Kaba softa ham yobaz dinde bidatların kaynağıdır. Bidat, dinin esaslarında ve ruhunda mevcut bulunmayan, bilakis onlara aykırı olan görüş, teklif ve davranışlardır. Dinin özünde ve esaslarında mevcut olan davranışlar, fiiller, görüşler, teklifler nelerdir diye sorulursa, bu Ehli Sünnet ve’l Cemaat anlayışıdır. Bunun kaynağı ise Peygamber Efendimiz’in sünneti ve o sünneti öğrenip ona göre amel eden ve onları bize öğreten Ashab-ı Kiram’dır.
Şimdi; kaba softa ve ham yobaz dediğimiz insan, dinde bidatları icat eden, ilk bidatları çıkaran ve bütün bidatlara kaynaklık eden şahsiyet olarak, dinde bozuk bakışı ve din karşısında anlayışsızlığı temsil eden kişidir. Nasıl Ashab-ı Kiram dine doğru bakmayı bilen insanlar ise, kaba softa ve ham yobaz dediğimiz tip tam tersine dine doğru bakamayan, din karşısında anlayışsız davranan ve dini yanlış anlayan kişidir. Güya İslâm adına veya Müslümanlık zannıyla bir şey söylerken, iddia ederken ya da bir davranışta bulunurken, aslında dine aykırı şeyler ortaya çıkaran, icat eden, yani bidat üretmekten başka iş yapamayan bir mikrop türüdür.
Bunların İslâm tarihinde ilk örneği bir hadis-i şerifte bahsedilen bir şahıstır: Mealen aktarayım: Sürekli nafile ibadet ve namazla meşgul olan ve Ashab-ı Kiram’a karşı “En hayırlınız benim” diyen bir kişi bu. Peygamberimiz o kişiye soruyor: “Sen bu mecliste benden iyisi yoktur dedin mi?” diye. O da “evet” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Peygamberimiz o kişinin öldürülmesini emrediyor. Onu öldürmeye giden Hz. Ebu Bekir geri dönüp “Ya Resulallah, öldüremedim, namazdaydı” diyor. Ardından Peygamber Efendimiz emrini tekrarlıyor. Bu sefer Hz. Ömer gidiyor, o da geri dönerek namazda olduğunu ve bu sebeple öldüremediğini söylüyor. Üçüncü defa emir tekrarlanınca Hz. Ali gidiyor öldürmeye, ama adamı mescidde bulamayıp eli boş dönüyor. Hâsılı adamı öldüremiyorlar. Peygamberimiz bunun üzerine, “eğer onu öldürseydin ümmetimden iki kişi bile ihtilafa düşmezdi” buyuruyor.
Görüldüğü gibi burada bir prototip var: Sürekli nafile ibadetle meşgul ve yaptığı ibadetlere güvenerek Ashab-ı Kiram’dan kendisini üstün görmekte olan bir adam. Hâlbuki kendisi mescitte durmadan namaz kılarken, Ashab-ı Kiram ve dahi Ashab-ı Kiram’ın en büyükleri Peygamber Efendimiz’in yanında, O’nun feyzinden ve bereketinden istifade etmekle meşguller. Bu kişi ise sürekli namaz kılarak, kendi gayretiyle bir şey elde etme peşindedir ve aslında nefs-i emmaresinin elinde oyuncak olmuştur. Peygamberimiz istikbalde gelecek Haricilerden bahsederken başka hadis-i şeriflerde onların özelliklerinden biri olarak şunu söylemiştir: “Külfetle ibadet edenler.” Külfetle… Yani nefsine sürekli nafile ibadeti yükleyip, durmadan Kur’an okuyan, namaz kılan, hatta alnı nasır bağlamış, ibadet etmekten bedenini yıpratmış bir insan tipi. Nafile ibadette sevap vardır ama kişinin kendine nafile ibadeti yük hâline getirip nefsanî bir gayret içine girmesi, kendini zorlaması onun kalbini karartır. Bu davranışın altında Allah’ın fazlına, keremine, rahmetine sığınmak yerine, sanki kendisi Allah’a karşı istiğna ederek, Ona karşı kibirlenerek, sanki Allah’tan bir şey istemeye tenezzül etmeyip de Allah’ın vereceği her şeyi kendi bilek hakkıyla kazanmayı isteme gibi sapık bir arzu yatar. Bu aslında nefs-i emmarenin eline düşmektir. Yaptığı her şey Allah rızasının tam zıddına, nefs-i emmarenin emrinde ve nefs-i emmarenin hoşuna gidecek bir şekle dönüşmüştür. Böylece ortaya son derece garip ve sapık bir tip çıkmaktadır.
Bunun mükemmel örneği olarak Hristiyan papazlarını da gösterebiliriz. Bunlar dünya nimetlerinden uzak dururlar, her türlü nimetten, nefsin hoşlandığı her şeyden kendini soyutlamış olarak yaşarlardı. Öte yandan o nimetlerden faydalanan herkese karşı kıskançlık ve korkunç bir nefret duyarlardı. Ve bu yüzden sürekli insanları kötülerlerdi. Sürekli onların ateşte yanacaklarını, günahkâr ve suçlu olduklarını söyleyerek aşağılarlardı. Onların muhatabı olan insanların kalpleri kararır, dünyada bir kâbus hayatı yaşarlar. Engizisyon denen zulüm makinesi de bu kafanın icadıdır. Kaba softa ve ham yobaz dediğimiz, Peygamber Efendimiz’in “külfetle ibadet ederler” dediği tip de böyledir. O, böyle garip bir gayret içerisindedir; bir taraftan da kimseyi beğenmez, kendi yaptığı ibadetten dolayı kendini üstün görür, nefs emniyeti içerisinde kendini kurtulmuş gibi görürken başkalarını da cehennemin ta dibinde görür. Onlara karşı sürekli bir garez, nefret, küçük görme ve onlardan iğrenme hâli taşır. Bu korkunç bir durumdur. Yani kendisi yapıp ettikleriyle, bilek hakkıyla sanki cenneti kazanıyor, hak ediyor da öbürleri de cehennemin dibine gitmeyi hak ediyor. Hâlbuki Allahu Teâlâ rahmetinin gazabını geçtiğini buyurmuştur. Allah affedicidir, affı sever... İslâm dininde rahmet ne demek ayrıca uzun bir hatırlatma yapmaya gerek yok. Ama bu adamlara bakıldığında, insanın kalbini karartan, nefret ettiren, soğutan bir hâl taşıdıkları, bunlarda dinin letafetine aykırı, sapıkça bir nefsanî vecd hâli bulunduğu açıkça görülür. Bunu insan görebilir. İşte o, bol bol oruç ve namazla meşgul olduğu halde bozuk kalbiyle Peygamberimizin nefretini celb eden sapıktır.
O arada bir hatırlatma yapalım: kalbinde bozukluk olanların yani imanı sakat yahut imansız olanların, Kur’an okuma ve nafile ibadetle maşgul olmasının o kişilerinin kalplerindeki bozukluğu şiddetlendireceği ayetlerle bildirilmiştir. Örnek olarak Tevbe Suresi 125. ve İsra Suresi 82. âyetlerinin tefsirine bakılabilir. Bozuk mideye dolan gıdanın zehir haline gelmesi gibi -Allah korusun- bozuk kalple yapılan ibadet Hakk’ın değil nefsin rızasına hizmete eder ve felakete götürür.
İşte bu örnek verdiğimiz o öldürülemeyen ilk sapık, daha sonra gelecek olan buna benzer kaba softa ham yobaz dediğimiz insan türünün babası oluyor. Ve bu kişi öldürülseymiş, böyle bir tip yaşamayacak ve onun örnekleri de çoğalmayacakmış. Fitne ve imtihan unsuru olarak yaşaması takdir edilmiş.
Sonuçta bu insan modeli ileride sayıca çoğalıp kendini göstermeye başladı. Bunlar ilk olarak Hz. Osman’a isyan eden ve şehit eden güruh olarak ortaya çıktı. Güya Hz. Osman’ın bazı işleri yanlış yaptığını, kendilerinin zayıf anlayışlarıyla her şeyi Hz. Osman’dan daha iyi anlayabildiklerini iddia ederek Hz. Osman’a karşı rekabete kalkıştılar. Ashab-ı Kiramdan da Hz. Osman’ın bazı kararlarına karşı itiraz edenler olmuştu ama onlar kendi reylerini beyan etmiş ve halifeye karşı hürmet ve sadakate devam ederek ihtilaf halinde doğru davranışı sergilemişlerdir. Kaba softa ham yobaz güruhu ise, cennetle müjdelenmiş üçüncü büyük sahabe, peygamber damadı ve meşru halife olan Hz. Osman’a karşı, onun içtihatlarını ve hükümlerini beğenmeyerek(!) isyan ettiler. Ve en sonunda onu şehid ettiler. Sonra da Hz. Ali’ye kılıç çekip onu zorla halife yapmaya kalktılar. Hz. Ali, böyle insanların kararı ve reyiyle halifelik diye bir şey olamayacağı için bunu kabul etmedi. Aşere-i Mübeşşere’den sağ kalanların, Bedir gazilerinin ve Medinelilerin de reyini istedi ve onların reyiyle halife oldu. Peki bu sapıkların derdi neydi? Arkasına saklanacakları birini bulup onu halife yaparak kendilerini Hz. Osman için uygulanacak kısastan korumak istemişlerdi; amaçları buydu. Her neyse…
Daha sonra Hz. Ali’nin yanında Hz. Muaviye’ye karşı yapılan savaşta da bulundular. Aşağı yukarı on bin kişiyi bulan bu sürüye maalesef “Kurra” deniyordu. Çünkü sürekli Kur’an okuyorlardı. Zahirine bakılınca bunlar inanılmaz dindar adamlar. Ama gerçekte bu adamların kalpleri kapkara. Böylelerini tarif ederken Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde buyurmuş ki: “Onlar çok Kur’an okurlar ama okudukları gırtlaklarından aşağı inmez.” Bunlar tam öyle adamlardı. Nihayet Sıffin savaşında Amr ibn el-As karşı taraftan mushafları mızrakların ucuna bağlayıp yukarı kaldırarak “aramızda Kur’an hakem olsun” diye seslenince bu adamlar hemen savaşı bıraktı. Hz. Ali Efendimiz “savaşın, hile yapıyorlar” dedi. Evet, tabii ki bu hile, çünkü bu bir savaş. Orada Hz. Amr, Kur’an-ı Kerim’e karşı bir saygısızlık peşinde değildir. Zaten büyük bir sahabedir Amr ibn el-As. Arab’ın en büyük siyasî ve askerî dehalarından biri olarak kabul edilen bir insandır. Kendi tarafında savaş çok kötü durumda giderken, bunu durdurmak için böyle bir yola başvurmuştur. Hz. Ali de bunu görerek “saldırın!” diye emrediyor. Peki kim taarruzu durduruyor: ilk kaba softa ham yobaz güruhu olan halife katili “Kurra”. Hatta Hz. Ali’ye kılıç çekip hakemi kabul etmesini istiyorlar? Onlar o kadar anlayışsız küçük adamlar ki, hadiseyi anlayamayıp “Biz Kur’an’a kılıç çekmeyiz” diyorlar. Onlara göre Hz. Ali Kur’an’a kılıç çekmelerini emrediyor. Bunlar sadece nefslerinin emrini dinledikleri için, din karşısında bakışları baştan sona bozuk olduğu için halifenin emrini dinlemiyorlar. Hz. Ali mecburen hakemi kabul ediyor. O zaman yine bunlar halifenin tayin ettiği hakemi kabul etmeyip kendileri bir hakem ileri sürüyorlar. Sonra olaylar başka türlü devam ediyor ve nasıl sona erdiği malum. Bu defa da çıkıp Hz. Ali’ye “sen de kâfir oldun, Muaviye de kâfir oldu, Amr da kâfir oldu” diyerek ayrılıp gidiyorlar ve nihayet işte o zaman bunların ismi Haricî oluyor. En sonunda Hz. Ali’nin de katili bunlar oldu.
Burada söylemeye çalıştığım şeyi tekrar edeyim; kaba softa ham yobaz tipi; din karşısında, ayet, hadis ve Ashab-ı Kiram’ın icması karşısında mutlaka bir acayiplik çıkaran, onların hilafına bir yol bulan, onların asla aklına gelmeyecek, onların asla söylemediği ve söylemeyeceği garip bir şeyi, çarpık bir bakışı, bozuk bir görüşü ve yanlış bir davranışı icad eden bir mentalitenin temsilcisidir. İşte bu yüzden dinde bidatların kaynağıdır. Bu insanlar dinden nasipsizdir, din karşısında anlayışsızdır. Hâliyle bunların ortaya koyacağı her şey, Kur’an’a, sünnete, Ashabın icmasına ve müçtehit imamlarımızın görüşlerine aykırı fikir ve davranışlardan başka bir şey olamaz.
Şimdi bu adamlardan ortaya işte şu kadar fırka çıktı. Ve daha bu fırkaların türevleri hâlinde de bir sürü insan çıkıyor. Aklı ön plana koyarak artık dinin zamanı geçti gibi görenlerden tutun da, korkunç bir şekilde güya dine çok sıkı bağlılık gösteriyormuş gibi davranıp kendisinden başka herkesi tekfir etmeden duramayan ruh hastalarına kadar hepsinin kaynağı budur. Hem ehli bidat fırkaları olarak, yani Şia, Mutezile, Kaderiye, Cebriye, Mürcie vs. mezhepler, Allah’ı mahlukata benzeten İbn Teymiyye, 17. Asırda Osmanlı’yı donduran ve aklî ilimlerin okunmasını yasaklamaya kadar giden güya sünni hoca tayfası vs... Hele ki şimdi zamanımızda artık don gömlek ehli bidattan geçilmiyor. Hepsinde de bakış aynı: Hadis-i Şeriften aktardığımız o adamın bakışı gibi bozuk, yamuk bir bakış.
Hâlbuki din orta yoldur. Ehli Sünnet anlayışında ifrat ve tefrit reddedilmiştir. İslâm dininde birbirinin ayıbını örtme, birbirine hürmet etme -tabii ki dinin esaslarına mugayir olmadığı sürece- sürekli birbirine kardeşçe davranma vardır. İmam-ı Azam’a göre enseyi mesh etmek sünnettir ama bunu mekruh gören imamlar da vardır. Fakat hiçbiri İmam-ı Azam’ı batıl görmemiş ve bilakis Hanefilerin imametinde namaza devam etmişlerdir. Sonuçta esas olan, doğru usulle hareket etmektir, onlar da buna uymuştur. Doğru usul nedir? Peygamber Efendimizin bildirdiği gibi: “Ben o yolun üzerindeyim, ashabım da o yol üzerindedir”, “ashabımın hangisine bağlanırsanız kurtulursunuz”. İşte usulün ölçüsü. Hâliyle mezhepler arasında, içtihatlar arasında farklılıklar olmakla beraber, onlardan doğacak rahmet de o kişilerin, o içtihadı yapanların esaslara sadık olmak şartıyla görüş farkı içinde bulunmaları ve birbirlerinin görüşüne sonuna kadar hürmet etmeleriyle ortaya çıkar. Böylece arada bir bozulma, nifak çıkmadığı gibi Müslümanlara da rahmet olur.
Ama bu kaba softa, ham yobaz dediğimiz insanların icat ettikleri bidatlar yüzünden, o bidat sahibinin zaten mecburen diğerlerini tekfir etmesi gerekiyor. Tekfir etmeden duramaz. Çünkü o bozuk anlayış, mecburen onu bu noktaya getirmek zorundadır. Ve böyle olunca da artık sürekli Müslümanlar arasında bir kavga, fitne, mücadele ve birbirini çekememe durumu ortaya çıkar. Bu bakış açısı bunu doğurmak zorundadır. Doğru dürüst mesned ve menhecleri olmadığı ve bilakis kaba akılları ve ilahlaşmış nefslerine tabi olduklarından usul ve sistem getirebilmeleri mümkün değildir.
Batılıların hep “Sünnî Ortodoksi” dediği bir tabir vardır. Ortodoksi dediğimiz şey kısaca, bir fikrin, bir idealin, bir düşüncenin kendi esasları ve usullerine bağlı şekilde devamlılığına denir. İslâm’da da Ortodoksi, eğer Batılı tabiri alıp kullanacaksak, Ehli Sünnet ve’l Cemaat’ten başkası değildir. Babaîlik, Şeyh Bedrettin olayı, Kızılbaşlar, On İki İmamcılık, Şamanlık gibi bir sürü mesele üzerinde çok değerli çalışmaları bulunan tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’tan mealen aktarıyorum: “doğuşundan bugüne, İslâm’ın doğru şekilde taşınıp gelmesi Ehli Sünnet ve’l Cemaat sistemi sayesinde olmuştur” diyor.
Çünkü belli esaslar ve çerçeve olmalı ki o daire içerisinde bir şey devam etsin. Mesela Platon olmasaydı Sokrates’i biz bilmeyecektik. Niye? Sokrates’in fikirleri, düşünceleri neyse onu anlayıp aktaran, onun çerçevesini çizen ve muhtevasında açık beyan edilmemiş olup da ne söylenmek isteniyorsa onları da açıklayabilen adam Platon’du. O sayede biliyoruz. Şimdi; Peygamber Efendimizi Ashab-ı Kiram’dan öğrendik, Ashab-ı Kiram’ı da onların talebesi olan büyük müçtehit imamlarımızdan öğrendik. Hâliyle imamlarımız sahabenin nasıl davrandığını, dolayısıyla Peygamberimizin nasıl anlattığını, konuştuğunu, ne yapıp ettiğini görmüşler ve dolayısıyla ortaya belli bir sistem, belli bir silsile, belli bir refleksler zinciri çıkmış; doğal olarak çıkmak zorunda zaten. Diyelim ki, Orta Asya’da bir göçebe topluluğun, falanca tarihte falanca kabilenin, mesela Oğuzların bir boyunun nasıl avlandığına bakıldığında bir insan, Kırgızların da nasıl avlandığını aşağı yukarı anlar. Çünkü hepsi aynı coğrafyada, benzer şekilde hareket ediyor, benzer kültür, aynı millet, Türk bunlar. Bu bile bir sürü şeyin göstergesi olabilirken, bizzat Peygamber’in yanında bulunmuş Ashab-ı Kiram… Onlar Kur’an’a nasıl bakılacağını, Peygamber’e nasıl bakılacağını, dinin muhtevasının ne olduğu görüp bilen, bizim anlamakta zorlanacağımız veya anlayamayacağımız pek çok meselenin tafsilatı ve hikmetleri hakkında bilgi ve anlayış sahibi insanlardır. Hâliyle din, onlar üzerinden, onların anlattığı şekilde öğrenilir, öğretilir ve onu devralanlar tarafından bayrak yarışı gibi devam eder. Ki işte Ehli Sünnet ve’l Cemaat dediğimiz doğru bakış, doğru anlayış bunu sürdürmüş; bütün bu bidat dediğimiz şeyler de işte bu kaba softa, ham yobaz modeli sayesinde türemiş ve çoğalıp gitmiştir.
Allah Müslümanları dalalet üzere bir araya getirmemiştir; bunlar hep dışarıda kalmıştır. Ama zararları çok büyüktür tabii. Ve şu an kendisini Ehli Sünnet ve’l Cemaat diye adlandıran insanların içerisinde de böyle bozuk anlayış sahibi olup da aslında Ehli Sünnet’in ruhunda olmayan garabet davranışları, garabet görüşleri ve bakışı kendi kaba nefislerinde yaşatanlar vardır.
Aylık Baran Dergisi 48. Sayı Şubat 2026