<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</title>
    <link>https://www.barandergisi.net</link>
    <description>Baran Dergisi - Baran-Haber-Görüş</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.barandergisi.net/rss/tercume" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 12 Aug 2026 09:55:42 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/rss/tercume"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[AB'nin ikiyüzlülüğü: Hukuk Filistin'e gelince askıya alınıyor]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/abnin-ikiyuzlulugu-hukuk-filistine-gelince-askiya-aliniyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/abnin-ikiyuzlulugu-hukuk-filistine-gelince-askiya-aliniyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong><font dir="auto"><font dir="auto">AB üyesi ülkelerin İsrail'i sorumlu tutmak için 'uzlaşmaya' ihtiyaçları yok</font></font></strong></h2>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Dışişleri bakanları Gazze ve Batı Şeria konusunda bir araya gelirken, ulusal hükümetler AB'nin felç olmuş tavrının arkasına saklanamazlar.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">13 Temmuz'da Avrupa Birliği dışişleri bakanları Brüksel'deki Dışişleri Konseyi'nde tekrar bir araya gelecek. Gündemde "Gazze ve Batı Şeria hakkında görüş alışverişi" yer alıyor ve yerleşim yerlerinden yapılan ticaret, AB-İsrail Ortaklık Anlaşması, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'e olası yaptırımlar ve yasadışı İsrail yerleşimlerinden gelen malların yasaklanması yerine kısıtlanmasına yönelik öneriler gibi konuların ele alınması bekleniyor.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Önceki girişimler bir gösterge ise, Temmuz toplantısı tanıdık bir kalıbı izleyecektir: Tereddüt, örtmeceler ve İsrail'i sorumlu tutacak anlamlı bir eylem yok. Belirtilen engel muhtemelen "uzlaşma eksikliği" olacaktır. Uygulamada, bu ifade bloğun kolektif eylemsizliği maskelemek için tercih ettiği yol haline geldi.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Almanya ve İtalya, birçok Doğu Avrupa ülkesinin de desteğiyle, İsrail'in ihlallerine karşılık anlamlı adımlar atılmasını defalarca engelledi. Bu arada diğer üye devletler ise büyük ölçüde felç olmuş durumda kaldı ve kararlı adımlar atmak yerine sorumluluğu ulusal hükümetler ve AB kurumları arasında paylaştırdı.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Ancak AB ve üye devletleri, İsrail söz konusu olduğunda uluslararası hukuk dilini kullanmayı reddederken, bu dili kullanmaya devam ediyor. İlke ile uygulama, söylem ile eylem arasındaki uçurum artık diplomatik bir tutarsızlık değil; politika haline geldi.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Bu durum giderek daha zor haklı gösterilebilir ve gizlenebilir hale geliyor.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Sızdırılan 2017 tarihli bir hukuk notuna göre, AB'ye, bloğun İsrail ile ilişkilerini düzenleyen siyasi ve ticari çerçeve olan Ortaklık Anlaşması'nı askıya almak için yasal gerekçeleri olduğu zaten bildirilmişti. Başka bir soruşturma, İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'da AB fonlarıyla finanse edilen 150 milyon avrodan (172 milyon dolar) fazla altyapıyı hesap vermeden tahrip ettiğini veya zarar verdiğini, yerleşim yerlerinden gelen malların ise yanıltıcı etiketlerle Avrupa pazarlarına girmeye devam ettiğini göstermiştir. Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler ve insan hakları kuruluşları, Filistin'deki Filistinli çocukların kasıtlı olarak hedef alınmasını soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları olarak nitelendiren bir BM insan hakları kuruluşunun Haziran 2026 tarihli raporu da dahil olmak üzere, ciddi ihlalleri belgelemeye devam etmiştir.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">AB dış politika şefi Kaja Kallas'ın karıştığı son olay, AB'nin İsrail baskısına ne kadar boyun eğdiğini ortaya koydu. Kallas'ın kapalı bir toplantıda İsrail uygulamalarını apartheid'e benzettiği yönündeki haberler, İsrailli yetkililerden öfkeli bir tepkiye yol açtı; İsrail Dışişleri Bakanı, Kallas sözlerini geri çekene kadar onunla tüm teması keseceğini söyledi. Avrupa Komisyonu'nun yanıtı ise, ilişkilerin bozulmadan kalacağına dair yetkilileri temin etmek için İsrail'e başka bir komiser göndermek oldu.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Brüksel'den gelen gerçek mesaj şu: İsrail ile bağları korumak, iç dayanışmadan, öz saygıdan veya AB'nin uluslararası hukuka ve kendi değerlerine olan bağlılığından daha önemli.</font></font></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">AB düzeyinde baskı şarttır ve AB kurumlarının ve liderlerinin suç ortaklığının ortaya çıkarılması öncelikli olmaya devam etmelidir. Ancak hesap verebilirlik bununla sınırlı kalmamalıdır.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Üye devletler, özellikle Filistin haklarını ve uluslararası hukuku savunduğunu iddia edenler, devam eden suç ortaklıklarından da sorumlu tutulmalıdır.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Uluslararası Adalet Divanı Temmuz 2024'te açıkça belirtti: İsrail'in Filistin topraklarını işgali hukuka aykırıdır. Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını ihlal etmektedir ve sona ermelidir. Yerleşim faaliyetleri derhal durdurulmalı ve İsrail'in politikaları ırk ayrımcılığı ve apartheid'ı yasaklayan uluslararası hükümleri ihlal etmektedir.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Mahkeme sadece İsrail ile sınırlı kalmadı. Her devletin, yalnızca İsrail'in değil, işgali meşru olarak tanımamak, işgalin sürdürülmesine yardım etmemek ve işgali sona erdirmek için işbirliği yapmakla yasal olarak yükümlü olduğuna hükmetti.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">AB üye devletlerinin yalnızca yasal bir yükümlülüğü yoktur. Ayrıca, AB çapında bir uzlaşma gerektirmeyen araçlara da sahipler.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Üye devletler, vize kolaylaştırma ve kültürel veya bilimsel değişimler de dahil olmak üzere ikili işbirliğini askıya alabilir; İsrail'e silah, askeri teçhizat ve çift kullanımlı ürün transferlerini engellemek için ulusal ihracat kontrol rejimleri uygulayabilir; ve yasadışı yerleşimlerle ticareti yasaklamak için ulusal önlemler alabilirler. Ayrıca, uluslararası hukukun ciddi ihlallerine karışan kişilere karşı seyahat yasakları ve mal varlığı dondurmaları da dahil olmak üzere hedefli yaptırımlar uygulayabilirler.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Filistin sivil toplumuna yönelik fonlamanın devamını sağlarken, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde hesap sorulmasını hedefleyenlere yönelik ABD yaptırımlarına karşı AB'nin Engelleme Statüsünü etkinleştirmesi için baskı yapabilirler. Ulusal mahkemeler aracılığıyla hesap sorulmasını sağlayabilir, Uluslararası Ceza Mahkemesi tutuklama emirlerinin uygulanmasını destekleyebilir ve Uluslararası Adalet Divanı kararlarının ve danışma görüşlerinin uygulanmasına katkıda bulunabilirler. Ayrıca, Güney Afrika'nın Uluslararası Adalet Divanı'ndaki soykırım davasına resmen müdahil olabilirler.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">AB ve üye devletleri iki buçuk yıldır harekete geçmemek için bahaneler arıyor. Temmuz ayındaki Konsey, özellikle İrlanda'nın 1 Temmuz - 31 Aralık 2026 tarihleri ​​arasında dönem başkanlığını yürüttüğü ve sözlerini eyleme dönüştürme kurumsal gücüne sahip olduğu göz önüne alındığında, bu gerçeği açıkça ortaya koymalıdır.</font></font></p>

<p><font dir="auto"><font dir="auto">Mesele artık bloğun yasal araçlara sahip olup olmadığı değil. Sahip. Soru şu: Üye devletler sorumluluğu Brüksel'e devretmeye devam mı edecekler yoksa nihayet kendi yetkileri dahilinde mi hareket edecekler?</font></font></p>

<p><i><font dir="auto"><font dir="auto">Al Jazeera, Tamam Abusalama</font></font></i></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/abnin-ikiyuzlulugu-hukuk-filistine-gelince-askiya-aliniyor</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Jul 2026 11:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/filistin-15.webp" type="image/jpeg" length="57461"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsan bilincini Gazze’deki korkunç soykırım gerçeğine uyandırmak]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/insan-bilincini-gazzedeki-korkunc-soykirim-gercegine-uyandirmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/insan-bilincini-gazzedeki-korkunc-soykirim-gercegine-uyandirmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar, yaşanan vahşetin farkında olabilir; ancak bu dehşetin gerektirdiği ahlâkî öfkeyi hissetmeyebilir. Bu duygusal kopukluk özellikle zulüm "öteki" olarak görülen insanlara yöneldiğinde, uzak coğrafyalarda yaşandığında veya o kadar sık tekrarlandığında ortaya çıkar ki sıradan ve alışılmış bir manzaraya dönüşür. Psikoloji bunu, kişinin kendi ruhsal konforunu korumak için empatiyi engelleyen "adil dünya yanılgısı" gibi bilişsel önyargılarla açıklar. Bazen de mağduru suçlayarak zalimin safında yer almayı meşrulaştırma ya da mağdurları insanlıktan çıkaran propaganda anlatılarına teslim olma şeklinde tezahür eder.</p>

<p>Vahşetin sürekli tekrar edilerek sıradanlaştırılması, insanın dehşet karşısında uygun tepki verme kabiliyetini sistematik biçimde aşındırır. Bunun en açık örneği, işgalci İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki hastaneleri peş peşe hedef almasıdır. Zamanla bu saldırılar günlük haber akışının sıradan bir parçası hâline geldi. Aynı duyarsızlaşma, Birleşmiş Milletler tesislerine yönelik kasıtlı saldırılar için de yaşandı. İlk savaş suçunun cezasız kalması, sonraki suçların da olağanlaşmasına yol açtı. Dünya kamuoyu artık İsrail bombardımanlarıyla yüksek katlı konutların saniyeler içinde yıkılışını alışılmış görüntüler olarak izliyor. Bu suç, Gazze sınırları içinde kaldığı sürece artık istisnai görülmüyor. Bunu, 15 Mayıs 2021'de Gazze'deki 11 katlı El-Cela Kulesi'nin yıkılmasının dünya çapında yol açtığı sert tepkilerle, Eylül 2025'te Gazze'de kalan yüksek katlı binaların sistematik biçimde imha edilmesine gösterilen kayıtsızlığı karşılaştırarak görmek mümkündür. Dünyanın 21. yüzyılda vahşete alışmaması için bu duyarsızlaşma zincirinin kırılması hayati önem taşımaktadır.</p>

<p>Bir başka önemli sorun ise, böylesine korkunç zulümlerin modern ve son derece gelişmiş teknolojiler aracılığıyla işlenmesinin, insanların bunları algılayışını değiştirmesidir.</p>

<p>Kanlı bir bıçakla savunmasız kurbanının başında duran yırtık giysili bir katil görüntüsü, insanlarda kolayca dehşet uyandırır. Ancak aynı katil, kilometrelerce uzaktaki bir kontrol merkezinde ekran karşısında Amerikan kahvesini yudumlarken birkaç düğmeye basarak Gazze'deki masum sivillerin toplu katledilmesini yönettiğinde görünmez hâle gelir. Oysa bu yöntem ilkel bir bıçaktan çok daha etkili ve ölümcüldür.</p>

<p>Öldürme eylemi insansız hava araçları veya yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri gibi teknolojilere tamamen devredildiğinde bu sorun daha da derinleşmektedir. İşgal ordusu, Gazze'deki soykırım suçlarında bu sistemlerden yoğun biçimde yararlandı. Modern savaş teknolojisi ilkel katliam yöntemlerinden çok daha hızlı, daha ölümcül ve daha yıkıcı olsa da, aynı zamanda insanların yaşanan dehşete karşı duygusal olarak uyuşmasına yol açan güçlü bir perde görevi görüyor.</p>

