Haberler

Analiz: Trump zannedilenden daha 'zeki' olabilir!

Trump’ın ikinci dönem hamleleri ilk bakışta “dağınık çıkışlar” gibi görünse de, perde arkasında kurumları budayıp enerji-maden-koridor hatlarında pazarlık gücü biriktiren soğukkanlı bir jeoekonomik plan ihtimali giderek daha çok tartışılıyor; yani mesele Trump’ı yüceltmek değil, küçümsemenin stratejik resmi kaçırmaya yol açabileceği.

Abone Ol

Bu okumanın en fazla tartışılan kavramı “konsolidasyon” (toparlanma, güç biriktirme) başlığı. Foreign Policy’de yayımlanan ve Trump yönetiminin güncellenen güvenlik belgelerini esas alan yorum, ABD’nin stratejisini “konsolidasyon mantığı” ile anlatıyor: Batı Yarımküre’yi ana güvenlik çekirdeği olarak sağlamlaştırmak, Avrupa ve Orta Doğu’da bölgesel aktörlerin kendi denge düzeneklerini kurmasına daha fazla alan açmak, böylece ABD’nin dikkatini ve kapasitesini Çin rekabetine çevirmek. Bu yaklaşım, klasik “her yerde aynı yoğunlukta varlık gösterme” çizgisinden daha daraltılmış bir öncelik seti önerdiği için, destekleyenlerce “gerçekçilik” olarak; eleştirenlerce ise “kuralsızlaştırma” ve “boşluk üretme” olarak okunuyor.

Kurumlarla mesafe: Üyelikten pazarlığa

Kurumsal düzene yönelik adımlar bu tablonun ilk parçası. Beyaz Saray, 7 Ocak 2026 tarihli bilgilendirme notunda, ABD’nin “Amerikan çıkarlarına aykırı” görülen 66 uluslararası örgütten çekilme yönünde bir başkanlık talimatı verdiğini duyurdu; bu hamle, önceki bir tarama kararnamesiyle yürütülen kapsamlı gözden geçirmenin sonucu olarak sunuldu. Dışişleri Bakanlığı da aynı gün yayımladığı açıklamada, bu çekilme listesini “israf, etkisizlik veya zarar” çerçevesinde savundu. Ancak ölçekte ne olduğu da tartışmanın parçası: Kalkınma odaklı çevrelerden CGD’nin yaptığı hesap, ABD’nin tamamen çekildiği örgüt sayısının, ABD’nin fon sağladığı toplam örgüt evrenine göre görece sınırlı kaldığını; buna karşın sembolik etkinin çok daha büyük olduğunu vurguluyor. Bu ayrım kritik: Trump ekibi için mesele “her yerden çıkmak” değil, üyelik ve finansman ilişkisini yeniden pazarlık konusu yapmak; eleştirel okuma içinse mesele, bu pazarlığın çok taraflı meşruiyet zeminini aşındırarak ABD’nin uzun vadeli norm koyma kapasitesini düşürmesi.

Tartışmanın ikinci ekseni, “etki alanları” fikrinin geri dönüşü. Foreign Policy’de son haftalarda yayımlanan yazılar, Trump dış politikasının “dünyayı üçe bölüp büyük güçlerin kendi bölgelerinde serbest hareket edeceği bir düzen” aradığı yönündeki yaygın kanaati ele alıyor; bu kanaatin, özellikle Venezuela hamleleri ve Grönland çıkışlarıyla beslendiğini belirtiyor. Bu çizgiye göre Trump yönetimi bir yandan “komşuluk” fikrine (ABD’nin kendi yakın çevresinde tartışmasız üstünlük) daha yakın konuşuyor; öte yandan Rusya ve Çin’e “sen de kendi bölgeni serbestçe yönet” türü simetrik bir tanım vermeye isteksiz görünüyor. Yani “etki alanı” söylemi, bazı yorumcuların iddia ettiği gibi dünyayı paylaştıran bir uzlaşma arayışı kadar, ABD’nin kendi bölgesini ve kritik düğümleri daha sert biçimde tahkim etme isteğiyle de ilgili.

