Küresel güç dengelerini inceleyen uzmanlar, Washington’un "kurallara dayalı uluslararası düzen" retoriğinden uzaklaşarak, devletlerüstü şirket yapıları ve ikili anlaşmalarla yeni bir statüko inşa etmeye başladığına dikkat çekiyor.
ABD ve İngiltere Arasında "Sessiz Savaş" ve Ticaret Yollarının Kontrolü
Jeopolitik analist Alex Krainer’in değerlendirmelerine göre, Beyaz Saray’daki yeni yapılanma, İngiltere ile kamuoyuna yansımayan ancak istihbarat ve finans kanalları üzerinden süren derin bir nüfuz mücadelesi içinde. Bu mücadelenin merkezinde ise küresel ticaret rotalarının kontrolü yatıyor.
Tarihsel olarak İngiliz deniz gücü; Cebelitarık, Süveyş Kanalı ve Malakka Boğazı gibi stratejik dar geçitleri (choke points) kontrol ederek dünya ticaretine hükmediyordu. Ancak analistlere göre ABD; Rusya ve Çin ile zımni bir mutabakat geliştirerek bu hegemonyayı kırmayı hedefliyor. Özellikle Arktik Okyanusu ve Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru üzerinden kurgulanan yeni rotalar, İngiliz kontrolündeki tıkanma noktalarına alternatif, daha hızlı ve güvenli bir güzergah olarak öne çıkıyor. ABD’nin Grönland’a olan ilgisi ve Rusya ile Arktik stratejisinde örtüşen hamleleri, bu yeni ticaret mimarisinin habercisi olarak yorumlanıyor.
BM’nin Tasfiyesi ve "Şirketleşen" Uluslararası Hukuk
Mevcut sistemin çatırdadığını gösteren en somut emarelerden biri de Birleşmiş Milletler (BM) gibi çok taraflı kurumların işlevsizleşmesi. Eski Yunanistan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ni fiilen lağvederek yerine "Barış Kurulu" adı altında, şirket mantığıyla işleyen yeni bir yapı ikame etmeye hazırlandığını öne sürüyor.
Bu yeni düzende devlet egemenliğinin yerini, 17. yüzyıldaki Doğu Hindistan Şirketi (East India Company) modelini andıran "tekno-feodal" yapıların alacağı belirtiliyor. Uluslararası hukukun özelleştirildiği bu senaryoda, Filistin gibi ihtilaflı bölgelerin tarihsel bağlamından koparılarak sömürge dönemindeki "Terra Nullius" (sahipsiz toprak) statüsüne indirgendiği ve şirketlerin yönetim kurulunca idare edilen bölgelere dönüştürülmek istendiği ifade ediliyor.
Avrupa’nın Jeopolitik Çaresizliği: "Titanik Sendromu"
İngiliz hegemonyasının sarsılması ve ABD’nin çok taraflı yapılardan çekilmesi, Kıta Avrupası’nı stratejik bir boşlukta bıraktı. Emekli İngiliz Donanma Komodoru Steve Jermy, Avrupa’nın durumunu "buzdağına doğru giden Titanik" metaforuyla açıklıyor.
Analizlere göre ABD, Ukrayna savaşının kaybedildiğini görerek gemiyi terk ederken, Avrupa ülkeleri Rusya ile olan enerji ve sanayi bağlarını kopararak kendi ekonomik yıkımlarını hızlandırdı. Finansal kapitalizme dayalı Batı modelinin, endüstriyel üretim kapasitesine sahip Rusya ve Çin bloğu karşısında sürdürülebilirliğini yitirdiği vurgulanıyor.
Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo’nun Çin ziyareti ve Pekin ile imzalanan anlaşmalar, Avrupa içinde de bu gerçeğin kabul edilmeye başlandığının sinyali olarak görülüyor. Avrupalı liderlerin, ABD’nin bıraktığı boşlukta Çin ile ilişkileri "yeniden kalibre etme" arayışı, transatlantik ittifakındaki çözülmenin somut bir göstergesi niteliğinde.
İran Üzerinden Yürütülen "Göstermelik Gerilim"
Ortadoğu’daki gelişmeler de bu büyük tasfiye planının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Analist Krainer, Trump yönetiminin İran’a yönelik sert söylemlerine rağmen, İngiltere ve İsrail’in arzuladığı "rejim değişikliği" operasyonuna sıcak bakmadığını belirtiyor.
Bölgedeki askeri hareketliliğin gerçek bir savaştan ziyade, diplomatik manevra alanını korumaya yönelik "kontrollü gerilim" ve "yarım saatlik sahte savaşlar" olduğu ifade ediliyor. Washington’un İran ile sıcak bir savaşa girmeyerek, İngiltere’nin bölgedeki kaos üzerinden stratejik kazanım elde etmesini engellemeyi amaçladığı öne sürülüyor.
Dünya, tek kutuplu Amerikan düzeninden; ABD, Rusya ve Çin’in şekillendirdiği, Avrupa’nın etkisizleştiği ve İngiliz emperyal mirasının tasfiye edildiği üç kutuplu, endüstri odaklı yeni bir sisteme evriliyor.