<p>Modern vahşet çoğu zaman ilk bakışta korku uyandırmayan maskeler takar. Çocukların boğazını bıçakla kesmez; onların bedenlerini tamamen yok eder. Bazen yoksul mülteci kamplarına atılan tonlarca ağırlıktaki gelişmiş bombalar çocukları adeta buharlaştırır. Geriye ise toplu katliamı ve büyük yıkımı gizleyen dev bir krater kalır. Bununla birlikte çok sayıda İsrailli subay ve asker, insan avına çıkma, esirlere işkence etme ve ilkel vahşet dürtülerini tatmin etme arzusunu gizleme gereği bile duymamış, bunları sosyal medyada övünerek paylaşmıştır.</p>

<p>Bu soykırımın, çağdaş kuşakları hazırlıksız yakalayacak ölçüde büyük bir ölçeğe ulaştığını kavramak gerekir. Pek çok kişi böylesine büyük vahşetlerin siyah-beyaz film dönemlerinde kaldığını, faşizmin ve savaş suçlarının ancak geçmiş rejimlerin tanıdık görüntüleriyle geri dönebileceğini sanıyordu. İnsan zihni, 21. yüzyılda bu kadar organize, teknolojik ve sistematik bir soykırımın yaşanabileceğini tasavvur etmeye hazır değildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nitekim bu, tarihte yapay zekânın katliam ve yıkım amacıyla temel araçlardan biri olarak kullanıldığı ilk soykırımdır. Üstelik işlenen her suçu anında meşrulaştırmaya çalışan kapsamlı bir propaganda mekanizması tarafından desteklenmektedir.</p>

<p>Liderler, sözcüler ve yorumcuların özenle kurgulanmış söylemleri, dikkatleri Gazze'deki ölüm tarlalarından uzaklaştırmak için birlikte çalışmaktadır.</p>

<p>En az iki yıldır Gazze Şeridi'nde sürdürülen bu korkunç soykırımın gerçekliğini insan vicdanına yeniden hatırlatmak; yaşananları sürekli gündeme taşımayı, üzeri örtülen dosyaları yeniden açmayı ve yoğun, koordineli çalışmalar yürütmeyi gerektiriyor. Sahadaki tanıklıklar ve bağımsız uluslararası raporlarla belgelenmiş gerçekler, insanlığın aktif hafızasında canlı tutulmalıdır. Dünyanın dört bir yanında gazetecilerin, sanatçıların ve sivil toplumun bu yönde önemli çabalar gösterdiğini teslim etmek gerekir. Ancak soykırımın uzayan süresi, çok daha yaratıcı ve kararlı yöntemleri zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Soykırımı, etnik temizliği, topyekûn yıkımı ve bilinçli aç bırakmayı edebiyat, sanat ve sinema yoluyla yeniden tasvir etmenin oluşturacağı etkiyi düşünelim. Hollywood ve ana akım kültür endüstrisi Filistin'e karşı geleneksel kayıtsızlığını sürdürse bile, dünya çapında ses getirecek güçlü eserler üretilebilir. Bu çağdaş soykırımı siyah-beyaz estetikle anlatan görsel çalışmalar, Gazze'yi insanlığın hafızasında yer etmiş geçmiş katliamlarla duygusal ve zihinsel olarak ilişkilendirebilir. Böylece Gazze'de yaşananların tarih boyunca süregelen insanlık suçlarının devamı olduğu daha açık biçimde görülebilir. Bu yaklaşım, bilinçli taban hareketleri tarafından şimdiden başarıyla uygulanmaktadır. Örneğin İspanya'nın Bask Bölgesi'nde düzenlenen sanatsal protestolar, Gazze'deki vahşeti, 1937'de Pablo Picasso tarafından ölümsüzleştirilen Guernica katliamıyla ilişkilendirmiştir. Bu tür girişimler, dünyanın önde gelen siyasetçileri ve seçkinleri tarafından körüklenen soykırım inkârcılığıyla mücadele açısından vazgeçilmezdir.</p>

<p>Mağdurları yeniden insanlaştırmak temel çıkış noktasıdır. Onların tanınan yüzleri, bilinen isimleri ve anlatılacak hikâyeleri olmalıdır. Bu, küçük Hind Rajab, akademisyen ve şair Refaat Alareer ya da alıkonulan doktor Hussam Abu Safiya gibi isimleri hatırlamakla başlar.</p>

<p>Bu büyük trajedinin ve ahlâkî direnişin içinde saklı insanî semboller ortaya çıkarılmalıdır. Aynı şekilde mekânların da sembolik anlamı vardır. Gazze'nin yıkım ve direnişle özdeşleşen bölgeleri, enkaz altında kalan hikâyeler gün yüzüne çıkarıldıkça insan vicdanını harekete geçirecektir.</p>

<p>Bu yüzleri, isimleri ve hikâyeleri hak ettikleri onurla anlatmak, en az iki yıldır cep telefonlarının ekranlarından canlı izlenen bu soykırım karşısında dünya çapında ortak bir insanlık duygusu oluşturabilir. Yerinden edilmiş ve aç bırakılmış çocuk, herkesin çocuğudur. Enkaz altında son nefesini veren yaşlı kadın, herkesin büyükannesidir. Aynı durum anneler, hastalar ve engelliler için de geçerlidir. Aslında kurbanlar biziz. Onlara yapılan saldırı, insan hayatının ve insan onurunun kendisine yöneltilmiş bir saldırıdır. Uluslararası hukukun ve evrensel değerlerin çökertilmesi, gelişmiş propaganda mekanizmaları ve uluslararası ortaklıklarla ne kadar örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, hepimizi doğrudan etkileyen bir durumdur. Sayılara indirgenmiş devasa kurban kitlesini yeniden kişisel hikâyelere ve tanınabilir sembollere dönüştürmek, insanları yalnızca istatistik olarak gören anlayıştan kurtulmanın acil şartıdır.</p>

<p>İnsanlık bilincinin yeniden uyanması, dünyanın dört bir yanındaki insanların ahlâkî sorumluluklarını yerine getirmelerini sağlayacak temel anahtardır. Bu bilinç, içi boş sloganları somut eyleme dönüştürecek; soykırımı destekleyenler üzerinde baskı kurulmasını ve kamu vicdanıyla alay eden siyasî söylemlerin sorgulanmasını sağlayacaktır. İnsanlığın bu ortak vicdanı harekete geçtiğinde herkes, bu yaygın zulüm ve saldırganlığa karşı kendi sorumluluğunu da keşfedecektir. Böyle bir uyanış, duygusal tepkiyi kalıcı bir toplumsal harekete, hesap verebilirliğe ve adalet talebine dönüştürerek Gazze'de Filistin halkına karşı işlenen korkunç soykırımın gelecek nesiller boyunca insanlığın ortak hafızasında yer etmesini sağlayacaktır.</p>

<p>Hossam Shaker</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/insan-bilincini-gazzedeki-korkunc-soykirim-gercegine-uyandirmak</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 15:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/07/soykirm.webp" type="image/jpeg" length="65041"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir dehanın portresi: Ennio Morricone]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bir-dehanin-portresi-ennio-morricone</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bir-dehanin-portresi-ennio-morricone" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ennio Morricone, sinema müziğini başlı başına bir sanat alanına dönüştüren büyük bestecilerden biri oldu. Trompetle başlayan zorlu eğitiminden Sergio Leone ile kurduğu unutulmaz ortaklığa uzanan kariyerinde 500’den fazla yapıma imza attı. Westernlerden politik sinemaya, duygusal dramalardan gangster filmlerine kadar pek çok eserde hafızalara kazınan besteler bıraktı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Belgesele dair</strong></h2>

<p><span style="color:#e74c3c">Ennio Morricone belgeseli, sinema tarihinin en etkili bestecilerinden birinin çocukluktan dünya çapındaki şöhrete uzanan hikâyesini anlatıyor. Trompetle başlayan zorlu eğitim, akademik müzik çevreleriyle yaşadığı gerilim, popüler müzikte yaptığı devrim, Sergio Leone ile kurduğu unutulmaz ortaklık ve film müziğinin çağdaş müzik içindeki yerini kabul ettirme mücadelesi bu anlatının merkezinde yer alıyor. Belgesel, Morricone’nin sadece film sahnelerine eşlik eden bir besteci olmadığını; sesi, sessizliği, gürültüyü ve melodiyi bir düşünce biçimine dönüştüren büyük bir müzik adamı olduğunu ortaya koyuyor.</span></p>

<div class="ratio ratio-16x9"><iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" src="https://www.youtube.com/embed/NVlKXm5wwAs?rel=0" width="640"></iframe></div>

<h2><strong>Gizli kalmış bir dehanın portresi</strong></h2>

<p>Ennio Morricone, dışarıdan bakıldığında sakin, ciddi ve mesafeli görünen fakat içine girildikçe çok daha karmaşık bir dünyaya sahip olduğu anlaşılan bir şahsiyetti. Onu tanıyanlar, Morricone’nin aynı anda hem bütünüyle kendisi kalabilen hem de her eserinde bambaşka bir insana dönüşebilen ender sanatçılardan biri olduğunu söylüyor. Onun için “kural dışı bir istisna”, “gizlenmiş ama her yazdığında yeniden patlayan büyük bir kabiliyet” ve “henüz bütünüyle keşfedilmemiş bir dünya” deniyor.</p>

<p>Morricone ile çalışmak, birçok yönetmen ve müzisyen için bir onur nişanı gibiydi. Sinemada onun adı, filmin üzerine yerleşen sıradan bir imza değil, eserin bütün duygusunu değiştiren güçlü bir mühür hâline geldi. Morricone, başarılı bir film müziği bestecisi olması yanında yirminci yüzyıl müziğinin en kendine mahsus dehalarından biridir.</p>

<h2><strong>Trompetle başlayan mecburi yol</strong></h2>

<p>Morricone, müziği hayatının doğal ve kaçınılmaz kaderi olarak görerek yola çıkmadığını söyler. Çocukluğunda niyeti doktor olmaktır. Fakat babası onun trompet öğrenmesine karar verir ve konservatuvara gönderir. Bu karar Ennio’nun değil, babasının kararıdır. Babası, geçimini trompetle sağlayan disiplinli, tutumlu ve sert bir müzisyendir. Elindeki enstrümanla ailesine ekmek kazandığını bilir ve oğlunun da aynı yoldan yürümesini ister.</p>

<p>Ennio daha küçük yaşta nota, sol anahtarı ve pentagramla tanışır. On bir yaşında trompet çalışmaya başlar, on altı yaşında diplomasını alır. Fakat bu süreç, romantik bir müzik hikâyesi gibi ilerlemez. Babası hastalandığında, genç Ennio gece kulüplerinde ve eğlence orkestralarında onun yerine çalmak zorunda kalır. Gece geç saatlere kadar trompet çalar, sabah erkenden konservatuvara gider, derslerine yetişmeye çalışır. Trompet sınavına dudağı yaralı ve bitkin hâlde girdiğini anlatır.</p>

<p>Bu tecrübe onda derin bir iz bırakır. Para kazanmak için trompet çalmak, onun gözünde ağır bir aşağılanma duygusu doğurur. Bu yüzden trompete karşı sevgisini kaybeder. Fakat hayatının temel malzemelerinden biri de yine bu enstrüman olur. Morricone’nin ileride sinemaya taşıyacağı sert, keskin, beklenmedik ses dünyasının gerisinde, çocuklukta mecbur kaldığı bu disiplinli ve yorucu çalışma vardır.</p>

<h2><strong>Petrassi, konservatuvar ve akademik disiplin</strong></h2>

<p>Trompet eğitimi sırasında Morricone, armoni ve kompozisyona yönelir. Kuralları olduğu gibi tekrarlamakla yetinmeyen, onları zenginleştiren bir öğrenci olarak dikkat çeker. Hocası Roberto Caggiano ona kompozisyon çalışması gerektiğini söyler. Böylece Morricone’nin yolu, yirminci yüzyıl İtalyan klasik müziğinin büyük isimlerinden Goffredo Petrassi’ye çıkar.</p>

<p>Petrassi, Morricone için çok büyük bir hocadır. Onun partisyonlarındaki grafik düzen, yazı güzelliği ve entelektüel disiplin Morricone’yi etkiler. Fakat bu ilişki kolay bir ilişki değildir. Konservatuvar elit bir çevredir; Morricone ise daha mütevazı bir aileden gelir. Üstelik bir trompetçinin kompozisyon sınıfına girmesi o dönem için alışılmış bir şey değildir. Bu yüzden kendisini zaman zaman küçük görülmüş ve dışlanmış hisseder.</p>