Çin’e yaklaşım: Sert rekabet, açık kapı

Bu resimde Çin başlığı, hem söylem hem yöntem olarak ayrı bir yerde. “Gülümseyerek çevreleme” ifadesi, The Hill’de yayımlanan ve daha sonra farklı mecralarda geniş alıntılanan bir görüş yazısıyla popülerleşti: Buna göre Trump, Çin’le açık ideolojik düşmanlık dili yerine, bir yandan “iyi geçinme” mesajı verip diğer yandan ticaret, teknoloji, tedarik ve jeoekonomi alanlarında Çin’in manevra alanını daraltmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, klasik Soğuk Savaş çevrelemesinden farklı; çünkü mesele yalnız askeri konuşlanma değil, üretim gücü, malzeme zincirleri, limanlar, boğazlar, sigorta-finans kanalları ve kritik madenlerdeki bağımlılık. Trump’ın “sert ama pazarlığa açık” tarzı, bazı değerlendirmelerde bir strateji avantajı (esnek baskı) olarak, bazılarında ise güvenilirlik ve öngörülebilirlik sorunu olarak tartışılıyor.

Enerji ve yaptırımlar, bu “jeoekonomik çevreleme” fikrinin somut araçları arasında sayılıyor. Venezuela dosyası bunun en görünür örneği haline geldi. Reuters’ın son günlerde geçtiği haberler, ABD Hazine Bakanlığı’nın Venezuela petrol sektöründe üretim ve ihracatı mümkün kılan bazı kalemlerde lisans rejimini değiştirdiğini gösteriyor. Özellikle Venezuela’nın ağır ham petrolünü ihracata uygun hale getirmekte kullanılan seyreltici (diluent) satışına izin veren yeni lisans, yaptırımın “tam kapatma” değil “akışı koşullara bağlama” biçiminde işletildiğine işaret ediyor. Aynı Reuters haberinde, Trump’ın Venezuela petrol üretimi ve gelirleri üzerinde “kalıcı ABD kontrolü” hedefi kurduğunu söylediği; ABD petrol şirketlerinin ülkeye 100 milyar dolarlık yatırım yapmasının istendiği aktarılıyor. Buradaki “kontrol” kavramı, sahaya fiilen el koymaktan ziyade, lisans, ödeme kanalı ve yatırım koşulları üzerinden üretim rejimini ABD’nin şartlarına bağlama arayışını anlatıyor. Citgo başlığı da benzer: ABD, Venezuela’ya ait Citgo’nun alacaklılarca parçalanmasını sınırlayan koruma lisansını uzatırken, fiilen stratejik bir varlığın el değiştirmesini yine kendi izin mekanizmasına bağlı tutuyor.

Bu yaklaşımın destekçileri, Venezuela örneğini “Batı Yarımküre konsolidasyonu” fikrinin enerji ayağı olarak görüyor: ABD yakın çevresinde hasım aktörlerin (özellikle Çin’in, ayrıca Rusya ve İran’ın) ekonomik ve güvenlik nüfuzunu kırmak, aynı zamanda enerji arzını küresel pazarlıkta kaldıraç olarak kullanmak. Eleştirel yaklaşım ise bunun kısa vadede güçlü bir baskı aracı olduğunu, fakat uzun vadede meşruiyet ve istikrar üretmeyen bir düzenleme olması halinde “sürekli kriz yönetimi” ihtiyacını artıracağını söylüyor.

Deniz taşımacılığı boyutu: Gölge filo ve hizmet katmanları

Enerjinin jeopolitik kaldıraç oluşu, yalnız Venezuela’ya özgü değil. Son dönemde “gölge filo” tartışmaları, enerji yaptırımlarının deniz taşımacılığı ve sigorta-finans hizmetleri üzerinden nasıl sertleştirilebildiğini gösteren bir örnek olarak öne çıkıyor. Atlantic Council’in değerlendirmesi, ABD’nin yaptırımları delmekte kullanılan “gölge filo” gemilerine el koyma girişimlerinin hem hukuki hem lojistik açıdan karmaşık olduğuna, fakat Washington’ın bu alanda “ekonomik savaş ile sınırlı zorlayıcı diplomasi”yi birleştirmeye çalıştığına dikkat çekiyor. Bu çerçeve, bir devletin enerji akışını yalnız üretim sahasında değil, taşıma ve hizmet ekosisteminde de pahalılaştırarak yönlendirebileceği fikrine dayanıyor. Aynı tartışma Avrupa’da da büyüyor; Guardian’ın aktardığı son gelişmeler, bazı müttefiklerin de benzer daha sert adımları tartıştığını ve bunun deniz hukuku boyutunu gündeme getirdiğini gösteriyor.

Trump’ın ikinci döneminde “nadir toprak elementleri” başlığının yükselmesi de bu jeoekonomik mantıkla uyumlu. ABD’de Associated Press’in aktardığı “Kasa Projesi” (Project Vault) planı, nadir toprak elementlerinde Çin’e bağımlılığı azaltmak amacıyla 12 milyar dolarlık stratejik rezerv kurmayı hedefliyor; bu rezervin bir yandan finansal getirisi olan uzun vadeli bir yatırım gibi kurgulandığı, diğer yandan savunma, elektronik ve enerji sanayilerinde arz kesintisine karşı sigorta işlevi görmesinin amaçlandığı belirtiliyor. Reuters da aynı günlerde, yaklaşık 30 ülkenin Çin’e bağımlılığı azaltmayı hedefleyen bir “kritik mineraller kulübü”ne katılmak istediğinin dile getirildiğini; bu kulübün tarifesiz ticaret, eşgüdümlü takas ve hatta bazı minerallerde fiyat tabanı gibi araçları tartıştığını aktardı. Bu, klasik yaptırım mantığından farklı bir aşama: Amaç, yalnız rakibin arzını kısmak değil, alternatif arzın yatırım yapılabilir hale gelmesi için “piyasa tasarımı” yapmak. Trump ekibi bunu bir ulusal güvenlik meselesi olarak sunuyor; eleştirel çevreler ise fiyat tabanı ve kulüp düzeneklerinin, piyasayı siyasallaştırarak yeni kırılganlıklar doğurabileceğini savunuyor.

Grönland bu tabloda hem sembolik hem somut bir düğüm. CSIS’in Ocak 2026 analizleri, Trump yönetiminin Grönland ilgisinin ittifak söyleminden çok “güç” ve “kaynak” siyasetiyle ilgili olduğunu; adanın nadir toprak potansiyeli ile Kuzey Kutbu güvenlik denkleminde ABD’ye sağlayabileceği avantajların öne çıktığını vurguluyor. Bu yaklaşım, “mineral güvenliği”nin yalnız madencilik değil, aynı zamanda altyapı, liman kapasitesi, finansman ve uzun vadeli siyasi irade gerektirdiğini; Grönland’ın sert coğrafya ve zayıf altyapı nedeniyle hızlı kazanç alanı olmadığını da hatırlatıyor. Yani Grönland başlığı, kısa vadeli hamlelerden çok, Çin’in işleme ve rafinaj üstünlüğünü dengelemek için uzun vadeli bir tedarik mimarisi arayışına bağlanıyor.

Kuzey Kutbu rotaları: Kâr hesabı kadar risk hesabı

Kuzey Kutbu ve deniz yolları meselesi burada devreye giriyor. Kuzey Deniz Rotası ve genel olarak Arktik taşımacılığı, bazı analizlerde Asya–Avrupa hattında mesafe tasarrufu sağlayabileceği için önemseniyor. Arctic Institute’un eski ama sık referans verilen çalışmaları, Arktik rotaların belirli güzergâhlarda geleneksel hatlara kıyasla yüzde 40’a varan mesafe tasarrufu potansiyeli taşıdığını yazıyor; bunun doğrudan “süre yüzde 40 kısalır” demek olmadığını, çoğu zaman hız, hava koşulları, sigorta ve sezon sınırlamaları gibi faktörlerle birlikte düşünülmesi gerektiğini not ediyor. Daha güncel bilimsel literatür ise bu rotaların iklim ve emisyon boyutunu öne çıkarıyor; Nature Communications’ta 2025’te yayımlanan bir çalışma, Arktik deniz rotalarının yaygınlaşmasının küresel denizcilik emisyonlarını farklı biçimlerde etkileyebileceğini ve bölgesel çevre riskleri doğuracağını tartışıyor. Bu nedenle “Arktik rota” söylemi, salt ticari kâr hesabı değil, güvenlik, çevre ve sigorta maliyetleriyle birlikte ele alınıyor; Trump’ın Grönland ısrarı da bu çok katmanlı denklemin bir parçası olarak görülüyor.

Ticaret koridorları başlığı, Trump’ın ikinci dönemini tek bir fotoğrafa oturtmak isteyen yorumlarda özel ağırlık taşıyor. Burada “Kuşak ve Yol”a karşı, kritik boğaz ve geçitlerin alternatiflerini güçlendirme fikri var. En somut örnek Güney Kafkasya’da ortaya çıktı. Reuters’ın Ağustos 2025 haberine göre ABD, Ermenistan ile Azerbaycan arasında imzalanan anlaşma paketinde, Azerbaycan’ı Nahçıvan üzerinden bağlayacak transit hat üzerinde ABD’ye “uzun süreli özel geliştirme hakları” tanıyan bir düzenek kurdu; güzergâh “Trump Uluslararası Barış ve Refah Rotası” adıyla anıldı. Al Jazeera’nın sahadan aktardığı analiz de, bu koridorun bölgesel dengeye etkisini tartışırken “99 yıla kadar” geliştirme hakkı ifadesini öne çıkarıyor ve bunun Rusya ile İran’ın bölgedeki manevra alanına etkisini değerlendiriyor. Bu örnek, Trump dış politikasının “koridor diplomasisi”ni yalnız ticaret değil, aynı zamanda jeopolitik kama ve tedarik sigortası olarak gören yaklaşımlara güçlü bir dayanak sağladı.

Bu noktada “Trump dünyayı paylaştıran bir etki alanları düzeni mi istiyor?” sorusu yeniden gündeme geliyor. Foreign Policy’deki değerlendirmeler, bu soruya tek kelimelik cevap vermiyor: Bir tarafta Trump yönetiminin “komşuluk alanlarında” daha sert üstünlük arayışı, diğer tarafta Rusya ve Çin’in benzer taleplerine aynı meşruiyeti tanımak istemeyen bir çizgi var. Dolayısıyla “etki alanları” fikri, kimi zaman bir uzlaşma tasarımı, kimi zaman da “benim bölgemde benim dediğim olur; seninkinde ise ben yine karışırım” türü asimetrik bir güç anlayışı olarak eleştiriliyor. Bu eleştiri, Trump’ı hafife almak değil; aksine, onun dış politikayı “pazarlık gücünü azamiye çıkaran bir kuvvet dili”yle okuduğunu ve bu dilin simetrik bir adalet duygusu üretmek zorunda olmadığını söylemek.

Bütün bu hamlelerin “Çin’i sıkıştırma” hedefine ne kadar hizmet ettiği ise en sert tartışma. Brookings’in Ocak 2026 tarihli değerlendirmesi, 2025 verilerinin ABD ile Çin arasındaki üretim performansı farkının daralmadığını, tersine açıldığını öne sürüyor; Çin’in ihracat çeşitlendirmesi sayesinde fabrikaların yüksek kapasiteyle çalışmayı sürdürdüğünü, ABD’nin ise tarifeler ve kısıtlamalarla tek başına arzuladığı sanayi dönüşümünü hızla sağlayamadığını savunuyor. Bu tür eleştiriler, Trump’ın araçlarının “baskı üretmede” güçlü olabileceğini ama “üretim ekosistemi kurmada” daha uzun vadeli kamu-özel koordinasyonu gerektirdiğini vurguluyor.

