Bir süredir siyaset üzerine konuşurken tuhaf bir tereddüt hissediyoruz. Cümle kuruyoruz ama sanki zemin kaygan. Dün kesin dediğimize bugün “bakalım” diyoruz. Evvelinde net görünen hatlar bugün puslu. İttifaklar yer değiştiriyor, kavramlar aşınıyor, kelimeler eskisi kadar güven vermiyor. Belirsizlik artık geçici bir arıza değil; çağın atmosferi gibi.
Bu durumu karmaşıklıkla açıklamak kolay. Dünya hızlandı, dengeler çoğaldı, güç merkezleri dağıldı… Hepsi doğru. Ama yine de bir şey eksik. Çünkü karmaşıklık tek başına istikamet kaybı üretmez. Asıl mesele belki de karmaşıklığın artması değil; bütünlüğün zayıflamasıdır. Parçalar çoğalıyor ama onları bir arada tutan merkez bulanıklaşıyor.
Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Yapay zekâ hayatın içine sızıyor, finans saniyeler içinde kıtalar arası akıyor, iletişim sınır tanımıyor. Her alan kendi içinde derinleşiyor, uzmanlık keskinleşiyor. Fakat bu derinleşmeyi kuşatan bir ölçü, bir istikamet, bir ahlâk aynı hızla oluşuyor mu? İmkân genişliyor ama anlam aynı genişlikte büyümüyor. İşte kırılma tam burada başlıyor.
Devletler daha güçlü araçlara sahip; fakat daha huzurlu toplumlar üretemiyor. Kurumlar daha karmaşık; fakat güven daha kırılgan. Herkes kendi alanında haklı. Ekonomist büyümeyi savunuyor, güvenlikçi istikrarı, teknokrat verimliliği… Fakat ortak bir “nasıl yaşamalı?” sorusu havada asılı duruyor. Güç artıyor ama yön netleşmiyor. Çünkü istikamet teknik bir mesele değil.
Bugün sıkça karşılaştığımız şey, araçların amaçların önüne geçmesidir. Devlet, düzeni sağlamak için vardır; ama düzen tek başına bir gaye hâline geldiğinde sertleşir. Ekonomi refah üretmek için vardır; fakat üretim yahut finans tek başına kutsandığında insan vasıtalaşır. Teknoloji kolaylık sağlamak içindir; fakat sınır tanımaz bir imkân anlayışı insan tasavvurunu aşındırır. Araç çoğaldıkça istikamet kendiliğinden belirginleşmez; bilakis daha çok bulanıklaşabilir.
Uzmanlık çağında yaşıyoruz. Her disiplin kendi içinde müthiş bir derinlik üretiyor. Fakat derinlik her zaman istikamete hizmet anlamına gelmez. Parça, ait olduğu bütünü unuttuğunda kendi merkezini kurar. Siyaset bilimi insan tasavvurundan, ekonomi ahlâktan, teknoloji ontolojiden koparsa her biri kendi doğrusu ile konuşur. O zaman tartışmalar çoğalır ama müşterek zemin daralır.
Mesele dönüp dolaşıp insana geliyor. Hiçbir müessese onu kuran zihinden daha geniş olamaz. Hukuk, arkasındaki idrakin sınırlarını aşamaz. Eğitim, tasarlayan anlayışın ufkunu geçemez. Eğer insanı yalnızca üretim ve tüketim kapasitesiyle tanımlarsak devlet verimlilik makinesine dönüşür. Buna karşılık mesela insanı sorumluluk taşıyan bir varlık olarak görürsek devlet adaletle anlam kazanır. Fark araçlarda değil, bakıştadır.
Burada nazar belirleyicidir. Nazar yalnızca görmek değil; gördüğüne yer tayin etmektir. Müminin feraseti dediğimiz şey de tam burada devreye girer. Feraset, imkânı çıplak gücüyle değil, hakikatle kurduğu bağ üzerinden tartabilmektir. Aynı teknoloji bir elde tahakküm aracına, başka bir elde emanete dönüşebilir. Aynı güç birini hoyratlaştırır, diğerini mesuliyetle ağırlaştırır. Fark araçta değil, insanı hangi ölçüye bağladığımızdadır.
Belirsizlik derinleştikçe insanın iç pusulası daha fazla önem kazanır. Çünkü dış dengeler sürekli değişir. Konjonktür bugün birini yükseltir, yarın başkasını. Güç el değiştirir. Fakat hakikate yaslanan doğru, bu değişimlerle değer kaybetmez. Hakikat çoğunluğa bağlı değildir; zamana göre şekil almaz. Güç dengeye bağlıdır; hakikat zemine.
Zemin kaymadıkça istikamet kaybolmaz. Güç korku üretebilir, baskı kurabilir, gündemi belirleyebilir. Ama kalıcı olan meşruiyettir. Meşruiyet ise hakikatle kurulan bağdan doğar. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur: Geçici üstünlükler kalıcı haklılık üretmez. Hakikate yaslanan doğru geri çekilebilir, görünmezleşebilir, hatta bir süre bastırılabilir; fakat kendi içinde çözülmez. Çelişki taşımayan bir zemin zamanla aşınmaz; aksine aşındırır.
Bugün yaşadığımız belirsizlik belki uzun sürecek. Sis hemen dağılmayacak. Fakat sis, istikametin olmadığı anlamına gelmez. Yön, sisin içinden değil; onu aşan referanstan gelir. Sis var diye pusula şaşmaz. Referans sabitse adımlar yavaş olabilir ama savrulmaz. Asıl güven, geleceği tahmin etme kabiliyetinde değil; yaslanılan hakikatin sağlamlığındadır.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Daha fazla güç mü istiyoruz, yoksa daha berrak bir istikamet mi? Eğer mesele ikincisiyse, işe araçları çoğaltarak değil; bakışı derinleştirerek başlamak gerekir. Çünkü çağ değişse de insanın hakikatle imtihanı değişmez. Ve belki bütün mesele, tam da burada düğümlenir: Belirsizlik ne kadar artarsa artsın, hangi zeminde durduğumuzu unutmamak.