABD, İsrail ve Batı Avrupa, Hamas’ı Batı Şeria ve Gazze’de Filistin halkını temsil eden meşru hükümet olarak tanımayı bir kez daha reddetti.</p>

<p>2007’de, Hamas’ı iktidardan uzaklaştırmak için bir darbe desteklediler; Batı Şeria’da başarıya ulaştı, ancak Gazze’de başarısız oldu. Bu seçim deneyimi, İsrail ve Batılı emperyal güçlere, işbirlikçi PA rejimi altında hiçbir oy kullanımına izin verilemeyeceğini ve sonuçların önceden garanti edilmediği sürece hiçbir muhalifin işbirlikçi rolünü tehdit edemeyeceğini gösterdi.</p>

<p>1994’ten beri PA, İsrail işgalinin uygulayıcısı olarak görev yapıyor ve tüm direnişi bastırmaya yardımcı oluyor; özellikle son iki yıldır Filistin halkına karşı süren soykırımda.</p>

<p>Daha geçen hafta, Kapos PA rejimi, Batı Şeria’daki planlı bir direniş operasyonunu İsrail’e haber vermek suretiyle yardımcı oldu.</p>

<p>İşin tuzu biberi ise, PA yetkilileri arasındaki iç çekişme sonucu, askeri istihbarat tarafından Brigadier General Riyad Faraj, antika kaçakçılığı ve Ceriho’daki Deir Qal’a manastırına ait araziyi İsrail yerleşimcilerine satmakla suçlanarak tutuklandı. Faraj, PA istihbarat şefi Major General Majed Faraj’ın kardeşi; Abbas’ın yerine geçmesi muhtemel adaylardan biri olarak tercih ediliyor.</p>

<p>İngiltere ve onun yerleşik kolonilerinin bu hafta tanıdığı kurgusal Filistin Devleti, İsrail’in iddia ettiği gibi Hamas için bir ödül değil; Filistin halkının sömürgeci düşmanına PA’nın sadık hizmeti ve yabancı Yahudilerin kendi topraklarını kolonileştirme hakkını tanıma ısrarının bir ödülüdür.</p>

<h3><strong>Yahudi'yi yüceltmenin normalleşmesi</strong></h3>

<p>Tarihî olarak Filistin halkının düşmanları, hayali bir Filistin Devleti’ni tanımakla, işgal altındaki Filistinlilerin çoğunluğu tarafından demokratik olarak seçilmiş son siyasi parti olan Hamas’ı Filistin’in geleceğine dair herhangi bir siyasi denklemden tamamen çıkarmakta ısrar ediyor.</p>

<p>İngiliz başbakan, “tanımanın Hamas’a bir ödül olmadığını” vurguladı ve “İngiltere’nin önümüzdeki haftalarda Hamas liderliğinin üst düzey isimlerini de cezalandırmak için ek adımlar atacağını” taahhüt etti. Kanada başbakanı, tanımanın “barışçıl bir arada yaşama ve Hamas’ın sona erdirilmesini isteyenleri güçlendireceğini” savundu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Avustralya başbakanı ise formülü en açık şekilde ortaya koydu:<br />
“Filistin Yönetimi Başkanı, İsrail’in var olma hakkını yeniden teyit etti ve Avustralya’ya doğrudan taahhütlerde bulundu; bunlar arasında demokratik seçimlerin yapılması ve maliye, yönetim ve eğitim alanlarında önemli reformlar gerçekleştirme sözü yer alıyor… Terör örgütü Hamas’ın Filistin’de hiçbir rolü olamaz.”</p>

<p>İsrail’in Gazze’deki imha kampanyası aralıksız devam ederken, bu haftaki devlet tanıma tiyatrosunun asıl amacı, İsrail’in Yahudi üstünlükçü bir devlet olarak var olma hakkını onaylamak oldu.</p>

<p>Bu düzeni sürdürmede üstlendikleri rol nedeniyle, işbirlikçi PA rejimi Filistin halkının resmî temsilcileri olarak kutsandı.</p>

<p>İngilizlerin 1920’lerde başlattığı uygulama, bir asır sonra 2020’lerde hâlâ devam ediyor.</p>

<p></p>

<p><em>Joseph Massad, Middle East Eye</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/filistini-tanimanin-odulunu-neden-halk-degil-abbas-aliyor</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Oct 2025 16:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/abbas-hain.webp" type="image/jpeg" length="73776"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ghada Abdulfattah: Gazze’de okula dönüş]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/ghada-abdulfattah-gazzede-okula-donus</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/ghada-abdulfattah-gazzede-okula-donus" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ghada Abdulfattah, Gazze merkezli bir gazeteci, hikâye yazarı… Yazılarında savaşın gölgesinde direnen elim hayatları; özellikle de çocukların ve kadınların hikâyelerini görünür kılmayı amaçlıyor. Ghada, şahitlik ettiği sahneleri sâde bir dille aktararak, gazi millet Gazzelilerin portrelerini resmediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sıcak bir pazar sabahı saat 10.00’da, Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta öğretmen Alaa Abu Sabt yaklaşık 20 çocuğun karşısında duruyordu. Çocuklar, kamptaki herkesin “eğitim çadırı” dediği yerde toplanmıştı. Burasının okul olduğunu belli eden tek şey birkaç kalem, dağınık kâğıt yığınları, içinde kırık dökük boya parçaları bulunan bir kavanoz ve iki kırık sandalyenin arasında zar zor duran bir kara tahtaydı.</p>

<p>“Biraz daha bekleyelim, diğerleri de gelsin,” dedi Alaa. O sabah bir yardım kuruluşuna ait su tankeri kampa gelmişti; çoğu öğrenci bidonlarını doldurmak için kuyruğa girmişti. Bazıları derse geç, toz içinde ve nefes nefese geldi. Alaa, Usaid isimli bir çocuğa çadırın zeminine serilmiş ince örtüye basmadan önce sandaletindeki kumu silmesini hatırlattı.</p>

<p>Çocukları toparlamak için derse resimle başladı. Kağıtları ve kavanozdaki erimiş, yamuk boya parçalarını dağıttı. Usaid, ailesiyle ve amcasının ailesiyle bir çadırda yaşıyor olmasına rağmen, resmine her çocuğun kendi odası olduğu renkli karelerden bir ev çizdi.</p>

<p>“Okulda ne tuvalet var ne su,” dedi Alaa. “Bir çocuk tuvalete gitmek isterse, kendi çadırına koşmak zorunda.” Alaa’nın öğretmenliği için maaş da yok. Yardım kuruluşlarından malzeme istemiş ama pek karşılık bulamamış. “En basit şeylere bile ihtiyacım var,” diyor; kalem, kâğıt, defter. “Ama bulunursa çok pahalı. Kitap yok, çanta zaten hayal gibi. Artık bunları düşünmek bile lüks oldu.”</p>

<p>Açlık her yerde. Bazı aileler çocuklarını sırf açlıklarını unutsunlar diye çadıra gönderiyor. “Derslere odaklanabiliyorlar mı? Tabii ki hayır,” diyor Alaa, yorgun bir tebessümle.</p>

<p>Filistin, dünyanın en yüksek okuryazarlık oranlarından birine sahip; yüzde 98. Ama Gazze’de eğitim artık güvenlik, yiyecek, su ve sağlık hizmetlerinin çok gerisinde. Çocuklar için sınıf, çoğu zaman açlıktan, yas ve korkudan bir kaçış noktası.</p>

<p>Savaş iki yıl önce başladığında Gazze’de dersler yeni açılmıştı. Okullar hızla göç eden aileler için barınağa dönüştü; sıraların yerini şilteler aldı. Bu barınakların çoğu sonradan bombalanıp yok edildi. Bugün Gazze’de okulların neredeyse tamamı hasarlı ya da tamamen yıkılmış durumda.</p>

<p>Geçen yıl Ramallah’taki Filistin Yönetimi, Gazze’deki çocuklara internet üzerinden ders verebilmek için “sanal okul” başlattı. Müfredat, kaybedilen zamanı telafi etmek için iki yılı birleştirilmiş hızlandırılmış derslerden oluşuyordu. Ama Alaa’nın sözleri durumu özetliyor: “Kâğıt üstünde çözüm, ama pratikte imkânsız.” Çocukların çoğu kaleme bile ulaşamıyor; bilgisayar ya da internet zaten hayal. Elektrik yok denecek kadar az, bağlantılar kesik, aileler hayatta kalmaya odaklanmış durumda.</p>

<p>Kamptaki gönüllü öğretmenler, birinci sınıftan onuncu sınıfa kadar çocuklarla ilgileniyor. Küçükler Arapça, matematik ve İngilizce; büyükler fen, fizik, kimya görüyor. Ama internet ya da malzeme olmayınca, Alaa çoğu zaman doğaçlama yapmak zorunda kalıyor.</p>

<p>Pek çok çocuk hangi sınıfta olması gerektiğini bile bilmiyor. “Savaş başlamadan önce birinci sınıfa geçecektim,” dedi küçük Manal. “Şimdi… bilmiyorum. Belki ikinci. Yok, üçüncü.” Bugünün üçüncü sınıf öğrencileri basit okuma yazmada bile zorlanıyor.</p>

<p>Ahmed ve Mahmoud sık sık geç geliyor; babaları birkaç ay önce yardım dağıtım merkezinden yiyecek getirmeye çalışırken öldürüldü. Aya, savaşın üçüncü haftasında babasını kaybettiği için 4 yaşındaki kız kardeşi Ameera’yı da derse getiriyor. Ghada’nın kardeşi de savaşın başında öldürüldü. Manal’ın babası 2023 Kasım’ından beri kayıp; ailesiyle birlikte Gazze’den güneye kaçarken İsrail kontrol noktasında gözaltına alınmış. Alaa’nın da bir kardeşi İsrail saldırısında öldürüldü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu, savaş başladığından beri Alaa’nın dördüncü okul çadırı. İlk başta kendi yaşadığı çadırda ders veriyordu. Sonra ayrı bir çadır buldu ama hem o hem de sonrakiler İsrail bombardımanıyla yok edildi. Çocuklar patlama seslerini öyle iyi tanıyor ki, uçak mı, drone mu, gemi mi olduğunu ayırt edebiliyorlar. Ben oradayken Alaa matematik dersi veriyordu; önce İsrail İHA’larının vızıltısı, ardından yakındaki patlamalar duyuldu. Çocuklar irkildi, kimisi çadır kapısına yöneldi. Usaid arkadaşlarını sakinleştirmeye çalıştı: “Korkmayın.”</p>

<p>Bombardıman durduğunda, Alaa dersine kaldığı yerden devam etti.</p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/ghada-abdulfattah-gazzede-okula-donus</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Oct 2025 13:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2025/10/gazze-cocuk-protesto-aa-2198735.jpg" type="image/jpeg" length="71514"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