Benzer bir eleştiri enerji teknolojilerinde de görülüyor. Christian Science Monitor, Trump’ın içeride çevre düzenlemelerini gevşetip fosil yakıt ağırlığını artırırken, Çin’in güneş ve rüzgâr teknolojileriyle batarya zincirinde çok büyük ölçek avantajı kurduğunu; enerji güvenliği tartışmasının yalnız petrol ve gaz arzından ibaret olmadığını, geleceğin sanayi gücünün temiz enerji teknolojilerinde şekillendiğini yazıyor. Bu tez, Trump’ın yaklaşımını “akılsızlık” diye basite indirgemiyor; tersine, fosil enerji üstünlüğünün kısa ve orta vadede güçlü bir jeopolitik kaldıraç sunduğunu kabul ediyor. Ancak uzun vadede elektrikli dönüşüm ve batarya depolama gibi alanlarda Çin’in birikiminin, ABD’nin yalnız yaptırım ve tarife ile kapatamayacağı bir “yapısal üstünlük” üretebileceğini söylüyor. Reuters’ın batarya depolama pazarına ilişkin son verileri de Çin’in üretimdeki baskınlığının maliyetleri aşağı çektiğini ve küresel talebi hızlandırdığını vurguluyor. Çin’in temiz enerji sektörünün 2025’te yatırım büyümesinin ana itici gücü olduğuna dair haberler de aynı yönü işaret ediyor.

Bu nedenle, Trump’ın ikinci dönem “büyük stratejisi”ni tek bir cümleye sıkıştırmak zor. Yine de güncel literatürde en yaygın sentez şöyle kuruluyor: Trump, ABD’nin dünya siyasetindeki gücünü, “kurumlar ve normlar” üzerinden otomatikleşmiş bir liderlik olarak değil, “pazarlıkla elde edilen imtiyazlar” üzerinden yeniden üretmek istiyor; bunun için de üç alana abanıyor. Birincisi, kurumsal angajmanları azaltıp finansman ve üyeliği yeniden şartlı hale getirerek hareket serbestisi kazanmak. İkincisi, enerji ve deniz taşımacılığı dahil olmak üzere küresel akışların “hizmet katmanlarına” (sigorta, ödeme, lisans, yatırım) müdahale ederek rakiplerin maliyetini artırmak. Üçüncüsü, kritik minerallerden koridorlara kadar tedarik zinciri düğümlerinde alternatif düzenekler kurup Çin’in tekelleşmiş avantajlarını aşındırmak; bunu yaparken de kimi zaman ittifakları, kimi zaman “kulüp” tipi yeni kümeleri devreye sokmak.

Karşı tez ise aynı ölçüde güçlü: Bu strateji, baskı üretme ve gündem belirlemede etkili olsa bile, uzun vadeli sanayi ve teknoloji yarışının gerektirdiği “sabırlı yatırım” ve “istikrarlı ortaklık” boyutunu zayıflatabilir; kurum budaması ve sert pazarlık dili, müttefiklerin stratejik risk algısını yükselterek ABD’nin önceliklerine dönük gönüllü uyumu azaltabilir. Ayrıca “etki alanları” tartışmasının büyümesi, dünyanın daha fazla “bloklaşma” ve daha az “ortak kural” üreten bir döneme sürüklendiği algısını güçlendiriyor; bu da ticaretten güvenliğe kadar birçok alanda belirsizliği artırıyor.

Trump’ın ikinci dönemini anlamlandırmak isteyen güncel çalışmaların ortaklaştığı nokta şu: Burada bir “rastgelelik”ten ziyade bir “öncelik hiyerarşisi” var. Trump’ın tarzı sert pazarlığa dayalı, gösterişli ve bazen çelişkili mesajlar üretebiliyor; fakat bu, stratejik araç setinin olmadığı anlamına gelmiyor. Araç seti, klasik diplomatik metinlerden çok, lisans rejimleri, yatırım izinleri, koruma kalkanları, kulüp düzenekleri, koridor anlaşmaları ve kritik mineral stokları gibi somut kaldıraçlara dayanıyor. Bu kaldıraçların nihai başarısı ise iki büyük soruya bağlı görünüyor: ABD, Çin karşısında yalnız “maliyet artırma” stratejisiyle mi ilerleyecek, yoksa aynı anda kendi üretim-teknoloji kapasitesini sıçratacak bir iç dönüşümü de sürdürülebilir kılabilecek mi? Ve ABD, çok taraflı düzeni budarken ortaya çıkacak boşlukları, rakiplerinin doldurmasına izin vermeyecek bir “ikame düzen” üretebilecek mi? Bu iki soruya verilecek cevap, Trump’ın ikinci döneminin “büyük strateji” diye anılıp anılmayacağını belirleyecek asıl ölçüt olarak görülüyor.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }