Dünya bir inkılap bekliyor: Yavuz Sultan Selim Han doktrini

Abone Ol

Bugün küresel ölçekte uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletler kararlarının ve Batı merkezli diplomatik kurumların sahadaki fiili güç kullanımı karşısında tamamen işlevsiz kaldığı açıktır. İsrail ve arkasındaki küresel finans aklı, Türkiye’ye karşı savaşını konvansiyonel bir çatışma başlamadan evvel ekonomik, istihbari, siyasi ve psikolojik operasyonlarla fiilen başlatmıştır. Ordunun ve caydırıcılığın salt savunma amaçlı bekletilmesi, düşmanın taarruz niyetini engellememekte; aksine inisiyatifi karşı tarafa teslim etmektedir. Siyasi pragmatizm ve müzakere arayışları tükenmiştir; sahada doğrudan şahı hedef alacak tavizsiz adımlar atılmadıkça kuşatmanın yarılması mümkün değildir.

Türkiye son yıllarda savunma sanayiinden sınır ötesi harekâtlara, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki anlaşmalarından bölgesel güvenlik hamlelerine kadar kritik refleksler göstermiştir. Ancak bu adımlar yeni bir fikir yahut nihai bir zafer değil; günübirlik ve cari taktiksel reflekslerdir. Hamlelerin düşmanı caydıramamasının asıl sebebi, arkasında bütünlüklü bir fikir merkezinin ve ideolojik devlet aklının bulunmamasıdır. Cumhuriyeti Misak-ı Millî hudutlarına hapseden, Türk kimliğini seküler bir kabile milliyetçiliğine indirgeyip Batı himayesinde yaşamayı hayat tarzı sayan pozitivist anlayış Türk’ün tarihi ve kurucu aklı olamaz. Türk, İlây-ı Kelimetullah’ın ve nizam-ı âlemin bayraktarıdır. İstikrarlı ve nihai zaferler ancak böylesi tavizsiz bir devlet ideolojisiyle kazanılabilir.

Bu mücadelenin stratejik kılavuzu Yavuz Sultan Selim Han’ın tavizsiz devlet aklıdır. Yavuz’un Batı’ya yürümeden önce arkasında hiçbir şüpheli güç bırakmama prensibi, bugünün doğu ve güney güvenliği için mutlak kaidedir. Bu bağlamda Suriye sahası geçici tampon bölge gerekçelerinden çıkarılarak doğrudan askeri ve idari tasarruf altına alınmalı, süratle milli hava savunma şemsiyesine dahil edilmelidir. Doğu hattında ise Anadolu’nun kadim ve en sinsi hasmı olan İran’a hiçbir zeminde güvenilmeyeceği devlet hafızasına kazınmalıdır. Çaldıran öncesinde olduğu gibi, İran’ın bölgedeki vekil unsurları ve içerideki derin bürokratik-siyasi sızmaları tasfiye edilmeden batı cephesinde zafer kazanılamaz.

Pakistan ve Afganistan arasındaki husumetin bugüne kadar çözülemeyişi ise meselenin Batı menşeli sınır hukuku ve seküler bürokratik dille çözülmeye çalışılmasındandır. Oysa bu düğüm ancak Yavuz Sultan Selim’in Doğu siyasetinde uyguladığı usulle aşılabilir. İki tarafın birbirinin iç işlerine, kabile ve idari yapısına kesinlikle müdahale etmeyeceği taahhüt altına alınmalı; aralarındaki ihtilaflarda, sınır meselelerinde ve İslami anlayış noktasında nihai hakem ve garantör olarak Türkiye kabul edilmelidir. Bu garantörlük sığ diplomatik heyetlerin inisiyatifine bırakılamaz; doğrudan devlet bünyesinde ihdas edilecek kurumsal bir Şeyhülislamlık Dairesi ve Ulema Meclisi eliyle, en kalbi samimiyet ve en üst düzey profesyonellikle şer’i bir sabiteye bağlanmalıdır. Böylece Pakistan’ın ordu ve teknoloji kapasitesi ile Afganistan’ın boyun eğmez savaşçı mizacı birbirine kırdırılmaktan kurtulacak, ortak bir cepheye tahkim edilecektir.

Liberalizmin insanı aynılaştırarak yalnızlaştıran, fıtratı bozan ve ruhu öldüren çürümüş düzenine karşı; Türk’ün teşkilatçılığını, Kürdün derinliğini ve tarihi sadakatini, Arabın istekli ve arzulu yapısını, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların fıtri şahsiyetlerini açığa çıkartacak bir hayat nizamı vaat edilmelidir. İnsanca ve şerefle yaşama gayesinin bayraktarlığını yapmak ancak ve ancak bu Anadolu mayasıyla mümkündür. Farklılıkları törpülemek yerine her ferdi ve milleti kendi mizacıyla birer şahsiyet kılıp kardeşleştiren bu cihanşümul nizam, Batı tahakkümüne karşı yegane kalkandır. Doğu Akdeniz’deki haklar ise meşruiyet teyidi aranmaksızın fiili donanma ve sondaj varlığıyla icra edilmeli; Avrupa’nın buna karşı direnci, kıtanın Rusya ve Çin karşısındaki güvenlik açığı kaldıraç yapılarak kırılmalıdır.

Böylesi bir hesaplaşma yaklaşık 7 yıllık ağır bir yıpranma harbinin göze alınmasını şart koşar. Bu süreç klasik serbest piyasa alışkanlıklarıyla veya borsa spekülasyonlarıyla taşınamaz. Devletin stratejik işletmeleri doğrudan hane halkına açılarak millet devlet hazinesine ve mülküne ortak edilmelidir. İsraf edilen kaynakların halkın ortaklık payında eritilmesi, topluma sarsılmaz bir aidiyet kazandırır; fabrikasının ve toprağının sahibi olan milletin açlık şahsiyetini bastıramaz.

Son çeyrek asırdır maddi refah vaatleriyle tüketici konumuna indirgenmiş toplumu bu büyük imtihana hazırlamak için radikal bir şuur devrimi zaruridir. Bütün siyasi yapılara meselenin geri dönüşsüz bir devlet mefkuresi olduğu ihtar edilmeli, tereddüt eden ve yürüyüşü engellemeye kalkan unsurlar tasfiye edilmelidir. Fiziki sığınak inşası hızla tamamlanırken, mahallelere ve okullardaki veli toplantılarına kadar inecek uzman ekipler vasıtasıyla halk sokaktan ve aileden itibaren bu sürece zihnen hazırlanmalıdır. Halk devletin bu tavizsiz ve komplike organizasyonunu sahada gördüğü an; savaş psikolojisi suni dertleri buharlaştıracak, israf yerini ihtiyat ve tedbire, iç çekişmeler ise kader birliği ve çelikten bir iç cepheye bırakacaktır.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }