Yeni Akit yazarı Hüseyin Öztürk, okullarda mescidlere ve din eğitimine karşı çıkan çevrelerin tavrını eleştirerek meselenin inanç hürriyeti açısından değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Ancak tartışmanın asıl boyutu birkaç okulda mescid bulunup bulunmamasının çok ötesinde. Asıl mesele, çocukların bütünüyle Batıcı bir hayat ve eğitim anlayışının içinde yetiştirilmesi, İslam’a karşı yıllardır devam eden hazımsızlığın ezan, cami, mescid ve din dersleri üzerinden dışa vurulmasıdır. Öztürk de mescid karşıtlığını “dinden rahatsızlığın çeşitli tezahürlerinden biri” olarak değerlendirdi.
Türkiye’de yıllardır din eğitimi üzerine tartışılıyor, programlar değişiyor, yeni dersler ekleniyor. Millî Eğitim Bakanlığının 2026 programlarında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi zorunlu, Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizin Hayatı ve Temel Dinî Bilgiler gibi dersler ise çeşitli kademelerde seçmeli olarak yer alıyor. Fakat bizim açımızdan mesele birkaç saatlik ders veya okulun bir köşesine mescid açılmasıyla kapanacak kadar basit değildir. Çocuğun zihnini, ahlakını, hayat anlayışını ve dünyaya bakışını şekillendiren bütün eğitim düzeni ele alınmadıkça yapılan düzenlemeler yetersiz kalacaktır. İslam’a karşı uyuzluğunu mescidden, ezandan ve din dersinden çıkarmaya çalışan Batıcı anlayışın karşısına, kendi medeniyetini bilen şuurlu bir nesil yetiştirme iradesi konulmalıdır.
Burada yıllardır ülkeyi yöneten iradeye de ciddi bir iş düşüyor. Kaç yıl geçti, fakat Türkiye’nin en temel meselelerinden biri olan din, ahlak ve nesil meselesi hâlâ köklü biçimde çözülebilmiş değil. Bu çocuklara ahlak, din ve iman şuurunun verilmediği bir vasatta bu toprakların geleceğinin nasıl korunacağı sorusu artık ertelenemez. Bir asır önce bu topraklarda dedelerimiz ve ninelerimiz, vatanı müdafaa ederken dini, ezanı, namusu ve mukaddesatı uğruna can verdi. Yarın üzerinde yaşadığı toprağı niçin koruması gerektiğini bilmeyen, uğruna fedakârlık yapacağı hiçbir mukaddes değeri kalmamış bir nesille karşılaşmak istemiyorsak bugünden harekete geçmek gerekiyor.
Çocuklarımız sürekli başka kültürlerin, başka hayat tarzlarının ve dijital dünyanın insafına terk edilirse yarın ne sağlam aileden ne de müşterek bir toplum şuurundan söz edebiliriz. Din ve ahlak bağı koparılan gençliğin meydana gelen boşluğu popüler kültürün sunduğu figürlerle doldurması kaçınılmaz hâle geliyor. Manifest, Crush ve benzeri popüler kültür figürleri üzerinden yürüyen kültürel yönlendirmeler karşısında bütün yükü ailelerin omuzlarına bırakmak da çözüm değil. Bir neslin istikametini televizyon ekranlarının, sosyal medyanın ve sözde sanat dünyasının belirlemesine seyirci kalınamaz.
Bu sebeple mesele artık günübirlik tartışmaların dışına çıkarılmalıdır. Sosyologlar, akademisyenler, eğitimciler, hocalar ve aileler müşterek bir çalışma ortaya koymalı, devlet de bunu tali bir kültür politikası gibi görmemelidir. Bir neslin göz göre göre heba oluşunu izlemek yerine okuldan aileye, medyadan sanata kadar bütün sahalarda din, ahlak, aile ve medeniyet şuurunu merkeze alan uzun vadeli bir anlayış kurulmalıdır. Mescid tartışması buzdağının görünen kısmıdır. Asıl mesele, bu topraklarda yarın hangi inanca, hangi ahlaka, hangi kültüre ve hangi ideale mensup insanların yaşayacağı meselesidir.
Baran Dergisi