Şehit Bayram Ali Öztürk cinayeti, aradan geçen yirmi yılın ardından yeniden hukuk ve kamuoyu gündemine taşınıyor. Şehit Bayram Ali Öztürk Platformu ile dosya üzerinde çalışan hukukçular, yaklaşık 3 bin 600 sayfalık evrakı, HTS kayıtlarını, çelişkili ifadeleri ve bugüne kadar araştırılmadığı belirtilen bağlantıları yeniden inceleyerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına kapsamlı bir müracaatta bulunmaya hazırlanıyor. Yirmi yıldır "bir meczubun münferit eylemi" denilerek karanlıkta bırakılan cinayetin bütün yönleriyle aydınlatılması isteniyor.
Fakat bugün önümüzde duran mesele, yalnızca bir cinayetin ardındaki kişi ve yapıları ortaya çıkarmaktan ibaret değil. Asıl soru şu: Kendisine yönelen tehditlere rağmen kürsüsünden, ilminden ve davasından taviz vermeyen bir âlim, hayattayken neden yalnız bırakılmış; şehadetinden sonra dosyasına neden yirmi yıl boyunca gereği gibi sahip çıkılmamıştır? Bu sorunun cevabı bizi doğrudan şehitlik şuuruna, daha doğrusu bu şuurun yokluğunda ortaya çıkan korku, taviz ve sahipsizlik meselesine götürüyor.
Şehitlik Şuuru Nedir?
Şehitlik şuuru, ölümü aramak yahut hayatı değersiz görmek değildir. Yalnızca cephede bulunan muhariplere mahsus bir cesaret hâli de değildir. Şehitlik şuuru; insanın hayatını, rahatını ve emniyetini hakikatin önüne geçirmemesi, davanın gerektirdiği bedeli daha yolun başında kabul etmesidir. Hakikat ile can emniyeti karşı karşıya geldiğinde, canını kurtarmak uğruna imanından, şahsiyetinden ve davasından vazgeçmemektir.
İBDA Diyalektiği'nde, "imanın hakikatinin Allah rızası için can vermekten ibaret olması" ölçüsüyle işaretlenen mânâ budur. Buradaki can verme, yalnızca bedenî ölümle sınırlı değildir. Nefsin menfaatlerinden, rahatından, itibar ve emniyet hesaplarından vazgeçebilmek; canı kendisine ait mutlak bir mülk değil, Allah'ın emaneti olarak görebilmektir. Mümin hayatını korur; fakat hayatını korumak için kendisini Müslüman kılan hakikatleri satmaz. "Davanın 'öleceksin' dediği yerde bunu göze alabilmek", imanın keyfiyetini gösteren ölçülerden biridir.
Bu şuur kaybolduğunda önce ölüm korkusu hâkim olur. Ölüm korkusunu taviz, tavizi idare-i maslahatçılık, onu da eğilip bükülme takip eder. İnsan bir anda bütün davasından vazgeçmez; önce küçük bir susmayı, sonra küçük bir geri çekilmeyi makul gösterir. Nihayet korunmak istenen şey can olmaktan çıkar; makam, çevre, itibar ve dünyalık hâline gelir. Bu bakımdan şehitlik şuuru, yalnız ölmenin değil, şahsiyetli yaşamanın da şuurudur.
Cihat Ruhu: Her Sınıfın Ortak Ahlâkı
Her Müslüman fiilen asker değildir; herkesin vazifesi, kabiliyeti ve bulunduğu cephe başkadır. Âlim ilmiyle, mütefekkir fikriyle, sanatçı eseriyle, iktisatçı kurduğu nizam ve ölçüyle mücadele eder. Fakat vazifelerin farklılığı hiç kimseyi cihat ve şehitlik şuurundan muaf kılmaz. Çünkü cihat ruhu, yalnız silah taşıyanların değil, Allah ve Resûlü'nün davası karşısında mesuliyet duyan her Müslümanın ortak ahlâkıdır.
İlmî, fikrî veya sanatsal cihattan elbette söz edilebilir. Ne var ki bu ifadeler, fiilî mücadelenin varlığını ve meşruiyetini inkâr etmek için kullanıldığında bir vazife tarifi olmaktan çıkar, kaçış bahanesine dönüşür. İnsan kendi sahasında mücadele ederken başka bir cephede bedel ödeyenleri küçümseyemez; hiç değilse onların varlığını kabul eder, duasıyla ve imkânıyla yanlarında durur. Riskten bütünüyle arındırılmış, insana yalnız huzur ve emniyet vadeden bir din anlayışı, İslâm'ın mücadele ahlâkını taşıyamaz.
İmam Ahmed bin Hanbel'in mihne devrindeki tavrı, bunun ilmî sahadaki en berrak misallerindendir. Ondan "Kur'an mahlûktur" demesi istendiğinde, baskıya, hapse ve işkenceye rağmen geri adım atmadı. Muharip sınıftan değildi; fakat ilim haysiyetinin gerektirdiği yerde bedeli göze aldı. Demek ki cihat ruhu, insanın hangi işi yaptığıyla değil, hakikat karşısında nerede durduğuyla ilgilidir.
Bayram Ali Hoca, ulema sınıfındandı; fakat ilmi, hayatın dışına çekilmiş emniyetli bir meşgale olarak görmedi. Onun nazarında ilim, hakikati bilmek kadar o hakikatin gereğini yerine getirmek, gerektiğinde onu müdafaa etmekti. Mektûbât-ı Rabbânî'ye olan derin vukufiyeti sebebiyle "Mektubatçı Bayram Hoca" diye tanındı; eseri yalnızca nakleden değil, devrin meseleleri içinde anlayan ve anlatan bir hoca oldu. Mahmud Efendi'nin bulunmadığı zamanlarda dersleri sürdürmesi ve Şerhu'l-Mevâkıf gibi ağır eserleri okutabilmesi, ilmî seviyesini göstermeye yeter.
Fakat onu farklı kılan, bu birikimi kürsünün emniyetine hapsetmemesiydi. İslâm'ı bilinmesi gereken hükümler toplamı değil, yaşanması, korunması ve uğrunda bedel ödenmesi gereken bir dava olarak görüyordu. Bu sebeple çağın Müslümana teklif ettiği "bil fakat yapma" çizgisindeki tesirsiz din anlayışına karşı çıktı. Ona göre vaaz, dinleyenin hoşuna giden sözler işitmesi için değil, karar vermesi için yapılırdı: "Şu vaaz niye yapılıyor biliyor musunuz? Karar almak için yapılıyor." Dinlemek bir iradeye ve harekete dönüşmüyorsa, tek başına kıymet taşımıyordu.
"İnsan davasının arısı olmalı, sineği olmamalı" derken de aynı ölçüyü koyuyordu: Davaya mensubiyet, onun etrafında görünmek değil, onun adına bal yapabilmekti. Şiilik ve dinler arası diyalog gibi meselelerde dönemin hâkim rüzgârlarına kapılmadı. Mektûbât'tan Şiilikle ilgili kısımları tercüme ederek Taraf dergisine ulaştırması, ilmî kanaatini müşahhas bir desteğe dönüştürdüğünü gösteriyordu.
Kendisine yönelen tehditleri biliyor, buna rağmen kürsüsünü ve sözünü terk etmiyordu. "Davası için yaşamayanın yaşamaya hakkı yoktur" sözü, onun için bir hitabet cümlesi değil, yaşama ölçüsüydü. Bu bakımdan Bayram Hoca'nın şehitlik şuuru, şehit edildiği sabah ortaya çıkmadı; o sabah, yıllarca söylediği sözlerin, aldığı tavrın ve geri çekilmeyişinin son halkasıydı.
Şehidi Sevmek ile Şehide Sahip Çıkmak Arasındaki Fark
Şehitleri sevmek kolaydır; çünkü şehadetlerinden sonra onların sözleri menkıbeye, mücadeleleri hatıraya, taşıdıkları yük ise başkalarının anlatacağı bir hikâyeye dönüşür. Asıl güç olan, henüz hayattayken tehdit edilen, yalnız bırakılan ve bedel ödeyen insana sahip çıkmaktır. Şehitlik şuuru bu sebeple yalnızca kişinin gerektiğinde kendi canını ortaya koyabilmesi değil, kendisi adına mücadele edenin yükünü paylaşabilmesidir.
Dini, insanı her türlü tehlike ve mesuliyetten uzak tutan bir huzur sahasına indirgemek, bu şuurun önündeki en büyük engellerden biridir. Burada tenkit edilen tasavvuf değil; tasavvufu dünyadan kaçışa, risksiz bir teselliye, sohbet dinleyip rahatlamaya ve sorumluluğu başkasına bırakmaya dönüştüren tavırdır. Sohbet insanı harekete geçirmiyor, intisap kişiye bir dava mesuliyeti yüklemiyor, maneviyat bedel ödememenin mazereti hâline geliyorsa, ortada terbiye değil nefsin daha ince bir biçimde korunması vardır.
Bayram Ali Hoca, Hızır Hoca'nın şehadetinin ardından cemaatine seslenirken bu sahipsizliği şu sarsıcı sözle ifade etmişti: "Ben senin için öldüm. Sen ne yaptın benim için?" O gün başka bir şehidin ardından sorulan bu soru, birkaç yıl sonra Bayram Hoca'nın şehadetiyle Müslümanların önüne yeniden geldi.
Bayram Ali Hoca'ya bugün sahip çıkmak, yalnızca onu rahmetle anmak veya sohbetlerinden parçalar paylaşmakla sınırlı kalamaz. Şehadetinin üzerindeki karanlığın kaldırılmasını istemek, onun hatırasına karşı yerine getirilmesi gereken müşterek bir vazifedir. Çünkü ortada kapanmış ve bütün soruları cevaplanmış bir dosya değil; platformun ve hukukçuların tespitlerine göre yaklaşık 3 bin 600 sayfalık evrak içinde hâlâ araştırılmayı bekleyen ciddi çelişkiler bulunmaktadır.
Dosya üzerinde çalışan avukatlar; HTS ve baz istasyonu kayıtlarıyla bazı emniyet ve savcılık ifadelerinin birbiriyle örtüşmediğini, Mustafa Erdal'ın cinayeti tek başına işleyen bir "meczup" olarak gösterilmesini tartışmalı hâle getiren bağlantı ve emareler bulunduğunu ileri sürmektedir. Bunlar henüz hukuk tarafından kesin hükme bağlanmış neticeler değildir; fakat tam da bu sebeple, bugünün teknik imkânlarıyla yeniden incelenmesi gereken hususlardır. Olay gününe ait görüntülerin yüz tanıma sistemleriyle değerlendirilmesi, HTS kayıtlarının yeniden karşılaştırılması ve daha önce bilgisine başvurulmayan kişilerin dinlenmesi talep edilmektedir. Bayram Hoca'nın dosyasına sahip çıkmak, şehitlik şuurunun bugün bize düşen müşterek mesuliyetidir.
Şehitlik Şuurunun Bugünkü İcabı
Şehitlik şuuru, şehitler öldükten sonra onların menkıbelerini anlatmak, isimlerini hürmetle anmak veya yıldönümlerinde birkaç cümleyle hatıralarını yâd etmek değildir. Asıl mesele, onların hayattayken taşıdığı yükü paylaşmak, uğrunda bedel ödedikleri hakikate sahip çıkmak ve şehadetlerinin üzerindeki karanlığın kalıcı hâle gelmesine razı olmamaktır.
Bayram Ali Hoca, kendisine yönelen tehditleri bildiği hâlde kürsüsünü terk etmedi; sözünü yumuşatmadı, devrin hâkim rüzgârlarına göre istikamet değiştirmedi. İlim ehli olmayı susmanın, tasavvuf ehli olmayı kenara çekilmenin, tedbiri ise tavizin gerekçesi hâline getirmedi. Hayatı boyunca Müslümanın yalnız dinlemesini değil karar almasını, yalnız mensup olmasını değil davası adına bir eser ortaya koymasını istedi. Şehadeti de bu tavrın dışında gelişmiş arızî bir hadise değil, taşıdığı şuurun nihai şahididir.
Bugün bize düşen, onun ardından yalnızca rahmet okumak değildir. Dosyasının bütün yönleriyle aydınlatılmasını istemek, cevapsız bırakılan soruların peşini bırakmamak ve adalet talebini diri tutmaktır. Bayram Ali Hoca geri adım atmadı; onun davası ve şehadeti karşısında geri adım atmamak, şehitlik şuurunun bize düşen en asgarî icabıdır.
Aylık Baran Dergisi 54. Sayı Ağustos 2026