<p>Petrassi ilk dönemlerde ona dans formları, tarantella, bourrée, gigue, boogie-woogie ve samba gibi çalışmalar verir. Morricone bundan memnun olmaz; hocasının ilgisiz kaldığını düşünür. Fakat daha sonra ricercare formu üzerinde çalışır ve bu noktada kendisini bulur. Dört ve beş sesli kontrpuan, Palestrina ve Monteverdi disiplini, Frescobaldi ve Bach öncesi formlar, onun müzikal düşüncesinin temelini kurar. Morricone’nin filmler için yazdığı en sade melodilerde bile bu derin kontrpuan bilgisinin izleri vardır.</p>

<p><img alt="Morricone2" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/morricone2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>Petrassi’nin Stravinsky’ye ilgisi de Morricone üzerinde etkili olur. Genç yaşta Stravinsky’nin “Mezmurlar Senfonisi”ni dinlemesi, onda unutulmaz bir iz bırakır. Morricone’nin ileride hem dinî bir ciddiyeti hem de modern bir ses arayışını birlikte taşıyabilmesinde bu eğitimin payı büyüktür.</p>

<h2><strong>Geçim sıkıntısı, gizli aranjmanlar ve ilk işler</strong></h2>

<p>Konservatuvardan sonra Morricone kendisini “zamanın karşısında çıplak kalmış bir besteci” gibi hisseder. Ailesi ondan daha anlaşılır, güzel melodiler yazmasını ister. Annesi sürekli “güzel bir şarkı yaz, melodi yaz, böyle başarı kazanırsın” der. O ise bir yandan akademik müzik dünyasının saf kompozisyon idealiyle, diğer yandan geçim mecburiyetiyle karşı karşıyadır.</p>

<p>Eşi Maria’nın desteğiyle RAI’de iş bulur, fakat ilk gün kendisine orada kariyer yapamayacağı ve bestelerinin çalınamayacağı söylenir. Morricone hemen istifa eder. Ardından çağdaş müzik çevrelerine, Darmstadt tecrübesine ve deneysel arayışlara yönelir. John Cage’in müzik anlayışı, geleneksel ses düzenini parçalama isteği ve çağdaş müziğin krizleri Morricone’nin zihninde yeni kapılar açar.</p>

<p>Bu dönemde Franco Evangelisti, Aldo Clementi, Giusto Macchi ve başka müzisyenlerle birlikte Nuova Consonanza grubunun doğuşuna katılır. Bu grup geleneksel ses üretme biçimlerini reddeden, enstrümanları tanınmayacak hâle getiren, “travmatik sesler” arayan bir topluluktur. Trompet, Morricone’nin elinde artık sadece trompet gibi duyulmaz; yarım basılan pistonlar, ağızlık oyunları, boğuk ve tuhaf sesler, ileride sinemada kuracağı dünyaya öncülük eder.</p>

<h2><strong>RCA yılları ve popüler müzikte devrim</strong></h2>

<p>Morricone’nin asıl büyük dönüşümlerinden biri aranjörlük alanında gerçekleşir. Başlangıçta perde arkasında, adı görünmeden başkaları için düzenlemeler yapar. Televizyon, sinema ve plak şirketleri için yoğun şekilde çalışır. RCA döneminde yaptığı işler, İtalyan popüler müziğinin sesini değiştirir. O güne kadar şarkılar çoğunlukla basit bir akor eşliğiyle taşınırken, Morricone aranjmanı şarkının içine ikinci bir kompozisyon gibi yerleştirir.</p>

<p>Onun düzenlemelerinde daktilo, teneke kutu, su sesi, kadın ve erkek korolarının sıra dışı kullanımı, trombonlar ve beklenmedik ritmik oyunlar duyulur. “Rotola, rotola” gibi parçalarda yuvarlanan bir tenekenin sesi dinleyici için şaşırtıcı bir unsur hâline gelir. Daktiloyu bir müzik aleti gibi kullanır; su sıçrama sesini elde etmek için stüdyoda kovalar, deterjanlar ve çeşitli malzemeler denenir. Her şarkıya küçük ama belirleyici bir zekâ müdahalesi ekler.</p>

<p>Gino Paoli’nin “Sapore di sale” şarkısında piyanoya yerleştirdiği dokunuş, Gianni Morandi için yaptığı düzenlemeler, “Non son degno di te” ve “In ginocchio da te” gibi popüler şarkılardaki kontrpuanlı yapı, onun popüler müziği ciddiye aldığını gösterir. Morricone, hocasından aldığı besteci haysiyetini en basit meslek alanına bile taşımak ister. Bu yüzden onun aranjmanları sadece eşlik değil, başlı başına müzikal fikirlerdir.</p>

<h2><strong>Sergio Leone ile karşılaşma ve western müziğinin değişmesi</strong></h2>

<p>Luciano Salce’nin “Il Federale” filmi, Morricone’nin kendi adıyla yaptığı ilk film çalışması olur. Ardından 1963’te “Duello nel Texas” ve “Le pistole non discutono” gibi ilk western işleri gelir. Başlangıçta bu filmlerde takma adlar kullanır; çünkü western türü o dönemde akademik müzik çevrelerinde itibarlı bir alan sayılmaz.</p>

<p><img alt="Bir Avuç Dolar" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/bir-avuc-dolar.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>Sergio Leone, Morricone’yi bu western müziklerinden duyar ve “Bir Avuç Dolar” için onun kapısını çalar. İkisi aslında çocuklukta aynı okula gitmiş eski arkadaşlardır. Leone, Kurosawa’nın “Yojimbo”sundan ilhamlanan filmini anlatır. Morricone daha önce bir western plağı için yazdığı düzenlemelerden birini dinletir. Bariton bir ses, gitar ve ıslıkla kurulan o dünya, Leone’nin aradığı sertliği taşır.</p>

<p>“Bir Avuç Dolar”ın müziği, sinema tarihinde bir kırılma oluşturur. Elektrik gitar, kırbaç sesleri, örs, ıslık, çan ve insan sesleri bir araya gelir. Bu, o dönem için kültürel bir şoktur. Western müziği artık geniş orkestraların romantik kahramanlık diliyle sınırlı değildir; çorak, keskin, ironik ve unutulmaz bir ses kimliği kazanmıştır.</p>

<p>Leone bir sahnede daha önce var olan bir trompet parçasını kullanmak ister. Morricone bunu kabul etmez; filmin ana damarına başkasının müziğinin yerleştirilmesini doğru bulmaz ve gerekirse işi bırakacağını söyler. Sonunda Leone vazgeçer. Morricone ise kendi geçmişinden bir fikri alır, dönüştürür ve Michele Lacerenza’nın trompetiyle unutulmaz bir tema kurar. Bu tavır, onun sinemada da besteci haysiyetinden taviz vermediğini gösterir.</p>

<h2><strong>Başarı, suçluluk duygusu ve film müziğinin meşruiyeti</strong></h2>

<p>Morricone’nin film müziğiyle kurduğu ilişki baştan itibaren rahat değildir. Petrassi ekolünden gelen besteciler, sinema için müzik yazmaya kuşkuyla bakar. Hatta bu alanı akademik müzik açısından ahlaki bir düşüş gibi görenler vardır. Morricone de ilk yıllarda kendisini suçlu hisseder. Sanki “saf bestecilik” idealinden vazgeçmiş gibidir.</p>

<p>Fakat zamanla bu suçluluk duygusunu aşar. Sinema için yazarken de besteci olduğunu, bu alanın çağdaş müziğin meşru bir parçası sayılması gerektiğini düşünmeye başlar. Onun asıl mücadelesi, popüler alanda çalışırken derinliği kaybetmemektir. Bu yüzden en ticari işte bile kontrpuan, modern tını, deneysel ses ve entelektüel yapı arar.</p>

<p>Petrassi’nin bir gün “Birkaç Dolar İçin” filmindeki müzikleri beğendiğini söylemesi Morricone’yi şaşırtır. Çünkü kendisi daha iyi işler yazdığını düşünmektedir. Hocası ona “telafi edeceksin” der. Bu cümle, film müziği ile akademik müzik arasındaki gerilimi özetler. Morricone bu gerilimi hayatı boyunca taşır fakat sonunda onu kendi lehine çevirir.</p>

<h2><strong>Pontecorvo, Pasolini ve politik sinemanın sesi</strong></h2>

<p>Gillo Pontecorvo ile karşılaşması, Morricone’nin sinema müziğinde başka bir damarı açar. “Cezayir Savaşı” gibi filmlerde müzik, sadece duygu yükselten bir unsur değil, tarihin ve siyasi gerilimin taşıyıcısı olur. Morricone burada Frescobaldi’den gelen varyasyon fikrini, trompetin birkaç seslik yalın yapısını ve modern ritmik dili birlikte kullanır. Öğrendiği bütün müzik tarihi, sinemanın sert gerçekliğiyle birleşir.</p>

<p>Pasolini ile çalışması da önemlidir. Pasolini başlangıçta filmde kullanılacak hazır müzikler listesiyle gelir. Morricone ise kendisinin müzik seçen biri değil, müzik yazan bir besteci olduğunu söyler. Pasolini sonunda ona serbestlik tanır. “Uccellacci e uccellini” için yazdığı yarı ciddi, yarı mizahi tekerleme, hem filmin halkçı tarafına hem de fikrî arka planına uygun bir ses üretir.</p>

<p>Bu örnekler, Morricone’nin tek bir türe hapsedilemeyeceğini gösterir. Western, politik sinema, şiirsel anlatı, mizah, dram ve deneysel sinema; hepsinde kendi dilini kurar. Onun için önemli olan filmin dışına müzik eklemek değil, filmin içine başka bir düşünce katmanı yerleştirmektir.</p>

<h2><strong>Az sesle büyük etki kurmak</strong></h2>

<p>Morricone bir dönem sesleri azaltarak dinleyicinin hafızasında kalacak yoğun bir ifade aradığını söyler. Az sayıda nota, kısa motifler, tekrar eden ama ağırlaşmayan yapılar onun alametlerinden biri hâline gelir. Mina için yazdığı “Se telefonando”da üç sesin dört dörtlük ölçü içinde her defasında farklı vurguya denk gelmesi, tonal müzik açısından önemli bir keşif olarak anlatılır. Aynı şey tekrar eder, ama hiçbir zaman aynı ağırlıkta duyulmaz.</p>

<p>Bu yaklaşım onun film temalarında da görülür. Bazen iki tema farkında olmadan iç içe geçer. Bir temanın içinde başka bir tema saklıdır. Yönetmen Peppino Patroni Griffi’ye dinlettiği ve başlangıçta kendisinin beğenmediği bir tema, yönetmen tarafından büyük bir fikir olarak görülür. Morricone bundan sonra yazdığı temaları önce eşi Maria’ya dinletmeye başlar. Maria’nın sade ve içten beğenisi, onun için ilk ölçü olur.</p>

<p>Maria, Morricone’nin hayatında sadece eş değil, dehasını koruyan bir çevre gibidir. Onun çalışma düzenini, sükûnetini ve iç dünyasını muhafaza eder. Belgeselde Maria için “ilk alkış” denmesi boşuna değildir. Morricone, halktan ve sade bir bakıştan gelen bu samimi hükme güvenir.</p>

<p><img alt="Morricone" height="563" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/06/morricone.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<h2><strong>Deneysel besteci ve sinema ustası aynı kişide birleşir</strong></h2>

<p>Morricone kendisini iki yüzlü bir besteci olarak tarif eder: Sinema için yazarken bir bestecidir; kendi fikirleri için yazarken başka bir besteci. Aslında bu iki taraf birbirini dışlamaz. Deneysel müzikten gelen arayışlarını sinemaya sokar; sinemadan gelen somutluk ve dramatik ihtiyacı da kendi bestecilik düşüncesine taşır.</p>

<p>Elio Petri ile çalışırken zorlu ve deneysel bir müzik yazar. Bir ressamın varoluş bunalımını anlatan filmde Nuova Consonanza grubunu kullanır; on bir keman için yazdığı önceki bir kompozisyona vurmalı ve kadın sesi ekler. Renklerin dökülmesi, eşyaların düşmesi, zihnin dağılması gibi görüntülerde müzik, neredeyse ses efektlerinin yerini alır.</p>

<p>“Bir Zamanlar Batı’da” için anlattığı sahne ise onun somut ses anlayışını gösterir. Floransa’daki bir konserde sahne görevlisinin bir merdiveni sahneye çıkarıp çıkardığı kuru tahta sesleri, onda iz bırakır. Bunu Leone’ye anlatır; Leone fikri anlar. Filmin ilk yirmi dakikasındaki ses örgüsü, adeta somut müzik gibi kurulur. Rüzgâr, tahta, kapı, tren, su ve bekleyiş; müziğin kendisi hâline gelir.</p>

<h2><strong>Melodi, hafıza ve gündelik hayatın parçası olan müzik</strong></h2>

<p>Morricone’nin müziği baştan çıkarıcı ve sarıcıdır. Dinleyicinin zihninde kalır; gündelik hayatın dokusuna karışır. Onun melodileri sadece güzel oldukları için değil, filmin ruhunu hafızaya kazıdıkları için unutulmazdır. Kısa cümleler, renk, tını, insan sesi, ıslık ve gürültü onun elinde birer tuğla gibidir. Herkes aynı notalara sahip olabilir; fakat Morricone bu notalarla başka türden katedraller kurar.</p>

<p>O, sadece western bestecisi olarak etiketlenmek istemez. “Sacco ve Vanzetti”, “Cennet Günleri”, “1900”, “Tatar Çölü” ve başka filmlerde sinfonik, lirik ve siyasi yönleri daha açık biçimde görünür. Joan Baez ile çalışırken onun ses aralığını, kendisini yakından tanımadan tam isabetle kavraması sanatçıyı şaşırtır. Çünkü Morricone için insan sesi de orkestranın sıradan bir parçası değil, karakterin ve kaderin taşıyıcısıdır.</p>

<p>Bernardo Bertolucci’nin “1900” filmi için yazdığı müzik, adeta filmin yanında yürüyen ikinci bir film gibidir. Yönetmen daha kurguyu izlerken Morricone’nin karanlıkta tema yazmaya başladığını anlatır. Valerio Zurlini ise Morricone’nin ağır eleştiriler aldığı dönemlerde onu savunmak ister. Bu ilişkilerde belirleyici olan şey güvendir: Yönetmen Morricone’ye güvendiğinde, müzik görüntünün arkasına eklenmez; görüntüyü yeniden kurar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Amerika, De Palma ve yeni tanınırlık</strong></h2>

<p>Morricone’nin Amerika’daki karşılığı zamanla büyür. Brian De Palma ile çalışırken şiddet sahnelerine doğrudan eşlik eden müzik yerine, görüntüden ayrılan ve sahneye başka bir açı kazandıran bir yaklaşım kullanır. “Dokunulmazlar”da tren istasyonu sahnesi için kullandığı vals ve müzik kutusu etkisi, gerilimi tek boyutlu olmaktan çıkarır. De Palma başlangıçta tereddüt etse de daha sonra Morricone’nin seçiminin doğru olduğunu kabul eder.</p>

<p>Morricone defalarca Oscar’a aday olur, fakat uzun süre ödülü alamaz. Bu durum belgeselde hem ironik hem de hüzünlü biçimde anlatılır. O ise ödül beklentisini fazla büyütmez; hatta alıştığını söyler. Buna rağmen dünya çapında gördüğü ilgi çok büyüktür. Avrupa’dan Güney Amerika’ya, Asya’dan Amerika’ya kadar konserlerinde pop yıldızı gibi karşılanır.</p>

<p>Zamanla kendi düşüncesi de değişir. Başlangıçta sinemaya bağlı müziği bir tür aşağılanma gibi görürken, olgunluk döneminde film müziğinin tam anlamıyla çağdaş müzik olduğunu kabul eder. Bu, Morricone’nin kendi içindeki büyük dönüşümdür. Hem akademik dünyanın ağırlığını hem de halkın hafızasına kazınan melodilerin gücünü bir arada taşır.</p>

<h2><strong>Bir Zamanlar Amerika ve geç gelen teslimiyet</strong></h2>

<p>“Bir Zamanlar Amerika”, Morricone’nin sadece popüler başarıya sahip bir besteci olmadığını; derin, büyük ve kalıcı bir müzisyen olduğunu birçok kişiye kabul ettiren eserlerden biri olur. Onun müziği burada yüzeyde akıp gitmez; karakterlerin geçmişine, pişmanlıklarına, zamanın kırılmasına ve hafızanın acısına işler. Müziğin sadece sahneyi süslemediği, sahnenin anlamını kurduğu açıkça görülür.</p>

<p>Akademik çevrelerden bazı isimler yıllar sonra Morricone’yi yeterince anlayamadıklarını kabul eder. Boris Porena’nın özür niteliğindeki mektubu, sadece Morricone’ye değil, bir dönemin körlüğüne yönelmiş bir yüzleşmedir. Morricone bu mektubu okuduğunda ayağa kalkıp ağlar. Çünkü bu, onun yıllarca taşıdığı “acaba yanlış yerde miyim?” sorusuna gecikmiş bir cevaptır.</p>

<p>Belgeselin bu kısmı, Morricone’nin asıl zaferinin ödüllerden daha derin olduğunu gösterir. O, sinema müziğini akademik küçümsemenin dışına çıkarmış; aynı anda hem halkın kulağına hem de çağdaş müzik tarihine hitap eden bir alan açmıştır.</p>

<h2><strong>Tarantino, son dönem ve intikam duygusu</strong></h2>

<p>Quentin Tarantino, Leone filmlerine hayran bir yönetmen olarak Morricone’den muhtemelen eski westernlerin izini taşıyan bir müzik bekler. Morricone ise aynı yolu tekrar etmek istemez. Daha önce yaptığı şeyi kopyalamak yerine Tarantino’yu kendi zeminine çeker. “The Hateful Eight” için yazdığı müzik, basit bir western eşliği değil, karanlık ve büyük bir senfonik yapıdır. Morricone bunu geçmiş western kalıplarına karşı bir tür hesaplaşma gibi görür.</p>

<p>Bu son dönem, onun yaşlılıkta bile sanatçı cesaretini kaybetmediğini gösterir. Morricone için beste, hazır bir formülü uygulamak değildir. Her defasında beyaz bir sayfanın karşısına geçmek, neyin aranacağını tam bilmeden düşünceyi ilerletmektir. Müziğin önce düşünülmesi, sonra yazılması gerektiğini söyler. Sayfanın üzerine konacak şey, sadece nota değil, gelişmesi gereken bir fikirdir.</p>

<h2><strong>Son söz: Müziğin aradığı şey</strong></h2>

<p>Belgeselin sonunda Morricone’nin müzik anlayışı yalın bir cümlede toplanır: Müzik yazılmadan önce düşünülmelidir. Besteci her defasında boş bir sayfanın karşısındadır. O sayfaya ne konulacaktır? Ses mi, melodi mi, sessizlik mi, gürültü mü, dua mı, isyan mı? Morricone’nin hayatı bu sorunun peşinde geçmiştir.</p>

<p>Onun müziği bazen bir ıslık, bazen bir trompet, bazen bir kadın sesi, bazen kuru bir tahta sesi, bazen de büyük bir orkestra olarak karşımıza çıkar. Fakat hangi biçime girerse girsin, Morricone’nin imzası tanınır: Az malzemeyle güçlü fikir kuran, popüler olanı basitleştirmeyen, akademik olanı hayattan koparmayan, sinemayı çağdaş müziğin büyük alanlarından biri hâline getiren bir besteci.</p>

<p>Ennio Morricone’nin dünyası tam olarak keşfedilmiş değildir. Belgeselin de söylediği gibi, o hâlâ açılmayı bekleyen geniş bir müzik kıtasıdır. Onu dinlemek, sadece bir filmin hatırasına dönmek değil; sesin, hafızanın ve insan kaderinin nasıl birleştiğini yeniden düşünmektir.</p>

<h2><strong>Ennio Morricone’in en iyi 10 film müziği</strong></h2>

<p>İtalyan sinema müziğinin büyük ustası Ennio Morricone, 6 Temmuz 2020’de Roma’da hayatını kaybetti. 500’den fazla film ve televizyon yapımına müzik besteleyen Morricone, sinemanın sesini değiştiren en önemli isimlerden biri oldu. İşte onun hafızalara kazınan 10 unutulmaz film müziği:</p>

<h3><strong>A Fistful of Dollars / Bir Avuç Dolar, 1964</strong></h3>

<p>Sergio Leone’nin öncü Spagetti Western filmi, Clint Eastwood’un “isimsiz adam” karakterini ilk kez seyirciyle buluşturdu. Morricone; erkek vokalleri, İspanyol gitarları, ıslıklar ve çan sesleriyle Western türüne bambaşka bir müzikal kimlik kazandırdı.</p>

<h3><strong>The Good, the Bad and the Ugly / İyi, Kötü ve Çirkin, 1966</strong></h3>

<p>“Dolar Üçlemesi”nin üçüncü filmi olan yapım, gömülü altın peşindeki üç silahşörü anlatır. Morricone’in en meşhur bestelerinden biri olan müzik, elektrik gitarlar ve çakal ulumasını andıran dramatik vokallerle sinema tarihine geçti.</p>

<h3><strong>Once Upon a Time in the West / Batıda Kan Var</strong></h3>

<p>Gizemli bir yabancı, tehlikedeki bir dul kadın, acımasız bir katil ve demiryolu etrafında gelişen sert bir hikâye... Morricone’in armonika merkezli lirik bestesi, Sergio Leone’nin bu sert Western filmini klasikler arasına taşıdı.</p>

<h3><strong>Maddalena, 1971</strong></h3>

<p>Film çok geniş kitlelerce bilinmese de Morricone burada iki önemli tema besteledi: “Come Maddalena” ve “Chi Mai”. “Chi Mai”, daha sonra BBC dizisi <i>The Life and Times of David Lloyd George</i> için de kullanıldı ve 1981’de İngiltere listelerinde ikinci sıraya yükseldi.</p>

<h3><strong>Once Upon a Time in America / Bir Zamanlar Amerika’da, 1984</strong></h3>

<p>New York’taki Yahudi gangsterlerin hikâyesini anlatan Sergio Leone klasiği, Morricone’in hüzünlü ve romantik müzikleriyle derinlik kazandı. Armonika, ıslık ve vokal kullanımıyla dikkat çeken beste BAFTA ödülü aldı.</p>

<h3><strong>The Mission / Görev, 1986</strong></h3>

<p>Morricone’in Oscar’a aday gösterilen müziği, barok koro düzenlemelerini yerli davullarla birleştirir. 18. yüzyılda İspanyol Cizvitler ile Amazon yerlileri arasındaki kültürel çatışmayı güçlü bir müzikal dille yansıtır.</p>

<h3><strong>The Untouchables / Dokunulmazlar, 1987</strong></h3>

<p>Eliot Ness’in Al Capone’a karşı mücadelesini anlatan Brian De Palma filmi, Morricone’in gerilim yüklü müzikleriyle güçlenir. Oscar’a aday gösterilen ve BAFTA kazanan beste, dönemin gangster atmosferini başarıyla taşır.</p>

<h3><strong>Cinema Paradiso / Cennet Sineması, 1989</strong></h3>

<p>Giuseppe Tornatore’nin bir çocuk ile sinema makinisti arasındaki dostluğu anlatan filmi, Morricone’in en duygusal ve melodik çalışmalarından birine sahiptir. Oğlu Andrea Morricone ile birlikte bestelediği müzik, 1990’da BAFTA kazandı.</p>

<h3><strong>Malèna, 2000</strong></h3>

<p>Tornatore’nin ergenlik, güzellik ve toplum baskısı etrafında şekillenen filminde Monica Bellucci başroldedir. Morricone’in buruk ve zarif müziği, besteciye beşinci Oscar adaylığını getirdi.</p>

<p>10 Kasım 1928’de Roma, İtalya’da doğan besteci ve orkestra şefi Ennio Morricone, 6 Temmuz 2020’de öldü.</p>

