Dairenin büyüsünden köşelerin keskinliğine: Sofralarımızdan neyi kaybettik?

Burada söz konusu olan mesele, geçmişten kalma bir alışkanlığın kaybı olarak görülemez. Asıl mesele, toplumu ayakta tutan aslî unsurların zayıflamasıdır. Hürmetin yerini lâubalilik, nizamın yerini dağınıklık, müşterek duygunun yerini şahsî alan hassasiyeti aldığında çözülme başlar. Aile, aynı mekânda bulunan fertlerin toplamına iner. Mahalle, birbirini tanımayan insanların geçiş hattına dönüşür. Topluluk şuuru ise kalabalık içinde savrulan fertlere bırakılır.

Abone Ol

Bir zamanlar Türk evinin kalbi, odanın ortasına kurulan bir sininin etrafında atardı. O sini, yalnızca yemek yenilen bir eşya değildi; bir dünya görüşünün, bir hayat terbiyesinin ve insan anlayışının sessiz ama canlı bir tezahürüydü. Daire şeklindeydi; başı yoktu, sonu yoktu. Bu yüzden bir üstünlük iddiası taşımaz, bir köşe tahsis etmez, birini öne çıkarıp diğerini geriye itmezdi. Herkesi aynı merkeze çağırır, aynı yakınlıkta buluşturur, aynı dikkat içinde toplardı. Sofra; karın doyurulan yerden önce gönlün yoklandığı, hâlin paylaşıldığı, sözün ve sükûtun terbiye kazandığı bir mekândı.

Yuvarlak masa yahut yer sofrası; eşitliğin, müşterekliğin ve karşılıklı yönelişin sembolüdür. Batı anlatılarında bile bu sembol, Kral Arthur’un Yuvarlak Masa’sında kendine yer bulur. Başköşe yoktur; herkes aynı halkaya dâhildir. Bizim medeniyetimizde ise bu, destanlara mahsus istisnaî bir tasavvur değil, hayatın tabiî akışıydı. İnsanlar diz dize oturur, göz göze gelir, bir söz ortaya atıldığında o söz sofranın etrafında döner, herkese uğrar, herkesten bir iz alırdı. Bir bakış bütün halkayı dolaşabilirdi. Kimse diğerine sırtını dönmezdi; çünkü daire, kendi tabiatı gereği kimseyi dışarıda bırakmazdı. Merkezde yemek bulunurdu ama asıl merkez, birlik duygusuydu; lokma vesileydi, yakınlık esastı.

Bugün ise o dairenin sıcaklığını, köşeleri sertleşmiş kare ve dikdörtgen masalara terk etmiş bulunuyoruz. Kare masa, ilk bakışta düzen, denge ve ölçü hissi verir; fakat bu görüntünün içinde fark edilmeyen bir ayrışma mantığı da taşır. Çünkü kare ve dikdörtgen, yön tayin eder; cephe kurar; bir tarafı “baş” hâline getirir. Böylece fark edilmeden bir merkezîleşme doğar. Köşeler, insanı belirli açılara mahkûm eder. Herkes herkesi aynı rahatlıkla göremez, aynı açıklıkla duyamaz, aynı doğallıkla muhatap alamaz. Sohbet, bütün sofrayı kuşatan müşterek bir muhabbet olmaktan çıkar; yan yana oturanların kendi arasında bölünen küçük konuşmalara dönüşür. Ortak halka daralır, temas zayıflar, bakışın dolaşımı kesintiye uğrar.

İsmet Özel’in "Naat" şiirindeki “Dönünce bütün gövdesiyle döndü / Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda / Bir bilinebilseydi” mısraları, insanın hakikate ve muhatabına tam bir yönelişini anlatır. İşte yuvarlak sofrada bu yönelişin tabiî zemini vardır. İnsan karşısındakine yalnız yüzüyle dönmez; bedeniyle, dikkat kesilişiyle, varlığıyla yönelir. Muhataplık, kuru bir nezaket biçimi olmaktan çıkar; canlı bir iştirak hâline gelir. Kare masada ise bu bütünlük zorlaşır. Birine tam anlamıyla yönelmek için diğerinden kısmen vazgeçmek gerekir. Bakış açıya sıkışır, yöneliş hesap işine döner. Böylece fiziksel geometri, zamanla ruhî mesafeye dönüşür. Masanın biçimi, fark ettirmeden insan ilişkilerinin de şeklini tayin etmeye başlar.

Bu değişim, elbette yalnız bir mobilya tercihinin değişmesi olarak görülemez. Mesele, evin içindeki eşyanın dönüşümünden çok, hayatın merkezinin yer değiştirmesidir. Çünkü bizim ev mimarimizde de dairevî bir ruh, merkezî bir anlayış vardı. Avlulu evler bunun en belirgin örneğiydi. Avlu; dışarıya kapalı ama semâya açık bir merkezdi. Mahremiyeti muhafaza ederken hayatı boğmaz, aksine çoğaltırdı. Göğe açık oluşu, eve ferahlık verir; dışarıya kapalı oluşu, aileye emniyet kazandırırdı. Bu yönüyle avlu, hem içeriyi koruyan hem de yukarıyla irtibatı kesmeyen bir mekân terbiyesiydi. Çocuk sesi, kuş sesi, su sesi, komşu selâmı, gökyüzü ve sofra aynı bütünün parçalarıydı. Mekân, insanı birbirine yaklaştıracak biçimde kurulmuştu.

Geleneksel Türk-İslâm evi, insanı yalnız barındırmak için yapılmış bir yapı değildi; ona yaşama üslûbu kazandıran bir mektepti. Odalar, avlu etrafında bir düzen kurar; dış dünya ile iç hayat arasında ölçülü bir geçiş sağlanırdı. Ev, insanı sokaktan koparmaz; fakat sokağın hoyratlığını da içeri taşımazdı. Haremlik-selâmlık düzeni, sofa, eyvan, hayat, avlu gibi unsurlar, aynı zamanda bir medeniyet telâkkisinin yapı taşlarıydı. Bu mimaride merkezsizlik yoktu; fakat tahakkümcü bir merkez de yoktu. Her şey; insanı kendi yerine yerleştiren, haddini ve yakınlığını öğreten bir ölçüyle kuruluydu. Sofra da bu ölçünün en canlı sahnelerinden biriydi.

Apartman hayatıyla birlikte bu merkez fikri çözüldü. Avlular kayboldu, sofalar daraldı, odalar birbirinden kopuk hücrelere dönüştü. Dikdörtgen plânlı dairelerde yaşam, duvarlara yaslanmış eşyaların arasında akmaya başladı. Sofra ortadan duvara çekildi. Hayat köşelere sıkıştı. Eskiden mahremiyet, dışarıya karşı korunan bir iç birlikti. Şimdi ise aynı evin içinde birbirine kapanan fertlerin sessiz ayrılığına dönüşüyor. Herkes kendi ekranına, kendi sandalyesine, kendi köşesine çekiliyor. Aynı evin içinde yaşanıyor; fakat aynı merkeze yönelinmiyor. Ortak alan görünürde duruyor, fakat müşterek ruh giderek çekiliyor.

Belki de asıl kayıp tam burada başladı. Topraklardan, şehirlerden, mahallelerden önce alışkanlıklarımız değişti. Alışkanlıklarla birlikte bakışımız, oturuşumuz, konuşma tarzımız ve nihayet birbirimize tahammül etme biçimimiz değişti. Hepsi birlikte değişmeye başladı. Sofranın şekli, eşyanın şekli, şehrin şekli, insanın karşısındakine yönelme biçimi... Sandalyeler çoğaldı, koltuklar duvarlara dayandı, bedenler tek bir noktaya, çoğu zaman bir ekrana çevrildi. Birbirine dönük bedenlerin yerini, aynı istikamete bakan yalnızlıklar aldı. Bu yüzden kaybettiklerimiz bundan da öte: bizi bir tutacak etkenler, aynı merkeze yönelmenin ahlâkı...

