Dünya Düzeninin Toprağı Bol Olsun Yaşasın Yeni Dünya Düzeni


Ömer Emre Akcebe

Ömer Emre Akcebe

05 Nisan 2018, 16:55

Ferdî ve içtimaî nizamdan başlayıp milletlerarası münasebetlere kadar, bir düzen tesis edilmesi ve onun sürdürülmesi önündeki en büyük engel, herkesin kendi kafasına göre içini doldurmaya kalktığı “mutlak” olmayan kavramların, temel prensip hâlinde dayatılmasıdır. Bu bakımdan 20. Yüzyıla damga vuran iki kavram; demokrasi ve liberalizm olmuştur. Peşin kabul hâlini almış bu iki kavram, herkesin kendi kafasına göre içini doldurduğu ve güçlünün güçsüz olandan menfaatine uygun olmak üzere bir başka şeklini beklediği prensipler hâline dönüşmüştür. En temel prensip olarak kabul edilen bu iki kavramın bile daha net bir şekilde ne olduğunu izah etmekte zorlanan dünyanın, bu iki mefhuma dayanan bir nizamı tesis etmesi ve sürdürmesi de beklenemezdi. Soğuk Savaş dönemini aradan çıkartacak olursak, bu kaotik dönem tabiî şartlar dâhilinde hepi topu 20-25 sene yaşamış ve ölmüştür. 

1970’li yılların sonunda Komünist ideoloji hayatın her planında iflâs ederken, taraftarları bu gerçeğe nasıl ki kör kalıp yıllarca bunun kavgasını sürdürmüş ve sonunda iddialarının tam aksine tekabül etmişlerse, tıpkı onlar gibi bugünün liberal ve demokratları da hayatın her planında iflâs etmiş bir ideolojinin kavgasını vermektedirler.

Liberal Dünya Düzeni’nin Toprağı Bol Olsun
A.B.D., İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde Birleşik Krallık ve diğer Batılı ortaklarıyla yakın işbirliği içinde Liberal Dünya Düzeni’ni kurdu. Görünen hedef, 30 yıl içinde iki dünya savaşına yol açan şartların bir daha asla ortaya çıkmamasını temin etmekti. Tabiî aslolan ise, liberalizm iddiası arkasına saklanarak yeni bir dünya savaşına ve büyük kayıblara mahâl vermeden dünyayı tahakküm altına almaktı. 

Barışı temin (Birleşmiş Milletler), iktisadî kalkınma (Dünya Bankası), ticaret ve yatırım için (Milletlerarası Para Fonu ve yıllar sonra Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüşecek yapının temelleri atıldı) çeşitli milletlerarası müesseseler ihdas edildi. 

Bütün bunlar ve daha fazlası, saldırganlığı caydırmak üzere A.B.D.’in iktisadî ve askerî gücüyle, Avrupa ve Asya’ya uzanan münasebetler ağıyla ve nükleer silahlarla desteklendi. Yani liberal dünya düzeni, demokrasiyi kucaklayan ideallere değil, kaba kuvvete dayanıyordu. 

Liberal Dünya Düzeni’ni ayakta tutan diyalektik münasebetin zıt kutbunu teşkil eden S.S.C.B. çöküp, liberalizm dünya üzerinde bir başına kalınca görüldü ki; bu nizâmın Soğuk Savaş süreci dışında insanlığa söyleyebileceği ve verebileceği bir şey yoktur. 

Liberalizm ve demokrasinin genel kabul görmüş hâlinin sebeb olduğu hazcı zihniyet dolayısıyla Batı dünyası artık çoğalmıyor, yaşlanıyor. Demografide meydana gelen bu değişim de bir dizi zincirleme reaksiyona sebeb oluyor; gittikçe artan popülizm, iş imkânlarının giderek daralması, şartlar iyiyken kimsenin farkında bile olmadığı göçün problem hâlini alması, gelirlerin yerinde sayması ve tüm bunlara karşılık olarak her geçen gün artan Faşizm ve Nazizm. Komünizmden sonra bir antitez daha müntehasında zıddına tekabül ediyor.

A.B.D. bile kendi başkanının Amerikan medyası ve yargı müessesesine yönelik daha evvel eşi benzeri görülmemiş saldırılarıyla yüzleşiyor. 

Türkiye, Rusya, Çin gibi ülkeler süratle kendi özlerine dönerken, artık bütün bir dünya düzeninden bahsetmekse imkânsızlaşıyor. Her biri nev’i şahsına münhasır mahallî düzenlerin -veya en azından şimdilik Ortadoğu’da gözlenen düzensizliklerin- ortaya çıkışına şahitlik ediyoruz. 

Korumacılık yükselişte. Global Ticaret müzakerelerinin son turunda sonuç çıkmaması, liberal düzenin temelini teşkil eden serbest piyasa ekonomisini tehdit ediyor. 

Dünya kamu düzeninin iflâsı ise başlı başına bir mesele. Rusya Kırım’ı ilhak ederken, Avrupa’nın sınırlarını değiştirmek için silahlı gücünü kullanarak milletlerarası münasebetlerin en temel prensibini ihlâl etmekten çekinmedi; keza 2016 A.B.D. başkanlık seçimlerine tesir etme çabasıyla Amerikan hâkimiyetini çiğnedi. Kuzey Kore nükleer silahların yayılmasını engellemeye dönük güçlü milletlerarası uzlaşmayı deldi geçti. A.B.D. istihbarat örgütlerinin birinin başında bulunan Fetullah Gülen tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru siyasî iktidarına yönelik bir darbe teşebbüsünde bulunuldu. Suriye ve Yemen’de yaşanan insanlık dramı ise hâlen bir film gibi izlenmekte; Esad rejiminin kimyevî silah kullanması BM için vaka-i adiye sayılıyor. 

Liberal düzenin mimarı ve en çok nemalananı A.B.D.’nin, Trans Pasifik Ortaklığı’na katılmaktan vazgeçmesi, Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesi, Kuzey Amerika Serbest Ticaret ve İran’la nükleer anlaşmasından çekilme tehdidi, çelik ve alüminyuma tek taraflı getirdiği vergi (ticaret savaşı başlatabilecek kadar tehlikeli bir hamle), NATO ve diğer ittifaklarıyla münasebetlerine yönelik taahhütlerine dair beliren soru işaretleriyle beraber rolünü terk ettiği ve köşesine doğru çekilmeye başladığı açıkça anlaşılmaktadır.

Biraz evvel dediğimiz üzere, Liberal Dünya Düzeni demokrasileri kucaklayarak değil, A.B.D.’nin iktisadî ve askerî kaba kuvvetine dayanarak ayakta duruyordu. Şimdi bu destek arkasından çekildi ve müesses nizâm öldü.

Soğuk Savaş Değil, Fetret Devri
Fetret kelimesinin bir mânâsı da, hükûmet gücünün gevşediği bir yerde düzenin yeniden kurulmasına kadar geçen süredir. Bugün, Batılı ülkeler ile Rusya arasında yaşanan gerilim için Soğuk Savaş değil de “fetret devri” tanımlaması daha uygun düşer. Çünkü dünya kamu düzeni alabildiğine gevşemiş, düzensizlik almış başını yürümüş, tüm yaptırım ve prensipler ortadan kalkmış vaziyette. Alternatif olarak öne sürülen Rusya ve Çin’in ise fert ve toplumdan başlayarak milletlerarası münasebetlere dek insanlığın meselelerine getirdiği yeni bir çözüm teklifi yok. Görünen o ki, biz Müslümanlar Mutlak Fikir’i ve ona muhatab anlayış sisteminin nizâmı olan Başyücelik Devleti’ni hâkim kılıncaya dek bu devir sürecektir. 

Arnold Toynbee,yıllar evvel denenmemiş tek nizam olarak İslâm’a dikkat çekerken, herhâlde bugünü kastediyordu. O dönemin önde gelen Batılı tefekkür adamlarının neredeyse tamamı silahlar sustuğu zaman bu düzenin söyleyecek bir şeyi olmadığını biliyor, Batı’nın çöküşünü konuşuyorlardı. Öyle de oldu.

Madem ki yeni dünya düzenini kurmaya namzet Başyücelik Devleti’nin fikrî mülkiyeti Anadolu’da, öyleyse Türkiye’ye dönelim ve çevremizde neler yaşandığına kısaca göz atarak içinde bulunduğumuz vaziyeti kavrayalım.

Mahallî İttifaklar ve Karşılıklı Hamleler
Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı harekete geçen güçlere dâhil olan İran’ın, Türkiye’nin hemen güneyine bir Şiî hilâli tesis ederek, Anadolu’yu İslâm âleminden tecrit etme teşebbüsünden geçtiğimiz senelerde bahsetmiştik. O dönemde Şiî tehdidine karşılık, Arabların kavmî taassubunu kaşıyarak, bu girişime karşı bir hamle yapılması gerektiğini burada ifâde etmiştik. Aradan geçen zaman zarfında İran hilâli kurulamadı. Hattâ onun yerine bir PKK-PYD hilâli kurulmaya çalışıldı ve o da muvaffak olmadı; fakat bizim Türkiye’ye teklifimiz olan Arabların kavmî taassubunu kaşıma işini birileri Türkiye’ye karşı yapmasını bildi. 

Lübnan asıllı Amerikalı işadamı George Nader, Amerika ve İsrail adına, 2015 yılı sonunda, Kızıldeniz’de bir yatta, Arab liderlerle gizli bir görüşme tertib etti. Nader,bu toplantıda Körfez İşbirliği Konseyi ve ölüm döşeğindeki Arab Birliği yerine geçecek, altı ülkeden müteşekkil elit bir mahallî grup oluşturulmasını teklif etti. Bu grubun Türkiye ve İran’ın nüfuzuna karşı koymak için Amerika’nın bel bağlayabileceği bir güç hâline gelmesi gerektiğinin konuşulduğu Nader’in toplantısına katılan isimler ise şunlardı: Suudî Arabistan’ın bugünkü veliaht prensi ılımancı Muhammed Bin Selman, Abu Dabi veliaht prensi Muhammed Bin Zayid, Mısır’ın gayr-ı meşru Cumhurbaşkanı Abdülfettah Es-Sisi, Bahreyn veliaht prensi Selman, Ürdün Kralı Abdullahve zirvede temsilcisi olmasa da bu planın unsurlarından biri olarak kabul edilen Libya’ydı.

Birliğin temel gayesi, bölgede Amerika ve İsrail yanlısı devletlerin çekirdeğini meydana getirmekti. 

Bu toplantı, ilk başta sanki büyük bir başarıyla neticelenmiş gibi düşünülmüşse de, bugünden bakıldığında görüyoruz ki, katılımcılarının neredeyse hepsinin başında son zamanlarda kara bulutlar geziyor. 

Birleşik Arab Emirlikleri:Bu toplantıdan sonra Birleşik Arab Emirlikleri bölgenin CIA’ini kurabilmek için emekli Amerikan ajanlarına para saçtı. Onlarca emekli CIA mensubu, Abu Dabi’daki villalarda, günlüğü 1000 dolar civarındaki ödemeler karşılığında, modern bir istihbarat örgütü kurulması için organizasyon, casusluk ve paramiliter operasyonlar hakkında eğitimler vermeye başladı. Birleşik Arab Emirliği, İsrail ile ortak menfaatlerini elde edebilmek için tıpkı Yahudi gibi Amerika’dan destek almaya yöneldi. AIPEC’e ciddi meblağlarda bağışlar yaptı ve bununla da kalmayarak öğrendiği lobiciliği kendisi de sürdürmek suretiyle Amerika’daki en önemli lobilerden biri hâline geldi. Birleşik Arab Emirliği bununla da kalmayarak, Yemen’in Aden körfezi tarafında 8. Emirliğe göz dikerek, Suudlarla ters düşmek pahasına bölgedeki limanları ele geçirerek dünya enerji devi olmak gibi bir iddia ile hareket etti. Fakat tüm bunların neticesi büyük bir fiyasko oldu. Suudî Arabistan’ın kımıldayacak hâli kalmaması, B.A.E. gibi kendi başına ateş olsa cürmü kadar yer yakacak bir ülkenin tek başına hareket etmesine manî teşkil ederken, yapılan tüm bu yatırımlar da konjonktürle uyuşmadığı için çöpe gitmiş görünüyor.

Suudî Arabistan:Suudî Arabistan ise bu toplantının en önemli misafiri olmakla beraber, Yemen’de bir türlü zafer elde edememiş olması dolayısıyla ettiği zararı telâfi edebilmek için daha fazla içe dönmüş vaziyette. Bir yandan ılımlı İslâm propagandası yaparken, Arab Yarımadası’nın bir kısmını da şimdiden kanunlardan muaf, özerk bir turizm alanı olarak belirlemiş durumda.

Prenslerin gözaltına alınması ve onlardan kesilen haraçlar, Suudî devletinin cari açığını kapatmak için atılan adımlardan.

Suriye iç savaşının başında muhaliflerin finansörü olarak ön plana çıkan Suudî Arabistan, Yemen savaşı esnasında büyük kayıplar verdi ve Yemen’e karşı savaştırdığı Sudan başta olmak üzere müttefiklerinin de yavaş yavaş kendisine sırt çevirmeye başladığı bir döneme girdi. Katar ablukasının da başarısız olması itibarını zedelerken, ekonomik açıdan sahib olduğu zenginliğe, savunma sanayine yaptığı milyarlarca dolarlık yatırıma rağmen askerî, iktisadî ve siyasî bakımdan büyük bir dar boğaza girmiş görünüyor. Donald Trumpile yapılan Kılıç Dansı da Suudları kurtarmaya yetmedi ve yetmeyecek.

Tıpkı B.A.E. gibi Suudî Arabistan da konjonktürü okumakta güçlük çekiyor. İsrail ve Amerika’nın yanına yanaşırken, PEW anketine göre bölgenin en popüler lideri Receb Tayyib Erdoğan’ı karşısına alarak hata üstüne hata yapıyor. Hamilik iddiasında olduğu Müslümanlardan gün be gün uzaklaşırken, kasasında para yerine büyük bir kin ve nefret biriktiriyor. 

Mısır:Mısır’ın Cumhurbaşkanı Abdülfettah Es-Sisiise zaten bilindiği üzere kimin köpeği olduğunu şaşırmış vaziyette. Bir gün İsrail’e, bir gün Suudlara, bir gün B.A.E.’ye köpeklik eden Sisi’nin akıbeti son derece karanlık görünüyor. Zaten gayr-ı meşru şekilde iktidarı gasp etmiş olan Sisi’nin, İsrail ve Amerika ile kendisini bir çizgide konumlandıran Suudî Arabistan ve B.A.E.’nin yanında aldığı pozisyon, uzun vadede sürdürülebilir değil. Özellikle Yahudi Devleti’nin Kudüs’ü ele geçirmek yolundaki adımlarını sıklaştırdığı bugünlerde, hatasında ısrar edecek olursa muhtemeldir ki yakın bir vadede kendisini Tahrir Meydanı’nda sallanırken izleyeceğiz. 

Ürdün:Ürdün Kralı Abdullah’a gelecek olursak. Bu toplantıdan hemen sonra Amerikan senatosuna verdiği bir brifingde, Türkiye’nin Avrupa’ya terör ihraç ettiğini ve bölgedeki en temel tehdit olduğunu iddia etmesine rağmen bugün aynı noktada değil. Katar Ablukası ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti ilân edilmesine karşı olmakla beraber, Kral Abdullahkonjonktürü doğru okudu ve sokakların sesine kulak kabartarak tarafını Türkiye’den yana seçti.

İstanbul, İslâm İşbirliği Teşkilâtı Toplantısı:A.B.D. Başkanı Donald Trump’ın İsrail Başkonsolosluğunu Kudüs’e taşıma kararını açıklamasının ardından İstanbul’da düzenlenmesi kararlaştırılan İslâm İşbirliği Teşkilâtı toplantısı, bilinenden daha zor bir süreç neticesinde gerçekleşti. Önce Mısır, acil bir toplantı için Kral Abdullahve Filistin Devlet Başkanı Abbas’ı Kahire’ye davet etti. Kral Abdullahbu davete icabet etmezken AbbasKahire’ye gitti. Sisi, Filistin heyetinin İstanbul’a gitmemesi ve böylece konferansın önemini azaltmak için Abbas’a baskı yaptı. İstanbul davetini geri çevirmesine yardımcı olmak için Abbas’ın felç geçirdiğine dair haberler bile servis edildi. Abbasise bu baskıya aldırış etmedi ve İstanbul’daki davete icabet etti. Kral Abdullahise Kahire’deki davete icabet etmeyince bu kez benzer bir şekilde Riyad’a davet edildi. Burada ona da İstanbul’a gitmemesi söylendi fakat Kral bir kaç saat sonra Riyad’dan İstanbul’a uçarak kararlılığını gösterdi. Böylelikle yattaki gizli toplantıda alınan kararlar, bir birlik tesis edilemediği için düşük doğmuş oldu.

Türkiye:Türkiye’nin ise kendisine karşı tesis edilmek istenen bu birliğe karşı izlediği siyaset oldukça açıktı. 

Katar ablukasının askerî bir darbe ile muvaffak olmasının önünü kesmek için orada askerî bir üs kurdu. 

Amerikan Başkanı’nın Kudüs kararının hemen sonrasında, İslâm İşbirliği Teşkilâtını Kudüs gündemiyle topladı. Bu toplantıda alınan kararla BM’e giderek, burada Amerika ve İsrail’in çaresiz yalnızlığını bütün dünyaya ilân etti. Müslümanların gündeminin birinci sırasından ihtilâf hâlinde oldukları Suriye’yi çıkartıp, onun yerine ittihat hâlinde olduğumuz Kudüs’ü yerleştirdi. 

Savakin adasını Sudan’dan 99 yıllığına kiralayarak Arab gölü olarak anılan Kızıldeniz’in durgun sularını karıştıracak taşı atarken, Somali ile de münasebetleri genişleterek, Kızıldeniz sahilindeki genişlemesine en müsait alanı şimdiden parsellemiş oldu.

Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ın Rum kesiminden alınan icazete dayanarak global sermayenin yaptığı sondaj çalışmalarına Türkiye müsaade etmedi. Türk donanması, global sermaye adına gardiyanlık etmeye kalkan bir çok ülke donanmasını bu bölgeden sürmesini bildi. 

Suriye’de ise çıkarına aykırı olarak gördüğü PKK-PYD yayılmasına karşı üst üste iki harekât düzenledi ve her ikisinde de muvaffak olmasını bildi. Bundan sonrasında atacağı adımları ise yakında göreceğiz. 

Yaşasın Yeni Dünya Düzeni
Dünya düzeni fetret devrine girdi ve yeni bir nizam tesis edilinceye dek bu süreç devam edecek. Bunun içinde savaşlar da olacak, anlaşmalar da. Robert Kaplandiyor ki: “Liberal demokrasinin insanlığın siyasî gelişiminde son söz olduğunu varsaymamalıyız. Muzaffer çıkacak sistem, içeride vatandaşlarına çok daha fazla haysiyet/onur sunan ve dışarıda kendisine tâbi ve müttefik olanlara daha fazla ümit vaat eden sistem olacaktır.” Evet, “yaşanmaya değer hayat nerede” sorusuna verilecek cevab, yeni düzenden esas beklenenin ne olduğunu da bize söylemiş oluyor.

Bizim için ehemmiyetli olan husus ise şudur ki, dünya düzenini içinde bulunduğu fetret devrinden çıkartacak yegâne nizam bu topraklardan doğmuş bulunuyor. Büyük Doğu-İbda’nın Başyücelik Devleti modeli ve nizâmı, bugün, dünyanın beklediği “yaşanmaya değer hayat”ı gaye edinen, insana insanlık haysiyeti ve onurunu yeniden iade edecek, cihan şümûl düzeni ihtiva ediyor.

Allah’ın, cereyan eden her hadise üzerindeki mutlak rolünü kabul eden ve tanıyan iman sahibleri de tasdik edeceklerdir ki, bu sürecin sonu mutlaka İslâm’ın hâkimiyet devresine çıkacaktır. 

Öyleyse yaşasın Başyücelik Devleti ve yaşasın Yeni Dünya Düzenimiz!



Baran Dergisi 586. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.