<p><strong>Not:</strong> Bu yazı Youtube’da yer alan “Morricone: The Glance Of Music” belgeselinden tercüme edilmiş ve Morricone’ye ait çeşitli çalışmalardan derlenmiştir.</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bir-dehanin-portresi-ennio-morricone</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 11:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/06/ennio-morricone.jpg" type="image/jpeg" length="85301"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hindistan’daki yapay zekâ zirvesi, “tekno medeniyetçi” siyasetin tezahürü]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/hindistandaki-yapay-zeka-zirvesi-tekno-medeniyetci-siyasetin-tezahuru</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/hindistandaki-yapay-zeka-zirvesi-tekno-medeniyetci-siyasetin-tezahuru" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hindistan’ın yapay zekâ alanındaki yükselişi yalnızca teknolojik bir yarışın parçası değildir; aynı zamanda küresel siyasetin, kimlik tartışmalarının yeniden şekillendiği bir döneme işaret etmektedir. Bu çerçevede, Hindistan’da düzenlenen AI Impact Summit 2026 etrafında gelişen tartışmalar, teknoloji ile medeniyet iddiasının nasıl iç içe geçirildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#e74c3c"><em>Bu metin, Hindistan hükümetinin yapay zekâ ve dijital teknolojileri yalnızca ekonomik kalkınmanın bir aracı olarak değil; aynı zamanda “medeniyet devleti” iddiasını güçlendiren bir siyasi anlatının parçası olarak nasıl konumlandırdığını analiz etmektedir. Yazı, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve hükümet çevrelerinin, teknoloji ile kadim kültürel mirası bir araya getirmeye çalışan “tekno-medeniyetçi modernlik” söylemi üzerinden yeni bir hikâye kurma çabasını mercek altına almaktadır.</em></span></p>

<p><span style="color:#e74c3c"><em>Yazarlar, Hindistan’ın yapay zekâ yarışındaki konumunu tartışırken aynı zamanda daha geniş bir soruyu gündeme getirmektedir: Teknoloji ve medeniyet vurgusunun birleştiği bu yeni anlatı, Hindistan’ın çoğul kimliklerini kapsayıcı bir çerçeve sunabilecek midir, yoksa bazı kesimleri dışarıda bırakma riskini mi barındırmaktadır?</em></span></p>

<p><span style="color:#e74c3c"><em>5 Mart 2026 tarihli bu yazıyı, küresel güç dengelerinin teknoloji ekseninde yeniden şekillendiği bir dönemde sunduğu analitik perspektif ve tartışma değeri sebebiyle ehemmiyetine binaen Türkçeye tercüme ederek okuyucularımıza takdim ediyoruz.</em></span></p>

<p><img alt="Hindistan Yapay Zeka Zirvesi 2.Jpg" class="detail-photo img-fluid" height="720" src="https://barandergisinet.teimg.com/barandergisi-net/uploads/2026/03/hindistan-yapay-zeka-zirvesi-2jpg.jpeg" width="1280" />Hindistan’ın AI Impact Summit 2026 zirvesi, ülkenin giderek artan teknolojik kapasitesinin bir göstergesi olarak sunuldu. Zirve, Google CEO’su Sundar Pichai ve OpenAI CEO’su Sam Altman gibi teknoloji dünyasının önde gelen isimlerini çekmeyi başardı.</p>

<p>Katılımcıların aşırı kalabalıktan şikâyet etmesi, güvenlik aramalarının oturumları kesintiye uğratması ve bir Hintli profesörün üniversitesinin geliştirdiğini iddia ettiği robot köpeğin aslında Çin yapımı olduğunun ortaya çıkması gibi olaylar gündeme taşındı.</p>

<p>Bu tür haberler tamamen yersiz sayılmasa da, zirvenin daha derin siyasi anlamını gözden kaçırmaktadır. Çünkü bu zirve, Hindistan’ın yapay zekâyı ustalıkla kullanarak gelişmiş bir ülke ve küresel güç haline geldiğini anlatan ulusal bir hikâyenin sahnelendiği bir platform niteliği taşımaktadır.</p>

<p>Bu anlatının mühim bir yönü ise Hindistan’ın yükselişinin Batı tarzı bir modernleşme olarak değil, ülkenin “medeniyet mirası”na dayanan ulusal bir dönüşüm olarak sunulmasıdır. Nitekim Başbakan Narendra Modi de zirve kapsamında verdiği bir röportajda bu süreci medeniyet bağlamında değerlendirdi. Modi’ye göre yapay zekâ bugün bir “medeniyet dönüm noktası”ndadır. Hindistan, yapay zekâyı şekillendirerek dünyanın ilk üç yapay zekâ gücünden biri haline gelmeye meyletmektedir.</p>

<h3><strong>Yapay zekâ yarışı ve çok kutuplu dünya</strong></h3>

<p>Çin ve Amerika Birleşik Devletleri gibi Hindistan da yapay zekâ yarışını “kazanmayı” hedeflemektedir. Ancak daha dikkat çekici olan, Hint siyasetçilerin bu yarışın neden önemli olduğunu nasıl tanımladıklarıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Resmî söylemde Hindistan’ın yükselişi, giderek daha fazla biçimde Batı hâkimiyetinin gerilemesi ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışı ile ilişkilendirilmektedir.</p>

<p>Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, Ocak 2025’te verdiği “Hindistan ve Dünya” başlıklı konferansta dünyanın artık <font face="Times New Roman">“çok kutuplu hâle etmeye başladığını”</font>, bunun da Batı’nın hakimiyetinden uzaklaşma anlamına geldiğini söylemiştir. Jaishankar’a göre teknoloji bu dönüşümde belirleyici bir faktördür; “çipler ve yapay zekâ çağı” güç dengelerini değiştiren başlıca dönüşümlerden biridir. Bu sebeple Hindistan, kritik ve yükselen teknolojilerin geliştirilmesinde geri kalmamalıdır.</p>

<h3><strong>Teknoloji ve medeniyet kimliği</strong></h3>

<p>Jaishankar ayrıca bu teknolojik dönüşümü Hindistan’ın kendini algılayış biçimiyle ilişkilendirmektedir. Ona göre Hindistan, modern teknolojiyi benimserken kültürel özgünlüğünü kaybetmek zorunda değildir. Hatta Hindistan artık kadim adı olan “Bharat”ı yeniden sahiplenmektedir. Bu da ülkenin <font face="Times New Roman">“milletler topluluğu içinde yerini yeniden kazanan bir medeniyet devleti”</font> olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Bu yaklaşım, yapay zekâ ve dijital teknolojilerin yalnızca ekonomik büyüme araçları olmadığını; aynı zamanda Hindistan’ı güçlü bir medeniyet devleti olarak yeniden şekillendirme projesinin parçası olduğunu göstermektedir.</p>

<p><strong>Viksit Bharat: Kalkınma ile mirasın birleşmesi</strong></p>

<p>Hindistan’ın kadim geçmişi ile teknolojik geleceği, Modi hükümetinin Viksit Bharat projesinde birleşmektedir. Bu proje, Hindistan’ın 2047 yılına kadar tamamen gelişmiş bir ülke haline gelmesini hedeflemektedir.</p>

<p>Hükümet söyleminde bu vizyon çoğu zaman iki kavramın birleşimiyle ifade edilir:</p>

<p><font face="Times New Roman">“Vikas” (kalkınma)</font><br />
<font face="Times New Roman">“Virasat” (miras)</font></p>

<p>Modi, 2025 yılında yaptığı bir konuşmada bu ilişkiyi şu sözlerle ifade etmiştir:</p>

<p><font face="Times New Roman">“Vikas ve Virasat bizim şiarımızdır. Bharat’ta (Hindistan’da) gelenek ile teknoloji birlikte gelişebilir.”</font></p>

<p>Bu söylem, teknolojik modernleşmenin Batılılaşma anlamına gelmediğini vurgular. Aksine Hindistan’ın geleceği, kadim bir medeniyet kimliğinin yeniden canlandırılmasıyla ilişkilendirilir.</p>

<h3><strong>Yapay zekâ ve kadim bilgi sistemleri</strong></h3>

<p>Modi’ye göre yapay zekâ aynı zamanda Hindistan’ın kadim bilgi mirasını yeniden ortaya çıkarma imkânı da sunmaktadır. AI Impact Summit 2026’da yaptığı konuşmada yapay zekânın eski el yazmalarının dijitalleştirilmesini ve yorumlanmasını sağlayarak Hindistan’ın medeniyet bilgi sistemlerini açığa çıkardığını belirtmiştir.</p>

<p>Benzer şekilde Bilim ve Teknoloji Bakanı Jitendra Singh de geleneksel bilginin modern bilimle birleşmesinin Hindistan’a avantaj sağlayabileceğini söylemiştir. Singh’e göre Hindistan, <font face="Times New Roman">“son derece geniş ve kadim bir bilgelik hazinesine”</font> sahip olan yegâne ülkelerden bir tanesidir.</p>

<h3><strong>Dijital egemenlik</strong></h3>

<p>Modi hükümetinin vizyonunda bir diğer önemli unsur “dijital egemenlik”tir. Bu kavram, algoritmaların, verinin ve çiplerin ulusun kontrol altında olması anlamına gelir.</p>

<p>Savunma Bakanı Rajnath Singh bu hedefi şu sözlerle ifade etmiştir:</p>

<p><font face="Times New Roman">“Gerçek stratejik özerklik, kodumuzun da donanımımız kadar yerli olmasıyla mümkün olacaktır.”</font></p>

<p>Bu doğrultuda hükümet BharatGen adlı üretken yapay zekâ projesini başlatmıştır. Proje, yapay zekâyı “kamusal bir dijital hizmet” olarak sunmayı ve Hindistan’ın kültürel ile dilsel çeşitliliğini merkeze almayı hedeflemektedir.</p>

<h3><strong>Teknoloji, anlatı ve kimlik</strong></h3>

<p>Bu vizyon yalnızca teknik kapasiteyi değil, anlatı kontrolünü de içerir. Yapay zekâ, Hindistan’ın kendisini kadim bir medeniyet devleti olarak yeniden tanımladığı daha geniş bir hikâyenin parçası haline getirilmektedir.</p>

<p>Ancak bu yaklaşım beraberinde önemli bir soruyu da gündeme getirmektedir:</p>

<p>Eğer teknolojik modernliğin ana çerçevesi <font face="Times New Roman">“Bharat”</font> kimliği olacaksa, bu ulusal anlatıya kimler dâhil edilecektir ve kimler dışarıda kalacaktır?</p>

<p>Modi hükümetinin eleştirmenleri, özellikle Müslümanlar başta olmak üzere bazı azınlıkların Hindu çoğunluk siyaseti nedeniyle ötekileştiğini ifâde etmiştir. Bu sebeple medeniyet söyleminin Hindistan’ın çoğul tarihini ne ölçüde kapsadığı tartışma konusudur.</p>

<h3><strong>Netice</strong></h3>

<p>Son tahlilde AI Impact Summit, yalnızca teknolojik yeniliklerin sergilendiği bir etkinlik değildir. Aynı zamanda Modi hükümetinin yapay zekâyı nasıl anlamlandırdığını gösteren bir siyasi sahnedir.</p>

<p>Bu yaklaşımda yapay zekâ; ulusal kalkınmanın aracı, stratejik özerkliğin temeli ve Hindistan’ı bir medeniyet devleti olarak dünyaya sunmanın vasıtasıdır.</p>

<p>Viksit Bharat’tan BharatGen’e uzanan bu çizginin temel iddiası şudur:</p>

<p>Hindistan Batılılaşmadan, kendi kökleriyle “modern”leşebilir.</p>

<p>Ancak bu “tekno-medeniyetçi” vizyonun gerçekten kapsayıcı olup olmayacağı, yani teknolojik olarak gelişmiş bir <font face="Times New Roman">“Bharat”</font> anlatısının Hindistan’ın çoğul kimliklerini ne ölçüde içine alabileceği sorusu hâlâ açık kalmaktadır.</p>

<p>***</p>

<p>Bu yazı üç kişi tarafından kaleme alınmıştır. Yazarlar:</p>

<p>Nicholas Morieson, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Deakin Institute for Citizenship and Globalisation<font face="Times New Roman">’da araştırma görevlisidir. </font></p>

<p>Chloe Smith, Deakin Üniversitesi Deakin Institute for Citizenship and Globalisation’da doktora adayıdır. Araştırma alanları arasında Hindistan’da dinî ve aşırı sağ popülizm, dijital otoriterlik yer almaktadır.</p>

<p>Muhammad Omer, Deakin Üniversitesi siyaset bilimi bölümünde doktora adayıdır. Doktora çalışması Pakistan’daki farklı popülizm türlerinin nedenlerini, ideolojik temellerini incelemektedir. Araştırma ilgi alanları arasında İslam, Güney Asya siyaseti ve yerel güvenlik söylemleri yer almaktadır..</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/hindistandaki-yapay-zeka-zirvesi-tekno-medeniyetci-siyasetin-tezahuru</guid>
      <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 17:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/03/hindistan-yapay-zeka-1jpg.jpeg" type="image/jpeg" length="65766"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir avuç tutsak, Filistin için İngiltere ve İsrail’in suratına vicdanın asil tokadını patlattı!]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bir-avuc-tutsak-filistin-icin-ingiltere-ve-israilin-suratina-vicdanin-asil-tokadini-patlatti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bir-avuc-tutsak-filistin-icin-ingiltere-ve-israilin-suratina-vicdanin-asil-tokadini-patlatti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu yazı, Avukat Daniel Teehan tarafından kaleme alınmıştır. Teehan, Britanya hapishanelerinde Filistin’le dayanışma maksadıyla başlatılan açlık grevlerini yalnızca bir protesto biçimi olarak değil, devlet baskısının, siyasî tutukluluğun ve küresel vicdanın kesiştiği tarihî bir kırılma anı olarak ele almaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ocak 2026 “Filistin için Tutsaklar” kampanyası açısından tarihî bir dönüm noktası oldu. Birleşik Krallık’ın Gazze’de süren yıkımı silahlandırmayı bırakması talebiyle başlatılan açlık grevi, 1980’lerden bu yana Britanya hapishanelerindeki en büyük direniş hikâyesine dönüştü. O dönemde Thatcher hükümetinin on İrlandalı cumhuriyetçinin ölümüne göz yumması hâlâ hafızalardayken, yeni grevler de benzer bir siyasî vicdan sınavını tetikliyordu.</p>

<p>Filistin için eylem yapan Heba Muraisi için 7 Ocak son derece önemliydi; açlık grevinin altmış altıncı günüydü. Aynı gün, İrlanda direnişinin sembol ismi Bobby Sands’in hayatını kaybettiği gündü. Heba artık konuşmakta zorlanıyordu ancak kararlılığını kaybetmiyordu. On beş aydır ilk kez sesinin duyulduğunu söyleyerek, gerekirse ölüm pahasına Filistin için greve devam edeceğini ilan ediyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Filistin için açlık grevine giden bir başka isim olan Kamran Ahmed de defalarca hastaneye kaldırılmış, polis müdahalesine maruz kalmıştı. Ülke genelindeki doktorlar hükümeti sorumluluk almaya çağırıyor, basın nihayet sessizliğini bozsa da haberler bir yas havası taşıyordu. İşçi Partisi hükümeti ise grevcilerin avukatlarıyla görüşmeyi dahi reddediyor, talepleri yok saymayı sürdürüyordu.</p>

<p>Ancak yalnızca bir hafta sonra dengeler değişti. İsrail’in merkezli silah şirketi Elbit Systems’ın Britanya kolu, Savunma Bakanlığı ile yaptığı milyarlarca sterlinlik sözleşmeyi kaybetti. Bunun ardından Heba, Kamran ve Lewie açlık grevlerini sonlandırdıklarını açıkladı. Uzun süredir engellenen mektuplar kendilerine teslim edildi, Heba’nın ailesine daha yakın bir hapishaneye nakli için onay verildi ve cezaevi yönetimiyle resmi görüşmeler başladı.</p>

<p>Asıl kazanım ise çok daha derindi. Açlık grevi, Elbit’e karşı yürütülen doğrudan eylemleri kitlesel bir harekete dönüştürmüş, yüzlerce insanı sokaklardaki aktif direnişe katmıştı. Birçok grevci zaten Elbit tesislerine yönelik eylemler nedeniyle bir yılı aşkın süredir yargılanmadan hapiste tutuluyordu.</p>

<p>İşçi Partisi hükümetinin Palestine Action’ı terör örgütü ilan etmesi bu sürecin bir sonucuydu. 2020’den bu yana grup, İsrail’in en büyük silah üreticisinin Britanya’daki faaliyetlerini ciddi biçimde sekteye uğratmış, fabrikaların kapanmasına, sözleşmelerin iptaline ve şirketlerin çekilmesine yol açmıştı. Elbit’in hükümete baskısı yıllardır artıyordu.</p>

<p>Gazze’deki saldırılar başladığında hareket daha da büyüdü. Filton’daki drone tesisine yapılan eylemler, Trump’ın golf sahasına yazılan sloganlar ve askeri üs baskını, devletin sabrını taşırdı. Ardından gelen yasak, kamuoyunu sindirmek bir yana, ters etki yarattı. Binlerce insan şuurlu biçimde gözaltına girmeyi göze alarak dayanışma gösterdi. Yazarlar, aktivistler ve uluslararası kuruluşlar bu baskıyı açıkça kınadı. Yâni Filistin için Tutsaklar hareketinin yaptığı eylem sadece İngiltere’deki insanları tetiklemedi. ABD’de de eylemler hızlandı.</p>

<p>Açlık grevlerinin tarihî gücü burada yeniden ortaya çıktı. Filistinli tutsakların yıllardır uyguladığı bu direniş biçimi, yalnızca taleplerin kabul edilmesini değil, toplumun vicdanını harekete geçirmeyi amaçlıyordu. Genç grevci Qesser Zuhrah, İrlanda’dan Guantanamo’ya, Filistin’den Britanya’ya uzanan mahkûm direniş geleneğinin bir parçası olduklarını vurguluyordu.</p>

<p>Bu çizgi kısa sürede uluslararası bir dalgaya dönüştü. ABD’de ve Avrupa’da dayanışma grevleri başladı, silah fabrikaları işgal edildi, hapishaneler önünde kitlesel protestolar düzenlendi. Greta Thunberg’in bile bu eylemler sırasında gözaltına alınması, hareketin ulaştığı sembolik gücü gösteriyordu.</p>

<p>Son grevci Umer Khalid’in de eylemini sonlandırmasıyla kampanya yeni bir aşamaya geçti. Ancak mücadele bitmiş değildi. Elbit hâlâ faaliyet gösteriyor, Palestine Action yasaklı kalıyor ve birçok aktivist hukuksuz biçimde tutuklu bulunuyordu.</p>

<p>Daniel Teehan’ın ortaya koyduğu temel gerçek şuydu: Hapishaneler yalnızca cezalandırma mekânları değil, devletlerin muhalefeti bastırma laboratuvarlarıdır. Ancak tarih aynı zamanda şunu da göstermektedir: Direniş en güçlü biçimlerini çoğu zaman tam da bu duvarların içinde üretir. Filistin için Tutsaklar hareketi, bu geleneğin çağımızdaki yeni halkası olarak yalnız Britanya’da değil, dünya genelinde bir siyasî uyanışı tetiklemiştir. Bir avuç tutsağın dünyada neler yapabileceğini gördünüz mü?</p>

<p>Tercüme: <a href="https://www.barandergisi.net/">barandergisi.net</a></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bir-avuc-tutsak-filistin-icin-ingiltere-ve-israilin-suratina-vicdanin-asil-tokadini-patlatti</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Feb 2026 14:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/ingilterede-yasaklanan-palestine-action-uyeleri-aclik-grevinde.png" type="image/jpeg" length="98931"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Epstein’den Gazze’ye: Batı elitlerinin ahlaki çöküşü tamamen ifşa oldu]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/epsteinden-gazzeye-bati-elitlerinin-ahlaki-cokusu-tamamen-ifsa-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/epsteinden-gazzeye-bati-elitlerinin-ahlaki-cokusu-tamamen-ifsa-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gazze, onu yok eden finans ve siyaset elitlerinin ahlaktan sapması değildi; tam tersine, Epstein’ın özel dünyasında gördüğümüz ‘istediğini yapıp kimseye hesap vermeme’ anlayışının herkese açık hâliydi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Epstein dosyaları, bir skandal hikâyesi gibi değil; daha çok belgeler, ifadeler ve uzlaşmaların kaydı gibi. İnsanların yaşadıkları, dava malzemesi hâline getirilmiş: düzenlenmiş, karşılaştırılmış ve yaşanan acılar görmezden gelinmiş.</p>

<p>Çocuklara yapılan istismar, toplumda ani bir bozulma olarak ortaya çıkmadı. Bu, sistemli ve planlı bir şekilde gerçekleşti. Kızlar, zayıf oldukları ve yoksul oldukları için hedef alındı. Taşındılar, ödendi ve susturuldular.</p>

<p>Avukatlar riskleri hesapladı. Kurumlar tehlikeyi yönetti. İtibarlar korundu. Zarar inkar edilmedi ama sıradan bir olay gibi rutin hâle getirildi.</p>

<p>Mağdur Virginia Giuffre, önce kendisinin kullanıldığını, sonra başka erkeklere yönlendirildiğini anlatıyor. Maria Farmer ise, kısa sürede kendi öneminin olmadığını ve sadece hesap vermeyecek insanların isteklerini karşılamak için var olduğunu fark ettiğini söylüyor.</p>

<p>Bunlar mecaz değil. Bu, gücün güçsüz insanlara sistemli bir şekilde nasıl zarar verdiğini gösteren gerçek olaylardır.</p>

<p>Böylesi korkunç açıklamalar bize şaşırtıcı gelmemeli. Çünkü yurt dışında insan öldürmeye uzun süredir alışmış bir seçkinin, birden evinde ahlaki sınır tanıyacağını neden düşünebiliriz ki?</p>

<h3><strong>Ahlaki farkındalık</strong></h3>

<p>On yıllarca kanıtlar saklanmadı. Herkesin görebileceği şekilde televizyona yansıtıldı.</p>

<p>Irak’ta uygulanan ambargolar ve savaş, yüzbinlerce çocuğun ölümüne yol açtı. Bu kayıplar kabul edildi ve “politikaların bedeli” olarak gerekçelendirildi. Şehirler yerle bir edildi, sivillerin yaşamı yok edildi, yaşanan yıkım strateji, güvenlik ve ulusal çıkar olarak açıklanmaya çalışıldı.</p>

<p>Abu Ghraib’de tutuklular soyarak cinsel istismara uğradı, fotoğraflandı, alay edildi ve küçük düşürüldü. Bedenleri birer baskı aracı hâline getirildi; yaşadıkları acı belgelendi, kısa süreli skandal oldu, sonra sessizce kabullenildi.</p>

<p>Bu şiddet, istisnai bir durum gibi sunuldu; uzak çöller ve işgal altındaki şehirlerle, kahverengi tenli ve isimsiz tutuklularla sınırlıymış gibi gösterildi. Ahlaki bir uyanış olarak görülmedi, sadece yurtdışında yaşanan talihsiz bir operasyon hatası gibi yorumlandı.</p>

<p>Batı toplumlarında uzun süre göz ardı edilen gerçek şudur: Yabancı halkları aç bırakmaya, şehirleri yerle bir etmeye ve tutuklulara cinsel şiddet uygulamaya istekli bir seçkinin, kendi ülkesinde aşağı gördüklerine karşı şiddet uygulamaktan çekinmeyeceği açıktır.</p>

<p>Yabancı şiddet ile evdeki ahlaki sınır arasındaki fark her zaman hayalîydi; uzaklık, ırkçılık ve anlatılarla sürdürülmüş rahatlatıcı bir kurguydu.</p>

<p>Yurtdışında açıklamalar, sansür ve “ayarlanmış” endişe ifadeleriyle yönetilen şey, evde uzlaşmalar ve gizlilik sözleşmeleriyle hallediliyor.</p>

<p>Bu seçkinin Gazze’de yarattığı yıkım da bir ahlaki istisna değil. Aynı yapının bir parçası. Aynı insan değerleri hiyerarşisi. Bazı yaşamların tamamen insan, bazılarının ise feda edilebilir olduğu varsayımı.</p>

<p>Karayipler’de istismara uğrayan çocuklar.</p>

<p>Gazze’de enkaz altında kalan çocuklar.</p>

<p>Zengin ve güçlülerin arzularını tatmin etmek için özel uçaklarla taşınan, sessizce ve gizlice istismar edilen çocuklar.</p>

<p>Güçlülerin stratejik çıkarları için açıkça bombalanan, gökyüzünden öldürülen ve ölümleri görmezden gelinen, küçümsenen veya “gereklilik” olarak anlatılan çocuklar.</p>

<h3><strong>Çifte standart</strong></h3>

<p>Failleri harekete geçiren şey, aynı sarsılmaz ayrıcalık ve cezasızlık duygusudur; başkalarının kaderini belirleme, istedikleri gibi acı çektirme hakkına sahip olduklarına inanırlar—ister Florida’da, ister Gazze’de olsun.</p>

<p>Aynı sınıf şimdi küresel sermayeye hâkim. Evde servet toplayan, yurtdışında yıkımdan kâr eden teknoloji oligarkları, finansçılar ve savaş kârcıları, Epstein’ın oluşturduğu elit ekosistemin içinde hareket ediyorlar.</p>

<p>Yüzler değişebilir; mantık aynı kalır. Burada sömürü. Orada yok etme. Her yerde kâr.</p>

<p>Epstein’ın özel dünyasında rahatça hareket eden isimlerden biri, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’tı. Barak, 2013–2017 yılları arasında Epstein ile birçok kez görüştü ve New York’taki evinde birkaç kez konakladı.</p>

<p>Bildirilere göre Epstein, Barak’a “Palantir’e bak” demişti; o dönemde veri analitiği, gözetim ve istihbarat yazılımları alanında yükselen bir şirketti.</p>

<p>Bu öneri dikkat çekici. Epstein’ın dünyasını yalnızca kişisel aşırılıkların alanı olarak değil, elit keyif, istihbarat mantığı ve ileri savaş teknolojisinin kesiştiği bir kavşak olarak konumlandırıyor.</p>

<p>Palantir Technologies’i düşünün; bu istihbarat yazılım şirketinin araçları, gözetim devletleri ve modern savaş alanları için geliştirilmiş. Ekim 2023’ten bu yana Palantir, İsrail hükümeti ve ordusu ile yakın ve açıkça ideolojik bir ortaklığı derinleştirdi; teknolojisini günümüzün yapay zekâ destekli savaşında vazgeçilmez olarak sunuyor.</p>

<p>Ocak 2024’te şirket, aktif savaş operasyonlarını desteklemek üzere İsrail Savunma Bakanlığı ile stratejik bir anlaşma imzaladığını duyurdu; üst düzey yöneticiler, ortaklığı resmileştirmek için İsrail’e gitti.</p>

<p>Palantir’in platformları—Gotham, Foundry ve Yapay Zekâ Platformu—istihbarat, lojistik ve hedeflemeyi birleştirerek, askeri doktrinlerin artık “dijital öldürme zinciri” olarak adlandırdığı yapıyı oluşturuyor.</p>

<p>İnsan yargısı sıkıştırıldı. Ahlaki tereddüt otomatik hâle getirildi. Şiddet bir iş akışı haline geldi. Uzaklık artık bir engel değil; bir özellik.</p>

<p>Bu hizalanma sadece teknik değil, ideolojik de. Palantir’in CEO’su Alex Karp, İsrail’e destek vermeyi açıkça bir medeniyet yükümlülüğü olarak tanımladı. Savaş sadece yürütülmüyor; felsefi olarak onaylanıyor.</p>

<p>Bir zamanlar özel istismarı koruyan zorunluluk ve ahlaki muafiyet dili, şimdi kamuya yönelik yıkımı kutsuyor—ama bu kez yazılıma kodlanmış hâlde.</p>

<p>Epstein’ın sosyal olarak kurduğu şey: erişim, korunma, karşılıklı suç ortaklığı; Palantir ve benzeri şirketler bunu teknolojik olarak işletiyor.</p>

<p>İnsana değer vermemek artık sadece kişisel bir tutum değil; kurumsal, sözleşmesel ve programlanabilir bir hâl aldı.</p>

<h3><strong>Şiddetin meşrulaştırılması</strong></h3>

<p>Şiddet bu kadar derinlemesine—yazılımda, politikada ve kârda—yerleştiğinde, artık gizlenmesine gerek kalmaz. Açıkça, hatta gururla bir ilke olarak ifade edilebilir. Eskiden gerekçelendirilmesi gereken artık doğrudan ilan ediliyor.</p>

<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Stephen Miller’ın açıkça söylediği gibi: “Güç haklıdır.” İşte etik budur: Gazze’de, Venezuela’da veya Florida’daki kapalı odalarda olsun.</p>

<p>Bu seçkin kesim sadece güçlü değil; aynı zamanda istisna olduklarına dair derin bir inançla yetişmişlerdir: hak iddiası, ayrıcalık ve cezasızlık duygusu. Prestij ve korunaklı bir dünya içinde yaşarlar; kurallar başkaları için, sonuçlar ise pazarlık konusu olur.</p>

<p>İşte bu nedenle, bu sınıftan pek çok kişi Epstein’a yöneldi ve onun tuzağına bu kadar kolay kapıldı.</p>

<p>Epstein’ın gerçek sunduğu şey sadece haz değildi; aynı zamanda bir doğrulamaydı: sıradan ahlaki düzen onlar için geçerli değildi. Onun toplantıları sadece partiler değildi; seçmelerdir. Özel uçakları ve izole malikâneleri aidiyet ritüelleri olarak işlev görüyordu.</p>

<p>Onun çevresine kabul edilmek, bir rozet almak demekti; sonuçlardan muaf bir iç çemberin parçası olmak demekti.</p>

<p>Epstein sadece elitlerin sefahatini sömürmedi; onu silah olarak kullandı. Hak iddiasını pazarlık gücüne, aşırılığı zayıflığa, ayrıcalığı tuzağa dönüştürdü.</p>

<p>Seçkinliğin karşı konulamaz cazibesi, Epstein’ın başarısını büyük ölçüde açıklıyor. Güçlüleri kendi çevresine çeken şey sadece ahlaksızlık ya da ihlallerin normalleşmesi değildi; prestij ve erişim cazibesi, denetimin ötesinde bir dünyaya ait olma vaadiydi.</p>

<p>Epstein, gerçekten güçlü olanlar için statünün hazdan daha bağımlılık yaratan olduğunu çok iyi biliyordu. Kendini bir kapı bekçisi olarak konumlandırarak, zevki bir giriş törenine, aşırılığı ise bir nitelik göstergesine dönüştürdü.</p>

<p>Güçlüler sadece Epstein’ın ağına düşmedi; onun esiri hâline geldiler. Yasak olduğunu sandıkları oyun alanı, aslında bir istihbarat aygıtına dönüştü; aşırılık delile, ihlaller kalıcı zayıflığa çevrildi.</p>

<h3><strong>Kaçınılmaz netice</strong></h3>

<p>İronik ve iğrenç bir şekilde, aynı seçkin kesim kendini aydınlanma ve ahlakın küresel standardı olarak sunuyor: uygarlığın zirvesi, dünyanın hakemi.</p>

<p>Başka uluslar hakkında yargıda bulunuyor; onları geri kalmış, mantıksız, şiddet yanlısı veya vahşi olarak tasvir ediyor; sonra bu yargıları, hakimiyet ve boyun eğdirme için silah olarak kullanıyor.</p>

<p>Gazze, onu yok eden seçkinlerin değerlerinden bir sapma değildi. Tam tersine, onların değerlerinin doruk noktasıydı.</p>

<p>Bu, uzun süre güç kullanmayı alışkanlık hâline getirmiş bir sınıfın, tüm gücünü korkmuş ve izleyen bir dünya önünde sergilediği andı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Epstein dosyaları bu düzenin özel yüzünü ortaya koyuyor.</p>

<p>Gazze ise onun kamusal yüzünü.</p>

<p>Birlikte, son illüzyonları da ortadan kaldırıyor ve evde sessizce savunmasızları tüketen, yurtdışında ise onları açıkça yok eden bir seçkinin çirkinliğini gösteriyor.</p>

<p>Bu, değerlerin başarısızlığı değildi.</p>

<p>Bu, onların kaçınılmaz neticesiydi.</p>

<p><em>Soumaya Ghannoussi, Middle East Eye</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/epsteinden-gazzeye-bati-elitlerinin-ahlaki-cokusu-tamamen-ifsa-oldu</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 13:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/02/epstein-1.jpg" type="image/jpeg" length="46799"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Palestine Action açlık grevcileri ölürse, mesuliyeti hükümete ait olacak]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/palestine-action-aclik-grevcileri-olurse-mesuliyeti-hukumete-ait-olacak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/palestine-action-aclik-grevcileri-olurse-mesuliyeti-hukumete-ait-olacak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kalan üç açlık grevcisi hiçbir suçtan hüküm giymedi; buna rağmen bakanlar, şaşırtıcı bir acımasızlıkla makul talepleri duymayı reddediyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Onlar artık ölüm sınırının çok derinlerindeler. Palestine Action adlı protesto grubuyla bağlantılı suçlamalarla cezaevinde tutulan üç kişi 45, 59 ve 66 gündür açlık grevinde. Dördüncü mahkûm Teuta Hoxha, 58 günün ardından bu hafta grevini sonlandırdı; ancak ömür boyu sürebilecek sağlık sorunları yaşaması ihtimali var. Grevi sürdüren Heba Muraisi, Kamran Ahmed ve Lewie Chiaramello ise her an hayatlarını kaybedebilir. 1981’de hayatını kaybeden 10 IRA ve INLA açlık grevcisi, 46 ila 73 gün arasında hayatta kalabilmişti. En uzun süredir grevde olan Muraisi, destekçilerine göre artık nefes almakta zorlanıyor ve kontrolsüz kas spazmları yaşıyor; bunlar nörolojik hasar belirtileri olabilir. Buna rağmen hükümet meseleyi ele almayı reddediyor.</p>

<p>Bu durumu bizzat hükümetin kendisi yarattı. Kraliyet Savcılık Servisi (CPS), bir mahkûmun yargılanmadan tutuklu kalabileceği azami sürenin 182 gün (6 ay) olduğunu belirtiyor. Oysa Muraisi ve Ahmed Kasım 2024’te tutuklandı ve en erken Haziran’da yargılanmaları bekleniyor; bu da 20 ay boyunca yargılanmadan cezaevinde tutulmaları anlamına geliyor. Temmuz 2025’te tutuklanan Chiaramello’nun ise Ocak 2027 için geçici bir duruşma tarihi var; yani 18 ay yargılamasız hapis söz konusu.</p>

<p>Yargılama öncesi tutukluluk hali, mahkûmların ruh ve beden sağlığı üzerinde çoğu zaman yıkıcı etkilere yol açıyor. Hükümet verileri, yargılanmayı bekleyen tutuklulardaki intihar oranının, hüküm giymiş mahkûmlara göre iki katından fazla olduğunu gösteriyor. Bu denli uzun tutukluluk süreleri, adalete karşı işlenmiş bir suçtur.</p>

<p>Bu durum, kampanyacıların “ceza olarak süreç” dediği uygulamanın bir parçası. Artık protesto gruplarına yönelik muamelede bu yaklaşım hâkim. Bir suçtan hiç mahkûm olmasanız bile, eğer aleni ve görünür biçimde muhalefet ederseniz, hayatınız cehenneme çevriliyor.</p>

<p>Bu üç mahkûm ve aynı suçlamalarla yargılanan diğerleri “terör koşulları” altında tutuluyor. Bu; çok sınırlı iletişim ve ziyaret hakkı, cezaevi işlerinden men, kitap, gazete, kütüphane ve spor salonu yasağı ve “birlikte bulunmama emirleri” anlamına geliyor. Ekim ayında Muraisi, ailesinin yaşadığı Londra’ya 18 mil mesafedeki HMP Bronzefield cezaevinden, annesinin hastalığı nedeniyle ziyaret edemeyeceği kadar uzak olan Yorkshire’daki New Hall cezaevine aniden nakledildi. Nakilden sonra kendisine gerekçe olarak, Bronzefield’daki aynı koğuşta bulunan başka bir mahkûmla “ilişki kurma riski” gösterildi.</p>

<p>Oysa açlık grevcilerinin hiçbiri terör suçlamasıyla yargılanmadı, bırakın mahkûm edilmeyi. Suçlamalar; hırsızlık, mala zarar verme ve şiddet içeren kamu düzeni ihlali gibi sıradan ceza maddeleri. Muraisi ve Ahmed’in, İsrail’in en büyük silah üreticisi Elbit Systems’a ait bir fabrikaya girerek ekipmana zarar verdikleri; Chiaramello’nun ise RAF Brize Norton üssüne girilen ve savaş uçaklarının boyandığı bir protestoya katıldığı iddia ediliyor. Bu eylemler, Palestine Action’ın terör örgütü ilan edilmesinden önce gerçekleşti. Bu son derece tartışmalı karar hâlen mahkemede itiraz konusu ve yakında açıklanması bekleniyor. Ancak masumiyet karinesi ya da kanunların geriye yürütülmemesi ilkesi hiçe sayılıyor; CPS “terör bağlantısı” olduğu iddiasıyla bu kişileri hüküm giymiş teröristler gibi muameleye tabi tutuyor.</p>

<p>26 Aralık’ta, Birleşmiş Milletler raportörlerinden oluşan bir grup, bu mahkûmlara yönelik muamele hakkında derin endişe duyduklarını açıkladı. Raporda; tıbbi bakıma erişimde gecikmeler, hastane tedavisi sırasında aşırı kısıtlama, aile ve avukatla temasın engellenmesi ve özellikle ciddi sağlık sorunları olan tutuklular için bağımsız tıbbi denetim eksikliği vurgulandı. Raportörler, hükümetin yaşam hakkını koruma ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleyi önleme yükümlülüklerine uyup uymadığı konusunda ciddi soru işaretleri bulunduğunu belirtti. Ancak birine “terörist” etiketi yapıştırdığınızda, ona neredeyse her şeyi yapabildiğiniz anlaşılıyor. Medyanın neredeyse tamamının bu konuda suskun kalması, ibret verici.</p>

<p>Bu mahkûmlar için ahlaki sorumluluk hükümete aittir. Ancak hükümet bunu üstlenmeye niyetli görünmüyor. Avukatlar, milletvekilleri ve doktorlar defalarca bakanlara çağrıda bulundu. Yanıt net: konuşmayı reddediyorlar. Gerekçeleri ise, bunun açlık grevlerini “teşvik edici bir örnek” oluşturacağı iddiası. Buna dair hiçbir kanıt yok. Üstelik bu eylem, 1981 IRA açlık grevinden bu yana görülen en büyük ve en uzun süreli koordineli açlık grevi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hükümet, bu tür olayların sıradan olduğu izlenimini vermeye çalışıyor: “Son beş yılda yılda ortalama 200 açlık grevi vakası yaşandı.” Oysa kastedilen şey, bireysel ve kısa süreli yemek reddi vakaları. Bu, ölüm riski taşıyan kitlesel bir açlık greviyle kıyaslanamayacak bambaşka bir durum.</p>

<p>27 Kasım’da, 100’ü aşkın sağlık çalışanı, Adalet Bakanı David Lammy’ye bir mektup imzalayarak mahkûmların “yanlış yönetilen bir tıbbi acil durumla” karşı karşıya olduğunu bildirdi. 17 Aralık’ta ise aralarında tıp ve hukuk uzmanlarının da bulunduğu 800’den fazla kişi ikinci bir mektuba imza attı. Hükümet, bu mektupların hiçbirine hâlâ yanıt vermedi.</p>

<p>Bunun yerine, açlık grevcilerinin durumu adeta alay konusu ediliyor. Milletvekili Jeremy Corbyn, parlamentoda Adalet Bakanı Jake Richards’a, grevcilerin avukatlarıyla görüşüp görüşmeyeceğini sorduğunda, Richards keskin bir “Hayır” cevabı verdi; bu da salonda kahkahalara yol açtı. Aralık ayında Avam Kamarası Başkanı, Lammy’nin görüşme talep eden milletvekillerine yanıt vermemesini “tamamen kabul edilemez” olarak niteledi. Ancak bu kayıtsızlık sürüyor.</p>

<p>Açlık grevcilerinin talepleri makul: kefaletle serbest bırakılma; adil yargılanma hakkı (hükümetin kritik belgeleri sakladığını iddia ediyorlar); Palestine Action üzerindeki yasağın kaldırılması; ve soykırım işleyen bir devlete silah sağlayan Elbit Systems’ın Birleşik Krallık’taki faaliyetlerinin durdurulması. Bunların hepsi zaten olması gereken şeyler. Elbette bunlar müzakere talepleridir. Grevin sona ermesi için hepsinin karşılanıp karşılanmayacağı, hükümet masaya oturmadıkça bilinemez. Hükümetin konuşmayı reddetmesi, grevcileri ölüme mahkûm edebilir Adil muamele ve doğru kararlar talep etmek için hayatınızı riske atmak gerekmemeli. Ancak iktidardaki herkes dinlemeyi bıraktığında, geriye pek az seçenek kalır.</p>

<p><em>George Monbiot, The Guardian</em></p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/palestine-action-aclik-grevcileri-olurse-mesuliyeti-hukumete-ait-olacak</guid>
      <pubDate>Sat, 10 Jan 2026 16:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/palestine-action-3-grevci.webp" type="image/jpeg" length="42269"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bombalar altında büyümek! Bir Filistinlinin hikayesi]]></title>
      <link>https://www.barandergisi.net/bombalar-altinda-buyumek-bir-filistinlinin-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.barandergisi.net/bombalar-altinda-buyumek-bir-filistinlinin-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<hr />
<p style="text-align:center"><em>Gazze Şeridi’nin güneyinde, Han Yunus’un doğusundaki Huzaa kasabasından Filistinli öğrenci Amr Aborouk, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla birlikte ailesiyle yaşadığı toprağa bağlı hayatın nasıl sistemli biçimde yok edildiğini kaleme aldı. Aborouk, kuşaklar boyunca emek verilen çiftliğin bombalarla haritadan silinişini, defalarca zorla yerinden edilmeyi, açlığı, susuzluğu ve hayatta kalma mücadelesini kendi tanıklığı üzerinden anlattı. Yazısında, Gazze’de savaşın yalnızca evleri değil, insanın köklerini, hayallerini ve geleceğini nasıl hedef aldığını anlattı.</em></p>

<hr />
<p></p>

<p>Gazze Şeridi’nin güneyinde, İsrail sınırına yakın Han Yunus’un doğusundaki Huzaa kasabasında doğup büyüdüm. Ailemle birlikte toprağa bağlı bir hayat sürüyorduk. Çiftliğimizde yaşar, emeğimizi toprağa verir, karşılığında geçimimizi sağlardık. Bugün ise bir kurban olarak değil; bir anda yerle bir edilen bir hayatın, koparılan bir yurdun ve sistemli biçimde yok edilen insanlığın tanığı olarak yazıyorum.</p>

<p></p>

<p>Savaştan önce ortaokuldaydım. Sabahları buğday tarlalarının arasından geçen rüzgârın sesi ve horoz ötüşüyle uyanırdım. Ailemizin yaklaşık 100 dönümlük arazisinde buğday, arpa, karpuz, ıspanak, domates ve toprağın sunduğu her nimeti yetiştirirdik. Babam, kardeşlerim ve ben birlikte çalışırdık. Bir eşeğimiz ve küçük bir motosikletimiz vardı. Hayatımız toprağın kokusu, ekinlerin rengi ve emeğin ritmi etrafında şekillenirdi.</p>

<p></p>

<p>Kardeşlerim üniversitedeydi. Ben ise ortaokulun son yılındaydım. İyi bir not alarak ya ziraat mühendisliği okuyup çiftliğimizi geliştirmeyi ya da bilgisayar programcılığıyla kendime yeni bir yol açmayı hayal ediyordum. Çok çalıştım, çok hayal kurdum. Hayatımızın bir anda silineceğini düşünmemiştim.</p>

<p></p>

<p>Hiçbir uyarı olmadan füzeler düştü. Bir anda Gazze’nin üzerine yıkım çöktü. Evimizi kaybettikten sonra en temel ihtiyaçlar bile mücadeleye dönüştü. Yiyecek için, su için, hayatta kalabilmek için verilen bir mücadele. Evden kaçarken yanımıza alabildiğimiz tek şey, hâlâ evin kokusunu taşıyan küçük bir çantaydı. O çanta, beni çiftliğe ve anılara bağlayan son bağdı.</p>

<p></p>

<p>İlk zorunlu göçten sonra ikincisi, üçüncüsü geldi. Sayı 23’e ulaştı. Her seferinde biraz daha eksildik. Ölüm sürekli yanımızdaydı. Bir gün kamptaki dar sokaklarda yürürken bir füze komşularımızın çadırına isabet etti. Patlama çok yakındı. Ben hafif yaralandım, çadırdaki herkes hayatını kaybetti. O an anladım ki savaş sadece patlamalar değil; bir anda silinen hayatlar, geride kalan ağır bir sessizliktir.</p>

<p></p>

<p>Evimiz yıkıldıktan sonra ekmek kuyrukları hayatımızın parçası oldu. Saatlerce güneş altında bekledik, çoğu zaman tek bir ekmekle döndük. Su bir hayale dönüştü. Bidonlarla tanker peşinde koştuğumuz günler oldu. Tuvalet için bile sıra beklemek zorundaydık. Mahremiyet, insan olma hâli ortadan kalktı. Bize yalnızca hayatta kalmak düşüyordu.</p>

<p></p>

<p>En ağır an, sevdiğiniz birinin tabutunun arkasından yürümektir. Arkadaşlarımı, akrabalarımı toprağa verdim. Annelerin oğullarının başında yıkılışına tanık oldum. Gözyaşları hiçbir zaman kayıplara yetmedi. Bir gün yaralı kuzenim için ilaç kuyruğunda beklerken, elimde onun adının yazılı olduğu bir kâğıt vardı. O kâğıt, sanki onun hayatıydı. Küçük bir ilaç kutusuyla döndüğümüzde ölümü biraz olsun geri püskürtmüş gibi hissederdik.</p>

<p></p>

<p>Çadır bir ev değildir. Yağmurdan, soğuktan, rüzgârdan korumaz. Her geçen gün sabrımızı ve hayatta kalma irademizi sınadı. Ardından aylar süren büyük kıtlık başladı. Ekmek lüks, su hayal oldu. Açlığı bastırmak için ağaç yaprakları satın aldığımız, kirli su içmek zorunda kaldığımız günler yaşadık.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Un bulabilmek için Rafah’ın Miraj ve Tineh bölgelerine, İsrail kontrolündeki alanlara yüzlerce kişiyle birlikte gittik. Uçakların ve bombardımanın altında koşarak bir çuval un almaya çalıştık. Ya canlı dönecektik ya da şehit olacaktık. O bölgeler gerçek ölüm tuzaklarıydı. Bir seferinde lağım çukuru kazarken kum üzerime çöktü ve gömüldüm. Kurtarılmasaydım boğularak ölecektim. O an anladım ki savaşta ölüm için füze gerekmez; bir çukur, bir enkaz yeterlidir.</p>

<p></p>

<p>Buna rağmen Huzaa’ya dönüp toprağı yeniden ekip biçme hayalim hiç sönmedi. Buğday, arpa, karpuz ve sebzeler ekmeyi; toprağın yeniden ürün vermesini hayal ediyorum. Derslerimi mum ışığında değil, gökyüzünü aydınlatan patlamaların ışığında çalıştım. Uçakların altında ders tekrarlamak, benim için bir direnişti.</p>

<p></p>

<p>Yüzde 84 başarı elde ettim. Normalde sevinç olması gereken bu an, üniversitelerin yıkılması ve eldeki tüm paranın hayatta kalmaya harcanması sebebiyle buruk kaldı. Binlerce dolar yalnızca un için gitti. Hayallerimiz, onlara ulaşma gücümüzden daha uzağa düştü.</p>

<p></p>

<p>En ağır an ise Huzaa’ya geri döndüğümde evimi yıkılmış hâlde görmekti. Çiftliğimiz yakılmıştı. Ardından işgal rejiminin tüm topraklarımıza el koyduğu haberi geldi. Hayatımın 100 dönümü, köklerimle birlikte sökülüp atılmıştı.</p>

<p></p>

<p>Bugün çadırlar arasında, açlıkla bombardıman arasında yaşıyorum. Ama yazıyorum. Ben bir istatistik değilim. Bir zamanlar evi, toprağı, hayalleri olan bir insanım. Savaş her şeyi aldı ama sesimi alamadı. Bu benim hikâyem. Aynı zamanda Gazze’de hayatta kalmaya çalışan her gencin hikâyesidir.</p>

<p>Middle East Eye</p></p>]]></content:encoded>
      <category>Tercüme</category>
      <guid>https://www.barandergisi.net/bombalar-altinda-buyumek-bir-filistinlinin-hikayesi</guid>
      <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 11:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://barandergisinet.teimg.com/crop/1280x720/barandergisi-net/uploads/2026/01/21411662-7d06-44e8-9f64-b33b98246eb7jpg.webp" type="image/jpeg" length="63785"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