Yuvarlak sofra bir “biz” dairesiydi. Orada herkes kendi yerini bulur ama o yer, diğerlerinden kopuk bir hususiyet taşımazdı. Çünkü eski sofrada “benim tabağım, benim köşem, benim alanım” fikri yoktu. Bereketin paylaşılması, sözün dolaşması ve hâlin birbirine geçmesi esastı. Sofranın ortasında yemek vardı; fakat etrafında kurulan şey toplumun en küçük nüvesiydi. Aile orada şekilleniyor, hürmet orada öğreniliyor, küçüğün büyüğe, büyüğün küçüğe karşı tavrı orada inceliyordu. Sofra, nesiller arasındaki mesafeyi kapatan, gündelik hayatı bir terbiye mektebine çeviren aslî unsurlardan biriydi.

Bugün kaybettiğimiz şeyin adı, en açık hâliyle, bir ölçü ve nizam fikridir. Daire, toplar, dengeler, herkesi aynı merkeze çağırır. Köşe ise ayırır, sınır çizer, yön tayin eder. Dairenin büyüsünden köşelerin keskinliğine geçerken, fark etmeden hayatımızdaki dengeyi de bozduk. Aynı çatı altında yaşasak da ortak bir merkez etrafında toplanma alışkanlığını zayıflattık. Aşınan şey, yalnız şekil değildi; o şeklin taşıdığı terbiye, hizâ, usûl ve birlikte yaşama ölçüsüydü. Cem olma hâli gevşedi, ortak bir merkeze yönelme şuuru zedelendi, insanın insana yaklaşmasındaki tabiî düzen sarsıldı.

Bu sebeple meseleye kuru bir geçmiş özlemiyle bakmak kâfi gelmez. Asıl ihtiyaç, hangi ölçüleri kaybettiğimizi doğru teşhis etmek ve oradan bir istikamet tayin etmektir. Geçmiş, bugünden kaçmak için dönüp bakılan bir hatıra yığını olarak görülemez. Aksine, yönümüzü düzeltecek esasların muhafaza edildiği bir hâfızadır. Eski ev düzeni, mahalle hayatı, aile içindeki hürmet, komşuluk hukuku ve müşterek yaşama terbiyesi bize şu hakikati hatırlatır: Ölçü bozulduğunda topluluk dağılır, nizam çözüldüğünde insan kendi yerine de yabancılaşır. Toplum, kendiliğinden meydana gelen bir kalabalık değildir. Aynı ölçülere bağlı, aynı hududu tanıyan, aynı mesuliyet duygusunu taşıyan insanların birliğiyle kurulur.

Burada söz konusu olan mesele, geçmişten kalma bir alışkanlığın kaybı olarak görülemez. Asıl mesele, toplumu ayakta tutan aslî unsurların zayıflamasıdır. Hürmetin yerini lâubalilik, nizamın yerini dağınıklık, müşterek duygunun yerini şahsî alan hassasiyeti aldığında çözülme başlar. Aile, aynı mekânda bulunan fertlerin toplamına iner. Mahalle, birbirini tanımayan insanların geçiş hattına dönüşür. Topluluk şuuru ise kalabalık içinde savrulan fertlere bırakılır. Böyle bir zeminde değerler de hayattan çekilir. Çünkü değer dediğimiz şey, bir nisbet noktasıdır ve bunu da İslâm’dan ve İslâm kültüründen alır.

Bugün yeniden sormamız gereken soru şudur: Tekrar bir merkezin etrafında toplanabilir miyiz? Dağılan çizgileri yeniden bir nizama kavuşturabilir miyiz? Yeniden aile olmayı, komşu olmayı, cemaat olmayı hatırlayabilir miyiz? Aynı istikamete bakan, aynı ölçüye bağlanan, aynı mesuliyeti taşıyan bir topluluk ruhunu yeniden kurabilir miyiz? Çünkü toplum, ancak ortak bir mânâya bağlanan ve o mânânın icaplarını hayata geçiren insanların omuz omuza verişiyle ayakta kalır. Değerler de soyut lâflarla korunmaz. İnsanın insana karşı hududunu bilmesiyle, küçüğün büyüğe karşı edebiyle, büyüğün küçüğe karşı mesuliyetiyle, herkesin birbirine karşı yerini ve vazifesini tanımasıyla yaşar.

Aylık Baran Dergisi 50. Sayı Nisan 2026

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }